Üye Ol
Geri Dön   MsXLabs > :: Akademik Forumlar :: > Tarih > Medeniyetler Tarihi
Sponsor Bağlantılar
Cevap Yeni Konu Aç
Eski 01-01-2007   #1 (mesaj-linki)
Bizans İmparatorluğu

Bizans İmparatorluğu

Batı Roma imparatorluğu yıkılınca, Roma’nın varisi, Doğu Roma İmparatorluğu oldu. Ama coğrafi durumu, topraklarında yaşayan halkların çeşitliliği, Barbarlarla sürekli ilişkileri ve Doğu uygarlıkların etkileri nedeniyle, bu imparatorluk, çok geçmeden Romalı özelliğini yitirdi.
İ.Ö. 657 yılında Bisa tarafından kurulan Bizans kenti, İmparator Constantinus’un genişletmesinden ve surlara çevirmesinden sonra, büyük ölçüde önem kazandı.Yavaş yavaş Antakya ve İskenderiye’yi gölgede bırakarak, hristiyanlık dünyasında, papanın arkasından ikinci güçlü kişi patriğin merkezi oldu.Çeşitli etkilerle Doğu Roma kilisesinin Roma kilisesinden farklılaşması dinsel konularda sonu gelmez tartışmalara yol açtı. Bizans imparatorları din dışı ve askeri yetkilerine dinsel yetkiye de etkiler. Devleti, ilk imparator İustinianos’un koyduğu yasalara göre bir başına yönetmeliğe konuldular. Sınırların güvenliği ni koruma görevi, ordu ve donanmaya verildi. Donanma, 8. yüzyıla kadar Akdeniz egemenliğini elinde tuttu.
İmparatorluğun ekonomisi, el sanatları, tarım ve ticarete dayanıyordu. Tarım, kölelere, köylülere ve askerlere bırakılmıştı. Ama 10.yüzyıl’da derebeyliğinin başlamasıyla bir bunalıma yuvarlandı ve bir daha toparlanamadı. Uzun süre büyük bir başarıyla sürdürülen ticaret ise, İmparatorluğun Mısır, Suriye ve Anadolu’yu yitirmesi, İtalya’nın deniz kentlerinin Bizans’la yarışa girmesi sonucunda geriledi.
Bizans İmparatorluğu altın çağını 6. yüzyıl’da İustinianos döneminde yaşadı. Devleti yeniden örgütleyen İustinianos, Eski Roma İmparatorluğu’nu da yeniden kurma çabalarına girişti. Ama ölümünden sonra Bizans, kuzey ve orta İtalya, İspanya, Suriye, Filistin ve Mısır’ı peşpeşe yitirdi. İçerde saray entrikaları ve ayaklanmalar patlak verirken, Hunlar, Avarlar ve Persler imparatorluk sınırlarına dayandılar. İslavlar da Balkan yarımadasına yerleştiler.
Bu tehditler karşısında Herakleios 1, sınır bölgeleri kurdu. Sivil ve askeri yetkileri elinde tutan bir generalin yönettiği bu sınır bölgelerinde, halkın büyük bölümü, imparatorun toprak verdiği askerlerden oluşuyordu. Thema’lar, zamanla önemli siyasal ağırlık kazandılar. Anadolu thema’sının generali, Leo 3 İsauros adıyla tahta çıktı; yönetim, soylular ve ordu arasındaki çekişmeye son verdi. Buna karşılık, 726 yılındaki buyrultusuyla ikonalara tapmayı yasaklayarak, ünlü ‘’Resimler Çekişmesi’’ni başlattı. Öte yandan, hakkı olmayan bir tahta el koymuş saydığı Charlemagne’a savaş açtı. Böylece, 800 yılında papanın taç giydirdiği Charlemagne, Doğu Roma imparatorunun koruyuculuğundan çıktı. Resimler çekişmesi, yüzyıllık kargaşadan sonra, Mikhael 3’ün annesi Theodora’nın naiplik döneminde sona erdi.
O sırada Bizans İmparatorluğu’nda büyük bir kültür gelişmesi gerçekleşti. Kyrillos ve Methodios kardeşler, İslavlar ve Bulgarlar arasında hristiyanlığı yaymaya başladılar. Bulgar hanı 865’te vaftiz edildi. Ama Kutsal Üçlüden kuşkusunu açıkça ortaya koyan patrik Photios Bizans ve Roma’nın dinsel açıdan birbirleriyle ilişkilerini kesmelerine yol açacak büyük bir kavgayı başlattı. Bu arada Araplar, Bulgarlar ve Ruslar; yüzyıl süreyle Bizans’ın zayıflığından yararlandılar. Ama İoannes 1, Timiskes ve Basileois 2 dönemlerinde Bizans ordu ve diplomasisi başarı kazandı. Bizans, Bulgaristan’ı ilhak etti. Ruslar yenildiler ve ortodoksluğu kabul ederek İstanbul patriğine bağlandılar. Gene Basileios döneminde, Arnavutluk, Bizans topraklarına katıldı. Ne var ki, Basileios’tan sonra tahta çıkanların tümü beceriksiz krallardı. Ülke maliyesini iflas ettirdiler ve sınırların zayıflamasına yol açtılar. Ayrıca Doğu din ayrılığı, Roma’yla ilişkilerin kesinlikle kopmasına neden oldu. İmparatorluğun derebeylik düzeni özelliğini alması, işleri daha da karıştırdı: 10. yüzyıldan sonra, ekonomik bir bunalımdan yararlanan toprak aristokrasisi, themalarındaki köylü ve askerlerin topraklarına el koyarak, tümünü toprak kölesi haline getirdi. Paralı askerler tutmak zorunda kalan Bizans imparatorlarının gücü azaldı. İsaakios 1 Komnenos, gücü son derece artan bu toprak aristokrasisinin desteği ile tahta çıkabildi. Buna karşılık, soylulara ayrıcalıklar tanımak ve yapılan hizmetlere karşılık toprak bağışlama sistemi koymak zorunda kalması, imparatorluğu büsbütün zayıflattı.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 03-01-2007   #2 (mesaj-linki)
Cvp: Bizans İmparatorluğu

