| | #31 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soykırım Saçmalığına SON..! (Sözde Ermeni Soykırımı)
Soykırım Yalanı 1 ve 2 için bknz: http://www.msxlabs.org/forum/satirla....html#post7361 Soykırım Yalanı 3 | |
|
| | #32 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soykırım Saçmalığına SON..! (Sözde Ermeni Soykırımı)
Amerika'lı ünlü tarihçi Prof. J. Macharty : "Ermeni katliamı yoktur; Ermeniler Türkleri katletmiştir" Ünlü Türk Romancısı Orhan Pamuk : "1 milyon Ermeniyi katlettik" Hangisi gerçek... İşte bir kaç belge. Bilinçlenme zamanı... Özellikle de bu konuda belgesiz ve bilgisizce konuşan art niyetlilere karşı... ![]() Balta ile Katliam: İzmit'in Kollar köyünden Ermeniler tarafından balta ile katledilen müslümanlardan bir kısmının olaydan sonra çekilen fotoğrafı; 1- Boşnak Malik 2- Abdulmecid oğlu Ali 3- Ali oğlu Seyid (14 yaşında) 4- Ömer oğlu Abdulgani 5- Abdulgani oğlu Mecid 6- Abdullah oğlu Hüseyin 7- Bekir oğlu Yusuf 8- Osman oğlu İsmail Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() Erzincan'da Ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı bir Türk kadını. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. ![]() 25 Nisan 1918'de, Subatan'da Ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar, kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneler. Kaynak:Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. ![]() Erzincan'ın Odabaşı bölgesinde, Ermeniler tarafından oyularak katledilen bir Türk. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures ![]() Sivas'ta Ermeni çeteleri tarafından yapılan katliamda boğazı kesilerek öldürülen jandarma Mustafa. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() Ordudan hava değişikliği için terhis edilen ve 23 Temmuz 1915 de Diyarbakır'ın Lice kazasına bağlı Kum ve Çom köyleri civarında elleri ayakları bağlanarak Ermeni komitecileri tarafından şehid edilen askerler. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() Diyarbakır'ın Şark nahiyesine bağlı Hızır İlyas köyü Mersani deresi (23 Temmuz 1915). Hono ismindeki ermeninin başında bulunduğu çete tarafından hançer ve kurşunla şehit edilen erkek, kadın ve çocuklar. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() 29 Ağustos 1914 tarihinde Ermeni çeteleri tarafından Siverek-Urfa Yüksekyol ve Karacadağ civarında türbe ziyareti sırasında esir edilip canlı hedef yapılarak şehit edilen müslüman Türkler. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() Silvan civarında, Beşnik ermeni köyüne Van ve Tolorya'dan gelip, Doryan Dano ve kardeşlerinin başında bulunduğu Ermeni çeteleri tarafından 11 Haziran 1915 tarihinde Şeytankaya mevkiinde şehit edilen milis subayı Hamid Efendi komutasında bulunan erzak kafilesi, jandarması ve subayları. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() Erzincan Odabaşı bölgesinde, birbirlerine bağlanmış halde öldürülmüş kadın ve çocukların cansız bedenleri. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures ![]() 16 Şubat 1918'de, Erzincan'ın Vagarir köyünde, Ermeniler tarafından şehit edilen ve bir evin arkasında bulunan şehit edilmiş Türkler. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. ![]() Hasankale'de, Ermeniler tarafından şehit edilen kadın ve çocuklar | |
|
| | #33 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soykırım Saçmalığına SON..! (Sözde Ermeni Soykırımı) Soykırım, jenosit. Jenosit genos (Yunanca 'ırk', 'soy') ve cida (Latince 'katletmek') kelimelerinden türemiştir. Irk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda önemli sayıda ve düzenli biçimde yok edilmeleridir. En bilinen soykırım Nazi Almanyası'nda çok sayıda etnik topluluğa karşı yürütülen soykırımdır. Son dönemde ise Bosna Hersek'te Boşnaklar'a karşı izlenen katliamlar soykırım olarak tanımlanmıştır. Yien Ruanda da son dönemdeki önemli soykırımlar arasındadır. Tarihte hakettiği yeri alamamış bir diğer soykırım ise Cezayir Soykırımı'dır. 1,5 milyon Cezayirli bu olaylarla hayatını kaybetmiş, çok sayıda kişi işkence ve kötü muameleden geçirilmiştir. (Bkz: SG ) Batı'nın sömürgecilik (kolonicilik) tarihi soykırımlar ile doludur. Ancak bunların pek azı bilinir. Cezayir Soykırımı dahi Fransa tarafından kabul edilmemektedir. Fransa konunun tarihçilere bırakılması gerektiğini savunmaktadır. Türkiye'de ve dünyada soykırım denildiğinde en çok konuşulan iddialardan biri de Ermeni soykırımı iddiasıdır. Ancak iddialar tek taraflı kalmıştır ve hiçbir mahkeme kararı ile teyid edilmiş değildir. Ermeniler konuyu yasal zemine taşımaktan özenle kaçınmaktadırlar. Soykırımlar sadece insan türünün hedef alındığı olaylar değildir. Örneğin , ticari çıkarlar uğruna yüz yıldan aşkın bir süredir devam etmekte olan balina katliamı, insan türünün balinalar üzerinde uyguladığı bir çeşit soykırımdır. Tanımlama ölçütleri * Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Roma statüsüne göre soykırımın tanımı 6. maddede yapılmaktadır. Bu maddeye göre soykırım, bir milletin, etnik, dini bir grubun veya bir ırkın tamamını veya bir bölümünü yok etmek amaçlı yapılan aşağıdaki davranışlardır: (a) Grup üyelerini öldürmek; (b) Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek; (c) Grup üyelerinin yaşam şartlarına, grubu fiziksel olarak yok etme amaçlı zarar vermek; (d) Grupdaki doğumları kasıtlı olarak engellemek (e) Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek * Birleşmiş Milletler'in 1948 tarihli Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ne göre bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, belirli bir insan topluluğunun; milliyeti, ırkı, etnik kökeni veya dini dolayısıyla yok edilmesi niyetinin bulunması gerekir. Uluslarası yasalar ve soykırım Uluslararası Ceza mahkemesinin görevi, tüm toplumları ilgilendiren en ciddi suçlarla sınırlıdır. Bunlar; (a) soykırım suçu (b) insanlık suçları (c) savaş suçları (d) saldırganlık suçları dolayısıyla soykırım suçu uluslararası ceza mahkemesinin baktığı davalar arasındadır. Nazi Almanyası ve soykırım Nazi Almanyası tarafından yürütülmüş olan soykırım , çoğunlukca bilindiği şekli ile sadece Yahudiler'i değil, Çingeneler, eşcinseller, Polonyalılar, Özürlüler, komünistler, Yehova Şahitleri, akıl hastaları, Rus ve diğer Slav aydınları, Rus savaş esirleri, bazı Katolik ve Protestan din adamları, sendikacılar, bazı Afrikalılar ve tüm III. Reich karşıtı siyasi görüşlüleri de hedef almıştır. | |
|
| | #34 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soykırım Saçmalığına SON..! (Sözde Ermeni Soykırımı)alın size soykırım Balta ile Katliam: İzmit'in Kollar köyünden Ermeniler tarafından balta ile katledilen müslümanlardan bir kısmının olaydan sonra çekilen fotoğrafı; 1- Boşnak Malik 2- Abdulmecid oğlu Ali 3- Ali oğlu Seyid (14 yaşında) 4- Ömer oğlu Abdulgani 5- Abdulgani oğlu Mecid 6- Abdullah oğlu Hüseyin 7- Bekir oğlu Yusuf 8- Osman oğlu İsmail Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() Erzincan'da Ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı bir Türk kadını. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. ![]() 25 Nisan 1918'de, Subatan'da Ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar, kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneler. Kaynak:Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. ![]() Erzincan'ın Odabaşı bölgesinde, Ermeniler tarafından oyularak katledilen bir Türk. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. ![]() Sivas'ta Ermeni çeteleri tarafından yapılan katliamda boğazı kesilerek öldürülen jandarma Mustafa. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() Ordudan hava değişikliği için terhis edilen ve 23 Temmuz 1915 de Diyarbakır'ın Lice kazasına bağlı Kum ve Çom köyleri civarında elleri ayakları bağlanarak Ermeni komitecileri tarafından “şehid edilen askerler. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() Diyarbakır'ın Şark nahiyesine bağlı Hızır İlyas köyü Mersani deresi (23 Temmuz 1915). Hono ismindeki ermeninin başında bulunduğu çete tarafından hançer ve kurşunla şehit edilen erkek, kadın ve çocuklar. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() 29 Ağustos 1914 tarihinde Ermeni çeteleri tarafından Siverek-Urfa Yüksekyol ve Karacadağ civarında türbe ziyareti sırasında esir edilip canlı hedef yapılarak şehit edilen müslüman Türkler. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() Silvan civarında, Beşnik ermeni köyüne Van ve Tolorya'dan gelip, Doryan Dano ve kardeşlerinin başında bulunduğu Ermeni çeteleri tarafından 11 Haziran 1915 tarihinde Şeytankaya mevkiinde şehit edilen milis subayı Hamid Efendi komutasında bulunan erzak kafilesi, jandarması ve subayları. Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. ![]() Erzincan Odabaşı bölgesinde, birbirlerine bağlanmış halde öldürülmüş kadın ve çocukların cansız bedenleri. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. ![]() 16 Şubat 1918'de, Erzincan'ın Vagarir köyünde, Ermeniler tarafından şehit edilen ve bir evin arkasında bulunan şehit edilmiş Türkler. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. ![]() Hasankale'de, Ermeniler tarafından şehit edilen kadın ve çocuklar. Kaynak:Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. ![]() | |
|
