| | #11 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Çocuk ve Disiplin Ayşegül yine evin içinde çığlık çığlığa bağırıyordu.Ne zaman bir şey tuttursa ve annesi hayır dese uzun süre çığlıklar atıp bağırıyor,ağlıyor ve tekmeler savuruyordu..Henüz 5 yaşında olmasına rağmen evin hakimiyeti onun elindeydi.Çünkü her defasında bağırmalarının ve tepinmelerinin ardından sussun diye annesi ya da babası sonunda pes ederek istediğini yapıyorlardı.Başlangıçta bir çok yöntem denemelerine rağmen işe yaramamıştı. Ceza vermeyi denemişler,hatta sonradan pişman olmalarına rağmen bir kaç kez vurmuşlardı bile.Çoğu zaman annesi hayır dediğinde babası yorgun olduğunu ileri sürerek bağırmasını dinleyemeyeceğini ve Ayşegül’ün istediğini alacağını söylüyordu.Bir kaç kez de baba kızdığı halde anne babaya şunu bağırtmasana ,çocuk alt tarafı oyuncak istiyor bu kadar üzmeye ne gerek var diye söyleniyordu.Ayşegül artık evde anne ve babasını nasıl yola getireceğini iyice öğrenmişti ,evde otorite oydu... Ayşegül’ün anne ve babası çocuk sahibi olacaklarını öğrendiklerinde çok sevinmişlerdi. Bebek doğduğunda sevimli ,uysal bir çocuktu.Aile de ilk torundu ve tüm aile üzerine titriyordu.Ancak gün gelipte Ayşegül istediklerini yaptırmak için evdeki huzuru bozduğunda oturup nerede yanlış yaptıklarını,evde yeniden disiplini nasıl sağlayacaklarını düşünmeye başladılar.O sevimli küçük bebek nereye gitmişti,bir dediğini iki etmedikleri halde şimdi onlara karşı çıkıyordu.Yanlış neredeydi? Disiplin,kişinin düzen sağlaması,düzenli yaşaması demektir.Ailede disiplinden söz edecek olursak ,aile bireylerinin belirli bir düzende yaşamalarını düşünebiliriz.Her ailenin farklı bir düzeni olduğuna göre,farklı bir disiplin anlayışı var diyebiliriz.Bazı aileler daha katı bir disiplin uygularken ,bazı aileler daha esnek olabilmekte ya da kurallara fazla yer vermemektedirler. Çocuğa disiplin öğretmenin yolu ise genellikle ödüller ve cezaların uygulanması ile denenir.Anne ve baba, çocuk onların istediği gibi davranmadığı zaman ne yapmaları gerektiği konusunda çoğunlukla kararsızdırlar.Bazen şiddetli tepki gösterirler,cezalar birbirini izler , bazen de yapılan hata görmemezlikten gelinebilir. Bütün çocuklar kuralları öğrenirken açıklamalara gerek duyarlar.Ebeveynler kuralları çocuklarına öğretirken öncelikle kendi aralarında disiplini nasıl sağlayacakları hakkında konuşmalı ve bir tutarlılık sağlamalıdırlar.Çocuk anne ve babanın aynı olaya farklı tepkiler göstermesi karşısında nasıl davranacağını kestiremez.Bazen aile içinde annenin izin verdiği bir şeye baba hayır diyebilir.Bu sorunu aşmak ancak anne ve babanın aynı dili konuşması ile mümkün olacaktır.Aksi takdirde çocuk hayır yanıtını aldığı babadan anneye gidecek ve istediğini elde edene kadar uğraşacaktır.Ya da bir kez yaptığı davranışa peki ,bu seferlik öyle olsun yanıtı vermek çocuğun sınırları tanımasında sorun oluşturacak ve çocuk her defasında sınırları genişletmek için uğraşacaktır. Çocuğa istenilen bir davranışı öğretmek istediğimizde neler yapmalıyız? Anne ve babaların en sık şikayetlerinden biri defalarca söylediğim halde aynı şeyi yapıyor , her türlü cezayı denedik ama olmadıdır.Disiplin demek ceza demek değildir.Katı davranışlar sergilemek,her şeyi kurallı hale getirmek ve bu kurallar uygulanmadığında cezalandırmak istenilen davranışın yerleşmesini sağlamaz.Aynı zamanda katı yaklaşımlar çatışmanın büyümesine ve evdeki yaşantının keyifsiz bir hale dönüşmesine neden olacaktır.Çocuk ancak önündeki örneğe bakarak model alır ve öğrenir. Dikkat edilecek noktalardan biri de çocuğa öğretmeye çalıştığımız disiplini önce kendimizin uygulamasıdır.Örneğin çocuğa arkadaşlarına kötü davranmasının ne kadar yanlış olduğunu söyleyip bu nedenle onu cezalandırmadan önce evde aile bireyleri olarak birbirimize nasıl davrandığımıza dikkat etmemiz, küfür etmenin kötü olduğunu söyleyip trafikte sinirlenip çocuğun yanında diğer sürücüye küfür etmemiz ne derece tutarlı olacaktır.Eğer ebeveynler olarak disiplinli, düzenli bir davranış sergilersek çocukta bunu örnek alacaktır. Bir diğer noktada çocuğa evdeki kuralların ne olduğunu , kendisinden neler beklediğinizi ona anlatmaktır.Çocuk bilmediği konularda kurallara uyamaz.Bugünden itibaren çocuktan daha önce hiç uygulamadığım bir kurala uymasını beklemek haksızlık olur.Çocuk önceden kendisinden neler beklendiğini bilirse evde çatışmalarda ortadan kalkacaktır.Yapacağımız açıklamalar,beklentilerimizin ne olduğunu doğru ve açık bir dille anlatmak ona doğru davranışı sergileme şansını sağlayacaktır.Bir önemli noktada beklentilerimizin çocuğun yaşına ve yapısına uygun olmasıdır. Disiplin kişinin belirli bir düzende yaşamasıdır demiştik.Kuralları öğretmeye başladığımızda asıl hedefimiz çocuğun bunları benimsemesi,düzenli yaşamayı kendi başına uyarılara gerek duymadan yapabilmesini sağlamaktır.Böylece çocuğu sürekli olarak uyarmaktan, cezalandırmaktan ve evde çatışma yaşamaktanda kurtulmuş oluruz ve çocukta her fırsatta eleştirilmekten ,azarlanmaktan ve cezalandırılmaktan kurtulmuş olur. Her insanın yeni bir şey öğrenirken deneme ve yanılma yolu kullanması,denerken hatalar yapması doğaldır.Çocukta yeni kurallar öğrenirken deneyecek,sonuçlarını görecek belki bir-iki kez daha aynı hatayı yapacak ancak öğrenecektir.Önemli olan bu deneme yanılmalarda ona gereken sabrı ve desteği göstermektir.Yaptığı ilk hatada kızmak yada cezalandırmak, düşünmesine olanak tanımadan yaptığın yanlış diyerek kestirip atmak davranışı öğrenmesini engellemekten başka bir işe yaramaz. Çocuk istenilen davranışı gösterdiğinde ,bu davranış için gösterdiği çabayı fark ettiğinizi , onu takdir ettiğinizi ,bazen sonucu yanlış olsa bile sadece harcadığı çaba için bile onu takdir ettiğinizi,bu kez neden olayın olumlu sonuçlanmadığını ve gelecek sefere ne yapması gerektiğini sabırla anlatmak gerekir. Çocuğu başaramadığı konularda fazlasıyla uyarırız.peki ya olumlu davranışlar.Onlar genellikle olağan ve yapılması gereken davranışlar olduğu için takdir etmeye çoğu zaman gerek bile duymayız. Olumlu davranış ancak olumlu bir tepki görürse pekişecektir.Kendimize ne kadar hata yapma fırsatı tanıyoruz,çocuğumuza ne kadar ...Bazen bir süre için sadece yapılan olumlu davranışları görüp,onlara odaklanmak ,hatalı davranışları sık sık hatırlatmamak gerekebilir.Takdir etmek ve ödüllendirmek istenilen davranışın hemen ardından yapılmalıdır.Aksi takdirde çocuk ne için ödüllendirildiğini ya da beğenildiğini unutacak,aynı olumlu davranışı sergilemeyi de hatırlamayacaktır. Sabır göstermek bazen gerçekten zor gelir.Zira çocuklar ebeveynlerin sabırlarını zorlamada çok başarılıdırlar.Öncelikle patlayacağınızı hissettiğinizde çocuğa duygunuzun ne olduğundan bahsedin ve o sırada tartışmayı kesip,hem kendinizin hem de çocuğun sakinleşmesini bekleyin.Kendinize çocuğa sinirlendim ama acaba bu öfkenin gerçekten ne kadarı çocuğa yönelik,ne kadarı başka nedenlerden diye sorun.Bazen işte yaşadığınız bir sorunu eve taşıdığınız için ya da o gün sizi kızdıran bir olay için patlayacak yer ararsınız.Karşınızdaki en kolay hedefte çocuk olur.Tartışma başladığını hissettiğinizde çocuğa çok kızgınım ya da yorgunum ,üzgünüm diye duygunuzu açıklayın.Çocuk bunu anlayacaktır.Bazen aynı davranışı sizi anlamamazlıktan gelip sürdürebilir ancak her defasında aynı şekilde davranırsanız bir süre sonra çocuk bu değişikliği fark edecek ve o da duyguları yolu ile konuşacak belki de neden o gün böyle davrandığı ,canını sıkan bir şey olup olmadığını anlatacaktır.Çocuk istenmeyen bir davranış yaptığında bunun sonuçları hakkında düşünmesini sağlamak ve açıklamak önemlidir.Evde belirlenen kurallara uyulmadığı zaman bunun kendisine ya da başkasına ne gibi zararları olacağı çocuğa anlatılmalı ve bunlar hakkında düşünmesi sağlanmalıdır.Bunun için çocuğa fırsat tanımak gerekir.Çocuk ısrarla kardeşinin eşyalarını karıştırıyor,bozuyor ve dağıtıyorsa ,bunun yanlış olduğu anlatılmalı,kardeşini üzdüğü hakkında düşündürülmeli ve kardeşinin eşyalarını toplaması sağlanarak yaptığı olumsuz davranış hakkında davranışını telafi etmesine ve düşünmesine yardımcı olmalıdır. Cezalandırmak çocuğunuzun öfkesinin artmasına neden olacaktır.Artan öfkenin kaynağı ise siz olacağınız için çocuk aldığı ceza ile davranışı arasında bağlantı kurmak yerine , ceza ile sizin aranızda bağlantı kuracak,böylece davranışının sonucunu düşünmesine fırsat kalmayacaktır.Halbuki amaç ,sonucu öğrenmesi ve sonuca katlanmasını, düşünmesini sağlamak olmalıdır.Ödüllendirme yönteminde de dikkat edilmesi gereken yapılan her davranışı maddi olarak ödüllendirme yöntemidir.Dersini yaparsan sana şeker alacağım ya da seni gezmeye götüreceğim gibi ödüllendirmelerde bir süre sonra çocuğun istekleri karşılanamaz boyuta varabilir.Çocuk rüşvetle davranmayı öğrenir.Ödülünde dozu önemlidir.Ödül önceden değil mutlaka istenen davranış yapıldıktan sonra verilmeli,mutlaka maddi bir ödül olmamalıdır,örn;sözlü takdirde bir ödüldür.İstenen davranışın yapılması bir süre sonra ödül olmadan da olmalıdır.Hedef ödüllendirme ile öğrenilen davranışın yerleşmesi ve ödüle gerek duymadan yapılması olmalıdır. Unutmamalıdır ki çocuğa ne kadar olumlu yaklaşırsak o kadar olumlu cevap alabiliriz.Burada kendimiz için neler bekliyorsak aynısını çocuğa da uygulamamız gerektiğini hatırlamalıyız. | |
|