Son Bizans İmp. Konstantin Dragazes’ın Mezarı

İmparatorun ölümüne ve cesedinin nereye gömüldüğüne ait tarihi ifadeler karışık, zayıf ve birbirini nakzeder mahiyettedir. Türk kaynakları buna dair bir şey bildirmiyor.
Yunan kaynaklarından İmparatorun samimi dostu olan ve İstanbul muhasarasında hazır bulunan Phrantzes, ayakkabılarında İmparatora mahsus kartal resmi bulunan bir cesedin bulunduğunu anlatır. Bu ceset, istedikleri gibi gömülmek üzere Yunanlılara verilmişti. Bir çok kafalar toplanmış, yıkanmış ve İmparatoru teşhis için uğraşılmışsada bulunmamıştı.
Yine muasırlardan biri olan ve istanbulun muhasarasında hazır bulunan Ducas bu ifadenin tamamiyle zıttı olan malumat vererek cesetten bahsetmez ve kafanın bulunduğunu, tanındığını, doldurulduğunu, teşhir edildiğini ve Padişahın hakim olduğu yerlere ganimet olarak gönderildiğini anlatır.
İvaria kaynaklarından olup muhasarada hazır bulunan Babrao, bazılarının ifadesine göre cesedin gömüldüğünü, bazılarına göre cesedin çiğnenmiş olduğunu söyler. Tedaldi, bu mütaleayı ışleyerek bir rivayete göre İmparatorun yaralandığını ve ayaklar altında çiğnenerek öldüğünü, Türklerin kafasını kesmiş olmalarının muhtemel olduğunu söyler. Mon Valdo, cesetten bahsetmemek hususunda Ducas’ı kopya ederse de kafanın doldurulduğunu, kırk bakire ve kırk gençle birlikte Babil ( Kahire ) paşasına gönderildiğini nakleder.
En çok dikkate değer iki rivayet Slavonia’dan gelmedir. « Moskovit rivayet » olarak maruuftur. Buna göre imparatorun Kafası, Sultan Mehmede götürülmüş, Sultan Mehmet bu kafayı tanımış ve onu öpmüş, sonra onu gümüşten bir mahfaza içine koyarak patrik’e göndermiş, o da bu kafayı Ayasofya mezbahanın altına gömmek için müsaade almıştı. Ceset ise Galataya götürülmüş ve orada gömülmüştü. İnsanın en çok inanmak istediği rivayet budur.
Çünkü Fatihin civanmerdane hareketlerine en çok uygun olandır. Slavonik rivayet, yahut Lehli yeniçeri rivayeti (bu rivayetler birbirinin tıpkısıdır) diye maruf olan rivayete göre Sırplı bir yeniçeri imparatorun kafasını Sultan Fatihe getirmiş, Bizans asilzadelerinden Notaras da kafayı tanımıştı. Kafa bir müddet için sarayın dışındaki kırık sütun üzerinde teşhir edilmişti. Aynı sırada imparatorun cesedi de mor ayakkabıları dolayısiyle tanınmış bulunuyordu. Ceset merasimle defnolunmuş, (fakat nereye gömüldüğü söylenmemektedir) ve padişah, kabrin üzerine, Osmanlı devletinin hesabına bir kandil yakılmasını emretmiştir. İmparatoru öldüren yeniçeri bir vilayete vali tayin edilmekle mükafatlandırılmıştı.
Daha sonra yazılı kaynaklara istinat etmiyen şifahi ananelerle karşılaşıyoruz. Ayasofyada bir yer vardır ki, imparatorun kabri olarak gösterilmekte ve bundan bu sahanın unutulmamış olduğu anlaşılmaktadır. Fakat Moskovit rivayet aşağı yukarı doğru ise, belki de imparatorun kafası buraya gömülmüştür. Diğer bir menkibeye göre imparatorun kabri Gül Camündedir. Daha muahhar bir menkıbeye göre, imparatoru öldürmüş olduğunu iddia eden bir zenci yeniçeri, Sultan tarafından idam edilmiştir.
Nihayet, Vefa sahasında olup biri imparatora, diğeri imparatoru öldüren ve Raymond’un anlatışına göre, mezar taşı üzerinde ne yaptığını kaydeden Arapça bir kitabe bulunan Azap Dedeye ait menkıbe ile karşılaştırıyoruz. Bu adam, donanmanın ateşçilerindendi ve vaki hareketi yüzünden Sultanın emriyle öldürülmüştü.
On dokuzuncu asırdan daha önce bir tarihte Vefa kabrinden bahsolunduğunu görmedim. On dokuzuncu asrın ortalarında yazan De Paspah bunu biliyor, fakat, bu civardaki kahvecinin bu mezarı imparatora ait olarak göstermiye uğraştığını söylüyor. Birbirine yakın iki mezarın biri katile, diğeri kurbanına ait sayılır. Bu yüzden bu hikayeyi yaymaya imkan hasıl olmuş ve bahis mevzuu olan kahveci de bu vaziyettten istifade etmiştir.
1892 de İmparator Konstantin Dragazes’in tercüme-i halini yazan Majovovich kabrin beyaz mermerden olduğunu, üzerinde yabani güllerin ve yabani üzüm çubuklarının yetiştiğini söyler.
Fakat E. A. Grossvenor’un 1895 de neşrettiği « Constantinople » adlı eserde şu sözlerle karşılaşıyoruz: « Istanbuldaki Vefa mahallesinde, yerli Rumların İmparator Konstantine ait olmak dolayısiyle saygı gösterdikleri sefil ve isimsiz bir mezar vardır. Ürkek bir hürmet, mezarın etrafına bir takım iptidai tezyinat vücude getirmiştir. Kabrin etrafında, gece gündüz mumlar yanıyordu. Geçmiş seneler evveline kadar burası, bir ibadet yeri olarak, gizlice ziyaret ediliyordu. Daha sonra Osmanlı hükümeti, şiddetli tedbirler almış ve bu yüzden burası aşağı yukarı terkedilmiştir.»
Bu devre ait diğer kaynaklardan, burada yakılan mum ve kandillerin Osmanlı Hükümeti tarafından temin olunmadığını anlıyoruz. Bütün bunlardan alabileceğimiz netice nedir ?
Evvela; imparatorun nereye gömülmüş olduğunu tayin etmiye imkan yoktur.
Saniyen; Vefadaki kabir, yakınlarda gördüğü hürmet dolayısiyle enteresan bir mahiyet almakla beraber; ihtimal ki, pek eski değildir. Fakat Vefadaki kabirlerde hafriyat yapılmasını, Azap Dedenin mezar: üzerindeki kitabenin tekrar okunmasını ve bu kitabenin ne zaman yazılmış olduğunu tayin edilmesini, diğer kabrin de açılmasını teklif etmek isterim. Şayet buradaki kabrir içindeki ceset, teşhis imkanı verirse o zaman, vaziyeti tayin etmek mümkün olur. Şayet kabrin içindeki ceset kafasız ise, o zaman, imparatorun buraya gömülmüş olduğuna hükmetmek için imkan hasıl olur. Çünkü bu meselede muhakkak görünen bir şey varsa, imparatorun kafasiyle cesedinin birbirinden ayrı düşmüş olduklarıdır.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 01-07-2008   #3 (mesaj-linki)
Bizans denildiğinde Aklıma ilk gelen şey !

Engizisyon mahkemeleri

Katolik kilisesinin dini inançlara karşı gelen­leri cezalandırmak amacı ile kurduğu kilise mahkemelerine verilen addır. İlk engizisyon mahkemesi 1203 yılında kuruldu. Mahkeme sadece kilise mensuplarım yargılamakla kalmı­yor, dinsizleri yakalayıp cezalandıran bir ceza mahkemesi görevini de görüyordu.