| | #35 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soykırım Saçmalığına SON..! (Sözde Ermeni Soykırımı) ANKARA (İHA) - Devlet Arşivleri Genel Müdürü Doç. Dr. Yusuf Sarınay, Osmanlı Devleti ve Ermenilerin 600 yılı aşkın bir süre birlikte yaşadıklarını belirterek, "Osmanlı Devleti döneminde Ermenilerin her şeyi kayıt altındaydı. Hangi devlet kayıt altına aldığı bir milleti katledebilir. Bütün tarihçiler olayın böyle olmadığını biliyor ama açıklamalarına izin verilmiyor" dedi. Devlet Arşivleri Genel Müdürü Doç. Dr. Yusuf Sarınay, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iddiaları arşiv belgeleriyle Hacettepe Üniversitesi'nde düzenlenen 'Ermeni Soykırımı İddiaları' konferansında çürüttü. Dünya tarihinin 1915 yılına hapsedilmeye çalışıldığını kaydeden Sarınay, dünya kamuoyunda Osmanlı Devleti'nin 600 yıl beraber yaşadığı Ermenileri katletmiş gibi gösterilmeye çalışıldığını söyledi. Bunun Kıbrıs olayında daha önce yaşandığını hatırlatan Sarınay, dünyada Kıbrıs sorununun 1974 yılında Türk işgaliyle başladığı yönündeki propagandaların başarılı olduğunu da dile getirdi. 1877-1878 yıllarında Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra Avrupalı ülkelerin desteğiyle Ermenilerin 1915 yılına kadar 40 ayrı isyan çıkardıklarının altını çizen Sarınay, Ermenilerin, balkanlarda uluslaşma sürecinde bağımsızlık kazanan Bulgaristan, Sırbistan gibi ülkelere özendiğini vurguladı. Bu ülkelere özenen Ermenilerin bağımsız devlet kurabilecek bir vatan parçası ve bunun üzerinde nüfuzlarının olmadığını keşfettiklerini belirten Sarınay, "Taşnak ve Hınçak örgütlerini kuran Ermeniler, bağımsız devlet kurabilmek adına sistemli bir şekilde katliam yapmaya girişmişlerdir. Bu örgütlerin asıl amaçları bir taraftan öldürmek, öldüremedikleri insanları da göçe zorlayarak Ermenilerin çoğunlukta oldukları bir vatan yaratmak olmuştur" diye konuştu. Ermenilerin bu olayları gerçekleştirebilmek için teröre başvurduklarını belirten Sarınay, Ermenilerin bu olayları gerçekleştirmelerindeki bir diğer amacın da büyük devletlerin dikkatini Osmanlı Devleti üzerine çekmek olduğunu anlattı. Sarınay, Ermenilerin amacının bir taraftan vatan oluşturmak, bir taraftan da büyük devletlerin Osmanlı'ya müdahale etmesini sağlayarak bağımsız bir Ermenistan kurmak olduğunu kaydetti. 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'nin 5 cephede savaştığını aktaran Sarınay, Osmanlı Devleti'nin böyle bir ortamda çatışmaları önlemek ve yol güvenliğini sağlamak adına bir takım tedbirler aldığını ve bu tedbirlerin hiçbirinde Ermenilerin zarar görmediğini dile getirdi. Bunun Kıbrıs olayında daha önce yaşandığını hatırlatan Sarınay, dünyada Kıbrıs sorununun 1974 yılında Türk işgaliyle başladığı yönündeki propagandaların başarılı olduğunu da dile getirdi. 1877-1878 yıllarında Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra Avrupalı ülkelerin desteğiyle Ermenilerin 1915 yılına kadar 40 ayrı isyan çıkardıklarının altını çizen Sarınay, Ermenilerin, balkanlarda uluslaşma sürecinde bağımsızlık kazanan Bulgaristan, Sırbistan gibi ülkelere özendiğini vurguladı. Bu ülkelere özenen Ermenilerin bağımsız devlet kurabilecek bir vatan parçası ve bunun üzerinde nüfuzlarının olmadığını keşfettiklerini belirten Sarınay, "Taşnak ve Hınçak örgütlerini kuran Ermeniler, bağımsız devlet kurabilmek adına sistemli bir şekilde katliam yapmaya girişmişlerdir. Bu örgütlerin asıl amaçları bir taraftan öldürmek, öldüremedikleri insanları da göçe zorlayarak Ermenilerin çoğunlukta oldukları bir vatan yaratmak olmuştur" diye konuştu. Ermenilerin bu olayları gerçekleştirebilmek için teröre başvurduklarını belirten Sarınay, Ermenilerin bu olayları gerçekleştirmelerindeki bir diğer amacın da büyük devletlerin dikkatini Osmanlı Devleti üzerine çekmek olduğunu anlattı. Sarınay, Ermenilerin amacının bir taraftan vatan oluşturmak, bir taraftan da büyük devletlerin Osmanlı'ya müdahale etmesini sağlayarak bağımsız bir Ermenistan kurmak olduğunu kaydetti. 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'nin 5 cephede savaştığını aktaran Sarınay, Osmanlı Devleti'nin böyle bir ortamda çatışmaları önlemek ve yol güvenliğini sağlamak adına bir takım tedbirler aldığını ve bu tedbirlerin hiçbirinde Ermenilerin zarar görmediğini dile getirdi. "525 BİN MÜSLÜMAN TÜRK KATLEDİLDİ" Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay, arşivlerdeki haritalardan örnekler vererek, Ermenilerin projelerini gerçekleştirebilmek için Kafkasya'dan İskenderun hattına kadar olan bir bölgede katliamları yoğunlaştırdıklarını söyledi. Arşivlerde yer alan belgelere göre, 525 bin civarında Müslüman Türk'ün katledildiğini belirten Sarınay, söz konusu olayları önlemek isteyen Osmanlı Devleti'nin Ermenilerin katliam günü ilan ettikleri 24 Nisan'da yayınladığı genelgeyle de terör örgütlerinin silahlarına el konulduğunu ve olaylara karışan kişilerin yargıya teslim edildiğini bildirdi. Sarınay, bu çerçevede İstanbul'da 235 Taşnak ve Hınçak örgütü liderlerinin tutuklandığını anlattı. Bunlardan 155'inin Çankırı'da zorunlu ikamete tabi tutulduğunu, 80 kadarının da Ayaş'ta hapsedildiğini söyleyen Sarınay, Ermenilerin 24 Nisan'ı sözde soykırım günü ilan etmelerinin nedenininse siyasi lider kadronun tutuklanarak etkisiz hale getirilmesi olduğunu kaydetti. Sarınay, "Ermenilerin 'bütün siyasi iktidar kadrolarımızı tutukladınız, Beyazıt Meydanı'nda astınız' yönündeki iddiaları hiçbiri gerçeği yansıtmıyor. Onların hiçbiri asılmadı. O dönemde tutuklanan Ermeniler'in hiçbirisi idam cezası bile almadı. Hatta bir kısmı serbest bırakıldı. Osmanlı Devleti tehcir yaptığı sırada bile Ermeniler Osmanlı Devleti'nde memur olarak çalışmaya devam etmiştir. 1917 yılındaki Salnamede bu açıkça görülmektedir. Yazılan bütün belgelerde de tehcirin düzenli bir şekilde yapılması gerektiği belirtilmiştir. Ermenilerin can güvenliğinin hangi esaslar dahilinde sağlanacağı belirtilmiştir. Öldürecekleri adamı neden kayıt altına alsınlar. Osmanlı Devleti'nin bütün arşivlerine bakıldığı zaman tehcir kararının güvenlik nedeniyle alındığı ve bu tedbirin geçici olarak düşünüldüğünü görüyoruz" şeklinde konuştu. Sarınay, Türklerin tarihin hiçbir döneminde ve hiçbir şekilde Ermenilere katliam yapmadığını belirterek, tarihçilerin de bunları bildiğini ancak ülkelerinin bunu açıklamasına izin vermediğini sözlerine ekledi. | |
|
| | #36 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soykırım Saçmalığına SON..! (Sözde Ermeni Soykırımı)
ERMENİ SORUNUNUN GELİŞMESİ İLE İLGİLİ KRONOLOJİ (1022-1998) 1022 Ermeni Topraklarının İmparator II.Basileios tarafından Bizans Topraklarına katılması üzerine 40 bin Ermeni Anadolu'ya sürgün edildi. 1046 Ermeni Hanedanları Bizans İmparatoru IX.Konstantin tarafından katledilerek yok edildi. 1054 Sultan Tuğrul Bey döneminde Selçuklulara bağlanan Ermeniler özerklik verildi. 1098 Ermeniler Haçlılarla İşbirliği yaptılar. 1461 Fatih Sultan Mehmet , Bursa'daki Ermeni Piskoposu Hovakim'i (Ovakim) İstanbul'a getirerek kendisine Patrik unvanını verdi ve Ermenilere birçok haklar tanıdı. 1567 Türk matbaasının kurulmasından 160 yıl kadar önce Venedik'te matbaacılık eğitimi görmüş olan Sivaslı Apkar adındaki bir papaza İstanbul'da Ermeni matbaası açması için izin verildi. 1790 İlk resmi Ermeni Okulu , Amira Miricanyan ve Şnork Mığırdıç tarafından Kumkapı Fıçıcı Sokak'ta kuruldu. 1823 Artin Bezciyan adlı Ermeni, Kumkapı'da Bezciyan Okulunu kurdu. 1824 Patrik Karabet , Ermenice gramer okutan Kumkapı Okulu'nu Patrikhanenin himayesi altına aldı. 1853 (22 Ekim) Ermeni Maarif Komisyonu kuruldu 1876 Kurulan Mecliste Ermeni Millet vekilleri de katıldı 1877 (7 Aralık) Ermeni Milli Meclisi, Ermeni halkının askere yazılarak savaşa katılma kararı aldı. 1878 (13 Nisan) İstanbul Ermeni Patriği Nerses, İngiltere Dış İşleri Bakanı Salisbury'ye gönderdiği muhtırada, Türklerle beraber yaşayamayacaklarını bildirdi.(13 Temmuz) Berlin Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya, Osmanlı Ermenileriyle ilgili 61.madde eklendi.(3 Ağustos) İngiltere Dış İşleri Bakanı Lord Salisbury, İstanbul Büyük Elçisi Layard'a gönderdiği talimatta , Osmanlı Hükümeti'nin Doğuda reformlara başlaması gerektiğini bildirdi. 1890 (20 Haziran) Erzurum İsyanı(Temmuz) Kumkapı Nümayişi Birinci Sason İsyanı 1892 1893 Merzifon , Kayseri , Yozgat isyanları 1895 (30 Eylül) Babıali olayı.Kasım ayında Ermenilerin Maraş'ta isyan teşebbüsü 1896 30 Ekim İstanbul'da Ermeni eylemi(1 Haziran) I. Van İsyanı(26 Ağustos) Osmanlı Bankası olayı 1902 Ermeni dilcilerden H.Acaryan " Ermeni Dili'ne Türk Dili'nin Tesiri ve Ermenilerin Türkçe'den Aldıkları Sözler" adında bir eser yazdı. 1904 II. Sason İsyanı 1905 (21 Temmuz) Yıldız Camii'nden , Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid'e suikast teşebbüsü. 1908 Ermenilerin Jamanak adlı gazetesi yayın hayatına başladı.II Meclis Açıldı ve Ermenileri Komitecilerden bazıları Millet Meclisine girdi. 1909 (14 Nisan) Adana'da Ermeni isyanı 1915 (15 Nisan ) II. Van isyanı.(24 Nisan) Osmanlı Devleti aleyhinde faaliyette bulunan Ermeni komiteleri kapatıldı. Bu komitelerin idarecilerinden 2345 kişi tutuklandı.(3 Mayıs) Ermeniler Van'da büyük bir katliama giriştiler.(27 Mayıs) Yer Değiştirme (Tehcir) Kanunu çıkarıldı. 1918 (1 Şubat ) Ermeni komitacı Arşak , Bayburt'ta katliam yaptı.(25 Nisan) Ermeni komitacılar , Kars'ın doğusundaki Subatan Köyünde 750 Müslüman'ı katletti.(1 Mayıs) Ermeni komitacılar Kars'ta aralarında çocuklarında bulunduğu 60 Müslüman'ı katletti. 1919 (20 Kasım) Osmanlı bürokrasisinde üst düzeyde görev yapan Bogoz Nubar Paşa ve Şerif Paşa , Ermeni - Kürt bağımsızlık belgesini imzaladılar. 1920 (12 Ocak) 450 kişilik Ermeni süvari birliği Antep'in Arapdar köyünde Müslümanlara işkence yaptı. 1921 (15 Mart) Talat Paşa Ermeniler tarafından katledildi.(6 Aralık) Sait Halim Paşayı Ermeniler Roma'da katletti.(16 Mart) Moskova Anlaşması imzalandı.(18 Mart) Ermeni Misak Torlakyan , Azerbaycan İçişleri Bakanı Cevanşir Han'ı, Tepebaşı'ndaki Pera Palas Otelinin önünde öldürdü.(13 Ekim) Kars Anlaşması imzalandı. 1922 (22 Temmuz) Cemal Paşa Ermeniler tarafından Tiflis'te katledildi. 1923 Ermeni asıllı Münip boya, Van milletvekili olarak meclise girdi. 1934 Franz Werfel'in, "Musa Dağ'da Kırk Gün" adlı romanı , ABD de İngilizce yayınlandı. 1935 (15 Aralık) Pangaltı Ermeni Kilisesi'nde toplanan bir grup Ermeni , Franz Werfel'in, , "Musa Dağda Kırk Gün" adlı eserini "Türk milleti hakkında iftiralarla dolu olduğu" gerekçesiyle yaktı. 1936 Franz Werfel'in , "Musa Dağ da Kırk Gün" adlı eserinin Fransa'da yayımlanması , Türk basının tepkisini çekti. 1937 Cevat Rıfat Atilhan, , "Musa Dağı" adlı kitap yazarak , Franz Werfelin kitabının gerçekleri yansıtmadığını bildirdi.Franz Werfel'in , "Musa Dağ da Kırk Gün" adlı eserinin filme alınmasının engellenmesi, ABD Dışişleri Bakanlığı nezdinde gündeme geldi. 1943 Ermeni asıllı Berç Türker Keresteci, Afyonkarahisar milletvekili oldu. 1957 Mığırdıç Şellefyan, 27 Ekim seçimlerinde , Demokrat Parti listesinden İstanbul milletvekili seçildi. 1964 (24 Aralık) Kıbrıs Dışişleri Bakanı Kipriyanu birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde "Ermeni meselesini" ortaya atarak Türkiye aleyhine karar çıkarmaya çalıştı. 1965 (24 Nisan) Brezilya'nın Sao Paulo kentinde, Ermeniler tarafından Türkiye aleyhinde gösteri düzenledi. 1969 Ermeniler tarafından gösteri yürüyüşü tertip edildi. 1973 (27 Ocak) Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir, Mığırdıç Yanıkyan adlı Ermeni tarafından katledildi. 1975 (20 Ocak) ASALA (Gizli Ermeni Kurtuluş Ordusu) örgütü kuruldu.(22 Ekim) Viyana'da, Büyükelçi Daniş Tunagilkatledildi.