Güncelleme: 13 Şubat 2012  Gösterim: 2.686  Cevap: 4

Reşat Nuri Güntekin'in ''Yaprak Dökümü'' adlı eserini nereden okuyabilirim?

T_walkeR
17 Şubat 2009 13:16       Mesaj #1
T_walkeR - avatarı
Ziyaretçi
Resat Nuri Guntekin'in ''Yaprak Dokumu''isimli eserini nerden okuya bilirim bu sitede ? ? ?



MeLL
17 Şubat 2009 15:05       Mesaj #2
MeLL - avatarı
Ziyaretçi
Reşat Nuri Güntekin'in eserleri telif hakkına tabi değilmidir...?
Bu sitede Reşat Nuri Güntekin'in eserlerine dair içerik bulamazsınız...İllegal paylaşımlar site prensiplerine aykırıdır.

Belki edebiyat eser içerikleri yapan bir site vardır.Ama bu konuda benim bir bilgim yok.Hayırlı günlerMsn Happy
Misafir
17 Şubat 2009 17:47       Mesaj #3
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
telif hakkında girer bu neden özet bulunmaz
Keten Prenses tarafından gönderilmiş olan #4 numaralı mesaj 'en iyi cevap' seçilmiş ve ilk mesaja eklenmiştir.
miyase33
13 Şubat 2012 10:38       Mesaj #5
miyase33 - avatarı
Ziyaretçi
Yaprak Dökümü Romanının Konusu


Reşat Nuri Güntekin “Yaprak Dökümü” adlı romanında, dar gelirli bir memur ailesinin, değişen sosyo-ekonomik şartlar içerisinde ahlâkî yönden çöküşünü, parçalanıp dağılışını anlatır.

Emekli bir memur olan Ali Rıza Bey ile çocukları arasında tam anlamıyla bir çatışma söz konusudur. Eski gelenek ve ahlâk anlayışına bağlı, inançlı, namuslu ve dürüst bir insan olan Ali Rıza Bey ile Batılı tarzdaki moda, giyim-kuşam, eğlence, müzik ve dans düşkünü, ahlâkî yönden zayıf, saygısız çocukları arasında yaşanan kuşak çatışması gözler önüne serilir.

Yazara göre çocuklarının mutlu olmasını isteyen bir baba, çocuklarına iyi bir isimle birlikte bir miktar da para bırakmalıdır. Sadece temiz bir isim karın doyurmaz. Reşat Nuri, okuyucuya vermek istediği mesajı, romanın ilk sayfalarında şu şekilde dile getirir: “Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras temiz bir isimdir… Temiz bir isim, bir miktar dünyalıkla beraber olursa âlâ; fakat züğürt evlatlarda ancak bir, nihayet iki göbek dayanabilir.” (s.8) “Babasınız, çocuklarınız var, paranız yok değil mi? Evlatlarınız âhir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten gayri saadet vermezler.” (s.11)

Romanda dikkati çeken en belirgin tema, aynı zamanda eserin de adı olan “yaprak dökümü”dür. Ali Rıza Bey, zengin bir baba olmadığı için çocuklarının tıpkı bir ağacın yaprakları gibi birer birer dökülmesine seyirci kalır. Oğlu Şevket, evli bir kadınla ilişki yaşar. Bu ilişki anlaşılıp kadın, kocası tarafından terk edilince Şevket bu kadınla evlenmek zorunda kalır. Evin masraflarını karşılamakta zorlanan Şevket, çalıştığı bankadan gizlice para alır. Durum fark edilince bir buçuk yıl hapse mahkûm edilir. Büyük kızı Fikret, kardeşleriyle iyi geçinemez, yaşadığı cehennem hayatından kurtulmak için elli yaşında, karısını bir süre önce kaybetmiş, üç çocuklu bir adamla evlenir ve Adapazarı’na gider. Ali Rıza Bey’in dördüncü çocuğu olan Necla, önce ablasıyla nişanlanan, fakat sırf eski arkadaşlarıyla yolda karşılaşıp konuştuğu için ablasına hakaret edip onu terk eden, küstah, ahlâksız bir adamla evlenir. Necla, çok zengin olduğunu düşündüğü bu adamla içinde yaşadığı yoksulluktan kurtulmak, lüks ve rahat bir şekilde yaşama hayaliyle evlenir, Suriye’ye gider. Fakat ablasına karşı yaptığı bu ahlâksızlığın, yüzsüzlüğün, çirkin davranışın bedelini çok ağır öder. Evlendiği adam, yarım düzineden fazla çocuğa sahiptir. Üçüncü karısını dokuz ay önce kaybetmiş, tavuk kümesi gibi bir evde kıt kanaat yaşamaktadır. Ali Rıza Bey’in üçüncü çocuğu olan Leyla ise, evli ve çocuk sahibi bir avukatla metres hayatı yaşar. Ali Rıza Bey, bu çirkin olayı duyunca Leyla’yı evden kovar. Reşat Nuri, fakir bir babanın çocuklarının ahlâkî yönden çözülüşünü, adım adım mutsuzluğa sürüklenişini –Şevket’in evli bir kadınla ilişki yaşaması, hırsızlık yapıp hapse girmesi, Fikret’in elli yaşında bir adamla evlenmesi, Necla’nın ablasına karşı yaptığı çirkin davranış, Leyla’nın evli bir adamla metres hayatı yaşaması– anlatmıştır.

