| | #1 (mesaj-linki) | |
| Ekosistem Ekosistem Vikipedi, özgür ansiklopedi Ekosistem, bir alandaki canlı organizmalar ve cansız varlıkların hepsinin birden oluşturduğu sistem. Organizmalarla cansız çevre elementleri birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan organizmalarla, cansız maddelerin bulunduğu herhangi bir doğa parçası bir ekosistemdir. Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar ya da topluluklardan çok tüm alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur. Ekosistemlerde yaşam, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer. Açık bir sistem olan ekosistemde, enerji ve besin giriş-çıkışı süreklidir. (Sistem Teorileri ve Sibernetik düşüncesi de ekosistemden doğar.) Bir ekosistemin dört temel bileşeni vardır. Üreticiler ototroflar, tüketiciler (hetotroflar), ayrıştırıcılar (saprofitler) ve doğal çevre. İlk üç bileşen, dördüncü bileşenin oluşturduğu cansız doğa içinde varlıklarını sürdüren canlı yaşamı kapsar. Cansız doğal çevre ile bu çevre içinde yaşamlarını sürdüren canlılar arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri inceleyen bilim dalına ekoloji adı verilir.
Ekosistemde enerji çevrimi, ototrof organizmaların katabolizma faaliyetleriyle başlar. Fotosentetik organizmalar, güneş enerjisini sentezledikleri organik bileşiklerin bağlarında depolarken, kemosentetik organizmalarda enerji kaynağı bazı inorganik bileşiklerin oksitlenmesinden sağlanır. Heterotrof organizmalar ise diğer organizmaların bünyesindeki enerjiyi kullanırlar. Ekosistemde Madde Çevrimi Canlı varlıkların enerji sağlamakta kullandıkları, aynı zamanda fiziksel yapılarını oluşturan su, azot, karbondioksit gibi maddelerin yok olmaksızın gerek kimyasal gerekse de fiziksel yapılarındaki değişmelere bağlı olarak ototrof-saprofit ve hetetrof canlıların fiziksel yapıları arasındaki dolaşımıdır. - Karbon Çevrimi Karbon çevriminde başlangıç noktası atmosferdeki karbondioksit olarak alınabilir. Fototrof ve kemotrof canlılar tarafından atmosferden alınan karbondioksit, organik bileşikler haline getirilir. Karbon içeren bu bileşikler, bu canlıların heterotroflar tarafından sindirilmesiyle onların bünyesine geçer. Hem ototrofların hem de heterotrofların karbonlu bileşikleri anabolizma olayında kullanmasıyla karbondioksit atmosfere geri verilmiş olur. Bu canlıların artıkları ve ölmüş bireylerinin oluşturduğu fosil yakıtların yanmasıyla da karbondioksit atmosfere geri dönecektir. Yine artıklar ve ölmüş bireylerin, saprofitler tarafından çürümeye uğratılmasıyla da karbondioksit atmosfere dönecektir. Ancak bu yollarla atmosfere geri verilen karbondioksitin ancak belirli bir bölümü canlılar tarafından kullanılır, önemli bir bölümü ise okyanuslarda tutulur. - Azot Çevrimi Organik bileşiklerde dolayısıyla organizların bünyesinde, karbondan sonraki en önemli element olan azor, gezegenimizde bol bulunan bir elementtir. Atmosfer'de azot oranının yüksek olmasına karşın canlıların büyük bir bölümü bu azotu kullanamazlar. Atmosferdeki azot, iki azottan oluşan azot molekülü halindedir. Bu haliyle molekül öylesine kararlıdır ki kolay kolay bileşik oluşturamaz. Azotun canlılar tarafından kullanılabilmesi için “bağlı” olması yani azot molekülündeki atomların ayrılması ve yeniden birleşmemeleri için oksijen gibi bazı atomlarla bileşik oluşturmaları gerekir. Organizmaların çoğunluğu, dokularında yapı malzemesi olarak kullanacakları azotu, azotlu bileşikler halinde almak durumundadırlar. Azot bileşikleri, Potasyum Nitrat ve Sodyum Nitrat gibi minerallerde, amonyak ve diğer amonyum tuzları halinde atmosferde, amonyum, nitrit ve nitrat iyonları halinde deniz suyunda bulunur. Atmosferdeki serbest azotun, öncelikle bitkilerin kullanabileceği azot bileşiklerine dönüşmesi büyük ölçüde bazı organizmalar tarafından sağlanır. Toprak bakterileri, bazı alg türleri atmosferdeki serbes azotu bağlayarak bitkilerin kullanabileceği bileşikler haline getirmektedirler. Atmosferdeki serbest azotun, öncelikle bitkilerin kullanabileceği azot bileşiklerine dönüşmesinin diğer şekilleri ise,
| |
|
| | #2 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Ekosistem Ekosistem belli bir alanda yaşayan ve birbirleriyle sürekli etkileşim içinde bulunan canlılar ve bunların cansız öğelerinden oluşan doğal yapılara denir. Ekosistem Zikir anmak, Allah'ı hatırlamak, her sözünde ve her işinde O’nun emirlerine uymak, yasakladıklarından sakınmak. (Bkz. Tasavvuf) Anma, anımsama, ezberleme, hatırlama. Söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua için kullanılan sözler. Bazı alimler zikri, insana sevap kazandıran her türlü hareket olarak tarif etmişlerdir. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. canlı ve Canlı, Ccanı olan, diri, yaşayan: ortak özelliklere sahip maddelere verilen isimdir. Bunlar "yaşam" denilen ve nasıl oluştuğu hala çözülemeyen gizin temel öğesidir. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. cansız iki öğeden oluşur. Canlı öğeler üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardır. Cansız öğeler ise inorganik ve organik maddeler ile fiziksel koşullardır. Ekoloji canlı varlıkların birbirleriyle ve bulundukları ortamla ilişkilerini inceler. Ekolojik denge ise doğada canlıların kendi aralarındaki ve fiziksel çevreleriyle ilişkilerini sağlıklı gelişmesine imkan tanımasıdır. Ekosistemdeki her canlı türü çevre koşullarından etkilenir ve kendi yaşam faaliyetleriyle bulunduğu habitatın koşullarını etkiler, değişikliğe uğratır. Öte yandan Biyosferdeki çeşitli ekosistemlere sürekli olarak zehirli maddeler katılmaktadır. Bunların bir kısmı doğadan kaynaklanır. Örneğin bir volkanın faaliyeti sırasında çıkan kükürt gazları çevreye yayılarak bitkilerin gelişmesini engeller. Denizlerde doğal olarak bulunan cıva deniz canlılarında birikerek insan sağlığını besin yoluyla tehdit eder. Orman içinde akan bir dereye dökülen yaprak gibi organik maddeler bu habitatta büyük ölçüde oksijen noksanlığına neden olabilir. Bununla birlikte kirlenme denilince insan müdahalesi sonunda oluşan çevre bozulması anlaşılmaktadır. Böylece ekosistemde canlıların yaşamını ciddi ölçüde etkileyen değişiklikler olmaktadır. İnsan da canlı bir varlık olarak bulunduğu ekosistemin bir parçası olduğu için kendinin neden olduğu değişiklikler başka canlılara olduğu gibi eninde sonunda kendisini de etkilemektedir. Bu değişiklikler bazen insanın o çevrede barınmasını olanaksızlaştıracak boyutlara ulaşır.Besin faktörü Tarımdaki gelişmeler ile insan daha güvenli besin bulmaya başlamış ve nüfus da buna orantılı olarak artmıştır. Tarıma sulamanın girişi hayvan gücünün kullanılışı kalıtım ve biyokimyadaki gelişmelerle uygun çeşit ve gübreleme tekniğinin uygulanması tarımsal zararlılar ve vektörlerle karşılıklı etkileşim insan bu tehlikeli yarışı bir noktada ağırlaştırmaya zorlanmıştır. Her şeyden önce ekonomik bakımdan az gelişmiş ülkelerde açlık ve yetersiz beslenmenin insan yaşamını tehlikeye sokacak boyutlara ulaştığını anımsamak gerekir. Öte yandan ürün miktarını arttırmak için uygulanan böcek, mantar ve ot öldürücü ilaçların yaygın ve bilinçsiz olarak kullanılması ekosistemdeki trofik basamakların üst sıralarında bulunan etçil hayvanlarla, insanlarda birikim sorununu doğurmuştur. Endüstriyel ve evsel atıklar kimyasal gübrenin bilinçsiz kullanımı çevre kirlenmesinin boyutlarını arttırmış olayı küresel açıdan değerlendirmeyi zorunlu hale getirmiştir. Açlık ve yetersiz beslenme Yeryüzünde yaşayan insanların 1/3 yeterli miktarda besin maddesi bulduğu halde 2/3 kadarı yetersiz beslenme ve açlıkla karşı karşıyadır. Amerika, Batı – Kuzey ve Doğu Avrupa da Japonya birinci kategoriye girerken Çevre Kirlenmesi Alm. Umweltverschmutzung (f), Fr. Pollution environmentale (f), İng. Environmental pollution. Canlı ve cansız varlıklar üzerinde zararlı tesirler bırakacak şekilde çevre şartlarında (fiziki, kimyevi ve biyolojik) meydana gelen değişikliklerin genel adı. Çevre kirlenmesi, unsurlarının bir kısmı açısından dünya kurulduğundan bu tarafa mevcuttur. Ancak tabiatın yaratılışındaki var olan denge sebebiyle çevre kendi kendisini temizlemektedi ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Asya, Dünyanın en büyük kıtası. Doğuda Pasifik Okyanusu, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, güneyde Hint Okyanusu, batıda Avrupa kıtası ile çevrilidir. Avrupa kıtası ile olan sınırı kesin tespit edilmiş değildir. Eskiden Don Nehri, Asya ile Avrupa arasında sınır olarak kabul edilirdi. Daha sonra Ural Dağları sınır olarak kabul edilmeye başlandı. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Güney Amerika ve Amerika'nın güney yarısını oluşturan kıta. Pasifik Okyanusu'nun doğusunda, Atlantik Okyanusu'nun batısında, Kuzey Amerika'nın güneyinde ve Antarktika'nın kuzeyinde bulunur. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Afrika’nın geri kalmış ülkeleri yetersiz beslenme ve açlık tehlikesiyle karşı karşıyadır. Zaman zaman hava koşullarında görülen anormal bir durum binlerce insanın açlıktan ölümüne neden olmaktadır. 1963 yılında Birleşmiş Milletler üçüncü Dünya Sörveyi’nin tahminine göre fakir ülkelerde yaşayanların %20 si yetersiz beslenmekte %60 ise kötü beslenmektedir. Birikim DDT, Suda güçlükle yenilmekle beraber yağda kolaylıkla erir. Bu nedenle alglerin yağ dokusu içinde milyonda birkaç oranda birikir. Algleri besin olarak alan canlılarda birim oranı daha yüksektir. Biyositlerin besin zinciri içinde artarak birikmelerini biyolojik yükseltgenme denir. DDT, su ortamında çok düşük, buna karşılık dip çamuru içinde fazla olmasına karşın, besin zinciriyle etkinliğini giderek yükselir. Örneğin Visconsin’de Green Bay körfezinin dip çamuru içinde 0.014 ppm DDT vardır. Buna karşın küçük Crustaceae’lerdeki miktarı 0.41 ppm, Balıklarda 3-6 ppm ve besin zincirinin tepesinde bulunan martılarda 99 ppm dir. Bu miktar martıların çoğalma faaliyetini engelleyecek düzeydedir. Biyolojik yükseltgenme yalnız akuatik ortama özgü bir olay değildir. Benzer bir durum Karaağaç mantar hastalığıyla savaşılırken ortaya çıkmıştır. Mantar Karaağacın su ileten borularına hücum ederek akışı engeller ve ölümüne engel olur. Hastalık iki kabuk böceği (Coleoptera) aracılığıyla yayılmaktadır. Böceklerle savaş DDT ile yapılmıştır. DDT bir yandan böcekleri öldürüp hastalığın yayılmasını önlerken diğer yandan kuşların özellikle ardıç kuşlarının ölümüne neden olmuştur. Michigan Üniversitesi Kampüsünde, 4 yıl içinde Turdus Populasyonu 370 kuştan 4 kuşa düşmüş ve bunların genç kuşağının yuva yapmadığı görülmüştür. New Hempshire’ın Hannover kasabasında düzenli olarak DDT uygulaması yapılmış, bu kasabadaki Turdus populasyonu ilaçlama yapılmayan kasabaların çok altına düşmüştür. Sözü edilen yerlerdeki ölü kuşların vücudunda 30 ppm ve daha üzerinde DDT bulunmuştur. Ankara Söğütözü’ nde 1978 yılı Mayıs ayında bir söğüt zararlısı olan Hiponomot tırtılına karşı yapılan ilaçlı savaşın Sığırcık yavrularında ölüme ve embriyoda anormalliklere neden olduğu saptanmıştır. Verilen örnekte insektisin gerekenin üzerindeki dozlarda uygulanması gibi bir izlenim doğabilir. Gerçekte, ağaçlar ilaçlandıkça bir kısmı zamanla süzülerek toprağa geçer ve toprak solucanlarında birikir. İlaçlamanın yapıldığı yerlerdeki toprakta 5-10 ppm. DDT bulunmuştur. İlkbaharda karaağaçların ilaçlama döneminde bu solucanlarla beslenen Turdus’lar besin zinciri yoluyla öldürücü dozda DDT almıştır. Yırtıcı kuşların çeşitli türleri, birçok ülkelerde bu denli yüksek dozları besin zinciri yoluyla aldığı için ya ortadan kalkmış ya da kalkma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Pestisitlerin İnsan Dokusunda Birikimi Birikimle ilgili çalışmalar, populasyonun aldığı çeşitli besin maddeleri ve gönüllülerden elde edilen materyaller ile doku kültürü çalışmalarına dayandırılmıştır. Vücuda giren madde miktarı ile farklı dokularda biriken miktar ve vücutta metabolizma edilerek uzaklaştırılan miktar bir dinamik denge halindedir. Birikim için en uygun kaynak yağ dokusunu içeren nötr yağdır. Pestisit kalıntısının yoğunluğu, kişinin kimyasal böcek öldürücülerle karşı karşıya kalıp aldığı miktarla orantılıdır. Vücuda bunların en iyi girme biçimi, besinlerle olmaktır. Duggan’ın verdiği bilgilere göre 1965-68 yılları arasında ortalama günlük DDT alımı, 70 kg ağırlığındaki bir insan için 0,0004 mg/kg/gündür. Buna göre besinle alınan toplam günlük Dieldrin miktarı 0,005 mg olup, yağ doku içinde depolanma düzeyi 0,20-0,25 ppm’dir. DDT için %0,5 , Lindane için %0,4 tür. Organoklorlu ilaçlardan bir kısmının bazı ülkelerde uygulanmasının yasaklanmasına karşın gelişmemiş ülkelerde kullanımı sürmektedir. Afrika, Avrupa'nın güneyinde, Atlantik Okyanusu'nun doğusunda, Hint Okyanusu'nun batısında ve Antarktika'nın kuzeyinde bulunan kıta. Eski dünya karalarından birisi olan Afrika, 30 218 000 km² yüz ölçümü ile kıtalar arasında Asya ve Amerika'nın ardından üçüncü sırada gelir. Afrika adı, Kartaca'ya ilk defa ayak basan Romalılarca "Afri" veya "Africani" denilen oymakların adından esinlenerek verilmiştir. Afrika adı bu ülkeye Pön savaşları sırasında verilmiştir. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Bitki çeşidi ve çeşitli bölgelerde uygulamalardaki değişkenlikler göz önüne alınacak olursa, birikimin yeryüzündeki insan topluluklarında oldukça değişiklik göstereceği muhakkaktır. Besinin büyük kısmını Bitki, fotosentezle beslenme, embriyon dokularının bireyin bütün yaşamı boyunca etkinliğini sürdürdüğü sınırsız büyüme özelliği, hücre çeperlerinin selülozlu ve görece sert oluşu, yer değiştirmeyi sağlayacak organların yokluğu nedeniyle yaşamını bulunduğu yere bağlı olarak sürdürme, duyu ve sinir sistemlerinin bulunmayışı gibi temel özelliklerle tanımlanan yaşam biçimi. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. et, Et Alm. Fleisch (n), Fr. Viande, İng. Meat. flesh. Kasaplık hayvanlar, kuşlar, kümes hayvanları, balıklar ve av hayvanlarının yenebilen kısımları. Fakat et denilince yenebilen hayvanların kas kısımları, yani daha ziyade kas eti anlaşılır. Bu hayvanların baş, beyin, dil, böbrek, akciğer ve karaciğer, barsak ve işkembe gibi kısımlarına “sakatatlar” adı verilir. Ülkemizde başta koyun ve sığır etleri olmak üzere, kuzu, manda, keçi, oğlak etleri, balık etleri ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. balık, Balık Alm. Fisch (m), Fr. Poisson, İng. Fish. Solungaçları ile solunum yapan, vücud ısıları çevreye bağlı olarak değişen, soğuk kanlı, yürekleri çift gözlü, çoğunun vücudu pullu, genellikle yumurta ile üreyen, suda yaşayan omurgalı hayvanların genel adı. Bir kulakcık ve karıncıktan meydana gelen yüreklerinde daima kirli kan bulunur. Yürekten çıkan kirli kan solungaçlarda temizlendiğinden, vücutta temiz kan dolaşır. Ağızdan alınan su, solungaçlardan dış ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. kümes hayvanları teşkil eden toplumlarda birikim, besin zinciri yoluyla (biyolojik aktiflik), daha yüksektir. Ayrıca böceklerle savaşmak için bu maddelerin kullanıldığı evlerde yaşayanlarda, kullanılmayanlara göre birikim daha çoktur. İnsan dokuları içindeki organokloridlerin dinamik bir denge halinde olduğu belirtilmiştir. Bundan başka insektisitler arasındaki karşılıklı etkileşim ya bir insektisin alınan miktarının artmasına ya da metabolizma hızını yavaşlatarak dokularda fazla miktarda birikmesine neden olur. Preparatlara katılan çözücüler ve başka katkı maddeleri bu etkileşimi arttırır. Ayrıca evde kullanılan deterjanlar da sindirim kanalına girmiş bulunan insektisitin emilme oranını arttırmaktadır. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, yüksek DDT dozu alan farelerde kanser, özellikle karaciğer kanseri oluştuğunu göstermiştir. Bu aynı etkileri insanlarda da yapabileceğine işarettir. 10 ppm kadar DDT bazı karaciğer enzimlerinin anormal derecede yüksek bir düzeyde oluşmasını teşvik eder. Kirleticiler ve Kirlenme Toprak ve Kirlenmesi irleticilerin toprak üzerindeki etkilerini değerlendirmede bazı güçlükler vardır.Toprak sadece ana kayacın parçalanmasından oluşan bir cansız madde değildir. Toprak başlı başına bir ekosistemdir. Bir gr. Orman toprağında bir milyondan fazla bakteri, 100 .000 maya hücresi, 50.000 fungus misel parçası bulunur. Bir gr verimli tarla toprağında ise 2.5 milyar bakteri, 400.000 fungi, 50.000 alg ve 30.000 protoza yaşar. Doğal koşullar altında, topraktaki bitkisel ve hayvansal kökenli canlılar toprağın verimliliği için şarttır. Belki bazı insanlar toprak solucanının toprak içindeki faaliyetleriyle toprağı alt üst ederek, toprağın mevsimlik derecesi üzerine etkili olduğunu bilebilir. Fakat bir çok kişi, toprak ile toprakta yaşayan canlıların, çeşitli bitkilerin yetişmesine olanak veren ilişkilerden habersizdir. Toprak mikroorganizmalari azot, fosfor ve kükürdü bitkilerin yararlanabileceği hale getirmekle yükümlüdürler. Toprak hava ve su gibi, canlıların yaşaması için vazgeçilmez unsurlardan bir diğeri de topraktır. Toprak, bitki örtüsünün beslendiği kaynakların ana deposudur. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Fungi köklerden karbonhidratları ve başka temel maddeleri alır, bitki de ancak kök-fungi sistemi aracılığıyla topraktan kendi başına alamayacağı mineralleri sağlar. Bu gibi mikro-rizal ilişkiler yeni yeni anlaşılmaya başlanmıştır. bir yerde kök fungisi ortadan kalkmaya-toprak kirlenmesi ya da başka nedenlerle başlamışsa mevcut bitki toplumlarında köklü değişikliklerinin olması kaçınılmaz hale gelmiş demektir. Toprak verimliliği geniş ölçüde toprak canlıların faaliyetine bağlı olduğu için, çevre biyolojisiyle ilgili elemanlar ağır zehirleyici maddelerin toprağa karışmasının engellenmesi- ni salık verirler. Çeşitli çalışmalardan sağlanan veriler, böcek öldürücü ilaçların toprağın verimliliğinde düşme meydana getirdiğini göstermektedir. Verimlilikte gerileme, normal toprak işlemesinin yapılmaması nedeniyle çok daha belirgindir. Bu koşullar altında solucan, toprak akarı ve böcek populasyonlarında önemli değişmeler olur, bu da toprak mantarlarının besin kaynaklarının azalmasına ve nihayet mantarların yoğunluğunda bir azalmaya neden olur. Uzun vadeli etkilerin ne olacağı hakkında veriler olmamakla birlikte, insan için çok önemli olumsuz sonuçlar getireceği şimdiden bellidirSu Kirlenmesi Bir kommünitedeki canlılar , çevreye bazı maddeler verir. Bu maddeler bazen ekosistemin işleyişini tersine çevirebilir. Bir orman toplumu içinden akan dere, döküntüler nedeniyle organik maddeyle olağanüstü dolduğu için oksijene fakirleşir ve başka canlıların yaşamasına olanak vermez.Bu yolla kirlenmenin etkisi insan faaliyeti sonucunda meydana gelen atık suların kirletici etkileri ile aynıdır. Cıva,doğal olarak deniz ekosisteminde bulunabilir ve balıklarda birikebilir.Bununla birlikte çevre kirlenmesi dediğimiz zaman çevreye,insan faaliyetinin sonucu olarak katılan toksik maddelerin katılmasını kastederiz. Su benzersiz bipolar özelliği nedeniyle çok sayıda maddeyi eritir.Erimeyen maddelerde su içinde dağılır.İnsan topluluklarının küçük olduğu dönemlerde küçük köylerden sulara karışan atık maddeler,3-5 km içinde seyrelip ve nihayet doğal yollardan parçalandığı için akarsu bir ötedeki köyde kullanılabilir hale geliyordu. Aradan zaman geçtikçe köyler kasabalar da şehirlerde dönüştü.Bu kez akarsu bir şehirden ötekine geçtikçe daha da kirlenmektedir. Evsel ve endüstriyel atıkların yeryüzündeki çukur alanlara taşınması ve bu nedenle akarsu,göl ve deniz kirlenmesi kaçınılmazdır.Tuzlu Kirleticiler Maden ocaklarında çeşitli sızıntılar tatlı sulara karışır.bazı organizmalar bir dereceye kadar tuz yoğunluğuna dayanabilir. Tuz kirlenmesi,kış aylarında yolların buzlu bölgelerinde tuzun kullanıldığı yerlerde meydana gelir. Tuzlu sızıntılar,toprağın ozmotik dengesini değiştirir ve bitkilerin çoğu kurağa duyarlı olur. Diğer yandan, bu tuzların karayollarından yol kıyısındaki kanallar aracılığıyla doğal su kaynaklarına karışması halinde akuatik yaşam etkilenir. Tuzun kullanılması bazı yerler için kaçınılmaz olabilir. Fakat bilgisiz kullanma ve denetimsizlik durumu daha da kötüleştirir. Kalsiyum ve magnezyumun; klorür, sülfat ve bi karbonatları nehir suyunda az yoğunlukta bulunsa bile çok zararlıdır. Çünkü suya sertlik verir, endüstride kullanılması uygun değildir.Organik atıklar Akarsularda en çok kirleticiler, organik kökenli olanlarıdır. Bazı durumlarda, küçük bir dereye fazla miktarda yaprak döküntüsü karıştığı zaman yüksek düzeyde BOD oluşur. (biyolojik oksijen ihtiyacı). Bu koşulda balıkların tümü ölür. Bununla beraber organik kirleticilerin çoğu insanın çevresini kötü kullanmasından ileri gelir. Her şeyden önce organik kirletilme, insan ve hayvanların metabolizma artıklarının suya karışmasından ileri gelir. Ayrıca bazı besinsel maddelerin fabrikasyonu sırasında kan, süt kalıntıları,yağ artıkları, meyve suyu döküntüleri, meyvelerin sebzelerin yıkanması sonucunda ortaya çıkan kirli su, suya karışabilir. Mantar, klorofil taşımayan organizma. Sınıflandırmada bitkiler alemi içinde ele alınmaları bilim adamları arasında uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Başka bitkilerin üzerinde parazit olarak, ölü bitkilerin üzerinde çürükçül (saprofit) veya başka canlılar ile simbiyotik bir yaşam sürdürürler. Mantarların üremesi sporlar yoluyla gerçekleşir. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Ahır hayvancılığının yoğun olarak uygulandığı yerlerde, bu hayvanların boşaltım ürünleri ve dışkıları, doğrudan doğruya bu şehir yada kasaba çevresinde bulunan akarsulara karışmaktadır. Kanalizasyonlar da şehirlere en yakın derelere açılmakta, genel olarak herhangi bir ön işleme tabi tutulmadığı için suları, bir yandan organik maddeler diğer yandan da suda asılı duran maddelerle kirletirken, deterjanlarla da kirletmeye neden olmaktadır. Bu dereler, şehirlerin içinden ya da çok yakınından geçtiği için koku, hastalık taşıma ve görünüş bakımından çirkin bir durum yaratmaktadır. Evlerden gelen lağım, banyodan ve mutfaktan gelen sular ile tuvaletten gelen suyun karışımından ibarettir. Bunlarla ilgili maddeleri içerir.Ayrıca lağımda virüsler, bakteriler ve protozoalar bulunur.Hava Kirlenmesi Dünyayı saran atmosferin içerisinde %21 oksijen, %78 azot ve % 0,033 karbondioksit bulunur.Fosil yakıtlar Hava kirleticilerinin en önemli kaynağı fosil yakıtlardır. Bunlar arasında kömür ve akaryakıt ön sırayı alır.Kömürün yanması sonucunda değişik büyüklükte parçacıklar meydana gelir. Büyük parçacıklar, toz meydana getirir ve bu tozlar fabrikaların yöresinde yere çöker. Küçük parçacıklar ise duman meydana getirir. İnsan solunumu sırasında havada bulunan parçacıklar da solunum sistemine girer ve parçacıkların büyüklüğüne göre sistemin değişik yerlerinde tutulur. Kükürt dioksit: Fosil yakıtların neden olduğu önemli kirlenmelerden birisi de kükürt dioksit kirlenmesidir. Havaya karışan kükürt dioksitin büyük kısmını, yerleşim bölgelerindeki fosil yakıtlar oluşturur.Özellikle endüstri alanlarında bu durum belirgindir. Bitkiler, havadaki kükürt dioksit oranına hayvanlardan daha duyarlıdır.Bacalardan kükürt dioksit çıkaran sanayi bölgelerinde vejetasyon ciddi oranda etkilenir. Kurşun: Arabaların eksoz gazlarının içerdiği en önemli kirletici kurşundur. Benzinin kalitesini yükseltmek için kurşuna , tetraetil katılmaktadır. Ağır trafiği olan yollar yöresinde bulunan bitkilerde 500 ppm gibi yüksek bir oranda , insan ve hayvana yedirilmeyecek oranda kurşun birikebilmektedir. Yollarda uzakta bulunan bitkilerde kurşun kirlenmesine rastlanması çok nadirdır. Garajlarda çalışan insanların kanında 60-100mg/cm3 gibi önemli oranda kurşun vardır.Hava kirleticilerinin bitkiler üzerindeki etkisi Bitkiler, serbest oksijeni alarak yaşamları ve gelişmeleri için gerekli maddeleri sentezler. Sentezleme yeteneği yapraklarda bulunduğu için, kirleticilerin yaprak üzerindeki etkileri sonucu, bitki yeterli üretimi gerçekleştiremez.Bitkilerin kirlenmeye duyarlı olan kısımları yapraklarıdır. Yaprağın iki yüzünde de bulunan stomalar aracılığıyla gaz alışverişi gerçekleşir. Uygun büyüklükteki parçacıklar, stomalardan girerek alanı daraltır. Diğer yandan yaprak yüzeyinde biriken kir fazla olduğu zaman, fotosentezi önemli ölçüde geriletir. Kükürt dioksitin etkisiyle damarlar arasında önce nekrotik alanlar belirir. Bunlar sonradan beyazlaşır yada sararır.yaşlı bitkiler kirlenmeye daha az dayanıklıdır. Buğday, arpa ve pamuk 0,25-0,3 ppm SO2 ye duyarlıdır.Hava kirleticilerinin hayvanlar üzerindeki etkisi Hayvanlar üzerindeki kirleticilerin etkisi iki basamakta gerçekleşir. Bunlardan birincisinde kirleticiler bitkiler üzerinde birikir. İkinci aşamada bunları besin olarak alan koyun ve sığır gibi hayvanları zehirler. İnsanı ciddi olarak etkileyen kirli alanlar, yeryüzünde oldukça azdır. İnsanın giyinmesi nedeniyle, kirli havayla doğrudan doğruya temas eden pek az yeri vardır. Normal yoğunluklarda hava kirleticilerinin, deri üzerinde herhangi bir etkisi yoktur. Gözün dışa bakan kısmı olan kornea ve konjuktiva, gaz yada parçacık halindeki kirleticilerle karşı karşıya kalır.Ancak gözyaşı denen temizleme mekanizmasıyla yabancı maddeler gözden uzaklaştırılır. Kronik bronşitte bronşlarda yangı gözlenir, soluk alıp verme güçleşir. Öksürükle balgam çıkar.Yaşam düzeyi düşük olan insanlarda bronşitten ölenlerin oranı yüksektir. Astım, içten bir enfeksiyonun yada çiçek tozu, toz, besin veya ruhsal bir uyarımın sonucunda oluşan alerjik bir tepkidir. Akciğer kanseri son 50 yıl içinde artmıştır.Kirli havanın akciğer kanserine neden olduğu bilinmektedir. Ekosistemleri olumsuz etkileyen etmenler: Bilinçsiz bir şekilde yapılan avlanma hayvanların yok olmasına tabiattaki dengenin bozulmasına neden olur.