| | #21 (mesaj-linki) |
Cvp: Osmanlı İmparatorluğu OSMANLI İMPARATORLUĞU Osmanlı Dönemine Ait Eserler Kürsü Örtüsü Duvar Askısı Yastık Yüzü Papaz Tören Cüppesi Transilvanya Halısı Kılıç Yatağan Yatağan Hançer Yatağan Kını Çakmaklı Tüfek Barutluk Fişeklik Kürsü Örtüsü ![]() Osmanlı, 17. yüzyıl. Kadife, gümüş ve altın kılabdan; 80 x 164 cm, eyer örtüsü: 59 x 146 cm. Poznan piskoposluk bölgesi olan Golejówek'teki bir kiliseden gelmiştir. Golejówek'in sahibi Kazimierz Choiriski'nin (1622-1690) örtüyü Türk savaşlarında ele geçirdiği söylenir Duvar Askısı ![]() Osmanlı (Sakız), 17. yüzyılın ikinci yarısı. İpek, altın ve gümüş kılabdan, kemha; 167 x 110 cm. Manastıra Maria Kazimiera Sobieska tarafından hediye edildiği sanılmaktadır. Yastık yüzü ![]() Osmanlı, 17. yüzyılın sonu. İpek, altın ve gümüş kılabdan; ipek üzerine işleme; 192 x 98 cm. Krzeszowice'deki Potocki Ailesi koleksiyonundan gelmiştir. Osmanlı kumaşından papaz tören cüppesi ![]() Osmanlı, 17. yüzyıl başı. İpek, kadife dokuma, altın iplik; u (arka): 108 cm; u(ön): 100 cm; g (alt): 84 cm; u (omuz atkısı): 108 cm Transilvanya halısı ![]() Uşak, 17. yüzyıl sonu. yün, Türk düğümü; 1326 düğüm/dm2; 160 x 125 cm. ,1929'da koleksiyoncu Feliks Jasieriski tarafından bağışlanmıştır Kılıç ![]() Osmanlı 18 yüzyıl Kesici gövde u:68,5 cm g:4,2 cm Kıvrım u toplam:81,1 Feliks Jasienski tarafından bağışlanmıştır. Yatağan ![]() Osmanlı, 18-19. yüzyıl. Çelik, gümüş, gümüş levha, ahşap, deri, kemik; u (kesici gövde): 56 cm, g: 3.1 cm, u (toplam): 73.5 cm. 1922'de Erasmus Baracz tarafından bağışlanmıştır. Yatağan ![]() Osmanlı, 18. yüzyıl. Çelik, gümüş, yaldızlı pirinç, pirinç, ahşap, deri, kemik, mercan; u (kesici gövde): 68.4 cm., g: 4 cm. u (kın): 75 cm., u (toplam): 89.8 cm. Hançer, yatağan ve kın ![]() Osmanlı, 18-19. yüzyıl. Dövme demir, bileyli, cilalı, oyma ve sava ağaç, pirinç; u: 55.5 cm; u (yatağan): 51. u (hançer): 33.9 cm; u (kın): 44.1 cm. Cieplice'deki Schaffgotsch Koleksiyonundan 1952’de Poznan Ulusal Müzesi'ne gelmiştir. Çakmaklı tüfek ![]() 18-19. yüzyıl. Çelik,demir, altın, gümüş, pirinç, ahşap, kemik; u (namlu): 98.5 cm, kalibre: 2 cm, u (toplam): 132 cm. Koleksiyonu'ndan, 1962'de satın alınmıştır. Barutluk ![]() Osmanlı, 18. yüzyıl. Çelik, pirinç, kumaş; ç: 12.4 cm. 1922'de Erasmus Baracz tarafından bağışlanmıştır. Fişeklik ![]() Osmanlı, 18. yüzyıl. Pirinç varaklar üzerine kazıma tekniği; 9.5 x 10.5 x 3 cm. İkinci Dünya Savaşı sırasında Tahran'da satın alınmış olan eser, L.ondra'daki General Sikorski Müzesi'nden ödünç gelmiştir. Son Düzenleyen f.L.y; 08-02-2006 @ 00:22. | |
|
| | #22 (mesaj-linki) |
Cvp: Osmanlı İmparatorluğu OSMANLI İMPARATORLUĞU Osmanlı Dönemine Ait Eserler At Koşum Takımı At Nalı Kaşık, Çatal, Bıçak Takımı Divit Çadır Etekleri Duvar Askısı Parçası Yağlık Erkek Giysisi Kuşak Kemer Tokası Bir Çift Çizme Kilim Gördes Seccade Sancak Peşkir Parçası Bergama Halısı Süvari Kılıcı Tüfek Yeniçeri Feneri İbrik At koşum takımı ![]() Osmanlı, 18. yüzyıl.göğüslük: u (kayış): 142 cm, ç (ilmek): 9 cm, u (kuskun): 82 cm, ç (ilmek): 7 cm. 1926'da satın alınmıştır. At nalı ![]() Osmanlı, H. 1312 (M. 1894) tarihli. u: 12 cm, g: 10.5 cm. .1949'da Leon Kostka tarafından bağışlanmıştır. Kaşık, çatal ve bıçak takımı ![]() Polonya, 18. yüzyılın ilk yarısı. Savatlanmış, bir bölümü yaldızlanmış gümüş ve çelik; u (kaşık): 20.2 cm., çatal: 18.7 cm., bıçak: 23.3 cm. Divit ![]() Osmanlı, 18. yüzyıl. Dövme ve döküm tekniklerinde biçimlendirilmiş; u:.24.4 cm., g: 5.2 cm., y: 4.2 cm. 1980'de satın alınmıştır. Çadır etekleri ![]() Osmanlı, Brody (?), 18. yüzyılın ilk yansı. Çok renkli keten kumaş, yün, deri, aplike, işleme; 1705 x 267 cm. Gumnisko'lu Sanguszko Prensleri koleksiyonundan gelmektedir; 1945'te el konulmuş ve Tarnów Müzesi'ne verilmiştir. Savaş arası dönemde bir ara Lvov'daki Ossolineum koleksiyonu arasında sergilenmiştir. Duvar askısı parçası ![]() Osmanlı, 18. yüzyıl. Altın ve gümüş iplik; ipek dokuma; 162 x 109 cm. . Jan Matejko Koleksiyonundan gelmiştir Yağlık ![]() Osmanlı, 18. yüzyılın ikinci yarısı. Pamuklu bürümcük kumaş, ipek ve metal iplik; 57 x 37 cm. Erkek giysisi (jupan) ![]() Polonya, 18. yüzyılın ikinci yarısı. Kalın ipek kumaş ve keten; y: 122 cm, etek çevresi: 182 cm. Marian Januszewski koleksiyonundan. 1928'de Gıutaw Soubis-Bisier'den satın alma yoluyla gelmiştir. Kuşak ![]() İstanbul, 18. yüzyıl. İpek ve metal iplik; iki atkı, iki çözgü olarak düz dokuma; g: 30 cm., u (toplam): 312 cm. Kemer tokası ![]() Osmanlı, 18. yüzyılın sonları Yaldızlı gümüş, altın, mine ve yakut; 6.1 x 16.2 cm. Bir çift çizme ![]() Osmanlı, 18. yüzyılın ilk yarısı. Sahtiyan, altın tel işlemeli, flanel; y: 33 cm, u (taban): 38 cm. Kilim ![]() Polonya, 18. yüzyılın ikinci yarısı.kenevir çözgü, yün atkı; 165 x 354 cm.1918'de Józef Radoliriski'den satın alınmıştır. Gördes Seccade ![]() Osmanlı 18.yüzyıl ilk yarısıYün;Gördes Düğümü;164*135 cm Sancak ![]() İstanbul, 1819. Kalın ipek, altın, gümüş ve ipek iplik; 262 x 333 cm. Ünlü kitapsever, nümizmat ve koleksiyoncu Emeryk hr. Hutten-Czaspki (1828-96) koleksiyonundan gelmiştir. Hutten-Czaspki sancağı 1856'da Kırım Savaşı'ndan sonra Rusya'nın güneyinde askeri hastahaneler, kaleler ve garnizonlarda Çar'ın müfettişi olarak görev yaptığı sırada almış olmalıdır. Sancak 1980 yılına dek Roma'da, Emeryk ' II Hutten-Czapski'nin koleksiyonunda kalmış, 1981'de varisleri tarafından Andzej Ciechanowiecki'ye satılmış, 1984'de ise son sahibinden Wawel Kraliyet Şatosu adına satın alınmıştır. Peşkir parçası ![]() Osmanlı, 1881 civan. Pamuklu, düz dokuma, ipek ve sim iplik; çift yüzlü işleme, tel kırma, sarma ve pesent; 44 x 57.5 cm. Krakov Sanayi Müzesi koleksiyonundan gelmiştir. 