Kızgın kerpetenler, çivili sandalyeler, büyük huniler, parmakları sıkıştıran mengeneler, ölüm askıları… Tüm bunlar, 20. yüzyılda siyasi muhaliflerini susturmak ve sindirmek için, totaliter rejimlerin kullandığı zindan aksesuarları değil. Bu işkence aletleri, bir dönem, Katolik Kilisesi’nin vazgeçilmez yardımcılarıydı ve engizisyon mahkemelerinin utanç dolu sayfasını oluşturuyordu.
1633 yılının 22 Haziran günü, Roma, tarihinin en önemli günlerinden birine tanık oluyordu. Engizisyon mahkemesinde yargılanan Galileo Galilei’nin son sözleri merakla bekleniyordu. Ünlü bilgin acaba düşüncelerinde direnecek miydi, yoksa “itiraf” mı edecekti? Yüzlerce izleyici ve jüri sıralarını dolduran onlarca din adamının ortasında, kendisini tarihle hesaplaşmak üzere bir av gibi hisseden Galilei’nin ağzından şu sözler döküldü: “Ben, ‘Güneş evrenin merkezindedir’ dediğim için yargılanıyorum ve bu tür aykırı görüşleri nefretle kınıyorum, lanetliyorum. Aynı zamanda Kutsal Katolik Kilisesi’ne yapılan tüm yanlışları da…”
69 yaşındaki bilim adamı, kendisi gibi Güneş’i merkez kabul eden görüşü savunanlardan Giordano Bruno’nun kazığa bağlanıp yakılmasından sonra, pek kahramanca davranamamıştı. Ama yine de, bugün engizisyon denince akla “Galileo Gallilei’nin duruşması” geliyor. Nitekim 2000 yılında papa, binyıl kutlamalarını fırsat bilerek, başta büyük bilim adamları olmak üzere, bir zamanlar din adına gerçekleştirilen bu uygulamalardan dolayı özür diledi.
Üç büyük engizisyon
Gerek kararları, gerek siyası ve dini erki nedeniyle üç büyük engizisyon adından çok söz ettirdi. Ortaçağ Engizisyonu, Valdensesler ile Katharlar’ın kurulu düzeni sarsan öğretiler yaymaya balamaları üzerine, 1231′de Papa IX. Gregorius tarafından kuruldu.
İspanyol Engizisyonu ise, Castilla kraliçesi I. Isabella’nın ısrarı üzerine, Papa IV. Sixtus tarafından 1483 yılında onaylandı. Müslümanlar’la Yahudiler’in kendi inançlarına bağlanmalarını sağlamak hedeflenmişti. Bu nedenle, 200.000′e yakın Yahudi, 1492 yılında İspanya’yı terk etti.
Roma Engizisyonu, Roma Katolik Kilisesi’nin savunduğu öğretiyi korumak için III. Paulus tarafından 1542′de kuruldu. Genel olarak Calvin ve Lutherciler’e savaş açtı. Roma Engizisyonu, cadılık ve büyücülükle de uzun yıllar mücadele etti.
Bir manastıra ya da piskoposun sarayına yerleşen engizisyon sorgucusu, daha sonra halkı kilisede toplayıp uzun bir vaaz veriyordu. Amaç, yerel halkla ilişkileri sıcaklaştırmak ve onların güvenini kazanmaktı.
Engizisyon mahkemeleri, çoğunlukla “ihbar” müessesesi üzerine kurulmuştu. Eğer bir kişi kendi günahlarını gelip bir ay içinde itiraf ederse ve “özür dilerse” affedilirdi. Ancak bu süre içinde böyle bir davranışta bulunmazsa, ona karşı dava açılırdı. Davalı, mahkemede kendisini kimin ihbar ettiğini asla öğrenemezdi.
Sorgucunun katedralde verdiği vaaz, daha sonra yazılı olarak kiliselerin kapılarına asılırdı. Böylece hiç kimse “benim, mahkemenin geldiğinden haberim olmadı” diyemezdi. Bu ilandan sonra, sorguculara ihbarlar yağmaya başlardı. Mahkeme bir ay boyunca bu ihbarları okur, değerlendirir ve ihbar edilenlerin kendilerini göstermelerini beklerdi. İhbarların tümü noter tarafından kayda geçirilir ve bir temele dayanıp dayanmadıkları ya da sadece çamur atma olup olmadıkları araştırılırdı.
1593 yılında tutuklanan ünlü bilim adamı Giordano Bruno, önce Venedik Senatosu’na sevgilisi olan bir kadının kocası tarafından zina suçuyla ihbar edilmişti. Halkın tepkisinden korkan Senato, bu ihbarı kendisi değerlendirmek yerine engizisyon mahkemesine havale etmişti.
Mahkeme tutanaklarından, engizisyona gelen ihbarların yüzde ellisinin ciddiye alınmadığı açıkça görülüyor. Öte yandan, bugüne kadar pek bilinmeyen bir nokta, yanlış ihbarlarla suçlamada bulunan kişilerin de işkenceyle cezalandırılmasıydı.
İhbarın üzerinden bir ay geçtikten ve iyice değerlendirildikten sonra, engizisyon bir ön sorgulama yapardı. Bu noktada çok dikkatli davranılır ve suçlanan kişinin saygınlığını yitirmemesine özen gösterilirdi. Çok nadir olarak, ön sorgulamadan önce tutuklama yapılır ve bu durumda mutlaka iki tanık gösterilirdi. Ancak, ön sorgulamadan sonra, suçlanan kişi “tehlikeli” olarak tanımlanırsa, hemen tutuklanır veya piskoposluk sarayının ya da kraliyet mahkemesinin zindanına atılırdı.
Engizisyon kurallarına göre, tutukluların her türlü bakımından ve harcamalarından kilise sorumluydu. Belgeler, bu konuda oldukça ilginç uygulamalara tanıklık ediyor. Örneğin, bazı mahkûmlar pahalı şaraplar sipariş ediyor; hatta bazıları, geceyi eşleriyle birlikte geçirmeyi talep ediyorlardı. 1632 tarihinde engizisyon, mahkeme boyunca Galileo Gallilei’yi üç odalı bir evde ağırlamış ve kendisine bir de hizmetçi tahsis etmişti.
Mahkeme işlemleri basitti. Sanık ya piskoposluk sarayında ya da bir manastırda yargılanırdı. Mahkeme bir sorgucu kurulundan, noterden ve iki hukuk uzmanından oluşurdu. Bu uzmanlardan biri kilise dışından seçilebiliyordu. Mahkemelerde suçlanan kişinin bir avukatı yoktu. Sadece, sorgulamalarda itiraf edip etmediğine tanıklık etmek için bir kraliyet temsilcisi hazır bulunuyordu. Sorgucular, mahkemede suçlamalarını hem Latince hem de suçlunun anadilinde yapmak zorundaydılar. Sorgucular, çoğunlukla suçlu sıralarından çok daha yüksekte bulunan bir kürsüde otururlardı. Sorgucu konuşmasına, önce suçlunun kimliğinden, işinden, ailesinden söz ederek başlar ve daha sonra sözü işlenen suça getirirdi. Sorgucular psikolojik taktik konusunda çok uzmandılar. Suçluyu çelişkiye düşürüp, erken ve acele bir itiraf peşindeydiler. Bazı sorgucular bu konuda öyle uzmanlaşmışlardı ki, suçluyu giyiminden, bakışından ve duruşundan saptayabiliyorlardı. Engizisyon sorgucularının en ünlülerinin başında Bernardo Gui geliyordu. Çeyrek yüzyıl boyunca kendini soruşturmalara adayan bu Dominiken din adamı, sorgulamalarının büyük bir çoğunluğunu, 1324 yılına kadar Fransa’nın Toulouse kentinde sürdürdü. Başpiskopos ilan edildiğinde, o güne kadar tam 930 kişiyi yargılamış ve cezalandırmıştı.
Suçunu itiraf etmekte direnenler için işkence uygulanması, belki de engizisyon adının bu denli tiksinti ve ürperti yaratmasının nedenidir…
Aslında, Ortaçağ boyunca bu yönteme çok fazla rağbet edilmemişti. İşkence uygulamasının kurumlaşması 14. yüzyıldan sonra Roma hukukunun kabul edilmesinden sonra gerçekleşti. İşkence, mahkeme boyunca söylediklerinde çok büyük kuşkular ve çelişkiler olan suçlular için, ancak ve ancak başpiskoposun onayıyla yapılırdı. Engizisyon mahkemelerinin uyguladığı işkenceler konusundaki tartışma, günümüzde de tüm hızıyla sürüyor. Bir grup tarihçi, bu işlemlerin acımasızlığını ve zalimliğini dile getiriyor. Onlara göre, bazı yazılı kaynaklarda işkence gören kimi suçluların vücutlarının normalden 30 santim daha uzadığı belirtiliyordu. Yine kurbanın ağzına, büyük hunilerle bir seferde litrelerce su, hatta kimi zaman idrar boşaltılıyordu. Günahkârların kalçaları kızgın kerpetenlerle sıkılıyordu. 1486 yılında Alman engizisyon sorgucuları tarafından kaleme alınan “Cadıların Tokmağı” adlı el kitabı, engizisyon mahkemesinin uyguladığı bazı işkence yöntemlerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu.
Dini doktrinlere karşı çıkanlar…
Katolik kilisesi, Ortaçağ’da gücünü sağlamlaştırdıktan sonra, kabul edilmiş doktrinlere karşı çıkanları toplum düşmanı olarak ilan etmeye başladı. Ancak, pişmanlığı reddedenler de vardı:
Roger Bacon (1220-1292)
Britanya İmparatorluğu’nda yaşayan Kelt bilim adamı, deney yöntemini ilk savunan Ortaçağ aydınlarındandı. Büyüteci bulan ilk olarak tarihe geçti. Fransisken öğretisini eleştirdiği için 15 yıl hapis yattı.
Ockhamlı William (1285-1347)
İngiliz filozof, varlık konusundaki yalınlık ve tutumluluk ilkesiyle ünlü… “Nesneler zorunlu olanlar dışında çoğaltılmamalıdır” sözü, “Ockham’ın usturası” şeklinde adlandırılıyor. Papalığa karşı imparatorluğu desteklemenin İncil’e uygun olduğunu söylediği için mahkum edildi. Ancak, Münih’e kaçarak yaşamını burada sürdürdü.
Giardano Bruno (1548-1600)
Aristotelesçi kapalı evren görüşünden ilk sıyrılanlar arasında yer alan İtalyan filozof, Kopernik’in tezini savundu. Evrende, Dünya’dan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi. Aykırı görüşler beslediği için Roma’da kazığa bağlanıp, diri diri yakıldı.

