Hoş geldiniz sayın ziyaretçi Neredeyim ben?!

Web sitemiz; forum, günlük, video ve sohbet bölümlerinin yanı sıra; Skype ile ilgili Türkçe teknik destek makaleleri, resim galerileri, geniş içerikli ansiklopedik bilgiler ve çeşitli soru-cevap konuları sunmaktadır. Daima faydalı olmayı ilke edinmiş sitemize sizin de katkıda bulunmanız bizi son derece memnun eder :) Üye olmak için tıklayınız...


Sohbet (Flash Chat) Forumda Ara

Hikayeler ve Öyküler -2-

Bu konu Yazın Hayatı forumunda Blue Blood tarafından 3 Aralık 2006 (20:10) tarihinde açılmıştır.FacebookFacebook'ta Paylaş
364846 kez görüntülenmiş, 1811 cevap yazılmış ve son mesaj 19 Temmuz 2013 (04:16) tarihinde gönderilmiştir.
  • 5 üzerinden 3.85  |  Oy Veren: 52      
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın:    « Önceki Konu | Sonraki Konu »      Yazdırılabilir Sürümü GösterYazdırılabilir Sürümü Göster    AramaBu Konuda Ara  
Eski 10 Nisan 2007, 01:13

Hikayeler ve Öyküler -2-

#611 (link)
Eski Üyelerin Ruhları
Blue Blood - avatarı
Kelimeler...


Kelimelerden kurduğum güzel saltanat!

Uçsuz bucaksız düş evreni…

harflerin çıkardığı o zayıf seslerden senfoniye giden ize durmak..pürdikkat!

Ve günlük hayatın lakırdı vakitlerindeki o baygın ve uyuşuk halleri.

Şimdi kirli sözcüklerle dolu dünya..

ve ben yıllarcası çelişkilerle ne zaman yüzleşsem..

Onlara sığındım..kelimeler o alımlı,davetkar cazibe çiçekleri..

Kelimeler acıtan iyileştiren gülümseten kelimeler..

Kelimeler insanı Tanrıya götüren ve ordan baş aşağı sükut kuyusuna atan tehlikeli oyuncaklar..

Sizi ne çok sevdim..şimdi sığınmıyorum gölgelerinize..

Sığınsam bile ıslatmıyor bu yağmur..özlenen beklenen sevgililer yok..

Varsa da küskünüm..ola ki geleceği tutsa da varsın gelmesin olur mu..

Varsın çok uzağa, daha uzağa, en uzağa; gitsin benden..

Dönüp ben ne demişim demeyeceğim…

yalvarmayı yazmamış Tanrı yazgımın kitabına..

Suskun yalnız ve kederli bile olsam aldanışın tuzağında acı çekerken bulmayacaklar beni..

Çünkü süfli isteklerin yalancı şatosunu, hasırdan bir minderle değiştirdim çok zaman evvel..

Çok zaman evvel düşünmeyi öğretti ilk evvel Tanrı bana..

düşünüp suya kağıttan bir gemi salmayı..

O gemiye bildiğim tüm anlamları yüklemeyi..tıpkı Nuh gibi ..

her ilmin hülasasını taşıyan küçük bir iksiri.

Ve sonra bildiklerimle gerçek dünyayı yüzleştirmeyi..

Ve çelişkiyi..ve o çelişkinin ortasından kendini yeniden yüceltmeyi..

Kendini yeniden var etmeyi..susarak ve bağırarak…

İnzivada yıllar geçirdikten sonra bir gün dışarı çıkmayı..

ve dünyayı karış karış dolaşmayı..

Kalabalıkları yarıp yücelerde bir yere kurulup içinde biriktirdiğin

o saklı kelimeleri tarihi bir söylev edasıyla okumayı..

Bağıra bağıra..susa susa..söylemeyi ..

Tanrı nın aradığı adamın o tutkulu duruşuyla..

Kelimeler ah! kelimeler

orada bir yerde kurduğumuz güzel imparatorluk…

Korkuyorum size dokunmaktan..
Rapor Et
Reklam
Eski 10 Nisan 2007, 03:42

Hikayeler ve Öyküler -2-

#612 (link)
bal gibi
arwen - avatarı
Bir tek gün istiyorum senden. Tek bir güne adeta bir yaşamı sığdırmak istiyorum. Koskoca bir gün… Sonra istediğin yere gidebilirsin. İstediğin kadar uzaklaşabilirsin benden. Ama son bir günde, sonu hiç düşünmeden geleceği düşünmeden ne varsa yaşanacak olan yaşayalım. Kısa süren bir aşkın son zerreleri kalsın yüreğimde, ne olur. Önce ıhlamur tazeliğinde sanki ayrılmayacakmışız gibi başlayalım güne. Ben sana kahvaltı hazırlayayım sen de bu arada uyur numarası yaparken acaba ne hazırlıyor diye düşün içinden. İçim mutlulukla dolarak gidip bahçeden çiçek toplayayım ve düzgünce yerleştireyim tepsiye. Elimde tepsiyle odamıza gelip seni uyandırayım sonra. Kahvaltıya geçmeden önce hep yaptığın gibi tepsiyi al elimden komidi’nin üzerine koy ve yatağa çek beni, sarıl doyasıya… Sonra kendimizi sokağa atalım, önceleri hiç götürmediğin yerlere götür beni. Değişik bir duygu yaşayayım yanında yeni âşık oluyormuşum gibi. Yeşille mavi karışsın birbirine gittiğimiz yerlerde. Tutkuyla sarılayım sana ve hayata. Sabahtan akşama kadar gezelim, durmadan yorulmadan. Zaten yanında asla yorulmam ki. Yemek yemeğe ihtiyacım yok senle besleneyim yeter. Akşama doğru, gün ışığını ve ısısını kaybetmeye başlarken yavaş adımlarla yürüyelim evimize,el ele… Ayrılığı bir an bile düşünmeden, coşkuyla durdurmaya çalışalım zamanı… Eve döndüğümüzde hafif bir fon müziği açalım sevgilim. Sen o ilk günkü gibi yanıma gel ve ‘dans etmek istiyorum eşlik eder misin?’ diye sor bende mahcup hafif kızarmış yanaklarımla utanarak yüzüne bakıp ‘tabiî ki’ diye cevap vereyim. Bizim olan o parçamızda kollarında olayım yeniden. O romantizmi yaşayalım. Sonra odamıza götür beni, yatağa yatır ve uyumadan önce hep yaptığın gibi alnımdan öp ve ‘iyi geceler yavrum’ de. Ve sonrasında bırak acılarımla beni. Son bir, kapının kapanış sesini duyayım sen giderken. Yatağımda öylece kalayım, seni düşünerek ağlayayım ayrılığımıza…. Ama bu son günü çok görme bana. Son kez yaşayayım içimde doyasıya seni ve sevgini….
Rapor Et
Eski 10 Nisan 2007, 09:07

