Hoş geldiniz sayın ziyaretçi Neredeyim ben?!

Web sitemiz; forum, günlük, video ve sohbet bölümlerinin yanı sıra; Skype ile ilgili Türkçe teknik destek makaleleri, resim galerileri, geniş içerikli ansiklopedik bilgiler ve çeşitli soru-cevap konuları sunmaktadır. Daima faydalı olmayı ilke edinmiş sitemize sizin de katkıda bulunmanız bizi son derece memnun eder :) Üye olmak için tıklayınız...


Sohbet (Flash Chat) Forumda Ara

Servet-i Fünun edebiyatı yazarlarının yaşam tarzları nasıldı?

Bu konu Soru-Cevap forumunda Ziyaretçi tarafından 30 Kasım 2008 (18:21) tarihinde açılmıştır.FacebookFacebook'ta Paylaş
21682 kez görüntülenmiş, 9 cevap yazılmış ve son mesaj 20 Aralık 2011 (22:03) tarihinde gönderilmiştir.
  • Bu konuyu beğendiniz mi?   
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın:    « Önceki Konu | Sonraki Konu »      Yazdırılabilir Sürümü GösterYazdırılabilir Sürümü Göster    AramaBu Konuda Ara  
Eski 30 Kasım 2008, 18:21

Servet-i Fünun edebiyatı yazarlarının yaşam tarzları nasıldı?

#1 (link)
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Ziyaretçi - avatarı
sevetifunun donmi inceledim ** bu yok servetifunun edebiyati yazarlarinin yetisme tarzi ve yasama tarzi nedir
En iyi cevap fadedliver tarafından gönderildi

Servet-i Fünun, "fenlerin zenginlikleri" anlamına gelmektedir.
Servet-i Fünun, 1891 yılında Ahmet İhsan tarafından çıkarılmaya başlanmış, 1896 yılında da derginin başına Tevfik Fikret getirilmiştir.
Servet-i Fünun dergisi, bu dergi etrafında toplanan edebiyatçıların, savundukları edebî görüşlerini açıklamada, savundukları görüşler doğrultusunda kaleme aldıkları eserlerini yayınlamada bir araç görevi yüklenmiş, hatta bu dönem edebiyatçılarına bir edebî topluluk olarak adını vermiştir.
Tanzimat Dönemi Edebiyatı bir yenilik getirdiği için "Edebiyat-ı Cedide" alarak adlandırılmış, daha sonra Servet-i Fünuncular için önceleri bir alay olarak kullanılmış daha sonra ise isim olarak yerleşmiştir. Yeniliğin üstüne yenilik yapmaya çalıştıkları için Servet-i Fünunculara da Edebiyat-ı Cedideciler denilmiştir.
Muallim Naci, Tanzimat sonrası Türk edebiyatında ılımlıların başında bulunmaktadır. Eskiyi savunanlarla ılımlılar geleneksel yaşama tarzını sürdürürken, yeniyi savunanlar Batılı yaşama biçimin uymak istemişlerdir.

Servet-i Fünun veya Edebiyat-ı Cedîde hareketi, Türk edebiyatının 1860'tan sonra başlayan batılılaşma hareketinin bir uzantısıdır. Tanzimat edebiyatının modernleşme çabalarını yürütmüşlerdir. 1896'dan 1901 'e kadar süren dönemi kapsar. Türk edebiyatının bu kesitine Servet-i Fünun devri denilmesi, bu edebî hareketin Servet-i Fünun dergisinde hayat bulmasıyla ilgilidir. Servet-i Fünun edebiyatına "Edebiyat-ı Cedîde" denilmesinin nedeni, Avrupai Türk edebiyatını temsil etmesinden dolayıdır. Bu ifade, Tanzimat devrinde Tanzimat'ın birinci ve ikinci nesilleri için kullanılmıştır. Daha sonra Servet-i Fünunculara "Yeni Edebiyatı Cedîdeciler" denilmiştir. 1930'dan sonraki edebiyat tarihlerinde "Servet-i Fünun" deyiminin kullanıldığı ve edebiyatımıza bu şekliyle mal olduğunu belirtelim.
Cenap Sahabettin, Servet-i Fünun Edebiyatı'nı Tanzimat Edebiyatı'nın bir devamı olarak görür ve bu edebiyata "Evsât Edebiyatı" adını verir. Servet-i Fünuncular'ın Nâmık Kemâl, Abdülhak Hâmit ve Samipaşazâde Sezâî'yi örnek aldıklarını belirtir. Servet-i Fünun Edebiyatı'nın kendinden önceki devrin doğal bir sonucu olduğunu vurgular. Kendi neslinin edebiyatı ile öncekiler arasındaki münâsebeti, baba ile oğul arasındaki ilişkiye benzetir. Servet-i Fünunculann Batı'yı özüyle değil, dış şekliyle taklid ettiğini söyler. Böylece Tanzimat ile Batı arasında yetişmiş olmalarından ötürü, bu döneme Evsât Edebiyatı denilmesini teklif eder.
Servet-i Fünun edebiyatı, Batı'yı tanıyan ve bilen bir edebiyattır. 1890'dan sonra Stendhal (Stendal), Flaubert (Flober), Balzac (Balzak), Goncourt (Gonkur)lar ve Bourget (Burje) gibi romancıları okudular ve etkilendiler. Edebiyatı, batılı anlamda algılamış ve bu modern anlayışı edebiyatımıza yerleştirmeye çalışmışlardır. Batı'nın bütün edebî türlerini, tekniğine uygun biçimde edebiyatımıza mal etmeyi başarmışlardır. Küçük hikâye, mensur şiir (mensure), roman ve tenkit gibi edebî türler, Servet-i Fünun edebiyatının kurduğu ve kullandığı türlerdir.
Servet-i Fünun edebiyatı, kendisinden sonraki dönemlerde de etkili olmuştur. Millî edebiyat, edebî zevkini bu dönemden almış, mahallî ve millî unsurlarla süsleyerek, ilkelerine uygun biçimde bir edebiyat dünyasına koşmuştur.
Servet-i Fünun edebiyatı, değişik türlerde eserler vermiş özellikle batılı anlamda şiir, hikâye, roman ve tenkit türlerinde yoğunlaşma göstermiştir. Servet-i Fünun edebiyatının başlıca kaynağı Fransız edebiyatıdır. Bu edebiyata Tevfik Fikret-Halit Ziya Mektebi de denilmiştir.
Şiir türünde görülen başlıca isimler şunlardır: Tevfik Fikret (1867-1915), Cenap Şahabettin (Raik Vecdî takma adıyla, 1870-1934), Hüseyin Siret (Özsever, Ömer Senih takma adıyla, 1872-1959), Hüseyin Suat (Yalçın, 1867-1942), Ali Ekrem (Bolayır, 1867-1937, Ayın Nâdir takma adıyla. Nâmık Kemâl'in oğlu), Ahmet Reşit (Rey, H.Nazım takma adıyla, 1870-1955), Mehmet Sami (Süleyman Nesib takma adıyla, 1866-1917), Süleyman Nazif (İbrahim Cehdî takma adıyla, 1869-1927. Diyarbakırlı Sait Paşa'nın oğlu), Faik Âli (Ozansoy, 1876-1950, Süleyman Nazifin kardeşi. Zahir takma adıyla), Celâl Sahir (Erozan, 1883-1935, Yemen Valisi ve kumandanı İsmail Hakkı Paşa'nın oğlu).
Servet-i Fünuncular, nesirle şiir söylemeyi denediler. Duygu yoğunluğunu ve heyecanlarını mensur şiir halinde ifade ettiler. Bertrand(Bertran), Baudelaire (Bodler), Mallarme (Malarme)ve Rimbeaud (Rembo) gibi şairlerin izinde yürüdüler. Mensur şiiri onlardan aldılar. Bu türü önce Halit Ziya sonra Mehmet Rauf denedi.
Hikâye ve romanda başarılı isim Halit Ziya'dır. Onu Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet ve Safvetî Ziya izler. Küçük hikâye örnekleri bu dönemde görülür. Klâsik vaka hikâyelerinin temsilcisi Halit Ziya'dır.
Servet-i Fünuncular, ülkenin içinde bulunduğu durumdan dolayı, tiyatro türünde beklenen ölçüde eser veremediler. Tiyatro ile ancak 1908'den sonra uğraşma imkânı bulabildiler. Hüseyin Suat Yalçın, Mehmet Rauf, Cenap Sahabettin, Halit Ziya, Faik Ali Ozansoy, Ali Ekrem Bolayır ve Safvetî Ziya'mn tiyatro denemeleri vardır. Bunlar teknik bakımdan başarılı eserlerdir. Günlük konuşma diline yaklaşma çabası gösterirler. Tiyatro dili, bu dönemde normal bir çizgi takip eder. Konuları aile çevresinde geçer. Evlenme, boşanma, kadının medenî hakları gibi temaları işler.
Tiyatroda dikkat çeken isim Hüseyin Suat'tır. Yazdığı ve uyarladığı yirmi kadar piyesi vardır. Manzum piyesler de yazan yazar, komedi ve dram türünde eserler vermiştir.
Hüseyin Suat'tan sonra tiyatroyla ilgilenen Mehmet Rauf olmuştur. Aşk, evlenme şekilleri, evlilikte ihanet ve bağlılık temalannı işlediği oyun-lar, edebiyatımıza fazla birşey kazandırmamakla beraber, anılmaya değer eserlerdir.
Cenap Sahabettin de Yalan (1911) ve Körebe (1917) piyesleriyle teknik bakımdan yeterli görülmemektedir.
Adını, bir dergiden alan bu dönem edebiyatı, dergi ve gazete alanında da başarılıdır. Bu dönemde çıkan dergiler şunlardır:
Mektep (1895), Mütâlâa (1896), Musavver Ma'lûmât (1895-1903), Hazîne-i Fünun (1882-1897), Resimli Gazete (1881-1899), Musavver Fen ve Edeb (1899) ve tefrika (1898).
Dönemin gazetelerinden edebiyat, sanat ve düşünce yazılarına önem verenleri: Tercüman-ı Hakikat (1886-1908), Sabah (1886-1917), Tarîk (1886-1899), İkdâm (1894-1901), Terakki (1897-1898) vb...dir.
Abdülhamid'in sıkı yıllan, basın hayatına canlılık kazandırmaz. Buna rağmen, başarılı oldukları gözlenmektedir. Bu dönemde yazılan makaleler, genellikle Batı edebiyatını tanıtıcı niteliktedir. Edebî çalışmalarını yalnız edebî tenkit konusunda yoğunlaştıran tek yazar, Ahmet Şuayb (Şuayib)'dir. Tenkitte; kendilerine yöneltilen eleştirileri cevaplandırmak, kendi edebiyat anlayışlarını tanıtmak ve yorumlamak, Batı edebiyatı hakkında değerlendirmeler yapmak ve edebî akımları gündeme getirmek gibi konular görülmektedir. Tevfik Fikret, Cenap Sahabettin, Mehmet Rauf, Ali Ekrem, Hüseyin Cahit gibi sanatçıların yazılarında: estetik, edebiyat, edebî zevk, edebiyatta tenkit, edebiyat ve şiir, şiirde konu, vezin, kafiye, nazım şekilleri, hikâye, roman, edebiyat devreleri, eski-yeni edebiyat gibi konular, tenkidin özünü oluşturmaktadır.
1895 yılında Malûmat dergisinde Hasan Âsafın "Burhan-ı Kudret" adlı şiirinin yayınlanması üzerine, kafiye konusunda ileri ölçülere varan bir tartışma başladı.
"Zerre-i nurundan iken muktebes
Mihr ü mâha etmek işaret abes"
beyiti, anlam ve kafiye bakımından eleştirilere uğradı. "Muktebes" ve "abes" kelimelerinin kafiye oluşturamayacağı yolunda tartışmalar başladı. Kafiyeyi göz için kabul edenlere göre, sondaki "sin" ve "peltek se"nin kafiye oluşturması mümkün değildir. Kafiyeyi kulak için kabul eden anlayışa göre, bu iki kelime kafiye teşkil edebilirdi. Böylece tartışmaların boyutları genişledi. Yankılan büyük oldu. Dönemin ilk akla gelen tartışma örneği niteliğini kazandı.
Tenkit alanında, Hüseyin Cahit Yalçın'ın "Kavgalarım" adlı eseri de anılmaya değer niteliktedir. Ahmet Şuayb, Servet-i Fünun dergisinde "Son Yazılar" başlıklı yazıcında, Servet-i Fünun edebiyatının ferdî duygulan ve özellikle aşk konusunu işlemesinden memnun olmadığını belirtir (7 Haziran 1900, s. 482). Deneme ve tenkitleriyle gücünü hissettirir. (Dönemin tenkit anlayışı hakkında geniş bilgi için, Dr. Bilge ERClLASUN'un "Servet-i Fünun'da Edebî Tenkit", Ank., 1981,400 s; adlı eserine bakınız).
Servet-i Fünun dergisinde "Musâhabe-i Edebiyye"leriyle ilgi toplayan ve sohbet türüne canlılık kazandıran Tevfik Fikret olur. (Fikret'in bu tür yazılarını, Doç. Dr. İsmail PARLATIR; Tevfik Fikret -Dil ve Edebiyat Yazılarında bir araya getirdi; Ank.,�S7,283s).
Bu devrede, seyahat edebiyatının en güzel örneği Cenap Sahabettin'in "Hac Yolunda" adlı eseridir (1896'da tefrika olunan eser, 1909'da basıldı).
Edebiyat tarihi alanında çalışmalar durmuş gibidir. Süleyman Nazif in Nâmık Kemâl (1912), Mehmet Akif (1924), îki Dost (Ziya Paşa-Namık Kemal, 1926) monografi-eriyle Ali Ekrem'in Nâmık Kemâl (1930) ve Lisânımız (1937) adlı incelemeleri dönemin uzantıları olarak görülen eserlerdir.
Servet-i Fünun edebiyatının, yukarıda dokunduğumuz türlerde eserler verirken, yüksek zümreye, aydın kesime hitap ettiğini hemen belirtelim. Bu dönem sanatçılarının ortak � anı, Abdülhamit düşmanlığında birleşmeleridir. Karamsar hayat görüşü, hepsinin belirgin yanıdır. Eserlerinde işledikleri temalar, realiteden kaçış, hayat-hakikat tezada, karamsarlık, tabiat ve kadındır. Onların eserlerinde tabiat, resimden gelme bir tabiat olarak karsımıza çıkmaktadır. Bu tabiat yaşanılan tabiat değil, görülen seyredilen bir tabiattır. Konuların dar bir perspektif içinde ele alınmış olması, onların sanat ve edebiyat güçlerini gölgede bırakmış değildir. Şiirde, tenkitte ve romanda teknik sağlamlığıyla başarılı eserler vermişlerdir.
Alıntı
Rapor Et
Reklam
Eski 30 Kasım 2008, 18:43

