| | #1 (mesaj-linki) | |
| xİslam'ın ilk yıllarında kadının her zaman hayatın içinde olduğu bilinmektedir. Kadınlar camiye gelirler, Peygamberimizin huzurunda oturur; belki bugün bile kadınların sormaya cesaret edemeyecekleri kendi özel durumlarıyla ilgili konuları hiç çekinmeden sorarlardı. Camide ibadetlerini yaparlar, Peygamberimizin konuşmalarını dinlerlerdi. YAZDIGINIZ BOLUM ICIN KAYNAK RICA ETSEM MUMKUN MERTEBEDE BUNLARIN COK HASAS KONULAR OLDUGUNA INANIYORUM VE YANILMIYORSAM BU TUR SORUNLAR HZ AISE ILE KONUSULURDU DIYE OKUMUSTUM AMA GENEDE KAYNAK MUMKUNSE VERISENIZ SEVINIRIM COK GUZEL ELINIZE SAGLIK AMA COK YETERSIZ KALMIS DIYEBILIRIM ALLAH RAZI OLSUN INS GERISI E-KITAP SEKLINDE KISA SUREDE PAYSIMA SUNARIM Son Düzenleyen FENİX; 17-10-2005 @ 22:06. | |
|
| | #2 (mesaj-linki) | |
|
Ya ben açıkcası bu sitede bukadar güzel konular olduğunu yeni farkediyorum. Yüreğinize sağlık ama bu konular hafife alınmayacak kadar önemli, bilmeyenler içinde yanlış yönlendirilme olabilir... Bazı çelişkiler gözüme ilişti. Belkide benim eksikliğim ama yazılarınız için lütfen kaynak belirtirmisiniz....
| |
|
| | #3 (mesaj-linki) | |
| Kimsesiz Çocuklar ve Evlât Edinme Soru: Son günlerde bir kez daha medyaya yansıyan çocuk yuvalarındaki işkence hadiselerinin önüne geçebilmek ve kimsesiz çocukları topluma kazandırabilmek için neler yapılabilir? Dinimizin bu hususta ortaya koyduğu ölçülere de riayet etmek şartıyla, “evlât edinme” bir alternatif çözüm yolu sayılabilir mi? Cevap: Doğrusu, işkence gören o masum çocukların hâlini televizyonda seyredince benim de içime kan damladı. Hiçbir şeyden haberi olmayan yavruların, çok büyük cinayet işlemiş insanlar gibi cezalandırılmaları karşısında adeta kanım dondu. Kaldı ki, bugün Avrupa Birliği'nin öne sürdüğü esaslar ve Kopenhag kriterleri, en büyük cinayetleri işleyen cânilere bile işkence yapılmamasını şart koşuyor. Değişik ülkelerde, kanunları uygulamakla görevli bazı kimseler çoğu zaman bunu ihlal etseler de, uluslararası hukuk işkenceyi mutlak şekilde yasaklıyor. Hatta, bazı yabancı kuruluşlar tarafından hapishaneleriniz, karakollarınız gözetleniyor ve çok büyük kötülükler yapan mücrimlerin haklarının korunması hususunda dahi hassasiyet izhar ediliyor. Fakat diğer tarafta, oynamak, hata yapmak, düzeni bozmak, bazı şeyleri kırmak.. tabiatlarının bir yanı olan o minnacık çocuklar hakaretlere maruz kalıyor, azarlanıyor, dövülüyor ve hatta işkence görüyor. Oysa ki, ister kreş ister anaokulu isterse de bakım evi olsun, o müesseseler, çocukların terbiye edilmeleri, güzelce yetiştirilmeleri, insanî değerler tâlim edile edile, potansiyel insanken hakiki insan seviyesine yükseltilmeleri için açılmıştır. Devlet, o müesseseleri desteklemekte, hem çocukların bakım ve görümü hem de o işte çalışan memurların maaşları için para vermektedir. Fakat, maalesef, o çocuklara bakmakla mükellef bazı memurlar onları dövmekte ve tartaklamaktadır. Aslında, bir insan, müstehak olsa bile kendi evlâdına o kötü muameleyi yapamaz; şayet vicdanı çürümemişse, başkasının evlâdına da yapamaz. Çünkü, koşup oynamak, düşüp kalkmak, bozup dağıtmak ve kırıp dökmek çocukların tabiî hâlidir; bunlardan dolayı o masumlar dövülemez. Bu davranışlarını, onların tabiatlarının dışa vurması şeklinde kabul etmezseniz, onları kat'iyen terbiye edemez ve insanlık seviyesine yükseltemezsiniz. Haddizatında, hayret ve dehşetle seyrettiğimiz o manzaralar yeni de değil. Daha önce, Barbaros Köyü'ndeki çocuk evinde ve başka yuvalarda da benzer hadiseler ortaya çıkmıştı. Hatta, bunların bazılarında misyonerlik faaliyetleri de yapılıyordu. Bir insan, hür iradesiyle istediği dini seçebilir. Fakat bir çocuk değişik duygu, düşünce ve cereyanların tesirinde kalabileceği bir dönemde yabancılara teslim edilemez. Hiçbir millet de kendi evlâdının yabancılara teslim edilmesine razı olmaz. Fakat, bizim ülkemizde o türlü yerlerin açılmasına, hatta çocuk köylerinin kurulmasına göz yumulmuştu. İşte, oralarda da benzer çirkinlikler işlenmiş ve çocuklar olmadık işkencelere maruz bırakılmıştı. Bu açıdan da, öyle anlaşılıyor ki, ortaya çıkan hadiseler, sadece meselenin suyun yüzüne vuran kısmından ibaret. Zannediyorum, Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere ilgili bakanlıkların yetkilileri ve mahallî idareciler değişik bölgelerde bu mevzuda ciddi incelemelerde bulunsalar, bazı müesseselere yaptıkları gibi baskın türünden teftişler yapsalar; “kamu alanıdır” bahanesine sığınarak, gece-gündüz demeden her saat Kur'an kurslarına ve bazı özel okullara girip denetledikleri gibi oraları da teftiş etseler, daha çok şeylerle karşılaşırlar. O çocuklara mikrofon uzatsalar ve onları dinleseler, kendilerini ürpertecek çok şeyler duyabilirler. Yarayı Kanatan Sebep Evet, Türkiye'nin pek çok kanayan yarası vardır; bu yaralardan bir tanesi de kimsesizliğe terkedilen çocukların içler acısı hâlidir. Bu problemin temelindeki en önemli unsurlardan biri ise, kültürümüzdeki aile yapısının değişmesi olmuştur. Eskiden bizim evlerimizde anne-baba veya nine-dedenin etrafında pek çok gelin ve evlât bulunurdu. Pederşâhî veya cedşâhî diyebileceğimiz yuvalarımız adeta iç içe aileler topluluğuydu. Mimarimiz de buna göre gelişmişti, her aile diğerleriyle yarı ayrı yarı beraber yaşardı. O atmosferde nineler ve dedeler yuvaların başında birer sıyanet meleği gibiydi. Zayıf bir hadiste de ifade edildiği gibi, “Yaşını–başını almış, olgun insanlar evin içinde bir nevî birer Nebî mümessilidirler.” Bizim evlerimizde de yaşlılarımız bir Nebî'nin ders halkasından feyz almışçasına uhrevîlik arz ederlerdi. Onları ağırbaşlı, ciddi, ötelere açık ve hep güzel şeyleri telkin eden birer semâvî gibi görürdük. Dedelerimiz-ninelerimiz, bize dinimizi anlatırken, bahis mevzuu olan her şeyi bir Nebî'den dinliyor gibi dinlerdik. O me'hazlar bizim için çok kutsaldı; dolayısıyla, onlardan aldığımız her şeyi kutsala saygının gereği olarak alırdık. O büyük ailenin fertleri birbirlerini tamamlarlardı, böylece her insan yuvada aradığı sevgi, şefkat, anlayış ve merhameti mutlaka bulur ve tatmin olurdu. Heyhat, zamanla o aile yapısı değişti; bu değişim evlerimizin mimarisine bile aksetti. Küçük küçük aileler, kibrit kutusu gibi evlere hapsedildi. Daha kendisi bakıma ve görüme muhtaç gençler damat oldu; sırtının sıvazlanmasına ve saçlarının taranmasına ihtiyaç duyan kızlar gelinlik giydi. Evlenenler birer birer baba evinden kopup uzaklaştı. Hayatı bilmeyen, hayat adına hiçbir şey okumamış olan gencecik anne-babalar çocuk yetiştirmek gibi zorlardan zor bir vazifeyle başbaşa kaldı. Çevrelerinde Nebî mümessili ihtiyarlar bulunmayınca çocuklar onların tecrübesizliklerine kurban gitti. Bütün bütün iş işten geçmeden anne-babanın güngörmüşlüğünden, dede ve ninenin tecrübelerinden istifade etmenin gerekliliğine inananlar, bir yanlıştan dönmeye çalışsalar da, bu defa da devrin şartları ve o anlayışla bozulan mimari buna imkan vermedi. Zaten kibrit kutusu gibi bir daireye sıkışan insanlar, anne-babalarını yanlarına alıp beraber yaşamaya hiç muvaffak olamadı, onları koymak için bir odalık yer bile bulamadı. Bu kötü durumu düzeltebilir miyiz, bilemeyeceğim. Mimariye kadar aksetmiş bir yanlışlığı bir hamlede düzeltmemiz mümkün görünmüyor. Fakat, nasıl ki, bizim aile yapımızın sarsılması şehircilik ve yerleşmeye kadar pek çok sahada bir düzine yanlışlıklara sebebiyet verdi; şimdi, tekrar o eski günlerin ve o sımsıcak yuvaların huzurunu bulabilmek de mimariye kadar her şeyi bu zaviyeden ele alıp değerlendirmeye bağlı olsa gerek. Çocuğun İlacı Şefkattir Unutulmamalıdır ki, anne-baba şefkatinden mahrum büyüyen çocukların şuuraltı müktesebâtı annesizliğe ve babasızlığa göre programlanır. Dünyadaki umum nizamı alt–üst eden, içtimaî herc ü merçlere sebebiyet veren kimseler, genellikle anne ve baba alakasından mahrum yetişen dünün sahipsiz çocuklarıdır. Hatta, zannediyorum, bütün dünyada değişik kargaşaların arkasındaki insanlar hep nesep problemi olan kimselerdir; derinlemesine bir tetkik yapıldığı zaman ciddi bir nesep problemi çıkar zalimlerin, despotların ve tiranların altından. Anne-baba şefkatinden mahrum büyüyenler arasından da bazen temiz ve iyi insanlar çıkabilir ama bunların içinde toplum düşmanları daha çoktur; nizamı sevmeyenler, anarşi çıkaranlar ve milletin huzurunu bozanlar büyük ölçüde onların içinde neş'et