Hoş geldiniz sayın ziyaretçi Neredeyim ben?!

Web sitemiz; forum, günlük, video ve sohbet bölümlerinin yanı sıra; Skype ile ilgili Türkçe teknik destek makaleleri, resim galerileri, geniş içerikli ansiklopedik bilgiler ve çeşitli soru-cevap konuları sunmaktadır. Daima faydalı olmayı ilke edinmiş sitemize sizin de katkıda bulunmanız bizi son derece memnun eder :) Üye olmak için tıklayınız...


Sohbet (Flash Chat) Forumda Ara

Urartu edebiyatı hakkında bilgi verir misiniz?

Bu konu Soru-Cevap forumunda Misafir tarafından 2 Aralık 2011 (23:07) tarihinde açılmıştır.FacebookFacebook'ta Paylaş
1019 kez görüntülenmiş, 5 cevap yazılmış ve son mesaj 30 Aralık 2012 (14:50) tarihinde gönderilmiştir.
  • 5 üzerinden 2.00  |  Oy Veren: 1      
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın:    « Önceki Konu | Sonraki Konu »      Yazdırılabilir Sürümü GösterYazdırılabilir Sürümü Göster    AramaBu Konuda Ara  
Eski 2 Aralık 2011, 23:07

Urartu edebiyatı hakkında bilgi verir misiniz?

#1 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
edebiyatları nedir lütfen söleyin yaaaaaaaa sosyal pazartesi 100 almam gerekli
En iyi cevap Just fly tarafından gönderildi

Urartu Sanatı
Sanat - Sanat Tarihi
M.Ö. EX-VI. yüzyıllarda, Doğu Anadolu'da hüküm süren Urartuların başkentleri Tuşpa (Van) idi. Yaşadıkları dağlık alanların sarp kayalıkları üzerinde güçlü surlar, büyük kaleler yapmışlardır. Güvenliğe aldıkları Altıntepe, Patnos, Çavuştepe, Toprakkale, Kayalıdere gibi yerleşim mer­kezlerinde saray, tapınak, yönetim binaları ve depolar yapmışlardır. Çok tanrılı dine sahip olan Urartuların baş tanrısı Haldi’dir.Hayvancılık, tarım ziraat ve madencilik yapmışlardır.

Mimari: Urartular, yerleşim böl­gelerine uygun, gelişmiş ve amtsal bir mimarî ortaya koymuş­lardır.Urartulann mimarîye getirdikleri en önemli yenilik apadana adı verilen, sütunlu kabul salonudur. Binalann kerpiç duvarları üzerindeki sıralara canlı renklerle, çeşitli geometrik, bit­kisel motifler ve hayvan resimleri yap­mışlardır Kesme taşlardan bina yapmak, ka­yalıklar içerisine çeşitli mekânlar (oda, merdiven, salon, koridor vs.) oyma konusunda oldukça başarılıdırlar. Kes­me taşların kullanıldığı oda mezarlar eve benzemektedir. Gerek yapı tekniği ve gerekse kıymetli ölü eşyalarının bu­lunması açısından önemlidir. Bu yapılar, hem düşmanlarına, hem de tâbiyetindekilere; krallığın güç, ih­tişam ve zenginliğini gösteren amtsal mimarî örnekleridir. Çavuştepe'de, temel ve zemin kısmı doğrudan kayalara oyulu üçkatlı bir sarayın kalıntıları bulunmuştur. Patnos kazılarında ortaya çıkan Giriktepe Sarayı, Van Kale­si'ndeki Kral Mezarları önemli Urartu kalıntılarıdır

Küçük El Sanatları: Urartular, madencilik ve buna bağlı olarak maden sana­tında, mobilya yapımında ve doku­macılıkta oldukça başarılı olmuş­lardır. Özellikle maden sanatındasayısız eserler Üreten Urartular, Eski Doğu'nun gerçek maden ustalarını yetiştirmişlerdir. Yapmış ol­dukları eserlerin birçoğu batıdaki ülkelerde alıcılar bulmuştur. Heykel, kabartma ve madenî levhalar üzerindeki tasvirler incelendiğinde, konu olarak tanrılar, tanrıçalar, törenler, kutsal ağaç motifleri, mitolojik var­lıklar (grifon) veya savaşa hazırlanan ya da savaştan dönen idarecilerin işlendiği görülür. Buna karşılık günlük hayata yer verilmemiştir. İşlenen konularda, eserlerin biçim, üslûp ve bezemeleri de belli kurallara bağlanmıştır. Özellikle hayvan fıgürleri oldukça ürpertici ve saldırgan bir bi­çimde yansıtılmıştır Üç ayaklı büyük tunç kazanlar, mo­bilyalar için yapılmış madenî ayaklar, masklar, çeşitli çömlekler bu güne kadar gelmiş Urartu el sanatları örnekleri arasında yer alırlar.

KAYNAK:edebiyatsanat
Rapor Et
Reklam
Eski 2 Aralık 2011, 23:41

URARTU EDEBİYATI HAKKINDA

#2 (link)
Beşer.
Just fly - avatarı
Urartu Sanatı
Sanat - Sanat Tarihi
M.Ö. EX-VI. yüzyıllarda, Doğu Anadolu'da hüküm süren Urartuların başkentleri Tuşpa (Van) idi. Yaşadıkları dağlık alanların sarp kayalıkları üzerinde güçlü surlar, büyük kaleler yapmışlardır. Güvenliğe aldıkları Altıntepe, Patnos, Çavuştepe, Toprakkale, Kayalıdere gibi yerleşim mer­kezlerinde saray, tapınak, yönetim binaları ve depolar yapmışlardır. Çok tanrılı dine sahip olan Urartuların baş tanrısı Haldi’dir.Hayvancılık, tarım ziraat ve madencilik yapmışlardır.

Mimari: Urartular, yerleşim böl­gelerine uygun, gelişmiş ve amtsal bir mimarî ortaya koymuş­lardır.Urartulann mimarîye getirdikleri en önemli yenilik apadana adı verilen, sütunlu kabul salonudur. Binalann kerpiç duvarları üzerindeki sıralara canlı renklerle, çeşitli geometrik, bit­kisel motifler ve hayvan resimleri yap­mışlardır Kesme taşlardan bina yapmak, ka­yalıklar içerisine çeşitli mekânlar (oda, merdiven, salon, koridor vs.) oyma konusunda oldukça başarılıdırlar. Kes­me taşların kullanıldığı oda mezarlar eve benzemektedir. Gerek yapı tekniği ve gerekse kıymetli ölü eşyalarının bu­lunması açısından önemlidir. Bu yapılar, hem düşmanlarına, hem de tâbiyetindekilere; krallığın güç, ih­tişam ve zenginliğini gösteren amtsal mimarî örnekleridir. Çavuştepe'de, temel ve zemin kısmı doğrudan kayalara oyulu üçkatlı bir sarayın kalıntıları bulunmuştur. Patnos kazılarında ortaya çıkan Giriktepe Sarayı, Van Kale­si'ndeki Kral Mezarları önemli Urartu kalıntılarıdır

Küçük El Sanatları: Urartular, madencilik ve buna bağlı olarak maden sana­tında, mobilya yapımında ve doku­macılıkta oldukça başarılı olmuş­lardır. Özellikle maden sanatındasayısız eserler Üreten Urartular, Eski Doğu'nun gerçek maden ustalarını yetiştirmişlerdir. Yapmış ol­dukları eserlerin birçoğu batıdaki ülkelerde alıcılar bulmuştur. Heykel, kabartma ve madenî levhalar üzerindeki tasvirler incelendiğinde, konu olarak tanrılar, tanrıçalar, törenler, kutsal ağaç motifleri, mitolojik var­lıklar (grifon) veya savaşa hazırlanan ya da savaştan dönen idarecilerin işlendiği görülür. Buna karşılık günlük hayata yer verilmemiştir. İşlenen konularda, eserlerin biçim, üslûp ve bezemeleri de belli kurallara bağlanmıştır. Özellikle hayvan fıgürleri oldukça ürpertici ve saldırgan bir bi­çimde yansıtılmıştır Üç ayaklı büyük tunç kazanlar, mo­bilyalar için yapılmış madenî ayaklar, masklar, çeşitli çömlekler bu güne kadar gelmiş Urartu el sanatları örnekleri arasında yer alırlar.

KAYNAK:edebiyatsanat
Rapor Et
Eski 30 Aralık 2012, 13:03

urartu ve türklerde dil ve edebiyat

#3 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
urartu ve türklerde dil ve edebiyat nedir yazarmısınız acilll performans ödevi için gereklidir
Rapor Et
Eski 30 Aralık 2012, 13:26

Urartu edebiyatı hakkında bilgi verir misiniz?