Sanığın Sorgulanması
Bütün Engizisyonlarda işleyiş aşağı yukarı aynıydı. Tutuklular sorguya alınmadan önce aylarca zindanlarda tutulurdu. Bu, herhalde sanığın direnme gücünü kırmak için önceden düşünülmüş bir planın parçasıydı. Mahkeme önüne çıkarıldığında sanıkta doğruyu söylemesi istenir ve kendisinden Kutsal Örgütün sırlarını saklama sözü alınırdı. Kabul etmek sorgulamanın başlaması demekti, reddetmek ise zindana geri dönmek ve büyük bir olasılıkla bazı cezalara çarptırılmak anlamına gelirdi. Sorgulamaya geçilmesi halinde, mahkeme başkanınca birkaç soru yöneltilir ve tutuklunun yanıtları bir kâtip tarafından kaydedilirdi. Birkaç gün içinde sanık yeniden mahkemeye çıkarılır ve sorgulama devam ederdi. Sanıktan Kutsal Örgüte suçunu itiraf etmesi istenir ve engizisyoncuların elinde kanıtlar olduğuna, onun aleyhine tanıklık etmeye hazır tanıklar bulunduğuna inanılırdı.
Tutuklunun, ne kanıtların niteliğini ne de tanıkların kimliğini öğrenmesine izin verilirdi. ve suçunu Sanık direnmeye inkâr etmeye daha şdevam ederse engizisyoncular daha şiddetli yollara başvururlardı.
Papa Innocentius tarafından 1252’de yayınlanmış resmi bir mektupla, işkence, itiraf ettirme aracı olarak açıkça tanınmıştı. Engizisyoncular işkenceyi neredeyse güzel sanatlara dönüştürdüler ve süreç içinde epeyce psikoloji bilgisine sahip olduklarını gösterdiler. Sistemin işleyişi, iradesi en güçlü ve en sağlam yapılı adamın bile direncini kırmak için incelikle tasarlanmıştı. Başta, sanık işkenceyle tehdit ediliyordu ve yalnızca tehdidin kendisi bile istenen sonucu verebilirdi. Bu yöntem itiraf ettirmede etkili olmazsa, işkence odasına alınıyor ve kullanılan aletler gösteriliyordu. İşkence odası, çelik gibi sağlam sinirlere sahip olmayanlar dışında herkeste korku, dehşet ve umutsuzluk uyandırmaya yetecek biçimde düzenlenmişti. Bu odalar, genellikle yeraltında, penceresiz ve iki mum ışığından başka aydınlatmanın olmadığı yerlerdi. İşkencecilerin görünümleri olağandışı ve ürkütücüydü. Baştan aşağı siyah giysiler giyerler, yalnızca gözlerini açıkta bırakan kukuletalar takarlar ve en şeytani, en iblisçe görüntüyü sergilerlerdi.
İşkence odasının, işkencecinin ve aletlerin istenen etkiyi yaratmaması durumunda tutuklu çırılçıplak soyulur ve elleri bağlanırdı.
“Soymak,” diyor Limborch, “yalnızca erkeklere değil, kadınlara, bakirelere, zaman zaman hapse düşen en namuslu ve ADMİN’li kişilere de insanlık onuru hiçe sayılarak uygulanırdı. Tutukluları iç çamaşırlarına varana kadar, ifadeyi bağışlayın, donlarına kadar soyarlar, sonra da çizgili formalarını giydirirlerdi.”


