![]() |
Osman Hamdi Bey 2 ek Osman Hamdi Bey![]() (d. 30 Aralık 1842, İstanbul - ö. 24 Şubat 1910, İstanbul), büyük figürlü kompozisyonlarıyla Batılı anlayışta resmin Türkiye’deki ilk temsilcisi, sayılan ressam, müzeci ve arkeolog. Osmanlı Devleti’nde büyükelçilik, nazırlık ve sadrazamlık yapan İbrahim Edhem Paşa’nın oğludur. 1857’de hukuk öğrenimi için babası tarafından Paris’e gönderildi. Ama bir süre sonra Paris Güzel Sanatlar Yüksekokulunda resim derslerine katılmaya ve özel atölyelere devam etmeye başladı; Jean Leon Gerome ve Gustave Boulanger’nin öğrencisi oldu. Bu arada arkeoloji derslerini de izledi. Aynı yıllarda eğitim için Paris’e gönderilen Süleyman Seyyid Bey ve Şeker Ahmed Paşa’yla, 1867’deki 2. Paris Dünya Sergisi’ne katıldı ve bir gümüş madalya kazandı. 1869’da İstanbul’a döndü, hemen ardından Vilayet Umur-ı Ecnebiye müdürü olarak Bağdat’a gönderildi. Oradaki memuriyeti sırasında resim çalışmalarını da sürdürdü. 1871’de İstanbul’a döndü ve saraya Teşrifat-ı Hariciye müdür yardımcısı olarak atandı. 1873’te, Viyana Dünya Sergisi’ne gönderilecek yapıtların seçimiyle görevlendirildi ve sergi komiseri olarak Viyana’ya gitti. 1875’te Hariciye Umur-ı Ecnebiye kâtipliğine atandı; 1876’da Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle bu görevden alındı ve Matbuat-ı Ecnebiye müdürlüğüne, 1877’de de Altıncı Daire-i Belediye (Beyoğlu Belediyesi) müdürlüğüne getirildi. 4 Eylül 1881’de Müze-i Hümayun müdürlüğüne atandı. Bu tarihten sonra kültür ve sanat alanındaki çalışmaları yoğunlaştı. Bu görevi sırasında Osmanlı sınırları içinde bulunan taşınabilir nitelikteki bütün sanat yapıtlarını toplama, koruma ve sergileme düşüncesiyle çalıştı. Çinili Köşk’te yer alan koleksiyon için 1891-1907 arasında mimar Alexander Vallaury’ye Arkeoloji Müzeleri binasını yaptırdı. 1884’te yeni bir Âsâr-ı Atika Nizamnamesi çıkarılmasına önayak oldu. Müze müdürlüğü sırasında pek çok kazı başlattığı gibi, İskender Lahti’nin çıkarıldığı 1887 Sayda kazısına kendisi de katıldı. Arkeolog T. Reinach’la birlikte Sayda kazısıyla ilgili önemli bilgilerin bulunduğu Necropole Royale de Sidon (1892; Sayda Kraliyet Nekropolü, tıpkıbasımı 1986-87, 2 cilt) ve heykelci Ervant Oskan’la birlikte Le Tumulns de Nemroud Dagh (1883; Nemrut Dağı Tümülüsü, tıpkıbasımı 1987) adlı kitapları hazırladı. Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’nin (bugün Mimar Sinan Üniversitesi) açılması için büyük çaba harcadı. 1882’de müdürlüğüne getirildiği bu okulun 1883’te eğitime başlamasını ve Avrupa sanat okulları niteliğinde çağdaş bir sanat kurumu olmasını sağladı. ![]() Osman Hamdi Bey ressam olarak figürlü kompozisyon, portre, ölüdoğa, manzara ve karakalem desen çalışmaları yapmıştır. Döneminin sanatçıları manzara ve ölüdoğa geleneğini sürdürürken, akademik doğrultuda büyük boy figür ve figürlü kompozisyonlara yönelmiş ve Türk resmine Batı anlayışında figürü getiren ilk ressamlardan biri olmuştur. Onun figürlü kompozisyonlarındaki en önemli özelliklerinden biri hocası Jean Leon Gerome gibi, o dönemde Fransa’da önemli bir yer tutan oryantalizm anlayışına bağlı olmasıdır. Osman Hamdi Bey Türk resmine figürü getirmesi nedeniyle yenilikçi olmakla birlikte, konularında gelenekçi olmuştur. Resimlerinde özellikle Osmanlı mimarlığını ve bu mimarlığa ilişkin bezemeleri iç ve dış mekânlarda büyük bir titizlikle vermişti. Çalışmalarında fotoğraftan da yararlanmıştır. Özellikle figürlü dış mekân resimlerinde önce konunun fotoğrafını çekmiş, sonra bu fotoğrafı karelere bölerek tuvale geçirmiştir. Gerek tek, gerek çok figürlü kompozisyonlarında model olarak çeşitli giysiler içinde kendisini de kullanmıştır. Osman Hamdi Bey Türk resminde kadın konusunu ele alan ilk ressamdı. Kadını yalnızca portre olarak değil, aynı zamanda günlük yaşamı içinde ve erkeğe eşit bir konumda betimlemiştir. Erkek figürlerinin tersine, kadın figürlerini dönemin moda giysileriyle ve bir burjuva yaşamı içinde göstermiştir. En önemli resimleri “Yeşil Cami” (1890), “Cami’den Çıkan Sultan” (1887, özel koleksiyon), “Saçlarını Taratan Kız” (1882, özel koleksiyon) ve hepsi de İstanbul Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde bulunan “Kaplumbağa Terbiyecisi” (1906), “Leylak Toplayan Kız” (1881), “Mimozalı Kadın” (1906), “Gebze’den Manzara” (1881), “Venedik’ten Manzara” (1878), “Türbe”, “Cami Kapısı Önünde Konuşan Hocalar”dır. kaynak: Ana Britannica |