#4 (link)
Özel Üye-VIP
_EKSELANS_ - avatarı
Urartu dili ve yazısı39530-3-4-21ccd

Dağların ve yüksek yaylaların halkı Urartular’ın çok gelişkin bir yazılı kültürleri olduğunu söyleyemeyiz. Onlar yazıyı daha ziyade kaya anıtları üzerinde kullanıyorlar ve bu anıtlarda kazandıkları askeri zaferleri, inşa ettikleri barajları, sulama kanallarını ve kaleleri anlatıyorlardı. Hititler, Sümerler, Babilliler, Assurlular gibi diğer Ön Asya toplumlarının aksine, yazılı kültürün gelişmişliğini gösteren edebi, dini ve mitolojik metinlere sahip olmayan Urartuların dini inançları ve mitolojileri ancak arkeolojik malzemenin incelenmesi yoluyla kısıtlı bir biçimde anlaşılabilmektedir.
Urartu askeri gücünün yayıldığı tüm alanlarda rastlanabilecek yazıtların sayısı 180’i geçmektedir ve söz konusu yazıtlarda kullanılan yazılı ifadelerin formu üç aşağı beş yukarı birbirine benzemektedir: Urartu uygarlığına ait ilk yazılı anıt olan Madırburç (Sardur burcu) dışındaki tüm yazıtlar Urartuların Baş Tanrısı olan Haldi’nin adıyla başlar: Eğer bir savaş anlatılıyorsa Tanrı Haldi’nin ordunun önünde gittiğinden, eğer bir inşa faaliyeti anlatılıyorsa yapılan eserin Tanrı Haldi’ye adandığından söz edilir.
Urartular, güney komşuları Assurlular’dan aldıkları Yeni Assur stilindeki çivi yazısını kullanıyorlardı. Bunun dışında sınırlı alanlarda (seramik kapların, küplerin üzerleri gibi) kullandıkları bir hiyeroglif yazıları da vardı. Ancak bu hiyeroglifler daha ziyade depolama küplerinin üzerinde, depolanan ürünün cinsini ve miktarını kaydetme amaçlı olarak kullanılmıştı. Kitabelerde kullandıkları yazı, Yeni Assur stilinde olan ve Urartu dilini ifade etmek için kullanılan yazıydı. Urartulara ait az miktarda kil tablette bulunmaktadır. Ancak bunların sayısı hem çok kısıtlıdır, hem de tamamı Urartu'nun son krallarından II. Rusa dönemine (M.Ö. 675'ler) aittir.
Urartu Krallığı’nın ilk kralı I. Sarduri döneminde Assur çivi yazısıyla Assurca yazıtlar yazılmıştır. Örneğin Urartu devletinin ilk yazılı belgesi olan Van Kalesi’nin (Tuşpa) eteklerindeki Sardur Burcu (Madırburç) yazıtı Assurca olarak kaleme alınmıştır. Assur dilinde bir iki yazıt daha kaleme alan Urartular, daha sonra kendi dilleri olan Urartuca’yı kullanmaya başladılar. Urartuların ikinci kralı İşpuini döneminde yapılan dinsel ve yönetsel reformların bir parçası olması muhtemel olan bu uygulama neticesinde Urartular, Assurlular’dan aldıkları çivi yazısını sadeleştirerek kendi dillerine adapte etmişler ve Urartuca’nın dağlık ülkelerinin her yanına dağılan yazıtlar yoluyla günümüze ulaşmasını sağlamışlardır.
Assur çivi yazıyla kayda geçirilmiş olan Urartuca, sabit bir kelime köküne ekler getirilerek kelime türetilen “eklemeli diller” grubuna dahildir. Günümüzde konuşulan hiç bir dille doğrudan bir akrabalığı bulunmamasına rağmen son bilimsel araştırmalar neticesinde Kuzeydoğu Kafkas dilleri olarak nitelenen Çeçen ve İnguş dilleriyle benzerliği olduğu anlaşılmıştır. Urartuca’nın bilinen tek akrabası Hurri dilidir. M.Ö. II. Binyıl’da Doğu Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve Kilikya bölgesinde yoğun bir biçimde kullanılmış olan Hurrice ile gerek gramer gerekse vokabüler (kelimelerin söylenişi) bakımından büyük bir benzerliği olan Urartuca’yı bu benzerlikten dolayı bazı dil bilimciler“Yeni Hurrice” olarak adlandırmışlarsa da bunun aslında yanlış bir tanım olduğu anlaşılmıştır. Şu an bu iki dil hakkında kabul edilen görüş; ortak bir dilden türedikleri ancak farklı coğrafyalarda farklı gelişimler gösterdikleri, bundan dolayı da benzer olmalarına rağmen birbirinden bağımsız iki dil oldukları yönündedir. Urartuca ile Hurrice’nin vokabüler açıdan ne kadar benzer diller olduğunu göstermek için bir kaç tane örnek vermek istiyorum:

Ag(e): Getirmek (Urartuca), Ag: Getirmek (Hurrice)
Aru: Vermek (Urartuca), Ar: Vermek (Hurrice)
Pabani: Dağ (Urartular), Pabani: Dağ (Hurrice)
Ebani: Ülke (Urartuca), Umini: Ülke (Hurrice)
Ewri: Efendi, Kral (Urartuca), Ewri: Efendi, Kral (Hurrice)
Haş: İşitmek (Urartuca), Haş: İşitmek (Hurrice)
Huradie: Asker (Urartuca), Huradi: Asker (Hurrice)
Kuri: Ayak (Urartuca), Ugri: Ayak (Hurrice)
Muş: Doğru (Urartuca), Muşu: Doğru (Hurrice)
Pili: Kanal (Urartuca), Pala: Kanal (Hurrice)
Urartu dilinin çözülmesinde ve anlaşılmasında Assurca ve Urartuca çift dilli yazıtların büyük yardımı olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bilim dilinde “bilinguis” olarak adlandırılan çift dilli yazıtlarda; aynı metnin iki farklı dilde yazılmış haline rastlarız. Bilinen dilden hareketle bilinmeyen dilin çözülmesinde anahtar bir konuma sahip olan çift dilli metinler, bir çok Eskiçağ dilinin anlaşılabilmesini sağlamıştır. Irak sınırının yakınlarında yer alan Kelişin yazıtı ve yine o civarda bulunan Topzava steli Urartu ve Assur dillerinde bilinguis yazıtlardır ve bunlar Urartu dilinin çözümünde büyük katkılar sağlamışlardır.



Rapor Et
Eski 30 Aralık 2012, 13:29

Urartu edebiyatı hakkında bilgi verir misiniz?

#5 (link)
kdrcn
Ziyaretçi
kdrcn - avatarı
teşekkür ederim ama türklerde dil ve edebiyatada lazım onud yazarsan sevinirim
Rapor Et
Eski 30 Aralık 2012, 14:50

Urartu edebiyatı hakkında bilgi verir misiniz?

#6 (link)
Özel Üye-VIP
_EKSELANS_ - avatarı
Alıntı:
kdrcn adlı kullanıcıdan alıntı Mesajı Görüntüle

teşekkür ederim ama türklerde dil ve edebiyatada lazım onud yazarsan sevinirim
Türk edebiyatı

Cumhuriyet Dönemi


Türk edebiyatı, Türk yazını veya Türk literatürü; Türk diliyle üretilmiş sözlü ve yazılı metinlerdir. Türklerin İslamiyeti kabullerine kadar farklı Türk dil ve alfabeleri kullanılırken, İslamiyetin etkisiyle Farsça ve Arapça kullanılmaya başlanmış, Osmanlı döneminde Türkçenin Arap alfabesiyle yazıldığı Osmanlıca eserler verilmiştir. Özellikle saray çevresinde, Fars edebiyatının etkisiyle üretilen bir edebiyat anlayışı ağır basmıştır. Zaten okuryazarlığın olmadığı ya da oldukça az olduğu halk arasında, sarayın Divan Edebiyatı etkili olamamış, Anadolu'da sözlü gelenek uzun bir süre devam etmiştir.

Türk edebiyatının tarihi yaklaşık 1500 yıl öncesine dayanmaktadır. Bilinen en eski Türk yazıları 8. yüzyıldan kalma Orta Moğolistan'daki Orhun Irmağı vadisinde bulunan Orhun Yazıtları'dır.[1] Türklerin İslam'ı kabul ettikten sonraki edebiyat metinleri lügatlar, fıkıh eserleri, peygâmberler tarihi, şecere türü yapıtlardır. 15. yüzyılda Dede Korkut Kitabı ile başlayan destan türüne ek olarak, mektuplar, menakipler, tarihler, tezkireler nesir türünün biçimleridir. Türk halk edebiyatı, aşık ve tekke kollarıyla eski çağlardan beri süregelir. Halk edebiyatının bilmece, destan, masal, efsane, hikâye, atasözü, fıkra, menkıbe, deyim, oyun biçimleri vardır. Tekke edebiyatının nefes, ayin, ilahi, naat, mevlid, münacat kalıplarıyla gelen kolları günümüze ulaşmıştır. Halk edebiyatı yanında klasik edebiyat denilen Divan edebiyatı gelişmiştir. Batı'da roman türünün yaygınlaşmasıyla Türk edebiyatı da telif ve tercümelerle 1800'lerden başlayarak bu yöne eğilmiştir.
Türkiye'de Cumhuriyet döneminin ilk devrinde Milli Edebiyat hâkimdir. Halk diliyle yazan ve Genç Kalemler dergisinde toplanan yazarlar eserlerinde Türklüğü, vatanı, kurtuluş mücadelesini anlatmışlar; kendilerinden önceki bireye dönük Edebiyat-ı Cedidecileri eleştirmişlerdir. Bu devrin en önemli yazarlarına örnek olarak Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Halide Edip Adıvar verilebilir. Milli Edebiyat'ın milliyetçi görünümü sonraki devirde Anadoluculuk ve halkçılıkolarak edebiyata yansımıştır.[3] Bu dönemde Beş Hececiler ve Yedi Meşaleciler grupları kurulmuştur.[4] Daha sonra II. Dünya Savaşı ve savaşın siyasal etkileriyle toplumculuk ve köycülük akımları güçlenmiştir.[5] Âşık ve tekke edebiyatı, modernleşmenin etkisiyle gücünü kaybetmiştir. Divan edebiyatından ise Dil Devrimi, Türkçe'nin ön plana çıkarılması ve değişen edebiyat akımlarıyla, Osmanlı'ya ait bir tür olarak vazgeçilmiştir.
Modern Türk edebiyatı öykü, roman, eleştiri, deneme, şiir ve tiyatro eserleri gibi hemen her türde örnekler içermektedir. Genellikle modernist bir çizgide seyretmekte olsa dapostmodernizmin etkileri de yoğun olarak görülmektedir.

Selçuklular dönemi

Türkiye topraklarında gelişen edebiyatın ilk ürünleri Selçuklu dönemine aittir. Ancak bu dönemden günümüze ulaşabilenler XIII. yüzyıla aittir.[7] Farsça mesnevisi ile tanınan Mevlana Celaleddin Rumi'nin (1207-1273) az sayıda Türkçe beyitleri vardır. Oğlu Sultan Velet'in (1266-1312) Farsça İbtidaname, Rebapname mesnevilerinde Türkçe beyitler yer alır, bunlar dışında Türkçe şiirleri de vardır. Eski AnadoluTürkçesinin en eski şairi olarak bilinen Ahmet Fakih (ö.1221) kaside biçiminde yazılmış dinsel öğütleri içeren Çarhname adlı yapıtla hacyolcularının uğradığı kentleri, buradaki camileri konu edinen Kitabu evsafı mesacid üş-şerife mesnevisinin sahibidir. Yusuf ile Zelihamesnevisinde bu Kur'an kıssasını dinsel, ahlâksal yönüyle işleyen Şeyyad Hamza'nın hece vezni ile yazmış olduğu şiirleri de vardır.Gazellerinde aşk, içki, eğlence temalarını işleyen Dehhani din dışı edebiyatın Anadolu'da gelişen Divan Edebiyatı'ndaki ilk temsilcisidir. Bu dönemde Battalname, Saltukname dinsel-destansı halk edebiyatı ürünleri oluşmuştur. Ancak bunların yazıya geçirilmiş çeşitlemeleri daha sonraki Osmanlı dönemine aittir. Dönemin en önemli şairi Yunus Emre'nin (1240/1241-1320/1321) halk diliyle söylenmiş ve çoğu hece vezniyle olan ilahileri tasavvuf konularını coşkun bir lirizmle işliyordu. Onun tarih boyunca Alevi-Bektaşi şiirini etkileyen yapıtı XX. yüzyılda yeniden dikkat çekti ve yansıttığı insan sevgisi bakımından yeni bir gözle değerlendirildi.