Örneğin bir tavşanların avlanılması o bölgede yaşayan ve tavşanla beslenen aslan,kurt,tilki gibi hayvanların aç kalmasına veya ölmesine neden olabilir. Orman yangınları hem ağaçların yok olmasına hem de o bölgede yaşayan hayvanların ölmesine neden olabilir. Ayrıca hava kirliliği meydana getirir.Bu da ekosistemin dengesini bozar. Hızlı nüfus artışı , teknolojinin hızla gelişmesi tarım alanlarının azalması ve kuraklık olumsuz etmenlerdir. Bitki ve hayvanlar için habitat oluşturan bölgelerin yok edilmesi ve savaşlar ekosistemi olumsuz etkiler. En önemlisi ise çevre kirliliğidir. Su hava ve toprağın kirlenmesi , ekosistemin dengesini bozmaktadır.Yerleşim birimi, köy ile şehir arasında, iki binle yirmi bin nüfüs arasında kalan yerleşim birimlerini kapsar. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Son Düzenleyen The Unique; 04-06-2008 @ 15:06. | |
|
| | #3 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Ekosistem Ekosistem Canlı organizmalarla cansız çevre elementleri birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan canlı organizmalarla, cansız maddelerin bulunduğu herhangi bir doğa parçası bir ekosistemdir. Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar ya da topluluklardan çok tüm alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki canlı organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur. Ekosistemlerde yaşam, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer. Açık bir sistem olan ekosistemde, enerji ve besin giriş-çıkışı süreklidir. BESLENME İLİŞKİLERİ Bir ekosistemde, enerjinin taşındığı organizmalar dizisine besin zinciri denir. Besin zinciri, güneşten gelen enerjinin fotosentez yoluyla kullanılmasıyla başlar. Bunlara üreticiler denir. Üreticiler otçullar tarafından, otçullar da etçiller tarafından yenir. Bazı türler hem bitkiler hem de hayvanlarla beslenir. Bunlara hepçil denir. Besin zincirindeki her bir beslenme basamağı trofik düzey olarak adlandırılır. Yani, tüm üreticiler birlikte birinci trofik düzeyi, tüm otçullar ikinci trofik düzeyi ve tüm etçiller üçüncü trofik düzeyi oluştururlar. Beslenme ilişkileri, çoğunlukla bundan daha karmaşık bir yapıdadır. Yani, karmaşık olarak birbirine geçmiş pek çok besin zinciri bulunur. Bunların tümüne besin ağı denir.Çoğu ekosistemde, başlıca iki besin ağı bulunur. Otlayan (grazing food web) besin ağı, herbivorları ve daha yukarıda yer alan beslenme düzeylerini kapsar. Detritus besin ağı da, atık ürünler ya da ölü dokularla beslenen organizmaları ve bunlarla beslenen daha üstteki düzeyleri kapsar. ENERJİ AKIŞI Canlılar arasında enerji akışı besin zincirleriyle sağlanır. Güneşten gelen enerji, yaşayan sistemlere bitkilerin, bazı bakterilerin ve protistlerin yaptığı fotosentez sonucu girer. Güneş ışığının %4’ü bitkiler tarafından yakalanır ve yakalanan enerjinin yarıdan fazlası solunumda kullanılır. Solunumda kullanılan enerji, ısı olarak kaybedilir. Bu nedenle, diğer organizmalar tarafından kullanılamaz. Kalan yarısı da, bitki dokularına dönüştürülür. Bitki dokularındaki enerjiye doğrudan ulaşabilen iki çeşit organizma bulunur. Bunlar canlı bitki üzerinden beslenen otçullar (herbivorlar) ve ölü bitkilerle beslenen ayrıştırıcılardır. Çoğu ekosistemde, enerjinin önemli bir kısmı ayrıştırıcılar tarafından alınır. Örneğin, bir otlakta bitkilerdeki enerjinin yalnızca %10’u otlayan hayvanlar tarafından alınır. Otçullar, aldıkları enerjinin çoğunu solunumda vücut bakımı için kullanır. Geri kalan, otçulların biyokütlesine gider. Otçulların vücut kütlesindeki enerjinin büyük kısmı etçiller (karnivor) tarafından alınır. Bir kısmı da yine ayrıştırıcılara gider. Etçiller tarafından alınan enerjinin neredeyse tümü bakım için kullanılır. Bitki enerjisinin büyük kısmını alan ayrıştırıcılar, bunun yarıdan fazlasını bakım için kullanır. Geri kalansa, toprak organik maddesinde depolanır ya da ayrıştırıcılarla beslenen organizmalar tarafından alınır. Sonuç olarak, bitkiler tarafından yakalanan enerjinin tümü dönüştürülür ve bir kısmı ısı olarak kaybedilir. Yani, ekosistemde enerji akışı tek yönlüdür. Bu nedenle, sistemin yaşamayı sürdürebilmesi için, üreticilerin güneş enerjisini tutma işlemini sürekli yapmaları gerekir.Üreticiler tarafından alınan güneş enerjisinin fotosentez ürünlerine dönüştürülmesine toplam birincil üretim denir. Bunun bir kısmı solunumda kullanıldıktan sonra, kalanı yeni dokular yapmak için kullanılır. Buna da, net birincil üretim denir. Ekosistemlerdeki birincil üretim güneş ışığı, besin ve su eldesine bağlı. Tropik yağmur ormanları, yağmur ve güneş ışığı bolluğu nedeniyle yüksek verimliliğe sahiptir. Haliçler (Estuaries) ve bataklıklar, ırmaklar ve akarsulardan gelen yüksek besin miktarı nedeniyle yüksek verimliliğe sahiptir.Bir ekosistemdeki enerji akışını göstermenin bir yolu, enerji piramidi inşa etmek. Bir enerji piramidi, üreticilerin yer aldığı en alt trofik düzeyden en üst etçil seviyesine kadar tüm besin seviyelerinin içerdiği enerji miktarını gösterir. Her seviyedeki enerji miktarı, hacim olarak gösterilir. Genel kural şudur: bir seviyedeki enerjinin yalnızca %10’u bir üstteki seviyeye geçer. Geri kalan solunum sırasında ısı olarak kaybedilir.Sonuç olarak, biyokütle miktarı ve desteklenen birey sayısı piramitte yukarılara doğru çıktıkça azalır. Bu nedenle, otçulların sayı ve biyokütlesi etçillerden daha fazladır. Bunu insan nüfusunun beslenmesine göre uyarladığımıza karşımıza şu sonuç çıkar: Var olan otlar doğrudan insan tarafından yenirse, aynı miktarda otla beslenen ineklerin besleyeceği insan sayısından 10 kat daha fazla insan beslenebilir.Çoğu ekosistemde, üreticiler tarafından yakalanan ve dokulara dönüştürülen enerjinin önemli bir kısmı otçullara ve daha yüksekteki beslenme düzeyleri tarafından değil, ayrıştırıcılar ve detrivorlar tarafından alınır. Numaralar üreticiler tarafından yakalanan enerjinin her beslenme düzeyine geçen oranını veriyor. BESİN DÖNGÜSÜ Enerjinin yanı sıra, tüm organizmalar suya ve çeşitli besinlere gereksinim duyar. Bu besinler arasında en önemlileri karbon, nitrojen, oksiyen ve fosfordur. Enerjinin tersine, besinler ekosistemlerde biojeokimyasal döngüler içinde sürekli kullanılabilirler. Herbir element için döngü, besinin bulunduğu bir depo, bir değişim havuzu ve besinlerin geçtiği organizmaları içeren bir biyotik topluluk içerir. Ancak, insan etkinlikleri bu besin döngülerini değiştirir. KARBON DÖNGÜSÜ Tüm canlılar, karbon içerikli bileşikler olan organik moleküllerden oluşur. Yani, karbon döngüsü oldukça önemlidir. Karbonun değişim havuzu atmosferdir. Atmosferde karbon karbon dioksit formunda bulunur. Karbon, biyotik topluluğa fotosentez yoluyla girer. Fotosentez işleminde, CO2 havadan alınır ve karbonhidrat yapmak için kullanılır. Diyagramdaki kutular içinde yazılı sayılar, belirli depolarda bulunan karbon miktarını gösteriyor. Oklarla gösterilen sayılar da, depolar arasındaki geçiş miktarlarını gösteriyor.Karbonun hareket ettiği başlıca 3 depo bulunur: atmosfer, biyota denilen karasal organizmalar ve okyanus. Atmosfer, karbon döngüsünde en önemli rolü oynar. Burada karbon, karbon dioksit formunda bulunur. Atmosferdeki karbon dioksit karasal besin zincirine fotosentez yoluyla bitkiler aracılığıyla girer. Bitkiler tarafından alınan karbonun bir kısmı solunum yoluyla yeniden atmosfere geri döner. Kalan karbon, bitki dokularının yapımında kullanılır. Daha sonra otçulların bitkileri yemesiyle besin zincirinde ilerler ya da bir kısmı bitkinin ölmesiyle ayrıştırıcılara geçer. Hayvanlar ve ayrıştırıcılar karbonu solunum yoluyla tekrar karbon dioksit olarak atmosfere salar. Kalan kısım da, ayrışarak toprağın bir parçası olur. Uzun bir zaman sonra, bunların bir kısmı sıkışarak petrol ve kömür gibi fosil yakıta dönüşür. Okyanuslar, atmosferdeki karbon dioksit seviyesinin belirlenmesinde önemli bir rol oynarlar. Karbon içeren gazlar difüzyon yoluyla okyanus yüzeyi ve atmosfer arasında hareket eder. Su bitkilerinin de fotosentez için sudaki karbon dioksiti kullanmaları gerekir. Okyanus bitkileri de karbonu tıpkı karasal bitkiler gibi depolar. Okyanus hayvanları bu bitkileri yiyerek karbonu depolarlar. Daha sonra, solunum yoluyla karbon dioksiti yeniden suya bırakırlar. Okyanus bitkileri ve hayvanları öldüklerinde suda çürürler (ayrışırlar). Çürüyen bitki ve hayvanlar okyanusun dibine çökerek orada çözünür ya da okyanus dibine yerleşerek tortunun içine gömülürler. Bazı deniz canlıları da karbon gazını okyanus suyundan alır ve kabuklarını yapmak için kullanırlar. Bu canlılar öldüğünde karbon dolu kabukları çözünür ya da okyanus dibine yerleşir. Her ne kadar kayaların oluşumu ve aşınımı uzun bir zaman alsa da, bu süreç de karbonu sudan uzaklaştırır. Son olarak, okyanus dibinden yüzeye hareket eden su da karbonu taşır. Okyanusdaki karbonun bir kısmı da okyanus yüzeyinden atmosfere hareket eder.Karbon, bitkilerin soluması yoluyla yeniden atmosfere geçebilir ya da otçullar tarafından bitkilerin yenmesiyle bir üst beslenme düzeyine geçebilir. Her düzeyde karbonun büyük bir kısmı solunum yoluyla tekrar CO2 olarak atmosfere geri döner. Okyanuslar da, bikarbonat formunda büyük miktarda karbon tutar. Fosil yakıtların yakılması, atmosferde ki karbon dioksit miktarını yüksek oranda artırır. Son 40 yıl içinde atmosferdeki CO2’nin %30 oranında arttığı biliniyor. SU DÖNGÜSÜ En önemli yaşam kaynağı sudur. Tüm canlıların %75’i sudan oluşur. Denizler, karalar ve hava arasındaki su alışverişi, yeryüzünde yaşamın var olmasını sağlayan koşulları sürekli kılar. Okyanus akıntıları ve rüzgar desenleri, su döngüsünde rol oynar. DÜNYA SU STOGU Su, Dünya'nın doğal kaynaklarından biridir. Dünya’daki toplam su miktarı sınırlıdır. Bu kaynağın büyük bir kısmı, okyanuslardaki tuzlu sudur. Ancak, tuzlu suyu tatlı suya çevirmek çok pahalı bir işlem olduğundan, kullandığımız su genellikle tatlı sudur.Dünya su kaynağının yalnızca %3'ü tatlı sudur. Bunun da üçte ikisi donmuş halde bulunur. Kalan %1'lik kısım yüzey suları ya da yeraltı sularıdır. Yeraltı suları, kullanılabilir su kaynağının üçte ikisini kaplar. Yüzey suları, bildiğimiz ırmaklar, akarsular, göller ve dereleri kapsar. Yeraltı suları, toprak içindeki boşlukları ya da kayaların arasındaki boşlukları dolduran sulardır. AZOT DÖNGÜSÜ Yaşamın başlangıcından beri, atmosfer ve okyanuslar azot içerir. Azot canlılar için önemli bir maddedir. Çünkü, proteinlerin ve DNA’nın önemli bir bileşenidir. Gaz halindeki azot (N2), atmosferin %80'ini oluşturur. Üçlü kovalent bağı, bu iki azot atomunu sıkıca bir arada tutar (N?N). Ancak, azot gaz formuyla bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılamaz. Yanardağ hareketleri ve şimşek gibi elektrik deşarjları, küçük bir miktar azotun besin döngüsüne girmesini sağlayabilir. Ancak, gerekli miktarın elde edilebilmesi için toprak organizmaları tarafından bitkilerin kullanabileceği bir forma dönüştürülmeleri gerekir. Karasal ekosistemlerde, toprakta