Hoş geldiniz sayın ziyaretçi Neredeyim ben?!

Web sitemiz; forum, günlük, video ve sohbet bölümlerinin yanı sıra; Skype ile ilgili Türkçe teknik destek makaleleri, resim galerileri, geniş içerikli ansiklopedik bilgiler ve çeşitli soru-cevap konuları sunmaktadır. Daima faydalı olmayı ilke edinmiş sitemize sizin de katkıda bulunmanız bizi son derece memnun eder :) Üye olmak için tıklayınız...


Sohbet (Flash Chat) Forumda Ara

Çanakkale Destanı (Çanakkale Zaferi - Çanakkale Savaşı)

Bu konu Osmanlı İmparatorluğu forumunda nünü tarafından 24 Ekim 2005 (20:54) tarihinde açılmıştır.FacebookFacebook'ta Paylaş
582380 kez görüntülenmiş, 213 cevap yazılmış ve son mesaj 18 Mart 2013 (12:06) tarihinde gönderilmiştir.
  • 5 üzerinden 2.88  |  Oy Veren: 8      
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın:    « Önceki Konu | Sonraki Konu »      Yazdırılabilir Sürümü GösterYazdırılabilir Sürümü Göster    AramaBu Konuda Ara  
Eski 24 Kasım 2005, 23:18

Çanakkale Destanı (Çanakkale Zaferi - Çanakkale Savaşı)

#21 (link)
Blue Blood
Ziyaretçi
Blue Blood - avatarı
ÇANAKKALE’DE TIBBİYELİ ŞEHİTLER
Bir Efsanenin Analizi

Dr. Fatma Özlen

Giriş

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kasım 1914 ile Ocak 1916 arasında yoğun muharebelerin yaşandığı Çanakkale cephesi, katılan bütün tarafların büyük kayıplarıyla sonuçlanmıştı. Çeşitli cephelerde süren Dünya Savaşı, Türkiye’de özellikle genç nüfusun giderek erimesine yol açmış; göçlere ve yoksulluğa eklenen salgın hastalıklar bu durumu daha da ağırlaştırmıştı. Seferberlik yıllarında, askerlik çağındaki bütün gençler gibi üniversite öğrencileri de silah altına alınmış, bu nedenle özellikle Çanakkale, toplumun tüm sınıflarının bir araya geldiği bir cephe olmuştu. Ama bu muharebelerde yitirilen üniversiteli gençlerin sayısı ve hangi fakültelerden geldikleri, bugün hala tam olarak belli değildir.

Çanakkale Savaşı’na katılan Darülfünun Tıbbiye öğrencilerinin kimliklerini araştırmak amacıyla yapılan bu çalışmaya konu olan hikayede; "Mayıs 1915’te tıp öğrencilerinin gönüllü olarak 2. Tümen içerisinde cepheye gittikleri; bu tümenin 19 Mayıs taarruzunda tümüyle yitirildiği ve 1915 dönemi öğrencilerini kaybeden Tıbbiye’nin 1921 yılında hiç mezun veremediği" iddia edilmekteydi. Yapılan araştırma, sözkonusu iddianın asılsız olduğunu; bilinenlere hiç uymadığını kanıtlamaktadır.


Tartışma

Mayıs 1915’te Çanakkale cephesindeki savunma birlikleri 5. Ordu Komutanlığı tarafından dört grup halinde (Anadolu-Güney-Kuzey-Saros) düzenlenmişti. Arıburnu ve Anafartalar sektörüne yerleşen Kuzey Grubu 19., 5. ve 16. tümenlerden oluşuyordu.

10 Mayıs’ta - bazı kaynaklara göre 11 Mayıs - Çanakkale cephesini denetlemeye gelen Enver Paşa, 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders ile birlikte Arıburnu cephe kesimindeki ANZAC Kolordusu’na karşı yeni bir taarruz kararı almıştı. Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa’nın İstanbul’dan taze kuvvet olarak istediği 2. Tümen de, 13-16 Mayıs’ta Akbaş Limanı’na, buradan da bir süre sonra Kuzey Grubu emrine girmek üzere, Serafim Çiftliği’ne gönderildi.

17 Mayıs’ta Kuzey Grubu birlikleri, Arıburnu cephesinde kuzeyden güneye doğru 19., 5. ve 16. tümenler olarak sıralanmış, yeni katılan 2. Tümen'in ise, 1. ve 5. alayları birinci hatta, 6. Alay'ı da ihtiyatta olmak üzere başlıca vurucu kuvveti teşkil etmesi düşünülmüştü. 19 Mayıs genel taarruzuna katılacak Kuzey Grubu birlikleri 4 tümenden (42 tabur) oluşuyordu ve muharip kuvveti 42.112 kişi idi.

Diğer yanda, General Birdwood komutasındaki 17.000 asker, olası bir Türk taarruzundan haberdardı ve 18 Mayıs geceyarısından sonra bütün ANZAC Kolordusu silahbaşı etmiş ve bu saldırıyı karşılamaya hazırlanmıştı.

Aynı gece, Karayörük Dere’de (Legge Walley) toplanan Türk birlikleri saat 03.20’de Gedik Dere’ye (Wire Gully) doğru ilerlediler. Saat 03.30’da ileriye doğru atıldılar ama şiddetli bir ateş altında kaldılar. Sessiz sedasız ani bir süngü hücumu olarak tasarlanan, ama bu şekilde gelişmeyen harekat sırasında, ilk kademeler daha ilk adımlarında öldürüldüler. Taarruz sonunda, kendisinden çok şey beklenen 2. Tümen, mevcudunun yarıya yakın kısmını kaybetmiş, bulunduğu mevzileri bile savunmakta zorlanmıştı. Arıburnu cephesindeki taarruz saat 10.00’dan itibaren durdurulduğunda, Türk tarafının zayiatının 10.000’e yaklaştığı anlaşılmıştı. Avustralya siperlerinin önünde sayılan şehitlerin sayısı 3.000’in üzerindeydi. ANZAC Kolordusu’nun kaybı ise sadece 600 kişiydi. Genelkurmay kayıtlarına göre bu savaşta verilen zayiat, 51’i subay olmak üzere 3.420 şehit, 97’si subay olmak üzere 6.064 yaralı ve 486 kayıptı.

Turk%20sihhiyecileri1
Birinci Dünya Harbi'nde Hilal-i Ahmer (Kızılay) görevlileri

Yukarıda kısaca özetlenen 19 Mayıs harekatı irdelendiğinde;

Harekatın hemen öncesinde İstanbul’dan Çanakkale’ye gelen 2. Tümen’in özellikle 1. ve 5. alaylarının saldırıda ön safta yer almaları nedeniyle en ağır kayba uğradığı anlaşılmaktadır. Ortalama onbin kişilik bu tümenin subay kadrosu dışında tam bir listesini bulmak mümkün olmamıştır. Genelkurmay’ın Çanakkale şehitleri listesinde öncelikle 2. Tümen kayıtlı şehitler içinde, daha sonra listenin tümünde yapılan aramada, "tıbbiye öğrencisi" olarak belirtilen herhangi bir kayda rastlanmamıştır(1). Milli Savunma Bakanlığı arşiv kayıtlarına göre yine “tıbbiye öğrencileri” adı altında herhangi bir kayıt yoktur(2).

Bu savaştaki zayiatın yaklaşık 10.000’i bulduğu ve en büyük darbeyi mevcudunun yarıya yakınını kaybeden 2. Tümen’in aldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda daha önceki hikayede yer alan “2. Tümen’in tamamının yitirilmiş olması” mümkün değildir (altı çizilmesi gereken bir nokta da, burada geçen “second battalion” (2. Tabur) tanımının “second division” (2. Tümen) yerine hatalı kullanılmış olmasıdır).

Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Darülfünun Tıp Fakültesi İstanbul’da Haydarpaşa’da bulunuyordu ve Tıbbiye-i Şahane (askeri) ile Tıbbiye-i Mülkiye (sivil) öğrencileri bu tek fakültede bir arada eğitim görmekteydi.