Engizisyon tarafından kafası kesilerek ölüme mahkum olmuş bir suçlunun cezasının infazının ardından, başının bir tepsi içinde engizisyon üyelerine sunulması.

İşkenceler bir tek engizisyonun kararı ile değil, aynı zamanda onların cahillikleri ile de yapılıyordu. İlmin gelişmesine karşı çıkan engizisyon, bu şekilde de binlerce insanın ölümüne yol açmıştır. Yukarıdaki çizimde de gördüğünüz gibi vücudu kangren olmuş birinin uzuvları çürüyor ve etraftaki insanlar bunun tanrıdan gelen bir durum olduğunu düşünüyor. Bu durum bize bu zamanda ilginç gelebilir. Ancak ortaçağda ortayaşlı bir insanın bacağının kırılması, ölümü ile eşanlama gelebiliyordu..

Engizisyonun emri üzerine yakılarak idam edilmiş bir kişinin küllerinin toplanması…

Toplu İnfaz…

Mahkumun çarmıha başı aşağı gelecek şekilde gerilmesi ve ardından göğüs uçlarından başlanarak derisinin yüzülmesi…

Engizisyonun en büyük işkence icadından birisi ‘Böğüren Boğa’dır. Metalden yapılmış olan bu boğanın karnındaki kapağa suçlu canlı olarak konur ve ardından kapak kapatılır. Boğa ateşe tutulurken içinde kavrulan mahkum bağırmaya başlar. Bu da boğanın böğürme gibi ses çıkarmasını sağlar. Sesin şiddetine göre kişinin suçunun ne kadar olduğu anlaşılır. Şayet kişi hiç bağırmadan can verdiyse, ailesine mahkumun iyi bir hıristiyan olduğu söylenir…

Elleri ve ayakları bağlanan bu mahkumun ayakları önce ateşin közüyle dağlanacak, daha sonra harlı ateşe tutulacak…

Arena gelenekselleşmiş bir işkence türüydü. Kölelerin ve savaş esirlerinin aç ve yırtıcı hayvanlara verilmesi trajedisi uzun müddet devam etmiştir. Bu gelenek biçim değiştirmiş bir şekilde İspanya’da hayvanlara karşı hala devam ediyor…

Cezası infaz edilmiş bir suçlunun ölüp ölmediği kontrol ediliyor. Kontrolör kişinin hâlâ yaşadığına kanaat getirirse mahkum tekrar yakılacak…

İçinde şeytan bulunduğu sabit görülen bir mahkum, ateşe atılıyor…

Kırbaçlama, başta avrupa olmak üzere tüm dünyada yaygın bir işkence yöntemidir. Yukardaki örnekte de suçlu, sopalarla kırbaçlanıyor…

Engizisyon işkence konusunda yaratıcılığını epeyce geliştirmiştir. İnsanın içini ürperten bu sahnede kişinin dizlerine çakılan demirlere elleri bileklerinden bağlanıyor…

İçinde şeytan bulunan mahkumun (!) başından aşağı kızgın yağ dökülüyor…

Suda boğma…

Mahkumun ağzına kor ateş sokularak dilsiz yapılacak…

Vücuduna bağlanan ağırlıkla birlikte baş parmağından asılmış bir suçlu… Istırabı düşünün…

Engizisyon ve halkın gözlerinin özünde başı kılıçla kesilerek öldürülen bir kişi…
ShareThis
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 2 Hafta Önce   #4 (mesaj-linki)
Cvp: Bizans İmparatorluğu

BİZANS İMPARATORLUĞU, Doğu Roma İmparatorluğu olarak da bilinir. İS 330'da




Roma İmparatoru Constantinus, İÖ 7. yüzyıl­da Yunanlılar'ca kurulmuş olan Byzantion (Bizans) kentine Konstantinopolis (Constan-tinus'un kenti") adını vererek başkent ilan etti. Konstantinopolis (bugünkü İstanbul), Roma İmparatorluğu'nun batı kesiminin 476'da parçalanmasından sonra yaklaşık 1.000 yıl boyunca varlığını korumuş olan Bizans İmparatorluğu'nun yönetsel, kültürel ve ekonomik merkezi oldu . Avrupa ile Asya'yı ayıran bir boğazın kıyısındaki elverişli limanıyla, büyük bir imparatorluğun başkenti olmaya çok uy­gun bir kentti.

Roma'dan senatörler ve yüksek memurlar getirterek yeni bir hükümet kuran Constanti­nus kenti görkemli yapılarla donattı. Ro-ma'nın putperest olmasına karşılık, Konstan­tinopolis bir Hıristiyan başkenti oldu. Cons­tantinus Hıristiyanlık dininin varlığını sürdür­mesine izin vermekle kalmadı, kendisi de bu dini benimsedi .
Bizans İmparatorluğu yöneticileri kendile­rini Roma İmparatorluğu'nun gerçek mirasçı­ları kabul ediyorlardı. İS 337'de Constanti-nus'un ölümünden sonraki birkaç yüzyıl bo­yunca, Roma ile Konstantinopolis'in ilişkileri bozulmadı. Ama İS 4. ve 5. yüzyıllarda Roma İmparatorluğu'nun batı kesimi küçük devlet­lere ayrılıp parçalanırken, bütünlüğünü ko­rumayı başaran Bizans İmparatorluğu, batı­dan bağımsız olarak Doğu Akdeniz'deki ege­menliğini korudu. Bizans İmparatorluğu Yu­nan ve Roma uygarlıklarının son merkezi oldu.

İmparatorluğun Kuruluşu (610'dan Öncesi)

