Geri Dön   MsXLabs MK > :: Akademik Forumlar :: > Psikoloji ve Psikiyatri
Facebook Hesabınızla Bağlanın (Connect with Facebook)
Cevap Yeni Konu Aç
Eski 07-04-2006   #21 (mesaj-linki)
arwen - avatarı
Cvp: Psikoloji



Unutmanın Nedenleri

Öğrenmenin tersi olan bir bellek işlevidir. Yani, öğrenilenlerin zihinde yeniden canlandırılamamasıdır. Unutmayla ilgili çeşitli kuramlar ileri sürülmüştür. Unutmanın tanımlanması ve türleri kuramların bu konudaki görüşlerine göre belirlenir.
Fizyolojik temellere dayanan kuramlara göre, unutma öğrenilenlerin ya da anıların beyindeki izlerinin zamanla aşınıp silinmesi sonucu olur.
Koşullanma yoluyla öğrenme kuramına göre; pekiştirilmeyen, ödüllendirilmeyen tekrarlar; uyaranlarla tepkiler arasındaki bağı zayıflatır, unutma ya da diğer bir deyişle, sönme olur.
Bir çok öğrenilen şey ve anılar bellekte saklı olmalarına karşın, unutulmuş gibi görünebilir. Freud ve diğer psikanalistler bunu baskı kavramıyla açıklarlar. Onlara göre, kişiye acı veren anılar bilinçten uzaklaştırılarak bilinç dışına atılır.
Daha önce de belirtildiği gibi, öğrenilen malzemenin ne derece öğrenildiği, öğrenilen malzemenin anlamlılığı, öğrenmeyi yapan kişinin öğrenmeye ne ölçüde güdülendiği, öğrenmeden sonraki etkenler de öğrenilenin belekte tutulmasını, saklanmasını ve hatırlanmasını etkiler.
Deneysel ruh bilimi araştırmalarında denekler herhangi bir öğrenme malzemesini hatasız olarak tekrarlayana dek öğrenmeyi sürdürürler. Araştırmacı, olabilecek en iyi hatırlamayı araştırıyorsa, deneklere tam öğrenme yaptırır. Yapılan araştırmalarda, tam öğrenmenin hatırda tutmayı kolaylaştırdığı, unutmanın daha az olduğu görülmüştür.
Öğrenilen malzeme anlamlıysa, anlamsız malzemeye kıyasla daha kolay hatırlanır. H. Ebbinghaus 1885'te yaptığı çalışmalarda, anlamsıza heceleri ( örneğin; TIC, PUV, GIB, vb. ) öğrenme malzemesi olarak kulanmış ve öğrenilen malzemenin anlamsız olmasının öğrenmeyi zorlaştırdığını saptamıştır. Araştırmada anlamsız hecelerden oluşan bir liste kusursuz bir şekilde iki kez tekrarlandığında, yani tam öğrenme olduğu belirlendikten sonra, bir zaman aralığı konmuştur. Kusursuz hatırlama için ilk denemede 1000 saniye kullanılmışken, ikinci denemede 600 saniye kullanılmış, 400 saniye tasarruf edilmiştir. Bu süre, bellekte tutulan malzemenin miktarının bir göstergesidir. Bu yönden tam bir öğrenme için çok elverişlidir. Daha önceden bir malzemeyi gören, öğrenen kişi ikinci kez aynı malzemeyi öğrenmesi gerektiğinde daha kısa sürede yeniden öğrenebilmektedir. Ebbinghaus, öğrenme ve yeniden öğrenme arasında yirmi dakikadan otuz bir güne kadar değişen çeşitli zaman aralıklarını kullanarak araştırmalarını sürdürmüştür. Ebbinghaus bu araştırmaları sırasında bir unutma eğrisi oluşturmuştur .
Şekilde de görüldüğü gibi, başlangıçta unutma çok hızlıdır. Sonra yavaşlamakta, en sonunda da aynı düzeyde sürmektedir. Başka bir deyişle, öğrenmenin hemen ardından hızlı bir unutma olur, daha sonra unutma azalır ve belirli bir düzeyde sabit kalır,
Hatırlama ve Unutma İlişkisi
Unutmada önemli olan bir diğer etken, bir öğrenmeyi yapmaya kişinin ne ölçüde güdülendiğidir. Kişi için belirli bir öğrenmeyi yapmak önemliyse bunu yapmak için istekliyse, daha bir öğrenme gerçekleştirir ve bunun sonucunda unutma daha az, hatırlama daha çok olur.
Öğrenme sırasında öğrenme işlemi yarıda kesildiğinde, tamamlanan öğrenmelere kıyasla daha fazla hatırlama olur. Buna " Zeigarnik olgusu" denir. Bu konuyla ilgili deneysel araştırmalarda deneklere bir dizi öğrenme görevi verilmiştir. Bunların bazısı deneyci tarafından yarıda kesilmiş, bir bölümü de tamamlatılmıştır. Aradan zaman geçtiğinde yarıda kesilen öğrenmelerin, tamamlananlardan daha iyi hatırlandığı görülmüştür. Zeigarnik, deneyin yarıda kesilmeyi başarısızlık olarak yorumlandığını, bunun denekte gerginlik yarattığını, bir öğrenmeden başka bir öğrenmeye geçince bu gerginliğin sürdüğünü ve unutmayı azalttığını ileri sürmüştür. Bir lokantada yapılan bir araştırmada, garsonların hesabı henüz ödenmeyen yemek siparişlerinin hepsini hatırladıkları, hesapları ödenen siparişleri hatırlamadıkları saptanmıştır.
Genellikle doğrulanan Zeigarnik olgusu, öğrenme durumunda kişilerin kişilik özelliklerine göre bazen doğrulanmayabilir. Örneğin; kendini her zaman başarılı olmaya güdüleyen, kusursuzluğu kendine amaç edinen bir kişi öğrenimin yarıda kesilmesini başarısızlık olarak yorumladığında, unutması da fazlalaşabilir. Ayrıca eğer tamamlanmayan iş çok zorsa ya da kişiyi çok fazla tedirgin ediyorsa, kişi bilinçsiz olarak unutma eğiliminde olabilir.
Öğrenmeyle hatırlama arasındaki geçen zaman aralığında kişinin neler yaptığı, hatırlama miktarını etkiler. Örneğin; bir öğrenme malzemesi %100 öğrenildikten sonra kişinin uyuması ya da başka işlerle uğraşması hatırlanan miktarı değişir. Kişi uyanık kaldığında hiç bir işle uğraşmasa bile, etrafında olup bitenler onu etkiler. Bu da hatırlama anında olumsuz etki yaratır. Bu konuda yapılan çalışmalarda, öğrenmeden sonra uyuyan kişilerin uyumayanlara göre daha çok hatırladıkları görülmüştür.

