| | #1 (mesaj-linki) | |
| Saltanat SALTANAT Devlet, hükümet, hakimiyet, otorite; ihtişam, tantana, debdebe, bolluk, zenginlik; tek kişinin bölünmez hakimiyeti ve bu hakimiyetin babadan oğula geçişi ilkesine dayanan yönetim biçimini ifade eden siyaset bilimi terimi. Hükümdarlık, sultanlık, padişahlık, krallık ve monarşi gibi isimlerle de anılan saltanat, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar dönemleri boyunca İslâm tarihinde görülen başlıca yönetim biçimi oldu. Günümüzde de Suudi Arabistan ve Ürdün gibi halkı Müslüman ülkelerde varlığını sürdürmektedir. Yüzyıllar boyunca hükümdarların aynı zamanda "halife" ünvanını taşımaları, saltanat yönetimiyle hilafet yönetiminin birlikte düşünülmesine, birbirine karıştırılmasına, hatta saltanatın İslâmî bir yönetim biçimi olarak kabul edilmesine neden oldu. Oysa saltanat yönetimi ile İslâm'ın ön gördüğü yönetim biçimi arasında nitelikleri, amaçları ve oluşumu bakımından çok temel ayrılıklar, hattâ zıtlıklar vardır. İslâm'ın yönetim anlayışı, evren hakkında ortaya koyduğu temel düşünceye dayanır. Buna göre tüm evrenin yaratıcısı Allah'tır (el-Bakara, 2/29, en-Nisa, 4/1, el-En **, 6/73, er-Ra'd,13/16, el-Furkan, 25/3, vakıa, 56/58-72). Allah, tüm yaratılmışların rabbi, kanun koyucusu ve yöneticisidir (el-Araf, 7/54, Taha, 20/8, er-Rum, 30/26, es-Secde, 32/5). Evrende Allah'tan başka ne hakim bir güç, ne de bu hakimiyeti paylaşan bir güç vardır (el-Bakara, 2/107, Alu İmran, 3/154, el-En'**, 6/57, en-Nahl, 16/17, el-Kasas, 28/26-70, el-Furkan, 25/2, er-Rum, 30/4, Fatır, 35/40-41, Hadid, 57/5). O'nun iyilik etmek istediğine hiç kimse zarar veremez; zarar vermeyi istediğini de hiç kimse koruyamaz. O, hiç kimseye karşı sorumlu değildir; buna karşılık tüm yaratıklar O'na karşı sorumludurlar. Tüm yöneticiler üzerinde mutlak yönetme gücüne sahiptir. Sahibi olduğu dünyada kimin hakim olmasını isterse ona bu fırsatı verir; dilediğini de mahrum eder. Mutlak hakimin sahip olması zorunlu özellikler, yalnızca Allah'a mahsustur (el-Bakara, 2/225, 284, Alu İmran, 3/26, 83, el-Maide, 5/l, el-En'**, 6/18, el-A'raf, 7/128, Yunus, 10/65,107, er-Ra d, 13/9,141, el-Kehf, 18/11, 26-27; el-Enbiya, 21/23, el-Müminun, 23/88, Yasin, 36/83, el-Mülk, 68/1, Cin, 72/22, Buruc, 85/13-15, Tin,95/8). Evren için konulan kurallar insan için de geçerlidir. İnsanla ilgili tüm meselelerde de tek yetki ve güç sahibi Allah'tır. İnsanlar Allah'tan bağımsız olarak karar verme, kanun koyma yetkisine sahip değildirler. Ancak evrenden farklı olarak insana nisbi bir özgürlük tanınmış, evrenin zorunlu olarak uyduğu kanunlara kendi iradesiyle uyması istenmiş, zorlama yoluna gidilmemiştir. Buna karşılık insanın önüne ilahi kitaplar aracılığıyla evrenin Rabbi'nin insanın da Rabb'i olduğunu, kanun koyma yetkisinin sadece Allah'a ait bulunduğunu, bu nedenle insanın yalnız O'na itaat etmesi gerektiğini; tek yaratıcı olduğu için düzenleme, yönetme ve hükmetme yetkisinin Allah'a ait olduğunu, gerçeği yalnız O bildiği için Allah'ın tek doğru yolu gösterici, ön gördüğü sistem ve yönetim biçiminin de tek doğru ve adil düzen olduğunu gösteren bilgi ve kanıtlar serilmiştir (el-En'**, 6/164, el-A'raf, 7/54, Yunus,10/31, en-Nas, 114/1-3, Alu İmran, 3/154, Yusuf, 12/40, eş-Şura, 42/ 10, el-Maide, 5/38-40, el-Bakara, 2/216, 220, 255, en-Nisa, 4/11,176, el-Enfal, 8/75, et-Tevbe, 9/60, en-Nur, 26/58, 59, el-Mümtehine, 60/107). Evren ve insanla ilgili bu temel düşüncenin sonucu olarak İslâmî yönetim biçiminin temel ilkesi şöyle belirlenir: Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır. Allah'ın koyduğu kanunlar herşeyin üstündedir. İnsan samimi olarak bu kanunlara itaat etmelidir. Allah'ın kanunlarına aykırı olarak ne başka bir kanun ve kurala, ne de bir insan ya da kuruma boyun eğilebilir (el-Araf, 7/3, er-Ra'd, 13/37, en-Nahl,16/36, ez-Zümer, 39/2,11, 22, el-Mümin, 40/18). Allah'ın kanunlarıyla çelişen emir ve kurallar yalnızca yanlış ve gayri meşru değil; aynı zamanda Allah'ın hakkının ihlali ve küfürdür (el-Bakara, 2/229, el-Mücadele, 58/4, et-Talak, 65/1). Bununla birlikte Allah'ın herhangi bir şey söylemediği, herhangi bir hüküm vermediği konularda yasama organının İslâm'ın genel ilkeleri doğrultusunda toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak kanunlar çıkarması yolu açıktır. Kur'an'a göre Allah'ın kanunlarının hâkimiyeti ilkesine göre düzenlenen yönetim, hükümranlık hakkından Allah'ın emirleri lehine feragat etmiş bir yönetimdir. Merkezinde halifelik kurumunun yer aldığı bu yönetimin başında bulunan kişi Allah'ın kanunlarını uygulamakla yükümlüdür. Halife bu göreve getirilişini ve yetkilerini ümmetin seçimine borçludur. Bu düzen içinde yönetim yetkisi belli bir sınıf, aşiret ya da kişiye ait bir ayrıcalık değildir. Gerçek anlamda iman etmiş, yerine getirmekle yükümlü olduğu görevleri bilen, dürüst, güvenilir, takva sahibi ve erdemli herhangi bir müslüman bu göreve getirilebilir. Zalim, şehvet düşkünü, nankör, ilahi sınırlara riayet etmeyen, bilgisiz, akıl ve ruh sağlığı bozuk, bedence özürlü kişiler yönetim sorumluluğunu üstlenemezler (Alu İmran, 3/118, en-Nisa, 4/5, 59, 83, et-Tevbe, 9/16, el-Bakara, 2/124, 247; el-Kehf, 18/28, eş-Şuara, 26/151-152, Sad, 38/28, Hucurat, 49/13, Yusuf, 12/55, ez-Zümer, 39/9). Kur'an'a göre İslâm devletinin başlıca iki amacı vardır. Bunlardan ilki insanlar arasında adaleti sağlamak (el-Hadid, 57/25); ikincisi de ülke kaynaklarının halkın yararına kullanılmasını temin etmektir. Halkın yararına olan iyi; zararına olan şeyler kötüdür (el-Hac, 22/41). Devletin başlıca görevi de ister müslim, ister gayri müslim olsun, tüm vatandaşların temel insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Bunların önde gelenleri can güvenliği (el-İsra, 17/23), mal güvenliği (el-Bakara, 2/188, en-Nisa, 4/29), özel hayatın mahremiyeti (en-Nur, 24/27, el-Hucurat, 49/12), namus ve şerefin dokunulmazlığı (el-Hucurat, 49/11,12), zulme karşı çıkma hakkı (en-Nisa, 4/148), iyiliği emredip kötülükten sakındırma hakkı (Alu İmran, 3/110, el-Maide, 5/78-79, el-A'râf, 7/165), örgütlenme hakkı (Alu İmran, 3/101), vicdan ve inanç özgürlüğü (el-Bakara, 2/ 191, 256, Yunus, 10/199), kişiyi inancına ilişkin duyarlılığına yönelik saldırılara karşı koruma (el- En'**, 6/ 164, el-İsra, 17/15, el- Fatır, 25/ 18, ez- Zümer, 39/7, en -Necm, 53/38), suçu kanıtlanmayan insanın masumluğu (en-Nisa, 4 /58, el-İsra, 17/36, el- Hucurat, 49 /6), ihtiyaç sahiplerinin ve yoksulların temel ihtiyaçlarının devlet tarafından karşılanması hakkı (ez-Zariyat, 51/19) ve devletin vatandaşları arasında hiç bir ayırım yapmaması, bütün insanları eşit tutmasıdır(el-Kasas, 28/4) Kur'an'ın getirdiği en önemli yönetim ilkelerinden birisi de "meşveret" ya da "şura" ilkesidir. Müslümanlar, devletin her türlü işinde, anayasanın yapımından devlet başkanı ve şura meclisi üyelerinin seçimine, yasama işleminden yürütme işlemine kadar her şeyde kendi aralarında meşveret yapmak ve meşveretin sağlıklı biçimde işlemesini sağlayacak kurum ve mekanizmaları oluşturmakla yükümlüdürler (eş-Şuara, 42/38). Diğer önemli bir ilke de yargının bağımsızlığıdır. Yargı makamının her türlü baskı ve etkiden bağımsız hareket etmesi, yetki sahiplerinin etkisinde kalmadan tarafsız biçimde işlemesi gerekir. Bu makamın görevi hukuka ve adaletin gereklerine sarılarak ne kendi üyelerinin, ne de başkalarının ön yargı ve tutkularından etkilenmeden karar vermek, adaleti uygulamaktır (en-Nisa, 4/58, el-En'**, 6/48, Sad, 38/26). Kur'an, halifenin seçimi konusunda belli bir kural getirmemiştir. İslâm hukukçuları ile siyaset bilimcileri Raşid Halifelerin uygulamalarını göz önüne alarak halifenin seçimi konusunda başlıca üç yöntem belirlemişlerdir. Bunlar; serbest seçim, şura ve istihlaf yöntemleridir. Hz. Ebu Bekr'in halife seçilmesiyle örneklenen seçim yönteminde müslümanlar, adaylar arasından bir tanesi üzerinde birleşerek bey'at (bağlılık yemini) ederler. Şura yöntemi, örneğini Hz. Osman'ın halife seçilişinde bulur. Hz. Ömer, seçkin Sahabilerden oluşan altı kişilik bir heyeti kendisinden sonraki halifeyi seçmekle görevlendirmişti. Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Zübeyr, Hz. Talha, Hz. Abdurrahman bin Avf ve Hz. Sa'd bin Ebi Vakkas'tan oluşan heyet, Hz. Ömer'in vefatından sonra toplumun eğilimini de göz önünde bulundurarak Hz. Osman'ı halife seçti. Halkın bey'atından sonra Hz. Osman halifelik görevini üstlendi. Hz. Ömer'in seçiliş biçimiyle örneklenen istihlaf yönteminde, iş başındaki halife, çeşitli danışmalardan sonra bir kişiyi halife adayı olarak belirler. Ümmet, belirlenen kişiyi kabul ederek bey'at ederse, önceki halifenin ölümünden sonra, halef bırakılan kişi halifelik görevine getirilmiş olur. Biçimsel olarak birbirinden farklı görünse de bu üç yöntem halkın seçimine ve bey'atına bağlı olması bakımından özde değişmemekte, meşru seçim yöntemleri olarak kabul edilmektedir. İslam hukukçuları ve siyaset bilimcileri Raşid Halifelerden sonra ortaya çıkan yeni durumu da dördüncü bir yöntem olarak değerlendirmişlerdir. Bu yöntem, istila ve veliahd tayini yöntemi olarak adlandırılır. İstila, meşru halifenin hayatında ya da ölümünden sonra, seçim, şura ve istihlaf olmaksızın hilafet makamının zorla ele geçirilmesi ve bunun arkasından da yine zorla halkın bey'atının alınmasıdır. Bilginler, istila yönteminin iki biçiminden söz etmişlerdir. Birinci biçim; müstevlinin halifelik için gereken şartlara sahip olması ve yönetimi dinin yasakladığı bir fiil işlemeden, barışçı yollarla ele geçirmesidir. İkinci biçim de, gerekli şartlara sahip olmayan bir kimsenin savaş gibi dinin yasakladığı vasıtalarla yönetimi ele geçirmesidir. İslâm bilginlerinin bir bölümü, istila yönteminin birinci biçiminin halkın bey'atının zor kullanılmadan alınması şartıyla meşru sayılabileceği görüşündedir. İkinci biçimi ise, İslâm'ın temel ilkelerine kökten aykırı olduğundan, gayri meşru bir yöntem sayılmış, böyle bir yönetimin kendisine itaat edilme hakkına sahip olmadığı belirtilmiştir. İstila yönteminin bir sonucu olarak ortaya çıkan veliahd atama yolu, halifelik makamında oturan kişinin hayatında ailesinden birisini halife olarak tayin ederek halkın bey'atını alması yöntemidir. İslâmi yönetimin temel ilke ve yöntemleri böylece ortaya konulduktan sonra, saltanat yönetiminin incelenmesine geçilebilir. Her iki yönetimin dayandığı temeller ve ilkeler arasında yapılacak bir karşılaştırma, saltanat yönetiminin İslâm karşısındaki yerini kolayca belirleme imkanını verecektir. Saltanat yönetiminin temelini istila ve veliahd tayini yöntemleri oluşturur. Diğer bir deyişle saltanat, yönetimin zorla ele geçirilmesine ve bunun zorla sürdürülmesine dayanır. İslâm'ın öngördüğü yönetim biçiminde yönetme yetkisi ümmet tarafından verilir. Raşid Halifeler dönemindeki uygulamalar da bunun açık kanıtıdır. İslâmî ilke ve uygulamalar karşısında ümmetin iradesini ve seçim özgürlüğünü ortadan kaldıran hiç bir yöntem, meşru sayılamaz. Bu nedenle ümmetin irade ve seçimine dayanmayan istila yöntemi gayri meşrudur. İstila yönteminde müstevlinin sonunda ümmetin bey'atını aldığı, bu yüzden meşruiyet kazandığı da söylenemez. Çünkü bu bey'at baskı ve zora dayanmaktadır. Ümmetin bey'atını baskı ve zora dayanmadan alabilecek kişinin meşru yöntemlerle seçilme yerine istila yöntemine başvurması, İslâmî olmadığı gibi, anlaşılır bir davranış da değildir. Veliahd tayininin de İslâmî yönetim ilkeleriyle hiç bir bağlantısı yoktur. İstila yönteminin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu uygulama, saltanat yönetiminin süreklilik şartı ve vazgeçilmez öğesidir. Yönetme yetkisini belli bir ailenin, hanedanın imtiyazı haline getiren veliahd tayini uygulaması, ümmetin iradesini ve seçme hakkını ortadan kaldırdığı için, istila yöntemi gibi kökten gayri meşrudur. Biçimsel benzerliklerine bakarak veliahd tayini ile istihlaf yöntemini birbirine karıştırmak, böylece veliahd tayinini de meşru bir yöntemmiş gibi göstermek büyük bir hatadır. Çünkü bu iki yöntem arasındâ çok temel farklar bulunmaktadır. Bunların başlıcaları şöyle özetlenebilir: I- İstihlaf, hayatının son anlarını yaşayan halife tarafından yapılır; veliahd ise, halife hayatta iken, hattâ kimi zaman halife olur olmaz atanır. 2- İstihlafta, halife kendi ailesinden birisini aday göstermez; veliahdlar ise mutlaka evlad, yoksa yakın akrabadan olur. 3- İstihlafta, halife toplumun çeşitli kesimleriyle, önde gelen kişileriyle görüşerek ve sırf ümmetin yararını gözeterek aday gösterir; veliahd tayininde ise, niteliği ne olursa olsun, çocuklardan birisi seçilir. Birincide ümmetin yararları; ikincisinde ise ailenin, hanedanın yararları göz önünde bulundurulur. 4- İstihlafta, aday halifelik için gereken şartları taşıyan birisidir; halifenin ölümünden sonra ümmetin ya da temsilcilerinin bey'atını alması durumunda halifeliği kesinlik kazanır. Veliahd tayininde ise, bu şartlar aranmadığı gibi, halkın bey'atı da peşin olarak, baskı ve hileyle alınır. Görüldüğü gibi, bu iki yöntem arasında özü ve amaçları bakımından büyük farklar vardır. Bu nedenle istihlaf yöntemi ile veliahd tayini yöntemi birlikte değerlendirilemez. İstihlaf, İslâm ilkeleri açısından meşru bir seçim yöntemidir. Oysa veliahd tayini gayri meşru ve bid'at olan bir uygulamadır. İslâm'ın yönetim alanındaki temel ilkesi, Allah'ın mutlak hakimiyetinin kabulüdür. Bu ilke uygulama alanında kendini şeriatın her şeyin üstünde yer alması biçiminde gösterir. Saltanat yönetimi ise hükümdarın mutlak egemenliğine dayanır. Bu yönetim biçiminde şeriat bir hukuk sistemi olarak uygulanıyor görünse de, saltanatın çıkarları şeriatın üstünlüğü ilkesinin yerini almıştır. Bu nedenle saltanatın çıkarları gerektirdiğinde şeriatın hükümleri görmezden gelinir ya da bu çıkarlar doğrultusunda değiştirilir. Başta kanunlar olmak üzere tüm sistem hükümdarın mutlak egemenliği ve saltanatın çıkarları doğrultusunda düzenlenir. Saltanat tarihi, yönetimin bu temel ilkesindeki köklü değişimi yansıtan sayısız örnek ve uygulamalarla doludur. Saadet asrına en yakın olması ve birçok Sahabinin henüz hayatta bulunması gibi nedenlerle değişimin en az ölçülerde olması gerektiği Emeviler döneminin kimi uygulamaları ile bu değişimin saltanatın yapısıyla ne denli ilişkili olduğu gösterilebilir: Kur'an'ın hükmü gereğince ganimet mallarının beşte biri devlet hazinesine, kalanı ise savaşanlara aittir. İlk Emevi hükümdarından başlayarak