Osmanlılar dönemi


Selçuklu Devleti'nin son yıllarında, bu devletin yıkılmasından sonra ve Osmanlı Devleti'nin başlangıç döneminde Anadolu beyliklerinin merkezinde Arapça ve Farsça'dan geniş bir çeviri hareketi gerçekleşti. Bu merkezlerde ilk yapıtlarını veren yazarlardan daha sonra Osmanlı sarayınca korunan oldu.[7] Garipname (1330) mesnevisinin sahibi olan ve Yunus Emre yolunda ilahileri bulunan Kırşehirli Aşık Paşa, İlhanlılar'ın Anadolu valisi Timurtaş'ın vezirlerindendi. Süheyl-ü nevbahar (1350) mesnevisinin sahibi Hoca Mesut, Kelile ve Dimneçevirisini Aydınoğulları beyliğinde kaleme almıştı. Hüsrev ü Şirin (1367) mesnevisinin yazarı Fahri, Aydınoğulları beyliğinde yetişmişti.Hurşidname (1387) mesnevisinin sahibi Şeyhoğlu Mustafa,İskendername (1390), Cemşid ü Hurşid (1403) mesnevilerinin sahibi Ahmedi,Divan 'ı ve Çengname (1402-1411) mesnevileriyle tanınan Ahmet Dai, Hüsrev ü Şirin (1421-1429) mesnevisinin sahibi Şeyhi,Germiyanoğulları beyliğinde yetişmişti. Bu dönemde özellikle İran şairlerinin kaside ve gazellerinde işlenen içki, aşk, tasavvuf, eğlence konuları, onların kullandıkları imgeler, başvurdukları benzetmeler Türkçeye aktarıldı. Gene bu örneklere dayanan aşk, serüven, tasavvuf konularıyla ilgili mesneviler yazılıyordu. Ancak uzun ünlüsü olmayan Türkçenin aruz veznine uydurulması güçlükler yaratıyordu. Böyle olduğu halde başlangıçta Türkçe sözcüklere, deyimlere hatta atasözlerine şiirde geniş yer veriliyordu. Halk diliyle kahramanlık işleyen yapıtlar, dinsel edebiyat ürünleri de vardı. Tokat kalesi dizdarı Arif Ali, I. Murat için Danişmentname 'yi (1311, gününüze ulaşan yazması 1577) kaleme almıştı. Aynı nitelikli dinsel-destansı yapıtlardan Battalname ve Saltukname metinleri sonraki yüzyılın ürünleri arasındadır.[6] Ahmedi'nin kardeşi Hamzavi'nin gene aynı nitelikli Hamzaviname'si din ve kahramanlık konularını birlikte işleyen, halk diliyle yazılmış yapıtlardandır. Sadrettin'in Destan-ı geyik, Destan-ı ejderha 'sı, Tursun Fakih'in Kıssa-i mukaffa, Gazavat-i emir ül-müminin Ali 'si, Beypazarlı Maazoğlu Hasan'ın Feth-i kale-i Selasil, Cenadil kalesi cengi gibi yapıtları halk kitapları arasındadır.
  • XIV. yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar İslam dini etkisinde ve İslâm uygarlığı çerçevesinde gelişen edebiyatın ürünleri birbirinden farklı yanları olan üç çığıra ayrılır.[2]
  • Halk Edebiyatı
  • Divan Edebiyatı
  • Tekke Edebiyatı
Halk edebiyatı ve Aşık edebiyatı

Türk edebiyatının geleneksel vezniyle, dörtlüklerden oluşan biçimlerle söylenmiş şiirleri kapsar. Halkın konuştuğu dile dayanır.[8] Âşık,saz şairi ya da halk şairi adı verilen gezgin şairlerin saz eşliğinde doğaçlama söyledikleri şiirlerin günümüze ulaşan en eski örnekleri XVI. yüzyıla aittir. Âşıklardan birçoğu hakkında koşmaların son dörtlüğünde anılan mahlaslardan başka bilgi yoktur. Bazı âşıkların yaşamıefsanelerle karışmıştır. Âşığın düşünde pirlerin elinde bade içerek saz çalıp, şiir söylemesi, düşte gördüğü sevgiliyi bulmaya çalışması yaygın bir efsane motifidir. Birçok âşığın şiiri zamanla türkü, ağıt gibi sahibi bilinmeyen halk şiiri örnekleri arasına karışmıştır.[8] Örneğin;Ercişli Emrah ve Aşık Garip'in gerçekte yaşamış olup olmadıkları bilinmemektedir. Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan gibi büyük ustaların şiirleri arasına sonradan onların mahlaslarıyla söylenmiş şiirleri de eklenmiştir. Âşıkların yapıtları doğa, sevgi, gurbet, ahlâksal öğüt, toplumsal sorunlar yanında kahramanlık konularına da yer verir. Yeniçeri Ocağı'nda yetişmiş birçok şair imparatorluğun birbirinden uzak yerlerindeki (Bağdat, Girit, Kırım vs.) yaşama tanıklık eder. Bunlar arasında şu adlar sayılabilir; Hayali, Öksüz Âşık (XVI. yy.); Temeşvarlı Âşık Hasan, Kâtibi (XVII. yy.); Kayıkçı Kul Mustafa (ö. 1686); Kabasakal Mehmet (XVIII. yy.) vd. Toroslar'daki Türkmen aşiretlerinde yetişen Karacaoğlan'ın (XVII. yy.) doğa güzellikleri ve sevgiyi konu edinen özentisiz, içtenlikli şiiri, türünün en sevilen örnekleri oldu.[9]Gene bu yörede yetişen Deli Boran, Beyoğlu, Gündeşlioğlu (XIX. yy.) hiçbir yabancı etki altında kalmamış ve değişmemiş halk zevkini devam ettirdi. Dadaloğlu'nun (1785 ? - 1868 ?) baskıya ve haksızlığa başkaldıran şiiri, göçebe ve aşiretlerin zorunlu iskanıyla ilgili tarihsel olaylara tanıklık etti. Âşık edebiyatının geleneğinde âşık kahvelerinin, kahvelerde düzenlenen atışmaların, muamma, asma, çözme gibi hünerlerin önemli yeri vardır. Bu etkinliklerden dolayı âşıklara meydan şairleri adı verilir.[9] Bazıları medreselerde okumuş olan, kültür merkezi kentlerde yaşayan âşıklara ise kalem şairi denir.[9] Kalem şairleri üzerinde dil, anlatım, konu bakımından divan şiirinin türlü etkileri görülür. Onların şiirleri arasında koşma,varsağı, destan gibi özgün halk edebiyatı türleri yanında aruzla divan, müstezat, gazel gibi ürünler de yer alır. Âşık edebiyatının bu yolda yapıt veren temsilcilerinden başlıcaları şunlardır; Aşık Ömer, Gevheri, Dertli, Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni.

Halk hikâyeleri


Ana madde: Halk öyküsüXV. yüzyılın ikinci yarısında yazıya geçirildiği kabul edilen Dede Korkut Hikâyeleri, eski destan geleneğini ve Türkler'in Anadolu'ya yerleşmelerinden önceki sözlü edebiyatlarıyla halk hikâyeleri arasında bir köprüdür.[2] Oğuz boylarının tarihleri, günlük yaşamlarının yanı sıra insan ilişkilerine tanıklık eden, duygusal durumları araştıran yapıt, içeriği kadar dili ve anlatımıyla da bütün Türk edebiyatının en önemli eserleri arasındadır. Dede Korkut Hikáyeleri'nde düz sözle anlatılmış bölümler dışında özellikle heyecan verici, duyarlıklı bölümler manzumdur. Halk edebiyatı geleneğine kuvvetle bağlı olduğu görülen bu bölümlerin vezinleri ve nazım biçimleri kesinlikle belirlenememiştir. Halk hikâyelerinde manzum bölümler, hece vezniyle söylenmiş ve dörtlüklerden oluşan biçimleri kapsar. Bu hikâyeler kahramanlık (Köroğlu, Kirmanşah, Celali Bey ile Mehmet Bey vs.), sevgi ve serüven (Kerem ile Aslı,Aşık Garip) konularını ele alır.[6] Hikâyelerden bazılarının yaratıcısının serüvende yer alan âşıklar olduğu ileri sürülür. Adları bilinen, yaşamları, yapıtları yakından tanınan âşıkların(Çıldırlı Şenlik, Posoflu Müdami) meydana getirdikleri bilinen hikâyeler de yer alır.

Anonim / Yazanı bilinmeyen türler


Nasreddin Hoca

Sözlü edebiyatta masal, fıkra, efsane gibi ürünlerin yazanı belli değildir (Anonimdir). Türkiye Türkçesi'yle söylenmiş ve XIX. yüzyıldan başlanarak yazıya geçirilmiş, bu dönemdeki bazı ürünlerin İslamiyetten önceki dönemle, Türkiye dışındaki Türkler'le ya da Arap-İran Edebiyatı ile ilişkisi vardır.[2] Ancak bunlarda geniş ölçekte de tarihsel ve yerel özellikler kendini gösterir (Nasreddin Hoca fıkraları,Bektaşi fıkraları, Bursa, Konya, İstanbul gibi kentlerle ilgili efsaneler, gerçekçi nitelik taşıyan bazı meddah hikâyeleri vs).
Bir gün Padişah, Nasreddin hocaya sormuş;
— Ben öldüğümde cennete mi gideceğim, cehenneme mi?
Hoca, Padişahtan korkmadan;
— Tabii ki, der, cehenneme gideceksiniz.
Öfkeden padişahın sakalı kabarır. Nasreddin hoca;
— Cennete gideceğinizi söylemek isterdim ama cellatlarınız öldürdüğü insanlar yüzünden cennete sığamazsınız. O yüzden mecbur cehenneme gideceksiniz.[10]

Sözlü gelenekte ezgiyle söylenen türkü, mâni, ağıt gibi türler halkın ortak yaratıcılığına dayanır.Bunlara zamanla sahipleri unutulan ürünler de eklenmiştir.

