| | #41 (mesaj-linki) | |
| Yecuc-Mecuc Efsanesi Yecuc-Mecuc Efsanesi 'Kur'an Süleyman'a krallık, Lokman'a hikmet, Zülkarneyn'e de 'sebep' verildiğini söylüyor. Bizim bütün çalışmamız 'sebep' kelimesinin ne olduğunu anlamak üzerine kuruludur. Biz de bunun için 'sebep' kelimesinin Kur'an da başka nerelerde geçtiğine baktık ve gördük ki; 'sebep' kelimesi sadece 9 yerde geçiyor. Bunların 4'ü Zülkarneyn ayetlerinde. Diğerleri de şaşırtıcı şekilde göğe çıkmaya yarayan vasıta anlamında kullanılmış.' Buradan yola çıkan İskender Türe, Zülkarneyn'in yeryüzünde değil Uzay'ın derinliklerinde üç ayrı koordinata gittiği sonucuna varıyordu. Dolayısıyla ayetlerde geçen Yecüc-Mecüc kavminin de uzayda olduğu ortaya çıkıyordu. Enbiya Suresi 96-98. ayetlerde söz konusu kavmin yeryüzünü işgale geleceğini haber verilmesi de tehlikenin dünyamızı da ilgilendirdiğini ortaya koyuyordu. Türkler mi? İslam tefsir tarihi içinde ayetlerde geçen Yec'üc-Mec'üc kavminin Türkler olduğuna ilişkin yorumlar da bulunuyor. Özellikle Türk düşmanlığı yapan bazı Arap alimleri Yec'üc Mec'üc'ün ayetlerde 'iki sedd' arasında oldukları ve Türkler'in de geçmişte Ural -Altay dağları arasında yaşadıkları için bu tür bir yoruma gittikleri ifade ediliyor. İskender Türe ise bu fikre şöyle karşı çıkıyor: 'Sedd/südd kelimesinin engel, baraj, dağ siyah bulut manalarına geldiği ve müfessirlerin 'seddeyn' kelimesine 'iki dağ' manası verdikleri biliniyor. Oysa, esas itibariyle 'sedd' kelimesi dağ anlamına kullanılmamakta ve herhangi bir şeye engel olan her şey için 'sedd' denilebilmektedir.' Yani Türkler'le ilgili yapılan yorumlar yapılan yanlış tercümelerden kaynaklanıyor. İskender Türe açıklamalarına şöyle devam ediyor: Gaz ve toz bulutu 'Astronomi literatüründe, ayette geçen 'südd' kelimesini tamı tamına karşılayan bir terim mevcuttur: Nebula... Bu kelime, lûgatta 'bulut/sis' demektir. Nebulos (nebülöz) şeklinde ise 'sisli' manasında olup, dilimize 'bulutsu' şeklinde çevrilmiştir. Bulutsular, Samanyolu'ndaki ya da öteki gökadalardaki yıldızlararası ortamın gaz ve toz bulutlarıdır. Bunlardan yakınlarında birkaç parlak yıldız bulunan ve o yıldızlardan aldıkları ışıkla parıldayanlara parlak bulutsu denir. Böyle bir konumda olmayan, dolayısıyla parıldamayanlar ise karanlık bulutsu adını alırlar.' Bilindiği gibi gökyüzünde pekçok bulutsu bulunuyor. Türe'nin anlattığına göre Zülkarneyn iki bulut arasına gitmiştir. Bu şekilde birbirine yakın olan ve bir koordinat teşkil edebilecek bulutsu sayısı ise çok fazla değil. Bu açıdan Saggitarius (Yay) Takımyıldızı'nda yer alan iki bulutsu oldukça dikkat çekicidir. Lagoon ve Trifid Bulutsuları. Bu bulutsular astronomi ile ilgilenen hemen herkesin tanıdığı bulutsulardır. Lagoon Bulutsusu; Dünya'dan 4 bin ışık yılı uzaklıkta, 30 ışık yılı genişliğinde, 2 milyon yaşında bir bulutsudur. Trifid Bulutsusu'nun Dünya'dan uzaklığı ise 3 bin 200 ışık yılıdır ve bu bulutsu 12 ışık yılı genişliğinde, 7 milyon yaşındadır. Türe şöyle devam ediyor: 'Orion Takımyıldızı'nda bulunan ve Büyük Drion Bulutsusu olarak bilinen M42ve M43 bulutsuları, aslında ayrı ayrı bulutsular olmalarına rağmen tek bir bulutsu