| | #12 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Çocukluk Kahramanlarımız Çocuklar yaşantılarından bir şeyler öğrenip, gelecekteki acılardan korunmak için çaba gösterdikçe daha da gelişirler. İlk nefesimizi almaya başlamadan önce bile kişiliğimize katkısı olan ebeveynlerimizin yanında akranlarımızdan, öğretmenlerimizden, çevreden gelen yaklaşımlar, kişiliğimizin temel şemalarını oluşturur. Çevresiyle olumlu ilişkiler içinde olan, keyif alan, özerk, kendini ifade eden, ilişkilerde sınırları fark edebilmeyi belirleyen yetişkinlik durumlarının tohumları çocukluk döneminde atılır. Sevgi, güvenli bağlanma, yeterlilik, hareket özgürlüğü, kimlik algısı, gerçekçi sınırlar koyma, hatalara tolerans, ihtiyaçların ifade edilme özgürlüğü gibi temel ihtiyaçların ileri derecede engellendiği ya da aşırı verildiği durumların sonucu yetişkinliğe yansır. Tüm bu sistem kişinin inanç ve inanışları ile düşünce sistemini oluşturur. Çocukken büyük, güçlü, güzel, olağanüstü yetenekli, ölümsüz, yenilmez, kararlı, cesur, iyilerin yanında, özgür kahramanlara inanmaya gereksinim vardır. İlk kahramanlarımız kimimize göre anne ve babalarımız oldu. Daha sonra onların yerini masalların, çizgi romanların, kitapların, filmlerin, tarihimizin, efsanelerimizin kahramanları aldı. Çocuklar ilk gençliğe geçme dönemlerinde, savaşan, galip gelen, kuvvetli, adil, maceracı, ulaşılmaz kahramanlara bir rol modeli olarak gereksinirler. Yaşamda karşılaşacakları olumsuzluklara karşı hayatta kalmanın ilk hazırlıkları bu kahramanlarla başlar. İdeallerini gerçekleştiren, eksik olan yönlerini onlarla tamamlayan, kişilik özelliklerini yansıtan rollerin içinde hissederler kendilerini. Bu özellikleri doğurup, geliştirip, beslerler kişiliklerinde. Kimi hayal kırıklığına uğrar farklı gelişirler. Kimi bu etkileri yaşamlarında sürdürür. Maceracı, güçlü, özgür olur. Çocukluk kahramanlarıyla özdeşleşmek çocukluğu geliştirir, korur, yetişkinliği anlamlı kılar. Kahramanlar mı kişiliği belirlemeye yardımcı olur ? Kişilik mi o kahramanları seçer ? Yaşam boyu çevremize uyum sağlamakta kullandığımız tüm düşünce kalıpları çocukluk algısıyla şekillenir. Değerlilik, Sevgi, Yeterlilik ve Başarı şemaları erişkinlikte kendini ya bu durumların sürdürülmesi, ya önemsenmemesi ya da aşırısını yaşamak şeklinde gösterir. Çocukluk Kahramanların seçimini de bu ihtiyaca destek olarak değerlendirebiliriz. Psikolog Şeyda Özdalga | |
|
| | #13 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Yaratıcılık Nedir? Yaratıcılık en basit şekliyle orijinal, sosyal faydalılığı olan ürünler veya fikirler yaratabilme yeteneği olarak tanımlanabilir. Fakat bu tanım tam bir cevap değildir. Yaratıcılık alanında en önemli isimlerden olan Frank Barron, yaratıcılık için daha kapsamlı bir tanımlama yapmıştır. Öncelikle, yaratıcılık yaratılan ürünün özellikleri ve ürünün aldığı sosyal kabul ile değerlendirilebilir. İkinci olarak yaratılan ürün kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir. Örneğin; çözülen ya da tanımlanan problemin zorluğu, önerilen çözümün zerafeti, ürünün yarattığı etki. Üçüncü olarak; yaratıcılık onu besleyen yeteneklerin, becerilerin temelinde değerlendirilebilir. Yaratıcılık, diğer mental fonksiyonlardan farklı bir zihinsel yeterlilik olarak düşünülebilir. Yaratıcılık, “Zeka” adı altında toplanan kompleks bir çok yetenekle ilişkisi olmasına rağmen, onlardan bağımsız gözükmektedir. Genellikle, yaratıcılık yeteneği olan kişiler zeka testlerinde normal popülasyondan daha yüksek puanlar almaktadır ve objektif gözlemciler tarafından da yaşıtlarından daha zeki olarak değerlendirilmektedirler. Fakat, IQ testlerindeki yüksek puanlar yaratıcılığı göstermiyor olabilir. Bu konudaki çalışmalar (Terman’ın üstün zekalı çocukları hayatları boyunca takip ettiği çalışma ve McKinnon’ın mimarlarla yaptığı çalışma) üstün zekalı kişilerin diğerlerine kıyasla daha iyi sosyal becerilere ve sağlığa, daha fazla intihar oranlarına sahip olduklarını fakat yaratıcılık anlamında genel popülasyondan farklılık göstermediklerini ortaya koymuştur. Mc Kinnon’a göre; 120’nun üzerinde bir IQ skoru ile yaratıcılık arasında herhangi bir korelasyon yoktur. Yaratıcılık yeteneğini ölçmeye yönelik çok çeşitli metotlar vardır. Dennis Hocevar (1981) yaratıcılığı ölçmeye yönelik olarak kullanılan metotları özetlemiştir. Bunlar: 1) Farklı düşünme testleri 2) Tutum ve ilgi Envanterleri 3) Kişilik Envanterleri 4) Biyografik Envanterler 5) Öğretmen değerlendirmeleri 6) Arkadaş Değerlendirmeleri 7) Supervizör Değerlendirmeleri 8) Ürünlerin Değerlendirilmesi 9) Tanınma, Saygınlık 10) Belirtilen Yaratıcı Aktiviteler ve Başarılar Büyük ölçekli araştırmalarda en çok kullanılan yöntemler üçüncü kişiler tarafından değerlendirmeler ve biyografik analizlerdir. Kişilik testleri veya kişinin düşünce yapısını değerlendiren yöntemler seçilmiş gönüllü örneklem üzerinde sıklıkla kullanılmaktadır. Sözel akıcılık, fikirlerin akıcılığı, yeniden tanımlamalar, yeniliğe açık olmak, bağımsız düşünebilme, birbirinden uzak bağlantıları kurabilme, fikir üretimi için çaba harcamak, zeki insanlarda yaratıcılığı destekleyen yeteneklerdir. Çoğu çalışma, yaratıcılığın ifadesinin sadece bir davranışla; bir soruya cevap vermek gibi, olmadığını ve birçok aşamadan oluşan bir süreç sonunda olduğunu söylemektedir. “Evraka” anı, daha önce yoğun bir bilgi toplama, değerlendirme süreci olmadan oluşmaz. Arnold Ludving, (1989) yaratıcılığın ilk aşamasını hazırlık süreci olduğunu söylüyor. Bu dönemde, kişi ilk bakışta çözümsüz gibi gözüken bir problemi çözmeye kalkar fakat başarılı olamaz. Daha sonra problem bir kenara koyulur ve kuluçka dönemi başlar. Bu dönemde, genelde kişiler başka bir işle meşgulken bilinç dışında fikirler oluşmaya başlar. Daha sonra, keşif etme, aydınlanma, evraka denilen durum meydana gelir. Bu genellikle, rüyalarda veya rahat olunan bir zamanda oluşur. Fakat içgörü keşif etmek için yeterli değildir. O yüzden son aşamada, eldeki veriler değerlendirilir ve fikirler bilimsel, estetik veya sosyal standartlara göre test edilir. Psikanalistlerin “egonun hizmetinde gerileme” diye adlandırdıkları; deneyimleri genişletmek ve zenginleştirmek için bilin dışına dönmeyi anlatıyor. Aklın gizli kısımlarına erişmek, sanatçıların, yazarların, daha az ölçüde filozofların ve bilim adamlarının yapabildiği bir şey gibi gözüküyor. Bilinçdışının günlük hayattaki beklenmedik şekilde ortaya çıkışı ise ruhsal sorunları olan insanları karakterize etmektedir. Bir çok çalışmanın gösterdiği gibi; yaratıcılık ve ruhsal sıkıntılar arasında kuvvetli bir bağ vardır. Yaratıcı kabiliyeti olan zeki insanlarda ruhsal sorunların oranı genel poülasyona göre oldukça yüksektir. Refereanslar Ludwig, A.M. (1989). Reflections on creativity and madness. American Journal of Psychotherapy, 43, 4-14. Hocevar, D. (1981). Measurement and creativity:review and crituque. Journal of Personality Assessment, 45, 450-464. | |
|
| | #14 (mesaj-linki) | |
| Boyun eğmek Desmond Morris,The Naked Ape (Çıplak Maymun) adlı yapıtında hayvanların kendi aralarındaki döğüşmeleri iki sebepten birisine dayandırır:Ya toplumsal hiyerarşi içinde üstünlük kazanmak,ya da belirli bir toprak parçası üzerinde hak sahibi olmak için mücadele ederler.Bazı hayvan türleri için hiyerarşi önemli olurken toprak önemli değildir.Bazı hayvan türleri için de tersi durum söz konusudur.Üçüncü bir grup hayvan için ise sahip olduğu topraklar üzerinde hiyerarşi sorununun çözümü önem kazanır.Hayvanlar için saldırgan olmayı gerekli kılan nedenler bunlardır.Yazara göre biz insanlar,sahip olunan topraklar üzerinde hiyerarşi sorununun çözümü için saldırgan olan gruba dahiliz. Mücadele eden hayvanlarda,taraflardan birisi üstünlük sağlamaya başladığında,mağlup olması muhtemel bireyin karşısındakinin saldırganlığını hafifletmesinin birkaç yolu vardır.Yani saldırganı yatıştırmaya yönelik bazı davranışlar edinilmiştir.Mağlup olmaya aday olan artık saldırganlık uyandırıcı işaretler vermez.Hareketsiz kalır.Veya pes ettiğini çeşitli şekillerde belirtir.Bütün bu eylemler,boyun eğmenin farklı boyutlarıdır. Desmond Morris,söz konusu kitabında,kendisinin de içinde yer aldığı olayları ve bizzat denediği bazı kuramlarını anlatır.Yazara göre küçük bir trafik hatası yüzünden polisçe çevrilen çoğu şoför,ya suçsuzluğunu savunmaya ya da davranışı için mazeretler öne sürmeye başlar.Böyle davranmakla kendi topraklarını,bu olayda onun yerine geçen otomobilini savunmaktadır.Bu şekilde de kendisini mücadele eden bir kişi konumuna sokmaktadır.Ama aynı zamanda polisi de karşı saldırıya geçmeye çağırmaktadır.Oysa,bir boyun eğme tavrı gösterse işler kolaylaşır.Suçu kabullenmesi,polisi hakim duruma geçirir.Kavga eden taraflardan birisi boyun eğme davranışını benimsemişse galip tarafın saldırgan tavrı biraz yumuşar.Bu olayda bir de polisi övücü birkaç cümle işi daha da kolaylaştırır. Yazar,sözlere uygun tavır takınılmasını da öğütlüyor.Hem vücudun duruşu hem de yüz ifadesi,duyulması gereken itaat ve korkuyu yansıtmalıdır.Ama hepsinden de önemlisi,derhal arabadan çıkılmalı ve polise yaklaşılmalıdır.Zira arabanın içinde kalmak,kendi yerleşim bölgesinde kalmak anlamındadır. Arabadan uzaklaşmakla toprak üzerindeki iddiayı hafifletir.Bir anlamda kişiyi polis karşısında zayıf hale getirir.Oysa arabanın içinde kalmak,arabaya hakim olduğunu iddia etmektir.Böylece otomobilden çıkmakla yerleşim bölgesi üzerindeki haklardan vazgeçilmiş duygusu yaratır. | |
|