ederler. Sokak serserileri, tinerciler, kap-kaççılar, onların üstündeki daha büyük şekâvet örgütleri ve hatta –afedersiniz– hortumcular, iyi bir psikanalize tâbi tutulsalar görülecektir ki, umumiyetle anne-baba şefkatinden mahrum yetişmiş toplum düşmanı kimselerdir. Bu zaviyeden, çocukların toplum için büyük bir problem olmamasının ilk şartı, her çocuğun sadece ailede bulabileceği merhamet, sevgi ve şefkat atmosferinde büyümesini sağlamaktır. Kendi toplumumuzu, onun âhengini ve geleceğini büyük bir tehlikeden kurtarmanın en önemli vesilesi, ülkemizdeki her çocuğa bir şekilde ailenin sıcaklığını yaşatmak ve anne-baba sevgisini tattırmaktır. Dolayısıyla, anne-babalar, ne durumda olurlarsa olsunlar, öz çocuklarını yuvalara ve bakım evlerine terk etmemelidirler. Zira, annenin ve babanın çocuğa vereceği şey, şefkat alaşımlıdır, merhamet ambalajlıdır ve başkalarının sevgi tavırlarından çok farklıdır. Bir yabancı, şefkat meleği bile olsa, kat'iyen bir annenin, bir babanın davrandığı gibi davranamaz. Onun davranışları, aldığı terbiyenin gereğidir, sun'îdir. Onunki anne şefkati değil, şefkat gibi bir şeydir; merhamet değil, merhamet gibi bir şeydir. Ancak anne-babanınki tam merhamettir, katışıksız şefkattir; çünkü onlar, çocuklarına karşı kendi canlarına ve vücutlarının bir azasına gösterdikleri ihtimamı gösterirler. Başkaları aradaki o ince farkı anlayamasa da, çocuk kendi ruhunda tartar, değerlendirir; birine karşı daha fazla açılır, öbürüne biraz daha kapalı kalır. Sizin çözemediğiniz bazı şifreleri çocuk çözer. Kimin tavırlarının gönülden kiminkinin yapmacık olduğunu hemen anlar. Kimin sinesi daha sıcaktır çocuk onu bilir.. bildiğindendir ki, siz sinenizi yarıp içinize koysanız, yine de ona kendi annesinin bağrında duyduğu o sıcaklığı veremezsiniz. Onların biri sun'î bir sıcaklık; öbürü ise, ısısını gönlün en derin noktasından alan samimi bir sıcaklıktır. Bundan dolayı, anne ve babalar, çocuklarını valideynin hakiki sevgisinden, hakiki şefkatinden ve hakiki merhametinden mahrum etmemelidirler. Çocukların, toplumun şefkat ve merhametine de ihtiyaçları vardır; fakat bütün yavrular her şeyden daha ziyade anne-baba şefkatine muhtaçtırlar. Bunu düşünerek, bütün anneler ve babalar kendi çocuklarına sahip çıkmalıdırlar. Bazı çalışan anne ve babalar, çocuklarını gündüzün belli bölümlerinde, birkaç saatliğine kreş ve anaokulu gibi yerlere bırakmak zorunda kalırlarsa, o zaman da, mutlaka çok emin buldukları bir yere koymalı ve onları güvenilir ellere teslim etmelidirler. İcabında o müesseseleri kendileri kurmalı; kendi duygu ve düşüncelerini paylaşan insanların bulunduğu o yerleri tercih etmelidirler. Bununla beraber, günlük meşgaleler arasında çocuklarını asla savsaklamamalı; onları her akşam dinlemeli ve ne yapıp edip o küçücük gönüllere anne-babanın samimi sevgisini, hakiki şefkatini ve mecazî olmayan merhametini duyurmalıdırlar. Şayet, bir çocuğun anne ve babası ölmüşse ya da bir şekilde ondan ayrı yaşamak zorunda kalmışlarsa, o zaman anne-baba olma vazifesi mümkünse abi ya da ablaya; onlar için mümkün değilse, dedeye ve nineye düşmektedir. Onlar da sahip çıkamayacaklarsa, bu defa çocuğun en yakınları olarak amca, dayı, hala ve teyzeden birinin onu teslim alması, büyütüp yetiştirmesi en uygun olan yoldur. Çocuk, anne-babadan alacağını başka kimseden aynıyla alamasa bile, birinci ve ikinci dereceden akraba da ona lazım olan sevgi ve merhameti gösterebilir. İnanan bir amca veya dayının, Allah'tan korkan bir hala ya da teyzenin göstereceği alaka da çocuğun sevgi ve şefkat atmosferinde büyüme ihtiyacını giderebilir. Bizim dünyamızda, amcanın gösterdiği sevgi babanınkine denktir; teyzenin ortaya koyduğu şefkat anneninkini aratmayacak kadar derindir. İşte, çocuklar, hiç olmazsa, böyle bir sevgi ve şefkat ikliminde yetiştirilmeli ve asla yabancı ellere terk edilmemelidir. Çocuk Arzusu Eğer, bir çocuğun anne-babası olmadığı gibi, ona birinci-ikinci dereceden yakınları da sahip çıkmıyorsa, o çocuğu alıp yetiştirmek ve yarınlara hazırlamak toplumun üzerine düşen bir vazifedir. Toplumumuzda çocuğu olmayan pek çok kadın, erkek ve bir sürü de çift vardır. İşte, özellikle çocuğu olmayan ailelerin, o kimsesiz çocuklara kol-kanat germeleri, onları kendi çocuklarıymış gibi yetiştirmeleri hem içtimaî bir vazifeyi eda etmek demektir hem de çok büyük sevaptır. Vakıa insan, tabiatı gereği kendi sulbünden bir çocuğu olmasını ister ve bu gayet normaldir. Kur'an-ı Kerim, melekler tarafından çocukla müjdelenen Hazret-i İbrahim'in (aleyhisselam) sevincini ima eder ki, bu ondaki çocuk isteğinin bir emaresidir. Hazreti Zekeriya'nın “(Rabbim) Eşim kısır! Lütf-u kereminden öyle bir oğul nasib et ki bana da, Yâkub hanedanına da vâris olsun. Onu, razı olacağın bir insan eyle!” (Meryem, 19/6) şeklindeki yakarışı; “Ya Rab, nezdinden bana tertemiz bir zürriyet ver.”(Âl-i İmran, 3/38) deyişi ve “Rabbim, beni yalnız bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın.” (Enbiyâ, 21/89) duası onun evlât arzusunu ve hakiki bir varis isteğini göstermektedir. Ayrıca, Peygamber Efendimiz'in (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), Mâriye Validemiz'den oğlu İbrahim'in ölümü karşısında hüzünlenip ağlaması da Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in böyle bir isteğini akla getirebilir. Gerçi, mukarrabînin evlât talebinde dava-yı nübüvvete mirasçı bırakma niyeti ağır basar; ama, neticede onlarınki de bir taleptir. Bu açıdan da, bir annenin ya da babanın kendi özünden olan bir çocuğu bağrına basmayı arzulaması gayet tabiîdir. Fakat, şayet Allah bir insana çocuk nasip etmemişse, o zaman, sahipsiz yakınlarından, kimsesizler yurdundan, çocuk yuvasından ya da bakım evinden bir çocuk alarak onu büyütmesi, ona kendi ruhunun ilhamlarını işlemesi ve kendisi gibi bir insan yetiştirmesi de çok büyük hayırlara vesile olacaktır. Mevzu ile alakalı gördüğüm için Gandi'nin başından geçen bir hadiseyi hatırlatarak sözlerime devam edeceğim: Onu çok derin bir insan olarak tanıdım. Hayatını okuduğum zaman, o derinliğini ömrünün her karesine yansıttığını ve bazı tavırları, bir kısım davranışları itibarıyla tam bir muvahhid gibi yaşadığını gördüm. Nakledildiğine göre; Müslümanlar ile Hindular arasındaki çatışmaların kızıştığı günlerde, Hindu çocuklardan biri de hayatını kaybeder. Çocuğun babası, Müslümanlardan bir çocuk öldürerek intikam almak için yemin eder. Bunu haber alan Gandi, adamı çağırır ve ona niçin masum bir çocuğu öldürmek istediğini sorar. Hindu adam, “Onlar benim yavrumu öldürdüler, ben de onlardan bir çocuk öldürerek öcümü alacağım” der. Gandi'nin mukabelesi düşündürücüdür; der ki, “Birini öldürmen, senin ölmüş çocuğunu geri getirebilir mi? İlle de çocuğunun yerini doldurmak istiyorsan, onlardan bir çocuğu evlâtlık edin, onu kendi öz oğlun gibi bağrına bas ve güzelce yetiştir.” Sağlam Karakter Sıcak Yuvayı Bulunca... Aslında, İslam Tarihi bu konuda başka misaller aramaya ihtiyaç bırakmayacak kadar güzel örneklerle doludur. En başta, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) Zeyd bin Harise'yi evlât edinmiş; onu saadet hanesinin bir ferdi olarak kabul etmişti. Öyle ki, bu konuda ayet ineceği ana kadar herkes onu “Muhammed'in oğlu Zeyd” diye çağırır olmuştu. Peygamber Efendimiz, Hazreti Zeyd'in oğlu Üsame'yi de (Allah hepsinden razı olsun) torunları Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin'den ayırmazdı. Hem Hazreti Zeyd hem de Hazreti Üsame peygamber ocağının terbiyesiyle büyümüş ve kendi dönemlerindeki İslam ordusunun kumandanlığına kadar yükselmişlerdi. “Sâlim mevlâ Ebi Huzeyfe” şeklinde anılan Hazreti Sâlim de annesiz babasız bir köle iken Hazreti Ebu Huzeyfe tarafından önce hürriyetine kavuşturulmuş, sonra da sadakati ve dirayeti sebebiyle oğul ilan edilmişti. Oğullukların hakiki oğul gibi sayılmayacağını belirten, “Öyleyse evlâtlara babalarını esas alarak isim verin! Böyle yapmak Allah nezdinde daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, bu takdirde onları kardeş veya mevlâ olarak kabul edin!” mealindeki Ahzâb Suresi'nin 5. ayeti nâzil olduğu zaman, Ebu Huzeyfe'nin hanımı Sehle binti Süheyl, Rasûlullah'a (aleyhissalâtu vesselam) gelerek, “Biz Sâlim'i oğlumuz biliyorduk. O benim yanıma rahat girip çıkıyordu. Zaten bizim tek evimiz var. Onun hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Allah