| | #1 (mesaj-linki) | |
| Republic of TÜRKİYE! REPUBLIC OF TÜRKİYE Turkey kelimesi Osmanlı imparatorluğunun son zamanlarında ilk defa İngiliz kaynaklarında, biraz da alay ifade ederek kullanılmıştır. Bazı ülkeler kendilerini GREAT=BÜYÜK, ÖNEMLİ - olarak nitelerken Ülkemizin bir kümes hayvanının ismi ile anılması kabul edilemez. Kelimenin iticiliği ve ülkemizi ne şekilde ifade edeceği düşünülmeden adete ülkemizin isminin İngilizce ifadesi imiş gibi Türkler tarafından da kullanılmış ve kullanılmaktadır. Özel isimler bir başka dilde de aynı şekildedir. Bir zamanlar Habeşistan olarak bilinen ülke tüm Dünyaya adının Etiyopya olduğunu ve bundan böyle Habeşistan olarak gönderilen hiç bir postanın alınmayacağını açıklamış ve tüm dünya Etiyopya adını kullanmaya başlamıştır. Ya Türkiye !, Bir kümes hayvanının adı ile anılıyor. Uluslararası toplantılarda ülkemizi temsil eden başta sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere tüm görevlilerin önünde "HİNDİ" anlamında "TURKEY" yazıyor. Bundan rahatsız olmamak mümkün mü ? Bir başka örnek ise Hindistan. Siz hiç uluslararası bir toplantıda Hindistan diye bir kelime gördünüz mü? Aynı hata. Hindistan bu ülkeye sadece Türklerin verdiği bir isimdir.Uluslararası isim değildir. Malezya mal mı oluyor diyenler de aynı şekilde.Bizim ismimiz Türkiye kelimesi bir ülkenin dilinde başka anlama gelebilir.Bu önemli değil. Bütün dillerde tek tek ülkemizin adının iyi anlama gelmesi gerekmez. Ancak bir de uluslararası ülke isimleri vardır. Uluslararası toplantılarda bu isim kullanılır. Türkiye’nin uluslar arası toplantılarda adı İngilizlerin söylediği Turkey olarak geçiyor. Varsın İngilizler Turkey demeye devam etsin. Ancak bize Turcia, Turkia gibi değişik şekillerde söyleyenler de var. Onlar da devam etsinler. Ancak uluslararası bir toplantıda ülkemizin adı bizim söylediğimiz şekilde Türkiye olarak geçmelidir. Diyorlar ki Türkiye kelimesinde bulunan ü harfi Avrupa dillerinde yokmuş. Bu nedenle sorun oluyormuş. Avrupa Birliği toplantısında Türkiye delegesinin önünde Turkey=Hindi yazarken Yunanistan delegesinin önünde bırakın Latin harflerini Yunan alfabesi ile ELLAS yazıyor. Yunanlıların hiç bir harfi batı alfabesinde yok. Ülkesini ve dilini seven Yunan delegesini kutluyorum. Türk delegesine söyleyecek söz bulamıyorum. ASLINDA YAPILACAK TEK ŞEY HÜKÜMETİN BİR AÇIKLAMA YAPARAK 1 YILLIK GEÇİŞ SÜRESİ SONUNDA TURKEY YAZILI HİÇ BİR POSTA'NIN KABUL EDİLMEYECEĞİNİ DÜNYAYA AÇIKLAMASIDIR. HABEŞİŞTAN BÖYLE YAPTI. ETİYOPYA OLDU. BİZ BÜTÜN LOGOLARIMIZI TÜRKİYE DİYE YAZSAK DA TURKEY DİYENE ENGEL OLMAYACAKTIR. BU NEDENLE RESMEN BELİRTTİĞİMİZ YOL İZLENMELİ. Medya ve Hükümeti göreve davet edelim. "Republic of Turkey = Hindi Cumhuriyeti" Bu ismi istemiyoruz. "Republic of Türkiye" olmalı. Bu kampanya sonuç alınıncaya kadar sürecektir. Elbet bir gün bu ülkenin adının Türkiye olduğu ve Turkey olarak gönderilen postaların alınmayacağı dünyaya ilan edilecektir. Uluslararası toplantılarda Cumhurbaşkanımızın önünde Turkey (Hindi) değil Türkiye yazdığı günler gelecektir. Sadece eski Fotoğraflara bakarken Turkey yazısını görüp "Ne kadar duyarsız" olduğumuza şaşıracağımız günler gelecektir... | |
|
