| | #1 (mesaj-linki) | |
| Çok gariptir; çağımızda işler o hale geldi ki felsefe, anlayışlı insanlar arasında bile, ne teorik ne pratik hiçbir yararı ve değeri olmayan boş ve kuru bir laf olup kaldı. Bence bunun nedeni, felsefenin ana yollarını sarmış olan safsatalardır. Felsefeyi, çocuklar için ulaşılmaz, asık suratlı, çatık kaşlı ve belalı göstermek büyük bir hatadır. Onun yüzüne bu sahte, bu kaskatı bu çirkin maskeyi kim takmış? O ki hep bayram ve hoş zaman içinde yaşamayı emreder bize. Gamlı ve buz gibi soğuk bir yüz içimizde felsefenin barınamadığını gösterir.Felsefeyi barındıran ruh, kendi sağlığıyla bedeni de sağlam etmeli. Huzur ve rahatın ışığı ta dışardan görünmelidir. Dış varlığı kendi kalıbına uydurmalı ve böylece ona sevimli bir gurur, hareketli ve neşeli bir tavır, memnun ve güleryüzlü bir hal vermelidir. Bilgeliğin en açık görüntüsü, sürekli bir sevinçtir. Onun durumu, aydan daha yukarda olan şeylerin durumu gibidir. Hem de rahat. Müritlerini çamur ve kir içinde yaşatan felsefe değil, Barocco ve Baralipton'culardır. (Skolastikte bazı önerme türleriyle ilgili uydurma sözcükler.) Onlar felsefenin yalnız adını duymuşlardır. Yoksa nasıl olur? Felsefe ruhun fırtınalarını dindirmeyi, açlığı ve hastalığı gülerek karşılamayı, birtakım uydurma müneccim işaretleriyle değil, doğal ve somut yollarla öğretmeye çalışır. Felsefenin amacı erdemdir; bu erdem de, medresenin söylediği gibi, sarp, yalçın ve çıkılmaz bir dağın başına dikilmiş değildir. Ona yaklaşanlar, tersine güzel, bereketli ve çiçekli bir ova içinde görürler onu. Orada erdem yine her şeyden yüksektedir; fakat yerini bilen olunca, ona gölgeli, çimenli, güzel kokulu yollardan, güle söyleye, göklerin kubbesi gibi rahat ve dümdüz bir inişle varılabilir. Bazıları bu yüksek, bu güzel, bu zafer sevinci dolu, aşk dolu, tadına doyulmaz, yiğitliğine ulaşılmaz erdemin, tatsızlığa, rahatsızlığa, korkuya, zorbalığa açıkça ve amansızca düşman olan, kendine doğayı kılavuz, mutluluğu ve zevki eş bilen erdemin semtine uğramadıkları için gitmişler, güçsüzlüklerine uygun olarak, böyle kasvetli, titiz, somurtkan, eli sopalı, asık suratlı, anlamsız bir erdem örneği tasarlamışlar ve onu, insanları korkutmaya mahsus bir umacı gibi, dünyadan uzak bir kayalığın üstüne, dikenlikler arasına koymuşlar... Gerçek erdem zengin, kudretli ve bilgili olmasını, mis kokulu yataklarda yatmasını bilir. Hayatı sever; güzelliği de, şanı ve onun da, sağlığı da sever. Fakat onun öz be öz işi, bu nimetler ölçü ile kullanmasını ve yiğitçe bırakıp gitmesini bilmektir: Çetinliğinden çok daha fazla büyüklüğü olan bir iş, ki onsuz her hayat bozuk, karışık ve şekilsizdir ve bu yüzden tehlikeli engeller, dikenlikler ve ejderhalarla dolmaya elverişlidir. Eğer eğitilecek genç, acayip yaratılışlı olur da güzel bir yolculuk hikayesi, yahut anlayabileceği bir felsefe konusu yerine masal dinlemeyi yeğ tutarsa, arkadaşlarının genç dinç yüreklerini coşturan davullar çalındığı zaman o, kendisini hokkabaz oyunlarına çağıran arkadaşının yanına giderse, bir savaştan toz toprağa ve zafere bürünüp dönmeyi, top oyunundan yahut balodan bir armağanla dönmekten daha hoş ve daha çekici bulmazsa, bu genç için bir tek çare görüyorum: Eğitmeni onu daha çocukken, kimseye duyurmadan boğar; yahut da bu gence, bir düka'nın oğlu bile olsa herhangi bir şehirde pastacılık yaptırılır. Platon der ki, çocuklara babalarının yeteneklerine göre değil, kendi yeteneklerine göre meslek bulmak gerekir. Mademki asıl felsefe bize yaşamayı öğreten felsefedir ve mademki çocuğun da öbür yaştakiler gibi, ondan alacak olduğu dersler vardır, niçin çocuğa felsefe öğretilemezmiş: Udum et molle lutum est; nunc properandus, et acri Fingendus sine fine rota (Persius) Çamur yumuşak ve ıslak; çabuk, çabuk olalım. Durmadan dönen çark biçim versin ona. Bize yaşamayı ömür geçtikten sonra öğretiyorlar. Cicero dermiş ki, iki insan hayatı yaşayacak olsam bile, lirik şairleri incelemeye zaman harcamam. Bence bu dırdırcılar daha hazin bir şekilde yararsızdır. Çocuğumuzun o kadar yitirecek zamanı yoktur: Pedagogların elinde ancak hayatının ilk on beş, on altı yılını geçirebilir: Geri kalan zaman hayatındır. Bu kadar kısa bir zamanı zorunlu bilgilere verelim; üst yanı emek israfıdır. Hayatımızın işine yaramayan bütün bu çetrefil diyalektik oyunlarını kaldırıp atın; iyi seçmesini ve iyi açıklamasını bilmek koşuluyla basit felsefe konuları alın: Bunlar Boccacio'nun masalından daha kolay anlaşılır. Bir çocuk bunları sütnineye verildiği andan itibaren okuma yazmadan çok daha kolay öğrenebilir. Felsefenin insanlara, yaşamaya başlarken de, ölüme doğru giderken de söyleyecekleri vardır. Son Düzenleyen Blue Blood; 25-08-2006 @ 11:46. | |
|
| | #2 (mesaj-linki) | |
| EfLatun ve CevapLarı >Eflatun'a iki soru sormuslar. > >Birincisi ; "Insanoglunun sizi en çok sasirtan davranislari nedir ? >" >Eflatun tek tek siralamis : > >- Çocukluktan sikilirlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki >çocukluklarini özlerler... >- Para kazanmak için sagliklarini yitirirler. Ama sagliklarini geri >almak için de para öderler... >- Yarindan endise ederken bugünü unuturlar.Dolayisiyla ne bugünü ne >de yarini yasarlar.. . >- Hiç ölmeyecek gibi yasarlar. Ancak hiç yasamamis gibi ölürler... > >Sira gelmis ikinci soruya ; "Peki sen ne öneriyorsun?" > >Bilge yine siralamis ; > >- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayin! Yapilmasi gereken tek >sey, sadece kendinizi "sevilmeye" birakmaktir... >- Önemli olan; hayatta "en çok seye sahip olmak" degil, "en az seye >ihtiyaç duymaktir".. Son Düzenleyen GusinapsE; 04-04-2006 @ 03:43. | |
|
| | #3 (mesaj-linki) | |
| KLasik Yunan FiLozofLarında Evren Tasarımı THALES (M.Ö. 624-545) Klasik Yunan felsefesinin Thales ile başlatılması geleneği, felsefenin mahiyeti hakkında Aristoteles’in verdiği bilgilere dayanmaktadır. Thales, evrenin ana ilkesinin su olduğunu bildirmiştir. Thales’in, suyu yani tek bir tözü evrenin temel maddesi olarak görmesi, değişmeksizin kalan tek tözün su olduğunu düşünmesinde yatar. “Bir şeyin kendisinden geldiği şey” olarak açıklanan “arkhe”, Thales’in her şeyin su ile beslendiği ve varlığını onunla sürdürdüğü gözleminde bulunmasından ötürü suya nispet edilmiştir. O, maddi varlık olan suya metafizik bir nitelik vermiş olmakla, hayatın anlamının da metafizik bir yapıya sahip olduğunun bilincine varmıştır. Ancak bu ilke her açıdan maddi olmaktan da kurtulamamıştır. Thales’in bu teorisi, eski Yunan dininden esinlenerek yapılan bir açıklama olmadığı gibi, bu dinden izler taşıyor olup ondan tamamen ayrık da değildir. Thales’e göre her yerin Tanrılarla dolu olduğu fikri, bir anlamda bunu ortaya koymaktadır. Çünkü daha önce Aristoteles’in eskiler diye nitelediği Homeros ve Hesiodos tarafından yazılı hale getirilen destanlarda Styks adındaki evren Tanrısının su olduğu ve tüm varlıkların Okeanus ve Tethys denilen şeylerden yaratıldığı söylenmektedir. Thales bu suyun bir ruha sahip olduğuna inanmaktadır. Bu durum “hylosoism” olarak adlandırılmıştır ve böylece her ne kadar bu şey maddi de olsa, dünyanın birliğine ilişkin bir teori ortaya konulmuş bulunmaktadır. ANAKSIMANDROS (M.Ö. 610-546) Thales, suyu her şeyin temelinde bulunan canlı bir töz olarak anlamasına rağmen, Yunan felsefesinde arkhe sorunu son bulmuş değildir. Anaksimandros, bu tözün yani evreni oluşturan temel ilkenin “apeiron” denen sonsuz ve sınırsız, aynı zamanda belirsiz bir şey olduğunu öne sürmüştür. Bu ilke, göklerin ve yerlerin ortak anasıdır ve var olan her şey varlığını bu ilkeden almıştır. Apeiron denen sonsuz ve sınırsız ilke, Tanrı, deneyimlerden elde edilen maddi şeylerin ötesinde bir olgusallık oluşturur ve bu yüzden de algılanamazdır. Bu ilke, taşıdığı belirsizlik yüzünden metafizik değildir. Aristoteles’in hakkında bir bilgi vermediği bu filozofun ortaya attığı apeironun, var olanın temel ilkesi olarak ortaya çıkması bir yana, yine var olan şeylerin kendisine geri döndüğü ilke olarak da karşımıza çıktığı görülür. Anaksimandros’a göre var olan şeyler ceza ödemek üzere varlığını oluşturan apeirona geri döneceklerdir. Apeiron yaratılmamıştır ve yok olmayacaktır. Onun hareketi de kendisi gibi öncesiz ve sonrasız olduğundan, bu hareket sonucu belli tözlerin ayrışmasıyla varlıklar meydana gelmiştir. Dünyayı evrenin merkezinde gören ve boşlukta hiçbir şeye dayanmaksızın duran bir silindir şeklinde kabul eden filozof, ilk evren tasarımını da ortaya atan kişi olmuştur. ANAKSIMENES (M.