1 ek OSMAN HAMDI BEY türk ressam, arkeolog, müzeci (İstanbul 1842 - ay. y. 1910). İbrahim Ethem Paşa’nın oğludur. Ortaöğrenimini tamamladıktan sonra on iki yıl Paris'te kaldı. Burada bir yandan hukuk derslerine devam ederken, bir yandan da Jean-Löon Göröme ve Gustave Boulanger’den resim dersleri aldı, ayrıca arkeolojiyle ilgilendi. 1867’de Paris’te açılan Uluslararası sergi’de OsmanlI devleti komiseri olarak bulundu, 1869'dan başlayarak çeşitli devlet hizmetlerinde çalıştı. 1881'de, kuruluş halindeki Müze-i hümayun (sonra İstanbul Arkeoloji müzesi) üdürü Anton Dethier’nin ölümü üzerine kurumun müdürlüğüne getirildi. O sırada Çinili köşk'te bulunan bu müzeyi yeniden düzenleyip geliştirdi. Bu görevine ek olarak 1882’de Sanayii nefise mekte- bi’nin müdürlüğü de kendisine verildi. Aynı yıllarda H. Schliemann’ın Truva’da (Çanakkale) yaptığı kazıya katıldı. Nemrut dağında ve C. Humann'ın Bergama kazılarında araştırmalar yaptı. Sayda'daki kral mezarlarını ortaya çıkardı (1887), Milas yakınlarındaki Lagina kazılarını yönetti. Bugünkü Arkeoloji müzesi de onun zamanında tamamlanarak açıldı (1891). Osman Hamdi Bey portre ressamı olarak da tanındı. Özellikle insan figürünün türk resmine girmesinde katkısı büyük oldu. Tablolarında daha çok fotoğraftan yararlanmasına karşın, ayrıntılarda titiz işçiliğe önem verdi. Kaplumbağa terbiyecisi. Yeşil cami'de Kuran okuma. Mimozalı kadın, Şehzade türbesinde derviş gibi çalışmaları günümüzde de türk resminin özsan senesinde elbise-i Osmaniye, Yervant Oskan’la birlikte te Tumulus de Nemrouddagh (Nemrut dağı tümülüsü [1883]), T. Reinach ile birlikte Une nöcropole royale de Sidon, fouilles de Hamdi Bey (Sidon’ da bir kral mezarlığı, Hamdi Bey'in kazıları [1892]) vb. adlı yapıtları vardır. ![]() Kaynak: Büyük Larousse |
Osman Hamdi Bey kimdir? 1 ek ![]() (1842 İstanbul - 1910 İstanbul), ressam, müzeci, bilim adamı ve arkeolog. Sadrazam Ethem Paşa'nın oğludur. Paris'e hukuk öğrenimi için gittiyse de güzel sanatlara olan tutkunluğu nedeniyle öğrenimini yarım bırakıp Güzel Sanatlar Akademisi'ne devam etti. On iki yıl süreyle Paris'te yaşadı. Akademik çalışmaların yanı sıra, Paris'te, ünlü ressamlardan özel dersler alarak bu konuda kendini daha da yetkinleştirdi. Arkeoloji bilimine aşırı ilgisi vardı. Paris'ten İstanbul'a dönüşünde saraya alındı ve "Teşrifatı Hariciye" görevinde bulundu. Daha sonra memuriyetten çekilerek salt resimle ilgilenmeye başladı ve birçok yabancı sergiye katıldı. 1881 yılında, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin müdürlüğüne atandı. Bu müzenin kurulmasında ve açılmasında da büyük katkıları oldu. Bu görevde bulunduğu sırada, müzeyi zenginleştirmek amacıyla birçok yerde kazılar yaptırdı. 1887 yılında Sayda yakınlarında yapılan bir kazıda Fenikelilere ait çok değerli eserleri İstanbul'a aktararak yaygın bir ün kazandı. Onun tarafından hazırlanmış olan müzeler hakkındaki yönetmelik bugün bile geçerliliğini korumaktadır. Bugünkü adı Mimar Sinan Üniversitesi (Güzel Sanatlar Akademisi) olan Sanayii Nefise'nin kurucusudur. Osman Hamdi Bey'e Oxford Üniversitesi tarafından fahrî doktorluk unvanı verilmiştir. Yapıtlarında Doğu'ya özgün eşya ve insan figürlerini büyük bir ustalıkla incelemiş olup klasik resimde de yaygın bir ün kazanmıştır. Bugün Türk sanat tarihinin önemli adlarından biri olan Hamdi Bey, özellikle Topkapı Sarayı Müzesi'nin şimdiki durumuna gelmesinde de büyük rol oynamıştır. MsXLabs.org & MORPA Genel Kültür Ansiklopedisi |
7 ek ![]() HAMDİ BEY’İN YAPITLARININ ÖNCESİ VE SONRASI (CONTEXT)Sanayileşen Batı’nın Doğu’yu sömürgeleştirmesinin "Resim Sanatı"na yansıması olan "Oryantalizm" akımının son yıllarında 1860-1869 döneminde, Paris’te Gerome’un öğrencisi olan Osman Hamdi Bey’in ülkesine döndükten sonra gerçekleştirdiği yapıtlarında Doğu ile Batı’nın, inanç ile aşkın, yaşam ile ölümün ikileminin izleri sürülebilir. Onun yaşamının ve sanatının bir başka belirleyici olgusu, yeni gelişen "arkeoloji" biliminin Orta Doğu’daki en önemli etkinliklerinden birisinin yaratıcısı olmasıdır: İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kuruculuğu ve otuz yıla yaklaşan bir süre onun Müdürlüğü ve sayısız önemli kazının yönetimi gibi. Binlerce yıllık sanat yapıtlarının korunması için harcadığı çabalar, ressamın yaşamın anlamı ve gelip geçiciliğinin hüznünün onun içine işlemesinde etken olmuş olmalıdır. SANATÇININ ESERLERİNDE KULLANDIĞI ÖĞELERa) Mimari Unsurlar Hamdi Bey’in iç mekanda ve dış mekanda kurgulanmış resimlerinin önemli bölümünde arka planı ve kompozisyonun ana kurgusunu mimari öğeler oluşturur. Kendi çektiği veya çektirdiği fotoğraflardan resimlerinin kompozisyonunun kurgusunu oluşturan ressamın bu yapı içerisine figürlerini ve yeğlediği eşyaları yerleştirdiğini görmekteyiz. b) Simge Eşyalar Osman Hamdi Bey’in resimlerinde tekrar tekrar kullandığı nesneleri aşağıdaki şekilde sınıflandırabiliriz:
Osman Bey’in İkonografisiHocası Gerome yapıtlarında, Doğu’nun renkli, egzotik ve dekoratif unsurlarını kullanarak albenili atmosferler yaratmıştır. Osman Hamdi Bey’in ise, değişim sancıları yaşayan 19. yüzyıl sonu Osmanlı Toplumunun önündeki sorunları, ikilemleri ve kişisel yaşam felsefesini yansıtan kendine özgü simgesel bir dil oluşturduğunun, geliştirdiğinin kanıtları olan başlıca temalar şunlardır: ![]() DOĞU-BATI KARŞITLIĞI1880’li yıllara ait olması gereken "Halı Satıcısı" bu konunun en net örneğidir. Kolonyal şapkalı, bir sete oturmuş Avrupalı ile sarıklı yere oturmuş Osmanlı satıcısı karşı karşıya resmedilmişlerdir. Annesinin küçük bir modeli olan kız çocuğu merakla bu değişik insanı incelerken, karısı da daha temkinle kocasının az gerisinde muhtemelen tercümanlık yapan yaşlı Osmanlı’nın yanında ayakta durmaktadır. Arka plandaki zengin işlemeli duvar, nişlerindeki Çin vazoları, tombak kahvedanlık, miğfer, havan şamdanı ile işlemeli tüfek ve çok sayıda halı, Doğu’nun Batı’yı cezbeden zenginliklerini örneklemektedir... Arka plandaki nişin ekseninde iki farklı dünya kafa kafaya resmedilmiştir. KİTAP TEMASI (İlahiyatçı, Hocalar vb...)