Psikoloji ile ilgili Makaleler       Üye Ol (Üye olduğunuzda tüm reklamlar gizlenecektir) Soru/Cevap
Geri Dön   MsXLabs MK > :: Akademik Forumlar :: > Psikoloji ve Psikiyatri
Facebook Hesabınızla Bağlanın (Connect with Facebook)
Cevap Yeni Konu Aç
Eski 17-09-2009   #151 (mesaj-linki)
_PaPiLLoN_ - avatarı
Düşünme Öğrenilebilir mi?   



Düşünme Öğrenilebilir mi?

Bazıları düşünmenin yalnızca bir zekâ işi olduğuna inanırlar. İyi düşünür olmak için de yüksek bir IQ gerektiğini sanırlar. Bir araba düşünün. Son model. Motor gücü çok yüksek. Eğer kötü bir sürücü iseniz, araba hiçbir işe yaramaz. İyi bir sürücü iseniz arabanız 2., 3. el bir araba da olabilir. Arabayı iyi kullanacaksınız demektir. Çok yüksek IQ çok nitelikli bir arabaya benzer. Ama iyi bir sürücü değilseniz, düşünme becerileriniz zayıf ise yüksek IQ (ya da son model araba) işe yaramayacaktır.

Arabanın motor gücü gibi, zekâ da saklı bir güçtür. Düşünme ise insanın zekâsını kullanıp, yönettiği kişisel bir beceridir.

İyi bir sürücü olmayı herkes ister ama nasıl?

İsteyen herkes düşünme becerisini çok üst düzeylere çıkarabilir. Bu biraz çaba harcamayı gerektirir. Düşünme alanında kişisel becerilerinizi geliştirme konusunda okullardan fazla bir şey beklememelisiniz. Okullarda ağırlıklı olarak inceleme ve eleştirel düşünce öğretilir. Elbette bu da yararlıdır. Ama düşünme eyleminin yalnızca bir bölümünü oluşturur. Düşünme bir üçgene benzetilebilir.

En iyi yapabildiğimiz şeylerden biri düşünceleri eleştirmektir. Çünkü okullarda yapılan eğitim, toplumsal düşünme gelenekleri, münazara teknikleri bize eleştirel düşünmeyi fazlasıyla öğretir. Eleştirel düşünce çok gereklidir. Ancak yeterli bir dozda kullanılmalıdır. Nasıl bir gıdanın gereğinden fazlası alındığında vücudumuza zarar veriyorsa, gereğinden fazla eleştirel düşünme de düşünce sistemimize zarar verir.

Yapıcı ve yaratıcı düşünme alanlarında birçoğumuz oldukça kötüyüzdür. Çünkü bize sunulan bir fikri sadece eleştirmek, aklımıza gelen ilk yol üzerine odaklaşarak, bu fikrimizde ısrar etmek hepimizin yanlış düşünce alışkanlıklarındandır.

Dr. Edward de Bono kavramsal ve yaratıcı düşünce alanında ve düşüncenin bir beceri olarak geliştirilmesi konusunda önde gelen uluslararası bir otorite olarak kabul edilmektedir. Dr. De Bono, okullarda düşünmenin öğretilmesinde kullanılan ve pek çok ülkede uygulanan CoRT Düşünce Programı’nın yaratıcısı ve uygulayıcısıdır. Bu program 6 yaş çocuğundan yetişkinlere kadar her yaşa düşünmeyi öğretmek üzere hazırlanmış bir programdır. 6 basamaktan oluşur.

  1. Düşünmenin derinleştirilmesini hedefleyen temel düşünme becerileri,
  2. Yaratıcı düşünme ve yazma becerileri,
  3. Genel amaçlı düşünme,
  4. Eleştirel düşünme,
  5. İnteraktif düşünme,
  6. Kapsamlı düşünme.
Dr. de Bono çeşitli teknik ve araştırmalarla düşünmeyi eğlenceli bir spor olarak görmemizi ve ondan tat almamızı öneriyor.

Özellikle düşünme sistemindeki yanlışlıklar çocuklarımızın önce okul, daha sonra da iş ve hayat başarılarını olumsuz etkiler. Çocuklar ve gençler düşünme becerilerini artırdıkça okul çalışmalarında ve sınavlarda bunun güçlü etkisini hissederler. Düşünme alanında ustalaşan biri özel yaşantısı ile ilgili konularda ve işlerinde de bundan yararlanacaktır. Düşünmeyi öğrenen kişi, ne yapması gerektiği kendisine söylenmeden de girişimlerde bulunabilir. Düşünmeyi bilen kişi, işe yarayacak seçenekler üretebilir, karar verebilir, sorun çözebilir, ileriye dönük planlar yapabilir.

İşte yaşamımızın çeşitli evrelerinde odaklandığımız ana hatlar:

  • 0 – 5 yaş “Neden?”,
  • 5 –12 yaş “Neden olmasın?”,
  • 12-75 yaş “Çünkü...” (bahane üretme yıllarıdır.)
Düşünmenin özellikle yaratıcı düşünmenin öğrenilebileceği en uygun yaşlar 15-12 arasındadır.

Olcay Güner
Klinik Psikolog
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü
Çocuk ve Genç Bölümü
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 17-09-2009   #152 (mesaj-linki)
_PaPiLLoN_ - avatarı
Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler      

Eğitimde Korkunun İzi

Korku: “ Bir tehlike veya tehlikenin olabileceği durum karşısında duyulan kaygı ...”

Dünya değişiyor,bütün değerler de revizyondan geçiyor. Çoğu kişi, 21. yüzyılı ‘Bilginin altın çağı’ olarak tanımlıyor. Peki kendimizi pek sık kıyasladığımız gelişmiş batı toplumları bu çağa ayak uydurmak için eğitim reformları yaparken, biz yeterli sayıda öğretmen ile yeterli sayıda öğrenciye ulaşıp onlara kaliteli eğitim verebiliyor muyuz?

Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi eğitimde korkutmanın ve bastırmanın etkileri çocuklarda negatif etkiler yaratıp bazen de kronik hale gelmesine sebep olur. Dünya değişip ileri teknolojilerini eğitime yansıtırken, öğrenci merkezli eğitim yapıp araştırmacı-deneysel eğitim programları uygularken bizim eğitimcilerimizden baskısız, düşünmeye ve soru sormaya motive eden, iletişim kanalları açık olan bir eğitim sistemi istememiz herhalde çok fazla olmayacaktır.

Eğitim sadece gelişen çağa ayak uydurmak için değil, aynı zamanda insanın kendini gerçekleştirme dürtüsünü tatmin için de çok önemli bir araçtır. A. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisine göre; basit fizyolojik ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra piramidin en tepesinde kendini topluma kabul ettirme ve sevdirme yer alır. Bu da ancak iyi bir eğitim sonucu oluşan kendine güven ile oluşur.

Bunların yanı sıra yaşadığımız çevre ve aldığımız eğitim bizi biz yapan yapı taşlarıdır. Örneğin Gothe, kişiliği bilgilenme ve koşulların oluşturduğunu söyler. İnsan duyguları birçok kez bu etkilerin sonucunda şekillenir.

Eğitimin bütün bu etkilerini belirttikten sonra, gerçek ve kaliteli bir eğitimin nasıl olması, çocuğa ne kazandıracağı aksi takdirde onlardan neleri alıp götüreceğine bakacak olursak; eğitimdeki en büyük engelin korku olduğunu görürüz. Çocuk annesinden veya alışıp güvendiği ortamından ilk defa ciddi anlamda uzaklaşıp yepyeni bir dünyaya adım atmaktadır. Aynı güven bağını kurabileceği bir yetişkin arar, bu çoğu kez sınıf öğretmeni olur. Ona sevgi ve şefkat ile yaklaşan öğretmenini benimser ve sosyalleşmeye başlar. Aksi olan bir durumu düşünürsek, örneğin sıkça bağıran hatta arada fiziksel şiddet gösteren bir öğretmen ile herhangi bir duygusal bağ kurması mümkün olmayacaktır.Bunun sonucunda da okula gitmede isteksizlik veya motivasyon kaybı gibi problemler ortaya çıkacaktır. Herzberg’in motivasyon teorisine göre başarı takdir edilme, ilerleme ve yükselme imkanları motivasyon faktörleridir. Bu faktörler ile bireylerin çalışma isteği ve başarı arzusu artar. Bazı eğitimcilerin yarattığı bir diğer önemli konu da bir takım özel durumları olan çocukların üzerindeki psikolojik etkilerdir.Örneğin, öğrenme bozukluğu olan bir çocuğu ele alalım. Zaten, kendini başarısız gördüğü okulda birde durmadan bağıran bir öğretmeninin olması güvenini daha da çok kıracak, hiçbir şeyi tam olarak yapamayacağı düşüncesi ile ya tamamen derslerinden kopacak ya da sıkça gördüğümüz içine kapanık bir yapı sergileyecektir.

Eğitimin bir diğer yüzü de aile içi eğitim değil midir? Hepimiz doğumdan itibaren dış dünya ile yoğun bir ilişki içine girip onu anlamaya çalışırız. Bu büyük turda bize en büyük rehberliği anne ve babalarımız yapar. Mizacımız yani doğuştan gelen, gen gibi özelliklerimiz ile oluşurken, karakterimiz öğrenme ile şekillenir. Buradan da anlaşılacağı gibi başta ailemizden öğrendiklerimiz daha sonra da toplumun bize kattıkları ile birbirimizden farklılaşır ve kimseye benzemeyen kişiliğimizi oluşuruz. Bütün bu öğrenme sürecinde çocuğu sindirip, bastırmak hayata dair olan öğrenme tutkusunun sekteye uğrayacağından, kendisini geliştirmede eksik ve yetersiz kalacaktır.

Disiplinin, çocuk yetiştirmedeki en temel unsurlardan biri olduğu bugün herkes tarafından bilinmekte. Fakat bunu yaparken anne ve babaların dikkatli olması gereken nokta, onları baskı ve yoğun bir kontrolün altına alacak, özbenliklerini veya kendilerine olan saygılarını zedeleyecek hareketler yapmamaktır. Onlara belirli kuralları baskı, bağırma,hakaret veya fiziksel şiddet olmadan da bir sistem içinde verebiliriz. Eğer anne ve babalar kendine yetebilen, sorumluluk sahibi ve özgür düşünebilen bireyler yetiştirmek istiyorlarsa korkutma ve sindirme yerine motive edici hareketler, çocuklarının pozitif taraflarını destekleyen tutumlar sergilemelidirler. Bütün bunlara bakarak disipilini çok dikkatli kullanılması gereken bir araç olarak görmek gerekir. Çünkü verdiğiniz eğitim ve güven onun hayatının ileri safhalarında karşılaşacağı güçlükleri aşmada çok önemli bir rol oynayacaktır.

Onu eğitirken, vereceğiniz tepkilerin yaptığı yanlış veya uygunsuz davranışı için olduğunu aslında onu sevdiğinizi alt mesaj olarak belirtmede yarar vardır. Bu onları yaptıkları yanlışa odaklayıp, iç sorgulamalarını unutturacaktır.

Çocukları eğitirken, çok yaygın olarak kullanılan yöntemlerden biri fiziksel şiddettir. Etkilerinin fizikselden çok psikolojik olduğu, hatta bazı durumlarda ileri yaşlarda ortaya çıkan bir takım psikolojik kökenli rahatsızlıklara yol açtığı artık ispatlanmış bir gerçektir. Bunun yanı sıra aile içi eğitimde bir de sözle göz korkutmalar yaşanır. Örneğin; anne/babanın bu davranışı tekrarlarsa onu sevmeyeceklerini söylemesi, terk etme tehdidinde bulunması, gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler hakkında göz korkutması (Şimdi oraya gelip bacaklarını kırarım, polisler-çingeneler gelip alsın seni...), veya onu utandıracak veya küçük düşürecek cezaların verilmesi çocukta büyük reaksiyonlara sebep olabilir.