| | #2 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Republic of TÜRKİYE! TÜRK ORDUSUNU DOĞRU ANLAMAK Türkiye’nin sahip olduğu güçlü Osmanlı mirası, stratejik konum, doğal zenginlikler, ülkemizi pek çok dış gücün hedefi haline getirmiştir ve getirmeye devam etmektedir. Bu gerçekler ise bizi dış politikada yeni bir açılıma zorlamaktadır. Türkiye, dünyanın en hassas coğrafyasında yer alan bir ülkedir. Türkiye'nin üç ayrı dış politika yönü, yani Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya, onyıllardır süren çatışmaların ve önümüzdeki onyıllarda süreceği aşikar olan çıkar mücadelelerinin odak noktalarıdır. Sahip olduğu güçlü Osmanlı mirası, stratejik konum, doğal zenginlikler, Türkiye'yi pek çok dış gücün hedefi haline getirmiştir ve getirmeye devam etmektedir. Bu tehditlere karşı Türkiye'nin en büyük güvencesi ise, her zaman kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri olmuştur. Geçmişe baktığımızda, kurulduğu günden bu yana Türkiye Cumhuriyeti'nin dış düşmanlar tarafından tehdit edildiğini ve her defasında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kahramanca mücadelesi ve basiretli taktik ve stratejileri vesilesiyle bunları bertaraf ettiğini görebiliriz. Örneğin; • Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu, Türk ordusunun işgal altındaki yurdumuzu kurtarmasıyla mümkün olmuştur. Kazım Karabekir Paşa komutasındaki 15. Kolordunun Ermenilere karşı kazandığı zafer, ardından Batı cephesinde İsmet Paşa ve Mustafa Kemal Paşa'nın komutasındaki kahraman birliklerimizin zaferiyle perçinlenmiştir. Tüm dünyanın şaşkınlık ve hayranlığı içinde yurdu düşman işgalinden kurtaran Türk ordusu, pek az ülkede başarılabilen bir zafere imza atmıştır.Soğuk Savaş döneminde Türkiye'nin yaşadığı en önemli dış politika krizi ise Kıbrıs meselesidir. Kıbrıs'taki Türk soydaşlarımıza karşı fanatik Rumların yürüttüğü soykırım, ancak Türk Ordusu'nun 1974 yılında düzenlediği Kıbrıs Barış Harekatı ile son bulmuştur. Harekatı büyük bir başarı ile yürüterek kuşatma altındaki Türk bölgelerini kurtaran birliklerimiz, o günden bu yana da adada barış ve huzurun en büyük güvencesidir. 1974 öncesinde ada adeta bir kan gölüne dönmüş iken, o zamandan bu yana kan dökülmemiştir ve bunda en büyük pay, Türk Silahlı Kuvvetleri'nindir. Türk ordusu, 1980 sonrası dönemde Türkiye'nin en büyük sorunu haline gelen bölücü terör örgütüne karşı verilen mücadeleyi de başarıyla yürütmüştür. Düzenli orduların, gerilla taktikleri kullanan terör örgütlerine karşı tam bir başarı sağlayamadıkları tüm dünyada bilinen genel bir olgudur. Oysaki Türk Silahlı Kuvvetleri bu kuralı bozmuş, olağanüstü derecede sabırlı, azimli, disiplinli ve fedakara ne bir mücadele vererek dünyanın en organize ve en kanlı terör örgütlerinden biri olan ve arkasında pek çok dış destek bulunan PKK'yı çökertmiştir. Terör örgütünün liderinin yakalanması, TSK'nin örgütü askeri yönden yenilgiye uğratmasının sonucunda elde edilmiş bir neticedir. (Nitekim bu yakalama da, TSK komuta kademesinin terör örgütünün liderini yıllarca barındırmış olan Suriye'ye karşı yaptığı uyarıdan sonra mümkün olmuştur.) Türk Silahlı Kuvvetleri sadece askeri gücüyle değil, aynı zamanda Türkiye'nin stratejik meseleleri konusundaki birikimi ve çalışmaları ile de ülkemizin güvencesi olmaya devam etmektedir. Ordumuzun kurmay kadroları, Türkiye'nin tüm milli meselelerini dikkatle izlemekte, etüt etmekte ve bu meselelerde izlenmesi gereken politikalar konusunda sivil otoriteye yardımcı