Rasûlü, onu emzirirse süt sebebiyle kendisine mahrem olacağını söylemiş ve o da öyle yapmıştı. Kadı İyaz'ın naklettiğine göre; Sehle Hatun, sütünü bir kaba sağmış, Sâlim de o kaptan içmişti. Çünkü, o gün Hazreti Sâlim bir çocuk değildi, delikanlı idi. Ümmühatu'l-Mü'minîn'den Hazreti Aişe'nin haricindekiler süt emme yaşı geçmiş büyük kimselerin emzirilmesiyle süt kardeşliğinin tesis edilemeyeceğine, Peygamber Efendimiz'in Hazreti Sâlim hakkındaki cevâzının sadece ona mahsus bir ruhsat olduğuna inanmış ve bir başkasının kat'iyen bu ruhsatla amel edemeyeceği kanaatine varmışlardır. Selef ve halef uleması da, büyüğün emzirilmesiyle süt anneliğinin hasıl olmayacağı hususunda icma etmişlerdir. Kendisine hususi ruhsat verilen Hazreti Sâlim'e, bir de dirâyet ve kiyâset itibarıyla bakarsanız, bu meseledeki bir kısım hikmet-i ilahiyeyi daha berrak görürsünüz. Annesiz-babasız bir çocukken çok iyi bir eve düşmüştür. O evde kendisine pek güzel bakılmış, bütün ihtiyaçları görülmüş; sevgi ve şefkatle yetiştirilmiştir. Öyle ki, Hazreti Sâlim, Kur'ânı çok iyi bilen ve en güzel okuyanlardan biri olmuş; Peygamber Efendimiz “Kur'an-ı Kerim'i şu dört kişiden öğreniniz" diyerek övdüğü güzîde insanlar arasında onu da saymıştır. Hicret'te Hazreti Ömer gibi ileri gelen sahabilerin de aralarında bulunduğu Muhacirlere imam olmuştur. Dahası, Hazreti Ömer sinesinden yediği bir hançerle son dakikalarını yaşarken, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebî Vakkas, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr efendilerimizi halife seçmek üzere tayin etmiş ve sonra da “Ebû Huzeyfe'nin mevlası Sâlim sağ olsaydı onu seçerdim. Ötede bana niçin onu seçtiğim sorulursa, Rasûl-ü Ekrem'in onun hakkında, ‘Sâlim, Allah'ı en çok seven kimsedir' dediğini duydum diye cevap verirdim” demişti. İşte, Hazreti Sâlim gibi sağlam karakter sahibi bir insan, Ebu Huzeyfe'ninki gibi sıcak bir yuva bulunca bu denli yücelebilmişti. Mevâlî Bu örnekler, İslâm literatürüne “mevâli” tabirinin girmesine vesile olmuştu. Bu ifade, sonradan hürriyetlerine kavuşan ve samimi mü'minlerin yanında tam bir evlât gibi yetiştirilen insanların unvanıydı. Mesela; İmam Mâlik hazretlerini yetiştiren İmam Nâfi mevâlidendi. Abdullah b. Ömer'in cariyesi Mercâne'nin oğluydu. Abdullah b. Ömer, Nâfi'yi bağrına basar, onunla özel olarak ilgilenirdi. Bu sayede, Nâfi hazretleri ilmin zirvelerine çıkmıştı ve kendisi de pek çok seçkin talebe yetiştirmişti. Denebilir ki, Meymûne validemizin mevlası Atâ bin Yesar'dan Atâ ibni Ebî Rebah'a, İmam Mesruk'tan Tâvûs b. Keysân'a kadar nice büyükler ve özellikle hadis imamlarının neredeyse yüzde sekseni mevâliydi. Onların çoğu bir kölenin oğlu olarak ele düşmüş; evsiz-barksız ve kimsesiz kalmışlardı. Daha sonra, inanan insanlar onları yanlarına almış, beslemiş, büyütmüş, yetiştirmiş ve olgun birer insan olarak topluma kazandırmışlardı. Onlar da, bir yönüyle o ezik yanlarını bir rüzgar gibi arkalarına almış ve bir boşluğu doldururcasına kendilerini tamamen dine vermişlerdi. Neticede onların herbiri başımızı ayaklarının altına koyacağımız imamlardan bir imam olmuştu. Dolayısıyla, ister Gandi'nin mülahazasına isterseniz de tarihin o safhasına bakarsanız, hâl-i hazırdaki bu problemi çözme hesabına bu yolu da kullanmanın isabetli olacağını görürsünüz. Bu arada, şunu da ifade etmeliyim ki, evlâtlıkların hakiki evlât gibi sayılmayacağını belirten ayet ve evlât edinme ile alakalı bazı sınırlamalar kat'iyen kimsesiz çocuklarla ilgilenmeme anlamına gelmez. Söz konusu ayet ve hükümler, câhiliye devrinde carî olan ve sıhrî hısımlık, nesep, evlenme, boşanma ve miras konularında öz çocuklarınkine denk hükümler doğuran evlâtlığı kaldırmıştır. Yoksa, bir Müslüman, herhangi bir çocuğa bakabilir; onu eğitip meslek sahibi yapabilir ve bundan dolayı da büyük sevap kazanabilir. Evlât Edinme ve Süt Hısımlığı Şu kadar var ki, bir kız ya da erkek çocuğu alıp onu barındırma, besleyip büyütme hususunda dinimizin ortaya koyduğu bazı kurallar vardır. Eğer alınan çocuk birinci-ikinci dereceden akraba değilse, bir zaman sonra, erkekse evin hanımına, kızsa evin erkeğine nâmahrem olacaktır. Dolayısıyla, mümkünse o çocuğa süt emzirtmek suretiyle bir mahremiyet tesis etmek gereklidir. Bir ç ocuk, süt emme döneminde iken, kendi annesinden başka bir kadından süt emerse, o çocukla süt emziren kadın ve o kadının yakınları arasında bir süt hısımlığı meydana gelir. Çoğunluğa göre, hısımlığa vesile olması için, sütün ilk iki yaş içerisinde emilmesi gerekir. Ebû Hanife'ye göre ise emme süresi otuz aydır. Bu süre zarfında süt hısımlığı tesis edilirse, hadisin ifadesiyle, “Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar.” Evet, imkan varsa, bakılıp görülecek çocuk daha emme çağındayken alınmalı; büyüdüğü zaman bir mahremiyet meselesi söz konusu olmaması için, kız ise baba tarafından, erkek ise de anne tarafından bir süt hısımlığı sağlanmalıdır. Şayet, süt emme dönemini geride bırakmış bir çocuk almışsanız ya da bir süt hısımlığı hasıl edememişseniz, o zaman da, meseleye biraz daha temkinli yaklaşır, daha hassas davranırsınız. Hâl ve davranışlarınıza dikkat eder, belli bir yaşa kadar onu evinizde besler, büyütürsünüz. Daha sonra da, icabında bir okula koyar, okuyup yetişmesine vesile olursunuz; belli bir yaştan sonra biraz mesafeli durur ama yine de ona kimsesizlik yaşatmazsınız. Bu konuda da, eskiye nispetle şimdilerde çok daha avantajlı sayılırsınız. Bugün bir talebeyi gözünüz arkada kalmadan emanet edebileceğiniz evler, yurtlar, pansiyonlar ve okullar vardır. Onlardan birine yerleştirir, zaman zaman arar sorar, ara sıra gidip ziyaret edersiniz. Hafta sonları o da sizi ziyaret eder, gelir sizinle teselli olur. Hatta, zamanı gelince evlenmesi, yurt-yuva kurması hususunda da yardımda bulunursunuz. Böylece, hem onu muhtemel bir zulüm ve işkenceden kurtarmış, hem kendi vesayetinizle yetiştirip topluma yararlı bir insan haline getirmiş, hem de bakım evlerinin ve çocuk yuvalarının yükünü hafifletmiş olursunuz. Her anne-baba bunu hazmedebilir mi hazmedemez mi, bilemeyeceğim. Fakat, böyle hayırlı bir işin, pek önemli bir ahiret yatırımı olduğu ve insana çok sevap kazandıracağı kanaatini taşıyorum. Tabiî, toplum hesabına böyle önemli bir vazifenin eda edilebilmesi ancak devletin desteklemesiyle gerçekleşebilir. Devlet bu mevzuda bir kampanya başlatmalı, evine çocuk alan aileleri zaman zaman denetlemeli, hatta o ailelelere bazı maddî yardımlarda bulunmalı ve birkaç sene geçince, yanına aldığı çocuğu topluma kazandırabilen kimselere plaket vermeli, onları takdir etmeli ve ödüllendirmelidir. Evet, devlet bir yandan o çocukların durumunu kontrol etmeli, gittikleri yerlerde üvey evlât muamelesi görüp görmediklerine bakmalı; şayet, uygun şartlarda kalmıyorlarsa onlara daha elverişli bir çevre hazırlamalı; eğer, gereken i'zâz u ikrâmı görüyorlarsa, o zaman da onların bakımı ve görümü için yapılan bazı harcamaların külfetine katlanmalı ve o konuda samimi gayret gösteren kimseleri mükafatlandırarak başka aileleri de o işe teşvik etmelidir. Bu sayede, devlet hem yurtlara-yuvalara yaptığı masraftan çok daha az bir miktarla kimsesiz çocuklara bakmış ve hem de onların iyi yetişmelerini sağlayarak toplumun yarınlarını teminat altına almış olacaktır. Ateşle Oynama! Mevzuyla alakalı son bir hususa değinerek sözlerimi bitireceğim: Televizyonda seyrettiğim sahnelerde, o küçücük ve masum çocuklara işkence eden insanların bazılarının başlarının kapalı oluşu dikkatimi çekti. Sanki, “Bakın! Dinine, diyanetine bağlı kimseler çocuklara zulmediyorlar!” gibi bir mesaj da verilmek isteniyordu. O manzara da beni ayrıca üzdü. Öyle çirkin bir iş yapan bir Müsüman da olsa, bilinmelidir ki, o İslam'a aykırı bir davranış içerisindedir. Allah'a inanan ve İslam'ı hayatına hayat kılan bir insanın, o günahsız yavrulara karşı öyle bir muamelede bulunması mümkün değildir. Rehberimiz Hazreti Muhammed ( aleyhi efdalüssalavat ve ekmelüttahiyyat ) ise ki, O'dur; O'nun hayatı kılı kırk yararcasına hak-hukuk gözetmenin misalleriyle doludur. Bir gün, Peygamber Efendimiz ashabına dönerek, “Sizden kime bir haksızlık yapmış isem, şimdi benden hakkını alsın, ahirete bırakmasın” der. Bu sözünü üç defa tekrar edince yaşlı bir sahabi olan Hazreti Ukkaşe ayağa kalkar. Bir savaşta, Allah Rasûlü'nün değneğinin onun sırtına değdiğini