| | #15 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Beynimiz ve Biz İnsan beyni dediğimiz organda, çok karmaşık bir mekanizma, hayat boyu işleyip gider. Beyindeki ve vücudun diğer kısımlarındaki milyarlarca nöron, birbirleriyle ilişki kurarak, sinir sitemini oluşturur ve bizim tüm hayatsal mekanizmalarımızı en üst düzeyden yürütür. Aslında, bir çok sinir bilimcinin dahi kolay kolay hayal edemediği bir şeyi gözümüz önünde canlandırmamız gerekiyor. Ana yapısı hücrelerden oluşan kimyasal bir çorbadır sinir sistemi. Fakat öyle karmaşık bir çorbadır ki, bu gün için, hem bu çorbanın içeriği hakkında çok az bilgimiz bulunuyor, hem de bildiğimiz ögelerin de ne iş yaptıklarını bir türlü tam olarak açıklayamıyoruz. Ayrıca bu kimyasal çorba, nabız gibi atan, sürekli hareket eden, dinamik, her ögesi diğer başka bileşenlerden etkilenen ve her an kaotik (karmaşık, tahmin edilemez) tepkiler ve işlemler yapan, amaca yönelik bir bütünlüktür. Her hücre birbirinden bağımsız yaşayan birimler olsa da, vücudun diğer organları ile beraber, tüm vücut ve çevre olaylarıyla da etkileşir ve bütünlük içinde çalışırlar. Belli yerlerdeki sinir hücresi grupları, belli yerlerdeki başka gruplarla ilişki alindedir ve bu ilişkiler de ihtiyaca ve bireye göre oldukça değişkenlik gösterir. Beynin ve sinir sisteminin işleyişi, yakın zamanlara kadar, basit elektrik devrelerine benzetilerek açıklanmaya çalışılmıştı. Bu anlayışa göre, karmaşık da olsa, sinir sistemi (ve tabii tüm biyolojik sistemler), anlaşılabilir ve laboratuarda tekrarlanabilir, üretilebilir bileşenlerden oluşmaktadır. Hatta, bazı gruplar bu anlayışı birkaç adım daha ileriye götürerek, sinir siteminin aslında karmaşık bir elektrik devresinden ibaret olduğunu ve üzerinde yeterli miktarda çalışılarak, insan beynine benzer bir makine yapılabileceğini bile söylemişlerdir. Yani, düşünen, karar veren, sevinen, üzülen, kıskanan, hisseden ve hatta yeri geldiğinde cinnet bile geçirebilen bir makine olmalıdır bu. İşin garibi, bu fikir ortaya atıldıktan bu güne kadar, bunun nasıl başarılacağı konusunda kimsenin en ufak bir fikrinin bile bulunmaması... Büyük bilimci Einstein'e atfedilen bir söz vardır: "Bilim olabildiğince basit olmalıdır, ama asla daha basit değil..." Yani, bazı süreç ve olguları olduklarından daha basit görmek ve küçümsemek, bilimsel anlamda bizi hiçbir yere götürmez. Unutmayalım ki, sadece bildiğimiz oranda anlayabiliriz ve, bu gün bildiklerimizin, tüm evrendeki bilgi miktarı yanında bir hiç olduğunu akl-ı selim sahibi tüm insanlar teslim edecektir. O zaman, her hipotez için en az iki kez düşünmek durumundayız demektir. Bu kısa girişten sonra, şimdi de sinir sisteminin işlevlerine bu işlevelrin sonuçlarına ve bildiğimiz kadarıyla bu işlevler konusunda bizim neler yapabileceğimizi tartışabiliriz... ALGI Algı, tartışılması ilginç bir konudur. Yaşadığımız çevreyi ve bu çevrenin bileşenlerini, ve hatta kendimizi nasıl algıladığımız, derin olarak düşünüldüğünde kafa karıştırıcı bir konudur. Şimdi anlatacağım şeyleri belki başka yerlerden de parçalar halinde duymuş olabilirsiniz ama, hepsini bir arada inceleyip, derinlemesine bir fikir jimnastiği yapmak ilginç olacaktır düşüncesindeyim. Bu günkü (ve hatta uzun süreden beri var olan) görüşlerimize ve bilgilerimize göre, beyin, algının en üst değerlendirme merkezidir. Bu işi yamak için, çevreden gelen uyarılara ihtiyacı vardır. Uyarıları çevreden veya vücudun içinden alan duyu algaçları, bu duyuları elektriksel sinyaller halinde beyine gönderir. Beyin de bu aldığı elektriksel uyarıları -bu gün bile nasıl olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir mekanizmalar ağı ile- değerlendirerek, o uyaranın "ne demek" olduğunu belirler ve ona verilecek tepkileri başlatır. Az önce bahsettiğimiz "duyu algaçları" çeşitlidir. Örneğin, etrafımızdaki ışık saçan veya yansıtan cisimleri "göz" dediğimiz algaç vasıtasıyla algılarız. Aynı şekilde, kulak, seslerin; deri algaçları dokunma, ağrı, ısı vb. gibi uyarıların; vücut içindeki yüzlerce değişik tipteki algaç, açlık, susuzluk, ağrı ve hatta moral durumu, sinirlilik, sevgi vb gibi karmaşık duyguların, dildeki algaçlar tadın ve burundakiler de koku duyusunun, değerlendirilmek üzere vücuda girip, beyine gönderildiği kapılardır. İşin ilginç yanı da burada ortaya çıkar. Şimdi bunları nasıl algıladığımıza bir bakalım... Biyoloji ve tıp kitaplarında bulabileceğiniz açıklamalar ne kadar da basittir! Örneğin, gözden girip, beynin arka bölgesine giden uyarılar, görmemizi sağlar. Bu ifadede ilk bakışta pek bir sorun gözükmüyor. Okuyorsunuz ve "vay be, adamlar her şeyi çözmüş" diyebiliyorsunuz. Peki ya insan beynine yakışan bir tarzda düşünürsek ne olur? Gözü ele alalım. Siz de bu arada diğer duyuları düşünebilirsiniz. Göze giren ışık, gözün retina tabakasına çarpar ve burada, çok ama çok karmaşık bir sistemle çalışan algaç hücrelerinde, bu ışık enerjisi, elektriğe dönüştürülür. Neden? Çünkü beyin sadece elektrik sinyallerini yorumlayabilir de ondan. Daha sonra gözdeki sinir hücrelerinden çıkan aksonlar (taşıyıcı uzantılar veya elektrik kabloları), beyinin arka (oksipital) bölgesine giderler. Burası beynin görme ile ilgili alanlarını içerir. İşte buraya bir elektriksel uyarı verilirse veya doğal kablolar yoluyla az önce belirttiğimiz yoldan bir uyarı gelirse, bu uyarı, geliş yeri ve geliş sıklığına göre, "görme uyaranı" olarak yorumlanır. Yani kısaca, bu elektrik nereye gelirse, o alanın görevine göre yorumlanır. Bir benzetme yapmak gerekirse, bu, herhangi bir insanı Türkiye'de iken Türk, Amerika'da iken Amerikalı ve Uganda'da ise Ugandalı olarak değerlendirilen bir bilgisayarın durumuna benzer. Çünkü bu bilgisayarın tek bildiği şudur: Bir insan neredeyse oralıdır. İşte beyin de kabaca bu şekilde programlanmış bir süper bilgisayar olarak düşünülebilir. Deneysel olarak, görme alanlarına elektrik verirseniz, beyninin o alanına elektrik verilen kişi gerçek anlamda bir ışık veya bir başka şey "görür". Ama aynı elektriği alıp bu kez duymayla ilgili bölgeye verirseniz, bu kez kişi "ses duyacaktır". Aynı şekilde, aynı elektrik nereye verilirse, o bölgenin fonksiyonuyla ilgili bir yorum yapılır. Şimdilik bu kısmı aklınızın bir köşesinde tutun, çünkü az sonra buna yeniden döneceğiz. İkinci bir konu algıladığımız şeyin ayrıntılarını nasıl algıladığımızdır. Bu daha da karmaşık bir mekanizma gerektirir. Örneğin, ışık uyaranı ilgili bölgeye geldi gelmesine ama, bu görülen şey nedir? Hareketli midir? Büyüklüğü, uzaklığı, yapısı, dokusu, yönelimi nasıldır? Besin midir değil midir? Bu görülen görüntüye nasıl bir tepki verilecektir? İşte bu ve bunun gibi daha bir çok özellik, yine beyin tarafından tayin edilir. Bunun için ise, beyinde ilişkilendirme alanları ve ikincil, üçüncül vb. alanlar denen alanlar bulunur. Her türlü duyu için bunlar geçerlidir. İşte görme örneğinde, gelen elektriksel görme uyarısı, ana görme merkezine geldikten hemen sonra, bu yardımcı alanlara gönderilir. Buralardaki karmaşık sinir hücresi bağlantıları, akıl almaz bir hız ve karmaşıklıkla, gelen bilgiyi daha önceki bilgilerle, ve diğer duyularla karşılaştırır ve saniyenin milyonluk kesirleri içerisinde bir karara varır. Bu karşılaştırma işleminin nasıl olduğu ise hala bir sır. Örneğin, dışarıdan elektrik vererek, kabaca duyuları taklit edebileceğimizi biliyoruz. Fakat ne kadar ince bir elektrik akımı verirsek verelim, kişiye, sözgelimi annesinin veya bir sandalyenin görüntüsünü gösteremeyiz. Şu an yapabildiklerimiz sadece kaba ışık patlamaları olacaktır. Algıyla ilgili son bir konu daha var ki, biraz felsefe kokan ve ilk duyuşta kavranması biraz zor olan bir mesele. Ama belki de, kavrandığı anda, insanın her şeye bakışını da değiştirebilecek kadar ilginç bir konu bu. Olabildiğince kısa bir biçimde bu konuya göz atalım: Gene görme örneğini ele alalım. Göze giren ışık, gözden beyine bir elektrik sinyalinin gitmesine sebep olur ve bu sinyal, görme merkezine giden kablolarla taşındığı için, görüntü olarak yorumlanır. Bir sandalyeye bakalım. Bu sandalyeden yansıyan ışık, gözümüze girip, elektrik halinde beynin ilgili bölgesine ulaştıktan sonra, beyin bu uyarıyla ilgili tüm işlemleri yapar ve o uyaranın bir sandalye görüntüsü olduğuna karar verir. Ya da aynı şekilde, yüksek bir tepeden bir ovayı seyrederken, görüntüler yine beynimiz tarafından anlamlandırılıp yorumlanır. Şimdi de, baktığımız nesne veya manzarayı bir kenara bırakıp, beynin içinde olanlara bakalım. Bir elektrik sinyali geliyor, değerlendiriliyor ve bunun bir görüntü olduğuna karar veriliyor. Dışarıdaki görüntüyü bir an unutursak, beynin bunu nasıl yaptığı konusunda hayrete düşmememiz imkansızdır. Sadece sırayla gelen elektrik sinyallerinden, yemyeşil bir ova görüntüsünü üretebilmeyi, tamamen karanlık bir muhafaza içinde bulunan beyin nasıl becerebilir? Evet, beyine hiçbir şekilde ışık ulaşmaz, çünkü kat kat zarlarla paketlenmiş olarak, kafatasının içinde bulunan bir organdır beyin. Peki nasıl olur da beyin ışık "görür"? Az sonra... :-) Haydi, düşünce gücümüzü biraz daha zorlayarak, hayali bir deney yapalım. Bu deneyde, gözden gelen sinir kablolarını gittikleri yerden çıkarıp, örneğin duyma ile ilgili beyin bölgesine bağlayalım. Ne olur? Evet, tahmin edileceği gibi, bir ovaya bakarken, görüntü yerine sesler duyarız. Kulaktan gelen kabloları da görme merkezine bağlarsak, artık rahatlıkla, konuşmaların rengini ve şeklini görüp, manzaranın sesini duyabiliriz. Nasıl? Bence karmaşık. Buraya kadar bahsettiğim şeyler benim görüşlerim değil, sadece modern sinir bilimlerinin söyledikleri; yani bilimsel veriler. Buradan çıkarılabilecek bazı sonuçlar da mevcut. Hem de bu sonuçlar, yenilir yutulur türden değil. Bu sonuçları çıkarmadan önce, dünyanın algıladığımız kısmının ne kadar dar olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Gözle görünür halde olan ışık, sadece 450-700 nanometre (milimetrenin miyarda biri) dalga boyuna sahip ışınların arasında yer alanlardır. Halbuki, dalgalar, teorik olarak sıfırdan, kilometrelerce dalga boyuna sahip radyo dalgalarına kadar değişen bir aralıkta dağılmıştır. Yine duyabildiğimiz sesler, 10-10000 Hz (bir saniyedeki döngü sayısı) arasında yer alırken, bundan çok daha farklı frekanslara sahip sesler bulunmaktadır. Her duyu için bu daracık aralıklar geçerlidir. Acaba, kızılötesi ışınları da görebilseydik, o zaman bir çiçeğe baktığımızda nasıl bir görüntü