olmaktadır. Örneğin Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin KKTC'ye ve Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'a verdiği destekte, TSK'nin bu hassas konudaki isabetli analizlerinin ve öngörülerinin büyük rolü vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Türkiye'nin stratejik meseleleri konusunda sivil otoriteyle uyum içinde politikalar, halen ülkemiz için yol gösterici olmaya devam etmektedir. Bu politikaların isabetini gösteren son bir örnek, Irak'ta yaşanan savaş konusunda Türkiye'nin izlediği tutum olmuştur. MİLLETİMİZİN ORDUYA BAKIŞI Milletimiz askerliği kutsal bir görev saymış, asker ocağını "peygamber ocağı" olarak bilmiştir. Bu kutsiyet duygusu bugün de tüm canlılığıyla sürmektedir. Batılı ülkelerde askerlik para kazanmak için girilen bir "meslek" iken, Türk gençleri için seve seve yapılan bir "vatan hizmeti"dir. Bölücü terör örgütüne karşı yürütülen çetin mücadele, bu bilinçle kazanılmıştır. Bu bilincin sürekli olarak ayakta tutulması ve yeni nesillere aynı coşkuyla aktarılması ise, devletimizin gücü ve bekası açısından son derece önemli bir meseledir. Bu gerçek göz önünde bulundurulursa, TSK ile devletin diğer kurumlarının arasını açmaya çalışan ve hatta sanki TSK'nın Türk milletinin değerlerinden uzakmış gibi göstermeye çalışan dış kaynaklı telkinlerin sinsi bir planın parçası olduğu anlaşılır. TSK, Türk Milleti'nin içinden çıkmış kahraman vatan evlatlarından oluşmaktadır ve Türk Milleti'nin değer, inanç ve ideallerinin hepsi TSK tarafından paylaşılmakta ve temsil edilmektedir. Milletimiz de bu gerçeğin bilincindedir ve nitekim yapılan kamuoyu araştırmalarında "en çok güvendiğiniz devlet kurumu hangisidir" sorusuna hep birinci olan "Türk Silahlı Kuvvetleri" cevabının alınması da bunun göstergesidir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri konusundaki hassasiyeti ve bu değerleri korumaktaki kararlılığı ise devletimiz ve milletimiz için büyük bir güvencedir. Çünkü bu temel nitelikler, Türkiye'nin hem muasır medeniyetler seviyesine ulaşması, hem de toplumda başta din ve vicdan özgürlüğü olmak üzere tüm sivil özgürlüklerin yaşanabilmesinin garantisidir. Burada TSK'nın bazı konulardaki görüşlerinin isabetliliğine işaret etmekte yarar görüyoruz: • Atatürk İlkelerinin Korunması: TSK'nın bu konuda gösterdiği hassasiyet, başta da belirttiğimiz gibi ülkemiz için büyük bir güvencedir. Çünkü geçmişte ülkemizi Atatürk'ün yolundan ayırmak veya Atatürk'ün yolunu kasten yanlış yorumlayarak çarpıtmak isteyen akımlar olmuştur. Örneğin, Atatürk'ün dini inançlara son derece saygılı olan laiklik anlayışını kendi materyalist ideolojilerine kılıf haline getirmek isteyenler; veya onun milli ve demokratik karakterdeki devrimlerini çarpıtarak kendi hayallerindeki komünist devrim projelerine benzetmek isteyenler olmuştur. Buna karşı TSK her zaman için gerçek Atatürkçülüğü savunmuştur. Ilımlı ve barış yanlısı bir dış politika, dine saygılı laiklik anlayışı, etnik değil kültürel temele ("Ne Mutlu Türküm Diyene" formülüne) dayalı milliyetçilik, Batı dünyası ile yakınlaşma ve işbirliği, ekonomik meselelerde pragmatizm, söz konusu gerçek Atatürkçülüğün temel unsurları arasında sayılabilir.AVRUPA BİRLİĞİ SÜRECİ Avrupa Birliği için gerekli düzenlemeler yapılırken, Türkiye'nin bu önemli meselesinde bölücü ideoloji sahiplerinin "kazanım" olarak göreceği bir takım tavizler verilmemesine de dikkat edilmelidir. TSK, bölücü terörle 20 yıl başarıyla savaşmış ve onu yenmiş bir kurum olarak, bu önemli hususu görmekte ve buna dikkat çekmektedir. • Avrupa Birliğine Üyelik Süreci: Atatürk'ün muasır medeniyetler hedefinin günümüzde Türkiye için en somut ifadesi kuşkusuz Avrupa Birliği'ne üyelik sürecidir. Bu milli hedeftir ve asla terk edilemez. Ancak Avrupa Birliği'ne üye olmak için Türkiye'den istenen bir takım yapısal değişikliklerin Türkiye'nin özel şartlarının da gözetilerek değerlendirilmesi zorunludur. Çünkü Türkiye Avrupa Birliği üyelerinin hiç birinin karşı karşıya kalmadığı özel sorunlarla karşı karşıyadır. Dünyanın en kanlı terör örgütlerinden biri, ülkemiz içindeki bir etnik köken farklılığını sömürerek 20 yıla yakın bir süre Türkiye'de kan akıtmıştır. Avrupa Birliği için gerekli düzenlemeler yapılırken, Türkiye'nin bu önemli meselesinde bölücü ideoloji sahiplerinin "kazanım" olarak göreceği bir takım tavizler verilmemesine de dikkat edilmelidir. TSK, bölücü terörle 20 yıl başarıyla savaşmış ve onu yenmiş bir kurum olarak, bu önemli hususu görmekte ve buna dikkat çekmektedir. Tüm devlet kurumlarımızın, sivil toplum kuruluşlarının ve kanaat önderlerinin bu hususa aynı duyarlığı göstermesi, yerinde bir davranış olacaktır.Tüm bunlar, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, sahip olduğu büyük birikim ve vizyonla, azim ve kararlılıkla, fedakarlık ve vazife bilinciyle, devletimizin ve milletimizin bekasının en büyük güvencelerinden biri olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu gerçeği milletimizin her ferdinin iyi anlaması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türkiye, dünyanın çok sorunlu, istikrarsız ve kritik bir bölgesinde yer almaktadır. Bu bölgede bir ülkenin güvenli, istikrarlı, müreffeh ve baki olabilmesi için, büyük bir askeri güce sahip olması gerektiği aşikardır. Irak'taki savaş ve bu savaşla birlikte bir kez daha gündeme gelen Kuzey Irak meselesi, kahraman ordumuzun gücünün ve basiretinin ülkemizin en büyük güvencesi olduğunu bizlere bir kez daha hissettirmiştir. Onyıllardır tüm Ortadoğu'ya dehşet saçan Sadddam Hüseyin gibi saldırgan diktatörlere; Türkler ile Kürtler arasındaki tarihsel dostluk ve kardeşliği hiçe sayarak milletimize ve devletimize (ve Kuzey Iraklı Türkmenlere) koyu bir husumet besleyen bazı Kuzey Iraklı Kürt hareketlerine; bölge üzerinde emeller besleyen bu emeller uğruna Türkiye'nin milli menfaatlerini sarsabilecek büyük güçlere ve tüm diğer potansiyel tehditlere karşı en büyük güvencemiz, kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri'dir. Milletimizin her ferdinin bu bilinç içinde ordumuza sahip çıkması, "asker millet" ruhunu yaşaması ve yaşatması gerekmektedir. | |
|
| | #3 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Republic of TÜRKİYE! BOZKURT; birbirlerini takip etmiş olan bir çok Türk nesillerinin ortak malı olan millî destan parçalarımızda, Türklere yol göstericilik yapan, Türkleri zaferlere götüren sembol... Her milletin tarihi bir veya bir takım mitoloji ile başlar. Yazı icad edilmeden evvel mitolojiler vardı. Ağızdan ağıza söylenerek, nesilden nesile geçiyordu. Yazı icad edildikten sonra, o zamana kadar halkın ağzında dolaşan ve bir milletin topyekûn yaşantısının izahi demek olan