1881'de Maria Twardowska tarafından bağışlanmıştır. Bergama halısı ![]() Batı Anadolu, 19. yüzyılın ikinci yarısı. Yün, Gördes düğümü; 1144 düğüm/dm2; 145 x 96 cm. 1957’de Jagellon Üniversitesi eski çağ tarihi profesörü Ludwik Piotrowicz (1886-1957) tarafından üniversiteye bağışlanmıştır. Süvari kılıcı ![]() Osmanlı, 19. yüzyıl. u (kesici gövde): 84 cm, g: 3 cm; u (kabza): 12 cm, u (kın): 85 cm. Tüfek ![]() Osmanlı, 19. yüzyılın başları. Çelik, demir, gümüş varak, altın ve ahşap; u (namlu): 142 cm., ç: 1.5 cm., u (toplam): 170 cm Yeniçeri feneri ![]() Osmanlı, 19. yüzyılın ortaları Zımbalama, kazıma ve yaldızlamayla bezeli, dövme ile şekillendirilmiş bakır, su geçirmez bez; ç: 41 cm., y: 70 cm. 1855'de General Wladyskaw Zamoyski'nin eşi Jadwiga Dzialyciska tarafından İstanbul'dan Paris'e getirilmiş olmalıdır. İbrik ![]() Osmanlı, 19. yüzyılın ortaları Bakır dövme, kazıma tekniği; y: 35 cm. 1855'de General Wladyslaw Zamoyski'nin eşi Jadwiga Dzialyiıska tarafından İstanbul'dan Paris'e getirilmiş olmalıdır. | |
|
| | #23 (mesaj-linki) |
Cvp: Osmanlı İmparatorluğu Osmanlı Döneminde Mutfak Kültürü Osmanlı Mutfağı Bir zamanlar, Asya'dan Anadolu'ya doğru akan Türk boyları, eski uygarlıkların mayaladığı bu topraklara Uzak Doğu'da oluşan o zengin kültürü büyük bir ustalıkla ve yol boyu, geçtikleri her ülkeden aldıkları malzemeyle zenginleştirerek taşımışlardı. Bu hareket sırasında elbette mutfak kültürüne de gereken yeri vereceklerdi. "Açları doyurun, çıplakları giydirin, yıkılanları yapın, az halkı çok edin" gibi kutsal öğütlerle yola çıkan göç kafilelerinin yeni vatandaki görevleri kendilerine böylece bildirilmişti. İşte, yıllar sonra Anadolu ve Rumeli'nde gelişen Osmanlı kültürü ve de bu kültürün önemli bir bölümünü oluşturan mutfak ve yemek töreleri Asya Türklerinin tarihsel birikimiyle birlikte oluştu, gelişti ve ünlendi. Bu hareketli kültür birikimini yeni vatanda geliştirecek, destekleyecek ve üretkenliğini arttıracak bir çok eleman vardı. Yeni toprak, her şeyden önce üç ayrı denizle çevrilmişti: Karadeniz, Akdeniz, Ege Denizi. Bu üç deniz bütün mal varlıklarını Anadolu göçmenlerinin emrine sunmuştu ve bu üç denize bağlı iki boğaz (Çanakkale ve İstanbul Boğazları) ve de onları birbirine bağlayan Marmara Denizi, bir yandan kendine özgü bereketi ile bir yandan da Anadolu'da, dört mevsimi birarada yaşamanın özellikleri ile, Batı'da bahar keyfi sürerken, Güney'de yaz, Karadeniz'de ılıman bir sonbaharı yaşama imkanını kullanarak, ülkenin bütününü, her mevsim taze sebzeler ve değişik meyvelerle donatıyordu. Bizler de, bugün bile aynı keyfi yaşamıyor muyuz? İşte bu nedenlerle Osmanlı mutfağının ve yemek kültürünün özelliklerini, tarihsel kültürel birikiminin verdiği çeşitlilik ve coğrafyanın ve iklimlerin verdiği zenginlik ve de denizlerin, göllerin getirdiği bereketle birlikte incelemek ve düşünmek gerekiyor sanırım. Bu koşullar, Osmanlı yemek kültürünü dünyanın üç büyük mutfağından biri olma kıvamına getirdi. Yaşadığımız günler, yaşadığımız koşulların büyük değişimleri nedeniyle bu kültür elbette durmadan yenileniyor. "Kalıcı olma" şansı her gün biraz daha azalıyor. Bugün tüm dünyada insanlar evlerinde ve aile sofralarında birlikte yemek keyfini çok az bulabiliyorlar. Gelişen iş töreleri, sıcak yemek alışkanlıklarını, ayakta yenen "tost, sandviç" gibi kuru yemeklere dönüştürülüyor, davet yemekleri daha çok lokantalarda veriliyor. Çağdaş tıp, eskilerin en çok sevdiği yağlı yemeklere, hamur işlerine, hamur tatlılarına iyi gözle bakmıyor, fazla kilolu olmaktan korkanlar devamlı "diyet" gayretiyle kolay yemeklere önem veriyor. Ve böylece... Yeni dünyanın yemek sistemi kendi kurallarına göre, eski sistemden ayrılıyor. Ama, eski sisteme de dikkatle bakıldığı ve araştırmalar yapıldığı zaman onların da, özellikle sağlık açısından bir çok tedbirleri olduğunu, o günlerin koşullarına göre bazı kurallar ve kararlarla bu konuyu yürüttüklerini görüyoruz. Madem ki bizim konumuz Osmanlı mutfağı... Bu konularda, ne demiş Osmanlı'nın akıllısı biliyor musunuz? Ne demiş? Yemekten, içmekten, tatlıdan, tuzludan söz açıldığında... o bolluk ve bereket sofralarında... Haber vermiş ki:
O zamanlar, buna benzer vurgulu sözleri usta hat sanatçıları o sanat eseri olan süslü yazılarıyla yazan, zarif levhalar yaparmış. Akıllı ev sahipleri de bu levhaların bir iki tanesini yemek odalarının duvarlarına asarmış:
Çok yemek yemenin insanın işine yaramayacağını anımsatan aşağıdaki dize gibi.