algılardık? Bunu kimse bilemez. Yani, gerçek dünya ve evren, şu anki kısır algılama araçlarımızla algıladığımızdan çok daha farklı bir yer. Ama nasıl bir yer? Açıkçası, benim bu konuda herhangi bir fikrim yok... Artık tartıştıklarımızdan bir sonuç çıkarabiliriz. Algı dediğimiz şey büyük oranda bir yanılgıdan ibarettir. Evreni gözlemleyen bir yaratık olarak, algı araçlarımızın kısıtlılığı nedeniyle, gerçek evrenin çok ilişkisiz bir temsilini seyretmek zorunda kalıyoruz. Hiçbir şey aslında (gerçekte) gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz, tattığımız, kokladığımız, anladığımız veya dokunduğumuzda hissettiğimiz gibi değil. İşin kötü yanı, görmediğimizi hayal edememe özelliğimizden dolayı, gerçekte bunların nasıl oldukları konusunda da bir fikir yürütemiyoruz. Bir ovayı seyrettiğimizi zannettiğimiz zaman, aslında, o ovadan kaynaklanan veya ondan yansıyan, algılama aralığımız içindeki uyaranların beynimiz içinde oluşturduğu, ovanın "gerçek haliyle" çok zayıfça ilgili bir görüntüyü seyrediyor ve onu algılıyoruz. Demek ki, aslında var sandığımız hiçbir şey, o haliyle var değil. Eski çağlarda, "aslında hiçbir şey gerçek değildir" diyen filozoflar tamamen haksız mıydı acaba? Kısacası, dışarıda gördüğümüzü (duyduğumuzu, dokunduğumuzu vb.) sandığımız herhangi bir nesne, aslında sadece bizim içimizde bir yorum. Yani tepesinde durduğumuz tepe, aslında belki de beynimizin bir oyunu. Nasıl ki sinemada bir film seyrederken, hızla birbiri ardına gelen hareketsiz görüntüleri beynimizle birleştirip, şuursuz olarak hareket görüyorsak, benzer bir yanılsama burada da geçerli. Kabullenmesi zor ama, gerçek bu. En azından gerçeğin bir kısmı. GERÇEKLİK Modern fizik okumayı gerçekten çok severim. Fizikçi olmadığım ve yarısından çoğunu anlamadığım halde, teorik fizik ve de özellikle kuantum fiziği yazılarını okumak bana büyük bir haz verir. Bunun bir sebebi de, sanıyorum, "aptal akılcılar" tarafından senelerce küçümsenip, akıllı insanların dikkatlerinden kaçırılan kimi gerçeklere işaret etmesi. Artık, madde ve enerji denen olguların, aynı yapının ayrılmaz parçaları olduğunu ve aralarında dönüşümler bulunduğunu biliyoruz. Madde ve enerji gibi bir ayrım artık teorik düzeyde yok. Her şey birbiri ile bağlı ve devamlı. Enerji ve madde sürekli birbirine dönüşüyor. Ayrı ayrı tanımlayıp algılamaya alıştığımız ve isimler verdiğimiz tüm öğeler, aslında tek bir gerçeğin, bize görünen farklı yansımaları. Ama bunlar, gerçekle karşılaştırıldığında, son derece küçük ve anlamsız temsil ve yansımalar. Bunları artık mistikler ve din kitapları değil, 20. Yüzyılın sonunda fizikçiler söylüyor. Yani, neredeyse modern bir tapınak haline gelmiş olan bilim, geleneksel yöntem ve anlayışlarının kendisine yetmediğini, kendi kendine itiraf etmek zorunda kalıyor. Bilimsel bilginin temeli deney ve gözlemdir. Gözlem, doğadaki hadiseleri olduğu gibi inceleyip, bu oluşlardan bir sonuç çıkarmaktır. Deney ise, doğanın bir parçasını laboratuara taşır. İlgilendiği hadise üzerine etkisi olabileceği düşünülen etkenlerle oynayıp onları değiştirmeye çalışarak, gerçek olayları değişik şartlar altında sınayan bilim adamı, deneyden elde ettiği verilerle, gerçek evrenin kuralları konusunda bir yoruma varmaya çabalar. Benim bile hatırlayabildiğim yakın bir zamana kadar (ve hatta yer yer bu gün bile), bu anlayışla yürüyen pozitif bilim, adeta tek gerçek bilgi kaynağı olarak kabul edilmekte ve her şeyi ama her şeyi açıklayabilecek bir araç olarak algılanmaktaydı. Bilimciler böyle düşünmekte tamamen haksız da değillerdi. Öyle ya, birkaç yüzyıldır, batıdaki kilise egemenliğinden kurtulan hür insan aklının tamamen hür bir biçimde ürettiği bilimsel bilgi, bir çok sorunu çözmüş ve bilinmezlerin büyük bir kısmını bilinir yaparak, bir çok fayda sağlamıştır. Bu gün iki yıllık yolu 2-3 saatte kat edebiliyorsak, bu modern bilimin verileri sayesinde olmuştur. Ama, çok gelişmiş ve modern bir elektrikli süpürgenin, sırf çok gelişmiş bir elektrikli süpürge olduğu için, mutfakta yemek pişirirken bile kullanılmaya kalkışılması gibi bir işte karşılaşılacak olan kaçınılmaz hüsrana benzer bir şekilde, pozitif bilimin de yeteneklerini abartan insanoğlu, bir süre sonra, kendisinin bina ettiği dar bir hücrenin duvarları arasında sıkışıp kaldı. Elbette, bilim insanoğlunun etkinliklerinin en iyilerinden biriydi ama, klasik anlayışlar, sıradan yöntemler artık fayda etmemeye başladı. Newton neredeyse bir fizik peygamberi iken, bu gün doğru ve yanlışları ile bilim tarihindeki yerine oturmuştur. Aynı akıbet, Darwin, Maxwell, Bohr, Einstein, Hawking ve diğer tüm bilimciler için de kaçınılmazdır. Eğer kullandığımız araç insan aklı ise, yanılmaya mahkumuz... Az önce bahsettiğimiz algı konusuna geri dönelim ve bunu, şimdiki bilim tartışmamız ile birleştirmeye çalışalım. Algılarımızın sınırlı olduğunu biliyoruz. Hatta sınırlı kelimesi, bizim sınırlarımızı anlatmak için hiç de yeterli değil. Tüm duyularımız ve yapay araçlarımızla bile, evrenin çok ama çok soluk, binlerce perdeden geçen bir hayaliyle meşgul durumdayız. Ama, bu evrenin çok güzel bir özelliği var. Ne kadar küçük bir parça veya temsil üzerinde çalışılırsa çalışılsın, gerçeğe ulaşma şansı her zaman var. Çünkü yaşadığımız evren -modern fiziğin bize ima ettiği şekliyle- birbiri içinde girişken bir yapıda. Yani en küçük parçadan, atom altı düzeylerden, tüm gerçekliği seyretme imkanına sahibiz. Yeter ki uygun bir anlayış tarzı ile bakmasını bilelim. Bana oldukça saçma gelen bir nokta, algılarımızın bu kadar sınırlı olduğunu ortaya koyan modern bilimin, yine bu algıların ve maddesel gözlemlerin sonucunda elde edilen sonuçları değişmez gerçekler olduğunu iddia edebilmesi. Gerçi bunu bilim değil, bazı "bilimci"ler yapıyor ama, biz genel konuşalım. Bu nasıl bir çelişki? Peki bunu kimse fark etmiyor mu? Elbette fark ediyor ama, başka sebepler de var. İnsanoğlu eskiden beri bilinmeyenden kokmuş. Hala da korkmakta. İnanmayan, Hollywood yapımı korku filmlerinin konularına bir göz atabilir. Çoğu korku filmi, bilmediğimiz, hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı (yani modern bilimin bize hiçbir şey söyleyemediği) konulardan kaynak alır: Cinler, periler, hortlaklar, dış dünyalı yaratıklar, şeytanlar, akıl hastaları (evet, akıl hastalıklarının bir çoğu da bilinmezler arasındadır) vb... Bu konulardan yola çıkılıp korku filmleri yapılıyor, çünkü insanlar bunlar hakkında bir şey bilmediklerinden dolayı korkuyorlar. Özellikle, materyalist bilim anlayışı tüm eğitim (veya şartlandırma) basamaklarına sinmiş olan batı toplumunun bireylerinin, bu tip konulardan ödü patlar! Doğu toplumları ise kendilerine göre bu konulara karşı bağışık olduklarından ve her zaman ister istemez metafizik düşünce tarzıyla yoğrulmuş bir yaşamı yaşadıklarından, bu konulardaki korkuları daha azdır. Bu yüzden, örneğin ülkemizdeki sinemalarda oynayan yabancı korku filmleri genellikle büyük şehirlerde rağbet görür. Kırsal kesim insanlarını cezbetmez bu konular. Peki bunun konumuzla alakası ne? İşte bilinmezin verdiği bu korku, üç temel şekilde altedilebilmektedir. Birincisi, veya daha eski olanı, "ötelere" inanmaktır. Aşkın varlık veya varlıklara inanıp, bilinmeyen her şeyi kayıtsız şartsız onların tasarrufuna vermek, insanoğlunu rahatlatan bir yoldur. Sebebi sorgulanamaz çünkü, kaynak zaten aşkındır. Var olan duyu algı ve bilgiler onun anlaşılmasında yetersiz kalır. Bunun isbatı veya çürütülmesi de söz konusu değildir, çünkü bu kabul dogmatiktir, öyle olduğu kabul edilir ve bu toplulukları ve fertleri rahatlatır. İkinci çözüm, temelde, az önce bahsettiğim birinci çözüme tepki olarak ortaya atılmış bir çözümdür. Bu anlayışa göre, bilinmeyen her şey, henüz anlaşılamamış, ama akılla çözümlenebilir bileşenlerden oluşan olaylardır. Yani, anlayamayacağiımız hiç bir şey yoktur, sadece "henüz çözemediklerimi" vardır. İşte özetle bu ifade, yakın zamana kadar kayıtsız şartsız saltanat sürmüş olan, katı-akılcı, pozitif bilimcilik anlayışının da temelini oluşturur. Gerçi biraz paradokslara meraklı okuyucular, bu ifadenin altında yatan paradoksu hemen göreceklerdir. Bilinmeyen şeylerin "bir gün bilinebileceği" düşüncesi tamamen dogmatiktir ve hiç bir bilimsel kanıtla temellendirilemez. Daha önce bilinmeyen kategorisinde yer alan olayların, akılcılıkla bilinir hale getirilmiş olduğunu düşünsek bile, bu durumun her şeyi kapsayacağını kabul etmenin, aynen birinci çözümde olduğu gibi tamamen dogmatik ve rahatlatma amacına yönelik bir kabulden başka bir şey olmadığı ortadadır. Kısaca söylemek gerekirse, çoğunluğu, birinci çözümü doğrudan "ilkellik" olarak niteleyenlerden oluşan bu ikinci çözüm savunucularının çözümleri de en az o kadar dogmatik ve bilimsel anlamda geçersizdir. Ama hepsi bu kadar değil elbette ki. Bir üçüncü çözüm daha var. Fakat bu çözümü görebilmek için, insanın kendi yapısında var olmayan, kendi biyolojik varlığıyla bağdaşmayan suni korkulardan, onun olmayan amaçlardan ve garip, altı boş arayışlardan kurtulmak, yani gelişkin bir düşünce yapısına sahip olmak gerekli. Yukarıdaki çözümlerin ne kadar temelsiz olduklarını bir kez daha düşünüp, modern bilimsel bilginin ışığında, insanın elindeki cihazlarla neleri yapıp neleri yapamayacağını düşünmek, aslında akıllı bir insanı, doğrudan bu üçüncü çözüme götürebilir. Ben kendimce bulduğum bu çözümü şu şekilde ifade edebilirim. "Her şeyi kendi gerçeği ile anlamanın sırrı, anlamaya çalışanın kendi sınırlarını bilmesinden geçer". Evet, algının sınırlılığı, korunma ihtiyacı gibi konulardan sonra vardığımız nokta burası. Algıları sınırlı, anlayışı bağımlı ve bilgi kaynakları değişken olan insanoğlunun, itiraf etmeye çoğu zaman çekinse de, kolayca fark edebileceği bir durumu var. O da "aciz" olması. Sınırlı bir yaratık olarak, yapamayacağı şeylerin mevcut olduğunun bilincine varması hiç de zor değil. Bu üç çözümden birini tercih etmek durumunda değiliz elbette ki. Herhangi birisi de, bunların üçünün dışında bir rol önerebilir benliğine. Örneğin, "adam sen de, sana ne? Seyret televoleni, hafta sonlarında gazetelerin verdiği sosyete eklerine bakarak salya bezlerini çalıştır, kim daha yüksek sesle bağırırsa ona inan, devlet babaya güven, gazetenin önce spor sayfasına bak, dayağın cennetten çıkma olduğunu aklından çıkarma, sanatı aşağıla, okuma ama televizyonu da ihmal etme, vs, vs..". Eğer Türkiye Cumhuriyeti sokaklarında gezerseniz, entel barlarda bir iki muhabbete şahit olursanız, bir kaç yeni dönem Türk filmi seyreder de yeni sorunlarımıza daha yakından vakıf olursanız, gazete bayileri önündeki beleş kuyruklarına daha dikkatli bakarsanız ve en çok satan gazetenin hangi marifetiyle en çok sattığına dikkat ederseniz, maça gider de oynanan karşılaşma yerine tribünleri seyrederseniz, televizyonunuzu açarsanız, Reha Muhtar'lar ile tanışırsanız ve de en son TBMM'ni bir dolaşırsanız, hem bu tip alternatif çözümlerin bir sürüsüyle rahat rahat tanışır, hem de bir yerlerde otururken yanınızdakine "noolcak bu memleketin hali" diye sormaktan kurtulmuş olursunuz. Kısacası, bilim toplumu olmak ya da olmamak.... İşte esas sorun burada yatıyor. Sorgulayan, anlayan ve kendini bilen fertlerden oluşan bir toplum, elbette ki yetmiş küsür yıl aynı yüzler tarafından yönetilmeyi kabul etmez. Böyle bir toplum elbette ki haber bülteni çığırtkanlarının patrondan yazılı repliklerine göre hayat felsefesi düzmez. Ve elbette ki ancak ve ancak böyle bir toplum, 21. yüzyılda kendi başına karar verebilecek bir düzeye gelir. İşte tüm bunların anahtarı da, kanımca, fertlerin kendini anlamasından geçer. Zor bir şey önerdiğimin farkındayım ama, inanın, bir kez tadıldığı zaman kesinlikle başka lezzete yer bırakmayan bir lezzettir bu. Kendini bilmenin lezzeti. Yunus'un anlattığı, tarihimizin yakından bildiği ama her nasılsa bizim unuttuğumuz bir lezzet. Şimdi bu lezzetin tarifi burada biraz değişik belki ama, herkes kendi tarifini yapmakta özgür, öyle değil mi? DUYGULAR Duygular, her gün ve her an iç içe yaşadığımız, çeşitlerine isimler verdiğimiz ve onlarsız insan olamayacağımız bir takım kavramlar. Sevgi, öfke, aşk, nefret, kıskançlık, intikam ve daha ayırdına varamadığımız niceleri. Bilim yapan veya entellektüel düşünmeye çalışan insanlar, duygular konusunda da çağımıza özgü bir paradoks yaşamaya mahkümdurlar. Duyguların genellikle nesnel tabanları yoktur. Örneğin, aşk için canını vermek, hiç bir mantıksal temelle bağdaşmaz. Ama, insanın doğasında bu ve buna benzer bir dizi garip özellikler vardır. Sorun bunların kaynağının nesnel veya mantıksal olmaması da değildir aslında. Sorun, bunlarsız olamayan insanoğlunun, evreni bunlar olmadan, sadece akılla anlamaya çalışmasıdır. Neden mi? Akıl, elimizdeki araçlardan sadece bir tanesidir. Veya en azından şimdilik öyle düşünelim. Akıl, mevcut verilerden hareketle, bir takım sonuçlar çıkarmaya çalışır. Genellikle nedenselliğe, yani neden sonuç ilişkisine göre çalışmaya şartlanmıştır. Genel bir akıl çalışma şeması, mantık derslerinde gördüğümüz önermelerin tümünü sınayabilecek bir takım sorgulama devreleri içerir. Akıla göre "şu şudur, bu budur, öyleyse şu da bu olmalıdır" şeklinde bir mantık işler. Sonuca gitmek için tek araç, değişik yollardan toplanan verilerdir. Bu verileri toplama yollarının ne derece güvenilir olduğundan da yukarıda bahsetmiştim. İşte akıl, (biraz abartmış da olsam) yetenekleri bu kadar olan bir araçtır (burada dikkat: akıl olmadan hiç bir şeyi anlamak mümkün olmaz, yani akılı da yadsımak mümkün değildir, ama sınırlarını bilirsek). Şimdi, sağ elimizi kaldırıp bakalım. Anatomik yapısı el'den beklediğimiz tüm işlevleri yerine getirebilecek bir tarzdadır. Tutma, kavrama, yazma, sayfa çevirme vs. Ayrıca bildiğimiz gibi, alet yapabilmesi ve kullanabilmesi açısından, insana diğer hayvanlara göre önemli bir üstünlük sağlayan da bir organdır el. Ama el sadece bu işe yarar. Midenizdeki yiyecekleri sindirmek için elinizi kullanamazsınız. Bunun için, midede asit salgılayan mide hücrelerine ihtiyacınız var. Bunun yanında, sadece insana değil, hangi canlıya bakarsanız bakın, vücudundaki her eleman ayrı bir iş görür. Gereksiz bir parça bulunmaz (apendiks falan diyen arkadaşlar varsa, histoloji ve immünoloji kitaplarını karıştırmalarını öneririm). Zaten, vücutta lüzumsuz bir parça bulunması, bu günkü biyoloji bilimi ile çelişir. Pekala, bunların konumuzla ne alakası var? İnsan sadece, eli, ayağı, midesi, beyni vb. olan bir canlı değil. Hisleri de var. Ne kadar anlaşılmaz ve ne kadar karmaşık olursa olsun, göz ardı edilemeyecek kadar etkili araçlardır duygular. Fakat, onalrın ne işe yaradıkları da düşünülmeli. Öyle ya, aşk diye bir duygu, yeri geldiğinde, organizmanın sağlığını ve hayatını tehlikeye düşürecek bir hal alıyorsa, burada bir mantıksızlık var demektir. Acaba bunlar, daha kompleks bir anlayış düzeyinin düşük seviyeli izdüşümleri olamaz mı? Yani bunlar, göründüklerinden başka işlere de yarıyor olabilirler mi? Özellikle batıda, yeni bilimsel verilerin ve kuramsal fiziğin geldiği son noktalarda garip bir takım bulgular ortaya çıkaran bilimciler, bunlara anlam katabilmek adına, son 20-30 yıldır, değişik yollara baş vurmaya başladılar. Bunlardan bir tanesi de, geçmişin öğretilerine bir göz atmak oldu. Özellikle, 60'lı ve 70'li yıllar kavşağında yaşayan ve uzakdoğu inançlarının değişik uyarlamaları ile tanışarak yepyeni dünyalara adım atan gençler, ileriki yıllarda, elde ettikleri bulgularla eski felsefeleri arasında enteresan bazı benzerlikler farkettiler (bkz: Yeni Bir Düşünce; Fritjof Capra). Bu benzerlikler, özellikle derinleşildiğinde, insanı şaşırtıcı boyutlara ulaşabiliyordu. Eskiden büyülü sözler gibi duran kimi ifadeler, yeni bilimin bulguları ile çoğu kez bire bir örtüşen esrarlı tesbitler haline gelmeye başladı. İşin garibi, siklotronlarla, yüksek matematik denklemleriyle, süper bilgisayarlarla çalışan bu araştırıcılardan binlerce yıl önce ortaya atılmış bu verilerin tek kaynağı, -kaynaklardaki ifadeyle- meditasyon ve derin düşünce -bazen de ilham veya vahiy- idi. Örneğin Budizm, Taoizm gibi populer kültüre çoktan malolmuş öğretilerin, garip ve hatta hayrete düşürücü sözler söyledikleri ortaya çıktı. Bu sözlerin tümünün ortak olan bir noktası da şuydu ki, bunları söyleyenler, deney ve gözlemlerle değil, kendi içlerine dalarak gerçekleştirdikleri okuma, dinleme, meditasyon ve derin düşünceler sonucu geliştirdikleri "hisler" ile konuşmuşlardı. Zaten ilginç olan da buydu... Amacım elbette ki, içsel fikir yoksunu batılı bilimciler gibi, doğu mitlerini büyütmek ve reklamlarını yapmak değil. Şöyle bir sonuç çıkarımı benim kulağıma daha hoş geliyor: Demek ki, insanı gerçek bilgiye yaklaştırmada, hislerin de bir fonksiyonu pekâla olabilir. Yani, bilgi alımında, bir başka kaynağın, başka boyutların varlığının işaretlerinin de sezilmesi gerektiği düşüncesi... Dr. Sinan Canan Şubat 1999 | |
|
| | #16 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Eğitimde Korkunun İzi Korku: “ Bir tehlike veya tehlikenin olabileceği durum karşısında duyulan kaygı ...” Dünya değişiyor,bütün değerler de revizyondan geçiyor. Çoğu kişi, 21. yüzyılı ‘Bilginin altın çağı’ olarak tanımlıyor. Peki kendimizi pek sık kıyasladığımız gelişmiş batı toplumları bu çağa ayak uydurmak için eğitim reformları yaparken, biz yeterli sayıda öğretmen ile yeterli sayıda öğrenciye ulaşıp onlara kaliteli eğitim verebiliyor muyuz? Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi eğitimde korkutmanın ve bastırmanın etkileri çocuklarda negatif etkiler yaratıp bazen de kronik hale gelmesine sebep olur. Dünya değişip ileri teknolojilerini eğitime yansıtırken, öğrenci merkezli eğitim yapıp araştırmacı-deneysel eğitim programları uygularken bizim eğitimcilerimizden baskısız, düşünmeye ve soru sormaya motive eden, iletişim kanalları açık olan bir eğitim sistemi istememiz herhalde çok fazla olmayacaktır. Eğitim sadece gelişen çağa ayak uydurmak için değil, aynı zamanda insanın kendini gerçekleştirme dürtüsünü tatmin için de çok önemli bir araçtır. A. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisine göre; basit fizyolojik ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra piramidin en tepesinde kendini topluma kabul ettirme ve sevdirme yer alır. Bu da ancak iyi bir eğitim sonucu oluşan kendine güven ile oluşur. Bunların yanı sıra yaşadığımız çevre ve aldığımız eğitim bizi biz yapan yapı taşlarıdır. Örneğin Gothe, kişiliği bilgilenme ve koşulların oluşturduğunu söyler. İnsan duyguları birçok kez bu etkilerin sonucunda şekillenir. Eğitimin bütün bu etkilerini belirttikten sonra, gerçek ve kaliteli bir eğitimin nasıl olması, çocuğa ne kazandıracağı aksi takdirde onlardan neleri alıp götüreceğine bakacak olursak; eğitimdeki en büyük engelin korku olduğunu görürüz. Çocuk annesinden veya alışıp güvendiği ortamından ilk defa ciddi anlamda uzaklaşıp yepyeni bir dünyaya adım atmaktadır. Aynı güven bağını kurabileceği bir yetişkin arar, bu çoğu kez sınıf öğretmeni olur. Ona sevgi ve şefkat ile yaklaşan öğretmenini benimser ve sosyalleşmeye başlar. Aksi olan bir durumu düşünürsek, örneğin sıkça bağıran hatta arada fiziksel şiddet gösteren bir öğretmen ile herhangi bir duygusal bağ kurması mümkün olmayacaktır.Bunun sonucunda da okula gitmede isteksizlik veya motivasyon kaybı gibi problemler ortaya çıkacaktır. Herzberg’in motivasyon teorisine göre başarı takdir edilme, ilerleme ve yükselme imkanları motivasyon faktörleridir. Bu faktörler ile bireylerin çalışma isteği ve başarı arzusu artar. Bazı eğitimcilerin yarattığı bir diğer önemli konu da bir takım özel durumları olan çocukların üzerindeki psikolojik etkilerdir.