söyler. Rasûlü Ekrem, bir değnek getirtir ve hakkını alması için Hazreti Ukkaşe'ye seslenir. Bu manzarayı hayretle seyreden Hulefâ-yı Râşidîn Efendilerimiz, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Peygamber Efendimiz'e bedel kendilerine kısas uygulanmasını isterler, bu konuda ısrar ederler; Allah Rasûlü'ne kıyamaz ve ağlarlar. Fakat, Peygamber Efendimiz, öne çıkar, sırtını uzatır ve “Hakkını al!” der. Ukkaşe (radiyallahu anh) “Ya Rasûlallah! Bana vurduğunuz zaman üzerimde elbise yoktu!” deyince, Peygamberimiz hemen sırtını açar. Bu sahneyi gören Sahabe-i kiramdan bazıları yüksek sesle ağlamaya başlarlar. Hazreti Ukkaşe, Peygamberimizin mübarek sırtına yaklaşır, dudaklarını yapıştırır, bir güzel öper ve sonra da “Anam babam Sana feda olsun ya Rasûlallah! Senden hak iddia etmek benim ne haddime!” der. Allah Rasûlü, hakkını helal etmesi için ona ısrar edince, Hazreti Ukkaşe, büyük bir mahçubiyet içinde, ahirette şefaatçı olması recasıyla bütün haklarından vazgeçtiğini söyler. Peygamber Efendimiz de, “Kim cennetteki arkadaşımı görmek isterse bu yaşlı adama baksın” diyerek onu müjdeler. İşte, sadece şu hâdise bile, dini kendisinden öğrendiğimiz Zât'ın kul hakkı konusunda ne kadar hassas olduğunu gösterir ve bizi de herkesin hukukunu gözetmeye çağırır. Hele söz konusu bir yetimin hakkı ise, dinimiz o meseleyi daha baştan belli hükümlere bağlamıştır. Kur'an-ı Kerim, mü'minlerin yetim malı yemeleri bir yana o mala yaklaşmalarını dahi mahzurlu saymış, pek çok ayet-i kerimeyle bu hususta dikkatli olunması gerektiğini nazara vermiş ve “ Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınları dolusu ateş yerler. Onlar, yarın harıl harıl yanan bir ateşe gireceklerdir. ” (Nisâ, 4/10) ikazında bulunmuştur. Duhâ Suresi'nde de “ Sakın yetimi güçsüz bulup hakkını yeme, sakın onu küçümseyip üzme.” buyurmuştur. (Duhâ, 93/9) Öyleyse, bir Müslüman bütün davranışlarını ve muamelelerini ötede hesabını vereceği mülahazasına bağlamalıdır. Üzerinde başkasına ait bir arpa kadar hak varsa, ondan dolayı da hesaba çekileceğini düşünmeli ve daha hayattayken o haktan kurtulmanın yollarını aramalıdır. Ödenmemiş Haklarla Öteye Gitmemeli İdarecilik yaptığım dönemlerde, haylazlıklarıyla insanı şirazeden çıkaran bazı talebeler tanımıştım. Onlardan çok azını hafif şekilde cezalandırdığım da olmuştu. Fakat, birine karşı azıcık yüzümü ekşitmişsem, daha ilk fırsatta onu bir kenara çekip harçlık vermeye, gönlünü almaya ve hakkını helal ettirmeye çok dikkat etmişimdir. Gerçi, o talebeler, genel tavır ve davranışlarım itibarıyla kendilerini çok sevdiğimi ve hep onların iyiliğini düşündüğümü bilir ve kat'iyen hak iddiasında bulunmazlardı. Fakat, ben yine de küçük bir siteme bedel hiç olmazsa birkaç tatlı sözle onların gönlünü almaya çalışmışımdır. Aradan geçen onca seneye rağmen, üzerimde hakkının kalmış olabileceğine ihtimal verdiğim insanları arayıp sormaya, izlerini bulmaya ve helalleşmeye ihtimam gösteriyorum. Geçenlerde aklıma geldi ve birkaç arkadaşa da bu duygumu açtım; “Unuttuğum kimseler olabilir; Akademi sayfası bana isnad edildiğinden dolayı, oraya ‘Bana kimin arpa kadar hakkı geçmişse, benden kimin bir kuruş bile alacağı varsa, falan yere müracaat etsin' şeklinde bir not düşsem!” dedim. İnanın, gönlümün ve vicdanımın sesini dile getiriyorum; Allah'ın huzuruna birinin hakkını yemiş olarak gitmemek için başıma basılmasına bile razıyım. Allah'tan korkan ve hak-hukuk tanıyan bir insan, “Hakkımı helal etmem için başına basmak istiyorum” dese, ödenmemiş haklar sırtımda olarak ötelere gitmektense, öyle bir muameleyle karşı karşıya kalmayı tercih ederim. Zannediyorum, şahsen böyle düşündüğüm ve inandığım gibi, bütün Müslümanlar da böyle düşünüyor ve inanıyorlardır. Dolayısıyla, değil masum çocuklara işkence etmek, başkasına ait en ufak bir hakkı yemek ya da en küçük bir haksızlık yapmak bile hakiki Müslümanlardan ve İslam'dan fersah fersah uzaktır. Bununla beraber, kim yaparsa yapsın, zulüm zulümdür; haksızlık haksızlıktır; gadir de gadirdir. Müslümanlar içinde o türlü zulümler işleyenler varsa, onlar da dinin ruhunu anlamamışlar demektir ve irtikap ettikleri o haksızlıkların cezasını ötede mutlaka göreceklerdir. | |
|
| | #4 (mesaj-linki) | |
| Anne ANNE dünyada karşılık beklemeden börek yapan tek insandır ... karşılıksız sevginin ete kemiğe bürünmüş halidir ! ne kadar üzsen de 10 dakka sonra seni affeden zarif bir memeli türüdür, yağlıi bile olsa tiksinmeden saçını okşayan, kucağına yatıran, öpüp koklayan tek varlıktır, meleğin süt verebilenidir. yarasın diye muhallebinin içine ciğer katarak çocuğuna yediren uçukluk derecesinde yaratıcıdır. yemek yemeyen çocuğun dikkatini çekmek için elindeki tencere ve tavalarla maymunluk yapabilen kişidir, kafayı çocuklarıyla bozmuş, göbek bağı kopsa da yurek bağı asla kopmayan, sevgi dolu fedakar insan dişisidir bulaşık, ütü, vb yaparkene bile otomatik olarak çene çalan, kendi kendine konuşan, anne ne diyon dediğinizde 'sen kendi işine bak, bi de senle uğraşmayayım' şeklinde asortik cevaplar verendir, "Ulen eve bi saat geç gelsek vır vır vır" şeklinde dırdır meretini erkeklere daha küçükten belletendir, yemek uzmanı, düzen insanı, bilgili, kültürlü - herşeyi bilen şahsiyettir, yavrularını yol tarafından değil, kaldırım tarafından yürütendir, dizi dizi incidir lakin gerektiginde laf sokma dalında da birincidir, sevgiliden ayrilma haberi verildiginde, "amaaan ben sana daha guzelini bulurum" diyebilen komik bir karakterdir, ''Oglum aradim yoktun. Bende mesaj atayim dedim sana. Gelince ara beni Emi aslan evladim. Sapkasiz cikma o kırığınla. Kara borulcem benim optum annen'' seklinde mesajlar atabilen, teknolojiyi israrla reddeden, kabullenemeyen, kafasina gore yorumlayan bilisim dusmanidir, *** ama ... ama dunyanın en guzel kucagina sahip, en guzel kokan, harikulade bir varlıktir *** olmadik yerlerde "iyi ki dogurmusum ulen seni!" diyen ve benim hatirima benimle freddy mercury dinleyen bir sabir agacidir, evlatlarını asla ayırmayan, aynı zamanda birbirinden koruyan guc abidesidir evde biryere uzandiginiz an orada temizlik yapacagi tutan, temizlik konusunda kayisi kopardigindan temizlikci gelecek diye evi temizleyen balans ayari kacmis temizlik kaynagidir, mutfakta yasayan, evde herkese yardım eden ve geceleri baba denen yasal sevgilisini idare eden bi tur canlidir, iyiligin, merhametin, acaaip bir sefkatin, sadakatin, sevginin guclerini birlestirdigi sonsuz bakiredir !! oglunun damat - kizinin gelin oldugunu gorunce, cocugu mezun olunca, cocugu gol atınca, cocugu hasta olunca, cocugu askere gidince, asmali kabagi seyredince, dolar yukselince velhasil buna benzer bissuru seye aglayabilen, bu mesaji okurken duygulanip - gozleri dolabilen, aglamaya meyilli bir yapisi olan duygu pinaridir, son kiiii uc dort; uzakta dursa da yakin hissedilen, canı hep istenen, asla vazgecilmeyen, dizinin dibinde olmak istenen, evlatlarin varligini varligina armagan edebilecegi, *** islak - kuru ama heeeep duygulu*** disi modelidir !!! >________________________________________________________________ | |
|
| | #5 (mesaj-linki) | |
