| | #1 (mesaj-linki) | |
| Felsefe Platformu (Felsefe Hakkında Makaleler) Felsefe hakkında yazılmış makaleler, düşünürlerden yazılar.. Varoluşun Derinliği.. “…Heidegger’in insan anlayışıyla ilgili en sık dile getirilen eleştiri, onun topluluk insanından ziyade, yalnız biri olduğu; gerçek varoluşunun başkalarıyla değil, kendisiyle ilişkisinde temin edilmiş olduğudur. Bu eleştiriyi Jaspers, Buber, Berdyaev, Marcel ve biraz faklı bir şekilde Sartre yapmıştır. Buber’in (İnsan ile İnsan Arasında) eleştirisi, en güçlü ifade edilenidir. Buber, şimdilerde Amerika’da biraz moda olduğu için, onun eleştirisi de muhtemelen burada daha etkili olacaktır. Ne var ki o, Heideggerci insanın sırf kendisiyle değil; Varlık’la da ilişki içinde olduğunu ve Varlık’la ilişkisi sayesinde sahiciliğini kazandığını gözden kaçırmıştır. Dindar bir hümanist olan Buber, Heidegger’in Varlık’la ilgilendiğini; felsefi bir antropoloji kurmadığını gerçekten görmez. Heidegger açısından insan, Varlık’a götüren sırf bir kapı, bir geçittir. Dolayısıyla böyle bir düşünce projesinin insan varoluşunun psikolojik olsun, sosyal olsun tüm somut çehrelerinin hakkını vermesi beklenemez. Heidegger, Jaspers ve Buber gibi, insanla ilgili bir felsefe yapmaz. Oysa Jaspers ve Buber, dinleyenlerindeki hakiki varoluşu uyandırmaya çalışan varoluş coşkucularıdırlar. Heidegger ise, ne eksik ne fazla, bir ‘düşünür’dür; onun yaşamını oluşturan temel proje, Varlık’la ilgili ağırbaşlı ve ciddi bir ‘düşünüş’tür. Her ne kadar Buber’in itirazlarının ‘şekli olarak’ bir anlamı yoksa da, bu yaşlı hahamın, problemin gerçekte nerede olduğunu sezinleyecek harika içgüdüleri vardır: O, problemin ‘düşünür’ ile ‘insan’ın birleşip tek şey oldukları o belirsiz sahada yattığını görmüştür. Heideeger sadece bir düşünür olmaya çalışmıştır ve bu yönüyle de aslında, Jaspers ve Buber gibilerinin fevkindedir; Amerikan dobralığıyla söylersek, onlar düşünür olarak Heidegger’le aynı seviyede değillerdir. Fakat bir düşünür olmak, hatta Heidegger’in olduğu gibi üstün bir düşünür olmak, bir ‘insan’ olmak için yeterli değildir. Şayet düşünce, bize köklerimizi geri verebilse, Heidegger’inki bunu yapardı; zira hiçbir düşünür gündelik yaşamda onun kadar kök salmamıştır; fakat açıkçası düşünce bunu yapamamıştır. Heidegger bizi ışık ve görüntüde nelerin olduğunu görebilmemiz için, hiçbir düşünürün yapmadığı kadar gerilere götürmüştür. İhtiyacımız olan, bir adım daha atmak ve her ışığın bir ateşe ihtiyacı olduğunu görmektir. İşte bu nedenledir ki, Heidegger’den sonra, onun antik ‘Dasein’* iskeletine yeniden kan pompalayacak yeni bir Kierkegaard’a ihtiyaç duymaktayız...” William Barrett, “İrrasyonel İnsan” Türkçesi: Salih Özer, Hece Yayınları, Ankara, 2003 *Dasein: Dasein, heidegger’in insana verdiği isim olup, Almancada ‘Orada-Olmak’ anlamına gelmektedir. Heidegger’in, insan varoluşuna ilişkin tanımlamalarının hemen hiçbir yerinde ‘insan’ terimi geçmez; bunu yerine hep ‘Dasein’ terimi kullanılır. Heidegger’in bu tavrının nedeni, kendi zamanına dek süregelen insan anlayışından (sabit bir doğaya sahip belirli bir nesne ile karşı karşıya olduğumuz şeklindeki varsayım) kendini korumaktır. | |
|
| | #2 (mesaj-linki) | |