a) Unutma Nedenleri
Unutmanın nedenleri de kuramların açıklamalarına bağlıdır. Bazı psikologlara göre unutmanın nedeni engelleyici etkidir. Bu etki iki şekilde olur:
1. Geriye doğru engelleyici etki (geriye ket vurma )
2. İleriye doğru engelleyici etki ( ileriye ket vurma )
Öğrenmeden önce ya da sonra yer alan başka bir öğrenme, hatırlama ve geri getirmeyi olumsuz yönde etkileyebilir. Söz konusu öğrenmeden önce yapılmış bir öğrenmeden kaynaklanan etkiye ileriye doğru, sonra yapılmış bir öğrenmeden kaynaklanana geriye doğru engelleyici etki denilir. Örnek olarak 30-40 kişinin bulunduğu bir sınıfa giren öğretmen öğrencilerin ismini sorup öğrenir. Daha sonra başka bir sınıfta aynı şeyi yapar. İlk sınıfta öğrenilen isimleri hatırlama gücü daha sonraki sınıfta öğrenilenlerin etkisi altında bozulur. Bu geriye doğru engelleyici etkidir. Bunun tersi de olabilir, o zaman ileriye doğru engelleyici etki söz konusudur. Yani, önce öğrenilenler sonra öğrenilenlerin hatırlanmasını güçleştirebilir.
Öğrenmeyle hatırlama arasındaki geçen süre içinde yeni bir öğrenmenin gerçekleşmesi, ilk öğrenilenlerin bellekte saklanmasına olumsuz bir etki yapar ve ilk öğrenilenleri hatırlama miktarı düşer. Buna " geriye doğru engelleyici" ya da " geriye ket vurma" denir. Bu olgu aşağıdaki gibi bir deney düzeniyle araştırılarak saptanmıştır. Böyle bir çalışmada iki gruba da ( A ) öğrenmesi yaptırılmış, daha sonra deney grubuna ( B ) öğrenmesi yaptırılırken,kontrol grubu dinlenmeye bırakılmış, yeni bir öğrenme yapmamıştır. Bir süre sonra uygulanan hatırlama testi sonucunda deney grubunun, kontrol grubuna göre daha az şeyi hatırladığı görülmüştür. Diğer bir deyişle, sonraki öğrenme önceki öğrenmenin hatırlamasına ket vurmuştur.
" İleriye ket vurma " ya da " ileriye doğru engelleyici " etki olarak tanımlanan durumdaki deney düzeni ise aşağıda görüldüğü şekilde hazırlanır.

Burada deney grubu ( A ) öğrenmesini yaparken, kontrol grubu dinlenir. Sonra her iki gruba da ( B )öğrenmesini yapar. ( A ) öğrenmesini yapan deney grubu, yalnızca ( B ) öğrenmesini yapan kontrol grubuna göre ( B ) öğrenmesini daha az hatırlar. Başka bir deyişle, önceki öğrenme sonraki öğrenmenin hatırlanmasını bozmuş, ket vurmuştur.
İleriye ve geriye ket vurma ya da bozucu etkini olup olmaması, iki öğrenme işlemi arasındaki benzerliğe bağlıdır. Eğer iki öğrenme malzemesi birbirine çok benziyorsa, bozucu etki çok az olur ya da olumlu aktarma olur; öğrenilen malzemeler hem daha kolay öğrenilir hem de daha kolay hatırlanır. Bunun tersine, iki öğrenme malzemesi birbirinden çok farklıysa bozucu etki, ket vurma çok az olur. Çünkü birbirine benzemeyen iki öğrenme arsında olumlu ya da olumsuz aktarma çok az olur.
Freud' un kuramına göre bastırma mekanizması da unutma nedenidir. Birey, kendini rahatsız eden konuları bilinçaltına iterek bu kaygıdan kurtulmak ister. Bilinçaltına itilen olayların hatırlanması oldukça güçtür.
Bazı kuramlara göre; öğrenilenlerin kullanılmaması unutma denir. Uygulamaya giren bilgiler zaman zaman tekrarlandığı veya alışkanlık haline geldiği zaman unutulmaz. Kullanılmayan bilgilerin kayıtlı olduğu sinir hücrelerinin sinaptik bağları zayıftır. Bu nedenle hatırlamak oldukça güçtür.
Öğrenmeyi koşullanmayla açıklayan görüşlere göre de koşullanmanın sönmesi bir unutmadır. Organizma, koşullu uyarıcı ile koşullu tepki arasındaki bağı unutur. Artık beklenen tepkiyi göstermez.
Bu nedenlerin yanı sıra bazı bellek bozuklukları unutma nedenidir.
Bellek yitimi (amnezi) çeşitli organik veya psikolojik nedenlerle hatırlama gücünün yitirilmesidir. Bellek yitimi kısmi veya genel olabileceği gibi, kısa süreli veya süresiz de olabilir.
Diğer bir unutma nedeni, beyin hücrelerinin yıpranmasına bağlı olarak gelişen organik bozulmalardır. Organik bozulmalar yaşla ilgili yıpranmalar, beynin bazı bölgelerine yeterli kan gitmemesi bağlı yıpranmalar olarak ortaya çıkar. Bunun yanında yeterli protein sentezinin yapılmaması bilgilerin kodlanmasını engeller. Kodlanmayan bilgiler kısa zamanda tamamen unutulur.

Son Düzenleyen GusinapsE; 07-04-2006 @ 03:19.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et
Eski 07-04-2006   #22 (mesaj-linki)
GusinapsE - avatarı
DİN PSİKOLOJİSİ

I- DİN PSİKOLOJİSİNİN TANIMI

Modern psikolojiye paralel olarak gelişen ve onun bir dalı olarak nitelendirilen din psikolojisi herşeyden önce, insana özgü olan dinsel yaşamın psikolojik açıdan çeşitli yönlerini inceler. Diğer bir deyişle, din psikolojisi, dinin insan ruhundaki temel karakteristiklerini, davranışlara yansıyan etki durumlarını söz konusu eder.
Ruh-beden ilişkisi ile çevre-kültür etkilerinin bütünlüğü içinde ele alınan dinsel inancın birey ruhunda pek çok çeşitlenmeler (tenevvü, varieties) göstermesi doğaldır. Din psikolojisinin fenomenleri ön yargılardan, değer ölçüsüne varan sonuçlandırmalardan uzak olarak, bilimsel yöntemlerle araştırılıp sınıflandırılır. Din psikolojisi, mistik yaşantıların türlü yönlerini gözden geçirirken bunlardan psikolojik değerlere ve aralarındaki birliğe dikkati çekmeğe çalışacaktır, fakat hiçbir biçimde, bu haller üzerine öğütlerde bulunan, dinin emir ve yasakları üzerinde geçerlik ve geçerlilik tartışması yapan, kısaca, değer problemleriyle ilgilenen bir bilim olmayacaktır. Hiçbir dinin savunmasını yapmayacağı gibi hiçbir dini de küçümsemiyecektir.
Bugünkü din psikolojisi, Antik Yunan'dan bu yana birçok filozof ve teoloğun insan ve din açısından öne sürdükleri teoriler, düşünceler değildir. Dinsel duygu ve aksiyonla ilgili psişik olgunun, kendi yapısı içinde, bağımsız olarak incelenmesidir. Diğer bir deyişle dinsey yaşayışın çeşitli belirtilerinin, çağdaş psikoloji verilerine göre incelenmesidir.
Din psikolojisi, mantık, ahlak, hukuk ve estetik gibi kendi alanlarına birtakım ilkeler getiren, kural (norm) koyan normatif bir bilim dalı da değildir. Kesinlikle değer yargılarıyla uğraşmaz, sadece olayları olduğu gibi tüm ayrıntılarıyla tanıtmak ve betimlemek (tasvir etmek) ister. Bunun sonucu olarak, insan ruhunun derinliklerine, dinsel bilince nüfuz etmek ister. Böylece, onun değişme ve gelişmelerini gözlemek ve bunları sınıflara ayırarak genel sonuçlara varmakla, bilim düzeyinde geçerli bilgilere erişmiş olur.
Din Psikolojisinin Genel Psikoloji İçindeki Yeri ve
Diğer Bilimlerle İlişkisi
İlk ve Ortaçağda ruh üzerine yürütülen metafizik görüşlerden uzaklaşarak, XIX ncu yüzyılın ortalarına doğru kurulan psikoloji, metot ve amacı bakımından bilimsel bir düzeye çıkar.
Genel psikoloji, ruha özgü olan herbir belirtiyi inceleme çerçevesine alır. Böylece, bilimsel psikolojinin konuları genişleyip gelişirken, insanla doğrudan doğruya ilgili olan sınır alanlarında, yeni bilgi dalları, diğer bir deyimle, yan disiplinler ortaya çıkar. Bunlardan biri de din psikolojisidir.