1914’te, Tıp Fakültesi’nin tatil döneminde olduğu Ağustos ayında, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte genel seferberlik ilan edildiğinden, tıp öğrencilerinin hemen hepsi silah altına alınmıştı. 1894 (1310) doğumlular birbuçuk ay Harbiye Mektebi’ne, diğerleri ise Bostancı’daki talimgaha sevkedilmiş; Harbiyeliler bölük çavuşu, Tıbbiyeliler de bunların emrinde er ve onbaşı olarak askeri eğitime tabi tutulmuşlardı.

1915 yılında, 1894’ten daha önce doğanlar birliklere dağıtılırken, 3., 4., 5. sınıf öğrenciler ile Şam Tıbbiyesi, Eczacı, Dişçi okulları öğrencileri, kısmen Beykoz’da Serviburnu’na, kısmen de Çanakkale, Beylerbeyi, Yeşilköy intan hastalıkları hastaneleri ile değişik birliklere dağıtılmışlardı. Askeri ve Sivil Tıbbiye'den askere alınan son sınıf öğrencileri "zabit vekili"; 4. ve 3. sınıf öğrencileri "başçavuş muavini", 2. ve 1. sınıflar "çavuş" rütbesi ile zabit namzedi (subay adayı) olmuştu.

Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi ile birlikte “Askeri İhtiyat Hastane” olarak ayrılan tıp fakültesi bir memleket içi harp hastanesi olmuş, öğrencilerin çoğu cephelere ve talimgahlara sevkedildiklerinden staj yapamamışlardı. Çanakkale’de savaşın başlamasını takiben de çok sayıda yaralı gönderilmeye başlanınca, İstanbul’daki birçok büyük okul binasında olduğu gibi, yaralılara ve hasta askerlere hizmet verilmeye başlanmıştı. Öğretim üyeleri ve öğrencilerin birliklere dağıtılması yüzünden 1915 yılında öğretimin hiç başlamadığı fakülte, 1 yıl boyunca kapalı kalmış ve Mecruhin (yaralılar) Hastanesi olmuştu.

Çanakkale Savaşı’ndan sonra Tıbbiye Hastanesi lağvedilmiş, 1 yıllık mecburi tatilin ardından 4 Mart 1916’da (1332) Tıp Fakültesi dersanelerini açmış, öğretime yeniden başlanmıştı. Birlik ve kurumlara verilmiş olanlardan sağ kalanlar okula dönmüşlerdi; fakat cephelerde bulunan hekimlerin bir çoğu ölmüştü ve bir bölümü de hala görevde bulunuyordu. Büyük bir hekim açığı ortaya çıkmıştı. Bu nedenle tıp öğrencilerinin terhis edilmesinin yanısıra, yeni öğrencilerin de okula kaydedilmesi gerekiyordu.

Fakat diğer taraftan, liselerde 1900 doğumlular dahi askere alınmaya başladığından, son sınıfların çoğu kapanmış, yaşları askerlik çağına erişmiş olanlar talimgahlara sevkedilmiş, dolayısıyla üniversite çağında çok az sayıda genç insan kalmıştı. Bu durum daha küçük yaştakilerden öğrenci almak zorunluluğunu getirince, Bakanlar Kurulu kararı ile Darülfünun’un yalnız Tıp Fakültesi için lise ve idadi mezuniyeti aranmaksızın öğrenci almaya başlaması ve kaybedilen zamanı telafi etmek amacı ile derslere bütün yıl devam edilmesi kararı alındı.

6Canakkale%20Merkez%20Hastanesinde%20tedavi%20edilen%20yaraliler
5Gelibolu'da%20Kizilay'in%20Hastanesinde%20Türk%20yaralilar

Çanakkale Merkez Hastanesi (üstte) ve Gelibolu Hilal-i Ahmer Hastanesi'nde tedavi gören yaralılar...



Birinci Dünya Savaşı süresince Tıp Fakültesi’nin yukarıda özetlenen durumuna göre, her sınıftan öğrencinin önce seferberlik kapsamında askere alındığı, daha sonra da çeşitli cephelere gönderildiği anlaşılmaktadır. Arşiv kaynaklarında öğrencilerin Tıp Fakültesi’ndeki sınıflarına göre hangi rütbelerle orduda görevlendirildikleri belirtilmektedir, fakat bu öğrencilerin sayısı ve hangi cephelere gönderildikleri açık değildir; ayrıca zorunlu askere alınanlar haricinde gönüllüler olup olmadığına da değinilmemiştir ve çok sayıda doktorun ve tıp öğrencisinin öldüğü yine rakam verilmeden ifade edilmektedir.

Bu durumda, 1914 yılında Darülfünun Tıp Fakültesi’nde kayıtlı bulunan askeri ve sivil öğrenci isimlerinin bulunarak, bu isimlerin Genelkurmay ve M.S.B. şehit kayıtları ile karşılaştırılmasına gerek duyulmuş, fakat ne yazık ki İstanbul Üniversitesi arşivlerinde yapılan çalışmada, Darülfünun’un 1914 ve öncesine ait öğrenci kayıtlarının bulunması mümkün olmamıştır(3). Ayrıca, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri’nde aynı doğrultuda yapılan çalışma da bir sonuç vermemiştir(4).

Mazhar Osman tarafından yayınlanan, Türk ordusunda 1. Dünya Savaşı’nda (1914-1917) şehit olan sağlık subayları listesinde 215 kişi yer almaktadır. Erkoç ve Kazancıgil’in yaptığı çalışmada ise, Ataç tarafından yayınlanan ve 1. Dünya Savaşı sırasında ölen 301 sağlık subayının listesi ile Mazhar Osman’ın listesi karşılaştırılmış ve kaybedilen bu hekimlerin çok büyük oranda bulaşıcı hastalıklar, özellikle de tifüs yüzünden öldüğüne, muharebe meydanındaki ölümlerin nadir olduğuna işaret edilmiştir. Cephede çarpışma sırasında gerçekleşen ölümü ifade eden “şehiden” ibaresi, sadece listede yer alan 9 kişi için kaydedilmiştir. Sözü edilen liste, görev yerleri ve ölüm tarihleri bakımından incelendiğinde, Çanakkale Savaşı sırasında 8 doktorun öldüğü anlaşılmaktadır(5). İncelenen bu listelerde tıbbiye öğrencilerine dair herhangi bir kayıt bulunmamaktadır.

4Turk%20yaralilari%20İstanbul'a%20goturen%20Kizilay%20vapuru

İstanbul'a yaralı taşıyan Hilal-i Ahmer vapuru...



Çanakkale’de şehit olan tıp öğrencilerinin hikayesinde belirtilen diğer bir nokta, öğrenci ölümleri nedeniyle Darülfünun Tıp Fakültesi’nin 1921 yılında mezun vermediğidir. Oysa yapılan araştırmada, Darülfünun Askeri ve Sivil Tıbbiye’nin 1921 yılında mezun verdikleri belgelenmiştir.

Diğer taraftan Özbay, bir yıllık aradan sonra 1916’da Tıp Fakültesi yeniden açıldığında, kaybedilen zamanı telafi etmek amacı ile derslere bütün yıl devam edilme kararı alındığını belirtmektedir. Buna göre; birinci sınıf öğrencileri fizik, kimya, botanik derslerini esasen liselerde okuduklarından üç ay sonra imtihanlara alınmış, ardından altı aylık bir eğitim ve 1 ay tatilden sonra Haziran’da tekrar derslere başlanmış; Kasım’da ikinci sınıf bitirilmiş, böylece 1 yılda iki sınıf okutulmuştur. Yine aynı kaynakta, 1 yıllık askerlik hizmeti yüzünden 1915’te Tıbbiye’den mezun olamayan sınıfın 1916’da diploma aldığı belirtilmektedir. Biten bir muharebenin ardından gelen ve savaşın başka cephelerde hâlâ sürdüğü bu kaotik ortamda, Tıp Fakültesi’ne yeni öğrenci kayıtlarının yapılmasından başka, rutin eğitim programında da birtakım değişikliklere gidildiği ortadadır. Dolayısıyla bu durumun mezuniyet zamanlarında da değişikliklerle yol açması kaçınılmazdır. Kesin olan yegane bilgi, Tıp Fakültesi’nde öğrenci mezuniyetinin gerçekleşmediği yılın 1921 değil, 1915 olduğudur.

