| | #31 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Ayna Ayna, Söyle Bana Kusurum Nerede? Sorunun cevabı masaldakinden farklıdır. "Kusurum nerede" sorusuna verilecek bir cevap mutlaka vardır. Bazen çok küçük bir bedensel sorun, bazen de olmayan bir şey büyütülerek gündelik yaşamın ortasına kuruluverir. Kişi, başkalarından ya da güzelliği kanıtlanmış olan idollerden destek arayarak kusurlarının varlığını garantiler. Ya burnu çok büyüktür ya da aslında oldukça dengeli olan vücudunda basenleri çok geniştir. Bazen daha da ileri giderek doktorlardan, estetik cerrahlardan medet umar. Onu ameliyat edecek bir doktor bulana kadar uğraşır. Ameliyat da sorunu çözmez. Ya eskisinden daha kötü olduğunu söyleyerek doktorlarını suçlar ya da yeni bir hastalığa, olmayan kusurlara yelken açar. Dismorfobi denilen bu bozuklukta, beden ya da yüzde gerçekte herhangi bir kusur yoktur. Kişi kaygı verici düşüncelerinin etkisi altında; bedeninde ve yüzünde kusurlu bir organ ya da parça arar. Aslında vücudu ve yüzü; kaygılarını dile getirmek için kullandığı aracılardır. Esas sorun, gündelik hayatı içinde ve diğer insanların arasında kendini algılamasındaki yetersizlik duygusudur. Yetersizlik duygusunun ortaya çıkardığı kaygı o derece artar ki, bazen kusurlu bulduğu organ ya da vücudunun çeşitli bölgelerinin işlevselliği bundan etkilenir. Özellikle ergenlerde ve kadınlarda daha fazla görülen bu rahatsızlık, yaşamın her döneminde ortaya çıkabilir. Kişiler umutsuzca her türlü rejimi deneyerek; akıllarındaki forma kavuşmaya çalışırlar. Buna rağmen, aynalar hiç bir zaman onlara kaygılarını dağıtacak bir şey söylemez. Onların aynaları küçük ya da olmayan kusurları büyüterek gösterir. Onlar, kendilerini her zaman çirkin ve kusurlu görürler. Dismorfik kişiler, kendilerini sevmeyen insanlardır. İşe yaramadıklarını ve kusurları ile başka insanları rahatsız ettiklerini düşünürler. Bu nedenle insan içine karışmaktan pek hoşlanmazlar. Aile ilişkilerinde yoğun duygusal çatışmalar yaşama olasılıkları yüksektir. Bunun yanında, aile içinde "mükemmel güzellik" anlayışı değer görüyor olabilir. Dismorfik kişilerin başkaları ile sosyal etkileşime girme becerileri de düşüktür. Dış görüntünün abartılı ölçüde önemsendiği günümüz dünyası, dismorfik kişilerin kendilerini saklamaları ve hayali kusurlarını beslemeleri için kuvvetli itekleyicilerdir. Günümüzde ne yazık ki dismorfik bozukluğu hem kadın hem de erkekte süratle artmaktadır. Ancak, dismorfik kişiler, hasta olduklarını düşünmezler. Hayal ettikleri kusurun gerçekte var olduğuna inanırlar. Dismorfik kişilerin ilaç tedavisi ve psikoterapi almaları gerekmektedir. Hastalığın çözümlemesinde grup terapileri de etkilidir. Bununla birlikte, iletişim becerilerini ve problem çözme becerilerini artırmayı sağlayan eğitimlerin de iyileşme sürecinde önemli katkısı vardır. Psk. Ayla Kahraman | |
|
| | #32 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Prozac Freud’un Yerini Alabilir mi? Beyin vücudumuzdaki en gizemli organdır. Beyinde 100 milyar nöron olduğunu biliyoruz. Örnek vermek gerekirse yalnızca muzun tatlı kokusuyla biranın keskin kokusunu birbirinden ayırt etmek için altı milyon beyin hücresinin harekete geçmesi gerekir. Ancak nörologlar hala bunun nedeni hakkında net bir fikre sahip değiller. Ancak beyin, binlerce yıldır açıklamalara karşı gelmiş bilinmez bir işleve sahip bir karakutu değildir. Bu gün bilim insanları beynin hücre ve biyokimya düzeyinde nasıl çalıştığına dair pek çok şey biliyorlar. Gerçekte bir çok nörolog düşünme biçimimizin, öncelikle beyin kimyamızla ve sinaps adı verilen nöronlar arasındaki trilyonlarca bağlantının kompleks etkileşimiyle belirlendiğine inanıyor. Bir çok kişi bütün düşüncelerimizin, düşlerimizin ve duygularımızın yani zihin diye adlandırdığımız çok ince tözü oluşturan her şeyin, kimya ve bağlantıların karşılıklı etkileşimlerinin sonucu olduğuna inanıyor. Farklı beyin fonksiyonlarının, beynin farklı alanlarında gerçekleştiği, beynin “dağılmış paralel işlemleme” diye bilinen bir yöntemle çalıştığı ve tümünün aynı anda çalışmadığı çok yeni keşfedilen gerçeklerdir. Siz bu sözcükleri okurken beyninizin arka kısmındaki okuma edimiyle ilgili özel bölüm aktiftir, yan taraftaki diğer alanlar sözcüklerle meşgul olurken, frontal lobun diğer alanları da resimleri bir araya getirir. Akıl hastalıkları bugün kompleks bilginin düzgün işlemlenme sürecinde bir aksama olarak düşünülüyor. Beyni farklı sorunlar üzerinde ya da aynın sorunun farklı farklı yönleri üzerinde çalışan, network ağıyla birbirine bir çok bilgisayardan oluşmuş bir yapı gibi düşünürsek, bir bilgisayar bozulduğunda ya da bilginin doğru olarak aktarımını sağlayan ağda bir aksaklık olduğunda sistem çöker; zihin dengesizleşir. Bununla birlikte beyin bir mikro işlemci gibi ve zihinde bir bilgisayar programı değildir. Beyin elektrikle değil biyokimya ile işleyen bir organdır. Bu açıdan bakıldığında rahatsız bir zihne yardım etmenin en iyi yolu, diğer organlar gibi onu da biyokimyasal dengesine kavuşacak şekilde ilaçla tedavi etmektir Bu, psikiyatride “biyolojik devrim” diye adlandırılan şeyin temelidir. Nörologlar ve psikiyatrlar arasındaki geçerli eğilim, akıl hastalıklarını bilinçaltı düşüncenin baş döndürücü akıntılarının kendilerini fiziksel ve zihinsel belirtilerle ortaya koyması olarak görmekten çok, kusurlu bir beyin fonksiyonunun sonucu olarak görme yolundadır. Gerçi, göreceğimiz gibi hala yetişme tarzı, toplum, çocukluk travmaları ve çevre tanımına giren her şeyin zihnimizin biçimlenmesini belirleyen önemli etkenler olduğu düşünülüyor. Örneğin nüfusun yalnızca yüzde birlik bir oranı şizofreni yüzünden acı çekmektedir. Bununla birlikte tek yumurta ikizlerinden birine şizofreni tanısı konduğunda diğer ikizde de aynı hastalığın gelişme olasılığı yüzde ellidir. Bunun bize gösterdiği, akıl hastalıklarında genetiğin önemli bir faktör olduğudur, bununla birlikte henüz tam olarak açıklanamamış çevresel etkenler de büyük rol oynuyor olmalıdır. Akıl hastalıklarını organik hastalıklar olarak gören yaklaşım hala egemenliğini korumakta ve bugün, şizofreni için chlorpromazine, çift kutuplu hastalıklar için lityum gibi ilaçlar mevcuttur. Depresyonun kara bulutlarını kaldıran yeni ilaçlar vardır: Prozac ve Zoloft bunlardan yalnızca ikisi ve bu yeni antidepresanların daha öte işlevleri olabileceği de iddialar arasında. Prozac’ı Dinlemek adlı tartışmalı kitabın yazarı Peter Kramer’e göre antidepresif ilaçlar yalnızca hasta zihinleri iyileştirmekle kalmıyor aynı zamanda iyi olan zihinleri de daha iyi hale getiriyor, kişi öncekinden daha iyi daha mutlu tutumlar geliştiriyor. Bazı psikiyatrlar, Sigmund Freud’un öncülüğünü yaptığı psikoterapiye olan güvenlerini koruyorlar ve inançları akıl hastalıklarının organik olmadığına; akıl hastalıklarının ortaya çıkmasında en önemli rolü çocukluk travmalarının ve diğer çevresel faktörlerin oynadığına inanıyorlar. Başlıca akıl hastalıklarının iyileştirilmesinde psikoterapi yaklaşımının savunucularından Prozac’a Karşılık Vermek ve Toksik Psikiyatri kitaplarının yazarı Peter Breggin basitçe, doğuştan sahip olduğumuz beyin kimyasıyla yönetilmediğimizi iddia ediyor; Breggin, zihnimizin şekillenmesinde en önemli rolü büyütülme biçimimizin oynadığını iddia ediyor. Ama en azından bugün, nasıl düşündüğümüzü ve davrandığımızı belirlemede en büyük etkinin büyütülme biçimimize değil doğaya ait olduğu düşünülmektedir. İlaç terapisi, ciddi akıl hastalıklarının iyileştirilmesine dair en büyük umudu sunmaktadır. Gerçekte zihni yöneten mizaçsa, genlerimizde bu mizacı belirleyecektir. Yeni yeni sormaya başladığımız rahatsız edici soru şu olacaktır: Genetik eğilimlerimizi ilaçlarla ve genetik mühendisliği ile kontrol edebilir miyiz? Şiddet, şişmanlık ve ırkçılık bu yollarla içimizden atılabilir mi? Ve bunu yapmak istiyor muyuz? Not: Sarmal Yayınevi tarafından basılan “Beyin ve İlaç” isimli kitaptan alınmıştır. Yazarı Scott Veggeberg | |
|