Servet-i Fünun edebiyatı yazarlarının yaşam tarzları nasıldı?

#2 (link)
fadedliver
Ziyaretçi
fadedliver - avatarı
Servet-i Fünun, "fenlerin zenginlikleri" anlamına gelmektedir.
Servet-i Fünun, 1891 yılında Ahmet İhsan tarafından çıkarılmaya başlanmış, 1896 yılında da derginin başına Tevfik Fikret getirilmiştir.
Servet-i Fünun dergisi, bu dergi etrafında toplanan edebiyatçıların, savundukları edebî görüşlerini açıklamada, savundukları görüşler doğrultusunda kaleme aldıkları eserlerini yayınlamada bir araç görevi yüklenmiş, hatta bu dönem edebiyatçılarına bir edebî topluluk olarak adını vermiştir.
Tanzimat Dönemi Edebiyatı bir yenilik getirdiği için "Edebiyat-ı Cedide" alarak adlandırılmış, daha sonra Servet-i Fünuncular için önceleri bir alay olarak kullanılmış daha sonra ise isim olarak yerleşmiştir. Yeniliğin üstüne yenilik yapmaya çalıştıkları için Servet-i Fünunculara da Edebiyat-ı Cedideciler denilmiştir.
Muallim Naci, Tanzimat sonrası Türk edebiyatında ılımlıların başında bulunmaktadır. Eskiyi savunanlarla ılımlılar geleneksel yaşama tarzını sürdürürken, yeniyi savunanlar Batılı yaşama biçimin uymak istemişlerdir.