Öncelikle 17 yıl ara ile gerçekleştirilmiş iki yapıt üzerinde durmak istiyorum: 1890 tarihli "Bursa’da Yeşil Camide" (81x59 cm) ve 1907 tarihli "Cami Kapısı Önünde Konuşan Hocalar" (140x105cm-Bitmemiş bir yapıt). Bu iki yapıttaki figürlerin tümü Osman Hamdi Bey’in kendisidir; ve iki figür de her iki resimde aynı poz içerisinde resmin içerisine yerleştirilmişlerdir. Sol taraftaki oturan elinde kapalı bir kitap tutan bir eli çenesinde düşüncelere dalmış kefiyeli bir Osman Hamdi ve sağ taraftaki sol elindeki kitaptan bölümler okuyan sarıklı bir Osman Hamdi. 1907 tarihli yapıtta bu iki figürün arasında geri planda kolları sıvalı, güleç yüzlü bir başka Osman Hamdi onları izlemektedir. Bu resimdeki üçüz imge hem sanatçının çok şapkalı yaşamını (Ressam, Sanayi-i Nefise Müdürü, Asarı Atika Müzesi Müdürü, Duyunu Umumiye Müdürü ve çeşitli yönetim kurulu üyelikleri, vs...), hem de aldığı farklı kültürlerin yarattığı parçalı kimliğini simgelemekte belki de. Bu çok figürlü ve önemli simgesel nesnesi "Kitap"ı konu alan yapıtları ressamın bu konuya atfettiği önemin kanıtlarıdır:
![]() "OSMAN HAMDİ BEY’İN KADINLARI..."Osman Hamdi Bey, 1857 yılında 15 yaşında iken Paris’e gönderilmiş ve 1869’a kadar oniki yıl orada kalmıştır; 22 yaşlarında iken orada Marie adlı bir kızla evlenmiş ve onunla on sene evli kalmıştır. (Bu evlilikten Fatma ve Hayriye adlı iki kızları olmuştur.) 1873’te Viyana’daki Uluslararası Sergi komiserliği görevi sırasında tanıdığı, yine Fransız ve adı da Marie olan 17 yaşındaki kıza Naile adını vererek onunla ikinci evliliğini yapmıştır. (Bu eşinden de Melek, Leyla, Edhem ve Nazlı doğmuştur.) Görülmektedir ki Osman Hamdi Bey’in gençlik yılları edebiyatta Naturalizm’in (Zola’nın Nana’sını anımsayın) ve resimde de Empresyonizm’in filizlendiği dönemlerdir. Kadınlar iş hayatına katılmışlar, çalışmakta ve gönüllerince eğlenmektedirler ve erkeklerle yavaş yavaş eşit haklar istemektedirler. "Fin de siecle" denilen, sanayi devriminin ve sömürgelerinin rantını yemenin mutluluğunu yaşayan Avrupa’nın halk sınıflarının bu özgürleşme sürecini gençliğini Paris’te yaşayan ve her iki eşi de Fransız olan Hamdi Bey’in bir Fransız’a yakın ölçülerde algıladığını, bu değişimi duyumsadığını söylemek yanlış olmasa gerektir. Osman Hamdi Bey’in resimlerinde gençliğini yaşadığı Paris’in güzelleri ile (Her iki karısının da Fransız olduğunu düşünürsek) ülkesinin kadınlarının karşılaştırıldıklarını söylemek yanlış olmaz. Osmanlı toplum yapısında, kapalı büyük ailelerde çok farklı konumda çok sayıda kadının olduğunu da bilmekteyiz: (eşler, çocuklar, yakın akrabalar, evlatlıklar, dadılar, vb...) Osman Hamdi Bey’in Eskihisar’daki evinin bahçesinde ailesi ile birlikte çektirdiği fotoğraflar bu durumun somut belgeleridir. Resimlerindeki tek Avrupalı Kadın "İranlı Halı Satıcısı" resmindedir; onun dışındakilerin hemen hemen tümü üst düzey Osmanlı kadınlarının iç ve dış mekanlardaki yaşamını belgelerler. Ne var ki bu resimlerin önemli bölümünün batılı oryantalist ressamlar tarafından gerçekleştirilmiş örneklerinin 1870’lerin salon sergilerinde olduklarını bilmekteyiz. Örneğin 1887 tarihli "Gezintide Kadınlar"ın ana kurgusuna sahip bir resme örnek olarak 1875 Salonundaki A. Pasini’nin "Promenade Dans Le Jardin du Harem" gösterilebilir. Ne var ki Hamdi Bey’in bu resminin kurgusunda, kompozisyonunda ve yarattığı atmosferde farklı, içeriden birisinin duyarlılığını yakaladığını görmekteyiz, Şöyle ki:
Hamdi Bey’in kadınları iç mekanlarda resmettiği yapıtlarından bazıları:
OSMAN HAMDİ BEY’İN "MİHRAB"I ...Bu bölümde Hamdi Bey’in en çok tartışılan yapıtını tek başına ele alıp çözümlemeye çalışacağız. Sn. V. Belgin Demirsar yapıtında bu resme ilişkin görüşleri aktardıktan sonra(7),"bütün bunlar bir tarafa bırakıldığında.... resim olarak incelendiğinde tablonun çok başarılı olduğu söylenebilir. Figür anatomi bakımından doğru olarak resmedilmiştir. Zaten Osman Hamdi’nin de asıl amacı budur." der. Benim yorumum Hamdi Bey’in süregiden "KİTAP" ve "KİTAP OKUMA" teması ile "KADIN" temasının bu yapıtta çakıştırıldıkları, karşılaştırıldıkları ve ağırlığın insandan, kadından, tenden, dünyeviden yana konduğu şeklindedir. Ressam bu yapıtını tamamladığında 59 yaşındadır; eşi Naile Hanım ise 45 yaşındadır. 