| Noktanın Ufkunda Düşünceler Noktanın Ufkunda Düşünceler Fikri CENDEL Tedrîcîlik, ilk hareket fikri ve küçüklükte büyüklük sırrını ihtiva eden nokta, çeşitli bakış açılarından ele alınırsa, çok esrar ve muammanın çözülüp açılmasında yardımcı olacaktır. İçimde bir nokta Dönüyor aleve. İçimde bir nokta Beynimde bir güve.. Kâinatta oluş ve gelişme, sebep ve netice münasebeti ibret nazarlarımıza serilen ince bir sır... Tıpkı, binlerce ders alacağımız şeylerin teshir edilmesi gibi.. Herhangi bir yumurtayı, çekirdeği, nutfeyi, hava molekülünü, atom parçacığını düşündünüz mü? Noktadan pek farkı olmayan küçüklüktedirler, ama pek büyük mânâları vardır. Nokta, hendesenin dar kalıplarına girmez. Onda, buut, ölçü göremezsiniz. Ama noktasız bir hendese düşünmemiz mümkün değildir. Kâinatta her maddî varlığın ölçüsü, takdir edilecek bir noktaya göre kıyaslanır. Noktasız sayı, şekil, ifade, oluş ve bitiş göremezsiniz. Noktanın buutsuz şeklinde üç büyük sır gizli. Sırların açılması, anlaşılmasına vesile olur. Tedrîcîlik, ilk hareket fikri ve küçüklükte büyüklük sırrı... Evet, noktanın küçüklüğünde tevazu görünür, tevâzuda ise idrak ve büyüklük. Nokta, cümlenin sonundaki netice değildir. Mânâ âleminden, varlık âlemine geçisin başıdır. Kararların tatbikatına başlangıçtır. Hem her şey başlangıçta bir noktadır. Ağaç, çekirdek, insan bir damla, kainat büyük patlama öncesi bir nokta.. Fiiller de fikir cephesinde bir nokta. İnsanın da kâinatta nokta hükmünde bir varlığı mevcut. İnsansız her şey manâsız, her şey abes. Her şey bir hiç veya hiçliğe gidiş. Semeresiz bir ağaç gibi. İnsan, kâinatın yaratılmasına sebep ve netice, çekirdek ve meyve... İnsan nokta gibi küçük ama pek büyük bir mânâ... Yaratılmışların ona doğru tevcih edilmesi gayesine işaret, insan o noktada âlemin mümessili kâinat ağacının gayesi ve meyvesi... Fikirler de evvela bir nokta ve çekirdektir. Ruh, tecrübe, hareket ve hayatın şartları; bu çekirdeği olgunlaştırır, geliştirir ve maddî âlemdeki fiiller, filiz verir. İyilik bir nokta, göle düşen bir damladır. Damlanın meydana getirdiği dalgacıklar, gölün genişliği ölçüsünde büyüme, gelişme kabiliyetindedir. Günah, bir nokta bir kanser bücresidir. Tövbe ile yok edilmezse, kalbi siyahlandıra siyahlandıra imanı yutuverir. Bu şuur çerçevesinde anlarsın ki, bir lokmada, bir bakmada, bir busede, bir noktada batmak nasıl olur. İnsanda bir nokta olan ene (benlik), istikametini düşünce ufkunda gelişmediğinde firavun olur. Eğer küçüklüğünü bilirse tevazudaki büyüklük görünür. Kastedilen mânâ da anlaşılır. Kâinat iç içe dairelerle dolu, noktadan kâinat kutrunda dairelere kadar namütenâhi daireler mevcut. Her genişleyen daire, kainâtta işleyen tedrîcilik kaidesine işaret.. Merkezde ve ilk harekette küçücük nokta yer almış. İnsanlığın, bu ölçü ile ulaşamayacağı genişlik, aşamayacağı mânia yoktur. Devamlı ve istikametli sızıntı da, mermer de olsa yol bulacaktır. | |
|
| | #3 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Felsefe Platformu (Felsefe Hakkında Makaleler) lkçağ Yunan felsefesinin ikinci okulu, dini, bilimsel ve felsefi görüşleriyle seçkinleşmiş "Pythagorasçı Okul"dur. Milattan önce altıncı yüzyılın ikinci yarısında Güney İtalya'da, Kroton'da Pythagoras tarafından kurulmuş olan okul; İlkçağ Yunan felsefesinde, İyonya'da kurulmuş olan Doğu geleneği karşısında, Batı geleneğini temsil eder. Pythagorasçı Okulun ikinci önemli özelliği, burada felsefeyi doğuran motifin değişmesidir. Buna göre, İyonya'da filozoflar, felsefeyle felsefenin kendisi için uğraşır, salt anlamak ve bilmek amacıyla felsefe yaparken, felsefenin temelinde salt teorik kaygı ya da ilgiler bulunurken, Pythagorasçılar felsefeyle salt pratik amaçlarla uğraşmışlardır. Burada amaç, anlamak ya da öğrenmekten çok, arınmak, bilgi yoluyla saflaşarak, evren ruhuyla birleşmektir. Başka