Servet-i Fünun veya Edebiyat-ı Cedîde hareketi, Türk edebiyatının 1860'tan sonra başlayan batılılaşma hareketinin bir uzantısıdır. Tanzimat edebiyatının modernleşme çabalarını yürütmüşlerdir. 1896'dan 1901 'e kadar süren dönemi kapsar. Türk edebiyatının bu kesitine Servet-i Fünun devri denilmesi, bu edebî hareketin Servet-i Fünun dergisinde hayat bulmasıyla ilgilidir. Servet-i Fünun edebiyatına "Edebiyat-ı Cedîde" denilmesinin nedeni, Avrupai Türk edebiyatını temsil etmesinden dolayıdır. Bu ifade, Tanzimat devrinde Tanzimat'ın birinci ve ikinci nesilleri için kullanılmıştır. Daha sonra Servet-i Fünunculara "Yeni Edebiyatı Cedîdeciler" denilmiştir. 1930'dan sonraki edebiyat tarihlerinde "Servet-i Fünun" deyiminin kullanıldığı ve edebiyatımıza bu şekliyle mal olduğunu belirtelim.
Cenap Sahabettin, Servet-i Fünun Edebiyatı'nı Tanzimat Edebiyatı'nın bir devamı olarak görür ve bu edebiyata "Evsât Edebiyatı" adını verir. Servet-i Fünuncular'ın Nâmık Kemâl, Abdülhak Hâmit ve Samipaşazâde Sezâî'yi örnek aldıklarını belirtir. Servet-i Fünun Edebiyatı'nın kendinden önceki devrin doğal bir sonucu olduğunu vurgular. Kendi neslinin edebiyatı ile öncekiler arasındaki münâsebeti, baba ile oğul arasındaki ilişkiye benzetir. Servet-i Fünunculann Batı'yı özüyle değil, dış şekliyle taklid ettiğini söyler. Böylece Tanzimat ile Batı arasında yetişmiş olmalarından ötürü, bu döneme Evsât Edebiyatı denilmesini teklif eder.
Servet-i Fünun edebiyatı, Batı'yı tanıyan ve bilen bir edebiyattır. 1890'dan sonra Stendhal (Stendal), Flaubert (Flober), Balzac (Balzak), Goncourt (Gonkur)lar ve Bourget (Burje) gibi romancıları okudular ve etkilendiler. Edebiyatı, batılı anlamda algılamış ve bu modern anlayışı edebiyatımıza yerleştirmeye çalışmışlardır. Batı'nın bütün edebî türlerini, tekniğine uygun biçimde edebiyatımıza mal etmeyi başarmışlardır. Küçük hikâye, mensur şiir (mensure), roman ve tenkit gibi edebî türler, Servet-i Fünun edebiyatının kurduğu ve kullandığı türlerdir.
Servet-i Fünun edebiyatı, kendisinden sonraki dönemlerde de etkili olmuştur. Millî edebiyat, edebî zevkini bu dönemden almış, mahallî ve millî unsurlarla süsleyerek, ilkelerine uygun biçimde bir edebiyat dünyasına koşmuştur.
Servet-i Fünun edebiyatı, değişik türlerde eserler vermiş özellikle batılı anlamda şiir, hikâye, roman ve tenkit türlerinde yoğunlaşma göstermiştir. Servet-i Fünun edebiyatının başlıca kaynağı Fransız edebiyatıdır. Bu edebiyata Tevfik Fikret-Halit Ziya Mektebi de denilmiştir.
Şiir türünde görülen başlıca isimler şunlardır: Tevfik Fikret (1867-1915), Cenap Şahabettin (Raik Vecdî takma adıyla, 1870-1934), Hüseyin Siret (Özsever, Ömer Senih takma adıyla, 1872-1959), Hüseyin Suat (Yalçın, 1867-1942), Ali Ekrem (Bolayır, 1867-1937, Ayın Nâdir takma adıyla. Nâmık Kemâl'in oğlu), Ahmet Reşit (Rey, H.Nazım takma adıyla, 1870-1955), Mehmet Sami (Süleyman Nesib takma adıyla, 1866-1917), Süleyman Nazif (İbrahim Cehdî takma adıyla, 1869-1927. Diyarbakırlı Sait Paşa'nın oğlu), Faik Âli (Ozansoy, 1876-1950, Süleyman Nazifin kardeşi. Zahir takma adıyla), Celâl Sahir (Erozan, 1883-1935, Yemen Valisi ve kumandanı İsmail Hakkı Paşa'nın oğlu).
Servet-i Fünuncular, nesirle şiir söylemeyi denediler. Duygu yoğunluğunu ve heyecanlarını mensur şiir halinde ifade ettiler. Bertrand(Bertran), Baudelaire (Bodler), Mallarme (Malarme)ve Rimbeaud (Rembo) gibi şairlerin izinde yürüdüler. Mensur şiiri onlardan aldılar. Bu türü önce Halit Ziya sonra Mehmet Rauf denedi.
Hikâye ve romanda başarılı isim Halit Ziya'dır. Onu Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet ve Safvetî Ziya izler. Küçük hikâye örnekleri bu dönemde görülür. Klâsik vaka hikâyelerinin temsilcisi Halit Ziya'dır.
Servet-i Fünuncular, ülkenin içinde bulunduğu durumdan dolayı, tiyatro türünde beklenen ölçüde eser veremediler. Tiyatro ile ancak 1908'den sonra uğraşma imkânı bulabildiler. Hüseyin Suat Yalçın, Mehmet Rauf, Cenap Sahabettin, Halit Ziya, Faik Ali Ozansoy, Ali Ekrem Bolayır ve Safvetî Ziya'mn tiyatro denemeleri vardır. Bunlar teknik bakımdan başarılı eserlerdir. Günlük konuşma diline yaklaşma çabası gösterirler. Tiyatro dili, bu dönemde normal bir çizgi takip eder. Konuları aile çevresinde geçer. Evlenme, boşanma, kadının medenî hakları gibi temaları işler.
Tiyatroda dikkat çeken isim Hüseyin Suat'tır. Yazdığı ve uyarladığı yirmi kadar piyesi vardır. Manzum piyesler de yazan yazar, komedi ve dram türünde eserler vermiştir.
Hüseyin Suat'tan sonra tiyatroyla ilgilenen Mehmet Rauf olmuştur. Aşk, evlenme şekilleri, evlilikte ihanet ve bağlılık temalannı işlediği oyun-lar, edebiyatımıza fazla birşey kazandırmamakla beraber, anılmaya değer eserlerdir.
Cenap Sahabettin de Yalan (1911) ve Körebe (1917) piyesleriyle teknik bakımdan yeterli görülmemektedir.
Adını, bir dergiden alan bu dönem edebiyatı, dergi ve gazete alanında da başarılıdır. Bu dönemde çıkan dergiler şunlardır:
Mektep (1895), Mütâlâa (1896), Musavver Ma'lûmât (1895-1903), Hazîne-i Fünun (1882-1897), Resimli Gazete (1881-1899), Musavver Fen ve Edeb (1899) ve tefrika (1898).
Dönemin gazetelerinden edebiyat, sanat ve düşünce yazılarına önem verenleri: Tercüman-ı Hakikat (1886-1908), Sabah (1886-1917), Tarîk (1886-1899), İkdâm (1894-1901), Terakki (1897-1898) vb...dir.
Abdülhamid'in sıkı yıllan, basın hayatına canlılık kazandırmaz. Buna rağmen, başarılı oldukları gözlenmektedir. Bu dönemde yazılan makaleler, genellikle Batı edebiyatını tanıtıcı niteliktedir. Edebî çalışmalarını yalnız edebî tenkit konusunda yoğunlaştıran tek yazar, Ahmet Şuayb (Şuayib)'dir. Tenkitte; kendilerine yöneltilen eleştirileri cevaplandırmak, kendi edebiyat anlayışlarını tanıtmak ve yorumlamak, Batı edebiyatı hakkında değerlendirmeler yapmak ve edebî akımları gündeme getirmek gibi konular görülmektedir. Tevfik Fikret, Cenap Sahabettin, Mehmet Rauf, Ali Ekrem, Hüseyin Cahit gibi sanatçıların yazılarında: estetik, edebiyat, edebî zevk, edebiyatta tenkit, edebiyat ve şiir, şiirde konu, vezin, kafiye, nazım şekilleri, hikâye, roman, edebiyat devreleri, eski-yeni edebiyat gibi konular, tenkidin özünü oluşturmaktadır.
1895 yılında Malûmat dergisinde Hasan Âsafın "Burhan-ı Kudret" adlı şiirinin yayınlanması üzerine, kafiye konusunda ileri ölçülere varan bir tartışma başladı.
"Zerre-i nurundan iken muktebes
Mihr ü mâha etmek işaret abes"
beyiti, anlam ve kafiye bakımından eleştirilere uğradı. "Muktebes" ve "abes" kelimelerinin kafiye oluşturamayacağı yolunda tartışmalar başladı. Kafiyeyi göz için kabul edenlere göre, sondaki "sin" ve "peltek se"nin kafiye oluşturması mümkün değildir. Kafiyeyi kulak için kabul eden anlayışa göre, bu iki kelime kafiye teşkil edebilirdi. Böylece tartışmaların boyutları genişledi. Yankılan büyük oldu. Dönemin ilk akla gelen tartışma örneği niteliğini kazandı.
Tenkit alanında, Hüseyin Cahit Yalçın'ın "Kavgalarım" adlı eseri de anılmaya değer niteliktedir. Ahmet Şuayb, Servet-i Fünun dergisinde "Son Yazılar" başlıklı yazıcında, Servet-i Fünun edebiyatının ferdî duygulan ve özellikle aşk konusunu işlemesinden memnun olmadığını belirtir (7 Haziran 1900, s. 482). Deneme ve tenkitleriyle gücünü hissettirir. (Dönemin tenkit anlayışı hakkında geniş bilgi için, Dr. Bilge ERClLASUN'un "Servet-i Fünun'da Edebî Tenkit", Ank., 1981,400 s; adlı eserine bakınız).
Servet-i Fünun dergisinde "Musâhabe-i Edebiyye"leriyle ilgi toplayan ve sohbet türüne canlılık kazandıran Tevfik Fikret olur. (Fikret'in bu tür yazılarını, Doç. Dr. İsmail PARLATIR; Tevfik Fikret -Dil ve Edebiyat Yazılarında bir araya getirdi; Ank.,�S7,283s).
Bu devrede, seyahat edebiyatının en güzel örneği Cenap Sahabettin'in "Hac Yolunda" adlı eseridir (1896'da tefrika olunan eser, 1909'da basıldı).
Edebiyat tarihi alanında çalışmalar durmuş gibidir. Süleyman Nazif in Nâmık Kemâl (1912), Mehmet Akif (1924), îki Dost (Ziya Paşa-Namık Kemal, 1926) monografi-eriyle Ali Ekrem'in Nâmık Kemâl (1930) ve Lisânımız (1937) adlı incelemeleri dönemin uzantıları olarak görülen eserlerdir.
Servet-i Fünun edebiyatının, yukarıda dokunduğumuz türlerde eserler verirken, yüksek zümreye, aydın kesime hitap ettiğini hemen belirtelim. Bu dönem sanatçılarının ortak � anı, Abdülhamit düşmanlığında birleşmeleridir. Karamsar hayat görüşü, hepsinin belirgin yanıdır. Eserlerinde işledikleri temalar, realiteden kaçış, hayat-hakikat tezada, karamsarlık, tabiat ve kadındır. Onların eserlerinde tabiat, resimden gelme bir tabiat olarak karsımıza çıkmaktadır. Bu tabiat yaşanılan tabiat değil, görülen seyredilen bir tabiattır. Konuların dar bir perspektif içinde ele alınmış olması, onların sanat ve edebiyat güçlerini gölgede bırakmış değildir. Şiirde, tenkitte ve romanda teknik sağlamlığıyla başarılı eserler vermişlerdir.
Alıntı
Rapor Et
Eski 30 Kasım 2008, 18:43

Servet-i Fünun edebiyatı yazarlarının yaşam tarzları nasıldı?

#3 (link)
HerHangiBiri
Ziyaretçi
HerHangiBiri - avatarı
1. Servet-i Fünun yazarlarının hemen hepsi Tanzimat döneminde açılan yabancı okullar­da öğrenim görmüş, Batı kültürüyle yetiş­mişlerdir; birkaç dil bilirler.

2. Servet-i Fünuncular, Batı edebiyatını - özel­likle de Fransız edebiyatını - yakından izle­miş, anlamışlardır.

3. Hepsinin eserlerinde Fransız edebiyatının ve Batılı akımların etkileri görülür.

4. Divan edebiyatını - aruz ölçüsü dışında - ta­mamen reddetmişlerdir. Doğu kültürünü iyi bilmezler ve Divan şiirinden hoşlanmazlar.

5. "Sanat için sanat" görüşüyle yazmışlar; bireysel sorunlarını dile getirmişlerdir.

6. II. Abdülhamit'ten ve dönemin siyasal koşullarından nefret ederler.
Rapor Et
Eski 23 Aralık 2008, 00:14

Serveti Fünun edebiyatı yazarlarının yaşam tarzları nasıldı?

#4 (link)
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Ziyaretçi - avatarı
servetifinun edebiyatının önde gelen yazarlarının yetişme ve yaşama tarzları ile eğitim durumu nelerdir
Rapor Et
Eski 23 Aralık 2008, 00:21

Servet-i Fünun edebiyatı yazarlarının yaşam tarzları nasıldı?

#5 (link)
MsXLabs Üyesi
Keten Prenses - avatarı
Alıntı:
Ziyaretçi adlı kullanıcıdan alıntı Mesajı Görüntüle

servetifinun edebiyatının önde gelen yazarlarının yetişme ve yaşama tarzları ile eğitim durumu nelerdir
YAZARLARIN HAYATLARINI TEK TEK BULABİLİRSİNİZ AŞAĞIDA GENEL BİR ANALİZ YAPILMIŞTIR
ervet-i Fünun, daha önce Ahmet İhsan tarafından çıkarılan bir fen dergisidir. Recaizade, 1895 sonlarında derginin başına Tevfik Fikret’i getirir. Tanzimat’la birlikte başlayan edebiyati Avrupa ruhu ve teknigi içinde yenileştirme hareketi, 1896-1901 yillari arasinda, Servet-i Fünun dergisi etrafinda, Recaizade önderliginde toplanan yeni nesille ikinci bir hamle yapmiştir.

Bu nesli Ali Ekrem, Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet, Faik Ali, Celâl Sahir, Hüseyin Suat oluşturur. Sonradan Halit Ziya da bu gruba katilmiştir. Dönem, 2. Abdülhamit’in istibdat dönemidir. Dönemin bu özelliği sebebiyle edebiyatçılar içe dönük davranmış, kişisel konuları, içliliği, aşkı, karamsarlığı, hayal kırıklığını, tabiat güzelliklerini, melânkoliyi ve üzüntüyü işlemişler; toplumsal sorunlara değinmemişlerdir. Adeta yüksek zümre edebiyatı gibidir. Bunda Recaizade’nin büyük etkisi vardır.

Servet-i Fünuncu ve Edebiyat-ı Cedideciler denilen grup, Fransız edebiyatının özelliklerini büyük ölçüde Türk edebiyatına adapte etmeye çalışmışlardır. Fransız realizmi örnek alınmıştır. Tanzimat döneminde başlayan ve benimsenen, dildeki yabancı unsurları ayıklayarak sade Türkçe’ye geçiş hareketi bu devirde durmuş, Arapça ve Farsça kelimelere yeniden itibar edilmeye başlanmıştır.