Ö. 585-528) Thales, değişmeyen ilkenin su olduğunu söylerken, değişmeyen halindeki suyun değişen halindeki suya dönüşünün nasıl gerçekleştiğini belirtmemiştir. Anaksimenes bunu hava ile çözmeye çalışmıştır. Hava hem sıkışan hem de genleşen bir şey olmakla, evrendeki her şey bu sıkışma ve genleşme sonucu meydana gelmiştir. Anaksimenes’in arkhe olarak öne sürdüğü hava, ona göre sürekli bir hareket ve değişim durumundadır ve bu yüzden de canlı varlıklardaki hayat belirtisi ve hareketin sebebidir. Anaksimenes, dinin de etkisinde kalarak insanın aldığı nefesle ruhu bir ve aynı saymakla, küçük evren olan insanla büyük evren olan kainatın aynı ruhu taşıdığını söylemiş olmaktadır. O bunu şu şekilde ifade etmiştir: “Nasıl hava olan ruhumuz bizi hükmü altında bir arada tutuyorsa, bütün kozmosu da soğuk ve hava öylece sarıp tutar.” Anaksimenes’in, sonsuz ve sınırsız olan apeiron fikrini bırakıp yeniden maddi ilkeye dönmüş olmasını bir gerileme olarak görenlerin yanında, havanın bütün bu nitelikleri karşıladığını ileri sürenler de olmuştur. PYTHAGORAS (M.Ö. 580-497) Pythagoras ile birlikte felsefenin artık Miletli filozoflarda olduğu gibi arkhenin bilgisi değil de bir yaşama formu halini almış olduğu görülmektedir. Bu durumda arkhe problemi yine önemini korumuş, ancak temel problemi oluş fikri belirlemiştir. Bu durumda, ilkel bir arkhe düşüncesinden daha karmaşık ve daha formel bir ilke düşüncesine adım atılmış olmaktadır. Pythagoras arkhe olarak sayıyı kabul etmiş, her şeyin bu sayıdan çıkıp yine ona geri döneceğine inanmışlardır. Zira onlara göre sayı, eşyanın içkin sebebi ve tözüdür. Miletli filozofların maddi ilkelerine karşın Pythagoras, maddedeki maddi olmayan ve evrene egemen olan düzeni hatırlatmış, karşıtlar arasındaki birlik ve ahenge dikkati çekmiştir. O, sayıyı evrenin tözü olarak kabul ederken, her bir varlığın bir sayıya karşılık geldiğini ve bu suretle her şeyin özünün “bir” sayısına indirgenebileceğini ileri sürmüştür. Aristoteles, Pythagorasçıların matematik ilkeleri her şeyin ilkesi olarak gördüklerini, ayrıca bu evrenin sayılardan meydana geldiği düşüncesine sahip olduklarını söylemektedir. Pythagoras sayıyı ideal değil de real bir varlık olarak düşündüğü için, öne sürdüğü formel görünen arkhe de doğal olarak maddi olmaktan kurtulamamıştır. HERAKLEITOS (M.Ö. 544-484) Herakleitos ile birlikte felsefede oluş fikrinin ön plana çıktığını görmekteyiz. Görünürdeki karşıtlıkların aslında bir bütünü oluşturduklarını savunan Herakleitos, her şeyin Bir’den ve Bir’in de her şeyden kaynaklandığını söylemiştir. Herakleitos’a göre varlığı oluşturan ilke durmadan yanan bir ateştir. Bu ateş her şeyin kaynağı olarak nesnelerin dönüşümünü sağlamaktadır. Ateş bütün evrene kaynaklık ederken, bu anlamda logos ile özdeş görünmektedir. Herakleitos, her şeyin logosla olup bittiği ve bu logosun bilgeliğin de temelini oluşturduğu görüşündedir. Logos onun için bir ölçüyü ifade ettiği gibi, bu ölçü de ateşin miktarını ifade etmektedir. Ateşin yanıp sönmesini ayarlayan logos, burada Tanrısal bir anlama sahip değildir. Ateş ise ezeli-ebedi bir hayata dayanak olarak daima yaşamın içinde bulunmaya devam edecektir. Yaşam, ancak akılla kavranabilir bir nitelik arz etmekte, aynı zamanda logosla eş anlamlı kullanılarak Tanrısal yasayla ahenk oluşturmaktadır. Ateşten kasıt akkor veya alev hali olmayıp sıcaklığın bizzat kendisi kastedilmektedir. Nesneler, önce ateşten kendi tözlerine dönüşümü gerçekleştirirler ve sonra da aksi bir süreçle ona geri dönerler. Herakleitos, diğer nesnelerin onun zatından olması dolayısıyla, ruhu bir ilke olarak kabul etmektedir. O, eşyayı bir nehrin akışına benzeterek evrendeki oluşu açıklamaya çalışmıştır. Herakleitos, bir nehre iki kez girilemeyeceğini, girildiği zaman da aslında girilmemiş olacağını, çünkü her şeyin değişmesi dolayısıyla girenin biz olmadığını söylemektedir. Böylece oluş, varlığın inkarıyla sonuçlanmış olmakta ve bu oluşun değişkenliğini ateş ve ateşin değişkenliğini de logos ayarlamaktadır. Herakleitos için asıl olan da bu değişkenlik değil, varlıktaki birlik olmuştur. KSENOPHANES (M.Ö. 570-478) Elea okulunun kurucusu olarak gösterilen Ksenophanes, varlığın temel ilkesi gibi bir sorunla uğraşmayan bir filozof olmakla birlikte, bu konuda bazı görüşler de ileri sürmüştür. Evrenin oluşumu hakkında şiir tarzında eserler yazmış, etkisi altında kaldığı dine ve panteistik düşünceye bağlı kalarak ana ilkeler olan su, hava, toprak ve ateşi gerçek ilke olan Tanrıya bağlamıştır. Ksenophanes, fenomenlerin çeşitliliğinden yola çıkarak kozmosun tinsel birliğine ulaşmış, bunu da tıpkı panteizmde olduğu gibi Tanrıda içkinleştirmiştir. Ksenophanes’e göre varlıklar toprak ve sudan yaratılmış olup yine ona döneceklerdir. Bütün bu şeylerin hepsi Tanrının tezahürüdür. Tanrı, kendisi değişmeksizin kalmasına rağmen, hem varlığa gelen hem de değişime uğrayan süreçleri yaratan evrensel, sonsuz, güçlü ve saltık bir ilkedir. Böylece Tanrı ve evren aynı olgusallıkta ve yine aynı aşkınlıkta buluşarak bir panteizm oluştururlar. Bunu göz önünde bulundurursak evrenin de Tanrı gibi sonsuz ve saltık olduğunu söyleyebiliriz. Aristoteles, bazen önemli bir filozof olarak addettiği Ksenophanes’i, bazen de madde ve formu anlamadığını ve yalnızca Tanrıyla evreni birleştirdiğini söyleyerek önemli bir filozof olmadığını öne sürmektedir. PARMENIDES (M.Ö. 540-470) Parmenides’in felsefesi ve dolayısıyla da evrenin mahiyeti hakkındaki görüşü, Herakleitos düşüncesindeki oluşun inkarından kalkar. Parmenides, var olmanın olduğu ve var olmamanın ise olmadığı düşüncesine varırken, var olmamanın olmamayı zorunlu kılacağından hareketle var olmanın zorunlu olduğunu belirtmiştir. Eğer varlıktan başka olanın varlığı yoksa, kaçınılmaz olarak varlığın çokluğu problemi ortaya çıkacaktır. Bu da bir “kendinde Bir” veya “kendinde Varlık” düşüncesini sıkıntıya sokmaktadır. Var olanın dışında hiçbir şeyi kabul etmeyen Parmenides, tanımsal bir birlikten bahsetmiş olmakla beraber, duyusal çoklukla karşılaştığında iki ilkenin varlığını kabul etmiştir. Bunlardan sıcak olanı varlığı, soğuk olanı ise yokluğu temsil etmektedir. Sıcaklık aynı zamanda kuruluğu ve netice olarak da toprağı temsil etmektedir. Parmenides, kozmosun yaratılışını mitoslara döndürerek varlığın yaratıcısı olarak Aphrodithe’i gösterirken, ilk yaratılan şeyin de aşk yani eros olduğunu söylemiştir. Herakleitos’un, duyuların yanılsamaya düştüğü kanısını o da kabul etmekle birlikte, duyuların oluş ve bozuluşta yanılsamaya düşmeleri nedeniyle onun ardındaki değişmez varlığın gözlenmesi gerektiği düşüncesine varmıştır. Bundan dolayı Parmenides, duyulur evreni değişme nedeniyle sahte olarak nitelemiş, küre şeklinde olduğunu ileri sürdüğü ve devamlı sabit kalıp değişmeyen alemin gerçek var olan evren olduğunu belirtmiştir. Böyle bir görüşün sonucunda, var olanın bilgisinin salt akıldan çıkarılması, değişen ve hareketli olan deney dünyasının yadsınmasını gerektirmiştir. Çokluk bir aldanma, yanılsamadan başka bir şey değildir. Ona göre düşünce yoluyla var olanın birliği kavranır. ZENON (M.Ö. 490-430) Aristoteles’in dialektiğin kurucusu olarak gösterdiği Zenon, çokluğu ve hareketi kabul etmenin çelişkilere yol açtığını göstermeye gayret ederek, Parmenides’in varlığın birliği öğretisini desteklemeye çalışmıştır. O, sonsuzca bölünebilen bir zaman ve mekanı kabul etmenin hangi güçlükleri doğuracağını göstermek istemiştir. Olan bir şeyin hem sonsuzca büyük hem de sonsuzca küçük olması gerektiğini öne süren Zenon, ayrıca bu şeyin sayıca hem sınırlı hem de sınırsız olacağını iddia etmiş ve bunların her birinin hem kanıtlanıp hem de çürütülebileceğini göstermek suretiyle çokluk düşüncesinin çelişkilerini göstermeye çalışmış, buna karşılık olarak birliği savunmuştur. Zenon’un “kurbağa meseli”, hareketin inkarını anlatan garip bir paradoksu gündeme getirir. Filozofa göre, hareket eden şey ne bulunduğu yerde ne de bulunmadığında hareket etmektedir. Zenon’a göre, var olan bir şeyin bir büyüklüğü olması gereklidir. Eğer varlık bir büyüklükse, cisimsel olmak zorundadır. Çünkü cisimsel olan şey, bütün boyutlarda varlığa sahiptir. Buna karşılık noktalar, eklendikleri şeylerde bir değişiklik yapmazlar. Zenon, hareket noktasıyla varış noktasını birbirinden ayıran çizginin de yine noktalardan oluştuğu görüşünden yola çıkarak, hareketin olmasının imkansızlığını ileri sürmüştür. Zira nokta yer kaplamadığı ve bu nedenle sonsuz sayıda nokta olacağı için, noktalardan oluşan en küçük bir mesafe bile sonsuzdur. Zenon, “ok meseli” ile de hareketin olmadığı tezini güçlendirmeye çalışır. Havaya atılan bir ok, her an hareket alanının bir noktasında bulunur. Mekanın belli bir noktasında bulunan bu ok, tüm hareket boyunca sükun halindedir. Varlığın çokluğu ve hareketin imkanı hakkında Zenon’un ileri sürdüğü itirazlar, bazı kavramların insanları nasıl çelişkiye düşürdüğünü göstermektedir. EMPEDOKLES (M.