Sonuç

Bu çalışmada elde edilen bilgilerin ayrıntılarıyla tartışılması sonucunda, 1915 yılında Tıp Fakültesi’nin 1 yıl süre ile kapalı kaldığı; öğrencilerin ordu hizmetine alındığı ve bu nedenle mezun verilmediği net olarak anlaşılmıştır. Seferberlik nedeniyle zorunlu olarak orduya alınanların dışında, savaşa gönüllü giden öğrencilere dair herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Araştırılan döneme ait okul kayıtlarının olmaması, bu durumun başlıca sebebi olarak görünmektedir. Benzer şekilde, şehit listeleri de durumu tam olarak aydınlatamamaktadır.

Tıp Fakültesi öğrencilerinin Birinci Dünya Savaşı süresince, değişik cephelerde ve çeşitli şekillerde ordu hizmetinde bulundukları ve bazılarının cephelerde öldükleri şüphesiz gerçektir. Dolayısıyla, Çanakkale cephesinde öldükleri bilinen doktorların dışında, tıp öğrencilerinin de bulunması çok muhtemeldir; çünkü Osmanlı Devleti’nin bir çok cephede birden savaştığı bu dönemde, salgın hastalıkların da eklenmesi ile Anadolu nüfusunun dramatik şekilde azaldığı, bu yüzden özellikle Çanakkale cephesine İstanbul ve yakın illerden pek çok gönüllünün gittiği bir vakıadır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, mevcut hikayedeki ifade biçimi ile “bir sınıfın tümüyle yitirilmiş olduğu” hiç mümkün görünmemektedir. Hikaye, bu durumu ile bazı gerçeklerin üstüne inşa edilmiş bir efsane izlenimi vermekte olup, efsaneleşen kısmı ile olayın gerçek içerik ve boyutlarını da ne yazık ki bulanıklaştırmaktadır.

1915 yılının Tıbbiye öğrencilerine dair bu hikayenin, esasen 1922 mezunları tarafından anlatıldığı ve bu sınıfın söylediği Tıbbiye Marşı ile savaştan dönmeyen öğrencileri uzun yıllar andığı bilinmektedir. Bugün hiçbiri hayatta olmayan 1922 mezunlarının samimiyetlerinden kuşku duymanın haksızlık olacağı bir yana, bu hikayenin zaman içinde uğradığı değişikliklerden de onlar sorumlu değildir. Bu sınıfın öğrencilerinin, kendilerinden 1 yıl öncesinin yasını tuttuklarını ifade ederken kastettikleri yıl, büyük bir ihtimalle 1921 değil 1915’tir. Çünkü onlar, öğrencilerin savaş cephelerine dağıldığı, okulun kapalı kaldığı ve mezuniyetin gerçekleşmediği 1915 yılının hemen ardından, 1916-1917 yıllarında Tıp Fakültesi’ne başlamışlardır (7).


DİPNOTLAR:

1. Genelkurmay ATASE Arşivi Çanakkale şehitleri listesinde 126. alaydan Tabip Binbaşı Mehmet İsmail Efendi ve 64. alaydan Tabip Binbaşı Hasan Fuat Bey’in kayıtları bulunmakta olup; sıhhiye sınıfı şehitleri içinde ve liste genelinde tıbbiye öğrencisi olarak belirtilen herhangi bir kayda rastlanmamıştır. “ Seferberlikte tabip muavini olarak istihdam edilen tıbbiye okulu talebelerinin terfi, tayin ve taltifleri” konulu idari dosya, cephe gerisinde görevlendirilen bir tıp öğrencisi ile ilgili yazışmaları içermektedir (ATASE Arşivi, BDH: 2432 – 98).

2. Milli Savunma Bakanlığı Arşiv Başkanlığı tarafından, Darülfünun öğrencilerinin “yedek subay adayı” rütbesiyle Birinci Dünya Savaşı’na katıldıkları ve çeşitli cephelerde görev aldıkları görüşü doğrultusunda yapılan incelemede; Mekteb-i Harbiye Şahane talebesi Lütfi Efendi ile Mekteb-i Tıbbiye talebelerinden Nuri Efendi, Naim Hamit Efendi ve Ahmet Hamdi Efendi’nin Kafkas cephesinde şehit oldukları anlaşılmaktadır. Birinci Dünya Savaşında şehit olan yedek subay adaylarının çok azı için savaş öncesi öğrenim durumları kayıt edilmiş olduğundan, Çanakkale’de şehit olan yedek subay adayları ayrıca irdelenmiştir. Bu liste 116 kişiden oluşmaktadır; maliye ve hukuk mektebi mezunu olarak belirtilen 1 şehidin haricindekiler için öğrenim durumlarını belirleyen herhangi bir kayıt bulunmamaktadır.

3. İstanbul Üniversitesi arşivlerinde yapılan çalışmada Darülfünun’un 1914 ve öncesine ait öğrenci kayıtlarının bulunamaması üzerine, dönemin resmi yazışmalarından bilgi edinilebileceği düşüncesi ile İstanbul Üniversitesi arşivlerinde, Darülfünun 1914-1915 Evrak kayıt defteri II: Muharrerat-ı Sadıre (Giden) Min fi 1 Mart 1330 (14 Mart 1914) ila fi 7 Şubat 1916 (20 Şubat 1916) ve Darülfünun 1914-1915 Evrak kayıt defteri IV: Muharrerat-ı Varide (Gelen) min fi 14 Temmuz 1330 ila fi 16 Şubat 1331 incelenmiş, fakat öğrencilerin askere alınışı ve cepheye gidişine, şehit olanlara dair herhangi bir yazışma konusuna rastlanmamıştır.

4. T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri’nde yapılan çalışmada, Bab-ı Ali Evrak Odası (BEO) defterleri esas alınmış olup, bu defterler resmi dairelere gönderilen ve buralardan gelen yazıların kaydına mahsustur. Darülfünun’un o dönemde Maarif Vekaleti’ne bağlı olduğu dikkate alınarak seçilen ve seferberlik dönemini kapsayan BEO 398/146 nr. 315344, BEO 398/164 nr. 316082, BEO 398/240 nr. 318927, BEO 398/117 nr. 322937, BEO 398/177 nr. 325164 kod numaralı belgelerin incelenmesi sonucunda, konuya dair herhangi bir bilgi bulunamamıştır.

5. Birinci Dünya Savaşında (1914–1917) şehit olan sağlık subaylarından, Çanakkale Savaşı sırasında ölenler: Balıkesir Harb Hastanesi Etıbbasından Gayri Mükellef Anagastos Efendi, Gelibolu Menzil Hastanesi Etıbbasından Mükellef Yüzbaşı Avram Kohen Efendi, 64. Alay Tabibi Evveli Binbaşı Hasan Fuad Bey, Fırka Beş Ser Tabibi Kaymakam Hasan Fuat Bey, 127. Alay 1. Tabur Tabibi Yüzbaşı Hayri Efendi, Gelibolu Menzil Hastanesi Etıbbasından Mükellef Yüzbaşı Hüseyin Hüsnü Efendi, Keşan Hastanesi Etıbbasından Mükellef Yüzbaşı Mihran Yazıcıyan Efendi ve 38. Alay Depo Taburu Tabibi Mükellef Yüzbaşı Muammer Hilmi Efendi’dir. Tabip Binbaşı Hasan Fuad Bey ile Tabip Yüzbaşı Hayri Efendi “şehiden” ibaresi ile kayıtlıdır.

6. İstanbul Tabip Odası tarafından 1971 yılında yayınlanan “Meslekte 50 Yıl” albümünde her iki tıbbiyenin de mezuniyet fotoğrafı ile o tarihte hayatta olanların biyografileri yer almaktadır. Askeri Tıbbiye’nin 1921 mezunlarının tam listesi ise “Türk Asker Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri” kitabında (Kemal Özbay, İstanbul 1981) bulunmaktadır.