Tanzimatçıların birinci dönem sanatçıları, sanat toplum içindir prensibini benimserken, Servet-i Fünuncular ise Tanzimat’ın ikinci dönemindeki gibi sanat sanat içindir prensibi ile hareket etmişlerdir. Topluluğun üslûbu süslü ve sanatlı; ruh ve ifade tarzı ise Avrupai’dir. Şiirde aruz vezni kullanılmakla birlikte, nazım şekillerinde ve konularda büyük yenilikler yapılmıştır. nazmı nesre yaklaştırmışlar, beyit bütünlüğü yerine konu bütünlüğünü esas almışlardır. Bir cümle birkaç dizede/beyitte tamamlanabilir.

Fransız şiirinden alınan sone ve terza-rima gibi şekiller ve serbest müstezat çokça kullanılmıştır. Kafiyede kulak kafiyesi benimsenmiştir. Romanda ve hikâyede batılı anlamda başarılı örnekler verilmiştir. Romanda tahlile ve teferruata yer verilmiş, modern kısa hikayenin ilk örnekleri bu dönemde şekillenmiştir. Roman ve hikâyede olaylar ve kişiler tamamen İstanbul’a, seçkin tabakaya aittir. Romanda realizmden, şiirde parnasizm ve sembolizmden etkilenmişlerdir.

Bu dönemde gazetenin yerini dergiler almıştır: Servet-i Fünun, Malûmat, Mektep, Mütalâa, Hazine-i Fünun, Resimli Gazete…

Şiir, roman, hikâye, tiyatro, tenkit ve hatırat türlerinde başarılı eserler veren Servet-i Fünun temsilcilerinin en tanınmışları, Şiirde Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif; Roman ve hikâyede Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’dur.

Servet-i Fünun edebiyatına katılmayarak gene batılı anlayışla eserler verenler arasında Ahmet Rasim hatırat türü ile, Hüseyin Rahmi Gürpınar İstanbul’u anlatan romanları ile yeni Türk edebiyatını desteklemişlerdir. Servet-i Fünun dergisinin 1901’de kapatılmasıyla topluluk da dağılır.
Rapor Et
Eski 7 Kasım 2009, 16:25

Servet-i Fünun edebiyatı yazarlarının yaşam tarzları nasıldı?

#6 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
bu dönemdeki günlükler
Rapor Et
Eski 7 Kasım 2009, 16:37

Servet-i Fünun edebiyatı yazarlarının yaşam tarzları nasıldı?

#7 (link)
TUZCUAY
Ziyaretçi
TUZCUAY - avatarı
Türk edebiyatında batı medeniyetinin etkisiyle meydana gelen yenilik akımı (1896–1901).

Temsilcileri haftalık Servetifünün dergisinin çevresinde toplandığı için «Servetifünün edebiyatı» da denir.

Edebiyatı Cedide hareketi, Tevfik Fikret`in (1867-1915) Servetifünün dergisinde yazı işlerini üzerine almasıyla (sayı: 256, 7 şubat 1896) başladı; «Edebiyat ve Hukuk» başlıklı tercüme bir yazıda geçen «Fakat bir gün geldi ki 1789 idaresiyle Fransa`da talâk teessüs etti» cümlesinin Fransız ihtilâlini işa ...

Edebiyat-ı Cedide 1896’da Servet-i Fünun dergisini çıkaran şair ve yazarların meydana getirdiği canlı bir akımdır.

İmparatorluğun baskıları sonucu dağılan bu şair ve yazarlar ayrı ayrı bağlı bulundukları fikirleri yaymaya devam etmişlerdir.

Edebiyat-ı Cedide şairleri, yalnız aydınlara seslenmişler, (sanat için sanat) ilkesini benimsemişlerdir.

Fransız romantiklerini, parnasyonleri ve sembolist şairleri örnek almışlardır.
Tevfik Fikret,

Cenap Şahabettin,
1870 yılında Manastır`da doğdu. Askerî okullarda okudu. Askerî Tıbbiyeyi bitirdi. Paris`te ihtisasını tamamladı.

Çeşitli yerlerde hekimlik yaptı. Emekli olduktan sonra Dârülfünun’da Türk Edebiyatı Tarihi derslerini okuttu.

Fransız sembolizmi etkisinde kaldı. Servet-i Fünûn dergisinde yazdı.1934 yılında öldü.

ESERLERİ
İlk şiirleri Tamat adıyla basıldı. Şiirleri, ölümünden sonra "Cenab Şahabettin`in Bütün Şiirleri" adıyla yayımlandı

Halit Ziya Uşaklıgil,

Süleyman Nazif,
Süleyman Nazif Servet-i Fünun şairi. 1869 senesinde Diyarbakır`da doğdu. Babası şair ve tarihçi Said Paşadır.

Tahsile 1874`te Maraş`ta başladı. Maraş`tan Diyarbakır`a döndüklerinde, Nazif rüştiye (ortaokul)de tahsiline devam etti.

1879`da Mardin`e babasının yanına döndüğünde, babasından dersler almaya ve bir ermeni papazından Fransızca öğrenmeye başladı.

1892 yılında babasını kaybettikten sonra, Sırrı Paşanın valiliği sırasında Diyarbakır`da bazı görevlerde bulundu ve 1893 yılında Meclis-

Mehmet Rauf,
12 Ağustos 1875 tarihinde İstanbul`da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Balat`daki mahalle mektebiyle, Soğuk çeşme Askeri Rüştiyesi’nde gören Mehmet Raûf, Bahriye mektebini bitirerek (1893) deniz subayı oldu.

1894`de staj için Girit`e, 1895`de Kiel kanalının açılış merasiminde bulunmak üzere Almanya`ya gönderildi ve dönüşünde Tabya’da elçilik gemilerinin irtibat subaylığına atandı.

Üç kez evlenen (ilki Tevfik Fikret`in halasının kızıdır) ve çeşitli gönül maceraları peşinde sürüklenen Mehmet
Hüseyin Cahit Yalçın tarafından yürütülen bu akım, Serveti-i Fünun dergisini sürdüren, kendilerine Fecr-i Ati’ciler denilen

Ahmet Haşim,

Refik Halid, Hüseyin Rahmi Gürpınar,
19 Ağustos 1864 tarihinde İstanbul`da doğdu. Hünkâr yaveri Mehmet Sait Paşa`nın oğlu olan Hüseyin Rahmi, üç yaşında iken annesinin ölümü üzerine Girit`te bulunan babasının yanına gönderildi.

İlkokula başladı ancak babasının evlenmesi üzerine altı yaşında tekrar İstanbul`a anneannesinin yanına gönderildi ve eğitimine burada devam etti.

Ahmet Mithat ve Ahmet Rasim gibi yazar ve şairler tarafından aynı ilkelerle izlendi.

Her iki grup da eserlerinde Arapça ve Farsça sözcükleri bol bol kullanmışlar ve bu bakımdan genç kuşaklar tarafından şiddetle eleştirilmişlerdir.

Servet-i Fünun Edebiyatını Hazırlayan Siyasal ve Sosyal Sebepler

Avrupai Türk edebiyatının ikinci ve toplu hareketi 1895 yılında, Servet-i Fünûn mecmuasında toplanan genç edebiyatçılar tarafından yapıldı.

Abdülhamit’in saltanat dönemi edebiyatı üç bölümde incelenmektedir:

# Dönem: Tanzimat edebiyatı ile Servet-i Fünûn edebiyatı arası.

# Dönemi: Servet-i Fünûn edebiyatı oluşturur. Bu da ancak beş altı yıl devam edebildi.

# Dönem: Bu dönem Servet-i Fünûn’dan sonra II. Meşrutiyet’in ilanına kadar süren dönem.

Servet-i Fünûn batı etkisindeki Türk edebiyatının II. önemli safhasıdır. Bu edebiyat, Sultan Abdülhamit zamanında doğmuş, gelişmiş ve yine bu devirde son bulmuş bir edebiyattır.

Türk edebiyatı aşağıda bahsedeceğimiz ideolojiler etrafındaki mücadeleleriyle mühim bir rol oynar. Bazen de bizzat hazırladığı bu vakaların kuvvetli tesiri altında kalır.

Gelişen ideolojileri şu başlıklar halinde ele alabiliriz:

• Osmanlıcılık
• İslamcılık
• Medeniyetçilik
• Türkçülük

Her biri cemiyetin ayrı bir realitesini karşılayan bu ideolojilerin etrafındaki mücadele, belki de Modern Türk Edebiyatının asıl tarihini yapar.

Medeniyetçilik ideolojisiyle hareket eden şair ve yazarlardan, Hamit ve Recai zade şu fikirleri ileri sürüyorlardı:

• İslam medeniyeti devrini tamamlamıştır.

• Batıda düşüncesiyle, sosyolojisiyle ve tekniği ile yeni bir medeniyet çıkmıştır.

• Osmanlı devletini bu medeniyet er-geç yıkacaktır.

Bu açıklamalarla Avrupa’nın tablosunu çiziyorlardı. Bu tablo karşısında bizde durum nasıldı?

Bu dönem özellikle imparatorluk üzerinde kötü emeller besleyen, Avrupalı devletlerin bu emellerini gerçekleştirmek için, içte ve dışta çeşitli oyunlar sergilemeye çalıştıkları bir devredir.


İmparatorluk ise, kendisine ‘hasta adam’ gözüyle bakılan devleti bir müddet daha ayakta tutabilmek için birtakım sıkı tedbirler almak zorunda kalır.
Bu dönemin sert görünüş hürriyet anlayışını adeta bir fikri sabit hale getiren bu devir gençlerinde ruhi bir bunalım yaratmıştır.


Özellikle devletin içten ve dıştan maruz kaldığı bu tehlikeleri önleyebilmek için alınan tedbirler, Tanzimatçıların sahip oldukları hürriyet havasına imkân vermiyordu.


Bu imkânsızlık gençleri ruhi bunalımlara sevk ediyordu.1877 Osmanlı-Rus harbinin kötü sonuçlanması üzerine,1876’da açılan Meclis-i Mebus an tekrar kapatılır. Devlet Rumeli’de istiklalini kazanmaya çalışan azınlıklar karşısında bile zayıf duruma düşer.


Dünyayı kaplayan hürriyet, milliyet ve istiklal cereyanlarının, özellikle batılı büyük devletlerin gayretleriyle hızla gelişmesi, devlet yönetimini de bunaltır. Bu yüzden alınan tedbirlerin dozu biraz daha artar.


Kendi tebası olan yabancı toplulukların dıştan desteli isyan teşebbüslerini önleme imkânı daralır. Büyük devletlerin her zengin coğrafyaya sahip olma istekleri gittikçe bir ihtiras halini alır.