İslam'a Göre İnsan Olarak Sosyal Zaaflarımız

İnsan, dünyanın şartlarına göre yaşayabilecek bir şekilde yaratılmıştır. En güzel bir yaratılışa sahip olan insan, doğru tercihlerine göre “en şerefli” bir varlık olabileceği gibi, yanlış tercihlerinin sonucu da “hayvandan aşağı” bir duruma düşebilme potansiyeline sahiptir. Genel bir anlamda ifade edecek olursak, insanın dünya hayatı bu iki nokta arasında şekillenmektedir. İnsan, kendisini keşfedip değerini kavradığında şerefli bir hayatın adayı olur. Böyle adaylardan meydana gelen bir dünya hayatı, anlamını bulan ve bu anlama göre şekillenen bir dünya hayatı olacaktır. Aksi olduğunda ise, insan olma ve insanca yaşama özelliklerinden soyutlanmış varlıklar ordusunun, zulmüne sahne olan bir dünya hayatı olacaktır.
İnsan, kendisini ne kadar tanıyor? Onu “şerefli” veya “hayvandan aşağı” bir dereceye düşürebilecek özelliklerini ne kadar biliyor?
Eskilerin deyimiyle “kişi kendini bilmek kadar arif olmaz” veya Yunus’un ifadesiyle “ilim kendin bilmektir” v.s gibi sözlerle, insanın kendisini mutlaka tanıması gerektiği düşüncesine vurgu yapılmaktadır. Çünkü, kişinin kendisini tanıması, onu Allah’ı tanımaya yönlendirecektir. “Kendini bilen, Allah’ı bilir.” sözü bize bu gerçeği ifade etmektedir.
Mükemmel bir yaratılışa sahip olan insanın hiç zaafları yok mudur? Elbette vardır. Çünkü insan, iyiye de kötüye de meyilli olan bir varlıktır. Dolayısıyla iyi de kötü de, insan içindir. İşte burada karşımıza “sınav bilinci” çıkmaktadır. Bu iyi ve kötü, insanın sahip olduğu iradesiyle, aklıyla tercih edebileceği bir durumdur. İradesi ve aklıyla yapacağı bu tercihler, sonuç itibariyle insanın değerini ortaya çıkaracaktır.
Kur’an-ı Kerim’de birçok ayetlerde insanın yaratılışında varolan zaaflarından, özelliklerinden bahsedilir. Gerek tarih içinde gerekse günümüzde psikologlar, filozoflar, sosyologlar da insanın bu özelliklerini çeşitli deney ve gözlemlerle ortaya koymuşlardır. Her ne kadar kişilerin sahip oldukları zaaflar, öncelikle kendilerini ilgilendiriyor olsa da, zamanla bunlar tüm insanları etkileyebilecek sosyal zaaflara dönüşebilme özelliğine sahiptir. Bu düşünceyle günümüz toplumlarını ilgilendiren, günlük yaşantımızda sıkça karşılaştığımız ve toplum hayatımıza olumsuz katkıları olan sosyal zaaflarımızdan, birkaçını sizlerle paylaşmanın uygun olacağını düşünüyorum.
İnsan tek başına yaşayan bir varlık değildir. O daima bir topluluk içinde yaşayan ve zorunlu sosyal birlikteliğe sahip olan bir varlıktır. Diğer kişilerle ilişkide bulunur. İnsan yaşadığı topluma bağlanmakta, onun bütün kural ve değerleri kendisini etkilemektedir. Dinini, dilini, giyimini, estetik anlayışını, ahlâk kurallarını, zevklerini büyük oranda içinde yaşadığı toplumun, kural ve değerleri tayin etmektedir. Adeta İnsan, içinde yaşadığı toplumun damgasını taşır.

Son Düzenleyen GusinapsE; 16-04-2006 @ 21:09.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et
Eski 07-04-2006   #23 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Sıcak CinneTi

Aslında mekan değişimi ve bu arada yapılan yolculuklar zevkli ama birkaç gündür oldukça sıcaklaşan hava tahammül noktasını zorlaştırıyor. Yol güzergahı boyunca malûm ağır aksak ilerlerken beklenen oluyor, anında strese giriyorsunuz.Sıcağı daha fazla hissediyorsunuz. Doğal olarak etrafı inceliyorum. Arabalardaki ve yoldaki insanlar sıcaktan bunalmış, halsiz, yorgun,terlemiş; klimalı olanlar ise beklemekten asabi, her an patlamaya hazır bir bomba gibi olmuş. Öfkeli mimik ve hareketleri ile birbirleri ile etkileşmekteler. Normalin dışında farklı davranışlar.Soru sormaya ,irdelemeye ve programlanmış beynim hemen bu oluşun nedeni üzerinde duruyor.

Sıcağın insanlar üzerindeki etki mekanizmasının, onları öfkeye, kırıcı hatta darp yapmaya ,cinnet geçirip cinayet işlemeye kadar yönlendiren yönü ne olabilir?
Her zamankinden değişik hava koşulları hangi mekanizma ile canlıları etkilemektedir?
Bu konumun belirli psikiyatrik bozukluklar ile bir bağlantısı var mıdır?
Hava ve çevre koşulları herkes için aynı iken niçin bazı insanlar daha tepkiseldir?

Bu değerlendirmede düşünülmesi gereken temel nokta ,aşırı, alışılmamış sıcağın stres’e neden olduğudur. Stres, burada ,organizmanın yeni olarak karşılaştığı ,adaptasyon gerektiren koşullar ile etkileşimi anlamında kullanılmaktadır.

Dolayısı ile aşırı sıcaklar, alışılmamış beyinler de stres olarak algılanacak ve vücut buna karşı tedbir alma zorunluluğu ile strese karşı adaptasyon yollarını devreye sokup uygulamak isteyecektir...


Stres olarak algılanan duruma karşı vücutta sempatik sinir sistemi denilen,( istemsiz çalışan sinir sitemine dahildir) sisteme ait
adrenalin veye noradrenalin gibi nörohormonal mediatörler veya biyokimyasal maddeler salınacaktır.