Divan edebiyatı



Bu edebiyat özellikle Arap ve İran edebiyatı kurallarına bağlıdır; onların içeriğinden geniş ölçüde yararlanır.[2] Şiir, divan adıyla anılan derleme içinde yer alan kaside, musammat,gazel, rubai gibi türleri kapsar. Anlatı türü ise genellikle mesnevidir. Ortak İslam kültürünün etkisi ile yazı dilinde Arapça ve Farsça'dan alınan sözcükler, bu dillere ait kurallar büyük ölçülere ulaşmıştır. Divan Edebiyatı, saray ve medrese çevresinde aydın topluluğun edebiyatı olarak gelişti. Şeyhi, Ahmet Paşa, Hayali, Necati gibi şairler lirik şiirde İranlı ustaların yapıtlarındaki içerik ve söyleyiş başarısını kendi dillerine aktardılar.[2] Çağatayca'da Ali Şir Nevai'nin, Azeri Türkçesi'nde Fuzûlî'nin ulaştığı klasik olgunluğun Osmanlı şiirindeki temsilcisi ise Baki (1523-1600) oldu. Nef'i (1575 ? [12] - 1635), abartmalara, gösterişli benzetmelere, coşkulu bir söyleyişe yer veren kasideleriyle, Nabi (ö. 1712), Koca Ragıp Paşa(ö. 1762) duygu ve imgelerin yerine yaşam deneyleriyle beslenen, ahlâksal öğütler taşıyan gazelleriyle, Lale Devri'ne tanıklık eden Nedim (ö.1730) neşeli, yaşam dolu şiirleriyle, özellikle şarkılarıyla tanındı.

Bâkî

Dilde, temalarında halk söyleyişine, halk beğenisine yaklaşma eğilimine (Nedim, Enderunlu Fazıl [1759 ? [13] -1810] ) karşılık Fehim-i Kadim, Naili, Neşati, Şeyh Galip gibi şairler içiçe tamlamalara, karmaşık imgelere dayanan Sebk-i Hindi akımının temsilcisi oldular.Tanzimat'tan sonra Türk şiiri, batı etkisi altında değişip gelişirken yeni edebiyatın temsilcileri (Ziya Paşa, Namık Kemal vs.), divan şiiri geleneğine uygun ürünler de verdiler. Eski şiirin son temsilcileri Encümen-i Şuara adı verilen topluluğun Naili, Fehim-i Kadim gibi şairlerin yolunu izleyen üyeleri Leskofçalı Galip, Yenişehirli Avni, Hersekli Arif Hikmet oldu. Aruz vezninin yerini hece veznine daha sonra da serbest vezne bıraktığı XX. yüzyılda divan şiiri kesinlikle sona erdi ancak Yahya Kemal Beyatlı beyit birimine dayanan bu şiire çağdaş şiirin yapısal bütünlüğünü kazandırırken Baki, Neşati, Nedim gibi farklı şairlerin söyleyiş özelliklerinden ve işledikleri konulardan yararlanan ürünler ortaya koydu.

Tekke edebiyatı


Evren'in Tanrı yansıması, aşkı Tanrı'ya ulaşmanın yolu sayan tasavvuf görüşü, İslam etkisinde gelişen edebiyatı büyük ölçüde besledi. Tekke şiiri anlam yönüyle olduğu gibi şekil ve tür bakımından da zengindir.[15]Örneğin en yaygın konulardan biri olan içkili eğlenceler konu edinirken meyhaneler tekkeyi, mey Tanrı'yı, meyhaneci tarikat şeyhini simgeliyordu. Tekke edebiyatı, kitleleri birleştiren bir edebiyat ve kültür köprüsü vazifesini üstleniyordu.[16]Divan edebiyatında başta mevlevilik olmak üzere tarikat ulularını öven, tarikat inançlarını konu edinen mesneviler, kasideler de yazılıyordu. Ancak Tekke edebiyatı bu konuları tarikatlara bağlanan halk topluluklarının anlayabileceği dilde, halk edebiyatı çerçevesinde konu edinir; tekkelerde ayinler sırasında ezgiyle okunan ilahiler, nefesler, tarikat büyüklerinin menkıbelerini kapsar. Müziğin ve dansın yanında merhamet ve hoşgörüyü ön plana çıkaran Mevlana'dan[17] sonra Birçok tarikat XIII. yüzyıl şairi Yunus Emre'yi yakından benimsedi, onun şiirlerine kendi törenlerinde yer verdiler. Yunus Emre'nin yolunu izleyen ve ona nazireleryazan pek çok şair yetişti. Ayrı tarikatlar, inançlar, birbirinden farklı üç edebiyat yolu oluşturdu.
  • Bazıları tarikat kurucusu olan tarikat şairleri kendi inançlarını, tarikatlarının ilkelerini, giriş törenlerini, özel zikirleri vb. konu edindiler. Bu tür edebiyatın başlıca temsilcileri halvetilikle kadiriliği birleştirerek eşrefiliği kuran Eşrefoğlu Rumi, İbrahim Gülşeni, Üftade, onun halifesi ve celvetliğin kurucusu Hüdayi, bayramiliğin himmetilik kolunu kuran Tarikatname yazarı Himmet, Niyazi-i Mısri'dir.
  • Melamiler tekkeleri, tarikat kurallarını, zikirlerini vb. konu edindiler. Melamilerin bayramilik kolu halvetilikle nekşibendiliği birleştiren Hacı Bayram Veli'ye dayanır.
  • Hünkar Hacı Bektaş Veli'ye bağlanan bektaşilerin ve onlardan daha geniş bir topluluk oluşturan alevilerin şiiri, temalarıyla öteki tarikat şairlerin şiirlerinden ayrılır. Bu edebiyat dil ve anlatım bakımından tarikat edebiyatının öteki iki kolundan çok daha sadedir. Alevi-bektaşi şiirlerinin önemli temalarından biri Ali'ye, ehlibeyte aşırı bağlılıktır. Oniki imamövülür, bütün adaletsizlikleri gideren bir kurtarıcı olarak Mehdi beklenir. Abdal Musa ile müridi Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal[18] vs. bu konuları işleyen başlıca şairlerdir.
Batı uygarlığı etkisinde gelişen Türk edebiyatı

Daha fazla bilgi: Tanzimat Edebiyatı, Edebiyat-ı Cedide , Fecr-i Ati ve Milli EdebiyatOsmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimat'ın ilanından (1839) sonraki siyasal yenileşme döneminden başlayarak edebiyatın dili ve anlatımıyla birlikte halk topluluğuna ulaşma biçimi, amacı, kapsadığı sorunlar da büyük ölçüde değişti. Sözlü edebiyatın yerini kesin olarak yazılı edebiyat aldı. Roman, tiyatro, eleştiri, deneme gibi batı kaynaklı türlerde ürünler verildi.Toplumsal sorunlar gerçekçi yöntemle ele alınmaya başlandı.

Tanzimat edebiyatı


Tanzimat şiirinde Namık Kemal yurt, ulus sevgisi, özgürlük, haksızlığa başkaldırma gibi temaları coşkulu bir dille ve yeni bir anlatımla işledi

Batı ülkelerinden özellikle de Fransa'dan etkilenen ve geniş halk kitlesine ulaşmayı amaçlayan, toplumsal sorunlarla yakından ilgilenmeye başlayan edebiyatın ilk ürünleri Tanzimat'ın ilanından 20 yıl kadar sonra verildi. Tasvir-i Efkar[19] gazetesini çıkaran Şinasi, biçimden çok öze önem veren bilgi ve düşünceyle temellenen, geniş bir halk topluluğuna seslenebilmeyi amaçlayan yeni düzyazının kurucusudur. Şiirleri, şiir çevirileri, makaleleriyle çağdaşlarını derinden etkileyen bu yenilikçi yazar geleneksel halk tiyatrosuyla batı örneğini bileştiren ilk tiyatro yapıtı olan Şair Evlenmesi'nin (1859) yazarıdır. [20] Divan şiirini dil ve anlatım bakımından topluma sırt çevirmiş, içerik bakımından doğaya, akla yabancı, toplumsal sorunlara uzak sayan Tanzimat şiirinde Namık Kemal yurt, ulus sevgisi, özgürlük, haksızlığa başkaldırma gibi temaları coşkulu bir dille ve yeni bir anlatımla işledi. Ziya Paşa, divan şiirinin geleneksel biçimlerinden fazla uzaklaşmadan siyasal yönetimde, insan ilişkilerindeki adaletsizliğe ve haksız davranışlara karşı çıktı, uygarlığı bilimi savundu. Padişahın mutlak egemenliğine karşı meşrutiyetyönetimini savunan, yurtiçinde olduğu kadar gönüllü sürgün olarak yurtdışında da siyasal savaşım veren bu şairler savundukları yeni dil veedebiyat anlayışını eleştiri türünde verdikleri ürünlerde dile getirdiler. [21][22] Toplum için sanat ilkesine bağlı sayılabilecek bu şairleri izleyen kuşak [23] sanat için sanat ilkesine yatkın ürünler verdi. Doğa, aşk, ölüm, varlık-yokluk gibi konuları işlerken yeni bir anlatım ve yeni biçimlerden yararlanıldı. Bu dönemde kendisi de yeni yenilikçi ürünler kaleme almış olmasına rağmen geleneğe bağlı şiir anlayışını Muallim Naci devam ettirdi. Şemsettin Sami'nin roman türünde ilk örnek olan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat 'ını izleyen ürünler (Ahmet Mithat Efendi,Felatun Bey'le Rakım Efendi, 1876; Namık Kemal, İntibah, 1876) bir yandan yaşanan çağa ters düşmüş eski toplumsal kurumları öte yandan Batı'ya körü körüne öykünmeyi eleştiriyordu. Ahmet Mithat Efendi, sözlü halk hikâyeciliğinden eserlerinde bol bol yararlandı. İlk ürünlerinde büyük ölçüde romantizmden beslenmelerine karşın Samipaşazade Sezai [24], Recaizade Mahmut Ekrem [25] yer yer gerçekçi öğeler kullandılar. Natüralizme yakınlık gösteren Nabizade Nazım, köy gerçeklerini konu edinen ilk yapıt olan Karabibik 'in (uzun öykü, 1890) yazarı oldu. Tiyatroda Ahmet Vefik Paşa'nın Molière uyarlamaları halk geleneğini batı kaynağı ile birleştirme çabalarının bir halkasıdır. Buna karşılık Abdülhak Hamit'in oyunları batı tiyatrosu örneklerinden büyük ölçüde beslenen, sahne diline ve halkın beğenisine ise oldukça uzak ürünlerdir. Namık Kemal'in sürgüne gönderilmesine yol açan Vatan, Yahut Silistre oyunu yazarın ana temalarından olan yurt ve ulus sevgisini heyecanlı bir anlatımla sahneye aktararak konu ediniyordu. II. Abdülhamit'in uzun süren baskısı II. Meşrutiyet sonrasına kadar tiyatro edebiyatının gelişmesine engel oldu.

Edebiyat-ı Cedide

Tanzimat edebiyatı yurt sorunlarıyla yakından ilgileniyor, yurt, ulus sevgisi gibi konuları işliyor, halkın anlayabileceği bir dille yazmaya çalışıyor, halkı eğitmeyi amaçlıyordu. II. Abdülhamit döneminde doğup gelişen Edebiyat-ı Cedide ya da yazdıkları derginin adıyla Servet-i Fünun edebiyatı, bütün noktalarda kendisinden önceki edebiyatın karşısında yer aldı. Edebiyat-ı Cedide yazarları bireysel konuları, güzelliklerini ancak öğrenim görmüş seçkin kişilerin kavrayabileceği bir anlatımla işlediler. Batılı, özellikle de Fransız yazarların yapıtlarındaki biçim özelliklerini Türkçeye uyguladılar. Hareketin temsilcilerinden Tevfik Fikret (1867 - 1912), Cenap Şahabettin (1870 - 1934) şiire geniş bir ses zenginliği kazandırdılar. Doğayı, kişisel yaşantıyı, bireysel duyguları ayrıntılarıyla yansıttılar. Tevfik Fikret zamanla toplumsal bozuklukları, siyasal yönetim baskısını, haksızlıkları konu edinmeye koyuldu. Roman alanında Mehmet Rauf[28] ile birlikte ruhsal durumları çözümlemeye önem veren Halit Ziya Uşaklıgil [29], farklı toplum kesimlerinden kişilerin, aydınların, sanat-edebiyat çevresinin , halkın yaşamına gerçekçi açıdan tanıklık etti. Yapıtlarını bu dönemde yayımlamaya başlayan Rahmi Gürpınar, Edebiyat-ı Cedide'den alabildiğine ayrılarak geniş okur topluluğuna seslenen, halkın yaşamından canlı kesitler veren, öğretici, eğlendirici romanlar [32] yazdı. II. Meşrutiyet'in ilânından sonraki dönemde Edebiyat-ı Cedide'nin bağlı olduğu sanat için sanat anlayışını kısa bir süre Fecr-i Ati hareketinin genç temsilcileri sürdürdü. Bunlar arasında yer alan Ahmet Haşim, arı şiir anlayışına bağlı ürünleriyle [33] tanındı. Topluluğun üyelerinden hemen tümü II. Meşrutiyet'ten sonra Milli Edebiyat hareketi içinde yer aldılar.

Milli Edebiyat


Türkçülük hareketinin etkisinde gelişen Milli Edebiyat'ın hareket noktası ulusal kaynaklara yönelme düşüncesiydi. Dilde sadeleşme, şiirde aruzun yerine hece vezni, içerikte halkın sorunları ve yerli yaşam Milli Edebiyat'ın temellerini oluşturdu. Mehmet Emin Yurdakul'un Tükçe Şiirler (1899) yapıtıyla başlayan yenileşme, aydınların şiirini bir yandan halk edebiyatı öğelerine öte yandan halkın dertlerine yöneltti. Türkçülük hareketinin ilkelerini saptayan Ziya Gökalp [34] kaynak olarak eski Türk destan geleneğinin, folklorun taşıdığı değeri gösterdi. Öykülerinde toplum ve siyaset sorunlarına tarihsel geçmişe dayanarak çözümler arayan Ömer Seyfettin'in gerçekçi ve destansı anlatımına zaman zaman da yergicilik ekleniyordu. Refik Halit Karay'ın gerçekçi yapıtı Memleket Hikâyeleri (1919) ilk kez Anadolu küçük kent ve kasabaların yaşamlarını konu edindi.[35] Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yazarlar kuşağının öncüleri Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar[36], Yakup Kadri gibi romancılar Cumhuriyet döneminin eşiğinde yayınladıkları yapıtlarıyla [37] Osmanlı'nın yıkılış Türkiye'nin kuruluş dönemine tanıklık ettiler; Anadolu gerçeğini yansıttılar. Mehmet Âkif Ersoy, büyük oylumlu, öyküsel şiirini derleyen Safahat dizisinde aruz veznini halkın konuşma diline başarılı bir şekilde uyguladı. Yahya Kemal Beyatlı'nın vatan sevgisi ve tarih duygusuyla beslenen şiiri[38] bir yandan lirik öte yandan destansı öğeler taşıyordu. Hece vezninin temsilcilerinden [39] Faruk Nafiz Çamlıbel'in şiirini yer yer Anadolu gerçekleri besledi. Milli Edebiyat akımı Cumhuriyet döneminde toplum sorunlarına öncelik veren, gerçekçi yöntemi uygulayan edebiyata temel oldu.

Türkiye Cumhuriyeti Dönemi Türk Edebiyatı


Roman ve Öykü

Cumhuriyet dönemi edebiyatı Türkiye'nin gerçeklerine gittikçe genişleyen ölçüde eğildi. Yurdun bütün bölgelerinde kentlerdeki, köylerdeki yaşamı ve insan ilişkilerini, yurtdışına göçen işçileri ele aldı. Her sınıftan, her yaşam biçiminden gelen kahramanları canlandırdı. Onları kuşatan toplumsal bozuklukların giderilmesi için öneriler getirildi. Dil devrimi, edebiyatı yakından etkiledi. Türetilen ya da canlandırılan sözcükler yanında bölge ağızlarından sözcükler ve anlatım biçimleri de edebiyata girdi. Halk söyleyişleri, anlatımı kadardünya edebiyatlarından türlü eğilimlerden, deneylerden izlenimler görüldü. Cumhuriyet'in kuruluşunu ele alan yapıtlar oluşturuldu. Yakup Kadri yakın tarihte oluşan, kendi tanık olduğu olaylara dayanarak toplumdaki değişmeleri, siyasal yaşamdaki çalkantıları, çatışmaları ele alan romanlar yazdı. En etkili romanı ise köylü ve aydın çelişkisini anlatan Yaban(1932) oldu. Cumhuriyet'in ilk on yılında Kurtuluş Savaşı'na katılan halk ve aydınlar, yeni döneme ayak uydurmaya çalışan çıkarcılar ve işbirlikçiler [40], batı uygarlığı karşısında geleneksel ahlâkın ve yerleşik değerlerin tartışılması [41],toplumdaki değişmelerin, batılılaşmayı yanlış anlamanın yıkıcı etkileri [42] gibi toplumsal konulara bireysel sorunlar, ruhçözüm deneyleri [43] eklendi. Şevket Esendal'ın Ayaşlı ve Kiracıları (1934) romanı başkent Ankara'nın, Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki yaşamını canlandırıyordu. Deniz tutkunu olanSait Faik, kendi yaşadığı Burgaz Adası'nın Rum balıkçılarını, kentin küçük insanlarını geniş bir insan sevgisiyle canlandırdı. Öte yandan üretim biçimine, üretim biçiminde değişmenin yaşamı nasıl etkilediğine dikkati çeken ilk yapıt Sadri Ertem'in Çıkrıklar Durunca (1931) adlı köy romanıdır. Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf romanıyla 20 yıl kadar sonra gelişecek köy romancılığına öncülük etti.[5] Köylüleri, düşkün kadınları, toplumsal sınıflar arasındaki çelişkileri ele alan öyküler kaleme aldı.
İnce Memed romanında [44] 1930 yıllarında Toroslar'da yaşayan, suça itilmiş bir eşkıyanın yaşamını konu edinen Yaşar Kemal bu yöreyi ve Çukurova'yı tarihsel kökleri, doğası, güncel sorunlarıyla yansıtırken anlatımdaki coşku, betimlemelerindeki renklilikle dikkat çekti. Orhan Kemal, İstanbul'un yoksul kesimlerinde yaşayanları, köyden kente nüfus göçünü, ezilen çocukların, genç kızların serüvenini konu edindi. Kemal Tahir'in köyü konu edinen romanları [45] ve köydeki gelişmelerin geniş bir panoramasını verdi. Samim Kocagöz, Necati Cumalı, Fakir Baykurt gibi yazarlar roman ve öyküleriyle köy ve kasaba yaşamına tanıklık ettiler. [46]Aynı çevreyi konu edinen Bekir Yıldız, yurtdışında çalışan göçmen işçilerin yaşamını konu edinen yazarlardan oldu. Gerçeklere ironi ile bakan öykücüler bulunduğu gibi (örn; Haldun Taner) toplumsal bozuklukları gülmece öyküleri ve romanlarıyla çok geniş bir okur toplulukları önünde tartışan yazarlar (Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz) görüldü. Kurtuluş Savaşı'nın ve Cumhuriyet dönemini, toplumcu ve gerçekçi yazarlara karşıt biçimde yorumlayan yazarlar ( Tarık Buğra) da oldu.
Ruhsal çözümlemelere yönelen, biliçaltını sergileyen yazarlar (Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Adnan Özyalçıner, Oğuz Atay, Tezer Özlü vs.)soyutlamalardan, kara mizahtan yararlandılar; geriye dönüşümlerle, çağrışımlarla beslenen, dilin olanaklarını araştıran denemelere giriştiler. Kadın romancılar ve öykücüler çevreyi, olayları, kişileri konu edinirken, ayrıntılara daha çok indiler. Bu yazarlar (Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür,Füruzan, Sevgi Soysal, Tomris Uyar) bireyin toplumla ilişkisi, toplumsal yapıda ve kültürdeki değişimler, cinsellik gibi konulara yönelirken yerleşik yargılara karşı çıktılar. Hızlı kentleşme, sanayileşme olguları köy edebiyatının ortadan silinmesine yol açarken, kentteki kaynaşmalar, kenar mahalle insanlarının, yoksulların, işçilerin yaşamından çok aydınların, sanatçıların, siyasal eylemlere katılanların toplumsal ve ruhsal dünyalarını, onların tanıklığıyla bireyi ve toplumu konu edinen bir edebiyat gelişti: Erhan Bener, Demir Özlü, Selim İleri, Orhan Pamuk, Latife Tekin, Nedim Gürsel vs. gibi yazarların roman ve öyküleri.