şeklinde görülmektedirler. Orion Bulutsusu dünyadan bin 500 ışık yılı uzaklıkta, 30 ışık yılı genişliğinde, 2 milyon yaşından genç bir bulutsudur. Öte yandan bu bulutsulara yakın başka bir bulutsu daha vardır ki, Atbaşı Bulutsusu olarak da bilinen IC434 Bulutsusu'dur. İhtimaller çoğaltılabilir ancak bizim tespit ettiğimiz ayette geçen 'süddeyn' kelimesinden uzayda bulunan iki bulutsunun kastedildiğidir. Bu açıdan Zülkarneyn 'iki nebula' arasına gitmiş olmalıdır. Süddeyn kelimesinin 'iki nebula' manasına geldiği düşüncesinden hareketle, ayetten Zülkarneyn'in iki bulutsu arasındaki bir gezegen üstünde yaşayan bir kavimle karşılaştığının anlaşıldığını söyleyebiliriz.' Olayın garip tarafı hadislerde söz konusu canlıların 80-85 santimetre olarak tarif edilmesi kuşkusuz zihnimizde pekişen genel uzaylı tipine uyuyor olması. Kısa boylu, patlak siyah gözlü, yırtıcı elleri bulunan yaratıklar Kur'an da bahsedilen Yec'üc Mec'üc olabilir miydi? Eğer öyleyse Kur'an da Zülkarneyn'in Ye'cüc-Me'cüc'e çektiği seddin de aşılmış olması gerekiyordu. O halde geriye tek bir soru kalıyor: Ne zaman? Kutsal kitaplarda Kutsal metinler incelendiğinde Ye'cüc-Me'cüc kavramlarının ilk rastlandığı yazılı kaynak Tevrat. Tevrat'ta Ye'cüc-Me'cüc ismi Tekvin bölümünün 10'uncu babının başında geçiyor. Tevrat'ta Zülkarneyn'le özdeşleştirilen Hezekiel peygambere hitaben yer alan şu ifadeler bulunuyor: 'Adem oğlu, Magog diyarından olan Roş'un, Meşek'in ve Tubal'ın beyi Gog'a yönel ve ona karşı peygamberlik et...' Bu ifadeler, müfesirleri, İslam literatüründe bulunan Ye'cüc-Me'cüc kavramının Yahudilik'te Gog ve Mogog şeklinde bilindiği düşüncesine ***ürmüştür. Gerçekten de Tevrat'ın Hezekiel bölümünde anlatılanlar, hadis kitaplarımızda bulunan Ye'cüc-Me'cüc'le alakalı rivayetlerle fevkalade benzeşmektedir. Bu kavim İncil'in Esinlemeler bölümünde şu şekilde anlatılmaktadır: 'Ve bin yıl tamamlanınca, Şeytan zindanından çözülecektir ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Ye'cüc ve Me'cüc'ü saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır; onların sayısı denizin kumu gibidir.' Zulkarneyn AyetlerI ne diyor? 'Sonra bir sebebi daha izledi. Bir süre sonra, güneşin doğduğu yere varınca, onu kendilerine ondan başka bir örtü yapmadığımız bir topluluğun üzerine doğar buldu. İşte böyle! Biz, onun yanında olan her şeyi hubr olarak kuşatmıştık. Sonra yine bir sebebi izledi. Nihayet iki sedd arasına ulaştı. (Orada) iki sedden başka bir de kavim buldu ki, neredeyse söylenen tek bir sözü bile anlamıyorlardı. Dediler: Ey Zülkarneyn! Ye'cüc-Me'cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir sedd yapman şartıyla sana vergi verelim mi? Dedi: 'Rabbim'in beni içinde bulundurduğu şey daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de, onlarla sizin aranıza kat kat engel açayım. Bana demir kütleleri getirin (dedi). İki sedefin arası eşit olunca 'körükleyin' dedi. Onu ateş haline koyunca da 'Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim' diye seslendi. Artık onu ne aşabildiler ve ne de geçebildiler. Dedi: Bu, rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Ve rabbimin vaadi haktır. O gün onları bırakmışısızdır, birbirleri içinde dalgalanırlar. Sura da üflenmiştir; hepsini bir araya toplamışızdır.' | |