7. Bu araştırma İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Arşivleri; Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı Arşivleri; Milli Savunma Bakanlığı Arşivleri; T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri; İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Anabilim Dalı; İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Anabilim Dalı; İstanbul Tabip Odası Kütüphanesi; İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Merkez Kütüphanesi, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Taksim Atatürk Kütüphanesi ve Ankara Milli Kütüphane’de gerçekleştirilmiştir.

KAYNAKLAR:

1. C. Kuday - F. Özlen - A Medical Class Lost at Gallipoli. J Clin Neurosci, 2003

2. Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi V. Cilt, Çanakkale Cephesi Harekatı 1., 2. ve 3. kitapların özetlenmiş tarihi (Haziran 1914 Ocak 1916), Genelkurmay ATASE Baskanlığı, Ankara, 1997

3. Gen. C.F. Aspinall-Oglander - Büyük Harbin Tarihi Çanakkale, Gelibolu Askeri Harekatı, II. Cilt, 1915 Askeri Matbaa, Genelkurmay Başkanlığı X. Şube, İstanbul, 1940

4. İhsan Ilgar - Esat Paşa’nın Çanakkale Anıları, İstanbul, Baha Matbaasi; 1975

5. Fikret Güneşen - Çanakkale Savaşları, İstanbul, Kastaş Yayınları; 1986

6. Robert Rhodes James - Gelibolu Harekatı, İstanbul Matbaası, İstanbul, 1972

7. Alan Moorehead - Gelibolu, Doğan Kitapçılık, İstanbul, 2000

8. Binbaşı Halis Bey - Çanakkale Raporu, İstanbul, Arma Yayınları, 2003

9. Şefik Aker - Çanakkale-Arıburnu Savaşları ve 27. Alay, Askeri Matbaa, İstanbul, 1935

10. Ata Muallim G. - Tıp Fakültesi Tarihi, İstanbul, 1927

11. Ayni MA - Darülfünun Tarihi, İstanbul, Yeni Matbaa, 1927

12. Hüsrev Hatemi - Türk Tıp Tarihinin Aşamaları, Tıp Tarihi Araştırmaları 2001

13. Cemil Topuzlu - İstibdat-Meşrutiyet-Cumhuriyet Devirlerinde 80 Yıllık Hatıralarım, İstanbul, İÜ Cerrahpasa Tıp Fakültesi Yayınları, 1982

14. Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi X. Cilt. Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1980

15. Dr. Gen. Kemal Özbay - Türk Asker Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri, İstanbul, 1976

16. S. Ünver - Birinci Cihan Harbinde Tıp Fakültesi, Modern Tedavi Mecmuası (Revue de Therapeutique Moderne) 1951

17. A. Noyan - Son Harplerde Salgın Hastalıklarla Savaşlarım, Ankara Tıp Fakültesi Yayınları, Ankara, 1956

18. Mazhar Osman - Geçen Senenin Son İçtimasının Hatimesi Olmak Üzere Muallim Mazhar Osman Bey Tarafından İrad Edilen Nutuk ve Muharebe-i Hazırada Vazifeleri Uğrunda Terk-i Hayat Eden Meslektaşların Esamisi Listesi, Şişli Müessesesinde Emraz-ı Akliye ve Asabiye Müsamereleri, 1918

19. S. Erkoç - A. Kazancıgil - Osmanlı Ordusunda I. Dünya Savaşında 3 Teşrinisani 1330–3 Nisan 1333 Tarihleri Arasında (1914–1917) Şehit Olan Sağlık Subaylarının Listesi, Tıp Tarihi Araştırmaları, 2001

20. Dirim - Olan Bitenler. Dirim İstanbul Temmuz 1971

21. İstanbul Tabip Odası - Meslekte 50 Yıl (Albüm). İstanbul: 10 Aralık 1971

22. Dr. Gen. Kemal Özbay - Türk Asker Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri, İstanbul;1981
Son Düzenleyen Blue Blood; 15 Şubat 2006 @ 21:27.
Rapor Et
Eski 27 Kasım 2005, 00:10

Çanakkale Destanı (Çanakkale Zaferi - Çanakkale Savaşı)

#22 (link)
Blue Blood
Ziyaretçi
Blue Blood - avatarı
ÇANAKKALE SAVAŞLARI’NIN IBRETLI VE HIKMETLI HİKAYELERİ




1. KINALI HASAN :

Yüzbaşi Sirri Bey, ikindi vakti yeni gelen erati teftiş ederken, içlerinde bir tanesinin saçinin bir tarafi kinalanmiş oldugunu görür ve takilir: “Hiç erkek kinalanir mi? Mehmetçik: Buraya gelmeden evvel, anam kinalamişti komutanim” der ve sebebini bilmedigini ilave eder.Komutanin istegi üzerine anasina haber salar, “Niye benim saçimi kinaladin?” Gelen cevabi mektupta şunlar yazar:

“Ey gözümün nuru Hasan’ım,

Köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor.Sen ecdadından, babandan aşağı kalamazsın... Ben, senin anan isem.Beni ve seni Allah yarattı, vatan büyüttü.Allah, bu vatan için seni besledi. Bu vatanın ekmeği iliklerinde duruyor...

Sen bu ailenin seçilmiş kurbanisin...

Hasan’ım, söyle zabit efendiye... Bizim köyde kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır... Ben de seni evlatlarımın arasından vatana kurban adadım.Onun için saçını kınalamıştım...

El-hükmü billah. Allah, seni İsmail Peygamber’in yolundan ayırmasın.

Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktir. Gözlerinden öperim...

Anan - Hatice”

2. GAZİ MEHMET AŞKIN’IN ANLATTIKLARI:

“İngiliz donanması Saroz’dan top atışları ile bize son derece ağır kayıplar verdiriyordu.Böyle bir atıştan sonra, aynı, birlikte silah arkadaşım Recep Eniştemin iki ayağı kopmuş çalıların üzerinde gördüm, henüz sağ idi.Yanına kadar gidebildim.Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu teslim etmeyen Recep Eniştem:

“Kardeşim niçin böyle ah edip aglarsin, benim cigerimi daglarsin! Allah’ in verdigine merhaba! Takbir- i Rabbani böyle imiş! Onun kazasi geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir.Arzuladigim savaş yolunda oldu.O saadet bana yeter! Sen sag kalirsan, anamin elini benim içinde öp! Emzirdigi sütleri helal etsin!” dedikten sonra:

“Başimi kibleye dogru çevir!” diye bildi... Ruhu çoktan uçmuştu...

“Halil, bölükte süngü hücumuna kalkmıştı, ağır bir yara alarak yanıma yıkıldı.Bir mütted sessiz kaldı ve sonra: “Ahiretlik ölümüm yaklaştı, öldükten sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle göm! Üzerimde harbediniz! Ta ki Gazilerin ayak seslerini Allah! Allah! Nidalarını rahatlıkla duyayım!” dedi ve gülerek ruhunu teslim etmişti

“Karayürek deresi’ne doğru iniyorduk: Bir akşam beni keşif kolu çıkardılar bu derenin yatağında geziniyordum.Çok susamış idim. Dere şırıldıyordu, mataramı doldurdum. Birkaç yudum içtiğimde, içtiğim suyun tadı çok başka idi avucuma mataradan su aldığımda, matarama doğdurduğum suyun kan olduğunu anladım.”

3. İNSANLIK DERSİ :

Çanakkale Savaşlar'ında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam.Savaş sahasında döğüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaliyat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi göleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:
- Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
"Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Birşeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok.İstedim ki, o kurtulsun, *******n yanına dönsün". Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım.Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı.O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutan ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler..."

Fransız Generali BRIDGES
Çanakkale Savaşları komutanı.