mitoloji ( yahut mitoloji şeklindeki yazı ) yazılmaya başlandı. Her milletin mitolojisi gibi Türk mitolojisi de yanlız bir kişi tarafından yazılmadı. Önce Hikâye ve masal yazmaya meraklı olan kimseler, bulundukları yerdeki hikâye ve masalları halkın ağzından dinliyerek yazdılar. Uzun tarih içinde hikâye ve masallardan bir kaç tanesini küçük bir broşürde yazıp topluyanlar oldu. Böylece 8-10 Mitoloji ( hikâye ) bir kitapta toplanmış oldu. 8-10 Mitolojiye, yeni mitolojileri ilave edenler oldu. Böylece 15-20 Mitoloji bir kitapta toplanmış oldu. Böylece daha büyük bir mitoloji kitabı yazılmış oldu. Íngilizler için aslan, Ruslar için ayı, Íranlılar için pars veya kaplan, Japonlar için ejder, Ítalyanlar için Romüs ve Romülüsü Kurt ne ise, Türkler için de Bozkurt odur. Bir aydın kişinin Bozkurt'u kabul etmemesi, aydın geçinen bu insanın kendi milli tarihini bilmemesi, milli tarihi ret ve inkâr etmesi demektir. Kendi milletini ve onun bayrağını kabul etmemesi demektir.Kurdu kabul etmemek, en azından büyük ecdadı inkâr etmek, tanımamaktır. Kendi milletine ve milliyetine hürmet etmiyene kimse hürmet ve itibar etmez. Hunlar devrine yaklaşırken ve özellikle Hunlar devrinde (M.Ö.220-M.S.220) Bozkurt karşımıza daha sumüllü olarak çıkıyor. Artık Bozkurt sadece ilâhi bir Ata veya sadece bayrakta milli bir sembol değildir. Bunlarla beraber Bozkurt, ilâhi bir güç, orduya yol gösteren bir kılavuz, darda kalanların yardımına koşan bir Hızır, Hakan'a ve orduya ihtiyat, ihtimam ve temkin dersi veren bir hoca sembolü olarak karşımıza çıkıyor. Bozkurt Oğuz Han'la ve ordusu ile beraber savaşıyor.Bu hal, en azından orduya moral veren ve onu zaferden zafere koşturan bir faktördür. Artık Bozkurt savaşçılığın, cesaretin, bir sembolüdür. O kurt olmaktan ziyade, Kurda benzetilen bir kurtarıcı ve bir kahramandır. Bilgin ve akıllı bir Hakan'dır. Bir millet için, özellikle milletin içinden çıkıp gelen ordu için ihtiyat, temkin,ihtimam gibi hasletler, üstün moral sahibi olmak, kendisine ve kendi gücüne güvenmek, bütün bunların üstünde haklı bir iş yaparken Allah'ın ( Putperest dahi olsa ) yardım edeceğine inanmak, kötü hasletler midir ki, bunları temsil ve sembolize eden Bozkurt ve onun şahsında Türk'üm diyen gençler horlanmaktadır. Bozkurt'un Buzdağından, dağı ve taşı, tozu ve dumanı birbirine katarak hızla inmesi ve ordunun önüne düşüp yürümesi, bana tarihi bir gerçeği hatırlattı. Ílkçağlarda Mezepotamya, Ortaanadolu ovaları, Doğu'da Pasinler ovası ve Medya meskun ve medeni ülkeler iken, yüksek ve ormanlarla kaplı olan Güneydoğu Anadolu, insanlarla meskûn değildi. Buralarda vahşi hayvanlar ve sürüler halinde kurtlar yaşardı. Kışın her taraf 100-120 cm karla kaplanınca, yiyecek bulamıyan ve aç kalan kurtlar, sürüler halinde Mezepotamya, Ortaanadolu ve Medya ovalarındaki agillara, koyun sürülerine saldırırlardı. Kurtların geldikleri Güneydoğu Anadolu'ya o devrin insanları Kurdistan diyorlardı. Kurdistan'a 1071 den sonra kalabalık (Kurbaba) kabileleri de yerleştirilmiş olduğu ve bu kabilelere, Güneydoğu Anadolu'nun Selçuk Sultanı A.Keykubat tarafından temlik edildiği aynı mıntıkaya yine Kurdistan denildiği M.