Ö. 492-432) Empedokles’i diğer tabiat filozflarından ayıran yön, ana ilkeyi birden fazla olarak kabul etmesi ve bunun yanına bir de etkin nedeni koymasıdır. O, oluşu inkar etmekle Elealılara, hareketi kabul etmekle de İyonyalılara yaklaşmış, değişmeyen ve ezeli-ebedi bir maddeyi alemin temeline yerleştirmiştir. Dört unsur, bu maddenin ayrışmasıyla oluşmakta ve sonra birleşerek tekrar bu maddeyi meydana getirmektedir. Bu ayrışma ve birleşmeler ise, evrendeki varlıkların oluşumunu gerçekleştirmektedir. Tüm bu ayrışma ve birleşmeleri sağlayan unsurları, Empedokles, sevgi ve nefret ikilemi olarak göstermiştir. Aslında o, dört unsuru iki guruba ayırmış, sevginin yanına ateşi ve nefretin yanına diğerlerini yerleştirmiştir. Empedokles, dört unsurdan hiçbirinin birbirine dönüşmeyeceğini, hatta bunların asla birbirine karışmayacağını savunmakla, başta dile getirdiği birlik fikrinden vazgeçmiş görünmektedir. Ancak buradaki birlikten kasıt, herhangi bir şekildeki birleşme değildir. Şu halde bu birlik yalnız ruhta bulunmakta ve ruh bu ilkelerle özdeş olmaktadır. O, bir şeyi o şeyle görmekten bahsetmekte ve ruhun ilkelerden oluştuğunu ileri sürmektedir. Empedokles, değişimin zorunlu olduğunu kabul ettiği halde, bu değişimin kendisiyle ilgili herhangi bir nedenin bulunmadığını, eşyanın doğasının böyle olduğunu söylemektedir. Bu değişime Empedokles, oluştan ayrı olarak başkalaşma demektedir. Çünkü cinslerin çokluğu benimsenmekle, başkalaşmanın oluştan ayrı olduğu vurgulanmış olmaktadır. Şimdi unsurların birleşmesinden ve ayrılmasından oluş ve bozuluş doğmakta, karışımın ayrışması ve karışmasından başkaca bir oluş olmamaktadır. Aynı kalan bir töz içinde büyüme ve küçülme denilen bir değişim algılandığı gibi, başkalaşma da algılanmış olacaktır. Ancak Empedokles, bu büyümeyi, eklemeden başka bir şey olarak anlamamıştır. Böylece her şey kendi cinsiyle büyüyüp çoğalmakta ve hareket etmektedir. ANAKSAGORAS (M.Ö. 500-428) Anaksagoras, Empedokles’in iki ana ilkesini tek bir ilkeye indirgemiş ve bunu da çoğulcu bir yapıya bağlamıştır. Her şeyin bir arada bulunduğu fikrini kabul eden filozof, bunların sonsuz sayıdaki tohumlardan ibaret olduğunu ve hiçbiri birbirine benzemeyen nesnelerin burada var olduklarını söylemektedir. Başka bir şekilde söylersek, yeryüzündeki varlıklar kadar tohum yani spermata vardır. Anaksagoras’a göre, her şeyde her şeyden bir parça bulunur, ancak nous bundan müstesnadır. Çünkü nous yahut akıl, yalnızca bir ruha sahip varlıklara özgüdür ve bu nous, saf ve temiz olduğundan her şeyin bilgisine sahiptir. Hiçbir nesne sonradan meydana gelmediği gibi, asla yok da olmayacaktır. Meydana gelmeye ancak birleşip karışma, yok olmaya ise ayrışma denmesi daha uygundur. Bu durum, ezeli olup ebedi olarak devam eder. Bu görüş, daha önce gördüğümüz gibi, Empedokles’ten alınmış düşüncelerden biridir. Anaksagoras’ın doğanın düzeninde bir akıl unsuru olduğunu söylemesi, fail bir nedeni kabul etmesi anlamına gelir. Ancak Aristoteles’e göre Anaksagoras’ın öne sürdüğü akıl, tabiata yalnızca mekanik ve maddi neden olarak etkide bulunur. Herhangi bir şeyin nedenini açıklarken güçlük çektiğinde akla başvuran filozof, diğer durumlarda akıldan başka şeylere izafe etmektedir. Anaksagoras etkin neden olarak aklı yani nousu gösterirken, Empedokles’in sevgi ve nefret ikileminin mistik yanlarını bir kenara bırakmış, onların ancak bir güç tarafından yönlendirildiğini düşünmüştür. Bu güç ise maddi nesnelerden farklı olan ve ruh olarak da telakki edilen noustan başkası değildir. Hiçbir nesneyle karışmayan bu akıl, aynı zamanda diğer nesneleri de harekete geçiren ve birleşmeyi sağlayan güç olarak karşımıza çıkar. Ezelde hareketsiz bulunan kaos (karışım), bu nous yani Tanrı tarafından hareket ettirilip kozmosun ortaya çıkışı sağlanmıştır. Anaksagoras, böylece nous sayesinde kozmosun bir karışımdan (khaos) meydana geldiğini anlatmaya çalışmış, sonsuz nesne fikrini kabul edip kemik, et, ilik vb. şeylerin türdeş olduklarını kabul etmiştir. Tüm bunlar birbirinden farklı şeyler olup nous tarafından birleştirilirler. DEMOKRITOS (M.Ö. 460-400) En eski materyalist okulun lideri olan Demokritos’un öğretileri hocası Leukippos’unkilerle karışmış durumdadır. Bunun için pek çok felsefe tarihçisi onun fikirlerini hocasının fikirleriyle beraber zikrederler. Demokritos’un doktrini atomlar üzerine kuruludur. Ona göre varlık, atom ve boşluklardan meydana gelmiş olup en az atom kadar boşluk da bulunmaktadır. Bu da demektir ki, her bir atomun karşılığında bir boşluk ve her bir varlığın karşısında da bir yokluk bulunmaktadır. Demokritos, bütünün ilkelerini katılıkları ve boşluktan yoksun olmaları nedeniyle parçalanamayan küçük cisimler olarak kabul etmiştir. Bu cisimlerse sayıca sonsuz, boşlukta sonsuzca yayılmış, doğal yapılarında tözleri biçim olarak benzer olup oluşturdukları şekiller yönünden farklılaşan ve boşlukta sürekli hareket eden atomlardır. Onların birbirlerine çarpmalarından rastgele olarak bütün oluşur ve bunlardan da evren meydana gelir. Demokritos’un dolu dediği şeyler, atomların oluşturdukları varlıklardır. Boş olanlar ise varlığı olmayan şeylerdir yani yokluktur. Ona göre şeylerin maddi nedenleri atomlar ve boşluklar olup öğelerin farklılıkları da bütün diğer niteliklerin nedenidir. Varlıkların farklılıkları oran, temas ve dönüşten ileri gelir ki, bunlar da bir durumu temsil ederler. Demokritos’un atom dediği cisimler, bölünmez olarak, varlığın en küçük parçacıklarını oluştururlar. Bu bölünmez cisimlerin yardımıyla oluş ve başkalaşmayı, düzenleme ve yapılış aracılığı ve şekil farklılıklarıyla aynı nesneyi değiştirerek yapmak mümkündür. Atomlar bölünmeye değil de vehmen bölünmeye yatkın, özü itibarıyla daimi hareket halinde olan küçük parçalardan oluşmuşlar, bu parçalar birbirlerine özel bir şekilde rastlayarak evreni meydana getirmişlerdir. Önce gökler ve unsurlar, ardından göksel hareketlerden bu unsurların karakterleri ve onlardan da bileşikler oluşmuştur. Demokritos’a göre, var olan ve yok olmayan bu atomlardan küre biçiminde olanları ruhu varlığa getirirler. Ölüm denen olay, varlıklardaki atomların ayrışmasından başka şey olmayıp bu atomların her biri diğerinden ayrıdır. Demokritos düşüncesinde atomlar, gerçek bilgiye ulaşmanın en mantıklı yoludur. Gerçekte hiçbir şeyin bilinmediğini öne süren filozof, atomların şekline ve durumuna göre varlık hakkında bir şey deneceğini söyler. Gerçek olan varlıklar, yalnızca duyularla elde edilebilir ve atomları gören de en yüksek bilgiye ulaşmış olur. Lukács, Demokritos’un atom öğretisini, tüm görüngü dünyasının, maddenin unsurlarının ilişki ve hareketlerinin yasal ürünü şeklinde kavranması olarak tanımlar. PROTAGORAS (M.Ö. 480-410) Sofistlerin en büyüğü kabul edilen Protagoras, aynı zamanda sofistike düşüncenin de kurucusudur. O, varlık ve arkhe üzerine yapılan tartışmaları boş bir uğraş olarak nitelelemiş, insanı merkeze alan bir felsefe kurmayı hedeflemiştir. Herakleitos’un her şeyin değişimini öne sürdüğü “akış” fikriyle Demokritos’un duyumların dışındaki gerçekliğin görülemeyeceği düşüncesinden yola çıkarak bir şüphecilik ortaya atmıştır. Protagoras, insanı ölçüt olarak almış, hakikatin öznel yapısına işaret ederek onun göreceli bir şey olduğunu öne sürmüştür. Bu konuda filozof şunları söylemiştir: “Bütün şeylerin ölçüsü insandır, var olanların var olduğu, var olmayanların var olmadıkları için. Her bir şey bana nasıl görünürse benim için böyledir, sana nasıl görünürse yine senin için de öyle.” İnsanın her şeyin ölçüsü olduğu düşüncesini dile getirmek, her bir insana görünen şeyin gerçeğin kendisi olduğunu söylemek demektir. Böyle olunca da, sonuçta bir şeyin hem var olduğu hem de var olmadığı aynı ölçüde doğru olacaktır. Burada göz önünde bulundurulan tek insan olduğuna göre, genel-geçer bilgi de olmayacaktır. Bu durum eşyanın bize göründüğü şekliyle bir şey ifade ettiği bir tür görecelilik düşüncesine zorunlu olarak insanı götürmektedir. Aristoteles, Protagoras’ın bu sözünün, bilen veya duyan insanı dile getirdiğini, çünkü bu insanın nesnelerin ölçüsü olan duyum ve bilime sahip olduğunu söylemekte ve bu sözün olağanüstü hiçbir şey söylemediğini belirtmektedir. Protagoras, insanı her şeyin ölçüsü yapmakla öznel bir gerçeklik düşüncesi ortaya koymuş olmaktadır. Hakikatin göreceli olması, onun birden çok olduğu anlamına gelir ki, bu da doğası gereği hakikat yok demektir. Zira hakikatin tanımı, onun saltık bir niteliğe sahip olduğunu zorunlu kılar. Nesnel dünyanın hakikati içermeyip yalnızca öznelliği bize gösterdiğini savunan Protagoras, doğal olarak hakikat hakkında şüpheye düşmüştür. PLATON (M.