Bütün bunların sonucunda ileri yaşlarda kendine güveni olmayan, yaptığı şeyler için kendini sorgulayan, en kolay şeyler için bile çevredekilerden yardım isteyen,ürkek, huzursuz, hep yanlışı tekrarlayan doğruya hiç ulaşamadığını düşünen bireyler olacaklardır. Seligman’ın Öğrenilmiş Çaresizlik teorisine göre, kötü yaşam deneyimleri yaşayan insanlar artık çaresizliklerini öğrendikleri için, depresyon geçirirler. Ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir şeyi kontrol edemediklerini düşünüp, hayatlarında kötü giden her şeyi içselleştirirler. Yaşam deneyimlerimiz de çocukluktan başladığına göre yeni yetişen neslin yaşamlarını kendi kontrolleri altına almalarını anne ve babalar sağlayacaktır.

Kısaca özetlemek gerekirse, artık değişen aile yapıları ve eğitim modelleri ile eğitimde göz korkutmanın yerini anlayış ve toleransın alması gerektiğini vurgulanmaktadır. Bunların, genç ve çocuk nüfusun oldukça fazla olduğu toplumumuza da yansımaları eminim ki çok geç olmayacaktır...

Merve Soysal Başa
Klinik Psikolog
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü
Çocuk ve Genç Bölümü
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 17-09-2009   #153 (mesaj-linki)
_PaPiLLoN_ - avatarı
Ergenlikte Aile Tutumları

Ergenlikte Aile Tutumları

Ergenlik, her bireyin hayatında oldukça önemli bir yer tutan bir dönemdir. Genellikle 11–20 yaşları arasında tanımlanan bu döneme girme yaşı ve uzunluğu genetik faktörlere ve çevresel faktörlere göre kişiden kişiye değişiklik göstermektedir. Bu dönemde kişiler, biyolojik gelişimin yanı sıra, psikolojik, zihinsel ve sosyal açıdan gelişir, olgunlaşırlar. Bu derece önemli değişikliklerin olduğu, çocukluktan yetişkinliğe adım atıldığı, kişinin artık kendini ve çevresini farklı bir pencereden gördüğü bu devre en yakını olan ailesi tarafından aldığı destekle aşılmakta sağlıklı ve mutlu bireyler yetişmektedir. Ne var ki birbirine kenetlenilmesi gereken bu dönemde aile içinde çok büyük problemler yaşanabilmektedir. Bunun da en büyük sebebi kuşak çatışmasından çok ebeveynlerin, ergenlik hakkındaki yetersiz bilgileri ve anne-baba-çocuk iletişiminin yanlış kurulmasıdır.

Bu döneme damgasını vuran en büyük problem, anne ve babaların bu konu ile ilgili fazla donanımlı olamamaları veya çocuklarına nasıl davranacakları konusunda tereddütler yaşamalarından doğmaktadır. Bunun sonucunda ergen ve anne-babalarından çok farklı dünyalara sahip olduklarını düşünerek ve anlaşılmadıklarını hissederek en ufak konular için bile sık sık tartışıp duygusal bir uzaklaşma yaşamaktadırlar. Burada anne ve babanın ergen ile nasıl iletişim kurduğu ve bunun devamını nasıl sağladığı çok önemlidir.

İlk olarak anne ve babalara düşen görev, ergenlik döneminin özelliklerinin çok iyi bir şekilde öğrenilmesidir. Bu dönemde oluşan gözle görülebilen bedensel değişikliklerin yanı sıra düşünce sistemlerinde ve duygu dünyalarında yaşanılan değişiklikler artık çok iyi tanıdıkları çocuğun her zaman sergilediği tutum ve davranışlarının aksine bambaşka türlü hareket etmesine sebep olmaktadır. Bu dönemde, nasıl bir birey olduğunu sorgulayan ve kendi hakkında farkındalık kazanan bireyin aileden uzaklaşmasının olabileceğinin, arkadaşlarının zaman zaman aileden bile önce gelebileceğinin, kendini bir grubun parçası olarak görmenin ne derece önemli olduğunun anne ve baba tarafından normal karşılanması gerekmektedir. Arkadaşları arasında benimsenen bir tarzda giyinmenin, saç modeli yaptırmanın, popüler olan sözcükleri kullanmanın altında yatan sebebin yaşıtları arasında sevilen, takdir gören bir birey olmak için yapıldığını bilmek anne ve babanın kafasındaki birçok soru işaretine çözüm olacaktır. Bunu göz ardı ederek, çok hassas oldukları dış görünüşleri hakkında yapılan eleştiriler anne-baba-çocuk ilişkisini gereksiz tartışmalara sürükleyecektir. Gene bu dönemde ergenler kendi doğrularının tartışılmaz ve şüphe edilmez olduğunu düşündükleri için onları başka bir fikir veya durum için ikna etmeye çalışmak birçok defa sonuçsuz kalabilir.

Bu devreye özgü durumları bilmek, bunlarla karşılaştıklarında soğukkanlı olmalarını sağlayacağı gibi bazı davranışların bu dönemin getirileri olduğunu kabul etmek başka bir pencereden bakmalarını sağlayacaktır. Ergenlik dönemi geçirilirken, çocukların yetişmesine en büyük katkıyı sağlayacak kişilerin kendileri olduğunun bilincinde olması gereken anne ve babalara düşen diğer önemli görevler sıralanacak olursa; en başta aradaki ilişkinin sağlam ve tutarlı olması için iletişim biçiminin doğru kurallara dayalı olması gelebilir. Örneğin, Alışkanlıklarını bir yana bırakan yeni konuşma ve dinleme biçimi ilişkiyi başka bir noktaya ulaştırır. Kendini kaliteli bir iletişim konusunda gerçekten açık tutan, karşı tarafı anlamak için olaylara onun penceresinden de bakabilen ve bunları yaparken ciddi bir kararlılık gösteren anne ve babalar için bu dönemde karşılaşılan sıkıntıları atlatmak çok daha kolay olacaktır.