| Şükredenlerden Suheyb,Sabredenlerden Hifa Medine´nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler. Hifa Hatun´un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer.Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah´ın rızasını diler. Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi eşiğine cevahirler döker... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı? Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile,Efendimizin huzuruna çıkıp ´Ey Allah´ın Resûlü´ der, ´bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene.´ Doğrusu o, Peygamber Efendimiz´in (sallallahu aleyhi ve sellem)´gündüzleri oruç tut´ ya da ´geceleri namaz kıl´ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat ´Önce evlenmen lâzım´ buyururlar ´zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!´ Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım´ der.Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de ´özel´ olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur ´yarın sabah mescide ilk gelenle evlen´buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar. Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır. Ama bakın şu işe ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun´un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer.Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir.Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar.Sonra şanslı sahabeye döner ´Ey Süheyb´ buyururlar, ´şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.´Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar. ´İyi ama´ diye mırıldanır, ´benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var.´ Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve ´filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim´ der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler. Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve ´Ya Hifa´ der,biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) ´Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.´ buyurdular. Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize anlatır ve onları Allahü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler. Birine ´şükredenlerden Suheyb´yazarlar, öbürüne ´sabredenlerden Hifa! Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb´i yanlarına oturtur ´Ey Süheyb´ buyururlar ´geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?´ Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle ´Allahın Resulü en iyisini bilir´ cevabını verir. Efendimiz onlara ´ne mutlu size´ gibilerinden bakar, ´İkiniz de cennetliksiniz´ buyururlar, ´... ve Allahü teâlâyı göreceksiniz!´ Süheyb derhal secdeye kapanır ve ´Ya Rabbi!´diye yalvarır, ´o ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!´ Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ´Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda HifaHatun da ruhunu Hakka teslim etti´ buyururlar. Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar.Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine ´şükredenlerden Suheyb´yazarlar, öbürüne ´sabredenlerden Hifa ![]() Son Düzenleyen Blue Blood; 31-12-2005 @ 15:01. | |
|
| | #6 (mesaj-linki) | |
| Will You Marry Me “Benimle evlenir misin?” Başlıkta geçen cümle; “Benimle evlenir misin?” demek. İngilizce başlığı tercih etmemin sebebi ise hem dikkat çekmek hem de bir soru vasıtasıyla öğrendiğim ve şimdiye kadar sadece Batı dünyasına has zannettiğimiz bir gerçeğin bizim de kapımızı çaldığına işaret etmek. Ama esas yazıyı kaleme alış nedenim söz konusu durumun İslam’daki yerini incelemek. Hollywood filmlerinden aşinasınızdır erkeklerin bayanlara evlilik tekliflerine. Bizdeki ve geleneksel yapımız içinde olduğu üzere kızı baba veya annesinden istemenin yeri yok bu dünyada. Bunu tenkit babında dile getirmiyorum; sadece bir hakikatin çıplak yüzüne bir kere daha dikkat çekiyorum. Zaman zaman bu süreç tersine de işliyor ve bayan flört yaptığı erkeğe evlenmek teklif ediyor; "Will you marry me?" diyerek. İşte bana gelen soru da bu merkezde; müslüman bir bayan sevdiği, hissi alaka duyduğu, aşık olduğu ve evlenmek istediği gence “benimle evlenebilir misin” diyebilir mi? Dinimizin buna bakış açısı nedir? Tahmin ediyorum buraya kadar yazıyı okuyan bir çok insan şu an içten içe değişik tepkiler veriyordur. Kimileri “Hadi canım sende! Daha neler! Hiç öyle şey olur mu?”derken, kimileri bunu gayet medeni bir ilişki biçimi kabul etmekte ve “neden olmasın?” demektedir. Aslında her iki taraf da haklı. Birinciler hadiseye tamamen örf-adet ve gelenek-göreneklerimiz içinde bakıyor, bunu asırlık değerlerimizden bir taviz görüyor; Batılılaşma, modernleşme sürecinde yaşadığımız yozlaşmanın uzantısı olarak değerlendiriyor ve can u gönülden “hayır” diyor. Diğerleri değişen ve gelişen hayat şartlarının ister istemez bizi sürüklediği ortam açısından meseleye bakıyor, evlilikte esas olan evlenecek tarafların irade beyanlarıdır, anne-babalara da düşen bu iradeye saygı göstermekten ibarettir, öyleyse bu iradenin açığa çıkması ha bayanın ha erkeğin sözleri ile olmuş önemli değil diyor. Bir de toplumumuzun çok az bir kısmını oluşturan ve tamamıyla Batılılaşmış bazıları vardır ki şu an dudak büküp “böyle saçma şey olur mu, bu tür şeylerle kaybedecek vaktim yok benim” diyenler de vardır. Ama ben onları hiç hesaba katmıyorum. Neden mi? Ayrı bir yazı konusu!!! Şöyle başlayalım; siz böyle bir hadiseyi Osmanlı’nın erken dönemlerinde Edibali’ye, orta dönemlerinde fetva almak için Zenbilli’ye, Ebu’s-Suud Efendi'ye sorduğunuzu düşünün? Sorabilir miydiniz? Ben soruyu yanlış sordum aslında; doğru soru şu; böyle bir şey o dönemlerde aklınıza, hayalinize gelir miydi? Ama Tanzimat dönemi sonrası ve hele cumhuriyetin kuruluşunu takip eden yıllarda belki. Günümüzde ise hemen herkesin olabilir dediği bir şey bu. Günümüz bir kenara, Osmanlı dönemde yaşayanlar insan değil miydi, onların duygu ve hissiyatları yok muydu diye itiraz edebilirsiniz buna. Elbette ve mutlaka vardır, olmuştur bu tür aşk münasebetleri. Ama toplum baskısı, örf ve adetler engel olmuştur bu hissiyatın açığa dökülmesine. Baba evinden kaçanlar ise istisna teşkil eder. İmdi; İslam’a göre bayanın sevdiği erkeğe evlilik teklif etmesinin hükmü nedir sorusuna gelelim; her şeyden önce Kur’an ve sünnet temelli değerlerde bu soruya direkt cevap teşkil edecek beyanın olduğunu zannetmiyorum. Yok demek büyük bir iddia olacağı için bizim malumat sınırlarımız içinde yok demeyi tercih ederim. Kaldı ki olsa bile dönemin örf ve adeti kaynaklı olduğu için farklı yorumlamalara konu olabilir. Zaten yukarıdaki paragraflarda ifade etmeye çalıştığım örf-adet, gelenek-görenek diyerek yazıya giriş yapmam, farklılıklara işaret etmemin nedeni bu. Dolayısıyla bu mesele de içinde yaşadığımız şartlar içinde ele alıp değerlendirilmek zorundadır. Hatta bu aşamada genel değerlendirmelerden öte kültürel şartlardaki farklılıklar nazara alınarak herbiri adına farklı hükümler söylemek gerekir. Bu soruya cevap ararken müracat edeceğimiz yer örf ve adettir. Tabii ki İslami değerlerle çatışmayan, İslam’dan ve onun temel nasslarından onay alan örf ve adet. Felsefecilerin yaklaşımına göre örf, insanların kıymet atfettiği bir değerdir. O değerin hayata sürekli olarak tatbiki adeti oluşturur. Tüm toplumu kuşatan bu örf ve adet bütünlüğüne ise gelenek denir. İslam hukukuna göre ise örf; ‘insanların çoğunluğunun benimseyip alışkanlık haline getirdiği işler veya duyulduğunda hatıra başka anlam gelmeyecek derecede özel bir anlamda kullanmayı adet edindikleri lafızlardır.’ Birincisine ameli, ikincisine kavli örf denir. İkiye ayrılır örf; amm ve has diye. Amm umumi örf demek. Herhangi bir devirde bütün müslüman halkların uyguladıkları şey, has ise hususi demek olup, bir ülke veya bölge halkının uygulamasını ifade eder. Örf kaynak değeri itibariyle şer'i hükümlere aykırı olmadığı müddetçe hüküm istinbatında muteber bir yere sahiptir. İslam dininin içinde neşet ettiği toplumun bazı uygulamalarını olduğu gibi kabulu, bazılarını tashih etmesi ve bazılarını terk edip yerine yeni inşai ahkam getirmesi bu çerçevede ele alınması gerekli olan bir husustur. Red, kabul ve ıslah cahiliye örfüne yönelik İslamın üç farklı tavrıdır. Mezhepler örfü istinbat kaidelerinden biri kabul etmiş ve ‘örf ile sabit olan nassla sabit olmuş gibi kabul edilir’ demişlerdir. Örf hakkında adeta kanun diliyle kaleme alınmış bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere İslam hukukçuları şer'i delillerle çatışmayan örfü esas alarak hükümler veriyor ve "caizdir, caiz değildir, vacibtir, menduptur vs" diyerek verdikleri bu hükümler müslümanın davranış şeklini oluşturuyor. Söz gelimi konumuz açısından bayanların erkeklere evlilik teklifi Osmanlı’nın ilk dönemlerinde sosyal yapıya uygun olmadığı için fıkhen caiz olsa bile siyaseten caiz değilmiş denilebilir. Böyle bir hüküm yok ama uygulama bunu amir. Pekala soru şu; örf ve adet değişirse, hüküm de değişecek mi? Cevap; evet. Çünkü "Ezmanın (çağın) tagayyüriyle (değişmesiyle) ahkâmın (hükümlerin) tagayyürü inkâr olunamaz." Örf asıl, örfe bağlı verilen hüküm fer’dir. Asıl değiştiğinde fer’in de değişmesi gayet tabii, makul ve olması gerekendir. Buna göre içinde yaşadığımız kültürel atmosferde söz gelimi Almanya’da, Belçika’da, ABD’de yaşayan bir müslüman bayan sevdiği erkeğe evlenme teklif etmesi caizdir denilebilir mi? Bir-iki hususun altını çizmek isterim nihai bir şey demeden önce; kız evine gidip kızı anne babasından isteme örfü ilk dönem İslam uygulamalarına mı dayanıyor yoksa İslam'ın yayıldığı