|
| | #42 (mesaj-linki) | |
| ALTIN POST ALTIN POST Yunan mitolojisindeki Altın Post öyküsü, Tesalya kralının oğlu Phriksos ile kızı Helle'nin çocukluğuyla başlar. Öyküde çocuklann babası ikinci kez evlenmiştir; kocasının çocuklarından nefret eden üvey anne Phriksos ile Helle'yi öldürmek ister. İki kardeş öz annelerinin armağanı olan altın postlu uçan bir koçun sırtına binerek üvey annelerinin elinden kurtulurlar. Ama yolculuk sırasında Helle denize düşerek boğulur. (Helle'nin düştüğü Çanakkale Boğazı'na Yunanlılar bugün bile Hellespontos ya da "Helle Denizi" derler. Phriksos ise Karadeniz'in doğu ucundaki Kolkhis'e (bugünkü Gürcistan) ulaşarak canını kurtarır. Kolkhis kralı Phriksos'a çok iyi davranır, hatta sonradan kızı Khalkiope ile evlendirir. Phriksos ölümden kurtulduğu için, koçunu adak olarak tanrıların kralı Zeus'a kurban eder; postunu da Kolkhis'te, bir ejderhanın nöbet tuttuğu bir koruluğa asar. Bu arada Tesalya kralı ölmüş, yerine yeğeni Aison geçmiştir; ama bir süre sonra üvey kardeşi Pelias, Aison'u devirir ve tahta kendisi geçer. Aison'un oğlu İason büyüyünce Pelias'ın karşısına çıkıp babasının tahtını geri ister. Korkuya kapılan Pelias, genç adamdan kurtulmak için, altın postu getirirse krallığı ona bırakacağına söz verir. İason bu anlaşmayı kabul eder ve kısa sürede Yunanistan'ın dört bir yanından 50 yiğit toplayarak, adı "hızlı" anlamına gelen Argo gemisiyle yelken açar. Kahramanlar yolda pek çok macera yaşadıktan sonra Kolkhis'e ulaşırlar. Kolkhis kralı altın postu İason'a vermeye yanaşır, ama üç koşulu vardır: İason, ateş püsküren iki korkunç boğayı çifte koşarak bir tarlayı sürecek; bu tarlaya bir ejderhanın dişlerini ekecek ve en sonunda ektiği her diş için topraktan fışkıran zırhlı savaşçıları yenecektir. İason'un şansına, kralın küçük kızı Medeia güçlü bir büyücüdür ve görür görmez İason'a âşık olur. Medeia'nın büyü ve sihirleri sayesinde bu güç görevleri başaran İason, Medeia'yı ve altın postu da alarak Argo gemisiyle kaçar. Ne var ki onları bekleyen macera ve tehlikeler henüz bitmemiştir. Kral altın postu geri alması için oğlu Apsyrtos'u peşlerinden gönderirse de, Medeia kardeşini kendi elleriyle öldürerek parçalarını denize serpiştirir. Daha sonra tanımadıkları denizlere açılan Argo Gemicileri ya da bilinen adlarıyla Argonaut' lar, ancak Medeia'nın zekâsı ve kurnazlığı sayesinde yollarını bulurlar. En sonunda Tesalya'ya döndüklerinde İa-son'un babası hâlâ sağdır, ama çok yaşlanmıştır. Medeia yaşlı adamı sihirli otlarla dolu bir kazanda kaynatıp gençliğini ve gücünü yeniden kazandırır. Daha sonra Pelias'm kızlarını da kendi babalarını kesip kaynatmaları için kurnazca kandırır; aynı büyülü otlardan vermediği için Pelias ölür. Bu suç yüzünden ülkeden kovulan Medeia ile İason'un arası zamanla açılır ve kavga ederek ayrılırlar. Sonunda İason, iyice eskimiş ve karaya çekilmiş olan Argo gemisinin pruvasında otururken, kırılan pruva tahtalarının altında kalarak ölür. Altın Post efsanesinin daha değişik yorumlan da vardır; ama bugün en çok anlatılan biçimi bu öyküdür. Kaynak: MsXLabs.org & Temel Britannica Son Düzenleyen asla_asla_deme; 01-10-2008 @ 21:30. | |