Adrenalinin ağırlıklı salgılandığı olaylarda tepki ,korku ,kaçma kendini savunma şeklinde olacak;
noradrenalin salgısı fazlalığı ile giden durumlarda kişi agresif davranıp saldırganlaşacaktır.Bu arada sıcağa tepki olarak hipotalamustaki ısı kontrol merkezi vücut içi ve dışı sıcaklık farkını tolare ederek deriden terleme şeklinde ısı kaybını ayarlamak için deri ve yakın çevresindeki damarların genişlemesini sağlayıp buraya olan kan akımının artmasını düzenleyecektir.Beyine giden kan ve genel dolaşımdaki kanın önemli bir kısmı perifer dediğimiz uç bölgelere yönlenecek, beynin beslenmesi azalacaktır.Beyin kabuğu dediğimiz kortexe ulaşan kanda azalma, oksijen ve
glikoz miktarını azalması ile fonksiyon kaybına sebebiyet verecektir.

Beyin kabuğundaki hücreler arası iletişim ağı olan sinapslarda.direkt güneş ışığı ve noradrenalinin hızlı tepki verdirten etkileri, hücreler arası uyarılabilirlik için gerekli olan enerjiden fazla enerji potansiyeli oluşturarak kısa devrelere sebep olup, ani öfke patlamaları şeklinde tezahür edecektir.

Öfke patlaması şeklinde oluşan enerji deşarjlarından sonra, birçok hücre devre dışı kalacağındandır ki ; yorgunluk hissi meydana gelecektir.Bu tip enerji kaybı bir sonraki uyarıya cevabı belirleyecek uyarılabilirlik eşiğini düşürecek böylece kişi yoğun uyarıya karşı daha hassas olup yeterli tepkiyi veremeyecek, daha sinirli hale gelecektir.

Tüm bunlar arabada kısa sürede aklımdan geçerken, birden yaptığım psikiyatri rotasyonunu anımsayıp, tüm bunları teyit edici bilgiyi anımsamıştım..İki uçlu mizaç bozukluğu denilen hastalığın manik episodu daha çok yazın sıcak havada oluyordu.Beyin hücrelerinin aralarındaki sinapslardaki bir tip bozukluk olduğu düşünülen bu rahatsızlıkta, ani üzüntü, psikolojik ve fiziki travmalar, ölüm,ayrılık, yakınlarını kaybetme, boşanma gibi stresler, hastalığı uyarıyor, ani ataklara sebebiyet veriyordu.Adrenalin ve noradrenalin etkisi ile agresif ve "karşıdakine" zarar vermeye yönelik düşüncelerin ortaya çıkması kolaylaşıyordu.Tabii buna yardımcı bir faktör de bu rahatsızlıkta mantık sınırlarını aşan çok abartılmış "kişisel" benlik anlayışı oluyordu.Hastaların çoğu cinnet geçirme hikayeleri ile başvuruyorlardı.

Bütün bunların yanısıra sorulması gereken önemli bir soru da bu şartlar ortak olmasına rağmen neden herkes aynı tepkiyi göstermiyordu? Bunu cevabı mantık ölçüleri içerisinde ele alınırsa şöyle sıralanabilir:Gösterdiği tepki normal dışı kabul edilenlerde sıcaklık sadece açığa çıkarıcı bir stres faktörüydü. Temelde değişik tepkilerin altında kültürel yetiştirme biçimi, genetik özellikler, beynin biyokimyası, o anki astrolojik etkiler vardı. Dolayısı ile "şahsi, münferit" tepkiler meydana geliyordu.

Sıcak hava ve sıkışık trafikteki bu düşünceler beni belli bir süre için bile olsa maddi ortamdan düşünsel boyuta çekmiş ve rahatlatmıştı. Uzun süre tıkalı olan trafiğin yavaş yavaş açılması ile ve konuyu çözmüş olduğumu düşünmenin verdiği tatmin hissi ile yoluma devam ederken,oluşları ele aldığınız yönünün dışında da değerlendirmenin mümkün olduğu, hiçbir şeyin altını "sadece böyledir" diye çizmemek gerektiği aklıma geldi.Oluşturulan veya üretilen ile kayıtlanmak sadece sınırlanmak demekti.Bu da beyne yapılabilecek en büyük zulümdü.Unutmamak gerekir ki her değerlendirmenin ötesinde daha fazlası mevcuttur.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et
Eski 07-04-2006   #24 (mesaj-linki)
Mystic@L - avatarı
Cvp: Psikoloji

Dünyada ve Türkiye�de Psikoloji Tarihi

Psikoloji tarihi ve genel olarak teorik psikoloji Türkiye�de henüz bir araştırma alanı olmaktan uzak bulunuyor. Konuyla ilgili çevirilerin sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Üniversitelerin psikoloji bölümlerinde �psikoloji tarihi� dersleri daha yeni yeni yer bulmaya başladı. Bununla birlikte psikoloji felsefesine ilişkin pek bir çalışma yapıldığını iddia etmek mümkün değil.

Teorik psikolojiye gösterilen ilgi konusunda aslında Türkiye ile bir çok Avrupa ülkesi arasında önemli bir fark bulunmuyor. Gerçi psikoloji tarihine ilişkin dünya üzerindeki ilk çalışmaların yazımı aşağıda değinilecek nedenlerle psikoloji tarihinin erken dönemlerine dayanır. Ama psikoloji tarihinin bir alt-alan olarak kurumsallaşması ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle de 1960�ların ortalarında mümkün olmuştur.

Psikoloji tarihi historiyografyası içinde sadece psikoloji tarihi için değil genel olarak bilim tarihi için de geçerli olan iki dönem ayırt etmek mümkündür. Psikoloji tarihi yazımında �eski� tarih diye adlandırılan birinci dönem 19. yüzyılın ortalarından 1950�li yılların ortalarına uzanır. Bu dönemin psikoloji tarihi çalışmaları, diğer bilimler için de geçerli olduğu gibi alanın içindeki eski araştırmacılar tarafından yürütülür. Bu araştırmacılar genellikle artık bilimsel araştırma yapmayı bırakmış ve kendilerini çalışmış oldukları alanın tarihine ilişkin çalışmalara vermişlerdir. Üstelik bu araştırmacılar herhangi bir tarih formasyonuna sahip de değillerdir. �Eski� psikoloji tarihi yazımının klasik çalışması şüphesiz E. G. Boring�in 1929�da yayınlattığı �History of Experimental Psychology� adlı eseridir. Boring�in çalışmasından da görülebileceği gibi �eski� tarih yazımı, Thomas Leahey�in (1991, s. 34) terimiyle, �yukarıdan� bir tarih yazımıdır. Eleştirel olmaktan çok, politik ve diplomatiktir. Temel konusu �büyük� adamlar ve �büyük� olaylardır. Okunulabilir hikayeler anlatır ve bunları başka tarihçilerden çok, halkın eğitimli tabakasına sunar. Yani bir nevi �popüler tarih� anlayışını benimser.