| | #33 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Güç ve Sıfır Felsefe, düşünen insanı kaotik bir ortama sürükleyen bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır ve düşüncelerimizde birbirleriyle çarpışan tez ve anti-tezlerin bir yumağı olarak yer almaktadır. Düşünebildiğimiz her teze karşın beynimizde ürettiğimiz anti-tezlerin anında şekillenmesi sonucunda kendimizi bir kaos ortamında bulabiliriz. Belki de doğasında bu yükümlülük var. Felsefi yaklaşımların teolojik incelenmesi, anlama sınırlarımızı biraz daha zorlamamıza ve farklı boşluklarda yer almamıza yol açıyor. Biz kimiz ve yaşam nedir gibi soruların çevrelediği bir düşünce ortamında genelde bilimin somut yönüne rağmen felsefenin soyut karakteri ile yüzyüze gelebiliyoruz. Bir soru karşımıza çıkıyor, neden bilimle uğraşıyoruz? Bu sorunun yanıtının belki üstü kapalı olarak verilmeye çalışılması, bir ölçüde daha anlamlı olabilir.İnsan başta olmak üzere tanık olduğumuz tüm yaşam birimlerinde sürekli olarak bir güç faktörünün egemen olduğunu görmekteyiz. Yaşayan varlıkların çevrelerine yansıttıkları egemen olma güdüsünü değişik boyutlarda sergilemeleri ve basit gibi görünen hücresel yapıdan karmaşık yapılara kadar bu güç faktörüne sahip olmaları, bir içgüdüsel var olma duygusunun belki de temelini oluşturuyor. Canlı bazında, anlamının farkında olarak ya da olmayarak bu güç kavramını sürekli bünyemizde taşıyoruz. Tüm canlılar kendi organlarındaki enerjilerini güçlü olabilmek için belli noktalara bilinçli ya da bilinçsiz şekilde odaklamak ihtiyacını hissediyorlar. Güçlü olmak, yaşamanın birincil öğesini oluşturuyor. Bilim ile teolojik yaklaşımın birbiriyle çelişkili görünen farklı bakış açıları, aslen bu temel içgüdünün değişik yansımaları ile karakterize oluyor. Yüzyıllardır birbiriyle çatışma halinde olan din ve bilim kavramları belki de varoluşumuzdaki ögelerin farklı değer açıları altında ele alındığı ancak, ortak paydası benzer olan bir olgudan ileri gelmektedir. Düşünen bir canlı olan insanoğlu, düşünmeye başladığı andan itibaren içinde var olan bu gücün düzeyi hakkında öncelikle kendi kendine sonra da çevresi ile yorum yapma gereksinimini hissetmiştir. Önceleri kas gücüne bağlı olarak ilkel davranışsal yöntemleri denemesine karşın, bu gücün mekanik oluşumlarla daha etkin kullanabileceğini öğrenmiş ve çeşitli teknikler geliştirmiştir. Amaç, egemen olmaktır ve bu gücü sergilemek, genlerimizdeki varoluş nedenlerimizin başında gelmekte ve yaşamanın 3 temel faktörü olan beslenme, üreme ve uyku kavramları üzerinde kurulu bir düzenin vazgeçilmez yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Aynı düşüncede olanların bir araya gelmesi, karşıtlarla mücadele, hep egemen olma içgüsünün bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Canlılığın temel yaklaşımı, kendini kanıtlama yolunda, çoğalmayı ve istenilen güce ulaşmayı gerektirdiğine göre, bu temel içgüdünün nasıl ortaya çıktığı da yanıt arayan soruların başında gelmektedir. Belki de bunun yanıtı yoktur, ya da moleküler düzeyde atomların sıralanması ve moleküler organizasyon, moleküler bilincin bir güç faktörü olarak düzenlenmesini sağlamıştır. amino asit moleküllerinin birbirleriyle birleşerek pepdid yapılarını ve daha sonra da proteinleri oluştururdukları andan itibaren somut canlılık kavramının geliştiğini ve canlı olabilmenin ortama uyum sağlama sürecindeki çeşitli organları evrim içinde geliştirmesi, proteinlerin ve nükleik asitlerin koordinasyonunun bir gizemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Atomik yapıların içine girildiğinde benzer şekilde bir güç gösteriminin var olduğunu ve atomları birleştiren ya da parçalayan faktörlerin aynı biçimsel davranışlarla hareket ettiklerini söyleyebiliriz. İnsanoğlunun bugüne değin bilinen en yüksek canlı biçimi olduğu varsayılırsa, gücün ortama uyum sağlamasındaki organize davranışı, genlerin farklı proteinleri kodlamasına bağlı olarak proteinlerin kazandıkları işlevsel davranışlarına bağlanabilir. Bu bağlamda içimizdeki Tanrısal güç , bulunduğu ortamı tanımada ve uyum sağlamada çeşitli organ ve organelleri geliştirmiştir. Aslında düşünme yeteneğinin ortaya çıkması, ya da anlama, öğrenme ve algılama kavramlarının beyin biyokimyasındaki gelişimi, içimizdeki gücün evrimleşme süreci içindeki organize davranışının bir sonucudur ve düşünme yeteneği kazanan insan, kendi ortamında, aslında yine kendi içindeki güçten kaynaklanan farklı güç biçimlerine yaşam hakkı tanımayacak bir mücadele etme güdüsüne sahiptir. Gücün kendisiyle savaşımı, çok ilginçtir. Canlılık karakteri kazanan ve farklı şekillerde bu karakteri yansıtan yapılanmalar, aynı içgüdüyle birbirlerine karşı mücadele etme ve savunma gereksinimi duymaktadırlar. Bu, belki de gelişmenin anahtarıdır! Ancak, canlılığın temelini oluşturan bu Tanrısal güç kavramı kaynağının, insanoğlunun yeterince algılayamayacağı boyutlarda olabileceği varsayımını gözardı edemeyiz. Canlı varlıklar yaşama içgüdüsünü oluştukları andan itibaren kendilerini dış dünya ile iletişime olanak sağlayan bu Tanrısal güç ile edinilen düşünsel yeteneklerin düzeyine göre, kendilerini bulundukları ortama uyum sağlamada belli bir işbirliği oluşturmuşlardır. Bu işbirliği hem kendi iç dünyası, hem de dış dünya ile iletişim durumundadır. İnsanoğlu, açıklayamadığı olaylara da yine düşünce yetisiyle sınırlı olarak son verme eğilimi içine girmiştir. Ama bu, asla bir son değildir. Ateşe tapan, güneşi tanrılaştıran ve böylelikle çevresine egemen olma yolunda bu nesneleri kendisine simge olarak seçen de yine insanoğludur. Beyninin düşünme olanaklarıyla sınırlanan bu faktörlerin, belli bir gelişim sürecinde oynadıkları imgesel ögeler, zaman içinde farklılaşma eğilimi göstermiştir. Zaman kavramını bile açıklamakta çeşitli teoriler üreten insanoğlu sonuçta içinde hissettiği ancak bir türlü açıklayamadığı bu Tanrısal gücün kaynağını bulma eğilimindedir. Gökyüzüne doğru baktığımızda sayamayacağımız kadar gök cisminin bulunduğunu ve evrenin bu gök cisimlerinin varlığına uygun bir ortam oluşturduğunu düşünürüz. Aslında atomik yapınlanma da bir mikro-evren şeklindedir. İçinde yaşadığımız evreni inceleyen insanın evrenin derinliklerine ulaşmasındaki isteminin gizi, içinde taşıdığı Tanrısal güçle bilim kelimesinin kullanılması; bu çalışmaların soyut ortama yönelmesinde ise dinsel yaklaşımları benimsemesi, açıklanamamanın açıklanması kavramının doğal bir çatışmasını, getirmiştir. Bilim, genel olarak belli gözlemlere dayanan güç arayışının bir faktörü, dinsel yaklaşım ise gücün varlığının baştan kesin kez kabul edilmesi ilkelerine dayanmaktadır. Binlerce yıl önceki insanoğlunun ateşe tapma içgüdüsü, şekil değiştirmiş ve farklı boyutlarda ve insanoğlunun yaşadığı ortamla olan uyumuna bağlı olarak yeniden biçimlenmiştir. Ama yine binlerce yıl önceki insan, çevresini araştırmayı ve kendini geliştirmeyi ihmal etmemiştir. Bilimsel düşünen insanoğlunun Tanrısal gücün varlığını araştırmada ortaya koyduğu yöntemler ile dinsel düşünen insanın aynı gücü aramadaki yöntemleri birbirinden farklılıklar içermektedir, ancak, her ikisi de Tanrısal gücün varlığını aramada insanoğlunun ortak düşünce evrenini simgelemektedirler. Mikroskopla bir hücreyi araştıran bilim insanı, bu hücrenin içinde yer alan mekanizmaları açıkladığında bir ölçüde Tanrısal gücün ortaya konulması kavramına çok küçük de olsa bir açıklık kazandırmaktadır. Ne yazık ki, canlı ortamında hangi mekanizmaların ne şekilde rol aldığını, tam anlamıyla bilemiyoruz. Örneğin, bir karaciğer hücresinin yapısı konusunda kesin bir bilgimiz yok, üstelik bu hücrenin işleyişine müdahale edemiyoruz (ancak müdehale edebilmek için uğraşıyoruz). Bilebildiklerimiz yalnızca bugüne kadar ortaya konulan basit mekanizma yaklaşımları olmakta ve zaman akışı içinde öngörülen yeni bulgularla bu mekanizmaların güçlendirilmesi ya da çürütülmesi, şeklinde olmaktadır. İşte, karaciğerdeki yer alan bazı enzimlerin çalışma mekanizmasını ortaya koyabilen bir bilim insanı içimizdeki Tanrısal gücün işlevi hakkında çok küçük de olsa bir ayrıntıyı ortaya koyma içgüdüsünü sergilemektedir. Yaşlanma süreci konusunda bilgilerimiz henüz çok yetersiz. Ölümsüzlüğün peşindeki insanoğlu kendisini yaşlandıran ve kaçınılmaz sonun mekanizmasını halen anlamaya çalışıyor; çok uzun sürecek gibi görülen bir zaman süresince de bu anlamaya çalışmak devam edeceğe benzemektedir. Canlı organizmasındaki Tanrısal gücü arayan insanoğlu, evrendeki oluşumları da arayarak bu gücün sınırlarını keşfetmeye çalışıyor. Bir yandan hücresel derinlikleri arayan, diğer yandan da evrensel boyutları çözmeye çalışan insanın henüz işin çok başında olduğu bir gerçektir. Bir hücreye mikroskopa baktığımızda karşımıza çıkan mikro-yapıların derinliklerinde ne olduğunu bulma duygusu ile daha güçlü mikroskoplar yapılmış ve daha derinlerde bambaşka yapılanmalar olduğu saptanmıştır. Daha güçlü aygıtlar ile yapılan çalışmalar farklı yeni yapıları işaret etmiştir. elektron mikroskopları bugünkü insanoğlunun geliştirdiği teknolojinin son aşamasıdır, ancak bununla da ortaya hücre içindeki sınırlamanın saptanmasına ulaşılamamıştır. Hücre içi derinlik ele alındığında buradan eksi sonsuza doğru uzanan bir yapılanma olduğunu düşünebiliriz. Diğer taraftan teleskopla yapılan incelemelerde bazı gök cisimlerini gözleyebilme olanağına sahibiz. Daha güçlü teleskoplar bize yeni gök cisimlerinin varlığını göstermektedir ve evrenin boyutları sürekli olarak genişlemektedir. Teorik olarak da buradan artı sonsuza gidileceğini varsayabiliriz. ilgilidir. Aynı şekilde mikroskopu icat ederek kendi içindeki gücü somut bir görüntüye dönüştürmek istemiştir. Ancak ne yazık ki, insanoğlu ilkel insan döneminde doğanın varlığında nasıl bir gücün egemen olduğunu kavrayamamışsa, yine bugünkü varlığında da aynı belirsizliği sürdüregelmektedir. Değişmeyen, yalnızca meraktır ve bu duygunun sürekli artan bir tempoda devam etmesidir. Bu merak sonucu insanoğlu, kendi yapısını incelemek için mikroskobu, gökyüzünü incelemek içinse teleskobu icad etmiştir. Matematik ise, insanoğlunun somutlaştırdığı ve birincil önemi taşıyan çok önemli bir olgudur. Matematiği geliştiren insan bunu, hem kendi varlığı, hem de içinde bulunduğu ortamı somutlaştırmak için kullanabilmektedir. Düşünsel yeti sonucunda elde ettiği verileri somutlaştırmaya yönelik yapılan çalışmalarda Matematiği yüce bir bilim dalı olarak ortaya koyan insanoğlunun sıfır noktasını