(24 Ekim) Paris'te, Büyükelçi İsmail Erez ile polis Talip Yener katledildi. 1976 (16 Şubat) Beyrut Büyükelçiliği Birinci Katibi Oktay Cerit katledildi.(28 Mayıs) Zürih Çalışma Ateşeliği Bürosu bombalandı. Saldırının Faili olduğu anlaşılan Noubar Soufoyan adlı bir Ermeni yakalandı, yargılandı ve suçu sabit görülerek 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. 1977 (29 Mayıs) İstanbul Yeşilköy Havaalanına ve Sirkeci garına patlayıcı madde atıldı, saldırıda 4 kişi öldü ve 31 kişi yaralandı. Saldırıları "Aşırı Ermeni Hareketleri Örgütü" üstlendi.(9 Haziran) Vatikan Büyükelçisi Taha Carım katledildi. 1978 (3 Ocak) Londra'daki Türk Bankasına patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı "Ermeni Yeni Direniş Örgütü"üstlendi.(3 Ocak) Londra'daki Türk bankasına patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı "Ermeni Yeni Direniş Örgütü" üstlendi.(2 Haziran) Madrit'te , Büyükelçi Zeki Kunaralp'ın eşi Necla Kunaralp ve emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu katledildi.(8 Temmuz) Paris Büyükelçiliği Çalışma Ateşeliği ve Türkiye Turizm Bürosuna patlayıcı maddeler atıldı. Saldırıyı "Ermeni soykırım Adalet Komandoları üstlendi.(6 Aralık) Cenevre Başkonsolosluğuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı "Ermeni Yeni Direniş Örgütü" üstlendi.(17 Aralık) THY Cenevre Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı ASALA üstlendi. 1979 (15 Nisan) Yunan Hükümeti, Atina'nın Nea Simira meydanında "Ermeni İntikam Anıtı"nın dikilmesine izin verdi.(22 Ağustos) Cenevre Başkonsolosluğu'nda Konsolos Yardımcısı Niyazi Adalı'ya karşı suikast düzenlendi. Saldırıda 3 kişi yaralandı. Saldırıyı ASALA üstlendi.(27 Ağustos) THY Frankfurt Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı ASALA üstlendi. (4 Ekim) THY Kopenhag Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı ASALA üstlendi.(12 Ekim) Lahey'de , Amsterdam Büyükelçisi Özdemir Benler'in oğlu Ahmet Benler katledildi.(22 Aralık) Paris'te Turizm Müşaviri Yılmaz Çopan katledildi. 1980 (10 Ocak) ASALA, THY Tahran Bürosuna bombalı saldırıda bulundu.(6Şubat) Büyükelçi Doğan Türkmen, Bern'de saldırı sonucu yaralandı.(10 Mart) Ermeni teröristler THY'nın Roma Bürosunu bombaladılar. Saldırıda 2 İtalyan hayatını kaybetti, 14 İtalyan da yaralandı.(8 Nisan) ASALA, Sayda toplantısında, Kürtlerle Ermeniler arasında benzerlik olduğunu iddia ederek Kürtleri kan kardeş olarak ilan etti.(17 Nisan) Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel silahlı saldırıya uğradı. Koruma görevlisi Tahsin Güvenç yaralandı.(19 Nisan) ASALA, Marsilya Türk Konsolosluğuna roketatarlı saldırı düzenledi.(31 Temmuz) Atina İdari Ateşemiz Galip Özmen ve kızı Neslihan Özmen acımasızca katledildi.(5 Ağustos) Lyon'da , Ermeniler tarafından konsolosluğun basılması sonucu Kadir Atılgan , Ramazan Sefer , Kavas Bozdağ ve Hüseyin Toprak adlı vatandaşlar yaralandı.(26 Eylül) Paris'te, Basın Ateşemiz Selçuk Bakkalbaşı silahlı saldırıya uğradı ve ağır yaralandı 1981 (13 Ocak) Paris Büyükelçiliği Maliye Müşaviri Ahmet Erbeyli'nin arabasına bomba konuldu; Erbeyli ölümden döndü.(4 Mart) Paris'te Çalışma Müşaviri Reşat Moralı ile din görevlisi Tecelli Arı şehit edildi. (3 Nisan) Kopenhag'da, Çalışma Müşaviri Cavit Demir, evine giderken Ermeni teröristlerce kurşunlandı ve ağır şekilde yaralandı. ( 9 Haziran) Cenevre'de, sözleşmeli sekreter olarak görev yapan Mehmet S.Yergüz katledildi.Olayı Asala üstlendi.(24 Eylül) Paris Başkonsolosluğu'nu basan Ermeniler, güvenlik görevlisi Cemal Özen'i acımasızca katlettiler.(3 Ekim) Roma Büyükelçiliği 2.Katipi Gökberk Ergenekon, Ermeni teröristlerin silahlı saldırısına uğradı ve ağır yaralanarak saldırıdan kurtuldu. (27 Kasım) Avrupa'da bulunan '' Ermeni Öğrenciler Birliği '' ile ''Kürt Öğrenci Derneği'', Londra'da ortak bildiri yayınladılar. 1982 (28 Ocak) Los Angeles'da, Başkonsolos Kemal Arıkan, Harry Sasunyan ve Kirkor Saliba tarafından katledildi.(8 Nisan) Ottowa Büyükelçiliği Ticari Müşaviri Kemalettin Kani Güngör silahlı saldırı sonucu yaralandı.(5 Mayıs) ABD'nin Boston Bölgesi Fahri Konsolosu Okan Gündüz katledildi.(7 Haziran) Lizbon Büyükelçiliği İdari Ateşesi Erkut Akbay katledildi. Bu arada, Ottova Büyükelçiliği Ticari Müşaviri Kemalettin Kani Güngör silahlı saldırı sonucu yaralandı. (5 Mayıs) ABD'nin Boston Bölgesi Fahri Konsolosu Okan Gündüz katledildi.(7 Haziran) Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay katledildi. Bu arada, Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla Altıkat, Bulgaristan Burgaz Başkonsolosluğu İdari Ataşesi Bora Süerkan ve Lizbon Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Yurtsev Mıhçıoğlu'nun eşi Cahide Mıhçıoğlu'da silahlı saldırıya uğradılar. Türkiye'nin Kanada Büyükelçiliği görevinde bulunana Coşkun Kırca da, silahlı saldırıya uğradı. (7 Ağustos) Üç Ermeni terörist, Ankara Esenboğa Havaalanı'na silahlı, bombalı saldırı düzenlediler ve katliam yaptılar. Otomatik silahlarla ve bombalarla orada bulunanlara saldıran teröristler, üçü emniyet görevlisi olan toplam dokuz kişiyi öldürdüler ve yetmiş sekiz kişiyi yaraladılar. Levon Ekmekçiyan, isimli terörist yakalandı. ( 10 Ağustos) Artin Penik adlı Ermeni, Esenboğa katliamından duyduğu üzüntüyü dile getirerek, kendini yakmak suretiyle Ermeni terörünü lanetledi. 1983 (29 Ocak) Levon Ekmekçiyan, 1982 yılı Esenboğo baskını nedeniyle Ankara'da idam edildi.Harut Levonyan ve Rafi Elbekyan adlı iki Ermeni militan tarafından Türkiye'nin Yugoslavya Büyükelçisine düzenlenen suikast sırasında yoldan geçen bir Belgrad'lı öldü. (15 Temmuz) Sala Mensubu Teröristler, Paris Orly Havalimanı THY Bürosuna bombalı saldırı düzenledi. Olayda, dördü Fransız, ikisi Türk, biri ABD'li ve biri İsveç'li olmak üzere toplam sekiz kişi hayatını kaybetti. Altmış kişi de yaralandı.(27 Temmuz) Türkiye'nin Büyükelçiliği'ni basan beş Ermeni ölü olarak ele geçirildi. 1985 (12 Mart) Ottowa Büyükelçiliği, silahlı, bombalı üç Ermeni terörist tarafından basıldı. Kanada'lı koruma görevlilerinden biri vurulup öldürüldü. Büyükelçi Coşkun Kırca yaralı olarak kurtuldu. 1991 (21 Ocak) Ermeniler, Hacılar kentine bombalı saldırı düzenledi. Saldırıda üç Sovyet askeri ile iki Azeri öldü. Ermeniler ayrıca, Azerbaycan'ın Sesi gazetesi muhabiri Savatin Askerova'yı katletti. (13 Nisan) Karabağ'da, Ermeniler ile Azeriler arasında çatışmalar çıktı. Azeri köyleri Ermeniler tarafından top ateşine tutuldu(23 Nisan) Suşa Kasabası'na bağlı Azeri köyleri, Ermeni köylerinden açılan top ve makineli tüfek ateşine maruz kaldı. Olayda 3 Azeri öldü, 3 ev yıkıldı, 3 ev de oturulamaz hale geldi.(26 Nisan) Karabağ bölgesinde 4 Azeri güvenlik görevlisi öldürüldü. Olayı '' Karabağ Savaşçıları'' adlı Ermeni örgütü üstlendi. (23 Eylül) Ermenistan bağımsızlığını ilan etti. ( 26 Aralık) Sovyetler Birliği dağıldı. 23 Eylülde bağımsızlığını ilan eden Ermenistan fiilen ve 1996 Levon Ter-Petrosyan, ikici defa Ermeni Devlet Başkanı seçildi. 1997 (20 Mart) Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, Ermenistan Başbakanı oldu.(20 Aralık) Ermeniler , Surp Agop hastanesinin 160. Yıldönümünü yılbaşı şöleniyle kutladılar.Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 1997 Sedat Semavi Ödülü'nü gazetecilik dalında Garbis Özataya verdi. 1998 Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Jamanak Gazetesinin 90. Kuruluş yıldönümü vesilesiyle , gazetenin editörü Ara Koçunyan'ı Cumhurbaşkanlığı köşkünde kabul etti.(Şubat) Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter-Petrosyan istifa etti. Böylece Robert Koçaryan'a liderlik yolu açıldı. Petrosyan, Karabağ'da Barış isteği için aşırı milliyetçilerin tepkisini çekmişti.(Şubat) Petrosyan'ın istifasını değerlendiren Azerbaycan Halk Cephesi Başkanı Elçibey, Koçaryanın geçmişte Rusların arkasına alarak Karabağ'da Azerbaycan'a karşı ayaklandığını bildirdi.(30 Mart) Koçaryan , Ermenistan Devlet Başkanlığı'na seçildi.(Temmuz) Bölücü örgüt PKK'nın Başı Abdullah Öcalan ; Ermenistan yönetiminden, Örgüte özel köy tahsis edilmesini istedi.(14 Ekim)Mesrob Mutafyan, Türkiye Ermenileri 84. Patriği seçildi. Adilcevaz'da yaşayan Seher Bulut 122 yaşında. 250 torunu olan Seher Nine, Van ve Bitlis civarında Ermenilerin katliam yaptığını anlatıyor: "Kadınlara tecavüz ettiler. İnsanları bir ahıra doldurup yaktılar. Yezidi ve Hıristiyan olanlara dokunmadılar. Müslüman Türk ve Kürtleri öldürdüler." Başındaki bembeyaz tülbent, geçmiş yılların yüzünde bıraktığı derin çizgileri iyice belirginleştiriyor. Boynundan hiç çıkarmadığı 500'lük tespihini damarları tek tek seçilen parmaklarıyla hiç durmadan çekiyor. Salavatsız ve duasız söz çıkmıyor ağzından. Yürüyemediği için günlerini kendisi için hazırlanan yün döşeğin üstünde geçiriyor. 20 yıldır da gözleri görmüyor. Yaşadığı "yüz yılı" fotoğraflayan gözlerinin artık "feri sönmüş" durumda. Seher Bulut 122 yaşında. Bitlis'in Adilcevaz ilçesinde yaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti tarafından kendisine verilen nüfus cüzdanındaki doğum tarihi hanesinde Hicri 1300 yazılı. Yani o daha cumhuriyet kurulmadan 40 yıl önce 1883'te dünyaya gelmiş. Başka bir deyişle Birinci Dünya Savaşı başladığında 31 yaşındaymış. Bu uzun zaman dilimine çok şey sığdıran Seher Nine'nin, gözleri görmese de hafızası hâlâ çok güçlü. Zihninde yer etmiş önemli olayları hiç unutamıyor. Özellikle de Doğu Anadolu Bölgesi'nde yaşananları. Seher Nine, Ermenilerin Van ve Bitlis civarında Birinci Dünya Savaşı'ndan önce köy basıp insanları katlettiklerini söylüyor. O günleri anlatırken zaman zaman duygulanıyor: "Dağlardaki veya uzaktaki köyleri basıp sadece Müslümanları öldürüyorlardı. Kadınlara tecavüz edip onları ya asıyor ya da yakıyorlardı. Biz o yıllarda bunları çok duyuyorduk. Ermeniler İzdi (Yezidi) ve gavurlara (Hıristiyan) hiç dokunmuyordu. Müslüman olsun da Kürt, Türk fark etmiyordu. Herkesi öldürüyorlardı. Osmanlı'nın köpekleri diye insanlara çeşitli hakaretler yaptıktan sonra katlediyorlardı. Osmanlı başa çıkamıyordu. Ahlat ve civarında bu giderek artıyordu." Seher Bulut sadece duyduklarına ve o yıllarda anlatılanlara bakarak konuşmuyor. Onun hayatında yer edinen ve bizzat tanık olduğu katliamlar da olmuş. İnsanların Ermeni çeteleri tarafından nasıl yakıldığını ise şöyle anlatıyor: "Köyün adını hatırlamıyorum. Zaten yabancı olduğu için adını bilmiyordum da. Tatvan'a yakın bir yerdi. Biz kaçarken bu olaya şahit olmuştuk. Savaş olduğu için erkekler Sarıkamış'a