Tarih yazımında �yeni� dönem, psikoloji için ancak 1960�ların ortalarında gelişebildi. Ancak tarih yazımına tümüyle bu yeni anlayışın egemen olduğunu bugün bile söylemek mümkün değildir. Bu yeni dönemin başlıca özelliği psikoloji tarihi yazımının bir uzmanlık alanı haline gelmesidir. Artık bu araştırmalarda tarih formasyonu da önemli bir yer tutmaktadır. Bu dönemin bir diğer özelliği de �eski� tarih anlayışı tarafından pek de dikkate değer bulunmayan psikolojinin sosyal yapısının incelenmesidir. Burada kastedilen sadece bilimsel topluluğun kendi iç örgütlenişi değil, aynı zamanda bu topluluğun örgütlendiği toplumun da yaşayışıdır. Bu anlayış psikolojiyi toplumdan ve tarihten soyutlanmış bir takım �büyük adamların� yarattığı bir bilim dalı olarak ele almamakta, onu içinde bulunduğu toplumsal ve tarihsel bütün içinde tanımlamaya çalışmaktadır. Özellikle 1960�lardaki öğrenci hareketinin ve sonrasında hızla gelişen eleştirel psikoloji akımlarının da etkisiyle bugün modern tarih yazımı sıklıkla eleştirel ögeler barındırmaktadır.

Psikolojinin kendi tarihine ilişkin genel ilgisizliğinin dayanak noktasını psikoloji içindeki hakim paradigmanın belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Psikolojinin bir �doğa bilimi� olduğu iddiası ve psikologların teorik değil deneysel çalışmalarla ilgilenmesi gerektiği bütün dünyada bir çok psikolog tarafından paylaşılan bir görüştür. Bu görüşe göre psikoloji tarihinin araştırılması da psikologlara değil bilim tarihçilerine bırakılmalıdır.

Oysa bu, psikolojinin kendine özgü bir takım özelliklerinden dolayı mümkün değildir. Psikoloji tarihine yönelik ilgi salt bilim tarihi çerçevesinde değerlendirilemez. Psikoloji tarihinin kendi tarihine bakıldığında görülecek olan, bu konuyla ilgili çalışmaların psikolojinin bir takım �kriz� dönemlerinde yoğunluk kazandığıdır. Örneklemek gerekirse: Psikoloji 19. yüzyıldan 20. yüzyıla girilirken bağımsız bir araştırma ve bilgi alanı olarak komşu disiplinlerine karşı dayanabilmek ve kendi sınırlarını belirlemek zorundaydı. Bu zorunluluk teorik psikoloji çalışmalarına olan eğilimi güçlendirmişti. Aynı şekilde 20li yıllar ve 30lu yılların başında psikoloji, birbirleriyle yarış halinde çok sayıda okul ve anlayış tarafından parçalanmak tehdidi altında bulunuyordu (Benetka, 2002, s. 12). Yine psikolojinin �kriz�lerine dair bir diğer örnek de psikolojinin çevresel nedenlerle yeniden yapılandırılmak ihtiyacında bulunduğu dönemlere ilişkindir. Nazizm sonrası Almanyası ve Avusturyası buna iyi birer örnektir (Geuter, 1980).

Görüldüğü üzere psikoloji tarihinin gündeme gelişi psikolojinin �kriz� dönemleriyle bir paralellik taşımaktadır. Thomas Kuhn�un (1976) terminolojisini metaforik olarak kullanırsak, psikoloji tarihi �kriz� ve �devrim� dönemlerinde gündeme gelirken, �olağan bilim� döneminde yadsınmaktadır.

Buradan hareketle psikoloji tarihinin Türkiye�de neden genellikle gündem dışı olduğuna dair fikir yürütmek mümkündür. Bir çok orta ve az gelişmişlikteki ülkede de durum aynıdır: Bilimsel bilgi bu ülkelere büyük oranda dışarıdan �ithal� edilmektedir ve yine Kuhn�un kavramlarını kullanmak gerekirse ithal edilen �kriz�ler değil, genellikle �ders kitapları� bilimidir. Bu nedenle �Krizler� ve �paradigma değişimleri� çevre ülkelerde merkez ülkelerde yaptığı etkiyi yapmamakta ve bu ülkelerde psikoloji çalışmaları sürekli ithal edilen bir �olağan bilim� durumunda kalmaktadır.

Diğer yandan psikoloji tarihi çalışmaları günümüzde çevre ülkelerde de önem taşımaktadır. Bu ifadeyle yukarıda belirtilen, psikoloji tarihi çalışmalarının yoğunluğunun psikolojinin �kriz�leri ile paralellik taşıdığı iddiası arasında bir çelişki yoktur:

Birincisi özellikle bilgi akışının hızlanmasıyla birlikte artık merkezlerdeki �krizler� çevre ülkeler tarafından da çok daha şiddetli hissedilmekte, modern tartışmalar eskiye oranla oldukça hızlı bir şekilde çevre ülkelere dahil olabilmektedir. Üstelik kimi alanlarda çevre ülkelerden gelen çalışmaların sayısı, hiç de merkez ülkelerdekilerden az değildir.
İkinci olarak, çevre ülkeler de geçmişte, merkez ülkelerdeki paradigmaları benimseyerek �kriz�leri savuşturamamış, belki bir miktar geciktirmiş, ancak bu paradigmaların kendi ülkelerindeki sağlamalarının yapılmasında hep bir takım sorunlarla karşılaşmışlardır. Bunun sonucunda �daha ulusal� psikoloji geleneklerinin gündeme gelmesi sözkonusudur. Bugün kimi Arap ülkelerinde İslam ile psikolojinin bütünleştirilmelerine yönelik bir eğilim görünmektedir (bak. Abou-Hatab, 1997). Bugün özellikle kültürler-arasılık boyutunda psikolojinin yeni bir �kriz�inden sözedildiğini duymak şaşırtıcı değildir. Bu �kriz� artık merkez ülkelerin sınırlarını aşan genel bir �kriz� olarak değerlendirilmelidir. Psikoloji tarihi bilgisi de bu �kriz�in hangi yolla aşılacağına ilişkin ipuçlarını elinde bulundurmaktadır.

Son Düzenleyen GusinapsE; 08-04-2006 @ 00:02.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et
Eski 07-04-2006   #25 (mesaj-linki)
GusinapsE - avatarı
Gelişimsel psikoloji

Gelişimsel psikoloji

Gelişim düzeyi kavramını Jean Piaget e borçluyuz. Piaget Teorisi olarak bilinen teori, herkesin değişmez bazı düzeylerden geçtiğini ve bunların birbirinden ölçülebilir olarak ayrıldığını ortaya koymuştur.