Ö. 427-347) Platon’un felsefesi, ilk ciddi sistematik felsefe girişim olarak kabul edilmektedir. Platon, tüm felsefesinin temelini “idealar kuramı” ile atmış ve tüm öğretilerini bu kuram üzerine kurmuştur. Platon için idealar gerçekliği temsil ederken, real alem denilen bu dünyadaki nesneler de yalnızca birer gölgeden ibarettirler. Platon, idealar alemine iki yoldan gitmeye çalışır: bunlardan birincisi Sokrates’in kavramının tözleştirilmesi, ikincisi de anlıkta bulunan ve duyuların ötesine geçen matematik nesnelerden. Duyulur alem ancak idealar aleminin bir kopyası olduğu için, Platon için pek fazla değer taşımaz. “Varlık olarak varlık nedir?” sorusu Platon felsefesinin en temel noktasına yerleştirilir ve cevap olarak da varlığın “idea” olduğu söylenir. Platon, idealara yükselmek için bu dünyanın bir basamak olduğunu “hades” denen diğer dünya hayatıyla olan ilişkinin bir hatırlama dolayısıyla ruh tarafından gerçekleştirildiğini söylemektedir. Platon felsefesinde idealar ontolojik, teleolojik ve lojik olmak üzere üç anlama sahiptir. Ontolojik yönü kendinde varlığı yani gerçek varlık olan ideal formu temsil eder. Bir şey, ideanın ona katılmasıyla her neise o şey olabilmektedir. Platon’a göre gerçekliği olmayan ve bu yüzden de gerçekliği akılla değil de duyular ve arzularla kavranılan varlıklardan oluşan doğa (physis) yahut evren, idealar dünyasının kopyasıdır. Nesneler dünyasının varlığı bir vehim veya kanıdan ibaretken, gerçek olanın varlığının bilgisi, varlığın var olma sebebinin bulunduğu yer olan idealar dünyasındadır. İdealar dünyasındaki formların kavrayışını yalnız bilge insanlar gerçekleştirebilirler. Platon’un idea öğretisi, atomculuğun kökten maddeci tutumu ve hakikati inkarına karşı Tanrısal hakikatin ne olduğunu ortaya koyma çabası olarak görülmelidir. İdealar değişmediği halde fenomenal dünya sürekli bir değişim içinde bulunur. İdeaların tam ve eksiksiz oluşuyla fenomenal nesnelerin eksik ve görüntü oluşu arasındaki uyumsuzluğu, Platon, her iki taraftan da izler taşıyan bir madde (hyle) ile aşmaya çalışmaktadır. Bu madde biçimsiz, görünmez, olmuş olan nesnelerin anası, sığınağı ve besleyicisi olarak bütün evrenin temelini oluşturan, kendisine dahil olan her şeyle biçimlenen ve hareketlenen plastik yığını, bir tür mekan ve oluşun meydana geldiği şeydir. Platon, madde anlayışında mutlak mekanı kastetmemektedir. Aksine bu mekanı dolduran, bütünüyle biçimsiz ve nitelikten yoksun olan bir tözü kasteder. Bu biçimsiz töz, her türlü varlık formundan yoksun olsa bile, Platon, onu boş bir mekan gibi hiçlik olarak düşünmemektedir. Onun vasfı yalnızca değişen olmakla bir düzensizliği de temsil etmektedir. Varlıklar da Tanrının şekil vermesiyle işte bu khaostan kozmosa çıkarlar. Bu maddenin parçaları birleşerek dört unsuru meydana getirmiş ve Tanrı onları birleştirerek onlara bir ruh vermiştir. Ancak ruh, tüm bunlardan önce yaratılmıştır. İdealar dünyasının kalıplarına göre bu evrene şekil veren Tanrı, yukarıda bahsettiğimiz biçimsiz madde sayesinde her iki alemi birbirine bağlamıştır. Bu şekil değiştiren nesne (arkhe), algılama yetisine sahip olan varlıklar tarafından algılandığı zaman, nesnelerin oluşumu gerçekleşir. O halde her şey bu şekilde değişerek ve yer değiştirerek oluşmaktadır. Nesne olduğu gibi kaldığı sürece vardır, başka bir duruma geçip değiştiğinde ise yok olmaktadır. Buradan da anlaşılıyor ki, yer değiştiren nesnelerin ideaların sabit durumuna aykırı bir şekilde bulunduklarından, gerçek varlık olmadıkları anlaşılmış olmaktadır. Öyleyse Platon’a göre, varlığın gerçekliği, sabit kalmasında ve hiç değişmemesinde aranmalıdır. Bu dünyadaki varlıkların Platon tarafından niçin gerçek olarak kabul edilmediği anlaşılmış olmaktadır. ARISTOTELES (M.Ö. 385-322) Tüm zamanların tartışmasız en büyük filozofu olarak görülen Aristoteles, var olmak bakımından varlığın ne anlama geldiğini sorgulayarak, asıl varlık bilimini “ilk felsefe” olarak tanımlar. Ona göre var olmak, bir şey olmak demektir. Şu halde onun düşüncesine göre gerçekten var olan şeyler, Platon’un ideaları gibi evrensel değil, kendisine mantıkta bahsedilen kategorilerin yüklendiği özne olan bireysel tözlerdir. Bu açıdan, Aristoteles için var olmak, belirli türden bir töz olmak anlamına gelmektedir. Töz bağımsız bir var oluşa sahip olup diğer her şeyin varlık sebebi olarak karşımıza çıkar. Aristoteles’a göre, tözler bulunmasaydı, başka herhangi bir şeyin var olması imkansız olurdu. Kategorilerin ilki olan töz, diğer kategorilerin hepsine öncelikli olması bakımından onların da var oluşunun nedenidir. Tözün kategorilerden önce gelmesi, onlar olmaksızın var olması anlamına gelmez. Herhangi bir kategori, varlığın bir dalı olması bakımından varlık için gereklidir. Varlık, bölünebilir olma açısından madde ve formdan meydana gelmektedir. Meydana gelen varlık ne Platon’da olduğu gibi salt bir form ne de Demokritos’taki gibi salt bir maddedir. Form veya töz meydana gelmez olup meydana gelen şey ise, bu formun bir maddeyle birleşmesinden dolayı ortaya çıkan bütündür. Madde ve form ayrımı, doğada bulunan her şeye uygulanmak durumunda olan bir ayrımdır. Aristoteles’e göre, somut varlık anlamında ele alınan her töz oluş ve bozuluşa bağlıyken, form ise oluşa bağlı olmadığı için bozuluşa da bağlı değildir. Meydana gelen şey mahiyet değil de o şeyin varlığı olduğundan, durum bu şekildedir. Bireysel duyusal tözlerin ne tanımı ne de kanıtlanması mümkündür, zira bu tözlerin maddesi vardır ve maddenin doğası ise olmak ya da olmamak imkanıdır. Bundan dolayı bireysel duyusal tözlerin tümü bozuluşa yani yok oluşa tabidir. Aristoteles dört unsurun da madde ve formunun bulunduğunu ve bunların maddelerinin, bütünüyle belirsiz ve yapısız yerlerde durma gereğinin bir sonucu olarak var oluşu varsayılan, ancak analoji yoluyla bilinen ilke olan ilk madde (prote hyle) denilen şey olduğunu söylemektedir. Duyulur cisimlerin maddeleri formdan ayrık değildirler ve sürekli bir karşıtlığa eşlik ederler. Karşıtların konusu olduğu için maddeyi ilke ve ilk saymanın gerektiğini belirten Aristoteles, başta ileri sürülecek ilkeyi, edim halinde duyusal bir cisim olarak tanımlar. Formun maddeyle olan ilişkisi, hareket veya maddeyi içeren dünyadaki her şeyin tabi olduğu değişime olanak sağlar. Gerçekte hareket kuvve halinde olanın gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Aristoteles, üç türlü varlığa geliş tarzından bahseder: Doğal, sanata dayalı ve kendiliğinden oluş. Birincisinde Aristoteles, doğayı tanımlayarak onu her türlü varlığı içinde bulundurup değişimlere yol açan güç olarak gösterir. Doğal oluşta her şey bir şey tarafından, bir şeyden meydana gelir ve bir şey olarak ortaya çıkar. İkincisinde, formun önceden varlığı daha az açıktır ve bilfiil var edeni gerektiren bu oluşta bilfiil bir var olanın ortaya çıkması gerekmemekte, varlığın formu bilfiil var edenin zihninde olmaktadır. Üçüncü tür oluş, ilk iki türe bağlı olarak ortaya çıkar ve burada önemli olan taklit (mimesis) kavramıdır. Gerek doğal gerekse sanatsal meydana gelmelerde meydana gelen şeyin bir kısmının daha önceden var olması gerekir. Var oluşta ne form ne de madde oluşmaktadır. Aristoteles’e göre, zaten formun ezeli bir varlığı vardır. Form, içlerinde gerçekleştiği varlıkların aralıksız olarak birbirlerinin ardından gelmeleri sayesinde ezeli-ebedi olmaktadır. Form, somut varlığa işaret etmez, bundan dolayı da Platoncu ideaların açıklamaları bize bir şey ifade etmez. Aristoteles, fiili, kuvvenin kendisine yöneldiği erek (telos) olarak açıklar. Bir şeyi yapabilmek için o yetiye sahip olunur, bunun tersi