|
| | #43 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Karaman Efsanesi Karaman Efsanesi KARAMAN'IN KOYUNU SONRA ÇIKAR OYUNU Bu deyimle ilgili çeşitli rivayetler ve hikayeler vardır. Biz burada derleyebildiğimiz hikayeleri anlatacağız. BİRİNCİ HİKAYE Karamanoğullarıyla, Osmanlı Devletinin kıyasıya savaşa tutuştuğu yıllarda, Karaman halkı savaşlardan çok çekmiş; ezilmişler, evleri, barkları, malları çok zarar görmüş. O devrin uluları toplanıp, "Bu kardeş kavgasını tatlılığa bağlıyalım" diye kurultay kurmuşlar. Karaman Beyi ile Osmanlı Beyi'ni Konya'ya çağırmışlar, her iki tarafın şikayetini dinlemişler. Sözü tatlıya getirip, her iki beye de, bir daha savaş yapmamaları için yemin ettirmişler. Karaman Beyi yemin ederken, elini koynunua götürerek: "Bu can burada kaldıkça, Osmanlı'yı kardeş bilip, kılıç çekmeyeceğime söz veriyorum" demiş. Fakat kurultaydan çıkan Karaman Beyi, kaftanının altından bir kuş çıkarıp salıvermiş ve "İşte can çıktı söz bitti" demiş. Karaman Bey'inin koynundan kuş çıkarıp salıvermesinden sonra bu darb-ı mesel halk arasında yayılmıştır. İKİNCİ HİKAYE 1243 senesi Kösedağ savaşından ve bozgunundan sonra, Selçuklu ordusu çekilmiş, Moğol ordusu yer yer Anadolu'yu istilaya başlamıştı. Moğollar Müslüman olmadıkları için, Müslüman Türklere karşı çok düşmanca hareket ediyorlardı. Kuvvetçe çok üstün durumda bulunuyorlar ve her savaşta galip geliyorlardı. Konya'yı istila ettikten sonra, Kerimüddin Karaman Bey zamanında Karaman'ın üzerine yürüdüler. Tarih takriben 1258 sıraları idi. Karamanoğlulları telaşa düştüler. Zira Moğollar kendilerine direnen yerlerde halkı kılıçtan geçiriyorlardı. Ne yapıp yapıp, bu putperest Moğolları yenmek lazımdı. Karamanlılar basit bir harp hilesi düşündüler. Netice de Moğollar'a baskın yapacaklardı. Moğol ordusu Konya üzerinden Karadağ'a doğru ilerliyordu. O tarihte Karadağ ormanla kaplı idi. Karaman askerleri koyun postuna bürünerek, bir koyun sürüsünün arasına karıştılar. Sürü ile birlikte Moğol ordusuna doğru yaklaşmaya başladılar. Moğol ordusu, sürüyü gasbetmek, yiyip içmek için bir kaç koyun yakalayıp kestiler, kızarttılar ve içkiyle beraber yemeye başladılar. Tam sızdıkları sırada, koyun postuna bürünen Karaman askerleri üzerlerindeki postları atarak, Moğolların üzerlerine çullandılar. Bir yandan da ormanda gizlenmiş bulunan esas ordu, Moğollara hücum etti. Bütün Moğol ordusu orada yok edildi. Tek tük kaçıp kurtulabilen Moğollar da etrafa bu deyimi yaydılar. ÜÇÜNCÜ HİKAYE Karaman kalesi Osmanlı ordusu tarafından sarıldığı zaman, kale içindeki halk, canını ve malını kurtarmak endişesine düşer. Bu arada, bir sürü sahibi de sürüsünü kurtarmak hazırlığı içindedir. Sürünün, Karaman kalesi'nin dışına açılan karanlık dehlizde yolunu bulabilmesi için, keçilerin boynuzlarına yanan meşaleler takar ve bu suretle dışarıya çıkarlar. Kaleyi sarmış bulunan Osmanlı askerleri, arka tarafta ellerinde meşaleler bulunan bir ordunun kendilerine saldırmak üzere bulunduğunu sanarak, kuşatmayı kaldırıp, ağırlıklarını bırakarak kaçarlar. Bunun bir sürü olduğunu, iş işten geçlikten sonra anlarlar, ve bu lafı çıkarırlar. | |