Şerif Bey tarafından Varto Tarihi ile tesbit edilmiştir. Kurdun tek başına ve mücerret olarak bir mânâsı ve önemi yoktur. Kurt, Türk kültürünün bir unduru, bir bölümüdür.Türk kültür ve medeniyeti, edebiyatı, tarih ve sosyal yaşantısı, devlet ordu şevk ve idaresiyle beraber mütalâa ettiğimiz zaman kurdun önemi daha iyi anlaşılır. Mesele kurdu hor görmek ve inkâr etmek meselesi değildir. Kurdun şahsında Türk Kültür ve medeniyetine sahip çıkma meselesidir. O Türk idealinin, Türk dinamizminin önemli bir parçası ayrılmaz bir bölümüdür. Siz kurdu kabul etmez, kürt tabirini kabul ederseniz,siz Kurdistan'a Kürdistan derseniz, bundan cesaret alanlar, millî sinirlar içinde Kürdistan devlet kurmaya kalkarlar. Konu memleketin bütünlüğü açısından ele alınınca, Kurd'un onu kabul veya inkâr etmenin önemi biraz daha açık anlaşılır sanırım. | |
|
| | #4 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Republic of TÜRKİYE!MEDENİYETLERİN BARIŞI VE TÜRK MİLLETİ'NİN ROLÜ 1990'lı yıllardan itibaren bazı yorumcular dünyanın bir Batı-İslam çatışmasına gebe olduğunu ileri sürmüşlerdir. Dikkatli incelenecek olursa, son dönemde Batı ve İslam medeniyetleri arasında çıkabilecek bir çatışma ile terör kavramı arasında bir bağ kurulmak istendiği görülecektir.Değişen dünya sistemi 20. yüzyılın son kesitinde, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte, dünyanın siyasi geleceğinin nasıl olacağı sorunu ortaya çıkmıştır. Bu konuda çok çeşitli tezler öne sürülmüştür. Ortaya atılan senaryolardaki ortak tema, bütün materyalist ideolojilerde görülen "çatışma" kavramının milletlerarası ilişkilere uygulanmasıdır. Gelişmenin en önemli şartı olarak, milletler arasındaki ihtilaf ve çatışmaların sebep olacağı şiddeti öngören bu anlayış, geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurmuş bütün siyasi akımların temelini oluşturmuştur. Çelişme ve çatışma fikirlerinden yola çıkan siyasi bakış açısı, tarih boyunca çok belirgin bir İslam ve Hıristiyan medeniyetleri çatışması olduğunu iddia etmektedir. Bu düşünceye göre, 1. ve 2. Dünya Savaşları ya da Soğuk Savaş dönemleri gerçekte batı dünyasının iç meseleleridir ve bu dönemin bitmesiyle geçmişte yaşanan esas mücadeleye tekrar dönülecektir. Batı-İslam dünyası çatışmasının provaları Amerikalı siyaset bilimcilerden Samuel P. Huntington'un ünlü 'Medeniyetler Çatışması' tezinin ana teması da budur. Huntington dünya üzerinde sürekli bir çatışma yaşandığını, bunun dünyayı belirli cephelere ayırdığını söylemektedir. 1980'li yılların sonunda iki kutuplu bir dünyanın ortadan kalkmasıyla, dünyada ideolojilerin belirleyiciliği sona ermiştir. Bu tespitten yola çıkarak Huntington, bundan sonraki çarpışmaların ideolojiler değil, medeniyetler arasında gerçekleşeceğini iddia etmektedir. Huntington'ın, "medeniyetlerin tayin edici özelliğinin din olduğunu" belirtirken, aslında neyi anlatmak istediği çok açıktır: "İslam ve Hıristiyan dünyaları arasında muhtemel bir savaş"... Onun bakış açısı içinde, Bosna-Hersek'te olup bitenler, ya da Irak ile Batı dünyası arasında yaşanan Körfez Krizi, insanlığın yaşayacağı medeniyetler savaşının ön habercileri olan uluslararası buhranlarıdır. Oysa bütün bunlar hayali bir senaryoya dayanmaktadır. Gerçekte İslam medeniyeti ve Batı medeniyeti arasında bir çatışma olamaz, çünkü Batı medeniyetinin temellerini oluşturan Yahudi-Hıristiyan inancı, İslam'la çatışma içinde değil, bilakis, bir uyum ve ittifak içindedir. Anlaşmazlıklara sebep oluşturabilecek etnik ve kültürel farklılıkların ise, ılımlı politikalarla