Kaşıklar sininin çevresine sıralanır. İslam peygamberinin aile sofrası için önemli bir buyruğu vardır: "Yemeklerinizi ailenizle birlikte yiyin. Çünkü, o yemeğin bereketi vardır" diye buyrulmuştur. Aileler bu buyruğa genelde önem verir ve uygularlar. Sininin çevresine minderler dizilir, sofraya oturanlar sağ kolları sofaya dönük olarak minderlere, hafif bir çaprazla oturur. Sürahi yerde, sofra örtüsünün üstündedir. İlk yemek genelde çorbadır ve büyücek bir bakır k'se içinde sofraya gelir. Babanın seslice bir besmelesi ile yemek başlar. Bu sofralarda, yemek sırasında pek konuşulmaz. Yüksek sesle gülünmez, yemeği beğenmeyen, sevmeyen biri varsa, bunu açıklamaz. Kesinlikle ağız şapırdatılmaz ,ekmek ısırılarak değil koparılarak yenir. Asık suratlara ,durumu usulca bildirilir. Sofrada su içmek isteyen olursa, gençlerden biri bardağına suyu koyar. Ve o, suyunu bitirinceye kadar, sofradakiler bekler, su içenin yemek hakkı böylece korunur. Yemekler aynı kaptan yenir. Bu sofralarda çatal ve bıçak yoktu. Sofra töresi ancak Tanzimat'la birlikte değişmeye başlamış ve herkes tabağına konulan yemeği çatal ve bıçak kullanarak yemeği zamanla öğrenmiştir. Çorbadan sonra et yemeklerinden biri, yanında pilav, ardından ya bir soğuk yemek ya bir börek, sonra da tatlı türlerinden yada meyvelerden bir tabak, tepsiye gelir. Yemek sonunda baba şükür duasını ettikten sonra herkes tuzluktan bir tutam tuz alarak ağzına atar ve yemeği pişirene "Anne elinize sağlık" gibi, "Çok güzel olmuş" gibi bir teşekkür deyimi söyler. Sonra, evin yetişmiş genç kızı büyüklere kahve yapmak üzere mutfağa geçer. Büyük anneler, babalar oturuyorken, sofradan kalkanlar, sırasına göre, sinideki sofra eşyasını toplar ve mutfağa götürürler. Yerde ekmek kırıntısı asla bırakılmaz. MİSAFİR SOFRASI Genellikle yakın akrabalara, arkadaşlara, komşulara verilen davetlerde yemek töresi bazı küçük değişikliklerle gerçekleşir. Ailenin ve davet edenlerin yakınlığına göre ve kişilerin seçimine göre bu davetler ya kadınlar için ayrı, erkekler için ayrı sofralarda verilir; ya da sofralar aynı odalarda kurulabilir. Bir üçüncü ihtimal, kadın sofralarının gündüz evde, erkek yokken yapılmasıdır. Erkek sofraları gece işten sonra verilir. Yemeğe davet eden, "filan akşam yemeği bizde yiyelim, Allah ne verdiyse" gibi alışılmış sözle işi bağlar. Konuklar yemeğe gelirken "teşekkür b'bında" konuk evine yada evin çocuklarına uygun bir armağanla gelirler. Yalnız erkeklerin olduğu davetlerde bu armağan töresi pek yoktur. Konuk hanım, paketi ev sahibi arkadaşına "Size layık değil ama" gibi bir küçültme ifadesiyle uzatır. Ev sahibi hanım da, "Ne zahmet ettiniz aşk olsun" diye karşılar, teşekkür eder. Çok eskilerden başlayarak, bu sofralarda konuklara önce bir kaşık bal sunulurdu. Ya da reçel. Bu ikram, "Tatlı tatlı konuşalım, tatlı tatlı yiyelim" deyiminin balla ifadesi olarak kabul edilirdi. Bir de aileye, adı "Tanrı misafiri" olan ve yemek vakti habersiz gelenler olurdu. Onlara ilk sorulan soru "Yemek yediniz mi" ya da "Aç mısınız" dı. Eve sahibi tel'şlanmaz, zora girse bile öfkesini (varsa), asla belli etmez, "Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer" diye, konuğunu sofraya oturturdu. Arada, gelen konuk yeterince doymadı endişesiyle, salata gibi, peynir gibi yan yemeklerden birini uzatır, konuk, "istemem, doydum" gibi bir nedenle kabul etmeyince: "Misafir ev sahibinin kuzusudur, üzme beni al" gibi bir ısrarla salatayı yada peyniri ya da onlar gibi bir yiyeceği konuğunun önüne sürerdi. Haberli ya da habersiz, misafir sofrasındakilerden biri su ister ve içerse suyu verene "Su gibi aziz ol" diye teşekkür eder ya da kendinden genç biri su vermişse "Berhüdar ol, oğlum" ya da "kızım" der, gülümserdi. Sofraya, ailenin parasal durumuna, yaşadığı şehre ya da yöreye göre kış günleri çorbayla başlayan yemek, et türlerinden biriyle devam eder, ardından pilav gelir, soğuk yemekler ya da börekler, tatlılar birbirini kovalar, herşey bitince konukların en yaşlısı teşekkür eder, küçük bir dua okur, sonra da burada okuyacağınız şiirsel bir ikramla yemek olayını kapatırdı.
Bu sofralarda sıkça tekrarlanan teşekküre ait deyimler:
TOPLU YEMEK SOFRALARI Geleneksel kuruluşlarımızın yaşam biçiminden doğduğu belli olan toplu sofra töresi asker ocağında, tekke, dergâh ve zaviyelerde, okullarda, kervansaray ve hanlarda gerçekleşmiştir. Bu sofralarda yemek parası genellikle vakıflardan ödenirdi. Yemek zamanı, görevlisi tarafından bina dışında uygun bir yerden, yüksek sesle yapılan "sofraya s'l' ya huuu" çağrısı ile duyurulur, o binadaki herkes işini bırakır ve kimseyi bekletmemek için hemen elini yıkayıp yemekhaneye giderdi. Herkes bu sofralardan hangisine oturacağını bildiği için hiyerarşideki yerine oturur, saygıyla, edep kuralları içinde, ortak peçete diyebileceğimiz uzun, "yağlık" adlı el dokuması örtünün, önüne gelen bölümünü dizlerine örter, sofra büyüğünün besmelesini beklerdi. Hemen bütün kaşıklar birden o kocaman çorba k'sesine dalar ve yemek töreni böylece başlardı. Aile sofrasının kuralları burada da geçerliydi. Konuşma, gülüşme, yemek seçme, ekmeği ısırarak yeme başkalarının hakkına el uzatma yoktu. Yemek bitiminde toplumun büyüğü ya da onun seçtiği biri yemek dualarından birini okur, sonra da bir tutam tuz ağıza atılırdı. Toplu yemek sofraları doğal olarak erkeklerin yemek yediği yerdi ve kadınlar bu sofralara katılamazdı. İMARETHANELER Toplu yemek türlerinden biri de Osmanlı'da yoksulları doyurmak için kurulan ve adı İmarethane olan mutfaklardı. Bu kuruluşların kökeni İslam'ın "zek't ve fitre" gibi dini vecibelerinin yerine getirilmesine dayanıyordu. İmaretlerde parasızdı yemekler ve onların masraflarını zenginlerin bir araya getirdiği vakıflar üstleniyordu. İstanbul'daki İmarethanelerde günde en az 4-5 bin kişiye yemek verilirdi. Bayram ve şenlik günlerinde çoğalırdı bu rakamlar. İmarethane açan kişiler mülklerini kurdukları imarete bağlamaya mecburdurlar. Bu zorunluluk imaretin devam etmesini sağlamak için gerekliydi. İmaretlerin yaptığı ekmeğin özel bir adı vardı: Fodla. KAHVE TÖRESİ Hangi yemekten sonra olursa olsun, kahve vazgeçilmez bir son noktadır. Günlük hayatta da önemlidir. Türk kahvesinin özellikle o dönemde kendine has nükteleri, deyimleri, töresi vardı. Kahve tiryakisi, kahve ocağı, kahve falı, kahve fincanı ve.. "Bir fincan kahvenin kırk yıla varan hatırı".. Kahve çeşitleri de vardı: Sade kahve, şekerli kahve, orta şekerli (Bir adı da adeta) az şekerli kahve.. Bir de zamana göre içilen kahveler vardı. Sabah kahvesi (İki türlü olur). Biri yataktan kalkar kalkmaz içilir. Öbürü kuşluktan az önce. Bu kahveler bazen "sütlü kahve" de olur. Yorgunluk kahvesi, fal kahvesi, dedikodu kahvesi, mola kahvesi, yemek sonu kahvesi gibi.. Türk töresinde yemeğe konuk çağırmak genellikle: "Hiç değilse bir acı kahvemizi içmek için buyrun" diye yapılırdı. Bir de ne zaman tiryakilerle, kahve ve sigara bir araya gelir, tiryakiler:
Bu arada yemek arkasından kahve yerine çay içenleri de unutmayalım.