alanlardaki başka millete mi ait kesin bilgim yok. Fakat oraya dayansa bile Hz. Ömer’in dul kalan kızı Hafsa Validemizin Hz. Ebu Bekir ve Osman’la evlenmelerini açıktan açığa istemesi uygulamadaki çeşitliliği göstermektedir. Yani ilk dönem İslam hayatında tek bir kalıp içinde erkek tarafı, kızın ailesine gider kızı Allah’ın emir Peygamberin kavli ile ister diye bir şey yok. Bu örneği şöyle okumak da mümkün kız babası Hz. Ömer gidiyor Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osman’a: ‘Seni kızıma istiyorum’ diye dünürlük yapıyor. Çünkü bir baba olarak Hz. Ömer’in esas düşündüren husus kızının dünyevi ve uhrevi mutluluğudur. Belki İslam ile şereflenen Ömer cahiliye uygulaması rağmına yapmıştır bunu. Bu noktaya Hz. Ebubekir ve Hz. Osman'ın Efendimizden aldığı iş'arlar vardı, onun için Efendimizin tasvib ve tensibleri vardı diyebilirsiniz. Fakat bu benim anlatmak istediğim hususa bir halel getirmez. Çünkü Hz. Ömer'in bundan haberi yoktu. Olmadığı içinde teklifini red edenlere önce hafiften gönül koyduğu, sonra Efendimizin dünürlüğü gerçekleşince red gerekçelerini anladığı rivayet edilir. İki; Batı dünyasında var olan bu uygulama her ne kadar biz orada yaşasak bile bizim örf ve adetimiz değildir. Sahip olduğumuz dini ve ahlaki değerlere göre şekillenmiş bir dünyanın ürünü de değildir. Üç; üç-beş kişinin başından geçen ve geçme ihtimali olan bir şeye dayanarak genellemeler içine gitmemek gerek. Sonuç; bayanın erkeğe evlilik teklifi, ne felsefecilerin, ne de fıkıhçıların tanımlamaları içinde henüz bize ait örf, adet ve gelenek olmuş değildir. Dolayısıyla genellemeler yapmak, kat'i ahkam kesmek mümkün olmasa gerek. Ama ferdi açıdan evlenecek bayanın evlenme teklifi yapacağı erkekle arasında ferden dini, hukuki ve cibilli evlenme engeli yoksa bu tür teklifi yapmasında mahzur olmasa gerektir. Tekrar ifade edelim; galip yaklaşımın esas alındığı bu neticede mesele tamamen ferde mahsustur. Hadise gelenek haline gelirse o zaman farklı ve genel hükümlere konu olabilir. Unutmayalım; ister İslam ülkelerinde isterse azınlık grup olarak gayri müslim ülkelerde yaşayan müslümanların değerlerini muhafaza etmesi öncelikli vazifeleri arasındadır. | |
|
| | #7 (mesaj-linki) | |
| Annemi Ağlatan Sözler Suyun ötesinden dünyanın her yanına sevgi mesajları gönderen ve insanlık dersi veren Ayyüzlü birkaç haftadan beridir sürekli “vefa”dan bahsediyor. Amcamlar İstanbul’un Vefa semtinde oturdukları için, ne zaman “vefa” kelimesini duysam orada geçirdiğim yaz tatilini ve o şirin yeri hatırlarım. Bundan dolayı, Ayyüzlü’nün neden Vefa’yı o kadar çok andığını anlamakta zorlandım desem yalan olmaz. Geçtiğimiz hafta beni bir merak aldı; sürekli duyduğum vefa kelimesinin bir zamanlar rüyalarımı süsleyen o beldenin isminden farklı bir şey olduğunu anladım. Bir ikindi namazı sonrası bayanların bulunduğu kata çıkıp annemin yanına oturduğum an yine aynı kelimeyi duydum. Ayyüzlü’ye “Allah’a karşı nasıl vefalı olunur?” diye sorulunca bu sorunun cevabını öğrenmek için dikkat kesildim. M******* bir türlü çıkaramadığım bu kelime üzerinde o kadar çok duruldu ki, merakımdan eve gidip sözlüğe bakmak için adeta can attım. Kapıdan içeri girer girmez de senelerdir babamın elleri arasında rengi iyice solan ve beli bükülen sözlüğü açtım. Vefa; sevgiyi sürdürmek, sevgi bağını korumak, sadık olmak, verilen sözde durmak, yapılan en ufak bir iyiliği dahi unutmamak demekmiş. Vefanın m******* öğrendikten sonra, babamın o günkü sohbette tuttuğu notları kendisinden isteyip onlara bir kere daha göz gezdirdim. Ayyüzlü, her şeyden önce Allah’a karşı vefalı olmak gerektiğini anlatmış; O’na karşı vefalı olmayı da, “O’nun sevdiği ve razı olduğu şeylerin peşine düşmek, günahlardan da uzak kalmak” şeklinde tarif etmişti. Allah’ın bizim için seçtiği dini, Peygamberi ve bize gönderdiği kitabı sevmenin de vefanın bir gereği olduğunu söylemişti. Bundan dolayı, günde beş vakit ezanla varoluş gayemizi bize öğreten Allah Rasûlü’nün adını da andığımızı, ezandan sonra O’nun için dua ettiğimizi, namazlarda “Ettahiyyâtü” ve “Salli-Barik”lerle O’nu bir kere daha zikrettiğimizi belirtmiş ve O’nun getirdiği dinin her yerde duyulabilmesi için İslam’a sahip çıkmamızın da Rasul-ü Ekrem Efendimiz’e karşı bir vefa olduğuna değinmişti. Bizim Bahçenin Gülü Konuşmasının devamında Ayyüzlü, kişinin ailesine, sevdiklerine, arkadaşlarına, vefalı davranarak onu karakterinin bir yanı haline getirmeden Peygamber Efendimiz’e ve Allah’a da gerektiği gibi vefalı olamayacağını söylemişti. Eğer bir çocuk babasına bir gün sandalyesini verdiyse, başka bir zaman da babasının, “Oğlum bir keresinde sen bana sandalyeni vermiştin” deyip kendi sandalyesini ona vererek, en ufak iyiliği dahi unutmadığını göstererek çocuğuna vefalı olmayı öğretmesi gerektiğini öğütlemişti. İşte annemin yanaklarından dökülen gözyaşlarını görmem bu cümlelerden sonra olmuştu. O an, annemi gördüğümü ve ağladığını farkettiğimi onun bilmesini istememiş, her şeyden habersiz gibi davranmıştım; fakat, onun neler düşündüğünü öyle çok merak etmiştim ki! Sebebini ben anlayamasam da Ayyüzlü’nün sözleri çok kişinin başını öne eğdirdi: “Bir beyefendinin dışarıda bir an gözü harama iliştiğinde, bunu hanımına karşı yapılmış en büyük ihanet saymalı; hemen bir camiye koşup orada istiğfar etmeli; ‘Ya Rabbi! Ben eşime karşı çok büyük bir saygısızlık yaptım. Sen, kendisine bakmam, onunla oturup kalkmam, her meselemi onunla paylaşmam için bir hayat arkadaşı lutfetmiştin ve huzurumu ona, onunla olan birliğime bağlamıştın. Fakat ben o birliği gözlerimle, dilimle, kalbimdeki inhiraflarımla çatlattım!’ diyerek inlemeli; vefa duygusunu hemen tamir etmeli. Unutmamalı ki, o eşine ikram ederse, eşi de ona ikram eder; o saygılı davranırsa eşi de saygılı davranır ve o vefalı olursa hayat arkadaşı da ona vefalı olur. Bey bu şekilde hareket ederse, öyle inanıyorum ki, Allah onun eşinin gönlüne de o duyguyu atacak ve o da en ufak bir bakış inhirafını büyük ihanet sayacak, katiyen o türlü bir vefasızlık yapmayacaktır.” O akşam babam eve döndüğünde annem seccadesinin başında dua ediyordu. Hâlâ gözlerinin yaşlı olduğunu gördüğüm için yanına varıp halini sormak istediğim sırada babam içeri girmişti. Anneme şöyle bir baktı; “Biliyor musun; ben bir an dahi olsa senin bakışlarının bulandığını ve hayallerinin kirlendiğini düşünmedim. Asla vefandan şüphe etmedim.” dedi. Tam odadan çıkacaktı ki, birden geriye dönerek “Çünkü, ben hiçbir zaman sana karşı vefasız davranmadım” diye ekledi. Bu sözler benim için şifre gibiydi. Hiçbir şey anlamamıştım. Bir aralık, “Anneciğim neden ağlıyorsun ki?“ diyebildim. “Allah’ın bize karşı vefasını düşündüğümden ağlıyorum oğlum. Karşıma hep vefalı insanlar çıkardığı için ağlıyorum. Temeli vefa üzerine kurulmuş bir yuvam olduğu için ağlıyorum. Ve bütün bu nimetlerin şükrünü yerine getirememe korkusundan ağlıyorum.” dedi annem o titrek sesiyle. “Vefa, insanı hep böyle ağlatır mı?” diyecektim ki, annem sözü ağzımdan aldı ve “Talip’im, Allah nasip ederse, büyüyünce anlayacaksın vefanın nasıl bir gül olduğunu; anlayacak ve hep onu koklamak için bülbül gibi şakıyıp duracaksın.” diyerek dua kitabına yöneldi. Benim için yine çözülmesi zor bir bilmece olan bu son sözleri de ağlayarak söyleyen anneme, daha fazla ısrar etmeden, ağlayış sebebini anlamak için büyümeyi beklemem gerektiğine karar verdim. Yine Bir Bahane Bahsetmek istediğim diğer mevzu da birkaç gündür buradaki büyüklerin dilinden düşmeyen bir cümleyle alâkalı: “Üç aylar geldi!” Bu sözü çoğunuzun duyduğundan da eminim. Üç aylar gelince bir sürü kandil olur, camilere gidilir. Büyükler çok sevinirler üç ayların geldiğine. Biz çocuklarsa büyüklerin sevincine ortak olmak istesek de sebebini tam olarak bilemediğimizden onlar kadar mutlu olamayız. Fakat, mevlit şekerlerinden bol bol almak için de onlarla beraber camiye gitmeyi ihmal etmeyiz. Üç ayları farklı kılan ne acaba? İşte bu merakım, sonunda beni Kuran öğretmenimin yanına kadar sürükledi ve kendisine üç aylar hakkında nerede bilgi bulabileceğimi sordum. Artık soru sormadan evvel araştırmak için kitap istemem öğretmenimin de hoşuna gitmiş olacak ki, yüzünde memnuniyetle karışık hoş bir tebessüm beliriverdi. Hemen işini bırakıp her zamanki sabırlı ve yardımsever edasıyla kitaplığından ve yan odadaki arkadaşlarından birkaç kitap getirip