tanımlaması çok ilginçtir. Sıfır noktası, belki de matematik biliminin en önemli kavramıdır ve düşünce evreninde son derece küçük bir boyutta olan insanoğlunun bulduğu en önemli sayıdır. Bu sayı insanoğlunun Tanrısal gücü aramada belki de ilkel bellek yapısındaki içgüdüsel kavramının oluşturduğu bir bağlantıdır. Kendi organizması içinde eksi sonsuza, organizması dışında da artı sonsuza ulaştığını düşündüğümüz insanoğlunun matematik bilimi içinde öngördüğü ve eksi sonsuzla artı sonsuzun kesiştiği bir nokta vardır. Bu da, sıfır noktasıdır. Teknolojik gelişimini sürdürecek olan insanoğlu kendi hücreleri içinde gelecekte daha da derinlere ulaşacaktır. Yeni aygıtlar geliştirecek, mekanizmalar üretecek ve içindeki Tanrısal gücü aramaya devam edecektir. Ancak, yine de bunlar içimizdeki derinliklerin sınırına bizi ulaştırabilecek midir? Beynimizin kapasitesini sürekli artırmaya çalışan insanoğlunun uzayda yolculuğu başlatabilmesi için yeni kuramları ve boyut farklılık teorilerini üretmesi de devam edecektir. Belki de ışık hızına ulaşıldığında kütlesini sıfıra indiren sınırlamalar aşılacaktır. O an geldiğinde evrenin sınırına ulaşmak mümkün olabilecek midir? Hayır, çünkü eğer gerçekten bir sınır varsa onun ötesinde başka boyutların sınırları olacağı olgusunu matematik ve fizik bilimleri bize öğretmiştir. Dolayısıyla, bu da bize insanoğlunun en büyük keşfi olan sıfır noktasının anlamını yeniden düşünmemiz fırsatını vermektedir. Bu durumda, benzer atomların bir araya gelerek, örneğin bir kaya parçasını oluşturması da ya da karaciğer organı şeklinde organize olmasının anlamını, bilinmeyen gücün Tanrısal gücü aramada bilim ve teolojik yaklaşımların aslında ortak amaca yöneldiği fakat farklı yöntemleri seçtiğini görüyoruz. İnsanoğlunun bu anlamda bilinçlenmeye başladığı süreçten itibaren birbirleriyle sürekli kavga halinde olan bu iki yaklaşım, belki de aralarındaki yöntem farklılığını anlamsızlığını bir türlü anlayamadan, gelecekteki süreçlerine devam edeceklerdir. Bu çatışmanın da yarar/zarar oranında nasıl bir dengeye ulaşacağını da kestirmeye gerek görmeyeceklerdir. Bu durumda, belki de sıfır noktasının önemi, gelecekte çok daha iyi anlaşılacaktır. bilincine ulaşmada evrensel düşünce sınırlarının zorlanmasını sağlamak yerine, teolojik kestirmeciliğin basite indirgediği algılanmayı kabullenmek gibi birbirine zıt görülen olguları tartışmanın ne gibi yararları olacağını, henüz bilemiyoruz. Prof. Dr. Erdem Büyükbingöl | |
|
| | #34 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Modern Hayat Ve Psikolojik Sıhhat Akıl vücud kadar sağlam değildir. Zihin hastalıklarının, tek başlarına, bütün diğer hastalıkların topundan fazla olduğu dikkate alınmağa lâyıktır. Ve dolup taşan tımarhaneler ise, buralara yerleştirilmeğe muhtaç olanları alamıyacak kadar kalabalıktır. Newyork devleti içinde yirmi ikide bir kişi, C.W. Beerse göre, hayatının herhangi bir devrinde, bir tımarhanede tedavi olunmak lâzımdır. Birleşik devletlerin hepsinde, akıl zâfından veya delilikten dolayı tedavi altına alınmış olanların yekûnu, hastahanelerde tedavi edilen veremliler yekûnunden sekiz kere fazladır. Delilerin tedavi edildikleri müesseselere her yıl 68.000 kişi kabul edilmektedir. Şayet müracaat ve kabuller bu hızla devam edecek olursa bugün mekteblerde okumakta olan çocuklarla gençlerden takriben bir milyonu, günün birinde, zihin hastalığından dolayı tımarhanelere alınmak icab edecektir. 1932 senesinde, Amerikada devlete bağlı hastahanelerde 340.000 deli vardı. bundan başka, 81.289 abtal ve saralı tedavi altına alınmış ve 10.951 tanesi de serbest gezmekte bulunmuştu. Hususî hastahanelerde bakılmakta olanlar bu istatistiğe dahil değillerdir. memleketin heyeti umumiyesinde 500.000 zayıf akıllı mevcuddur. Diğer taraftan, milli ijyen komitesi vasıtasiyle yapılan teftişler, umumî mekteblerde terbiye gören çocuklardan 400.000 tanesinin sınıf derslerini takib edemiyecek derecede zekâsız olduklarını göstermiştir. Hakikatte, zihin bozukluğuna tutulmuş kimselerin sayısı bundan çok fazladır. Hastahanelere yatırılmamış yurttaşlardan yüz binlercesinin psikonöroza mübtelâ oldukları tahmin edilmektedir. Bu rakamlar, medenî insanların şuurundaki zâfın ne derece büyük ve gittikçe fazlalaşmakta olan bu zâf meselesinin de modern cemiyet için ne kadar ehemmiyetli olduğunu gösterir. Akıl hastalıkları tehdid edici bir hal almaktadır. Bunlar veremden, kanserden, kalb ve yürek hastalıklarından ve hattâ tifüsten, veba veya koleradan daha tehlikelidir. Bunların tehlikesi yalnız caniler sayısını çoğaltmasında . değil, beyaz ırkları gittikçe daha fazla bozmasındandır. Caniler arasında milletin geri kısmındakinden fazla zayı akıllı veya deli yoktur. Vakıa hapishanelerde normal olmayan pek çok adamlar görüldüğü doğrudur. Fakat daha yukarıda işaret ettiğimiz gibi canilerden bir kısmı hapsedilmiştir. Polisçe tutulup mahkemelerce ceza çarpılmağa ses çıkarmayanlar da zaten kusurlulardır. Zihin hastalıklarına sık rastlanılması modern medeniyetin pek büyük bir hatasıdır. Şüphe edilmemelidir ki yaşayış tarzımız zihin bozuklukları tevlid etmektedir. Demek ki modern tababet hakikaten insana has olan faaliyetlere herkesin sahib olmasını temin edememiştir. Zekâyı, bilinmeyen düşmanlarına karşı müdafaa edece mevkide bulunmaktan uzaktır. Bugünkü hekimlik zihin hastalıklarının alâmetlerini ve akıl zâfının çeşidlerini bilmekte ise de bu bozuklukların mahiyetinin tamamiyle cahildir; bu hastalıkların beynindeki bünyevî âfetlerden mi, yahud iç muhitin değişikliklerinden mi, yoksa iki sebebin her ikisinden mi gediğini bilmemektedir. İhtimal ki asabî ve pskiolojik faaliyetler, hem beynin hal ve vaziyetine ve hem de ankodrin guddelerince deveran cümlesinin içinde serbest bırakılıp kanca dimağ hücrelerine götürülen maddelere tâbi bulunmaktadır. Bu guddelerdeki fonksiyonel ihtilâllerin, beynin anatomik âfetleri gibi, bir takım nevroz ve psikozları meydana getirdikleri şüphesizdir. Bu hâdiseleri tamamiyle bilsek bile pek ziyade ilerlemiş olmayız. Uzuvları fizyoloji izah ettiği gibi akıl patolojisinin anahtarı da psikolojidedir. Ancak, fizyoloji ilim, psikoloji ise ilim değildir. Psikoloji henüz Claude Bernardını veya Pasteurünü beklemektedir. Psikoloji henüz, cerrahlığın berberler ve şiminin de lavoisierden evvel simyacılar elinde bulunduğu zamanki haldedir. Bilgilerinin kifayetsizliğinden dolayı modern psikolojileri ve bunların usullerini itham etmemelidir. Cehlimizin asıl sebebi mevzuun sonsuz mürekkebliğidir. Âsab hücrelerinin, bunların irtisam ve iştirak liflerinin ve beyin ve dimağdaki oluşların bilinmez âlemine nüfuz etmemize imkân verecek tekniklere henüz malik değiliz. Schizophirénique alâmetlerele, meselâ, beyin kışrının bünyevî bozuklukları arasındaki sahih münasebetleri keşfetmek imkânsızdır. Kroepelinin ümidleri tahakkuk etmemiştir. Belki de akıl teşevvüşlerinin mesafevî temerküzü mevcud bile değildir. Bazı alâmetleri, hâdiselerdeki muvakkat teakubun intizamsızlıklarına ve fonksiyonel bir cümlenin asabî unsurları bakımından zaman kıymetinin tahavvüllerine atfetmek kabildir. Bundan başka, biliyoruz ki gerek Firengi Spirocheti ve gerek uyku hastalığının bilinmeyen unsuru tarafından bazı mıntakalarda ika olunan hücre tahribleri şahsiyette gayet mütebariz değişikliklere sebeb olmaktadır. Bu bilgi müphem, gayri katî teşekkül halindedir. Bir akıl ijiyeninin gelişmesi için onun tamamlanmasını ve zihin hastalıklarının mahiyetinin belli olmasını beklememek zarurîdir. Zihin hastalıklarının sebeblerini bilmek onların mahiyetlerini bilmekten daha mühim olabilir ve bunlardan korunmamaızı temin edebilirdi. Görünüşe göre akıl zâfı ve delilik endüstriyel medeniyet ve onun yaşama tarzımızda yapmış olduğu değişiklikler için vereceğimiz necat fidyesidir. Bundan başka, akıl zâfı ve delilik, ekseriya, irsen intikal, ve eksriya asabî cümlenin esasen muvazeneli olmadığı insan gruplarında tezahür etmektedir. Sinirli, acayip ve çok hassas çocuklar meydana getirmiş olan ailelerde bir takım delilerin ve zayıf akıllıların zuhur ettikleri görülmektedir. Bununla beraber zihin hastalıkları, bunlardan şimdiye kadar masum bulunmuş ailelerde de müşahede olunmaktadır. Şu halde, akıl patolojisi üzerinde modern hayatın nasıl müessir olduğunu araştırmak lâzımdır. Halis kan köpek nesillerinde sinirliliğin arttığı müşahede olunmaktadır. Bunlar arasında, bazan, zayıf akıllı ve deli insanlara kıyas olunabilecek tipler görülmektedir. Bu hâdise, çok sunî şartlar içinde ve kurdlarla döğüşen çoban köpekleri olan cedlerininkinden büsbütün başka gıdalarla büyütülmüş hayvanlarda vukua gelmektedir. Denilebilir ki hayatın yeni şartları içinde, insanda olduğu gibi hayvanda da, bazı âmiller, asabî cümleyi zararlı bir şekilde tadile mütemayil görünmektedir. Fakat bu hâdisenin mekanizması hakkında sarih bir fikir edinmek için uzun ve derin tecrübeye ihtiyaç vardır. Akıl zâfının ve deliliğin inkişafını kolaylaştıran şartlar, daha çok hayatın endişeli, intizamsız ve telâşlı, gıdanın fazla kuvvetli veya çok zayıf, firenginin sık, asabî cümlenin zaten sarsılmış, ahlâk disiplininin yıkılmış, benliğin, mesuliyetsizliğin, dağınıklığın mutad olduğu ve tabiî ıstıfanın da vuku bulmadığı içtimaî topluklar da tezahür etmektedir. Bu âmillerle psikozun zuhuru arasında, muhakkak ki, bazı münasebetler vardır. Bugünkü yaşayışımızda henüz bizim için gizli olan esaslı bir kötülük mevcuddur. Yarattığımız yeni hayat şartları içinde tamamiyle kendimize hâs faaliyetlerimiz fena ve eksik bir şekilde inkişaf etmektedir. Denilebilir ik modern medeniyetin harikaları arasında insanın şahsiyete eriyip kaybolmağa mütemayildir. Dr. Alexis Carrel | |