yumuşatılması, "medeniyetlerin barışı" ile birlikte dünya barışının da tesis edilebilmesi bakımından faydalı olacaktır. Çatışmacı politikalar fayda getirmez İnsanların değerleri, gelenekleri ve inançları ülkeden ülkeye, hatta bir ülke içinde dahi çok büyük değişkenlikler gösterebilmektedir. Bundan dolayı toplumlar ve milletler arasında tarihi, kültürel, etnik farklılıklar olması kaçınılmazdır. Kimi durumlarda da bu farklılıklar mücadelelere dönüşebilmektedir. Dünya tarihine baktığımızda bu mücadelelerin devletler seviyesinde buhranlara, hatta bazen sıcak savaşa dönüştüğünü görmekteyiz. Bu elbette istenen bir durum değildir. Bu bakımdan, böyle zamanlarda, ılımlı ve birleştirici politikalar izlenmesi gerekirken, çatışmaları artırıcı bir takım teoriler üretmek ve bunları sosyal bilimlerle desteklemeye çalışmak çok zararlıdır. Huntington'ın "medeniyetlerin çatışması" fikri, bilimsel, akli ve vicdani hiçbir delili olmayan bir teoridir. Tarih boyunca, yeryüzünün her bölgesinde çeşitli medeniyetler varolmuş, bu medeniyetler birbirleriyle sosyal ve kültürel açıdan ilişkiler kurmuş ve "medeniyet alışverişi"nde bulunmuşlardır. Her ırk, her soy, her millet ayrı bir medeniyete sahiptir. Her medeniyetin ayrı bir özelliği vardır ve karşılıklı hoşgörü ve uzlaşı çerçevesinde insanlar her medeniyetten birşeyler alırlar. Bu çatışma iddiası, yakın tarihte komünizm vasıtasıyla denenmiş ve ortaya 20. yüzyılın kanlı bilançosu çıkmıştır. Oysa şu an dünyanın ihtiyacı çatışma değil, topyekün barıştır. Bu barış için ihtiyaç duyulan modeli ise uzaklarda aramaya gerek yoktur. 500 yıllık bir dönemde, idaresi altındaki her bölgeye nizam vermiş olan Osmanlı idaresi ve Türk-İslam ahlakı, oluşturulmak istenen "medeniyetler çatışması"nı, "medeniyetler barışı"na döndürmeye yetecektir. Samuel Huntington 'medeniyetler çatışması' tezini öne sürerken, bu mücadelenin Ortadoğu ve Avrasya'dan kaynaklanacağını söylüyordu. Ona göre Avrupa'daki ideolojik bölünme sona erdiğinde, Avrupa'nın Hıristiyanlığı ile İslam dünyası arasındaki kültürel bölünme yeniden ortaya çıkmıştı ve gelecekteki çatışmanın cepheleri, geçmişte olduğu gibi bugün de Avrasya'da açıkça görülebilecekti. Osmanlı Nizamı -Pax Ottomana- Geçmişe baktığımızda, Ortadoğu ve Avrasya'nın, 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı hakimiyetinde geçen sakin bir tarihi olduğunu görüyoruz. Hungtinton'un bu çerçevedeki çatışma teorisine karşın, inanç ve etnik bakımdan dünyanın en kozmopolit bölgesi olan bu topraklar, Osmanlı Devleti sınırları içindeyken huzur, güvenlik ve barış dolu olmuştu. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü ve civarını fethi ile birlikte, Filistin'de yaklaşık 400 yıl sürecek Osmanlı yönetimi başladı. Bu dönem, Osmanlı'nın diğer eyaletlerinde olduğu gibi, Filistin'de de barışı, istikrarı ve "farklı inançların birarada yaşaması"nı sağlayacaktı. Sadece bu bölgeler değil aynı zamanda Kafkaslar, Balkanlar gibi sorunlu bölgeler de Osmanlı hakimiyetinde olan bölgelerdi. Devletin topraklarının, en geniş olduğu dönemde yüzölçümü 24 milyon km2'yi bulmaktadır. 