ve başka yerlere gitmiş ve dönmemişlerdi. Köyde güçlü erkek kalmamıştı. Köyü basan çeteciler talan ettikleri kadınları, çocukları ve yaşlıları bir ahıra doldurup yakmışlardı. Bazılarını da yanlarına alarak köyü terk etmişlerdi. Biz köye girdiğimizde cesetler kokuyordu. Irzına geçilmiş ve öldürülmüş kadınlar vardı." Osmanlı'nın Ermenilerle ilgili olarak aldığı tehcir kararını da kendine has üslubuyla dile getiriyor: "Ermeniler köy yakıp inanları öldürünce hükümet onları sürdü. Kaçarken de vuruyorlardı. Biz de vurduk. Bizim erler onlar gibi kadınlara tecavüz edip öldürmedi. Bizim askerimiz sadece silahlı olanları vuruyordu. Yollarda cesetler vardı hep. Her yer mahşer yeri gibiydi. Köylerini terk eden insanlar yollarda ölüyordu veya açlık çekiyordu; Müslümanlar da Ermeniler de. Ama giderken onları Osmanlı askerleri korumaya çalışıyordu. Milisler ise askerlere saldırıyordu." Seher Nine, Ermeni-Rus işbirliğine Bitlis'in işgali sırasında şahit olmuş. Rus askerleriyle Ermeni İntikam Tugayları, 3 Mart 1916'da Bitlis'i işgal ediyor. Bitlis'i savunan Piyade Yarbay Ali Çetinkaya komutasındaki Türk birliği sayıca üstün olan Ruslara ve Ermenilere karşı fazla dayanamaz. Seher Nine, Bitlis'e Ruslardan önce Ermenilerin girdiğini söylüyor: "Ermenilerin başında Antranik Paşa (Ermeni İntikam Tugayları'nın kurucusu) diye zalim bir Ermeni vardı. İnsanları bu öldürüyor, öldürtüyordu. Bitlisliler kaçarken de çocukları ve yaşlıları geride bırakmıştı. Köprülerin altında ölmüş ve soğuktan donmuş çocuklar vardı. Şehir Ermenilere bırakılmıştı." Seher Bulut, bu tarihlerde Ermenilerden kaçarken aynı zamanda orduya silah da taşır. Bunun için Diyarbakır'a giderken orada 1916 tarihinde Tuğgeneral rütbesiyle 16. Kolordu'nun Komutanlığı'nı yürüten Mustafa Kemal'i görür. Seher Nine hem Rusları hem de Ermenileri ülkeden Mustafa Kemal'in attığını söylüyor: "Onu gördükten sonra bana moral geldi. Onun idare ettiği orduya silah taşıdım. Bu beni çok mutlu etti. Sonra biz gidip düşmanı yendik." Mustafa Kemal Atatürk komutasındaki askerler bölgedeki bazı beylerle birlikte Bitlis ve Muş civarını işgalden kurtardı. Aslen Ahlatlı olan Seher Bulut düşmanların atılmasından sonra evlenip çoluk çocuk sahibi olur. Cumhuriyet ilân edildiğinde 40 yaşındadır: "Ben Atatürk'ü gördüm. Savaşa, sefalete ve acıya şahit oldum. Bunlar bana yeter. Cumhuriyet ilân edildiğinde çok fazla mutlu olmadım. Vatanın gavurdan kurtulması benim için daha önemli. Allah bu millete zeval vermesin. Bizi düşmanlardan korusun. Müslümanları Rabbim mahcup etmesin. Şimdi de terör yapmak isteyenlerin dedeleri geçmişte bu vatan için savaştı. Torunları niye kavga ediyor bilmiyorum. Atatürk'le birlikte doğuda savaşan Musa Bey bir Kürt'tü. Bizimle birlikte eline sopa ve taş alıp düşmanı kovalayanlar da Kürt'tü. Ama şimdi herkes bunları unutmuş. Kardeşlik yok, Müslümanlık yok. Aynı dinden olanlar hiç kavga eder mi?" Seher Bulut'un en büyük oğlu Mehmet Bulut 91 yaşında. 12 çocuk annesi Bulut'un "birinci dereceden" dediği 250 torunu var. En küçük torun 18 yaşında. Hatta torunun torunu bile var. Ancak Seher Nine onları pek tanımıyor. O sadece etrafındaki torunlarını ve kendi çocuklarını biliyor. Seher Nine, oğlu Mustafa Bulut'un yanında kalıyor. Oğlundan ve gelini Kübar Bulut'tan çok memnun. Sürekli onlara dua ediyor. Gelinine ise toz kondurmuyor: "Allah gelinimden razı olsun. Bana çok iyi davranıyor ve bakıyor. Her şeyime yardım ediyor. Ben gelinimden çok memnunum Allah da ondan razı olsun." Zaman zaman hastalıklarla pençeleşen Seher Nine ibadetlerinden asla vazgeçmiyor. Temel ihtiyaçların dışında günü tamamen ibadetle geçiyor. "Ben Allah'a şükretmekten, ibadet etmekten mutluluk duyuyorum. Peygamberimiz (s.a.v.) de çok ibadet ediyordu. Allah ümmet-i Muhammed'e zeval, darlık yokluk vermesin. Bu zürriyet yer yüzünde büyüyerek sürsün inşallah." diyor. Seher Nine'nin boynundan hiç çıkarmadığı 500'lük tespih sanki bir parçası. O salavat getirdikçe tespih taneleri de aynı derecede onunla dile geliyor gibi. Namazlarını oturduğu yerde kılan nine için en zor iş abdest almak. Ona da gelini veya torunları yardımcı oluyor. Gelen misafirlerini dua ile kabul eden Seher Nine onları uğurlarken duanın yanına bir de nasihat yüklü gazel veya ilahi ekliyor. Tarih abidesine ait bu ilahileri dinleyenler de en az onun kadar hüzünleniyor. Birinci Dunya Savasi'nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir dustu. >>Bu askerlerden bir kismi da Misir'in Iskenderiye sehri >> > > >>yakinlarinda bulunan Seydibesir Usare Kampi'na hapsedildi. Kampin tam adi, "Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampi" idi. Bu kampta, 1918'de Filistin cephesinde esir dusen 16. Tumen'in 48. Alayi'na >>bagli >> > > >> > > >>Osmanli askerleri tutuluyordu. 12 Haziran 1920'ye kadar iki yil boyunca her turlu iskence, eziyet, agir hakaret ve asagilamaya maruz kaldilar. Bu insanlik disi muamelenin nedeni ise >> > > >>Ermeniler idi... >> > > >>Kamptaki, Turkce bilen Ermeni tercumanlarin yalan, yanlis cevirileri ve kiskirtmalari nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanlari, azili >>Turk >> > > >>dusmani kesilmislerdi. >> > > >>*** >> > > >>Savas bitmisti. Ancak, kamptaki agir kosullar nedeniyle olenler disindaki askerleri teslim etmek, Ingilizler'in isine gelmiyordu. Cunku, olasi yeni bir savasta, bu askerlerin yeniden >> > > >>karsilarina cikabilecekleri, Ermeniler tarafindan, Ingilizlerin beyinlerine islenmisti. Cozum toplu katliamdi... Askerlerimiz, mikrop kirma bahanesiyle, sungu zoruyla dezenfekte havuzlarina sokuldu. Ancak >>suya >> > > >>normalin cok uzerinde krizol maddesi katilmisti. Mehmetcik, daha ayagini soktugunda, asiri krizol maddesi nedeniyle haslaniyorlardi. >> > > >>Ancak Ingiliz askerleri dipcik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan cikmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetcikler, bele kadar gelen suya baslarini sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler havaya ates >>etmeye >> > > >>basladi. Askerlerimiz, olmemek icin comelerek baslarini suya >>soktular. >> > > >>Ancak basini sudan kaldiran artik goremiyordu. Cunku gozler >> > >yanmisti... >> > > >>Disari cikanlarin halini goren siradaki askerlerimizin >> > > >>direnisleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kor oldu. *** >> > > >>Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM'de gorusuldu. >>Milletvekilleri >> > >Faik >> > > >>ve Seref beyler bir onerge vererek, Misir'da esirlerin krizol >> > >banyosuna >> > > >>sokularak 15 bin vatan evladinin gozlerinin kor edildigini, bunun >> > >faili >> > > >>olan Ingiliz tabip, garnizon komutani ve askerlerinin >>cezalandirilmasi >> > > >>icin TBMM'nin tesebbuse gecmesini istediler. >> > > >>Tabii ki yeni kurulan devletin bin turlu sorunu vardi. Bu hesap >>sorma >> > >isi >> > > >>de unutuldu gitti. >> > > >>*** >> > > >>Ama onlar unutmuyorlar... >> > > >>Kendi ihanetlerini bile soykirim ambalajina sarip, dunya kamuoyuna sunuyorlar. En uzucu olani da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarina canak tutmasi... >> > > >> Son Düzenleyen Silent; 13-03-2007 @ 18:20. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi | |
|
| | #37 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soykırım Saçmalığına SON..! (Sözde Ermeni Soykırımı)"SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI"
Bugünün "dış politika" alanındaki en sıcak konusu, 1915 ve sonrasındaki "soykırım-sözde soykırım" söylemleri üzerinden yürütülen Türk-Ermeni ilişkileridir. Bir diğer ifadeyle, Türk-Ermeni ilişkilerinin dünü (tarihi) üzerinden bugünün ilişkileri inşaa edilmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle Türk-Ermeni ilişkilerinin dünü (tarihi) üzerinden yürütülen, "belgelere dayanan"-"belgelere dayanmayan" "soykırım" tartışmaları, bölgedeki ulusların ve devletlerin geleceğini belirleyecek bir söz düellosuna dönüşmüştür. Türkiye devletinin "Ermeni sorunu"na ilişkin "resmi" tutumu, "sadık uyruk"un (Tebaa-ı Sadıka") I. dünya savaşı sırasında, "dış kışkırtmalar" sonucunda "isyan" etmesiyle başlayan olaylar dizisinin Osmanlı devletini "tedbir" almaya zorladığı ve bunun sonucu olarak Ermeni nüfusun Anadolu'dan "tehcir", yani göç ettirildiği, dolayısıyla meydana gelen insan kayıplarının bu göçten kaynaklandığı şeklindedir. Diğer bir anlatımla, "Tebaa-ı Sadıka", Osmanlı devletine karşı "cephe gerisinde" ayaklanma hazırlığına girişmiş ve yer yer ayaklanmıştır. Yemen çöllerinden Galiçya'ya kadar "yedi düvel"le savaş halinde olan Osmanlı devleti, "savaş hukuku ve kendini koruma hakkı" çerçevesinde "isyancı Ermeniler"i "tehcir" etme kararı almıştır. Bu "tehcir" sırasında yüzbinlerce Ermeni değişik nedenlerle (hastalık, açlık, adi soygunculuk vb.) yaş**ını yitirmiştir. Dolayısıyla ortada, iddia edildiği gibi bir "soykırım" sözkonusu değildir. Türkiye devletinin "resmi" tutumu karşısında Ermenilerin devlet ve "sivil toplum" düzeyinde "resmi" tutumu ise, ortada hiçbir neden yokken, İttihatçıların "pan-türkist" ve "turancı" ideolojisinin "ırkçı-milliyetçi"liğine dayanan "Anadoluyu Türkleştirme planı" uygulamaya sokulmuş ve Ermeni "tehcir"i kararı alınmıştır. Bu "tehcir" kararının uygulanmasıyla, Anadolu topraklarında "dört bin yıldır yaşayan" Ermeniler, Türkler ve Kürtler tarafından sistematik olarak öldürülmeye, katledilmeye başlanmıştır. "Tehcir" ettirilen yüzbinlerce Ermeninin sistematik olarak katledilmeleri, sözcüğün uluslararası anlamıyla bir "soykırım"dır, jenosittir. Bu iki karşıt "resmi" tez, "soykırım" ekseninde sürdürülen "söz savaşı"nda ellerindeki tüm güçleri cepheye sürmüşlerdir. Bir "resmi görüş" 1,5 milyon Ermeninin "soykırım"da yaş**ını yitirdiğini ileri sürerken; diğer "resmi görüş" elindeki "belgeler"e dayanarak, katledilen Ermenilerin sayısının "çok daha az" olduğunu, 200-300 bini geçmediğini ileri sürmektedir. Bir "resmi görüş", Ermenilerin I. dünya savaşında Osmanlının düşmanlarıyla işbirliği yaptığını, ilk buldukları fırsatta ayaklanarak Osmanlının aleyhine silahlı faaliyet yürüttüklerini, yani "ihanet" ettiklerini ileri sürerken; diğer "resmi görüş", Ermenilerin içinde "bazı" ayaklanma yanlıları olmakla birlikte, tüm Ermenilerin böyle bir "ihanet" içinde olmadıklarını ellerindeki "yaşayan tarih"in "belgeler"ine dayanarak püskürtmeye çalışmaktadır. "Resmi görüş"ler arasında süregiden bu "soykırım" savaşı, neredeyse her 24 Nisan'la birlikte yeniden şiddetli çatışmalara