Hoş geldiniz sayın ziyaretçi Neredeyim ben?!

Web sitemiz; forum, günlük, video ve sohbet bölümlerinin yanı sıra; Skype ile ilgili Türkçe teknik destek makaleleri, resim galerileri, geniş içerikli ansiklopedik bilgiler ve çeşitli soru-cevap konuları sunmaktadır. Daima faydalı olmayı ilke edinmiş sitemize sizin de katkıda bulunmanız bizi son derece memnun eder :) Üye olmak için tıklayınız...


Sohbet (Flash Chat) Forumda Ara

Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?

Bu konu Soru-Cevap forumunda Misafir tarafından 30 Ocak 2011 (16:41) tarihinde açılmıştır.FacebookFacebook'ta Paylaş
43783 kez görüntülenmiş, 63 cevap yazılmış ve son mesaj 29 Nisan 2014 (08:25) tarihinde gönderilmiştir.
  • 5 üzerinden 3.12  |  Oy Veren: 43      
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın:    « Önceki Konu | Sonraki Konu »      Yazdırılabilir Sürümü GösterYazdırılabilir Sürümü Göster    AramaBu Konuda Ara  
Eski 12 Mart 2012, 16:58

Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?

#21 (link)
MsXLabs Üyesi
kuu - avatarı
uluğ beyin hiç eseri yok mu ?
Rapor Et
Reklam
Eski 31 Mart 2012, 15:11

Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?

#22 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
bende de tek bir eserinin adı var oda Zic-i Uluği yani bir cetvelin ismidir.
Rapor Et
Eski 23 Nisan 2012, 17:32

Cvp: Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?

#23 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
uluğ bey matematik hayatına neler kazandırmışş????
Rapor Et
Eski 23 Nisan 2012, 18:48

Cvp: Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?

#24 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
çok acil uluğ beyin matematik ile ilgili çalışmaları
Rapor Et
Eski 23 Nisan 2012, 19:13

Cvp: Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?

#25 (link)
biligi istiyor
Ziyaretçi
biligi istiyor - avatarı
Matematikle ilgili eserler incelendiğinde; birinci grup olarak, Eski Yunan matematikçilerinden Tales (Thales M.Ö. 624-547), Pisagor (Pythagoras M.Ö. 569-500), Zeno (M.Ö. 495-435), Eudexus (M.Ö. 408-355), Öklid (Euclides M.Ö. 330?-275?), Arşimet (Archimedes M.Ö. 287-212), Apollonius (M.Ö. 260?-200?), Hipparchos (M.Ö. 160-125), Menaleas (doğumu, M.Ö. 80) İskenderiyeli Heron (? -M.S.80)antanus, adıyla da tanınır, 1436-1476), Cardano (1501-1596), René Descartes (1596-1650), Pierre de Fermat (1601-1665), Blaise Pascal (1623-1662), Isaac Newton (1642-1727), Leibniz (1646-1716), Mac Loren (1698-1748), Bernoulli’ler (Bu aileden sekiz ünlü matematikçi vardır. Bunlar; Jean Bernoulli l667-1748, Jacques Bernoulli 1654-1705, Daniel Bernoulli 1700-1782…), Euler (1707-1783), Gespard Monge (1746-1818), Lagrange (1776-1813), Joseph Fourier (1768-1830), Poncolet (1788-1867), Gauss (1777-1855), Cauchy (1789-1857), Nikolay İvanoviç Lobaçevski (1793-1856), Abel (1802-1829), Boole (1815-1864), Riemann (1826-1866), Dedekind (1831-1916), Henri Poincaré (1854-1912) ve Cantor (1845-1918) ile bunların çağdaşlarının adları belirtilir Bu bilginlerin adlarını ve matematikle ilgili sistem, teorem ve kavramlarını her kademedeki orta dereceli okul ile üniversite ve dengi okul matematik kitaplarında görmek mümkündür.

Yukarıda; birinci grup olarak belirttiğimiz; Eski Yunan (Antik çağ, Grek) matematikçileri; M.Ö. 8. yüzyıl ile M.S. 2. yüzyıl arasında, ikinci grup olarak belirttiğimiz Batı Dünyası matematikçileri ise, 16. ile 20. yüzyıl arasında yaşamışlardır: Burada akla şöyle bir soru gelmektedir. 16. yüzyıldan önceki zaman içerisinde matematik konularında hiçbir araştırma ve çalışma olmamış mıdır? Özellikle, islamiyetin ilk yılları olan 7. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında yaşamış olan Türk-İslam Dünyası matematik bilginlerinin varlığı ve çalışmaları görmezlikten gelinmiştir.Ortaçağ Avrupasında ne ve niçin soruları sorulamazdı,din adamları bilimle uğraşan insanları çeşitli şekillerde cezalandırırlardı.Bu nedenle ortaçağda bilim avrupada gelişmemiştir.Bilim daha çok islam dünyasında gelişmiştir.Coğrafi keşifler başladığı vakit avrupalı halkın papaya inancı kalmamıştır. Çünki papa dünyanın düz bir tepsi olduğunu savunuyordu.coğrafi keşifler başladığında ise bunun yalan olduğu ortaya çıktı.Halk okullar açmaya başladı,bilim avrupada gelişmeye başladı.

Gerçek olan şu ki; Türk-İslam Dünyası matematikçileri, yukarıda birinci grup olarak adlarını belirttiğimiz Eski Yunan bilginlerinin ortaya koyup, yeterli çözüm getiremedikleri, matematik sorunlarına yeni çözümler getirdikleri gibi, bu bilime yeni sistem, kavram ve teorem kazandırmışlardır. Bu başarılarının sonucu bugünkü ileri matematiğin temelini atmışlardır. Her ne kadar, Batı’lı bazı bilim tarihçileri, Eski Yunan matematiğini geliştirmiş olmakla vasıflandırıyorlarsa da, son yüzyıl içinde yapılan araştırmalar, bu hükmün temelinden yanlış olduğunu ortaya koymuşlardır.

Ülkemizde, evrensel nitelikteki kendi alimlerimizin bilimsel yönlerine gereken ve yeterli önem verilmezken; Batı’da, özellikle son yüzyıl içerisinde, bilginlerimize ait yüzlerce cilt eser ve makalelerin yayınlandığı, hatta bu bilginlerimiz için, yaşadığı yüzyıllara adlar verildiği ve anma törenleri düzenlendiğini görmek mümkündür. Bunlardan birkaç örnek vermek gerekirse; dünyada ilk cebir kitabı yazanın Harezmi (Harezm 780-Bağdat 850), trigonometrinin temel bilginlerinden olan sinüs ve cosinüs tanımlarını ilk açıklayan el-Battani (Harran 858-Samarra 929), tanjant ve cotanjant tanımları ile ilgili temel bilgileri Ebu’l Vefa (Buzcan 940-Bağdat 998), Blaise Pascal’a (1623-1662) izafe edilen ve cebirde önemli kuralları ihtiva eden “Binom Formülünün” Ömer Hayyam’a (1038-Nişabur 1132) ait ve Johannes Kepler’in (1570-1630) araştırmalarına rehberlik edenin İbn-i Heysem (Basra 965-Kahire 1039). olduğunu belirtebiliriz. Ayrıca Sabit bin Kurra (Harran-826-Bağdat 901) için “Türk Öklid’i” bilim dünyasının en büyük alimi, Beyruni (Bruni) (Ket 973-Gazne 1052) için “Onuncu Yüzyıl Bilgini”, ünlü Türk hükümdarı Uluğ Bey için “On Beşinci Yüzyıl Bilgini” öğrencisi Ali Kuşçu için “On Beşinci Yüzyıl Batlamyos’u” dendiğini de belirtmek mümkündür.

Yukarıda sadece birkaçının adını belirttiğimiz 8. ile 16. yüzyıl Türk-İslam Dünyası alimlerinin eserleri, Batı’da “Tercüme Yüzyılı” olarak adlandırılan 12. yüzyıl başlarından itibaren, önceleri zamanın bilim dili olan Latince’ye, daha sonradan da, öteki Batı dillerine çevrilmiştir. Çevrilen bu eserlerin asılları ise, Doğu Yazma Eserleri ile zengin olan Avrupa kütüphanelerinde muhafaza edilmekte ve hala, ilgili bilim adamlarının elinde, gerektiğinde temel müracaat kitabı, ya da kaynak eser olarak değerlendirilmektedir.

Bazı kaynaklar, matematiğin kurucusu ve geliştiricisi olarak, Batı dünyası matematikçilerinin adlarını belirtir. Gerçekte; Avrupa, 8. ile 16. yüzyıl Türk-İslam Dünyası matematikçilerinin hazırlamış oldukları temel eserlerden büyük istifadeler sağlayarak, matematiği, bugünkü ileri seviyesine ulaştırabilmişlerdir. Öyle ki; Türk-İslam Dünyası matematikçileri, Batı dünyasının ilmi düşünce ve araştırma duygularını ateşleyerek harekete geçirip beslediler ve yeni bir canlılık kazandırdılar. Cebir, geometri, aritmetik ve trigonometri konularında Batı’yı kendi görüş ve keşiflerine dayanarak ilerleyebileceği seviyeye getirdiler.

16. yüzyıl sonları için İtalyan matematikçi Cordano’nun (1501-1576) adını belirtebiliriz.

17. yüzyılda; İngiliz (İskoçyalı) Jean Napier (1550-1617), İsviçre matematikçilerinden Gulden (1577-1643); İtalyan matematikçilerinden Cavalieri (1598-1647); Fransız matematikçilerinden René Descartes (1596-1650), Desargues (1593-1662), Blaise Pascal (1623-1662), Pierre Fermat (1601-1663); Hollandalı matematikçi Huygens’in (1629-1695) adlarını belirtebiliriz.

Bu kişilerden Jean Napier logaritmaya ait sistemleri ortaya koymuştur. Descartes de analitik geometriye ait yeni bazı temel esasları ortaya koymuş, mevcut analitik geometri bilgilerini sistemleştirmiştir. Diğer matematikçiler de, matematiğin çeşitli dallarına ait, bazı yeni temel bilgiler kazandırmışlardır.

18. yüzyılda; İsviçre matematikçilerinden; Jacques Bernouilli I (1654-1705), Cramer (1704-1752), Leonhard Euler (1707-1783), Alman matematikçilerinden Gottfried Wilhelm Leibniz (1146-1716), İngiliz matematikçilerinden Isaac Newton (1642-1727), Mac Loren (1698-1746), İtalyan Matematikçilerinden Ceva (1648-1734), Riccati (1676-1754), Fransız matematikçilerinden Clairaut’in (1713-1765) adlarını belirtebiliriz.

19. yüzyıl Fransız matematikçilerinden; Joseph Louis Lagrange (1736-1813), Gasport Monge (1746-1818), Pierre Simon De Laplace (1749-1827), Joseph Fourier (1768-1830), Evariste Galois (1811-1832), Legendre (1752-1833), F. W. Bessel (1784-1846), Augustin Louis Cauchy (1789-1857), Jean-Victor Poncolet (1788-1857), Poinsot (1771-1859), Brianchan (1785-1864), Dupin (1784-1873), Chasley (1793-1880), Charles Hermite (1822-1901); İtalyan matematikçilerden Carnot (1753-1823); Norveç matematikçilerinden Niels Henrik Abel (1802-1829), Alman matematikçilerden, Jacobi (1804-1851), Carl Friedrich Gauss (1777-1855), Bernhard Riemann (1826-1866), Leopold Kronecker (1823-1891), Ernst Kummer (1810-1893), Weierstrass (1815-1897); Sovyet matematikçilerinden Nicolas Ivanawitch Lobatchewsky (1793-1856), Sonia Kowallewska (1850-1891); İngiliz matematikçilerden George Boole (1815-1864), Cayley (1821-1895), James Joseph Sylvester (1814-1897) ve İrlandalı matematikçi William Rowan Hamilton (1805-1865) adlarını belirtebiliriz.

Bu kişilerden; Gasport Monge, tasarı geometrinin; Carnot, konum geometrisinin; Newton, sonsuz küçükler geometrisini; pascal, Huygens ve Fermat da, olasılık hesabını ve gök mekaniğini geliştirdiler.

20. yüzyıl başları için; Alman matematikçilerinden Dedekind (1831-1916), Georg Cantor (1845-1918), Fransız matematikçilerinden Henri Poincaré’nin (1854-1912), ülkemizde de, Henri Poincaré’nin öğrencisi Salih Zeki’nin (1864-1921) adlarını belirtebiliriz.

Daha sonra gelen; Alman, İngiliz, Fransız, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyelteri Birliği, Japonya ve Hindistan ile Çin’de yetişen matematikçiler, matematiğe kazandırdıkları yeni bilgiler ile, matematiği insan zekasının en yüksek eseri haline getirmeyi başardılar.

Yapılacak kısa açıklamalardan sonra, şu gerçek ortaya çıkacaktır. Bugünkü ileri matematik ve bunun uygulama alanı olan astronomi (gökbilim) ve fiziğin temel bilgileri, uygulamaları ile birlikte, başlangıçta, Eski Mısır ve Mezopotamya’da vardı. Daha sonraları bu bilgiler, Eski Yunan, Eski Hint ve 8. ile 16. yüzyıl Türk-İslam Dünyasında ileri seviyeye gelmiştir. Bilahare 17. yüzyıl sonrası, Batı Dünyasında yapılan çalışmalar sonucunda, bugünkü Saadet Devrine ulaşabilmiştir. Bu gelişimde, 17. yüzyıl öncesi medeniyetlerin şeref payları inkar edilemeyecek kadar açıktır.

İlk defa İslam dünyasında kullanılan cebr Batı dünyasına algebre şeklinde geçti. En eski Türk riyazisi İbn Türk El-Cili’dir. Sonrakiler Meruzi, el-Harezmi’dir. Algoritmi tabiri el-Harezmi’den gelmektedir. Kitabül muhtasar ficcebir vel mukabele ve Kitabül muhtasar fil hesabül hindi, Zeycül Harezmi en meşhur kitaplarıdır.

10. yy.da Ebu Berze, Bozcanlı ebul Vefa, Hocendi Ebu Mahmud Han. Ve el-Biruni (974-1048), İbni Sina’nın çağdaşı. Eserlerinden en önemlileri El-Asarül Bakiye, El-Kanunul Mesudi’dir. Antakyalı Ebul Kasım Mehmed, Nesalı Kadı Ebul Hasan’dan sonra faaliyet durdu. Kaşanlı Yahya’dan sonra Nasir Tusi geldi. 1274′de vefat eden Tusi’nin bazı eserleri: Tahriri usuli Öklides, Tahrirül Mecesti, Tahrirül Mutavassıtat, Zeyç İlhani, Tezkeretül Nasiriye, Zeyç Şahi. 14. yy. matematikçileri arasındaki Kaşanlı Gıyased[[din Cemşid'in eserleri: Nüzhetül Hadaik, Miftahül Hesab. 15. yy.da]] Yıldırım Bayazıd zamanında Kadızade Rumi. Eserleri: Risaletü fil Hesab, Eşkalüt Tesis, Risaletül Ceyp. Diğeri Uluğ Bey (1393-1449). Semerkand’da bir rasathane yaptırıp Kadızade, Gıyaseddin ve Ali Kuşçu burayı yönetmiştir. Uluğ Bey’in Zeyci Gürghani eseri meşhurdur. Bu yüzyılda Ali Kuşçu Ayasofya müderrisliğinde şu eserleri verdi: Risalei fil Heye, Risalei fil Hesab, Risaletül fethiyye, Risaletül Muhammediye. Diğer matematikçi Mirim Çelebi’dir. Eseri Düsturu Amel’dir. Takiyüddin Rasıd bu asrın son temsilcisi ve Tanzimat’a kadar matematikte faaliyet durdu.