Kendi aydınları tarafından bile desteklenme talihini kaybeden imparatorluk yönetiminin alınan bu sıkı tedbirlerin sebebini açıklayamaması, yönetimi gençlerin gözünde tek suçlu durumuna düşürüyordu.


İdealist fikirlerle ortaya çıkan Jön Türklerin dış tehlikeler karşısında tam bir milli bütünlük içerisinde bulunulmak yerine, işi Ermenilerle iş birliği yapacak kadar ileri götürmeleri, yönetimin aldığı tedbirleri daha da arttırmasına yol açar.


Bu arada saray yönetimi içinde, hoşnutsuzluğu gittikçe nefrete dönüşen bu gençleri dış tehlikeler karşısında uyanık olmaya çağıracak tecrübeli ve bilgili kişiler bulunmamaktaydı.
Devletin maruz kaldığı bu tehlikeler karşısında bir kısım münevverler hadiselere kayıtsız kalırken, bir kısmı ise kendisini koyu bir Avrupa perestliğin kucağına atıyordu.


Babıâli’nin nüfusunu Abdülhamit, tamamıyla ortadan kaldırıp, Yıldız’ı hâkim vaziyete getirmiş, iktidar mevkilerine kendine uygun adamları geçirmek suretiyle, mutlak bir disiplin mekanizması kurmuştu.


Bu hâkimiyetini kontrol altında tutabilmek için bir hafiye teşkilatı kurmuştu. Bu öyle yaygınlaştı ki herkes padişaha yaranmak için birer hafiye kesilmişti.

Çizdiğimiz bu siyasi tablonun karşısına medeniyetçiler şu görüşlerini ileri sürdüler:

• Batıdaki düşünceleri, yaşayışları, tekniği aynen almalıyız.

• Bir Avrupalı gibi olursak, onlara benzediğimiz için Avrupalılar bize saldırmazlar.


Medeniyetçiler, daha önce açıkladıkları gibi ‘İslam medeniyeti devrini tamamlamıştır’ derlerken, Avrupalıların (Hıristiyan) medeniyet ve tekniğinin hızla geliştiğini ileri sürmekteydiler.


Hâlbuki şunu unutuyorlardı, hayran oldukları bu medeniyet, bir zamanlar Osmanlı devletinin himmetine muhtaç ve Osmanlı-İslam medeniyeti hayranı idi. Onlar Orta çağ engizisyonunu yaşarken, bizde ilim ve fen canlı bir şekilde devam ediyordu.


Batı; düşüncede, sosyolojide ve teknikte bir gelişme göstermiştir. Ama Servet-i Fünûn gençliğine göre biz bunların hepsini aynen almalıyız. Ama şunu akıl edemediler ki; her milletin düşünce, yaşayış ve sosyal yapısı farklıdır.


Bu bunalımlı ve buhranlarla dolu zor dönem 1908’de son bulur. Devlet yönetimi İttihat ve Terakki cemiyetinin eline geçer. Fakat felaketler zinciri yine de son bulmaz. Devlet İttihat ve Terakkinin tecrübesiz hareketi sonucu Balkan harbinin getirdiği başarısızlıklarla sürüklenir.


Bu edebiyat o dönemin siyasi durumu, anlatırken d belirtildiği gibi, hürriyetsizlik anlayışının o dönem gençlerince bir bunalım olarak görüldüğü devrede kuruldu. Bu dönem, batının sadece edebiyat kaynağı olarak görüldüğü gibi, hürriyet kaynağı olarak ta görüldüğü devredir.


Bu dönemde batıya olan hayranlık had safhaya ulaşmıştır. Bu siyasi dönemde yetişip edebiyat yapmaya çalıştırlar. Böyle bir durum bütün millette doğurduğu hastalık, melankoli, hayattan bezginlik ve kaygısızlık şüphesiz onlarında ruhunda aynı tesiri uyandıracaktı.


Bu cereyanın edebiyatçıları, şark kültüründen evvel ve şark edebiyatından önce batı edebiyatını tanımışlardır. Hatta aralarında bunu bir iftihar vesilesi sayanlar da vardır.


Sosyal meselelerin serbestçe konuşulamayışı, bu hususta kendini göstermek isteyen iradelerin susturuluşu, herkeste bir neme lazımcılık hissi doğurmuştu.


Herkes kendi derdine ve kendi keyfine düşmüş, sosyal sorumluluk duygusu tamamen yok olmuştu. Meseleleri söz söylemek olan edebiyatçılar başka mevzular aramaya başlamışlardı.


Şu fikirleri ileri sürdüler:

a-Avrupa imparatorluk ve derebeylik dönemini aşmıştır.(1789 Fransız ihtilali ile)

b-Avrupa da (bilhassa Fransa’da) burjuvazi adı verdiğimiz şehirlilerle işçiler gibi iki tabaka vardır.

Bu iki tabakanın çekişmesiyle iki edebiyatta buna bağlıdır.

Bizde de benzeri yapılar gerçekleşmediği takdirde, edebiyatımızın gelişmesi mümkün değildir.

==Servet-i Fünun Sanat Anlayışının Başlangıcı==

Tevfik Fikret ve Ahmet İhsan Recai zade Mahmut Ekrem’in talebeleri olmak dolayısıyla onunla yakından temasta idiler. Halid, İzmir’de üstadı eserlerinden tanıyor, hatta görüşüp konuşuyorlardı.

H.Cahit ise daha birleşmeden önce Fikret’i tanıyordu. Kısaca bu edebiyat cereyanı içindekiler birbirlerini daha önceden tanımış ve kaynaşmışlardı.


Servet-i Fünûncuların düzenli tahsil görmeleri, okudukları Avrupai mekteplerde, Avrupalı edipleri yakından öğrenmeleri ve hemen hemen hepsinin orta tabaka ailelerden gelmeleri, onlarda ortak bir sanat zevkinin doğmasına yol açmıştır.

Fakat aynı sanat zevkine sahip olmalarına rağmen bu zevki aksettirişleri farklıdır.

Bu edebiyatta Tanzimat’ta olduğu gibi bir siyasi ve aktif bir fonksiyon yoktur. Aşırı alafrangalılık bu edebiyatın en çok kınanan özelliklerindendir.

Memleket meseleleri ve Anadolu insanının yaşayışı, bazı küçük denemeler dışında bu edebiyatta mevcut değildir.

Yaşadıkları siyasi devir onları hakikatten kaçmalarına, günlük meselelerle ilgilenmemelerine sebep olmuş.

Hüzne düşkünlük ferdiyetçilik gibi duygularını beslemiştir.

Solgun çiçeklerden, düşmüş sarı yapraklardan bahseden ve kadın denince bunun bile veremlisinin makbul sayıldığı bu dönemin özelliği, onların özel hayatlarına girmiştir.

Verem, intihar, kimsesizlik ve inziva, aşkı ölümle neticelenmek, sarı-siyah gibi daha çok hastalığı ve ölümü temsil renkler, karanlık mevzular onların ortak sanat çizgileridir.

Servet-i Fünûn Edebiyatı 1895 yılında başladı. Bu yılın sonlarında Recai zade’nin teşvik ve aracılığıyla, Servet-i Fünûn mecmuasının başmuharrirliği, onun en kıymetli talebesi Tevfik Fikret’e verildi.

Bu sanat çizgisine dâhil olup başka dergilerde (Mektep, Maarif, Hazine-i Fünûn, Mirsat ve Malumat) yazan birçok şair ve yazar Servet-i Fonûnda toplandı.

Hep birden Servet-i Fünûn edebiyatı denilen bir edebi çığırı açtılar.
Servet-i Fünun Edebiyat Anlayışı

• Çağdaş Fransız edebiyatına benzer eserler vermek ve bu eserlerde sanat için sanat anlayışına bağlı kalmaktır.

• Servet-i Fünûncuların örnek aldıkları Fransız yazarları, realistlerle natüralistlerdir. Aynı edebiyatın şiirde yaptığı yeniliklerde kısmen
Ahmet Rasim gazeteci, yazar ve milletvekili.

Posta ve telgraf memuru olan Behaeddin Efendinin oğlu olup, [[1864]] yılında [[İstanbul]]`da doğdu. Doğmadan anne ve babası ayrıldığı için sıkıntılar içinde büyüdü.

Annesinin ve akrabalarının yardımıyla, ilk mektebi sonra da 1883`te [[Darüşşafaka Lisesi]]ni birincilikle bitirdi.

Parnasse, kısmen Symbolisme akımlarının izleri vardır.
• Bu edebiyatın bir diğer özelliği, Avrupa tipi eserler vermek yolunda Tanzimat edebiyatından daha becerikli, daha çalışkan oluşudur.

• Servet-i Fünûncular, kendilerinden önceki Avrupaî Türk edebiyatını hem iptidaî, hem yetersiz buluyorlardı. Onlara göre, Tanzimat edebiyatı: J.-J. Rousseau’dan beş on sayfa,

La Fontaine` den birkaç efsane,
Jean de La Fontaine, Fransız şairi (1621–1695). Orman ve Sular idaresi yöneticilerinden birinin oğlu olan La Fontaine, babasının yerine aynı görevi almıştı; görevi ona çok boş zaman bırakıyordu, ama buradan aldığı para geçimine yetmiyordu.

O da bu yüzden edebiyata atıldı ve her telden çalmağa başladı: şiir, roman, hikâye, güldürü, opera yazdı.

Yazdığı çeşitli eserler kısa bir süre içinde ona ün kazandırdı (özellikle Rabelais ve Boccaccio tarzında yazdığı Hikâyeler); maliye nazırı Fouquet onu

Vefik Paşa`nın Moliere adaptasyonları, sayısı onu geçmediği halde sanat bakımından hiç de başarılı sayılamayacak birkaç hikâye`den ibaretti. Servet-i Fünûncular, Türkiye`ye tam anlamıyla Avrupai bir edebiyat getirdiklerine inanıyorlardı.

Servet-i Fünûncular, herhangi bir halk sınıfına hitap etmekten uzak kalmışlardır. Servet-i Fünûncular, yurt çoğunluğunun bedii-içtimai ihtiyaçlarını düşünmemiş:

Yurdun, İstanbul dışı hayatiyle çok az ilgilenmiş, mevzularını Avrupalılaşmış aydınların hayatından almış ve yine onlar için yazılmış bir salon edebiyatı meydana getirmişlerdir.

• Eserlerini mübalağalı derecede aristokrat bir dille yazmaları, baskısı yüzünden hiç bir sosyal hareketin başına geçmek imkânı bulamayışları; nihayet, karakter bakımından toplumcu olmaktan çok, sanatkâr bir ruh taşımaları, onları daha çok yüksek sanat eseri oluşturma anlayışına bağlı bırakmıştır.