|
| | #35 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Ölümün Fizikî Mânâsı İnsanı bütün maddî varlığından koparacak olan ölüm hâdisesi, insanın düşünmek dahi istemediği bir kâbus, onu görünüşte bütün sevdiklerinden ayıran bir yok oluştur. Halbuki insanın yaratılışında sonsuz bir yaşama arzusu bulunmakta ve bunun gereği olarak ölümsüzlüğü istemektedir. Günümüzde ölüm olayı bilimsel araştırma alanına girmiş bulunuyor. Konu, çok sayıda bilim adamı tarafından inceleniyor. Değişik metotlarla ölümün sırrına erişilmeye, ardındaki gerçeklere ulaşılmaya ve ölümden sonraki bir hayatın ihtimalleri ortaya konmaya çalışılıyor. Bu çalışmalar ölüm sonrası hayatın varlığı üzerine sondaj anlamına gelmektedir. İnsanın fizikî bedeni gerçekte trilyonlarca hücrenin düzenli ve uyumlu bir organizasyonudur. İnsan bedeninde her an milyonlarca eski hücre ölür ve yenileri ortaya çıkar. Gençlikte beden, kaybettiği nisbette yeni hücre üretebilir. Ancak, ileri yaşlarda bedenin hücre sayısında azalma başlar. Beyin hücreleri belirli bir yaştan sonra yenilenemez. Daha ileri yaşlarda kaybedilen hücre miktarı gitgide artar ve sağlam hücre sayısı azalır. Böylece hayat yavaş yavaş dengesini kaybeder. Gelir-gider dengesinin bozulmasıyla bedenin ahengi ve nizâmı bozulmaya yüz tutar, ister istemez ölüm ufukta görünür. Ölümün Belirtileri ve Gerçekleşmesi Bir organizma için ve özellikle en karmaşık organizmalardan biri olan insan bedeni için ölüm anının tam olarak tespiti tartışmalı bir durumdur. Ölüm anının tam ve kesin tespiti için değişik metotlar uygulanıyor. Ölen bir kişide klâsik olarak bir takım belirtilerin olduğu kabul ediliyor. Ölümle ilgili araştırmaların ifade ettiği ölüm öncesinde bir can çekişme devresi vardır. Ani ölümlerde bu safha kısa, kronik hastalıklarla ölümlerde ise saatlerce ve hattâ günlerce sürebilmektedir. Ölüm belirtilerinin başlıcaları şöyledir: Deri solgunlaşır ve esnekliğini kaybeder. Gözde, retinanın damarlarında kan dolaşımının durduğu görülür. Kaslar gerilimlerini kaybeder ve şişkin kısımlar gittikçe yassılaşır. Solunum durur. Nabız kaybolur. Ceset git gide soğuyarak çevre ısısı derecesine düşmeye başlar. Ölümden 2-3 saat sonra kas liflerinin katılaşması sebebiyle de ölüm sertliği başlar. Bütün bu belirtilere rağmen ölüm anının kesin olarak tespiti imkânsız görünüyor. "Yalancı ölüm" olaylarının dışında öldüğü kabul edilen bir çok kişinin, bir süre sonra dirildiği biliniyor. Lyall Watson'ın Ölüm Yanılgısı adlı kitabında aktardığı bilgiye göre, Deneysel Reanimasyon Fizyolojisi Lâboratuarı'nın ölüm tarifi şöyledir: "Şuur, refleksler, solunum ve kalb atışları gibi bütün hayat belirtilerinin son bulduğu, ama bir bütün olarak organizmanın henüz ölmediği, dokulardaki metobolik süreçlerin devam ettiği ve belirli şartlar altında bütün fonksiyonların yeniden başlatılacağı bir durum.." Sözünü ettiğimiz bu belirtiler aslında ölümün sadece dış görünüşü ve fizikî seviyedeki anlatımıdır. Ancak gerçekte, ölüm anında bu dış görünüşün dışında, fizik bedenden ayrı olarak birtakım ilginç, karmaşık ve henüz bir çok noktası açıklanmayı bekleyen hâdise ve değişimler de yer almaktadır. İkinci Beden Kavramı İngiltere'deki Southampton Hastanesi bilim adamları, ölümün hemen öncesinde yaşanan hâdiseler üzerine yaptıkları araştırmada, klinik olarak ölü kabul edilen kişilerin pek çok duyguyu yaşadıklarını tespit ettiler. Beynin fonksiyonlarını yitirmesinin ardından, yani hastanın klinik olarak ölü kabul edildiği dönemde, yaygın anlayışın aksine, hastaların çeşitli hisleri bulunduğuna dikkat çeken bilim adamları, bunların başında mutluluk gibi duyguların geldiğini belirtiyorlar. Bilim adamlarına göre, bu çeşit hastalar ayrıca zamanın aktığını anlayabiliyor ve ışığı algılayabiliyorlar. Southampton Hastanesi'nden Dr. Sam Qarniea ve Dr. Peter Fenwick'in yaptığı araştırmada, ölümün eşiğinden dönmüş 63 kalp hastasıyla yapılan röportajlardan faydalanıldı. Dördü klinik olarak ölü kabul edilen hayata dönmüş 63 hastayla konuştuklarını belirten araştırmacılardan Dr. Fenwick, "Akıl ve beyni birbirinden bağımsız değerlendirmek mümkünse, bu ölüm sonrasında şuurun uyanık kaldığı sorusunu gündeme getiriyor." diye konuştu. Bu araştırmanın neticeleri bütün dünyada yeni tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Modern tıbbın öldü gözüyle baktığı altı kişi, beyin fonksiyonlarının çalışmaz olarak tarif edildiği sırada; önce çok parlak bir ışık hüzmesi gördüklerini, daha sonra ise tarifi çok güç, mutlu ve huzurlu bir dünyaya girdiklerini söylediler. Uzmanlar, birbirlerinden habersiz olarak yapılan araştırma sırasında altı kişinin de aynı ifadeyi kullanmasının gözardı edilemeyeceğini belirttiler. Ölümü şuurlu bir şekilde değerlendirmenin dışında, ani ölümcül kazalara uğrayan kişiler ise, kaza anında kendilerini çok rahat ve huzurlu hissettiklerini söylüyorlar. Lyall Watson, 'Ölüm Yanılgısı' adlı kitabında böyle anlarda, geçmişteki anıların canlandığını ve insanın bütün hayatının bir film şeridi gibi gözünün önünden geçtiğinden söz eder. Watson tespitlerini şöyle sürdürüyor: "Anılar, yerlerini son derece mistik bir ruh hâline bırakarak yok olmaktadır. Komaya giren hastabakıcı, vecd içinde Tac Mahal'in bir resmini seyretmekte olduğunu hatırlamakta; uçuruma yuvarlanan bir dağcı ise, anılarını şöyle anlatmaktadır: 'Bedenim kayalara çarparak ezilip parçalanıyordu, ancak şuurum bu fizikî yara ve acılardan bütünüyle bağımsızdı, onları hissetmiyordu bile." İnsanlar görünen fizik bedeni dışında görünmeyen ve öldükten sonra da varlığını sürdüren başka bir bedeninin varlığını hep hissetmişlerdir. Şimdi ise bir çok araştırmacı ve uzman kişi de, ikinci bedenin varlığından söz etmeye başlamışlardır. Bu bedene "astral" "eterik", "duble" gibi adlar takıldığını görüyoruz. Bir kısım bilim adamları tarafından önceleri üzerinde pek durulmayan ikinci beden kavramı; günümüzde bilimsel olarak belirlenmiş ve fotografları bile çekilebilmiştir. Uzun yıllardır araştırmacılar, yüksek frekanslı elektrik akımına yerleştirilen insan bedeninden yayılan parlak ışığı araştırıyorlardı. Canlılarda bir tür "kalıp enerji"nin, başka bir deyişle bir tür "enerji beden"in varlığına ilişkin bazı deliller elde edilmişti. Neydi bu enerji beden? Nereden kaynaklanıyordu? Madde ve Enerji İlişkisi İzafiyet Teoremi, madde hakkındaki görüşlerimizi çok derinden sarsarak değiştirmiştir. Kütlenin yalnızca enerjinin bir beliriş biçimi olduğunu ortaya koymuştur. Öte yandan enerji ise, aktivite, süreç ve hareketlilik ile ilgili olan bir çokluktur. Bir parçacık kütlesinin belirli bir enerjiye eşdeğer olması, söz konusu parçacığın statik bir nesne olarak algılanamıyacağı sonucunu doğurmaktadır. Buna göre bir parçacığın kütlesi dinamik bir varlık, yani enerji sürecinin kendisini dışa vurması ise, "kütle" biçiminde olacaktır. Son yıllarda yapılmış olan yüksek enerji dağılma deneyleri bize, parçacık dünyasının dinamik ve sürekli olarak değişen yapısını çok çarpıcı bir biçimde göstermiştir. Bu deneyler sonucu, maddenin tamamen değişken bir varlık olduğu ortaya çıkmıştır. Buna göre bütün parçacıklar, başka parçacıklara dönüştürülebilmektedirler. Parçacıklar enerjiden oluşturulabilirler, ya da tamamen enerjiye dönüştürülebilirler. İçinde bulunduğumuz dünyada, "temel parçacık", "maddî öz" ya da "yalıtılmış nesne" gibi klâsik kavramlar artık mânâlalarını kaybetmişlerdir. Böylece evrenin bütünü, birbirinden sıyrılamayan ve bağımsız olarak varolamayan enerji olaylarının olağanüstü bir dokusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kütlenin bir enerji şeklinden ibaret olduğunun anlaşılmasıyla, modern fizik; kütlenin sabit bir vücuda sahip maddî cisimcik anlayışından sıyrılıyor, ve atomlar maddenin özü ve temeli değil, "enerji hüzmeleri" olarak görülmeye başlanıyordu. Enerji ise, hareket ve faaliyetle ilgili bir kavramdı. Kuvvet ve madde ise, parçacık olarak adlandırdığımız dinamik olay ve yapıların çeşitli varsayımları ile ortaya çıkmaktadır. Ve bunlar birbirlerinden ayrı değildir. Onları daha çok aynı hakikatın farklı tezahür biçimleri olarak düşünmek daha doğru olur. Kütlenin esasen enerjinin bir biçiminden başka bir şey olmadığının keşfedilmesi yanında enerjiye seyrek bir madde nazarıyla bakıldı. Artık modern fizikte kütle, maddî bir öz ile bağlı tutulmamakta ve bundan dolayı da parçacıkların temel bir "maddeden" oluşmadıkları kabul edilmektedir. Artık parçacıkların bir enerji demeti olarak algılanmasına başlanmıştır. Fakat enerji, faaliyetle ya da süreçle ilişkili olduğundan, neticede atomaltı parçacıkların mahiyet olarak dinamik olduğu düşünülmeye başlanmıştır. Bu dinamik kalıplar, veya "enerji demetleri" maddeyi meydana getiren ve ona makroskopik açıdan sert bir görünüm sağlayan sağlam