Matematiğe genel bakış matematiğin tarihi Matematik” sözcüğü, “bilim, bilgi ya da öğrenme” anlamına gelen Eski-Yunanca μάθημα (máthema) sözcüğünden türetilmiştir ve μαθηματικός (mathematikós) “öğrenmekten hoşlanan” anlamına gelir.
2.2 Neden Matematik Öğrenir ve Öğretiriz?

Matematik, öğrenme ve öğretme programlarında niçin vardır? Matematik, çocukların ve gençlerin hayatında neden hep önemli bir ders olmuştur? Bu soruların cevabı aynı zamanda matematik öğretiminin amacını da oluşturur.

Matematik öğretiminde amaç: Matematiksel düşünce sistemini öğrenmek ve öğretmektir. Temel matematiksel becerileri (problem çözme, akıl yürütme, ilişkilendirme, genelleme, iletişim kurma, duyuşsal ve psikomotor gelişim) ve bu becerilere dayalı yetenekleri, gerçek hayat problemlerine uygulamalarını sağlamak;

Bireysel olarak matematik çalışmaları ile gençleri geleceğe hazırlarken kendi matematiksel beceri ve yeteneklerinde ileriye gitmelerini sağlamak, gençlerin gelişen teknolojiyi takip edebilmelerine imkan verecek zihinsel becerileri nasıl kazanabileceklerini öğretmek;

Matematiğin dayandığı esasların bazılarını anlayabilmek, dünya kültüründe ve toplumdaki yerimizi değerlendirebilmek sanatsal boyut içerisinde de yer alan matematiğin önemini öğretmek;

Matematiğin sistematik bir bilgi ve bilgisayar dili olduğunu öğretmektir.

ünlü türk matematikçilerin matematiğe kazandırdıkları,
uluğ beyin matematiğe kazandırdıkları,
ali kuşçu ve matematiğe kazandırdıkları,

Osmanlı-Türk matematikçileri ülkenin fen bilimlerindeki geri kalmışlığı nedeniyle zaman ve enerjilerini genellikle eğitime ayırmışlardır. Ancak 19. yüzyılın sonlarında araştırma yapmak ve yeni bilgiler üretmek fırsatını bulabilmişlerdir. Bu faaliyetlerin başladığı ilk yüzyıl içinde uluslararası düzeyde araştırma ve yayın yapmış olmak kriteriyle tarandığında aşağıdaki isimlere rastlanmaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu kritere uyan matematikçi sayımız epey artmıştır ancak henüz hayatta olan matematikçilerimizi, bu listenin biraz da tarihi bir değer taşımasını hedeflediğimizden, bu listeye almadık.

Bugünkü Türk matematik ortamının oluşmasına ciddi katkılar yapmış pek çok matematikçimiz bu çabaları sonucu kendileri araştırma ve yayın yapmaya zaman bulamadıkları için kendilerine duyulan minnettarlık kendisini bu listede ifade edememektedir. Bu listeyi, tarihin insafsızlığına sığınarak, yalnızca kendi dönemlerinin güncel araştırmalarında başarıya ulaşmış ve artık hayatta olmayan matematikçilerimize ayırdık. Yine de listenin tam ya da eksik olduğu zaman içinde yapılacak arşiv araştırmalarıyla belli olacaktır.

Ali Kuşçu
(1474-1525)

Türk İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu, Osmanlı Türkleri’nde, astronominin önde gelen bilgini sayılır. “Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır.” Öyle ki; müsteşrik W .Barlhold, Ali Kuşcu’yu “On Beşinci Yüzyıl Batlamyos’u” olarak adlandırmıştır. Babası, Uluğ Bey’in kuşcu başısı (doğancıbaşı) idi. Kuşçu soyadı babasından gelmektedir. Asıl adı Ali Bin Muhammet’tir. Doğum yeri Maveraünnehir bölgesi olduğu ileri sürülmüşse de, adı geçen bölgenin hangi şehrinde ve hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmektedir.

Ancak doğum şehri Semerkant, doğum yılının ise 15. yüzyılın ilk dörtte biri içerisinde olduğu kabul edilmektedir. 16 Aralık 1474 (h. 7 Şaban 879) tarihinde İstanbul’da ölmüş olup, mezarı Eyüp Sultan Türbesi hareminde bulunmaktadır. Ölüm tarihi; torunu meşhur astronom Mirim Çele-bi’nin (ölümü, Edirne 1525) Fransça yazdığı bir eserin incelenmesi sonucu anlaşılmıştır. Mezar yerinin 1819 yılına kadar belirli olduğu ve hüsn-ü muhafazasının yapıldığı; ancak 1819 yılından sonra, Ali Kuşcu’ya ait mezarın yerine, zamanının nüfuzlu bir devlet adamının mezar taşının konmuş olduğu anlaşılmaktadır. Uluğ Bey’in Horasan ve Maveraünnehir hükümdarlığı sırasında, Semerkant’ta ilk ve dini öğrenimini tamamlamıştır. Küçük yaşta iken astronomi ve matema-tiğe geniş ilgi duymuştur.

Devrinin en büyük bilginlerinden; Uluğ Bey , Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddün Cemşid ve Mu’in al-Din el-Kaşi’den astronomi ve matematik dersi almıştır. Önce,Uluğ Bey, tarafından 1421 yılında kurulan Semerkant Rasathanesi ilk müdürü, Gıyaseddün Cemşid’in, kısa süre sonra da Rasathanenin ikinci müdürü Kadızade Rumi’nin ölümü üzerine, Uluğ Bey Rasathaneye müdür olarak Ali Kuşcu’yu görevlendirmiştir. Uluğ Bey Ziyc’inin tamamlanmasında büyük emeği geçmiştir. Nasirüddün Tusi’nin Tecrid-ül Kelam adlı eserine yazdığı şerh, bu konuda da gayret ve başarısının en güzel delilini teşkil etmektedir. Ebu Said Han’a ithaf edilen bu şerh, Ali Kuşcu’nun ilk şöhretinin duyulmasına neden olmuştur. Kaynakların değerlendirilmesi sonucu anlaşılmaktadır ki; Ali Kuşcu yalnız telih eseriyle değil, talim ve irşadıyle devrini aşan bir bilgin olarak tanınmaktadır. Öyle ki; telif eserlerinin dışında, torunu Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve Molla Lütfi (Sarı Lütfi) gibi astronomların da yetişmesine sebep olmuştur. Bu bilginlerle beraber, Ali Kuşcu’yu eski astronominin en büyük bilginlerinden birisi olarak belirtebiliriz.

Cahit Arf
(1910-1997)

1910 yılında Selanik’te doğdu. Yüksek öğrenimini Fransa’da Ecole Normale Superieure’de tamamladı (1932). Bir süre Galatasaray Lisesi’nde matematik öğretmenliği yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde doçent adayı olarak çalıştı. Doktorasını yapmak için Almanya’ya gitti. 1938 yılında Göttingen Üniversitesi’nde doktorasını bitirdi. Yurda döndüğünde İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde profesör ve ordinaryus profersörlüğe yükseldi. Burada 1962 yılına kadar çalıştı. Daha sonra Robert Koleji’nde Matematik dersleri vermeye başladı.1964 yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (Tübitak) bilim kolu başkanı oldu.

Daha sonra gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde araştırma ve incelemelerde bulundu; Kaliforniya Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1967 yılında yurda dönüşünde Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine getirildi. 1980 yılında emekli oldu. Emekliye ayrıldıktan sonra TÜBİTAK’a bağlı Gebze Araştırma Merkezi’nde görev aldı. 1985 ve 1989 yılları arasında Türk Matematik Derneği başkanlığını yaptı.

Arf İnönü Armağanı’nı (1948) ve Tübitak Bilim Ödülü’nü kazandı (1974). Cebir ve Sayılar Teorisi üzerine uluslararası bir sempozyum 1990′da 3 ve 7 Eylül tarihleri arasında Arf’in onuruna Silivri’de gerçekleştirilmiştir. Halkalar ve Geometri üzerine ilk konferanslarda 1984′te İstanbul’da yapılmıştır. Arf, matematikte geometri kavramı üzerine bir makale sunmuştur. Cahit Arf 1997 yılının Aralık ayında bir kalp rahatsızlığı nedeniyle aramızdan ayrıldı.

Kerim Erim
(1894-1952)

İstanbul Yüksek Mühendis mektebi’ni bitirdikten (1914) sonra Berlin Üniversitesi’nde Albert Einstein’in yanında doktorasını yaptı (1919). Türkiye’ye dönünce, bitirdiği okulda öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Üniversite reformunu hazırlayan kurulda yer aldı. Yeni kurulan İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde analiz profesörü ve dekan olduğu gibi Yüksek Mühendis Mektebi’nde de ders vermeye devam etti. Yüksek Mühendis Mektebi İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüştürülünce buradan ayrıldı ve yalnızca İstanbul Üniversitesi’nde çalışmaya devam etti. Daha sonra burada ordinaryüs profesör oldu. 1948 yılında Fen Fakültesi Dekanlığı’na getirildi.

1940-1952 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne bağlı Matematik Enstitüsü’nün başkanlığını yaptı. Türkiye’de yüksek matematik öğretiminin yaygınlaşmasında ve çağdaş matematiğin yerleşmesinde etkin rol oynadı. Mekaniğin matematik esaslara dayandırılmasına da öncülük etti. Matematik ve fizik bilimlerinin felsefe ile olan ilişkileri üzerinde de çalışmalarda bulunan Erim’in Almanca ve Türkçe yapıtları bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Nazari Hesap (1931), Mihanik (1934), Diferansiyel ve İntegral Hesap (1945), Über die Traghe-its-formen eines modulsystems (Bir modül sisteminin süredurum biçimleri üstüne – 1928)

Ömer Hayyam
(1048-1131)

Asıl adı Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam’dır. 18 Mayıs 1048′de İranın Nişabur kentinde doğan Ömer Hayyam bir çadırcının oğluydu. Çadırcı anlamına gelen soyadını babasının mesleğinden almıştır. Fakat o soyisminin çok ötesinde işlere imza atmıştır. Daha yaşadığı dönemde İbn-i Sina’dan sonra Doğu’nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul ediliyordu. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmaları olan Ömer Hayyam için zamanın bütün bilgilerini bildiği söylenirdi. O herkesten farklı olarak yaptığı çalışmaların çoğunu kaleme almadı, oysa O ismini çokça duyduğumuz teoremlerin isimsiz kahramanıdır. Elde bulunan ender kayıtlara dayanılarak Ömer Hayyam’ın çalışmaları şöyle sıralanabilir.

Yazdığı bilimsel içerikli kitaplar arasında Cebir ve Geometri Üzerine, Fiziksel Bilimler Alanında Bir Özet, Varlıkla İlgili Bilgi Özeti, Oluş ve Görüşler, Bilgelikler Ölçüsü, Akıllar Bahçesi yer alır. En büyük eseri Cebir Risalesi’dir. On bölümden oluşan bu kitabın dört bölümünde kübik denklemleri incelemiş ve bu denklemleri sınıflandırmıştır. Matematik tarihinde ilk kez bu sınıflandırmayı yapan kişidir. O cebiri, sayısal ve geometrik bilinmeyenlerin belirlenmesini amaçlayan bilim olarak tanımlardı. Matematik bilgisi ve yeteneği zamanın çok ötesinde olan Ömer Hayyam denklemlerle ilgili başarılı çalışmalar yapmıştır. Nitekim, Hayyam 13 farklı 3. dereceden denklem tanımlamıştır. Denklemleri çoğunlukla geometrik metod kullanarak çözmüştür ve bu çözümler zekice seçilmiş konikler üzerine dayandırılmıştır. Bu kitabında iki koniğin arakesitini kullanarak 3. dereceden her denklem tipi için köklerin bir geometrik çizimi bulunduğunu belirtir ve bu köklerin varlık koşullarını tartışır.

Bunun yanısıra Hayyam, binom açılımını da bulmuştur. Binom teoerimini ve bu açılımdaki kat sayıları bulan ilk kişi olduğu düşünülmektedir. (Pascal üçgeni diye bildiğimiz şey aslında bir Hayyam üçgenidir). Öğrenimi tamamlayan Ömer Hayyam kendisine bugünlere kadar uzanacak bir ün kazandıran Cebir Risaliyesi’ni ve Rubaiyat’ı Semerkant’ta kaleme almıştır. Dönemin üç ünlü ismi Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam bu şehirde bir araya gelmiştir. Dönemin hakanı Melikşah, adı devlet düzeni anlamına gelen ve bu ada yakışır yaşayan veziri Nizamül-mülk’e çok güvenirdi. Ömer Hayyam ile ilk kez Semerkant’ta tanışan Nizam onu İsfahan’a davet eder. Orada buluştuklarında O’na devlet hülyasından bahseder ve bu büyük hayalinin gerçekleşmesi için Hayyam’dan yardım ister. Fakat Hayyam devlet işlerine karışmak istemez ve teklifini geri çevirir. 4 Aralık 1131′de doğduğu yer olan Nişabur’ da fani dünyaya veda eder.

Matrakçı Nasuh
(Bilinmiyor-1553)

Türk, minyatürcü. Ayrıca matematik ve tarih konularında kitaplar da yazmış çok yönlü bir bilgindir. Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kâtip Çelebi ölüm tarihi olarak 1533′ü vermekteyse de, bunun doğru olmadığı bugün kesinleşmiştir. Çeşitli kaynaklarda onun 1547′den, 1551′den, 1553′ten sonra ölmüş olabileceği ileri sürülmektedir. Yaşamı üstüne bilgi de yok denecek kadar azdır. Saraybosna yakınlarında doğduğuna, dedesinin devşirme olduğuna ilişkin kesinleşmemiş ipuçları vardır.

Enderun’da okumuştur. Matrakçı ya da Matrakî adıyla anılması, lobotu andıran sopalarla oynandığı ve eskrime benzeyen bir tür savaş oyunu olduğu bilinen “matrak” oyununda çok usta olmasından ve belki de bu oyunun mucidi bulunmasından ileri gelmektedir. Nasuh ayrıca çok usta bir silahşördü. Bu nedenle Silahî adıyla da anılırdı. Türlü silah ve mızrak oyunlarındaki ustalığı nedeniyle Osmanlı ülkesinde “üstad” ve “reis” olarak tanınması için 1530′da I. Süleyman (Kanuni) tarafından verilmiş bir beratı da vardı. Çeşitli silahların nasıl kullanılacağını ve dövüş yöntemlerini anlatan Tuhfetü’l-Guzât adlı bir kılavuz kitap bile yazmıştı.