Julianus (361-363) döneminde putperestliği yeniden canlandırma girişimleri sırasında, Hı­ristiyanların okullarda eğitim vermeleri ya­saklandı ve putperestliği destekleyici yasalar çıkarıldı. Julianus'un ölümünden sonra Hı­ristiyanlık yeniden güçlenmeye ve yayılmaya başladı.
4. yüzyılın sonlarına doğru Vizigotlar, Ro­ma'yı ve Konstantinopolis'i ele geçirmek iste­diler . I. Theodosius (379-395), istilacıları Balkanlar'da yendi ve onları Tuna Irmağı dolaylarında yerleşmeye zorladı. Hı-ristiyanlık'ı benimseyerek putperest dinleri yasaklayan Theodosius, Doğu ve Batı Roma imparatorluklarını birlikte yöneten son impa­rator oldu.
Theodosius'un ölümünden sonra Batı Ro­ma İmparatorluğu'na saldıran Got kavimleri, 410'da Roma'yı ele geçirdiler. Öbür barbar kavimlerden Vandallar Kuzey Afrika'ya, İs­panya'ya ve İtalya'ya girdiler. 5. yüzyıl sonlarında saldırıya geçen
Germen kavimleri Batı Roma İmparatorlu-ğu'na son verdiler.
Bizans İmparatorluğu ise saldırganları püs­kürttü. Balkanlar'dan saldıran Slavlar'ı, do­ğudan gelen Sasaniler'i yenilgiye uğratarak gücünü korumayı başardı.
6. yüzyılda Bizans İmparatorluğu'nun en güçlü yöneticisi I. Jüstinyen (527-565), uzun savaşlar sonucu Kuzey Afrika, İtalya ve Doğu İspanya'yı yeniden ele geçirdi. Büyük bir haraç ödeyerek, İran kralı ile "Sonsuz Barış" anlaşmasını gerçekleştirdi. Jüstinyen döne­minde, siyasal ve dinsel uyuşmazlıklar 532'de Nika Ayaklanması adıyla bilinen bir halk ayaklanmasına dönüştü. Komutan Belisarios ayaklanmacıları Hipodrom'da (bugünkü At Meydanı) kıstırarak 30 bin kişiyi öldürttü. Jüstinyen bundan sonra eskisine göre daha da güçlendi.
Jüstinyen'in en kalıcı reformlarından biri, Roma hukukunu derleyip düzenlemesi oldu. Hukuk bilginlerinden kurulu bir komisyonun uzun çalışmalar sonunda oluşturduğu bu der­leme Corpus Iuris Civilis ("Medeni Hukuk Yasaları") olarak bilinir ve daha sonra Avru­pa hukukunun gelişmesine temel olmuştur.
Jüstinyen, imparatorluğu süresince putpe­restliği ortadan kaldırmaya ve Hıristiyanlık dünyasını aynı çatı altında toplamaya çalıştıy­sa da başarılı olamadı. Öldüğünde impara­torluk savaşlardan yıpranmış, din aynlıklany-la bölünmüş ve barbar kavimlerin saldırısıyla yüz yüze kalmıştı.

Müslüman Akınları ve Dinsel Uyuşmazlıklar (610-867)

Bizans İmparatorluğu 7. yüzyılda ve 8. yüzyı­lın ilk yansında doğuda, Müslüman devletler ile Pers ordulannın saldınsına uğradı. Batıda Germenler ve öbür barbar kavimler Roma uygarlık merkezlerini ele geçirdiler. Balkan­lar'da yerleşen Sırplar ve çeşitli Slav kavimleri ise Konstantinopolis'e sürekli baskıda bulu­nuyorlardı.
610'da, Mısır askeri valisinin oğlu Herak-leios (Herakleius) Bizans tacına el koydu. Persler'i geri püskürttü; Konstantinopolis'in savunmasını güçlendirdi.
Herakleios, Tuna Irmağı ötesinden gelen saldırgan Avarlar'ı da yendi. Bulgarlar ve öbür Slav kavimlerin desteğiyle Avarlar, Bal­kanlar'da imparatorluk sınırlannı zorluyor-lardı.
Araplar yeni yayılmaya başlayan İslam dininden aldıklan güçle Bizans'a saldınya geçtiler; 632'de Suriye ve Filistin'in denetimi­ni ele geçirdiler. İskenderiye teslim olduktan sonra, 642'de Mısır da Araplar'ın egemenliği­ne girdi.
674-678 yılları arasında Araplar birçok kez Konstantinopolis'i ele geçirmeye çalıştılarsa da kent direndi. 8. yüzyıl başlannda, Herak­leios soyunun egemenliği son buldu. Bulgar­lar ve Araplar, Bizans'a yeniden saldırdılar. 717'de İsauria (İsoriya) hanedanının ilk tem­silcisi III. Leon (717-741) Arap ve Bulgar saldırılannı geri püskürttü. Daha sonra tahta çıkan V. Konstantinos Bulgarlar'a karşı dü­zenlediği seferler sonucu düşmanını zayıf düşürmeyi başardı.
Bu savaş yıllan boyunca, Bizans'a özgü bir kültür ve siyasal gelenek oluştu. Bizans İmpa-ratorluğu'nda, Batı (Roma) kültürü ve Latin­ce yerine, Yunan dili ve kültürü egemen oldu. Giderek artan din uyuşmazlıklan sonucunda, imparatorluğun batısı ile doğusu arasındaki kopuş iyice kesinlik kazandı.
İmparatorluk içerdeki din uyuşmazlıklan ve dışardan gelen saldınlar sonucu güçten düştü. Zayıf yöneticilerin başta bulunduğu dönemde, Konstantinopolis'in güçlü surlan olmasaydı, 8H'de Bizans ordusunu bozguna uğratan Bulgar kavimlerinin kenti almasını önlemek mümkün olmayacaktı.

Güçlenme Dönemi (867-1081)

Bizans İmparatorluğu yetenekli yöneticiler ve komutanlar yetiştiren Makedonya hanedanı döneminde, 867-1056 arasında altın çağını yaşadı. Ülke zengin bir uygarlık merkezi oldu.
Hanedanın kurucusu I. Basileios (I. Vasil; 867-886) Anadolu'daki topraklan geri almaya başladı. I. Basileios ve VI. Leon (886-912) yönetimleri sırasında, imparatorluk hukuku yeniden düzenlenerek, hukukçulann daha kolay uygulayabileceği bir duruma getirildi. II. Nikephoros Phokas (963-969), Girit ve Kıbns'ı yeniden ele geçirerek Doğu Akdeniz' de Bizans'ın üstünlüğünü sağladı; Suriye ve
Balkanlar'da önemli topraklar kazandı. Ko­mutanı İoannes Tzimiskes (969-976) Balkan­lar'da yaptığı savaşlarda Ruslar'ı geri püs­kürttü.
Dönemin en büyük yöneticisi II. Basileios (II. Vasil; 976-1025), 1001'de Araplar'la bir anlaşma yaparak, Kuzey Suriye'nin denetimi­ni ele geçirdi. 1018'de Bulgar ordusunu yene­rek, Bulgar topraklarının Bizans yönetimine girmesini sağladı ve Anadolu'da eskiden yiti­rilmiş topraklan geri aldı. İtalya'da Napoli ve Venedik devletleri Bizans İmparatorluğu'nun gücünü tanımak zorunda kaldılar.




İS 10. ve 11. yüzyıllarda yapılan Venedikte'ki Aziz Mark Kilisesi daha önce kenti yöneten Bizans İmparatorluğu'nun etkilerini yansıtır.