Teoriye göre, öğrenme nicel değil, niteldir. Yani, küçük bir çocukla büyük bir insana aynı soru sorulduğunda çocuğun farklı cevap vermesinin nedeni bilgi miktarının az olması değil, dünyaya farklı şemalarla baktığından kaynaklanmaktadır. Burada "şema" kelimesi ile organizmaların içinde yaşadıkları dünyayı kurgulamak ve davranış belirlemek için kullandıkları zihinsel organizasyonlar kasdedilmektedir.
Piaget, her organizmanın doğduğunda "refleks" olarak adlandırılan temel şemalarla dünyaya geldiğini, diğer yaratıkların aksine insanoğlunun bu şemaları bırakıp yeni şemalar oluşturabildiğini söyler. Piaget teorisinin temeli de "denge prensibi" olarak adlandırılan bu temele dayanır. Yerleşik bir şema üzerine yeni bilgiler edinildiğinde (asimilizasyon) uyumsuzluk ve bir çatışma, dengesizlik oluşuyorsa, mevcut şema değiştirilir (accomodation) ve yeniden düzenlenir. Örneğin Latin harfleriyle okuyup yazmaya alışık birinin aynı karakterlerle okunup yazılan bir dili öğrenmesi Kiril alfabesiyle okuyup yazan birinden daha kolay olacaktır. Ancak yeni dili öğrenebilmek için mevcut şemalarını değiştirmesi gerekecektir.
Piaget, çocukların gelişimlerinde 4 ana aşama olduğunu ortaya koyar:
//

Duyu-hareket

Genelde gelişimin ilk iki yılında gerçekleşir. İçgüdüsel hareketlerin ağırlıkta olduğu bu dönemde önce kendini çevresindeki objelerden ayırır. Daha sonra hareket edebildiğini ve objeleri hareketlendirebildiğini anlar. İpleri, giysileri çekiştirme gibi. En son olarak obje sürekliliğini (object permanence) sağlar ve nesneleri algılamadığı zaman onların var olmaya devam ettiklerini kavrar. Bu dönemde bebeklerde görülen en yaygın özellik nesnenin sürekliliğini kavrayamaması nesnelerin büyüklük ve hacimlarinin farkında olmamasıdır. refleksleren şemelera geçilir,doğadan ayrışım gerçekleşir,ertelenmiş taklit,monolog,hedefe yönelik davranışlar gerçekleştirilir,nesne sürekliliği,bu dönem gelişim özellikleridir

İşlem öncesi

Genelde 2-7 yaşları arasında yaşanır. Objeleri kelime ve resimlerle simgeleyebilmeyi öğrenir ve "dil" kullanmaya başlar.Benmerkezcidir, kendinden başkalarının bakış açılarını algılamakta zorlanır. Objeleri sadece tek bir özelliklerine göre sınıflandırabilir. 2 dönemden oluşur. 2-4 yaş sembolik ve 4-7 yaş sezgisel dönem. paralel oyun,oyunun simgeleşmesi,toplu monolog,kişilerin sürekliliği,animizm,tek yönlü düşünce bu dönemde görülen gelişimsel özelliklrdir.

Somut İşlemler

Genelde 7-11 yaş arası yaşanır. Olaylar ve nesneler hakkında mantık yürütebilir. Sayıların korunmasını genelde 6 yaşında, kütlenin korunmasını genelde 7 ve ağırlığın korunmasını genelde 9 yaşında kavrar. Nesneleri birkaç özelliklerine göre gruplayabilir ve organize edebilir (büyükten küçüğe, hafiften ağıra doğru gibi) somut işlemler yapılır,çok yönlü sınıflama yapılır,korunum kavramı kazanılır,ben merkezci düşünce tarzından kurtulur göreli düşünmeye başlar,

Soyut İşlemler

Soyut hipotezler üzerine mantık yürütebilir, varsayıma dayanan, geleceğe yönelik, ideolojik problemlerle ilgilenmeye başlar. Buda demektir ki çocuklar geç algıdan erken algıya iletler ergen egosantrizmi başlar

Son Düzenleyen GusinapsE; 16-04-2006 @ 21:10.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et
Eski 07-04-2006   #26 (mesaj-linki)
Mystic@L - avatarı
Cvp: Psikoloji

Bilimsel Yöntem

Bilada'nın 'felsefe ne işe yarar' başlıklı mesajına cevap vermeye çalışacağım. Bilada aslında soru sormuyor; benim de bir şey yazmaya niyetim yoktu. Ne var ki ODTÜ mezunlar gününde bölümü ziyaret eden arkadaşların dolduruşuna gelmiş bulunuyorum. Artık kusura bakmayın.

Bilim metodolojisi bilim felsefesi içinde yer alsa da, yaygın inanış odur ki, ise felsefeyi karıştırmadan, gerçeği keşfetme yolunda "objektif" bir yöntem tanımlayabilir, buna da bilimsel yöntem diyebiliriz. Özellikle deneysel bilimle uğraşanların görüşü böyle.

Bilimsel yöntemin, pek kabaca, söyle bir yol izlediğini kabul edebiliriz: Elimizde bir bilgi birikimi var; kuramlardan, çok sayıda teorem ve önermelerden oluşuyor. Bunlar daha önce türlü sınamalara tabi tutulmuş ve bugüne kadar her sınamayı geçmişler; yani henüz reddedilmemişler. Bu bilgilere dayanarak ve gözlemlerden de yararlanarak henüz sınamaya tabi tutulmamış yeni bir önerme, yani bir hipotez vazediyoruz. Bu hipotezin bilimsel değer taşıması sınanabilmesine (falsifiability) bağlı. Sınama bir defalık bir şey değil; defalarca tekrarlayabilmek lazım (replication); hipotezin ardındaki önermenin değişik koşullar altında geçerliğini koruyup korumadığına bakmak lazım. Hipotez sınamadan geçemezse reddediliyor; geçerse kabul edilmiş olmasa da reddedilmiyor. (Yani bilimde ispat mümkün değil ve böyle bakıldığında teoremler kıdemli hipotez olmaktan öteye gitmiyor. Ama bu bir sakınca da değil; bilimin gücü bu müşkülatı kabul etmesinden kaynaklanıyor bir bakıma..) Görüldüğü üzere buradaki anahtar merhale sınama merhalesi ve bunun tamamıyla ampirik olması gerek; yanı mümkünse deney yoluyla, değilse en azından gözlem yoluyla yapılacak.

Bu prosedürün bilimsel olması, önce sınamanın ne ölçüde geçerli (valid) ve güvenilir (reliable) olduğuna bağlı. Sınama ölçüm gerektirecek; acaba gerçekten ölçmek istediğimiz değişkeni mi ölçüyoruz sorusu geçerlilik sorusudur. Yaptığımız ölçüm doğru mu sorusu ise bir güvenilirlik sorusu. Bundan daha da önemli şartlar var: Hipotezimiz tanım veya tasniften öteye giden, yani bir nedensellik arayan güçlü bir hipotez olsun. Örneğin, hipotezimizle y=f(x1); yanı y'nin, x1'e bağlı olarak değiştiğini ileri sürüyor olalım. Bunu sınayabilmek için x1'i değiştirecek ve y'nin de beklendiği tarzda değişip değişmediğini gözleyeceğiz. Burada doğru zaman sıralamasını garanti etmemiz gerekiyor: yanı önce x1 değişecek, sonra y. Bu her zaman mümkün olmayabilir. Ayrıca öte yandan unutmayalım ki y'de gözlenen değişim, x1 haricinde bazı amillerden de ileri gelmiş olabilir. Yani gerçek belki de aslında y=f(x1, x2, x3,....) şeklindedir. O halde sınamanın sağlıklı olabilmesi için x1 ile oynarken x2, x3,... gibi değişkenleri sabit tutmamız (ceteris paribus) gerekecek. Bu, laboratuvar koşullarında bir ölçüde mümkün olabilir; ama genelde olmaz. Olmayınca bu kez x2, x3,... gibi değişkenlerin etkisine aynı şekilde tabi olan iki örneğe farklı x1 değerleri uygulayarak sonuçları gözlemek gerekecek. Burada iki örnek grubunun aynı popülasyondan gelmesi gerekir. Bu anlattığım işleme kontrollü deney diyoruz ki bilimsel sorgulamanın elindeki en güçlü silah budur. Bu nedenle - Bilada'nın uğraştığı - deneysel bilimlerde ilerleme göz kamaştırıcı olmuş; layıkıyla deney yapılamayan "bilim"lerde, örneğin iktisat veya sosyolojide öyle olmamıştır.