EKMEK VE ÖTESİ Osmanlı'da ekmek önceleri ev fırınlarında, komşu hanımların birbirine yardımıyla, belli günlerde, daima kadınlar tarafından yapılan ve pişirilen bir nimetti. Sanıyorum ki, Türk mutfağında ekmeksiz bir sofra hiç düşünülememiştir. Ekmek, buğdaydan, çavdar unundan, mısırdan, kepekten yapılır; somun, pide, şepit, bazlama, yufka ekmeği gibi çeşitleri vardır. Karadeniz'in mısır pastası denilen mısır unu ekmeği ve İstanbul'un francalası incelmiş ekmek türlerinden sayılırdı. Zaman elbette ekmeklerimizle de oynamakta ve kendine uygun değişiklikleri yapmakta. Pide ekmeğini, söz gelimi, insanlar artık yalnız ramazan ayında görüyorlar. Osmanlı, Batı yaşamından etkilenmeye başladıktan sonra ekmek üretiminden de değişim başlamış ve ev fırınlarındaki ekmek üretimine karşılık çarşı ekmeği gündeme gelmişti. Çarşı ekmeğini ev kadınları önceleri sevmediler. Hatta ayıpladılar. Ev dedikodularına, "onlar çarşı ekmeği yer" l'fı bazen ayıplama olarak, bazen de alay etmek için kullanılan bir deyim olmuştu.. Ekmeğini evinde yapan veya yaptıran hanımlar sıkıntılarını şu deyişlerle ifade ederlermiş:
veya:
Ama aslında ekmek ne küstü, ne darıldı. Ekmek her haliyle vazgeçilmez bir yiyeceğimiz olduğu için ilk günden bugüne bütün zarafeti ve tadıyla sofralarımızın baş tacıdır. Öyle değil mi efendim? Öyle ise dilinmiş ekmeklerimizi soframıza koyar, biz de Osmanlı yemeklerinin sohbetine başlarız. OSMANLI YEMEKLERİ Fatih Sultan Mehmet'in babası 2. Sultan Murat zamanına kadar gerek halk sofralarında, gerek saray sofralarında yemek düzeni çok sade, çeşitler de çok azdı. Osmanlı mutfağının gelişip oluşması ancak 2. Murat döneminden sonra başlıyor. Osmanlı yemekleri, biliyorsunuz, her zaman sofraların baştacı olan çorbalarla başlıyor. Sağlıklı yemeklerin birincisi kabul edilen çorbalar et suyu, tavuk suyu, yoğurt; balık çorbaları da balık suyu ile zenginleştiriliyor ve pirinç, bulgur, tarhana unu, kuru ve taze sebzeler ve sebze kökleriyle kaynatılarak yapılıyor. Ve adeta, mideleri kendinden sonra gelecek yiyeceklere hazırlamak ve hazmettirmek için görevlenmiş sayılıyor. Düğün çorbası, yoğurt çorbası, tarhana çorbası, yayla çorbası ön sıralarda tutuluyor her zaman ve özellikle kuşluk yemeklerinin en hoşa giden çorbaları sayılıyor. Sofraların temel yemeği olarak çorba ve ekmek öne alındığına göre çorbaların lezzeti ve sağlıklı içeriği olması elbette gerekliydi. Çorba konusu yazıya dökülmeye başlandığında sonu kolay kolay gelmiyor. O dönemlerin hamarat hanımları sadece çorba isimlerini sıralamaya kalktıkları zaman çorba türlerinin sayısı yüzü kolay kolay geçiyor. Çorbanın önemi Osmanlı'da o kadar belli ki evlenme yaşındaki kızların anneleri ve büyük annelerin en büyük korkusu, kızının "adam gibi çorba pişirmeyi bile bilmiyor" diye evde kalmasıydı. Ve bu konuda annesi gibi düşünmeyen kızlara verilen nasihat:
ET YEMEKLERİ Koyun, kuzu, dana gibi kırmızı etler, balık, tavuk gibi beyaz etler, kümes hayvanları ve av etleri et yemeklerinin temel taşlarıdır. Salça, soğan, saramsak gibi yan malzemeyle tatlandırılan et yemeklerinin bir kısmı uzun sürede ve ağır ateşte pişer. Kebaplar, köfteler, fırında, mangalda, ızgarada pişirilir.Genelde, yörelere göre değişen ezmeler, taratorlar, turşular, yeşil salatalar ya da yoğurtla birlikte yenir. Patlıcan salatası, patates kızartması, şiş kebap ve döner kebabı mutlaka domates, biber ile birlikte sofraya gelir. Genelde tandırda, güveçte, fırında, testide, kuyuda (özel yapılır) şişte pişirilen et yemeklerinin yanında ya da ardından pilavlardan bir pilav da bulunmalıdır. Tavuk ve aynı türün çeşitleri olan hindi, kaz, ördek vb. hayvanların etleriyle yapılan yemeklerin bu sofralardaki yeri de önemlidir. Özellikle misafir sofralarının unutulmaz yemeği olan çerkes tavuğu, hindi dolması, lezzeti eşsiz yemeklerdendir. Ayrıca, et yemekleri içinde sayılan Marmara'nın lüferi, palamutu, tekir, pisi, dil balıkları ve izmarit-istavrit balıkları, Karadeniz' in kalkanı...Ama asıl sayısız pişirme çeşidi olan hamsisi; Ege'nin çupurası deniz yemeklerinin seçilmişleridir. Balıklar, tavası, ızgarası, çorbası, buğulaması, tuzlaması, kurutması, fırınlaması yapılan, sağlık açısından da lezzet çeşitleri açısından da çok önemli olan et yemekleri arasındadır. Özellikle padişahların bir çoğunun sevdiği yemeklerdir bunlar. Maraş, Adana, Urfa'da yapılan kebaplar, sonradan bütün ülkeye yayılıyor. Hünk'rbeğendi, imambayıldı, papaz yahnisi, çerkez tavuğu, kadınbudu gibi yeni ve yapımı önemli olan yiyecekler sofraları süslüyor. Yerel yemeklerin seçilmişleri ülke içinde yayılmaya başlıyor ve tatlı konuşanlar, yiyeceklerin de tatlısını isteyince Türk mutfağında şenlik zamanla büyüyor. Elbette hepsi bu kadar değil. Biz ilk elde aklımıza gelenleri anımsattık sizleri. Kıyı şehirlerinde tabii balıklar ve diğer deniz ürünleri.. Tatlı sularda yine balıklar.. Izgarada, tavada pişen türleri. Tuzlamaları, kurutmaları.. Bu zenginlikte elbette yazımızın başında konuştuğumuz ülke coğrafyasının, mevsimlerin ve toprağın veriminin çok büyük etkisi var. Karides ise güveci, salatası, pilavlısı ve salması ile aramızda. Ama herkes bilir ki Karadenizlinin tek tutkusu olan hamsi balığı: tavası, ızgarası, fırınlanmışı, çorbası, yahnisi, buğulaması, tuzlaması ve kurutulmuşu (füme) ile tüm balık türlerinin önüne geçmiş ve birincilik yarışını kazanmıştır. PİLAVLARA GELİNCE Et yemeklerinin çoğuna, kuru fasulye gibi kurutulmuş sebzelerin hemen hepsine eşlik eden pilav türleri yalnız