Nasuh, özellikle geometri ve matematik alanlarında önemli bir bilim adamıydı. Uzunluk ölçülerini gösteren cetveller hazırlamış ve bu konuda kendinden sonra gelenlere önderlik etmiştir. Matematiğe ilişkin iki kitabı Cemâlü’l-Küttâb ve Kemalü’l- Hisâb ile Umdetü’l-Hisâb’ı I. Selim (Yavuz) döneminde yazmış ve padişaha adamıştır. Bu yapıtlardan sonuncusu uzun yıllar matematikçilerin elkitabı olarak kullanılmıştır.

Gelenbevi İsmail Efendi
(1730-1790)

1730 yılında şimdiki Manisa’nın Gelenbe kasabasında doğan Gelenbevi İsmail Efendi, Osmanlı İmparatorluğu matematikçilerindendir. Asıl adı İsmail’dir. Gelenbe kasabasında doğduğu için ikinci adı onun bu doğduğu kasabadan gelir. Daha çok Gelenbevi adıyla ün kazanmıştır. Önce, kendi çevresindeki bilginlerden ilk bilgilerini almıştır. Daha sonra, öğrenimini tamamlamak üzere İstanbul’a gitmiştir. Burada, çok değerli ve kültürlü öğretmenlerden yararlanıp matematik bilgisini oldukça ilerletmiştir. Müderrislik sınavına kazananarak 33 yaşında müderris olmuştur. Bundan sonra kendisini tümüyle ilme verip çalışmalarına devam etmiştir.

Gelenbevi, eski yöntemle problem çözen son Osmanlı matematikçisidir. Sadrazam Halil Hamit Paşa ve Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa’nın istekleri üzerine, Kasımpaşa’da açılan Bahriye Mühendislik Okulu’na altmış kuruşla matematik öğretmeni olarak atandı. Bu atama ona parasal yönden bir rahatlık getirdi. Hakkında şöyle bir öykü anlatılır: ‘Bazı silahların hedefi vurmaması, padişah III. Selim’i kızdırmış ve bunun üzerine Gelenbevi’yi huzuruna çağırarak ona uyarıda bulunmuştur. Gelenbevi bunun üzerine hedefe olan uzaklıkları tahmin ederek gerekli silahlardaki düzeltmeleri yapmış ve topların hedefi vurmalarını sağlamıştır. Gelenbevi’nin bu başarısı padişahın dikkatini çekmiş ve padişah tarafından ödüllendirilmiştir. Gelenbevi, Türkçe ve Arapça olmak üzere tam otuz beş eser bırakmıştır. Türkiye’ye logaritmayı ilk sokan Gelenbevi İsmail Efendi’dir.

Salih Zeki Bey
(1864-1921)

1864 yılında İstanbul’da yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Boyabatlı Hasan Ağa, annesi Saniye Hanımdır. Anne ve babasının ölümü üzerine ninesi tarafından on yaşındayken Darüşşafaka’ya verildi. 1882 yılında Darüşşafaka’yı birincilikle bitirdi. Aynı yıl Posta ve Telgraf Nezareti Telgraf Kalemi (Fen Şubesi)’ne memur olarak atandı. 1884 yılında Nezaretin Avrupa’da uzman telgraf mühendisi ve fizikçi yetiştirme kararı üzerine birkaç arkadaşıyla birlikte Paris’e gönderildi ve burada Politeknik Yüksekokulu’nda elektrik mühendisliği öğrenimi gördü. 1887 yılında İstanbul’a döndü ve eski dairesinde elektrik mühendisi ve müfettiş olarak çalıştı. Ek görev olarak Mekteb-i Mülkiye’de (bugün Ankara Üniversitesi’ne bağlı Siyasal Bilgiler Fakültesi) fizik ve kimya dersleri verdi (1889-1900). Bu arada Rasathane-i Amire müdürlüğünde ve II. Meşrutiyetin ilanından (1908) sonra Maarif Nezareti Meclis-i Maarif üyeliğinde bulundu. 1910’da Mekteb-i Sultani (bugün Galatasaray Lisesi) müdürlüğüne atandı. 1912’de Maarif Nezareti müsteşarı, 1913’te Darülfünün-ı Osmani (bugün İstanbul Üniversitesi) rektörü oldu. 1917’de rektörlükten ayrıldıysa da üniversitedeki görevini Fen Şubesi (Fakültesi) Müderrisi (Profesör) olarak sürdürdü. Ömrünün sonuna doğru aklî dengesini kaybetti ve tedavi altındayken 1921 yılında Şişli’deki Fransız Hastanesi’nde öldü. Fatih Camiinin bahçesine gömüldü.

3 kez evlenmiş olan Salih Zeki, bu evliliklerden birini Halide Edip’le (Adıvar) yapmış, ölümünden kısa bir süre önce ayrılmıştı. Salih Zeki, önde gelen son dönem Osmanlı matematik bilginlerindendi. İkdam, Darüşşafaka ve İktisadiyat gazeteleri ile Darülfünun dergisine sayısız katkıda bulundu. Dönemin ünlü bilginleriyle matematik ve fen bilimleri konusunda yazılı tartışmalara girdi ve bu konularda bir kısmı ders kitabı olmak üzere çok sayıda yapıt verdi.

Yapıtları: Hendese (Geometri) [lise ders kitabı]; Hikmet-i Tabiiye (Fizik) [lise ders kitabı]; Mebhas-ı Savt (Fonetik); Mebhas-ı Elektrik-i Miknatisi (Elektro Magnetizma); Mebhas-ı Hararet-i Harekiye (Termodinamik); Mebhas-ı Cazibeyi Umumiye (Genel Çekim); Mebhas-ı Elektrikiyet ve Şariyet (Elektrik ve Kılcallık); Hesab-ı İhtimali (İhtimaller Hesabı); Mebhas-ı Hareket-i Seyalat (Akışkanların Hareketi); Hendese-i Tahliliye (Analitik Geometri); Mebhas-ı Nazariye-i Temevvücat (Dalga Teorisi); Heyet-i Riyaziye (Matematik Astronomi); Kamus-u Riyaziyat (Matematik Ansiklopedisi); Asar-ı Bakiye (Ölmez Eserler). Son iki yapıtın tamamı, ayrıca Henri Poincare’den çevirdiği dört kitap basılmamıştır.

Masatoşi Gündüz İkeda
(1926-2003)

Cebirsel sayılara katkılarıyla tanınan Japon asıllı Türk matematik bilgini. 1948′de Osaka Üniversitesi Matematik Bölümü’nü bitirdi. 1953′te doktor, 1955′te de doçent unvanlarını aldı. 1957-59 arasında Almanya’da Hamburg Üniversitesi’nde Helmuth Hasse’nin yanında araştırmalar yaptı. Hasse’nin önerisi üzerine 1960′ta Türkiye’ye gelerek Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde İstatistik dersleri vermeye başladı. 1961′de aynı üniversitenin fen fakültesinde yabancı uzmanlığa atandı. 1964′te Türk uyruğuna geçerek, 1965′te doçent, 1966′da profesör oldu. 1968′de Ege Üniversitesi’nin izniyle bir yıl süreyle çalışmak üzere Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne gitti. İzninin bitiminde Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin sürekli kadrosuna girdi. Çeşitli tarihlerde Hamburg, ABD’deki California ve Ürdün’deki Yermuk üniversitelerinde konuk öğretim üyesi,1976′da Princeton’daki Yüksek Araştırma Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalıştı. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu’nun (Tübitak) Temel Bilimler Araştırma Kurumunda yer aldı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Pür Matematik Araştırma Ünitesi başkanlığı yaptı. Cebir ve sayılar kuramına katkılarından dolayı 1979′da Tübitak Bilim Ödülü’nü kazandı. Japonya’da bulunduğu dönemde halkalar kuramı ve grupların matrisle gösterimi üzerine araştırmalar yapan İkeda, 1970′lerde cebirsel sayılar kuramına yönelerek, rasyonel sayılar cisminin salt Galois grubunun otomorfizimleri ve tümelliği konularında önemli çalışmalar gerçekleştirdi. Ünlü matematik dergisi Crelle’s Journal’da yayımlanan bir çalışmasında Galois grubunun çok özel bir yapıda olduğunu gösterdi.

Ali Nesin
(1956-)

1956′da İstanbul’da doğdu. İlkokuldan sonra ortaokulu İstanbul’da Saint Joseph Lisesi’nde, liseyi de İsviçre’nin Lozan kentinde tamamlayan Nesin 1977-1981 yılları arasında Paris VII Üniversitesi’nde matematik öğrenimi gördü. Daha sonra ABD’de Yale Üniversitesi’nde matematiksel mantık ve cebir konularında doktora yapan Ali Nesin, 1985-1986 arasında Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kampusü’nde öğretim üyeliği yaptı. Türkiye’ye kısa dönem askerlik görevi için geldiği sırada “orduyu isyana teşvik” iddiasıyla tutuklanarak yargılandı. Yargılanma sonunda beraat ettiği halde pasaport verilmediği için işine dönemeyen Nesin, sonunda yeniden passaport alarak yurtdışına gitti. 1987-1989 arasında Notre Dame Üniversitesi’nde yardımcı doçent, ardından 1995′e kadar Kaliforniya Üniversitesi Irvine Kampusü’nde doçent ve daha sonra profesör olarak görev yaptı. 1993-1994 Öğretim Yılı’nı Bilkent Üniversitesi’nde misafir öğretim görevlisi olarak geçirdi. 1995′te, babası Aziz Nesin’in ölümü üzerine yurda kesin dönüş yaptı ve Nesin Vakfı yöneticiliğini üstlendi. Ayrıca Bilgi Üniversitesi Matematik Bölümü Başkanı olan Ali Nesin iki çocuk sahibidir. Kasım 2004′den beri de Nesin Yayınevi genel yönetmenliğini yapmaktadır.

Ali Nesin’in Matematik ve Korku, Matematik ve Doğa, Matematik ve Sonsuz, Develerle Eşekler, Önermeler Mantığı adlı kitaplarının yanısıra çeşitli dergilerde çıkmış bilimsel makaleleri ve İngilizce bir kitabı bulunmaktadır. Matematiksel araştırma alanı “Morley mertebesi sonlu gruplar”dır. Aynı zamanda, üç ayda bir yayımlanan, Matematik Dünyası adlı bir matematik dergisi çıkarmaktadır.

Matematik araştırmaları, bölüm başkanlığı ve Nesin Vakfı yöneticiliğinin yanı sıra yağlıboya resim, desen ve portre çalışmaları da yapmaktadır.
Rapor Et
Eski 23 Nisan 2012, 19:38

Cvp: Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?

#26 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
BEN MATEMATİĞİN TARİHİ İLE İLGİLİ BİR ÇALIŞAMNIN BAŞLATILMASINI İSTİYORUMMMMM !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!....................................... .................................
Rapor Et
Eski 6 Mayıs 2012, 17:46

Cvp: Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?

#27 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
arkadaşlar ben uluğ beyin yaptığı çalışmaları arıyorum lütfen bana yardımcı olun lütfen.
Rapor Et
Eski 1 Kasım 2012, 17:10

Cvp: Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?

#28 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
ya bn de kazandırdıklarını ve eserlerini istiyorummm
Rapor Et
Eski 1 Kasım 2012, 17:43

Cvp: Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?

#29 (link)
Sinem12
Ziyaretçi
Sinem12 - avatarı
Uluğ Bey

Uluğ Bey bugün yabancısı olduğumuz eski bir kültüre aittir. Ama onunki bugünkü kültürümüzün kendisini antika, giderek köhne, belki de bayağı gösterecek değerli ve yüksek bir kültürdü — despotik Asya'nın ortasında Klasik tinin anlaşılması olanaksız bir çiçeklenmesi. Uluğ Beyi bizden ayıran altı yüzyıl sanki onu değil ama bizleri eskitmiş gibidir, ve sanki onun soylu, bilgili, erdemli dünyası yerini kültürsüzlüğe teslim etmiş gibidir. Uluğ Beyi biliminde olduğu gibi kişiliğinde de modern görmeliyiz. Bugünün arabesk-akademik kültürü karşısında onu bu önemsizliğin terimlerinde ölçmeyi düşünmek bile uygunsuz olacaktır. Onu modern dünyaya bağlayan ve büyük bir ilgiye değer kılan şey Timur’un torunu olması, etnik kökeni vb. değil, ama çalışması gibi kişiliğinin de hiçbir zaman değerini yitirmeyen evrensel, ussal öğelerde kurulmuş olmasıdır. Bizim yerel, değersiz, boş kültürümüzün gözünden kaçmayı sürdürüyor olsa da, Uluğ Bey evrensel insanlığın gururudur. Ve Doğunun onu yok etmiş ve altı yüzyıl boyunca yok saymış olmasına karşın, Batı tarafından bulunur bulunmaz hak ettiği gibi kucaklanmıştır. Ona başardığı pekçok büyük şeyin yanında insanın büyüklüğünü, insanın görkemini gösterdiği için de minnettar olmalıyız.

Eğer Uluğ Bey dünyanın güneş çevresinde döndüğünü tanıtlamış olsaydı, bu hiç kuşkusuz muhteşem olurdu. Ama böyle birşeyi başarmış olması olasılığı bir yana, onu ileri sürmüş olması bile olanaksızdır, çünkü onun gözlemevinin ve aygıtlarının sığaları ile böyle bir olguyu saptayabilmek açıkça olanaksızdı. Eğer böyle birşeyi ileri sürmüş olsaydı, bu çalışmasının bilimsel değerini arttırmaz ama azaltırdı.



Uluğ bey 22 Mart 1394’te Sultaniye kentinde (İran) doğdu ve 27 Ekim 1449’da Semerkant’ta öldü.

Asıl adının Mehmet Tarağay olmasına karşın, bir süre sonra Uluğ Bey adı kullanılmaya başlamış ve asıl adı unutulmuştur. Timur’un (1336-1405) torunu, ve Şahrun’un (ya da Şah Ruh) en büyük oğluydu. Babası Maveraünnehir (Transaxonia; şimdi Özbekistan; Amu Derya ve Syr Derya arasındaki bölge) bölgesindeki Barlas kabilesindendi. Annesi Gevher Şad bir Pers soylusuydu. Baba tarafından soyu Hindistan’da Mughal Hanedanını kuran Babür’e dek uzanıyordu.

Timur’un imparatorluk başkenti olan Semerkant’taki sarayında yetiştirilmiş ve yüksek bir eğitim almış olmasına karşın, Uluğ Bey kentte kalmaktan çok dedesi ile birlikte onun fethettiği Orta Doğunun ve Hindistan’ın geniş bölgelerini gezdi. Timur askeri seferlerine ara verdiği zamanlar ordusu ile birlikte bir bölgeden bir başkasına geçer ve Uluğ Bey de aralarında olmak üzere bütün bir saray onunla birlikte yolculuk ederdi. Çin’in fethi için hazırlıklar sürerken, Timur torunlarından bir bölümünün düğünlerini kutladı. O sıralar 10 yaşında olan Uluğ Bey’in henüz fethedilmemiş olan Moğolistan’ın önemli bir bölümü üzerinde egemen olması kararlaştırıldı (Tin Shan Dağları ve KB Xinjian). 1403-4’te Timur’u sarayında ziyaret eden İspanyol elçisi Clavijo tarafından görülen prenslerden birinin Uluğ Bey olması olasıdır.