Örneğin, öğrenme bozukluğu olan bir çocuğu ele alalım. Zaten, kendini başarısız gördüğü okulda birde durmadan bağıran bir öğretmeninin olması güvenini daha da çok kıracak, hiçbir şeyi tam olarak yapamayacağı düşüncesi ile ya tamamen derslerinden kopacak ya da sıkça gördüğümüz içine kapanık bir yapı sergileyecektir. Eğitimin bir diğer yüzü de aile içi eğitim değil midir? Hepimiz doğumdan itibaren dış dünya ile yoğun bir ilişki içine girip onu anlamaya çalışırız. Bu büyük turda bize en büyük rehberliği anne ve babalarımız yapar. Mizacımız yani doğuştan gelen, gen gibi özelliklerimiz ile oluşurken, karakterimiz öğrenme ile şekillenir. Buradan da anlaşılacağı gibi başta ailemizden öğrendiklerimiz daha sonra da toplumun bize kattıkları ile birbirimizden farklılaşır ve kimseye benzemeyen kişiliğimizi oluşuruz. Bütün bu öğrenme sürecinde çocuğu sindirip, bastırmak hayata dair olan öğrenme tutkusunun sekteye uğrayacağından, kendisini geliştirmede eksik ve yetersiz kalacaktır. Disiplinin, çocuk yetiştirmedeki en temel unsurlardan biri olduğu bugün herkes tarafından bilinmekte. Fakat bunu yaparken anne ve babaların dikkatli olması gereken nokta, onları baskı ve yoğun bir kontrolün altına alacak, özbenliklerini veya kendilerine olan saygılarını zedeleyecek hareketler yapmamaktır. Onlara belirli kuralları baskı, bağırma,hakaret veya fiziksel şiddet olmadan da bir sistem içinde verebiliriz. Eğer anne ve babalar kendine yetebilen, sorumluluk sahibi ve özgür düşünebilen bireyler yetiştirmek istiyorlarsa korkutma ve sindirme yerine motive edici hareketler, çocuklarının pozitif taraflarını destekleyen tutumlar sergilemelidirler. Bütün bunlara bakarak disipilini çok dikkatli kullanılması gereken bir araç olarak görmek gerekir. Çünkü verdiğiniz eğitim ve güven onun hayatının ileri safhalarında karşılaşacağı güçlükleri aşmada çok önemli bir rol oynayacaktır. Onu eğitirken, vereceğiniz tepkilerin yaptığı yanlış veya uygunsuz davranışı için olduğunu aslında onu sevdiğinizi alt mesaj olarak belirtmede yarar vardır. Bu onları yaptıkları yanlışa odaklayıp, iç sorgulamalarını unutturacaktır. Çocukları eğitirken, çok yaygın olarak kullanılan yöntemlerden biri fiziksel şiddettir. Etkilerinin fizikselden çok psikolojik olduğu, hatta bazı durumlarda ileri yaşlarda ortaya çıkan bir takım psikolojik kökenli rahatsızlıklara yol açtığı artık ispatlanmış bir gerçektir. Bunun yanı sıra aile içi eğitimde bir de sözle göz korkutmalar yaşanır. Örneğin; anne/babanın bu davranışı tekrarlarsa onu sevmeyeceklerini söylemesi, terk etme tehdidinde bulunması, gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler hakkında göz korkutması (Şimdi oraya gelip bacaklarını kırarım, polisler-çingeneler gelip alsın seni...), veya onu utandıracak veya küçük düşürecek cezaların verilmesi çocukta büyük reaksiyonlara sebep olabilir. Bütün bunların sonucunda ileri yaşlarda kendine güveni olmayan, yaptığı şeyler için kendini sorgulayan, en kolay şeyler için bile çevredekilerden yardım isteyen,ürkek, huzursuz, hep yanlışı tekrarlayan doğruya hiç ulaşamadığını düşünen bireyler olacaklardır. Seligman’ın Öğrenilmiş Çaresizlik teorisine göre, kötü yaşam deneyimleri yaşayan insanlar artık çaresizliklerini öğrendikleri için, depresyon geçirirler. Ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir şeyi kontrol edemediklerini düşünüp, hayatlarında kötü giden her şeyi içselleştirirler. Yaşam deneyimlerimiz de çocukluktan başladığına göre yeni yetişen neslin yaşamlarını kendi kontrolleri altına almalarını anne ve babalar sağlayacaktır. Kısaca özetlemek gerekirse, artık değişen aile yapıları ve eğitim modelleri ile eğitimde göz korkutmanın yerini anlayış ve toleransın alması gerektiğini vurgulanmaktadır. Bunların, genç ve çocuk nüfusun oldukça fazla olduğu toplumumuza da yansımaları eminim ki çok geç olmayacaktır... Merve SOYSAL | |
|
| | #17 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Başarılı İnsanların Sırları Bazı insanlar kendilerinin ve başkalarının hayatlarında önemli ve olumlu gelişimler sağlarlar ve başarılı olarak kabul edilirler. Başarılı insanlar üzerinde yapılan araştırmalar, onların birçok ortak noktasının olduğunu ortaya koyuyor. Öncelikle başarılı insanların yüksek bir özgüvene sahip olduğu belirlenmiş. Bir başka ifade ile başarılı insanlar kendilerine değer verir ve güvenirler. Bu özgüven onların yaratıcılık için gerekli olan heyecan ve cesarete sahip olmalarını sağlar. Dolayısıyla, özgüveni olan insanlar kendilerine ulaşılması güç hedefler koymaktan çekinmezler. Ardından da bu yüksek hedefe odaklanarak onu gerçekleştirme yönünde en büyük adımı atmış olurlar. Başarılı insanların hayatta belirlenmiş kişisel hedefleri ve değerleri vardır. Hangi misyona hizmet ettiklerini iyi bilirler ve başarılı olduklarında dünyanın nasıl değişeceği konusunda bir vizyona sahiptirler. Kişisel hedefleri konusunda gerçekçi ve net beklentileri vardır. Bu hedeflere ulaşmak için stratejiler geliştirir ve bu stratejileri uygularlar. Bu stratejiler bireysel yetkinlikleri ve ilişkileri geliştirecek hedefleri ve zaman planlamasını kapsar. Başarılı insanlar aynı zamanda kendi davranışları ve gelecekleri için sorumluluk üstlenirler. Sorumluluk üstlenen insan insiyatif alır, risk alır ve geleceği şekillendirecek adımları belirler ve atar. Bu yaklaşım onlara daha hızlı öğrenme fırsatı sağlar. Bu insanlar geleceği gözlerinin önünde canlandırmak için özel çaba gösterirler. Hayal etmek, gerçekleştirmenin ilk adımıdır. Hayalleri gerçeğe dönüştürürken izlenen bir başka yol da bu hayalleri başkalarıyla paylaşmaktır. Sözlü ve/veya yazılı olarak hayallerini tekrarlayan insanlar, hem bu hayalleri daha netleştirmiş olurlar, hem de kendilerin toplum önünde hayalleri ile özdeşleştirerek kişisel sorumluluklarını pekiştirirler. Başarılı insanlar yenilgileri kabullenip, onları aşma konusunda kararlılık gösterirler. Gerçeklerle yüzleşmeyi, başkalarının deneyimlerinden faydalanarak hataları önleyebilmeyi bilirler. Odaklandıkları hedef doğrultusunda ilerlemeyi gözleyip, davranışlarını değiştirmekten kaçınmazlar. Başarılı insanlar kendileriyle barışıktırlar. Dolayısıyla, yaşamlarında yüksek düzeyde stres yoktur. Ruhsal ve bedensel olarak formda ve zindedirler. Bu, onların hedeflerine odaklanabilmelerini sağlar. Onlar, uzun vadeli hedeflere odaklanır, kısa vadeli kazançlar için uzun vadeli hedeflerinden vazgeçmezler. Zamanlarını etkili kullanırlar. Hedeflerini gerçekleştirmek için gerekli az sayıda ancak önemli adımlara odaklanırlar. Hedefleri doğrultusunda fedakarlık yapmaktan çekinmezler. Disiplin başarılı insanların ortak özelliklerindendir. Başarılı insanlar sadece zihinsel zekalarıyla değil, aynı zamanda duygusal zekalarıyla da farklılık yaratırlar. İnsan ilişkilerine önem verirler. Olaylara karşıdakinin gözüyle bakabilirler. İnsanlara değer verir, onlarla karşılıklı kazan-kazan türünde ilişkiler kurmaya özen gösterirler. Beraber çalıştıkları insanlara heyecan verir, onlara yetki kullanacak geniş alan bırakırlar. Başarılı insanların en önemli özelliklerinden biri de kendilerini sürekli olarak geliştirme çabasında olmalarıdır. Her zaman yeni bilgilere açıktırlar. Her hatayı bir öğrenme fırsatı olarak görürler. Başkalarının deneyimlerine yakın ilgi gösterir, onlardan öğrenmeye çalışırlar. Bu özellikler öğrenilebilir özelliklerdir. Dolayısıyla, gençlerimizi eğitirken bu özellikleri kazandırmaya da özen göstermeliyiz. Unutmamalıyız ki, “Ağaç yaşken eğilir.” Dr. Yılmaz Argüden | |
|
| | #18 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler BENCİLLİK Mİ YOKSA OTORİTEYE BİR İSYAN MI ? Ülkemizde yaygın olarak görülen davranışlardan birisi de bazı değer yargılarından ve kurallardan günlük yaşamda kolayca vazgeçilebilmesidir. Bir çok örnek söylenebilecek olmasına karşın her gün trafikde yaşananlar en sık görülen ve en tipik örnekler olarak sayılabilir. Diğer yandan bu kişiler (aslında bu belki de hepimiz) ile konuşulduğunda ise çoğunun kurallara uyulmadığından yakındığı görülür. İnsanların bir yandan yakındıklarını bir yandan da kendisine gelince hemen hiçbir rahatsızlık duymadan yapması ilk bakışta anlaşılması güç bir durum gibi görünmektedir. Bunları anlamaya çalışmada davranışın hangi bağlamda ortaya çıktığı ve kişinin o anda yaşadığı duygular anahtar rol oynayacak ögelerdir. Kişinin özümsediği bir kurala ya da değer yargısına hemen her konumda, her koşulda, her bağlamda uyması ve bunları çiğnemesi durumunda da utanç ya da suçluluk duygusu yaşaması beklenir.Yaşanan utanç ya da suçluluk duygusu ne kadar şiddetliyse kişinin gelecekte aynı davranışı yeniden göstermesi pek mümkün olmaz. Toplumumuza bakıldığında ise sanki ortada “başkasının koyduğu ve kendisinin uyduğu” kurallar varmış gibi davranıldığı görülmektedir. Kurala uyulması için çoğu zaman kuralı uygulamak isteyen (belki de kuralı koyan olarak algılanan) otoritenin görünürde olması gerekmektedir. Diğer yandan kuralı çiğneyenin yaşadığı duyguya bakıldığında da kişinin daha çok başarı duygusu yaşadığı gözlenmektedir. Buradaki başarı duygusu bir rekabette kazanmanın verdiği hazza benzemektedir. Başkalarının hakkına saygı gösterme ve başkası ile eşduyum yapma kapasitesi felç olmuş gibidir. Böyle bir davranış biçiminin ortaya çıkıyor olmasının elbette bir çok nedeni olması gerekir. En kolay söylenebilecek olası nedenlerden birisi çocukların büyüklerinden bunu görüyor olmalarıdır. “Ne ekersen onu biçersin”in diğer yüzü “ne görürsen onu yaparsın”dır. Ekilen/görülen ya da biçilen/yapılan şudur: bazı kurallar vardır, ama bunlar her zaman esnetilebilir; kimi