4. EDİNCİKLİ MEHMET ER

"Edincikli Mehmet Er'in bir top mermisinin parçaladığı konumdan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır.Yalvarırcasına:

"Komutanım ne olur şu kolumu kes!"
Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur.Edincikli Mehmet Er tek ve emin sesi ile tekrarlar:
"Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!!!"
Bu ilahi cümleleri eimr gibi işiten Teğmen Saip, bıcağı kola kola vurur.Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet.Bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: "Bu kol vatana feda olsun," der.Yerdeki et parçalrından başını kaldıran Teğmen'in karşısında kimse yoktur.Çünkü, Edincikli, Hakla alış verişe başlayınca herşeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu.O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti.Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.
Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı.Alayların içine karışır, teke tek vuruşur.Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür... Allah'ın yardımıyla haklamadığı kafir kalmaz.Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli'ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu.Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü...Gözü dünyaya kapandı..."

Teğmen SAİP
Çanakkale Savaşlarından
12. Alay 1. Bölük Komutanı

5. SAKA HÜSEYİN

"İkinci Anafartalar taarruzundan sonra, Türk birlikleri Anafarta Ovası'na ve tepelere yerleşmişti 35. Piyade Alayı 2.Bölük erlerinden Hayrabolu'lu Hüseyin alayın su ihtiyacını gidermekle görevli idi sabahın alaca karanlığında katırı ile yola çıktı.Bigalı Köyüne gidip, kuyulardan tahta, damacanalara su doldurup geriye dönüşünü akşamın karanlığına denk getirmeye çalışırdı.
Katır önde, bizim Saka Hüseyin arkada ama, yola çıkmadan evvel katırının kulağına eğilir, her defasında söylediği sözleri tekrarlardı: "Haydi, Büyük Anafarta Köyünün üstünden 35. Piyade alayının bulunduğu siperlere" katır gide-gele bu yollara alışmıştır.
Fakat yolda, Hüseyi'nin çenesi durur mu? Savaş var imiş! Yığınla yaralı taşırlar imiş, umurunda mı? O bir türkü tutturmuş gidiyordu:
"Pınar baştan bulanır
İner dağı dolanır
Al başımdan sevdayı
Buna can mı dayanır.

Rinna, rinna yarim
Rinna, rinna."
Saka Hüseyin damacanlarına suyu doldurarak "deh" deyip akşam karanlığında yola koyulur.Siperlerde 2. Bölük su bekliyor.Yaralılar daha da çok su bekliyorlar.Birden bire, yanı başında iki karaltı beliriyor.Gavurca haykırıyorlar!
"Dur! kımıldama!"
Hayrabolulu Hüseyin'in yapacak hiç birşeyi yok akıl almaz, gene de eşi görülmemiş büyük bir zeka kıvraklığı ile; düşman erlerine gevrek gevrek gülümsemeye başlar ve eliyle, koluyla katırının sırtında sallanan su damacanalarını gösterir, "Kumandan, kumandan?..." diye geveleniyor ve büyük bir saygı ile anzak kumandanını selamlayarak "Emret gavur kumandan!" der.Derhal bir tercüman bulunur. Saka Hüseyin anlatmaya devam eder.
"Bu su damacanalarını kendi kumandanım gönderdi. Sizin yaralılarınıza hediyemizdir.Düşmanımız susamıştır, susuz kalmasınlar dedi Mülazım Efendi!" ve arkasından ilave etti.Bu sudan verinde bir bardak ben içeyim der!"
Anzak Teğmeni kıpkırmızı kesilir... Gözleri dolar.İlk iş Hüseyin'i kucaklayıp iki yanağından öpmek.İkinci iş, Hüseyin'i tartaklayan devriyeleri bir güzel fırçalamak, üçüncü iş, Hüseyin'i siperin dibine oturtup soluklandırmak, o " comed bell" kutularından, Oxo et suyu özündeni sarma tütünden, cigara kağıtlarından, Topler çikolata paketlerinden bol bol yağdırmak...Bu aldıkları hediyeleri katırın sırtına vurur, kurnaz bir tilki gibi, siperden sipere zıplayıp kapağı ikinci bölük hattına atınca, bu sefer gözleri fal taşı gibi açılma sırası Mehmetçik' tedir."

Baki Vandemir Paşa
Çanakkale Savaşları Komutanlarından.


6. KAYBOLAN İNGİLİZ ALAYI
"21 Ağustos 1915 günü savaşın en şiddetli ve son anlarında Anzak Suula Koyu 60. tepede gün ağrırken gök berraktı.Görünürde altı veya sekiz tane, hepsi birbirinin eşi olan ekmek somunu biçimindeki bulut, 60. Tepe'nin üzerinde yayılmış duruyordu. O sırada saatte 6 veya 8 kilometrelik bir hızla güneyden esen meltem olmasına rağmen, bu bulutların ne biçimleri ne de yerleri değişmiyordu.
Meltemin etkisiyle kayıp gitmediler. Bunlar bulunduğumuz yere göre 60 derecelik bir yükseklikte asılı duruyorlardı. Bulut kümesinin tam altına gelen yerde toprağın üstünde duran aynı biçimde bir bulut daha vardı. Yaklaşık 250 metre uzunluğunda, 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeydi. Bu bulut oldukça yoğundu. Yapısı katı maddeymiş gibiydi. İngilizlerin bulunduğu bölge savaş yerine 1000 metre kadar uzaklıktaydı. Bütün bunları Yeni Zeland kıtasının birinci sahra birliğine bağlı 3. bölükteki 22 asker öldü. Aralarında biz de vardık.İçinde bulunduğumuz siperden güneybatı doğrultusunda yere inmiş bulut duruyordu.
Bulunduğumuz yer 60. Tepe'ye göre 90 metre daha yukarıda olduğundan üstten görebiliyorduk.Bu bulut daha sonra Kayaçık Dere denilen kuru bir derenin yatağına doğru ilerlediğinde onun daha önce durduğu zemine bütünüyle görebildik. Bu bulut diğerleri gibi açık gri renkteydi. Daha sonra 4. Norfolk Taburu'nun bu kuru dere yatağında harekete geçerek 60. Tepe'ye doğru uygun adım yürüyüşe geçtiğini fark ettik. Buluta vardıklarında hiç çekinmeden dosdoğru içine girdiler. Ama tekrar içinden çıkıp 60. Tepe'de savaşa katılan hiç bir kimse olmadı.
Bir süre sonra askerlerin sonuncusu da görünmez olunca , bulut sanki yükünü almışcasına yerden yükseldi.Herhangi bir bulut gibi yukarıda duran diğerlerine ulaşıncaya kadar yavaş yavaş havalandı.Bu ana kadar yukarıdaki bulutlar yerlerinde duruyorlardı Yerdeki bulut yükselip aynı hizaya gelir gelmez birden kuzeye doğru uzaklaşmaya başladılar.Trakya istikametine doğru gittiler. Bir saat içinde de gözden kayboldular. Savaş sonunda bu tabur kayıp veya yok edilmiş sayıldı.Anzak çıkarmasının 50. Yılında geç de olsa aşağıda imzası olan bizler anlattığımız bu olayın kelimesi kelimesine doğru olduğunu beyan ederiz.


İstihkam eri 4/165 künyeli, F. Reichardt. Malata Bay Of Plenty

İstihkam eri 13/416 künyeli , D.Nevnes . 157 King Street Cambridge.

J.L. Newman, 75 Freyberg Street Octumoctai Tauranga.


21.08.1965 / AVUSTRALYA


NOT : 1- İngiliz baş komutanı General Hamilton, bu olayın vuku bulduğu günü korkunç itirafı, yine bir gün sonra günlüğüne şöyle geçirir: "22 Ağustos 1915 günü Çalılık arazi içinde cereyan eden karşılıklı düello korkunç bir şekilde hükmünü sürdürdü. Sis ve topçu ateşi yönünden, Allah dün Türklerden yana idi..." der.
2- Savaştan sonra 1918 yılında İngiltere hükümeti, Türkiye'ye resmi bir yazı gönderir.v Ve kaybolan alayın akibetini sorar.Ve Türkiye şöyle bir cevap verir: "Türkiye ne onları esir etmiştir, ne de ölüm kayıtları vardır.Hiçbir şekilde, bu askerlerle ilgili bir bilgiye sahip değildir."
3- Bu olayın görgü tanıkları olan yukarıdaki üç Yeni Zelandalı asker savaştan tam 50 yıl sonra basın önünde bu itirafta bulunmuşlardır.