sahne olurken, yaklaşık doksan yıldır, tarafların birbirlerine karşı hiçbir üstünlük sağlamadan süregitmiştir. Ancak bu "soykırım" üzerinden yapılan "söz savaşı", son yirmi yıl içinde "yeni tarafların" katılımıyla yeni bir aşamaya girmiştir. Artık hangi "resmi görüş"ün haklı ya da haksız, doğru ya da yanlış olduğuna ilişkin yapılan tartışmalar, hangi ülkenin hangi "resmi görüş"ün yanında yer aldığına bağlı olarak karara bağlanmaya başlanılmıştır. Fransa'dan İsviçre'ye, Polonya'dan Rusya'ya kadar 15 ülkenin "Ermeni soykırımı"na ilişkin almış olduğu kararlar bu yeni aşamanın ilk çarpışmalarını oluşturmuştur. Böylece Ermeni sorunu uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Ermeni sorununun ya da daha geniş ifadeyle Ermeni soykırımı sorununun uluslararası hale gelmesiyle birlikte, uluslar ve ulusal devletler işin içine dahil olmuştur. "Türklerin Ermenileri soykırıma uğrattıkları"nı kabul eden uluslar ile "Türk ulusu" karşı karşıya gelirken, ulusal devletler bu karşıtlığın "diplomasisini" yapmaya başlamışlardır. Bu gelişme, kaçınılmaz olarak saflaşmaların hangi ulusal ya da uluslararası "çıkar"a dayandığı sorusunu da beraberinde getirmiştir. Bunun doğal sonucu ise, "Ermeni soykırımı"nın kabul edilmesinden kimlerin ne çıkarı olduğuna ilişkin yeni bir "savaş"ın başlaması olmuştur. Oysa tartışmaları, "söz savaş"ını izleyen hemen herkesin çok açık ve net bir biçimde görebileceği ve gördüğü gerçek ise, sorunun temelinde savaşın yattığıdır. Clausewitz'in çok bilinen tanımlamasıyla ifade edersek, savaş, politikanın başka araçlarla (şiddet araçlarıyla) devamıdır. Dolayısıyla her savaş, bir politikanın silahla sürdürülüşüdür ve her politika topluma egemen olan sınıfın çıkarlarının ifadesidir. Bu nedenle, savaş politikadan ayrılamayacağı gibi, bu politikanın temsil ettiği sınıflardan ve sınıfsal çıkarlardan da ayrı değerlendirilemez. Bugün "Ermeni soykırımı" sorununun, dünyanın yeniden paylaşımı için emperyalist ülkeler arasındaki I. dünya savaşının bir ürünü olduğunu kabul etmeyen hiç kimse yoktur. I. dünya savaşı, daha tam ifadeyle, emperyalistler arası I. yeniden paylaşım savaşı, Alman emperyalizmi ile İngiliz-Fransız emperyalistlerinin dünyayı kendi aralarında yeniden paylaşmak amacıyla başlatılmış bir savaştır. Savaşı "dünya savaşı" boyutlarına taşıyan, savaşın amacı kadar savaşa katılan ülkelerin "dünya çapında" yer almalarıdır. I. yeniden paylaşım savaşında Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak kurarken, İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası ittifak kurarak savaşta yer almışlardır. Bu ittifak ilişkileri içinde başlayan savaşta pek çok ulus, ister ulusal devletine sahip olsun, ister "ezilen ulus" durumunda bulunsun, her durumda savaşın olası sonucuna bağlı olarak kendi çıkarlarını nasıl gerçekleştirebileceklerinin hesabı içine girmiştir. Avrupa cephesinden bakıldığında, I. yeniden paylaşım savaşında savaşı kimin kazanacağına bağlı olarak pek çok yeni devletin kurulması gündeme gelmiştir. İngiliz emperyalizmi, savaşı kazandıkları koşullarda Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak Macaristan, Çekoslovakya, Avusturya, Yugoslavya ulusal-devletlerinin kurulmasını planlarken; Alman emperyalizmi zafer kazandığı koşullarda Rus Çarlığını parçalayarak Ukrayna, Estonya, Litvanya, Moldavya ve Finlandiya gibi ulusal devletlerin kurulmasının hesabı içinde olmuştur. Bu paylaşım hesapları çerçevesinde Avrupa'daki uluslar ve ulusal devletler kendi çıkarlarını gerçekleştireceğini umdukları emperyalist ülkelerin saflarında savaşa girmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu toprakları açısından bakıldığında, İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası'nın oluşturmuş olduğu "İtilaf" devletleri savaştan galip çıktıklarında, Osmanlı İmparatorluğunun egemen olduğu Anadolu, Ortadoğu ve Kafkaslar'da yeni devletlerin kurulması söz konusudur. Bu da, "Ermeni soykırımı" sorununu doğrudan ilgilendiren Anadolu ve Kafkaslar'a ilişkin paylaşım hesaplarıdır. Osmanlı İmparatorluğunun Almanya saflarında savaşa katılmasındaki beklentisi ise, gerek 19. yüzyılın sonlarındaki savaşlarda, gerekse I. ve II. Balkan Savaşlarında kaybettiği toprakları geri almak ve böylece imparatorluğu güçlendirmekten ibarettir. Böyle bir sonuç, Osmanlı İmparatorluğunun korunması anlamına geldiğinden, bu topraklar üzerindeki ulusların ve ulusal toplulukların kendi devletlerine sahip olma olasılığını tümüyle ortadan kaldırmaktadır. Bu koşullarda Osmanlı İmparatorluğu içinde yer alan pek çok ulus ve ulusal topluluk İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası'nın oluşturmuş olduğu "İtilaf Devletleri"nin saflarında yer almışlardır. Osmanlı egemenliği altındaki "müslüman" Araplar gibi "hıristiyan" Ermeniler de, Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasının kendi çıkarlarına olduğunu bildikleri anlamda, Osmanlı İmparatorluğunun "düşmanları"yla ilişki içine girmişlerdir. Bu tarihsel gelişim içinde anlaşılamayan ya da anlaşılamayacak fazlaca bir şey yoktur. Bir tarafta kendi üzerinde yüzlerce yıldır egemen olan ve ulusal haklarını kabul etmeyen bir imparatorluk (Osmanlı), diğer tarafta ise kendilerine ulusal haklarını vermeyi vaadeden "İtilaf Devletleri" bulunmaktadır. Bu koşullarda her ulus ve ulusal topluluk, kendi ulusal istemlerini gerçekleştirmeye en uygun olan tarafın zafer kazanmasını istemiş ve onunla ittifak kurmuştur. Böylece emperyalist bir savaşın çerçevesi içinde ulusal haklar ve istemler için de bir savaş başlamıştır. Bu yeni savaş emperyalist ülkelerin çıkarlarıyla çakıştığı ölçüde, doğrudan emperyalist ülkeler tarafından desteklenmiş ve pek çok durumda onlar tarafından örgütlenmiştir. Lenin bu olguyu şöyle açıklar: "... bugünkü emperyalist savaş, mali bağların gücünün ve ekonomik çıkarların, küçük, siyasal bakımdan bağımsız bir devleti, Büyük Devletlerin savaşımı içine nasıl çektiğine (Britanya ve Portekiz) ilişkin örnekler ortaya koymaktadır; öte yandan küçük ve emperyalist "patronları"na bakışla (hem ekonomik, hem siyasal yönden) daha zayıf olan uluslarla ilgili olarak demokrasinin ihlal edilmesi, ya başkaldırıya (İrlanda), ya da tüm askeri birliklerin düşmanın yanına geçmesine (Çekler) yolaçmaktadır. Bu durumda, küçük ulusların herbirine diledikleri kadar demokratik özgürlük vermek, siyasal bağımsızlığa izin vermek, böylece 'kendi' askeri girişimlerini zarar görme tehlikesine atmamak, mali-sermaye açısından yalnızca 'gerçekleştirilebilir' bir şey olmakla kalmaz, ama bazan tröstler için, onların emperyalist siyaseti için, onların emperyalist savaşı için daha kârlıdır."[1*] Dolayısıyla emperyalist bir savaşta "küçük ulusların" kendi ulusal haklarını elde etmek amacıyla emperyalist güçlerin saflarında yer alışları, sadece onların kendi istemlerini gerçekleştirmeleri açısından değil, aynı zamanda doğrudan emperyalist ülkelerin kendi çıkarları, özel olarak da askeri çıkarları açısından da değerlendirilmesi gereken bir olgudur. "Şimdiki savaş ne için yapılıyor? Bunun yanıtı (savaşan devletlerin savaştan onlarca yıl önce izledikleri siyasete dayandırılan) kararımızda verilmiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya, ele geçirmiş oldukları sömürgeleri bırakmamak, Türkiye'yi soyabilmek, vb. için savaşıyorlar. Almanya o sömürgeleri devralmak, Türkiye'yi kendisi soyabilmek, vb. için savaşıyor. Almanların Paris'i ya da St. Petersburg'u aldığını varsayalım. Böyle bir şey bugünkü savaşın yapısını değiştirir mi? Hiç bir şekilde değiştirmez. Almanların amacı -ve daha önemlisi, kazandıkları takdirde o amacı gerçekleştirecek olan siyaset- sömürgelere elkoymak, Türkiye üzerinde egemenlik kurmak, başka ulusların, örneğin Polonyalıların vb. oturdukları toprakları kendine katmaktır. Amaçları, Fransızları ya da Rusları, yabancı egemenliği altına sokmak değildir. Şimdiki savaşın gerçek özü, ulusal değil, emperyalisttir. Başka deyişle, savaş, taraflardan birinin, ötekinin sürdürmeye çalıştığı zulmü ortadan kaldırmak amacıyla verilen bir savaş değildir. Savaş, zulmeden iki grup arasında çapulun nasıl bölüşüleceği, Türkiye'yi ve öteki sömürgeleri kimin soyacağı konusunda, iki haydut arasında verilen bir savaştır."[2*] Böyle bir savaşta "ezilen uluslar" hangi emperyalist gücün yanında yer alırsa alsınlar, her durumda emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etmek ve bu çıkarların aleti olmak durumunda kalmışlardır. Bu ilişkiler içinde bir ulusun "kurtuluşu", diğer bir ulusun "yıkılışı"yla karşı karşıya gelmiştir. Bu karşıtlığın en şiddetli yaşandığı yer ise, ulusal sorunların alabildiğine karmaşık olduğu, ulusal topluluklar arasındaki kin ve nefretin alabildiğine yoğun olduğu Kafkaslar bölgesi olmuştur. Stalin Sovyet Devrimi öncesinde Kafkaslardaki durumu şöyle özetler: "Kafkas-ötesi, uzun süreden beri bir kıyım ve uyuşmazlık alanı, ve sonra da, menşevizm ve Taşnaklar[3*] döneminde, bir savaş alanı olmuştur. Gürcüler ile Ermeniler arasındaki savaşı bilirsiniz. 1904 başları ve 1905 sonlarında Azerbaycan'daki[4*] katliamları (massacres) da bilirsiniz. Ermeni çoğunluğun, içinde Tatarların da bulunduğu nüfusun tüm geri kalanını katlettiği[5*], örneğin Zangezur gibi, bir dizi bölge adı sayabilirim. Zangezur, çoğunluğun Ermeniler tarafından oluşturulduğu ve bunların, bütün Tatarları katlettikleri[6*] bir bölgedir. Başka bir ilin, Nahcivan'ın adını da sayabilirim. Orada, çoğunlukla bulunan Tatarlar, bütün Ermenileri katletmişlerdir[7*]. Bu işler, Ermenistan ve Gürcistan'ın emperyalist boyunduruktan kurtulmalarından az önce oldu."[8*] İşte böylesine ulusal çatışmaların ve katliamların yapıldığı Kafkas bölgesinde, uluslar ve ulusal-topluluklar arasındaki kin ve nefret, olabilecek en üst boyutlara ulaşmıştır. Emperyalist paylaşım savaşıyla birlikte bu ulusal çatışmalar ve katliamlar, emperyalist savaşın bir parçası haline gelmiştir. "Bir savaş sırasında, görünüş odur ki, 'haklar'dan sözetmek saçmadır. Çünkü her savaşta hakların yerini düpedüz sınırsız zorbalık alır."