değil. Kuvve de böylece fiilin gerçekleşmesi için vardır. Ezeli-ebedi olan, doğal olarak bozuluşa tabi olandan önce gelmektedir ve kuvveyle hiçbir şey ezeli-ebedilik kazanmış değildir. En gerçek anlamda bilfiil olan, kuvveye sahip olmadığı için Tanrıdır. Salt kuvve olması nedeniyle madde de ezeli-ebedi olmuştur. Hareket ise, bunlardan bir kuvve değildir, zira her şey doğası gereği ezeli-ebedi hareket halindedir. Hareketin oluşu bir hareket ettirici sayesinde olabilir. Kendisi hareket edenin hareket ettirmesi imkansız olduğundan, hareketin bir sebebi olan hareketsiz bir şeyin olması gerekir. Formlar, ezeli-ebedi hareketi güçten yoksundurlar ve salt bilfiil değildirler. Bu güce sahip olmayan bir şeyin verdiği hareket ezeli-ebedi olamayacağından, tüm bu niteliklere sahip ve hareketi zorunlu olarak devam ettirecek ezeli-ebedi bir töz, hareketin gerçek sebebidir. Bu tözün de salt form ve salt fiil olan Tanrı olduğu muhakkaktır. Tanrının, değişimin ereksel nedeni olarak fail neden olmasını, etkisinin daima tüm evren içinde devam etmesi olup bu harekete şevk katmasında aramalıdır. Var olan şeylerdeki oluşum ve değişimi, Aristoteles, dört nedenle açıklar: Birincisi kendisinde değişmenin ortaya çıktığı dayanak olan maddi neden, ikincisi bir şeyin ne olduğunu belirleyen formel neden, üçüncüsü hareketin veya değişmenin kaynağına karşılık gelen ve aynı bireyde birleşen fail neden, dördüncü ve sonuncusu da bir şeyin amacını veren ereksel nedendir. Aristoteles’in dört nedeninden yalnızca etkin ve ereksel neden bugün için neden kavramına karşılık gelmektedir. KAYNAKÇA ARISTOTELES, De Anima (On the Soul), İng. çev. Hugh Lawson-Tancred, Penguin Books, London 1986. ARISTOTELES, Fizik, çev. Saffet Babür, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001. ARISTOTELES, Gökyüzü Üzerine, çev. Saffet Babür, Dost Kitabevi, Ankara 1997. ARISTOTELES, Kategoriler, çev. Saffet Babür, İmge Kitabevi, Ankara 1996. ARISTOTELES, Metafizik, çev. Ahmet Arslan, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1996. ARISTOTELES, Oluş ve Bozuluş Üzerine, çev. Celal Gürbüz, Ara Yayıncılık, İstanbul 1990. ARISTOTELES, The Nicomachean Ethics, İng. çev. Haris Rackham, Wordsworth Edition Limited, Hertfordshire 1996. CEVİZCİ, Ahmet, İlkçağ Felsefesi Tarihi, Asa Kitabevi, Bursa 2000. ERDEM, Hüsameddin, İlkçağ Felsefesi Tarihi, Hü-Er Yayınları, Konya 2000. FARABİ, Ebu Nasr, Aristo Felsefesi, çev. Hüseyin Atay, Farabi’nin Üç Eseri, Morpa Kültür Yayınları, İstanbul 2004. GÖKBERK, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstabul 2000. GÖKBERK, Macit, Felsefenin Evrimi, Milli Eğitim Bakanlığı. Yayınları, İstanbul 1979. HERAKLEITOS, Kırık Taşlar, çev. Alova, Bordo Siyah Klasik Yayınlar, İstanbul 2003. İBN SİNA, Ebu Huseyn, Fizik, çev. Muhittin Macit- Ferruh Özpilavcı, Litera Yayıncılık, İstanbul 2004. KRANZ, Walther, Antik Felsefe: Metinler ve Açıklamalar, çev. Suad Y. Baydur, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1994. LUKACS, Georg, Estetik, çev. Ahmet Cemal, Payel Yayınları, İstanbul 1985. MACINTYRE, Alasdair, Etik’in Kısa Tarihi, çev. Hakkı Hünler- Solmaz Zelyut Hünler, Paradigma Yayınları, İstanbul 2001. PLATON, Devlet, çev. Sabahattin Eyuboğlu- M. Ali Cimcoz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2002. PLATON, Epinomis, çev. Adnan Cemgil, Sosyal Yayınlar, İstanbul 2001. PLATON, Kratylos, çev. Cenap Karakaya, Sosyal Yayınlar, İstanbul 2000. PLATON, Phaidon, çev. Suut Kemal Yetkin- Hamdi Ragıp Atademir, Mili Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1997. PLATON, Phaidros, çev. Hamdi Akverdi, Mili Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1997. PLATON, Timaios, çev. Erol Güney- Lütfi Ay, Sosyal Yayınlar, İstanbul 2001. PLATON, Yasalar, çev. Candan Şentuna- Saffet Babür, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1998. RAZİ, Fahreddin, Kelama Giriş, çev. Hüseyin Atay, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002. ROSS, David, Aristoteles, çev. Ahmet Arslan- İhsan Oktay Anar- Özcan (Yalçın) Kavasoğlu- Zerrin Kurtoğlu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2002. SAHAKIAN, William S., Felsefe Tarihi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul 1995. SKIRBEKK, Gunnar- Nils Gilje, Antik Yunan’dan Modern Döneme Felsefe Tarihi, çev. Emrullah Akbaş- Şule Mutlu, Üniversite Kitabevi Yayınları, İstanbul 2004. WEBER, Alfred, Felsefe Tarihi, çev. H. Vehbi Eralp, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1998. ZELLER, Eduard, Grek Felsefesi Tarihi, çev. Ahmet Aydoğan, İz Yayıncılık, İstanbul 2001. Son Düzenleyen GusinapsE; 04-04-2006 @ 03:46. | |
|
| | #4 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Filozoflar
Felsefe ögrenimini, Epikürosçu Phaedros, Stoaci Diodotos ve Akademi'ye bagli Philon'dan almis olan Cicero'nun önemi, Yunan düsüncesini daha sonraki kusaklara aktarmasindan olusur. Bilgi teorisi açisindan, kesinlige baglanmak yerine olasiliklarin yolunu izlemeyi yegleyen, buna karsin ahlak alaninda, dogmatik bir tavir sergileyip, Stoacilara ve bu arada Sokrates'e yönelen Cicero, Latincenin felsefe dili olarak gelismesine katki yapmis ve bu arada, dinsel görüsleri açisindan daima agnostik kalmistir. Kuskuculugu çürütemeyen, fakat kuskuculugun ahlak için yarattigi tehlikenin bilincine varan Cicero, kuskuculuga karsi, dogrudan ve kesin olan ahlak bilincinin kurumlarina siginmis ve temel ahlaki kavram ve ilkelerin dogustan oldugunu öne sürmüstür. O, ayni çerçeve içinde, erdemin mutluluk için fazlasiyla yeterli oldugunu, kurgusal ya da entelektüel degil de, pratik erdemin daha büyük bir deger tasidigini belirtmistir.
Evrende gerçekte yalnizca toprak, su, hava ve ates gibi dört ögenin varoldugunu, bu ögelerin ezeli ve ebedi oldugunu savunan Empedokles'e göre, geri kalan hersey, evrendeki tüm diger varliklar, bu dört ögenin degisen oranlardaki birlesmesinden meydana gelir. Empedokles'in yeniligi, bu dört ögenin disinda olup, onlarin hareketlerinden sorumlu olan ask ve nefret gibi iki güç öne sürmüs olmasidir. Ask ve nefreti fiziki çekme ve itme etkileri uygulayan dogal güçler olarak öne sürmüs olan filozofa göre, nefret, etkisiyle her ögenin kendisini, diger ögelerden ayirmaya çalistigi; ask ise, bilesik yaratiklar meydana getirmek için, bir ögeyi diger ögeyle karistiran güçtür. | |
|
| | #5 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Filozoflar
Hakkinda dogrulugu kuskulu pek çok öykü anlatilan Kinik Diogenes hakkinda, onun gündüzleri Atina sokaklarinda elinde fenerle dolasarak, dürüst bir adam aradigi söylenir. Atina'da gelenekçilige karsi bir tavir alan Diogenes, toplumdaki yapayliklara ve uzlasimsal degerlere meydan okumus ve, her tür yerlesik kuralin insanin dogalligina aykiri düstügüne inandigi için, toplumun tüm yerlesik kurallarina karsi çikmayi, uzlasimsal ölçü ve inanislarin çogunun bos oldugunu göstermeyi ve insanlari yalin ve dogal bir yasam biçimine çagirmayi amaçlamistir. Ona göre, sade bir yasam tarzi, sadelikten baska, örgütlenmis, dolayisiyla uzlasimsal toplumlarin görenek ve yasalarini da önemsememek anlamina gelir. Diogenes, dogaya aykiri bir kurum olan ailenin yerini, kadinlarin ve erkeklerin tek bir ese bagli olmadigi, çocuklarin ise bütün toplumun sorumlulugunda bulundugu dogal bir durumun almasi gerektigini savunmustur. Diogenes yoksulluk içinde yasadigi, halka açik yerlerde yatip kalktigi ve yiyecegini dilenerek topladigi halde, herkesin ayni sekilde yasamasi gerektigini savunmamistir. Onun tek amaci, kisinin en kisitli yasam kosullarinda bile, mutlu ve bagimsiz olabilecegini göstermek olmustur. Diogenes'in savundugu yasam tarzinin ilk ilkesi kendine yetme, yani kisinin, mutluluk için gerekli herseyi kendi içinde tasiyabilmesi ilkesidir. Ikinci ilke olan 'utanmazlik', kendi basina zararsiz olan bazi eylemlerin hiçbir sekilde yapilamayacagini öne süren uzlasimlari umursamamak anlamina gelir. Bu ilkeden yola çikarak yerlesik davranis kaliplarina uymadigi için, kendi açisindan sade ve dogal, toplumsal degerler açisindansa sefil denebilecek bir yasam dürdügü için, Diogenes'e kinik denmistir. Onun üçüncü ilkesi, yozlugu ve kendini begenmisligi açiga vurmaktan ve insanlari yenilenmeye yöneltmekten asla çekinmemek anlaminda 'sözünü sakinmazlik'tir. Diogenes'in dördüncü ilkesine göre, ahlaki yetkinlige ancak yöntemli egitimle, iradenin gücünü sinayan pratik egzersizlerle ulasmak mümkün olabilir.