7. KORE SAVAŞINDA TÜRKLER
" 6 Temmuz 1951, Ramazan Bayramı'nın birinci günü idi. Bu Ramazan'ın çoğunu cephede geçirmiştik. Erat ve subaylarımızdan bir çoğunu muharebenin çok zor ve tahammülsüz şartlar, altında dahi oruçlarını tutmuş, buldukları her fırsatta namazlarını kılmış ve Kur'an'larını okumuşlardı. Bu bayram namazını ihtiyat bölgesinin ortasında ve etrafı yüksek kavak ağaçları ile çevrili zümrüt gibi yemyeşil büyük çayırlıkta bütün tugayca toplu olarak kılmayı kararlaştırdıktan sonra içimde bir ürperti hissetmiştim. Beş bin kişi namazda iken maazallah düşmanın bir uçak filosunun taaruzuna uğradığımız takdirde ne büyük bir felakete uğrayacağımızı gözümün önüne getiriyor ve bir türlü gönlüm razı olmuyordu. General Yazıcı'ya taburların kendi bölgelerinde ve ayrı ayrı namazlarını teklif ettimse de imam adedinin azlığı yüzünden imkan görülmemişti.
Akşamdan verilen emir gereğince namaz kılınacak yerin dört tarafı uzaklardan ve yakınlardan erkence emniyete alınmış ve birlikler henüz ortalık ağarmadan abdestlerini alarak kendi bölgelerinden çayırlığa doğru gelmeye başlamışlardı.
Hava çok açık ve berraktı. Havada en küçük bir parça bulut dahi yoktu. Birlikler çayırlık bölgeye gelirken onlarla birlikte bir sis tabakası da çayırlık üzerine çökmeye başlamıştı. Cemaat çoğaltıkça bu sis tabakası da kesafet peyda etmiş ve 10 metre ilerisi görünmez bir hal almıştı. Bir hikmeti ilahi bu sis tabakası yalnız bu kavaklık bölgeye inhisar etmiş ve bu bölgenin dışında kalan sahada sisten hiçbir emare görülmemişti. Cenabı Hakk'ın Türk birliğini koruduğunun en büyük nişanesi olan bu sis tabakası içinde namazımızı kıldıktan, duasını yaptıktan ve bunu müteakip birbirimizle sarmaş dolaş bayramlaştıktan sonra birlikler kendi bölgelerine giderlerken sis de birdenbire ortadan kaybolmuştu. Allah bizi yalnız burada değil her yerde koruyordu."
Albay C. DORA
Son Düzenleyen Blue Blood; 15 Şubat 2006 @ 21:28.
Rapor Et
Eski 28 Kasım 2005, 17:01

Çanakkale Destanı (Çanakkale Zaferi - Çanakkale Savaşı)

#23 (link)
Blue Blood
Ziyaretçi
Blue Blood - avatarı
Çanakkale'de Mehmetçiğe kimyasal silah
Çanakkale Zaferi'nin 90. yıldönümü kutlanıyor. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, savaşla ilgili korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: İtilaf Devletleri Mehmetçiğe karşı kimyasal silah kullandı. Savaşı anlatan rakamlar ise oldukça manidar. 10 bin askerimiz kayıplara karışmış.
20 Temmuz 1915. Yer Çanakkale... Savaş bütün dehşetiyle sürüyordu. Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insanî boyutu öne çıkan bir haber geçer: "Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin hemen hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi muamele yapıldığı konusunda hemfikir."
Çanakkale Boğazı girişinde batan Saphir adlı Fransız denizaltısından Türk askerleri tarafından kurtarılan Elektrik Çavuşu Logal ailesine gönderdiği mektupta, nasıl bir esaret geçirdiğini şu cümlelerle anlatıyor: "...Tahlisiye sandalı gelinceye kadar yarım saat suda kaldık. Kurumuş yapraklar gibi tir tir titriyorduk. Lakin bereket versin, Türk zabitleri bizi pek hoş karşıladı. Sandal içinde zabitlerden birisi bana ceketini bile verdi. Türk mülazımı kıyafetine girdim. Bizi hemen ısıttılar. Bir şişe rom getirdiler. Bir nefesçik rom çekmek, bilsen ne kadar büyük bir iyilik icra etti. Bizi bir kışlaya götürdüler. Orada bize elbise verdiler. Zira denize düşerken çırılçıplak olmuş idik. Bizi İstanbul'a getirdiler. Bulunduğumuz mahalleye arada sırada Türk zabitler geliyor. Bize sigara paketleri ikram ediyorlar. Hemen ekserisi Fransızca biliyor. Halbuki biz başka türlü muamele göreceğimizi zannediyorduk."
Çanakkale'de sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma konusunda... Düşmanının canını kurtarmak için çırpınmak, matarada kalan bir yudum suyu düşman askerine vermek başka türlü nasıl izah edilebilir ki? Reuter muhabirinin geçtiği haber ile Çavuş Logal'ın ailesine gönderdiği mektup bu örneklerden sadece birkaçı. Ancak, madalyonun bir de öteki yüzü var. İtilaf Devletleri, Çanakkale'de direnen Osmanlı askerini yok etmek için her türlü yolu denemekten çekinmedi. Uluslararası savaş kuralları yok sayılıp siviller katledildi, hastaneler bombalandı. Dahası topyekûn bir öldürme operasyonu için kimyasal silahlar bile kullanıldı.
Mehmetçik gaz karşısında çaresiz
Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde görevli uzmanlarca ortaya çıkarılan yeni bir arşiv belgesinde İtilaf Devletleri'nin Türk askerlerine karşı boğucu türden gaz içeren kimyasal silah kullandığı belirtiliyor. Belgeye göre, Osmanlı askeri kimyasal silahlar karşısında çaresiz kalıyor. Belgede gazın hangi ülke kuvvetleri tarafından kullanıldığı belirtilmiyor. Verdiği zarar konusunda da bir bilgi yok. Fakat, araştırmacılar binlerce askerin kimyasal silahların tesiriyle şehit düşme ihtimalinin olduğunu belirtiyor ve muhtemelen İngilizler tarafından böyle bir yola başvurulduğu görüşünde birleşiyor.
2 Temmuz 1915 tarihinde Başkumandan vekili namına Müsteşar imzasını taşıyan ve cepheden Hariciye Nezareti'ne gönderilen belgede düşman kuvvetleri tarafından kimyasal silahlar kullanıldığı belirtilip tarafsız ve dost devletlerin olayı protesto etmesi isteniyor. Dost devletlerin insanlık dışı bu hadiseyi protesto ettiğine dair bir bilgiye rastlanmıyor; ama bu belge Çanakkale'yi kimyasal silahların kullanıldığı savaşlar arasına sokuyor. Daha önce 19. yüzyılın sonlarında Fransızlar Almanlara karşı zehirli gaz kullanmış, aynı şekilde Almanlar da Fransızlara misillemede bulunmuştu.
Rapor Et
Eski 28 Kasım 2005, 18:41

Çanakkale Destanı (Çanakkale Zaferi - Çanakkale Savaşı)

#24 (link)
Blue Blood
Ziyaretçi
Blue Blood - avatarı
ÇANAKKALE MUHAREBELERİNİN GİZLİ KAHRAMANLARI
UNUTULMUŞ BİR MARŞ
KUMKALE MARŞI

Prof.Dr.Zerrin GÜNAL
Çanakkale Onsekiz Mart Ünv. Tarih Bölümü

kumkale


Şerif Güralp, I. Dünya savaşında Osmanlı cephelerinde kendi deyimiyle “Bulgar topraklarından Süveyş’e kadar olan geniş sahada on sene at oynatmış bir ihtiyar gazi “; Onun 1957 ‘de basılmış olan anılarını içeren bir kitabı elimize geçtiğinde Kumkale Muharebesiyle ilgili anıları ilgimizi çekti. Şerif Güralp, Kumkale muharebesinin bilançosunu şöyle değerlendirilmektedir: “ Düşman, birçok silah, cephane ve ölü bırakarak çekilip gitmişti. İngiliz ve Fransızlar Kumkale’ye yapılan çıkarmanın gösteriş mahiyetinde olduğunu ilan etmişlerdi. Bu, belki doğruydu. Ama Kumkale ve Yenişehir köyünü işgal edebilselerdi, Anadolu yakasındaki kuvvetlerimizi istediğimiz zaman Rumeli yakasına geçirip İngilizlere darbe vurmamıza mâni olurlardı. Anadolu tarafında daha çok kuvvetlerimizi bağlamış olurlardı. Bizim şehit, yaralı subay ve er mevcudu 1500’ü geçer. 500 ağır yaralımız var”

Gerçekten de 25-26 Nisan 1915 günlerinde cereyan eden Kumkale muharebesi, Türk birliklerinin sokak sokak Kumkale’yi savunması, gece karanlığında süngüyle mücadelesiyle Kazanılmıştır.Bu mücadele sonucunda resmî zaiyat: 45 subay, 1690 er olmak üzere 1735 ‘dir. Fransızların zaiyatı ise toplam 786 idi.