Hikayeler ve Öyküler -2-

#613 (link)
NiliM
Ziyaretçi
NiliM - avatarı
Öykü

Bir mektup olmak istedim çoğu zaman. Gözlerin anlatamadığı her şeyi anlatmak istedim; gözyaşı olmak istedim; güçlülerin karşısında, güçsüzlerin yanında olmak istedim. Yıldız olmak istedim; ümitsizler için kaymayı. Mutluların ise gözlerinde ışıldamayı istedim. Kalp atışı olmak istedim; bilmediğim kişilerde, yeniden can olmak istedim. Siyah olmak istedim, gecenin siyahı; yıldızları istedim ömrüme, onlarla birlikte uyumak istedim, uyumak ve uyanmamak…
Hayat istedim sadece… Yalnızca sendin hayatım. Sen varken ben ne gözlerin anlatamadığı sözlerin yazılışını, ne gözlerden akan saf mutlulukları, ne yıldız ne de gece olmak istedim. Hiç birisini istemedim ömrüme; sen varken sadece seni solumak istedim, kalbinin kalbimin olmasını ve her atışında yalnız senin olmasını istedim. Gecedeki siyahı, gözlerinde buldum ve gözlerindeki gecede yıldızları… İlk defa senin kalp atışın olduğumda, seni herkesten, her şeyden çok sevdiğimi anladım, bir ömür seni sevmek istedim. Son nefesimde kalbimden gelen gözyaşının son durağının senin gözün olmasını istedim. Ve son aldığım nefeste sana son kez
‘SENİ SEVİYORUM’ demek istedim.
Ben bu kadar çok şey isterken aslında sadece seni istediğimi anladım. Ben sadece seni isterken sen gittin ve ben yine gece olmak istedim. Ömrümce yıldızlarla uyumak, siyah olmak, hüzün kokmak istedim… Ben, bunları istedim ve öldüm!
Gönlüme erişemeden ben, uyudum. UYUDUM VE UYANAMADIM!

~~Her kendine baktığında beni gör. Sen geceyi görme, İSTEMEM!~~
Rapor Et
Eski 10 Nisan 2007, 10:06

Hikayeler ve Öyküler -2-

#614 (link)
DEsssT16
Ziyaretçi
DEsssT16 - avatarı
BİR KARDELEN MASALI...


Bir varmış bir yokmuş ,uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış.
Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır,
güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine binbir
renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o
mahçup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış.

Doğa ananın da en sevgili yavrusu, herşeylerden sakınıp
gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası. En yakın
arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler,
oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış. Fulyacık
Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden
gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş.

Nergis de çok güzelmiş ama Fulya'nın saflığına karşı son derece
kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla
arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır,
ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine
tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş.

Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş.
Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş,
kendi duyguları kendi düşünceleri , herkesin, herşeyin üstünde
imiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu
saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş.

Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa
annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık
olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış.
Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki
ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...

Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip
gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni
ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini
kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle
çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınır
en hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler,
eğlendirirmiş. Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla
onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp
koynunda gizlediği kutusuna atarmış.

Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en
güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder
yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek
tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışıltılı,
binbir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış.

Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola
çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu
hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş.Çünkü koku
yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış.
Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden
ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha
yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce
heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış.

Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki
arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar
atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup
da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin
varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş. Hemen harekete
geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye
başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş.
Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine
yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü
arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı
tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan
dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu
heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...

Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde
duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken
onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal
ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş.
Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor,
Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından
tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak
için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş.

Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da
büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine
dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık
vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş.

Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında
kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele
sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş. Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı
bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş.
Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş
ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş.

Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler,
ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor onada
rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte
harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş. Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu
bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş.

Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nın
arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği,
beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da
yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer
çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlarada aynı hikayeleri, aynı
şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını
alıp saklıyormuş. Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış.
Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.

Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün
ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi
gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin
ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin
düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya,
istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış. Ama Nergis'in
çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını
düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir
övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki,
o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi
büyülenmiş ve çiçek tozlarının gitttiğinin farkına bile varmamış.

Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş.
Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve
pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük
bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip
getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış.

Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların
açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar
çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya, gözyaşları içinde kapılarını
açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok
yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için
o tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla,
herşeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş.

Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş.
O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca
büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış. Nergis ise
olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam
ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı
tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak,
kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem
çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa
serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi
kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan
bozulup küflenmemiş mi?

Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece
ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış.
Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor,
diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan
büyük bir boşlukla tüm hedef veamaçları
tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...

Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra
kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nın
büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.
O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp
solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor
en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini,
hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş.
En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası'nın yanına gelerek, onun vaktinden çok
önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş.

Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen
annesinin kollarında kolayca uyumuş.. Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış.. Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin
tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini
henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu
olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor,
muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş.

Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş. Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından
adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine
güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca
hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki
tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş. Fulya da doğaya böylesine muazzam
güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını
sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece on duysun istemiş. İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına
KARDELEN demeye başlamış. Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş. Karların ve Karlar
Prensi'nin tek çiçeği ... Kardelenle Karlar prensi birbirlerine
hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile
sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar
Rapor Et
Eski 10 Nisan 2007, 10:10

Hikayeler ve Öyküler -2-

#615 (link)
tikkymelike
Ziyaretçi
tikkymelike - avatarı
BİRLİK
Bir kaç yıl önce,Seattle Özel Olimpiyatlarında,tümü fiziksel ve zihinsel özürlü olan dokuz yarışmacı,100 metre koşusu için başlama çizgisinde toplandılar.Başlama işareti verilince,hepsi birlikte başladılar,bir hamlede başlamadılar belki ama yarışı bitirmek ve kazanmak için istekliydiler.
Yarışa başlar başlamaz içlerinden genç bir delikanlı tökezleyip yere düştü ve ağlamaya başladı.Diğer sekiz kişi oğlanın ağlamasını duydular.Yavaşladılar ve geriye baktılar.Sonra hepsi yönlerini değiştirdiler ve geriye döndüler.Oğlanın yanına geldiler.İçlerinden Down Sendrom'lu bir genç kız eğilip oğlanı öptü ve "Bu onun daha iyi olmasını sağlar" dedei.Sonra dokuzu birden kolkola girdiler ve bitiş çizgisine doğru hep birlikte yürüdüler.
Stadyumdaki herkes dakikalarca ayağa kalkıp onları alkışladı.Orada bulunan insanlar hala bu öyküyü anlatıyorlar.Neden?
Çünki;
Bu hayatta önemli olan şey,kendimiz için kazanmaktan çok daha ötede olan bir şeydir,Bu hayatta önemli olan,yavaşlamak ve rotanızı değiştirmek anlamına gelse bile diğerlerininde kazanması için yardım etmektir...
...................
Alıntıdır
Rapor Et
Eski 10 Nisan 2007, 11:27

Hikayeler ve Öyküler -2-

#616 (link)
DEsssT16
Ziyaretçi
DEsssT16 - avatarı
İNTİHAR ETMEK İSTEYEN ARKADAŞA YAZILAN MEKTUP..