bir deyişle, Pythagorasçılarda felsefenin kapsamı tümüyle değişir. Onlarda felsefe; varlığın nasıl ve neden meydana geldiği hakkında bir açıklama olmaktan çıkmıştır. Felsefe bir yaşam tarzıdır. Pythagorasçılar için amaç; insanlara evren hakkında bilgi vermekten çok insanları kurtarmak, ve arındırmaktır. Pythagorasçılarda, üçüncü olarak, madde yerine form, nitelik yerine nicelik, fizik yerine de matematik ön plana çıkmıştır. Buna göre, İyonyalıların maddeyi, bir şeyin kendisinden doğmuş olduğu maddi nedeni temele aldıkları yerde, Pythagorasçılar matematiksel ilkeleri temele almış ve bir şeyin yapısı, onun yerine getirmek durumunda olduğu işlev, yöneldiği amaç ortaya konduğu zaman, o şeyin açıklanmış olacağını kabul etmişlerdir. Pythagorasçı Okul, öncelikle, ilk olarak dini bir çerçeve içinde ifade edip, daha sonra felsefi bir düzeye yükselttiği ruh göçü anlayışıyla tanınmıştır. Buna göre, insan varlığı, biri ruh, diğeri beden olmak üzere, iki farklı bileşenden meydana gelmektedir. Bunlardan ruh temel bileşen olup, insanın gerçek özünü meydana getirir. Bundan dolayı, bedenin yok olup gittiği yerde, asıl gerçeklik olan ruh, ölümsüzdür ve bedenden bağımsız bir varlığa sahiptir. İnsanın mutluluğunun temelde ruhta aranması gerektiğini ifade eden Pythagorasçı görüşe göre, bedenle olan ilişkisi ruhun asıl özünü bozup kirletir. Ruh, bedenle olan ilişkisine, bu dünyada yaptığı iyilik ya da kötülüklere bağlı olarak, mutlak ölümsüzlüğe erişinceye, tanrısal alana yükselinceye kadar bir doğuş çarkı içinde olur ve insanın ölümünden sonra, değer bakımından kendisinden daha yüksek ya da aşağı varlıkların bedenlerine göçer. | |
|
| | #4 (mesaj-linki) | |
| Yaşam, kendi düzenini yaratır 19.yüzyılın son dönemlerinde evrenin sürekli şekilde düzenini yitirdiği saptanmıştı.Herşey karmaşaya,yani kaosa doğru gitmektedir. Düzensizliğin adı olan entropi,evrenin her yerinde artmaktadır. Mahlon B.Hoagland,Hayatın Kökleri adlı kitabında bu konu ile ilgili şöyle bir örnek gösterir: Biraz sulandırılmış mavi boya ile gene biraz sulandırılmış sarı boyayı aynı kaba boşaltalım.Yeşil karışım oluşana dek boya molekülleri rastgele ve düzensiz bir şekilde dağılırlar.Sıvının yeşil renk alması durumunda tüm moleküller en üst seviyede düzensiz dağılmışlardır,diğer taraftan,kendileri açısından en dengeli biçimi almışlardır. Şimdi işlemi tersine çevirmek,ayrı ayrı mavi ve sarı sıvılar elde etmek istersek,dengeli ve düzensiz olan sıvının yeşil renge yönelik çok güçlü isteğine karşı savaşmamız gerekecektir.Zira evrendeki tüm atomlar tam düzensizliğe,yani erişebilecekleri en son dengeye varmak isterler. Karmaşıklık durumu ve denge cansız maddeler için aynı şeydir.Biz insanlar ise bu iki özelliği özdeş görmeyi pek kabullenemeyiz. Bu doğal bir tepkidir.Zira yaşayan organizmanın bütün yönlendirmesi veya dürtüsü,cansız doğanın dağıtma yönelimine karşıdır. Canlı varlık sürekli ‘dengesizlik’ durumunu sürdürmeye çalışır.Çabası daha da ileri gider;özel bir durum olan sürekli dengesizliği yeniden yaratmaya çabalar. Yaşam,dağılmanın karşısındadır,kendi düzenini yaratır.Bir anlamda yeşil boyayı ayrıştırmaya gayret eder. | |
|
| | #5 (mesaj-linki) | |