zaman da hiç uygulanmaz, hatta bazı özel durumlarda tersi bile yapılabilir. Sigara içme diyen ana-babanın kendisi içer. Beş dakika önce dedikodu konusunda nasihatlarda bulunan anne, eve gelen komşusuyla dedikodu anlatma yarışına girer. Kişinin yaptığına kendince bir gerekçe bulması bir başka nedendir. Kendince mantıklı bir neden bulunduğunda kolayca esnetilir kurallar ve değerler. Örneğin kural anlamsız / yersiz bulunur. “Buraya bu trafik ışığının konulmasının hiçbir anlamı yok” diye düşünen bir sürücü, kırmızı ışığa uymayacaktır elbette. Kuralları çiğnerken kendi mantığına göre kuralı çiğnemesine olanak tanıyan bahaneler ruhsal yapıdaki omnipotense ve narsisizme işaret etmektedir kanımca. "Bana bir şey olmaz", "benim gördüğüm en doğrusudur", “benim bildiğim en iyisidir” anlayışı bu görüşü desteklemektedir. Toplumumuzda büyüklerin/otoritenin rolünün giderek değişmekte olması da bu davranışı etkileyen başka bir etmen olsa gerek. Aile içinde otorite konumundaki kişilerin (büyükbaba, baba vs) aile içindeki erkinin giderek zayıfladığı görülmektedir. İşyerlerinde de kıdemli ya da yaşça büyük olma giderek üst olmak için yeterli olmaktan çıkmaktadır. Değişen ekonomik ilişkiler giderek bireyselleşmeye yol açan koşullardır. Bugün için ülkemize bakıldığında ise görülen başkasına ve onun haklarına saygılı bir bireyselleşme değil, "ne olursa olsun haz alma" ilkesine bağlı bencilleşme gibi görünmektedir. Kurallara ya da değerlere uyanların kayıpları olması da insanların kural tanımamasını arttıran bir etmendir. Bir ceza görüyor olması bir yana, yapanın yaptığının yanına kar kalması kurallara uymamayı pekiştirmektedir. Bir davranışın anlaşılmasında ona eşlik eden duygu da önem taşımaktadır. Ülkemizde görüldüğü kadarıyla kurala uyulmadığında yaşanan duygu elde edilen bir başarıyı anımsatan haz duygusudur. Bu başkasının/otoritenin koyduğu kuralı çiğneyebilmenin yarattığı bir duygu mudur, kendi bildiğini okuyabilmenin yarattığı narsisistik büyüklenmecilik midir; yoksa ikisinin birlikte işlediği bir süreç midir yanıt bekleyen sorulardır. Başka bir deyişle bu “otoriteye bir isyan mıdır” yoksa “başkasını hiç dikkate almayan bir bencillik midir”. Sonuç olarak görünen o ki esnek olmaya izin veren zihinsel yapıya sahibiz. Kurallara uyulmadığı zaman suçluluk ya da utanma duygusu yaşanmadığına göre, kurala uymamanın davranışımıza yön veren zihinsel yapılara uymayan bir yönü yok gibi görünmektedir. Diğer yandan bu iki duygunun toplumumuzda başka zamanlarda fazlasıyla yaşandığı da düşünüldüğünde konu daha da karmaşıklaşmaktadır. Ancak ruhsal süreçlerle ilgili bütün denklemlerin birden çok formülü olduğu unutulmamalıdır. Erol Özmen Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri AD Öğretim Üyesi | |
|
| | #19 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler SAVAŞ PSİKOLOJİSİ Savaşta toplumun fiziki, sosyal iyilik hali ile birlikte ruhsal iyilik hali de bozulur. İnsanlar psikolojik ihtiyaçlarını yerine getirememeye başlarlar. Fizyolojik ihtiyaçlar; yeme, içme, cinsellik ve barınmadır. Sosyo-kültürel ihtiyaçlar; topluluk içinde yaşama, paylaşma, yardım alma, verme gibi gereksinimlerdir. Psikolojik ihtiyaçlar ise güvende olma, sevgi-şefkat görme, grup içerisinde pozisyonda olma, saygı görme, değer verilme gibi duygusal desteklerdir. Ruhsal beslenmenin bozulması: Koruyucu ruh sağlığı ilkelerini özetlersek: Birinci derecede koruma: Ruh sağlığı dengesini bozan stresler, travmatik durumların meydana gelmesini önlemektir. Sosyal hekimlik bunda önem kazanır. İnsanın kendini güvende hissedeceği, duygusal açlığını gidereceği zeminin oluşmasıdır. İkinci derecede koruma: Bir toplumda belirli bir hastalığın yaygınlığını azaltmak için erken tanı önemlidir. Ciddi belirtiler ortaya çıkmadan yapılan erken tedaviler hastalığın en ucuz ve kolay tedavisini oluşturur. Üçüncü derecede koruma: Ruhsal hastalıktan sonra sekel kalan kusurlu fonksiyonları azaltma ile ilgili rehabilitasyon çalışmalarıdır. Savaş gibi insanın koruma içgüdüsünü harekete geçiren, güven duygusunu zayıflatan bir yaşantı ruhsal yapıyı çok zedeler. Kırılgan ruhsal özelikleri taşıyan kişiler savaş travmasından en çok etkilenen kişilerdir. Kırılgan kişilerin başında çocuklar, yaşlılar, hastalar, daha önce ruhsal rahatsızlık geçirmiş kişiler ve psikomatik hastalık geçirmiş kişiler gelir. Psikomatik hastalılar artar mı? Savaş durumunda sadece depresyon değil sinir sisteminin çalışmasının bozulması sonucu kalp, mide, barsak, cild, hormon, kemik iliği etkilenir. Böylece astım, alerji, romatizma, kan hastalıkları, mide-barsak hastalıkları, kalp, kroner ve ritim bozuklukları, hipertansiyon felçler, hormonal hastalıklarda ciddi artışlar ortaya çıkar. Vücudumuzu yöneten beyindir. Beyinde stres hormonlarının fazla salgılanması bütün organ işlevlerini olumsuz etkiler. SAVAŞ BASKILARI Modern savaşlarda psikolojik yaralanmalar karın yarası ve napalm yanığından daha fazla bakım, destek ve zaman alır. Bunun için savaşlarda tabur seviyesine kadar Psikiyatrist verilir. II. Dünya savaşında beş yaralanma ve harp zayiatından biri savaş stresine bağlı ortaya çıkmış ve savaşma gücünü zayıflatmıştır. Savaşa sağlıklı tepki Savaş şartlarının ağırlığı içerisinde olan her kişi zaman uzadıkça korku hisseder. Daha önce hayatta kalmak ve ölmek gibi sorunu olmayan kişi kendisini yok etmeye çalışan düşmanın hedefi olmuştur. Özellikle yüksek teknolojik, kimyasal, elektronik ve biyolojik savaşın etki gücü düşünüldüğünde savaş alanından çok uzak kişilerin kendi yaşamlarını tehlikede hissetmeleri söz konusudur. Savaş ortamında bulunan kişinin özgürlüğü kısıtlanmıştır. İstediği zaman yerini değiştiremez, terk edemez, mazeret beyan edemez, işi yapamayacağını söyleyemez. Yarınla ilgili hiçbir güvencesi yoktur. Artık kesin olan tek şey tehlike içerisinde olduğudur. Bir taraftan doğal iç dürtü olan yaşama arzusu gibi birincil isteği diğer taraftan ölüm tehlikesinin yaklaşmış olması. Bu iki durumun ilk ve sağlıklı tepkisi korkudur. Fiziki baskılar Kişinin beslenmesi, uykusunun ve hijyeninin bozulmasıdır. 24 saat bir şey yememek, 2-3 gün uykusuz kalmak savaşta olağandır. Savaş alanındaki kişinin yaşadığı yer pis, ıslak, soğuk veya güneş altında olabilir. Hijyeni bozulmuş, yıkanamayan, zaruri ihtiyaçlarını zorlukla gideren insanın direncinin uzun sürmesi zordur. Sürekli silah sesleri, ölüm, yorgunluk, uykusuzluk kişinin dayanma gücünü zorlar. Savaş alanı dışındaki kişilerde savaşın temel ihtiyaçlarını bozduğunu hissettikleri an paniğe kapılmaları beklenir. Psikolojik baskılar Psikolojik baskılar, açlık, aşırı soğuk-sıcak kadar kişileri etkiler. Savaştaki psikolojik baskının özünde ölüm korkusunun artması yatar. Ölüm korkusu bir iç çatışmanın doğmasına neden olur. Gelecek kaygısı, işinin bozulacağını hissetmesi, yakınlarının öleceğini sezmesi yoğun düşünce halinde kişiyi meşgul eder. Savaş alanındaki kişi ölümün kokusunu duymaya başlamıştır. Bir taraftan yaşama arzusu, diğer taraftan savaşma zorunluluğu onun iç çatışmasını arttırır. İşte bunda savaşma için ideolojisi olan yurdu ve milleti ile kendini bir bütünün parçası gibi gören asker kolayca savaşa direnir. Şehitlik duygusu, gazilik rütbesi gibi soyut desteklerle ölüm korkusunu yener. Böyle psikolojik desteği olmayan asker uzun süren savaşlarda dayanma gücü gösteremez. Yurtseverlik duygusu bunun için savaşta çok önemlidir. E. Orgeneral Kemal Yamak’ın Kıbrıs’ta yaptığı ilginç bir tespit vardır. “Bizim askerimiz, bayrak dalgalanır, ezan sesi duyar ve komutanını başında görürse kolay savaşır.” diyordu. Savaşan askerin kararsızlığı ve ümitsizliğinin yenilmesi savaş başarısı için çok önemlidir. Grup özdeşimi, inanç gücü, komutanına güvenme şeklinde özetleyebileceğimiz özelliklerin varlığı savaşan askerin korkusunu kontrol altına alınması için yeterli olacaktır. Savaş alanı dışındaki kişilerde birlik içinde olma, savaş ideolojisi taşıma ve ordusuna güvenme özellikleri varsa savaşın psikolojik baskılara dayanma gücü artar. Diğer bir psikolojik baskı duygusu ümitsizliktir. Savaşla ilgili söylenti ve rivayetler bu duyguyu etkilemek içindir. Psikolojik savaştaki gri propaganda yöntemi söylentilerle insanların savaşma arzusunu kırıp ümitsizliğe itmeyi amaçlar. BASKIYA KARŞI TEPKİLER KAYGININ YÜKSELMESİ: Korkuda objektif bir tehlike vardır. Korkunun objesi bellidir. Kaygı (Anksiyete) da obje belirsizdir. Sebebi bilinmeyen bir korku, serbest dalgalanan, belirsiz, endişe gerilim halidir. Fiziki belirtileri; ellerde titreme, terleme, sık idrara çıkma, çarpıntı, iştahın kaybolması, bağırsakların bozulması, kaslarda kasılma, sık nefes alma, vücutta ısı değişiklikleri gibi belirtiler oluşur. Psikolojik belirtiler olarak zayıf, kırılgan kişilik özelliğinde olanlar kolayca depresyon, savaş şoku, muharebe yorgunluğu, post-travmatik stres bozukluğu gibi bulgularla savaşamaz hale gelir. Grup desteği, birlik ruhu, savaşma arzusu yeterli ise korkularını yener ve savaşma gücünü arttırır. Yeterli ruhsal destek, soyut değerlere inanç yoksa ufak baskıları tolere edemez. Özellikle kuvvetli ve uzun süreli baskılara dayanmak çok zorlaşır. Savaşta psikolojik yıkılmaların iki etkeni vardır. Birincisi baskıların şiddeti, ikincisi kişinin direncidir. Kişinin stres belirtileri sıkıntılı, kızgın, huysuz, sinirli, ufak olaylardan kavga çıkarma, ağlama gibi belirtilerdir. Grubun stres belirtileri ise tartışmaların artması, hastalıkların, viziteye çıkışın artışı, çalışma ahenginin bozulması, kurallara önem vermemek, üretkenliğin düşüşü, eleştiriye duyarlılık, otoriteye itaatsizliktir. Savaş alanında olsun çalışma hayatında olsun grup stratejisinin uzun sürmesi verimliliği, üretkenliği düşürür. Bunun için ideal olan savaş psikolojisinden kısa sürede