Konuşmadan önce düşünmek, söz kesmeden dinlemeyi öğretebilmek için bu konuda hassas davranmak, yargılayıcı bir ses tonundan kaçınmak, sakince konuşmaya çalışmak, ilginç bir sohbet konusu bulmak ve bunu devam ettirmeye çalışmak, onunla konuşurken kendisiyle nasıl konuşulması isteniyorsa o şekilde konuşmak doğru ve etkili bir iletişim için yapılabilinecek basit kurallar olarak görülse de etkisi çok fazla olacaktır.

Anne ve babanın, yaklaşımları onların ileride nasıl bir birey olacağını da etkilemektedir. Çocuklarını kontrol ve aşırı koruma altına almaları sonucunda, onların başkalarına bağımlı, kendine güveni olmayan bir kişilik oluşmasına sebep olabilirler. Bunun tam karşıtı olan, hiçbir hareketi sınırlandırılmayan, her olumlu davranışı abartılan, yani aşırı hoşgörü ortamında büyüyen kişiler ise bencil yetişebilir. Bunun sonucunda da daima başkalarının dikkatini çekmek isteyen ve karşı taraftan hizmet bekleyen bir tutum içine de girebilirler. Baskıcı bir tutumla yaklaşan anne babalarında çocuklarında da başkalarının ne düşündüğüne fazlaca önem veren, pasif, girdiği ortamlarda hep geri planda kalan bir kişilik yapısı görülebilir. Bütün bu istenmeyen durumları önlemek amacıyla çocuğa başarabileceği görevler veren, yenileri için onu cesaretlendiren ve ona yeni karşılaşacağı durumlarda oluşabilecek problemleri çözebilmesine yarayacak beceriler kazandıran ailelerin çocukları gerçek hayatla karşılaştıklarında başarıyı yakalayabilmektedirler.

Tüm anne ve babaların unutmaması gereken en önemli nokta, çocukların tüm gelişim süreci boyunca kendi hayatlarını şekillendirirken genetik özelliklerinin yanı sıra çevreden gördüklerini öğrenip uygulayacaklarıdır. Bu sebeple, çocuklar en yakın çevrelerinde bulunan anne – babalarını iyi veya kötü özelliklerini model almalarıyla olaylar karşısında kendi davranışlarını oluştururlar. Anne- babanın başlattığı güçlü iletişim tarzı kısa zamanda çocuk tarafından fark edilecek ve o da elinden geldiğince uygulamaya başlayacaktır. Sadece ergenlik dönemi için değil tüm dönemlerde, iletişimin doğru ve kaliteli olması anne-baba-çocuk ilişkisinin de aynı derece de güçlü ve sağlam olmasını sağlar. Ergenliğin üzerinde durulma sebebi, bu dönemde olan çocukların aileden uzaklaşmadan, ileride hayatlarını etkileyebilecek olan kararları alırken kendilerini yanlız hissetmemeleri, doğru seçimler yapmaları için ihtiyaçları olan en büyük desteği anne ve babasından görmeleri gerekliliğindendir.

Merve Soysal Başa
Klinik Psikolog
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü
Çocuk ve Genç Bölümü
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 19-09-2009   #154 (mesaj-linki)
_PaPiLLoN_ - avatarı
Kardeşi Olacak, Bunu Ona Nasıl Söylemeli?

Kardeşi Olacak, Bunu Ona Nasıl Söylemeli?

“Kardeş fikrine pek sıcak bakmıyor. Fakat, biz bir kardeşi olmasını çok istedik. Hem paylaşmayı öğrensin... Hem ilerde birbirlerine destek olular... Ama bunu ona nasıl söylemeli...”

Bir çocuk sahibi olma kararını alacak kişiler anne ve babalardır. Şüphesiz, ailenin ilk çocuğu bu durumdan pek memnun olmayacaktır. Çoğu zaman anne ve babalar ilk çocuklarına karşı kendilerini suçlu hissetme eğilimindedirler, kendilerini ona ihanet etmiş gibi hissedebilirler. Fakat, bu karar yetişkinlerin alacağı bir karardır, yeni durum çocuğun her ne kadar hoşuna gitmese de adapte olması gereken bir gerçektir.

Çocuk için 9 ay oldukça uzun bir süredir. Dolayısıyla anne ve baba hamilelik başladığı gibi bunu ilk çocuklarına açıkladıklarında onun için uzun bir bekleyiş olacaktır. Bir an önce bebeği görmek isteyebilir. Ancak, bildiğimiz gibi hamileliklerin hepsi doğum ile sonuçlanmayabiliyor. Bu nedenle, çocuğa bir kayıp travması yaşatma riskini en aza indirmek için hamilelikte herhangi bir sorun olmadığına emin olunduğunda yeni bir kardeşi olacağını açıklamak daha doğru olacaktır. Annenin karnı aşağı yukarı 3 ayın sonunda belli olmaya başlar, bu dönem bebeğin geleceğini açıklamak için iyi bir zamandır. Ama çocuk bu zamandan önce sizlerin arasında bebeğin geleceğine dair bir konuşmaya şahit olursa, henüz zamanı değil diye bunu yalanlamayın.

Bazı ebeveynler annenin karnı artık inkar edilmesi mümkün olmayacak boyuta gelene kadar bu durumu bir sır gibi saklamayı tercih edebiliyorlar. Fakat, bu durum çocuğunuzun yaşamında bir değişikliğe neden olacak ve bu duruma ne kadar çabuk hazırlanırsa onun için de o kadar kolay olur. Yoksa bebeğiniz kucağınızda eve geldiğinizde hiç de istenmeyen davranışlar ile karşılaşabilirsiniz.

Peki açıklarken hangi kelimeleri kullanmalı?