| Saflığın GücüSaflığın Gücü Beden beraberlik ister, en içteki ruhun ise yalnızlık...Bedene ne kadar kök salarsan, o kadar mutsuz olursun. Bedenin ne kadar ötesine geçersen, o kadar hafiflersin. Varlıktaki pasif direniş ― cömertlik, çalmama güdüsü ve doğruluk ― kişiye saflık kazandırır. Bunlar Patanjali için ahlaki kavramlar değildir; bu her zaman akılda tutulmalıdır. Batı’da bular ahlak olarak öğretilmiştir. Doğu’da ise ahlak olarak değil, iç temizliği olarak öğretilir. Batı’da özgeci amaçlar olarak öğretilmiştir, Doğu’da bunların özgecilikle hiç alakası yoktur ― tamamıyla bencilliktir. Bu senin iç temizliğindir. Onlar sana saflık verir ve saflıkla imkânsız olan, mümkün, ulaşılabilir, erişilebilir hale gelir. Saflıkla, varlığının saldırganlığı kaybolur. Zarif, ince ve yumuşak bir hale gelirsin. Saflıkla, ilahînin tapınağı haline gelirsin. Saflıkla, herkese gelmesi ve sana uğraması için bir davetiye gönderilir ... ve bir gün damlaya dam- laya okyanus meydana gelir. Bunlar Batı’da ― veya Mahatma Gandhi’nin öğrettiği biçimiyle Hindistan’da ― olduğu gibi ahlaki kavramlar olarak öğretildiğinde nitelikleri bütünüyle değişir. “Pasif direnişçi olmalısın, çünkü şiddet başkalarını incitir. Kimseyi incitme. İnsanlık denilen, tek bir ailedir ve incitmek bir günah işlemektir,” dediğinde, konuyu tamamıyla başka bir boyuta saptırırsın. Patanjali der ki: “Pasif direnişçi ol; bu seni arındırır. Kimseyi incitme ― incitmeyi aklından bile geçirme, çünkü bu şekilde düşünmeye başladığın an, içsel olarak kirlenirsin.” Sorun diğerleri değil, sorun sensin. Elbette kişi pasif direnişçi olduğunda, diğerleri bundan fayda görür ama bu, pasif direnişçi olmanın amacı değildir. Bu yalnızca bir gölgedir, yalnızca ürünlerden biridir. Eğer yalnız başkalarını incitmemek için pasif direnişçi olmuşsan gerçek değil demektir. Pasif direnişçi sayılmazsın. Uygarlaşmış, iyi bir sosyal yurttaşsın ama varlığın dinden hiç nasibini almamış demektir. Pasif direnişçiliğin, sen ve diğerleri arasında iletici bir madde olarak iş görmeli. İşte o zaman yaşamın daha pürüzsüz bir hale gelir, ama daha saf bir hale değil, çünkü hedef (amaç) tüm nitelikleri değiştirir. Amaç başkalarını korumak değil ― başkaları elbette korunmalı, ancak şimdi konu bu değil ― amaç, saflığa ulaşmak, mükemmel saflığı öğrenmektir. Doğu dinleri bencil davranmıştır, çünkü başka bir yol olmadığını bilirler ve birileri bencil olduğunda başkaları bundan bir hayli yararlanır. Aslına bakarsan gerçek özgecilik, otantik özgecilik, derin bir bencillikten doğar. Bunlar birbirine zıt değildir, bunlar karşıt değildir; özgeciliğin çiçekleri, otantik özgecilik, derin bir bencillikten doğar. Bunlar birbirine zıt değildir, bunlar karşıt değildir; özgeciliğin çiçekleri, ancak bencil olan bir varlıkta açabilir. Bencil olmak doğal bir şeydir. İnsanları tersine zorlamak, tersine onları doğal olmayan bir yola itmektir; doğal olmayan, Tanrı’nın yolu da değildir. Doğal olmayan şey baskılamayı da beraberinde getirir; bu da sana saflığı getirmez. Yani şu unutulmamalıdır ki bunlar ahlaki amaçlar değildir. Aslına bakarsan Doğu’da, erdem asla bir amaç olarak öğretilmemiştir, dinin gölgesidir. Din olduğu zaman, ahlaklılık otomatik olarak gelecektir, kişinin canını bununla sıkmasına gerek yoktur. Kişi bu konuda endişe- lenmemelidir, bu kendi akışı içerisine gelmektedir. Batı’da ahlaklılık amaç olarak ― aslına bakarsan din olarak ― öğretilmiştir. Doğu’nun kutsal kitaplarının hiç birinde “On Emir” gibi bir şey bulunmaz. Yaşam, emirleri izlememelidir, izlerse bir köleye dönüşürsün. Ve kölelikle cennete ulaşsan bile, o cennet yeteri kadar cennet olmayacaktır ― kölelik onun bir parçası olarak kalacaktır. Bağımsızlık, özgürlük, yükselişin temel parçası olmalıdır. Yani bunlar hijyenik oranlardır. Seni arındırır, sana iç sağlığı verirler. Saflığa ulaşıldığında, yogide