Servet-i Fünun Edebiyatında Dil Anlayışı

• Servet-i Fünûn yazarları, Namık Kemal`den çok, Abdül hak Hamil’in eserlerindeki yeni ve göz alıcı Osmanlı Türkçesini beğenmişlerdir.

• Servet-i Fünûn lisanı fazla külfetli ve aristokrat bir dildir.

Yazılarında süslü cümleler kullanarak, zarif, ahenkli, fakat işitilmemiş kelimeler sıralamak hevesindedirler.

• Onlar, bilhassa Farsça kelimelerin söylenişinde âdeta bir alafrangalık buluyor, Farisî terkiplerle birleşik sıfatları, Fransızca söyleyişleri andırdıkları ve herkesçe bilinmeyen sözler oldukları için, zevk ve hevesle kullanıyorlardı.

• Fransızcada rastladıkları Neige d`or (Altın kar) terkibini Farsça, berf-i zerrin ifadesiyle, Frisson iamineux (Işıklı titreyiş) terkibini, lerze-i rûşen şekliyle Farisîleştirmekte özel ahenk buluyorlardı.

• Dilde milliyetçilik hareketlerinin kuvvetli bir çığır halini almadığı o devirde, halk Türkçesinin inceliklerini bilmeyen Servet-i Fünûncular için, Servet-i Fünûn dilinden başka bir lisan kullanmak kolay değildi.

• Servet-i Fünûn lisanı, sade Türkçe bakımından zararlı olmuş, fakat edebiyat sanatının gelişmesine ve daha zengin bir ifade vasıtası bulmasına hizmet etmiştir.

• Fikret`in, Cenab`ın, Süleyman Nazif`in şiir ve nesirlerinde örneklerini gördüğünüz ve Halid Ziya`nın yazılarında süslü cümleleriyle karşılaştığınız Servet-i Fünıın dili, sanatkârlarının zevkle, hatta sevgiyle kullandıkları bir lisandı.

• Bu dil, aşırı bir şekilde Farisî terkipleri ve birtakım Edebiyat-ı Cedîde vasf-ı terkibîleri ile, yani Fars kaidesiyle yapılan birleşik sıfatlarla süsleniyor, kolaylığını, ahengini ve akıcılığını bu güzel, fakat yabancı unsurlardan alıyordu.

• Zaman zaman: Saat-ı semenfâm = Yasemin renkli saatler gibi, devrin klasik lisan kurallarına ve klasik söyleyiş mantığına aykırı olarak yapılan bu yabancı terkiplerin Servet-i Fünûn diline -bütün itirazlara rağmen- bir vecize zarifliği ve bir vecize zenginliği verdiği meydandadır.

10. Servet-i Fünûn Edebiyatı`nın en önemli başarısı, edebiyat türlerinde yaptığı yeniliklerde ve bu türlere daha Avrupaî bir görüşle bakmasındadır.

Bu sebeple, Edebiyat-ı Ceride’yi, belli başlı edebiyat türlerine göre gözden geçirmek yoluyla tanıtmak daha yerinde olur....
Servet-i Fünun Şiiri

• Edebiyat-ı Cedide şiiri, gerek dil, gerek şekil, gerek şiir anlayışı bakımından Tanzimat şiirinden epey farklıdır. Servet-I Fünûn şiirinde her şeyden önce, bir musiki zevki ve kuvvetli bir musiki lisanı vardır.

Bu lisan, dış musikisi, vezin ve şekil kusurluğu bakımından en ziyade Fikret`in nazmında gelişmiş; iç musikisi, yani doyurucu şiir olabilmek özelliğini de en çok Cenab`ın şiirlerinde göstermiştir.

• Edebiyat-ı Cedide şairleri, açık ve kapalı hecelerden kurulu Türkçeye Divan edebiyatı yüzyıllarının kazandırdığı üçüncü heceyi, yani, uzun heceyi mısralarında Türkçenin tabiî bir sesi gibi kullanmışlardır.

• Servet-i Fünûn şairleri, aruzun Türk dili musikisine en uygun kalıplarına zevkle ve ihtimamla seçerek kullanmış, Türkçeyi bu vezinlere yerleştirmekte ustalık göstermişlerdir.

• Edebiyat-ı Cedide şairlerinin nazım şekilleri bakımından yaptıkları değişiklik, Avrupa şiirinin klasik bir nazım şekli olan sonnet`yi kullanmaları ve yine aruz vezniyle bir serbest nazım hareketi yapmalarıdır.

• Onların, Divan şiirindeki müstezat şeklini genişleterek yaptıkları bir serbest nazım cereyanı, bilhassa Fikret ve Cenab gibi şairler tarafından başarıyla yürütülmüştür.

• Kafiye anlayışları da şekilden çok ses benzerliğine dayanır. Servet-i Fünûncular bu anlayışı, Recai zade Ekrem`in, kafiye göz için değil, kulak içindir• cümlesiyle ifade ediyorlardı.

• Divan şiirinde bir mısra, ya da bir beyitte tamamlanan manzum cümle anlayışı da, kesin olarak Servet-i Fünûncular tarafından değiştirilmiştir.

Bir sözün bir beyitte başlayıp, diğer bir -veya birkaç- beyit boyunca devam ederek, bir başka beytin ortalarında bitmesi tarzındaki serbest söyleyişi, kesin olarak -ve âdeta kendi şiirlerinin karakteristik vasfı halinde- tatbik eden şairler, Servet-i Fünûn şairleridir.

• Edebiyat-ı Ceridecilerin şiirde yaptıkları diğer bir yenilik de, onun mevzuunu genişletmiş olmalarıdır: Şiirimizde önce Hamit’in eserlerinde başlayan bu çeşitlilik, Servet-i Fünûncuların elinde hızla yayılmış ve Türk dilini hayatın iyi, kötü, çirkin, güzel, her hali, her duygusu, her düşüncesi, her sesi, her hadisesi için.

Şiir söylemek yolunda bir gelişmeye ulaştırmıştır. Ancak bu çeşitlilik, şiirleşen heyecanların yüceliğine engel olmamış, Servet-i Fünûncular, adî duyguları, adî sözlerle söyleyip, şiiri bayağılığa düşürmemişlerdir.
Servet-i Fünun Hikâye ve Romanı

• Bu edebî tür, daha Tanzimat yıllarında bile, yeni şiirin gördüğü ölçüde itiraz görmemiş, bünyesindeki Avrupaî yenilikleri Türk hayat ve edebiyatına daha kolay kabul ettirmiştir.

Bunun başlıca sebebi, gazeteciliğin kuruluşundan beri edebiyatta nesrin daha geniş bir rağbet görmesi, nazmın ise hemen yalnız şiirde kullanılan bir ifade vasıtası haline gelmesidir.

• MOLIERE (1622–1673) Fransız oyun yazarı ve oyuncu. Moliere, sarayın döşemelerini yapan bir mobilyacının oğluydu. Paris`in en iyi okullarından College de Clermont`da öğrenim gördü.

1643`te Illustre- Theatre adlı bir tiyatro topluluğu kurdu, sahne adı olarak Moliere`i seçti. Moliere`in bilinen ilk yapıtları, 1655`te Lyon`da sahnelenen L`Etourdi ou contretemps (oynanışı Savruk, 1876; yayımlanışı Şaşkın yahut Beklenmedik Engeller, 1944). Moliere ve topluluğunun ilk başarılı temsili is

Roman, Türk edebiyatında âdeta yepyeni bir edebî tür diye karşılanmış, onun, eski ve manzum Şark hikâyelerinin yerini aldığı, muhafazakârlarca fark edilmemiştir.

Bu sebeple, önce tercüme eserlerle başlayan Avrupaî Türk romanı, kısa zamanda telif eserlerin yazılmasını teşvik eden, geniş bir rağbet görmüştür.

• Servet-i Fünûn romancıları arasında ilköğrenimlerinden beri, Avrupa dillerini ve edebiyatlarını öğrenmiş bulunanlar vardı.

Bunlar, roman zevkini ya doğrudan doğruya Batı edebiyatından yahut yine Batı tesiri altında gelişen Tanzimat romanından almış bulunuyorlardı.

Yeni romancılar, eski Türk edebiyatına zevk, şekil ve edebî anlayış bakımından bağlı bulunmadıkları için, Türkiye`de Avrupaî roman ve hikâyenin gelişmesi yolunda tam bir cesaretle ve geriye bakmadan çalışabilmişlerdir.

• Tanzimat`ın hikâye ve romanı, Fransız romantiklerinden biraz da realistlerden örnek almıştı. Servet-i Fünûn romancılarına örnek olanlar da, genel olarak realist ve natüralist Fransız edebiyatıyla, yine Fransa`da bir psikolojik roman çığırı açan yazarlardır.

• Batı`ya dönüşün kuvvetli oluşu ve eski Doğu`dan hatıra taşımayışı yüzünden, Servet-i Fünûn romanının yalnız roman mimarîsi değil, hayatı ve kahramanları da biraz Avrupaî dir.

Bununla beraber, Edebiyat-ı Cedide romancılarının roman dünyamıza içinde bulundukları sosyal hayattan bazı kuvvetli tipler ve sahneler getirdikleri inkâr olunamaz.

Halid Ziya`nın Mai ve Siyah romanındaki Ahmet Cemil tipi, Aşk-ı Memnu`daki Firdevs Hanım, Nihal ve Bihter, o devir İstanbul`unda yaşamışlardı.

• Servet-i Füsun’un küçük hikâyesi, daha çok, Sami Paşazade Sezai’nin ulaştığı merhaleden harekete geçmiş durumdadır. Servet-i Fünûn yazarlarının kitaplar dolusu küçük hikâyeler yazmaları çok önemlidir,

Bu yazarların yaşadıkları çağlar, Türkiye`de küçük hikâye edebiyatının altın devri sayılır.

Küçük hikâyenin, yazarlar ve okuyanlar arasında gördüğü rağbet, Servet-i Fünûn`dan sonra da yeni birtakım küçük hikâyecilerin yetişmesini sağlamıştır.

Ek bilgi
Edebiyat-ı Cedide
Roman olmuş veya olması muhtemel olayların anlatıldığı uzun yazılardır.

İlk örneklerini 15.y.y. da Fransız yazar Rabelais vermiştir. Ancak asıl niteliklerini Romantizm ve Realizm akımları döneminde kazanmıştır.

Roman belli bir olay etrafında gelişir ve olaylar ayrıntılarıyla anlatılır. Çoğu zaman şahıs kadrosu geniştir. Kişiler ayrıntılı olarak tanıtılır. Çevrenin tanıtımına özen gösterilir.