Son Düzenleyen GusinapsE; 06-04-2006 @ 18:22. | |
|
| | #6 (mesaj-linki) | |
| HERAKLEİTOS:HERAKLEİTOS: Parmenides'in durağan ve değişmez varlığına karşi, niteliksel değişme olarak oluşun gerçekliğini öne süren Yunan filozofu. Bilgi bakımından, empirik ya da duyusal bilgiye hiç değer vermeyen Herakleitos, gözlerin ve kulakların kötü tanıklar olduğunu öne sürerek, rasyonalizmin savunuculuğunu yapmıştır. Çok şey bilmeye, ansiklopedik bir bilgiye karşi çikan filozof, çok şey bilmenin akıllı olmayı ögretmedigini söylemiştir. Siyasi alanda, demokrasi karşitı eğilimlerini, çogunluk geniş halk yığınlarına karşi duyduğu nefretle birleştiren ve 'bir kişinin, yetkin biriyse eğer, kendisi için, on bin kişiden daha değerli olduğunu' söyleyen Herakleitos'un metafiziğinin en önemli tezi, hiç kuşku yok ki, çatisma ve savaşin herşeyin babası olduğu düşüncesidir. Ona göre, karşitların savaşi, varlık ya da oluşun tek ve en önemli koşuludur. Zira bu savaş olmasaydı, hiçbir şey varolmayacaktı. Bundan dolayı, varlıkların doğuş ya da varlığa gelişi, birbirlerine karşit olan ve dolayısıyla birbirlerini varlıkta tutan karşitların çatismasina bağlıdır. Onun varlık ögretisinin ikinci tezi ise, herşeyin birliğini ortaya koyar. Birlik, tıpkı İyonyalı düşünürlerde olduğu gibi, evrenin ilk maddesinden, evrendeki herşeyin kendisinden doğduğu maddi tözden meydana gelir. Bu birliği ateşte bulan Herakleitos'a göre, ateş, örnegin yoğunlaştığı zaman, nemli hale gelir ve basınç altında suya dönüşür. Su donduğu zaman ise, toprak olup çikar. Onun ilk madde olarak ateşi seçmesi, daha çok ondaki oluşu, değişme ve birlikten çokluga geçiş sürecini en iyi, yakarak ve yıkarak yaşayan ateş ifade ettiği için önem taşir. Herakleitos birliğin olduğu kadar, çoklugun da hakkını veren bir filozoftur. Başka bir deyişle, o monist bir filozof olduğu kadar, aynı zamanda bir çokluk filozofudur. Onun çokluk filozofu olmasını mümkün kılan şey ise, oluşu ön plana çikartmis olmasıdır. Herakleitos'a göre, çokluk ya da karşitlar olmaksızın, varlık ya da oluş olamaz. O, bir yandan da çoklugun birliğe dayandığını söylemiştir. Bundan dolayı, çokluk olmadan birlik, birlik olmadan da çokluk olamaz. Evren, aynı zamanda hem bir ve hem de çoktur; bu da, oluşla ifade edilir. Herakleitos, birlikten çokluga geçiş ve oluş sürecini, ateşle ve dolayısıyla akış düşüncesiyle ifade etmiştir. Bu onun varlık görüşünün üçüncü temel tezini meydana getirmektedir. Şeylerin sürekli akışı, herşeyin akmakta oluşu, evrenle ilgili en önemli doğrudur. Ona göre, evrende kalıcılık ve durağanlık yoktur; herşey değişmekte, yakarak, yıkarak yaşamaktadır. Herakleitos kendisinden önceki filozofların boşu boşuna evrende kalıcılık ve süreklilik aradıklarını, oysa evrende kalıcılık bulunmayıp, mutlak bir değişmenin söz konusu olduğunu öne sürmüştür. Nehir akıp gittiği için, o aynı nehre iki kez giremeyeceğimizi belirtir. Evrende hiçbir nesne, nesnelerin hiçbir özelligi yoktur ki, değişmeden aynı kalsın. Herşey bir başka şeyin yıkımı ve ölümü sayesinde varlığa gelmekte ve daha sonra yok olup gitmektedir. Evrendeki tüm ögeler arasında sürekli bir çatisma ve savaş hali vardır ve değişmeyen tek şey, bu değişme halinin sonucu olan kozmik denge durumudur. Son Düzenleyen GusinapsE; 13-04-2006 @ 22:03. | |
|
| | #7 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Filozoflar![]() Marx'ın yeni tarihçiliği, sınıflara ayrılmış insanların güçlerini açıklayan bir ideolojiyi yaratarak Batı toplumunun kaderini planladı. Fakat maddesel güçleri yola çıkarmak için insanoğlu özgürlüğünü terkediyor ve kısıtlanıyordu. | |
|
| | #8 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Filozoflar Farabi Farabi, Ortaçağ’da yaşamış büyük İslam filozoflarından biridir. Aristoteles’in felsefesini İslami açıdan yorumlayarak İslam düşüncesiyle bağdaştırmaya çalışmıştır. İslam felsefe geleneğinde Aristoteles «ilk öğretmen», onun yetkin yorumcusu Farabi ise, «ikinci öğretmen» olarak nitelenir. Farabi’nin hayatı hakkındaki kaynaklarda yer alan bilgiler oldukça yetersizdir; özellikle ilk elli yılı hakkında pek az bilgi bulunmaktadır. 870 yılında Türkistan’ın Farab bölgesindeki Vesiç köyünde doğdu. Asıl adı Muhammed, babasının adı Tarhan, dedesinin adı Uzlug’dur. Kaynaklarda «Türk filozofu» diye anılır. Babasının bir kumandan olduğu, kendisinin de bir süre kadılık yaptığı söylenir. Temel din ve dil bilgilerinden sonra fıkıh, hadis ve tefsir okudu. Türkçe ve Farsça’nın yanında Arapça’yı da öğrendi. Döneminde yaygın olan matematik ve felsefe gibi rasyonel bilimler alanında da öğrenim gördüğü sanılmaktadır. Ancak asıl felsefe öğrenimini hayatının oldukça geç döneminde (elli yaşlarında) gittiği, dönemin en gelişmiş bilim ve kültür merkezi olan Bağdat’ta yaptı. Tanınmış mantıkçılardan Matta bin Yunus’tan mantık okudu ve kısa zamanda hocasını geride bıraktı. Bir felsefe şehri alan Harran’a giderek arada da Yuhanna bin Haylan’dan öğrenim gördü. Bağdat’a dönerek Aristoteles’in kitaplarını inceledi. Bu çalışmaları ve felsefedeki yetkinliği nedeniyle kendisine ikinci öğretmen (birincisi Aristoteles) denildi. Bağdat’ta yirmi yıl geçiren Farabi Hamdaniler’in başşehri olan Halep’e gitti ve burada Hamdani emiri Seyfüddevle’nin yakın ilgisini gördü. Sarayda gelenekleşen bilim ve sanat toplantılarına katıldı. Burada bilim ve düşünce adamı olarak saygın bir yer edindi Mısır’a yaptığı kısa bar geziden döndükten hemen sonra seksen yaşında Halep’te öldü (950). FELSEFESİ Mantık ve bilgi kuramı Farabi mantıkla ilgili eserlerini büyük ölçüde Aristoteles’in Organon’unu açıklama veya özetlemeye ayırmıştır. Kategoryalar (Kategoriai), Önerme (Peri Hermenias), Birinci Analitikler (Analitika Protera), İkinci Analitikler (Analitika Ustera), Topikler (Topika), «Sofist Çürütmeler Üzerine» (Peri Sofistikon Eleghon) ve «Konuşma Sanatı» (Tehne Rhetonike) üzerine yaptığı çalışmalar bunlardandır. Ayrıca, o Yeniplatoncu filozof Porfirios ’un Kategoryalar giriş alarak yazdığı lsagoge’yi (Bisagoge) şerhetmiş; gerek bu çalışmalarında gerekse el-Elfâzu’l -Müstmele fi’l-Mantık ve İhsaû’l-Ulûm gibi kendi kitaplarında mantık sorunlarına geniş yer vermiştir. Farabi’nin mantığa yalnızca bilimsel düşüncenin arı bir çözümü olmayıp, aynı zamanda, dille ilgili değerlendirmeleri ve bilgi kuramıyla ilgili sorunları da içerir. Filozofa göre gramer yalnızca bir ulusun diline özgü olduğu halde mantık bütün uluslar için geçerli olan bir «insanlık aklı»nın anlatım yasalarını içerir. Mantığın yöntemi. sözdeki en yalın öğelerden en karmaşık öğelere, yani, sözcükten önermeyle, önermeden de tasıma gitmektir. Amacı bakımından mantık, insan zihninin sağlıklı düşünmesini. yanılgılardan korunmasını sağlayan ve insana gerçeğe ulaşmanın yolunu gösteren bir «ilim»dir. Dilde gramer, şiirde vezin neyse, mantığın düşünülürler (ma’kul ile ilişkisi de odur. Farabi mantığa iki yönlü katkıda bulunmuştur. Önce, İslam düşünce çevresinde Aristoteles mantığının tanınmasını ve doğru anlaşılmasını sağlamıştır. Mesela, Aristoteles mantığının yasalarını, Aristoteles’in kullandığı örnekler yerine, kendi toplumunun günlük yaşamından seçtiği örneklerle açıklar. İkinci olarak, Farabi, kendi deyimiyle İslam dünyasında “beş sanat” diye tanınan akıl yürütme yollarını yeniden tanımlar. Buna göre eğer akıl yürütme oh kesinliğe veya gerçekliğe götürürse buna «burhanî» (kanıtlayıcı), iyi niyete dayalı olarak kesinliğe benzer bir sonuca götürürse bu akıl yürütmeye «cedel» (diyalektik), art niyete dayalı olarak kesinliğe benzer bir sonuca ulaştırırsa buna «safsata». Olası bir sonuca götüren akıl yürütme yöntemine «hitabet» ruha zevk veya acı veren bir sonuca götürüyorsa bu akıl yürütmeye de ‘<şiir’> denir. Değişik konum ve koşullarda bu akıl yürütmelerin biri veya diğeri kullanılır. Mesela filozoflar ve bilginler burhana, ilahiyatçılar cedele. siyaset adamları hitabete dayalı tasımları kullanırlar. Farabi, Aristoteles’te görülen ve daha sonra İslam dünyasında gelenekleşen bir anlayışla, konusunun dış dünyadaki nesnelerle ilişkisi bakımından mantığı iki bölüme ayına 1. Kavramlar ve tanımlarla ilgili sorunları kapsayan «tasavvurlar» 2. Önermeler, tasımlar ve kanıtlar (burhanlar) ile ilgili konuları kapsayan «tasdikler» Tasavvurlar, zihinde oluşan en yalın kavramları içerir. Bu kavramlar, olumlama veya yalanlamaya elverişli olmayan, zihinde doğuştan bulunan veya duyularla kazanılan zorunluluk, varlık, imkan gibi tikel formlardır. İnsan zihninin en kesin ve