Şerif Güralp, Kumkale’de yaşadıklarını anlatırken Kumkale Marşından da bahseder. “Bazı günler radyo başında zevkle dinlediğimiz Kumkale Marşı; bu muharebenin musiki ile ifadesidir. Lakin aslından bazı kısımlar kaldırılmış. Kumkale muharebesinden 48 saat sonra tümenin musiki öğretmeni merhum Teğmen İbrahim tarafından notaya alınan bu marşın aslında;

- Davul tarafından şiddetli top sesleri taklit edilir,

- Hücum borusu çalınca ,

- Trampetler makineli tüfek ateşi yaparken mızıka efradı hep birden Allah, Allah, Allah diye bağırır,

- Bundan sonra marş devam eder ve bu hal , iki defa tekrarlanırdı.

Bu marşı dinlediğimiz zaman tümen komutanıyla beraber hepimiz kendimizden geçmiştik. Şimdi, radyo başında dinlerken yine bir anda kırk yıl gençleşir ve dinçleşirim”

nota

Kumkale marşının bestecisi İbrahim Mehmet Ali (1874?- 1936), Şumnu göçmenlerindendir. İbrahim Muharrem veya İbrahim Ethem adlarını da kullanmıştır. Tophane müşiri Zeki Paşa’nın askeri mektepler nâzırı olduğu sırada 1891’de kurulan Tophane mızıkasında yetişmiştir. Tophane bandosu 1909 yılında kaldırılmıştır. Burada yetişen İbrahim Ethem, Işkodra, Üsküp, Selanik, Manastır, Piriştine ve Kaçanik taraflarında müzik öğretmenliği yapmıştır. O sıralarda yazdığı Arnavutluk potporisi ve Kaçanik Marşı ün kazanmıştır. Esas sazı Korno olup, piyano da çalışmıştır. Askeri bandoların ıslahı için çok emek harcayan Teğmen İbrahim Ethem, I.Dünya savaşı’nda esir düşerek Mısır esir karargahına götürülmüş, esaretten sonra yurda dönerek, Kurtuluş Savaşı’nda da takdir kazanmıştır. Teğmen İbrahim Ethem, 1936 yılında Eskişehir’de vefat etmiştir.
Son Düzenleyen Blue Blood; 15 Şubat 2006 @ 21:29.
Rapor Et
Eski 30 Kasım 2005, 18:12

Çanakkale Destanı (Çanakkale Zaferi - Çanakkale Savaşı)

#25 (link)
Blue Blood
Ziyaretçi
Blue Blood - avatarı
ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE


Su boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?En kesif orduların yükleniyor dördübeşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara' ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayasızca tahassüd ki ufuklar kapalı!Nerde-gösterdiği vahşetle " bu, bir Avrupalı
Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,Varsa gelip açılıp mahpesi, yahut kümesi
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-i beşer,
Kaynıyor kum gibi... mahşer mi, hakikat mahşer.Yedi iklimi cihanın duruyor karşısında
Ostralya' yla beraber bakıyorsun: Kanada!Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk;
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela...Hani, taunada züldür bu rezil istila!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-u asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...Medeniyyet denilen *****, hakikat,yüzsüz.
Sonra mel' undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: eder her biri bir mülkü harab.Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a' makı;Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin:
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam;
Atılan her lağamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: savrulur enkaz-i beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak;
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.Top tüfekten daha sık, gülle yağanmermiler..
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;Alınır kal' a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
Çünkü te'sis-i ilahi o metin istihkam.Sarılır, indirilir mevk-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-u beşer;Bu göğüslerse Huda' nin ebedi serhaddi;
"O benim sun'-u bediim, onu çiğnetme! " dedi.
Asım’ın nesli.diyordum ya.nesilmiş gerçek;İşte çiğnetmedi namusunu,çiğnetmeyecek
Şüheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düsmüs,asker!Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid' i
Bedr' in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?"
Gömelim gel seni tarihe!"desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitap..Seni ancak ebediyyetler eder istiab.
"Bu, taşındır" diyerek Kabe' yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;
Ebr-i nisani açık türbene çatsam da tavan,Yedi kandilli Süreyya' yı uzatsam oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağbiri, akşamları,sarsam yarana.Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini;Şark’ın en sevgili sultanı Selahaddin' i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran..Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;Sen ki,ruhunla beraber gezer ecrami adin
Sen ki, a'sara gömülsen taşacaksın...Heyhat!..
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
Ey sehid oğlu sehid, isteme benden makber,Sana aguşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmed Akif Ersoy
Son Düzenleyen Blue Blood; 15 Şubat 2006 @ 21:31.
Rapor Et
Eski 2 Aralık 2005, 01:33

Çanakkale Destanı (Çanakkale Zaferi - Çanakkale Savaşı)

#26 (link)
Blue Blood
Ziyaretçi
Blue Blood - avatarı
aralik9vw

zxy
Son Düzenleyen Blue Blood; 15 Şubat 2006 @ 21:32.
Rapor Et
Eski 2 Aralık 2005, 17:53

Çanakkale içinde...

#27 (link)
Webmaster
NeutralizeR - avatarı

Download: http://www.msxlabs.org/msxteam/Neutr...le_msxlabs.asf

ÇANAKKALE TÜRKÜSÜ
Çanakkale içinde Aynalı Çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı
Of gençliğim eyvah
Çanakkale içinde bir uzun selvi
Kimimiz nişanlı kimimiz evli
Of gençliğim eyvah
Çanakale içinde bir dolu testi
Analar babalar umudu kesti
Of gençliğim eyvah
Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah.
Son Düzenleyen NeutralizeR; 19 Şubat 2006 @ 03:56.
Rapor Et
Eski 3 Aralık 2005, 01:49

Çanakkale Destanı (Çanakkale Zaferi - Çanakkale Savaşı)

#28 (link)
Blue Blood
Ziyaretçi
Blue Blood - avatarı
ÇANAKKALE KONULU PULLAR

Pul.010


Türk ulusunun gücünü, tüm dünyaya tanıtan ve bir kere daha kanıtlayan Çanakkale Zaferi, gerek PTT tarafından çıkarılan hatıra serileri, gerekse çeşitli yabancı ülke pulları üzerinde yer almış ilginç tarihi konulardan biridir.
Cumhuriyet devri pullarından önce,1917-1918 yıllarında çıkarılan posta serisine ait pullar üzerinde Çanakkale Savaşı'nı, Çanakkale bölgesini gösteren resim, kompozisyon ve haritalara yer verilmiş, aynı pullar 1918 yılında çıkarılan çeşitli hatıra serilerinde sürşarj edilmek suretiyle kullanılmıştır.