Timur’un 1405’deki ölümünden sonra İmparatorluk Uluğ Bey’in babası olan en küçük oğlu Şahrun’a (1377-1447) kaldı. Öteki kardeşlerden ikisi Timur’un kendisinin ölümünden önce ve üçüncüsü ondan kısa bir süre sonra ölmüştü. Şahrun ve karısı Gevher Şad 1407’de aralarında İran ve Türkistan da olmak üzere İmparatorluk topraklarının çoğunda denetimi ele geçirdiler. 1409’da Horasan’da Herat (bugün batı Afganistan’da) başkent yapıldı. Erkek ve kız öğrencileri kabul eden Medreseler açarak kenti bir kültür özeğine dönüştürdüler. Bir kütüphane kurdular ve sanatların koruyuculuğunu üstlendiler.

Timur’un ölümünden ve babasının başkenti Herat’a (Afganistan) taşımasından sonra 1409’da on altı yaşındaki Uluğ Bey Semerkant’a vali atandı. 1411’de bütün Maveraünnehir’in egemeni oldu.

Uluğ Bey biri Semerkant’ta, öteki Buhara’da olmak üzere iki Medrese kurdu. 147’de babasının ölümü üzerine Maveraünnehir’in egemeni oldu. Uluğ beyin yönetimi kısa sürdü ve iki yıl sonra oğlu Abdüllatif’in kiraladığı bir suikastçı tarafından öldürüldü.



Buhara
Özbekistan’ın en eski kentlerinden biri olan Buhara baharda ateşe tapan Zerdüştlerin adaklar sunmak için kullandıkları kutsal bir tepe üzerinde, Büyük İskender’den 980 yıl önce, İÖ 13’üncü yüzyılda Siyavuşhidler tarafından kuruldu. Kent İpek Yolu üzerindeki önemli özeklerden biridir. Kentten ‘Avesto’ adı verilen ve tektanrıcılıkla ilişkilendirilen bir kutsal kitapta söz edilir.


Semerkant, Registan
Büyük İskender, Arap Fetihleri, Cengiz Han ve Timur Lenk’in zamanlarında yaşanan önemli dönüşümlere tanık olmuş kent 2.500 yıl kadar gerilere giden çarpıcı tarihi ile Atina, Roma ve Babil ile yaşıttır. Ama Semerkant’ı Dünya Tarihine bağlayan ve onu Doğunun değil, Dünyanın İncilerinden biri yapan gerçek etmen Uluğ Bey’in ölümsüz kültürüdür.

Özbekistan resimleri. Bir dia gösterisi.



Uluğ Bey nitelikli bir devlet adamı ve sultan, ve aynı zamanda Evrenin gizlerini anlamak için düşünen ve çalışan ve başaran bir bilim adamıydı. Öylesine açık ve özgür bir düşünce yapısı vardı ki, onu bugünün henüz çocuksu kültürünün terimlerinde anlamak olanaksızdır. Gerçekte, Uluğ Bey’in bilimsel etkinliği ve üretkenliği karşısında bütün bir modern Cumhuriyetin pozitif bilim girişimi neredeyse bir tür Karanlık Çağ gibi görünür, üstelik ortaçağ Avrupasının tersine bilimsel etkinliği engelleyecek hiçbir gerici gücün etkili olmamasına, aslında büyük bir kurucu tarafından yaşamda en gerçek öğretmenin pozitif bilim olduğunun anımsatılmış olmasına karşın. Bugünün kültürünün Uluğ Bey’e yabancılığını ölçmek istiyorsak onun kendi zamanının ona yabancılığına bakmamız gerekecektir. Uluğ Bey Dünya-Tininin tarihine ait iken — çünkü onu bugün bile algılamayan kısır kültürümüz ile karşıtlık içinde Batı kültürü onu daha yüzyıllar öncesinden onurlandırmıştır —, bugünkü kültürümüz ise Uygarlıkta ve Tarihte sevimsiz ve önemsiz bir görüngüdür. Uluğ Bey bütün bir insanlığın onurunu ve değerini ve erdemini yükselten bireyler arasında durur. Bugünkü kültürümüz ise ne modern ne de özgürdür.

Uluğ Bey biliminde, erdeminde, özgürlüğünde Doğuya ait değildi. Bunu herşeyden önce ona yaptıklarıyla o kültürün kendisi kanıtladı. Uluğ Bey öylesine etkili bir yolda yokedildi ki, sanki yabancı bir dokuymuş gibi Doğunun belleğinden, kütüphanelerinden, ve en sonunda tarihinden silinip atıldı.

Zamanının en büyük Gözlemevini yaptırmasının, 1420-1437 yılları arasında yöntemli ve çok sağın gözlemler sürdürmesinin yanısıra, başta trigonometri ve küre geometrisi olmak üzere matematikte de insan usunu onurlandıran buluşlar üretti. Uluğ Bey’in neyi başardığını anlamak için onun yüzyılların, aslında binyılların bilim ve düşünce emeğindeki yerini anlamak zorundayız.

Uluğ Bey’de yaşadığı çağa uymayan şaşırtıcı ve hayranlık verici bir yolda erdemli karakterin ve modern bilim insanının tüm nitelikleri birlikte bulunur. Hiçbir boşinancı yoktur; türeli bir devlet yönetimini ve insanlığın kültürel yükselmesini güç istencine yeğler; kadın ve erkek eşitliğini doğrular; ve, hepsinin üstünde, çalışması evrenin özsel olarak ussal bir kozmoz, tanrısal bir düzen olduğunu tanıtlar. Dünyanın Güneş çevresinde dönüp dönmediği sorunundaki tutumu önemli değildir, çünkü zamanındaki görüşü çürütebilecek ve tersini doğrulayabilecek görgül veriler elde etmesi olanaksızdı.

Uluğ Bey üzerine bütün bir İslamik dünya bir yabancı karşısındaymış gibi suskundur.

Bunun nedeni onu önemsememek değil, ama onun önemini kavrayacak önemden, onun erdemini ve bilgisini anlayacak erdem ve bilgiden yoksun olmaktır. Doğunun Gökbilim ya da Fizik ders kitaplarında öğrencilere sözü bile edilmez, sayısız kuşak varlığından habersizdir. Ve gene de giderek Alexander Koyré ’nin (Astronomical Revolution) belirttiği gibi ancak 63 kadar gözlem yapan ve bir gökbilimciden çok bir hümanist olan Kopernik ile karşılaştırılmayacak denli bilgili, üretken bir bilim adamıydı. Avrupa’da Kepler’de bile görünen ve giderek Newton’da bir çılgınlık düzeyine ulaşan boşinançlardan bütünüyle özgürdü. Eksiksiz bir kentlilik kültürü vardı, estetik inceliği hayranlık vericiydi, ve Kadının ve Erkeğin en özsel Eşitliğini yaptırdığı Medresenin girişinde bulunan bir yazıt üzerinde yurttaşlarına yüzyıllar öncesinden duyurdu.

Uluğ Bey’in kültürü zaman-üstüydü. Gerçekliğe tapan her ussalcı gibi, yeryüzünde ve gökyüzünde Usun egemen olduğunun güçlü bir sezgisini taşıyordu. Bir pragmatist, yalnızca seyreden ve düşünmeyen bir görgücü değildi. Çalışmasının amacı matematiğinin, gözlemevinin ve dostlarının yardımıyla Gökyüzündeki ussal düzeni, tanrısal kozmozu tanıtlamak ve doğrulamaktı. Bu ussal bakış açısına ancak ussal bir Evren yanıt verebilirdi. Ve beklediği yanıtı aldı — tıpkı yasalarında, özünde ussal olan Evrene o aynı ussallık yoluyla yaklaşan her araştırmacının her zaman beklediği yanıtı almış ve alacak olması gibi. Uluğ Bey ve çevresinde toplanan bilim adamları güneş dizgesinin bütün gizlerini ortaya serecek buluşları yapmanın eşiğine geldiler. Ama böyle büyük bir bilgi, böylesine gözüpek bir ussallık bütün bir Doğu kültürü için sonun başlangıcından daha küçük bir gözdağı değildi, çünkü Doğunun belirlenimi özgürlük ve bilgi değil, ama boyuneğme ve bilgisizlikti. Doğu tini değişimi yenme, yeniliğe direnme tiniydi. Onun durdurulan çalışmalarını aynı bilgi ve erdem savaşımını Avrupa’da üstlenen yeni ve özgür kafalar, yürekli ussalcılar sürdürdü. Doğu Erdemi hiçbir zaman bilmemişken ve bugün de bilmezken, Batı onu öğrenmenin yoluna girmeyi başarmıştı.

Uluğ Beyin 1417’de Buhara’da yaptırdığı Medresedeki yazıt bugün de okunabilmektedir: ‘‘Bilgi kazanmak her Müslüman erkek ve kadının ödevidir.’’

Riga’daki Heykel: Özbek heykeltraşı Ravshan Mirtadzhiev tarafından yapılan bronz heykel Taşkent’in 2004 yılında Latvia başkenti Riga’ya armağanıdır.

Bugünün Doğusu bir zamanlar Tarihe yaşam vermiş olan Doğu ile aynı şey değildir. Bugünün sözde ‘modernleşen’ Doğusu hüzün verici bir sefillik, gerilik, bilgisizlik ve barbarlık tablosu sergilerken ve modern Tarihin kabadayıları tarafından itilip kakılırken, buna karşı Helenistik ve Helenik Tin ile yoğrulan ve onu özümseyip üstlenen o tarihsel Doğu insanlığın onurunun bir parçasıydı. İslamik Doğu büyüktü, Tarih olacak denli değerliydi. Şimdiki ise ne olduğunu bilmeyen, kendini tanımayan şaşkın bir kültür posasına bozulmuştur.

Uluğ Bey bir zamanlar Doğunun incisi sayılan bir kentte, özlemleri onunki gibi büyük olan değerli, bilgili, erdemli insanların yaşadığı Semerkant’ta yaşadı. Ve başardıkları ile yalnızca kendi büyüklüğünü tanıtlamakla kalmadı, ama, daha da önemlisi, ait olduğu kültürün görkemine ve ulaşmış olduğu ve daha da öte ulaşabilecek olduğu yüksekliğe tanıklık etti. Onunki bütün bir Asya’da Dünya-Tini ile, Dünya-Tarihi ile, değişim ve gelişim ile bir bağı olan biricik kültürdü. Aslında kendi kentinin yanısıra daha başka birçoklarının da Egemeni olmasına karşın, Timur’un torunu olmasına ve üzerine bütün bir Maveraünnehir’i yönetme sorumluluğunun bırakılmış olmasına karşın, politika ya da askerlik ile değil, gökbilim ve matematik ile uğraşmayı sevdi. Ve bu alanda kendi gününde insan yeteneğinin başarabileceği herşeyi başardı. Avrupa’yı modern bilimin eşiğine getiren bilimsel buluşlara denk buluşlar üretti. Ve çalışmasının ve çabasının sonucu o günlerde bütün bir Fizik biliminin, bütün bir Doğa Bilgisinin ulaşabileceği en son noktaya ulaşmak oldu. Batı henüz Karanlığın örtüsünü üzerinden sıyıramamışken, Semerkant kısa bir süre için de olsa tanrısal bir Işıkla pırıl pırıl aydınlandı.

Ama her kültürün saati bir kez çalar. Doğunun saati çoktan çalmış, bütün bir varoluşunu yokolma gözdağı altına düşürebilecek bir değişim noktasına, yeni bir kültürün sınırlarına dek erişmişti. Ötesi gökyüzüne bırakılmalıydı. İnsanlık sınırını bilmeliydi. Uluğ Bey'in gerçekleştirdiği şey Doğu kültürü için aşağı yukarı sanal birşeydi. Doğu daha sonra yüzyıllar boyunca sanki böyle birşey hiç olmamış gibi, sanki o Gözlemevi Semerkant’ta hiç kurulmamış gibi aynı erdemsizlik, bilgisizlik ve değişmezlik tini içinde kalmayı sürdürdü. Batı geleneksel boşinanç kültürünün korkunç direncini yenerek değişmeyi, duyuncunda ve istencinde ve düşüncesinde özgürleşmeyi başarırken, Uluğ Bey’in kendisi ve çalışmalarının ürünleri inanılması güç bir yolda bütünüyle yokedildi. Doğu kendi içinden çıkan ama gerçekte hiçbir biçimde ona ait olmayan, aslında ona yabancı olan, tümü de felsefelerinde, bilimlerinde, bütün bir kültürlerinde özgür Klasik tine ait olan evrensel bireylere — Farabilere, İbni Sinalara, İbni Rüştlere, Kadızadelere, Ali Kuşçulara — sırtını dönmeye ve onları unutmaya, daha doğrusu onları Batıya sürmeye başlamıştı. Yüzyıllar sonra Gözlemevinin varlığını keşfedenin bir arkeolog olması olgusu Uluğ Bey’i ve yapıtlarını tarihten silmedeki kararlılığın inanılması güç düzeyini gösterir. Bu olgu daha o zamanlar İslamik Doğunun neyi aşamayacak olduğunu da açıkça gösterir. İslamik Doğu aşağı yukarı Batının özgürleşmeye başladığı aynı yıllarda kendi gelişiminin sınırlarına ulaştığının duyurusunu yaptı: İnsan bu kadar değerli, bu kadar önemli, bu kadar yüksek olamazdı. İnsan küçültülmeliydi. Kul olmanın bilinci sonunda bütün bir kültürün üzerine bir karanlık gibi çökecekti. Güce boyuneğme — bu gücü ister tanrısal isterse insansal olsun — Doğunun kültürü ve karakteri olarak kalmalıydı. Uluğ Bey’i anlayan, buluşlarının sonsuz değerini kavrayan ve onlardan yararlanan Batı dünyasının yeni tini olurken, Doğu kendini geçen her yüzyıl ile birlikte daha da kararan bir karanlığa gömmeyi sürdürdü.


Uluğ Bey’in kültürü Doğu tinine yabancı bir özgürlük, erdem ve bilim kültürü, Helenik-Helenistik güzellik ile bütünleşmeyi başarmış bir uygarlık tiniydi. Onun gökbilimi yüzyıllardır gözardı edilmiş Aristoteles-Ptolemi gökbiliminin iyileştirilmesi ve ilerletilmesiydi. Ve onun matematiği yine aynı Helenik kalıtın yarım bırakılan işinin insan usunun o güne dek düşünmediği kavramları düşünerek ve o güne dek üretmediği bağıntıları üreterek sürdürülmesi ve büyütülmesiydi. Ve bu arı düşünsel etkinlik düzgün bir törellik içinde gerçekleşebilirdi. Uluğ Bey çevresinde, kendi istekli kentinde bu kültürü yaratmayı başardı. Politik gücünü biricik doğru yolda kullanmayı başararak, geleneğin ortasında modern bir üniversite yarattı. Böyle bir tini anlamak o tinin kategorilerini bilmeyi ve kullanmayı gerektirir. Ve bu tin Cumhuriyet Türkiyesinde de aynı gelenekçi Doğu posası tarafından bastırılan tindir — hiç kuşkusuz pozitivist Aydın adı altında. Bugünün Tarihe ait olmayan düşüncesiz, bilgisiz, erdemsiz arabesk kültürü o güzel insanın ait olduğu yüksek kültürden öylesine uzaktır ki, insanlığın tarihinin bir ilerleme olduğu konusunda kuşkuya kapılanlara hiç olmazsa ilk bakışta hak vermemek güç görünür. Doğu onun yokedilişini izleyen yüzyıllarda bir daha hiçbir zaman aynı düşünce ve erdem yüksekliğine erişemedi. Helenik flört Doğuyu ayartmayı başaramadan sonlandırıldı.