en yalın fıkirleri olan bu formların veya tasavvurların mantıktaki işlevi önermelere malzeme oluşturmalarıdır. Buna göre önermeler tasavvurları birbirine bağlanmasıyla oluşur ve böylece önermeler ya «tasdik» edilir ya da yalanlanır. En güçlü ve güvenilir önermeler, «Bütün parçadan daha büyüktür» gibi, aklın hiçbir deneysel kanıta gerek duymaksızın doğuştan benimsediği, kesinliği apaçık olan yargılardır. Bu tür önsel önermeler; matematik, metafizik ve ahlak için zorunlu ve açık seçik ilkelerdir. Mantık biliminde bu önermeler öncül olarak alınmak suretiyle bunlardan tasıma, tasımdan da kanıta (burhana) ve kanıtlanmış bilgiye ulaşılır. Böylece Farabi’ye göre mantığın asıl konusu bilinirlerden bilinmeyenin bilgisine ulaştıran kanıtlama (burhan) yöntemidir. Aristoteles mantığındaki kavramlar ve tanımlar (Kategoryalar), bunlardan önermeler oluşturma (Önerme) ve tasımlar (Birinci Analitikler) sadece kanıtlamaya (İkinci Analitikler) ve dolayısıyla kesin bilgi elde etmeye birer hazırlık değeri taşır. Çünkü kanıtlamanın temel amacı, bütün bilimlerde uygulanması mümkün olan zorunlu bilgilerin yasalarına ulaşmaktır. Farabi, bilginin üç kaynağı olduğunu düşünür: duyu, akıl ve nazar. İlk ikisiyle bilgiye doğrudan doğruya, «düşünme» anlamına gelen sonuncusuyla da aracı önermeler ve spekülasyonlara ulaşılır. Her iki bilgi çeşidinde de apaçık bilgiye ulaşmanın aracı olan sezginin (hads) payı vardır. Buna göre sezginin de, biri duyular ve akılla ilgili, diğeri spekülasyonlarla ilgili olmak üzere iki çeşidi vardır. İlki dış dünyayı algılamamıza, ikincisi de varlık ve olguların ilkelerini kavramamıza olanak verir. Böylece kesin kanıtlama (burhan), zorunlu varlığı karşılayan zorunlu bilgiye götürür. Psikoloji ve akıl kuramı Farabi, bir yandan, Aristoteles gibi psikolojiye doğa bilimleri içinde yer verirken, öte yandan onu metafizik ve tasavvufa bağlar. Filozofa göre insana yetkinlik ve ayrıcalık kazandıran ruh (nefs), ruha yetkinlik kazandıran da akıldır; böylece; insanı insan yapan da akıldır. Akıl, çocuğun ruhunda potansiyel olarak (bilkuvve) vardır, ve bu aklın ilk mertebesidir. Aksi işlevsel (bulut) düzeyine tahayyül e duyular aracılığıyla cisimlerin formlarını algılayarak ulaşır. Ancak, bu geçiş, insanın salt kendi eyleminin sonucu değil, mertebe bakımından «insansal akıl»’dan üstün durumda bulunan, kozmolojik bir varlık olan ve Etkin Akıl (ay feleğinin aklı) denilen metafizik üç sayesindedir. Böylece, insan aklının bilgisi, kendi bağımsız işleyişinin bir sonucu olmayıp bir bakıma yukarıdan sunulmuştur. insana düşen, zihinsel ve ahlaksal çabalarıyla ruhunu, bu bilginin kendisinde yansımasına elverişli duruma getirmesidir. Bu sayede aklımız, Etkin Aklın ışığı altında cisimlerin tümel formlarının algılamak ,böylece duyumlar gelişerek rasyonel bilgiye dönüşmektedir. Aslında duyum (ihsas), yalnızca maddesel yapısından soyutlanmış formların kazanılmasından ibarettir. Maddesel dünyanın üstünde bulunan formların ve tümel kavramların asıl kaynağı göksel akıllardır; şu halde insan bilgisinin kaynağı da fizik ötesindedir. İnsan aklı üçüncü ve en ileri gelişme aşamasında, göksel akılların sonuncusu ve dünyadaki olup bitenlerin yakın nedeni olan Etkin Akıl ile bağlantı (ittisal) kurar ve ondan aldığı bilgilerle «alıcı (müstefat) akıl» düzeyine ulaşır. İnsan aklının bu Etkin Akıl ile bağlantı kurması onun en son amacı ve en yüksek mutluluğudur. Doğa bilimleri Farabi mantıktan yola çıkarak fizikle ilgili görüşlerini açıklar; metafiziği kozmoloji ve psikoloji ile, doğa bilimlerini de metafizik ve yine psikoloji ile birleştirir. Böylece Tanrı ile göklerin hareketleri, «gök akılları»nın mertebeleriyle de insan arasında kopmaz bir bağ kurar. Sonuçta, tüm varlık katmanları arasında ve yine bunlarla ilgili bilgiler arasında kurduğu sıkı ilişki, onun sisteminin birlik ve bütünlüğünü oluşturur. Farabi, doğa bilimleri alanlarında yazdığı Kitâbü’s-Semâ, El-Asâru’l-Ulviyye, Kitâbül-Meâdin, Kitâbun Nebat, Kitâbun-Nefs, Es Sıhhatü ve ‘l-Maraz , El-Hissü ve ‘l- Mahsus gibi eserlerinde Aristoteles’in ustukuslar (öğeler) ve onların maden, bitki ve hayvanların fiziksel bileşimleri üzerindeki rolüne ilişkin görüşlerini inceler; aynı şekilde, insanın hayvanlar âlemiyle biyolojik ve ruhsal benzerlik ve ortaklıklarını araştırır; bu bağlamda canlılık oluşumları ve büyümeyi açıklar. Farabi, doğa bilimleriyle ilgili incelemeleri arasında gökcisimlerini ve meteorolojik olayları da kısaca açıklarken, yine Aristoteles’e uyarak doğa bilimlerinin bir kolu saydığı psikolojiye oldukça geniş yer verir. Farabi, kendisinden önceki düşünürlerin Pitagoras ve Demokritos’tan aldıkları doğa felsefesine karşı çıkar; bu felsefenin temelini oluşturan boşluk ve atom görüşünü de kesinlikle reddeder; bunun yerine Aristoteles’in madde ve suret (form) kuramını benimser. Bu düşünceye göre maddeyle suretin birleşmesinden cevher doğar. Madde, bütün değişimlerine karşın yokluk kabul etmez. Üç boyutun sonlu olması evrenin de sonluluğunu gösterir. Filozofumuz doğa görüşünde tam bir belirlenimcidir (determinist) ve bu durum onun metafizik alandaki belirlenimci anlayışının bir sonucudur. Ona göre, Tanrı’nın eylemleri de dahil olmak üzere hiçbir olay nedensiz ve keyfi olarak meydana gelmez. Tüm olayların nedenleri en sonunda Tanrı’nın eylemlerine, bu eylemler de O’nun en iyi kuşatan bilgisine dayanır. Tanrısal eylemlerin nedeni de O’nun en iyi hakkındaki bilgisidir. Matematik bilimlerin aritmetik, geometri, perspektif (menazır), astronomi, musiki, dinamik ve mekaniği kapsadığını düşünen Farabi’ye göre tüm bu bilimlerin her birine özgü soyut kavramları, terimleri ve ilkeleriyle ilgili bir kuramsal yanları, bir de [herhangi bir nesnel alana uygulanmasına ilişkin pratik yanları vardır. Birçok eski düşünür gibi Farabi de gökcisimlerinin yeryüzündeki olaylar üzerinde belirli nedensel işlevleri ve etkileri bulunduğunu düşünür. Bu etkilerin bir bölümü astronomik hesaplamalar yoluyla belirlenebilir. Mesela bazı yeryüzü bölgelerinin güneşe yakınlıklarıyla ısı dereceleri arasında matematiksel bir ilişki bulunduğu saptanır. Ancak gökcisimlerinin yeryüzü ve oradaki varlıklar üzerinde astronomik hesaplarla belirlenemeyen etkileri de vardır. Işte astrolojideki kehanetler bunlarla ilgilidir ve bu kehanetler bilimsel dayanaktan yoksun birer tahminden ibaret olup rastlantısal olarak doğru da çıkabilir. Şu halde, Farabi’nin örneğiyle, böyle durumlarda bir zorunluluktan söz edilemeyeceği için, görüşümüzle Güneş arasına Ay’ın girmesiyle ortaya çıkan güneş tutulması gibi göksel olayları mutluluk veya felaket nedeni saymak ahmaklıktan başka bir şey değildir. Metafizik görüşü Farabi’nin ontolojisi ve felsefesinin temelini onun Tanrı hakkındaki görüşleri oluşturun Buna göre, gerçeğin zirvesinde «zorunluvarlık» (vâcibü’l-vücüd) olan Tanrı bulunur. 0, Bir’dir ve bir bakıma her şeydir. Çünkü, O, bütün varlıkların dayanağı ve varlık nedenidir; varlığın başka hiçbir şeye borçlu değildir; tersine her şeyin varlığı O’ndan gelmektedir. Çünkü bir varlık ya «mümkün» veya «zorunlu» (vücib) olur; üçüncü bir şık düşünülemez. Mümkün olan, var olması için kendisinden önceki bir nedene (illet) muhtaçtır. Mantıksal olarak nedenler dizisi bir ilk nedende durmak zorundadır ve bu İlk Neden’in de bir nedeni olmayacağı için O, zorunlu ve nedensiz varlıktır; bundan dolayı da sonsuz varlıktır; yine 0, ezelden beri etkindir; salt gerçek ve salt iyidir. Var olan her şey, kozmolojik bir düzen içinde ve zorunlu olarak O’ndan taşmaktadır (feyz, sudür); O’nun «bilgisi, inâyeti ve cömertliği»nln sonucudur. O, bütün düşünce ve tasavvurların üstünde bir gerçektir; bu yüzden O’nun ne olduğunu değil, ne olmadığını düşünebiliriz. Ahlak ve siyaset kuramı Farabi’nin genel felsefesindeki rasyonalizm (akılcılık) ahlak felsefesine de hükimdir, Çünkü, ona göre, ruhun arınmasına yani ahlaksal gelişmeye yalnızca bedensel davranışlarla değil, daha önemli olarak akıl yoluyla ve zihinsel çabalarla ulaşılır. Farabi felsefesinde hayatın veya insan ruhunun en yüce amacı olan mutluluğa ulaşmanın birinci koşulu «akılsal ve düşünsel erdemler»dir. Akıl ve düşünce yoluyla kazanılan «hikmet»de her şeyden önce metafizik bilgiler bütünüdür, çünkü o, varlıkların en üstünü hak kındaki en değerli bilgidir; ve o, etik Varlık» üzerine bir bilgidir. Yine hikmet, varlıkların Tanrı’dan nasıl ve ne ölçüde gerçeklik ve yetkinlik aldıkları hakkındaki bilgidir. İlk Varlık’tan yetkinlik ve üstünlük