[9*] Kafkas bölgesindeki "sınırsız zorbalık", milyonlarca insanın acı çekmesine, yüzbinlerce insanın katledilmesine yol açmıştır. Bugünden düne, tarihe bakarken, unutulmaması gereken en temel gerçek, uluslar ve ulusal topluluklar arasındaki kin ve nefretin ortaya çıkardığı katliamlar ve bu katliamların beslediği kin ve nefrettir. I. yeniden paylaşım savaşında, gerek savaşın sonucuna göre kendi ulusal çıkarlarının "gerçekleşebileceği" beklentisi ile emperyalist güçlerden birisinin saflarında yer alan uluslar ve ulusal topluluklar, gerekse bu ulusları ve ulusal toplulukları kendi emperyalist savaşlarının bir aleti durumuna indirgeyen emperyalist ülkeler, bu bölge halklarının katliamlarının sorumlusu olmuşlardır. Ancak aritmetikte nasıl ki elmalar ile armutlar toplanamazsa, tarihte de uluslar ile ülkeler bir ve aynı kaderi paylaşmazlar. Bir yanda emperyalist güçlerle işbirliği yapan uluslar ve ulusal topluluklar, öte yanda bizzat emperyalist ülkelerin bulunması, gerçekleşen katliamların tek, ama somut sorumlusu olarak ulusların ve ulusal toplulukların ortada kalmasına yol açmaktadır. Bunun sonucu olarak da, emperyalist ülkeler, bu bölgedeki eski ulusal çatışmaları körükleyen ve buna bağlı olarak katliamların sorumlusu olarak ortaya çıkarken, emperyalist ülkelerin ulusları bu katliamlardan soyutlanabilmektedir. Böylece emperyalist ülkelerin egemen ulusları çok kolaylıkla ve rahatlıkla bu katliamların "hakemi" durumuna gelebilmektedir. Diğer yandan I. paylaşım savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğunun yerine Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Çarlık Rusyası'nın yerine Sovyetler Birliği'nin kurulması, Kafkas bölgesindeki tarihsel olayların (katliamlar vb.) "sorumlusu kim" sorusunu daha da "yalınlaştırmış"tır. Bu süreçte Osmanlı İmparatorluğunun "mirasçısı" olan Türkiye Cumhuriyeti ve Türkler, tarihsel sürekliliğe sahip tek ülke, tek devlet ve tek ulus olarak ortada kalmıştır. Doğal olarak Sovyetler Birliği'nin Kafkas bölgesindeki ulusal ayrışma ve çatışmaları çözme başarısını gösterdiği oranda, tüm ulusal çatışmalar ve katliamlardan arta kalan Ermeni katliamı ve "sorumlusu", tarihsel sürekliliğe sahip olan "Türkler" olmuştur. Ancak Sovyetler Birliği bölgedeki ulusal sorunları çözdüğü koşullarda, "Ermeni soykırımı", Sovyetler Birliği sınırlarının dışına taşınmış, popüler ifadeyle "diaspora"nın varoluş nedeni haline getirilmiştir. Sovyetler Birliği Kafkas bölgesindeki ulusal sorunları çözdüğü ölçüde, "Ermeni soykırımı" sorununun ağırlık noktası Anadolu'ya kaymıştır. Ancak bu durum, çoğunlukla Kafkas-ötesi bölgede bulunan Ermeniler ile "Batı Ermenistan"da yaşayan Ermeniler arasında bir ayrım yapılmasını da beraberinde getirmiştir. Bugün "Ermeni soykırımı" üzerine yapılan tartışmalarda, araştırmalarda ve "söz savaşlarında" bu ayrım mutlak hale getirilmiştir. Bunun sonucu olarak da Ermenilerin kendi ulusal çıkarlarını gerçekleştirmek için en elverişli durum olarak gördükleri "İtilaf Devletleri" saflarında yer alışları ve I. yeniden paylaşım savaşı, "soykırım"ın dışına çıkartılmıştır. Bugün "uluslararası tarihçiler ve tarih araştırmacıları" için Ermenilerin "İtilaf Devletleri" ile kurdukları ittifak ve "İtilaf Devletleri"nin Kafkas toprakları üzerindeki hesapları önemsiz bir "ayrıntı" haline gelirken, Türkiye'nin "resmi görüşü"nde bu ilişkiler ağırlıklı bir yere sahip olmayı sürdürmektedir. Bunun sonucu olarak da, "söz savaşları", sözcüğün tam anlamıyla bir "sağırlar diyalogu"na dönüşmüştür. Evet, tarihte pek çok katliam, kitle katliamı yapılmıştır ve Anadolu toprakları üzerinde de gerçekleşmiştir. Büyük İskender'den Roma'ya, Bizans'tan Haçlı Seferleri'ne, Anadolu Selçuklularından Osmanlıya ve Osmanlıdan I. yeniden paylaşım savaşına kadar Anadolu toprakları üzerinde yaşayan halklar, büyük katliamlara maruz kalmışlar ve zaman zaman topyekün imha edilmişlerdir. Yediden yetmişe insanların öldürülmesi ya da ölüme terk edilmesi, BM'lerin 1948 kararlarına bağlı olmaksızın, sözcüğün tam anlamıyla katliamdır, kırımdır. Marksist-Leninistler sadece Ermeni katliamını değil, tarihteki tüm katliamları kınarlar ve bunların tarihsel ve sınıfsal temellerini, hangi sınıf egemenliğinin ürünü olduğunu ortaya koyarlar. "Ermeni soykırımı", tarihteki tüm katliamlar gibi, hiç bir biçimde haklı gösterilemez. Hangi nedenle olursa olsun, bir ulusun üyelerinin (Ermeniler ya da bir başka ulus) topyekün "suçlu" kabul edilerek "cezalandırılması" da kabul edilemez. Sözcüğün Türkçe anlamıyla, Anadolu'da yaşayan Ermeniler katledilmişlerdir, kırıma uğramışlardır. "Tehcir", yine sözcüğün Türkçe anlamıyla, tam bir kırıma, kitlesel ölümlere yol açmıştır. Ermeniler "tehcir" boyunca, açlıktan hastalığa, soygunculardan toprak ağalarına kadar her kesimin saldırılarıyla yaşamlarını yitirmişlerdir. Burada yaşamlarını yitirenlerin on bin ya da yüzbin yahut bir milyon olmasının özel bir önemi yoktur. Nasıl ifade edilirse edilsin, "tehcir" olayı, Ermenilerin kırımına yol açmıştır. Kırıma uğrayanlar Ermeniler, yani belli bir "soy"un insanları oldukları için, bu kırım bir "soykırım" haline dönüşmüştür. "Tehcir" kararını alanların "tehcir"in bir kırıma, "soykırımına" dönüşeceğini bilip bilmemelerinin, bunu önceden planlayıp planlamadıklarının, İttihat ve Terakki'nin "panTürkizm"inin bir ürünü olup olmadığının burada hiçbir önemi yoktur. Aynı şekilde, Ermenilerin "İtilaf Devletleri"yle işbirliği yapıp yapmamalarının, Osmanlı ordusuna arkadan saldırıp saldırmadıklarının da burada önemi yoktur. En olumsuz koşullar altında insanlar göç etmeye zorlanmışlardır ve bu göç sırasında yüzbinlercesi yaş**ını yitirmiştir. İlk ve tek tarihsel gerçek budur. Bu tarihsel gerçek ortaya konulduktan sonra, herkesin, her ulusun ve her ulusun bireyinin üzerinde düşünmesi gereken soru, bu olayın neden meydana geldiğidir. Bu soru yanıtlanabildiği ölçüde her iki ulus arasındaki düşmanlıklar, kin ve nefret duyguları ortadan kaldırılabilinecektir. Aksi halde ulusal düşmanlıklar, ulusal kin ve nefret yeni çatışmaları ve katliamları besleyecektir. Yukarda ifade ettiğimiz gibi, emperyalistlerin dünyayı yeniden paylaşma savaşı ve bu savaşta kendi amaçlarına ulaşmak için ulusları savaşa sürüklemeleri, daha henüz uluslaşma sürecinin başında yer alan ulusal toplulukların aralarındaki çatışmaları şiddetlendirmiştir. I. yeniden paylaşım savaşı öncesindeki bölgesel ulusal çatışmalar ve katliamlar, savaş koşullarında şiddetlenmiş ve yayılmıştır. I. yeniden paylaşım savaşı, uluslar ve ulusal-topluluklar için "nihai karar anı" nın geldiği düşüncesini uyandırmış ve onların her birini düşmanlarıyla "kesin hesaplaşma"ya itmiştir. I. yeniden paylaşım savaşı sonrasında "tehcir" edilen Ermenilerin geri dönüşüyle birlikte başlayan yeni çatışmalar, katliamlar ve göçler, bu hesaplaşma düşüncesinin ne denli yaygın ve ulusal toplulukların içinde ne denli kökleşmiş olduğunun bir kanıtıdır. Böylesine açık biçimde emperyalist çıkarlar için kullanılmış ulusların, tüm bu gerçeklere gözlerini kapatarak, Ermenilerin Türkleri "sırtından vurdukları"nı düşünerek "tehcir"in haklı ve meşru olduğunu düşünmeleri ne denli yanlış ve insani değilse, aynı şekilde Ermenilerin yaptıklarını ve 1918 sonrasında geri dönüşle birlikte yapılanları basitçe "intikam duygusu" olarak açıklamak da o denli yanlış ve insanlık dışıdır. Bir tarafın (Osmanlıların) öbür tarafı, Ermenileri, sadece Ermeni oldukları için "tehcir"e zorlaması nasıl bir "soy" düşmanlığı ise, diğer tarafın, Ermenilerin, "intikam duyguları" ile sadece Türk oldukları için insanları öldürmeleri ve göç etmek zorunda bırakmaları da o denli "soy" düşmanlığıdır. Bir Türkün ya da o dönemin tanımıyla "müslüman"ın, sadece bu "soy" kimliği nedeniyle düşman olarak görülmesi de; bir Ermeninin, sadece bu "soy" kimliği nedeniyle düşman olarak görülmesi de kabul edilemez. Bütün bunlar, uluslar arasındaki düşmanlığı "soy" (ırk) düşmanlığına dönüştüren milliyetçiliğin insanlık dışı yüzüdür. "Bütün halklar kardeştir" sloganı bu gerçekler üzerinde yükselir ve uluslar arasındaki düşmanlıkları sona erdirmenin yolunu gösterir. Bunun dışındaki her yol, "Ermeni soykırımı" çevresinde süregiden "söz savaşı"ndaki taraflardan birisi olmaya götürecektir. Ve her taraf da, son tahlilde, bu sorunun süregitmesinden yararlanan emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Bugün "Ermeni soykırımı" sorunu yalın bir "ulusal sorun" olmaktan çıkmıştır. Sorun, şu ya da bu biçimde, şu ya da bu büyüklükte topraklar üzerinde kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde ulusal-devletine sahip olmuş iki ulusun "tarihsel hesaplaşması"na dönüşmüştür. Ama kesinkes iki ulusun tarihle hesaplaşması değildir. Kim ki, sorunun bu dönüşümünü görmezlikten gelerek, basit ve yalın haliyle bir tarihle hesaplaşma, tarihte yapılanlarla ulusların yüzyüze gelmesi olarak koyarsa, bu kişi kendisini "tarihsel hesaplaşma"nın basit bir aracı haline getirmekten başka bir şey yapmış olmayacaktır. "Ermeni soykırımı" çevresinde oluşan çıkar ilişkileri ve çatışmalar göstermektedir ki, ulusların kendi ulusal-devletlerine sahip oldukları koşullarda bile "tarihsel hesaplaşma"nın sona ermediğidir. Bu "tarihsel hesaplaşma" sona erdirilmediği sürece, uluslar arasında yeni çatışmalar, yeni savaşlar ve hatta yeni katliamlar kaçınılmaz olacaktır. Tıpkı 1919-1922 arasında Yunanlılar ile Türklerin "tarihsel hesaplaşma"sı gibi. Marksizm-Leninizmin çok açık biçimde ortaya koyduğu gibi, hiçbir ulusal sorun, bir ulusa bir başka ulusun üzerinden ayrıcalık sağlanarak çözümlenemeyeceği gibi, emperyalist sistem içinde kalıcı bir çözüme ulaştırılamaz ve hiçbir çözüm istikrarlı hale getirilemez. Ulusal-devletlerin kendi içsel sorunları ve asıl olarak da emperyalist ülkelerin ilişki ve çelişkilerindeki her değişim ulusal-devletler arasındaki ilişkileri değiştirebilmektedir. Bu değişim, çoğu zaman uluslar arasındaki "tarihsel hesaplar" üzerinden "dış politika" yapılmasına yol açmaktadır. Emperyalist ülkeler kendi sömürüleri altındaki görünüşte bağımsız ulusal-devletleri kendi isteklerini yerine getirmeleri için birbirlerine karşı kışkırtabilmektedir. Ulusal düşmanlıklar kullanılarak ve bu düşmanlıklar kışkırtılarak, "düşman ulusların" her türden emperyalist politikaya kayıtsız-şartsız boyun eğmesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Amaç, "düşman uluslar"dan her birinin, diğer ulusun "düşmanlığı" karşısında, kendisini koruyacak tek gücün emperyalist ülkeler olduğuna inanmasını sağlamaktır. Bu yolla "düşman uluslar" içindeki her türlü anti-emperyalist, ulusal bağımsızlıkçı görüşler kolayca bertaraf edilebilecektir. Bugün artık sorun, Ermeni soykırımının Türkiye tarafından kabul edilip edilmemesi, "tarihle hesaplaşmak", "tarihsel gerçeklerle yüzyüze gelmek" noktasından çıkmıştır. İster Ermeni soykırımı yapıldığı kabul edilsin, ister kabul edilmesin, bugün "soykırım savaşı"nın