nükleer, atomik ve moleküler yapıları oluşturmaktadırlar. Böylece biz de, maddenin bir takım maddî özlerden meydana geldiği gibi hatalı bir sonuca varmaktayız. İnsanoğlunun nesiller boyu, deneme-yanılma yoluyla doğruyu bulma gayretleri, herşeyin mahiyetini öğrenme arzusu, bilimin sınırını ışınlardan da öteye vardırmış ve metafiziği bilimin gündemine sokmuştur. Âlemin bilimini yapmak, işleyiş prensiplerini ortaya koymak, Allah'ın insanlara bahşettiği merak etme, yorumlama ve araştırma kabiliyeti sayesinde bugün bilim, bilinmeyenlerin sınırlarını zorlamaktadır. Bilimin giderek inceleşmesi ve ilerlemesi, araştırmacıları maddeden öte varlıkları keşfetme ve yapısını sorgulama aşamasına vardırmıştır. Tabiatın derinliklerine inildikçe, enerji denen, mekânda yeri olmayan ve zaman boyutunun dışında kalan ışın türü yapıları incelemeye aldığımızda, alışageldiğimiz bilimsellik çerçevesindeki kavram ve tasarımları iptal etmek gerekir. Çevremizin sahip olduğu boyutların ötesine doğru gidildiğinde, mekanistik kavramların geçerliliklerini yitirdiği ve yerlerini "organik" kavramlara terkettiği görüldü. Bu yeni kavramlar ise, manevî temelli özellikler ile dikkatleri çekmektedir. Kirlian Fotograf Tekniği Varlıkların sadece görünen maddî yanlarından ibaret olmadığını, madde ve enerji perdesinin arkasında daha nice esrar saklandığını bu yöndeki gelişmeler bize söylemektedir. Bu gelişmelerden birisi canlılarda bir de enerji bedenin varlığını ortaya çıkaran ilginç bir olay, 1940'lı yıllarda yaşandı. Eski Sovyetler Birliği araştırmacılarından Semyon ve eşi Valentila Kirlian'lar, yüksek frekans alanı içindeki canlı organizmalar üzerinde bir fotograf tekniği geliştirdi. Kirlian ekibi yıllar süren çalışmaların sonucunda, insan, hayvan, bitki ve bütün canlıları kuşatan bu enerji alanının fotograflarını çekmeyi başardılar. Bu icatları, hastahanede yaptıkları bir gözlem sayesinde olmuştu. Bir hasta üzerinde uygulanan şok tedavisi sırasında cam elektrotlar aracılığıyla hastanın cildi üzerinde şerare atlıyordu. Bundan ilham alarak, Semyon Kirlian, cihazı evinde kurarak ilk denemeyi kendi üzerinde yaptı. Deneme sırasında hafif bir elektrik şoku ile birlikte mavi bir şerare görmüş, fotograf filmini banyo ettiği zaman da, parmağının silüetini elde etmişti. Parmağından çıkan alev alev ışımalar bu ilk fotografta açıkça görülüyordu. Bu tekniğe, mucitlerinin isimlerine atfen "Kirlian Fotografçılığı Tekniği" deniyor. Kirlian Kamerası, Rusya'daki bir çok üniversitede hayli ilgi gördü. 1968'de V. Inyushin, W. Grisshchenko, N. Vorobev, N. Shoinki, N. Federova ve F. Gibadulin adlı doktorlar, ortak bir bildiride şöyle demişlerdi: "Bütün canlıların, sadece atom ve moleküllerden yapılmış bir fizik bedenleri değil, aynı zamanda bir de bunun kopyası olan enerji bedenleri vardır." Bu ikinci bedene; "Biyoplazmik Beden" adını vermişlerdi. Biyoplazmik Beden ve Canlılık Bitkiler üzerinde yapılan çalışmalarda; solgun, kurumak üzere bulunan bir yaprak ile dalından yeni koparılan bir yaprağın çevreye yaydıkları ışıma arasında büyük fark olduğu gözlenmiştir. Dalından yeni koparılan bir yaprağın arka arkaya çekilen fotograflarında, ışımaların sürekli olduğu ve değiştiği görülmektedir. Ölü yaprakta ise hiçbir ışıma bulunmamaktadır. Yani canlılığın yok olmasıyla bu ışıma da, ona bağımlı olarak yavaş yavaş yok olmaktadır. Bir kısmı koparılan yaprağın çekilen fotograflarında ise kopan kısım tam olarak görülmekte, ancak bir süre sonra bu kısma ait enerjik alan kaybolmaktadır. Canlılar yavaş yavaş ölürken, biyoplazmik bedenin kıvılcım ve alevleri dışa doğru fırlamakta ve sonra kaybolmaktadır. Her şey çift yaratıldığından, fizik bedenimizin ikizinin, İslâmî literatürde "misâlî beden" olduğu belirtilir. Kirlian fotograf tekniği ile tespit edilebildiği anlaşılan misalî bedenin, daha başka birçok isimle de anıldığını görüyoruz. "Gılâf-ı nurani", "lâtife-i seyyâle", "esirî beden", "enerji beden", "ikinci beden", "perisperi", "duble", "astral vücut." İkinci bedenin aynı zamanda ruha kılıf ve elbise vazifesi gördüğü bildirilmektedir. Vefattan sonra da ruh, İlâhî hikmet gereği maddî kılıfı olan cesedi atar ama, misâlî bedeni çıkarıp atmasına izin verilmez. "Rusya'da Tanrıya Dönüş" adlı kitapta bu meselelerle alâkalı uzun açıklamalar vardır. Meselâ bir grup doktor şöyle demektedir: "Bütün canlıların atom ve moleküllerden yapılmış fizikî bedenlerinin yanısıra, bir de bunun kopyası enerji bedenleri vardır..." Amerikalı doktor Watters, yaptığı bir deneyde elli kadar çekirgeyi eterli pamuklara sarıp, öleceklerini tahmin ettiği andan itibaren odaya su buharı salarak fotograflarını çekti. Neticede öldükleri anlaşılan 13 çekirgenin hayallerinin tespit edildiği görüldü. Sovyetler Biriliği'nde beden dışı seyahat yapabilen yogiler üzerinde çalışılmaktadır. İnsanlar kriz, koma veya trans halinde ve anestezik tesir altında enerji bedenlerini kendiliklerinden dışarı atabilmekte, ruhları enerji bedenleri ile temessül etmektedir. Temessül, herhangi bir keyfiyette görünme demektir. Melekler de, cinler de temessül edebilir. İnsan düşüncesi de temessül ettiğinden Ted Serios (1960'lı yıllar) isimli bir Amerikalı, fotograf makinesi objektifine konsantre olarak baktığında, beynindeki düşüncenin kameradaki filme nakşedildiğini görmüştür. Evet, mücerret eşya fizik evrene tesir ediyor. Ve gün geçtikçe bunun delilleri artıyor. Rüyalarda hakikatler, kabirde ameller temessül eder. Ruh ise, ona kılıf olan misâlî bedeniyle temessül edince, kendisine (yani o şahsın maddî bedenine) benzediğini görürüz. Rüyada maddî bedenimizin istirahata çekilmesiyle ilginç bir mekanizma, misâlî bedenin cesetle bağıntısını koparmadan "misâl âlemi"ne götürür. Misâlî vücud zamansız ve mekânsız âlemde nice faaliyetlerde bulunur ve nice şahıslarla (fakat onların duble bedenleri ile) buluşur. Ölüm olayında ise misâlî vücut hiçbir bağıntı kalmamak üzere cesetten ayrılır. Yeni "bedensiz ruh"; "Berzah" âlemine uçarak yeni hayatına başlar. Durugörü Medyumluğu ve İnsan Aurası Nice sırların düğümlendiği ve kâinatın hizmetine verildiği insanoğlunun herbir ferdi de farklı bir âlemdir esasen. İnsanlar ortak özelliklere mâlik olsa da bazılarında değişik bir ruh hassasiyetinin olağanüstü gelişmiş olduğunu görürüz. Bu hassasiyet bazılarında kendini "durugörü" kabiliyeti şeklinde ortaya koymaktadır. Bu şahıslar bizim göremediğimiz bazı şeyleri gündüz, gözü uyanık halde veya trans hâline geçerek görebilirler. Enerji âlemini misâlî bedenleri müşahade için yaratılmış olan ve rüyada kullandığımız "ikinci gözler", normal hayatta da kullanabilmektedir. Bu şahıslar, insanların çevrelerinde renkli bir aura müşahede ettiklerini söylerler ve auranın hastalık ve sıkıntılı durumlarda renk değiştirdiğini, farklılaştığını belirtirler. Hattâ bu auradan insanın kişilik yapısını ve karekterini dahi anlayabilmektedirler. Bu tür hassas kişilerin ölmek üzere olan insanlar üzerinde yaptıkları gözlemlerden ise son derece ilginç ve açıklayıcı sonuçlar çıkmaktadır. Bunların gördüklerinin incelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Gözlemlerden çıkan sonuçlara göre, normalde canlılarda var olan ve kendisini aura şeklinde gösteren enerjik beden, ölüm anında fizik bedenden ayrılmakta ve beden dışında şuurlu bir şekilde hareket edebilmektedir. Âdeta fizik bedenin ölmesiyle ikinci beden, hayatiyet kazanmaktadır. Davis'in Gözlemleri Ünlü Amerikalı durugörü uzmanı Andrew J. Davis'in bir kadının ölümü ile ilgili gözlemi şöyledir: "Kadında, canın çıkış sırasında bedeninin beyin kısmında meydana gelen ve her an artmakta olan güçlü bir yoğunlaşma beliriyordu. Yoğunlaşan bu şey, çırpınmalar azaldıkça ve bedendeki sarılık arttıkça, parlak ve ışık saçan bir hâl alıyordu. Can çekişme sırasında görülen bu çırpınışların çekilen acı ile herhangi bir ilgisi olmayıp, ruh tarafından hissedilmezler. Bunlar tamamıyla organik olan birtakım hareketlerdir. Ölüm anı yaklaştıkça bedenin organları, boşalan torbalar gibi birer birer yatağa seriliyor, buna karşılık hastadan ayrı olarak, esirî (ruhî) bir bedenin oluşumu tamamlanıyordu. Can çekişen hastadan ilk kurtulan, esirî bedenin baş kısmı oldu ve yavaş yavaş diğer kısımları da ayrılarak tam ruhî bir beden olarak kadının başucunda ayakta durdu. Bu iki bedeni birbirine göbeklerinden, 'hayat bağı' dediğimiz parlak bir kordon bağlıyordu. Bu kordon kopunca bir parçası cesette kaldı. Herhalde cesedin derhal bozulmasını engelleyen budur. Kadının ruhî bedenî serbestliğe yavaş yavaş alıştı ve birdenbire ne yapacağını kestirmiş gibi harekete geçerek evden çıktı.' Yalnızca bir örneğini almakla yetindiğimiz böylesi gözlemlerin müşterek özellikleri, ölen kişinin bedeninden çıkan bulutumsu görüntüde ve bedene benzer bir nesnenin, bedene mânevî ışın türü bir kordonla bağlı olması ve kordonun kopmasıyla bu bedenin nereye gideceğini biliyormuşcasına yolunda gitmesi şeklinde sıralanmaktadır. Bu gelişmelerin ortak noktası, bedenimizin bütün organlarına tesir eden; onu canlı, şuurlu ve fonksiyonlu hâle getiren ruh ve misalî bedenin varlığının, bilim aynasında daha iyi görülmesidir. Ölüm denen olayın ikinci bedenin cesetten sıyrılmasından başka bir şey olmadığı, yokluğa ve hiçliğe yürümek değil, herkesin bir bir toplandığı yeni bir dünyaya geçiş köprüsü olduğu daha iyi anlaşılmaya başlanmıştır. Prof.Dr. Osman ÇAKMAK | |