1901 yılı tarihli bu yapıt sanki 20. yüzyılı, "Kadınların öneminin artacağı yeni çağı" karşılamaktadır. Resimdeki kadının oldukça genç bir kadın olması kadın figürünün eski bir fotoğraftan yararlanılarak gerçekleştirildiğini düşündürmektedir. Soldaki tek şamdan ve devasa mumu Freudian cinsel yorumlar akla getirmektedir, ve en öndeki dumanlar saçan buhurdanın -uhrevinin -karşı kutbunu oluşturmaktadır. Sanki bir sürü yapıtında "yaşamın gizini" kitaplarda arayan ressam yaşamını anlamlı kılan şeyin "kadın ve simgeledikleri olduğu" konusunda karar kılmıştır bu yapıtıyla... Mihrab nişinin koyu lekesini resmin alt bölümünde de ciltlerinin ve halının koyulukları ile sürdürüp, kadının turuncu sarı elbisesinin ve teninin pembe renklerini ortaya çıkaran bir kurguyu soldaki tek mumun beyaz lekesi ile kitap sayfalarının farklı tonlardaki beyazları tamamlamaktadır. Çocuklarıyla Fransızca konuşan kızı Nazlı’ya ithaflarını "Nazly" olarak Fransızca okunuşuna göre yazan, tümüyle Batı’nın deşerlerini benimseyen, ancak Osmanlı Toplumu içerisinde yaşayan bir kimlişin bu düşünce yaklaşımını geliştirdiği ikonografi ile dile getirişinin net olarak su yüzüne çıktığı yapıt olmasıdır, "Mihrab" resmini önemli kılan... TÜRBE TEMASI"Halı Tüccarı"nda da olduğu gibi bu temanın kaynaği da ressamın hocası Gerome’dur; onun "Ekber’in Sızısı" yapıtında Osman Hamdi’nin türbe kompozisyonlarındaki hemen hemen tüm öğeler mevcuttur. "Yeşil Türbe’de Dua" (1882), "Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız I" (76x111 cm), "Türbe Ziyaretinde İki Genç kız II" (1890- 86x65), "Şehzade Türbesinde Derviş" (1908- 122x92 cm) bu temanın kayda değer örneklerindendir... Türbe ziyareti yapan iki genç kız veya kadın resminde dikkati çeken "sarı elbisesi ile Naile Hanım olduğu vurgulanan" ayaktaki figür ile baş örtülü kuran okuyan dizleri üstünde oturan (Çarşaflanan Kız"da da kullanılan model) figürün içinde bulundukları ortama yönelik farklı "vücut dili" yaklaşımları sergilemeleridir. Kitap ile, uhrevi ile huzur bulan ile yaşamın kendisini önemseyen iki temanın burada da yinelendiğini net olarak görebilmekteyiz. ![]() Onun dışında ressamın çok daha derli toplu bir kurgu ve hoş ayrıntılar ile (Sandukanın başındaki sarışın sarkan ucu ile mumların ve oturan kızın başörtüsünün birbirlerinidesteklemeleri, renklerin ve tonların iki kızı hem ortaya çıkaracak hem de resmin diğer bölgeleri ile bağlantısını sağlaması gibi...) Gerome’un resmini aştığı söylenebilir. Osman Hamdi’nin esin kaynağı resme daha benzeşen "Türbe Ziyareti"nde ise yukarıda değindiğimiz konunun yine resme girdiğini görmekteyiz: Gerome’un resmi tümüyle bir iç mekanı ele alırken, Hamdi Bey açık kapıdan dışarısını "servileri ve bir evin bir bölümünü ve gök yüzünü" resmine katmıştır; yani "aslolan hayattır"; yaşamı sona erenlere saygı ziyareti görevi yapılacak, ve en kısa sürede gerçek yaşama geri dönülecektir. Bu resimde ilginç bir kaç nokta daha dikkatimizi çeker; Öndeki lahtin kırık köşesi, diğer türbe resimlerinde çok sayıda ve yanmamış, küçülmemiş mumların burada "küçük, yarı yarıya yanmış ve akmış tek bir mum" ile temsil edilmesi... Burada Osmanlı tarihindeki Fatih Kanunname’sinin yol açtığı padişahların kardeşlerini ve onların çocuklarını katletme hakkına (I. Ahmet’e kadar sürmüştür...) bir gönderme sezilebilir; yukarıda değindiğimiz motifler bu ana düşüncenin tamamlayıcıları olabilirler... KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİOsman Hamdi’nin en ilginç ve özgün konularının ikincisi de "Kaplumbağa Terbiyecisi"dir. (1906, 223x117 cm) (9) Özellikle "Lale Devri"ndeki "Sadabad Eğlenceleri"nde geceleri bahçelerin aydınlatılması için kaplumbağaların sırtlarına mumlar dikilerek serbest bırakıldıkları bilgisi bir ipucu olabilir. Yani Osmanlı’nın devlet düzeninde "kaplumbağalar" da "kapıkulları" arasında yer almışlardır; bu arada bir kaç Osmanlı kurumunun (Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye, vb.) en üst düzeyinde yönetici olan Hamdi Bey’in kendi iş yapma alışkanlığı/tarzı ile astlarının yaklaşımlarına ilişkin bir allegori (10) akla gelmektedir. Osman Hamdi’nin kendisi olan "Terbiyeci" (Daha yaygın bir hayvan terbiyecisi olan "Aslan Terbiyecisi"ni anımsıyoruz...) elinde neyi, boynunda maşası sırtında "keşkül-ü fıkarası" (dervişane bir tevekkülü akla getirmektedir...) hafif öne eğilmiş olarak yapraklarını yiyen üç kaplumbağaya nezaret etmektedir. Arkada kalan iki kaplumbağa ise yemeğe yanaşmaya çalışmaktadır... Osman Hamdi Bey’in mesai arkadaşlarına yönelik acımasız, ümitsiz bir hicvi olarak yorumlanabilir bir resim bu... Önemli olan, alçaktaki tek ışık kaynağından gelen ışıkla aydınlanan resmin, öğelerinin ilgiyi konuya odaklayan bir yalınlık ve kurgu ile her tür gereksiz ayrıntının ayıklandığı (Oryantalist resimlerdeki figür ve eşya zebilliğini, çorbasını düşününüz....) çok başarılı bir yapıt -bir başyapıt- olmasıdır. HAMDİ BEY’İN AİLE PORTRELERİ..."Sarı Kurdeleli Kız" (1909-20x16 cm), "Beyaz Entarili Kız" (1908-21x14), "Genç Erkek Portresi" (1907-20x13), "Mimozalı Kadın" (1906- 130x 93), "Genç Adam Portresi" (1905), "Pembe Başlıklı Kız" (1904-50x40 cm), "Tevfik Bey" (1899-14x21), "Naile Hanım" (1899-16x17 cm), "Naile Hanım" (1897- 14x12 cm), "Naile Hanım" (1897- 14.5x12.), "Yemenili Kız" (1897- 15x13 cm), "Şapkalı Çocuk-Oğlu Edhem" (1897-16x15), "Oğlu Edhem" (1894- 36x27 cm), "Kızı Leyla" (1891- 9.5x8.5 cm), "Naile Hanım" (1886- 61x50 cm), "Genç Kız Portresi- Nazlı" (49x31 cm), "Yeğeni Mübarek" (1884-54x44 cm), "Fesli Çocuk" (1882- 51x41 cm), "Çekik Gözlü Kız-Tevfika" (1882-37x29 cm), "Genç Kız- Tevfika" (1882-39x31 cm) bu resimlerin belli başlılarıdır. Bunların