SEVGİLİ DOSTUM

08 / 04 / 2003 Mersin

Mektubuma başlarken tüm güzel duyguların ve yaşamların seninle olmasını dilerim.
Bana dertlerini yazman, çocukluk arkadaşlığından öte belki de benim engelli bir çocuğa sahip olmamdan kaynaklanmıştır. Öyle de olsa yirmi iki yıl sonra aklına gelmem beni memnun etti.
Çocuğunuzun trafik kazasında ölmesi ise beni derin hüzünlere boğdu. Onu unutamadığınızı üzerinizde çok olumsuz bir iz bıraktığını ve hayatın anlamının kalmadığını yazmışsınız. Asıl buna daha çok üzüldüm.
Dostum, ölüm tabii ki insanlara acı verir. Ölüm de ayrılık da sevinçler de bu hayat oyununun vazgeçilmez satranç taşlarındandır. Şunu iyi bil ki ölüm, insanın kapısını beklenilen zamanda çalmayabilir. Ölümde adalet aranmaz. Onun için insanlar ölümün kalleşliğinden korkmamalı. Biliyorum bazı sözler içi boş sofra gibidir. Adı sofradır ama, karın doyurmazlar. Onun için sana şimdilik: “Her şeye karşın hayat devam ediyor.” diyemiyorum.
Sevgili dostum! Anımsıyor musun? Çocuklarımız birer hafta arayla doğmuşlardı. Ne kadar sevinmiştik. Ancak benim oğlum ateşli bir hastalıktan sonra zihinsel engelli kalmıştı. Mektubunda onu da sormuşsun. Bu acılar içinde onu da hatırlayıp sorman beni ayrıca duygulandırdı. Senin çocuğun bir mezar çukurunu doyurdu. Tam yirmi üç yıldır bizim çektiklerimiz bin yirmi üç mezar çukurunu doyurur.
Sevgili arkadaşım! Ölüm nedir ki? Er ya da geç karşılaşacağız. Ölümle saklambaç oynanmaz. Fakat senin gibi bu dünyada ölümü arzu edenlerin, ölümü kurtuluş görenlerin durumları daha acı ve daha çekilmez bir durumdur.
Sevgili dostum! Acılar bizim yoldaşımız olmuştur. Acılarla yüreğimiz kabuk bağlamıştır. Şimdi bu yarayı kaşıyıp acılarımızla yüzleşelim.
Şimdi lütfen beni iyi dinle! Biz cehennem azabını daha bu dünyada iken çekiyoruz. Galiba Allah'ın bu dünyaya sırf acı çekmek için gönderdiği kullarındanız biz. Bizim evde kapılarımız, camlarımız kırıktır. Eşyalarımız da kullanılmayacak derecede kırık döküktür. Çatalı, bıçağı yatakların arasına saklarız. Diş macunu kullanamayız. Tıraş kremimiz komşulara emanet edilir. Beş kişi bir arada yemek yemiş değiliz. Bu kocaman dünya bizi kendi odamıza hapsetti. Bu duvarların dili olsa da anlatsa çekilen çileleri.
En yakınlarımız bile bizimle ilişkiyi kesti. Ne gelen olur bize, ne de biz kimseye gideriz. Komşularımızın zarar ziyanı bizden tahsil edilir. Çocuğumun merdivenlerdeki ayak sesleri hep başımızın kakıncı olmuştur. Kanı beş para etmeyenlerden azar işitiriz. İşten yorgun argın eve dönerim. Hanım: “Hiç yukarı çıkma! Git şu çocuğu bul gel.” der. Karakollar hastaneler her gün uğrak yerimizdir. Ayrıca bu çileler yetmiyormuş gibi akıllı dediğimiz bazı kocaman insanların çocuğumuzu kızdırıp, bundan zevk almaları; yüreğimizin ta derinlerine zerk edilmiş zehirden daha acı geliyor.
Sevgili dostum. Bu dünyada kendi çıkarları uğruna başkalarını büyük zararlara sokan taş yürekli, caniden daha korkunç, sahtekar damgası yemediği halde sahtekarları ceplerinden çıkartabilecek insanlar vardır. Bir gün Ankara'dan Mersin’e dönüyorduk. Otogarda değnekçi dedikleri şahıs karşımıza çıkıp: “Hadi! Eskişehir! Eskişehir!” dedi. Oğlum: “Eskişehir!” diye tutturdu. Adam, peşimizi bırakmıyordu. Adama yalvardım: “O özürlü! Bilmiyor! Biz Mersin’e gideceğiz.” Değnekçi, çocuğun ‘Eskişehir’ dediğini söyleyip durdu. Sinirimden çocuğu orada ölesiye dövdüm. Sonunda çocuğun inadı ve değnekçinin gayretiyle kendimizi Eskişehir'de bulduk.
Dostum! İnsanlar çocuğunun cenazesine gelmişlerdir. Bizim çocuğumuza araba çarptı. Kimse gelmediği gibi ölmediğine (biz dahil) herkes üzüldü. Altı metrelik duvardan düşüp; iç kanama geçirdi. Pil yuttu, çivi yuttu, gazoz kapağı yuttu. İlaç içti, benzin içti. Evimizi yaktı; ne o öldü ne de biz... Sabah olur: “Eyvah!” deriz. “Yine mi gün başladı?”.
Benim kara bahtlı arkadaşım. Bize bu dünyada ihaneti, mertliği, namussuzluğu, yağcılığı, iki yüzlülüğü , ölümü hastalığı, ayrılmayı, kavuşmayı öğrettiler. Bunlarla zaman zaman yüz yüze geldik. Ne yapacağımızı biliyorduk. Ama bize şu zihinsel özürlülükten kimse bahsetmedi. Ya da biz duymadık. Belki de gözümüzün önündeydi; biz farkına varamadık.
Sevgili arkadaşım, az daha benim de sana mektubumun başında diyecek olduğum gibi bana: “Hayatın tatlı yönleri de var. Keyfine bak.” diyenler oldu. Bazı olaylara bazıları yıldızları uzaktan seyreder gibi bakarlar. İnsan acı çekerken hayatın tatlı yönlerini nasıl bilsin? Bizim gözlemlerimizin acılara dayandığını nereden bilsinler. Belki de bizim acılara dayanan gözlemlerimiz, bizim için bir gözlemmiş gibi olabilir ama diğer insanlar için doğru bir sonuç olmayabilir. Onun için onları hiçbir zaman suçlamadım. Arkadaşım! Geceleri bülbülün neler söyleyerek hıçkırdığını ancak güller anlar. İnan ki dostum ben, acılarını çok iyi duyumsuyorum.
Değişmek , değiştirmek en güç olanıdır. Ben şimdi sana ne söyleyeyim?
Biliyorum büyük fedakarlıklar yalnız ve yalnız evlatlar için yapılır. Ben de çocuğum için hayatımı feda ettim.. Ama senin çocuğun artık yok ve onun için hiçbir fedakarlık da yapamazsın. Sadece, onun anısına hayatla mücadele edebilirsin.
Zayıf ve yoksullar farkında olmadan ortalıkta fazla görünmek istemezler. Kuytu ve karanlık yerlerde kalmayı yeğlerler. Sen de zayıflığını, çaresizliğini örtmek için karanlıklarda kalmayı, hatta yaşa(**YASAK KELIME)na son vermeyi uygun görmüşsün. Seni ayıplamıyorum. Çünkü insanları hayatta tutan düşleridir. Kayıp ettikleri değil.
Sevgili dostum! Rüzgar her zaman denizle uğraşır. Onu rahatsız etmeye çalışır. Denizin umurunda bile değildir. Deniz ise, rüzgarla dalga geçer. Deniz var olduğundan bu yana hep deniz kalmıştır. Senin bu dünyadan yenilgiyle gitmen kimin umurunda? Kime ceza vermek istiyorsun ki? Hem cezaların en büyüğünü kendine kesmiyor musun?
Sevgili arkadaşım! Yaşamı biçimlendiren bizim onun karşısında aldığımız tutumlardır. Acı (ne yaparsa yapsın); senin yorgun bedeninin içerisine bir mikrop gibi girse bile seni öldürmeye yetecek kadar güçlü değildir. Yeter ki umutsuzluğa kapılma. Çünkü umutsuzluk, hücrelerine girip çıkmaz. Orada yerleşir. Sonuçta umutsuzluk, diri bedeni bile çürütüp öldürme gücüne sahiptir.
Yaşama yeniden dört elle sarılman gerekir; bu senin için yeni bir olaydır. Bıkmadan usanmadan umutla gidersen; mutlaka tünelin bir yerinde bir ışık olduğunu fark edeceksin. Bu ışıktan dışarıya bakarsan o zamana kadar hiç bilmediğin yepyeni bir dünyaya adımını atarsın. Orada engin ufukların seni özlemle beklediğini görürsün. Peşinden koşacağın gerçek mutluluğun ölümde olmadığını utançla öğrenirsin.
Ölüm aranmaması gereken bir kayıptır. Ona ancak cennette kavuşabilirsin. Kendi canına kıysan; Allah seni affetmeyecek ve oğlunla orada da buluşamayacaksın. Hayata devam etmen bir ihanet olmadığı gibi senin en doğal hakkındır. Bu bir bencillik de değildir. Eğer oğlun hayatta olsa idi ve ona gelebilecek tehlikelere siper olmasa idin o zaman bencillik yapmış olurdun. İnsan sevdikleri için, özgürlüğünü rahatını zincirlere, zindanlara bağlar gerekirse canını da toprağa verir. Ama ölüler için değil.
Sevgili dostum! Çokbilmişlik olmasın ama, mektubumun bu son bölümlerini senin affına sığınarak birkaç öğütle bitirmek istiyorum.
Bir insanın acıları, sıkıntıları ailesinin çevresinin hatta insanlığın mutluluğu konusunda bir işe yarıyorsa, bütün bunlar acı, sıkıntı olmaktan çıkar. Ama senin çektiğin acılar; havanda su dövmekten öteye gitmez.
Bazı insanlar toplum hayatını ancak nefret etmek için tanırlar. Sen de onlardan biri olma.
İnsanlar acılarını da, sevinçlerini de paylaşmak isterler. Haset ve bencil insanlar ise ne acılarını ne sevinçlerini paylaşırlar. Okyanusun ortasında da tek olmayı isterler. Bir düğünde de... Bunlar üzüntü ve sevinçlerini kendi kendileriyle paylaşırlar. Her şeylerini içlerine atar şişer çatlayıp geberirler. Acılarını benimle paylaştığın için sana ayrıca teşekkür ediyorum.
Sevgili dostum. Kötü bir şey yapabileceğinden korktuğunu yazmışsın Gerektiği zaman korkmak doğaldır. Bu senin yaşamı sevdiğini gösterir.
İnsanlar kendinden bekleneni yerine getiremediği için suçluluk duyarlar. Bu beklenilen kesinlikle senin düşündüğün gibi değildir. Dünyanın gidişi içinde önüne geçilemez şeyler vardır. Bize düşen bunları kabul etmektir.
Yaşama sırtını dönme. Üzülmek senin hakkındır. Ama her fırsatta yaşamla mücadele et. Yaşamı hesaba almazsan o da seni hesaba almaz. İşte tehlike o zaman vardır. Meşgul olacak bir şey bul kendine. Böylelikle zaman senin yandaşın olur. Düşmanın değil. Onu her an yaşa ve değerlendir..
Çocukların eline düşen serçeler bile kurtulmak için var güçleriyle kanat çırparlar. Ancak böcekler boyun bükerler. Boynunu bükme ve büktürme. Buna izin verme. Beni ve benim gibileri düşün.
Şimdi mektubumun sonunda şunu söyleyebilirim ki İnsanlar yaşama nedenlerini çok iyi bilmelidir. Önemli olan yarı yolda pes etmemektir. İnsan kendi kararını yine kendisi almalıdır ki izleyeceği yolda daha kolay gidebilsin. Onun için sana kendi canına son ver ya da verme demiyor, selam ve sevgilerimi sunuyorum. Yaşamın acıları sevinçleri tüm kavgaları bize bir şeyler öğretir. Yitirdiklerimiz bile. Hoşça kal. agla
Rapor Et
Eski 10 Nisan 2007, 11:42

Hikayeler ve Öyküler -2-

#617 (link)
NiliM
Ziyaretçi
NiliM - avatarı
Öykü
Keloğlanın ak saçlı anası bir gün yolda bir beş kuruş bulmuş. Ana oğul çok sevinmişler, bu parayı ne yapacaklarını günlerce düşünmüşler. Onlar için büyük bir paraymış bu. Keloğlan bir at almak istiyormuş. Anası ise bir eşek alınmasından yana imiş. Hem de dişi eşek. Dişi eşek yavrular, sonradan birçok eşekleri olur diye tasarlıyormuş. Bir ara, “kaval alalım!” diye tutturmuş Keloğlan. Anası: En iyisi bir çiftlik alalım!” demiş. “Ama bütün bunlar bir beş kuruşçuğa alınır mı” diye akıllarından bile geçirmemişler.

Güneş bütün karanlıkları aydınlığa kavuşturur, sabah olup, geceleyin konuştuklarını anımsayınca, ana oğul gülmüşler de gülmüşler... En sonunda, beş kuruşla bir olta almayı kararlaştırmışlar. Keloğlan hemen çarşıya koşmuş, bir olta alıp gelmiş. Oradan da doğru ırmak kıyısına... Keloğlan her gün birkaç balık tutuyormuş. Onları da götürüp pazarda bir güzel satıyormuş. Bu parayla ekmek, peynir, helva alıp karınlarını doyuruyorlarmış. Eve her gün para girdiği için ana oğul sevinçlerinden uçuyorlarmış. Keloğlan bir gün büyük bir balık tutuncaya dek sürmüş bu sevinçleri.

Çok büyükmüş bu balık. Bakmaya doyulamayacak kadar da güzelmiş. Keloğlan’ın balık tuttuğu yer de padişahın sarayına çok yakınmış. Padişahın dünya güzeli kızı, Keloğlan’ı izliyormuş. İzlemekle kalsa gene iyi! Keloğlan’ın kel kafasına durmadan şeker atıyormuş. Şekerler, mermerden sert bu kafada atak tak” diye ötüyormuş. Bu sesi duydukça, padişahın kızı gülmekten katılıyormuş. Keloğlanın canı acıyormuş ama, bir yandan da düşünüp duruyormuş: Aptal mı bu kız, güzelim şekerleri yiyeceğine, tak tak benim kafama atıyor? Bir iki şekeri yerden alıp cebine de koymuş Keloğlan, ama bu işe çok kızmış.

Neyse, işçi işinde gerek, koskoca balığı güç bela taşıyarak pazara gelmiş. Balığı gören, yanından ayrılamıyormuş Keloğlanın. Herkes elini sürüyormuş balığa. Aman ne güzel balık,” diyorlarmış, “pulları da sanki altından!” En az veren, yirmi beş kuruş veriyormuş balığa. Daha dün dört balığa on kuruşu çok görenler, bu balığa nasıl yirmi beş kuruş verir diye düşünüyor, açıkçası, bu işe çok içerliyormuş. Keloğlan, kendisiyle alay edildiğini sanıp içten içe öfkeleniyormuş. Balığı almak isteyenleri ise, Keloğlan’ın öfkesini, parayı az bulmasına bağlıyorlarmış. Bunun üzerine kimi elli, kimi altmış, kimi seksen kuruş verip almak istemiş balığı. Hele biri, bir tek balığa yüz kuruş verince, Keloğlan öfkeden delirecekmiş. “Satmıyorum bu balığı” deyip evinin yolunu tutmuş. Koca balığı gene üç bela taşıyarak eve gelmiş. Anası, Keloğlan’da bir tuhaflık olduğunu hemen anlamış:

“Hayrola Kel Ağa, bu ne hal böyle, balığı neden satmadın?”

“Benimle alay ettiler! Güle güle fiyatı hep yükselttiler. Belki yüz para verselerdi, balığı satacaktım; ama böylesi çıkmadı.”

Anası gülmüş:

“Bu balık çok güzel bir balık. Seninle alay etmemişlerdir. Demek ki gene huyun tuttu. Neyse, nasıl olsa daha paramız var, bu balığı da biz kendimiz pişirip yiyelim. Hadi, ırmağa götür,güzelce yıka da gel.” Demiş.

Keloğlan, balığı sırtına almış, ırmak kıyısına gelmiş. Balığın karnını yarmış, başını keşmiş. İçini temizlerken eline sert bir şey dokunmuş. Aaaa!.. Balığın karnında bir tas! Tasın üzerindeki yosunları hemen temizlemiş. Tas pırıl pırıl yanmaya başlamış. Keloğlan’ın gözleri kamaşmış. Tası suya batırınca ne görsün! Tasın içindeki su, altın oluvermiş, ırmağın dibine dökülmüş. Keloğlancık şaşakalmış. Başından çok şey geçmiş ama, böylesini hiç görmemişmiş. Tası doldurup doldurup boşaltmış. Tam bu sırada omzuna bir el dokunmuş. Keloğlan dönüp bakmış ki, sabahleyin, kafasına şeker atan kız! Padişah kızı!.. Kız tatlı tatlı gülümsüyormuş. Öylesine de güzelmiş ki kız, aya sen doğma ben doğayım diyormuş sanki. Keloğlan’a, gülerek:

O tası bana verir misin?” Keloğlan hiç aldırış etmemiş. Gözü nü de kızdan ayıramamış. “0 tası bana verirsen, ne dersen yaparım; nereye dersen, arkandan gelirim.” Demiş kız.

Padişahın kızı, sanki sabahleyin kendisiyle alay eden, koca şekerleri tak tak kafasında öttüren o kız değil! Dur,” demiş Keloğlan, “Şu kıza bir kel oyunu oynayayım da görsün, el mi yaman Keloğlan mı yaman!” Kıza dönmüş:

Gel öyleyse ardımdan!” demiş.

Keloğlan önde, padişahın güzel kızı arkada, bağları bahçeleri geçmişler. Görenler, padişahın kızını kınamışlar. “Utanmadan, bir çulsuz Keloğlan’ın ardına takılmış gidiyor, yazıklar olsun senin sultanlığına diyorlarmış. Kız ise, Keloğlanın kendisini kaçırdığını sanıyormuş. Ağaçlık bir yere gelince Keloğlan durmuş. Kız da durmuş. Keloğlan bakmış, kentten epeyce uzaktalar:

“Hadi sultan hanım, başla takla atmaya şu otların üzerinde! Ben dur deyinceye kadar durmayacaksın. İstediğim kadar takla atarsan, tası da alıp gideceksin!” demiş.

Kız bir üzerindeki sırmalı giysilere bakmış, bir de çerli çöplü yerlere. Ama sözünde durmuş. Başlamış takla atmaya. Durmadan dinlenmeden atıyormuş taklaları. Keloğlanın keyfine de diyecek yok, bir ağaca sırtını dayamış, uyur gibi yapmış. İçinden de, “Şu yalan dünyada padişahın kızına takla attırmak da hünerdir!” diye geçiriyormuş.

Kız durmadan takla atıyormuş. Keloğlan bıkmış kızın taklasından, kız bıkmamış. Sonunda “Dur!” demiş, tası kıza uzatmış. Kız, böyle değerli bir tası elde ettiği için ne yapacağını şaşırmış. “Demek ki cömertlikleri yüzünden yoksul kalıyor bunlar!” diye geçirmiş içinden.

Keloğlan evine gitmiş, kız saraya gelmiş. Kızının Keloğlanın ardından gittiğini, padişah babasına daha önce söylemişlermiş. Padişah, “Bir sümüklü Keloğlanın ardından giden kız bana gerekmezl” diye bağırıp, kızını saraydan koymuş Kız nice zaman dağlarda dolaştıktan kurtlarla kuşlarla arkadaşlık ettikten sonra bir kuyunun başına gelmiş Tasını doldurup doldurup boşaltmış , Uzaktan da kent gözüküyormuş. Kente gitmiş. Oranın yapı ustalarıyla konuşmuş. Kendisine öyle bir saray yaptırmış ki dilleri destan! Ama bu arada hep erkek giysileriyle görünüyormuş. Kız olduğunu kimse bilmiyormuş. Keloğlanı çok aratmışsa da bulduramamış. Kız, “Keloğlan!, diye; Keloğlan da, “Vay tasım!” diye yanıyorlarmış, ama birbirleriyle bir türlü buluşamamışlar.

Elinde altın doğuran tas olduğu için, kızın bulunduğu ülke öyle sine zenginleşmiş ki, dilenciler bile milyoner olmuş. öylece, başka bir yerden gelip bu ülkeye yerleşen kızın ünü her yere yayılmış. Çevre ülkelerin padişahları, sultanları, sarayı ve delikanlıyı merak etmişler. Her gün biri gelip biri gidiyormuş. En sonunda babası da katılmış bu meraklılara. O da, aylarca at sırtında yol alarak bu sarayı ve delikanlıyı görmeye gelmiş. Kız hiç belli etme den, babasını karşılamış.Büyük bir sofra donatmış. Yemişler içmişler... Kız, yemekten sonra, elinde tası alıp altın üretmeye başlamış. sunu gören padişahın gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacakmış. Padişahın altına gözü doyar mı? Padişah, verilen altınlar yetinmeyip tası elde etmek istemiş. Kıza dönüp:

“Bu tası bana verirsen, ne istersen veririm, ne dersen yaparım...” demiş.

“Her şeyiniz kendinizin olsun! Sizden hiçbir şey istemiyorum. Bir tek şey istiyorum! Adamlarınızla birlikte karşımda takla atacaksınız. Kabul mü?” diye koşullarını bildirmiş kız.

Olur mu, olmaz mı demeye kalmadan, gözünü altın hırsı bürümüş olan padişah, vezirleriyle, büyük büyük adamlarıyla birlikte, kızın önünde takla atmaya başlamış. Padişah şişman, vezirler öylesine, üç atmış, beş atmış, soluk soluğa kalmışlar. Kız bakmış ki hepsi çatlayıp ölecek, başka bir odaya gidip erkek giysilerini çıkarmış, babasının kovduğu o günkü elbiselerini giymiş, saçlarını dağıtmış. Takla atanlara dönüp:

“Yeter babacığım! Bir tas için canından olacaksın nerdeyse.” Demiş. Babası taklayı bırakarak:

“Ah, kızım! Allah’a çok şükür, seni sağ salim buldum.” Diye sevinmiş. Öbür adamları hala yuvarlanmakta imişler sarayın ortasında. Padişah gene kızına seslenmiş:

“Ben onlardan daha iyi takla attım değil mi kızım? Tas benim olmalı...” diye yalvarmış.

Kız gülerek babasının sakalını okşamış:

“Böyle bir yarışa katıldığım için beni evden kovmuş, dağlara salmıştınız, babacığım. Siz ise kaybettiniz! Nerdeyse soluğunuz boğacaktı sizi!” diyerek, bu para delisi babaya kapıyı göstermiş.

Padişah, adamlarıyla birlikte kızın sarayından ayrılmış. Kız ise, tasın gerçek sahibi Keloğlanı yedi yıl aratmış. Yedi yılın sonunda Keloğlancık bulunmuş. Kız bakmış ki, nasıl bıraktıysa öyle bir Keloğlan. Yanında da anası... Düğünler dernekler kurulmuş, kızla Keloğlan evlenmişler. Anası da bir köşeye oturmuş, onlara, onların çocuklarına kazaklar, çoraplar örmüş. Onlar ermiş muratlarına... Murat muratlıların, yaşamak yaşayanların olsun,..
Rapor Et
Eski 10 Nisan 2007, 11:43

Hikayeler ve Öyküler -2-

#618 (link)
Nephthys
Ziyaretçi
Nephthys - avatarı

Şimdi Gidiyorum



Şimdi gidiyorum ;


kal deyişini bekliyor sessiz çığlıklarım



Oysa ayrılık canları çalıyor yüreğimde



Senden gidiş kalbimde yeni çukurlar acıyor

Gözyaşları ile doldurulmayı bekleyen



Tek bir damla yaş gelmiyor

Kurumuş bir buluta dönüyor gözlerim





Susuyorum susuyorsun

Aşka isyanımı fesleğen kokan ilkbaharlara bırakıyorum

Sen bir sonbahar hüznünde kışsın yüreğimde.

Seni sevmek yasak..



Seni düşünmenin sucu ile yargılanıyor yüreğim

sensizlik olurken cezası susuyorum (n)

Tek bir savunma sözü gelmiyor dilime bir tane sevgi kelimesi

Belki seviyorum desem(k) mahkumiyetimiz kalbimiz olacak…..

Susuyorum (n)

Susuşlarımızda boğuluyoruz…





Bir şarkı geliyor dilime:artık ben vazgeçtim.yalnızlığı seçtim.her şey bitti anlasana.dokunma bana dokunma bana….





Şimdi su an bırakmanı isterdim ellerini ellerime



Ve sevgili beni bu kadar çaresiz bırakan benden vazgeçişindi oysa

Tüm yeşil dallarını mızı kuruttuk işte



Aşk nedir?

Sevmek nedir?

son çare intihar mıdır?



Baksana aşkımız intihara koşuyor
Gülsüm Yeşilyurt
Rapor Et
Eski 10 Nisan 2007, 11:56

Hikayeler ve Öyküler -2-

#619 (link)
DEsssT16
Ziyaretçi
DEsssT16 - avatarı
Gülümseme

Karşımdasın yine, gülümsüyorsun eskisi gibi. Gözlerin neler anlatıyor bana bir bilsen. Neden dudakların konuşmuyor? Hadi anlat bana, yeter mi sanıyorsun gülümsemek? Seni sevdiğimi bir çok kez haykırdım sana ama sende haklısın be güzelim, neden konuşasınki? Sus, lütfen, kırma beni, sadece gülümse, başka bir şey istemiyorum senden.

Bak yine yanındayım. Arkadaşlarımın yanına gittim biraz. Kızmadın dimi? Hiç seni yanlız bırakır mıyım? Bizim İsmail var ya, bir kız bulmuş. Görsen ne güzel yakışıyorlar birbirlerine. Tıpkı biz. Neden astın suratını? İstersen sinemaya gidelim. Gitmeyelim mi? Doğru ya sen karanlıktan korkuyordun. Kusura bakma, bu aralar biraz dalgınım. Ben bakkala kadar gidiyorum, istediğin bir şey var mı? Ne mi alacağım? Biraz ekmek, biraz peynir. Yulaflı bizküvi mi istiyorsun? Almaz mıyım bir taneme. Hemen geliyorum.

Nasılsın bu sabah? Uykusuz mu? Kaç defa dedim sana erken yat diye. Dinlemiyorsun ki beni. Tamam, canım ağlama, kızmadım sana. Ben sadece seni düşünüyorum. Her saniye, her dakika, her saat, her gün seni düşünüyorum. Bugün doktora gideceğim. Sen biraz uyu.

Ben geldim hayatım. Doktor mu? Biraz iyiye gitmiş hastalığım. İlaç verdi, senin sevmediğin şurup var ya ondan işte. Şurup deyince nasılda yüzünü buruşturuyorsun. Senin o tatlı burnunu yerim ben. Böyle şaka yapmayayım mı?!

Sen daha uyumadın mı? Evet içki içtim, sarhoşum. Ne var ki bunda?

Bakma bana, gülümseme bir daha...

Neden gittin be güzelim. Niçin giderken bu gülümseyen resmini de götürmedin? Yıllardır bu gülümseyen resminle konuşuyorum. Biliyor musun, sana yalan söyledim. Doktor çok az ömrümün kaldığını söyledi. Yakında yanına geliyorum aşkım, bekle beni gülümsemenle
Rapor Et
Eski 10 Nisan 2007, 13:25

Hikayeler ve Öyküler -2-

#620 (link)
tikkymelike
Ziyaretçi
tikkymelike - avatarı
dagarcik10114isimjp7
"Sevmek bir yerdeki sabah galiba
Beni bir türlü oraya götürmediler"
YIlmaz Gruda
Sevgiyi başkalarından bekleyen bir insanın duygularını anlatıyordu bu dizeler..
Her sevginin başlangıcı, insan yaşamında güneşin doğduğu andır elbette.
Oysa, çaba harcamadan, birilerinin kendisini sevmesini bekleyenler
başarılı olamazlar hiçbir zaman... Ne sazı konuştururlar,
ne neyi üflerler, ne de şiire varır dilleri...

İnsanin bir ömür boyu peşinden koştuğu sevmek nedir peki?
Yüreğin bir başkası için çarpması mı?
Suyun yüzünde, yapraklarını ağır ağır açan bir nilüfer mi yoksa?
Göç mevsimi, yaralı eşini kanatlarıyla örterek
ölümü bekleyen yaban kazlarının vefası mı?
Ya da kayayı delen tomurcuğun direnci mi sevmek?
Kan ve gözyaşından oluşmuş bir dünyanın ortasında bile,
insanı insanla kucaklaştıran duygu mu?

Ya sevilmek?
Bir başkasının bakışlarından biricik olduğunu anlamak mı sevilmek?
Yürürken başı biraz daha dik, dudak kıvrımlarını uçarı,
adımları hafif kılan, sevilmek mi yoksa?
Sesin, sıcacık bir hoşgörüye bürünmesi, bütün canlılara yönelik
sevecenlik, artan coşku, sevilmekten mi hep?

Ya nedir sevmemek?
Küçük hesaplarla ölçüp biçmek midir karşıdakini?
Hoyrat bir rüzgârın, özenle dizilmiş saksıları devirmesi mi?
Dalganın saldırması mı, adı özlem olan bir kayığa?
Koparıp bir çiçeği yakaya takmak mı yoksa?
Kekliği kafese kapatmak mı, siyah örtüler altında ürkek doğasız bırakıp,
avlarda tuzak olarak kullanmak mı sevmemek?
Canlıyı soyuna nankör kılmak, sonra insanlık dersi vermek mi yoksa?
Bir yudum su uzatmaktan üşenmek mi sevmemek?
Gülümsemekten kaçınmak, okşamanın ince kıyılarına inmemek mi asla?

Sevilmemek nasıl bir duygu peki?
Yavru kedileri boğmak mı oyun diye?
Kalın topuklu çizmelerle ezmek mi başakları ya da çocukları?
Nedir hiç sevilmemek?
Bir çölün ortasında durmadan susamak mı?
Kapıları dinlemek mi binbir korkuyla? Para biriktirmek mi aç karnına?
Ökseler, pusatlar yapmak dalları ok gibi sivriltmek mi?
Yaz günleri ateşler yakmak mı kocaman bir şehrin ortasında?
Ölümü izlemek mi keyifle? Nedir sevilmemek?
Ne kadar yabancılaştırır insanı insana?

Havada uçuşan bir sözcük müdür sevgi?
Sezilir mi, tutulur mu, görülür mü? Nasıl bilinir varlığı?
Yalnızca yokluğunda mı anlaşılır tadı?

Önce kendini tanımakla başlar sevgi. Kendini onarmakla başlar...
İnsanın, insan olma bilincini, aklıyla, yüreğiyle duymasıyla başlar...
Doğanın ve yaşamın bir parçası olduğunu anlamasıyla...
Yaşam benim için var. Su benim temizliğim.
Ben suyu en uzak dallara taşımalıyım...
Sonra insan var... Doğanın en güzel ürünü...
Üç bin yılda ayağa kalkmayı öğrenen ve beni bugüne hazırlayan insan...
İlmek ilmek örülen kültürümün ilk halkası...
Bir insana duyulan sevgiyle başlayan yaşam...

Peki nedir sevgi?
Birlikte bir gülüşü uzatmak, acıyı paylaşıp azaltmak belki de.
Aynı duaya el kaldırmak. Dokunmak biraz.
Kanın, damarlardan akışını hızlandırarak duymak insanın sıcaklığını...
Aynı anda görebilmek bir şimsek çakımını...
Ocağı birlikte üflemek ısınmak için...
İnsan olmanın o eksikliğini güzelliğini sezebilmek karşılıklı.
Tamamlayabilmek birbirini...

Bir türlü önleyemediğimiz o ses: "benim onurlanacağım kadar önemli
ama benden bir adım geri..." diyorsa eğer, o sesi susturabilmek...

Koltuklara, halılara, kristallere, markalara gösterdiğin özenin
çok fazlasını gösterebilmek bir insana... Duygularını, düşüncelerini
anlamaya çalışmak. Özlemlerini aramak birlikte...

Benim ol ama benden bağımsız bireyliğini de koru.
Olduğun gibi kal ama çoğalsın, zenginleşsin içinin erdemi...
Seni ilk sevdiğim gün gibi sürdür kişiliğini ama durmadan gelişelim birlikte...
Birlikteliktir sevgi... Kimsenin kimseyi kullanmadığı...
Kimsenin kimseye hükmetmediği...
Kimsenin kimseyi mülkiyetine geçirmediği...

Önce beni bekle duraklarda, sonra bekleyeni olmayan bütün yolcuları...
Önce benim için bir şarkı söyle, sonra bütün sağırlar duysun sesini...
Beni sev!
Öyle sev ki, bütün insanlığı kucaklasın sevgin...

........................................................
Alıntıdır


Rapor Et
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Hikayeler ve Öyküler -2- Konusuna Benzer Konular
Gönderen: NihLe Forum: Müslümanlık/İslamiyet
Cevap: 177
Son Mesaj: 13 Eylül 2013 07:59
Gönderen: ThinkerBeLL Forum: Dünya Edebiyatı
Cevap: 0
Son Mesaj: 20 Haziran 2012 15:55
Gönderen: ocean97 Forum: Yazın Hayatı
Cevap: 0
Son Mesaj: 18 Aralık 2011 17:09
Gönderen: MaRCeLLCaT Forum: Türkçe Şarkı Sözleri
Cevap: 0
Son Mesaj: 23 Şubat 2008 17:44
Gönderen: Blue Blood Forum: Yazın Hayatı
Cevap: 1997
Son Mesaj: 3 Aralık 2006 19:50
Hızlı Cevap
Kullanıcı Adı:
Önce bu soruyu cevaplayın
Mesaj:








Yeni Soru
Sayfa 0.429 saniyede (88.12% PHP - 11.88% MySQL) 15 sorgu ile oluşturuldu
Şimdi ücretsiz üye olun!
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 21:19
  • YASAL BİLGİ

  • İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan MsXLabs.org forum adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre tüm kullanıcılarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. MsXLabs.org hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) iş günü içerisinde MsXLabs.org yönetimi olarak tarafımızdan gerekli işlemler yapıldıktan sonra size dönüş yapılacaktır.
  • » Site ve Forum Kuralları
  • » Gizlilik Sözleşmesi