|
| | #44 (mesaj-linki) | |
| Ferhad ile Şirin konusunu Hüsrev ü Şirin adlı İran öyküsünden alan eski ve yaygın bir Türk halk öyküsüdür. Gerek Hüsrev ü Şirin gerek Ferhad ile Şirin adıyla İran ve Türk Divan şairleri tarafından mesnevi biçiminde yazılmıştır. Halk öyküsü olarak Orta Asya, Azerbaycan, İran, Anadolu ve Balkanlar'da ülkelere ve yörelere göre birtakım değişiklikler göstererek yüzyıllardan beri anlatılagelmektedir. Öykünün Anadolu'da anlatılan ve konusu Amasya kenti ile bağlantılı olan biçimi şöyledir: Azerbaycan'da Erzen kentinin kadın hükümdarı Mehmene Bânu kız kardeşi Şirin için bir köşk yaptırmıştır. Köşkü süsleme işini o yörenin en usta süslemecisi (nakkaş) Fer-had'a verirler. Ferhad, çalışırken Şirin'i görür ve ona âşık olur. Mehmene Bânu da Ferhad'ı sevmektedir. Bu nedenle Şirin'le evlenmesini istemez, karşı çıkar. Ferhad bir gezi sırasında Amasya kentinin hükümdarı Hürmüz Şah ile tanışır. Hürmüz Şah Ferhad'ın başına gelenleri dinleyince onu yanına alır. Birlikte Erzen'e giderler. Hürmüz Şah, Şirin'i Ferhad için Mehmene Bânu'dan ister. Mehmene Bânu karşı çıkınca iki hükümdar birbirlerine savaş açarlar. Savaş sırasında Hürmüz Şah'ın oğlu da Şirin'e âşık olur. Savaş sonunda yenilen Mehmene Bânu her şeyi bırakarak kaçar. Şirin Amasya'ya getirilir. Oğlunun da Şirin'e âşık olduğunu öğrenen Hürmüz Şah güç durumda kalır. En sonunda Ferhad'a başarılması güç bir iş verir ve bu işi başarması koşuluyla Şirin'e kavuşabileceğini söyler. Ferhad, Amasya yakınlarındaki bir dağı delecek ve kente oradan su getirecektir. Ancak bu işi başarırsa Şirin'le evlenebilecektir. Ferhad büyük bir coşku ile işe koyulur ve bir süre sonra işin sonuna yaklaşır. Ferhad'ın bu işi başaracağını anlayan Hürmüz Şah, çalıştığı dağda Ferhad'a yaşlı bir kadınla Şirin'in öldüğü haberini yollar. Bu yalan habere inanan Ferhad, Şirin'in ölüm acısına dayanamaz ve dağları deldiği gürzünü canına kıymak amacıyla havaya fırlatır ve yere düşen gürzün altında kalarak ölür. Ferhad'ın ölüm haberini alan Şirin de bir hançerle kendini öldürür. İki sevgiliyi yan yana gömerler. Bir söylence niteliği kazanan bu öyküye göre her bahar Ferhad'ın mezarı üstünde kırmızı bir gül, Şirin'in mezarı üstünde beyaz bir gül ve iki gülün arasında da bir diken biter. Ferhad ile Şirin'i sonsuza kadar ayıran bu diken kimine göre Mehmene Bânu, kimine göre de Ferhad'a yalan haberi getiren yaşlı kadındır. Ferhad ile Şirin öyküsünün en eski Türkçe baskısı 1854'te, yeni harflerle ise ilk kez 1930'da yayımlanmıştır. Halk arasında Ferhad, aşkı uğruna acı çekip dağları delmeyi göze almasıyla bir simge durumuna gelmiştir. Bu öykü aynı adla bir Karagöz oyununa da konu olmuştur. Nâzım Hikmet de öyküyü değişik bir yorumla oyunlaştırmış ve Ferhad'ın Şirin'e olan sevgisi ile halkı suya kavuşturma ülküsünü bir arada işlemiştir. MsxLabs & Temel Britannica | |
|
![]() |
| Etiketler |
| efsaneler |
Efsaneler Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Bugünkü Efsaneler ve Mitler | asla_asla_deme | Efsaneler | 0 | 09-10-2008 12:21 |