Türk edebiyatında batı medeniyetinin etkisiyle meydana gelen yenilik akımı (1896–1901). Temsilcileri haftalık Servetifünün dergisinin çevresinde toplandığı için "Servetifünün edebiyatı" da denir.

Edebiyatı Cedide hareketi, Tevfik Fikret`in (1867–1915) Servetifünün dergisinde yazı işlerini üzerine almasıyla (sayı: 256, 7 Şubat 1896) başladı;

«Edebiyat ve Hukuk» başlıklı tercüme bir yazıda geçen «Fakat bir gün geldi ki 1789 idaresiyle Fransa`da talâk teessüs etti» cümlesinin Fransız ihtilâlini işaret ettiği gerekçesiyle Abdülhamit II sansürü tarafından Servetifünun`un kapatıldığı tarihe (16 Ekim 1901) kadar devam etti…

Edebiyatı Cedide topluluğunun meydana gelişini, Tanzimat edebiyatının son dönem sanatçılarından Recai zade Mahmud Ekrem (1847–1914) çevresinde meydana gelen edebiyat yeniliği tartışmaları hazırladı:

Hasan Âsaf`ın «Burhan-ı Kudret» şiirinin Musavver Malûmat dergisinde yayımlanmasından sonra, bu şiirde geçen abes ve muktebes kelimelerinin kafiye olup olamayacağı konusu, eski ve yeni edebiyat anlayışlarına bağlı olanlar arasında geniş bir tartışmaya yol açtı.

Eski edebiyat taraftarları, Arap alfabesine göre bu kelimelerin sonlarındaki «s» harflerinden ilk ise, ikincisi sin olduğu için kafiyenin söz konusu olamayacağını ileri sürdüler. Hasan Âsaf kendisini, «Kafiye göz için değil, kulak içindir» diyen Recai zadenin düşüncelerine dayanarak savundu.

Recaizade Ekrem, Maarif dergisinde, «Sanat müşkül ise de Muaheze Asan değildir» başlıklı yazısıyla, kafiyenin yazılışa göre değil, sese göre olması gerektiği görüşünü ileri sürmüştü.

Tartışmanın genişlediği bir sırada, Recai zade’nin tavsiyesiyle Servetifünun dergisinin başına Galatasaray sultanisinde öğrenci olan Tevfik Fikret getirildi.

Recai zade’nin görüşlerini destekleyen genç yazarlar eserlerini bu dergide yayımlamağa başladılar.

Tevfik Fikret`in şiir tenkit yazılarını Cenab Şahabeddin`in (1870–1934) şiirleri, Hüseyin Cahit`in (Yalçın) [1874–1957], Hüseyin Suad`ın (Yalçın) [1867–1942], Hüseyin Siret`in (özsever) [1872–1959],

Müftü oğlu Ahmed Hikmet`in (1870–1927), Mehmet Rauf`un (1875–1931), Ahmed Şuayib`in (1876–1910) v.d.nin şiirleri ve yazıları takip etti. Bu yazarların meydana getirdiği yeni edebiyat anlayışı, Edebiyatı Cedide diye adlandırıldı.

Edebiyatı Cedide akımında Fransız edebiyatının geniş etkisi görülür. Şiirde sembolizm ve Parnasçılık, roman ve hikâyede realist ve natüralist akım Edebiyatı Cedidecileri etkiledi.

Abdülhamit II`nin istibdat yönetimi sırasında eser veren Edebiyatı Cedideciler, toplum meseleleriyle ilgilenmekten uzaklaştılar. «Sanat için sanat» düşüncesini benimsediler; aydınlar için yazdılar.


DİL VE ÜSLÛP

Edebiyatı Cedide yazarları geniş halk kütlelerine hitap etmek isteyen, halkı edebiyat yoluyla eğitmeyi amaç edinen Tanzimat yazarlarının dil anlayışından ayrılırlar.
Eserlerinin dil bakımından başlıca özellikleri şunlar oldu:

1. Lügatlerden, yaygın olmayan Arapça ve Farsça kelimeler bularak kullandılar (nahcir, tiraje v.b.);

2. Arapça ve Farsça köklerden, Arap ve Fars dillerinin kurallarına göre yeni kelimeler türettiler (mükevkep, nevin v.b.);

3. Yabancı kurallara göre anlam bakımından yeni tamlamalar yaptılar (Havf-ı siyah, Saat-ı semenfam v.b.);

4. Yeni bileşik sıfatlar (vasf-ı terkibi) türettiler (tehi-baht, hayat-endiş v.b.);

5. Fransızca`dan bazı deyimleri çevirerek kullandılar (el sıkmak, dest-i izdivaç talep etmek v.b.).

Edebiyatı Cedidenin üslûp özelliklerinin başında sözdizimiyle ilgili yenilikler gelir. Bunların başlıcaları da şunlardır:

1. Cümle sonlarında fiil çekimlerinin aynı şekilde tekrarlanmasından kaçınılarak, değişik zamanlar kullanılır; fiil cümlelerinin yanında fiilsiz cümlelere, isim cümlelerine yer verilir;

2. Cümle içinde bağ fiiller, bağlama edatları kullanılmadan kesik ifadelere başvurulur;

3. Bazen sıfatlar ismin sonuna getirilir;

4. Ara yere küçük cümleler sokularak cümle ikiye bölünür;

5. Mastarlar tek başlarına cümle gibi kullanılır;

6. Cümlenin içinde pekiştirme amacıyla «evet» sözüne yer verilir.

Bunlardan başka özellikle şiirde şu üslûp yenilikleri görülür:

1. Cümleler mısra veya beyit sonunda bitmeyerek devam eder;
2. Fiilsiz cümleler kullanılır;

3. Mısradan mısraa geçen uzun cümleler arasına küçük cümlelerden yapılmış mısralar katılır;

4. Karşılıklı konuşma cümlelerine yer verilir;
5. «ve» edatı, «ah», «of» ünlemleri sık sık kullanılır.


ŞİİR

Edebiyatı Cedide şiiri, Tanzimat edebiyatında biçim ve öz bakımından başlayan batılılaşmayı geliştirdi. Özellikle Abdül hak Hamil’in (Tarhan) [1852–1937] ve Recaizade Ekrem`in Türk şiirine getirdikleri yenilikleri devam ettirdi.

Edebiyatı Cedide şiiri, Tanzimat şairlerinin divan şiiri ile Fransız şiirinin nazım şekillerini bir arada kullanmalarına karşılık, divan şiirinin nazım şekilleriyle meydana getirilen ilk denemelerden sonra bu şekillerden uzaklaştı. Edebiyatı Cedide şairleri şu nazım şekilleriyle eser verdiler:

1. Fransız şiirinden alınan şekiller (msl. Sone’ler);

2. Divan edebiyatından alınan ve değiştirilerek Fransız şiirin-deki serbest nazım örneklerine yaklaştırılan serbest müstezat;

3. Divan şiirinde de, Fransız şiirinde de bulunmayan ve kafi yelemede kolaylık sağlayan yeni şekiller.

Edebiyatı Cedide şiirinde kesin olarak gerçekleştirilen yeniliklerden biri, anlamın bir beyitte tamamlanması geleneğinin yıkılmasıdır.

Böylece şiirin içinde parçalar halinde kalan güzellik anlayışından kurtulmak ve şiirde bütünlük kurmak mümkün oldu.

Bu şiir, kafiyenin göz için değil, kulak için olması gerektiği anlayışına dayandı. Genellikle aruz veznini kullanan edebiyatı cedide şairleri, kelimelerin söyleniş değerine önem verdiler;

Türkçe kelimeleri Arapça ve Farsça kelimelere benzeten imaleleri elden geldiği kadar azalttılar.

Batı edebiyatı örneklerine dayanarak, şiir konularını büyük ölçüde genişlettiler. Bu dönemde Tanzimat edebiyatına ait olan, «her güzel şeyin şiire girebileceği» şeklindeki anlayış değiştirildi.

«Güzel» olmayan konular da şiirde işlenmeğe başlandı. Hayattan alınan basit olaylar şiir konusu oldu. Fakat çoğunlukla ferdi duygulara, hayallere yer verildi: aşk, tabiat ve aile hayatı başlıca temalardı.

Tanzimat şiirinin yöneldiği metafizik ve sosyal temalar pek az kullanıldı. Bu arada aşk teması, romantik anlayışla işlendi; tabiat sübjektif açıdan anlatıldı.

Bu şiirde aile hayatına ait duygular, toplum hayatından uzaklaşmamanın ifadesi olarak, şairlerin özel hayatlarına kapanma eğilimlerini dile getirdi.

Edebiyatı Cedide şairleri çevreden ve gerçeklerden kaçış düşüncesine bağlıdır. Yalnızlık, sükûnet ve inziva istekleri marazi bir duygulanış ve hayal tarzı meydana getirdi.

Hayal ile hakikat arasındaki çatışma edebiyatı cedide şiirinin en çok işlenen konularından biridir.

Bu çatışmanın aşkta ve hayatta daima hayal kırıklığına yol açtığı anlatılır, önemli temalardan biri de maddilik-manevilik çalışmasıdır.

Edebiyatı cedideciler maddi hayattan nefret ettiklerini belirtirler; gerçek hayattan uzaklaşarak hayal dünyasına ve tabiata sığınırlar.

Aşkta kadınların maddi isteklerinden tiksindiklerini anlatırlar. Hüzün ve ıstırap duygusuna geniş yer verirler. Hastalık ve tasayı geniş ilham kaynaklarından biri olarak kullanırlar.

Edebiyatı Cedide şiirinin başlıca temsilcileri Tevfik Fikret, Cenab Şahabeddin, Hüseyin Siret, Hüseyin Suad, Ali Ekrem (Bola yır) [1867–1937],

H. Nâzım (Ahmed Reşit Rey) [1870–1955], Süleyman Nesib (Süleyman paşazade Sami) [1866–1917], Süleyman Nazif (1869–1927), Faik Âli (Ozansoy) [1876–1950], Celâl Sahir`dir (Erozan) [1883–1935].

Edebiyatı Cedide şiirinin Cenab Şahabeddin ile birlikte en önemli temsilcisi olan Tevfik Fikret, bu şiirin özelliklerini meydana getiren bütün yenilikleri kendi eserine uygulamıştır:

söyleyişin tabii ve yer yer sade bir nesir yapısı kazanması, şekil ve kafiyenin serbestleşmesi, kelime çeşitleriyle fiil kiplerinin değişik kullanılışları sonucunda aruzun tabiileşmesi gibi...

Tevfik Fikret`in edebiyatı cedide dönemindeki şiirleri ferdi duygulara, tabiata, yaşanmış hayat sahnelerine dayanır ve romantik-lirik bir nitelik taşır.