Bunlar böyle. Yani sorgulamanın bilimselliği yukarıdaki yöntemin ne ölçüde gerçekleştirilebildiğine bağlı. Yani deney ve kontrol ancak değişen ölçülerde mümkün olacağına göre bilimsel olan ve olmayan sorgulamayı keskin bir çizgiyle ayırmak pek kolay değil. Ama problem bununla kalmıyor: Diyelim ki kontrollü deney bütünüyle mümkündür. O halde bilimsel yöntem bize gerçeği açıklayabilir. Bunun için yerine getirilmesi gereken tek koşul, sorgulamanın kişisel faktörlerden ve değer yargılarından tamamıyla bağımsız olarak cereyan etmesini sağlamaktır. Buna kısaca objektivite diyebiliriz; yani bilimsel sorgulamanın sübjektif değil, objektif, tarafsız bir süreç olması söz konusu. Bu objektivite iddiasına pozitivizm diyebiliriz. Bugün dahi Bilada gibi deneysel bilimle uğraşan araştırmacıların ezici çoğunluğu objektiviteye ve pozitivizme inanırlar. İşin ilginç yanı deneysellikten derece derece uzaklaşmak durumunda olanlar dahi, telaffuz etseler de etmeseler de, pozitivist yaklaşımdan ayrı düşmek istemezler.

Pozitivizm ve objektivite iddiası Russel ve Wittgenstein'ın etkisiyle Viyana grubu diye anılan bilim felsefecileri zamanında, yani yirminci yüzyıl ilk yarısında en yüksek itibar noktasına ulaştı. Bu felsefeciler aynı zamanda bilimle uğraşan araştırmacılardan oluşuyordu. Ama çok geçmeden bu iddiaların geçersiz olduğunu ileri sürenler çıktı ortaya; Popper bunlardan. Daha sonra daha da ciddi eleştiriler geldi. (Geçen mesajlarda sözünü ettiğimiz sorunlar; "theory of experience" , "theory of truth", analitik ve sentetik önermeler gibi konular bu tartışmanın unsurları). Detaya giremem, ama öyle ki bugün pozitivizmin ciddiye alınır bir savunmasını yapmak pek mümkün değil. Kaldı ki birçok bilim felsefecisi araştırma yapan bilim adamlarının hiç de sanıldığı gibi "bilimsel yöntem"e göre çalışmadıklarını kuvvetli argümanlarla ileri sürdüler. Yani öğrendik ki bilimsel yöntem aslında gerçeği yansıtmayan bir idealden ibaret; objektivite ise bir masaldan ileri gitmiyormuş..

Bilada'nin söz ettiği ve felsefecilere sert veya öfkeli sorular yönelten araştırmacıların öfkesini anlamak zor değil: pozitivizmi inkar etseler ne yapacaklar? Zaten felsefecilerin muhakemelerini anlayıp bir yere varmak da mümkün değil. Çenelerini kapasalar da işimize baksak..

Gerçekten bilimde objektivite mümkün değil midir? Bence bu konuda kategorik hükümlerden kaçınmak doğru olur. Evet objektiviteyi sağlamak çok zor. Örneğin hangi deneyi yapacağınıza karar verirken, şu değil de o değişkeni gözlemleme kararı alırken, araştırma programını yaparken sübjektif yargılardan kaçınamayız. (Popper bunları pek güzel anlatıp Viyana grubundakileri çileden çıkarmayı iyi beceriyordu). Ama objektivite arayışından vaz da geçemeyiz. Üstelik örneğin bir biyoloji laboratuarı sınırları içinde objektiviteyi önemli ölçüde sağlayabiliriz de.



Son Düzenleyen GusinapsE; 08-04-2006 @ 00:01.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et
Eski 08-04-2006   #27 (mesaj-linki)
GusinapsE - avatarı
Deja vu (psikoloji)

Deja vu (psikoloji)

Deja vu yaşanmış bir anın tekrar yaşıyormuşçasına kapılınan hislerdir. Fransızca; déja : daha önceden ve voir : görmek fiilinin geçmiş zamanda çekimi olan "vu" nun birleşimidir ( dejavü okunur) Türkçeye tam çevirirse daha önceden gördüm anlamındadır.
Beynin yorgunluk veya başka sebeplerden dolayı , bir görüntü, ses, veya bunun gibi içeri giren herhangi birşey giriş (öğrenilme) anı sırasında farkedilmez, beyin onu bir anda içerde buluverir. Bu da hatırlama gibi bir histir, çünkü ne zamandan beri o anı'nın orda olduğu bilinmez bu durum kendini deja vu olarak gösterir. Başka bir yoruma beynin sağ lobu ile sol lobununmilisaniyeden daha küçük bir zaman farkı ile çalışmasıdır, bir taraf diğer taraftan önce algıladığı için, geç algılayan taraf bu olayı daha önce yaşamış gibi olur. siniraksonlarındaki minik bir sapmadan kaynaklanır.



Trafik psikolojisi

Trafik psikolojisi, Psikolojinin uygulamalı alt dallarındandır. Yaya ve sürücülerin trafikteki davranışlarının altında yatan psikolojik süreçleri inceler. Başlıca amacı trafik kazalarını ve bu kazaların sonucu olan ölümleri azaltabilmektir.
Sürücülerin araç sürme eylemi sırasındaki algı, dikkat ve biliş süreçleri, sürücü kişiliği, risk alma davranışı, sürücülerin tutumları ve duyguları trafik psikolojisinin çalışma alanlarındandır


Çevresel psikoloji

Psikolojinin çevre ve insan davranışı arasındaki ilişkiyi inceleyen alt alanıdır. Hem çevre koşullarının insan davranışlarına etkisini, hem de insanların çeşitli eylemlerinin sosyal ve fiziksel çevreye etkisini inceler. Söz konusu olan çevre bir mahalle, ev, ofis, fabrika, okul, çocuk parkı ya da bir sokak olabilir. Psikolojinin diğer alt dalları (sosyal psikoloji, bilişsel psikoloji, okul psikolojisi gibi) ve psikoloji dışındaki uzmanlık alanları (mimarlık, mühendislik, çevre bilimi, eğitim bilimleri, ergonomi, sosyoloji, antropoloji gibi) çevresel psikolojinin gelişimine katkıda bulunur.