600 yıllık ömründe, 400 yıl boyunca devletin en geniş sınırlarını elinde tutan, gerileme dönemi dediğimiz 200 yıl boyunca bile çok fazla toprak kaybetmeyen, yıkılış dönemi olan 20. yüzyılın başlarına kadar gücünü ve etkisini muhafaza eden Osmanlı, "cihan devleti" ünvanını fazlasıyla hak etmektedir. Zaten Samuel Huntington'un kendisi de çatışma tezinin, bölgede geçmişte olduğu gibi Osmanlı benzeri bir yapının kurulması durumunda ortadan kalkabileceğini belirtmektedir. Huntington "İslam toplumu yüzyılın ilk bölümüne kadar lider bir devlete sahipti. Bu da açık bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu'ydu" derken açıkça bu gerçeği ifade etmektedir. (S. Huntington, 1997 de Türkiye'de, Sermaye Piyasası Kurulu'nda verdiği konferanstan) Kuşkusuz böylesine büyük bir devletin bu kadar uzun ömürlü olmasını yalnızca askeri güçle açıklamak mümkün değildir. Osmanlı Devleti'ni "cihan devleti" ünvanına layık kılan unsurların başında, temelini dayandırdığı ve gücünü aldığı manevi değerler gelmektedir. Bunun sebebi; Osmanlı İmparatorluğu'nun, "millet sistemi" adı verilen bir düzenle yönetiliyor olması ve bu sistemin en temel özelliğinin, farklı inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının ve hatta hukuklarının gerektirdiği şekilde yaşama imkanı tanımasıydı. Kuran'da "Kitab ehli" olarak tanımlanan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Osmanlı topraklarında hoşgörü, güvenlik ve özgürlük buldular. Bu gerçek, İngiliz The Guardian gazetesi tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir değerlendirme yazısında da dile getirildi. Makalede, yaşanan son gelişmeler üzerine Balkanlar, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz bölgelerinde yaşayan Hıristiyanların, Osmanlı'nın hoşgörülü yönetimini "mumla aradıkları" belirtildi. The Guardian Osmanlı sınırları içinde kalan bölgede hüküm süren çoğulcu denge ve hoşgörüye dayalı yönetimle ilgili olarak şu ifadeleri kullandı: "Bu yüzyılın başında imparatorluğun sona ermesiyle birlikte, sınır bölgeler (Balkanlar, Doğu Anadolu, Doğu Akdeniz) kendi başlarına bırakıldılar. İmparatorluğun çöküşünün olumsuz sonuçları her zamankinden daha yoğun hissediliyor."Osmanlı Devleti, Müslümanlar tarafından yönetilen bir İslam devleti olmasına karşın, tebasını zorla İslamlaştırmak gibi bir amaca sahip değildi. Aksine, Osmanlı Devleti, gayri müslimlere de güvenlik ve huzur sağlamayı, onları adaletle ve İslam idaresinden razı olacakları şekilde yönetmeyi hedefliyordu. Tarih, Türk-İslam ahlakının, Ortadoğu'ya adaletli, hoşgörülü, müşfik bir yönetim tarzı sunan tek inanç sistemi olduğunu göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgeden çekilmesiyle bitmiş olan "Pax Ottomana" (Osmanlı Nizamı) bugün hala telafi edilebilmiş değildir. Bu nedenle de Ortadoğu'ya barışın gelmesinin yolu barışçıl, hoşgörülü ve uzlaşmacı Osmanlı modelinin hakim olmasıdır. Türkiye'nin vizyonu | |
|
![]() |
| Etiketler |
| republic, tÜrkİye |
Republic of TÜRKİYE! Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| TurkishPreSS (Republic Of Turkiye) | Morrigan | INTERNATIONAL FORUM (English) | 3 | 05-02-2009 13:20 |
| One Republic Feat. Timbaland - Apologize | Blue Blood | Yabancı Şarkı Sözleri | 1 | 19-11-2008 22:22 |
| Futbol Heyecanı - TÜRKİYE!!! | NeutralizeR | Arşive Kaldırılan Konular | 10 | 06-07-2008 03:34 |
| Great Leader Mustafa Kemal ATATURK, Republic of Turkey | nobody34 | INTERNATIONAL FORUM (English) | 34 | 29-04-2008 23:48 |
| The Constitution Of The Republic Of Turkey | virtuecat | INTERNATIONAL FORUM (English) | 5 | 22-04-2008 22:28 |