ya da bazı bitki gruplarının köklerindeki yumrularda nitrojen bağlayan bakteriler yaşar. Bu bakteriler, azot gazını amonyağa dönüştürür. Yumrulardaki bakteriler, besinlerini bitkiden sağlarken, bunun karşılığında bitkilere gereksinim duydukları azotu sağlar. Fazla amonyak, toprağa salınır ve burada nitrifikasyon bakterileri tarafından önce nitrite, sonra da nitrata dönüştürülür. Nitrat bitkiler tarafından emilir ve protein gibi önemli moleküllerin üretiminde kullanılır. Böylece azot, besin zincirine girer. Azot, bitkiler ve hayvanlar atık ürettiklerinde ya da öldüklerinde, ayrışma işlemiyle amonyak formunda tekrar toprağa döner. Toprakta bulunan denitrifikasyon bakterileri de nitrit ya da nitratı tekrar azot gazına dönüştürür. Böylece azot tekrar atmosfere karışır. Bakteriler azot bağlama işlemi için nitrojenaz enzimi kullanırlar. Bu enzim, iki proteinden oluşur. Bu proteinler iki atom arasındaki bağları kırmak ve 1 molekül N2'den 2 molekül amonyak elde etmek için 1-2 saniyede 8 kez ayrılıp birleşirler.Terleme (transpirasyon): Su, bitkilerin kökleri tarafından emilir ve buradan yapraklara taşınır. Yaprakların yüzeyinde küçük delikler bulunur. Bu delikler sayesinde karbon dioksit emer, oksijen salarlar. Su buharı da buharlaşma yoluyla bu deliklerden salınır. Bu işleme terleme denir. Kentsel Alanlar: Yerleşim alanlarında su döngüsünde önemli kayıplar yaşanır. Bunun başlıca nedenleri, baraj yapımı ve bitki örtüsü kaybı olarak sıralanır. Atmosfer: Hava, Dünya’daki suyun %0.001’ini tutar. Su, burada ortalama 9 gün geçirir ve sonra tekrar karaya döner. Atmosferdeki başlıca gazlar, azot (%78) ve oksijendir (%21). Diğer gazlar, geri kalan %1’i oluşturur. Havadaki miktarı heran değişebilen tek gaz su buharıdır. Havada %0-4 oranında su buharı bulunabilir. Havadaki su buharı, havanın nemliliğini belirler. Güneşin Rolü: Güneş, buharlaşmanın olması için gerekli ısı enerjisini sağlar. Aynı zamanda, Dünya yüzeyinde kararsız ısınmalar rüzgara neden olur. Yere yakın olan olan hava (su buharı taşıyan), güneş tarafından ısıtılır. Isınan hava yükselir ve sonra da soğumaya başlar. Soğuk hava, sıcak havadan daha ağırdır. Bu nedenle, soğuyan hava yeniden yere iner. Sıcak ve soğuk havanın bu hareketine “konveksiyon akım” (convection current) denir.alıklar ölür. Göllerdeki bu kirlenmeye ötrofikasyon denir. FOSFOR DÖNGÜSÜ Yaşam için gerekli önemli minerallerden biri fosfordur. Fosforun asıl kaynağı kayaçlardır. Fosfor kayaların yapısında fosfat olarak bulunur. Kayaların aşınması ve erozyon gibi süreçlerle fosfat ırmaklara ve akarsulara karışır ve buradan okyanuslara taşınır. Burada, diğer minerallerle birlikte depolanır. Milyonlarca yıl burada bekler. Kabuk çarpışmaları sırasında deniz tabanının bir kısmı yüzeye çıkar ve karasal yapı oluşturur. Kayaların yeniden aşınmaya başlamasıyla da tekrar döngüye katılır. Oldukça yavaş ilerleyen bu döngüde, karadan okyanuslara daha hızlı bir geçiş yaşanır. Fosforun yeniden karaya dönüşü, yüzbinlerce yıl alır.Fosforun ekosistemlerdeki döngüsü daha hızlı ilerler. Tüm canlılar az miktarda fosfora gereksinim duyar. Fosfor, ATP, NADPH, fosfolipitler, nükleik aistler ve diğer organik bileşiklerin başlıca bileşenidir. Bitkiler, fosforun çözünüp iyonlaşmış formunu kullanırlar. Bunu öyle hızlı yaparlar ki, topraktaki fosfor miktarı birden bire olması gerekenin oldukça altına düşebilir. Otçul hayvanlar için fosforun tek kaynağı bitkilerdir. Etçil hayvanlar da, otçul hayvanları yiyerek fosfor gereksinimlerini karşılarlar. Hayvanlar, fosforun bir kısmını dışkı ve idrar yoluyla atarlar. Ölü canlıların çürümesiyle de bir kısım fosfor toprağa taşınır. Toprağa karışan fosfor, buradan yine bitkiler tarafından alınarak döngüye katılır.Fosfor, özellikle sucul ekosistemde çoğunlukla bitki büyümesinde sınırlayıcı besindir. Fosforun ana kaynağı kayaçlar olmasına karşın, ticari gübrelerle döngüye daha fazla fosfor katılır. Fosforun döngüde fazla miktarda bulunması çevresel sorunlara yol açar. Örneğin, tarım alanlarında gübre olarak kullanılan fazla fosfor sığ göllere taşındığında, bu besin fotosentetik bakteri ve alglerin sayılarının birden bire patlamasına neden olur. Bu durum, su yüzeyinin kaplanmasına ve güneş ışığının sualtındaki bitkilere ulaşmasına engel olur. Bu bitkiler ve yüzeydeki bakteri ve algler öldüğünde diğer bakteriler tarafından tüketilir. Bu bakteriler beslenme sırasında sudaki çözünmüş oksijeni kullanırlar. Göldeki oksijen miktarının düşmesiyle de, balıklar ölür. Göllerdeki bu kirlenmeye ötrofikasyon denir. EKOSİSTEM MODELLEME Bir ekosistemin, yalnızca bir parçasına verilen zarar, ilgisiz gibi görünen bir başka parçasını da beklenmedik şekilde etkileyebilir. Bu nedenle, olabilecek etkilerin tahmini için çeşitli yöntemler kullanılır. Bunlardan biri, bilgisayar programlarıyla hazırlanan ekosistem modellemeleridir. Bu yöntemde, araştırmacılar farklı ekosistem bileşenleri hakkında önemli bilgilere ulaşabilirler. Tüm bilgiler birleştirilir ve elde edilen sonuçlar bir sonraki zararın çıktılarını tahmin etmekte kullanılır. Örneğin, bir bölgedeki besin ağı, her bir populasyonun ne kadar tüketildiğini gösteren eşitlik dizilerine dönüştürülür. Böylece, aşırı tüketilen bir türün ya da sayıları çok artan türlerin etkilerinin ne olacağı tahmin edilebilir.Bilgisayar modellemeleri, özellikle alanda deneyler yapmak zor ve maliyetli olacağından büyük ve karmaşık ekosistemlerde kullanılır. Ancak, bu modellemelerin güvenilir sonuçlar vermesi için, ekosistemdeki tüm anahtar ilişkilerin doğru şekilde anlaşılması gerekir. Eğer, modellemede eksikler varsa, çıkan sonuçlar yanıltıcı olabilir. Son Düzenleyen The Unique; 04-06-2008 @ 15:08. Sebep: yazı | |
|
| | #4 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Ekosistem EKOSİSTEM TANIMLAR: Ekoloji bugün çok sayıda bilim dalının çekirdeğini oluşturmaktadır. Çevre şartları içinde tek bir canlının incelenmesine “otekoloji” farklı canlı türlerinin oluşturduğu toplulukların incelenmesine “sinekoloji ” denmektedir.1935 yılından itibaren bir bölgede bulunan bütün canlılar ve bunların cansız çevrelerini ifade etmek için “Ekosistem” kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Çevre ve sistem kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulan ekosistem kelimesinin açık bir ifadesi olarak yer küreden bahsetmek gerekir. Gerçekte yer küre en büyük bir ekosistemi oluşturmaktadır. Ekosistem içinde daha küçük boyutlu ekosistemlerde bulunmaktadır. Orman dağ ova çayır hububat doğal hayvanların her biri ayrı ayrı ekosistemi oluşturmaktadır. Ekosistemi oluşturan öğeler başlıca dört gurupta toplanır.1-Cansız varlıklar. (inorganik ve organik maddeler) 2-Primer üreticiler. (yeşil bitkiler) 3-Tüketiciler (bitkisel ve hayvansal maddeleri yiyenler) 4-Ayrıştıcılar (bakteri ve mantarlar) Ekosistem içindeki doğal dengeye “ekosistem dengesi” denir. Doğal denge bozulduğunda ekosistem dengesi bozulur ve ekolojik sorunlar ortaya çıkar. Mevcut ekosistemin bozulup ortadan kalkması ve daha sonra bozulan bu ekosistemin yerine yeni bir ekosistemin olması olayına sükseyon (yerine alma) denir. Yer küre içinde en fazla ekosistem dengesini bozan en etkili canlı şüpesiz ki insandır. İnsan nüfusu ve faaliyetleri arttıkça ekosistem dengesi bozulmaktadır. İnsanlar dışında bitkiler veya hayvanlarda ekosistem dengesini bozabilirler. Tarım bölgesinde kuş türlerinin aşırı çoğalması hububat üretimini olumsuz etkiler. Yine kuş türlerinin aşırı oranda azalması da kuşlarla beslenen zararlı böceklerin çoğalmasına yol açar. Ancak tüm bu gelişmelerde insanın katkısı çok büyüktür. Gerçekte insanın olmadığı doğal bir ortamda ekosistem dengesi pek fazla bozulmaz.Hücrenin organizmaların temel öğesi olmak gibi ekosistemlerde doğal ortamın birimlerini oluşturur. Her ekosistem biyosenoz adı verilen bir canlılar topluluğundan oluşur; bunlar çevrenin ve bu çevrede hüküm süren koşulların nispi homojenliğiyle belirgin biyotop adı verilen bir alanda yaşar. Bir biyosenoz içinde üç büyük kategori söz konusudur. Önce besin zincirinin temelini oluşturan birincil üreticiler (klorofilli yeşil bitkiler); sonra birinci basamaktan (otçul hayvanlar) ve ikinci basamaktan tüketiciler (etçil hayvanlar) ve nihayet minareleştiriciler (bakteriler mantarlar) Ekosistemin çalışması bir madde ve besin zincirleri (beslenme zincirleri de denir.) arasından sürekli enerji akışıyla kendini belli eder.Ekosistemler bir çok düzeye göre ele alınabilir. Biyomlar büyük biyocografi bölgelere (tropikal orman tudra savan vb) tekabül eder. Bir alt düzeyde ekosistemler manzaranın bir takım parsellerinin (bir buğday tarlası bir ormanlık kesim vb) temsil eder. Daha da alt bir düzeyde mikroekosistemler (bir kıyı kayalığı bir kara yosun topluluğu vb.) gelir.Ekolojinin temel ve aynı zamanda tanımlanması en zor kavramlarından biri bir türün ekolojik ortamı kavramıdır; bu söz konusu olan türün fizyolojik ihtiyaçlarına yaşam biçimine ve uyum sağlama niteliklerin bağlı çeşitli parametrelerle belirlenir. Böylece ekolojik ortam basit bir barınak kavramının ötesinde türün ekosistemdeki rolünü yerini belirler.EKOSİSTEMLERİN BOYUTLARI Gezegen ölçeğinde yerkürenin bütün canlı varlıkları içeren dış katmanı olan biyosfer en yüksek tümleşme düzeyini temsil eder. Bir ilk bölgesel ayırım biyomları betimlenmeye imkan verir. Bunlar gerçek karasal makro ekosistemler diyebileceğimiz biyocografi ve iklimsel bölgelere denk düşer. (Tudra tayga ılıman iklim ormanı sıcak çöller savan tropikal orman vb) Daha küçük bölümlere ayırma daha ölçülü boydaki ekosistemleri belirler. Bir takım basit fizyonomik ölçütler her biri bir ekosistem oluşturuyormuşçasına herhangi bir arazinin bir bataklığın bir ormanın veya bir çayırın sezgisel olarak belirlenmesini sağlar. Daha da kısıtlı bütünler olan mikro ekosistemler aynı şekilde tanımlanabilir. Bir yosun tutamı hatta su dolu ve ağzı iyice kapalı bir cam tüp içinde yer alan bir tatlı su salyangozu ile bir elodea dalından oluşan yapay bir sistem birer mikroekosistemdir. Söz konusu bu yapılar daha büyük sistemler içinde bir araya gelip bütünleşerek ve böylece tüm ekosistemleri niteleyen bağlı ekosistemleri niteleyen özerklik ilkesine uyarak kendi kendine yetebilir.Çoğu zaman yanlış olarak bütünleme parçaları ekosistem olarak belirtilir; Mesela toprak ekosistemlerden söz edilir; Oysa toprak oldukça karmaşık olan yapısına rağmen aslında diğer sistemlerden gelecek organik maddelere tamamen bağımlıdır. Bu terim zaman zaman kentler konusunda (kentsel ekosistem) bile kullanılmıştır. Oysa burada tümüyle diğer ekosistemlerden ve özelliklede kent sakinlerine beslenme yoluyla enerji sağlanması için tarım ekosistemlerinden gelen dış katkılara bağımlı bir bütün söz konusudur.“Tarım ekosistemleri” (ekili alanlar meralar) ormanların çoğu insan tarafından yönetilen basitleştirilmiş veya diğer anlamda yapaylaştırılmış ekosistemlerdir. İnsanın denetimi altındaki bu sistemlerin işleyişinde tamamen doğal olan ekosistemin işleyişleriyle aynıdır; ama insanoğlunun üretimi artırma gayretleri çeşitli biçimlerde söz konusu ekosisteme bir çok enerji katkısıyla yapılır;(gübreler tarım koruma ilaçları (pestisit) makineleri çalıştıran yakıt vb)Bilim adamları tarafından astronotların içinde yaşamlarını sürdürecek oldukları dış ortamdan özerk olarak çalışan uzay kapsülleri tamamen yapay ekosistemler bile tasarlanmıştır. ABD’deki Arizona çölünde kurulan Biyosfer I ve Biyosfer II adlı büyük kapalı seralar da aynı anlayışın ürünleridir. Ama araştırma seralarda her şeye rağmen çözümü zor kararlılık ayarlama ve denge problemleri ortaya çıkmış işler umulduğu gibi gitmemiştir.EKOSİSTEMLERİN ÖRGÜTLENMESİ BİR EKOSİSTEM İÇİNDE ÜSTLENMİŞ OLDUKLARI ROLLERE GÖRE BİYOSENUZUN ÇEŞİTLİ CANLI TÜRLERİ ÜÇ BÜYÜK KATEGORİYE AYRILIR. Ekosistemde her türlü enerji aktarımının temelinde birincil üreticiler yer alır. Söz konusu bu canlılar fotosentez yoluyla kendi öz organik maddelerini hazırlamak üzere güneş enerjisini kullana bilen tek tür olan klorofilli yeşil bitkilerdir.Tüketiciler klorofilli bitkilerin fotosentez etkinliği sonucu oluşan maddeye bağımlı olan hayvanlardır Bu canlılar enerjilerini ve yapıtaşlarını bu maddelerden alırlar.