kendi bedenine karşı bir tiksinme ve başkalarıyla fiziksel tema- sa girmeye karşı bir isteksizlik meydana gelir. Jugupsa kelimesiyle ilgili bazı sorunlar vardır. Başka dillere ‘tiksinti’ şeklinde tercüme edil- miştir. Çünkü İngilizce’de jugupsa’nın anlamını tamamıyla karşılayan bir kelime bulunmuyor. Tiksinti kelimesi yanlıştır. ‘Tiksinti’ kelimesinin kendisi tiksindiricidir. İçinde kendi bedeni için tiksinti meydana gelen bir yogi düşünmek sadece inanılmazdır, çünkü yogiler vücutlarına hiç kimsenin göstermediği özeni gösterirler. Vücutlarına kimsenin bakmadığı gibi bakarlar. Mahavira ya da Buda’ya bakın ― güzel vücutlar, oldukça orantılı, önemli senfoniler gibi. Hayır, imkânsız. ‘Tiksinti’ yanlış bir kelime; öncelikle bu anlaşılmalı. Jugupsa tiksinti demek değil. Anlamı çok zor. Üç çeşit insan vardır. Birincisi, vücutlarına çılgınca hayran olanlar; aslına bakarsanız bunlar takıntılılar. Özellikle kadınlar bedenlerine çok önem verirler. Kadınları gözle; aynaya bakarken mutluluklarına diyecek yoktur. Kendi- lerine adeta âşıktırlar ve aynanın önünde saatler harcayabilirler... Bunda yanlış bir şey yok, yalnızca saatlerce aynanın karşısında olmak bir takıntıdır. Bu sürekli olarak bedenine takıl- mış olan ilk türdür. O kadar ki bedeninin ötesinde var olduğunu unutur. Aşkınlık unutul- muştur; yalnızca gövdeye dönüşür. Vücuduna sahip değildir, vücudu ona sahip olmuştur. Bu birinci tür insandır. İkinci tür insan, birincinin tam tersidir; o da takıntılıdır, ancak ters yönde. Vücuda karşıdır ve ondan tiksinir; aynayı kırar. Milyonlarca şekilde kendi vücuduna zarar vermeye devam eder, ondan nefret eder. Birincisi takıntılı şekilde bedenini seviyor; diğeri öteki uç noktada bede- ninden nefret ediyor. İntihar etmek istiyor. İkinci tür insanın, bir yogi gibi davrandığı sanılabilir, ama öyle değildir. Yogiler nefret ede- mezler. Bu bir nesne meselesi değildir; yogiler nefret edemezler, çünkü nefret kirlilik yara- tır. Bu, herhangi birinden, bir şeyden veya kendi vücudundan nefret etme meselesi değildir; nesnesi ne olursa olsun, nefret kirlilik getirir. Yogiler kendi vücutlarından nefret edemezler. Ancak, bu tür sapkın yogileri, Varanasi (Hindistan) sokaklarında kendi vücutlarına işkence ederek dikenlerin veya sivri uçlu çelik çivilerin üzerinde yatarken bulabilirsin. Bu, aynanın önünde narsistik bir düşkünlüğün zevkini çıkaran bir kadının tam tersidir. Bunlar ilk iki çeşittir ve bu iki türün arasında ― tam ikisinin ortasında ― vücudundan ne tiksinen ne de ona takıntılı olan, Patanjali’nin jugupsa dediği üçüncü bir tür bulunmaktadır. Bu üçüncü tür, derin bir dengenin içindedir. Vücuduna dikkat eder, çünkü o bir araçtır. Hatta vücuduna kutsal bir şeymiş gibi davranır. Onu Tanrı yaratmıştır ve Tanrı’nın yarattığı şey, her ne olursa olsun, nasıl kutsal olmayabilir ki? O bir tapınaktır. Kınanmamalıdır. Çılgınca da düşkün olunmamalıdır, yoksa içinde kaybolursun. Bu tapınak bir hayal haline gelmemelidir, bir türbe haline gelmemelidir. Türbe, tapınağın, uğruna var olduğu en derindeki özdür. Tapınağın duvarlarına tapmamalısın, ama tam tersi yönde hareket edip duvarları yok etmeye başlamanın da hiç gereği yoktur. Yalnızca derin bir tanımsızlığa gerek vardır. Kişi bilmelidir ki: “Ben vücudun içindeyim, ama vücuttan aşkınım ― vücudun içindeyim ama vücut değilim. Vücudun içindeyim ama hapis değilim. Ben vücudun içindeyim, ama aynı zamanda ondan öteyim.” Vücut elbette bir sığınak ve güzel de bir sığınak ama, bu bir sınırlama olmamalıdır. Ondan memnun