arasından bir kaç tanesi (Mimozalı Kadın, Pembe Başlıklı Kız, Çekik Gözlü Kız gibi...) resim kaliteleri ve sanat tarihimiz açısından önemli sayılabilirlerse de, tümünün titiz ve çok yönlü bir bilimsel araştırma ile değerlendirilmelerinin (kimyevi, ışınsal, grafolojik, kaynaksal, fotografik, vb....) diğer yapıtlarına ilişkin soru işaretlerinin netleştirilmesi açısından yararlı olacağını söylemenin artik zamanının geldiği düşüncesindeyim. ![]() SİLAH TACİRİ (SEYFİ KATI)Hamdi Bey’in 1908 tarihli (175x 130 cm) kendisini (iki kişi olarak) ve oğlunu bir arada resmettiği bir yapıtı... Baba-oğul ikilileri hep akla kuşakları, soyun sürdürülmesini ve yaşamın kaçınılmaz sonucu olan ölümü akla getirir. Daha eski bir devrin giysileri içerisindeki ressam ve oğlu insanoğlunun kaçınılmaz kaderini akla getiriyorlar. Tüfekler, Kılıçlar, başlıklar, gerideki taşıyıcı ayak aynı zamanda Freudian cinsellik simgeleri olarak da okunabilirler... Sağda geri planda "Cami Kapısı Önünde Konuşan Hocalar" resminde sol öndeki figürün bir yansıması yer almakta. Bir eli çenesinde, kucağındaki diğer elinde kapalı bir kitap tutan bu yaşlı adama bir bezirgan bir parça bez (Belki de Kefen bezini... "Artık silahlarla, gösteriş ile ilgilenme çağını geride bırakmış bu ihtiyarın tek ihtiyacı belki de budur" yorumu akla gelmektedir.) önermektedir. Hamdi Bey öndeki figürde kendini devasa bir sütun başlığına oturur ve oğluna öğütler verir iken resmetmiştir. Kafasında sarıklı bir fes elinde ve yanında iki miğfer vardır. Çok yönlülüğünü ve ömrünü vakfettiği Asar-ı Atika Müzesini çağrıştıran simgelerdir bunlar... Gençliğin kendine özgü mağrur tavrı içerisindeki oğlu Edhem ise, ayakta vücudu "yay gibi gerili" elindeki kınından çıkardığı kılıç’la gençliğinin çoşkusunu sergilemektedir. Yaşamının son yıllarını yaşadığını sezmiş (1910’da, iki yıl sonra vefat edecektir.) bir büyük sanatçının yetişkin oğluyla teselli bulduğu, ve de sanki yaşamının dışa dönük -"erkekler dünyası"ndaki bilançosunu yaptığı, hüzünlü bir resim "Silah Taciri.....". Görülmektedir ki, Osman Hamdi Bey önemli resimlerinde sanatını öğrendiği Batılı ustalarını aşarak resim bilgisi ve becerisi ile kendi yaşam öyküsünü ve devrinin ruhunu aktarmayı amaçlamış ve bunu da belli ölçülerde başarmıştır.ündeki ithaflar, imzalar ve tarihler ressamın diğer yapıtlarının çözümlenmesinde anahtar görevi yapacak değerdedirler. Batı kültürünü özümsemiş ve özel yaşamında yeğlemiş bir kimliğin, içerisinde yaşadığı Osmanlı toplumu ile ruh ve düşünce çatışmalarını dile getirebilmek için geliştirdiği "ikonografi" ise, hem incelikleri, hem de Osmanlı toplumunun en kritik dönemlerinden birisine ayna tutması, hem de Türk Resminde bu anlamda başka bir örneğin bulunmamasi nedeniyle önemsenmesi gereken bir olgudur. Çok daha kapsamlı ve ek belgelerle desteklenecek bir tez çalışmasının bu konuyu derinlemesine çözümlemesinin gerektiği düşüncesindeyim; benim buradaki düşüncelerim ve değinmelerim ise her zaman olduğu gibi genç kuşakları meraklandırmak, biraz kafalarını karıştırıp düşünmelerini sağlamak ve insan yaşamının her dönemde, her insanda değişmeyen temel sorunlarını akılda tutmadan insanın her ürünü gibi, sanat yapıtlarına da yaklaşılamayacağı gerçeğini bir kez daha vurgulamayı amaçlamaktadır. Bu arada kendi "ikonografisi"ni" geliştirmek yolunda çalışan tüm özgün sanatçıların da, yaşamın çelişkilerini yüreklerinde duyan tüm sanat severlerin de konuya katkıda bulunmalarının ilginç olacağını düşünmekteyim... Haşim Nur Gürel |
1 ek ![]() MihrapMihrap, Osman Hamdi Bey'in 1901 yılında çizdiği çok tartışma yaratmış tablosudur. Son olarak Demirbank’ın arşivlerinde kayıtlı görünen tablo kayıptır. İçerik Resim bir camii içini göstermektedir. Başı açık bir kadın Kuran yazısı ile çevrelenmiş olan mihraba arkasını dönmüş olarak, büyük bir rahle üzerinde dimdik oturur vaziyette resmedilmiştir. Ayaklarının çevresinde de Kuran ve Kuran sayfaları bulunur.(Dikkatli bakıldığında aslında Kur'an sayfaları olmadığı anlaşılabilir.) Resmin hemen önünde yer alan buhurdandan ortama mistik bir hava veren dumanlar yayılır. Mihrabın yanında ise dev bir mum yer alır. Resimdeki kadının ressamın eşi Naile Hanım’ın gençlik hali olduğu iddia edilir. Kimine göre ise ressam, evde çalışan bir Ermeni kızı model edinmiştir. Tartışmalar Mihrap, yapılışından itibaren çok sayıda eleştiri ve saldırının hedefi olmuştur. Osman Hamdi’nin “oryantalist” suçlamasının gelmesinde en önemli sebebin Mihrap adlı eseri olduğu düşünülür çünkü eserde ayaklarının dibine de dini içeriklerin kitapların düzensizce atılmış olduğu bir kadını tasvir edilmektedir. Kimi yorumlara göre tablo kadının statüsünün önemini vurgular; yere atılan dini içerikli kitapların kadının özgürlüğünü engelleyen dinsel baskıları simgelemektedir. Eserin Sahibi Çeşitli defalar el değiştiren tablo; müzayedeci Aret Portakal, Mesut Hakgülen, Çiğdem Simavi tarafından satın alındı. Bilinen sahibi Demirbank adlı bankadır ancak arşivlerinde yer almasına rağmen banka tasfiye edildikten sonra koleksiyonda tablo ortaya çıkmamıştır ve nerede olduğu bilinmemektedir.