onları incelememi, öğrendiklerimi kendisine anlatmamı, anlamadığım bir şey olursa sorabileceğimi söyledi. Elimde kitaplarla odadan çıkıp alt kata doğru giderken kendimi artık daha büyümüş hissediyordum; çok farklı bir duygu. Bir bilseniz ne kadar da zevkliymiş kitapların içerisindeki bilgiyi bulmaca çözer gibi kendi başına bulabilmek! Hiç vakit kaybetmeden araştırmaya koyuldum. Okudukça okudum ve öğrendiğim her yeni bilgiyle üç ayların gelişine biraz daha sevinir oldum. Üç aylarla alakalı bazı notlarımı size aktarmayı düşünmüştüm; fakat, yazar abilerim hem Recep, Şaban ve Ramazan aylarını hem de o aylarda yer alan mübarek geceleri, kandilleri çok genişçe anlattıkları için tekrara girmek istemiyorum. Ne var ki, bir hususa değinmeden edemeyeceğim: Bizim Rabbimiz, -hâşâ- en ufak hatalarından dolayı kullarına kızıp onları Cehennem’e atan, gazabıyla her şeyi yakıp yıkan bir Rab değildir; aksine, kullarına güzel nimetler nasip edip onları sevindirmekten hoşlanan, suçluları hemen cezalandırmayıp bağışlanmaları için sayısız fırsatlar veren merhametlilerin en merhametlisidir. Bu sebeple, çok merhametli ve affedici olan Allah Teala kullarının ibadet ederek değerlendirmeleri ve dua ederek af dilemeleri için Kadir ve Miraç Gecesi gibi kandilleri, Receb, Şaban, Ramazan gibi üç ayları lutfetmiş. Bu gün ve gecelerde vahyin ilk gelişi, Allah Rasûlü’nün göğe yükselişi gibi bazı özel hadiseler de gerçekleşmiştir; fakat, esasında o günlere kıymet veren Allah Teala’nın kullarına karşı merhametidir. Aslında “tanrı” kelimesini hiç sevmem. Belki de anne ve babamın o kelimeyi çok seyrek kullandıklarından olsa gerek, ben de “tanrı” deyince çok kötü bir söz etmişim gibi tuhaf bir hisse kapılırım. Fakat, Erzurumlular’ın “Bahane Tanrısı” tabiri bana o kadar sıcak gelir ki, belki de “tanrı” sözcüğünü sadece orada ruhuma çok yakın bulurum. Evet, bazıları, Cenab-ı Hakk’a “Bahane Tanrısı” derlermiş; kullarını affetmek için onlara sürekli tevbe etme fırsatları ve günahlardan arınma imkanları yaratan manasında bu ifadeyi kullanırlarmış. İşte, zannediyorum, üç aylar da o türlü bir bahane ve ilahi rahmetin farklı bir armağanıdır. Artık, üç ayları daha çok seviyor ve her kandil gecesini iple çekiyorum. O mübarek gecelerin benim dualarımın kabulü için de bir bahane ve vesile olacağını düşünüyorum. “Allah’tan ne istiyorsun; hangi duanın kabulünü bekliyorsun?” demeyin lütfen. Ben sizden farklı düşünemem ki! Ben de iki şey istiyorum; biri Allah’ın rızası, diğeri de, Ayyüzlü’nün Nuryüzlülere kavuşması. Şu aydın gecelerinizde bana da dua edin demeyeceğim. Neden diyeyim ki? Ben de sizin vefanıza güveniyorum... | |
|
| | #8 (mesaj-linki) | |
| O Kim ve Ben Neyim? Gerek şahsi evlilik hayatımda gerekse etrafımda şahit olduğum ve karı-koca geçimsizliğine dair yüzlerce-binlerce olay neticesinde elde ettiğim neticeler var. Bu neticelerin bazıları zaman, mekan, ırk, din, dil vb. özellikler nazara alınmaksızın herkes için geçerli. Bazıları ise şahsa özel; zaman ve mekanla mukayyed. Birinci olarak zikrettiğim ve herkes için geçerli dediğim husus adına bir noktayı dikkatlerinize arz etmek istiyorum ki yazıya koymuş olduğumuz başlık bunu anlatıyor; “O kim ve ben neyim?” Tersi de geçerli bunun; “Ben kimim ve o ne?” Buradaki ‘ben' ve ‘o' zamirleri evlilik kurumundaki asıl iki özneyi yani karı ve kocayı anlatıyor. Baştan şunu kabullenmek gerekiyor; evlilik kadın ya da erkek, insana yeni bir vasıf kazandırıyor. Cinsiyet olarak erkek ve kadın hüviyetini koruyan evlilik kurumunun temel iki direği evlilik sonrası ağabey, abla, kız, oğlan, dayı, hala, teyze, amca vs vasıflarına ilaveten ‘eş, karı, koca' sıfatını kazanıyorlar. Bu iki yeni sıfat taraflara yeni sorumluluklar yüklüyor, yetkiler sunuyor. Evlilik, hayat tarzı olarak kişilerin hayatında yeni farklılıklara kapı açıyor. Mesela; evinin birtek kızı, annesinin nazlı yaranı olan kızcağız, evinin A'dan Z'ye her şeyi ile tek başına ilgilenmeye mecbur kalıyor. Çamaşırından bulaşığına, ütüsünden misafirine kadar hemen her şey eğer ev kadını ise onun sorumluluğu altına giriyor. Hakeza koca, babasının nazdar bir evladı iken hayatı maddi-manevi tüm boyutları, nimet ve külfetleri ile omuzlanmak zorunda kalıyor. Evlilik kurumunun bu boyutunu bahsini ettiğimiz şekliyle kabullenmeyen, kabullenmeye hazır olmayan, hatta hatta hiç düşünmeyen eşler evlilik hayatında özellikle ilk yıllarda mutluluğu yakalayamıyorlar. Çünkü başta ifade ettiğimiz gibi “o kim ve ben neyim?” sorusunun doğru cevabını bilmiyorlar. Bence burada üzerinde ısrarla durulması gerekli olan şey evlilikle kazanılan o iki vasfa (koca ve karı) göre tarafların tavır alma zorunda oluşlarını bilmeleridir. Bu çerçevedeki yazılarımızın toplandığı ilk kitabımıza isim olarak koyduğumuz gibi evlilik evcilik değildir. Dolayısıyla ‘evcilik oynamıyoruz'un bilincinde olmak öncelikli şarttır. Bunun için evlilik öncesi aile içi eğitim ve telkinin önemli rolü olduğu gibi, kadın erken evlenecek tarafların gerek kendi anne-baba, dede-nine ve yakın akraba evliliklerine gerekse çevrelerinde bulunan insanların evliliklerine bu perspektiften yapacakları gözlemin büyük rolü olacaktır. Tecrübe sadece kişinin bizzat kendi yaşadığı hadiselerin toplamından ibaret değildir. Başkalarının yaşadığı hadiselerden ders almak, hata ve yanlışları tesbit edip onları kendi hayatından uzak tutmak, doğru, iyi ve güzel şeyleri ise örnek alıp hayatında yer vermek de tecrübedir, tecrübeden istifadedir ve insanı yaşının üstünde olgunlaştırır. Bu bağlamda mükemmeli elbette yakalayamayabiliriz. Bu ise insanın söz konusu olduğu her yerde ve her işte zaten tabii bir şeydir. İnsan realiteler ile idealler arasında mekik dokuyan bir varlıktır. Ortada ideal olduktan ve her iki tarafın da önlerine hedef olarak koydukları ideale ulaşma niyet, gayret ve çabası bulunduktan sonra aşılamayacak problem yoktur ve olamaz. Burada esas problem ideal yoksunluğudur. İşte ailede verilecek eğitim, yapılacak gözlem, şuurlu bir şekilde evlilik hayatına zihnen hazırlanma insana bu ideali verebilir. Düşünün, evlilik öncesi çeyizinden, ev döşemelerine, damatlık, gelinlik, düğün programı, gelin arabası, konvoyu vs'nin dahil olduğu düğün hazırlıklarından balayı programına kadar yapılan maddi hazırlığın kaçta kaçı, bunlara harcanan fikri ve zihni çaba ile zamanın kaçta kaçı dediğimiz hususa harcanmaktadır acaba? Eflatun'un ideler aleminden hayatın tabii gerçeklekliğine dönmemiz gerekmekte. Malum Eflatun'un ideler aleminde anlattığına göre, İskender Pala'nin özetlemesi ile, “insan bir mağarada, kapıya sırtını dönmüş, eli kolu bağlı, başı sabitlenmiş olarak durmakta ve mağaranın önünden gelip geçenlerin gölgeleri, ışığın nispeti ölçüsünde mağara duvarına yansımakta, böylece oturan kişi de hayatı, o gördüğü gölgelere bakarak güya anlamakta, alğılamakta ve böylece yaşadığını hissetmektedir. Başını döndürüp bakamadığı için de varlığın gerçeğini hiçbir zaman görememekte, olayların hakikatine hiçbir vakit vâkıf olamamakta, sen-ben iddiasında vehimlerle, hayallerle oyalanıp durmaktadır. ” Gerçeklerle yüzleşerek, o ve ben'in ne'liğini ve kimliğini bilme zamanı gelmedi mı cancağızım? | |
|
| | #9 (mesaj-linki) | |||||
| Cvp: ISLAM VE KADIN
Sevgili kardesim oncelik le tsk.ler bilgilerin icin sizden ricam biraz duzeltme yapmaniz efendimize saygidan dolayi yapilmasi gereken duzeltme MUHAMMEDIN HADISLERI yerine HZ MUHAMMET(S.A.V) diye kulanirsaniz cok daha hos olacak ve gine MUHAMMEDIN OLAYLARI yerine HZ.MUHAMMET(S.A.V) DEN ORNEKLER de denilebilirdi. tabiki nerden kopyaladiysaniz yaziyi oranin hatasi gozuyle bakiyorum sahsim adina....Once saygi lutfen tesekkur ederim Son Düzenleyen Blue Blood; 14-02-2006 @ 21:20. | |||||
|
| | #10 (mesaj-linki) | |