  • Çocuğun yaşına uygun ve basit şekilde bunu söyleyebilirsiniz. “Karnımda bir bebek var, Bir kardeşin olacak, Benim ve babanın bir çocuğu daha olacak vs.”
  • Çocuğunuzu jinekolojik muaynenize götürüp ultrasonagrafi seansına sokmamaya veya ultrason fotoğrafını göstermemeye özen gösterin. Bu durum onun kardeşi ile ilgili hayalini kısıtlamaya neden olabilir.
  • Olumsuz bir tepki verirse kendinizi suçlamayın. Bu normal bir durum. Sonuçta hayatımızdaki en büyük rakiplerimiz kardeşlerimizdir. Çünkü onlarla bizim için hayattaki en önemli kaynak olan anne ve babamızı paylaşmak zorunda kalırız. Ona sakince, bebeğin sizin olduğunu, onu sevmek zorunda olmadığını, onu sevip sevmeyeceğine o buraya geldikten sonra karar vermesinin doğru olabileceğini söyleyin. Bu durumda kendini daha serbest hissedecektir. Onu kardeşini sevmeye zorlarsanız daha da olumsuz davranışlar ve tutumlar sergileyebilir.
Açelya Şahin
Klinik Psikolog
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü

Çocuk ve Genç Bölümü
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 20-09-2009   #155 (mesaj-linki)
_PaPiLLoN_ - avatarı
Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler      

Çocuk ve Sokak

“Annee Sokağa çıkabilir miyim?” Bu soru pek çok annenin sıklıkla karşılaştığı bazen ne cevap vereceği konusunda kafasının karıştığı bir sorudur. Acaba çocuğu sokakta ne yapıyor? Kavgalara karışıyor mu? Eziliyor mu? Küfür öğrenir mi? Uzaklara gider mi? Taşıtlara dikkat eder mi? Eve zamanında döner mi? gibi sorular tüm annelerin zihnini kurcalar durur.

Çocuğun oynayabileceği belli başlı mekanlar ev, okul ve sokak alanlarında bulunur. Evlerde odalarında veya birbirlerini ziyaret ederek oynayabilirler. Bu mekanlar yarı yapılandırılmış ortamlardır. Yan odadan bile olsa anne, baba veya evde bulunan yardımcı gibi bir yetişkinin görünmez kontrolü altında oyun oynanır. Oynanabilecek oyunlar evde var olan oyuncaklar ve oynanmasına izin verilen eşyalarla sınırlıdır. Mekan küçüktür.

Okulda ise mekan oldukça geniştir. Ancak oynanabilecek teneffüs zamanı çok kısadır. Üstelik yine öğretmen kontrolü ve okul kuralları altında oynanır.

Sokak ise farklı alternatiflerle doludur. Mekan çok geniş veya dar olabilir. Site bahçeleri, yakında bulunan bir park, boş arsalar, kapı önleri, sokak araları, apartman boşluğu gibi pek çok mekan “sokak” alternatifleri olabilir. Evde yapılan tembihler ve bazı annelerin arada bir neler olduğuna göz atması dışında belirgin bir yetişkin kontrolü yoktur. Kurallar çocuklara bağlıdır. Çok az yapılandırılmış bu ortam çocuğun önceden tahmin edemeyeceği ve bir yetişkinden anında yardım isteyemeyeceği problemlerle doludur. Lider ruhlu çocuklar, belirlenen oyun kuralları, gruplara kabul veya red, mızıkçılık, hangi arkadaşlarla yakınlaşılacağı, hangilerinden uzak durulacağı, kavgalar gibi konuların yarattığı sorunlar karşısında da çocuğun kendi başına bulduğu çareler, sosyal muhakemenin gelişimine önemli katkılarda bulunur. Çocuğun akranlarıyla, kendinden büyük çocuklarla, bitkilerle, hayvanlarla nasıl ilişki kuracağı da sokakta belirlenmeye başlar. Sokak gerçek hayata çok benzer. Hem iyi, hem kötü modellerle doludur. Bunlardan hangilerinin model alacağına dair ilk özgür kararlar sokakta verilir. Verilen yanlış kararlar, deneme-yanılma yolu ile doğruyu bulmalar çok doğaldır. Çocuk seçtiği yolun iyi yada kötü sonuçlarını sokakta çabucak yaşayarak, bir sonraki kararlarını daha farklı bir yönde kullanabilir. Unutmamalıdır ki küçük yaşta yapılan hatalar daha kolay düzeltilir. Yetişkinlik dönemindeki hataların faturası ise ağır olur.


Sokağa yeni, yeni çıkmaya başlayan bir çocuğa ön bilgilendirme yapmak önemlidir. Aile çocuğun sokakta karşılaşabileceği temel sorunların neler olduğunu özetleyip, örnekleyerek çocuğu kendi doğrularına hafifçe yönlendirmelidir. Çocuk ailesinin değer yargıları, doğru buldukları konusunda bir fikre sahip olarak sokakla tanışmalıdır. Sokakta kaç saat kalınacağı, eve ne zaman dönüleceği, hangi tarz problemlerle karşılaşıldığında aileye hemen haber verileceği, nereye kadar uzaklaşılacağı ailenin koyması gereken ön kurallardır.

Çocuk sokağa yeni yeni çıkmaya başladığında, arada bir çocukları rahatsız etmeden neler yaptığına göz atmak, zamanında eve dönüşlere dikkat etmek, ailenin belirlediği sınırlar içinde kalıp kalmadığını kontrol etmek faydalıdır. Bir süre her şey yolunda giderse, çocuk da 9 yaşın üzerinde ise bu kontroller rahatlıkla azaltılabilir. Çocuğun yaşı küçüldükçe kontrolleri biraz daha arttırabiliriz. 6-7 yaşlarındaki çocuklar yanlarında yetişkin olmadan, sıkça yapılan “göz kontrolleri” ile rahatlıkla sokakta oynayabilirler. Daha küçük çocuklar ise az ileride oturarak onları izleyen bir yetişkinin olması koşulu ile sokak ile tanışabilirler.