bu uygulama değiştirilmiş; ganimet içinde bulunan altın ve gümüş gibi değerli mallara el konularak ayrıldıktan sonra geriye kalanlar eskisi gibi bölünmüştür (İbn Sa'd, et-Tabakat, VII, 28-29; Taberi, Tarih, IV,187; İbn Abdilberr el-İstiab, I,118; İbnül-Esir el-Kamil, III, 233). Hz. Peygamber, İslâm devleti ile anlaşmalı (muâhid) gayri müslimlerin diyetinin müslümanların diyeti ile aynı olduğuna hükmetmişti. Raşid Halifeler dönemi boyunca da uygulama bu doğrultuda oldu. İlk Emevi hükümdarı bu uygulamayı değiştirerek diyetin yarısını kendisi almaya başladı (İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, VIII, 139). Benzer bir uygulama da miras alanında görüldü. Saltanat yıllarına kadar Kur'an emirleri doğrultusunda müslüman kâfire, kâfir de müslümana varis olamıyordu. Emeviler dönemiyle birlikte müslümanlar kâfire varis sayıldı. Bu uygulama Ömer İbn Abdulaziz tarafından ortadan kaldırıldı; ancak Hişam İbn Abdulmelik hanedan üyeleriyle ilgili olarak yeniden eski uygulamaya döndü (İbn Kesîr, el-Bidaye, VIII, 139). Hucr İbn Adiy ve arkadaşlarının haksız yere öldürülmeleri de saltanat yönetiminin şeriatın hükümlerini nasıl hiçe saydığının somut kanıtlarındandır. İlk hükümdarın başlattığı bid'at gereğince her cuma hutbesinde Hz. Ali'ye ve ailesine küfrediliyordu. Kufe'de bu bid'ata karşı çıkan Hucr İbn Adiy ve on bir arkadaşı tutuklandı. Olay hakkında yazdığı raporda Kadı Şurayh'ın "Duyduğuma göre Hucr İbn Adiy, her zaman Namazı kılın, zekatı verin, hac ve umreyi yapın, iyiliği emredip insanları kötülükten alıkoyun" diyenlerdendir. "Bu nedenle Hucr'un malı ve kanı haramdır. Bununla birlikte karar senindir" demesine karşılık hükümdar şeriatın açık hükümlerini çiğneyerek Hucr ve arkadaşlarının öldürülmesini emretti (Taberi, Tarih, I V,190-207; İbn Abdilberr, el-İstiab, I, 135; İbnül Esîr, el-Kamil, III, 234-242; İbn Kesir, el-Bidaye, VIII, 50-55). Kur'an'a göre devletin başlıca amaçlarından birisi adaletin sağlanmasıdır. Adaleti sağlayabilmenin zorunlu şartlarından birisi, adaleti sağlayabilecek kanunların varlığı; diğeri de bu kanunların üstünlüğünün tartışmasız biçimde kabul edilmesidir. Allah'ın hâkimiyeti ve Allah'ın koyduğu kanunlar toplamı olan şerîatın üstünlüğü ilkeleri, saltanat yönetiminde yerini hükümdarın mutlak egemenliği ile saltanatın korunması ve sürdürülmesi ilkelerine bıraktığı için adaletin yerini de zulüm alır. Emevîlerin ilk Basra valilerinden Abdullah İbn Amr b. Gaylan kendisine taş atan bir adamı yakalatarak elini kestirdi. Eli kesilen adam valiyi Muaviye'ye şikayet etti. Adalet bekleyen adamın aldığı karşılık, "Elinin diyetini Beytülmal'den öderim ama, valimi kesinlikle cezalandıramam" oldu (İbnül-Esir, el-Kamil, III, 248; İbn Kesîr, el-Bidaye, VIII, 71). Muaviye'nin bir başka valisi Ziyad b. Ebih, Kufe'de, camide taş atarak kendisini protesto eden otuz kişinin ellerini hiç tereddüt etmeden kestirdi. Mazlumların adalet için başvurabilecekleri bir merci yoktu ortada (Taberi, IV, s. 65; İbnül-Esîr, el-Kamil, III, 228). Muaviye'nin Yemen valisi Busr İbn Ebi Ertat, kendisinden önceki vali Ubeydullah İbn Abbas'ın iki küçük çocuğunu yakalatarak öldürttü. Çocukları gözlerinin önünde boğazlanan zavallı anne aklını yitirerek çıldırdı. Bu zulme tanık olan Kinaneli bir kadın kendini tutamayarak valiye şöyle haykırdı: "Erkekleri öldürmeniz yetmedi de şimdi sıra çocuklara mı geldi? Cahiliye devrinde bile onlara dokunulmuyordu. Ey İbn Ertat! Çocukları ve yaşlıları öldüren merhametsiz bir hükümet, kardeş kanı dökmeksizin yaşayamaz. Böyle bir iktidardan daha zalim kim olabilir?" (İbn Abdilberr, el-İstiab, I, 65; Taberi, Tarih, IV,107; İbnül-Esir, el-Kâmil, III, s. 193; İbn Kesîr, el-Bidaye, VIII, 90). Meşru temeller üzerine kurulmayan, varlığını zorbalıkla sürdüren bir yönetimin temel niteliğinin zulüm olması kaçınılmazdır. Saltanat yönetiminin kurulmasıyla başlayan bu şiddet ve zulüm uygulamaları giderek daha çoğalmış ve sertleşmiştir. Zulüm, ikinci Emevi hükümdarı Yezid döneminde akıl almaz boyutlara ulaşmıştır. Hz. Hüseyin ile aile üyelerinin uğradıkları katliâmın anısı tüm dehşetiyle halâ hafızalarda yaşamaktadır. Harra olayından sonra, her şeyin mübah ilan edildiği üç gün boyunca Medine'de işlenen cinayetler; Hz. Abdullah İbn Zübeyr'le yapılan savaş sırasında kuşatılan Mekke'nin mancınıklarla dövülmesi, Kâbe'nin bile taşa tutularak yıkılması saltanat yönetiminin zulüm niteliğini ortaya koyan sayısız örneklerden yalnızca birkaçıdır. Adaletin sağlanabilmesi için yargının bağımsız olması zorunludur. Allah'ın hakimiyetinin fiilen ortadan kaldırıldığı, şeriatın üstünlüğü ilkesinin tanınmadığı, bunun yerine keyfiliğin egemen olduğu saltanat yönetiminde ise yargı bağımsızlığından söz edilemez. Raşid Halifelerin uygulamalarıyla somutlaşan İslâmî anlayışta hâkimler halife tarafından atanır ve ancak belli şartlarda yine halife tarafından görevden alınabilirdi. Hâkimler hüküm konusunda tam anlamıyla bağımsızdılar. Çünkü onlar şeriatın üstünlüğünü, egemenliğini temsil ediyorlardı. Görevleri, önlerine gelen kişiye, bu kişi ister halife, ister sıradan vatandaş olsun, şeriatın hükümlerini eşit biçimde uygulamaktı. Saltanat yönetiminde hâkimler hükümdarların istekleri, saltanatın çıkarları doğrultusunda karar vermek zorunda bırakıldılar. Yargı kurumu siyasal amaçların, kişisel niyetlerin aleti durumuna getirildi. Yalnız hükümdar değil, yönetim kademelerinde yer alan tüm devlet görevlileri yargı mekanizmasını etkileyebiliyor, istedikleri kararı çıkarabiliyorlardı. Valiler bile isteklerini yerine getirmeyen hâkimleri görevden alabiliyor, başka bir kişiyi hâkim olarak atayabiliyorlardı. Bütün bu nedenlerden dolayı gerçek bilginler, hukukçular zulme ortaklık olarak niteledikleri böyle bir görevi almaktan kaçınıyor, hattâ bu konuda işkenceyi, ölümü bile göze alıyorlardı. Büyük bilgin Ebu Hanife'nin saltanatın aleti durumuna düşmektense işkenceyle öldürülmeyi yeğlemesi, bu yönetim içinde yargı bağımsızlığının ve adalet sisteminin ne büyük darbeler yediğini göstermesi bakımından son derece önemlidir. İslâm'ın devlete yüklediğî başlıca görevlerden birisi ümmetin ülke kaynaklarından adil biçimde yararlanmasını sağlamaktır. Saltanat yönetiminde devlet bu görevi yerine getiremez. Çünkü böyle bir görev saltanatın çıkarlarına ters düşer. Saltanat yönetiminin bu konudaki yaklaşımı, onun devlet hazinesi (beytülmal) karşısındaki tutumunda belirginlik kazanır. Raşid halifeler döneminde devlet hazinesine, halifeye ve yönetime Allah'ın ve ümmetin bir emaneti gözüyle bakılır; ona ancak belli kurallar ve ölçüler içinde müdahale edilirdi. Halife ya da diğer yöneticiler beytülmaldan kanunsuz olarak ne kendileri, ne de başkaları için bir harcama yapabilirlerdi. Harcadıkları her kuruş için kendilerini Allah'a ve Müslümanlara karşı sorumlu sayar, hesap verirlerdi. Geçimlerini sağlamak için harcadıkları para ise ancak yoksulların ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ölçüdeydi. Saltanat yönetiminde, devlet hazinesi, hükümdarın özel hazinesi durumuna dönüştü. Daha Muaviye döneminde, hazine kendilerine karşı sorumlu olunan müslümanların malı değil, istenildiği gibi kullanılabilecek Allah'ın bağışladığı bir mal