pirinç değil, bulgurla ve kuskuslu da yapılır. Sade pilav, domatesli pilav, bademli, fıstıklı, üzümlü, bezelyeli, patlıcanlı, tavuklu türleri vardır. Bu çeşitli yemekler Osmanlı mutfağında, özellikle saray mutfaklarında doğmuştur. Pirinç pilavları değişik pirinç türlerine göre yapılır. Düğünlerde zerdeyle birlikte ikram edilir. Yalnız Osmanlının değil, Türklerin tümünün vazgeçilmez yemeklerinin başında gelir pilav. Meraklı Osmanlı hanımları 27 çeşit pirinç pilavı yapıyorlardı mutfaklarında. Aside, beyinli, bezelyeli, domatesli, düğün pilavı, l'pa, patlıcanlı pilav, sade, salma, şehriyeli, tavuklu ve daha da neler.. SEBZELER Osmanlı sofraları etli ya da zeytinyağlı sebze yemeklerinde inanılmaz bir zenginlik taşır. Başta fasulye türleri gelir, ardından 40 türlü yemeğiyle patlıcan. Arkası saymakla bitmez. Domates, biber, lahana, patates, bakla, kabak, ebegümeci, enginar, havuç, ıspanak, karnabahar, kereviz, kuşkonmaz, semizotu, mûlukiye, yer elması, pırasa. Başka, unuttuklarım da olabilir. Kuru sebzeler ise, bakla, bamya, barbunya, kuru fasulye, mercimek, nohut, bezelyedir. Bu yemeklerin etli ve sıcakları sırada öndedir, zeytinyağlılar arkada. Mutfağın tel dolabında sırasını bekler. YA HAMUR İŞLERİ Tükenmez bir konu olan Osmanlı mutfağının hamur işleri, börekler ve hamur tatlıları olarak ikiye ayrılır. Börekler sıcak yemektir genelde. Fırında yapılır ya da tavada pişirilir. Hamur arasına konulan malzeme ise , kıyma çeşitli peynirler ve ıspanaktır. Ramazan sofralarının vazgeçilmez yiyeceklerinden biridir börekler. O zamanlar börek yufkaları da evlerde yapılıyordu. Oklava ile açılan hamurlarla. Evin özel ekmek fırını yoksa tepsiler, üstü örtülü olarak çarşı fırınına gönderilirdi. Bu böreklerin adı tepsi böreğiydi. Tava böreklerinin en güzeli sigara böreğiydi. İçi kaşar peyniri rendesiyle doldurulan sigara börekleri kızartılır, içkili sofraların pek hoşuna giderdi. Genelde, peynir, ıspanak, kıyma, sütle yapılan börekler bazen tek yemek olarak bile (ama yanında mutlaka ayranla) o sofraların doyurucu yemeği oluyordu. Hoşaf da, özellikle ramazanın sahur yemeklerinde sofraya gelirdi. Ya da tükenmez adlı meyve sularından evde yapılan o harika içecekle yenirdi. VE DE OSMANLI TATLILARI... Üç türlü tatlısı var bu Osmanlının. Yani ağzının tadını bilenlerin. Hamur tatlıları, süt tatlıları, meyve tatlıları. Bir de, az önce adını ettiğimiz baklavalar. Baklavaların temel maddesi unla açılan ince yufkalar, yağ şeker ve bal. Bir de fındık, fıstık, cevizden biri ve kaymak. Baklava türlerinin hepsi fırında pişer. Karadenizli kadın, bayramlarda şeker yerine konuklarına baklava ikram ediyor ve konuğuna baklava tabağını uzatırken de usulca: "Buyur, 60 yaprak yufkayla yaptım" diye gülümsüyor. 60 ince yufkayı düşünün. Bu sayı bazen 70, bazen 80'e doğru da gidiyor. Süt tatlılarıysa, muhallebi, sütlaç, kazandibi, tavukgöğsü, keşkül ve güllaçtır. Keşkül, davet-ziyafet yemeği olarak başta gelmiştir sofralarda. Kazandibi ve tavukgöğsü uzun süre çarşı imalatı olarak yapılmıştır. Güllaç ise, ramazan sofralarının baş tatlısıdır. Malzemesi çarşılarda hazır satılır., evlerde evin hanımı sütle pişirir güllaç tatlısını. Azıcık ılık sütün içinde gelir sofralara. Kaymağıyla beraber. Ramazan sofralarının en saygı gören tatlısı, tabii güllaçtı. Günümüzde güllacı seven, pişirmesini bilen kimse kaldı mı bilemiyorum. Ama yemek ve tatlı seçiminin ustası olanlar yine de keşküle dayanamıyorlar. Süt tatlılarından en duyarlılarından biri olan keşkül Ankara'nın son Osmanlılarından olan rahmetli Vehbi Koç ile babamın, en sevdiği tatlısıydı. Bütün bunlar unutulup gidiyor. Ne yazık ki sofralarımızın şimdi yabancı sofralara dönüştü. En azından Konya'nın "etli ekmeği" İtalya'nın pizzası oldu sanki. Amaa.. Osmanlı sofralarının en yaygın tatlısı aşuredir. Aşure, bir tören tatlısıdır. Genellikle muharrem ayının onu ile yirmisi arasında yapılır. Bu tarihin Kerbela Vak'ası günleri ile ilişkisi olduğu söylenir. Söylencelere göre Nuh Tufanı'nın bitiminde, gemideki yolculara, kilerdi kalan son yiyecekler bir araya getirilerek yapılan ve kurtuluşun kutlandığı son yemekte yenilen aşure kırk türlü malzemeyi içerir. Eski günlerin evlerinde bu kırk türlü malzeme okumalarla konurmuş kazanlara, tencerelere. İlahiler okunarak karıştırılırmış uzun süre. Ve sonra, hemen her Osmanlı evinde bulunması âdet olan büyük aşure sürahileriyle komşulara dağıtılırmış, aşurenin bir kısmı. Bu ünlü tatlının başka hikayeleri de var. Muharrem ayının onuncu günü Adem baba ile Havva anamızın ilk tanıştığı günmüş. İlk aşure bu gün için pişirilmiş. "Hayır öyle değil" diyenler de var. Onlara göre ise aşure, Adem'le Havva'nın cezalandırılıp yeryüzüne indirilmelerinden sonra (Hani Havva Ana Adem Babaya izinsiz ilk elmayı yedirmişti ya...) İşte bu nedenle dünyaya cezalı olarak yollanmışlar. Ama bir gün Tanrı onları affetmiş. İşte o affın müjdesi olarak pişirilmiş ilk aşure... Biz bu nefis, ama yapımı hayli zor tatlıyı bir af tatlısı olarak değil, tatlıların şahı olarak çok seviyoruz, kim icad ettiyse Tanrı ondan razı olsun. VE DE HELVALAR Temel malzemeleri un ya da irmik, yağ, şeker, süt, kaymaktır. Doğumlarda, ölümlerde, askere giderken, hac dönüşünde, okula başlayan çocuklar için, yeni bir eve sahip olunca, okul bitince, yağmur dualarında, kuzunun sütten kesilme günü olan "yoğurt bayramı"nda, "çiğdem düğünü"nde (ilk çiğdemin görüldüğü gün) Osmanlı evlerinde kesinlikle çeşitli helvalardan biri yapılır ve eşe dosta dağıtılır. RAMAZAN