Şiir


Şiirde, Milli Edebiyat akımından hece veznini devralan kuşak (Kemalettin Kamu, Ömer Bedrettin Uşaklı vs) küçük duyarlılıkları, doğa ve yurt güzelliklerini konu edindi.[47] Biçim yetkinliğine, arı şiire yönelen çalışmalar folklordan (Ahmet Kutsi Tecer) tarihin yanı sıra psikolojiden (Ahmet Hamdi Tanpınar)beslendi. Simgelere (Ahmet Muhip Dıranas) ya da günlük yaşamdan sahnelere, yaygın izlenimlere, duyarlığa (Cahit Sıtkı Tarancı) yaslandı. Hece veznini kullanmada ulaşılan ustalığa yeni kalıplar, duraksız uygulamalar (A. M. Dıranas, C. S. Tarancı) eklendi. İnsanın iç dünyasına yönelik araştırmalar, gizemci düşünceler dile getirildi (Necip Fazıl Kısakürek). Nâzım Hikmet Ran'ın vezni, geleneksel kalıpları kıran şiiri, biçimsel özellikleri kadar Marxçı görüşe bağlı içeriğiyle de yenilik oluşturdu. Bu yenilikçi şiir zamanla halk şiirinden, divan şiirinden hatta çağdaşı Garip şiirinden etkiler aldı, öykünün olanaklarından yararlanıldı, yerel ve evrensel değerlerle beslendi. Garip hareketinin temsilcileri (Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet, Oktay Rıfat) şiirde süregelen aşırı duyarlığa, şairaneliğe karşı çıktılar, vezinsiz şiiri yaygınlaştırdılar. [48]Garipçilerkarşısında Nâzım Hikmet'in şiir anlayışından etkilenen toplumcu şiir anlayışı ortaya çıktı. Bu şiir geleneğinin temsilcileri Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin 'dir. Toplumsal konuları, imgeye ve duyarlığa daha geniş yer vererek işleyen eğilimin temsilcisi Attilâ İlhan oldu. Doğayı, aşkı, yaşamı, sevgiyi, barışı, özgürlüğü vs. konuları işleyen açık aydınlık şiirin (Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Necati Cumalı) karşısında insanın evrendeki yerini konu edinirken soyutlamalardan, bilinçaltı araştırmalardan yararlanan çalışmalar yer aldı. Asaf Halet Çelebi'nin şiirine eski uygarlıkların, tasavvufun, folklorun katkısı görüldü. Dönemin en üretken şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca, insanın Tanrı, evren, tarih, zaman karşısındaki yerini yer yer karanlık imgelerle okura sezdirmeye çalıştı. [49] Garip şiirinin açık anlatımına karşın fikirleri dolaşık bir ifadeyle ve sembollerle gizleyerek anlatan İkinci Yeni[50] adı verilen şiirin temsilcileri; Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan, çağdaş dünyanın karmaşası içinde bunalan insanın tedirginliğini, yer yer kapanık bir şiir diliyle anlattılar. Sezai Karakoç ise mistisizm yönüyle II. Yeniler içerisinde farklı bir çizgiye sahip oldu. Toplumsal eylemlere (Kemal Özer, Ataol Behramoğlu) kentin yaşamında çizgi dışı kalmış kitlelerin temsilcilerine (Refik Durbaş), kültürel kaynaklara ve tarihe (Hilmi Yavuz) yönelen ürünler kendini gösterdi. İroni (Salah Birsel), toplumsal (Metin Eloğlu), siyasal (Can Yücel), yergi, duyarlığa karşı şiir kaynaklarından birini oluşturdu.

Tiyatro


İlk oyun yazarlarının konuları arasında inkılâpları tanıtmak, Cumhuriyet döneminin getirdikleriyle Osmanlı'nın yozlaşmış yanlarını karşılaştırmak ve Atatürk'ün tarih tezini işlemek bulunmaktadır. 1960'lı yıllar tiyatronun altın çağı olarak kabul edilir.1970-1995 yılları arasında tiyatro yazarlığı müstakil bir meslek hâline gelen Çağdaş Türk tiyatrosunun temelini atan ve geliştiren Muhsin Ertuğrul'un yanında 1955'ten sonra tiyatroya ağırlık veren Necati Cumalı. da yer almıştır. Musahipzâde Celal, Turgut Özakman ve Aziz Nesin gibi yazarlar geleneksel tiyatronun güldürmeye yönelik yer yer kabalaşan, açık saçık ifadeleri ve gevşek dokusuyla yabancılaşma tekniğini özellikle sosyal ve siyasi eleştiri alanında kullanmışlardır.Geleneksel Türk Tiyatrosu'ndan, ele aldıkları konuyu zenginleştirmek amacıyla yararlananlarsa; Ahmet Kutsi Tecer, Haldun Taner, Sabahattin Kudret Aksal veTuran Oflazoğlu'dur.Bu dönemde sahnelenme amacıyla eskimiş eserleri yeniden işleme hareketleri de görülmüştür. Köy sorunlarını dile getiren tiyatro yazarları arasında; Cahit Atay, Murathan Mungan ve Hidayet Sayın da vardır. Selahattin Batu, konusunu Yunan Mitolojisi'nden alır. İnsanın yalnızlığını ve gücünü sorgulayan felsefi oyunlar yazanların başındaAhmet Muhip Dıranas, Sabahattin Kudret Aksal, Melih Cevdet Anday ve Güngör Dilmen gelmektedir.

Araştırma, Derleme


Türk edebiyatını uzun tarihi ve geniş coğrafyası içinde bir bütün olarak ele alan, dönemlerini belirleyen, eski yapıtları gün ışığına çıkaran yazar Fuad Köprülü'dür.[7] F. Köprülü, siyasal ve toplumsal kurumlardaki değişmelerin edebiyattaki etkilerini gösterdi. Onun çizdiği çevreye bağlı kalarak geçmişteki Türk edebiyatını inceleyen araştırmacılar yetişti;İbrahim Necmi Dilmen, İsmail Habip Sevük, Agâh Sırrı Levent, Mustafa Nihat Özön, Nihat Sami Banarlı, Kenan Akyüz, Abdülbaki Gölpınarlı, Fahir İz bu alanda çalışmalar gerçekleştirenlerden bazılarıdır. Değerlendirmelerinde düşünce hareketlerini, yazarların psikolojisini, anlatım özelliklerini göz önünde tutanlar (Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan) olmuştur.

Türk edebiyatında roman


Roman, Türk edebiyatına Fransızca’dan yapılan çevirilerle girdi. Bu çevirilerden ilki Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan yaptığı Terceme-i Telemak’tır. Daha sonra adı bilinmeyen bir çevirici Victor Hugo’nun ünlü romanı Sefiller’i (Les Miserables) çevirdi. 1860 - 1880 yıları arasında başta Fransız yazarlar olmak üzere birçok Batılı yazarın eseri Türkçeye çevrildi. İlk Türk romanı Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı eseridir. Sami’den sonra Ahmed Mithat romanlarıyla Türk romanının gelişmesine katkıda bulundu. Türk romanı asıl Tanzimat döneminde gelişti.
Bu ilk dönem yazarları daha çok Fransız Romantizm akımını örnek almışlardır. Taner Timur'a göre bunun öncelikli nedenlerinden biri bu dönemde Fransız romanında etkili olan Doğalcılık akımı ve bu akım doğrultusunda yazılan romanların toplumun en yoz ve kötü halini yansıtma eğiliminde olmalarıdır. Osmanlılar bu romanlarda anlatılan hikâyeleri bu nedenle beğenmemiş ve kendilerine uygun görmemişlerdir. [54] Émile Zola gibi yazarlarınkötümser determinizmi yerine, dönemin değişen Osmanlı toplumuna daha çok hitap eden konuları tercih etmişlerdir. Bu durum, Taner Timur'un Ahmet Mithat Efendi'den yaptığı alıntıda şöyle geçmektedir.
Bu zamanın tabii romancılarına bakılacak olursa dünyada ve bahusus dünyanın Fransa denilen kısmında ve hele Fransa'nın Paris denilen yerinde fezaili beşeriyeden (insani erdemlerden) hiçbir eser kalmamış olmak lazım gelir.
Bu nedenle dönemin romanlarında daha çok romantik aşklar ve yanlış batılılaşma ana tema olarak ön plana çıkmaktadır. Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası yeni teknikler kullanılan Batılı anlamda türüne en yakın ilk Türk romanıdır. Servet-i Fünun edebiyatı döneminde ilk usta romanlar ve usta yazarlar kendilerini gösterdi. "Sanat sanat içindir" tezini savunan bu yazarlar aşk ve acıma gibi konuları işledi. Halit Ziya Uşaklıgil bu dönemin en önemli romancısı sayılır. Aşk-ı Memnu (1925) adlı romanı günümüzde de en başarılı Türk romanlarından biridir. 1910’dan sonra millî duyguların ağır basmasıyla birlikte "Genç Kalemler" dergisi çevresinde Türkçülük akımı gelişti. Milli romanların yazılması bu dönemde başladı. Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye,Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanları bu dönemin örneklerindendir. Cumhuriyet döneminde çağdaş Türk romanı ortaya çıktı. Peyami Safa ve Tarık Buğra gibi romancılar bu sahada birçok eserler verdiler. Toplumsal ve sosyal gelişmeleri konu alan romanlar yazıldı. Köy ve kent romanları ayrımı da bu dönemle ilgilidir.