|
1 ek Silah Taciri![]() Silah Taciri, Osman Hamdi Bey'in 1908 tarihli tablosu. Ankara Resim Heykel Müzesi’nde yer almaktadır. İçerik Kendisini (iki kişi olarak) ve oğlunu bir arada daha eski bir devrin giysileri içinde resmettiği bir yapıttır. Osman Hamdi, kendisini bir sütun başlığı üstünde oturur şekilde resmetmiştir. Üzerinde oturduğu sütun başlığı ile müze kuruculuğuna gönderme yaptığı düşünülmüştür. El jesti, oğluna öğüt vermekte olduğu şeklinde yorumlanır. Oğlu ise kınından çektiği kılıcı incelerken resmedilmiştir ve gençliği temsil eder. Giydikleri farklı başlıklar ve birinin otururken diğerinin ayakta, birinin silahları bırakmışken diğerinin silahla gösterilmesinin kuşak farkını anlattığı şeklinde yorumlanır. Arka planda ise bir elinde kitap tutan yaşlı bir adam ile ona bez parçası uzatan bir bezirgan görülür.
|
Osman Hamdi Bey 1 ek Osman Hamdi Bey (doğum 1842 İstanbul - ölüm 24 Şubat 1910 İstanbul) 1860'da hukuk öğrenimi için Paris'e gitti. Hukuk öğreniminin yanı sıra o dönemim ünlü ressamlarının atölyelerinde çıraklık yaparak iyi de bir resim eğitimi aldı. 1869 yılında Bağdat Yabancı İşler Müdürlüğü''ne atandı. 1871'de İstanbul'a geri dönünce sarayda çalıştı. 1881'de Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi)'a atandı. Bu görevi ile Türk müzeciliğinin parlak dönemleri başladı. 1883 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi'ni ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni kurdu ve müdürlüklerini üstlendi. 1884'te o güne kadar hiç gündeme gelmemiş olan ve çokça kayıp verilmiş olunan bir zaafı, antik eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan Asr-ı Atîka Nizamnâmesini çıkarttırark yürürlüğe soktu. Osman Hamdi Bey, Nemrut Dağı, Lagina ve Sayda'da arkeolojik kazılar gerçekleştirdi. Sayda'da yaptığı kazılarda bulduğu, arkeoloji dünyasının başyapıtlarından sayılan, aralarında İskender Lahiti'nin de bulunduğu bir takım antik eserler çıkardı. Burada bulunan eserler bugün Osman Hamdi Bey'in bulmuş olduğu birçok eser gibi, kendisinin temellerini attırdığı İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Bazı Eserleri ![]()
Bu arada birkaç Osmanlı kurumunun (Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye, vb.) en üst düzeyinde yönetici olan Hamdi Bey’in kendi iş yapma alışkanlığı/tarzı ile astlarının yaklaşımlarına ilişkin bir allegori akla gelmektedir. Osman Hamdi’nin kendisi olan "Terbiyeci" elinde neyi, boynunda maşası sırtında "keşkül-ü fıkarası" (dervişane bir tevekkülü akla getirmektedir. Hafif öne eğilmiş olarak yapraklarını yiyen üç kaplumbağaya nezaret etmektedir. Arkada kalan iki kaplumbağa ise yemeğe yanaşmaya çalışmaktadır. Osman Hamdi Bey’in mesai arkadaşlarına yönelik acımasız, ümitsiz bir hicvi olarak yorumlanabilir bir resim bu... Önemli olan, alçaktaki tek ışık kaynağından gelen ışıkla aydınlanan resmin, öğelerinin ilgiyi konuya odaklayan bir yalınlık ve kurgu ile her tür gereksiz ayrıntının ayıklandığı çok başarılı bir bir başyapıt olmasıdır. Uzun süre işadamı Erol Aksoy'un koleksiyonunda bulunan tablo Erol Aksoy'un varlıklarına TMSF'nin el koymasıyla geçici süre devlete geçmiştir. Eser Aralık 2004'de açık arttırmaya çıkarıldı. Türk resim sanatının en yüksek bedeline çıkan fiyatla Suna Kıraç-İnan Kıraç Vakfı kuruluşu Pera Sanat Müzesi açık arttırmayı kazandı. Tablo bugün Suna Kıraç-İnan Kıraç Vakfı Pera Sanat Müzesi'nde sergilenmektedir. |
2 ek Kaplumbağa TerbiyecisiKaplumbağa Terbiyecisi, Osman Hamdi Bey'in 1906 ve 1907 yıllarında iki farklı versiyonunu çizdiği tablosudur. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti tarafından çıkartılan gazetenin on yedinci sayısında tablonun adı Kaplumbağalar ve Adam olarak geçer, ancak tabloya daha sonra yaygın olarak bilinen Kaplumbağa Terbiyecisi adı verilmiştir.İçerik Belinde sıkı bir kemerle bağlanmış kırmızı uzun bir giysi giyen sakallı bir adam, mavi çinilerle kaplı eşyasız ve bakımsız bir odada, izleyiciye arkası yarı dönük biçimde dikilmektedir. Başına, etrafına gelişigüzel bir yemeni sarılmış arakiye takmıştır. Adamın ayaklarının dibinde, yerdeki yaprakları yemekte olan kaplumbağalar vardır. Bursa'daki Yeşil Cami'nin üst katındaki odanın duvarlarındaki sıvalar ve çiniler yer yer dökülmüştür. Tablonun tek ışık kaynağı adamın önündeki alçak penceredir. Ellerini arkasında kavuşturmuş olan adam bir ney tutmaktadır. Sırtında bir nakkare asılıdır ve buna bağlı bir mızrap boynundan aşağıya sarkar. Bazılarına göre adamın sırtında asılı olan şey, eskiden dervişler ve dilenciler tarafından kullanılan, hindistan cevizinden ya da abonozdan yapılma dilenci çanağı olan keşkülüfukaradır. Yorumlar ve İlham Osman Hamdi Bey'in bu tablosu, özellikle ilham kaynağına dair net bilgilerin olmadığı dönemde, geri kalmış bir toplumu çağdaşlaştırmaya çalışan bir aydının yorgun hâlini anlattığı şeklinde yorumlanmıştır. Kaplumbağaların esin kaynağının, Lale Devri'ndeki Sadabad eğlenceleri sırasında, hava karardıktan sonra sırtlarına mum dikilerek serbest bırakılan kaplumbağalar olduğu öne sürülmüştür. Bu yoruma göre, Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye gibi birçok kurumu kurmak ve yönetmek görevini üstlenen Osman Hamdi Bey, tabloda kendini terbiyeci, kendi iş yapış biçimine uyum gösteremeyen astlarını ise yemeğe ulaşmaya çalışan kaplumbağalar olarak göstererek, onları hicvetmektedir. 