II. Basileios'tan sonra İtalya'da ve Balkan­lar'da ayaklanmalar baş gösterdi. 1055'te İran'ı ele geçiren Selçuklular, Anadolu'ya doğru ilerlemeye başladılar. 1071'de Malaz­girt'te İmparator Romen Diyojen, Selçuklu Sultanı Alp Arslan'a yenilerek tutsak düştü. Selçuklular bundan sonraki 10 yıl boyunca Anadolu'ya akınlannı sürdürerek, Konstanti-nopolis'i tehdit ettiler.
Güçsüz yöneticiler döneminde, Konstanti-nopolis'in güçlü patriki ile papa arasındaki görüş ayrılıklan sert tartışmalara yol açtı. Bunun sonucu olarak 1054'te Roma Katolik Kilisesi ile Yunan Ortodoks Kilisesi birbirin­den bağımsızlaştı.

Haçlı Seferleri (1081-1204)

1081'de İznik sınınna dayanan Selçuklular
Bizans için önemli bir tehlike oluşturmaya başladılar. Batıdaki yeni tehlike ise Güney İtalya'ya egemen olan Normanlar'dı. Komne-nos hanedanından İmparator I. Aleksios (I. Aleksi; 1081-1118) Konstantinopolis'i ele ge­çirmek isteyen Normanlar'a karşı Venedikli-ler'den yardım sağladı. 1085'te Normanlar'ın önderi Robert Guiscard'ın, bir sonraki yıl da Selçuklu sultanının ölmesi bu tehlikeli duru­mu bir süre için geciktirdi.
1096'da Avrupa'dan ilk Haçlı ordusu gelin­ce, I. Aleksios Haçlılar'la, Selçuklular'dan alacaklan topraklan Bizans'a geri vermeleri konusunda anlaştı. Ama Haçlılar Bizans İm-paratorluğu'nu desteklemekten çok, Kutsal Topraklar'ı (Kudüs) ele geçirmek istiyorlardı.
Kudüs'e doğru ilerlerken aldıkları yerlerde kendi kralhklannı kurmak isteyen Haçlı şö­valyeleri, Bizans İmparatorluğu'na yardım edecek yerde, yeni sorunlar yarattılar.
Venedikliler'in Mısır'ı ele geçirmek üzere başlattığı IV. Haçlı Seferi, amacından saptın-larak Bizans'ın işgaliyle sonuçlandı. Saldırılar sırasında Konstantinopolis'ten sürülen III. Aleksios'un yerine Latin düşmanı V. Aleksi­os tahta çıktı. Konstantinopolis'in 13 Nisan 1204'te düşmesinden sonra kenti acımasız bir biçimde talan eden Haçlılar hazineyi de yağmaladılar. Ortaçağın bu en büyük kenti neredeyse yoksullaştı.

Latin Egemenliği (1204-1261)

Bizans İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Konstantinopolis'te, Flandre Kontu Baudo-uin'in yönetiminde bir Latin imparatorluğu kuruldu. Roma'ya sadık bir patrik başa geti­rildi. Bizans İmparatorluğu'nun öbür kesim­leri Haçlı önderlerince yönetilen Latin devlet­leri oldular. Venedik, Akdeniz'i denetleyebil­mek için önemli ada ve limanlara sahip çıktı. Haçlılar'ın el koymadığı Bizans topraklarında bağımsız Bizans devletçikleri kuruldu. Bu devletlerin en güçlüsü Anadolu'da Nikaia' daydı (İznik). Son Bizans hanedanından I. Theodoros Laskaris 1208'de, kendi atadığı bir Rum Ortodoks patriğinin elinden taç giyerek, "Roma imparatoru" ilan edildi. Ondan sonra gelenler Nikaia egemenliğini Avrupa'ya ka­dar genişleterek Konstantinopolis'i çevrele­yen toprakları ele geçirdiler. Bizans devlet­çikleri içinde Bizans'ı devam ettiren Nikaia İmparatorluğu oldu.
Nikaia imparatorlarından IV. İoannes'i tahttan indiren general Mikhael (Mihail) Pa-laiologos, VIII. Mikhael adıyla taç giydikten sonra, 1261'de Konstantinopolis'e girerek La­tin egemenliğine son verdi. Böylece Bizans'ta Palaiologoslar (Paleologlar) dönemi başladı.

Son Dönem: Osmanlılar'ın Konstantino­polis'i Fethi (1261-1453)


Palaiologos hanedanı yönetimi ele aldığında imparatorluk topraklan Konstantinopolis, Trakya, Selanik, Makedonya'nın bir bölümü, Ege Denizi'nde birkaç ada ve Nikaia Prensli-ği'nden oluşuyordu. VIII. Mikhael, impara­torluğun eski gücünü kazanması ve ticaretin yeniden canlanması için önlemler almaya baş­ladı. Yunanistan'ın büyük bir bölümü ve ada-lann çoğunda Latin egemenliği sürüyordu. Cenevizliler uzun süredir Venedikliler'in te­kelinde bulunan ticareti ele geçirerek Gala-ta'da kendi ticaret ağlarını kurdular. Balkan­lar'da Bulgarlar ve Sırplar Bizans için tehli­ke yaratıyordu.
Konstantinopolis'i ele geçirmek isteyen ba­tılı devletler yeni bir Haçlı Seferi düzenledi­layınca, doğu sının zayıfladı. Moğol istilasın­dan kaçarak Anadolu'ya doğru ilerleyen Türkmen boylan küçük beylikler kurmaya başlamışlardı. Mikhael'in oğlu II. Androni-kos (1282-1328) ve onun torunu III. Androni-kos dönemlerinde Bizans, Balkanlar'da Sırplar'la, Anadolu'da da OsmanlılarTa uğ­raşmak zorunda kaldı. 1299'da bir beylik ku­ran Osman Bey, topraklarını büyük bir hızla genişletmeye başladı. Sırasıyla Nikaia (İznik) ve Nikomedeia (İzmit) Osmanlılar'ın eline geçti. Prusa'ya (Bursa) giren Osmanlılar, bu kenti Osmanlı Devleti'nin başkenti yaptılar.
Bizans'taki taht kavgalanndan yararlanan Sırp Kralı Stefan Dusan, Sırp ve Bizans kralı olarak taç giydi. Bundan sonraki yıllar da bü­yük çalkantılarla geçti. İç savaş tüm şiddetiyle sürerken baş gösteren veba salgını çok sayıda insanın ölümüne yol açtı. Bizans'ta İoannes Kantakuzenos, Osmanlılar'ın da desteğiyle VI. İoannes adıyla tahta geçti. Osmanlı Padi­şahı I. Murad, 1362'de Konstantinopolis'in kuzeybatısındaki Adrianopolis'i (Edirne) ele geçirdi ve kent Osmanlı Devleti'nin yeni baş­kenti oldu. Böylece Bizans İmparatorluğu, Yunanistan'ın güneyindeki topraklar dışında, dört yanından Osmanlı topraklanyla sanlmış oldu.
Konstantinopolis ilk kez II. Manuel'in yö­netimi sırasında, 1391'de I. Bayezid'in ordula-nnca kuşatıldı. Yedi ay süren kuşatmadan sonra Bizans, Osmanlılar'a eskisinden daha çok vergi ödemeyi ve Konstantinopolis'te bir Türk mahallesi kurulmasını kabul etti. II. Manuel Macar kralından yardım istedi. Bu­nun üzerine saldınya geçen Haçlı ordusu, Ni-kopolis'te (Niğbolu) Osmanlı ordusunca boz­guna uğratıldı. Yardım istemek üzere yeniden İtalya, Fransa ve İngiltere'ye giden II. Manuel somut bir yardım sağlayamadı. 1402'de Osmanlılar Ankyra (Ankara) yakın­larında Timur'un ordusu karşısında bozguna uğrayınca, Bayezid'in oğullan Osmanlı tahtı için birbirleriyle savaşmaya giriştiler. Bu sar­sıntı döneminde Konstantinopolis'in çevresin­deki kuşatma kaldınldı; Mora yeniden Bi­rak, 1422'de Konstantinopolis'i ve Thessalo-nike'yi (Selanik) yeniden kuşattı.
1444'te düzenlenen yeni bir Haçlı Seferi, Osmanlılar'ca Varna'da bozguna uğratıldı.
Bizans tahtına 1448'de XI. Konstantinos çıktı. Konstantinopolis'i ele geçirmek üzere hazırlıklarını tamamlayan Osmanlı Padişahı II. Mehmed, Nisan 1453'te kenti kuşattı. Bi­zanslıların Halic'e gerdiği zincirlerle girişi en­gellenen Osmanlı gemileri II. Mehmed'in buyruğuyla, Kasımpaşa sırtlarında karadan yürütülerek Halic'e indirildi. Kent surlarını aralıksız top atışma tutan Osmanlı ordusu, Mayıs 1453'te Konstantinopolis'e girdi. İmpa­rator Konstantinos çarpışma sırasında öldü. Bizans İmparatorluğu, Konstantinopolis'in (İstanbul) Osmanlılar'ca alınmasıyla son bul­du. Böylece, II. Mehmed, Fatih Sultan Meh­med olarak tarihe geçti. 1453'ü izleyen 10 yıl içinde de Atina, Mora ve Latin istilasından sonra Karadeniz'in doğusunda kurulmuş olan Bizans kökenli Pontos Devleti'nin başkenti Trabzon Osmanlılar'm eline geçti.