|
| | #36 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Aldatılanın ve Aldatmanın Psikolojisi Depresyona etki eden olaylar arasında aldatmanın zannedilenden daha büyük yeri vardır. Hatta depresyona sebep olan en önemli olayların başında cinsel sadakatsizliğin geldiğini söyleyebiliriz. Ondan sonra ise eşin ölümü gelmektedir. Yani eşin aldatması, onun ölümünden daha çok psikolojik yaralanmaya neden olmaktadır. Aldatılıp da depresyona girmeyen az sayıda insan vardır. Eşinin başka birine ilgi duyduğunu ya da kendisini aldattığını öğrenen kişi, çok öfkelenir, kendini değersiz ve sevgiye layık olmayan biri gibi hisseder. Bu ruh hali, onun misilleme yapmasına neden olabilmektedir. Cinsel aldatma yaşayan kişilerin en çok yaptıkları hata budur. Aldatılan kişinin “Madem sen beni aldattın, ben de seni aldatırım” düşüncesiyle hareket etmesi, yanlışı düzeltmek değil, bilakis başka bir yanlış daha yapmaktır. Geleneksel aile yapımızda aldatılan kişinin, ki bu genellikle kadındır, bu şekilde intikam aldığı pek görülmez. Genelde kadınlarımız aldatmaya karşı duygularını bastırır ve olayı sineye çeker ya da evliliği bitirirler. Erkeğin pişman olduğu ve evliliğin sürdüğü durumlarda bile, kadın, kendisini beğenilmez hisseder ve eşinin diğer kadında ne bulduğunu sorgular. Aldatma için sevgi azalması, yani kişinin eşine eskisi gibi ilgi duymaması bir bahane olarak dile getirilebilir. Eşini aldatan birçok erkek, “Ben artık sana karşı bir şey hissetmiyorum, onu seviyorum” gerekçesiyle hareket eder. Halbuki sevgi değişkendir, bir dönem hayat arkadaşına karşı bir şey hissetmemek, ömür boyu bu şekilde hissedilecek anlamına gelmez. Ayrıca insanın hoşlandığı kişiye yönelmesi, yani “Çıkarıma olan şey iyidir, doğrudur” düşüncesiyle hareket etmesi, bir anlamda çocukluktur. Zevklerinin peşinde koşan insan olgunlaşmamıştır ve mutlu olamaz. İnsan gerçek mutluluğa eriştirecek olan soyut ideallerinin gerçekleşmesidir. Somut ve gündelik zevklerin yanı sıra, soyut idealleri de dikkate alarak yaşayan insan, hata yapsa da bundan pişman olur. Bu nedenle evlenecek kişilerin hayat felsefelerinin, kültürlerinin ve hayat piramitlerindeki ideallerin birbiriyle örtüşmesi çok önemlidir. Yaşam felsefesi sadece dünyevi zevklere odaklı insanların evliliklerinde aldatmalara daha çok rastlanılır. Bu tür evliliklerde iş hayatı ve bireysel zevkler ailenin önündedir. Kırklı yaşlara doğru biraz da maddi birikime ve çevreye sahip olununca “Dünyaya bir daha mı geleceğim, bir çiçekle bahar olmaz” düşüncesiyle cinsel zevkin peşine düşülür. Daha çok erkeklerde görülen bu tip davranışların sonucunda, kadının tepkisine göre, evlilik ya devam ediyor ya da biter. Halbuki insan, evliliğin sadece cinsel beraberlik anlamına gelmediğini, kutsal bir yönünün olduğunu da düşünüyorsa zaten aldatmaya yönelmez. Zaaflarına yenilip buna yönelse bile, hata yaptığını anlayıp evliliğini kurtarmak için kendini yeniden toparlar. Prof. Dr. Nevzat Tarhan | |
|
| | #37 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Özgüven nasıl kazanılır? ![]() Özgüven önemli bir kişisel özelliktir; yaşamla baş etmemizi ve sorunlarla gerçekçi bir şekilde mücadele etmemizi sağlar ve zorluklara dayanmamızı kolaylaştırır. Özgüven kazanma süreci, yaşamın önemli zorlukları ile başa çıkma gücüne sahip ve mutlu olmaya layık bir kişi olma deneyimidir. Özgüven önemli bir kişisel özelliktir; yaşamla baş etmemizi ve sorunlarla gerçekçi bir şekilde mücadele etmemizi sağlar ve zorluklara dayanmamızı kolaylaştırır. Özgüven kazanma süreci, yaşamın önemli zorlukları ile başa çıkma gücüne sahip ve mutlu olmaya layık bir kişi olma deneyimidir. Özgüven insana güç verir, enerjisini artırır ve daha fazla çaba göstermeye özendirir. Başarı için ilham kaynağıdır. Başarılarımızla gurur duymamızı ve onlardan keyif almamızı sağlar. Bizim yaklaşımımıza bağlı olarak başka insanlar ve dışımızdaki olaylar özgüvenimizi yükseltebilir ya da bitirebilirler. Yaşama özgüvenli bir şekilde yaklaşmak ve bunu sürdürmek önemlidir. Ancak, aşırı bir güven duygusu ile hareket ederek kendimizi ve diğer insanları tedirgin etme riskini de almamak gerekir. Özgüvenimiz olmadığında işleri yapabilme yeteneğimizden emin olamayız. Gerekli beceriye ve deneyime sahip olduğumuzu bildiğimiz halde daha önce hiç yapmadığımız bir işle karşılaştığımızda endişeleniriz. Birçok durumda, özellikle karar vermemiz, inisiyatif kullanmamız veya yeni insanları işin içine katmamız gereken durumlarda rahatsız ve huzursuz oluruz. Buna karşın, aşırı bir güven duygusu içinde davrandığımızda; sınırlarımız olduğunu kabul etmek istemeyiz, yeteneklerimiz hakkında gerçekçi olmayan düşüncelere kapılırız. Üzerimize aşırı iş yükü alırız, böylece her zaman iyi iş yapamayız. En iyiyi bizim bildiğimizi düşünürüz, önerileri göz ardı ederiz, bize yardım etmek isteyenleri de genellikle reddederiz. Olması gereken düzeyde bir özgüvene sahip bulunduğumuzda ise; en iyi için çaba göstereceğimizi ve kabul edilebilir bir sonuç ortaya koyacağımızı bilerek işleri ele alırız. Bir işi yapamadığımızda mazeret üretmek yerine yeniden denemeye başlarız. İlk seferinde tümüyle doğru olarak anlamadığımız ya da yapamadığımız bir işin dünyanın sonu anlamına gelmediğini biliriz. Hatalarımızı dert etmek yerine onlardan ders almasını becerebiliriz. Bir çok durumla ve sorunla daha iyi baş edebiliriz. Özgüven hedeflerimizin peşinden giderken bize güç verir. Başarılarımızla doyum ve rahatlık hissetmemize izin verir. Özgüvenimizin güçlü olması durumunda başarı bize doğal ve doğru gelir. Birçoğumuz, belirli zamanlarda, belirli insanlarla ve belirli durumlarda kendimizi güvenli hissederken bazı durumlarda, zamanlarda ve bazı insanların karşısında özgüvenimizi yitiririz. Kendimize olan güven duygumuzu nelerin etkilediğini doğru anlamamız gerekir. Bunun için şu soruları kendimize sormalıyız ve dürüst cevaplar vermeliyiz. Ø Kendimize en çok güvendiğimiz zamanlar hangileridir? Yeteneklerimizden emin olduğumuz ve kendimizi en rahat hissettiğimiz durumlar nelerdir? Ø Karşısında özgüvenimizin en yüksek olduğunu düşündüğümüz insanlar kimlerdir? Niçin? Ø Onlar, bize özgüvenimizi artıracak ne söylüyorlar veya ne yapıyorlar? Ø Ne zaman kendimize olan güvenimizin en düşük olduğunu hissediyoruz? Ø Özgüvenimizi azaltanlar nelerdir? Hangi insanlar ve hangi durumlar bizim kendimizi güvensiz hissetmemize neden oluyor? Söylenen ya da yapılanlar nelerdir? Bu sorulara cevap verirken hazır olmadığınız yeni durumlardan ya da kıyafetinizin ve dış görünümünüzün iyi olduğu zamanlardan söz edebilirsiniz. Özgüven, çoğunlukla, kendimizi nasıl hazırladığımız ve kendimizi nasıl gördüğümüz ile ilgilidir. Özgüven gelip giden, azalıp artan bir duygudur. Bazı günler kendimizi diğer günlere göre daha güvenli ve güçlü hissederiz. Bazı günlerde de kendimizi arkadaşlarımızın yanında yetersiz hissederiz veya kendi yeteneklerimizi sürekli olarak onlarınki ile kıyasladığımız durumlar yaşarız. Özgüvenimizin zayıfladığı durumlarda yapabileceğimiz ilk iş, hiç kimsenin mükemmel olmadığını kabul etmektir. Belki, başka insanların sizin sahip olmadığınız becerileri vardır. Ancak, siz de büyük olasılıkla onların yapamadığı bazı şeyleri yapabiliyorsunuz. Özellikle, onlarla rekabet edebileceğiniz alanlarda kendi yeteneklerinizi geliştirmeye odaklanın. Tüm yapabileceklerinizi aklınıza getirin, yapamayacaklarınız için fazlaca endişelenmeyin, onlara takılıp kalmayın. Özgüveni artırmanın iyi bir yolu, yaşamdaki başarılarımızı hatırlamaktır. Sahip olduğumuz tüm yeteneklerimizi, iyi kullandığımız becerilerimizi aklımıza getirelim ve güvenli davranarak kazançlı çıktığımız zamanları hatırlayalım. Eğer, siz de özgüveninizi kazanmak ve geliştirmek istiyorsanız, yeteneklerinizi önemseyin ve kabuğunuzdan çıkın. Daha rahat ve girişken davranmayı öğrenin. Fikirlerinizi daha sesli ifade edin. Sorumluluklar alın. İş yaşamınızda karar alma süreçlerinde ve uygulamalarda daha aktif olarak kendinizi gösterin. Enerjik olmak için bu tür insanları kendinize örnek alın. Cesaretli olun, hata yapmaktan korkmayın. Başarısızlıkların birer ders olduğunu ya da başarı yolunda küçük molalar olduğunu düşünün. Elde ettiğiniz her başarıyla özgüveninizin arttığını göreceksiniz. | |
|