Sokağın çocuk gelişimine çok büyük katkısı olduğuna inanıyorum. Çevremizdeki yetişkinlere göz attığımızda, bazı kişilerin hayatın getirdiği problemleri paniklemeden kolayca çözdüğünü görürüz. Bunların önemli bir kısmı sokakta büyüyen çocuklardır. Hayatı çok erken öğrenerek başarılı birer problem çözücü olmuşlardır.

Sokağın çocuğun sosyal muhakemesini arttırdığı kaçınılmaz bir gerçektir. Ancak yine de sınırları olmalıdır. Çocuk gelişimine en az sokak kadar katkısı olan etkinlikler vardır. Aileyle birlikte zaman geçirme, kitap okuma, geliştirici oyuncaklar, TV.deki uygun programlar, özenle seçilmiş bilgisayar etkinlikleri hobiler, spor, akademik etkinlikler dengeli bir biçimde tüm haftaya yayılmış olmalıdır.

Söz konusu kentler olunca çocukların hak ettikleri oyun alanlarının çok sınırlı olduğunu görüyoruz. Çocuğunuzun çıkabileceği nitelikte bir sokak ortamı yok ise yapılabilecek şeyler çok sınırlı. Belki uygun sokak ortamı olan bir arkadaşını ziyarete gidebilirsiniz veya çocuklarınızı parklarda buluşturabilirsiniz. Ama hiçbiri çocuğun evinin hemen yanında olan, ailesinden bağımsız olarak oynayabileceği kendi sokağının yerini tutmaz.

Olcay Güner
Klinik Psikolog
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü
Çocuk ve Genç Bölümü
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 20-09-2009   #156 (mesaj-linki)
_PaPiLLoN_ - avatarı
Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler      

Akademik Hayattaki Zorluklar

“Çocuğum çok akıllı. Ama, okulda öğrenilenler söz konusu olduğunda, aklını kullanamıyor. Sanki donup kalıyor!”

Her birimiz eşsiz bir yapıda doğarız. Zaman geçtikçe hepimizin öğrenme ile ilgili becerileri de farklı bir profil olarak şekillenir. Miras aldığımız genler, içinde bulunduğumuz psikolojik atmosfer, kültürel etmenler, fiziksel sağlığımız, sosyal çevremiz , eğitim olanaklarımız, kişilik yapımız bu profilin çizilmesinde önemli roller alır.

İnsan beyninde “öğrenme” ile ilgili sayısız beceriler ve beceri kombinasyonları mevcuttur. Bunlar bizlerin yeni şeyleri öğrenmemizi ve ustalaşmamızı sağlayan önemli güçlerdir. Herbiri farklı bir alana hitap eder. Örneğin : bazıları kalemi tutup yazı yazmamıza bazıları bir fıkrayı öğrenip anlatmamıza bazıları ise bisiklete binmemize olanak sağlar. Öğrendiğimiz her şeyin, her bir adımında farklı farklı beceri kombinasyonları çalışır. Beynimizde saklı bu hazinenin parçalarını her birimiz farklı ustalıklarla kullanırız. Kimimiz motor becerilerimizi çok iyi kullandığımız için iyi yüzeriz. Kimimizin dikkat kontrolü ile ilgili becerileri o kadar iyi çalışıyordur ki bir seminerde anlatılan her şeyi kolayca dinler ve öğreniriz. Kimimizin uzun süreli hafıza kayıtları öylesine canlıdır ki, aradan 4-5 yıl geçtiği halde gittiğimiz filmlerin her türlü ayrıntısını sanki filmden az önce çıkmış gibi hatırlarız. Bazılarımız ise az önce sayılan alanlarda (görünür de o insanlardan hiçbir eksiğimiz olmadığı halde) şaşırtıcı derecede başarısız olabiliriz. Örneğin; bir türlü yüzme öğrenemeyiz, az önce tanıştığımız insanın adını hemen unutuveririz veya bir filmi bile başından sonuna izleyecek sabrımız ve dikkatimiz yoktur.

Beceri farklılıkları en çarpıcı biçimde, çocuklarımız okula başladığında beliriverir. Kimi çocukların muhteşem bir ezber gücü varken, yazı yazmayı bir türlü beceremez; kimisi basketbol da harikalar yaratırken , okuma ile başı derttedir; kimisi her şeyin mantığını kolayca kavrarken öğrendiklerini çabucak unutuverir; kimisi ise büyük bir hevesle hazırlandığı sınav esnasında kendini başka şeyler düşünürken buluverir, zaman kaybettiği için de başarısız olur.
Sayısız beceri kombinasyonlarından bazılarının öne çıkması, bazılarının ise daha geri planda kalmasından doğal bir şey olamaz.

Ancak okul sistemleri dil becerileri; hafıza becerileri, ince motor beceriler, aritmetik beceriler, dikkati kontrol etme becerileri gibi beceriler üzerinde yoğunlaştığı için bu alanlarda ortaya çıkan eksiklikler okulda oldukça yoğun problemler yaratır. Örneğin; tahtadaki yazıyı deftere geçirmekte zorluk çekmek, okumasını bir türlü hızlandıramamak ve hala hecelemek, b’yi ve d’yi sürekli karıştırmak, m yerine b yazmak, “çok” u “koç” okumak, matematikte eldeyi sürekli unutmak, bir sütunu toplarken, diğerini çıkarmak x yerine + yapmak, saati bir türlü öğrenememek, problemleri çözerken, uygun strateji geliştirip çözememek, dikkatini yoğunlaştırarak dersi dinleyememek, ev ödevlerini yapmak için yerinde uzun süre oturamamak okulda sorun yaratır. Üstelik tüm buna benzer şeyleri arkadaşlarının becerebildiğini ama kendisinin başaramadığını görmek oldukça zor bir durumdur.