olunmalıdır; onunla savaşmaya hiç gerek yoktur. Onunla savaşmak yalnızca aptalca ve çocukçadır. O kullanılmalıdır ve doğru bir biçimde kullanılmalıdır. Jugupsa der ki ― eğer onu bir şekilde tercüme etmem gerekliyse diyeceğim ki ― yogi vücuttan düş kırıklığına uğramıştır. Ondan iğrenmez ― sadece düş kırıklığına uğramıştır. Ruhun aradığı büyük mutluluğun vücutla mümkün olacağını düşünmez, hayır! Ama tersini, vücudu yok ederek mutluluğa ulaşılabileceğini de düşünmez. Hayır, bu ikileme düşmemek- tedir. Vücutta bir misafir gibi yaşar, ama ona bir tapınakmış gibi davranır. Saflığa ulaşıldığında, yogide kendi bedenine karşı bir jugupsa ve başkalarıyla fiziksel temasa girmeye karşı bir isteksizlik meydana gelir. Gereğinden fazla vücudunun içinde olduğunda, her zaman başka vücutlara temas etmeyi arzularsın. Senin aşk dediğin aslında aşk değil, yalnızca bir şehvet, başka vücutlara temas etme arzusudur. Çünkü beden yalnız başına var olamaz. Diğer vücutların ağı içinde var olur. Çocuk annenin rahminde doğar; dokuz ay boyunca annenin vücudu çocuğun vücudunu besler. Çocuğun vücudu tıpkı ağaç dallarının ağaçtan dışarı büyümesi gibi annenin vücu- dundan dışarı doğru büyür. Çocuk hazır olduğunda elbette rahimden dışarı çıkar, ama hâlâ annenin vücuduyla olabildiğince iletişim halinde kalır; bu iletişim annesinin göğsüyle devam eder ― yalnızca süt içmek için değil ― fiziksel bir ihtiyaç olan vücut ısısını almaya devam etmek için de. Bir çocuk annesinin sıcaklığını özlerse, asla onun yokluğunda sağlıklı olamaz; vücut sürekli acı çeker. İhtiyacı olan her şey ona verilebilir ― yemek, süt, vitaminler ― ama eğer anne- sinin vücut sıcaklığı verilmezse... Ve elbette bu da çok sevgi dolu bir biçimde olmalı, çünkü eğer sen bir insanı sevmiyorsan, yine de ısının vücudundan diğer insana geçmesi müm- kündür, ancak bu, sıcaklığın, içtenliğin değildir. Isı sevgiyle sıcaklığa dönüşür. Nitelik olarak farklı bir boyuta sahiptir. Bu, sadece ısı değildir; yoksa çocuğu ısıtabilirsin. Bugüne kadar merkezî sistemle ısıtılan bir odanın çocuk üzerinde etkilerini araştıran ve işe yaramayan birçok deney yapılmıştır. Çocuk annenin vücudundan kabul görme, sevilme, ihtiyaç duyu- luyor olma, sevgi titreşimleri alır. İşte bu yüzden, sürekli olarak, erkek tüm hayatı boyunca bir kadının vücudu arkasından gider, arar, araştırır; kadın da tüm hayatı boyunca bir erkeğin vücudunu arar... Karşı cinsler etkileyicidir, çünkü vücutların iki kutupluluğu birbirlerine yardımcı olur ve enerji verir. Bu karşıtlık bir gerilim ve enerji sağlar. Bunu beslersen güçlü hale gelirsin. Bu doğal, bunda yanlış olan bir şey yok, ama insan şiddete karşı olup, bencilliği bırakıp, içten ve samimi bir hale gelip saflaştığında, giderek daha çok saflaştığında, bilincin merkezi, vücuttan varlığa kayar. Varlık tümüyle yalnız kalabilir. İşte bu yüzden vücuduna fazla bağlı bir insan asla özgür olamaz. Çok fazla bağlılık onu çeşitli biçimlerde köleliğe, mahkûmiyete sevk edecektir. Bir kadını sevebilirsin, bir adamı sevebilirsin, ama aynı zamanda derinlerinde bir yerde direnirsin, çünkü sevgili olmak aynı zamanda bir köleliktir. Seni baltalar, ilişki seni hem besler hem de hapseder. Onsuz yaşa- yamazsın ve onunla da yaşayamazsın. Bu, tüm sevgililerin ortak problemidir. Ayrı yaşaya- mazlar ve birlikte de olamazlar. Ayrı olduklarında birbirlerini düşünürler, birlikte olduklarında da kavga ederler. Bu neden olur? İşleyiş basittir. Sevebileceğin ya da seni seven bir kadınla birlikte olmadığın zaman, bir kadının vücudundan