Pul.011

18 Mart 1955 tarihinde PTT İdaresi, Çanakkale Zaferi'nin 40. yIldönümü nedeniyle 4 puldan oluşan bir hatıra serisi çıkartmış,aynı gün Çanakkale posta merkezinde bu seriye ait pullar için özel damga kullanılmıştır.Bu suretiyle ait pullar üzerinde Çanakkale Boğazı'nın kabartma haritası,topçu eri Seyit, Nusret Mayın gemisi,albay üniforması ile Atatürk görülmektedir.





Pul.001
Pul.007Pul.009
Pul.006





Daha sonra, 50.yıl nedeniyle ,18.3.1965 günü üç puldan oluşan bir hatıra serisi satışa çıkarıldı.Aynı gün, yine Çanakkale posta merkezinde, bu seri için özel ilk gün damgası kullanıldı.Ressam Burhan Özak tarafından hazırlanan kompozisyonlarda ; Çanakkale haritası ve zafer çelengi, Mehmetçik Abidesi ile askerler, Türk Bayrağı ile Çanakkale Abidesi görülmektedir.





Pul.004Pul.003Pul.008

Daha sonraki yıllarda çıkan pullar :
Pul.002Pul.005




FDC.001
FDC.002
FDC.003


Yabancı Pullar

013

1965 yılında,Çanakkale Savaşı'nın 50. yılı dolayısıyla savaşlara katılan Anzak birliklerinden bir grup Çanakkale Savaşları'nın cereyan ettiği bölge ve çevresini ziyaret için ülkemize gelmiş,50 yıl önce karşı karşıya savaşanların bu defa dostluk ve uluslararası yakınlaşma için girişimlerini aksettiren çeşitli törenler yapılmıştı.Bu nedenle , Çanakkale Savaşı ve Anzak birlikleri için ; 1965 yılında Avustralya tarafından üç puldan oluşan,Yeni Zellanda posta idaresince iki puldan oluşan,Chrismas İsland,Norfolk,Cocos(Keeling) İsland ve Nauru posta idarelerince ise birer puldan ibaret hatıra serileri satışa çıkartıldı.








pul.013


Pul.012


Kaynak: GaLLipoLidiger
Son Düzenleyen Blue Blood; 15 Şubat 2006 @ 21:34.
Rapor Et
Eski 3 Aralık 2005, 09:11

CANAKKALE SEHIDLERINE

#29 (link)
Blue Blood
Ziyaretçi
Blue Blood - avatarı
CANAKKALE SEHIDLERINE

Suheda govdesi, bir baksana daglar taslar...
O, ruku olmasa, dunyada egilmez baslar,

Vurulmus temiz alnindan uzanmis yatiyor;
Bir hilal ugruna ya Rab, ne gunesler batiyor!

Ey, bu topraklar icin topraga dusmus, asker!
Gokten ecdad inerek opse o pak alni deger.

Ne buyuksun ki kanin kurtariyor Tevhid'i...
Bedr'in aslanlari ancak, bu kadar sanli idi...

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsin?
"gomelim gel seni tarihe!" desem, sigmazsin.

Herc u merc ettigin edvara ya yetmez o kitab...
seni ancak ebediyyetler eder istiab.

"Bu, tasindir" diyerek Kabe'yi diksem basina;
Ruhumun vahyini duysam da gecirsem tasina;

Sonra gok kubbeyi alsam da, rida namiyle,
Kanayan lahdine ceksem butun ecramiyle;

Mor bulutlarla acik turbene catsam da tavan;
Yedi kandilli Sureyya'yi uzatsam oradan;

Sen bu avizenin altinda, burunmus kanina,
Uzanirken gece mehtabi getirsem yanina,

Turbedarin gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gunduzun fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tullenen magribi, aksamlari sarsam yarana...
Yine bir sey yapabildim diyemem hatirana.

Sen ki, son ehl-i salibin kirarak savletini,
Sarkin en sevgili sultani Salahaddin'i,

Kilic Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki islami kusatmis, doguyorken husran,

O demir cemberi gogsunde kirip parcaladin;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrami adin;

Sen ki; a'sara gomulsen tasacaksin... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

Ey sehid oglu sehid, isteme benden makber,
Sana agusunu acmis duruyor Peygamber.

Mehmet Akif ERSOY

Suheda govdesi, bir baksana daglar taslar...
O, ruku olmasa, dunyada egilmez baslar,

Vurulmus temiz alnindan uzanmis yatiyor;
Bir hilal ugruna ya Rab, ne gunesler batiyor!

Ey, bu topraklar icin topraga dusmus, asker!
Gokten ecdad inerek opse o pak alni deger.

Ne buyuksun ki kanin kurtariyor Tevhid'i...
Bedr'in aslanlari ancak, bu kadar sanli idi...

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsin?
"gomelim gel seni tarihe!" desem, sigmazsin.

Herc u merc ettigin edvara ya yetmez o kitab...
seni ancak ebediyyetler eder istiab.

"Bu, tasindir" diyerek Kabe'yi diksem basina;
Ruhumun vahyini duysam da gecirsem tasina;

Sonra gok kubbeyi alsam da, rida namiyle,
Kanayan lahdine ceksem butun ecramiyle;

Mor bulutlarla acik turbene catsam da tavan;
Yedi kandilli Sureyya'yi uzatsam oradan;

Sen bu avizenin altinda, burunmus kanina,
Uzanirken gece mehtabi getirsem yanina,

Turbedarin gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gunduzun fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tullenen magribi, aksamlari sarsam yarana...
Yine bir sey yapabildim diyemem hatirana.

Sen ki, son ehl-i salibin kirarak savletini,
Sarkin en sevgili sultani Salahaddin'i,

Kilic Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki islami kusatmis, doguyorken husran,

O demir cemberi gogsunde kirip parcaladin;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrami adin;

Sen ki; a'sara gomulsen tasacaksin... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

Ey sehid oglu sehid, isteme benden makber,
Sana agusunu acmis duruyor Peygamber.

Mehmet Akif ERSOY
Rapor Et
Eski 3 Aralık 2005, 09:16

Asımın Nesli.....

#30 (link)
Blue Blood
Ziyaretçi
Blue Blood - avatarı
Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
- Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne haysızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde - gösterdiği vahşetle "bu bir Avrupa'lı"
Dedirir - yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında
Ostralya'yla beraber bakıyorsun Kanada!
Cehreler başka, lisanlar, deriler, rengarenk;
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kime bilmem ne bela...
Hani, ta'una zuldür bu rezil istila!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmetciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat, yüzsz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.


Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, haşa edecek kahrına ram?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkam.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez suni beşer;
Bu göğüslerse, Hüda'nın ebedi serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Asım'in nesli... diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çignetmiyecek.
Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar...
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,

Mehmet Akif Ersoy


Rapor Et
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Çanakkale Destanı (Çanakkale Zaferi - Çanakkale Savaşı) Konusuna Benzer Konular
Gönderen: Misafir Forum: Soru-Cevap
Cevap: 8
Son Mesaj: 25 Mart 2014 14:20
Gönderen: Misafir Forum: Soru-Cevap
Cevap: 0
Son Mesaj: 23 Mart 2014 18:35
Gönderen: Ziyaretçi Forum: Soru-Cevap
Cevap: 6
Son Mesaj: 28 Eylül 2010 19:01
Gönderen: The Unique Forum: Okullarımız
Cevap: 0
Son Mesaj: 19 Nisan 2010 12:19
Gönderen: MystCrose Forum: Soru-Cevap
Cevap: 3
Son Mesaj: 11 Mart 2009 16:22
Hızlı Cevap
Kullanıcı Adı:
Önce bu soruyu cevaplayın
Mesaj:








Yeni Soru
Sayfa 0.516 saniyede (90.63% PHP - 9.37% MySQL) 15 sorgu ile oluşturuldu
Şimdi ücretsiz üye olun!
Saat Dilimi: GMT +2 - Saat: 03:14
  • YASAL BİLGİ

  • İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan MsXLabs.org forum adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre tüm kullanıcılarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. MsXLabs.org hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) iş günü içerisinde MsXLabs.org yönetimi olarak tarafımızdan gerekli işlemler yapıldıktan sonra size dönüş yapılacaktır.
  • » Site ve Forum Kuralları
  • » Gizlilik Sözleşmesi