SOFRALARI Türkler arasında 11 ayın bir sultanı diye anılan Ramazan ayının kendine özgü pek çok töresi vardır. Biz burada sadece bu törenin sofrasından söz edebileceğiz. Ramazan günlerinde de sofraların her gün iki türlüsü kuruluyor. Bir iftar sofrası. Öbürü sahur sofrası. İftar sofrası, saati belli olan ve akşam saatlerinde açılan sofradır. Genelde oruç açma zamanını ve sofraya daveti şehirlerde ve kasabalarda toplar patlatarak haber verirlerdi insanlara. Top sesini duyanlar aile sofralarının töresine uyarak yerlerine otururlar ve oruç açarlardı. Yani bütün günü hiçbir şey yemeden geçirenler oruç bozarlardı. Ya birkaç yudum suyla. Ya bir zeytinle. Ramazan sofralarının ilki olan iftar sofrası iki aşamalıdır. Birinci aşama "İftariye" denilen ilk fasıl, ikincisi de yemeklerin yendiği ikinci fasıl. İftariye, açlığın verdiği hızla yemeklerin üstüne atılmayı önlemek üzere tertiplenmiş çerez sofrasıdır bir anlamda. Küçük tabaklarda ve sahanlarda reçeller, peynirler, zeytinler ve benzeri yiyeceklerden teker teker alınır. Bunların yanında fırınlardan yeni çıkmış pideler vardır. İftar sofrası bittikten sonra bir anda kaldırılır. O sıra akşam namazının okunma sırasıdır. İsteyenler ezanla gelen sese uyarak akşam namazını kılar. Sonra, yeniden hazırlanmış olan sofranın başına oturulur. Çorbadan sonra araya giren yemek normal sofralarda pek olmayan yumurtalı pastırmadır. Yalnız pastırma da olabilir. Bu pastırmanın pişiriminde bazı özellikler vardır. Soğanlı pişmesi gibi. Saray sofralarında hemen her ramazan günü var olan pastırma evlerde her gün olur muydu bilemiyorum. Sonra gelen yemekler etle başlar ve genel olarak güllaçla biter. Belli saatlerde yenen sahur yemeği ikinci ve orucu karşılama yemeğidir. Sabaha karşı yenir. Bu yemeğin misafiri olmaz. Ev halkı arasında yenir. Gündüz, insanı susatmayacak, ama tok tutacak yemekler yapılır. Sahur sofrasında mutlaka hoşaf olur. Pilav, makarna, börek türleri bu yemeğin tutucu yemekleridir. Hıdırellez gibi, bayram günleri gibi, ailede ölüm ayı gibi, düğünler, sünnetler gibi sayılı özel günlerde bazılarının özel bir yemeği vardır, o da pişirilir. Ama her zamanki yemek listelerinden seçmeler yapılır. Özel gün yemekleri ve tatlıları içinde dikkati çeken en önemli yemek helvadır. Doğum, ölüm, gurbetten gelme, gurbete gitme, sünnet, hastalıktan kurtulma gibi pek çok olayda... ya bir kazanç ve hoşluk sonnuda ya da bir kayıp ve keder nedeniyle Osmanlı evlerinde mutlaka helva pişer ve eşe dosta ya helva dağıtılır ya da helvaya davet edilirdi. Neden helva? Bunu bilemiyorum. Ama bu törenlerin baş oyuncusu bakıyorum her zaman HELVA. Osmanlı İmparatorluğuna ilk İngiliz büyük elçisi olarak gelen Sir Edward Burton'un İstanbul'da şerefine verilen ilk ziyafetin raporunda Kraliçeye yazdıkları için şunlar da var:
Bir de: Her padişah, her ramazanda her on yeniçeriye bir büyük tepsi olmak üzere baklava yaptırıyor. Her tepsiyi iki yeniçeri saraydan alarak yeniçeri ocağına getiriyor. Ertesi gün bu gümüş tepsiler ve üstüne örtülen futalar saraya gönderiliyor. Yeniçeriler, yönetimden memnunsalar tepsilerdeki baklavaları kabul ediyorlar ve bitiriyorlar. Ama memnun değilseler, baklavalar olduğu gibi geri gönderiliyor. | |
|
| | #24 (mesaj-linki) |
Cvp: Osmanlı İmparatorluğu ![]() YENİ BİR HAÇLI İTTİFAKI VE NİĞBOLU SAVAŞI Osmanlı sınırlarının Macaristan'a kadar dayanması, Macar Kralı Sigismond'u korkutmaktaydı. Zira Sigismond, ufuktan azametle yuvarlanıp gelmekte olan Osmanlı dalgasının, er geç kendi ülkesini de basacağını görmekteydi. Tek başına altından kalkamayacağını bildiği bir tehlikeye karşı gece rüyalarını, gündüz hülyalarını tutan ümid, her şeye rağmen yine de bir Haçlı ordusunun yardımında görüyordu. Fakat imdadına çağırabileceği devletlerden Venedik, bu Katolik dindasına müzaheret eder görünmekle beraber, Sigismond'un zaferinin Balkanlarda bir Macar hegemonyasına yol açacağından da endiseleniyordu. Cenevizliler ise siyasî ve iktisadî hayatlarının sağlıklı birşekildeki devamını Osmanlıların teveccühünü kazanmakta gördüklerini gizlemiyorlardı. Sigismond, Osmanlı tehlikesini bertaraf etmek ve hatta Kudüs'e kadar gidebilmek için Avrupa'nın muhtelif memleketlerine elçiler göndererek yeni bir Haçlı ittifakının kurulmasını istiyordu. Bu ittifakın kurulması için Papalık makamı da, yoğun bir faaliyete girişerek kiliselerde Müslüman Türkler aleyhinde vaazlar verdirmeye başladı. Bu tesebbüsler, hedef Türkler olduğu için kısa bir süre içinde olumlu bir sonuç verdi. Böylece Sigismond ile işbirliği yapan Avrupa, heyecan ve ümid içinde idi. Yalnız Fransızlar değil, İngiltere, İskoçya, Lehistan, Avusturya, İtalya, İsviçre ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinden gelen kuvvetler, Bulgaristan'da Sigismond 'un komutası altında toplanmaya başladı. Avrupa'nın her köşesinden süzülüp gelen cengaver, cesur ve tecrübeli şovalyeler, Osmanlı ordusunu aramaya başladı. Birleşik Avrupa kuvvetlerinden meydana gelen bu birlikler, Sigismond'un kendilerine bildirdiği gibi, karşı tarafta bir tecavüz hareketi göremeyince, araştırmaya başladılar. Papanın desteği ile tertiplenen bu Haçlı seferine batılı bütün şovalye ve asilzâdelerin katıldıkları görülmektedir.Maiyetinde 1000 Fransız şovalyesi ile 7000 civarında yardımcı ve ücretli asker bulunan Burgonya dukası Jean de Nevers başta olmak üzere birçok asilzâdenin maiyetindeki Alman, İngiliz, İtalyan, İspanyol ve Polonyalı şovalyeler olduğu gibi, 1394 seferinin intikamini almak isteyen Eflâk Voyvodası Mirçe ve bir kısım Erdel kuvvetlerinin istirakı ile mevcudu 100.000'i (Sükrüllah, Behçetu't-Tevârih 130.000 kişi) bulan ve Türkleri Avrupa'dan sürmek gayesini güden bu Haçlı ordusu, Tuna boyunca ilerleyerek Vidin ve Rahova'yı aldıktan sonra 12 Eylül 1396'da Niğbolu önüne gelmişti. Venedik ve Rodos gemilerinden mütesekkil bir donanmanın da yardımı ile kaleyi muhasaraya başladılar. Niğbolu kalesini kuşatma altına alan Haçlı ordusuna karşı kale muhafızı Doğan Bey, şiddetli bir müdafaada bulunur. 