akan sıcaklığa karşı açlık hissetmeye başlarsın. Bir kadınla birlikte olduğunda artık aç değilsindir, iyi beslenmişsindir. Ve kısa bir süre içerisinde doyuma ulaşırsın. Bir süre sonra gereğinden fazla beslendiğinden, şimdi ayrılmak, yalnız ve ilgisiz olmak istersin. Tüm sevgililer birlikteyken şöyle düşünürler: “Yalnız olmak ne kadar güzel olurdu.” Ve yalnızlarken, eninde sonunda diğerine ihtiyaç duymaya, şöyle düşünmeye ve hayal etmeye başlarlar: “Birlikte olmak ne kadar güzel olurdu.” Beden beraberlik ister, en içteki ruhun ise yalnızlık ister. İşte sorun bu. En içteki ruhun yalnız kalabilir ― o, göğe karşı yalnız başına duran Himalaya’nın doruğudur. En içteki ruhun yalnızken büyür, ama bedenin bir bağlantıya ihtiyaç duyar. Beden kalabalıklara, sıcaklığa, derneklere, toplumlara, örgütlere ihtiyaç duyar. Nerede olursa olsun birçok insanla birlik- teyken beden kendini iyi hisseder. Ruhun ise kalabalıkta açlık hissedebilir, çünkü o yalnız- lıkla beslenir, ama bedenin kendini iyi hissedebilir, çünkü o yalnızlıkla beslenir, ama bedenin kendini iyi hisseder. Yalnızlıkta ruhun kendini mükemmel hisseder, ama bedenin ilişki için açlık hissetmeye başlar. Ve hayatta, eğer bunu anlamazsan çok perişan bir duruma gelirsin. Eğer anlarsan, bir ritim yaratırsın; hem vücudunun ihtiyaçlarını hem de ruhsal ihtiyaçlarını tatmin edersin. Bazen bir ilişkinin içine girersin, bazen çıkarsın. Bazen birlikte yaşarsın, bazen yalnız yaşarsın. Bazen doruğa ulaşırsın ― öyle yalnız olursun ki “bir başkası” fikri bile ortadan kalkar. Bu bir ahenktir. İşte yoga bu demektir. İlgi odağını bedenden ruha, maddiyattan maneviyata, görünenden görünmeyene, bilinenden bilinmeyene, dünyadan Tanrı’ya çevirmektir. Her şekilde, bunun tinsel olduğunu dile getirebilirsin. Bu bir ilgi odağı değişimidir. İlgi odağı tamamen değiş- tiğinde yogi, yalnızlığı içinde o kadar mutlu, o kadar saadet doludur ki, bedenin başkalarıyla birlikte olmaya duyduğu olağan arzu bir süre sonra sona erer. Saflığa ulaşıldığında yoginin içinde kendi bedenine karşı bir düş kırıklığı oluşur; artık aradığı cennete beden aracılığıyla kavuşulamayacağını, düşlediği saadete ulaşmanın beden aracılığı ile mümkün olmadığını bilmektedir. Bu, beden aracılığıyla mümkün olmadığını bilmektedir. Bu, beden için imkânsızdır. Sınırlı olan aracılığıyla ebedi, ölümsüz olana erişmek istemek- tesindir. Sorun beden değildir, çaban anlamsızdır. Bedene öfkelenme, o sana hiçbir şey yapmamıştır. Bu, tıpkı kişinin gözleriyle dinlemeye çalışması gibidir, sorun gözlerde değildir; gözler görmek için vardır, duymak için değil. Beden maddeden yapılmıştır, maneviyattan değil. Beden ölür, ölümsüz değildir. İmkânsızı istemektesin. Bunu isteme. Düş kırıklığının nedeni burada yatar. Yogi, bedenle neyin mümkün olup neyin olmadığını basit bir şekilde anlamıştır. Mümkün olanı kabul eder, mümkün olmayanı istemez. Öfkeli değildir. Bedeninden nefret etmez. Ona her türlü özeni gösterir, çünkü beden bir merdiven, bir kapı olabilir. Amaç olamaz, ancak araç olabilir. Kendi bedenine karşı bir düş kırıklığı... Bu düş kırıklığı ne zaman olur? “Başkalarıyla fiziksel temas kurmak için duyulan isteksizlik.” Sonrasında başkalarıyla fiziksel temas kurma ihtiyacı yavaş yavaş yok olur. Gerçekte bir insanın rahimden dışarı çıktığını söylemek için doğru zaman bu zamandır, öncesi değil. Bir yogide bu gereksinim ortadan kalkar... Bu gereksinimle birlikte gerçekten doğar. Hindis- tan’da böyle insanlara dwij (ikinci kez doğmuş) denir. Kişinin, bu ikinci