-Birinci basamaktan tüketiciler (otçul hayvanlar ot yiyerek beslenen böcekler) yalnız bitki örtüsüyle beslenir.-İkinci basmaktan tüketiciler öncekilerin sırtından yaşamlarını sürdürür. Yani otçulları yiyerek beslenir.(Üçüncü basamaktan tüketiciler tanımlanmasına kadar da gidilebilir; etçillerle beslenen etçiler.) -“Ayrıştırıcılar” grubu beslenmek için ölü organik maddeyi parçalayan organizmalardan oluşur; Bu durumda bunlarda tüketiciler sınıfına girer![]() -Son olarak Minareleştiriciler (bakteriler mantarlar) bir biyosenoz içinde yer alan üçüncü büyük organizma kategorisidir. Bunlar organik maddeleri ayrıştırır ve bunların anorganik anorganik elementlerini daha sonra yeniden fotosentez yapan bitkilerin soğurması için açığa çıkarır.Özellikle birinci veya ikinci basamaktan tüketiciler için belirli bir kategoriye ait olmanın belirlenmesi her zaman kolay değildir; bazı türler (hepçiller) her iki gruba da girer; Mesela insan; diğerleri için rejim mevsimlere (mesela tilki) veya gelişme evrelerine göre (mesela kelebek) değişir. Ekosistemin çalışması besin zincirlerindeki enerji akışıyla sağlanır. Öte yandan kimyasal elementlerin (karbon oksijen azot potasyum....) çevrimlerinin varlığıyla da nitelenir. Her tür çevrim elementin bir rezervuardaki (toprak toprağın çözeltisi atmosfer) varlığından yola çıkılarak betimlenebilir. Birincil üreticiler böylece organik madde içine dahil olarak elementleri çevrime sokarak işte bu rezervuar içinde yer alır; sonra elementler besin zincirleri içinde dolaşıma girer ve minareleştiricilerin etkisiyle yeniden rezervuara döner.TÜRLERİN EKOSİSTEMLERDEKİ ROLÜ HER TÜRÜN EKOSİSTEMDEKİ YAŞAM KOŞULLARI ONA ÖZGÜ EKOLOJİK ORTAMINI BELİRLER.İKİ TÜRLÜ KOMŞU EKOLOJİK ORTAMLARI PAYLAŞTIĞINDA REKABETE GİRİŞEBİLİR. Her canlı türü belirli ekolojik bir ortamda nitelenir. Bu terim söz konusu olan tür tarafından yerine getirilen “işlev” i gösterir ve bu durumda sadece bir barınağını simgelemez. Bir canlı türünün ekolojik ortamı özellikle içinde yaşadığı ekosistemin besin ağında bu ağın aşama düzeni içinde aldığı yerle kendini gösterir.(bu durumda ekolojik ortam bir bireyin toplumdaki işlevine ve bu işlevi nedeniyle toplumda edindiği yere benzetilebilir.) En çağdaş yaklaşımla bir türün ekolojik ortamı kavramı bu türün yaşadığı ve üreyerek kendini yenilediği koşullar bütünü olarak tanımlanır.Ekolojik ortamın genişlik derecesi çok çeşitli koşullara uyum sağlayabilen genel türleri ve ancak az sayıda ve kısıtlı koşullara uyum sağlayabilen özel türleri ayırt etmeye imkan verir. İnsan en üstün dereceden genel bir türdür; gezegenimizin hemen her köşesinde yaşamını sürdürebilmektedir. Oysa bazı evcil hayvanlar tam anlamıyla özeldir. Çoğu zaman bir çok tür aynı ortamın veya çok yakın iki ortamın paylaşımı için rekabete girişebilir. Her tür ortamın “Boyut”una bağlı bir üreme stratejisine sahiptir; burada söz konusu ortam ayrıca göz önüne alınan türün nüfus düzeyini de şartlandırır.Aynı ekosistem de yaşayan türler arasında bir çok ilişki tipi görülür. Bu ilişkileri belirleyen başlıca faktör söz konusu ekosistemin beslenme zincirinde aynı düzeye ait olma veya olmama durumudur. Beslenme düzeyleri farklı olduğundan ilişkiler çoğu zaman ar-avcı tipinde şekillenir yani bir düzeyin bireyleri beslenmek için bir alt düzeye ihtiyaç duyar.buna karşılık aynı beslenme düzeyi içinde aynı besin kaynağının kullanımı konusunda çoğu zaman rekabet vardır. Bu rekabet aynı türün bireyleri arasında (türler için rekabet) her zaman ortaya çıkar ama zaman zaman yakın ekolojik ortamlarda yaşayan farklı türler arasında da görülebilir. (türler arası rekabet) Bunun dışında türler arasındaki diğer ilişkilerde özel bağımlılık biçimleri görülür; (asalaklık ortakyaşama ortakçılık.)EKOSİSTEMLER NEDEN DEĞİŞİYOR VE BOZULUYOR. Ekosistemin oluşturan canlı ve cansız varlıklar arasında karşılıklı ilişki vardır. Dolayısıyla ekosistemdeki her öğe canlıların yaşamları çoğalmaları göçleri ya da ölümleri üzerinde etkili olur. Yaşam için gerekli olana temel öğeler toprak hava su ve ışıktır. Temel öğeler bir yandan ekosistemde yaşamın sürekliliğini sağlarken diğer yandan ekosistemlere büyük zararlar veren afetlere de yol açabilirler. Örneğin; depremler yanardağ patlamaları seller kuraklık kasırgalar ve fırtınalar temel öğelerden kaynaklanan belli başlı doğal afetlerdir.EKOSİSTEMİN DOĞAL ÖZELLİKLERİ Ekosistemler kara ekosistemleri ve su ekosistemi olarak iki grupta incelenir. Ormanlar çayırlar ve çöllerin her biri bir ekosisteme örnektir. Bu ekosistemde en önemli etkendir. (Toprak hava nem ışık ve sudur.) su ekosistemi okyanus deniz göl nehir ırmak ve sulak alanları kapsar. Su ekosisteminde en önemli etkenler sıcaklık oksijen mineraller ve ışıktır.Kara ve su ortamlardaki ışık sıcaklık nem tuzluluk vb. koşullar mevsimlere göre değişebilir. Güneş ışığının geliş açısının mevsimlere göre değişmesi ortamın azalması kara ve sularla buharlaşmayı artırır. Karalardaki nem oranı düşürebilir. Su ortamında buharlaşan ise tuzluluk oranının yükselmesine neden olabilir.Mevsimlere bağlı değişiklikler ekosistemlerde yen alan canlıların yaşamsal düzenini de ekiler. Örneğin; kasım patı ve patates gibi bitkiler ilkbahar ve yaz mevsimlerinde ve sonbahar aylarında açar. KARAR EKOSİSTEMİ Kara ekosistemlerinin bitki örtüsü büyük iklim kuşaklarına göre yerkürenin biyom olarak adlandırılan bitki oluşumlarıysa enlemlere göre dağılır. Mesela Kuzey yarıkürede buzul bölgesini tundra izleri; güneye gidildikçe tayga ve daha sonrada tropikal ormanlar gelir. Bu kuşakların dışında farklı yüksekliklerde farklı kuşakları barındırır. Yükseldikçe sınırları bölgelere göre değişiklik gösteren bitki örtüsü katları birbirini izler.İnsanlar yeryüzünün doğal bitki örtüsünü büyük ölçüde etkiler. İnsan etkinlikleri tarımsal alanların oluşmasına katkıda bulunur. Tarım ve hayvancılık yapılan bölgeler tarım ekosistemleri olarak adlandırılan basitleştirilmiş ve biyolojik çeşitliliği azaltılmış ekosistemlere dönüşmüştür. Bu ekosistemlerin çalışması bütünüyle dışardan enerji veya malzeme katkısına (toprağın işlenmesi gübre ve pestisitler gibi) bağlıdır.Kara ekosistemlerinin çalışması büyük ölçüde iklim tarafından yönlendirilir; Zaten iklim bitki örtüsünün yaşam süresini de belirler.Ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe birincil ve ikinci üretkenlik düzeylerinde ciddi bir düşüş gözlenir. Tundralarda hüküm süren sert iklim koşulları toprağın çok uzun süre (9-10 ayı) su dolaşımını engelleyecek biçimde donmasıyla kendini gösterir. Buradaki bitkisel oluşumlar (bodur bitkiler ağaç yokluğu) donar ve rüzgara uyum sağlamıştır ve bölgenin faunası fakirdir.Buna karşılık tropikal kuşaktaki ormanlar yıl boyunca fazla değişmeyen çok uygun iklim koşullarından yararlanır. Biyolojik etkinliğin aralıksız sürmesi sayesinde bu kuşakta birinci üretkenlik en üst düzeydedir ve minarelerin yeniden çevrime girme hızı çok yüksektir. Bitki oluşumlarının ve hayvanların inanılmaz çeşitliliği bu ortamlarda karmaşık zincirlerinin gelişmesini sağlar. Öte yandan göl ve gölet kıyıları turbalıklar gibi kıtalar içlerindeki nemli bölgeler insanın baskısı sonucu önemini kaybetmiştir. Oysa gerçekte bu yöreler biyolojik çeşitliliği yüksek çok sayıda türün varlığını sürdürmesi açısından birincil öneme sahip bölgelerdir. DEĞİŞİK BİTKİ ÖRTÜLERİNİN BİYOSFERLERDEKİ DAĞILIMI Yeryüzündeki büyük iklim bölgelerine karşılık gelen biyomlar kuzey yarımküre de daha belirgin olmak üzere enlemlere bağlı kuşaklar biçiminde düzenlenmiştir.Biyosferi oluşturan eşitli ekosistemlerin kapladığı alan birçok metrekare ile yüz binlerce kilometre kara arasında değişir. Bununla birlikte büyük veya küçük her ekosistemde türdeş ekolojik koşullar hüküm sürer ve kendine özgü canlı türlerinin oluşturduğu topluluklar yaşar. Gezegen düzeyinde bakıldığında büyük bitkisel oluşumları temsil eden biyomlar ayırt edebilir. Aslında ekosistemler arasındaki ayrım çoğunlukla egemen bitki örtüs temelinde yapılır ve yerküredeki büyük ekolojik bölümler konusunda da genellikle bitki örtüsü temel alır. Biyomlar bitki toplulukları (fitosenoz) ile hayvan topluluklarını (zoosenoz) içeren ekosistemlerin bir araya gelmesiyle oluşur. Kararları kaplayan bitki örtüsünün büyük iklim kuşaklarına göre dağılmasına benzer biçiminde biyomlar da ekvatora göre dağılmasına benzer biçiminde dağılmıştır. Bu dağılım kara yüzölçümünün az olduğu Güney Yarımküre”ye oranla Kuzey Yarıküre”de daha belirgindir.Ekvator kuşağında tropikal ormanlar neredeyse kesintisiz bir çiziği oluşturur. Ekvator altı kuşakta kurak mevsimin daha uzun sürmesi bu bölgede iklim uygun ormanların savanların ve aşırı kurak olan kesimlerde de çöllerin oluşmasına neden olmuştur. Bunun ardından 35 ıncı kuzey ve güney enlemleri yöresinde ılıman iklim kuşağına özgü Akdeniz tipi biyomlar bulunur. Ortam enlem kuşağı tropofil ağaçların oluşturduğun ormanları barındırır; kuzeye doğru bu bitki örtüsü yerini önce ılıman çayırlara (bozkır) ve yer kuzeyin kozalaklı ormanlarına (tayga) bırakır. Tundralar ise Arktika ve Antantika buzul kuşağının sınırında (66-33 enlemi) yer alır. Söz konusu bu hat doğal bitki örtüsünün de sınırıdır.Ekosistem kuşakları arasında arazinin yüksekliğine göre oluşan ayrım daha da belirgindir. DENİZ EKOSİSTEMİ OŞİNOGRAFLAR BU ORTAMI FARKLI EKOLOJİK ÖZELLİKLERİNE GÖRE “ALANLARA” VE “BÖLGELERE” AYIRARAK İNCELENMEYİ TERCİH EDERLER. Ekolojik şartları büyük bir çeşitlilik gösteren deniz ortamı homojen bir bütün olarak ele almak bilimsel açıdan çok kısıtlı bir bakış açısına neden olur. öncelikle iki büyük okyanus alanı ayırt edilmektedir.bütünüyle denizleri oluşturan “su kütlesi” ve kıyılardan derin abis çukurlarına kadar dipleri kapsayan “dip alanı” ;Dip alanı derinliğine göre üçe ayrılır.-0-200 metreler arasında uzanan ve okyanusların tabanının yüzde 7 6 sını oluşturan kıta sahanlığı;-200 metreden 2000 metreye kadar uzanan dipteki ani eğim bölgesinden meydana gelen ve tabanın yüzde 8 1 ni oluşturan kıta şevi; ve nihayet okyanusların tabanının yüzde 84 3 ünü meydana getiren abisler. (2000-6000 metre) ve çukurlar (6000 metreden bilinen en derin yer olan mariana çukurunda 11.000 metreye kadar) Gelgite maruz kalan ve hatta dalga serpintisiyle ıslanan kıyı şeritleri de okyanus alanına dahil edilmektedir. Gerçekten de bu bölgelerde yaşayan organizmalar gerek gelgitler sırasında birbirini ardınca su altında ve su üstünde kalarak gerek ortamın yüksek tuzluluğu sebebiyle okyanus etkilerine maruz kalmaktadır.Okyanusları ve denizleri oluşturan su kütlesi ikiye ayrılan kıta sahanlığını örten yüzey suları ve 200 metrenin altında kalan dip suları bu düzeylerde su kütlesi güneş ışınlarının nüfuz etmesi derecesine ve mevsimlik sıcaklık değişimlerine bağlı olarak düşey bir ekolojik katmanlaşma gösterir. Işığın ulaştığı epipelojik bölge ışık miktarının bitkilerin fotosentez yapabilmesi için yeterli olduğu 0 ila 50-100 metrelik yüzey sularına tekabül eder. Söz konusu bu bölgenin altında dip bitkileri ve fitoplankton yaşayamaz; yanlızca etçiler veya çürükçül beslenen hayvan türleri canlı kalabilir.Okyanus ekosisteminin alt bölümlere ayrılması karşılaşılan ekolojik şartların çeşitliliğiyle ilişkilidir; organizmaların uyum mekanizması ve üretkenliği bir bölgeden diğerine belirgin farklılıklar gösterir.Deniz Canlıları; Yüzeyle dip alanı arasında ve hatta jeolojik taban yapısı içinde yaşam deniz ekosisteminin üç boyutuna da dağılmış durumdadır. Deniz ortamının ekolojik şartlarının çeşitliliği yaşam şekillerinde ve tarzlarında da büyük değişikliğe neden olmaktadır. Okyanusun büyük bölgeleriyle bağlantılı olarak üç çeşit canlı gurubu ayırt edilir; su kütlesinde yaşan plankton ve nekton ile diğerlerde yaşayan bentos toplulukları.PLANKTON ; Yüzeyde veya su kütlesinde asıllı duran kısıtlı hareket yeteneğiyle su akımlarına karşı koyamayan ve bazıları bu nedenle düşey göçlere maruz kalan organizmalar topluluğudur.NEKTON; Açık denizde yaşayabilen ve deniz akıntıları içinde hareket edebilen canlılardan oluşur; açık denizde yaşayan balık türlerinin çoğunu kafadanbacakları ve deniz memelilerini kapsar.BENTOS; Dibe bağlı olarak yaşayan hayvanlar ve bitkiler (bağlı bentos) ile dipte veya dibe yakın bölgelerde hafifçe hareket eden bazı hayvan türlerinden (gezgin bentos) meydana gelir. Bağlı bentos bir çok suyosunu sünger yumuşakça kabuklu (Balanus) ve knildli (Mercan deniz şakayığı gibi) türlerini kapsar.EKOSİSTEMLERE YÖNELİK TEHLİKELER Ekosistemlerin doğal dengeye ulaşması bunların nüfusunda ve çalışmasında kesin bir istikrarın sağlanması anlamına gelmez; dengeli ekosistemlerde düzenle hafif dalgalanmalar yaşanır.bu dinamik denge durumu çok hassastır.Bugün ekosistemlere yönelik tehlikeler sanayi uygarlığının gelişmesinde kaynaklanmaktadır. Sanayi uygarlığı doğal kaynakları büyük bir hızla tüketmekte ve doğal çevreyi hiçe sayan tarımsal uygulamaları desteklenmektedir. Bu etkiler nüfus patlamasıyla iyice yoğunlaşır. Bozulma fiziksel çevrenin (biyotop) sürekli yıkımı canlı topluluklarının (biyosenoz) çeşitliğinde azalma yaşama için gerekli minerallerin çevriminde kopukluklar biçiminde kendini gösterir. Kentleşme ve sanayileşme çok sayıda biyotop’un yıkımına neden olmuştur. Sanayiinin taşımacılığın (özellikle otomobiller) ve evlerde kullanılan yakıtların yaratığı kirlilik havaya suya ve toprağa bulaşır bu durumda hem genel olarak tüm canlı varlıklar hem de insanın sağlığı ve kullandığı kaynaklar zarar görür. Ayrıca insan sürekli yeni ortamları kendine kullanımına sokarak çok sayıda hayvan türünün topluca yok olmasına yol açar. Çünkü insanlar biyotopları yıkar ortamı aşırı sömürür. (balıkçılık ve avcılık) ve bazen de yeni ortama uygun olmayan yabancı türler getirir.Karbon dioksit gazı üretiminin artması ve koruyucu ozon tabakasının delinmesi gibi insan etkinlikleri bir bütün olarak biyosferin dengesini tehdit etmektedir.Son Düzenleyen reyan; 17-07-2009 @ 16:25. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi | |
|
| | #5 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Ekosistem EKOSİSTEMLERİN DENGESİ Türlerin çeşitliliği ve aralarındaki düzenli iletişime dayanan denge insanın giderek artan baskısının tehdidi altındadır.Biyosferdeki doğal dengelerin korunması bazı kimyasal maddelerin oranın sabit olarak kalmasına nüfus dalgalanmalarının düzenine ve ekosistemlerin sürekliliğine bağlıdır. Dengeyi sağlayan koşulların güvence altına alınması için besin zincirlerinin gereken şekilde çalışmaya devam etmesi tür çeşitliliğinin belirli bir düzeyde korunması ve geçici de olsa çok şiddetli düzensizlikleri yaşanmaması gerekir. Bazı orman sistemleri mesela ılıman iklimde yüksek ağaçlar dikilmek suretiyle oluşturulan ormanlar insan yapısı olmasına rağmen istikrarlı sistemlerdir. Tarım ekosistemleri bitki topluluklarının otsu oluşumlardan ağaçlara uzanan doğal ardışıklık sürecinin ilkel bir düzeyinde kalmıştır. Ekolojik açıda bakıldığında tarım ekosistemleri çoğunlukla tek bir bitki türüyle sınırlanmış yapıları yüzünden istikrarsız ve zayıftır. Bu ekosistemlerin üretkenliği ürünün tipine ve söz konusu bölgeye egemen olan iklim koşullarına bağlı olarak büyük değişkenlik gösterir.Bugün biyosferin genel dengesini tehlikeye düşüren başka faktörler de vardır. Gezegen genelinde bilimsel ve teknik gelişmeler geçen yüzyılda tedavi alanındaki buluşlar ve tarımsal üretimin dünya çapında artışının da yardımıyla inanılmaz bir nüfus patlamasına neden olmuştur. Bu nüfus patlaması biyosferin üretim kapasitesiyle insanları ihtiyaçları arasında giderek artan bir dengesizlik durumu yaratmaktadır.İNSANDAN GELEN TEHLİKELER Bitki örtüsünün bozulması ortamın kimyasal yapısının değiştirilmesi ve kaynakların aşırı kullanılması gibi her darbe çok sayıda sonuçlar doğurur.İnsan etkinlikleriyle ekosistemlerin çalışmasına hatta bir bütün olarak biyosferin düzenine korkunç zararlar verebilir. Türler ve ekosistemleri ortadan kaldırdığı fosil kaynaklarını tükettiği ve sonuçta önemli düzeyde kirlilik yarattığı için bu zararların çok yönlü bir etkisi vardır.Toprak Kirliliği Toprağa bırakılan zararlı ve atık maddelerle toprağın özelliklerinin bozulmasına toprak kirliliği denir. Toprak içme suyu yapı şehircilik mezarlıkların kurulması ve düzenlenmesi sıvı ve katı atıkların uzaklaştırılması ve zararsız hale getirilmesi gibi konularla sıkıca ilgilidir.Toprak Mikroorganizmalarının Etkileri (Toprağın Biyolojik Arıtıcı Etkisi) Toprak mikroorganizmaları (özellikle aerop ve anaerop sporlu basiller aktinnomiçesler ve mantarlar).Karbonhidratların ve yağların parçalanma ürünlerinin büyük bir kısmı toprakta bakteriler tarafından harcanır.Fosfatlar (PO4) toprak tarafından tutulur.Klorürler kolaylıkla eriyerek suya geçerler.Bu olayların sonunda humin asitleri bol miktarda teşekkül eder.Bu parçalanma olayları için : 1) Toprakta belirli miktarda nem ve O2 bulunması 2) Toprağın uygun bazlar kapsaması ve 3) Toprak ısısının 5 oC den yüksek olması gerekir ( daha düşük ısı şartlarında mikroorganizmaların faaliyeti yavaşlar veya durur).Toprak içinden süzülen kirli suların temizlenmesinde (arınmasında) toprakta geçen bu biyolojik olayların büyük rolü vardır. Bakteriler aktinomiçes ve mantarlar protozoon ve kurtlar toprağın yalnız yüzey kısımlarında bulunur.Ekilen toprakların 1 gramında 1 milyardan fazla bakteri amip ve diğer protozoonlar mevcuttur.İşlenmemiş toprakların 1 gramında 100.000 ‘den fazla mikrop bulunur.Toprağın derinliklerine inildikçe bu canlı organizmaların miktarı süratle azalır.Daha 1-3 metre derinlikte bakteriden çok fakir kısımlar başlar.İnce gözenekli ağaçlıklı bir toprağın 4 metreden daha derin kısımları tamamen denilebilecek bir derecede bakteriden yoksundur.Derin toprak kısımlarının mikroorganizmalardan kurtulması bu elemanların ince gözenekli üst topraklarda kısmen adsorbe edilmeleri kısmen de toprak içinde meydana gelen muhati (sümüksel) bir çöküntü tabakasının sonucudur.Bu nedenle ağaçlıklı ve çatlakları olmayan bir arazide 4 metreden daha derinde olan toprakaltı su tabakasında mikrop bulunmadığı söylenebilir.Suyu süratle geçiren ; sun’i olarak gevşetilmiş; sıçanlar köstebekler ve diğer sebeplerin etkileriyle çatlakları bulunan toprakların üstünde ve içinde su yığınlarının büyük bir hızla aşağılara geçmesi halinde toprak filtrasyonu sekteye uğrar ve toprakaltı suyu üst toprak tabakalarından geçerken temizlenemediği için alt kısımlarda kirli bir su halinde yığılır.Toprağı kirleten ve bu yoldan insanlarda hastalıkların meydana gelmesine sebep olan organizmalar üç kısımda incelenir : 1.İnsan – toprak – insan zinciri halinde geçiş : Bu tip toprak kirlenmesinin sebebi sıvı atıklar (kullanılmış sular lağım suları vs.) ın hijyen kurallarına uymayan bir şekilde muameleye tabi tutulması veye bu gibi maddelerin gübre olarak ya da sulama işlerinde kullanılmalarıdır.Bu suretle toprak bazı bakteriler ve protozoonlar (kolera vibriyonu Salmonella ve Shigella gruplarına giren bakteriler amipli dizanteri etkeni olan entamoeba histalytica) ve bazı helmintler ile kirlenirve bu etkenler toprak ve bitkiler yoluyla insana geçerek ilişkin oldukları hastalıklar meydana gelir.2.Hayvan – toprak –insan zinciri halinde geçiş : Bazı zoonozların (insana geçebilen hayvan hastalıkları) geçişinde toprak önemli rol oynar.Bu gruba girebilecek önemli hastalıklar şunlardır : Leptospirozlar Şarbon Q-humması Toxocara (özellikle Toxocara canis)infeksiyonları listerioz Clostridium perfrigens ve Clostridium tetani infeksiyonları lenfositer koriomenenjit ve tularemi.3.Toprak – insan zinciri halinde geçiş : Bu gruba girebilecek başlıca hastalıklar : Çeşitli mikozlar ve botulizm’dir. Su kirliliği Nüfusu belli bir hızla artmasına karşın tarım toprakları giderek azalan ülkemizde amaç dışı toprak kullanımı ve sanayii kuruluşlarının yarattığı çevre kirliliği orman toprak ve su kaynaklarımızın hızla azalmasına neden olmaktadır. Ülkemizin bir tarım ülkesi olması ve tarıma dayalı sanayiinin hammaddelerini üreterek ihracat gelirlerimizde önemli bir yer tutması orman toprak ve su kaynaklarımızın korunması gerekliliğini daha fazla arttırmaktadır. Günümüzde son sınırına ulaşılan verimli tarımtopraklarımız her yıl erozyon tuzlulaşma ve alkalileşme gibi doğal etmenlerin yanında sanayi kuruluşları kentsel yerleşim turizmyapılaşmaları kum ve tuğla ocakları işgali sonucu amaç dışı kullanım ile hızla azalmaktadır. Gerçekten istatistiklere göre 1970 yılında fert başına 4.4 da tarım arazisi düşerken bu değer 1980 yılında 3.66 da olmuştur. 1990yılında ise fert başına 3 da tarım arazisi düşebileceği sanılmaktadır. Bu duruma göre fert başına düşen tarım arazisi amaç dışıkullanım ve nüfusun da hızla artışıyla % 68 oranında azalma gösterecektir. Ülkemizde tarımsal potansiyeli çok yüksek uygun iklim koşullarına sahip ve yılda birden fazla ürün alınabilen ovalarımızbulunmaktadır. Ancak ülkemizde fiziksel arazi kullanım planlamalarının yetersiz olması aşırı nüfus artışı plan ve programsızsanayileşme bu tarımsal potansiyeli yüksek ovalarımızın giderek elden çıkmasına neden olmaktadır. Bu ovaların başında Bursa ovası gelmektedir. Bu çalışmada amaç dışı toprak kullanımı sonucu ortaya çıkan sorunlar alınması gerekli önlemler ve çözüm yolları belirlenmiştir. Atık su ile sulanan toprakların pH’ında düşme görülmesine karşın elektriksel iletkenliğinde önemli ölçüde artış kaydedilmiştir. Yalnız atık su ile sulanan parsellerden elde edilen domates veriminin düşük olmasına karşın atık suyun belli oranlarda sulama suyu ile karıştırılarak sulanan parsellerden elde edilen domates verimi normal sulama suyu ile sulanan parsellere oranla daha fazla bulunmuştur. Ancak atık su mısır verimi üzerinde etkili olmamıştır. İnsanoğlu varolduğu günden bu yana hem çevresindeki olaylardan etkilenmiş hem de çeşitli etkinlikleriyle çevresini etkilemiş tahrip etmiş![]() kirlenmesine ve bozulmasına neden olmuştur. Çevrenin bozulması demek insanın yaşaması için gerekli olan ortamın bozulması demektir. Dünyamızda; nüfus artışı sürmekte enerji kaynakları tükenmekte kirlenme (hava su toprak kentsel katı atık gürültü kirliliği) gittikçeyayılmakta çarpık kentleşme ve yeşil alan yetersizliği artmakta gelişmiş ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurum derinleşmekte içme suyuzor bulunmakta besin maddeleri güç ve ancak pahalı olarak sağlanabilmekte ormanlar kaybolurken çölleşme artmakta kaybolan yarım milyonhayvan ve bitki türü ekolojik çeşitliliği ve sürekliliği tehdit etmekte gittikçe sancılı ve gergin bir dünyada çatışma riskleri şimdiye kadargörülmedik derecede büyümüş bulunmaktadır. Yaşadığı biyolojik kültürel ve toplumsal çevreden kendisini sorumlu tutan insan doğal varlıkların korunması ve geliştirilmesi bakımındangelecek kuşaklara karşı sorumlu olduğunu unutmamalı ve çevreyi korumak için ne yapabilirim deyip insanca yaşam için gereken önlemleri almalıve bir an önce uygulamaya geçirmelidir. Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı Habitat II Kent Zirvesi’nin (3-14 Haziran 1996 İstanbul) değindiği en önemli noktalardan biri“İnsanlar için yaşanabilir çevre” idi. İnsanca yaşam için ekolojik anlayışın çevre bilincinin yaygınlaştırılması - güçlendirilmesi gerekmektedir. Doğal kaynakların ölçülü kullanılması şehir planlama katı atık yönetmeliği kentlerin güzelleştirilmesi çevreyi hem göze hem de ruha daha hitapeder hale getirmek insanların birinci görevi olmalıdır. Bu çalışmada kent ve çevre olgusu bir arada ele alınmış ve yaşanılabilir bir çevre ile yaşanabilir bir kent nasıl olmalıdır konusu irdelenmiş ![]() çözümler önerilmiş bireye düşen görevler üzerinde durulmuştur. Kent ve çevre sorunları birçok yönüyle karmaşık bir yapıda gözükmesine karşın uygulanacak politika üç ana ilkenin etrafındaoluşturulmalıdır (1): 1.Kirlenmenin kaynağında zarara yol açmadan önlenmesi 2.Kirletenin faturayı ödemesi için çıkarılan yasalardaki yaptırımların caydırıcı olacak derecede ağırlaştırılması 3.Demokratik kitle örgütleri ile kent yaşamında örgütlenmiş sosyal grupların kent ve çevre sorunları karşısında ortak hareket etmeleri ve bu konuda merkezi ve yerel yönetimler üzerinde baskı oluşturacak şekilde ortak platformlar oluşturmaları. Çevre Kirliliği Canlı ve cansız varlıklar üzerinde zararlı tesirler bırakacak şekilde çevre şartlarında (fiziki kimyevi ve biyolojik) meydana gelen değişikliklerin genel adı.