Gene de tarihin dönüp gerilemeye başladığını ve her sonlu kültürün kendi köklerine bağlı kalarak sürmesi gerektiğini düşünen postmodern ıvır zıvırdan daha iyi bir açıklama vardır. Barbarlar salt kaba güçleri ile zaman zaman uygarlıkları dağıtmayı, devirmeyi, giderek tarihten silmeyi bile başarırlar. Roma görkemi benzer olarak barbar göçleri ve kendi kültürüne yabancı yeni Hıristiyanlık tini altında ezilip yıkılarak tarihten çekilmişti. Bu ülkede de yüzyılların değişmeyen ve devinmeyen geleneksel çürümüşlüğü modern Cumhuriyetin bir dirilme ve uygarlaşma ve kendini Tarihe yeniden eklemleme, acılı süreçlerden geçerek de olsa gelişmekte olan insanlık ile birlikte gelişme girişimini rahatsız edecek denli büyümüştür — sayıca. Bu henüz emekleme aşamasında olan AB’nin bile arasına almaya isteksiz olduğu bir erdemsizlik, bilgisizlik, görgüsüzlük kültürüdür.

Bugün tüm ilerleme, özgürleşme, gelişme çabalarına karşın yaşadığımız şey Tarihte taş üstüne taş koymamış eğitimsiz bir kalabalığın gelenekleri ile, boşinançları ile, erdemsizliği ile ülkede kültür olan herşeyin kendisini gasbetmesi, giderek Devleti bile onursuzlaştırmayı istemesidir. Bu tin yenilikten, ilerlemeden, gelişimden nefret eden kul tinidir. Ama bilgisizlik ve erdemsizlik nelerden yoksun olduğunu bilmediği için öyledir: Bilgisizliğini anlaması bilginin ilk adımıdır, ve bilgisizliği aşağılamak değil ama eğitmek gerekir. Bu düzeye dek, Cumhuriyetin eğitmeyi ve uygarlaştırmayı başaramadığı bu gerilik tininin utkusu o eğitimi başaramamanın acılı bedelinden başka birşey değildir. Bilgiye, güzelliğe, özgürlüğe kapalı, aslında düşman olan bu karanlık tin bugün kendini inancında boşinanç olarak, politikasında aptallık, yalan ve şiddet olarak, medyasında bayağılık, sanatında çirkinlik, eğlencesinde yılışıklık olarak gösteren şeydir. Bu tin onunla aynı toprakları paylaşmış antik uygarlıklara, Truva, Efes, Miletos gibi dünya-tarihsel önemdeki kentlere, onların güzel sanatlarına, yazın ve tarihlerine, felsefelerine sonsuza dek gözünü kapamış, sanki bu benzersiz doğa güzelliğini kendi yurdu olarak görmeyi bile istememiş, yalnızca yiyip içmek için ve düşünmeksizin varolmuş bir göçebe kültürsüzlüğüdür. Türe, Hak, Yasa, Özgürlük — bunlar o tarih-dışı geleneksel boşinanç varoluşunda hiçbir zaman bilmediği ve henüz tam olarak anlamadığı kavramlardır. Modern dünyadan — o düşman gördüğü Batıdan — ödünç aldığı hiçbir ussal biçimi kendine uydurmayı ve yakıştırmayı başaramaz, çünkü tersini yapmak zorunda olduğunu bilmez. Bu yüzden ondan yalnızca onun kendisinde usdışı, çirkin, değersiz, giderek sık sık ahlaksız ve erdemsiz olanı, materyalizmi, nihilizmi, kübizmi ödünç alır ve bunları o sefil arabeskinin yanına ekler.

Her insan kendi içinde sonsuz bir tinsel gizillik taşır. Her insan kendinde tanrısal doğaya katılır. Bu yüzden böyle bir geriliğin cezası ilerlemek, böyle bir barbarlığın cezası onu uygarlaştırmaktır.


Semerkant, Uluğ Beyin Gözlemevinde Aristoteles.

Sözde ‘bilim adamlarımız’ sık sık bilimin insanlığa ortak olduğunu, evrensel olduğunu söylerler. Bu sanki hak etmedikleri ve anlamadıkları birşeyi gasbetmeyi kendileri için aklamanın bir yolu gibidir. Ama o evrensele katkıda bulunmak bir yana, bu tin henüz ondan almayı ve onu kullanmayı, elindeki en parlak bireylerden yararlanmayı bile başaramaz. Onları yalnızca bastırır, baskılar, onlardaki tanrısal Işığı söndürür. İnsanlığın evrensel kültür birikimine şaşkınlık içinde anlamadan bakmakla yetinir ve bilimin Batı için ayrılmış olduğunu duyumsar. Lütfi Göker’in aktardığına göre (Uluğ Bey, 1995, s. 49), Melih Cevdet Uluğ Bey’in Medresesi üzerine ‘‘Bu medrese ise şaşkınlık yaratıcı birşeydi, ’’ diye yazar. Şaşkınlık çok haklıdır, çünkü bilim yapmak için, fizik, kimya, matematik, tarih, gökbilim, toplumbilim, ruhbilim vb. üretmek için önlerinde hiçbir engel bulunmayan, kendilerine yaşamda en gerçek öğretmenin bilim olduğu anımsatılmış olan ‘bilim adamları’ Cumhuriyet’in neredeyse bütün bir yüzyılı boyunca o evrensele tek bir katkıda bile bulunmamışlardır. Ve bunun sorumluluğunu da geri kalmışlık konusundaki tüm gerekçelerinde sık sık yaptıkları gibi Batıya, emperyalizme, Efendi olarak gördükleri güce yüklemişlerdir — kendi gözlerinde haklı olarak, çünkü kullar kendi sorumluluklarını üstlenme onurundan yoksun oldukları için kuldurlar. Bu hiçbir tarihsel, kültürel, bilimsel, estetik, etik önemi ve değeri olmayan ölü Tin Uluğ Bey’i yokeden tinin bugüne bir uzantısı gibidir. Üretmemek yoketmenin yalnızca bir başka biçimi, bir gizilliğin yokedilişidir.

Batılı İmparatorluk ve Doğulu Cumhuriyet
Osmanlı’nın Tinin yeni biçimlerine doğru kendi yolunda evrimlenmeye girişmiş biricik uygarlık alanı olan Batı ile ilişkisi onun Doğudan bütünüyle kurtulmak için elindeki biricik olanaktı. Bu sezgi ile, büyük Osmanlı tini modernleşmeye aşağı yukarı Avrupa ile aynı zamanda başladı ve modern Cumhuriyet bu ussallığın ve yürekliliğin ürünü oldu. Ama Osmanlı Doğuya yenik düşmemişken, kurucusunun tinine eşit olmayan Cumhuriyet kuşakları bunu başaramadılar, ve geçen on yıllar içinde Osmanlı karakterinin son izleri silinirken, demagogların ve eğitimsiz bir halkın grotesk tangosu başlarken, genç Cumhuriyet kültürü Avrupa’yı özgürleştiren ussallık tinine değil, ilkin onun hastalıklı yanları olan pozitivizme ve sonra bir Doğu artığı olan materyalizme sarıldı. Bu kabalık onu geleneği modernleştirmeye, ölü olanı diriltmeye değil, ama sanki en gerçek, en köklü devrim yeterli değilmiş gibi bir kez daha devrim aramaya, böylece kabalığın, bilgisizliğin, geleneğin dalkavukluğunu yapmaya yöneltti. Özgürlük yabancı birşey gibi reddedildi, ve kültürün daha henüz açmakta olan ilk çiçekleri sanattan bilime, müzikten şiire her alanda kölelik ideolojileri adına ezildi. Sonuç on yıllar boyunca bütün bir kültürün gelişmenin, güzelliğin, uygarlaşmanın dışına sürülmesi, ve yönetilemeyen bir devletin tarihin modern efendileri tarafından itilip kakılmaya, horlanmaya başlaması oldu. Cumhuriyeti teslim alan kuşakların bugün de süren bu beceriksizlikleri Doğunun gelenek tininden kopamadıklarını, özgür bireyler olamadıklarını tanıtlar. Bağımsızlığı bilmediği için bağımsız olduğunu algılayamayan ‘yurtseverlik,’ miskinliğinin, erdemsizliğin ve buna bağlı geriliğin utancını sömürü teorilerinin arkasına gizleyen ‘devrimcilik’ gerçekte bugün de devleti, toplumu, varoluşu soysuzlaştırmaya çalışan o aynı kölelik tininden doğar.

Kendi zamanının ve kültürünün kabul edemeyeceği, aslında o devinmeyen geleneğe bir gözdağı olacak denli ileride olan Uluğ Bey’in yokedilişi İslamik dünyanın göreli olarak geriye doğru yürüyüşünün başlangıcının ön habercisi ve en çarpıcı göstergesi oldu. Uluğ Bey’in Gözlemevi yeryüzünden bütünüyle silindi ve ancak altı yüzyıl sonra bir Rus arkeoloğu olan Viatkin tarafından ve bir raslantı sonucunda bulundu. Dev mermer sekstantın yeraltı kesimi olduğu gibi duruyordu. Ve yabancı araştırmacıların bölge halkları için, insanlık için bulup, temizleyip çevirdikleri ve hizmetlerine sundukları biricik evrensel kültür değeri bu değildi. Bir kültür kendi kitabelerini kendisi okuyamıyor ve bunu onun için yabancılar yapıyorsa, o kültürün onun kendi kültürü olması söz konusu değildir.

İnsanlık hiç kuşkusuz eğitimsizliğe, bilgisizliğe, karanlığa doğru yürümez. Ama hiçbir kültür kendi bütünlüğüne ve dolayısıyla varlığına gözdağı olan yabancı bir kültürün kendi içinde gelişmesine sessizce ve uysalca izin vermez. Gerilik Yenilikten nefret eder. Ona bir sövgü terimi tonuyla ‘Batı’ der, ‘emperyalizm’ der, ‘yozlaşma’ der, ve kendi miskinliği üzerinde kuluçkaya yatmayı sürdürür.

Doğu tini Uluğ Bey’in Erdeminde, Özgürlüğünde ve Biliminde yüzyıllardır üretken olmuş ve evrensel kültürün gelişimine paha biçilmez katkılarda bulunmuş olan İslamik kültürün artık kendi sınırlarına gelip dayanmış olduğunu duyumsadı. Gelişme gözdağı olacak bir düzeye ulaşmıştı, durdurulmalıydı, ve durduruldu. Yalnızca Uluğ Bey ve yapıtı yokedilmedi. Bundan böyle düşünmek, bilmek, araştırmak, sorgulamak suç sayılır oldu. İslamik Doğu ne kendisinin ne de Batının anlayabildiği inanılması güç bir korku ve boyuneğme ve bunlara bağlı bir erdemsizlik kültürüne teslim olmaya başladı. Uluğ Bey’in soylu girişimi bir başlangıç olamadı. Bir sonsöz oldu. Ve Osmanlı çoktandır Doğuya ilgisini yitirmiş, tüm gücünü, istencini, tutkusunu Batıya çevirmişti.

Sonraki yüzyıllarda Doğunun bu iç teslimiyetini kaçınılmaz olarak dış teslimiyet izledi ve bütün bir Asya despotizmin kaçınılmaz yazgısına boyun eğdi. Bir tango iki kişi ile yapılır. Bir ‘uygarlıklar çatışması’ iki uygarlık arasında olur. Doğu çatışamazdı. Batı karşısında ne çatışacak İstenci vardı, ne de savunulacak Özgürlüğü. Ve Özgürlük bilincini kazanamadığı sürece, bir kavganın istediği ve gerektirdiği yüreklilikten, erdemden ve ruhsal ve fiziksel güçten de yoksun kaldı. Değişim ve dönüşümün içsel güdüsünü hiçbir zaman kazanamadı. Batının ve Osmanlının edilgin, anlamayan, düşünmeyen oyun alanı olması kaçınılmazdı.

Kuzey Avrupa tam olarak aynı onyıllarda Reformasyon ile inanç köleliğini yenip yeni bir varoluş biçimine doğru ilerlemeye başlamışken, İslamik Doğu — tıpkı Katolik Avrupa gibi — geleneğin ve boşinancın dinginliğini kıramadı, üstelik İslamın bilgi ve bilim ile herhangi bir çatışmasının olmamasına karşın. İnanç gizemci boşinanç karşısında, uyuşuk tekkecilik karşısında yenik düştü. Doğunun varoluşu geri kalmanın yokoluş biçimi olurken, bilgisizlik, erdemsizlik ve korkaklık değişmemenin güvenceleri oldular. Doğu kendi despotik tini gereği özgür bireyselliği, kendi yetilerini ortaya çıkarmayı isteyen ve bunun için çabalayan ve üreten özgürlük, erdem, güzellik tinini her zaman ancak bastırmayı başarabildi. Osmanlı büyüklüğünü bu tine karşı verdiği sürekli savaşımı sürekli olarak kazanmasına borçluydu.

Doğu tini bir boyuneğme tinidir. Ve aynı bilgisizlik, düşüncesizlik ve erdemsizlik tini bu kendi geriliğinin sorumlusunu kendisinde değil, ama ironik olarak kültürel herşeyini bir zamanlar ileri Doğunun kendisinden alan geri Batıda aradı ve buldu. Bütünüyle haklı olarak, çünkü Batı ilerlemeseydi Doğu geride kalmayacaktı.

İslamik Doğunun tüm tarihsel değeri ve önemi kendisini önceleyen Helenik ve Helenistik kültürü özümseme yeteneğine dayanır. Bu olgu felsefede olduğu gibi görgül bilimsel alanda da böyledir. Farabi İkinci Aristoteles olarak tanınırken, Uluğ Bey’in Gökbilimi Ptolemi gökbiliminin, ve bütününde İslamik Matematik Klasik kalıtın bir sürdürülmesiydi. Bu düzeye dek kendisi Klasikti. Ve İslamik Bilim kalıt aldığı birikimi sözcüğün tam anlamıyla hak ettiğini tanıtlayacak bir yolda her alanda Yunan öncellerinin çok çok ötesine geçmiş, varoluşun bilinmeyenleri üzerindeki örtüyü bütünüyle kaldırmanın eşiğine ulaşmış, aslında eğitim kurumlarında modern bilimsel etkinliğin ölçünlerini daha o zaman saptamıştı ve bütün bir dünyanın geri kalanı ile karşılaştırma kabul etmeyen bir gelişmişlik düzeyi gösteriyordu. Batı karanlığın içinde boğulurken, insanlığın bilgisini, türesini ve değerini yükseltmek İslamik dünyanın görevi oldu. İslamik Doğunun Batının gelişmeye başlaması ile aynı zamanda gelişimine son vermesi insanlığın ussal Helenik kalıtına karşı düşmanca bir ilgisizlik tutumuna girmesinde de gözlenir. Batı Rönesans ile kendini Ussal Klasisizme bağlarken, Doğu bu aynı paha biçilmez hazineye karşı usdışı bir küçümseme, bir bakıma kendini ondan arındırma tutumuna girdi.