1869'da Tour du Monde isimli dergide yayınlanan Charmeur de tortues isimli gravür, Kaplumbağa Terbiyecisi'nin esin kaynağı olabilir. Başka yorumlara göre, düşünceli biçimde dikilen adam, sabır gerektiren zor bir iş olan kaplumbağaları terbiye etme işini, elindeki ney ve sırtındaki nakkareyi çalarak başarmayı ummaktadır. Bu yoruma göre de terbiyeci Osman Hamdi Bey'in kendisidir. Terbiyecinin zorlu işi elindeki müzik aletleriyle halletmeye çalışması, Osman Hamdi Bey'in de değişime direnen bir toplumu sanat yoluyla çağdaş seviyeye getirmeye çalıştığını, bu yüzden sanat okulu ve müze açma girişiminde bulunduğunu vurgular. Terbiyecinin, kaplumbağaları eğitmekte kullanacağı neyi üfleyemeyip arkasında tutması, Osman Hamdi Bey’in neyi üfleme, yani kaplumbağalar ile temsil edilen halkı eğitme kaygısından artık vazgeçtiği, çünkü derviş sabrının bile bir sonu olduğu şeklinde de yorumlanmıştır. Ayrıca tablodaki kablumbağaların ilham kaynağının, Osman Hamdi Bey'in Paris'teyken sokaklarda dolaştıklarını gördüğü, Charles Baudelaire'in Modern Hayatın Ressamı kitabında da bahsi geçen kaplumbağalar olduğu da öne sürülmüştür. Tablonun ikinci versiyonunun, 2009 yılında Sakıp Sabancı Müzesi'ndeki bir sergide sergilenmesi sırasında, tablonun ilham kaynağına dair yeni bir iddia öne sürülmüştür. Buna göre Osman Hamdi Bey, Tour du Monde isimli Fransızca bir derginin 1869 tarihli sayılarından birinde gördüğü bir gravürden esinlenerek bu tabloyu çizmiştir. L. Crépon tarafından bir Japongravüründen esinle çizilmiş olan bu resim, dergide Charmeur de tortues (Kaplumbağa Terbiyecisi) adıyla basılmıştır. Resimde, Osman Hamdi Bey'in tablosundaki terbiyeciye benzer şekilde giyinmiş yaşlı bir terbiyeci, elindeki ufak davulu çalarak bir grup kaplumbağanın bir masanın üzerine çıkmasını sağlamaya çalışmaktadır. Osman Hamdi Bey, 13 Temmuz 1869'da Bağdat'tan babasına gönderdiği mektupta, "bana yollamış olduğunuz Tour du Monde'u okudum" demektedir. Osman Hamdi Bey muhtemelen 1869 yılının ilk cildini okumuştur ve Kaplumbağa Terbiyecisi'ni çizerken bu gravürden etkilenmiş olabilir. Versiyonlar - 1906 Versiyonu -İşadamı Erol Aksoy'un 1 milyon dolar karşılığında satın alarak İktisat Bankası koleksiyonuna dahil ettiği tablo uzun süre bu koleksiyonda kaldı. Erol Aksoy'un varlıklarına İktisat Bankası kaynaklı borçları sebebiyle TMSF'nin el koymasıyla geçici süre devlete geçti. Eser Aralık2004'te 1,95 trilyonlira muhammen bedelle açık arttırmaya çıkarıldı. Pera Müzesi ile İstanbul Modern'in rekabeti ile geçen açık artırma sonucunda Pera Müzesi resmi, Türk resim sanatında bir esere verilen en yüksek fiyat olan 5 trilyon lira (yaklaşık 3,5 milyon dolar, sıfır atılmış lira ile 5 milyon TL) karşılığında satın aldı. Tablo halen Pera Müzesi'nde sergilenmektedir. Nisan 2009 itibarıyla tablonun değerinin yaklaşık 10 - 15 milyon TL (6,2 - 9,3 milyon dolar) olduğu tahmin edilmektedir. Daha önce İstanbullu Levanten bir aileye ait olan tablonun 1907 versiyonu, 1984 - 1986 yılları arasında Londra'daki bir müzayedede Erol Simavi tarafından 100 bin dolar karşılığında satın alındı. Halen Belma Simavi koleksiyonunda bulunan tablo, Sakıp Sabancı Müzesi'nde 2009'da düzenlenen Batıya Yolculuk - Türk Resminin 70 Yıllık Serüveni isimli sergide halka açık biçimde sergilendi. Nisan 2009 itibarıyla tablonun değerinin yaklaşık 4 - 6 milyon TL (2,5 - 3,7 milyon dolar) olduğu tahmin edilmektedir. Farklar Diğer Oryantalist ressamlar gibi Osman Hamdi Bey'in de herhangi bir tablosunu birden fazla defa çizmiş olması normal görülmektedir. Bir yıl arayla çizilen tabloların genel kompozisyonu oldukça benzerdir. İkinci versiyonda ilkinden farklı olarak beş yerine altı kaplumbağa bulunur. Ayrıca terbiyecinin sağındaki duvarda çerçeveli bir hat ile cam kenarında bir testi durmaktadır. Bu versiyonda ayrıca, resmin Ahmet Muhtar Paşa'ya ithaf edildiğine dair, ressamın el yazısıyla yazılmış bir not da vardır. |
2 ek ![]() OSMAN HAMDİ BEY1842 yılında İstanbul'da doğdu. Osmanlı ve batı kültürleriyle eğitilerek yetişmiş bir teknik ve siyaset adamı olan Sadrazam İbrahim Edhem Paşa'nın en büyük oğludur. İlkokul öğrenimini Beşiktaş'taki bir okulda yapan Osman Hamdi, 1856 yılında Maarif-i Adliye okuluna başladı. 1860 yılında hukuk öğrenimi için Paris'e gönderildi. Bu öğrenimi yanında, o devrin ünlü ressamlarının atölyelerinde çalışarak iyi bir resim eğitimi gördü. 1869 yılında ülkesine döndüğünde Bağdat İli Yabancı İşler Müdürlüğü görevini genç yaşında üstlendi. 