odak noktasında Kafkas bölgesinin emperyalist ülkeler tarafından yeniden paylaşımı bulunmaktadır. Emperyalist ülkeler, Sovyetler Birliği tarafından belli ölçülerde çözülmüş ve istikrara kavuşturulmuş olan Kafkaslardaki uluslar arasındaki eski ayrışmaları yeniden kışkırtmaya başlamışlardır. İster bölgedeki petrol ve doğal gaz kaynakları, ister petrol boru hatları, isterse kara ve deniz ticareti açısından ele alınsın, her durumda emperyalist ülkeler Kafkaslarda kesin ve mutlak bir egemenlik peşinde koşmaktadırlar. Bu amaca ulaşmak için yürütülen tüm faaliyetlerde AB emperyalistleri ile ABD arasında belli bir "consensus" olduğu görülmektedir. Gürcistan'daki "kadife devrimi"nden sonra Ermenistan bölgenin "kilit ülkesi" durumuna gelmiştir. Ermenistan ile Türkiye ve Azerbaycan arasındaki "tarihsel sorun", emperyalistlerin bölgedeki çıkarlarıyla çatışmaktadır. Burada "kilit ülke" Ermenistan olmakla birlikte, "anahtar" Türkiye olarak görülmektedir. Azerbaycan-Ermenistan sorunu, İlham Aliyev'in halk desteğine sahip olmayan iktidarı, emperyalist ülkeler tarafından "ikili görüşmeler" aracılığıyla satınalınabilir bir çözüme sahip görünmektedir. Dolayısıyla gerek Gürcistan için, gerekse Ermenistan için Türkiye'nin Kafkaslardaki yeni emperyalist düzenlemelere engel oluşturmaması tek sorun olarak ortada kalmaktadır. Öte yandan ise, Ermenistan ve "diaspora Ermenileri" emperyalist ülkelerin kendilerine Kafkaslarda önerdikleri "misyonu" yerine getirebilmek için "soykırım" ve "soykırım"la ilgili toprak ve tazminat sorununun çözümlenmesini istemektedir. Bu ise, Türkiye'nin "Ermeni soykırımı" konusundaki "inkarcı" politikalarından vazgeçmesini ön koşul haline getirmektedir. Türkiye devletinin "Ermeni soykırımı"nı kabul etmesi, son tahlilde, bölgedeki kısa vadeli emperyalist çıkarların gerçekleştirilmesinin bir adımı olmakla birlikte, aynı zamanda bu çıkarların gerçekleştirme "mas rafları"nın Türkiye'ye fatura edilmesi anlamına gelmektedir. Bu faturanın çıkartılabilinmesi için de, BM'lerin 1948 tarihli "soykırım kararı" ve Yahudi soykırımına ilişkin uygulamalar (tazminat vb.) bir temel ve emsal teşkil etmektedir. Açıktır ki, yüzbinlerce insanın katledilmesinin ve mülklerine elkonulmasının tazmin edilmesi milyarlarca doları gerektirmektedir. 300 milyar iç ve dış borç altındaki Türkiye gibi bir ülkenin böylesine yüksek tazminatları ödeyebilmesi olanaksızdır. İşte "sözde soykırım"ın söz savaşlarında, emperyalist ülkelerin, özel olarak AB'nin devreye girmeye çalıştığı yer burasıdır. "Ermeni soykırımı"nı kabul etmek zorunda bırakılacak bir Türkiye, milyarlarca dolarlık tazminatları ödeyemeyeceği için, emperyalist ülkeler "arabulucu" olarak devreye gireceklerdir. Popüler ifadeyle, Türkiye'nin tazminat borçları için "ödeme planı" yapılacaktır. Tıpkı dış borçların ödenemez hale gelmesiyle birlikte IMF tarafından yapılan "ödeme planları" gibi. Bu tazminat ödeme planı da, borçlu ülkenin belli gelirlerinin karşılık gösterilmesiyle, yani ipoteklenmesiyle gerçekleştirilecektir. Türkiye'nin ipoteklenebilir varlığı ise, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı, Fırat ve Dicle'nin "uluslararası suları" ve GAP'tır.[10*] Böylece Osmanlı İmparatorluğu'nun "varisi ve mirasçısı" Türkiye Cumhuriyeti, ikinci bir Duyun-u Umumiye yönetimi altına girecektir. AB, daha bugünden bu yönetime taliptir. Bütün bunlar emperyalistlerin kısa ve orta vadeli çıkarlarıyla, "enerji politikalarıyla" ne denli uyumlu olursa olsun, her durumda iki ulus arasındaki düşmanlığı kışkırtmaktan ve yeni çatışmalar yaratmaktan başka bir sonuç vermeyecektir. Uluslar arasındaki barış ve kardeşlik, ancak uluslar arasındaki ilişkilerde her türlü zor ve baskının ortadan kaldırıldığı, eşit ve demokratik bir ilişki kurulabildiği ölçüde gerçekleşir. Bunun tersine yapılan her davranış, bir dayatma, bir zorlama olacaktır. Bu da uluslar arasında barış ve kardeşliğin oluşmasının en temel engelidir. Bir ulusun karşı karşıya kaldığı zorluklardan yararlanarak, o ulusun kabul etmeyeceği şeyleri kabul ettirmeye çalışmanın ve kabul ettirmenin, o ulusun zorluklarını aştığı oranda kendisine bunları zorla kabul ettirenlerin zor duruma düşmesini bekleyeceğini ve uygun anı yakaladığında kaybettiklerini geri almak için zora başvuracağını tarih yeterince kanıtlamıştır. Bugün "Ermeni soykırımı"nın ulusal ve uluslararası taraflarının hiçbirisi, sözcüğün tam anlamıyla "soykırım" konusuyla ilgilenmemektedirler. Kozmopolit küçük-burjuva aydınlarının "tarihle hesaplaşma" tezlerinin de, Ermeni "diasporası"nın "tarihsel hesaplaşması"nın da, Türkiye devletinin "belgelerle konuşması"nın da 1915 "tehcir" olayı ve bununla birlikte ortaya çıkan Ermeni katliamıyla uzaktan yakından ilgisi bulunmamaktadır. Tüm taraflar "kılıçlarını çekmiş" hazır beklemektedirler. En küçük bir kıvılcımın kolayca çatışmalara yol açabileceği bir ortam oluşmaktadır. Öyle ki uluslararası her sorunda olduğu gibi, "Ermeni soykırımı"nda da kozmopolit küçük-burjuva aydınları "askere" çağrılmıştır. Karen Fogg'un ifadesiyle "uyuyan güzeller", bu kez Ermeni sorunu konusunda uyandırılmıştır. Kıbrıs'ta ortaya çıkan gelişmeye benzer bir gelişme için kollar sıvanmıştır. Kozmopolit küçük-burjuva aydınları aracılığıyla bir ulusun milliyetçilerinin "tarih bilinci", bir başka ulusun milliyetçilerinin "tarih bilinci"yle yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Ermeni sorununda olduğu kadar, "Anadolu Rumları" sorununda da benzer bir gelişme yaşanmaktadır. Ermeni "soykırımı"nı Pondus "soykırımı" bir gölge gibi izlemektedir. AB'ye girme uğruna herşeyi kabul etmeye ve kendi ulusal "değerleri"ni terk etmeye hazır bir küçük-burjuva kitleye ve aydınlarına sahip bir ülkenin böylesi bir kuşatma altına alınmasında şaşılacak bir yan yoktur. Bu ülke, yani Türkiye Cumhuriyeti, Wall Street Journal'da yazıldığı gibi, "hasta adam" haline gelmiştir. Bu durumdan Türkiye devletinin ve oligarşisinin tek çıkış yolunu ise Amerikan emperyalizmi göstermektedir. Amerikan emperyalizmi, bir yandan Yunanistan ve Ermenistan'ı "el altından" destekleyerek Türkiye devletinin kuşatma altına alınmasını sağlarken, diğer yandan Türkiye'ye "seni bu kuşatmadan kurtaracak tek güç benim" mesajı vermektedir. Bunun bedeli ise, Amerikan emperyalizminin "Büyük Ortadoğu Projesi"ne "aktif" olarak katılmaktan ibarettir. Herkesin kolayca görebileceği gibi, Türkiye'nin "Büyük Ortadoğu Projesi"ne dahil edilmesi, Türkiye devletinin militarize edilmesiyle eşdeğerdir. Militarize edilmiş ve Amerikan emperyalizminin "aktif askeri müttefiki" haline gelmiş bir Türkiye ise, Kafkaslar'dan Ortadoğu'ya kadar tüm bölgede yeni bir savaş ve terör döneminin başlamasına yol açacaktır. Devlet düzeyindeki bu gelişmenin, "ulus çapında" milliyetçilik dalgasının daha da yükselmesine ve ırkçı-şoven milliyetçiliğe dönüşmesine yol açacağı da kesindir. Bunun bölgede yeni bir "sıcak çatışmaya" yol açıp açmaması fazlaca önemli değildir. Böyle bir gelişme, tüm bölgede yeni bir korku döneminin başlangıcını oluşturacaktır. Bu nedenle "Ermeni soykırımı" üzerinden kendi ulusal ve sınıfsal çıkarlarını "realize etmeye çalışan" her kesim, hangi "resmi görüş"ü benimserse benimsesin, bu korku tüneline girmekten kendisini kurtaramayacaktır. Sorunun tek ve gerçek çözümü, Sovyetler Birliği tarafından ortaya konulmuş ve 72 yıl etkin biçimde yaşama geçirilmiş sosyalist çözümdür. Bunun dışındaki her "çözüm", emperyalist sistem içinde ve emperyalist çıkarlara bağımlı çözümler olacaktır ve sistem içindeki her değişime ve gelişmeye bağlı olarak değişecektir. | |
|
| | #38 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soykırım Saçmalığına SON..! (Sözde Ermeni Soykırımı) bilgilerini paylastıgın için sagol | |
|
| | #39 (mesaj-linki) | |
| sözde ermeni soykırımını kabul eden fransızların gercek yüzü SÖzde Ermenİ Soykirimini Kabul Eden Fransizlarin GerÇek YÜzÜ NAZİ GAZ ODALARININ İLHAM KAYNAĞI : FRANSIZLAR Soykırım imparatoru. İnsan Hakları şampiyonu Fransa'nın atalarının yaptıkları bir kez daha ortaya çıktı.. Fransa'da yayımlanacak 'Napolyon'un Suçu' adlı kitapta, Fransız liderin Haiti'de 100 bin köleyi gazla katlederek Nazilere ilham kaynağı olduğu gerçeği ortaya çıktı. İmparator Napoleon Bonaparte'ın, Nazi lideri Adolf Hitler'in Yahudilere karşı işlediği soykırım suçunun mucidi olduğu ve Hitler'e esin kaynağı oluşturduğu ileri sürüldü. Guadeloupe kökenli Fransız tarihçi Claude Ribbe'nin ortaya attığı bu iddia Fransa'yı karıştırdı. Bazı gazeteler, Ribbe'yi aptalca iddialar ortaya atmakla suçladı. "Napolyon'un Suçu" adlı kitabı yakında piyasaya çıkacak olan 51 yaşındaki tarihçi, Fransız İmparatoru'nun 19. yüzyılın başında Haiti'de meydana gelen siyah köle ayaklanmasını bastırmak için soykırım uyguladığını öne sürdü. Ribbe'nin iddialarına göre, askerlerine asilerin her yola başvurularak öldürülmesi emrini veren Napoleon, 100 binden fazla Afrikalı kölenin öldürülmesinden sorumlu. Asilerin yerine Afrika'dan getirilecek uysal zenci kölelerin yerleştirilmesini planlayan Napoleon, kitaptaki verilere göre, birçok defa kalabalık asi gruplarını gemi ambarlarına doldurarak üzerlerine zehirli sülfür dioksit gazı püskürttü. O dönemde San Domingo adı verilen ve Fransız sömürgelerinin incisi olarak tanınan bölgede yürütülen kitlesel kıyım kampanyası sırasında 12 yaşından büyük tüm köleler öldürüldü. 