Son Düzenleyen GusinapsE; 16-04-2006 @ 21:12.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et
Eski 08-04-2006   #28 (mesaj-linki)
Mystic@L - avatarı
Cvp: Psikoloji

Türkiye de Psikoloji Tarihi ve Bazı Hatalar

Bu noktada, bu makalenin amacını ve sınırlarını fazlasıyla aşacak bu tartışmayı bir yana bırakıp, Türkiye de psikoloji tarihi çalışmalarının bugününe gözatmakta fayda var. Türkiye de psikolojinin tarihine ilişkin henüz kapsamlı bir çalışma yayınlanmamıştır, ancak bazen uluslararası bir derlemede ya da bir dergide konuyla ilgili birşeyler yazmak gerekmektedir. Bu türden yazıların derinlikli araştırmalardan çok, basit tanıtıcı yazılar olmaları genel özellikleridir ve bilimsel efsaneler ve söylentiler şu ya da bu nedenle bu yazılar içinde kolayca yer bulabilmektedir. Üstelik her yeni çalışma kendinden önce yazılmış aynı türden bir çalışmayı kaynak gösterdiğinden bu efsaneler ve söylentiler yeni çalışmalarda da kendini yeniden üretmektedir. Bu çalışmaların ortak yanı eski tarih yazımı adı verilen yöntemin hakimiyetidir. Öyle ki Türkiye de psikolojinin tarihi neredeyse yeni bir anlayışla tümüyle yeni baştan bir kurguyu gerektirmektedir. Aşağıda bu tarz çalışmalarda Türkiye de psikolojinin tarihinin yazımı sırasında sıklıkla tekrarlanan hataların en göze çarpanları açıklanmıştır.

  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et
Eski 08-04-2006   #29 (mesaj-linki)
GusinapsE - avatarı
Travma

Travma

Genelde kişinin başına gelen veya şahit olduğu hayatı tehdit edici bir olaydan sonra gelişen kaygı belirtileri , olaya bağlı kaçınma davranışları ve korku reaksiyonlarını içerir. Bu herhangi bir ölüm olayı , tabii afet , herhangi bir kaza ve buna benzer kişiyi ve hayatı tehdit edici bir olaydan sonra yıllar içerisinde gelişebilir. Çocuk böyle bir durum karşısında tepkisiz ve çaresiz kalmış olabilir.
Genelde maruz kalınan olay ile ilgili kabuslar , yaşanılan olayın yeri , yıldönümü ve onu hatırlatan şeylerden kaçış ve onunla ilgili korkular , uyku bozuklukları , depresif düşünceler , kaygı belirtileri , o olayın aniden tekrar yaşanıyor gibi olması , kişiyi düşünce olarak da o olayla ilgili rahatsız eden düşünceler şeklinde yakınmalar olur.
Çocuklar genelde oyunlarında ve oyuncaklarında o olayı tekrar tekrar canlandırarak bir tür rahatlama sağlamaya çalışırlar. Yine çocukların resimlerinde , sordukları sorularda o olayla ilgili çok şey olabilir. Genelde uyku bozuklukları ve gece kabuslar gelişir. Anne babadan ayrılmak istememe veya onların başına kötü bir şey geleceği endişesi olabilir.

Travma sonrası stres bozukluğu olay yaşandıktan sonra yıllar içerisinde gelişebilir . Eğer olayın yaşanmasından hemen sonra şikayetler başlar ve bir ay içinde şikayetler geçer ise bu durumda akut stres bozukluğundan bahsederiz.
Tedavi olarak çocuğun yaşına göre psikoterapi , oyun terapisi , ilaç tedavisi yapılabilir.

Travma sonrası stres bozukluğu durumu çocuk için gerçekten çok sıkıntılı ve belirgin işlev kaybına yol açan bir durumdur. Çocukta bu durumda depresyon , okul başarısızlıkları , sosyal fobi , içe çekilme , arkadaşlardan uzak kalma , hayata ve geleceği yönelik ümitsizlik görülebilir. Bu durumda olan her çocuğa aile - hekim - okul üçgeni içerisinde belirgin bir psiko sosyal destek sağlanmalıdır

Son Düzenleyen GusinapsE; 16-04-2006 @ 21:12.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et
Eski 08-04-2006   #30 (mesaj-linki)
Mystic@L - avatarı

Çocukluk Depresyonu


Depresyon yaşayan çocuk daha mutsuz oluyor, neşesi kaçıyor, gündelik yaşantısında isteksiz veya verimsiz oluyor...

Çocuklar hem ekonomik, hem de sosyal açıdan ailenin kontrolü altında olmaları nedeniyle, üstelik yaşı küçük olanların kendilerini ifade etmelerindeki güçlükleri nedeniyle, öncelikle anne babaların veya çocuğu yetiştirmekle yükümlü olanların çocukta bir problem olup olmadığı konusunda uyanık bulunmaları gerekmektedir...

Birçok hastalığın da bilinen başlama yaşının ergenlik çağlarıdır. "Anne babalar ve çocuğun yakın çevresi çocuktaki problemi fark etseler bile; yalnızca problemin kendisine odaklanıyorlar; ders çalışmama, tırnak yeme gibi. Tek probleme yoğunlaşmak aile ile çocuk arasındaki çatışmayı daha da arttırıp çocuğu da olumsuz etkileyebiliyor."


Çocuk sorumluluktan kaçar

Çocuklarda depresyonun hangi belirtilerle ortaya çıktığını ve çocukta gözlenen davranış farklılıklarını ise şöyle özetledi: "Öncelikle depresyonu genel hatları ile özetleyecek olursak; kişi zamanının çoğunda mutsuzdur, üzgündür, önceden keyifle veya kolaylıkla yapabildiği aktivite veya sorumluluklardan kaçmaya başlar, uyku ve iştah düzeni bozulur, motivasyon azlığı nedeni ile dalgınlık, unutkanlık, dikkatsizlik, ölüm düşünceleri geçer aklından, ruhsal ve fiziksel huzursuzluğu dışardan bile gözlenebilir, kendine güvensizlik,hatta yetersizliğin getirdiği suçluluk duyguları yaşanır.

Çocuklar da bu belirtileri gösterirler ancak çocuğun gelişim özellikleri ve sosyal ilişkilerine bağlı olarak farklı belirtiler de klinik tabloda görülebilir. Küçük çocuklarda ifade becerisi zayıf olduğu için daha çok davranış problemleri ile karşımıza çıkarlar. Genellikle anne babalarının kontrolü altında olduklarından; klinik öykü de anne babanın bakışı tarafından şekillenir.

Son Düzenleyen GusinapsE; 08-04-2006 @ 21:21.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et
Cevap Yeni Konu Aç
En popüler 10 etiket
Bu Konunun Etiketleri
başın uyuşması, beyin küçülmesinin belirtileri, beyin uyuşması, beyinde uyuşma, beynin uyuşması, yuz uyusmasi, yüz uyusmasi, yüz uyuşmasi, yüz uyuşması, yüz uyuşması neden olur,
Psikoloji Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Psikoloji ile ilgili Makaleler       _PaPiLLoN_ Psikoloji ve Psikiyatri 57 1 Hafta Önce 17:16
Bireysel Psikoloji Blue Blood Psikoloji ve Psikiyatri 0 10-10-2008 15:24
Hümanist Psikoloji AeraCura Psikoloji ve Psikiyatri 0 15-09-2008 22:55
Transpersonel Psikoloji asla_asla_deme Psikoloji ve Psikiyatri 1 29-04-2008 15:37
Gelişimsel Psikoloji Blue Blood Psikoloji ve Psikiyatri 0 17-11-2007 22:34