Fransız edebiyatının ve çağdaş akımların (sembolizm, parnasçılık) etkisini tanıyan Cenab Şahabeddin`in şiiri özenli bir müzikaliteye dayanır, istiarelere ön planda yer verir.

Aşk ve tabiat temalarını işler. Alafranga yaşayıştan gelen zevk özellikleri gösterir.

Tevfik Fikret ile Cenab Şahabeddin`in getirdiği yenilikleri devam ettiren edebiyatı cedidecilerden Hüseyin Siret, şiirinin hasta lirizmi ile dikkati çeker.

Hüseyin Suad zaman zaman maddileşen bir aşkla birlikte içine kapanık marazi bir duygululuğu dile getirir.

Namık Kemal`in oğlu olan Ali Ekrem, ferdi duygular yanında, konusunu 1877 yunan savaşından alan ve köylü-asker bir kahramanı canlandıran Vasiyet şiiriyle dikkati çeker.

Şiirlerinde H. Nâzım takma adını kullanan Ahmed Reşid, Recaizade Ekrem ile Abdül hak Hamit’in geniş etkisi altındadır. Dar çerçeveli bir lirizmi, oldukça karışık bir ifadeyle dile getirir.

Süleyman Nesib takma adıyla tanınan Süleyman paşazade Sami`nin şiirlerinde, aşk temasının yanı sıra, başkalarının dertlerine karşı beslenen acıma duygusu da geniş ölçüde yer alır.

1908`den sonraki eserlerinde milli heyecana, sosyal konulara yönelen ve asıl ününü bunlarla yapan Süleyman Nazif`in, edebiyatı cedide dönemindeki şiirlerinde romantik duygu ve hayaller hâkimdir.

Faik Âli`nin edebiyatı cedide dönemi şiirlerinde kadın ve aşk, hüzün veren tabiat manzaraları, karamsarlık v.b. temalar ağır basar.

Edebiyatı Cedide topluluğunun en genç üyesi olan Celâl Sahir`in bu dönemdeki şiirlerinde ise hasret duyguları ve cana yakın bir samimiyet görülür.


ROMAN VE HİKÂYE

Türk edebiyatına Tanzimat`tan sonra giren yeni türlerden olan roman ve hikâye, edebiyatı cedide devrinde gelişti ve ilk usta romancılar bu devirde yetişti. Edebiyatı Cedide dönemindeki roman ve hikâye başlıca şu özellikleri gösterir:

1. Yazarlar realizm ve natüralizm akımlarının etkisindedir;

2. Anlatım tekniği Tanzimat edebiyatına göre daha gelişmiştir;

3. Batı edebiyatından alınan metotla yerli hayata ait olaylar anlatılırken zaman zaman batı hayatından aktarılan olaylara ve kişilere de yer verilmiştir. Çoğunlukla İstanbul`da geçen olaylar anlatılmıştır;

4. Kahramanlar genellikle aydınlar arasından seçilmiştir; okuyucu kütlesi de aydınlardır;

5. Kahramanlar arasında kadın ile erkek aynı seviyededir. Tanzimat edebiyatındaki cariye, odalık v.b. gibi kadın tipleri ve zavallı, hain, ahlâk düşkünü v.b. kadın karakterleri yerine, erkeklerin karşısında kendi varlık ve kudretlerini bilen tipler canlandırılır;

6. Konuşma dilinden uzaklaşan bir anlatım kullanılmıştır; Arapça, Farsça kelime ve tamlamalara geniş ölçüde yer verilmiştir; cümle yapısında Fransızca`nın kuruluşuna uygun sözdizimi özellikleri görülür; üslûp özellikle tasvirlerde çok süslüdür.

Edebiyatı Cedidenin roman ve hikâye alanında eser veren yazarları Halit Ziya Uşaklıgil (1866–1945), Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Müftü oğlu Ahmed Hikmet, Saffeti Ziya`dır (1875–1929).

Halit Ziya Uşaklıgil, daha önce Cambaz Kız hikâyesinin çıktığı Servetifünun (sayı: 109) dergisinde, edebiyatı cedide topluluğuna katıldıktan sonra Mai ve Siyah romanını yayımladı.

Edebiyatı Cedidenin öz ve biçim bakımından bütün özelliklerini toplayan bu eser, romantik çizgiler taşıyan bir kahramanın (Ahmet Cemil) çevresinde gerçekçi özelliklere de yer vermektedir.

Halit Ziya`nın edebiyatı cedide döneminde Servetifünun dergisinde tefrika edilen diğer eserleri Aşk-ı Memnu («Yasak Aşk») ye Kırık Hayatlar`dır.

İstanbul`da hazır yiyici ve alafrangalık düşkünü zümrenin hayatını anlatan Aşk-ı Memnu, kuvvetli tekniği ve psikolojik tahlilleriyle yazarın en başarılı eseri sayılır.

Servetifünun`un kapanması üzerine yayımı yarım kalan Kırık Hayatlar, orta ve yoksul tabakadan kahramanların serüvenini günlük hayatın tabiiliği içinde anlatan bir töre romanıdır.

Halit Ziya`nın edebiyatı cedide döneminde yazdığı hikâyeleri (Bir Yazın Tarihi [1900], Solgun Demet [1901]) genellikle halk tabakasının hayatını ve halk tiplerini canlandırır. Bunlar, hikâye türünün sekil özelliklerini geliştiren eserlerdir.

Edebiyatı Cedide romanında psikolojik tahlile en geniş yeri veren Mehmet Rauf, Eylül (1900) adlı eserinde varlıklı ailelere mensup kahramanlar çevresinde geçen bir aşkı, Halit Ziya`dan daha sade ve özenti-siz bir dille anlatır.

Hüseyin Cahit de Servetifünun`da yayımlanan Hayal içinde romanında ruh tahlillerine yer verir.

Hayatı Muhayyel (1897), Hayatı Hakikiye Sahneleri (1910) adlı kitaplarında topladığı hikâyelerinde halktan kimselerin hayatına pek az eğilen Hüseyin Cahit, öteki edebiyatı cedide yazarlarından daha sade ve yapmacıksız bir dil kullandı.

Ahmed Hikmet Müftü oğlu’nun Haristan (1901) adlı kitabında topladığı hikâyeleri daha çok şairane sözlerle kurulmuş, özentili mensur şiirlerdir. Süslü bir üslûpla, olağanüstü olayları anlatır.

Servetifünun`da tefrika edilen (1896–1897) Salon Köşelerinde romanıyla tanınan Saffeti Ziya, bu eserinde, İstanbul`daki yabancıların, onlarla ilişkisi olan sosyetenin, salon hayatının geniş bir tasvirini yapar.

EDEBİYAT TARİHİ VE TENKİT

Edebiyatı Cedide yazarları batı edebiyatıyla yakından ilgilendiler. Özellikle örnek tuttukları Fransız edebiyatıyla ilgili incelemeler yayımladılar.

Bunlar arasında Halit Ziya Uşaklıgil`in roman sanatının tarihi ve özellikleriyle ilgili Hikâye (1889) adlı eseri, Servetifünun`da yayımlanan Alphonse Daudet hakkındaki incelemesi, Mehmet Rauf`un Paul Bourget üstüne yazısı sayılabilir.

Ahmed Şuayıp`ın Hayat ve Kitaplar (1900) adlı eserinde de Taine ve Flaubert başta gelmek üzere bazı batılı yazarlar hakkındaki incelemeler toplanmıştır.

Edebiyatı Cedide devrinin belli başlı tenkit yazılarından bir kısmı Muallim Naci ile Recaizade Ekrem arasında Demdeme dolayısıyla meydana gelen tartışmayı devam ettirdi.

Yeni edebiyata yöneltilen saldırılar yüzünden doğan tartışma konularından biri de dekadanlıktır. Bu tartışmalarda edebiyatı cedide akımını hararetle savunan Hüseyin Cahit tenkit yazılarını Kavgalarım (1910) adlı kitabında topladı.

Tevfik Fikret ve Cenab Şahabeddin`in Servetifünun dergisi, Tarik gazetesi v.d.`deki tenkit yazıları ile edebiyat sohbetlerinden başka bu dönemin edebiyat tartışmalarına İsmail Safa`nın Mülâhazat-ı Edebiye (1897), Lütfi Fikri`nin Tecrübe-i İntikal: Duhter-i Hindu (1900) gibi eserlerinde rastlanır.

Türkler`in tarih boyunca oluşturdukları sözlü ve yazılı edebiyat geleneğini ve bu geleneğin ürünlerini içerir. Türk edebiyatı tarihsel gelişimi içinde üç ana bölümde incelenmektedir:

İslamlık`tan önceki Türk edebiyatı, İslam uygarlığı etkisinde gelişen Türk edebiyatı, batı uygarlığı etkisinde gelişen Türk edebiyatı.

Bu sınıflandırma Türkler`in girdikleri din ve kültür çevrelerinin belirleyici etkisi göz önüne alınarak yapılmıştır.

Bu çalışmaları her vakit istifade ettiğim “Türkçe bilgi” konularını özümseyen ilgili bilgi birikimlerinden faydalanarak bu sayfaya faydalı olur mülahazasıyla iktibas yapılmıştır. İlgi duyan ve okuyan arkadaşlara, ayrıca katkı sağlayanlara teşekkürler ediyorum
Rapor Et
Eski 31 Aralık 2009, 10:17

Servet-i Fünun edebiyatı yazarlarının yaşam tarzları nasıldı?

#8 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
serveti funun edebiyatının önde gelen yazarlarının yetişme tarzları nasıldır????
Rapor Et
Eski 8 Eylül 2011, 17:46

Servet-i Fünun edebiyatı yazarlarının yaşam tarzları nasıldı?

#9 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
Serveti Funun dönemınde önde gelen yazarlar ve şirler kımdır ?
Rapor Et
Eski 20 Aralık 2011, 22:03

Servet-i Fünun edebiyatı yazarlarının yaşam tarzları nasıldı?

#10 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
hüseyin cahit yalçına göre servetifünun başarılı sayılmamasının nedenleri nelerdir?
Rapor Et
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Hızlı Cevap
Kullanıcı Adı:
Önce bu soruyu cevaplayın
Mesaj:








Yeni Soru
Sayfa 0.547 saniyede (90.74% PHP - 9.26% MySQL) 17 sorgu ile oluşturuldu
Şimdi ücretsiz üye olun!
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 06:21
  • YASAL BİLGİ

  • İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan MsXLabs.org forum adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre tüm kullanıcılarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. MsXLabs.org hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) iş günü içerisinde MsXLabs.org yönetimi olarak tarafımızdan gerekli işlemler yapıldıktan sonra size dönüş yapılacaktır.
  • » Site ve Forum Kuralları
  • » Gizlilik Sözleşmesi