Çevre kirlenmesi unsurlarının bir kısmı açısından dünya kurulduğundan bu tarafa mevcuttur.Ancak tabiatın yaratılışındaki var olan denge sebebiyle çevre kendi kendisini temizlemektedir.Fakat son asırda tabii dengeyi kirlenme oranı bakımından menfi yönde bozan ve tabii temizleme araçlarının kapasitesini aşan veya yok eden yoğun gelişmeler neticesinde çevre kirlenmesi problemi olanca ağırlığıyla dünya çapında kendini hissettirmektedir.Çevre canlının içinde bulunduğu tesir ettiği müteessir olduğu bir vasat olup biyolojik ve fizikokimyasal durumu ile canlıda müsbet veya menfi değişikliklere sebep olur.Canlıların yaşayabilmesi için genetik (irsi) yapı ve bundan mütevellid kabiliyetleri ile çevre şartlarının uygun bir düzen içerisinde bulunması gerekmektedir.Her canlı için belli çevre şartları söz konusudur.En uygun yaşama şartlarının dışına doğru çıkıldıkça yani sınırlara yaklaştıkça canlıda bir takım fizyolojik değişmeler beklenebilir.Bu sınırlar dışına çıkılırsa canlı artık yaşayamaz.Belli bir besin ortamı içerisinde yaşayan mikroorganizmalar bu ortamı fizyolojik faaliyetleri sırasında çıkardıkları artık maddelerle kirletince çevrenin kimyasal terkibinin değişerek yeni çevre şartları hasıl olur.Neticede bu ortam onlar için zararlı ve yaşanılamayacak bir hal alır.Dünyamız sınırlı bir ortam olmasına rağmen canlıların hayati faaliyetleri icabı meydana gelen zararlı maddeleri çok karışık analiz yahut sentez hadiseleriyle tekrar eski hallerine çevirecek bir güce hassas bir dengeye sahiptir.Bu aslına dönüş süresi zararlı maddelerin terkibine göre değişir.Zararlı maddelerin aynı hal üzere kalması uzun sürerse zararı da o nisbette tesirli olur.İnsanoğlu hayati faaliyetleri icabı çevresinin kimyasal terkibinde değişiklere ve uzun süre bozulmadan kalabilen zehirli maddelerin birikmesine sebeb olmuştur.Çevreyi kirletici elemanlar : Yanma ürünleri ; insan dışkısı ; teneffüs edilmiş hava; tozlar patojen mikroplar; buharlar; gazlar; endüstriyel solventler ekstrem (aşırı yüksek veya düşük) sıcaklıklar; zirai gübreler infrared (kızıl altı ötesi) ultraviolet (mor ötesi) ve hatta görünen ışık; iyonlaşan radyasyonlar; radyoizotoplar; gürültü; aşırı yüksek frekanslı ses ve bazı mikrodalgalı elektromanyetik radyasyonlar sayılabilir.Böyle biyolojik kimyevi veya fiziki maddelerin sadece mevcut olmaları mutlaka kirletici olmalarını icab ettirmez.Kirlenmeyi tam tarif etmek için bunların zaman mekan miktarı (konsantrasyon ve şiddet) ve zararlı tesir bakımından değerlendirilmeleri lazımdır.Kirleticiler sağlığa zarara sıkıntı doğurmaya ekonomik veya estetik zarar kısa veya uzun bir zaman zarfında veya sonra sebep olabilirler.Kapalı yerlerde mevcudiyetine müsaade edilen kirletici konsantrasyonu umumiyetle insan sıhhati düşünülerek tesbit edilir.Bir organizma veya ekolojik cemiyetin etrafındaki karmaşık fiziki kimyevi ve biyolojik faktörler birçok canlı türlerinin biri veya birçoğuna tek taraflı veya karşılıklı olarak tesir edilerek onların teşekkül gelişme ve yaşamasında rol oynar.Bir çevre elemanı bir canlı türü için kirleticiyken aynı eleman diğer bir tür için arzu edilen bir besleyici durumunda olabilir.bu yüzden kirlenme ve bulaşmanın tarifi eksereriya zor olur.İnsan veya herhangi bir diğer organizmanın yaşaması sonucu atılan ve teşekkül eden ortaya çıkan metabolik ifrazat diğer organizmalarca ekolojiyi dengelemek üzere kullanılmadıkça çevre kirlenmesine yol açar.Ayrıca enerjiyi ve maddeyi kullanılabilir ürünlere dönüştürmede (tahvil etmede) insan ekseriya verimsiz israfçı ve düşüncesiz davranmaktadır.Böylece sanayii kaynaklı kirleticilerin çevreye yayılmasına sebep olmaktadır.Bundan dolayı çevre kirlenmesinin günümüzdeki problemleri insan nüfusunun hızla çoğalması ve genişleyen teknolojiden kaynaklanmaktadır.Su ve kıyı kirlenmesi : Suların kullanış maksadının elverişsiz hale gelmesine su kirlenmesi denir.Bu durumdaki sular içmek içi kullanılmaz.Kullanma ve sulama sularından da başka mahzurlar ortaya çıkar.Irmak göl ve denizlerde ise balıklar ölür diğer canlılar tür ve sayı olarak azalır.Hava da kirlenmeye başlar.turistik dinlenme yüzme ve seyirlik değeri kaybolur.İçindeki malzemeyi çürütücü olur.Ulaşım imkanlarını azaltır.Yüzeylerinde köpük teşekkül eder.Tatlı suların renk koku ve tatları değişir.Su yosunları önce çoğalır.Sonra ölerek kirlenmeyi arttırır.Meskenlerden dışarıya atılan sıvı artıklar endüstri tesislerinden çıkan sıvı (sıcak su zehirli su asitli su bazik su yıkama suyu deterjanlar organik artıklar) ve katı artıklar (çöp moloz gibi) derelerden ve yamaçlardan gelen erozyon malzemeleri madeni artıklar (eski eşya alet makine vs.) ve ziraat alanlarından gelen gübre ve ilaç artıkları vs. gibi hususlar kirlenmenin başlıca sebepleridir.Japonya’da civalı artıkların denize akması ve buradan yakalanan balıkların yenilmesi neticesinde pek çok insan ölmüştür.Sağ kalanlarda felç sağırlık körlük ağrılar ve delilik meydana gelmiş gebe kadınlar anormal çocuk doğurmuştur.Dünyanın birçok ülkesinde çinko fabrikası artıkları ile sulanan çeltikleri yiyen kimselerde kalsiyum noksanlığından oluşan kemik erimesi hastalığı meydana gelmiş ve gelmektedir.Bugün Avrupa’da ve Amerika’da pek çok nehir adeta zehir akıtmakta içme suyu kanallarına sızarak onları da zehirlemektedir.1990 sonlarında Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrasında ateşe verilen petrol kuyularında Ortadoğu ve Asya kıtasının önemli bir bölümünde çevreyi deniz hava ve toprak olmak üzere üç cepheden kirletti.Uzmanlara göre denize pompalanan 11 milyon varil petrol denizin içindeki canlılar bakımından dünyanın en zengin bölgesi olan Basra Körfezini ölü deniz haline getirdi.1992 yılının sonunda tamamen söndürülmüş olan petrol kuyularından çıkan yarım milyon ton petrol duman olarak atmosfere karıştı.Bu duman komşu ülkelere yayılıp asit yağmuruna dönüşerek daha uzun yıllar tarımda verimliliği azaltan duman içinde bulunan 10.000 tondan fazla is kükürt çeşitli zehirli gazlar karbondioksit ve büyük miktarda kanser yapıcı hidrokarbonlar çevreye yayıldı.Yine 80 kuyudan fışkıran binlerce ton ham petrol Kuveyt çöllerinde kirli bir nehir gibi aktı.Son yıllarda artan nüfus baskısı gelişen turizm plansız yerleşim ve endüstrinin meydana getirdiği kirlilik yanlış arazi planlaması kıyıları da belirli bir düzeyde etkileyen asrın meseleleri olmuştur.Burada cehaletin payı da unutulmamalıdır.Türkiye’de plansız ve düzensiz bir kıyı kullanımının ortaya çıkardığı bir panorama vardır.Bakıldığında göze çirkin gözüken bir yapılaşma kaybolan tabii güzellik yerine renksiz beton yığınları veya şekilsiz binalar ve kulübeler görülmektedir.Tabii bunlarla beraber gelen yoğun kullanma sonucu kanalizasyon çöpler ve tahrip edilen kıyı bitki örtüsü de bu zincirin halkalarını teşkil etmektedir.Diğer taraftan endüstrinin kıyı ekolojisinde yaptığı değişiklik kirlenmeden doğan tahribat kıyıda yaşayan canlıların sonu olmaktadır.İzmit İzmir Körfezleri Haliç kirlemiş bir Marmara Denizi ve her geçen yıl tabi olarak kendini temizleyebileceği miktarın üstünde kirletilmekte olan diğer kıyılarımız da suda çözülmüş oksijeni azaldığı ve kolibasillerinin yaşadığı değişik bir ortam teşekkül ettirmektedir.Bilhassa Haliç ve İzmit Körfezi ülkemiz deniz kıyılarında su ve kıyı kirlenmesinin çok yüksek seviyelere ulaştığı iki yerdir.Hava kirlenmesi : Bu kirlenme yakıt kullanılmasından artan sanayileşmeden ve şehirlerde aşırı derecede nüfus şişmesinden kaynaklanır.Kirletici maddeler gaz sıvı damlacıkları (zerrecikler) veya bunların karışımı şeklinde olur.Bu maddeler ; ya doğrudan bir kaynaktan çıkıp yayılır veya atmosferde yayılan maddelerin kendi aralarında veya atmosferik bileşenlerle ve fotokimyasal bir faaliyet mevcut olup olmaması şartı altında reaksiyona girerek ortaya çıkar.Esas kirleticiler ; 100 mikrondan daha büyük çaptaki kaba tanecikler kükürt bileşikleri organik bileşikler azot bileşikleri oksijen bileşikleri halojen bileşikleri ve radyoaktif bileşikleridir.İnce aerosiller içinde karbon zerreleri metalik tozlar silikatlar florürler reçineler katranlar (kurumlar) çiçek tozları mantarlar katı oksitler nitratlar sülfatlar klorürler aromatik bileşikler vs. ihtiva eder.Bunlar zerrecikler olarak ışığı dağıtırlar böylece katalizörümsü rol oynayarak absorbe edilmiş kirleticiler arasında en çok ince bir şekilde bölünmüş durumlarından faydalanarak reaksiyonların meydana gelmesini sağlarlar.Yine bunlar elektrostatik yük taşıyıcı olarak diğer zerrelerin ve gazların kondansasyonuna ve bir araya gelmelerine sebep olurlar.Yine bunların bazıları kimyasal türden olmaları sebebiyle bitkilere ve hayvanlara çok toksit (zehirli) ve korroziv (aşındırıcı) bir etki yaparlar.Radyoaktif oldukları ölçüde normal radyasyon dozajını arttırır.Kanser veya mutasyon (hücrelerdeki değişme) doğuran faktörler olurlar.Sırf bir toz olarak elbiseleri binaları ve bedeni kirletirler.100 mikrondan daha büyük çaplı taneciklerde benzer problemler ortaya koymakla beraber kendileri yer çekim kuvveti tesiriyle havada kolay ayrıldıklarından dolayı bu problemler daha az olarak meydana gelir.Bunların boyutlarını büyük olması insan ve hayvan akciğerlerine önemli miktarlarda girmelerini önler.Mamafih bunların kirletici tesiri daha belirgindir.Çünkü çıktıkları kaynağın etrafında hemen yığılırlar.Kükürt bileşiklerinden olan kükürt oksitler ile hidrojen sülfürün tahriş edici özellikleri vardır.Atmosfere verilen organik bileşikler içinde hidro karbonlar ve bunların yanma ürünleri ile halojenli türevleri bulunur.Bunlar buhar halinde oldukları gibi bazen damlacık veya zerreler şeklinde yayılır.Bu hidrokarbonların bilhassa olinükleer aromatik türleri memeli deney hayvanlarında kansere yol açtığı görülmüştür.Atmosfere yayılan azot bileşikleri daha çok azot oksitler ve amonyak şeklindedir.Azot oksitler yüksek dereceli yanmalarda ve diğer sanayii işlemlerde ortaya çıkar.Azot oksitlerin düşük konsantrasyonlarda bile tahriş edici özelliğinin yanında hava kirleticisi olarak esas ehemmiyet arz ettiği durum bunların atmosferdeki fotokimyasal reaksiyona katılmasıdır.Endüstriyel kirleticiler : Fabrika ve bina bacalarından araba egzozlarından çıkan gazlar insan hayvan ve bitkilere zararlı olmaktadır.Bilhassa sanayileşmiş ülkeleri ilgilendiren bu hal atmosferik hareketler sebebiyle geri kalmış ülkeleri de alakadar eder:Her insan günde 14.000 lt hava kullanmaktadır.O halde insanın hava ile alacağı çok düşük nispette zehirler kısa zamanda öldürücü doza yaklaşabilir.Zehirlerin vücutta birikme süreleriyle alınan ve atılan zehirlerin farkı insanlar için mühimdir.Eğer zehirin vücuttan atılışı yavaşsa ve vücutta birikmesi görülüyorsa zehirlenme kısa zamanda kendini gösterir.Havaya karışan bu maddeler kesif yahut şeffaf bir sis bulutu halinde şehirlerin üzerini kapatır.Isı tersliği denilen hadiselerin vukuunda tesirleri çok daha fazla olur.Genellikle toprağa yakın hava daha sıcaktır.Dolayısıyla zehirli gazların büyük bir kısmı bu sıcak hava kütlesiyle beraber taşınır.Isı tersliği (inversyon) halinde yani yere yakın havanın soğuk onun üstündeki hava tabakasının sıcak olması sebebiyle kirli hava şehrin üzerini kapatır.1948’de ABD’de Donora şehri vadisinde çinko demir ve öteki fabrikalardan çıkan ısı tersliği sebebiyle sıkışmış ve nüfusun % 43 olan 5910 kişinin hastalanmasına sebep olmuş neticede solunum ve kalp hastalıklarından 20 kişi ölmüştür.1952 yılında Londra’da da böyle öldürücü bir olay meydana gelmiştir.Dört gün devam eden zehirli sisler şehirde görüşü sıfıra indirmiş ve dördüncü günün sonunda doktor ve hemşirelerden başka sokakta kimse kalmamış zatürre bronşit ve kalp hastalıkları baş göstermiştir.Neticede 4000 kişi ölmüştür.Bu tarihte Londra sisi normale nazaran 10 misli kükürt dioksit ve 20 misli toz ihtiva ediyordu.Otomobil egzozlarından çıkan zehirli sisler güneşi kapatır.Her bin otomobil günde 3000 kg karbondioksit 200-400 kg hidrokarbon buharı 50-150 kg azot oksitleri neşreder.Bu gazların laboratuar hayvanlarında kanser yaptığı görülmüştür.Havayı kirleten bu gazlar ayrı ayrı incelenirse sebep oldukları arızalar şöyle sıralanabilir : Kükürt dioksit (SO2) : Bu gazın sebep olduğu kirliliğin anlaşılması 19. yüzyılda başlar.Bugün için daha fazla önemi haizdir.Kömür mineral yağlar % 0.5 – 2.5 bazen % 5’e kadar kükürt dioksit ihtiva ederler.Demir endüstrisi petrol ve yağ rafinelerinin bulunduğu yerlerde bu gaz sahaları kaplar.Havadaki su ile birleşince sülfürik asit teşekkül eder.Bu asit ciğerlerin madenlerin mermerlerin tahrip olmasına sebep olur.Atina ve Roma’daki tarihi yapıların bunun için geçen asra nazaran daha fazla karardığı ve yıprandığı anlaşılmıştır.