15 gün devam eden bu kuşatma esnasında İstanbul önlerinde bulunan Sultan Bâyezid, Haçlıların hareketini duyar duymaz, muhasara mancınıklarını yakıp, Sucaeddin Evrenos Bey'i ileri göndermişti. Kendisi de İslâm âlemine müracaat edip durumu bildirdikten sonra yanında bulunan 10.000 askerle yola çıkar. Anadolu ve Rumeli kuvvetlerinin Kara Timurtaş ile şehzadelerin komutasında sür'atle toplanıp Edirne'de kendisine ulaşmaları üzerine 60.000 kişiden meydana gelen Osmanlı ordusunun başına geçen Sultan Bâyezid, sür'atle Sipka geçidini aşmış ve Timova'da Stephan Lazaroviç ile birleştikten sonra Osma vadisinde Niğbolu ovasına hakim bir tepede ordugâhını kurar. Kaynakların verdiği bilgilere göre kalenin erzak ve mühimmat durumunu bizzat tesbit eden Bâyezid, 25 Eylül 1396 pazartesi günü (Osmanlı kaynaklarında Cuma) Niğbolu önünde meydana gelen savaşta mahirâne bir manevra ile iki kısma ayırdığı ordusunun yaya askerini yani yeniçerileri merkeze koyup onların etrafinda kapıkulu süvarilerini tesbit ile sağ ve sol kollara tımarlı sipahileri koymuştu. Arkada da ihtiyat kuvvetleri bulunuyordu. İki ordu, Niğbolu kalesi yakınında karşılaştılar. Galibiyet şerefini kazanmak isteyen Fransız süvarileri, başlangıçta Bâyezid'in merkezde yeniçerilerin önündeki ilk kademede bulunan ve Azep denilen hafif yaya kuvvetleri üzerine yüklenip onları mağlub ve imhaya başladılar. Fransızlar, teslim olanları bile öldürdüler. Bundan sonra da Azeplerin gerisindeki Yeniçeri kuvvetleri üzerine yüklendiler. Fakat Yeniçerilerin ok yağmuruna tutularak epey telefat verdiler. Aynı zamanda da sol kanatta Anadolu askerine komuta eden Şehzade Mustafa kuvvetlerinin yandan taarruzuna uğradılar. Fakat, bunları da bertaraf ederek ilerlediler. Plân gereğince Osmanlı merkez kuvveti bir miktar geri alındı. Bu çekilmeden cesaret alan Fransızlar, daha da ileri giderek kıskacın içine girdiler. Onlar, Osmanlı plânını bilen Sigismond tarafindan ileri gitmemeleri ve kıskacın içine girmeyip beklemeleri hakkında verilen emri dinlemediler. Bu defa plân gereği Osmanlıların üçüncü hattı da ikiye ayrıldı. Böylece Fransızlar tepeyi işgal etmiş ve muhar****** Türklerin mağlubiyeti ile neticelendiğini zannettikleri sırada bizzat pusudan çıkan Bâyezid'in komutasındaki kuvvetlerle karşılaşınca şaşırdılar. Fakat fazla zayiat vermemek için daha önce atlardan inmiş ve yaya olarak harb eden Fransızlar, geri dönüp atlarına binmek istedilerse de kaçacakları kapının kapanmış olduğunu görerek şaşırdılar. Bunları kurtarmak için Sigismond'un gönderdiği kuvvetler ilerleyemeyerek geri çekilmek zorunda kaldılar. Tuzağa düşmüş olan kuvvetler kısmen imha ve kısmen esir edildiler. Osmanlı ordusunun merkezine hücum eden Fransız kuvvetleri ile olan muharebe, üç saat kadar sürmüstür. Eflâk Voyvodası Mirçe, muhar****** gidiş şeklini görünce neticeyi kestirerek hemen memleketine dönmüştü. Muhar****** en tehlikeli olan ilk safhası bittikten sonra Türk kuvvetleri, derhal ve şiddetle Sigismond'un kuvvetlerine hücum etmişlerdi. İhtiyat kuvvetlerini bile muharebeye sokmuş olan Macar Kralı, hiçbir başarı elde edemedi. Sonunda kesin sonucun alınma zamanının geldiğini gören Yıdırım Bâyezid, kendi ihtiyat kuvvetlerini taarruza geçirmek suretiyle Haçlıları müthiş bir paniğe uğrattı. Sigismond, maiyetindeki bazı adamların yardımı ile Tuna nehrine gelip kendini bir balıkçı kayığına zor attı. Nehirdeki Venedik amirali Mocenigo'nun kadırgalarından birine yanaşarak Karadeniz yolu ile İstanbul'a gelebildi. Oradan da Marmara ve Çanakkale Boğazından geçip Modon limanına uğradıktan sonra Dalmaçya'ya çıkarak memleketine gidebildi. Niğbolu muharebesinde Haçlı ordusuyla gelen prens ve asilzâdelerden bir kısmı öldürülmüş bir kısmı da esir alınmıştı. Harbe istirak etmeden kaçmış olan Eflâk kuvvetleri ile Hırvat askerlerinden başka, diğer bütün düşman kuvveti ya imha edilmiş veya kaçarken nehirde boğulmuştu. Niğbolu'da esir düşenlerden bir kısmı önce Edirne'ye oradan da Gelibolu'ya götürülüp Haçlı donanması ile boğazdan geçmekte olan Sigismond ve maiyetindekilere teşhir edildikten sonra Bursa ve Mihaliç'e nakledilmişlerdi. Bunlardan bir kısmı da Memlûk sultanı el-Meliku'z-Zahir Ebu Said Berkuk'a gönderilmişti. Niğbolu'da esir düşen asilzâdeler, sonradan Macaristan, Fransa ve Kıbrıs krallarının teşebbüsü ve Midilli prensinin kefaleti ile 200.000 altın florin fidye karşılığı serbest bırakılmışlardır. Niğbolu'da elde edilen parlak zaferden sonra daha önce düsmanın eline geçmiş olan kaleler geri alındığı gibi Osmanlı himayesinde bulunan Vidin Bulgar krallığına da son verilmişti. Bundan sonra Macaristan'a büyük bir akın yapılarak külliyetli miktarda esir alınmıştı. Bu savaştan sonra Garp dünyası bir anda en seçkin asilzâdelerini kayb etmiş, süngüden kurtulan veya Tuna'da boğulmayan kılıç artıkları ise başsız, idaresiz ve perişan kafileler halinde geldikleri yerlere doğru dağlara düşmüşlerdi. Öte yandan Niğbolu muzafferiyetinden elde edilen ganimet ve fidyelerden alınan hisseler ile Anadolu ve Rumeli'de birçok hayrat yaptıran Bâyezid'in Niğbolu'da ismine izafe edilen camii de bu sırada yaptırmış olması muhtemeldir. Savaşı müteakip, akıncı ve sekbanlar yerleştirilmek suretiyle uç beylerinin faaliyet merkezi haline getirilen Niğbolu, serhad livası olarak Osmanlı idaresinde mühim bir rol oynamıştır. Genellikle Tuna geçitlerine hakim bir noktada, Eflâk'ı tehdid eden bir üs özelliğini taşıyan Niğbolu, Osmanlı hükümdarlarının zaman zaman Eflâk ve Macaristan seferlerine çıktıkları bir yer olarak Eflâk ve Macar krallarının taarruzlarına hedef olmuştu. | |