alanlardan biri de insan olduğu için hikmet, aynı zamanda insanın kendi yetkinliği ve erdemleri üzerine bir bilgidir. İnsanın ahlak bakımından en üstün amacı mutluluk olduğuna göre Tanrı’dan başlayarak varlıklar ve gerçekler hakkında edinilen bilgilerin toplamı olan hikmete ulaşmak insanın vazgeçilmez ahlaksal görevidir. Böylece hikmet, tüm ahlaksal erdemlerin de en üstünüdür. Farabi’rıin felsefesinde bütün amaçların en yüksek noktasını oluşturan ve insana gerçek mutluluğunu kazandıran Etkin Akıl ile «bağlantı» (ittisal) kavramı, onun siyaset ve ahlak felsefesini de belirleyen anahtar terimdir. Çünkü, filozof, insanın sosyal bir varlık olduğu şeklindeki Aristotelesçi tezi kullanarak, düşünsel ve ahlaksal yetkinliklerin ancak bir toplum içinde kazanılabileceğini> bunun da, bir bedenin bütün organları arasında bulunan bir uyum ve yetenekler birliği gibi, bir siyasal organizasyonla gerçekleşebileceğini düşünmüştür. Bu nedenle Farabi’nin sisteminde metafizik, ahlak ve siyaset kesin olarak bir bütünlük- taşır. Bu bütünlük, başta temel eseri El-Medînetü’l-Fâzıla olmak üzere, birçok eserinin yazım sistemine de yansımıştır. Onun, «siyaset» kavramını ikinci bir anahtar terim olarak ısrarla yinelemesi, belirtilen bütünleştirici yaklaşımından kaynaklanmaktadır. Çünkü, Tanrı’nın bütün evreni yönetmesiyle devlet başkanının (imam) ülkesini ve halkını yönetmesi, ruhun (nefis) da insanın varlık bütünlüğünü yönetmesi arasındaki benzerliği siyaset sözcüğünden daha iyi ifade edebilecek başka bir kavram yoktur. Bu anlayışla olmalıdır ki filozofumuz, Ihsau’l-Ulüm’da bilimleri tasnif ederken ahlaki siyaset biliminin bir kolu olarak göstermiştir. Farabi’ye göre ahlak, insanda erdemlerin ve güzel işler yapma olanağı sağlayan yatkınlıkların gelişmesini sağlayan bir disiplindir. Psikolojik olarak her insanda erdem (fazilet) veya erdemsizlik (rezilet) denilen birtakım yetenekler mutlaka bulunur. Ahlak eğitiminin görevi erdemleri etkin kılmak, erdemsizlikleri de etkisiz hale getirmektedir. Bu eğitimin temel yöntemi «ikna»dır; «zorlama» (ikrah) yöntemine nadiren ve geçici olarak başvurulmalıdır. Kuşkusuz ahlakın temel amacı olan mutluluğu ancak erdemlerin dışa yansıması olan güzel eylemlerle yakalamak mümkündür; bununla birlikte, bu tür eylemlerin mutluluğa götürebilmesi için ayrıca şu iki koşulun da bulunması gerekir: 1. Güzel eylemler isteyerek ve seve seve yapılmalıdır; 2. Güzel eylemler hayat boyunca her zaman ve her durum da yapılmalıdır. Farabi’nln ahlak felsefesinde, daha sonra İngiliz hazcılarında görüldüğü gibi bir tür lezzetler ve elemler sayımı da benimsemiştir. O, temelde duyusal hazlara önem vermemekle birlikte, yapıldığı zaman verdiği duygunun değeri ve ölçüsü ne olursa olsun, sonunda lezzet veren eylemin yapılmasını, bir eylem hem lezzet hem de elem verecek nitelikteyse, bunlardan hangisinin daha güçlü olduğunun göz önüne alınmasını önerir. Gelecekteki mutluluk uğruna şimdiki zevk ve hazlardan vazgeçmek sağlıklı düşünme ve irade gücüne sahip olmayı gerektirir. Farabi, bu iki yeteneğe sahip olanı «özgür insan», bunlardan yoksun olanı da hayvansal insan diye niteler. Farabi siyaset ile ahlak arasında kurduğu sıkı ilişki nedeniyle Tasilü’s-Saâde adlı eserinde siyasal lideri bir ahlak prototipi, önderi ve öğretmeni olarak görmüştür. Son Düzenleyen GusinapsE; 14-05-2006 @ 21:25. | |
|
| | #9 (mesaj-linki) | |
| Cvp: FilozoflarDin İle Bilginler ve Filozoflar Dinler, bilim adamlarıyla filozofların atılganlığı hiçbir zaman hoş karşılanmadılar. Yunan efsanesine göre, insanların zekâsını aydınlatmak istediği için Prometheus'u Olympos'un tanrıları Kafkasya'da bir kayaya bağladılar. Bu efsane, bilim ağacının meyvesinden tatmak istediği için cennetten kovulan Adem'in İncil'deki hikâyesiyle birleşir. Her çağda bu dinsel baskılara rastalanabilir. Atina'nın puta tapanları Sokrates'e baldıran zehri içirdiler; çünkü o, tanrılara inanmıyordu. Filozof Demokrites Abdere'den kovuldu, Heraklites Ephese'den sürgün edildi. Katolik kilisesi Galile'yi hapse attı, Kampanella'ya olmadık işkenceler yaptı; Giordano Bruno'yu Roma'da, Vanini'yi Toulouse'da diri diri yaktı. Engizisyon beş milyon insanı zindanlarda çürüttü, ateşe verilen odun yığınlarının içinde yakıp kül etti. Cenevre'nin protestanları tanrıbilimci hekim Michel Servet'i diri diri yaktılar. Yahudi hahamları Spinoza'yı taşa tutmaya kalktılar. Çünkü o, Traite theologique - politique (Tanrıbilimsel-Siyasal İnceleme) adlı yapıtınad Kutsal Kitap'ı özgün bir anlayışla yorumlamıştı. Modern düşüncenin kurucusu Descartes özgür olabilmek için Fransa'dan ayrıldı. Kilisenin takibinden kurtulmak amacıyla yirmi yıl Hollanda Cumhuriyeti'nde sığınmacı olarak yaşadı. Çünkü artık, "kör dehliz"de yaşamak istemiyordu. Yakın çağlara gelelim: Darwin ve Darwincileri Amerika Birleşik Devletleri Protestan kilisesinin çömezleri mahkemeye vererek mahkûm ettirdiler. Victor Hugo 15 Ocak 1850'de Yasama Meclisi'nde verdiği ünlü söylevinde bu din adamlarının mahkemesine seslenerek onlara şu kıtayı gönderiyordu Kim mi sizi kızdıran? Söyleyeyim: Siz insan aklına kızıyorsunuz! Çünkü o, ipliğinizi pazara çıkarıyor! Bilim alanında görülen her ilerlemenin dini gerilettiği söylenebilir. Hatta, bilimin Tanrıyı ve dini tanımadığı bile öne sürülebilir. Gök mekaniği ile ilgili çalışmalarını kutlamak üzere Napolyon, Laplace'i huzuruna kabul ettiği zaman, ondan yapıtında Tanrı'dan niçin söz açmadığını sordu. Büyük matematikçi, İmparator'a şöyle yanıt verdi: "Böyle bir varsayıma hiç ihtiyaç duymadım da ondan haşmetmeap..." Bütün bilginler, Laplace'ın bu ünlü sözünü kendileri için de kullabilirler. Ya bilim, ya din: İkisinden birini seçmek gerek... | |
|
| | #10 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Filozoflar TARİHTE LAFI GEDİĞİNE OTURTANLAR Bir filozofa sormuşlar: - "Şansa inanır mısınız?" Filozof: - "Evet, yoksa sevmediğim insanların başarılarını neyle açıklayabilirdim." 1. Churchill, avam kamarasında konuşurken, muhalif partiden bir kadın milletvekili, Churchill' e kızgın kızgın şöyle seslenir: - "Eğer, karınız olsaydım, kahvenizin içine zehir karıştırırdım." Churchill, oldukça sakin kadına döner ve lafı yapıştırır: - "Hanımefendi, eğer karım siz olsaydınız, o kahveyi seve seve içerdim." 2. Sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş. Bir gün eşi Sokrates'e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Bakmış kocası hiç bir tepki göstermiyor; bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış. Sokrates, gayet sakin: - "Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum" demiş. 3. Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini iğnelermiş. Bernard Shaw, bir oyununun ilk gecesine, Churchill' i davet etmiş ve davetiyeye de bir pusula iliştirmiş: - "Size iki kişilik davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa." Churchill, hemen cevap göndermiş: - "Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynarsa." 4. Bir gün Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamış. Talebesi: - "İyi ama ben çok az bir paraya oynuyordum" diye itiraz edecek olunca Eflatun cevap vermiş: - "Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum." 5. Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir. Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: - "Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir: - "Ben çekilirim." 6. Meşhur bir filozofa: - "Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?" diye sorulduğunda: - "Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan" demiş. 7. Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile' ye hasımlarından biri: - "Efendim" demiş, "Kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi?" Galile: - "Doğru" demiş, "Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama, seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mi?" 8. Bir toplantıda, bir genç Mehmet Akif' i küçük düşürmek ister: - "Affedersiniz, siz veteriner misiniz?" Mehmet Akif hiç istifini bozmadan şöyle yanıtlamış: - "Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?" 9. Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona: - "Sen sır saklamayı bilir misin?" diye sormuş. Vezir: - "Evet hünkarım, bilirim" dediğinde, Yavuz cevabi yapıştırmış: - "İyi, ben de bilirim." | |
|
![]() |
| Etiketler |
| filozoflar |
| filozoflarin hayati, |
Filozoflar Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Kadın Filozoflar | HayLaZ61 | Felsefe | 1 | 02-07-2007 23:49 |