Akademik hayat çocuklarımızın zorlandıkları beceriler üzerine odaklanan görevleri istiyorsa, çocuğumuz herhangi bir noktada takılıp kalabilir. Okulun talepleri arttıkça da çocuğun da, ailesinin de morali bozulmaya başlar. Kimi çocuklar içe kapanır ve silinir. Kimileri ise “madem dersler konusunda kuvvetli değilim, o halde kuvvetli olduğum başka alanlarda kendimi göstereceğim” diye düşünür ve gereksiz şakalarla sınıfı güldürmeye, arkadaşlarına fiziksel güç gösterilerinde bulunmaya başlar. Bir kısmı ise “madem başaramıyorum, o halde istemiyormuş gibi yapmalıyım” diye düşünür ve “ben zaten yazmak istemiyorum. Okulda öğrenen her şey gereksiz, büyüyünce hiçbir işimize yaramayacak, o yüzden ilgilenmiyorum” diyerek umursamazlık maskesi takarlar.

Bu çocuklar o kadar yoğun bir problem yumağı ile uğraşırlar ki, “ben aslında şu anda başarısızım ama bu ileride bir yetişkin olduğumda da başarısız olacağım anlamına gelmez” diye düşünemezler. Bazen bu çocuklara ilkokul 3.sınıfta okumayı çözen Edison’u, başarısız okul hayatları olan Walt Disney’i; Einstein’ı örnek göstermek işe yarayabilir. Gerçekten de bu çocuklar için okul hayatı zordur ama gelişmiş becerilerine yönelik alanlarla buluştuklarında harikalar yaratabilirler. Onları biraz izlersek parlak becerilerini fark edebiliriz. Örneğin; yazıları bir türlü satırlara yerleştiremiyordur ama bir tenis ustasıdır. Çarpım tablosunu ezberleyemiyordur ama TV de gördüğü her tipin taklidini büyük bir ustalıkla yapıyordur. 3. Sınıfta olduğu halde halen heceleyerek okuyordur ama piyano çalma konusunda bir dehadır.

Akademik hayatın istediği beceriler konusunda zayıflıkları olan bu çocuklar “Özel Öğrenme bozukluğu”, “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite” gibi tanılar alabilirler. Bu çocuklar karşılaştıkları başarısızlık ve hayal kırıklığı ile baş edebilecek güçte değildirler. Onlara yardım etmek gerekir. Yardımın ilk adımı çocuğun güçlü ve zayıf becerilerini araştırmak, gerekiyorsa bir psikolog tarafından belirlenmesini sağlamaktır. Bir uzmanın görüşleri, anne baba gözlemleri öğretmen raporları bir araya getirildiğinde çocuğumuzun öğrenme profili hakkında belirgin bir görüntü elde edebiliriz.

Bundan sonraki adım çocuğa da güçlü ve zayıf yönlerini tanıtarak kolay öğrenme yollarını öğretmek ve en önemlisi zayıf becerilerini geliştirecek çalışmalar yapmaktır. Bu çalışmalara konunun uzmanı olan psikolog, psikolojik danışman veya özel eğitimci yön vermelidir. Bilinçli bir çalışma ve terapi programı ile zayıf öğrenme becerileri antrene edilerek güçlükler aşılabilir. Tıpkı sporcuların düzenli antremanlarla performanslarını giderek arttırdıkları gibi, beceriler de gelişir.

Bir yandan öğrenme ile ilgili aksaklıkları keşfedip, geliştirirken aynı zamanda çocuğun güçlü becerilerini ve özel yeteneklerini ihmal etmemeliyiz. Çocuk bir tarafta zorlansa da, bir başka alanda parladığını farkedince özgüveni artacaktır. Uzun vadede (bir yetişkin olduğunda) hayatına yön verecek uğraşlar zaten bu zengin becerilerine ait alanları kapsayacaktır.

Bazen duygusal problemler öğrenme ile ilgili becerilerin gelişimini geciktirip zayıflatırken; bazen de beceri eksikliği nedeni ile ortaya çıkan duygusal ve davranışsal problemlere de rastlarız. Örneğin; anne babanın boşanmasından sonra bazı çocukların okul başarısı düşebilir. Ancak okulda kronik bir okul başarısızlığı yaşayan bir çocuğun da depresyona girme veya saldırganlık problemleri çıkarma ihtimali vardır. Okul problemlerini çözerken “yumurta mı tavuktan çıktı, tavuk mu yumurtadan çıktı” tarzındaki bu soruyu cevaplamanın önemi büyüktür. Altta yatan problem alanı bulunur ve çözüme yönelik müdahaleler yapılır ise yan problemler kendiliğinden çözülecektir.

Anne baba olarak en önemli görevlerimizden biri çocuklarımızın güçlü ve zayıf yönlerini keşfederek, doğru yönlendirmektir. Böylece kuvvetli becerilerini sergileyecek ilgi alanları veya uğraşılar edinerek, başarılı bireyler haline geleceklerdir.

Başarılı bireylerden oluşmuş, başarılı bir toplum olmanın sorumluluğu ise anne babalar kadar eğitim sistemine de düşmektedir. Belli becerileri bol miktarda kullanırken, belli becerilerin üzerinden hafifçe geçen, belli becerilere ise hiç değinmeyen eğitim sistemleri çocuklar için bir fırsat eşitsizliğidir. Sadece yüzmeyi ve koşmayı öğretmeye odaklandı iseniz, balıklar, tavşanlar ve atlar en iyi öğrencileriniz olacaktır. Kuşlar ise yüzmeyi ve koşmayı biraz öğreneceklerdir. Ama eninde sonunda uçaklar ve herkes hayranlıkla onları izleyecektir.