|
| | #25 (mesaj-linki) |
Osmanlı da Posta ve Telgraf Nezareti Daha önce düzenli bir posta teşkilatı bulunmayan Osmanlı İmparatorluğu' nda 1839 Tanzimat Fermanı' nın getirdiği çağdaşlaşma çalışmalarına paralel olarak batılı anlamda bir Posta Teşkilatı kurulması amacıyla 1840 yılında ilk Posta Nizamnamesi yürürlüğe konulmuştur. Bu amaçla İlk Posta Nezareti (Bakanlık) kurulmuş, İstanbul - Edirne, İstanbul (Üsküdar) - Kartal ve hatta İstanbul (Üsküdar) - İznik düzenli posta hatları ihdas edilmiştir. Daha sonra bu hatlar genişletilerek İstanbul' dan Tokat, Diyarbakır, Musul ve Bağdat' a posta taşınmasına bağlanmış, daha önce kurulan İstanbul - Edirne posta hattı Sırbistan'a kadar uzatılmıştır. Bu arada posta hatları Ülke içinde İzmir, Aydın, Isparta ve Kütahya'ya Ülke dışında da yapılan ikili anlaşmalarla Avusturya, Fransa, Rusya, Almanya, İtalya, İngiltere, Yunanistan, Romanya ve Mısır'a kadar uzatılmış, İzmir, Selanik, İzmit, Gemlik ve Trabzon'a düzenli deniz postaları ihdas edilmiştir. İlk uygulamada alınan ücret mektup üzerine kırmızı kalemle yazılırken 1863 yılında Posta Nazırı Agâh Efendi' nin teklifi üzerine yayımlanan bir padişah fermanıyla posta pulu kullanılmaya başlanılmış, o yıl, üzerinde ay, padişah Abdülaziz'in tuğrası ve Devleti Aliyye-i Osmaniyye ibaresi bulunan ilk posta pulu taşbaskı (litografik) teniği ile basılmıştır. Bu arada 1840 yılında başlayan gelişmelerin telgrafa da yansıdığını ve ilk telgraf sisteminin Osmanlılarda kurulduğunu görüyoruz. Padişah Sultan Abdülmecit'in emri üzerine İstanbul - Edirne telgraf hattının yapılmasına başlanılmış, daha sonra bu hat Varna, Şumnu, Ruscuk ve Bükreş'e kadar uzatılmıştır. İstanbul - Edirne telgraf hattının yapımının 1855'de tamamlanması üzerine aynı yıl İstanbul'da ilk Telgraf Müdürlüğü kurulmuş ve böylece Ülkemizde telgraf haberleşmesine başlanılmıştır. 1840 yılında Nezaret (Bakanlık) olarak kurulan Posta - Telgraf teşkilatı, 1909 yılında Genel Müdürlük haline getirilerek Maliye Bakanlığına bağlanmış, 1911 yılında tekrar Nezarat (Bakanlığa ) dönüştürülmüştür. 1912 yılında Genel Müdürlük olarak İçişleri, 1936 yılında da Bayındırlık Bakanlıklarına bağlanan Teşkilat, son olarak 1943 yılında, T.C. Posta , Telgraf ve Telefon İşletmesi Genel Müdürlüğü (PTT) olarak Ulaştırma Bakanlığı' na bağlanmıştır. 4000 sayılı yasa ile PTT Genel Müdürlüğü' nün ikiye bölünmesi üzerine T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü, yine Ulaştırma Bakanlığı' na bağlı bir KİT olarak işlevini devam ettirmektedir. Yaklaşık 160 yıllık bir geçmişi olan Posta İdaresi, hizmetlerinin çeşitliliğinden dolayı zaman içinde bünyesinden bir çok kuruluş çıkararak Türk halkının hizmetine sunmuştur. Türkiye Radyoları, Telsiz Genel Müdürlüğü, Teletaş ve en son Türk Telekom A.Ş., PTT'nin bünyesinden ayrılmış birer kuruluş olma vasfını taşımaktadırlar. Yaklaşık 160 yıllık bir geçmişi olan Posta İdaresi, hizmetlerinin çeşitliliğinden dolayı zaman içinde bünyesinden bir çok kuruluş çıkararak Türk halkının hizmetine sunmuştur. Türkiye Radyoları, Telsiz Genel Müdürlüğü, Teletaş ve en son Türk Telekom A.Ş., PTT'nin bünyesinden ayrılmış birer kuruluş olma vasfını taşımaktadırlar. GEÇMİŞTEN BUGÜNE PTT İlk Posta Teşkilatı Tanzimat Fermanı ile yaşanan gelişmelerin sonucu olarak Osmanlı Devletinin tüm halkının ve yabancıların posta ihtiyaçlarına cevap vermek amacıyla Nezaret olarak 23 Ekim 1840 tarihinde kurulmuştur. 1840 Posta Nazırlığı kuruldu. 1855 Telgraf Müdürlüğü kuruldu. 1871 Posta Telgraf Nezaretine dönüştürüldü. 1876 Milletlerarası Posta Şebekesi kuruldu. 1901 Koli ve Havale İşlemi kabulüne başlandı. 1909 Posta Telgraf ve Telefon Nezaretine dönüştürüldü. 1913 Posta Telgraf ve Telefon Umum Müdürlüğü adını aldı. 1933 PTT Genel Müdürlüğü Bayındırlık Bakanlığına bağlandı. 1939 PTT Genel Müdürlüğü Ulaştırma Bakanlığına bağlandı. 1954 KİT statüsüne geçirildi. 1984 KİK statüsüne geçirildi. 1994 PTT'nin Türk Telekomünikasyon A.Ş. ve Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü olarak ikiye ayrılması öngörüldü. 1995 Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü olarak hizmet vermeye başlandı. 2000 PTT Genel Müdürlüğü olarak hizmete devam edilmektedir. Son Düzenleyen Misafir; 22-02-2006 @ 21:09. | |
|
![]() |
Osmanlı İmparatorluğu Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Osmanlı Tarihi Kronolojisi | P.u.S.u | Osmanlı İmparatorluğu | 1 | 25-08-2008 11:45 |
| Yabancı Ülkelerin Ders Kitaplarında Türkiye Aleyhinde Neler Var? | RoxBury | Satırlarla Türkiye | 0 | 08-09-2007 22:25 |
| Osmanlı Devletinde Arşivcilik, Osmanlı Arşivi ve Bugünkü Durumu | ThinkerBeLL | Osmanlı İmparatorluğu | 0 | 28-04-2007 18:19 |
| Osmanlı - Amerikan İlişkilerinin Tarihi Seyri | ThinkerBeLL | Osmanlı İmparatorluğu | 0 | 27-04-2007 22:40 |
| Osmanlı Devleti'nde Misyonerlik Faaliyetleri | ThinkerBeLL | |||