| | #38 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Kriz Kavramı ve Müdahalenin Unsurları Hayatımız ve gelişimsel öykümüz içinde çok sayıda inişler ve çıkışlar yaşıyoruz. Bunlardan bazıları ile kolaylıkla baş edip yolumuza devam edebilirken; bazıları sınırlarımız zorluyor ve baş etme kapasitemizi aşarak dinamiklerimizi ve dengemizi yerinden oynatabiliyor. Zaman zaman birer kriz haline gelen bu zorlanmalar, sadece bireysel boyutta değil, toplumsal hatta küresel boyutta da karşımıza çıkabiliyor. Günlük yaşam deneyimlerimizin ve kontrolümüzün dışında gelişen, çoğu zaman ani gelen ve şiddetli bir etkiye sahip olan, baş etme kapasitemizi aşan ve belirli bir gerilim, zorlanma, kaygı ya da çatışma yaratan olay ve durumlar genel anlamda “KRİZ” adı altında toplanır. En güncel krizlerden biri olan küresel ısınma, 1930’larda tüm dünya ülkelerini etkileyen büyük ekonomik depresyon (great depression), Türkiye’deki 1995 ekonomik krizi, 1999 Marmara depremi, 2003 terör patlamaları ve son aylarda yaşanan politik belirsizlikler ilk akla gelen kriz örneklerinden birkaçı sadece... Kriz ne demektir ? Tanımsal olarak kriz kavramı, hem tehlikeyi, tehditi, riski ve kaybı; ama hem de firsatı, yeniliği, gelişimi ve tekamülü barındırır içinde. Kriz, yaşandığı noktada önce bir dezorganizasyona, kaosa ve dengelerin bozulmasına neden olur; günlük yaşamı sekteye uğratır ve genel işlevsellik düzeyini düşürür. Ancak bireyin nasıl baş ettiğine bağlı olarak krizin sonuçlarının ne yönde olacağı şekillenir. Etkin bir krize müdahale ve etkili baş etme yönetemleri ile birey, öncekinden daha yüksek bir işlevsellik düzeyine bile kavuşabilir; yeniden yapılanarak, güçlenerek ve olgunlaşarak çıkabilir kriz durumundan... Krizin türleri ; 1. Varoluşsal Krizler ; yaşamsal sorgulamalar, hayatın anlamına, evrenin düzenine dair sorgulamalar, kendini gerçekleştirme arzusu etrafındaki hayalkırıklıkları ile gelen krizler... 2. Gelişimsel Krizler ; ergenlik, menapoz, emeklilik, mezuniyet, evlilik, anne-baba olma gibi yaşamsal değişikliklerle gelebilen krizler... 3. Durumsal Krizler ; Ayrılık, boşanma, iflas, iş değişimi, taşınma, kaza gibi durumlar... 4. Komplike Krizler ; fiziksel ya da ruhsal hastalık, bir yakının ölümü gibi kayıp içeren ağır ve sarsıcı durumlar, taciz, tecavüz, gasp ya da terör gibi insan eliyle olan felaketler, deprem, sel, fırtına ve benzeri doğal afetler gibi katman katman kayıp ve zorluk taşıyan olay ve durumlar... 5. Sosyal, ekonomik ve politik krizler ; sadece bireyleri ya da belirli bir grubu değil, toplumu ve nesilleri etkileme potansiyelindeki krizler... Kriz, göreceli bir olgudur ; Çünkü krizi kriz yapan; olayın kendisi değil, o olayın kişinin hayatında ne anlama geldiği ve kişinin olay karşısında verdiği tepkidir. Krize verilen tepkiler, krizi meydana getiren olayın şiddeti, büyüklüğü ve maddi-manevi maliyeti kadar, kişinin yaşına, sosyo-ekonomik özelliklerine, gelişimsel öyküsüne, baş etme ve problem çözme becerilerine ve destek sistemlerine göre de farklılık gösterir... Kriz sonrası oluşan tepkiler ; Duygusal tepkiler : Korku, kaygı, panik, kızgınlık, öfke, üzüntü, suçluluk ve çaresizlik... Düşünsel tepkiler : Şok, inkar ve umutsuzlukla “bu gerçek olamaz”, “yapabileceğim hiçbir şey yok”, “ne yapsam işe yaramayacak”, “yetersizim”, “çaresizim”, “hiçbir şey değişmeyecek” şeklindeki düşünceler... İsyan ve sorgulama ile “bu neden bizim başımaz geldi” tarzı düşünceler... Davranışsal tepkiler : Sessizleşme, geri çekilme ve içe kapanma ya da tam tersine aşırı hareketlenme, yerinde duramama ve saldırganlaşma, sigara, alkol ya da madde kullanımına yönelme... Fizyolojik tepkiler : İştahsızlık, uykusuzluk, gerginlik, nefes darlığı, çarpıntı, mide ağrısı ve bulantısı, baş ağrısı, halsizlik ve isteksizlik... Krize etkin müdahalenin temel unsurları ; Krize müdahale iki ana yönde faaliyet gösterir; biri koruma ve önleme, diğeri ise destek ve iyileştirmedir. Amaçları; kişinin günlük hayatına ve işlevselliğine geri dönebilmesini sağlamak, baş etme ve problem çözme becerilerini geliştirerek kaygıyı ve paniği hafifletmek, semptomları azaltmak ve kriz deneyiminden öğrenerek, gelişerek ve güçlenerek çıkabilmelerine destek olabilmektir. Bunu yaparken, en önemli noktalardan biri krize maruz kalan kişiyi, grubu ya da toplumu öncelikle doğru bilgilendirmek ve belirsizlikleri en aza indirgemek yoluyla kaygıyı ve güvensizliği azaltmaktır. Baş etme ve problem çözme becerilerini geliştirme, yaratıcılık ve esneklik kazandırma, destek sistemlerini harekete geçirme ve koordine etme, ve de hayatı ve yaşanan krizi yeniden anlamlandırma ve yapılandırma krize müdahalenin temel işlevleri arasındadır... Koruyucu ve önleyici nitelikte çalışmalar, yatırımlar, gerekli teknik, sosyal ve psikolojik eğitimler ile yaşanacak olası krizlere hazırlıklı olmak ve gerek bireysel gerekse toplumsal boyutta kriz ve afet bilincine sahip olmak hayati derecede önemlidir. Serap Altekin Uzman Klinik Psikolog | |
|
| | #39 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler İş Hayatında Kadın Türkiye’de 1980’den itibaren kadınların çalışma hayatına girişi yoğunlaştı. Son 20 yıl içinde iş hayatında kadınların yalnızca sayılarının ve oranlarının artmasıyla kalmayıp, organizasyonlardaki mevki ve pozisyonlarının da yükselmeye başladığını görüyoruz. Bir zamanlar, “erkekler dünyası” olarak bilinen iş hayında kadınların varolabilmeleri için “erkek gibi” olmaları beklenirken; artık kadınlığının bilincinde olan ve o bilinç, donanım ve farklılıkların gücüyle yükselen kadınlar dikkat çekiyor... Çalışan bir kadın ile çalışan bir erkek arasında fark vardır... Çalışan erkek, sadece işiyle meşguldür. Çalışan kadın ise, işiyle, ilişkiyle, aile ve çocuklarla, evin düzeni ve işleyişiyle ve bir de kişisel bakımıyla meşguldür. Toplum tarafından tanımlanan rolleri, sorumlulukları ve yükleri daha fazladır. İkinci ve hatta üçüncü vardiya ! Dolayısıyla, çalışan kadınların birinci vardiyaları olan işlerine ek olarak ikinci ve hatta üçüncü vardiyaları vardır ki bunlar da evdeki iş ve sorumlulukları ile birlikte annelik rollerinin getirdikleridir. Bunun doğal bir sonucu olarak da, “tükenmişlik sendromu” adı verilen durumun kadınlar arasında çok daha yaygın olduğunu görürüz. Çalışan kadınlar, kronik yorgunluk, çaresizlik, tükenmişlik ve yetememezlik hislerini daha yoğun şekilde yaşarlar. Bu da, günlük yaşam kalitelerini düşürdüğü gibi, bazen işyerindeki duruş ve performanslarına da yansır... Kadınların ve Erkeklerin Sosyalleşme süreçleri farklıdır... Doğar doğmaz ayağımıza geçirilen pembe ya da mavi patiklerden bile bellidir bu ! Kadınlar ve erkekler doğdukları andan itibaren farklı davranışlara, farklı konuşmalara ve farklı yaklaşımlara maruz kalırlar... Farklı şekillerde yetiştirilirler; farklı roller biçilir, farklı beklentiler yüklenir. Aynı evin içinde aynı anne babadan olsa da bu çoğunlukla böyledir... Cam tavan : Bu görünmez tavan iki yönlü sabitlenmiştir; kadınların kendilerilerini durdurdukları noktalar ve kadınların sistem ve erkekler tarafından durduruldukları noktalar... Rekabet : Rekabetin en bilinen şekli, erkekler arasında daha belirgin olarak dikkat çeken kazan-kaybet sistemidir. Erkekler küçük yaştan itibaren, büyüme, yetişme ve sosyalleşme süreçleri içinde gerek aile ortamı gerekse okul ve arkadaş çevrelerinde oynadıkları oyunlar, yer aldıkları sportif karşılaşmalar ya da aldıkları rollerle, rekabet ve güç alanlarında teşvik ve destek görürken; kadınlar için durum çok farklıdır. Kadınlar ve erkekler rekabeti farklı yaşarlar... Erkekler için rekabet bir oyundur, bir güç mücadelesidir ve bir varoluş biçimidir ve çocukluklarından beri alışık ve antremanlı oldukları bir şeydir... Kadınlar içinse rekabet “kötü”, “yanlış”, “ilişkiyi zedeleyen”, “tehdit eden” bir şeydir... Bunedenle de kadınlar ilişkiyi korumak ve ilişkide kalmak adına rekabetten kaçınırlar; ya tamamen kendilerini geri çeker, edilgen konuma geçer ve teslim olurlar; ya da öteki uçta bir dışavurum ile çok saldırgan olurlar... Dengelemeleri zordur, çünkü çocukluklarından bu yana alışık oldukları, sosyalleşme sürecinde rahatça deneyimledikleri bir olgu değildir güç ve rekabet... Kadınların gelişim sürecinde, başkalarının ihtiyaçlarına ve duygularına duyarlılık ve empati en önemli boyutlardır. Erkek varoluşunun temelini oluşturan “kazan-kaybet” olgusunun aksine, kadın varoluşu “kazan-kazan” prensibi üzerine kuruludur. Rekabet ve güç savaşımı gerektiren oyun ya da durumlarda, kaybeden tarafa duyulan ya da duyulacak olan empati ve duyarlılık, birçok kadının oyuna girmemesine ya da girememesine neden olur. Zira kadınlar rekabette kazanmanın çoşkusundan çok, kaybedenle kurdukları empati sonucu rahatsızlık, üzüntü, suçluluk, gerginlik ve sıkıntı duygularını yaşarlar. Ve kadınların dünyasında, “başkasının üzerine güç kurarak kendini güçlü hissetmek” yerine; “birlikte güçlenmek” ve “başkalarını güçlü ve mutlu kılarak dolaylı olarak, hep birlikte güçlü hissetmek” vardır ! Bu da kadınların sosyal ve ailesel rollerini açıklamakla kalmaz, iş hayatındaki “cam tavan” kavramının temellerinden birini de oluşturur. Kadınlarda başarı ve güç korkusu : Kadınlar, erkeklerinden daha fazla para kazandığında veya daha fazla terfi ettiğinde ; toplumsal rol ve beklentilerle, kişisel rol ve beklentilerin çakışır ! Bunu telafi etmek için, kadınlar farkında olarak ya da olmayarak kendilerini edilgen ve zayıf bir konuma sokarlar ! Kadınların karşılaştığı zorluklar ve engeller ;
Serap Altekin Uzman Klinik Psikolog | |
|