Doğu Farabilerin, İbni Sinaların, İbni Rüştlerin, Uluğ Beylerin bilimini bastıranın, öneminin gözardı edilmesine yol açanın Batı olduğunu ve bunun bugün de sürdürüldüğünü ileri sürer. Bundan haksızlığa uğramış güçsüz bir kurban tonuyla söz edildiğini duyduğumuz zaman gülümsemeden edemeyiz. Bu özgürlüğün değil, kendi istenci olan birinin değil, ama köleliğin ve sorumluluk üstlenebilmeye yeteneksizliğin sesidir. Sanki Doğunun kendisinin açmadığını Batı örtmüş gibidir, ve sanki Doğunun değişimini kendi dikkafalılığı değil ama Batı engellemiş gibidir. Tam tersine. İşin gerçeği Doğuda ilerlemeyi Batının yabanıl gücünden çok daha önce Doğunun kendisinin bastırmış olduğudur, çünkü Doğu Doğudur, özgür değildir, ve bu yüzden özgürlüğe yabancı ve düşmandır. Her despotik tin gibi, kendine özgü karakteri ve kimliği ile varlığını ancak değişimi önlediği sürece sürdürebilir. Doğu özgür olabilmek için Doğu olmaya son vermek, kendisinden kurtulmak zorundadır.

Doğu ile denmek istenen bir coğrafya yönü değil, bir karakterdir. Doğulu despotiktir, ne kendi istencinin ne de başkasının istencinin özgürlüğünü bilir ve tanır. Tarihsel olarak, bu bilinç yüksekliğini, duyunç ve istenç özgürlüğünü geliştirmemiştir. İlişkisinde ya boyun eğme ya da boyun eğdirme vardır. Bu yüzden şiddet, zor, zorbalık törel varoluşunun özsel bileşenleridir. Bunlar her zaman açıkça sergilenmezler, çünkü korku ve düşmanlık, nefret ve şiddet, öfke ve öç vb. bu boyuneğme kültürünün sık sık ona bir incelik, bir iyilik görünüşü veren geleneklerinin altında örtülü yatarlar.

Bu boyuneğme kültürü bütününde ancak bilgisizlik ve düşüncesizlik üzerinde sürer, çünkü bilgi ve düşünce değişim getirir, özgürleştirir. Bu yüzden Erdem gerçek bir Doğuluya bütünüyle yabancıdır. Bu kültürde İnancın yerini boşinanç almalıdır çünkü gerçek Tanrı inancı duyuncu büyütür ve insanları eşitler.

Bugün Uluğ Bey’den gökbilim öğrenmeyeceğiz. Ondan daha çoğunu ve daha iyisini biliyoruz. Ama onun Avrupa’nın göz kamaştırıcı modern atılımı ile tek başına karşılaştırmayı hak eden örneğinde doğa biliminden daha az önemli olmayan birşeyi, İnsan Büyüklüğünü öğrenmek için ondan yardım almak zorundayız.


Uluğ Bey’in Medresesi



Uluğ Bey’in Semerkant’ta yaptırdığı ve 15’inci yüzyılda İslamik dünyada en iyisi olarak kabul edilen Medrese Registan Alanında bulunur.

‘‘Alan 1888’de Hindistan Sömürge Valisi Lord Curzon tarafından ‘‘dünyadaki en soylu kamu alanı’’ olarak betimlenir. Curzon şöyle sürdürür: ‘Doğuda ve Avrupa’da çarpıcı yalınlıkta ve görkemde ona yaklaşan hiçbirşey bilmiyorum, belki de Venedik’te daha alçakgönüllü bir ölçekte yarışmaya girmeyi isteyebilecek Piazza di San Marco dışında. Hiçbir Avrupa kentinde dört kenarından üçünde en güzel düzende Gotik katedrallerle çevrili tek bir açık alan göstermeyi başaramayacağımıza göre, aslında hiçbir Avrupa görüntüsü onunla yeterli olarak karşılaştırılamaz.’ ’’
::
‘‘[T]he noblest public square in the world. ‘I know of nothing in the East approaching it in massive simplicity and grandeur,’ he wrote, ‘and nothing in Europe, save perhaps on a humbler scale the Piazza di San Marco in Venice, which can even aspire to enter the competition. No European spectacle indeed can adequately be compared with it, in our inablilty to point to an open space in any Western city that is commanded on three of its four sides by Gothic cathedrals of the finest order.’ ’’

(Curzon’u alıntılayan: Wilfrid Blunt, The Golden Road to Samarkand (Londra: Hamish Hamilton, 1973), 259.)

Uluğ Bey’in Camiye götüren kapının üzerine yerleştirdiği yazıtta şunlar okunur:

‘‘Bu suffeh (tonozlu mescid) Cenneti andırmak üzere yapıldı ... onda sultanların en büyüğünün yönetimi altında dine yararlı bilimlerin gerçekliklerinin öğretmenleri bulunur.’’
::
‘‘This suffeh [i.e., portal or vaulted masjid] is built to resemble Paradise ... in it are teachers of the truths of the sciences useful to the religion, under the direction of the greatest of sultans ...’’

(Lisa Golombek ve Donald Wilber, Timurid Architecture of Iran and Turan, Vol. 1 (Princeton: Princeton University Press, 1988), s. 265).)



Semerkant, Registan Alanı

Semerkant dünyanın en eski kentlerinden biri olarak kabul edilir ve Büyük İskender’in fetih hedefleri arasında olan kentten Arrian ‘Marakanda’ olarak söz eder.

Registan eski Semerkant’ın yüreği idi. Ad ‘kumlu yer’ anlamına gelir. Alanda biraraya toplanmış olarak Uluğ Bey Medresesi (1417-20), daha sonra yapılan Şir Dor Medresesi (Kaplanlı Medrese, 1619-1636) ve Tilya-Kori Medresesi (Yaldızlı Medrese, 1646-1660) bulunur. Bu son ikisi Uluğ bey zamanında yaptırılan hanın ve sarayın yerine kurulmuştur. Şir Dor medresesi temel olarak Uluğ Bey’in medresesinin bir eşlemidir.

Uluğ Bey Medresesi sivri uçlu tonozu olan gösterişli kapısı ile alana bakar. Giriş kemerinin üstündeki mozaik panel geometrik biçemli süslemeler ile kaplıdır. Kare biçimli avlusunda bir cami, derslikler, ve öğrencilerin yaşadıkları yurt odaları bulunuyordu.


Semerkant Medresesinin yapımı 1417 yılında başladı ve 1421’de tamamlandı. Yapının mimarı bilinmemektedir. Medrese iki katlıdır ve her köşesinde bir olmak üzere dört dershane bulunur. Her dershanenin bir profesörü (müderris) vardı. İlk Rektörü (şeyh-ül müderrisin) Bursalı Kadızade Rumi idi. Kadızade’nin derslerini kendisi de dersler veren Uluğ Bey’in de izlediği bilinmektedir.

Medresenin akademik etkinliği başlıca Matematik ve Gökbilim üzerinde yoğunlaşmıştı ve derslerin büyük bölümü Bursalı Kadızade ve Giyaseddin Cemşid tarafından verildi. Semerkant’ta daha önce de medreselerin bulunmasına karşın, Uluğ Bey’in Medresesi kongreleri, panelleri, konferansları, seminerleri ile kentteki ilk düzenli bilimsel etkinlikti. Çeşitli kaynaklara göre Medresedeki öğrenci sayısı 100’ün üzerindeyken, Uluğ Bey’in çevresinde toplanan uzmanların sayısı da 100’ün üzerindeydi ve daha ikincil olan hesap uzmanlığı gibi görevler bu sayının dışındadır. Medrese tanrıbilimin yanında yüksek matematik, trigonometri, geometri ve gökbilimde benzersiz bir bilim yuvasıydı.

Giyaseddin Cemşid aritmetikte ondalık dizgeyi ilk kullanan matematikçi olmuş ve bu dizge Avrupa’da 15’inci yüzyıldan sonra kullanılmaya başlamıştır. Semerkant’a Uluğ Bey’in çağrısı üzerine gelerek Gözlemevinin müdürlüğünü üstlenmişti.

Uluğ Bey’in ölümünden sonra Medrese dağıldı ve aralarında Ali Kuşçu’nun da bulunduğu öğretim üyeleri kenti terkettiler. Bundan sonra Semerkant’ın tarihi bir bir karışıklıklar, ayaklanmalar, yıkımlar zinciridir ve bütün bu yüzyıllar içinde unutulan Medrese 18’inci yüzyılda zamanın Emiri tarafından hububat deposu olarak kullanıldı.


Buhara Medresesinin yapımı Semerkant Medresesini önceler. Duvarlarında ‘‘Bilgi kazanmak her Müslüman erkek ve kadının ödevidir’’ yazıtının bulunduğu Buhara Üniversitesinde seksen oda vardı ve öğrencilere burs bağlanmıştı.

Bernhard Peter
Die Medrese von Ulugh Beg in Samarqand






Gözlemevi ve Zij (Yıldız Kataloğu)

Semerkant’tan üç kilometre kadar uzakta bir tepe vardı. 1908 yılının sonuna dek hiç kimsenin dikkatini çekmeyen bu tepede Rus arkeoloğu Viatkin Uluğ Bey’in Gözlemevinin kalıntılarını buldu. Dev mermer sekstantın yeraltı kesimi olduğu gibi duruyordu. Uluğ Bey’in çalışması Batıda 1648 yılında Yıldızlar Kataloğunun bir kopyası Oxford Bodleian Library’de bulununcaya dek bilinmedi. Bu belge Uluğ Bey’in ayın, gezegenlerin ve 1018 yıldızın konumlarını hayranlık verici bir sağınlık ile hesaplamış olduğunu gösterdi.



Plaiadeler, ya da Yedi Kızkardeşler
Uluğ Bey’in Gökbilime ilgisi ünlü gökbilimci Nasreddin El-Tusi (1201-74) tarafından 1259’da yaptırılan Maragha Gözlemevinin kalıntılarını ziyaret ettiği sırada daha çocukluk yaşlarında uyanmıştı. Maragha’daki en önemli başarı Zij-i İlkhani ya da ‘‘İlkhanik Tablolar’’ idi.

Uluğ Bey’in gençlik yıllarındaki hocaları dönemin en iyi bilim adamları arasında bulunan Bursalı Kadızade de bulunuyordu. Kadızade’nin Semerkant’a kendi bilgisini arttırmak için Bursa’dan gelmiş olması Semerkant’ın daha Uluğ Bey’in gençliğinde bir bilim ve kültür özeği olduğunu gösterir. Gerçekten de kent bu niteliği daha Uluğ Bey’in dedesi Timur ve babası Şahrun zamanında kazanmaya başlamıştı.

Uluğ Bey‘in Gözlemevi için bir başka link (Tania).





Gurkhani Zij. Gözlemevinde elde edilen sonuçların Avrupa’daki çalışmalar üzerindeki etkisinin henüz sağın olarak saptandığını söyleyemeyiz. Abartılma olduğu gibi indirgenme eğilimleri de vardır. Ama Yıldız Katoloğunun eşlemlerinin Avrupa’ya ulaşmakta gecikmediği ve Paris ve Oxford gibi çeşitli kütüphanelerde bulunduğu iyi bilinen bir olgudur. Avrupa’nın Uluğ Bey’in verilerini ancak 17’nci yüzyılın ortalarında Tycho Brahe’nin daha sağın ölçümlerinin yayımından sonra öğrendiği düşünülür. Ama bu düşünce kendinde Uluğ Bey’in çalışmasının daha önce etkili olmuş olabileceği olasılığını çürütmek için yeterli değildir. Tycho Brahe’nin ve başkalarının bu çalışma ile ilişkileri konusunda daha kesin bulgular çıkabilir. Brahe’nin çalışmasını izleyen Greenwich 1675’te kuruldu. Ama Brahe’nin çalışması Uluğ Bey’in çalışmasının bir yeniden üretimi olarak görünür.

Uluğ Bey 1428’de muazzam bir gözlemevi yaptırdı ve açılış Uluğ Beyin gururlu annesi Gevher Şad tarafından yapıldı. Gözlemevi Tycho Brahe’nin daha sonraki Uraniborg’unu andırıyordu. Bir silindir şeklinde tasarlanan yapının üç katı vardı. 30,4 metre yüksekliğinde ve 46,4 metre çapındaydı. Gözlemevinin müdürlüğü ilkin Giyaseddin Şemsid’e verildi. Onun 1429’da ölmesi üzerine görevi Bursalı Kadızade üstlendi. O da 1430’da ölünce Ali Kuşçu (ö. 1447, İstanbul) görevlendirildi. Uluğ Bey Zij’e önsözünde çalışmalarda ölçüm ve hesaplama işlerine katılan Ali Kuşçu’dan ‘‘saygıdeğer oğlumuz’’ diye söz eder. (Ali Kuşçu Uluğ Bey’in ölümünden sonra Semerkant’tan ayrıldı, Tebriz’de Uzun Hasan tarafından İstanbul’a elçi olarak gönderildi, ve orada Aya Sofya’daki Medresede öğretmen oldu.)

Gözlemevi başlangıçta üç dev gökbilim aletini kapsıyordu: Derecelere ve dakikalara bölünmüş ve zodyak imlerini gösteren bir sekstant; bir güneş saati; ve bir de kadrant. Zemin kat hizmet odalarını kapsıyordu ve üzerindeki kemerler tarafından desteklenen iki kat bulunuyordu.

Encyclopedia Brittanica şunları belitir:

‘‘En üretken İslamik gözlemevi Timurid prens Uluğ Bey tarafından 1420 sıralarında Semerkant’ta yaptırılan gözlemevidir; o ve yardımcıları büyük bir kadrant ile gözlemlerden bir yıldız kataloğu yaptılar. ... [P]tolemi’nin yıldızlarının konumlarını gözlediği bilinen biricik Doğulu gökbilimci[dir]. ... 1420-37 arasında oluşturulan kataloğu 1665’e dek basılmadı ve bu olduğu zaman daha şimdiden Avrupalı gözlemciler tarafından aşılmıştı.’’
::
"The most productive Islamic observatory was that erected by the Timurid prince Ulugh Beg at Samarkand in about 1420; he and his assistants made a catalog of stars from observations with a large quadrant. ... [T]he only known Oriental astronomer to reobserve the positions of Ptolemy’s stars. His catalog, put together in 1420-37, was not printed until 1665, by which time it had already been surpassed by European observations."

Gözlemevinin büyük yuvarlak yapısı kuzeyden güneye mermerden dev bir açı ölçer tarafından kesiliyordu. Sağlamlık kaygısından ötürü derinden yapılmıştı. Açı ölçme aygıtları konumlarına pirinç raylar üzerinde kaydırılıyordu. Bu o güne dek en doğru yıldız tablolarının düzenlenmesini sağladı.

Uluğ Bey Semerkant’taki Gözlemevinden ekliptik düzleminin üzerinde kalan alanı, hiç kuşkusuz Kuzey Yarı Küreyi gözleyebilirdi ve çıplak gözle gözlediği şey yaklaşık olarak yandaki grafiğin gösterdiği alan gibidir.


Ptolemi (İS 85?-165?; Claudius Ptolemaeus) İskenderiye’de yaşamış olan bir Yunanlı gökbilimciydi. Almagest’te İslam ve Hıristiyan dünyaları tarafından 1300 yıl boyunca kabul edilen yerözeksel bir güneş dizgesi modelini açımladı.