olarak tanımlanmaya başlandı. Müslümanların büyük çoğunluğu, devlet hazinesinden yararlanmak şöyle dursun, haraçlarıyla hükümdarın zenginliğini besleyen bir zümre sayıldı. Artık hiç kimse hükümdarı hazine üzerindeki tasarrufları konusunda hesaba çekemiyor; yalnız hükümdarlar değil, şehzadeler, hanedan üyeleri, vali ve diğer yöneticiler devlet hazinesini istedikleri gibi kullanıyorlardı. Keyfi harcamalarını karşılayabilmek için de sürekli halka kanunsuz vergiler yüklüyorlardı. Ömer İbn Abdülaziz, Emevi hükümdarlarının topladıkları kanunsuz vergilerin belirlenmesini istediğinde, ortaya uzun listeler çıktı. Hazinenin zenginleştirilmesi için her yola başvuruluyordu. Meselâ İslâm'ı seçen gayri müslimlerden cizye alınmaya devam ediliyordu. Bu uygulamanın kaldırılmasını emreden Ömer İbn Abdülaziz, hazine gelirlerinin azalacağı gerekçesiyle direnen valilerle karşılaştı. Bunlardan birini, "Allah Hazreti Muhammed'i tahsildar olarak değil, halkı dine çağıran peygamberlik göreviyle göndermiştir" ünlü sözünü de içeren mektubuyla görevden atmak zorunda kaldı. İslâmî yönetimin temel ilkelerinden birisi de danışmadır (istişare). Danışma, yöneticinin istemezse kullanmayacağı bir hak değil, Kur'an emri gereğince zorunlu bir görevidir. Bu zorunluluk, İslâmî yönetimin ayırıcı özelliklerinden birisi olan şurâ kurumunu ortaya çıkarmıştır. Ehlul-hall ve'l akd (sorunları çözümleyip karara bağlayanlar) denilen şura üyeleri, hakkında bir nas bulunmayan tüm konuları görüşerek kararlar alırlar. Ümmetin en bilgin, güvenilir ve görüş sahibi kişilerinden oluşan şuranın kararları, ümmetin ortak görüşünü temsil ettiğinden herkes için bağlayıcıdır. Ancak danışma şura ile sınırlı da değildir. Gerektiğinde kendi alanlarında uzman olan kişilere başvurularak konularıyla ilgili sorunlarda görüş ve düşünceleri alınır. Böylece toplumun karşılaştığı tüm sorunlar çözülmüş, ümmetin tüm hukuki ihtiyaçları İslâm'ın temel prensipleri doğrultusunda kolayca karşılanmış olur. Hazreti Muhammed (s.a.s) hemen her konuda Sahabilerle istişare ederek bu konunun önemini ortaya koymuş, Raşid Halifeler de onun izinden yürümüşlerdi. Şüphe yok ki şura kurumu ancak kanun üstünlüğünün, şeriatın tartışılmaz hâkimiyetinin yürürlükte olması durumunda işlerlik kazanabilir. Bu nedenle, şeriatın üstünlüğünün yerini kişisel güç ve otoritenin aldığı saltanat yönetiminde şura kurumu yaşama imkanı bulamaz. Gerçek bir şura ancak hakkı, adaleti ve hukukun üstünlüğünü gözeterek kararlar alır. Bu kararların kendisini her şeyin üstünde gören bir hükümdarın, yönetimin işine gelmeyeceği açıktır. Bu yüzden saltanat yönetiminde İslâmî anlamdaki şura ortadan kaldırılmış; danışma işlemi hükümdarın yakınları, yardımcıları, memurları ve yardakçılarıyla egemenliğini sürdürme yolunda alınacak önlemleri belirleme görüşmeleri haline getirilmiştir. Yöneticilerin bu tutumu saltanatın doğasından, yapısından kaynaklanmaktadır. Bu temel özellik hükümdarlarca da açıkça ortaya konulmuştur. Sözgelimi Muaviye, yönetimi ele geçirdikten sonra, Medine'de yaptığı bir konuşmada, "Allah'a yemin ederim ki; yönetimi elime aldığım zaman, iktidara gelmiş olmamdan hiç hoşlanmadınız. Bunu bilmiyor değilim. Hattâ bu hususta kalbinizdeki kuruntuları da biliyorum. Fakat ben bu makamı kılıcımın gücüyle elde ettim. Devlet işlerini belki istediğiniz gibi yürütemem. Ama siz de yapabildiğim kadarıyla yetinin" (İbn Kesîr, el-Bidaye, VIII,132) diyerek saltanatın bu niteliğini dile getirmiştir. Başka bir Emevi hükümdarı, Abdulmelik İbn Mervan da Peygamber minberinden aynı olguyu şöyle dile getiriyordu: "Ben bu topluma arız olan hastalıkların tedavisi için kılıçtan başka bir çare göremiyorum. Zaten bundan başkasına da başvuracak değilim. Şimdi içinizden birisi çıkar da bana 'Allah'tan kork' derse, hemen kellesini uçururum" (İbnü'l Esîr, el-Kâmil, IV, 41,104; el-Cessas, Ahkâmul-Kur'an, I, 82). İslâm'a göre devletin başlıca görevi temel insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. İslâm şerîatı bu hak ve özgürlükleri güvenceye alan emir ve yasaklarla doludur. Meselâ, hiç kimsenin malına ve canına haksız yere tecavüz edilemez. İnsanın özel hayatı, namus ve şerefi dokunulmazdır. İyiliği emredip kötülükten sakındırma hakkı, haksızlığa karşı çıkma hakkı, vicdan ve inanç özgürlüğü kimsenin elinden alınamaz. Hz. Peygamber ve Raşid Halifeler dönemi insan hak ve özgürlüklerinin tam anlamıyla korunduğu bir haklar ve özgürlükler dönemidir. Bu dönemde hiç kimse düşüncelerini açıklamaktan çekinmemiş, halifeye ait olsa da yanlış bulduğu söz ve davranışları eleştirmekten korkmamıştır. Çünkü herkes şerîatın hâkimiyetinden, onun güvencesi altında olduğundan emindir. Raşid Halifelerden en sert mizaçlısı olduğu kabul edilen Hz. Ömer'in hilafeti döneminde karşılaştığımız kimi olaylar, İslâmi yönetimin bu alandaki tutumunu yansıtan en güzel örnekleri oluşturur: Hz. Ömer, yeni bir elbiseyle hutbe okurken, "Dinleyiniz ve itaat ediniz" deyince, Selman-ı Farisi, "Senin dinlememizi ve itaat etmemizi istemeye hakkın yok" diyerek herkese eşit biçimde dağıtılan kumaşın nasıl kendisine böyle bir elbise olabildiğini açıklamasını istemiştir. Hz. Ömer, oğlunun payını kendisine verdiğini açıklayınca, "Şimdi emret, dinler ve itaat ederiz" cevabını almıştır. Bir başka konuşmasında Hz. Ömer, "Bende bir eğrilik görürseniz beni doğrultunuz" demiş; müslümanlardan "Eğer sende bir eğrilik görürsek kılıçlarımızla düzeltiriz" cevabını alınca, "Halkı arasında Ömer'i kılıcıyla doğrultacak kimseler ihsan eden Allah'a hamd olsun" diyerek hamd etmiştir. Hz. Ömer diğer hutbesinde evlenmeyi zorlaştırdığı gerekçesiyle mehirleri sınırlamaya kalkışınca bir kadın " Onlardan birine kantarlarca mal vermiş olsanız da verdiğinizden hiçbir şeyi geri almayın " (en-Nisa, 4/20) âyetini hatırlatarak Allah'ın bir sınır getirmediği bir konuda sınırlama hakkına sahip olmadığı uyarısında bulunmuş; bunun üzerine Halife, hata ettiğini itiraf etmiştir. Raşid Halifeler dönemindeki bu haklar ve özgürlükler ortamı saltanat döneminde sona erdi. Hukuk hâkimiyetinin yerini keyfiliğin ve zorbalığın aldığı bu dönemde temel insan haklarından ve özgürlüklerinden de eser kalmadı. Bu dönemde insanlar hiç bir haklı nedene dayanmadan öldürülüyor, mallarına el konuluyordu. Yönetim, karşısında hak ve özgürlüklerinin bilincinde olan, bunlardan yararlanmak isteyen bir toplum yerine, yalnızca boyun eğen bir sürü görmek istiyor; sürü olmak istemeyenler kıyam edince ya ortadan kaldırılıyor ya da baskı ve işkenceyle sindiriliyordu. Saltanat yönetimini onaylamayan, resmi görüş ve düşünceleri paylaşmayan kişilere hayat hakkı tanınmıyordu. Emevilerin ünlü valisi Haccac, görevi sırasında tam yüz yirmi bin kişinin hayatına son vermişti. Öldüğünde hapishanelerinde seksen bin masum insan bulunuyordu (İbn Abdilberr, el-İstiab, I, 35; İbnül-Esir el-Kamil IV, 29, 133; İbn Kesîr, el-Bidaye, IX, 2, 83, 91, 128, 139). Saltanatın en küçük bir uyarıya, eleştiriye bile tahammülü yoktur. Emevi hükümdarlarından Velid İbn Abdülmelik bir cuma hutbesini öylesine uzatır ki, ikindinin bile vakti geçmek üzeredir. Cemaattan birisi ayağa kalkarak, "Ey Emirül mü'minin! Zaman sizi beklemiyor. Namazda bu kadar geciktiğinizden dolayı Allah'ın karşısına nasıl bir özürle çıkacaksınız?" der. Velid, "Ey adam, doğru söylüyorsun! fakat burası doğru konuşanların yeri değildir. Sen nereden çıktın?" cevabını verir. Arkasından bir koruma görevlisi adamın başını oracıkta uçuruverir (İbn Abdi Rabb'ih, İkdul-Ferid, I, 62). Bu olay, saltanat yönetiminin ne insan hak ve özgürlüklerini, ne de Allah'ın emir ve yasaklarını dinlediğini gösteren tipik bir örnektir. Bütün bu açıklamalardan sonra, saltanat yönetiminin temel nitelikleri şöyle özetlenebilir: 1- Saltanat yönetimi, kuruluşu ve işleyişi bakımından ümmetin özgür irade ve seçimine değil; kılıç gücüne ve zorbalığa dayanır. Bu nedenle İslâmi değil, gayri meşru bir yönetim biçimidir. 