| | #40 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji ile ilgili Makaleler Düşüncenin Toplumsallaşması Dil sayesinde çocuk, insan kültürünün zenginliğine açılır. Diğer hayvanlarda genetik kalıtım faktörü baskınken, insan toplumunda kültürel faktör belirleyicidir. İnsan yavrusu, yetişkinlere, özellikle de onu yaşamın, toplumun ve dünyanın gizlerine büyük ölçüde dil aracılığıyla ayak bastıran ebeveynlerine bütünüyle boyun eğdiği çok uzun bir “çıraklık” döneminden geçmek zorundadır. Çocuk kendisini, kopyalanacak ve taklit edilecek hazır bir modelle karşı karşıya bulur. Daha sonraları bu, özellikle oyun aracılığıyla, diğer yetişkinleri ve çocukları da içerecek şekilde genişler. Bu toplumsallaşma süreci kolay ya da otomatik değildir, ama tüm entelektüel ve ahlâki gelişimin temelidir. Tüm ebeveynler küçük çocukların kendi kendilerine oynarlarken nasıl da kendi kendilerine oldukça neşeli olarak uzun “konuşmalar” yaptıklarını zevkle gözlemiştir. Çocuğun gelişimi, ilkel benmerkezcilik durumundan kopma ve başkalarına ve genel olarak dış gerçekliğe bağlanma süreciyle sıkı sıkıya bağlıdır. Piaget’nin orijinal şemasında, iki yıldan yedi yıla kadar olan dönem, basit “pratik” (“duyu-motor”) zekâ evresinden düşünceye geçişi göstermektedir. Bu süreç ikisi arasındaki her türlü geçişsel biçimle karakterize olur. Bu durum kendisini meselâ oyunda açığa vurur. Yedi yaşından on iki yaşına değin oyunlar, diyelim hayli bireysel olan oyuncak bebeklerle oynamanın aksine, ortak amaçları içeren kurallarla belirir. İlk bebekliğin mantığı, yetişkinlerde de hâlâ varolan ve Hegel’in “dolaysız” düşünce dediği sezgi olarak tanımlanabilir. Ebeveynlerin iyi bildiği daha geç bir aşamada çocuk neden diye sormaya başlar. Bu çocuksu merak, akılcı düşüncenin başlangıcıdır. Çocuk artık yalnızca şeyleri oldukları gibi almayı istememekte, onlar için akılcı bir temel aramaktadır. Her şeyin bir nedeni olduğunu kavramakta ve bunun ne olduğunu da anlamaya çalışmaktadır. “B”nin “A”dan sonra olduğu basit gerçeğiyle tatmin olmamaktadır. Onun neden olduğunu bilmek istemektedir. Böylelikle üç ilâ yedi yaş arasındaki çocuk, bazı modern filozoflardan daha akıllı olduğunu göstermektedir. Geleneksel olarak belli bir büyü ve şiir havası verilen sezgi, gerçekte düşüncenin en geri biçimidir, ki çok küçük çocuklar için ve düşük bir kültürel gelişim düzeyine sahip insanlar için karakteristik biçim budur. duyuların sağladığı izlenimlerden oluşan sezgi, bizi belirli bir olaya karşı “kendiliğinden”, yani düşünmeden tepki vermeye kışkırtır. Mantığın ve tutarlı düşüncenin sıkıntıları onun semtine uğramaz. Bu sezgiler bazen gözalıcı biçimde başarılı olabilmektedir. Bu durumlarda, “esin parlamasının” apaçık kendiliğinden doğası, “içten” gelen ve ilâhi olarak esinlenmiş gizemli bir seziş yanılsamasını doğurur. Gerçekte sezgi, ruhun karanlık derinlerinden değil, bilimsel tarzda olmasa da imgeler vb. biçiminde edinilmiş deneyimin içselleştirilmesinden kaynaklanır. Kayda değer bir yaşam deneyimi olan insan, karmaşık bir duruma dair son derece kıt bilgilere dayanarak sık sık doğru bir değerlendirmeye varabilir. Benzer biçimde bir avcı izini sürdüğü hayvanlar hakkında neredeyse bir “altıncı his” sergileyebilir. Gerçekten büyük beyinler söz konusu olduğunda esin parlamalarının bir deha niteliğini temsil ettiği düşünülür. Tüm bu durumlarda kendiliğinden düşünce olarak görünen şey aslında yılların deneyim ve düşüncelerinin damıtılmış özüdür. Ne var ki salt sezgi, çoğunlukla tatmin edicilikten son derece uzak, yüzeysel ve bozuk biçimli bir bilgiye yol açar. Çocuklarda “sezgi” muhakeme, tanımlama ve hüküm vermeyi becermeden önceki düşüncenin ilkel, ham evresine işaret eder. O kadar yetersizdir ki, bu evreyi çok önce geride bırakmış yetişkinlerin gözünde genellikle komik görülür. Tüm bu durumlarda gizemli hiçbir şeyin olmadığını söylemeye bile gerek yoktur. Yaşamının ilk aşamalarında çocuk kendisiyle fiziksel çevresini birbirinden ayırt etmez. Gördüğümüz gibi, özne (“ben”) ile nesneyi (fiziksel dünya) birbirinden ayırt etmeye ancak yavaş yavaş başlar. Kendisi ile kendi çevresi arasındaki gerçek ilişkiyi, nesneleri elleriyle hareket ettirmek ve diğer fiziksel işlemler sayesinde pratik içerisinde anlamaya başlar. İlkel birlik darmadağın olur ve kafa karıştırıcı bir görüntüler, sesler ve nesneler bolluğu ortaya çıkar. Çocuk ancak bu andan sonra şeyler arasındaki bağlantıları kavramaya başlar. Deneyler, çocukların eylemde her zaman sözcüklerde olduğundan daha gelişmiş olduklarını göstermiştir. “Saf entelektüel eylem” diye bir şey yoktur. Küçük çocuklarda bu çok açıktır. Kalp ile kafayı karşı karşıya koymak çok alelâdedir. Bu da yanlış bir karşıtlıktır. Duygular entelektüel sorunların çözümünde bir rol oynar. Bilimciler kavranılması en güç eşitliklerin çözümünde heyecana kapılırlar. Farklı düşünce ekolleri, felsefi, sanatsal vb. sorunlar hakkında ateşli tartışmalar içerisine girerler. Örneğin aşk, iki insan arasında üst düzey bir anlayışı gerektirir. Hem akıl hem de duygular rol oynar. Biri diğerini önvarsayar ve şu ya da bu ölçüde birbirlerine müdahale edip şartlandırırlar. Toplumsallaşma derecesi ilerleyip geliştikçe çocuk, Piaget’nin “kişiler arası duygular” –insanlar arasındaki duygusal ilişkiler– dediği ihtiyacın giderek daha çok farkına varır. Burada, bizzat toplumsal bağın, cezbetme ve iticilik gibi çelişkili unsurlar taşıdığını görürüz. Çocuk bunu önce ebeveynleri ve ailesine ilişkin olarak öğrenir, ardından da daha geniş toplumsal gruplarla sıkı bağlar kurar. Sempati ve antipati duyguları gelişir, bu duygular eylemlerin toplumsallaşmasıyla ilintilenir ve ahlâki duygular ortaya çıkar; iyi ve kötü, doğru ve yanlış, ki bunlar “hoşlandıklarım” ya da “hoşlanmadıklarımdan” çok daha öte bir şey anlamına gelir. Bunlar öznel değil, toplumdan türetilmiş nesnel kriterlerdir. Bu güçlü bağlar, daha en başından itibaren işbirliğine dayanan toplumsal üretime ve karşılıklı bağımlılığa dayanan insan toplumunun evriminin önemli bir parçasıdır. Bu olmaksızın insanlık asla hayvanlar âleminden çıkamazdı. Ahlâki değerler ve gelenekler dil aracılığıyla öğrenilir ve kuşaktan kuşağa aktarılır. Bununla karşılaştırıldığında, biyolojik kalıtım faktörü, insanoğlunun yapıldığı hammadde olarak kalmaya devam etse bile, tümüyle ikincil bir faktör olarak görünür. Yedi yaşından itibaren gerçek bir okul eğitiminin başlamasıyla birlikte çocuk güçlü bir toplumsallaşma ve işbirliği duygusu geliştirmeye başlar. Kurallı oyunlarda bu kendisini gösterir; en basit bir misket oyunu bile karmaşık bir kurallar dizisini bilme ve kabullenmeyi gerektirir. Etik kuralları ve toplum yasaları gibi, bu oyun kuralları da kendi ayakları üzerinde durabilmek için herkes tarafından kabul edilmelidir. Kuralları ve bu kuralların nasıl uygulanacağını bilmek, dilin gramer ve sözdizimi kuralları kadar karmaşık bir şeyi kavramakla at başı gider. Piaget şu önemli gözlemde bulunur, “tüm insan davranışları aynı anda hem toplumsal hem de bireyseldir.” Bu noktada karşıtların birliğinin en önemli örneğiyle karşı karşıyayız. Düşünceyi varlığın ya da bireyi toplumun karşısına koymak tamamen yanlıştır. Bunlar birbirlerinden ayrılamazlar. Özne ve nesne arasındaki ilişkide ve birey ile çevre (toplum) arasındaki ilişkide aracı olan etken insanın pratik faaliyetidir (emek). Düşüncelerin iletişimi dildir (dışsallaştırılmış yansıtma). Diğer taraftan düşüncenin kendisi, içselleştirilmiş toplumsal ilişkidir. Yedi yaşındayken çocuk, bakış açılarının eşgüdümünü mümkün kılan bir ilişkiler sisteminden ibaret olan mantığı anlamaya başlar. Çok parlak bir pasajda Piaget bu aşamayı Yunan felsefesinin ilk dönemleriyle karşılaştırır, bu ilk dönemde İyon materyalistleri dünyanın ussal bir kavrayışına ulaşmak için mitolojiden kopmuşlardı: İlk açığa çıkanlar (birleştiricilerin yeni açıklama biçimleri) arasında, tam da mitolojik açıklamaların gerilediği çağda Yunanlıların sergilediğine kaydadeğer bir benzerlik gösterenler olduğunu görmek şaşırtıcıdır. Burada çok çarpıcı bir biçimde, daha gelişiminin en başlarında tek tek her çocuğun düşünüş biçiminin nasıl genel olarak insan düşüncesinin gelişimiyle kaba bir paralellik taşıdığını görürüz. İlk aşamalarda ilkel animizmle paralellikler vardır, çocuk güneşin doğduğu için parladığını düşünür. Daha sonra, bulutların dumandan ya da havadan geldiğini; taşların topraktan yapıldığını vb. tasavvur eder. Bu, maddenin doğasını, su, hava vb. şeyler aracılığıyla açıklama girişimlerini hatırlatmaktadır. Bunun büyük önemi şurada yatar ki, bunlar, evreni, din ya da büyü aracılığıyla değil de, materyalist, bilimsel araçlarla açıklamaya dönük çocuksu çabalardır. Yedi yaşındaki çocuk zaman, mekân, hız vb. kavramları kavramaya başlar. Ne var ki bu zaman alır. Kant’ın, zaman ve mekân kavramlarının doğuştan geldiğini ileri süren teorisinin aksine, çocuk böylesi soyut düşünceleri, bu düşünceler kendisine deneysel olarak gösterilmediği sürece kavrayamaz. Demek ki idealizmin yanlışlığı, bizzat insan düşüncesinin gelişim sürecinin incelenişiyle gösterilebilir. GenBilim Editor | |
|
![]() |
| Etiketler |
| ilgili, makaleler , psikoloji |
Psikoloji ile ilgili Makaleler Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Uzay Hakkında Araştırmalar, Makaleler | evo | Uzay Bilimleri | 11 | 2 Hafta Önce 14:53 |
| Psikoloji ve Psikiyatri ile ilgili Haberler | _PaPiLLoN_ | Psikoloji ve Psikiyatri | 65 | 3 Hafta Önce 10:52 |
| Köşe Yazısı ve Makaleler | ahmetseydi | Güncel Konular | 207 | 12-03-2009 23:12 |
| Mamul tasarımıyla ilgili makaleler nelerdir? | Ziyaretçi | Soru-Cevap | 2 | 15-12-2008 01:40 |
| Psikoloji | GusinapsE | Psikoloji ve Psikiyatri | 83 | 17-08-2007 03:14 |