‘‘... Ve aslında bu aynı bilim dalı tanrısal şeylerde düşünülen aynılık, iyi düzen, iyi oran ve yalın doğrudanlık aracılığıyla kişileri eylemlerin ve karakterin soyluluğu açısından anlamaya başka herhangi bir daldan daha çok hazırlayacak, izleyicilerine o tanrısal güzelliği sevdirecek, ve onlarda ruhun benzer bir durumunu bir bakıma doğallaşmış bir alışkanlığa çevirecektir. Ve böylece kendimiz her zaman oldukları gibi olan şeylerin bilim dalına duyduğumuz sevgiyi sürekli olarak arttırmaya çalışır, ve bunun için böyle bilimlerde kendilerini onlara verenler tarafından daha önce keşfedilmiş olan şeyleri öğrenir ve ayrıca onlardan bize dek geçen zamanın olanaklı kılabileceği türde küçük bir özgün katkıda bulunuruz’’ (Almagest, Kitap 1, 1. Önsöz).

Alexandre Koyré (Astronomical Revolution):

‘‘Gerçekten de, Kopernik’in Güneşi Evrenin özeğine yerleştirirken, onu gök devimlerinin özeğine yerleştirmediğini daha önce gördük: Yeryüzünün küresinin özeği gibi gezegen kürelerinin özekleri de Güneşe değil ama yalnızca onun yakınına yerleştirilir, ve gezegen devimleri Güneş ile değil ama Yeryüzünün küresinin özeği ile ilişkilendirilir — Güneş açısından eşözeksiz olarak. Yeryüzü küresinin özeği hiç kuşkusuz Güneş çevresinde döner; küçük bir üstdaire üzerine yerleştirilmiştir ve bunun deferenti* özek olarak Güneşi alır, ama devimi öylesine yavaştır ki, — üstdaire bir dönüşü 3.434 yılda ve deferent 53.000 yılda yapar —, kılgısal amaçlar için hesaplamalara alınmaz. Bir sonuç olarak, Kopernik gök mekaniğinde Güneşin çok az göze çarpan bir rol oynaması gibi bir paradoksla karşılaşırız. Öylesine az göze çarpar ki, ne olursa olsun hiçbir rol oynamaz diyebiliriz. Amacı bütünüyle başkadır: Evrene ışık verir, ve hepsi bu kadardır.’’

*Ptolemi’nin dizgesinde Yeryüzü üzerinde özeklenen bir daire (yörünge). Çevresinde üstdairenin özeğinin devindiği düşünülürdü.



Ptolemi Dünyayı evrenin özeğine yerleştirdi. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenimizin çevresinde dönüyordu.



Almagest bir yıldız kataloğu da kapsar. Ptolemi’nin zamanından bu yana, Alfonsine tabloları dışında, 1300 yıl boyunca gökbilimde hiçbir ilerleme yapılmamıştı. Bir düzeltmenin gerektiği açıktı ve bu işi Uluğ Bey yaptı. Çalışması eksiksizliği ve kendisinin büyük bir gökbilimci olarak saygınlığı nedeniyle sonraki iki yüzyıl boyunca haklı olarak ölçün çalışma olarak kaldı.

Uluğ Bey Ziji Ptolemi’nin ve Nasreddin Tusi’in kataloglarından sonraki üçüncü büyük yıldız kataloğudur. 1000’in üzerinde yıldızın enlem ve boylamlarını kapsar. Yapıt Beyazıt Devlet Kütüphanesinde 4511 numara ile bulunmaktadır. 1665 yılında İngiltere’de basılmış ve Avrupa dillerine çevrilmiştir. Bir başka kaynağa göre ilk eşlem 1650’de Londra’da basılmıştır.


PTOLEMİ’nin Almagest’i 7 ve 8’inci kitaplarında binden fazla yıldızın bir kataloğunu kapsar. Yıldızlardan her birinin ekliptik enlem ve ekliptik boylamlardaki konumu Ptolemi’nin kendi İS 137 çığırı için verilmiştir. Böyle erken bir çalışmada beklenebileceği gibi konumlar önemli hatalar içerir. Ama boylamlarda dizgesel bir hata vardır: Katalog değerleri Ptolemi’nin kendi çığırı için ortalama 1,2 derece fazla bir alçalma gösterirler.

Kendi yıldız kataloğunu oluşturan Tycho Brahe bu yanılgıları gördü ve Hipparkhos’un İÖ ikinci yüzyılda bu konumları gözleyip kaydettiğini ve boylamları 2 2/3 derece öne alan ve eylemleri ise değiştirmeden bırakan Ptolemi’nin bunları ondan aşırdığını ileri sürdü. Bu 1 derecelik boylam hatasını açıklar, çünkü Ptolemi her yüzyıl için bir derecelik değişmez bir yalpalama oranını kabul etmişti, ki çok düşüktü. Hipparkhos’un ve Ptolemi’nin zamanları arasındaki gerçek yalpalama 3 2/3 dereceye yakındır; buna göre bir derecelik ayrım dizgesel boylam hatasını güzelce açıklar.

19’uncu yüzyılda Pierre-Simon Laplace bir derecelik boylam hatasının daha az fesatlı bir yolda açıklanabileceğini belirtti. Ptolemi kendi güneş devimi kuramını da Hipparkhos’tan almıştı. Hipparkhos’un gününde güneş kuramındaki hataların küçük olmasına karşın, Ptolemi’nin gününde bu güneş konumu hataları yaklaşık olarak kataloğun hataları ile aynı yönde olmak üzere bir dereceye yükselmişti. Yıldızların boylamları en sonunda Güneşin boylamlarına gönderme ile belirlendiğine göre, Laplace bu temelde Ptolemi’yi hırsızlık suçundan aklamayı önerdi.

Daha da yakınlarda, James Evans Ptolemi’nin Hipparkhos’un temel gönderme yıldızlarını yalpalama yapmaksızın kendi gönderme noktaları olarak kullandığını ve tüm öteki yıldızları kendisinin gözlediğini ve daha sonra 2 2/3 dereceyi katalogdaki 1025 yıldızın tümüne eklediğini ileri sürdü.

Astrolab ile bir yıldızın konumunu ölçerken gözlemcinin ilk görevi astrolabı ekvator ekseni çevresinde döndürerek ekliptik halkanın göğün ekliptiği ile doğrudan bağdaşmasını sağlamaktır. Ptolemi bu kritik ilk adımda çuvallamış olabilir.



Burada iç kırmızı küre astrolabın ekliptik gönderme çatısı, ve dış mavi küre gökyüzünün gönderme çatısıdır. Solda astrolab doğru döndürülmüşken, sağda döndürme yanlıştır. Astrolab ekvator ekseni çevresinde dönerken bekleyebileceğimiz gibi boylamlar uzaksaşırlar. Ama enlemler de uzaksaşırlar. Bütün gönderme çatısı rayından çıkmıştır. Enlemlerdeki bu hata ilkbahar gündönümünde pozitif, sonbahar gündönümünde negatif, ve günötelerde yaklaşık olarak sıfırdır. Başka bir deyişle, astrolabın yanlış döndürülmesi yıldızların ekliptik enlemlerine yayılan bir yanılgılar dizisi üretecektir. (Keith A. Pikering)



26.000 yılda tam bir dönüş 180 yılda 1 derecelik sallanma demektir.



Ekliptik düzlemi Dünyanın yörüngesini kapsayan geometrik düzlemdir. Ekliptik düzlem 1994’te Clementine uzay gemisinin kamerasından alınan bu fotoğrafta güzelce örneklenir. Sağdan sola doğru Dünyanın ışığı ile aydınlatılan Ay, Ayın karanlık bölgesinden yükselen Güneş, ve Satürn, Mars ve Merkür gezegenleri görülmektedir.

Ekliptik Güneşin gökyüzündeki yoludur. Tüm gezegen yörüngeleri yaklaşık olarak aynı düzlemdedir. Dünyanın ekseni ekliptik düzlemine yaklaşık 23,5 derece yatıktır.


Clementine.


Ekliptik.



Nikolas Copernicus
(1473-1543)

KOPERNİK
‘‘Çünkü eğer hayranlık verici özeninden ve çalışkanlığından ötürü tüm başkalarının önünde duran İskenderiyeli Claud Ptolemy kırk yıldan daha uzun süren gözlemlerin yardımıyla bu sanatı geriye dokunmadığı hiçbirşeyin kalmamış göründüğü denli yüksek bir noktaya getirmiş olsa bile, gene de birçok şeyin onun öğretisinden doğması gereken devimler ile değil ama dahaçok sonradan keşfedilen ve onun bilmediği devimler ile uyum içinde olduklarını görürüz’’ Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine / De revolutionibus orbium coelsitium, 1543). (Varşova)


Alexander Koyré’den bir alıntı daha yapıyoruz:
‘‘G. V. Schiaparelli, I precursori di Copernico nell’antichita’da (Bologna, 1873; Almanca çeviri, Die Vorläufer des Copernicus im Altertum (Leipzig, 1878, s. 85)) şöyle der:

‘Ptolemi ve Kopernik dizgeleri arasındaki büyük çatışma [Antik Çağdakilerle] aynı fiziksel ve evrenbilimsel ilkeler çevresinde döndü. Her iki dizge de, biri gibi öteki de, fenomenleri temsil etmek için kullanılmaya yeteneklidir. Geometrik bakış açısından eşdeğerdirler; birbirleriyle anlaşırlar, tıpkı Tycho Brahe’nin seçmeci dizgesi ile olduğu gibi.’ ’’*

*Brahe’nin dizgesinde gezegenler Güneş çevresinde dönerler, ve Güneş (tüm gezegenler ve uydular ile birlikte) durağan Yeryüzü çevresinde döner.

Tycho Brahe (1546-1601)




Fahri Sekstant (Usturlab)

Teleskobun bulunmadığı bir zamanda ölçümlerin doğruluğu ancak sekstantın boyu arttırılarak elde edilebilirdi.

Bir dairenin altıda biri (60º) olan mermerden yapılı Fahri Sekstantın çapı 40,21 metre ve optik ayırma yeteneği 180 derece idi. Sekstant tam olarak enleme göre yönlendirilmişti (Semerkant için enlem 39º 37' 33'' ). Dairenin aralıklarını belirten noktalar ve ondalıklar mermer yüzeye kazınmıştı. Her bir derece 70 cm uzunluğundaydı.

Sekstantın çapı kabaca örneğin California’da Palomar Dağındaki 200 parmaklık yansıtıcının kubbesinin yüksekliğine eşittir. Tüm büyüklüğüne ve duyarlığına karşın, 60º ile sınırlı olması nedeniyle Gözlemevi daha başka aletler de kullanıyordu.

Sekstantın yayı yapının kuzey-güney ekseni boyunca yerleştirilmişti ve zemin katın altında başlayarak üçüncü katın üzerine yükseliyordu. Güneş saati doğu-batı eksenine koşut ve sekstanta dikey olan duvara yerleştirilmişti. Çatı, ve bir olasılık kemer direkleri gök cisimlerini gözlemede yardımcı olmak üzere bronz plakalarla işaretlenmişti.

Gözlemevinin dışı dönemin tüm daha başka anıtlarında da görüldüğü gibi pişirilmiş tuğla mozayıklarla süslenmişti. Çağdaş bir rapora göre, hizmet odaları süslüydü: ‘‘Odaların içersinde dokuz gök yörüngesinin imgesi, dokuz gök küresinin şekilleri, ve üst-dairelerin dereceleri, dakikalar, saniyeler ve saniyelerin onda-birleri; yedi gezegen ve durağan yıldızların resimleri, yer kürenin imgesi, dağlar, denizler, ve çöller ve ilgili şeylerle birlikte bölgelerin resimleri boyanmış ve yazılmıştı.’’






Sekstant ekliptik (dünyanın güneş çevresindeki yörünge düzlemi) ve ekvator düzlemleri arasındaki açıyı ölçmek için, ilkbahar gündönümü noktasını saptamak için, ve dönence yılının süresini ölçmek için kullanılıyordu. Uluğ Bey’e göre, ekliptik açısı 23º 30' 17'' idi ve bu ölçüm (zamanının gerçek değerinden yalnızca 32'' kadar uzaktı.


Uluğ Bey ve 60 kadar bilim adamından oluşan takımı bir dizi proje üzerinde çalıştılar. Birincil hedefleri İS ikinci yüzyılda Ptolemi’nin ve onuncu yüzyılda El Sufi’nin çalışmalarını gözden geçirmekti. 992 durağan yıldızı kapsayan Zij i Sultani Tablosu 1437’de tamamlandı. Tablo ayrıca güneş, ay ve gezegenlerin boylam dilimlerinin, eylem ve boylam paralaxlarının, ay ve güneş tutulmaların, ayın görülebilirliğinin ayrıntılı kayıtlarını kapsıyordu. Zij i Sultani sonraki 200 yıl için başvuru kaynağı oldu.
Uluğ Bey Zij’i i Farsça’da yazdı. 17’nci yüzyılda İngiltere’de yayımlanışından sonra, yapıt 19’uncu yüzyıl ortalarında Fransızca’ya çevrildi ve Farsça metin ile birlikte yayımlandı. Yirminci yüzyıl başlarında ABD’de de K. D. Knobel tarafından Zij üzerine bir inceleme yayımlandı ve 1918 yılında Rus Bilimler Akademisi Barthold’un Uluğbek i ego Vremya başlıklı yapıtını yayımladı. Türkiye’de ise çok yakınlara dek akademik dünya Uluğ Bey’in varlığından bile habersiz kalmıştır.




Uluğ Bey 1437’ye dek bin kadar (ya da 994, 1018, 1022 gibi rakamlar da verilir) yıldızın ölçümlerini derledi. Zij i Sultani Ptolemi (İS 170’ler) ve Brahe (1600’ler) arasında üretilen en büyük çalışmaydı ve Uluğ Bey’in yanısıra Ali Kuşçu ve Kadızade de olmak üzere Gözlemevinde çalışan bir dizi insanın ortak ürünüydü. Gözlemevinde yapılan gözlemlerin tablolarının yanısıra, yapıt takvim hesaplamaları ve trigonometrik çözümler de kapsıyordu. Arap yıldız kataloglarında bulduğu ciddi hata onu 992 durağan yıldızın konumlarını yeniden belirlemeye götürdü. Araplar yalnızca Ptolemi’den kopya etmişler ve boylamlara yalpalama etkisini eklemekle yetinmişlerdi. Uluğ Bey kendi Kataloğuna Al Sufi’nin 964 yılı kataloğundan 27 yıldız ekledi, çünkü bunlar Semerkant’tan gözlenemeyecek denli güneydeydiler. Ptolemi’den bu yana ilk özgün çalışma olan Katalog 1665’te Oxford’da Thomas Hyde tarafından Tabulae ‘‘longitudinis et latitudinis stellarum fixarum ex observatione Ulugbeighi’’ başlığı altında yayıma hazırlandı. Uluğ Bey ve çevresindeki bilim adamları yıldız yılının uzunluğunu 365,2570370 gün olarak belirlediler.