İnsanlarda bazı hastalıklara sebep olur.Petrol rafinerilerinden çıkan SO2 Yokkaichi astımı denilen müzmin bronşite sebep olmaktadır.Bazı bitkiler 10 milyonda 2 kısım SO2 ‘ye maruz kalınca zarar görürler.Yonca arpa yulaf turp marul ve çam ağaçları en hassas bitkiler arasındadır.Simptomları karakteristik olup damarlar yeşil olduğu halde damar aralarında nekrotik sararmalar görülür.Bununla beraber SO2 ‘nin kara leke hastalığının salgın yapısını önlediği müşahede edilmiştir.İkinci Dünya Harbi sırasında Amsterdam’da bütün fabrikalar durdurulmuştu. Hidrojen florür (HF) : Tipik bir sanayii gazı olan Hf çelik alüminyum süperfosfat fabrikalarından çıkar.SO2 ile beraber bulunursa daha tehlikeli olur.Hele en hassas bitki Glayöl olup konsantrasyon olarak milyarlarda bir kısım miktarda bile zarar görür.Diğer hassas bitkiler lale frezya bazı çam türleri asma şeftali ve kayısıdır.Yapraklarda SO2’den farklı simptomlar gösterir.Daha ziyade yaprak kenarında sararmalar görülür.Soğanlı bitkilerin soğan verimini azaltır.Son zamanlarda HF’ün bitki dokusunda absorbe edildiği flor bileşiklerini çevrildiği bazı enzim sistemlerini bloke ettiği sitrik asit çemberini etkilediği ve böylece metabolizma faaliyetlerini bozduğu anlaşılmıştır.İsviçre’de ilgi çekici bir durum görülmüştür.Normal NPK (azot fosfor potasyum) karışımına bir miktar bor ilave edilerek gübreleme yapıldığında bağlar HF’den fazla zarar görmüşlerdir.Bazı çam türlerinin de çok uzak mesafelerden zarar gördüğü tespit edilmiştir.Avrupa ve ABD’de yapılan denemeler HF’ün böcek hastalıkları üzerinde müspet etkileri görüldüğü halde atmosferde HF bulunan bölgelerde kolonilerin azaldığı görülmüştür.Yine HF ile bulaşık bölgelerde çamlarda gal yapan galafildi’nin zararı artmış ve ağaç başına ortalama 500-2000 gal tespit edilmiştir. Karbon monoksit (CO) : Petrolün yanmasıyla açığa çıkar.Egzozlardan bol miktarda CO neşrolunur.Şiddetli bir solunum zehiridir.Teneffüs edilirse insanları öldürür.Kanda % 5 karboxyhemoglobin teşekkül ettiği zaman simptomları hissedilir. Hidrokarbon buharları : Petrol ürünü olup araba egzozlarından çıkar.en önemlileri etilen ve peroxyacidnitrat (kısaca PAN)’dır.Etilen direkt olarak bitki hayatına zarar verir.Çok düşük konsantrasyonla normal büyüme hormonu olarak rol oynar.Fazla miktarda ise tomurcuklanmayı önler ve yaprakları döker.PAN fotokimyasal oksidant bir madde olup insanlara etkisi başlangıçta fark edilmez.Bir saat sonra güneş ışığında fotokimyasal reaksiyon ile tanınır.Göz ve mukozalara tesir eder.Bitkilerde oldukça karakteristik simptomların müşahede edilmiştir.Bazı çayır bitkilerinde yaprağı dipte ortada ve içte olmak üzere enlemesine bölen nekrotik lekeler hasıl eder.PAN’ın hücre duvarı formasyonunda önemli bir enzim olan enolaz’ı inaktive ettiği bilinmektedir.Bazı bitkilerin yaprak altı yüzünde gümüşümsü tahribat yapar. Azot oksitleri : Arabalardan doymamış hidrokarbon kullanan fabrikalardan kaçan gazlardan meydana gelir.Fotokimyasal bir oksidanttır.PAN’ın terkibine girer.Trafiğin yoğun olduğu yerlerde daha fazladır.Yüksek dozda SO2 simptomlarına benzer simptomlar gösterir.Yapılan denemeler de milyarda 250 kısım NO2 ile fümiğe edilen (tütsülenen) domateslerin erken kartlaştığı ve mahsulün % 22 nispetinde düştüğü görülmüştür.Ozon (O3) : Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak arabalardan meydana gelir.Oksidant bir maddedir.Tütün ozona çok hassasdır.Reaksiyonu palizat hücrelerinde ve yaprağın üst yüzündedir.Bitki hastalıkları ve zararları üzerine ilgi çekici rolü görülmüştür.Bazı bitki hastalıklarının gelişmesine engel olur.Bazı hallerde virüs ile hastalandırılmış bitkiler ozona karşı daha az hassasiyet göstermiştir.Tütün mozaik virüsü ile enfekte edilmiş tütünlerde temiz havadakilere nazaran ozon tütsülenmesine tabi tutulanlar % 21 nispetinde daha fazla hastalanmışlardır.Böylece ozonun virüs aktivitesini arttırdığı görülmüştür.Ozon bazı hastalık ve haşerelere değişik cevaplar vermiştir.Ülkemizde hava kirliliğinin en tipik örneği Ankara’da görülmüş ancak son yıllarda kaliteli yakıt ve “doğal gaz” kullanılmasıyla şehir kirliliği nispeten azaltılmıştır.Nefes almada güçlük çekilen Ankara’nın kirli havası her geçen yıl daha da tehlikeli boyutlara ulaşmaktaydı.Bu durum 1930 ‘lardan itibaren devam edegelmiştir.Ankara sanayi şehri olmadığından havanın kirlenmesinin sebebi bacalardan çıkan duman parçacıkları toz ile motorlu taşıtların egzoz gazlarıdır.Bu kirliliklerin şehir atmosferine dağılmasında şehrin kurulduğu bölgenin coğrafik topoğrafik ve meteorolojik özelliklerinin ve şehrin plan ve inşa özelliklerinin de payı büyüktür.Dünya’nın en kirli şehirleri arasında yer alan Ankara’nın havasında 11 Ocak 1982 günü kükürt dioksit ortalaması 752 4 mikrogram/m3’e ulaşmıştır.5 Ocak 1981 günü Ankara havasındaki kükürt dioksit derişimi 1060 9 mikrogram/m3 18 Ocak 1980 günü ise 1334 5 mikrogram/m3 olmuştur.Toprak kirlenmesi: Toprak insanların en önemli tabii kaynaklarından biridir.Zamanımızda çevrenin kirlenme sebebiyle toprak da tehlikeye maruz kalmakta ve zararlı hale getirilmektedir.Toprağın bu kirlenmesi tarımda kullanılan ilaçlardan gübrelerden sanayi artıklarından radyoaktif izotoplardan ve beton asfalt kalay demir kurşun alüminyum polietilen gibi kirleticilerden petrol ve sıvı artıklarından ileri gelmektedir.Zirai mücadele ilaçları tatbik edildikten sonra uzun süre bozulmadan kalabilmektedir.Yapılan araştırmalara göre bu süre 3 ay ile 5 yıl arasında değişmektedir.Tatbik sahasından rüzgar erozyonu sebebiyle bitki parçacıkları tohum sporları ve tozlarla toprak ve bitki buharları ile sulardan dalga serpintileri ile bulutlara taşınan pestisitler her tarafa yayılmakta rüzgar sis yağmur ve karla tekrar toprak veya sulara karışmaktadır.Farklı kaynaklara göre pestisitlerin % 10 ila % 70 ‘nin tatbik sahası dışına taşmadığı bildirilmektedir.Radyoaktif kirleticiler : Enerji üreten atom reaktörlerinden çıkan artık kaza sonucu veya izotop artıkları ile radyoaktif maddelerin kendilerinden doğan bir kirliliktir.Radyum uranyum gibi bazı elementlerin fizik ve fizyolojik etkiye sahip ışınlar neşretmelerine radyoaktivite denir.Radyoaktif maddelerin atom çekirdeklerini parçalaması sonucu o madde yok olur ve korkunç bir enerji hasıl olur.Bundan istifade ile atom bombası yapılmıştır.Atom bombası patladığında kısa sürede çok yüksek ısı ışın ve sadme etkileri meydana gelir.Bu sebeple atom bombası patlatılan yerdeki katı cisimler de gaz haline geçer ve havaya karışan bu maddeler patlayıcı maddenin yanı sıra radyoaktif maddenin artıklarını taşır.Meydana gelen radyoaktif bulutlar birkaç yüz km ‘ye kadar yayılarak yere düşer.Radyoaktif maddeler neşrettikleri şualarla (bilhassa gamma ışınları) canlı hücre dolayısıyla dokulara etki ederek bir takım arazların ortaya çıkmasına sebep olurlar.Akyuvarlar tahrip olmakta alyuvarlar üreyememekte dokular tahrip olarak kanser meydana gelmektedir.Radyoaktif tesire maruz kalmış ana ve babaların çocuklarında çeşitli anormallikler ortaya çıkar.Halen Japonya’da atom bombasının etkilerinin silinememiş olması ve zararlarını ırsiyete intikal etmesi bu tesirin korkunçluğunu ortaya koyar.Biyolojik kirleticiler : Mikroorganizmalar (mikroplar bakteriler) insan hayvan ve bakterilerden hastalık yapan canlıların (patojen) bir kısmı devamlı olarak çevrede müsait şartlar bulursa faaliyetini arttırır.Bu şartlar ortadan kalkarsa faaliyeti yavaşlar veya durur.Kendisi için müsait ortam ulaşırsa salgınlar meydana gelir.Salgın esnasında çevre artık o tesirle kirlenmiştir.Mikropların azalması yani hayatın devam ettiremeyecek seviyeye düşmesi veya koruyucu tedbirlerin alınmasıyla veya bazı şartlarda bağışıklığın hasıl olmasıyla salgınlar a ortadan kalkar.Neticede fazla çoğalan hastalık mikrobu azalır ve tekrar denge sağlanmış olur.Avrupa’da 1840 yılında patateslerde görülen mantar hastalığı sebebiyle birçok kimse Amerika’ya göç etmek zorunda kalmıştır.1850’de Fransa’ya giren ve bağlarda korkunç zararlar yapan Filoksera uzun seneler her yıl ortalama bir milyon Frank zarara sebep olmuştur.1843’de Kırım’da başlayan veba salgını Avrupa’ya sıçramış ve 8 yıl devam ederek 25 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur.Hastalığın çıktığı yerde mümkün olan koruyucu tedbirlere ve karantina uygulamasına geçilse bile bazı şartlarda insanoğlu aciz kalmaktadır.Nitekim bazı mantar sporları atmosfer hareketi ile 12.000 kilometreye kadar yayılabilmektedir. Dolayısıyla salgınlara karşı dikkatli ve devamlı tedbirlerin alınması lazımdır.Aksi halde korkunç neticelerle karşılaşmak mümkündür.Son yıllarda çevre kirlenmesi mevzunda yapılan neşriyatlarla kamuoyu aydınlatılmıştır.Bilim adamları dünyanın aya giden bir uzay gemisinden alınmış resimlere işaret ederek bütün insanların yer küresi adındaki uzay gemisine binmiş astronotlar olduğunu hatırlatmıştır.Bu gemiye eskiden beri oldukça iyi dengelenmiş bir hayati destek sistemi ihsan edilmiştir.Bu sistem öyle büyüktür ki milyonlarca insanın ihtiyacını karşılamaktadır.Bu dengenin ne kadar süreceği ve ne derece insana faydalı olacağı muazzam teknolojik politik ve dini çok yönlü meseleler arz eden bir sorudur.Sanayileşme insan kültürlerinin bütün üyeleri için yeterli bir hayat seviyesi geliştirmek bakımından lazım olmasına rağmen madde ve enerjiyi verimli bir tarzda kullanmak ve bu hedefe artık madde hasıl etmeden varmak gittikçe artan güçlüklerdendir.Artık madde üretilmesi de kirlenmenin kaynağını teşkil eder.Kültürel gelişme ve sanayileşme insanlar ile yani nüfusla doğru orantılıdır.İnsan nüfusundaki artma doğuştan ziyade ölüm hızındaki değişimle ilgilidir.Çevre kirlenmesi ile mücadele: Çevre kirliliği ile mücadelenin iki ana noktası mevcuttur.Bunlar ; bozulmamışı bozulmaktan koruma (dış etkileri ortadan kaldırma) ve bozulmuşu düzeltmedir.Bunun için kirleticiler daha kaynaklarında iken yayılmadan tamamen veya kısmen tutulur.Mesela ; hava kirlenmesinden gaz çıkış yerlerine çeşitli filtreler takılır.Kanalizasyon suları arıtma tesislerinde çökertme havalandırma süzme nötrleştirme dezenfeksiyon gibi işlemlerden sonra tabiata terk edilir.Denizlerde kıyılarda nehir deltalarında çeşitli tedbirler alınır.Gemilerin artıklarını rastgele boşaltmalarını sahil şeridini kanalizasyon ve çöp birikintilerinin verilmesine ve nehirlerin erozyon toprağı ile yatağını doldurmalarına mani olunur.Umumiyetle gürültü “istenmeyen bir ses” olarak tarif edilir.Halbuki günümüzde gürültüyü “insan sağlığına zararlı bir ses” diye tarif etmek daha doğrudur.Çok fazla gürültü işitme duyusunun kaybolmasında yüksek tansiyona kadar çeşitli şekillerde insan sağlığına zarar verebiliyor ama gürültü ile geçen kamyonların sesine dışarıda top oynayan çocukların sesini elektronik beton delicinin kulak tırmalayıcı gürültüsünü sonuna kadar açılan teybin ve radyonun bağırtılarını duymamazlıktan gelmek mümkün değildir.O halde gürültü ile birlikte yaşamaya alışıp sağlığa en az zarar verecek şekilde indirecek tedbirleri almalıdır.Hiç beklenilmeyen çok yüksek bir ses duyulduğu zaman kan damarlarında hormonlar dolaşır kalpler daha hızlı çarpar eller buz gibi olur ağız kurur mide yerinden oynamış gibi olur.bu şiddetli tepkinin sonucu sinir sistemi kalp ve diğer organlarda belli bir gerginlik ortaya çıkar.bu gerginliğin devamlı ve sık görülmesinin sonucu gürültülü fabrikalarda çalışan işçilerde işitme duyusunun kaybolması kalp hastalıkları yüksek tansiyon ülser gibi çeşitli mide hastalıkları sinir hastalıkları gibi sağlık meseleleri sessiz yerlerde çalışan işçilere nispetle daha çok görülür.Gürültüyü önlemek için turbo jet tipi uçak motorları turbo fan şekline dönüştürülüp fanların da gürültüsü azaltılmaya çalışılmaktadır.Aletler ve makineler gürültüsüz tipe dönüştürülmekte veya gürültüyü yutacak malzemeler kullanılarak alet ve binalar izole edilmektedir.Otoyollarda gürültüyü tutucu duvarlar inşa edilmektedir.Kulaklarda köpüklü lastik veya bal mumu katılmış pamuk tıkaçlar kullanılmaktadır. | |
|