2- Saltanat yönetimi Allah'ın hâkimiyetinin yerine; hükümdarın, hanedanın egemenliğini geçirir. Bu özelliğiyle de İslâm'a kökten aykırıdır. 3- Saltanat yönetimi, güç ve zorbalık gibi gayri meşru bir temele dayandığı için, İslamın öngördüğü siyasal ilke, kural ve amaçlar doğrultusunda görev yapamaz. 4- Saltanat yönetiminin başlıca amacı saltanatın korunması, güçlendirilmesi ve sürdürülmesi olduğundan; hukuk, bu yönetim içinde tüm anlamını ve geçerliliğini yitirir. Oysa İslâmi yönetim, hukukun üstünlüğü, şerîatın egemenliği ilkesine dayanır. 5- Saltanat yönetiminde hukukun yerini keyfi uygulamalar aldığı için, temel insan hak ve özgürlüklerinden söz edilemez. Bu yönüyle de devlete temel insan hak ve özgürlüklerini güvence altına alma görevini yükleyen İslâm'ın karşısında yer alır. 6- İslâmî kanunlar uygulanıyor görünse, hükümdar halife ya da emirül-müminin ünvanını taşısa da, tüm bu temel nitelikleriyle saltanat yönetimi gayri İslâmî, gayrî meşru bir yönetim biçimidir. Ahmet ÖZALP Kaynak : http://www.sevde.de/islam_Ans/S/33.htm | |
|
| | #2 (mesaj-linki) | |
| Cvp: SaltanatNUTUK'TAN : SALTANAT'IN KALDIRILMASI LOZAN'A DAVET VE SALTANATIN KALDIRILMASI Bu sırada, İtilaf Devletleri tarafından, 28 Ekim 1922'de Lozan'da toplanacak olan Barış Konferansı'na davet edildik. Itilaf Devletleri, hala İstanbul'da bir hükümet tanımak istiyor ve onu da bizimle birlikte konferansa davet ediyordu. Bu birlikte davet edilme durumu, şahsi saltanatın kaldırılması işini kesin olarak sonuçlandırdı. Gerçekten de 1 Kasım 1922 tarihli kanun gereğince, hilafet ile saltanat biribirinden ayrıldı. İki buçuk yılı aşan bir zamandan beri fiilen hükmünü yürüten milli saltanatın varlığı kabul edildi. Hilafet, açıklık kazanmış bir hakka sahip olmaksızın bir süre daha bırakıldı. Efendiler, bu konuda zabıtlara geçmiş yeterince bilgi vardır. Konunun özel yönleri ile ilgili noktalar, belki yüce hey'etinizi ilgilendirir düşüncesiyle, bazı bilgiler sunacağım: Bilindiği gibi, "saltanat" ve "hilafet" makamları ayrı ayrı ve birleşmiş olarak önemli meselelerden sayılmaktaydı. Bunu doğrulayan bir hatıramı anlatayım: 1 Kasım 1922 tarihinden önce, muhalifler, Meclis çevresinde benim saltanatı kaldıracağım yolunda telaşlı ve heyecanlı propaganda yapıyorlardı. Rauf Bey, bir gün Meclis'teki odama gelerek benimle bazı önemli konuları görüşmek istediğini ve akşam Keçiören'de Refet Paşa'nın evine gidersem daha güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Bey'in teklifini kabul ettim. Fuat Paşa 'nın da orada bulunmasına izin vermemi istedi. Onu da uygun gördüm. Refet Paşa'nın evinde dört kişi toplandık. Rauf Bey'den dinlediklerimin özeti şuydu: Meclis, Saltanat makamının belki de Hilafet'in ortadan kaldırılması görüşünün benimsenmiş olduğu endişesiyle üzgündür. Sizden ve sizin ileride benimseyeceğiniz tutumdan şüphe etmektedir. Bu bakımdan Meclis'e ve dolayısıyla millet kamuoyuna güven vermeniz gerektiğine inanıyorum. RAUF BEY'İN VE DİĞER PAŞALARIN SALTANAT VE HİLAFET KONUSUNDAKİ DÜŞÜNCESİ Rauf Bey'den saltanat ve hilafet konusundaki kanaat ve düşüncesinin ne olduğunu sordum. Verdiği cevapta şu açıklamalarda bulundu: "Ben," dedi, "saltanat ve hilafet makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım. Çünkü benim babam, Padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti'nin ileri gelen adamları sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim ve olmam. Padişah'a bağlılık borcumdur. Halifeye bağlılığım ise terbiyem gereğidir. Bunlardan başka, genel bir görüşüm de vardır. Bizde milleti ve kamuoyunu elde tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. 0 da saltanat ve hilafet makamıdır. Bu makamı ortadan kaldırıp onun yerine başka nitelikte bir makam getirmeye çalışmak felakete ve büyük acılara yol açar. Bu da asla doğru olamaz." Rauf Bey'den sonra, karşımda oturan Refet Paşa'nın görüşünü sordum. Refet Paşa'dan aldığım cevap şuydu: "Rauf Bey'in düşünce ve görüşlerinin hepsine katılırım. Gerçekten de bizde padişahlıktan ve halifelikten başka bir idare şekli söz konusu olamaz." Ondan sonra, Fuat Paşa'nın düşüncesini öğrenmek istedim. Paşa Moskova'dan yeni döndüğünden, durumu, halkın duygu ve düşüncelerini daha yeterince incelemeye vakit bulamadığından söz ederek, görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi ve özür diledi. Ben, karşımdakilere kısaca şu cevabı verdim: - "Üzerinde durduğunuz konu bugünün işi değildir. Meclis'te bazılarının telaş ve heyecana kapılmalarına da gerek yoktur." Rauf Bey, bu cevabımdan memnun göründü. Fakat şu veya bu şekilde bu konu etrafındaki görüşmelere yine devam edildi. Akşam üzeri başlayan konuşmalarımız, bütün gece, sabaha kadar uzadı. Rauf Bey'in bir şeyi sağlama bağlamak istediğini hissettim. Benim hilafet ve saltanat ve ileride şahsen alabileceğim durumla ilgili olarak kendilerine söylediğim ve inandırıcı buldukları sözleri bana kürsüden bizzat Meclis'e karşı söyletmek... Kendilerine söylediğim sözleri olduğu gibi Meclis'e karşı söylemekte de bir sakınca görmediğimi bildirdim. üstelik bu sözleri kurşun kalemle bir kâğıt parçasına yazarak ertesi gün bir sırasını düşürüp Meclis'te söyleyeceğime söz verdim. Verdiğim bu sözü yerine de getirdim. Benim bu konuşmam muhaliflerce, Rauf Bey'in başarısı olarak sayılmış ve kendisi takdir edilmiş... MECLİS'TE SALTANATIN KALDIRILMASI GÖRÜŞÜLÜRKEN RAUF BEY'E VERDİĞİM ROL Efendiler, belki birtakım kimselere göre Rauf Bey, üzerine aldığı görevi yerine getirmişti. Ben de açıkladığım üzere, genel ve tarihi görevimin o güne ait safhasını tamamlamıştım. Ancak, genel görevimin emrettiği asıl noktayı hedefe ulaştırmak ve uygulamaya geçmek gerektiği zaman da asla kararsızlığa düşmedim. Tevfik Paşa' nın telgrafları dolayısıyla saltanatı hilafetten ayırmaya ve önce saltanatı kaldırmaya karar verdiğim zaman, ilk yaptığım işlerden biri de, derhal Rauf Bey'i, Meclis'teki odama çağırmak oldu. Rauf Bey'in, Refet Paşa 'nın evinde sabahlara kadar dinlediğim düşünce ve görüşlerini hiç bilmiyormuşum gibi davranarak, ayakta, kendisinden şu istekte bulundum: - "Hilafet ve saltanatı biribirinden ayırarak saltanatı kaldıracağız! Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız! " Rauf Bey ile bundan başka bir tek kelime konuşmadık. Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, aynı maksatla çağırmış olduğum Kâzım Karabekir Paşa geldi. Ondan da aynı şekilde konuşmasını rica ettim. Efendiler, o tarihe ait Meclis tutanaklarında görüldüğü üzere, Rauf Bey, kürsüden bir iki defa görüştü ve hatta saltanatın kaldırıldığı günün bayram olarak kabul edilmesi teklifini de ortaya attı! Burada bir nokta, kafalarda düğüm olarak kalabilir. Bana, Padişah'a bağlılığı borç bildiğinden, saltanat makamı yerine başka nitelikte bir makamın getirilmesine çalışmanın felakete ve büyük acılara yol açacağını söylemiş olan Rauf Bey, benim yeni kararımı öğrendikten sonra ve hele kararımın desteklenmesi ve saltanatın kaldırılması için Meclis'te bir konuşma yapmasını teklif etmem karşısında, ne düşündüğünü bile söylemeden boyun eğmiştir. Bu tutum ve davranış nasıl yorumlanabilir? Rauf Bey eski inanç ve görüşlerini değiştirmiş miydi? Yoksa bu görüşierinde esasen samimi değil miydi? Bu iki noktayı biribirinden ayırmak ve biri üzerinde kesin bir yargıya varmak güçtür. Efendiler, böyle şüpheli bir yargıda bulunmaya girişmektense, durumun daha iyi anlaşılmasını kolaylaştıracak bazı safhaları, işlemleri ve tartışmaları yüksek hey'etinize hatırlatmayı tercih ederim. NUTUK'TAN : SALTANAT'IN KALDIRILMASI LOZAN'A DAVET VE SALTANATIN KALDIRILMASI Bu sırada, İtilaf Devletleri tarafından, 28 Ekim 1922'de Lozan'da toplanacak olan Barış Konferansı'na davet edildik. Itilaf Devletleri, hala İstanbul'da bir hükümet tanımak istiyor ve onu da bizimle birlikte konferansa davet ediyordu. Bu birlikte davet edilme durumu, şahsi saltanatın kaldırılması işini kesin olarak sonuçlandırdı. Gerçekten de 1 Kasım 1922 tarihli kanun gereğince, hilafet ile saltanat biribirinden ayrıldı. İki buçuk yılı aşan bir zamandan beri fiilen hükmünü yürüten milli saltanatın varlığı kabul edildi. Hilafet, açıklık kazanmış bir hakka sahip olmaksızın bir süre daha bırakıldı. Efendiler, bu konuda zabıtlara geçmiş yeterince bilgi vardır. Konunun özel yönleri ile ilgili noktalar, belki yüce hey'etinizi ilgilendirir düşüncesiyle, bazı bilgiler sunacağım: Bilindiği gibi, "saltanat" ve "hilafet" makamları ayrı ayrı ve birleşmiş olarak önemli meselelerden sayılmaktaydı. Bunu doğrulayan bir hatıramı anlatayım: 1 Kasım 1922 tarihinden önce, muhalifler, Meclis çevresinde benim saltanatı kaldıracağım yolunda telaşlı ve heyecanlı propaganda yapıyorlardı. Rauf Bey, bir gün Meclis'teki odama gelerek benimle bazı önemli konuları görüşmek istediğini ve akşam Keçiören'de Refet Paşa'nın evine gidersem daha güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Bey'in teklifini kabul ettim. Fuat Paşa 'nın da orada bulunmasına izin vermemi istedi. Onu da uygun gördüm. Refet Paşa'nın evinde dört kişi toplandık. Rauf Bey'den dinlediklerimin özeti şuydu: Meclis, Saltanat makamının belki de Hilafet'in ortadan kaldırılması görüşünün benimsenmiş olduğu endişesiyle üzgündür. Sizden ve sizin ileride benimseyeceğiniz tutumdan şüphe etmektedir. Bu bakımdan Meclis'e ve dolayısıyla millet kamuoyuna güven vermeniz gerektiğine inanıyorum. RAUF BEY'İN VE DİĞER PAŞALARIN SALTANAT VE HİLAFET KONUSUNDAKİ DÜŞÜNCESİ Rauf Bey'den saltanat ve hilafet konusundaki kanaat ve düşüncesinin ne olduğunu sordum. Verdiği cevapta şu açıklamalarda bulundu: "Ben," dedi, "saltanat ve hilafet makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım. Çünkü benim babam, Padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti'nin ileri gelen adamları sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim ve olmam. Padişah'a bağlılık borcumdur. Halifeye bağlılığım ise terbiyem gereğidir. Bunlardan başka, genel bir görüşüm de vardır. Bizde milleti ve kamuoyunu elde tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. 0 da saltanat ve hilafet makamıdır. Bu makamı ortadan kaldırıp onun yerine başka nitelikte bir makam getirmeye çalışmak felakete ve büyük acılara yol açar. Bu da asla doğru olamaz." Rauf Bey'den sonra, karşımda oturan Refet Paşa'nın görüşünü sordum. Refet Paşa'dan aldığım cevap şuydu: "Rauf Bey'in düşünce ve görüşlerinin hepsine katılırım. Gerçekten de bizde padişahlıktan ve halifelikten başka bir idare şekli söz konusu olamaz." Ondan sonra, Fuat Paşa'nın düşüncesini öğrenmek istedim. Paşa Moskova'dan yeni döndüğünden, durumu, halkın duygu ve düşüncelerini daha yeterince incelemeye vakit bulamadığından söz ederek, görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi ve özür diledi. Ben, karşımdakilere kısaca şu cevabı verdim: - "Üzerinde durduğunuz konu bugünün işi değildir. Meclis'te bazılarının telaş ve heyecana kapılmalarına da gerek yoktur." Rauf Bey, bu cevabımdan memnun göründü. Fakat şu veya bu şekilde bu konu etrafındaki görüşmelere yine devam edildi. Akşam üzeri başlayan konuşmalarımız, bütün gece, sabaha kadar uzadı. Rauf Bey'in bir şeyi sağlama bağlamak istediğini hissettim. Benim hilafet ve saltanat ve ileride şahsen alabileceğim durumla ilgili olarak kendilerine söylediğim ve inandırıcı buldukları sözleri bana kürsüden bizzat Meclis'e karşı söyletmek... Kendilerine söylediğim sözleri olduğu gibi Meclis'e karşı söylemekte de bir sakınca görmediğimi bildirdim. üstelik bu sözleri kurşun kalemle bir kâğıt parçasına yazarak ertesi gün bir sırasını düşürüp Meclis'te söyleyeceğime söz verdim. Verdiğim bu sözü yerine de getirdim. Benim bu konuşmam muhaliflerce, Rauf Bey'in başarısı olarak sayılmış ve kendisi takdir edilmiş... MECLİS'TE SALTANATIN KALDIRILMASI GÖRÜŞÜLÜRKEN RAUF BEY'E VERDİĞİM ROL Efendiler, belki birtakım kimselere göre Rauf Bey, üzerine aldığı görevi yerine getirmişti. Ben de açıkladığım üzere, genel ve tarihi görevimin o güne ait safhasını tamamlamıştım. Ancak, genel görevimin emrettiği asıl noktayı hedefe ulaştırmak ve uygulamaya geçmek gerektiği zaman da asla kararsızlığa düşmedim. Tevfik Paşa' nın telgrafları dolayısıyla saltanatı hilafetten ayırmaya ve önce saltanatı kaldırmaya karar verdiğim zaman, ilk yaptığım işlerden biri de, derhal Rauf Bey'i, Meclis'teki odama çağırmak oldu. Rauf Bey'in, Refet Paşa 'nın evinde sabahlara kadar dinlediğim düşünce ve görüşlerini hiç bilmiyormuşum gibi davranarak, ayakta, kendisinden şu istekte bulundum: - "Hilafet ve saltanatı biribirinden ayırarak saltanatı kaldıracağız! Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız! " Rauf Bey ile bundan başka bir tek kelime konuşmadık. Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, aynı maksatla çağırmış olduğum Kâzım Karabekir Paşa geldi. Ondan da aynı şekilde konuşmasını rica ettim. Efendiler, o tarihe ait Meclis tutanaklarında görüldüğü üzere, Rauf Bey, kürsüden bir iki defa görüştü ve hatta saltanatın kaldırıldığı günün bayram olarak kabul edilmesi teklifini de ortaya attı! Burada bir nokta, kafalarda düğüm olarak kalabilir. Bana, Padişah'a bağlılığı borç bildiğinden, saltanat makamı yerine başka nitelikte bir makamın getirilmesine çalışmanın felakete ve büyük acılara yol açacağını söylemiş olan Rauf Bey, benim yeni kararımı öğrendikten sonra ve hele kararımın desteklenmesi ve saltanatın kaldırılması için Meclis'te bir konuşma yapmasını teklif etmem karşısında, ne düşündüğünü bile söylemeden boyun eğmiştir. Bu tutum ve davranış nasıl yorumlanabilir? Rauf Bey eski inanç ve görüşlerini değiştirmiş miydi? Yoksa bu görüşierinde esasen samimi değil miydi? Bu iki noktayı biribirinden ayırmak ve biri üzerinde kesin bir yargıya varmak güçtür. Efendiler, böyle şüpheli bir yargıda bulunmaya girişmektense, durumun daha iyi anlaşılmasını kolaylaştıracak bazı safhaları, işlemleri ve tartışmaları yüksek hey'etinize hatırlatmayı tercih ederim. TEŞKİLAT-I ESASİYE, ŞER'İYE VE ADLİYE KOMİSYONLARININ ORTAK TOPLANTISI Efendiler, 31 Ekım 1922 günü Meclis toplanmadı. 