Olcay Güner
Klinik Psikolog
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü
Çocuk ve Genç Bölümü
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 20-09-2009   #157 (mesaj-linki)
_PaPiLLoN_ - avatarı
Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler      

Anne Ne Olur Beni Yalnız Bırakma

Bebekler 7-8 aylık olmalarından itibaren anne ve babalarına yakın olmak isterler. Özellikle annelerini takip etmeye, onlarla ilişki kurabilmek adına planlı girişimlerde (elini uzatmak, gülümsemek, emekleyerek yanına gitmek vs.) bulunmaya başlarlar. Anneleri bulundukları odadan ayrıldıklarında kaygılanır, geri döndüklerinde ise mutlu olurlar. Yanında olmasalar bile annelerinin sesinin nereden geldiğini duymaya çalışır, oyun oynarken dahi annelerinin ne yaptığını takip ederler. İşte tüm bu duygusal ilişki, çocukluk ve daha ilerisi için de önemli bir belirleyici olacak olan anne ve bebek arasındaki “bağlanma” sürecidir. Eğer bu süreç güvenli bir şekilde atlatılır, anne ve bebek arasındaki karşılıklı bağ doğru bir şekilde kurulursa çocuğun ilerideki yaşamı için de ayrılık önemli bir sorun teşkil etmez.

Ayrılık kaygısı genellikle 1-3 yaşları arasında gözlenen, bebeğin özellikle annesinden ayrıldığında yaşadığı yoğun strestir. Bağlanılan kişiden ayrı kalmaktan kaçınmak 7 ay - 4 yaşları arasında yaşanılması normal bir durum olup, 4 - 5 yaşlarından itibaren bu kaygının yavaş yavaş kaybolması beklenir. Eğer bu kaygı, yaşa ve gelişim düzeyine uygun olmayacak şekilde, 4 haftadan daha fazla devam ediyor ise artık bunun adı “Ayrılık Kaygısı Bozukluğu” dur ve bu bir rahatsızlıktır. Bu çocuklar anne babalarından ayrıldıklarında, onların başlarına bir şey geleceği ve onları bir daha göremeyecekleri endişesini taşırlar. Geceleri yalnız yatmakta güçlük çekerler, sık sık kabuslar görürler.

Genellikle çocuğun yuvaya ya da okula başlamasından önce aileler tarafından fark edilmesi güç olan bu rahatsızlık, anneden ilk ciddi ayrılış olan okul ortamına giriş ile birlikte ebeveynlerin dikkatini çekmeye başlar. Her sabah karın ağrısı, mide bulantısı gibi çeşitli fizyolojik belirtiler dile getiren, “Anne ne olur bugün okula gitmeyeyim” diye yalvaran, yuvada ya da okulda “Anne ne olur yanımda kal” diye bağırıp ağlayarak annesine yapışıp onların gitmesine izin vermeyen çocuklar büyük olasılıkla ayrılık kaygısı sorunsalını yaşıyorlardır. Ve bu süreç eğer bir uzmandan yardım alınmaz ise çok uzun süre devam edebilir. Çocuğun kendini güvende hissettiği annesinin yanından, evinden uzaklaşması, tanımadığı bir ortamda farklı çocuklarla bir arada bulunması kaygısını oldukça arttırır. Bu durum çocuğun okula uyum sağlayamamasına, derslerde dikkatini toparlayamamasına, akademik başarısızlığına, arkadaş edinememesine ve sosyal faaliyetlere katılamamasına sebep olur.

Kaygıyı Azaltmak İçin Yapılabilecek Bazı Öneriler:

• 7 ay – 2 yaş dönemi içerisinde bakıcı değiştirmemeye çalışın. Eğer çalışmaya başlayacaksanız, bebeğinizin siz yanındayken yavaş yavaş bakıcıya alışması için ona zaman tanıyın. Onlar arasındaki güven sağlandıktan sonra bazı görevleri bakıcıya devretmeye başlayın.
• Evden ayrılacaksanız, kesinlikle ona gözükmeden, kaçarak evden çıkmayın. Mutlaka vedalaşın. Onu öpüp ona sarılın nereye gideceğinizi ne yapacağınızı kısa bir sohbetle ona anlatın ve mutlaka geri döneceğinizi söyleyin. O ağlasa bile siz sakin ve huzurlu bir şekilde ondan ayrılın. Eğer ağlayacaksanız bunu ondan ayrıldıktan sonra yapın. Bu hoşça kal sohbetini her ayrılıştan önce rutin bir şekilde mutlaka yapın. Ancak bu şekilde aranızdaki güven ilişkisi sağlamlaşacaktır.
• Kaygılı ve üzüntülü olduğunuzu ona belli etmemeye çalışın ve yüzünüzdeki ifadenin sakin ve huzur verici olmasına özen gösterin. Unutmayın, kaygınızı çocuğunuza da yansıtıp onunda endişeli olmasına sebep olabilirsiniz.
• Sadece olumlu duygularını değil, olumsuz olanları da dinlemeye özen gösterin. Onu bu duygularını da anlayıp kabullendiğinizi gösterip rahatlatmaya çalışın.
• Okulun ilk gününde mutlaka yanında olmaya ona destek olmaya çalışın. Bunun kısa bir ayrılık olacağını, yeni kişilerle tanışıp yeni şeyler öğreneceğini ve iyi vakit geçireceğini ona söyleyin. Eve döndüğünde ise günün nasıl geçtiğini sorup onu sıkmadan sadece dinleyin.
• Sakın geri adım atmayın, kararlı ve tutarlı olun. Onu okula gitmesi için ikna etmeye çalışın.

Davranış Bilimleri Enstitüsü
Çocuk ve Genç Bölümü
Klinik Psikolog
Aslı Kızıltoprak Tuna
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Cevap Yeni Konu Aç

Etiketler
ilgili, makaleler      , psikoloji
Hızlı Cevap
Resim Doğrulama
Mesaj:
Seçenekler
Psikoloji ile ilgili Makaleler       Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Uzay Hakkında Araştırmalar, Makaleler evo Uzay Bilimleri 11 2 Hafta Önce 14:53
Psikoloji ve Psikiyatri ile ilgili Haberler _PaPiLLoN_ Psikoloji ve Psikiyatri 65 3 Hafta Önce 10:52
Köşe Yazısı ve Makaleler ahmetseydi Güncel Konular 207 12-03-2009 23:12
Mamul tasarımıyla ilgili makaleler nelerdir? Ziyaretçi Soru-Cevap 2 15-12-2008 01:40
Psikoloji GusinapsE Psikoloji ve Psikiyatri 83 17-08-2007 03:14