| Kiralık Rahim ve Radikal Feminizm “Futbol sadece futbol değildir” sözünü bilirsiniz. Futbol denilen ve 20. yüzyılda bazı ülkelerde gençlerin neredeyse din ve ibadet mesabesine yükselttiği spor dalının perde arkasındaki gerçeklere işaret etmektedir bu söz. İktisadi, siyasi, ideolojik boyutundan aktüel alana varıncaya kadar futbolun gizli ajandası anlatılmaktadır sizin anlayacağınız. 80'li yıllarda ülkenin kaderine hakim olan bir zihniyetin temsilcisi, futbolu gençleri ideolojik görüş ve çatışmalardan uzak tutacak, onların zihinlerini iğdiş edecek bir araç olarak gördüklerini ve bunun için futbola her türlü maddi desteği verdiklerini/vereceklerini açıkça itiraf etmişti. Ben de bazı sorularla karşılaşmaktayım hayatımda. Bunlardan bazıları sathi bir nazarla bakıldığında herşeyin alabildiğine masum olduğu imajını veriyor insana ve siz de oturup kuzu kuzu cevaplıyorsunuz o soruları. Ama ardından sizin hiç de aklınıza gelmeyen bir “çapanoğlu” çıkıyor karşınıza ve vereceğiniz cevabın sadece dini vechesi ile değil daha genel ve geniş perspektiften ele alınması gerektiğini anlıyorsunuz. Eğer bunu zamanında fark edemedi iseniz verdiğiniz cevabın bazen –elbette sorusuna göre değişiyor- müsbet veya menfi İslami değerlerin aksi bir gayeye hizmet ettiğini görüyorsunuz. Geçenlerde bu tip bir soru ile karşılaştım. Daha önceki tecrübelerim bana bu konuda dikkatli olmamı önerdi ve burnuma yanık kokusu geldi tabir caizse. Temel nassların ve bugüne kadar çağdaş dünyada kazuistik fıkhın temsilcilerinin hayır dediğini bildiğim bu meselede biraz araştırma, teemmül etme ihtiyacı hissettim. Karşıma çıkan şey, tek kelime ile korkunçtu. Eğer gerçekten bu yaklaşım doğru ise, yani sorunun altında yatan felsefe bu ise, eyvah ki yandık. Soru şu; rahim kiralamak bir başka anlatımla kiralık annelik caiz midir? Malum; çeşitli tıbbi sebeplerle çocuğu olmayan aileler ilmin verilerine bağlı olarak farklı yollarla çocuk sahibi olabiliyorlar. Bunlardan biri, tüp bebek. Kısaca spermin dış müdahale ile annenin rahmine yerleştirilmesi işlemi bu. Erkeğin spermi laboratuvar ortamında kadının yumurtasıyla döllendiriliyor, bu işlem sonucu oluşan embriyo kadının rahmine konuluyor ve ardından hamilelik normal seyrinde cereyan ediyor. Bu işleme sperm nikahlı kocadan olmak şartıyla fukahanın bir şey dediği yok. Caizdir. Çünkü tıbbi nedenlerden dolayı normal yollarla çocuk sahibi olunamıyor ama sorun tıbbi gelişmelerle aşılıyor. Şart sperm nikahlı kocadan, kullanılan da annenin yumartaları ve rahmi olması. Fakat kocanın spermi, nikahlısı olmayan bir kadının yumurtasıyla döllendirilmesi neticesinde oluşan embriyo, karısının rahmine veya yabancı bir erkeğin spermi kullanılarak döllendirilen embriyo kadının rahmine konulursa, fukaha buna evet demiyor. Soruda geçen kiralık rahim ise bundan çok daha farklı; eşlerden alınan yumurta ve spermin laboratuvar ortamında döllendirilmesi sonucu elde edilen embriyo, bir başka kadının rahmine konuluyor. Pekala hangi kadın böyle bir işleme evet diyor? Ya hamileliğe gönüllü veya rahmini para karşılığı kiralayan kadınlar. Hemen cevaba geçelim; öncelikle dikkatli bir nazar bu çizgideki mahzurları hemen farkedebilir. Bu yol herşeyden önce İslam'ın çok önemsediği neseplerin karışmasını netice verecektir. Çocuğun babası tamam da, gerçek annesi kimdir? Yumurtanın kendisine ait olduğu kadın mı, yoksa onu 9 ay vücudundan besleyen kiralık anne mi? İkinci olarak, çocuğun doğumundan sonra kiralık anne anlaşmaya muhalefet edip çocuk üzerinde hak dava ederse ne olacak? Nitekim baştan hem de noter huzurundaki imzalanan anlaşma ile bu işleme evet diyen ama daha sonra annelik iddiasında bulunan nice kadınlar var günümüzde. Mahkeme kapılarında davalarının neticelenmesini bekliyorlar. Üçüncüsü, tartışmalı da olsa, zina unsuru söz konusu bu işlemde. Tabii ki normal yollarla yapılan bir zinadan bahsetmiyoruz. Ama neticesi itibariyle hadiseye baktığınızda zina şüphesi olduğunu görmemek de imkansız. İşte bu ve benzeri ahlaki, insani, vicdani ve tabii ki hukuki gerekçeler günümüz fukahasının bir çoğuna bu işlem caiz değildir dedirtiyor. Bildiğimiz tek istisna, bazı fukahanın süt anneliği uygulamasından hareketle caiz olabileceğini söylemeleri. Buna göre çocuğu doğuran kadın çocuğun süt annesi mesabesindedir. Fakat burada bir noktanın gözden kaçırıldığını düşünüyorum; doğmuş çocuğa süt emzirmekle, çocuğun anne karnında oluşumu birbirinden farklı şeylerdir. Birinde mevcud bir çocuğa sadece süt emzirmek suretiyle karnını doyurmak, diğerinde ise tam 9 ay etinden, canından, kanından destekle sebepler planında varlığına sebebiyet vermek var. Söz konusu kıyasta benzetme unsuru (vech-u şebeh) tam yerli yerine oturmamakta, dolayısıyla hükmün geçişliğini de tartışmalı kılmaktadır. Nitekim kocası ölen veya boşanan hamile kadının çocuğunu doğuruncaya kadar ikinci bir evlilik izni verilmemesi bu çerçevede serd edilen görüşün karşısında yer alan bir delil olsa gerektir. Şimdi, meselenin fıkhi boyutu bu. İyi de makale başında dile getirdiğimiz ‘çapanoğlu' ne? Çapanoğlu, feminizm. Hem de en radikal olanından. Malum feminizm kadını ‘kendi başına bir varlık' olmaktan çıkartıp ‘kendi için bir varlık' kılmaya çalışan bir akımın adı. Cinsiyet ayrımcılığının beraberinde getirdiği sosyal yapıyı ortadan kaldıran bir hayat görüşüne sahipler. Kendi içlerinde bir çok kolları ve çeşitleri var. Liberal, kültürel, anarşist, marksist, varoluşçu, radikal, lezbiyen, ırkçı feminizm gibi. Her birinin neşet ettiği ülke, veya o ülkenin/coğrafyanın siyasi, sosyal ve kültürel şartlarına bağlı olarak temelde çıkış noktaları bir olsa da, aldıkları şekil değişiyor. Zaman zaman kendi aralarında fikri kavgaları da var bunların. Mesela, komünist ülkelerde yaygın olan marksist feminizm, cinsiyet ayrımcılığı düşüncelerini marksist ideolojinin de etkisiyle kapitalist düzen, sınıflı toplum ve ekonomi esasları üzerine oturtuyor. Liberal feminizm ise eğitimdeki fırsat eşitsizliğine. Birincilere göre kapitalist düzen ve sınıflı toplum yapısı son bulduğunda, ikincilere göre de eğitimde fırsat eşitliği sağlandığında cinsiyet ayrımcılığı ve bundan kaynaklanan sorunlar ortadan kalkacaktır. Pekala konumuzla alakalı en radikal olanından dediğim radikal feminizm ne diyor? Radikal feministler cinsel sınıf sistemini bir başka tabirle patriyarkanın/erkek egemenliğinin ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyorlar. Onlara göre; “kadını anne, erkeği baba yapan biyolojik farklılık çocuk edinme adına bulunacak yeni yöntemlerle yok edilmelidir. Bu çerçevede önümüzde üç tane mit yani tabu vardır. Bu tabular ve önlemleri de şunlar; bir; tüm kadınlar anneliği bir ihtiyaç olarak görüyorlar. Halbuki bu sorgulanması gereken bir varsayımdır. Yetişme döneminde eğer anneler kızlarına oyuncak bebek almazsa, evde, çarşıda okulda kız-erkek ayırımına dayalı genel kabuller kız çocuğuna verilmezse bu anlayış ortadan kalkacaktır. Bir başka tabirle annelik varoluştan kaynaklanan fıtri bir olgu değil, aksine toplumsal şartların tesiriyle oluşmaktadır. İki; çocuk sahibi olmayan kadınların tatminsizliğidir. Bu da toplumsal şartların etkisiyle meydana gelen bir kabuldur. Üç; çocukların anneye duydukları ihtiyaçtır. Bu doğru, ama bu annenin illa çocuğu doğuran biyolojik anne olması şart değildir. Çok rahatlıkla bakıcılar da bu işi görebilir hatta çocuğun toplumsallaşmasında birden çok kadının bulunması çok daha iyidir. İşte toplumda erkek egemenliğini hakim kılan cinsiyet ayrımcılığa dayalı bir düzen ve sistemin oluşumuna sebebiyet veren annelik ve çocuk eksenindeki bu mitlerdir. Bunu yıkmanın en temel yolu ise üreme teknolojilerini geliştirerek, normal yolla çocuk sahibi olma yerine suni döllenme, kiralık rahim yolu tercih edilmelidir. Böylece klasik annelik fonksiyonunu yitirecektir. Buna ilaveten gebelikten korunma, kısırlaşma/kısırlaştırma ve kürtaj gibi yolların da kullanılması hedefe ulaşmada önemli vasıtalardır. Hatta bu çerçevede ev işlerinin ücretlendirilmesi, kadınların iş hayatına erkeklere nisbetle daha fazla girmesi gerekmektedir 1 .” Buraya kadar kısaca yaptığımız iktibaslar göstermektedir ki kiralık rahim/anlaşmalı annelik gördüğünüz gibi sadece fıkhi seviyede süt anneliğine kıyasla değerlendirilip ‘caizdir' denilebilecek bir hadise değildir. Çünkü dayandığı felsefi bir arka plan var ve bu arka plan İslami açıdan baktığımızda bir taraftan temel fıtrat kanunlarına aykırı, diğer taraftan İslamın öngördüğü fıtrata bağlı iş bölümünün gerçekleşeceği aile ve toplum yapısına aykırıdır. Dolayısıyla bu ve benzeri meselelerde biraz daha temkinli ve dikkatli olunması, görünenden hareketle görünmeyene doğru fikri ve zihni yolculuklar yapılması şarttır ve elzemdir. Yoksa farkında olmadan kendi bindiğimiz dalı kesmek mukadderdir. Hele feminist düşüncelere vize veren İslam kadınının bu bağlamda daha dikkatli olması gerekmektedir. Zira esas hedef kitle, çapanoğlunun zihinlerine atıldığı kimseler onlardır. | |
|
![]() |