Devlet Yönetimi

Bizans İmparatorluğu'nda devletin başında çok geniş yetkileri olan bir imparator bulu­nur, imparatorluk babadan oğula geçerdi. Ne var ki, kimi zaman ordu komutanları zor kullanarak tahtı ele geçirir ve yeni bir haneda­nın yönetime gelmesini sağlardı. Bizans'ı za­man zaman da imparatoriçeler yönetti. İmpa­rator aynı zamanda en yüksek rütbeli ordu kumandanı, en yüksek yargıç ve tek yasa koyucuydu. Ama imparator, mutlak gücü simgelemesine karşın, kilisenin ve Ortodoks dininin yalnızca koruyucusuydu. Kilisenin başkanı Konstantinopolis patriğiydi ve impa­ratorca doğrudan atanırdı. Din işlerinde en büyük yetkiye din adamlarından oluşan Ru­hani Meclis sahipti.
İmparatora yönetim işlerinde danışmanlık yapan bir de senato vardı. Bu senato Roma Senatosu örnek alınarak oluşturulmuştu. Bazı yasalar yürürlüğe girmeden önce senatoda okunurdu; buna karşılık senatonun da yasa tasarıları hazırlayarak imparatora sunma hak­kı vardı.
İmparator, zaman zaman halkın sorunlarını dinlemek ve kendi isteklerini iletmek üzere halkla ya da halkın seçtiği temsilcilerle genel toplantılar yapardı.
Ayrıca, yaptığı iş bugünkü içişleri ve dışişle­ri bakanlarının görevlerine benzeyen bir baş-görevli vardı. Devlet daireleri, saray görevli­leri, saray muhafız kıtaları, güvenlik, posta örgütleri ve yabancı elçilerle ilişkiler başgö-revlinin sorumluluk ve yetkileri arasındaydı. Maliye, devlet topraklarının yönetimi ve sivil yönetim görevlerini yerine getiren başka gö­revliler de vardı.
İmparatorluk 7. yüzyılda, thema adı verilen yerel yönetim birimlerine ayrılmıştı. Bu yöne­tim sistemini ilk kez uygulayan İmparator He-rakleios kendisine bağlı, strategos denen ko­mutanlara, ele geçirdikleri topraklarda yerel yönetim birimi kurma hakkı vererek, onları hem sivil, hem de olağanüstü askeri yetkiler­le donattı. Bu yönetim birimleri, özellikle, Anadolu'daki Arap saldırılarına karşı etkili oldu.

Bizans Sanatı

Bizans İmparatorluğu 1.000 yılı aşkın tarihi boyunca, yayıldığı bölgelerdeki çeşitli kültür­lerle beslendi. Kökeni Eski Yunan ve Roma sanatına dayanan Bizans sanatı Mısır, İran ve Suriye kültürlerinden de etkilenerek, doğu ve batı uygarlıklarının bir bireşimi olarak gelişti.

Kaynak: MsXLabs.org & Temel Britannica
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Cevap Yeni Konu Aç
En popüler 10 etiket
Bu Sayfanın Etiketleri
bizans, bizans imparator mezarları, bizans imparatorları, bizans imparatorlarının resimleri, bizans imparatorlugu, bizans imparatorluğu, bizans mezarları, konstantinin mezarı, roma mezarları, son bizans imparatoru,
Bizans İmparatorluğu Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Afyonkarahisar ThinkerBeLL Türkiye'nin İlleri 6 2 Hafta Önce 21:27
Anadolu Medeniyetleri ThinkerBeLL Satırlarla Türkiye 16 28-05-2008 17:20
Büyük Hun İmparatoru Attila (Büyük Hun İmparatoru Attila Hakkında) kompetankedi Siyaset tr 9 28-09-2007 08:15
Büyük Türk Devletleri - Avrupa Hun İmparatorluğu ThinkerBeLL Tarihi Türk Devletleri 1 05-04-2007 19:23
Bizans Sanatı ThinkerBeLL Sanat 1 04-02-2007 19:41
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 19:51Bir site yetkilisine ulaşınBize Ulaşın - Contact Us
vBulletin®, Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd. ~ SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Başka adreslerde içeriğimizi paylaştığınızda lütfen kaynak belirtmeyi unutmayınız, duyarlılığınız için teşekkürler.
Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz / sorunuz varsa bize ulaşmak için tıklayınız.
If you OWN the copyrights to any content we publish or offer for download & you want them to be REMOVED from our web site, please contact us with some proof of ownership of copyright and they will be removed immediately.
Creative Commons License
MsXLabs Directory
Sayfa 0.34556007 saniyede (33.05% PHP - 66.95% MySQL) 8 sorgu ile oluşturuldu
Top Have Fun @ MsXLabs! Designed by NeutralizeR