'Fransızlar bilmeli' İddialarını söz konusu kıyıma karışmayan Fransız subaylarının notlarına dayandıran Claude Ribbe, Nazilerden bir asır önce işlenen bu cinayetlerin Hitler'in 2. Dünya Savaşı sırasında Yahudilere karşı uyguladığı "Nihai Çözüm" planı için model oluşturduğunu savundu. Ribbe, "Haiti'de mümkün olduğunca fazla siyahın öldürülmesi için emri Napolyon verdi. Fransızların o dönemde tam olarak neler olduğunu bilmeleri gerekir" diye konuştu. Piyasaya çıkmadan büyük gürültü koparan Ribbe'nin kitabındaki iddiaları sayfalarına taşıyan France Soir gazetesi, Napoleon ve Hitler'in fotoğraflarını yan yana koyarak, "Nihai çözümü Napoleon mu icat etti?" diye sordu. FRANSAYA ŞOK TEPKİ: Geçtiğimiz günlerde 2. Dünya Savaşı'nın müttefiklerin zaferi ile sonuçlanmasının 60. yıldönümünü büyük törenlerle kutlayan Batılılar, Cezayir Cumhurbaşkanı Buteflika'nın çağrısı karşısında biraz şaşırdılar. Buteflika "Fransa'nın Setif ve Guelma'da yaptığı soykırımı kabul ederek özür dilemesini" istiyordu. Buteflika'nın çığlığına, "insancıl(!)" Batı medyası (ve Türk Mütareke Medaysı da) hemen hemen hiç yer vermedi. Zavallı Cezayir'in Ermeniler gibi, ABD'de, Fransa'da, İsviçre'de dolar milyoneri lobicileri ve içeride "işbirlikçi entelleri" yoktu. Ardından, Cezayir Senato Başkanı Amar Bakhuş patladı ve "Fransa önce kendi evinin önünü temizlemeli. Ermeni soykırımı iddiaları Türkiye'nin önüne bahane olarak konuluyor. Müslüman bir nüfus AB'de istenmiyor" dedi. Bakhuş, Fransa'nın arşivlerini açmasını ve 1.500.000 Cezayirli'nin hesabını vermesini istiyordu. Bu çığlık da pek duyulmadı. Türk medyası bile, dost ve kardeş ülkeden gelen bu inanılmaz desteğe öylesine yer verdi. Halbuki yer yerinden oynamalı idi. Fransa ne mi yaptı? Hemen her gün, "Türkiye sözde Ermeni soykırımını kabul etmezse AB'ye giremez" diye ahkam kesen Fransa Dışişleri Bakanı Michel Barnier, inanılmaz bir "yüzsüzlük" ile "Cezayirdeki olayları tarihçilere bırakalım" deyiverdi... Barnier, ardından yıllardan beri Ermeni iddialarının tarihçilere bırakılmasını isteyen Türkiye'ye gene kinini kustu: "Türkiye soykırımı kabul etsin..." Bunlar, çifte standart değildir. "YÜZSÜZLÜK"tür... Mideniz bulanıyor, değil mi? Ne Osmanlı'yı unuttular, ne de Fransa'yı Cezayir'de insanlar hâlâ Arapça'ya birlikte Fransızca konuşuyor (Fransızca'yı savaş ganimeti sayıyorlar), Fransa'ya karşı aynı anda hissettikleri aşk ile nefretin karanlık, derin kuyularında kıvranıyor olsalar da, Osmanlı'ya ve Türklere, Türkiye'ye karşı geçmişten gelen güçlü bir sevgi ve minnet duyuyorlar. Bunu da her fırsatta dile getiriyorlar. Peki biz ne yapalım? Cezayir Cumhurbaşkanı Buteflika'nın, geçtiğimiz aylarda Cezayir'i ziyaret eden Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül'e, Osmanlı yönetiminde yaşadıkları ve 'bağımsızlık dönemi' olarak adlandırdıkları 300 yılı aşkın süreyi hatırlatarak "Bizi neden bıraktınız?" diye sorduğunu unutalım mı? Bağımsız bir devletin başkanının neden, hangi bilgi ve duyguyla böyle bir soru sorduğunu, aslında ne söylediğini anlamazdan mı gelelim? Cezayir'de Türk rakamlarına göre 600 bin, Fransız rakamlarına göre 2 milyon Türk asıllı Cezayirlinin yaşadığını, başkent Cezayir'in üç büyük hastanesinin adının İstanbullu, İzmirli ve Mustafa Paşa olduğunu; Osmanlı ve Barbaros Hayreddin Paşa'ya olan sevgilerinin göstergesi olarak Barbaros, Hayreddin, Uluçali ve Osmani gibi soy isimlerinin yanı sıra, Hazneci, Demirci, Başterzi, Barutçu, Sabuncu, Silahtar gibi Osmanlıdan kalma meslek adlarını da aile isimleri olarak gururla taşıdıklarını; Cezayir'de Türk asıllı olmanın önemli bir asalet göstergesi olarak gururla ifade edildiğini; Cezayirlilerin Türkleri bir kardeş olarak görüp bağırlarına bastıklarını unutabilir miyiz? Unutmalı mıyız? Onların da unutmalarını mı beklemeliyiz? Cezayirliler her fırsatta ve ısrarla, Barbaros Hayreddin sayesinde, İspanyol saldırıları yüzünden Aztekler ve İnkalılar gibi tarih sahnesinden silinip gitmekten kurtulduklarını, Osmanlı'nın kendilerine özerklik tanıyarak, barış ve kardeşlik içinde yönettiğini anlatıyorlar. Osmanlı'yı unutmadıkları gibi Fransızların neler yaptıklarını da unutmuyorlar. 1516'dan 1830'a kadar 3 yüz yılı aşkın bir süre esenlik içinde Osmanlı yönetiminde kaldıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıf düşmesinden istifade eden Fransızlar tarafından -gösterdikleri büyük dirence rağmen- işgall edildiklerinde neler yaşadıklarını, ne işkencelere maruz kaldıklarını, bir buçuk milyon şehit verdiklerini ve ulusal kahramanları Emir Abdel Kadir'in önderliğinde başlayan Kurtuluş Savaşı'nı kazanana dek nasıl mücadele ettiklerini de hafızalarında capcanlı tutuyorlar. Bizim de, bu direnişte Cezayir'le ve Cezayirli kardeşlerimizle birlikte olduğumuzu hatırlamamız, hiç unutmamız ve Cezayir'e Fransız kalmamamız icap etmez mi? Türkiye Cezayir Kurtuluş Savaşı'na destek verir 1960 yılının Mart ayında -27 Mayıs İhtilali'nden önceki meclis döneminde-, TBMM bünyesinde Afrikalı Müslüman Halklarla Dayanışma Grubu kurulur. Bu grubun temel amacı Cezayir'in bağımsızlık mücadelesine destek vermektir. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes'in talimatıyla Genel Kurmay Başkanlığı'nın tayin ettiği bir general aracılığıyla, Libya üzerinden Cezayir'e, ciddi miktarda silah ve mühimmat sevk edilir. Milli Türk Talebe Birliği'nin organizasyonuyla Cezayir'e bağımsızlık mitingleri düzenlenir. Halk geniş bir katılım göstererek Cezayirli kardeşlerinin yanında olduğunu gösterir. Ayrıca Konya ve Bursa esnafının topladığı para bağımsızlık hareketinde kullanılmak üzere Cezayir'e gönderilir. Yani Türkiye devlet ve toplum olarak bağımsızlığı için savaşan Cezayir'in yanında yer alır. Türklerin Kurtuluş Savaşı'nda, Fransız ordusunda yer alan Cezayirli askerlerin Maraş ve Adana'da "Türk kardeşlerimize ateş etmeyiz" diyerek silah bırakmaları da; 17 Ağustos 1999'daki 7.4 şiddetindeki Gölcük depreminde Cezayir'in, 12 Mayıs 2003'te 7.8 şiddetindeki Cezayir depreminde Türkiye'nin yardıma koşması da, iki halk arasındaki 'kara gün dostluğu'nun bir göstergesi olarak arşivlere de, hafızalara da kaydedilir. Ya şimdi ve sonra? Cezayir'le din, tarih ve kültür birliğimizin olduğu, iki milletin birbirine asırlardır kardeş gözüyle baktığı malumun ilanı. Geçmişe ait ve durağan. Cezayir Sokağı'nın adının Fransız Sokağı'na çevrilmesine, "Fransa'nın Cezayir Soykırımı" adlı belgeseli hazırlayan Attila Hakan Ganimgil'in Fransız Sokağı'nda başına gelenler, sırayla bir yıllık yakın geçmişin dökümü. Bundan sonra Cezayir'le, Cezayir Sokağı'yla nasıl bir ilişki kuracağımız, nasıl bir bilinç oluşturacağımız ise güncel. Sorulması ve cevaplanması gereken soru şu: Cezayir'e ve Cezayir Sokağı'na Türk olarak mı bakacağız yoksa Fransız olarak mı? Cezayir Soykırımı Fransa'da,Cezayir'de yaptığı katliam ve işkenceleri itiraf eden emekli general hakkında Savunma Bakanlığı'nın disiplin soruşturması açacağı bildirildi Fransız emekli general Paul Ausaresses'in, yazdığı bir kitapta, Fransız ordusunun Cezayir'de işlediği katliamları açıkça itiraf etmesi, ülke çapında geniş yankı uyandırmıştı. Chirac'ın isteği Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın, Savunma Bakanı Alain Richard ile görüşmesinden sonra bir açıklama yapan Elysee Sarayı, emekli general hakkında disiplin soruşturması açıldığını resmen bildirdi. Emekli generalin, suçlu bulunması halinde özlük haklarını kaybetmesiyle emekli maaşının indirilmesinin gündeme gelebileceği bildirildi. Dehşete düştü! Chirac, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, generalin itiraflarından ''dehşete düştüğünü'' belirterek, kendisine daha önce verilen liyakat nişanının geri alınmasını istemişti. Eski gizli servis başkanı 83 yaşındaki Fransız general, bazen kendisinin emir verdiği, bazen de bizzat tanık olduğu, Fransız ordusunun Cezayir'de yaptığı katliam, işkence ve yargısız infazlara, ''Özel Servisler, Cezayir 1955–1957'' adlı kitabında geniş bir biçimde yer verdi. Paris Fransız General Paul Ausaresses`in,kaleme aldığı ``Özel Servisler, Cezayir 1955-1957`` başlıklı kitapta, Fransız ordusunun Cezayir`de işlediği katliamları açıkça itiraf etmesinin ardından, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, General`e verilen ``Legion d`Honneur`` liyakat nişanının askıya alınmasını ve askeri disiplin suçu verilmesi gerektiğini bildirdi. Chirac, yazılı açıklamasında, General`in Cezayir`deki işkenceler konusundaki açıklamalarından ``tüylerinin ürperdiğini`` ifade ederek, ``General Aussaresses`in açıklamalarından tüylerim ürperdi, Cezayir Savaşı sırasında yapılan kötü muameleleri, işkenceleri, insanların sorgusuz sualsiz katledilmelerini ve cinayetleri yeniden kınıyorum.Hiçbir şey bu yapılanları haklı çıkarmaz`` dedi.Chirac, açıklamasında, General`e verilen liyakat nişanı Legion d`Honneur`ün askıya alınmasını talep ettiğini, bunun yanı sıra Savunma Bakanlığı`ndan General`e disiplin cezaları verilmesini istediğini belirtti. Yazılı açıklamada, Chirac`ın tarihçilerden, dönemin arşivlerini tarayarak, olanları bütün çıplaklığıyla gün ışığına çıkarmalarını istediği de kaydedildi. Fransız Komünist Partisi`ne üye parlamenterler de Cezayir`de işlenen katliamlarla ilgili olarak Meclis araştırma komisyonu kurulması yolunda daha önce ortaya attıkları teklifi yinelediler. Komünist Parti, Kasım ayında da yine Cezayir`deki katliamlarla ilgili soruşturma komisyonu kurulması yolunda bir öneri getirmiş, ancak Başbakan Lionel Jospin`in, ``Tarihi konuları, tarihçilere bırakalım``açıklamasından sonra Meclis`te bu teklif kabul edilmemişti. Fransız basınında çıkan haberlere göre, Meclis`in çoğunluğu araştırma komisyonu kurulması yolundaki bu teklife yine sıcak bakmıyor. Fransa Başbakanı Lionel Jospin, dün yaptığı açıklamada, Ausaresses`in kitabında, Fransız ordusunun Cezayir`de işlediği katliamları açıkça itiraf etmesinin ardından, kitapta anlatılan korkunç olayları ahlaki bakımdan bütünüyle kınadığını belirtmiş, generalin itiraflarının ardından hukuki tahkikat yapılabileceğini de söyleyerek, ``Beni şaşkına çeviren açıklamaların ardından harekete geçilmesi gerektiğine inanıyorum`` diye konuşmuştu. Le Monde gazetesindeki haberde, Cezayir`e 1955 yılında giden generalin, kitabında, Fransız polisinin o tarihlerde sistemli işkence yaptığını, işkence ve cinayetlerin, siyasi iktidarın emirleri ve bilgisi dahilinde yapıldığını yazdığı belirtilmişti. Kitapta, işlenen cinayetlerle ilgili olarak pişmanlık duyduğunu belirtmeyen general, ``bu durumun kendisi için hiçbir zaman vicdani bir sorun yaratmadığını`` ifade etmiş, işlenen suçlarla ilgili olarak Sosyalist Parti`yi ve özellikle de o dönemde Adalet Bakanı olan eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand`ı suçlamıştı | |
|
| | #40 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soykırım Saçmalığına SON..! (Sözde Ermeni Soykırımı)
yorum yok çünkü bu konuda ne konuşsak boş herkes bildiği kavalı çalıyor | |
|
![]() |
| Etiketler |
| ermeni, saçmalığına, soykırım, soykırımı, sözde |
Soykırım Saçmalığına SON (Sözde Ermeni Soykırımı) Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Ermeni Terör Örgütleri | SysteM | Siyasal Bilimler | 2 | 27-10-2008 23:44 |
| Ermeni Mitolojisi | Last AirBender | Mitoloji | 1 | 06-10-2008 17:02 |
| Suçlar - Soykırım | Blue Blood | Sosyoloji | 0 | 07-05-2008 10:28 |
| Amerikan Sözde Ermeni Soykırım Tasarısı | çibiusa | Siyasal Bilimler | 9 | 25-01-2008 16:37 |
| Ermeni kökenli bir Türk vatandaşının ASALA'ya verdiği tepki | Hi-LaL | Resimlerle/Fotoğraflarla Türkiye | 0 | 31-01-2007 16:31 |