Türk edebiyatında öykü

Leyla 'ya kavuşmaya çalışan Mecnun çölde

Türk edebiyatında, bir olay anlatan sözlü ya da yazılı anlatılara hep hikâye adı verilmiş, manzum olanlara destan da denmiştir. Divan edebiyatındamesnevi türü (Leyla ile Mecnun, Husrev ve Şirin, Yusuf ve Züleyha vb.) bunun en ünlü örneğidir. Halk edebiyatında hikâyeci-âşıklar tarafından kahvelerde, köy odalarında, düğün vb. toplantılarında söylenen hikâyeler,halk hikâyesi diye anılır. XV. yüzyılda yazıya geçirildiği sanılan ve destansı bir nitelik gösteren Kitab-ı Dede Korkut 'taki hikâyeler bunun ilk örnekleri sayılabilir. Anadolu'da XVI. yüzyıldan bu yana,sözlü halk geleneğinde sürüp gelen halk hikâyelerinde olaylar nesir ile anlatılır, duygusal, coşkulu, haller nazımla ve saz eşliğinde söylenir. Halk hikâyeleri, konuları bakımından, aşk hikâyeleri ve kahramanlık hikâyeleri olmak üzere ikiye ayrılır.
Türk edebiyatında çağdaş hikâye Batı'dakinin tersi olarak, halk hikâye ve masallarının gelişmesiyle oluşmamış; XIX. yüzyılın ikinci yarısında doğrudan doğruya batı edebiyatının hikâye yolundaki verimleri örnek tutularak yazılmaya başlanmıştır. Batı uygarlığı çevresindeki Türk edebiyatında,hikâyekarşılığı olarak küçük hikâye terimi kullanılmıştır. Edebiyatımızda Batı'daki anlamıyla ilk hikâye Ahmet Mithat Efendi tarafından yazılmıştır. Hikâyelerinin kimi çeviri kimi yerlidir. Bu yolda ikinci yazar Emin Nihat'tır; Müsameretname adlı kitabında 7 hikâye toplanmıştır. Aynı dönemde kurgu ve anlatım bakımından başarılı sayılabilecek ilk örnek Samipaşazade Sezai'nin Küçük Şeyler adlı hikâyesidir. Bu dönemin başka bir yazarı iseNabizâde Nâzım'dır.
Türk öykücülüğünü yetkinliğe kavuşturan yazar ise Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Edebiyat-ı Cedide döneminde yalın diliyle dikkat çeken Uşaklıgil, titiz gözlemciliğiyle gerçekçi öykü geleneğini başlatan yazardır. Bu dönemin diğer yazarları Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya idi.
Meşrutiyet'in ilanından sonra gelişen yeni edebiyat akımıyla birlikte öyküde toplumsal ve siyasi sorunlar işlenmeye başladı. Türkçe'de yabancı sözcüklerin temizlenmesi, yazımda konuşma dilinin hakim olması, taşra yaşamının gerçekçi bir üslupla edebiyata taşınması gibi özelliklerle bilinen bu dönemde Ömer Seyfettin, Türk öykücülüğünde yeni bir çığır açtı. Onu Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay izledi.[57] F. Celaleddin, Selahattin Enis, Sadri Ertem, Cemal Kaygılı, Sabahattin Ali, Kenan Hulusi Koray, Nahit Sırrı Örik, Bekir Sıtkı Kunt, Mahmut Şevket Esendal Cumhuriyet dönemi öykücülüğünü hazırlan isimlerdir. Cumhuriyet dönemi 1930'lar sonrasını kapsar. Bu dönemde alışılmışın dışında bir öykü dünyası kuran Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaç), diyalogların usta yazarı Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Samet Ağaoğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Kemal Bilbaşar, Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar Tarık Buğra öykü yazarları olarak ön plana çıktı. Günümüzde Türk öykücülüğü geniş bir konu ve üslup zenginliğiyle sürmektedir. Bunlar arasında Muzaffer Buyrukçu ve Osman Çeviksoy üslupçuluklarıyla ön plana çıkarken, İslam Gemici , Necati Tosuner (Çıkmazda, Neden Kitap) gibi isimler de çalışmalarına aralıksız olarak devam etmektedirler.

Türk edebiyatında şiir

Türk şiirinin halk ağzından derlenmiş en eski ürünlerinden bazıları Divân-ı Lügati't-Türk 'tedir. Çuçu adlı bir Türk şairinin adının da anıldığı bu kaynaktaki şiirler aşk, doğa, kahramanlık, ahlâksal öğütler gibi dünya şiirinin en eski ve yaygın konularını kapsar. Burada verilen örnekler hece vezniyle söylenmiş, uyaklı dörtlüklerden oluşur. VIII.-XIII. yüzyıllardan kalma manici ve budhacı Uygurlar'a ait şiirler koşuğ,küğ gibi adlar taşır. Bazılarının adları (Aprınçur Tigin, Sıngku, Seli Tutung)da bilinen bu dönem şairlerinin ürünlerinde hece vezni ve uyak gibi öğelerin yanında dize başındaki uyaklardan, dize yenilemelerinden, aliterasyondan da geniş biçimde yararlanılmıştır. Şölen, sığır, yuğ gibi dinsel törenlerde kopuz eşiliğinde söylenen eski Türk şiiri İslam dininin benimsenmesinden sonra Türk halk şairlerin ürünlerinin prototipidir. İslam,İran şiiri aracılığıyla alınan biçimler yanında yerli biçimler de (tuyuğ, şarkı) görülür. Şiirin kapalı olmaması, kolay anlaşılması daima istenmiştir.

Şiirde sözün ruşen ola, açık ola ve sakın ki gamız söylemeyesin, yani örtülü söylemeyesin.
Büyük ölçüde anlatı ustalığına dayanan eski şiirin bilgi kaynağından da beslenmesi ileri sürülmüştür. Bu yoldaki görüşler karşın divan şiiri ve XVIII. yüzyıldan itibaren ondan derin biçimde etkilenen halk şiiri, gerçek yaşamdan ve toplumdan alabildiğine uzaklaştı.
İlimsiz şiir esası (temel) yok duvar gibi olur ve esassız duvar gayette biitibar olur.---- Fuzûlî
Milli edebiyat akımı ve konuşma diline, günlük yaşama, sokaktaki adamın serüvenine yönelen Garip şiiri ve daha sonraki hareketlerde şiirde vezin, uyak, söz ve anlatım sanatı gibi doğallığa aykırı anlatım öğelerini adım adım geride bıraktı.

Türk edebiyatında masal


Masal kelimesinin eski Türk dili anlatımlarında ve eski metinlerde "masal" , "mesele", "misal", "hikâye", "destan", "kıssa" karşılığında kullanıldığı görülmektedir. Zamanla bu kelimeye menşe olacak "mesel" kelimesi ise 19. yüzyılın başlarından itibaren yazılı ve sözlü kaynaklarda rastlanmaktadır. Bu kelime "örnek verme" ve "benzer" anlamlarında kullanılmaktadır. Bazı Türk yerleşim bölgelerinde "atasözü" karşılığında da kullanılan kelime Azeri sahasında "nağıl", Anadolu'nun bazı bölgelerinde "metel" şeklinde söylenilmektedir. Edebiyatımızda masalı gerçek anlamda ilk defa Namık Kemal'in "Mukaddeme-i Celal" 'inde kullanıldığı görülmektedir. Yazar, masalı tamamen hayali olaylardan meydana gelen bir anlatım türü olarak görmektedir. Namık Kemal ayrıca masalların ahlâki, eğitici ve terbiye edici özellikleri olduğunu belirtmektedir.
Ziya Gökalp, "Türkçülüğün Esasları" (1923) adlı eserinde masalı; halk edebiyatı ürünleri içerisinde göstererek, masalların halk hayatındaki önemine yer vermiştir.
Türk masalları üzerinde araştırma yapan Pertev Naili Boratav "100 Soruda Türk Halk Edebiyatı" adlı eserinde masalı nesirle söylenmiş, dinlik ve büyülük inanışlarından ve törelerden bağımsız, tamamiyle hayal ürünü, gerçekle ilgisiz ve anlattıklarına inandırmak iddiası olmayan kısa bir anlatı şeklinde tanımlamaktadır.
Recaizade Mahmut Ekrem, "Çok Bilen Çok Yanılır" adlı eserini bit masalı genişleterek yazdığını söyler.
Türk masal]arının kahramanları genel olarak insanlar, hayvanlar ve doğaüstü varlıklardır. Cadı karıları, devler, vezir vs. kötü kahramanlar iken padişah, kral, hükümdar, hızır, derviş vs. iyi kahramanlardır. Tilki, aslan, Anka kuşu, papağan gibi hayvan kahramanların olduğu masalların yanı sıra derviş, hızır, peri, cin gibi doğaüstü varlıkların yer aldığı masallar da bulunmaktadır.
Türk masallarında en önemli tiplerden biri Keloğlan'dır. Keloğlan tipi Türk zeka gücünün en iyi temsilcisidir.

Keloğlan


Türk masal kaynakları yazılı kaynaklar (kitaplar) ve sözlü yaşayan kaynaklardır. Türk yazılı masal kaynaklarının doğuş ve çıkış yerleri şöyle sınıflandırılmaktadır:
  • Uygur Kaynağından Gelenler : Altun Yaruk, Üç Prensle Bir Parsın Hikayesi, Prens Kayanamkara ve Papamkara Hikayesi, Kuanş im Pusar [60] (Ses İşiten İlah).
  • Hint Kaynağından Gelenler: Kelile ve Dimne, Tutiname ve Bahar-ı Daniş.
  • Arap ve Fars Kaynağından Gelenler: Simbadname, Mantıku't Tayr, Binbir Gece Masalları, Binbir Gündüz Masalları.
  • Batı Kaynağından Gelenler: La Fontaine Masalları, Ezop Masalları ve Grim Kardeşler.
  • Türk Kaynağından Gelenler : Dastan-ı Ahmet Harami, Mecmua'ül Metaif, İbn-i Sina Hikayeleri, Billur Köşk Masalları.
Türk edebiyatında mizah

Bu konuda daha detaylı bilgi için, Mizah maddesine bakınız.
Türk edebiyatında gerçek anlamda ilk mizah ürünleri masallar, fıkralar ve seyirlik oyunlardır. Divan edebiyatında da sık rastlanmamakla birlikte mizah yer almıştır. Tanzimat döneminde Türk mizahının çehresi geniş ölçüde değişti. Teodor Kasap ve Direktör Ali Bey’in Fransız edebiyatının etkisiyle yazdıkları tiyatro eserleri önem kazandı. Şinasi’nin Şair Evlenmesi, Ziya Paşa’nın Zafername Şerhi, Namık Kemal’in imzasız fıkra ve yergileri bu tiyatro eserlerini izledi. II. Meşrutiyet’le birlikte Türk mizah edebiyatı büyük gelişme gösterdi. Baha Tevfik, Peyami Safa, Ömer Seyfettin, Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon gibi birçok yazar mizah yazılarıyla ünlendi.
Cumhuriyetle birlikte Türk mizahı yeni bir kimlik kazandı. Bu dönem yazarları geçmişi eleştiren, yeni dönemi savunan bir tutum benimsedi. Çok partili dönemle birlikte mizah kapsam ve konu bakamından büyük zenginlik kazandı. Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal, Bedii Faik, Haldun Taner, Muzaffer İzgü, Çetin Altan gibi yazarlar bu dönemin önemli isimleridir. 1940'larda Nesin ve Ilgaz'ın Markopaşa dergisindeki çalışmaları halk tarafından benimsenmiş ve derginin tirajını yükseltmiştir. [61]
1990'larda özellikle Leman, Hıbır gibi karikatür dergilerinde güncel ve hiciv ağırlıklı mizah içeren köşe yazıları ön plana çıktı. Bu yazarlardan bazıları daha sonra yazılarını toplama eserlerde yayınlama imkânı buldular. Bunlara örnek olarak Atilla Atalay ve Metin Üstündağ verilebilir. Zaten Türkiye'de oldukça kuvvetli bir karikatür mizah geleneği bulunmaktadır.Akbaba ve Markopaşa'dan Gırgır, Hıbır ve Leman'a; bunlardan 2000'li yılların L-Manyak Penguen Uykusuz dergilerine, özellikle taşlama içerikli, mizahi karikatür ve köşe yazıları yaygın bir türdür. Bunlara ek olarak günümüzde Ferhan Şensoy gerek oyunları, gerekse düz yazıları ile kendine özgü mizah anlayışını göstermektedir.

Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları Türk Edebiyatları


Türkiye dışındaki Türk Cumhuriyetleri ve Türk toplulukları, Türk edebiyatları aynı kültürden beslenmiş olmaları yönüyle, ortak edebi bir geçmişe sahiptir. İslamiyet öncesi Türk edebiyatının sözlü ve yazılı eserleri zaten sınırlı bir coğrafyada yaşayan Türklerin ilk ortak edebi ürünleri sayılmaktadır. Bu bakımdan Türk destanları ve İslamiyet'ten sonra yaygınlaşan halk hikâyeleri, bütün Türk dünyasında da aynı şekilde yaygın olarak bilinmektedir. İslamiyeten etkisiyle gelişen Türk edebiyatında da durum bundan farklı değildir.Kırgız Türklerinin "Umanas Destanı", Özbek Türk edebiyatının ilklerinden Ali Şir Nevai, Babür Şah, Ahmet Yesevi, Uygur Türklerinin aynı zamanda ilk edebi eseri olan Divân-ı Lügati't-Türk, Kutadgu Bilig, Atabetül Hakayık gibi Türk edebiyatının klasikleri, bu "ortak edebi" geçmişin örnekleridir. Nizami, Nergisi, Bağdatlı Ruhi, Kadı Burhanettin, Seyyid Nesimi, Ahdi, Fuzûlî gibi şair ve yazarların "klasik" bir nitelik taşıyan söz konusu eserleri bütün Türk dünyasında tanınmış ve okunmuştur.
19. yüzyılda bağımsızlıklarını kaybeden Türk boyları, Anadolu coğrafyasında gelişen edebi anlayışla, şekil ve muhteva bakımından farklılık arz eden bir edebi faaliyet göstermişlerdir.Türkiye dışında kalan Türkler bütün olumsuz şartlara rağmen edebi eserler vermeye devam etmişlerdir. Bu edebi eserlerde ana tema her zaman "hürriyet" fikri olmuştur. Zaman zaman millî kaynaklara yönelen sanatçılar, halkın sıkıntılarını edebi eserler vasıtasıyla dile getirmişlerdir. Bu eserlerde en önemli özellik yazar ve şairlerin sembolik bir anlatımı tercih etmeleridir. Bu tavır, sanatçının içinde bulunduğu topluma yönelik bazısiyasi baskılardan kaynaklanmaktadır.
20. yüzyılın sonlarına doğru millî uyanışa sahne olan Türk dünyasında edebi gelişmeler de bu paralelde gerçekleşmiştir. Şair ve yazarlar öz kültürüne yönelmiş ve yarım yüzyıl yasaklanmış pek çok millî düşünceyi eserlerinde işlemeye başlamışlardır.

Türk Cumhuriyetleri Türk edebiyatı


Azerbaycan Türk edebiyatı

Azerbaycan Türk edebiyatı, Azerbaycan, İran, Irak sahalarında yaygın olarak kullanılan Azeri şivesiyle meydana getirilen eserlerden oluşmaktadır. Halk edebiyatı ve İran edebiyatıetkisinde gelişen Azeri edebiyatı ile Anadolu'da gelişen Türk edebiyatı arasında pek çok ortak nokta bulunmaktadır. Kerem ile Aslı, Köroğlu, Nasreddin Hoca, Aşık Garip gibi edebi ürünler her iki sahada da yaygındır. Anadolu sahasında da tanınan Kadı Burhanettin, Nesimi, Fuzuli gibi şairler, Azeri edebiyatının önde gelen isimlerindendir.

Kazakistan Türk edebiyatı


Kazakistan Cumhuriyeti bünyesinde yaşayan Türkler ile Doğu Kazakistan'daki Kazak Türklerinin oluşturduğu bu edebiyata "Kazak Türkleri Edebiyatı" denir. Anadolu sahasında bilinen Tahir ile Zühre, Yusuf ile Zeliha, Leyla ile Mecnun gibi halk hikâyeleri Kazak Türkleri arasında da yaygındır.

Kıbrıs Türk edebiyatı


Kıbrıs, 1571 yılında Türkler tarafından fethedilmiştir. Yaklaşık beşyüz yıl; dil, tarih, folklor ve edebi alanda çeşitli eserler veren Kıbrıs Türkleri, XX. yüzyıla kadar klasik edebiyatımızınetkisinde kalmıştır. Aşık Remzi, Mehmet Derviş Efendi, Sükuti gibi klasik edebiyatı şairleri aynı zamanda klasik edebiyat şairleri aynı zamanda klasik edebiyatın ilk temsilcileri sayılır. Bir müddet adada ikamet eden Ziya Paşa ve Namık Kemal de bazı eserlerini burada vermiştir.

Kırgızistan Türk edebiyatı

Ala dağlar(Tanrı dağları) vadisi ve Ala dağlar bölgesinde yerleşmiş olan Kırgız Türkleri, zengin bir sözlü edebiyata sahiptirler. Kırgızların en önemli destanları Manas Destanı'dır. Manas Destanı'nın bilinen kısmı 1 milyon beyit kadardır.
Çağdaş Kırgız Türk edebiyatının en önemli romancısı Cengiz Aytmatov'dur. Özellikle lirik aşk hikâyeleri ve halk kültürlerinden ilham alarak yazdığı millî eserleriyle tanınan Cengiz Aytmatov'un eserleri pek çok dile de çevrilmiştir.

Özbekistan Türk Edebiyatı


Özbekistan Türk edebiyatı, Türk şivelerinden biri olan Çağatay şivesiyle meydana getirilmiş edebiyatın devamıdır. Bütün Türk dünyasında tanınan; Ali Şir Nevai, Babür Şah, Şeybanigibi şair ve yazarlar, Çağatay Türkçesiyle eserler yazmışlardır.

Türkmenistan Türk Edebiyatı


Bugünkü Türkmenistan Cumhuriyeti sınırlarında yaşayan Türklerin meydana getirdiği Türkmenistan Türk edebiyatı, zengin sözlü bir edebiyata sahiptir. Türk dünyasında da yaygın olarak bilinen "Dede Korkut kitabı, Köroğlu, Aşık Garip Hikayesi, Tahir ile Zühre" gibi halk hikâyeleri bu sözlü edebiyatın temelini oluşturur.

Türk Toplulukları Türk edebiyatı


Türk toplulukları Türk edebiyatı:
  • İdil-Ural çevresi edebiyatı: Tatar edebiyatı, Başkurt edebiyatı, Çuvaş edebiyatı,
  • Karadeniz, Kafkas ve Hazar ötesi edebiyatı: Gagavuz Türkleri edebiyatı, Kazan Türkleri edebiyatı, Kırım Türkleri edebiyatı, Karaim Türkleri edebiyatı, Karaçay-Balkar Türleri edebiyatı, Kumuk Türkleri edebiyatı, Nagay Türkleri edebiyatı, Karakalpak Türkleri edebiyatı,
  • Sibirya Türkleri edebiyatı: Yakut Türkleri edebiyatı, Hakas Türkleri edebiyatı, Tuva Türkleri edebiyatı, Altay Türkleri edebiyatı,
  • Balkan Türkleri edebiyatı: Batı Trakya Türkleri edebiyatı, Romanya Türkleri edebiyatı, Kosova Türkleri edebiyatı, Makedonya Türkleri edebiyatı ve Bulgaristan Türkleri edebiyatı,
  • Irak Türkleri edebiyatı,
  • Doğu Türkistan - Uygur Türkleri Uygur edebiyatı gibi toplulukların edebiyatlarından oluşmaktadır
Türk edebiyatı ile Türk toplulukları arasındaki yarım yüzyıllık siyasi bir kopmanın dışında hiçbir ayrılık gözlenmemektedir. Duygu, düşünce ve zevk bakımından ortak bir özellik taşıyan Türk edebiyatlarındaki konu farklılıkları her bölgede yaşayan "tarihi, siyasi ve sosyal olayların" ayrı ayrı biçimlerde gelişmesinden kaynaklanmaktadır.
Türk topluluklarındaki eserlerde ekseriyetle esaret teması ve hürriyet fikri ana temayı oluşturmaktadır. Bütün Türk toplumlarında; millî kaynaklara yönelme ve öze dönüşle ilgili konularda da ortak noktalar bulunduğu gayet açık bir şekilde görülmektedir.
Rapor Et
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Hızlı Cevap
Kullanıcı Adı:
Önce bu soruyu cevaplayın
Mesaj:








Yeni Soru
Sayfa 0.549 saniyede (91.03% PHP - 8.97% MySQL) 17 sorgu ile oluşturuldu
Şimdi ücretsiz üye olun!
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 11:17
  • YASAL BİLGİ

  • İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan MsXLabs.org forum adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre tüm kullanıcılarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. MsXLabs.org hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) iş günü içerisinde MsXLabs.org yönetimi olarak tarafımızdan gerekli işlemler yapıldıktan sonra size dönüş yapılacaktır.
  • » Site ve Forum Kuralları
  • » Gizlilik Sözleşmesi