doğumu gerçek doğumudur. Artık onun kimseye ihtiyacı yoktur; insanüstü bir ışığa dönüşmüştür. O, artık yeryüzünden yukarıda süzülebilir; gökyüzüne uçabilir. Artık yeryüzünde kökleri yoktur. Bir çiçek olmuştur... Çiçek değil, çünkü bir çiçeğin toprakta kökleri vardır... Çiçeğin kokusu olmuştur. Tamamen özgürdür. Artık toprakta kökleri yoktur ve göğe doğru hareket eder. Başkalarının bedenleriyle ilişki kurma arzusu yok olur. Zihinsel saflık, neşe, konsantrasyon kabiliyeti, hisler üzerinde hâkimiyet ve kendini idrak için zindelik getirir. Bu insan, artık başkalarıyla ilişki kurma ihtiyacı hissetmeyen bu insan, özgürlüğünde öyle mutludur, öyle neşeli, öyle kutludur ki... Geçen her dakikadan güçlü bir haz duyar. Bedenine dayandığın ölçüde mutsuz olursun, çünkü beden hantaldır. Bedeninin ötesine geçtiğin ölçüde hafiflersin. İsa, havarilerine, “Gelin, beni izleyin. Benim yüküm hafiftir. Siz ağır yüklüler, gelin beni izleyin. Benim yüküm hafiftir, ağırlık yapmaz.” demiştir. “Zihinsel saflık neşe getirir...” Eğer üzgünsen, her zaman keyifsizsen, her zaman mutsuzsan, mutsuzluğuna doğrudan etki edecek hiçbir şey yapılamaz. Ve ne yapılırsa yapılsın bu, boşuna olunacaktır. Doğu, eğer üzgün, mutsuz, keyifsiz, daima ağır yüklüysen, bunun bir hastalık olmadığının, bunun hastalığın yalnızca bir belirtisi olduğunun farkına varmıştır. Hastalık şudur ki; sen fazlasıyla beden merkezli olmalısın. Yani soru, karanlığını dağıtmak ve seni mutlu etmek için ne yapmak gerektiği olmamalıdır, mesele bu değildir. Sorulması gereken soru; bedeninden bağımsız olman için sana nasıl yardım edilmesi gerektiğidir, nasıl yardım edilmelidir ki bedeninle iç içe geçmişliğin giderek azalsın. İnsanlar her gün bana gelirler ve derler ki: “Mutsuzuz, perişanız; her günün sabahı, yüzle- şilecek yeni bir umutsuz gün gibi geliyor. Bir şekilde yataktan çıkabiliyoruz... Umutsuzca. Biliyoruz, fazlasıyla yaşadık hep aynı mutsuz günlerin tekrarını. Bize öyle bir şey verebilir misin ki bizi bu kederden çekip kurtarsın?” Doğrudan yapılacak hiçbir şey yoktur; yalnızca dolaylı yoldan bir şey yapılabilir. Bu bir belirtidir; neden değildir. Ve belirtiyi tedavi etsen de hastalık iyileşmeyecektir. Neden, değiştirilmek zorundadır ve neden şudur: Bedenine kök saldığın sürece, aynı oranda mutsuz olacaksın. Bedenine köklenmediğin sürece, aynı oranda neşeli olacaksın. Bedenin- den tamamen bağımsız olduğunda, havada uçuşan bir koku olacaksın. Saadete kavuşa- caksın. İsa’nın bahsettiği kutsallığa, İsa’nın söz ettiği kutsanmışlığa; Buda’nın nirvana’sına. Mahavira bunun için tam olarak doğru kelimeyi bulmuştur; bunu kaivalya, yalnızlık olarak adlandırmıştır. Tamamen bağımsız ve özgür oldun. Artık hiçbir şeye ihtiyaç yok; kendi kendine yetiyorsun. Amaç budur, ancak bu amaca yalnızca çok titiz hareket edersen ve belirtilerle meşgul olmazsan ulaşabilirsin. Asla belirtiyi tedavi etme ve belirtiyi tedavi etmeye çalışarak boşa vakit geçirme; her zaman nedene in. | |
|
![]() |
| Etiketler |
| Yok |
Felsefe Platformu (Felsefe Hakkında Makaleler) Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Sanat Platformu (Sanat Hakkında Makaleler) | Blue Blood | Sanat | 5 | 08-01-2009 15:17 |
| Edebiyat Platformu (Edebiyat Hakkında Makaleler) | Blue Blood | Edebiyat | 4 | 16-12-2008 18:44 |
| Müzik Platformu (Müzik Hakkında Makaleler) | Blue Blood | Müzikhol | 4 | 28-09-2007 11:37 |
| Skolastik Felsefe | Blue Blood | Felsefe | 2 | 30-07-2007 01:49 |
| Postmodern Felsefe | Asi-BeL | Felsefe | 3 | 26-01-2007 22:43 |