çıkılmasıdır. SAVAŞMA ARZUSU savaşın amacı düşmanı savaşamaz hale getirmektir. En kısa ve tehlikesiz yol savaşma arzusunu kaybettirmektir. İkinci yol düşmanı top yekun yok etmek, üçüncü yol sadece silahlarını ve ikmal gücünü yok etmektir. Çinli savaş filozofu Sun-Tzu “Savaşmadan kazanmak en iyisidir” diyor. Bugün modern askeri düşüncede savaşma arzusunu kaybettirmek için psikolojik savaş yöntemleri uygulanıyor. Bozguncu propaganda ile savaşmama isteği doğurmak disiplin ve itaati bozmak, komutana saygı ve güveni azaltmak, korku duygusu ve ümitsizliği teşvik etmek desteklenir. Eğer bireylerde kişisel çıkarları toplumun ortak çıkarlarına feda etme, kişisel kaygılardan vazgeçme, milletin sevinç ve üzüntüsü ile üzülüp sevilebilme, bir bütünün parçası olduğu şeklindeki grup duygusunu taşıyabilme özellikleri varsa savaşma arzusu kolay zarar görmez. Amaçlı ve savaş arzusu olan ordu gerekli ruhsal desteğe sahip demektir ve kolay durdurulamaz. Modern asker hayatta kalmasında birlik ruhunun önemini bilir. Bu güven onun direncini arttırır. Fakat modern askerin bir zaafı vardır. Teknolojiye güvenir ama psikolojik direnci düşüktür. Yıkanamadığı, uykusuz kaldığı, kolasını içemediği zaman kendini kötü hisseder. Bu durum uzun sürerse savaşma arzusu azalır. Küreselleşmenin nimetlerinden faydalanan, belli konfora alışmış askerin uzun süre savaşma arzusunu devam ettirmesi çok zordur. PSİKOLOJİK YARALANMALAR Psikolojik savaş insanların duygu, düşünce ve davranışlarını değiştirmeyi hedefliyor. Bazen bu değiştirme insanı etki altına alıp yönlendirmenin ötesinde, onun ruh sağlığını bozucu etki yapar. Stres etkeni Aynı olay, A kişide hiç etki yapmazken, B kişide hastalık yapabilir. Psikiyatri, bozulan ruhsal durumu tanımlayan ve çözüm üretmeyi amaçlayan bir bilim dalıdır. Psikoloji bilgi psikiyatri ise çözüm üretir. Genetik yatkınlıkların stres etkeni karşısında büyük rol oynadığını, son 10 yılda yapılan araştırmalar doğruladı. Stres karşısında, depresyona girebilen veya şizofrenik dağılma gösterebilen insanların beyinlerinde stres altında protein üreten hatalı genler olduğuna dair güçlü kanıtlar var. Fakat son yıllarda bulunan yeni ilaçlarla stresin ürettiği ve bozduğu kimyasal denge düzeltilebiliyor. Depresyon Dünyada depresyon salgını denilebilecek bir artış söz konusudur. Eğer önlem alınmazsa 2020 yılında depresyon, kalp-damar hastalıklarında en önemli ikinci sağlık sorunu olacaktır. Depresyon artış hızının nedenleri olarak, modern insanın yaşadığı psikolojik taciz, başarı baskısı, tüketim çılgınlığı, doyumsuz sermayenin rekabetçiliği ve hızlı yaşamı teşvik etmesi, beklenti düzeyinin yüksek tutulması sayılabilir. Bireysel mutluluk bozulduğunda küresel mutluluk da bozulacaktır. Depresyon kişinin yaşamdan zevk almaması, ilgi ve enerjisini kaybetmesi, uyku ve iştahının bozulması, zihninin yavaşlaması gibi belirtilerle seyreder. Çok şükür ki, tedavisinde tıp çok başarılı. Beyinde bozulan kimyasal denge tedavi ile düzeltilebiliyor. Kedisi öldüğü için depresyona girebilen insan, olumlu yaşam felsefesi ile hayattan zevk almayı başarabiliyor. Kronik, uzun süre depresyon hastalığının mide, kalp, akciğer, kemik iliği gibi bir çok organı bozduğu bugün bilimsel olarak belirlendi ve gösterildi. Psikolojik olarak acı çektirdiğimiz insanın bedenine de, bir bedel ödettiğimizi unutmamalıyız. Fareler üzerinde yapılan bir deneyde, uykusuz bırakılarak strese sokulan farelerin bir süre sonra midelerinde stres ülseri oluştuğu bilinmektedir. Posttravmatik stres bozukluğu (PTSB) Kişi, fizik bütünlüğünü bozacak bir tehdit yaşadığında veya böyle bir olaya tanık olduğunda ortaya çıkan bir hastalık türüdür. Aşırı korku, çaresizlik ve dehşet yaşanmıştır Olayı tekrar tekrar yaşar (Flashback). Rüyalar, kabuslu ve korkutucu olur. Olayı hatırlatan durumlarda şiddetli sıkıntı hissi ortaya çıkar. İnsanlardan uzaklaşma ve yabancılaşma yaşanır. Geleceği kalmadığını düşünür. Gürültülü sese aşırı duyarlılık vardır. Düşüncesini toplayamaz. Bu belirtiler, stresin beyinde yaptığı değişikliklerle ilgilidir. İnsanda korku, çaresizlik ve dehşet uyandırmayı amaçlayan psikolojik savaş yöntemlerinin, ne kadar insanlık dışı olduğu ortaya çıkardığı sonuçlardan anlaşılmaktadır. Savaş şoku Savaşlarda başın yaralanması, napalm yanığında daha fazla savaşma gücünü zayıflatan bir ruhsal yaralanmadır. Kişiyi savaşamaz hale getiren bütün psikolojik tepkilere savaş şoku denir. Sivil yaşamda, hayatta kalmak ve ölmek gibi bir sorunu olmayan insanın vazifesi birden insan öldürmek olmuştur. Ayrıca yaşamı kısıtlanmıştır. Siperi terk edemez, mazeret beyan edemez. Fiziki olarak iyi hazırlıklı olsa da, gelecek tehlikeleri beklemek zorundadır. Böyle durumlarda ilk tepki, korkudur. Eğer kişide savaş ideolojisi varsa, sadakat duygusu gelişmişse ve ölümü kutsallaştırmışsa korku ona zarar vermez. Amaçsız, keyif odaklı yetişmiş, ölümden sonra yok olacağını düşünen bir asker kendisini riske atmamak için bütün yolları dener. Strese dayanıklılığı azalır, kolayca savaş dışı kalabilir. Grup duygusu gelişmiş, komutanına güvenen, eğitim ve disiplin düzeyi yüksek bir askerin savaş şoku yaşama riski azdır. Ne yaptığını bilen komutan, emrindekilerin ruhsal direncini yüksek tutmayı başarır. Psikolojik savaş yöntemlerini bilen komutan, savaşın psikolojik baskılarını giderecek bir yol geliştirebilir. Prof.Dr.Nevzat Tarhan | |
|
| | #20 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Çocuklara Cep Telefonu Ve Bilgisayar Niye Alinmamalı? Bu soru birçok anne-babayı oldukça fazla ilgilendiren önemli bir soru. Soruya cevap verilecek olsa anne-babaların hemen hepsinin kendine göre değişik nedenleri de olacaktır. Konuya sosyolojik ya da felsefi olarak bakmadan önce tamamen somut ve anlaşılır bir şekilde gelin temel başlıklarıyla konuya açıklık getirmeye çalışalım: 1. Cep Telefonu ve Bilgisayar Nedir? Sorusuna verilecek tanımlama ile başlayalım. Cep Telefonu; Gelişen, hızlanan ve karmaşıklaşan hayat temposuna aynı hızda uyum sağlamak için gerektiğinde ve zamanında hareket halindeyken bile ulaşmak-iletişim sağlamak ihtiyacını gideren önemli bir teknolojik alettir. Tüketim, sağlık, zamanı etkili kullanmak… gibi birçok hassasiyete dikkati birlikte getirir. Bilgisayar; Geometrik ve hatta sayısal verinin ifade edemeyeceği biçimde hızla artan bilgiyi depolamayı, bilgi ile işlemleri hızla yapıp zaman tasarrufu sağlamayı, internetle birlikte tüm evrenle çok hızlı iletişim kurarak gelişmeyi sağlayan, devasa kütüphaneleri mikro bir çipe yerleştirmeyi başaran teknoloji harikası bir araçtır. Doğru ve etkili kullanım, sağlık, zaman, internetin yararlı sunumu… gibi birçok hassasiyeti birlikte gerektirir. 2. Cep Telefonu ve Bilgisayar Ne Değildir? Şimdi de özellikle bu iki teknoloji harikasının zararlı etkileri ve kullanımından bahsetmek lazımdır. Cep telefonu fotoğraf makinesi değildir, müzik seti değildir, atari değildir, arkadaş değildir, hele vücudumuzun bir parçası hiç değildir. Bilgisayar; evimiz değildir, sırdaşımız değildir, film seti değildir. Oyun aracı değildir, tek ödevimiz değildir, sınavlara hazırlamaz, ailemiz değildir, edinemediğimiz bilgi ve ya gideremediğimiz her türlü merakımız için tek araç değildir. Ayrıca bunlara sahip olmak Çocuk Hakları ile ilgili bir gereklilikte değildir. 3. Çocuklara Ne Zaman Cep Telefonu ve Bilgisayar Alınabilir? Bu sorunun cevabı yukarıda açıklanan iki maddenin ortak sonucudur. Her şeyden önce konuyu bilgisayarla tanışma süreci ile karıştırmamak gerekiyor. Bilgisayarı tanımak ile onu kullanıcı olarak hayatına sokmak çok ayrı birer süreçtir. Çocuklarımızın sorumluluk almaya başladıklarını gördüğümüz, kendileriyle ilgili konularda karar sürecine katılabildiklerini fark ettiğimiz; tüketimin insana yararlılığı ve ihtiyaçları ile ilişkisini kurabildiğini anladığımız, değer yargılarını oluşturmaya başladığı ve kendini kontrol mekanizmasının gelişmeye başladığını fark ettiğimiz,…….. daha da önemlisi ona cep telefonu ve bilgisayarı aile olarak biz alabileceğimiz zaman (Yani borçlanarak bilgisayar ya da cep telefonunun alınmaması gerektiğini bilmeyen aileler de var mı ki? ) çocuklarımıza uygun düzeyde bu araçları alabiliriz. Bir de tüm bunlar gerçekleşti ama çocuklarımız bu iki cazibenin de etkisine takılmamışsa eğer, ihtiyaç değil ve onlar istemiyorken kendi başımıza almaya kalkışmak ta çok doğru bir tarz değildir. Tüm izah edilenler ışığında genel olarak bazı aile ve çocuklar için lise dönemi uygun bir dönem olarak düşünülebileceği gibi bazen bu daha da geciktirilebilecek bir süreçtir. Bazı anlayışların bu teknolojik araçların hayatı kolaylaştırmaktan başka ne zararı var ki, ne olacak dediğini duyar gibiyim… Bu doğru ve uygun olmayan tarzın en önemli etkisini; çocuklarıyla anlaşamamak, antisosyal gelişim, fiziksel görünümlerinde dengesiz gelişim, görevlerini ( öğrencilik, evlatlık,…) yapmamalarını şikayet, özgüven eksikliği,…vb. birçok problemle uzmanlara ve yardım merkezlerine ailelerimiz tarafından yapılan psikolojik yardım başvurularında sıkça yaşıyoruz… Uzman Psikolojik Danışman Abdulkerim IŞIK | |
|
![]() |
| Etiketler |
| ilgili, makaleler , psikoloji |
| calismak ilgili makale, stresle ilgili makaleler, |
Psikoloji ile ilgili Makaleler Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Uzay Hakkında Araştırmalar, Makaleler | evo | Uzay Bilimleri | 11 | 2 Hafta Önce 14:53 |
| Psikoloji ve Psikiyatri ile ilgili Haberler | _PaPiLLoN_ | Psikoloji ve Psikiyatri | 65 | 3 Hafta Önce 10:52 |
| Köşe Yazısı ve Makaleler | ahmetseydi | Güncel Konular | 207 | 12-03-2009 23:12 |
| Mamul tasarımıyla ilgili makaleler nelerdir? | Ziyaretçi | Soru-Cevap | 2 | 15-12-2008 01:40 |
| Psikoloji | GusinapsE | Psikoloji ve Psikiyatri | 83 | 17-08-2007 03:14 |