1871'de İstanbul'a dönünce Saray Protokol Müdür Yardımcılığına getirildi. Ayrıca Osman Hamdi Bey, Kadıköy’ün ilk belediye başkanıdır.Osman Hamdi Bey On altı yaşındayken babası İbrahim Ethem Paşa, bir görev nedeniyle Viyana’ya gitti. Yanında oğlu Osman Hamdi’yi de götürdü. O dönemde İtalya ve Fransa sanatın beşiği sayılıyordu. Bu iki ülkede çok sayıda sanatçı yetişmiş, çeşitli eserler meydana getirmişlerdi. İbrahim Ethem Paşa, oğlunun sanata olan eğiliminin farkındaydı. Onun sanatçılarla tanışıp eserlerini görmesini istiyordu. Osman Hamdi, Viyana’da zamanının çoğunu müzeleri ve sergileri gezerek geçirdi. Gördüklerinden çok etkilendi. Geri döndüklerinde babasına eğitimine Fransa’da devam etmek istediğini söyledi. O yıllarda özellikle varlıklı ailelerin çocukları öğrenimlerine yurt dışında devam ediyorlardı. Babası İbrahim Ethem Bey de eğitimini Avrupa’da yapmıştı. Hatta Osmanlı Devleti’nin yurt dışına eğitim için gönderdiği ilk dört gençten biriydi. Onun için oğlunun bu isteğini memnuniyetle karşıladı ama orada hukuk okumasını arzu ettiğini söyledi. Böylece Osman Hamdi Fransa’nın Paris kentine giderek Hukuk Fakültesinde okumaya başladı. Osman Hamdi bir yandan hukuk okuyor, bir yandan zamanının çoğunu vazgeçemediği resme ayırıyordu. Güzel Sanatlar Akademisine de giderek o dönemin en önemli ressamlarından ders aldı. Bir süre hukuk ve resmi bir arada yürüttü. Ancak sonunda resmi tercih etti. Durmadan çiziyor, hocalarının beğenisini aldıkça daha fazla çalışıyordu. Genç yaşta gittiği Paris’te resim çalışmalarının yanı sıra arkeoloji ve müzecilik konusunda da dersler alıyordu. Çevresindekiler tarafından çok beğenilen tablolarını dostlarına hediye ediyordu. Güzel sanatlara olan sevgisi ve yeteneği yüzünden ünü giderek yayılıyordu. Ailesinin hukuk okuması için Paris’e gönderdiği Osman Hamdi Bey, artık iyi bir ressam olmuştu. ![]() 11 Eylül1881 tarihinde Müze-i Humayun‘da müdürlük görevine atandı. Burada birçok reformlar yaparak batılı anlamda müzeciliği Osmanlıya getirdi.1883 yılında kuruculuğunu üstlendiği Sanayi-i Nefise Mekteb-i Aliye‘nin müdürlüğünü yaptı. Yaptığı arkeolojik kazılar ve ülkenin topraklarına ait kültürel değerleri sahiplenme bilinciyle çıkarttığı Asar-ı Atîka Nizamnamesi ile Türk Tarih ve Arkeoloji’sine büyük katkılarda bulundu. yaptığı kazılar arasında Lagita Tapınağı ve İskender Lahiti de bulunmaktadır. Bu büyük eserlerin sergilenmesi için 1891 yılında “ilk türk müze binası” olan İstanbul Arkeoloji Müzesi‘ni açtı. Babasının Dahiliye Nazırı olmasından faydalanarak vilayetlere gönderilen genelgeler ile, Anadolu’nun her yerinden eserler istanbul’daki müzeye gönderildi. Müzeciliğinin yanında ressam olarak da önemli eserler verdi. Resimlerinde Paris’de bulunduğu dönem eğitim aldığı Gerome ve Boulanger‘in etkileri görülmektedir. Türk resminde ilk kez figürlü kompozisyonu kullanan ressamdı. Eserlerinde ayrıca oryantalizm etkileri de görülmetedir. Kadın temasını sıklıkla tekrar etmiştir. En ünlü yapıtları ise Kaplumbağa Terbiyecisi(1906) ve Silah Taciri (1908)’dir. “Kaplumbağa Terbiyecisi” adlı resminde Lale Devri‘ne ve Sadabat Eğlencelerine dair ipuçları bulunmaktadır. Resimde ayrıca tek ışık kaynağından gelen ışığın ana öğeler üzerinde yoğunlaşması sonucu gereksiz detaylardan arındırıldığı anlaşılmaktadır. Bir diğer önemli resmin olan “Silah Taciri”nde ise kendisini ve oğlunu resmettiği düşünülmektedir. Resimdeki diğer ana öğeler ise tüfekler, kılıçlar ve başlıklardır. Osman Hamdi Bey, ilk Türk arkeoloğudur. Osman Hamdi Bey, 1887-1888 yılları arasında yaptığı en önemli kazısında Sayda Kral Mezarlığı’nda dünyaca ünlü İskender Lahidi’ni bulmuştur ve Arkeoloji bilimine kazandırmıştır. İstanbul Arkeoloji müzesini kurarak 29 yıl müdürlüğünü yapmış ve bu müzeyi dünyanın en önemli müzesi haline getirmiştir. Osman Hamdi Bey'in müzenin müdürü olarak atanmasındaki en önemli etkenlerden biri dönemin ilk özel gazetelerinden Ceride-i Havadis ve Ruzaname-i Ceride-i Havadis'te yazdığı, eski eserlerin değeri ve korunması hakkındaki yazılardır. Eski eserlerimizin yabancılar tarafından götürüldüğü üzerinde duran bu yazılar dikkatleri Osman Hamdi Bey'in üzerine çeker. Müze müdürü olduktan sonra Osman Hamdi Bey'in ilk icraatlarından biri yabancıların yaptıkları kazılarda ortaya çıkan eserlerin yurt dışına kaçırılmasının önüne geçen bir nizamname hazırlamak olmuştur. Daha önce Dr. Dethiér tarafından 1874 yılında hazırlanan "Asar-ı Atika Nizamnamesi" Osmanlı topraklarından çıkan eserlerin yurt dışına çıkarılmasını engelleyen hükümler içermemektedir. Osman Hamdi Bey tarafından kaleme alınan "1883 Asar-ı Atika Nizamnamesi" bu sorunun önüne geçer. Osman Hamdi Bey kendi müdürlüğünden önce Çinili Köşk'te toplanmış ve sayısı 650 olan koleksiyonu bilimsel olarak düzenler. Müzede üst üste depolanmakta olan arkeolojik eserleri ele alarak bunların kaydedilmesi, onarılması ve sergilenmesi çalışmalarını yürütür. Ülkede yapılan arkeolojik çalışmaları tek elden kontrol eden disiplinleri oluşturur ve ilk Türk kazılarını başlatır. 1883-95 yılları arasında Bergama, Nemrut Dağı, Sayda, Lagina Hekate Tapınağı ve Sayda Kral Nekropolü'nde gerçekleştirdiği kazılar ile koleksiyonu çarpıcı bir hızla geliştirir. Türk müzecilik ve resim tarihinde pek çok önemli iz bırakmış olan Osman Hamdi Bey, 1910 yılında Kuruçeşme'deki yalısında hayata gözlerini kapamasının ardından kendi vasiyeti üzerine Eskihisar'daki evinin bahçesine gömülür. Bir devlet töreni ile defnedilen Osman Hamdi Bey'in mezarının iki ucuna isimsiz Selçuklu mezar taşı dikilerek, kitabesi ayrı bir taşa işlenmiştir. Planlarını kendisinin çizdirmiş olduğu İzmit, Eskihisar' daki evi 1987 yılında müze olarak düzenlenerek ziyarete açılmıştır. 24 Şubat 1910‘da İstanbul, Kuruçeşme‘de vefat eden Osman Hamdi Bey’in mezarı Çinili Köşk’de bulunmaktadır. Derlemedir. |
Osman Hamdi Bey |
| Saat: 11:11 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık