Hikayeler ve Öyküler -2- Üye Ol (Üye olduğunuzda tüm reklamlar gizlenecektir) Soru/Cevap
Geri Dön   MsXLabs MK > :: Yaşam :: > Genel Mesajlar > Yazın Hayatı
Facebook Hesabınızla Bağlanın (Connect with Facebook)
Cevap Yeni Konu Aç
Eski 03-12-2006   #1 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Hikayeler ve Öyküler -2-



Gitmiştim.. Saçımdan tırnaklarıma kadar boylu boyunca bir gidiştim...
Durakta beklemekle otobüse binmek arasındaki çırpınışları kaplıyordu aklım.. Aklım öyle sevimsizdir ki böyle zamanlarda, bulutlarla yerkabuğu arasında sıkışır kalırım.. Doyumsuz bir yolculuk şoku ardı ardına gözlerime saplanır..İki adımda bir kavşak serilir önüme. Karasızlık buhranı sonra... Her acının yürüdüğü söylence bir yol vardır.İşte kavşakları hep acıya ayarlanan gidişlerim bu söylenceye aldanır... Kandili kısık bir aydınlıkta zamanın geç kalmışlığında yolları birbirine düğümlerim... Günü ikiye böler acının kılıcı yüzüne yakışan rengi seçer, geceyi giyinir acının kanayan yarıklarından küçük adımlar geçer... Resmi sevinç, içi ezinç başlangıçla gözüm görmeye başlar. Dilim tatlanır, ceplerimde kıvranır ellerim.. Oysa yürek yeniktir hala.Bunu artık kim değiştirebilir. İnsan görebilirse erdiğini soğuk sokaklara sokulma vakti gelmiştir. Alnımdan su eksildiğinde, acıların kayaları küflendiğinde aynalara suretimin sığmadığı zamanlarda gözüme dokunacak bir göz olmadığında sırası gelmiştir çantayı sırtlamanın. o günden sonra bütün kent sokaklarında asit yağmurlarında tek başıma yürürüm. Yüzüm keskin bir mehtapta küskün bir kedi kadar kimsesiz, yüzüm kapalı tüller kadar sessiz...

Az evvel bütün ıışıkların ardına baktım yoktun!!
Bu kentte senin lisanını konuşuyorum aşk boyu.. Lisanım var inanıyorum öyleyse bu gözümü alan sessizlik neden? Bu sağır özlemin failini göster bana.. Her gün yüreğimi ipe götüren bir cellatı arıyorum..
Gözlerimi gösteriyorum kalabalığa gören yok mu? Peki tanıyan celladı mı? Bir yol daha uzadı önüme, kıyısında sıra sıra meşe kolyesi.. Her meşenin gövdesine bir kelime yazıp geçmşim o yoldan..S enden başka kim başarabilirdi ağaçlardan cümle kurmayı...Ve beklediğim oldu ağaçların yolun sonu denize çıktığı..Ben seni denizsizken bilirim... Gözlerindeki son damla maviyi ellerinle saklardın her seferinde.. Daha engelleri aramızdan söküp karşımıza almadan gittin... Deniz sıçradı üzerine, tuza, yakamoza aldanıp gittin!!!

Ne zaman rüzgar saçılsa bir kadıın saçlarına, benim bungun ellerim ağlıyor şimdi.. Gel ben ölmekteyim... Caddelerde adımlarım boğuluyor, gözlerindeki surları katlime örüp durma!! Rengi kokuşmuş yazlara mezarımı kazma!! Naçar oturup ağladığım, güldüğüm çay bahçelerinde denizden donuk gözlü balıklar bakıyor bana.. Vapurların bir bir sana seferi yok.. Gözlerimdeki kayıp ilanlarına aldıran da.. İç bükey bir acıyla geldiğim kentte enkaz oldum.. Bana ayrılan kül bulutlarını soğuruyorum şimdi.. Kanat ve el gibi tutabilir mi bir başka eli ey deniz?

Bugün varlığımın infazına hükmettim.. Durgun bir denizle yanan bir kentin arasında kaldım.. Yamacıma yanaşan şu gemi son kavşağım olsun. İsimsiz olsun.. Eylüle açılıyor dalgalar.. Ah kalbim üzerine çullanacak yine sonbahar.. Sulara sok kanlı saçlarını.. El salla tren istasyonuna, kıyıdaki cam kırıklarını damıt.. Olsa olsa bir sevgiden düşmüştür bu acı.. Peki neden ben oldum bu acının sarnıcı?


Arşivlenmiş konu için bakınız: Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv]
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 03-12-2006   #2 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Cvp: Hikayeler ve Öyküler...

Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Pencerenin önüne
konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış,
güzel durduğuna ikna olduktan sonra, küçük sevimli gagasıyla cama
vurmuş. Tık..... Tık......Tık....
Adam cama bakmış.Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş.
Meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç!
Heyacanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiin
bir nefes almış şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış.
Hey adam!Ben seni seviyorum. Nedenini niçinini sorma. Uzun
zamandır seni izliyorum.Bugün cesaret buldum konuşmaya.Lütfen
pencereyi aç ve beni içeri al.Birlikte yaşayalım.
Adam birden parlamış: Yok daha neler? Durduk yerde sen de
nerden çıktın şimdi? Olmaz, alamam,demiş.Gerekçeside pek sersemceymiş:
Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu?
Kırlangıç mahçup olmuş.Başını önüne eğmiş.Ama pes etmemiş,
bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş,gülümseyerek bir kez daha
şansını denemiş: Adam, adam!Hadi aç artık şu pencereni.Al beni
içeri! Ben sana dost olurum.Hiç canını sıkmam!
Adam kararlı, adam ısrarlı: Yok ,yok ben seni içeri alamam
demiş.Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş.İşim gücüm var,
git başımdan. Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine
gelmiş: Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi
al beni içeri.Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım.Çünkü
ben ancak sıcakta yaşarım.Pişman olmazsın, seni eğlendirirm.
Birlikte yemek yeriz, bak hem de sen de yalnızsın' yanlızlığını paylaşırım, demiş.
BAZILARI GERÇEKLERİ DUYMAYI SEVMEZMİŞ! Adam bu yalnızlık
meselesine içerlemiş.Pek bir sinirlenmiş: Ben yalnızlığımdan
memnunum,demiş. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş.Düpedüz kovmuş.
Kırlangıç , son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca,başını önüne eğmiş,
çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş.Adam, önce düşünmüş, sonra kendi
kendine itiraf etmiş:Hay benim akılsız başım; demiş.Ne kadar
aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk
fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle
kös kös oturacağıma , keyifli vakit geçirirdik birlikte.
Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş.Yine de kendi
kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım
nasıl olsa yine gelir.Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim.
Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş.Gözü yollardaymış.
Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş.
Ama......
Onunki hiç görünmemiş.
Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna.
Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören
olmamış.Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş.Olanları anlatmış.
Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki:
"KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ 6 AYDIR...."
HAYATTA BAZI FIRSATLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ ELİNİZE GEÇER VE DEĞERLENDİRMEZSENİZ UÇUP GİDER!
HAYATTA BAZI İNSANLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ KARŞINIZA
ÇIKAR;DEĞERİNİ BİLMEZSENİZ KAÇIP GİDERLER!
VE ASLA GERİ DÖNMEZLER!


Dikkatli olun....
Farkında olun.....
Ve bir düşünün bakalım;
Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?

  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 03-12-2006   #3 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Cvp: Hikayeler ve Öyküler...

Örslerde Döverdik Sevdayı


Esrik bulutlar kutsamış yılların bükemediği yüreğimizi
Biz içimizdeki kapıları, hoyrat ve asi vedalara kapattık
Geceleri yeniden türeterek hızla akan zamana direndik
Sabrımızla okyanuslar geçtik, sonsuzluk gölüne geldik.

Soluk benizli yorgun gemiler getiriyor rüzgârın. Mavi kirpiklerine unutulmaz sevinçler yüklemiştim yanımdayken. Savrulan saçlarında hüznümü sorgular, kaçamak bakışlarında yüreğine gıpta ederdim. Toprak önümüzde tavlanır, derinliğini hesaplayamadığımız iklimlerde yaşanmamışlıklarımızı sorgulardık. Vakitsiz buluşmaların sararmış yüzlerini birlikte okşar, bizi aldatmayan bütün sözcükleri gecelerimize sererdik.
Her yanlış anlatıdan sonunda yine kendimize dönerdik, yaşamı yeniden kucaklamak için. Öfkemiz köpürdükçe yüreğimizi dinler, dökülen çiçeklerimizin yapraklarından yeni sevinçler yaratırdık. Yüreğimizdeki imbiklere sevgisizliği yükleyerek parmaklarımızdaki çizgilere dalardık. Utangaçtı bakışlarımız, aldatıcı düşlere aldırmaz, kendimizden başka hiçbir yurtta barınmazdık. Göçebe bir zemheriydi tutkunluğumuz, duyarsız yakıştırmalardan sıkılırdık.
Yüreğimizdeki ekşimiş mayalarla ilmek ilmek sevda dokur, ruhumuzdaki alevlere her gece döşek sererdik, biz yalnızlığın atar damarlarına dolandıkça. Kısık alevlerde dilimizin duldasına kemirgen öpüşler yükler, ucuz yalanların söylendiği gecelerin ardına gizlenmezdik. Şafak habersiz doğardı üzerimize, akrep ve yelkovana hiç aldırmaz, kötürüm ayrılıkların şehirlerini hiç konuşmazdık.
Hoyrat vedaların saatleri çalardı yine de, yüreğimizi sonuçsuzluk incittikçe. Örslerde dövdüğümüz demirler soğur, gerçeğin katranıyla yüzümüzü boyardık. Gönül yapılarımızın harcını bahçemizde kurumaya terk eder, defalarca gelip geçtiğimiz aşkın saraylarında kendimizi kaybederdik. Hüzün dolardı odamızdan içeri, sırlarımız sağanaklara tutulur, moraran gözlerimizle hasret şiirleri yazardık.
Kırık bahçe duvarları gibiydik birbirimize bir zaman. Geceleri tütünler ufalardık sararmış avuçlarımızda. Durgun akardı sular, gitmek istediğimiz ülkelere ulaşamayacağını bilirdik. Vız gelirdi yine de, en sevdiğimiz kuş bülbüldü, güle vefasız tünese de. Hasıraltı ettiğimiz tutkularımızın yarına odaklandığı gel/git/lerde ezgiler diktirirdik terzilere. Uzaktan baktığımız, açılmaktan korktuğumuz deniz hırçın dalgalar taşırdı içimizin menzillerine.
Boş tencerelerde umut karıştırmaktan arta kalan zamanda, hanlara, hamamlara yolculuktu yaptığımız kutsal şey. Kara dağların sığıntılarında izlerdik avuç içi kadar dünyayı. En çok ağlayışlarımızda tanırdık birbirimizi ve en çok hayata yazdıklarımızda yüreğimizi okurduk. Saçlarına çiçekler takardım o an, saçında durmazdı gözlerimiz gözlerimize kapılınca. Yan yana yürürdük, acımasız dönerken dünya.
Sevdanın cevizden yapılmış beşiklerinde sallanıp günlerce, kinsiz, öfkesiz sağrılarımızda mektuplar yazdık aşka yıllarca. Hasret en çok geceleri vurdu can evimizden, dizildik hatıraların safına, sessiz çığlıklarla. Elimizdeki son yaz gülleriyle gökkuşakları indirdik zamansız göklerden. Kimi ölmeye yattık uyanamadık, kimi de masum bir bıçaktan damlayan kan ile bedelle sorgulandık.
Merhaba dedik, her doğan günün ışıltısında dünyaya. Yanan bir türküde düş olduk, içimizin kurak kalmış sancılarıyla bozguna dolduk. Önce gözlerimiz sürgünlere fişlendi, sözlerimizi gizledik, gömütlüklerde kırgınlıklarımızı biledik ve sevdalı kaldıkça bu çelişkiler yumağını içimizin cennetinde dişledik. Firariydi düş vurgunluğumuz, sırtını sıvazlayıp ayrılıkların çoğu kez, tükenişin yolunu adımladık.
Ayrı kentlerde çoğalarak korkularımıza yeni adresler arıyoruz hala. Dipten tırnağa duyumsanan bir sevdanın alaca karanlık kuşaklarını yeni açtık daha. Ruhumuzda korlansa da yalnızlığın ateşi, yangınlarımızdır en ulaşılmazlara gömdüğümüz. Yüzümüz toprak kokarken seçilmiş sözlerden kuleler kurarak büyümeyi seçtik biz. Umarsızlığımızın umulmadık sınırlarında sevdayla kuruyoruz şimdi imgelerin en güçlü imparatorluğunu.

  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 03-12-2006   #4 (mesaj-linki)
Mystic@L - avatarı
Cvp: Hikayeler ve Öyküler...

Ne zaman yüreğimden silinmeye başlansa adın, sözlerinle kanatarak yeniden yazılıyor yüreğim boyunca... Sonra yeniden çiziliyor kalbime yüzün, ellerin... Yeniden başlıyorum seni sevmeye kaldığım yerden. Hemde hiç akıllanmadan ve tekrarla***** aynı yanlışlarımı. Beni üzeceğini bile bile, yüreğimi zırhından kurtarıp düşüyorum peşine yeniden... Sensizlik canımı öyle yakmış ki hasretinden daha büyük bir acı göremiyorum. Bu yüzden göze alıyorum tüm zorlukları... Sensiz mutlu olmaktansa seninle mutsuz olmak daha acısız geliyor kalbime. Ve işte yeniden başlıyorum seni sevmeye tükendiğim yerden. Ne kadar yaralansamda senin tarafından yeniden sunuyorum yüreğimi tüm çıplaklığıyla... Yeniden kanat istersen açık yaralarımı, yeniden savur sevdamı yangınlara... Korkusuzluğu sensiz kaldığım gecelerde öğrendim ben. Seni özlediğim anlarda tanıdım sabretmeyi... Sonunda yeniden düşeceksem yangınların koynuna, razıyım inanki ben. Bilsenki seninle her yer cennetin yolu, sensiz dünya benim olsa yine YALNIZIM!...
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 04-12-2006   #5 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Cvp: Hikayeler ve Öyküler...

Kadin her sabah oldugu gibi o günde beyaz degnegi ve el yordami ile otobüse binmisti.
Soför : -Soldan üçüncü sira bos hanimefendi, dedi.
Kadin 32 yasinda güzel bir bayandi ve esi oldukça yakisikli bir hava subayi idi. Bundan birkaç ay önce yanlis bir teshis sonucu gerçeklestirilen ameliyatla gözlerini kaybetmisti genç kadin ve asla göremeyecekti.
Kocasi ameliyattan sonra aci gerçegi ögrenince yikilmis ve kendi kendine bir söz vermisti. Asla karisini yalniz birakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayaklari üzerinde durana kadar cesaret verecekti.
Günler geçiyordu. Kadin her geçen gün kendini daha kötü hissediyor, çok sevdigi kocasina yük oldugunu düsünüyordu. Esinin bu içine kapanik,karamsar hali kocayi çok üzüyordu. Bir an önce bir seyler yapmasi gerekiyordu, karisi günden güne kendi içine kapanik dünyasinda kayboluyordu.
Bütün gün düsündü koca nasil yardim edebilirim güzeller güzeli esime. Birden aklina esinin eski isi geldi. Geri dönmesini isteyecekti. Ama bunu ona nasil söyleyecekti, çünkü artik çok kirilgan ve nesesizdi. Bütün cesaretini toplayarak aksam karisina konuyu asti.
Karisi dehsetle gözlerini asti. - Ben bunu nasil yaparim ben körüm, diye bagirdi.
Kocasi ona destek olacagini her sabah ise onu kendisinin birakacagini ve aksam alacagini ve ona çok güvendigini söyledi. Çünkü esini taniyordu ve bunu basarabilecegini biliyordu.
Kadin büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü esini çok seviyordu ve onu kirmak istemiyordu.
Her sabah esini isine birakiyor ve aksamlari aliyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi karisi eskisinden biraz daha iyiydi. Fakat kocasi daha fazlasini istiyordu , kendisine söz vermisti sonuna kadar gidecekti.
Aksam karisina: - Artik ise kendin gidip gelmelisin, dedi,. Kadin sasirmisti. Bunu asla yapamayacagini söyledi. Kocasi israr edince onu yine kiramadi ve bütün cesaretini topladi bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu.
Sabahlari kadin artik otobüs duragina kendisi gidiyor, otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek isine gidebiliyordu ..
Günler günleri kovaladi hiçbir problem yoktu. Yine bir gün otobüse binerken, soför :
- 'Sizi kiskaniyorum, hanimefendi' dedi.
Kadin kendisine söylenip söylenmedigini anlayamadan, neden , diye sordu.
Soför, - Çünkü her sabah sizin arkanizdan bir hava subayi genç adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakiyor, otobüsten indikten sonra yesil isikta yolun karsisina geçmenizi bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanizdan öpücük yollayip size her gün sevgiyle el salliyor , dedi."
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 05-12-2006   #6 (mesaj-linki)
arwen - avatarı
Cvp: Hikayeler ve Öyküler

"Hiçbir şeyi özlemedim Seni özlediğim kadar"

Kavanoz dipli dünyada ilkönce en aziz varlığımı yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, bana can veren hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefa etti.

Bu öyle büyük bir kayıp, öyle bir derin acı ki; o giderken benim de pek çok yanımı, yanına aldı götürdü: kollarım, bacaklarımı, ellerimi, yüzümü, parmaklarımı ve yüreğimi... Evet yüreğimi.... Bunların hepsini alıp götürdü sanki. Çünkü ben daha serpilmemiş körpe bir yavru idim onun gittiğinde. Onun sevgi dolu kacağına koşup atlamak istiyordum.

En güzel düşüm kollarında uyumaktı. Uyandığımda bana sevgiyle bakan gözlerini görecektim. Gülen, hep gülen... Karşılıksız bir sevgi ile bakan gözlerini... Sımsıcak gülüşlerine, altın sarısı saçlarına açacaktım gözlerimi...

Kadifemsi narin elleriyle okşayacaktı yüzümü. Varsa gözümdeki çapakları, beni incitmeden silecekti. Bir öpücük konduracaktı yanağıma.

Kollarımdan yakalayıp tay tutacaktı beni. Havaya zıplatacak, boynuma, kulaklarıma yüzünü sürecekti. Koltuk altlarımdan gıdıklayacaktı doya doya... Ben katıla katıla gülerken o, bu alemin en mesut kadını, en bahtiyar annesi olacaktı. Dünyaları verseniz, yine de değişmeyeceği bir mutluluk tadacaktı o anda.

Gamsız tasasız benim güldüğümü... Gülerek gözlerini içine baktığımı görünce; bütün dertlerini unutacaktı. Takatsız kollarına derman gelecekti. Ciğerlerini paralayan amansız öksürüğün geçtiğini düşünecekti bir anda.

Hasta yatağından kalkıp sıcak bir çorba pişirecekti ikimize; tarhana. Dünyanın en leziz çorbası. Kendi elleriyle biraz daha büyütebilseydi beni; belki ekmeğime yağ sürüp sokağa salacaktı. Gaga pişirecekti. Sonra üfleyerek soyacaktı yumurtayı.

Allahım! Nasip olsaydı da tatsaydım; o çorba, o ekmek, o yumurta ne tatlı olurdu. Hiçbir şeyle değişmezdim onları. Belki de yemezdim o yağlı ekmeği, hiç soydurmazdım o yumurtayı, ölünceye kadar saklardım o çorbayı. Çocuklarıma, torunlarıma bırakırdım o kıymetli varlığın yadigarını.

Ama olmadı işte. Biz annemle hiçbir zaman onun pişirdiği bir tas çorbayı oturup yemedik. Kendimi bildiğim vakit, o hasta yatağında inliyordu. Dermansız kollarını bileklerinden bağlayıp, başucundaki dolabın kapağına asmışlardı. Kalp çarpıntısını hafifletir, kan dolaşımına faydası olur diye öyle yapmışlardı.

Annem benim, canım annem! Sana ne kadar muhtaç, ne kadar susamış olduğumu gün geçtikçe, yaş kemale erdikçe daha iyi anlıyorum. Kılcal damarlarımda, bütün benliğimde hissediyorum yokluğunu.

Atıfet teyzem bir tas çorba getirdiği vakit, yüklüğün orada asılı duran kaşıklığa tırmanır iki kaşık kapıp gelirdim sessizce. Hiç konuşmadan sokulurdum yanına. "Benim ortakçı geldi." derdin solgun dudaklarınla.

Şükürler olsun Rabbime... Buna da şükür diyorum şimdi. Sen pişirmiş olmasan da, seninle aynı tastan çorba kaşıkladık ya. Onunla avunuyorum artık... Hem zaten teyzeler anne yarısı değil mi? Bu durumda yarı yarıya senin çorbanı yemiş sayıyorum kendimi.

Benim buradaki tahassürüm; boş hayaller, uçuk temenniler değil. Evet, dört yaşıma gelinceye kadar annem sağdı. Ama o, yakasını bir türlü kurtaramadığı ölümcül bir hastalıkla boğuşan dertli bir anne idi. Zaten babamla evlendiklerinde Bekir Çavuş'un hastaca kızı olarak biliniyormuş. Naif bedeni daha körpecikken hastalıkla boğuşmakta imiş. İlk iki çocuktan sonra doktor : "Bebeğiniz olmamalı artık." demiş. "Bebek sizin bünyenizi daha fazla yıpratır."

Ama işte imkansızlıklar... Bilgisizlik günlerinde önce abim sonra ben dünyaya gelmişiz. Böylece kader ağını örmeye devam etmiş... Az denilebilecek aralıklarla doğmuşuz çünkü. Bu da onun kendini toparlamasına engel olmuş. Zaten boğuşmakta olduğu hastalığa tamamen yenik düşmüş.

Bir de o mahut derede... Gürlek'in başında, kar altında kazan kaynatıp çamaşır yıkarken kızgınlığa su içmen yok mu anneciğim? Buz gibi kar suyunu tasa koyup, terli terli içmişsin hani. İşte o su, kızgın ciğerine cosss etmiş. Senin ve benim ciğerimi... Kardeşlerimin ciğerlerini kavurup atmış, tahta gibi olmuş ciğerlerin, doktorun dediğine göre. Artık o hastalık seni almış götürmüş. Ve götürürken çok ızdırap çektirmiş.

Benim bebekliğim de tam o acılı, ağrılı günlere rastlıyor sanırım. O sebeple beni dolu dolu sevemediğini düşünüyorum. Ve benim de anne sevgisini yaşayamadığımı... Daha doğrusu beni sevecek zıplatacak takatin kalmadığını sanıyorum... Duyduğum kadarıyla o günlerde normal bir anne ile bebeği gibi ayrılmaz bir bütün olamamışız seninle. Çünkü senin çoğu günlerin-ayların hastahane köşelerinde, yollarda geçiyormuş.

Şöyle bir zihnimi yokladığımda senin varlığın-canlılığınla ilgili iki; evet sadece iki hatıra var hafızamda: Onlar da hayal meyal... Hani bizim oralarda net hatırlanmayan rüyalar için ne denirdi? "İmir-simir" bir şeyler... İşte öyle...

Bunlardan birincisi Atıfet teyzemin çorba getirdiğini görünce kaşıklığa tırmanıp, sessizce yanına sokulmamdı. Hiç konuşmadan yerdik o çorbayı.. ikincisi de kollarının bileklerinden bağlanıp da dolabın kapısına asılmasıydı. İnlemelerindi anneciğim. Solgun yüzüne ümitsizce bakışım. Bana bakarken ışıldamayan gözlerin. Başımı okşamaya uzanacak takati olmayan bağlı ellerin... Ve içimi yakan öksürmelerin.

Bereketli bir sahur vaktinde anneciğim; dört yavruyu ardında çil çil serperek uçup gitmişsin öteler ötesine. O yavruların en küçüğüyüm ben. Ve o günkü olanların en az farkında olanı.

Babamın söylediğine göre; "Hanım sahura kalkalım haydi" deyince "Ben bugün kalkamayacğım Ahmet" demişsin.... "Bari Saniye'yi çağıralım. O bir şeyler hazırlasın."

Bunu söyledikten kısa bir süre sonra ölümün belirtileri başlamış. Babamla halam çeneni çekebilmişler sadece... Gecenin bir vaktinde uyandığımda (Herhalde hıçkırık seslerinden olacak) evimizin içi insan dolu idi. Ne olduğundan haberim yok; Sabahattin dayım, Halil dayım, Atıfet teyzem, teyzemin kızları ve halamlar... Herkes bizim eve doluşmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamakta. Baktım ablamlarla abim de yüklüğün üzerine çıkmışlar, ağlaşıyorlar. Annemin yorganı tamamen üzerine örtülmüş... Korkmuştum. Hiçkimseye bir şey soramadım. Hıçkıran insanların niye bize geldiklerine ve niçin ağladıklarına bir anlam veremeden bir müddet öylece bakıp kaldım. Dayım başımı okşadı usulca. Teyzem kucağına alıp bağrına bastı, öptü, kokladı. "Haydi sen yat kuzum" dedi. "Daha sabah olmasına çok var."

Uyumuşum ondan sonra. Evet anneciğim, senin öldüğün gecenin sabahında ben mışıl mışıl uyumuşum.

Kuşluk vakti beni uyandıran, benimle ilgilenen "Gıcıgızı" Selime teyzemdi. "Gel gıcı, seni bir yere götüreyim" diyerek bir peşkirle beni sırtına aldı. Peşkirin ucundaki sicimlerle sımsıkı sarındı. Nedense hep ağlıyordu bunları yaparken. Evimizde birçok kadınlar vardı. Nerede ise bizim köyün bütün kadınları. Ve hatta Karaburun'dan Akkaya'dan gelenler. Ortalıkta bir sürü dolaşan insanlar ve evin bir köşesine oturup ağlaşanlar vardı. "Nereye gidiyoruz?" dedim teyzeme. "Bize gidiyoruz gıcı" usulca. Sonra çıktık kapıdan. Bekir dedemin arpalığının üst yanından ve bizim samanlığın arka tarafından geçerek Karacaların evine doğru gidiyoruz. Teyzem başını sol tarafa çevirip bakıyor sık sık. Baktıkça hıçkırıklara boğuluyor. Ben de baktım o tarafa. Bizim samanlığın ardındaki kuytu yerde, evdekilerden daha çok bir öbek kadın var. Büyükçe bir kazanın altına ateş yakılmış. Su kaynatılıyor besbelli. Kalabalığın tam ortasına savakları alınarak bizim öküz arabası çekilmiş. Etrafına çöreklenen kadınlar yüzünden arabanın üzeri görülmüyor. Çok şaşırdığım bu manzaralara hiçbir anlam verememiştim. Teyzeme de soramadım nedense... Zaten onun da tutulduğu hıçkırık nöbetinden konuşacak hali yoktu.

Bundan sonra olanları uzaktan da olsa ben göremedim anneciğim. Aziz naaşını kefenleyen kadınlar tabuta koyup, başucuna bir tülbent bağlamışlar. Sonra cemaate verilen tabutun ardına saf saf insanlar dizilip; hatun kişi niyetine, uyun hazır olan imama "Allahuekber!" diye cenaze namazı kılmışlar... Ve bir avuç cemaat seni omuzlayıp götürmüşler sonsuzluk evine... Bir daha hiç gelmeyeceğin ebedi yurduna... Kırkoyak'tan aşırıp gitmişler. Gedik yaylalarındaki mezarlığa, meşe ağaçlarının serin gölgesine, kara topraklara...

Artık hiç acı çekmeyeceksin orada. Bana bir tas çorba pişiremediğine yanmayacaksın. Başımı okşamaya elin varmıyor diye dert edinmeyeceksin. "Gücüm-takatim kesildi.
" demeyeceksin... Ağlamayacaksın... Çünkü artık sen bir ölüsün. Ölüler ağlamaz. Ölmüş anneler üzülmez... Geride kalan çocukları ağlar onların. Eli-yüzü yıkanmaya, başı okşanmaya, karnı doyurulmaya muhtaç; talihsiz çocukları... Hem de üç beş gün, bir ay, bir yıl değil. Bu, hiç bitmeyen bir ağlamadır anneciğim... Yıllar var ki senin yasını tutuyorum: Kırk yaşlarında "esnan dışı" kaldığım ve akranlarımın torun-torba sahibi oldukları şu günlerde bu yazıyı kaleme alırken; katmerlenen hasretinle üretiyorum satırlarımı. Anne sevgisine, anne şefaatine duyduğum derin bir istençle akan gözyaşlarım kalemime mürekkep oluyor.

Meryem teyze hep anlatır dururdu: O acılı günlerde bana "Aneni seviyor musun?" diye sormuş. Ben de; "Ölmüş anneyi ne yapayım ki" demişim çocukca.

İşte o bilinçsiz günlerim su gibi akıp geçti anneciğim. Henüz acı nedir bilmiyordum o zamanlar. Sonra aylar, yıllar birbirini kovaladıkça ilk zamanlar mahiyetini bilemediğim talihsiz acıyı yudum yudum tattım. Öksüzlük şurubunu bütün ömrümce içtim, içmekteyim. Öksüz çocuk olmanın ağırlığını iliklerime varıncaya kadar yaşadım, sevgisiz şefkatsiz büyümenin zorluğunu omuzlarımda hep taşıdım. Ve bugüne kadar iyi-kötü her ortamda; bayramda, düğünde seni aradım. Kızımı "Annem benim!" seviyorum. Ablamların yüzüne her defasında senden bir şeyler görebileceğim umuduyla bakıyorum.

Küçüklüğümüzde bize, yani Firdevs'in yetimlerine köyümüzdeki kadınlar şöyle derdi : "Babaların evladına karşı bir gözü kör olurmuş. Annesi ölürse, öbür gözünü de yumuverirmiş." Bu rivayet aynı zamanda gönlümüzü kırmadan bize iletilmeye çalışılan bir gözlem miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Sensiz hayat ne acı, ne zor anne! Bugüne kadar hem okudum hem yazdım. Pek çok memleketler gezdim. Bu öksüz halimle bizim köyden annesi-babası başında olan akranlarıma nasip olmayan nimetler bana kısmet oldu. Dünyanın maddi-manevi güzelliklerini gördüm. Sensiz hiçbir şeyin tadı yok be anne!

Ama ne yazık ki acı gerçek ortada. Bugüne kadar hiç alışamadığım annesizliği kabullenmem gerekiyor artık... Şurası muhakkak; artık sen fatihalarda, yasinlerde, hatimlerdesin. Rüyalarımın erişilmez meleğisin. Sevgili torunlarının kara gözlerinde görünmez babaannesin. Gözlerimizi kısıp baktığımız gerçek bir ufuksun sen. Ve dualarımızın baştacı yaralı gönüllerimizin ilacı...

Annem benim! Şimdi, ilkokuldan başka on dört yıl süren tahsil hayatım boyunca sıksık duyduğum bir sözün kavuruyor içimi... Ölümün soğuk nefesini yanında hissettiğin vakitlerde ziyaretine kimler gelmişse onlara hep tenbih etmişsin; halamlara, teyzemlere, onların büyük kızlarına ve komşu kadınlara ayrı ayrı söylemişsin. "Bak, eğer bir gün ben ölürsem... Ben ölürsem bu çocuklarım anasız kalacak. Büyüklerim bir parça kendilerini kurtarabilirler belki. İşte şu küçüğümü, Caferimi düşünüyorum en çok. O daha körpedir... Eğer onu sokakta görürseniz, üstü başı yırtık olursa dikiverin... Eli yüzü kirli ise, bir tas su ile yuyuverin. Karnım aç derse bir delim ekmek veriverin ne olur!"

Ne çok insana bunları söylemişsin be anne... Yıllar var ki köye izne geldiğimde mutlaka başka bir kadın senin bu vasiyetini bana iletir ve karşımda ağlardı. Bu vasiyetini farklı insanlardan dinledikçe gözümden yaş aksa da akmasa da yüreğim burkulurdu benim de. İçime atardım, biriktirirdim hasretimi...

Muhakkak sensizlikten payımıza düşen acıyı hepimiz ayrı ayrı tattık. Ancak "Firdevs'in kuzuları"nın en küçüğü olduğum için acıların en büyüğünü ben çektim sanırım.

Bu da bir yönüyle iyi oldu diyorum şimdi; yanıp kavrulmuştum adeta. Bu sebeple olsa gerek, başkalarının feryad ü figan ettiği bazı sıkıntılara ben gülüp geçiyordum çoğu kere. "Bunlar da bir şey mi?" diyordum sızlananlara.

Korkmamayı, yılmamayı, tırsmamayı öğrenmiştim. Çünkü benim için kolay bir şey yoktu hayatta. Bir kanadım kırık olarak başlamıştım mücadeleye. Zaten kanadın biri kırılınca öbüründen gereği gibi yararlanamıyorsun ki.

Hayattaki her ızdırabın, insanı kıvrandıran yönlerini en iyi ancak o acıyı çeken bilir. Ve yeryüzündeki her acının (dışarıdakilerin farkına varamadığı) ancak katlananın bildiği dayanılması güç yönleri vardır. Kanımca akla gelebilecek ızdırapların en çetini; bir çocuğun küçük yaşta ebeveyninden birini veya her ikisini kaybetmesidir. Ben burada belki bazılarına çok abartılı gelebilecek bir söz söylemek istiyorum : "Küçük yaşta annesiz kalan bir çocuğun acısı, elemi, hasreti babasını yitirenden en az üç kat daha fazla olur... En az!" diyorum.

Çünkü yuvayı kuran civcivleri kanatları altında koruyan dişi kuştur. Ve bir gün olur o da alınırsa göklere... Allah katına. Yavru kuşlar birer ikişer uçup gitmez mi gurbet ellere? Hacıpaşalara besleme, Domaniç'te Kazım ağalara sığırtmaç ve Hacı Hafızlara geri dönüşü olmayan sığıntı talebe olmazlar mı?

İşte bizler tam da öyle olduk anneciğim. Pek de uzun sürmeyen bir geçiş döneminden sonra yukarıdaki son bir cümlede özetlediğim noktalarda bulunarak başladık, senin himayenden yoksun olduğumuz yıllara... Şu kadar var ki, hamdolsun dördümüzde pek güzel yerlere geldik anneciğim. Binlerce kez hamd ü senalar ediyoruz Rabbimiz'e. Ve senin "garik-i rahmet" olacağını umuyoruz, O'nun engin merhametine. Bağışlanmanı diliyoruz, can u gönülden kopup gelen dualarımızla... Arşa varan yakarışlarımızla. Çektiğin ızdırapların, günahlarına keffaret sayılmış olmasına...

Kuşlar gibi kanat çırptın, uçuverdin fani dünyamızdan; bu uçuşun Cennet'te son bulmasını. Adını daşıdığın saadet yurdunda Firdevs cennetlerinde olmanı niyaz ediyoruz Allah'tan.

Burada yazmak cüretinde bulunduğum satırlarımın; kendimi bildim bileli temiz ruhuna okuduğum ve Rabbim ömür verdikçe okuyacağım hatimleri, yasinlerin manevi birer şahidi olmasını diliyorum. Bu satırları okuyacakların hayır dualarına vesile teşkil edeceğini umuyorum. Diyebilirim ki bunlar içimdeki hasret denizinden süzülen bir damladan ibaret... Gönül deryasından kopup gelen çağlayanların, zihin süzgecinden geçebilen kırpıntıları... Kalemin yazabildiği, kağıdın üzerinde taşıyabildiği... Bizden sonraki nesillere, yüreği sevgi ile çarpan kullara... Yetimlere, öksüzlere düşülen bir not... Farklı zamanlarda benzer duyguları birbirimizden habersizce paylaştığımız geleceğin "pişkin çocukları"na bir mesaj. Sevgi ve selam... Umudu hiç yitirmemenin denenmiş örnekleri.

Şükürler olsun, annemin aziz hatırasına arzettiğim kırık dökük cümlelerde ifadesini bulan acı gerçekler; beni hayata biledi. Güçlüklerin rüzgarı yaladıkça benim alnım yağız oldu... Hayatın zorluklarına kararlılıkla bakmayı öğrendim, diye düşünüyorum. Ancak bu sırada pek çok insanda olduğu gibi benim de sahip olmayı istediğim bir özelliği yitirdim; gerçek anlamda gülme yetisini... Sevgi ile bakmayı... Gözlere de yansıyan mutlu gülüşü...

Gülmek nedir bilmez ki benim gözlerim. Can u gönülden nasıl güleceğimi öğrenemedim ben. Bu yaşa geldim hiçbir zaman, hiç kimse bana; "gülünce gözlerinin içi gülüyor" demedi diyemedi. Bundan sonra diyeceklerini de sanmıyorum. Çünkü ben; yıkılası dünyada en aziz varlığımı ilkönce yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, tenime can katan hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefat etti.... Hep yanımda olmasını istediğim canım annem... Yüzünün dinginliğinde, sevgi dolu bakışlarında kendimi bulacağım, hayattaki en kıymetli varlığım yok oldu. Beni sevmesini beklediğimi elleri uçup gitti. Bakmaya kıyamadığım gözlerine kara topraklar doldu. Dokunmak, koklamak istediğim saçları çürüdü.

Gedik Yaylası'ndaki bir metrelik toprak evini, yağmurlar karlar ıslatıyor şimdi. Ulu ağaçların dallarını yalayıp geçen deli rüzgarın uğultusu var yurdunda. Koyunlar, davarlar otluyor civarında. Çobanlar türkü söylüyor karşı yamaçlarda; mevtaları umursamadan, yakınları duyar mı demeden...

Akşamların "tüllenen mağribi", gecenin karanlığı çöküyor oralar.... Sokak lambası nedir bilinmeyen bir diyarda; bazen gelip geçen bir aracın farları ve bazı gecelerde saatlerce ayın şavkı vuruyor ölü evlerine. Toprak yığınlarını hüzme hüzme geçip ölülerin olmayan yüzlerini aydınlatıyor sanki. Ve bazı gecelerde yıldızlar... Evet yıldızlar iniyor yeryüzüne. Nurlu kandil gecelerinde, nurdan meleklerin kanadında, adını taşıdığı cennetlere nail olası annemin saçlarına konuyor binlerce hilal, milyonlarca yıldız... Tabutuna sarılan boyalı yazma kutlu bir sancak gibi dalgalanıyor mezar taşında.

Bırakıp gittiğin dört körpe yürek üredi, onlarca gönül oldu; dua çağlayanlarını sana akıtmakta. Saçlarına yıldızlar kondurmakta solgun dudakların sakın kıpraşmasın; o yıldızlar dualarımızdır anne.
Cafer Durmuş
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 05-12-2006   #7 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Cvp: Hikayeler ve Öyküler

Bu öykü, özel olarak hazırlanmış bir çalışmanın küçük bir parşasıdır. Sizinle paylaşmak istedim.
GERÇEK SEVGİ
“Bebeğimi görebilir miyim” dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı.
Bebeğin kulakları yoktu... Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.
Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak
“Büyük bir çocuk bana ucube dedi.”
Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;
“Hiçbir şey yapılamaz mı?”

diye sordu. Doktor

“Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir”

dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti. Bir gün babası

“Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır”

dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı.

Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.

Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu:
“Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım”

“Bir şey yapabileceğini sanmıyorum” dedi babası, “fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil..” Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi.

Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi. Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu.
“Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu” diye fısıldadı babası”. Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi? Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir. Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!”
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 05-12-2006   #8 (mesaj-linki)
ReaLin
Avatarı Yok (No Avatar)
Cvp: Hikayeler ve Öyküler

Kalbimin Sahibi

Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu.
Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya
başlamıştı. Çok zengin
olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilân vermişlerdi...
Canını feda edecek birini arıyorlardı...
Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.
Yine yalnızdı
odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu...
Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı...
Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına.
Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi...

Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...
Her günü zehir,her günü hüsran...
Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış,
kalbini kimseyle paylaşmamıştı.
Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı
bu kadar sene boyunca..
Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı...
Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş,
bitmiş ellerine. Ellerine baktı,
bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip,
her gün saatlerce ellerini seyrederdi...
En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu.
Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları.

Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu.
Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa,
kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama...
Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın.
Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki...
Tekrar o geldi aklına...
Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa
yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça
ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık...
Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son
bir kez göremeden ölmek istemiyordu.
Ufak da olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan
göçmek istemiyordu...

Sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu
kalbini kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile ama
acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini
silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle
doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe
her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır
geliyordu genç kıza...
Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada...
Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine
and içmişti. Tekrar gözlerini açtı.
Kim bilir belki de sevdiği onu unutmuştu..
Bu düşünceler içinde daldı...
Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için
bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız
çoktan uykuya dalmıştı...


Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin
özleminden sırılsıklamdı...
O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız
ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine
getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar
gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı
geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti...

Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti.
Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği
aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu...
Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı...
Kalbi yine sızlamaya başlamıştı.
Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece
aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve
sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu...
Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora
anlatmıştı ama ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan
geçer demişti doktor.

Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin
yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor,
zaman zaman ağlıyordu onlara...
En çok kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı
gülün onun için yeri apayrı idi.
O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber
ağlıyordu. Onu sevdiği gibi
görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde
ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka
türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...
Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu.
Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti.
Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi
atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu.

Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı.
Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda
yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı
atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta.
Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini
çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği
sevdiğinin kokusu vardı mektupta...
Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip
oturdu yavaşça...
Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı.
"Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin
sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi
Sevebildim, nede kimseye bakabildim...
Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün
özlemin daha da artıyordu...


Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri
diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım...
Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım...
Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece
senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe
lanet ettim, uykuları haram ettim kendime,
sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım...
Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme.
Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık
edemezdim. Ve değerlendirdim...
Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye...
Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık...

Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni
görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...
Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir
öpücük konduruyorum...
Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğini
sanıyorum ama yine o tatlı uykuna
geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin
altıncı senesi...
Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına,
yarın da sen gel olur mu sevgilim...
Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak
olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona...
Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin
içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu?
Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim...
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 05-12-2006   #9 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Cvp: Hikayeler ve Öyküler

BİR ASeTONUN SONUCU

Bundan 10 ay önceydi.Msnde tanışmıştım.Bir aya yakın arkdaş olarak çok iyi konuşuyorduk. DOST gibiydik ama onun beni çok sevmesi herşeyi degiştirmişti bir ay sonra birbirini çok seven sevgili olmuştuk ama sanaldı.fakat seviyorduk birbirimizi bana o kadar çok deger veriyor ve sevgi gösteriyorduki onu sevmemek elde degildi.ama şehirdışındaydı zaten aşkta imkansızı hep seçmezmiydi. şehirdışı oldugu için birbirimizle yüzyüze hiç konuşamamıştık..Herşey çok güzeldi ya hep msnye giriyorduk bütün gün konuşuyorduk msn olmuyunca telefınla mesajlaşıyorduk sabah akşam demeden hep birlikte olmak istiyorduk ama hep bi araç vardı ya msn yada telefon birbirimize kavuşmak çok istiyorduk. bir iki ay çok eşsiz geçmişti. daha sonraları ailem girdi bir iki hafta ayrı kaldık sonra yine yolunu bulup msnye geri döndüm.ve hiç bırakmak istememiştim beni çok seviyordu.ama artık birşeylerin gerçegini görmüştük imkansız bir aşktı bizimkisi cünkü hem şehirdışındaydı hemde ailem izinvermiyordu. ama yinede sevdigimden devam etmiştim geri dönmüştüm ona. devam ettik hemde çok güzelce kaldıgımız aşktan fakat 4-5 ay sonra aşkımızı hasret aldı. evet uzaktık birbirimizi hiç gördügümüz yoktu anca kameradan yada resimlerle idare ediyorduk onun ne tipine nede görünüşüne aşık olmuştum sadece bana olan sevgisine tutulmuştum ve bırakırsam bu sevginin yok olucagını düşünüp sevmiştim. derken 4-5 ay sonra birbirimizden kopmalar oldu ayrılıgı bile düşünmüş hergün kavga ediyorduk. oysaki ben ona saat başı mesajlar cekiyor güzel sözler yazıyordum hep sevidigimi söylüyordum ama çok ilgide sıkmıştı onu artık ağlamayan gözlerim hergün ağlar olmuştu.. ve belki beni kaybetmeyecegine inandıgı için böyle davranıyor diye düşünmüştüm. sevgi göstermessem belki eskisi gibi sever sanmıştım bir gün msn ye girdik herzaman ki gibi. baana demiştiki
--benim gibi culsuzu nasıl seviyorsun şaşırıyorum demişti
o an oan bunu diyince ne olduguna anlam verememiş susmuştum 3-4 kez o yazıyı okuyordum sonra
--nedemek bu dedim
--yokbişey dedi
ısrarla nedemek diye sordum fakat eskisi gibi davranmıyor ve sinirlenip
--yokbişeyyy ya diyince o an bu aşkın bittiginni hissettmiştim zaten bu aşkı artık ben ayakta tutuyordum ayrılalım desem hemen kabul etcekti. biliyordum ve bu sözüne karşılık bende belki benim sevgim biterse eskisi gibi olur diye ona akşam bi msj atmıştım. msj şöyleydi
__"benden eskisi gibi sana karşı sevgi bekleme o lafı o sözü keşke demeseydin "diye msj atmıştım ama tabi bunu demicektim uzun uzun msjlardan sonra bana
---nediyorsun acık acık söyle demişti.bende büyük harflerle aynen böyle yazmıştım ve oan öldügüm zamandı bana cvp şöyle geldi
---elveda
evet ben şaşırmıştım ayrılmıştı benden cvp attım buna karşılık fakat telefonunuda kapatmıştı akşamdı saat 12ye geliyordu. msj attım defalarca cagrı attım ama telefonunu kapatmıştı. deli olmuştum onu kaybetmek istemiyordum amacım bu degildi aama anlamıştım ki artık beni sevmiyordu bunu anladıgım vakit intihar etmeye karar vermiştim. zaten bu sevgiyi ailem bilmiyorduda 8 ay sürmüştü tam ay hem sevmiş hem katlanmış hemde gizlemiştim. ve intahar etmek için ilk buldugum hapı alıcaktım içicektim ne kadar olursa olsun önümde duran 10 tane antidepresyon hapını içmiştim bazen kullanıyordum ama birden 10 tane hiç içmemiştim. neyse son olarak sevgilimede msj atmıştım. öyle ağlamıştım ki o gün hayat durmuş gibiydi. sonra uyumak için yataga yatıyordumki aseton şişesini yastıga devirmiştim tabi onu o hüzünle su sanıp önemsememiştim fakat bir an da
yastga yattıgım zaman o alkollü asetonu nefes nefes içime çektigim an öldügümü zannediyordum ve 10 dk felan öyle cekmiştim. sonra yastıgı kaldırıp başka yastık almış uyumaya çalışmştım ama hep ağlıyordum ailem uyumuştu ama yarım saaat sonra midemin agrısıyla yatakta dört dönüyordum. 15dk dayandım ama asetonun etkisi çok feci midemi agrıtıyordu hemde içtigim hap ölücektim zaten ama. korkuyordum acı cekiyordum yattıgım yerde kimse duymuyordu dayanamayıp anneme söyledim sonra 3 hap aldım dedim bişey olmaz dediler ama ben asetonun farkında degildim. sonra içim geçmiş sarhoş gibiydim midemde hiç bişey kalmamıştı ama çok kötü durumdaydım anneme 10 hap oldugunu söyledim doktora açtılar bişey olmaz deselerde asetonun etkisinin beni böyle yaptıgını bilmiyolardı tabi bende sonraları anladım aklım başımda degildi sanki sarhoş gibiydim ve herşeyi anllattım sevgilimi onu bunu felan ve ailem çok kızmışlardı. ayrılmıştık....evet aşk bitmişti.sabah oldugunda herşeyin bittiigi anlayıp 3 4 saat ağlamıştım.
sevgilimede msj atmıştım ölümden döndügümü ve aileminde bunları bildigini anlatmıştım sonra demeseydin bana onu demişti aama oda neden öyle dedigimi bilmiyordu. ve aileeme son kez yalan söyleyemezdim bu sevgiyi bitirmiştim. daha dogrusu sevgilim devam edelim ayrılmayalım desede ben ailemden korkmuştum ve bitmişti. ağlıyordum hergün ama zorunluydum buna ailem aseton yüzünden herşeyi ögrenmişti.
aslında mideminde agrısını aseton yapmıştı cünkü içtigim hap anti depresyon hapı oldugu için hiç bir etkisi olmazmış sadeece unutkanlık yaparmış fakat asetonu nefes nefeese içime çektigim için herşeyin sonu olmuştu belki aseton olmasa ailemde bilmiyecekti tüm bunları ve sabah yeniden aşka devam edicektim ama olmadı olmadı

bi aseton nelere kadirmiş. eskiden keşkE o asetonu dökmeseydim diyordum nefes nefese içime çekmeseydim diyordum cünkü sevidigimi sanıyordum ama şuan 2 ay geçti iyiki o aseton dökülmüş iyikide ailem ögrenmişti diyorum... cünkü gerçekleri sonunda anladım geç oldu ama anladım şimdi size yeminederim. gülmeyen yüzüm güler oldu artık gözlerimden yaşlar kolay kolay akmıyor. aşk neymiş bu dünyada bence yalan... yada acı bir sevgi.
bana kalan ders sizlere söylüyorum tanımadıgınız kişilere fazla baglanmayın ben yandım ama cok az bari siz yanmayın .....birini sevecekseniz elbet ilk başta kendiniizi sevin sonrada gerçekten güven duydugunuz en önemliside yakınınızdaki birini sevin... uzaklık bizaaman sonra nefret getiriyormuş ben geç anladım....asetonda olmasa napardım kimbilir... BU OLAY benim başımdan geçmiştir. üzücü ama ne olsun hayatıın gerçegi...malesefff
__________________
ALINTIDIR!!!

  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 05-12-2006   #10 (mesaj-linki)
ReaLin
Avatarı Yok (No Avatar)
Cvp: Hikayeler ve Öyküler

Kalbimin Sahibi

Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu.
Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya
başlamıştı. Çok zengin
olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilân vermişlerdi...
Canını feda edecek birini arıyorlardı...
Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.
Yine yalnızdı
odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu...
Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı...
Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına.
Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi...

Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...
Her günü zehir,her günü hüsran...
Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış,
kalbini kimseyle paylaşmamıştı.
Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı
bu kadar sene boyunca..
Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı...
Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş,
bitmiş ellerine. Ellerine baktı,
bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip,
her gün saatlerce ellerini seyrederdi...
En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu.
Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları.

Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu.
Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa,
kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama...
Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın.
Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki...
Tekrar o geldi aklına...
Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa
yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça
ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık...
Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son
bir kez göremeden ölmek istemiyordu.
Ufak da olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan
göçmek istemiyordu...

Sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu
kalbini kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile ama
acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini
silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle
doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe
her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır
geliyordu genç kıza...
Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada...
Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine
and içmişti. Tekrar gözlerini açtı.
Kim bilir belki de sevdiği onu unutmuştu..
Bu düşünceler içinde daldı...
Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için
bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız
çoktan uykuya dalmıştı...


Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin
özleminden sırılsıklamdı...
O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız
ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine
getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar
gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı
geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti...

Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti.
Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği
aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu...
Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı...
Kalbi yine sızlamaya başlamıştı.
Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece
aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve
sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu...
Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora
anlatmıştı ama ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan
geçer demişti doktor.

Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin
yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor,
zaman zaman ağlıyordu onlara...
En çok kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı
gülün onun için yeri apayrı idi.
O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber
ağlıyordu. Onu sevdiği gibi
görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde
ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka
türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...
Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu.
Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti.
Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi
atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu.

Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı.
Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda
yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı
atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta.
Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini
çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği
sevdiğinin kokusu vardı mektupta...
Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip
oturdu yavaşça...
Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı.
"Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin
sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi
Sevebildim, nede kimseye bakabildim...
Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün
özlemin daha da artıyordu...


Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri
diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım...
Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım...
Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece
senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe
lanet ettim, uykuları haram ettim kendime,
sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım...
Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme.
Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık
edemezdim. Ve değerlendirdim...
Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye...
Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık...

Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni
görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...
Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir
öpücük konduruyorum...
Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğini
sanıyorum ama yine o tatlı uykuna
geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin
altıncı senesi...
Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına,
yarın da sen gel olur mu sevgilim...
Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak
olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona...
Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin
içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu?
Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim...
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Cevap Yeni Konu Aç

Etiketler
Yok
Hızlı Cevap
Resim Doğrulama
Mesaj:
Seçenekler
Hikayeler ve Öyküler -2- Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Menkıbeler (Dini Hikaye, Öyküler) NihLe Müslümanlık/İslamiyet 153 3 Gün Önce 23:15
Şiirlerde Hep Sen ve Hep Aynı Hikayeler Blue Blood Duygu Yüklü Flash'lar 3 29-03-2009 20:30
Sürpriz Hikayeler Blue Blood Forum Oyunları/Online Oyunlar 54 22-04-2008 19:24
Feridun Düzağaç - Sevgili Öyküler MaRCeLLCaT Türkçe Şarkı Sözleri 0 23-02-2008 18:44
Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] Blue Blood Yazın Hayatı 1996 03-12-2006 20:50