0 gün Müdafaa-yı Hukuk Grubu toplantısı oldu. Bu toplantıda, Osmanlı Saltanatı'nın kaldırılmasının zaruri olduğunu anlattım. 1 Kasım 1922 günü yapılan Meclis toplantısında, aynı konu uzun tartışmalara uğradı. Meclis'te de geniş bir konuşma yapmak gereğini duydum. İslam ve Türk tarihinden örnekler vererek hilAfet ve saltanatın ayrılabileceğini, milli hakimiyet ve saltanat makamının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini, tarihi olaylara dayanarak açıkladım. Hülagü'nün Halife Mu'tasım'ı idam ettirerek yer yüzünde hilafete fiilen son verdiğini ve 1517'de Mısır'ı alan Yavuz, ünvanı halife olan bir mülteciye önem vermeseydi, hilafet ünvanının günümüze kadar miras kalmış bulunamayacağını anlattım. Bundan sonra bu konu ile ilgili önergeler üç komisyona, Teşkilat-ı Esasiye, Şer'iye ve Adliye Komisyonları'na gönderildi. Bu üç komisyon üyelerinin bir araya gelip, konuyu bizim güttüğümüz maksada uygun bir çözüme bağlaması elbette güçtü. Durumu yakından ve bizzat takip etmek gerekti. Üç komisyon bir odada toplandı. Başkanlığına Hoca Müfit Efendi'yi seçti. Konuyu görüşmeye başladılar. Şer'iye Komisyonu'nda bulunan hoca efendiler, hilafetin saltanattan ayrılamayacağını, bilinen safsatalara dayanarak iddia ettiler. Bu iddiaların yersizliğini ortaya koyup çürütmek için serbestçe konuşabilecek olanlar ortaya çıkar görünmediler. Biz, çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk. Bu şekildeki görüşmelerin istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı. Bunu anladık. Sonunda, karma komisyon başkanından söz istedim. Önümüzdeki sıranın üstüne çıktım. Yüksek sesle şu konuşmayı yaptım: - "Efendim, dedim, hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye ilim gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilmez. Hakimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır." - "Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hakımıyet ve saltanatına el koymuşlardır. Bu zorbalıklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir. Şimdi de Türk milleti bu saldırganlara isyan ederek ve artık dur diyerek, hakimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir." - "Söz konusu olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır!." -"Burada toplananlar Meclis ve herkes meseleyi tabii olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur." - "Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat, belki de bazı kafalar kesilecektir!" - "İşin ilim yönüne gelince, hoca efendilerin merak ve endişeye kapılmalarına yer yoktur. Bu konuda ilmi açıklamalarda bulunayım," dedim ve uzun uzadıya birtakım açıklamalar yaptım. Bunun üzerine, Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi, - "Affedersiniz efendim, dedi, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık," dedi. Konu karma komisyonca çözüme bağlanmıştı! Sür'atle kanun tasarısı hazırlandı. O gün Meclis'in ikinci oturumunda okundu. Ad okunarak oya konması teklifine karşı, kürsüye çıktım. Dedim ki, - "Buna gerek yoktur. Memleket ve milletin istiklâlini ebedî olarak koruyacak ilkeleri, yüce Meclis'in oy birliği ile kabul edeceğini sanırım." "Oya" sesleri yükseldi. Sonunda, başkan oya sundu ve "oybirliği ile kabul edilmiştir" dedi! Yalnız olumsuzluk bildiren bir ses işitildi: "Ben muhalifim!" Bu ses "söz yok" sesleriyle boğuldu! İşte Efendiler, Osmanlı Saltanatı'nın yıkılış ve göçüş merasiminin son safhası böyle geçmiştir. SULTAN VAHDEDDİN'İN İSTANBUL'DAN KAÇIŞI 17 Kasım 1922 tarihli resmî bir telgrafın ilk cümlesi şuydu: - "Vahdeddin Efendi bu gece saraydan ayrılmıştır." Bu telgrafın bir iki cümlesini daha 18 Kasım 1922 gününe ait Meclis tutanaklarında okumuşsunuzdur. Fakat telgrafın aslında, bu ayrılışa kimlerin yardım etmiş olabileceğinden, kutsal emanetlerin nasıl korunacağından ve daha başka hususlardan bahseden alt tarafı da vardır. Aynı gün Meclis'te okunmuş bir mektup suretiyle ona ekli ajanslarla yayınlanmış bir bildiri suretini de zabıtlardan bir daha okuyalım: - "17.11.l922 Mektup Sureti Bir nüshasını ilişik olarak sunduğum resmi bildiride açıklandığı gibi, Zâtışâhâne, İngiltere'nin koruyuculuğuna sığınarak bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan ayrılmıştır...." İmza : Harrington Mektuba Ekli Bildiri Sureti: - "Resmen bildirilir ki, Zât-ı Şâhâne, bugünkü durum karşısında hürriyet ve hayatını tehlikede gördüğünden, bütün Müslümanların halifesi sıfatıyla İngiliz himayesini ve aynı zamanda İstanbul'dan başka bir yere götürülmesini istemiştir. - "Zât-ı Şâhâne'nin isteği bu sabah yerine getirilmiştir. Türkiye'deki İngiliz Kuvvetleri'nin Başkomutanı General Sir Charles Harrington, Zât-ı Şâhâne'yi almaya giderek bir İngiliz harp gemisine kadar kendisine eşlik etmiş ve Zât-ı Şâhâne, vapurda Akdeniz Filosu Genel Komutanı Amiral Sir De Brook tarafından karşılanmıştır. - "İngiliz Fevkalâde Komiser Vekili Sir Newill Henderson, Zât-ı Şâhâne'yi gemide ziyaret ederek Kral Beşinci George'a bildirilmek üzere arzularını sormuştur." General Harrington'un Ulviye Sultan adında bir hanıma gönderdiği Fransızca bir mektup da vardır. Bu mektup, "hiçbir karşılık verilmemiş olduğu" notuyla Refet Paşa'ya gönderilmiş. O da, 25 Kasım 1922 tarihinde bize bir suretini göndermişti. Fransızca mektubun bize gönderilen Türkçe sureti şudur: - "Sultan Hanımefendi Hazretleri, - Şu sıralarda Malta'ya yaklaşmakta olan Padişah Hazretleri'nden, ailesinindurumu hakkında bilgi rica eden bir telsiz aldım. Bu konuda, geçen Cumartesi Yıldız'dan bilgi almış ve Kadınefendi Hazretleri'nin sağlık ve neş'elerinin yerindeolduğunu öğrenmiş ve derhal Zât-ı Şâhâne'ye arz etmiştim. - Eğer Padişah Hazretleri'nin aileleri hakkında yeni bilgiler lûtfederseniz, onu da derhal Zât-ı Şâhâne'ye sunmakla mutluluk duyarım. - Zât-ı Şâhâne'nin içinde bulundukları güçlükler dolayısıyla, en samimî dileklerimi Kadınefendi Hazretleri'ne ve pek muhterem ailelerine sunmama izin vermenizi ve en derin saygı ve tazimlerimin kabulünü rica edcrim. " İmza : Harrington Efendiler, bu son mektup, üzerinde durulmaya değer nitelikte değildir. Bundan başka, General Harrington' un, İstanbul'daki askerî memurumuza yazdığı mektup ile ekinde yazılanlar üzerinde görüş belirtmeyi de gereksiz bulurum. Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı tercih ederim. O zaman, Saltanat'ı atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir usulün sonucu olarak, büyük bir makam, tantanalı bir ünvan kazanabilmiş bir sefilin, gururu çok yüksek asil bir milleti nasıl utanılacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır. Gerçekten de, her ne sebeple ve ne şekilde olursa olsun, Vahdeddin gibi hürriyetini ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar âdi bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında olduğunu düşünmek ne hazindir! Şükre değer bir durumdur ki, bu alçak, mirasına konduğu Saltanat makamından millet tarafından atıldıktan sonra, alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk milletinin bu işte önce davranması elbette takdire değer. Âciz, âdi, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının koruyuculuğuna sığınabilir; ancak, böyle bir yaratığın bütün Müslümanların Halifesi sıfatını taşıdığını ifade etmek elbette doğru değildir. Böyle bir düşünce tarzının doğru olabilmesi, öncelikle, bütün Müslüman milletlerin esir olmaları şartına bağlıdır. Halbuki, dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler, bütün tarihimiz boyuncahürriyet ve istiklâle sembol olmuş bir milletiz! Değersiz hayatlarını ikibuçuk gün daha fazla ve sefilce sürükleyebilmek için, her türlü düşkünlüğe katlanmakta bir sakınca görmeyen halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik. Böylece, devletlerin, milletlerin biribirleriyle olan ilişkilerinde, şahısların, özellikle bağlı bulundukları devlet ve milletin zararına da olsa şahsî durumlarından ve kendi hayatlarından başka birşey düşünemeyecek pespayelerin herhangi bir önemi olamayacağı şeklindeki bilinen gerçeği bir defa daha ortaya koymuş olduk. Milletler arasındaki ilişkilerde mankenlerden yararlanma yöntemine rağbet etme devrine son vermek medenî dünyanın samimî bir dileği olmalıdır. | |
|
| | #3 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Saltanat V. Murad'ın Üç Aylık Saltanatı Haziran-Ağustos 1876, İstanbul 622 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğunun 36 padişahından biri olan Sultan V. Murad en kısa süreyle tahtta kalan ve hatta Eyüp Sultan Camii'nde kılıç kuşanma töreni yapılmayan tek padişahtır. Büyük umutlarla tahta çıkarılmış ama üç ay sonra da indirilmiştir. Sultan Abdülmecid'in oğlu olan V. Murad babası ölüp de amcası Abdülaziz tahta geçince veliaht oldu. 17. Yüzyılın sonunda tahta çıkan I. Ahmed'den bu yana, yani iki yüz elli yılı aşkın bir süredir Fatih Sultan Mehmed'in kardeşlerin öldürülmesini öngören kanunları uygulanmıyor, tam tersine hanedanın en yaşlı erkek üyesinin tahta geçtiği "ekberiyet sistemi" uygulanıyordu. Ama buna rağmen saray darbelerinin sıkça görüldüğü, hatta tahttan indirilen padişahların ırzına bile geçildiği Osmanlı sarayında veliahtın can güvenliğinin olduğu söylenemezdi. Dolayısıyla tahta çıkan padişah her zaman için kendisinden sonra saltanat sırasını bekleyen veliahtı bir tür rakip olarak görür ve denetimi altında tutardı. Sarayların birinde padişahın en güvendiği adamlarının gözetimi altında bir tür yarı tutukluluk halinde geçen hayatı özellikle siyasi ilişkiler kurmasına olanak tanımazdı. Gündelik hayatı ve hemen her türlü ilişkisi tahttaki padişahın izin verdiği biçim ve ölçüler içinde kalırdı. Tüm bunlar veliaht Murad için de geçerliydi. Amcası Abdülaziz'in Mısır ve Fransa gezilerine katılmasına izin verilmesine rağmen yaşamının pek de serbest olduğu söylenemezdi. Benzer bir yaşam süren hanedan üyelerinin çoğu gibi müzik ve edebiyatla uğraşan, besteler yapan ve içkiye düşkün olan Murad babası Abdülmecit gibi Batı hayranı birisiydi. Fransa ziyareti sırasında Paris'te bulunan Yeni Osmanlılarla görüşerek meşrutiyet ilan etmeye hazır olduğunu bildirmesi Abdülaziz'i çok rahatsız etmiş ve İstanbul'a dönüşte daha sıkı bir denetim altına alınmıştı. Belki can güvenliğini sağlamlaştırmak, belki de Batı'ya olan hayranlığını kanıtlamak için olsa gerek, Mason olduğu, Büyük Doğu Locasının üyesi olduğu iddia edilecek ve daha sonra bu ilişkinin hayatını kurtardığı da söylenecekti. 1861'de tahta geçen Abdülaziz'in keyfi, baskıcı ve müsrif yönetimi en sonunda bir saray darbesine yol açtı. Sadrazam Mehmed Rüşdi, Serasker Hüseyin Avni ve Ahmet Mithat paşalarla Şeyhülislam Hayrullah Efendi birlikte hareket ederek Abdülaziz'i tahttan indirince anayasal bir düzen getirmesi için 30 Mayıs 1876'da V. Murad'ı tahta çıkardılar. Topkapı Sarayı'ndan Dolmabahçe Sarayı'na getirilen Sultan Murad'ın ruh sağlığı aslında pek iyi değildi ve alkolizmden de mustaripti. Ancak tahta çıkınca verdiği sözlere uygun davranacak gibi görünüyor ve meşrutiyet yanlısı paşalar da doğru bir iş yaptıklarına inanıyorlardı. Ancak tahta çıkışını izleyen günlerde sultanın ruhsal dengesini iyice sarsan iki trajik olay meydana geldi. Birincisi, Abdülaziz tahttan indirilmesinden 5 gün sonra, 4 Haziran 1876'da odasında ölü bulundu. Resmi açıklamaya göre eski padişah tahttan indirilmesini gururuna yedirememiş ve bileklerini keserek intihar etmişti. Ancak bu ölüm hayli kuşkuluydu ve hızla yayılan söylentiye göre eski padişah öldürülmüştü. İngiliz elçiliğinden gelen bir doktor eski padişahın bileklerinde görülen kesikleri kendi kendine yapmasının mümkün olmadığını söylemişti. Bundan 10 gün sonra ise Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Dışişleri Bakanı Raşid Paşa'nın ölümüne yol açan ikinci bir olay daha meydana geldi. Abdülaziz'in en sevdiği karısı olan Nesrin Sultan doğum yaparken ölünce daha önce sarayda görev yapmış olan ağabeyi Çerkez Hasan 14 Haziranda nazırların toplantı halinde oldukları salona dalmış ve silahıyla rasgele ateş açarak bu iki paşayı öldürmüştü. Hemen yakalanarak idama mahkum edilen Çerkez Hasan'ın cesedi ibret olması için dört gün boyunca asılı kalmıştı. Bu iki olay zaten pek iyi durumda olmayan sultanın dengesini iyice alt üst edecekti. Yine söylendiğine göre amcası Abdülaziz'in ölümünü öğrendiğinde bir buçuk gün boyunca kusan V. Murad'ın içine ölüm korkusu düşmüştü ve kendisinden beklenenleri yapamayacağını o da, onu tahta çıkaranlar da yakında anlayacaklardı. Ölüm korkusuyla bunalıma sürüklenen bir padişaha uzun süre tahammül edilebilecek bir zaman değildi; Osmanlı devleti Sırbistan ve Karadağ ile savaş halindeydi ve meşrutiyetçi paşaların da acelesi vardı. Nihayet akli dengesinin ülkeyi yönetmeye uygun olmadığına ilişkin olarak doktorların verdiği bir raporla tahttan indirildi ve yerine meşrutiyet ilan etmeye söz veren kardeşi II. Abdülhamit geçirildi. Osmanlı hanedanının en kısa süre tahtta kalan üyesi Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkarak hemen yan taraftaki Çırağan Sarayı'nın yolunu tuttu. Bir ara Abdülhamit tarafından öldürülmeye niyetlense de Mason Locası hayatını kurtardı ve sıkı bir gözetim altında da olsa daha 28 yıl yaşadı. Daha sonrasında Abdülhamit'in yaptıklarını görünce Murad'ı tahttan indirenler pişman oldular mı, bilinmez. Ama ona bağlı olanlar vardı. Tahttan indirildiği yıl "kafes içinde" yaşadığı Çırağan'dan onu Avrupa'ya kaçırmaya çalıştılar ama beceremediler. İki yıl sonra, Mayıs 1878'de bu kez de Ali Suavi, Çırağan'ı basarak onu tekrar tahta çıkarmaya çalıştı ama bu girişim de başarılı olamadı. Gerek üç ay süren saltanatı, gerekse kendisinden sonra 33 yıl hüküm süren kardeşi Abdülhamit'in dönemi Yeni Osmanlılar için tam bir fiyasko olurken, V. Murad 29 Ağustos 1904'e kadar İstanbul Boğazının kıyısındaki sarayda kendi hayatını ve kendi hayal kırıklıklarını yaşamaya devam etti. | |
|
![]() |
| Etiketler |
| Yok |
Saltanat Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Lodoss - Sokaktaki Saltanat (Track) | GeceL | Haberler - Tanıtım | 0 | 09-09-2008 22:23 |
| Saltanat - Saltanat Nedir - Saltanat Hakkında | asla_asla_deme | X-Sözlük | 0 | 18-12-2007 21:46 |