Gözlemevinde Uluğ Bey’in yönetimi altında ve onunla işbirliği içinde çalışan bilimcilerin yaptıkları çalışmalar arasında şunlar bulunur: Kübik eşitliklere sağın yaklaşık çözümler vermek için yöntemler; binomial teorem ile çalışmalar; Uluğ Bey’in sekiz ondalık sayıya kadar doğru sinüs ve tanjant tabloları; küresel trigonometri için formüller; ve, özel bir önemi olmak üzere, Uluğ Bey’in Ptolemi’den bu yana hazırlanan ilk kapsamlı yıldız Kataloğu. Zic-i Sultani ya da Uluğ Bey Zayiçesi adını taşıyan bu katalog on yedinci yüzyıla dek bu tür çalışmalar için ölçünleri belirledi.

Katalog trigonometrik sonuçları 1º lik aralıklarda verilen sinüs ve tanjant tablolarını kapsar. En az 8 ondalık basamak düzeyine dek doğru olan bu tablolar yüksek bir sağınlık derecesi gösterirler. Hesaplama sin 1º nin sağın bir belirlemesi üzerine dayanır. Uluğ Bey bu belirlenimi onun bir kübik eşitliğin çözümü olduğunu göstererek ve sonra bunu sayısal yöntemlerle bularak saptar. Elde ettiği sonuç, sin 1º = 0.017452406437283571 dir.

Khan Ulug Beg (und/oder Al-Kashi) berechnete durch numerische Lösung einer quadratischen Gleichung sin 1° = 0.017452406437283571. (Die heutige Approximation ist sin 1° = 0.017452406437283512820.....).


Uluğ Bey tıpkı kendisinden önceki Ptolemi ve başka gökbilimciler gibi yalnızca çıplak gözle yapılan gözlemlerden dünyanın güneş çevresinde döndüğü sonucunu çıkaramazdı. Bu görüş geriye, Timaeus’ta dünyanın kendi ekseni çevresinde döndüğünü belirten Platon’un kendisinde dek gitse de, kuramın görgül olarak tanıtlanması olanaksızdı (kutup noktasında yapılacak bir sarkaç deneyi ile olmanın dışında). Uluğ Bey gökbilimde Aristoteles-Ptolemi gökbilimi geleneğini izledi. Teleskopun yokluğunda, onyıllardan daha küçük ölçeklerde yapıldığında pek yeterli olmayan gözlem işini dev sekstantlar üstlenir, ve noktalar, çizgiler ve açılarla geometrik yöntem Güneş Dizgesinin ve bütününde gözlenen evrenin hemen hemen sağın bir tablosunu çizerdi. Uluğ Bey kendi zamanının, aslında o güne dek geçen tüm zamanların en büyük gözlemevini yaptırdı.



Uluğ Bey’in gökbilimdeki başarılarının onuruna Alman gökbilimci Johann Heinrich von Mädler 1830’dayaptığı Ay haritasında bir kratere Uluğ Bey Krateri adını verdi.
Koordinatlar 32.7° Kuzey, 81.9° Batı; Çap 54 km; Derinlik 1,7 km.




Gürkhani Zij’de teleskopun yokluğuna bağlı olabilecek hatalar sekstantın uzunluğunun arttırılmasıyla giderildi. Fakhri Sekstant mermerden yapılmıştı. Bu gözlemevi Tycho Brahe’nin Uraniborg’daki ve Stjerneborg’daki ünlü gözlemevinin esin kaynağı oldu. ‘‘Gözlem ve deneyimin gezegen devimleri konusunda bildiği herşey saklanmak üzere bu kitaba alındı’’ diye yazıyordu Uluğ Bey. Bu yapıtta temel gökbilimsel gözlemler özetlendi. Gökbilimin ve Yerbilimin Zamanda, ama yüzyıllara, giderek binyıllara yayılan bir süre içinde yapılan gözlemlere dayanması ölçüsünde, Kataloğun önemi bugün her zamankinden de büyüktür.




Uluğ Bey’in Gözlemevinde yıldızların yükseklik açılarını ölçmede kullanılan 60 derecelik yayın uzunluğu 63 metreydi ve hayranlık verici bir sağınlık ile kuzeyden güneye doğru boylam yönünde yerleştirilmişti. Uluğ Bey bu düzenek ile ekliptiğin eğikliğini 23 derece, 30' 17" olarak hesapladı (zamanı için doğru değerden yalnızca 32" uzak olarak). Semerkant için saptadığı enlem 39 derece, 37' 33" idi. Bu düzenek enlem ölçümleri için yapılmış en büyük sekstanttı ve bir derecenin 600’de biri kadar çözünürlük elde edebiliyordu.

Sağda Tycho Brahe’nin Uraniborg’da kullandığı sekstant.





Gözlemevinde yapılan çalışmalar Ptolemi’nin o güne dek sorgusuzca kabul edilen hesaplamalarındaki bir dizi yanlışı da günışığına çıkardı. Yine, Gözlemevinden alınan veriler Uluğ Bey’in yılın uzunluğunu 365 gün 5 saat 49 dakika 15 saniye olarak oldukça sağın bir hesaplamasını yapmasına olanak verdi. Uluğ Bey Güneş, Ay ve gezegenlerle ilgili verileri de yayımladı ve gezegenlerin bir yıllık devimleri için saptanan bu veriler de çalışmasının çoğu durumunda olduğu gibi oldukça sağındır.

Uluğ Bey’in verileri modern zamanların verilerine [Satürn, Jüpiter ve Venüs ile ilgili olarak] iki ya da beş saniyelik sınırların içersinde yaklaşır.




Uluğ Bey politikada bilimde olduğu kadar başarılı değildi, ve 1447’de babasının ölümünden sonra tek oğul olmasına karşın erki elinde tutmayı başaramadı. İki yıl süren yöneticiliğinin sonunda 1449’da dünyasal etkinliklerini doğru bulmayan oğlu Abdül Latif tarafından Semerkant’ta öldürtüldü. Mezarı Semerkant’ta Timur tarafından yaptırılan mozelede 1941’de bulundu. Uluğ Bey elbiseleriyle birlikte gömülmüştü ve bu bir şehit olarak görüldüğünü belirtir.

Gözlemevinin kalıntıları.




Uluğ Bey insanın binlerce yıldır süren bilme, öğrenme, kendini ve evrenini anlama uğraşının bir emekçisidir. Ve ancak bu niteliği ile tanınabilir, kabul edilebilir ve anlaşılabilirdi. Öyle görünür ki, Türklerin, İslamik dünyanın ve bütününde Doğunun onu gözardı etmesinin, yabancılamasının ve en sonunda unutmasının başlıca nedeni Uluğ Bey’in kültürel tikelliklerin üstünde ve ötesinde olması, ve buna bağlı kültürel uyumsuzluğudur. Tıpkı Farabi gibi, Uluğ Bey de Batı tarafından kucaklandı, değerlendirildi, ve onurlandırıldı. Farabi Latin Batının İslamik felsefe ve bilim öğretmelerinin en önünde durur. Ve Batı Uluğ Bey’de de aynı ussal tini bularak onu ve yapıtını onurlandırır. Doğu ve Türk dünyası bilimsel ve felsefi açıdan bu iki büyük insana hak ettikleri değeri ve onuru verecek yetkinlikte değildi. Bu yetersizlik bugün de sürmektedir. Ve Doğu Uluğ Bey’i anlayacak olgunluğa ulaştığı zaman, bundan böyle Doğu olmayacaktır.


1665. Thomas Hyde (1636-1703). Tabulae long. ac lat. stellarum fixarum, ex observatione Ulugh Beighi, Tamerlanis Magni Nepotis, Regionum ultra citraque Gjihun (i. Oxum) Principis potentissimi. Ex tribus invicem collatis MSS. Persicis jam primum Luce ac Latiodonavit, & commentariis illustravit, Thomas Hyde. In calce libriaccesserunt Mohammedis Tizini tabulae declinationum & rectarium ascensionum. Additur demum Elenchus Nominum Stellarum. Oxonii: Typis Henrici Hall, sumptibus authoris.

1018 yıldız için Latince ve Farsça tablolar. Bu yıldızların 700 kadarı yalnızca Uluğ Bey’e dayanıyordu.


Büyük Boy : Uluğ Bey Medresesi






TİMUR
Timur’un kendisi bugün Özbekistan toprakları içersinde bulunan Transoxania’da (Maveraünnehir) yaşayan Türk Barlas aşiretindendi. Türk ve Moğol kabilelerini birleştiren Timur atlı okçulardan oluşan ordularıyla İran, Irak ve Doğu Anadolu’da imparatorluğunu kurdu. Torunu Uluğ Bey’in doğumundan kısa bir süre sonra Hindistan’ı istila ederek 1399’da Delhi’nin denetimini ele geçirdi. 1309’dan 1402’ye dek fetihlerini sürdüren Timur Suriye’de Mısırlı Memlükleri ve 1402’de Ankara yakınlarında Osmanlı Padişahı I. Bayezid’i yendi. Timur 1405’te öldü.

SEMERKANT (ya da: AFRASİAB; MARAKANDA; SOGD)
2.500 yıl kadar önce kurulan MARAKANDA İÖ 4’üncü yüzyılda Büyük İskender tarafından ele geçirildi. 328’de İskender’e karşı ayaklanan kent yokedildi. Daha sonra Partialılar, Seleukidler ve Baktrialılar arasındaki çatışmalara sahne olan kent İÖ birinci yüzyılda Kuşhan krallarının egemenliği altında yeniden serpildi. 8’inci yüzyılda Sogdiana’nın başkenti olan Semerkant Araplar tarafından ele geçirildi ve kent halkı İslama döndü. 10’uncu yüzyıla doğru Semerkant kültür ve ekonomide önderliği yitirdi ve yeri Buhara tarafından alındı. 10 ve 11’inci yüzyıllar kentin Buhara’ya karşı savaşımı ile damgalanır. 1220’de kent Cengiz Han’ın askerleri tarafından yokedildi. Daha sonra ancak 14’üncü yüzyılda Timur kenti Moğollardan kurtardı ve başkent yaptı. Kent hızlı bir büyüme ve kalkınma dönemine girdi. Semerkant’ın büyüklüğünü simgelemek üzere köylerine Şiraz, Bağdat, Kahire gibi adlar verildi. Kent 15’inci yüzyılda Uluğ Beyin yönetimine bırakıldı.

BUHARA
Büyük İskender Buhara’dan geçerken kent daha şimdiden yaklaşık olarak 1.000 yaşındaydı. Dünyanın en eski kentlerinden biri olan Buhara eski Zerdüştler tarafından kuruldu ve Zerdüştlük için dinsel bir özekti.
1500’de Özbekler tarafından ele geçirilen Semerkant Buhara Hanlığına bağlandı. Buhara daha o sıralarda İslamik elyazmalarının ve bir süre sonra basılı yazılarının bir hazinesi oldu. Büyük bir tecim özeğine dönüşen kente İpek Yolu aracılığıyla binlerce rulo ve kitap getirildi ve 11 ve 15’inci yüzyıllara ait İslamik yapıtlardan pek çoğunun günümüze kalmış olması bu olguya bağlıdır. Daha Semerkant’ın önemi azalmadan önce kentteki her kağıt, ipek, papirus, parşömen vb. Buhara’nın kapalı çarşılarına getirilmişti. Birkaç yüzyıl içinde Buhara çarşıları tüm İslam dünyasının en büyük belgeler kaynağına dönüştü ve kent bir bakıma dev bir kütüphane oldu. Semerkant bu önemli konumu 20’nci yüzyılın başlarında yitirdi ve Bolşeviklere direniş nedeniyle Sovyet ağır toplarının ve tanklarının saldırıları ve hava bombardımanları sonucunda Buhara’nın arşivlerinden hiçbirşey kurtarılamadı. Kent tarihin dışına düştü. Link---------

Buhara, Simurg Kuşları, Nadir Divanbeyi Medresesi,
Rapor Et
Eski 1 Kasım 2012, 19:10

Cvp: Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?

#30 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
Uluğ Bey, Semerkant'ta bir medrese ve bir de rasathane yaptırmıştır. Kadı Zade bu medreseye başkanlık etmiştir. Rasathane için yörede bulunan tüm mühendis, alim ve ustaları Semerkant'a çağırmıştır. Kendisi için de bu rasathanede bir oda yaptırarak tüm duvar ve tavanları gök cisimlerinin manzaralarıyla ve resimleriyle süsletmişti. Rasathanenin yapım ve rasat aletleri için hiç bir harcamadan kaçınmamıştır. Bu gözlemevinde yapılan gözlemler, ancak on iki yılda bitirilebilmiştir.
Gözlemevinin yönetimini Bursalı Kadızade Rumi ile Cemşid'e vermiştir. Cemşid, gözlemlere başlandığı sırada ve Kadı Zade de gözlemler bitmeden ölmüştür. Gözlemevinin tüm işleri o zaman genç olan Ali Kuşçu'ya kalmıştır. Bu gözlem üzerine Uluğ Bey, ünlü Zeycini düzenlemiş ve bitirmiştir. Zeyç Kürkani veya Zeyç Cedit Sultani adı verilen bu eser, birkaç yüzyıl doğuda ve batıda faydalanılacak bir eser olmuştur. Zeyç Kürkani, bazı kimseler tarafından açıklanmış ve Zeyç'in iki makalesi 1650 yılında Londra'da ilk olarak basılmıştır. Avrupa dillerinin birçoğuna, çevrilmiştir. 1839 yılında cetvelleri Fransızca tercümeleriyle birlikte, asıl eser de 1846 yılında aynen basılmıştır.
Zeyç Kürkani'nin asıl kopyalarından biri Irak ve İran savaşlarından sonra Türkiye'ye getirilmiş ve halen Ayasofya kütüphanesindedir. Bir hile ile oğlu Abdüllatif tarafından 1449 yılında öldürülmüştür.


Kaynak: Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir?
Rapor Et
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Uluğ Bey'in matematik alanında yaptığı çalışmalar nelerdir? Konusuna Benzer Konular
Gönderen: Ziyaretçi Forum: Soru-Cevap
Cevap: 117
Son Mesaj: 14 Mayıs 2014 17:53
Gönderen: new pirlo Forum: Cevaplanmış
Cevap: 1
Son Mesaj: 15 Şubat 2014 10:55
Gönderen: Ziyaretçi Forum: Soru-Cevap
Cevap: 71
Son Mesaj: 20 Ekim 2013 21:49
Gönderen: Misafir Forum: Soru-Cevap
Cevap: 2
Son Mesaj: 20 Ekim 2013 21:34
Gönderen: esmina Forum: Soru-Cevap
Cevap: 94
Son Mesaj: 5 Eylül 2013 15:39
Hızlı Cevap
Kullanıcı Adı:
Önce bu soruyu cevaplayın
Mesaj:








Yeni Soru
Sayfa 0.673 saniyede (93.18% PHP - 6.82% MySQL) 16 sorgu ile oluşturuldu
Şimdi ücretsiz üye olun!
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 16:42
  • YASAL BİLGİ

  • İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan MsXLabs.org forum adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre tüm kullanıcılarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. MsXLabs.org hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) iş günü içerisinde MsXLabs.org yönetimi olarak tarafımızdan gerekli işlemler yapıldıktan sonra size dönüş yapılacaktır.
  • » Site ve Forum Kuralları
  • » Gizlilik Sözleşmesi