Romanda, kuvvetle hissedilen temalardan biri “yozlaşma”dır. Ali Rıza Bey’in çalıştığı Altın Yaprak Anonim Şirketi’nin genel müdürü Muzaffer Bey, şirkette daktilograf olarak çalışan Leman’la gayrımeşru bir ilişki yaşar. Leman hamile kalır. Fakat Muzaffer Bey evlenmeye yanaşmaz. Leman’a baskı yaparak çocuğu aldırtır. Ahlâkî değerlere son derece bağlı ve inançlı bir insan olan Ali Rıza Bey bu olaydan sonra istifa eder.

Şevket, evli bir kadınla ilişki yaşar. Çalıştığı bankadan gizlice para alır, bu yüzden de hapse atılır.Necla sırf zengin olma ve rahat yaşama hırsı yüzünden ablasının nişanlısıyla evlenmeye tenezzül eder. Leyla, evli ve çocuk sahibi bir avukata metreslik yapar. Yazar, toplumdaki ahlâkî çürümeyi yansıtmak istemiştir.

Romanda “Batılı yaşam tarzı, moda, eğlence, müzik, dans düşkünlüğü” gibi temalar da dikkati çeker. Leyla, Necla ve yengeleri Ferhunde, tam anlamıyla moda düşkünüdürler. Evdeki yoksulluğa, parasızlığa aldırış etmeyip yemekli, müzikli, danslı eğlenceler düzenlerler.
“Gramofon bütün gece çalar, çılgın kahkahalar, çığlık çığlığa boğuşmalar içinde durmadan dans edilir, temelinden sarsılıyor gibi olan evin harap tavanlarından tozlar yağardı…

Çok kere oturduğu yerde, sönen mumun önünde uyuyup kalan Ali Rıza Bey, ilk sabah ışıkları içinde gözlerini açtığı vakit, evi hâlâ bu gürültüler içinde sarsılıyor bulurdu.

Ailenin misafirliğe gittiği gecelere gelince, o vakit de yine bitip tükenmez hazırlıklar sebebiyle akşam yemeklerine vakit kalmazdı. Kızlar, yengeleriyle beraber saatlerce sökük dikerler, bozulmuş elbise parçalarından uydurma süsler hazırlar, ayna karşısında kantocu kızlar gibi boyanırlardı.” (s.67)

Ahlâkî değerlere bağlı bir insan olan Ali Rıza Bey, bu eğlencelere karşı çıkar, sinirinden köpürür. Şevket, “Baba, hayat değişmiş…Emin ol ki bu eğlencelerde zannettiğin kadar korkulacak bir şey yok… Şimdi bütün dünya böyle. Ne yapalım? Asrın icabatına uymaya mecburuz. Sen başka bir zamanın adamı olduğun için bunların ne kadar tabiî ve zarurî olduğunu görmüyorsun.” (s.68) diyerek babasını sakinleştirmeye çalışır. Zamanla Ali Rıza Bey bu tip eğlencelere alışır, eskisi gibi sinirlenmez.

“Eskiden kızlarının yabancı erkeklerin kucağında dans ettiğini, onlarla ağız ağza konuşup gülüştüğünü, tenha yerlerde kol kola gezdiğini gördükçe hırsından kendi kendini yerdi.
Şimdi bu acıyı ve utancı eskisi kadar duymuyor, kızlarının şu sayede belki iyi birer koca avlayacağını ümit ederek, bütün yolsuzluklara göz yumuyordu.

Necla ile Leyla’nın etrafında zaman zaman yeni çehreler peyda oluyordu. Bunların bazıları terbiyeli, kibar insanlardı.” (s.79)

“Ali Rıza Bey’e, ilk zamanlarda bir idare meclisi odasına giren büyük bir memur ağırlığıyla sosyeteye girdiği vakit ortalık birdenbire durulurdu. O varken kadınlar fazla hoppalık edemezlerdi. Fakat şimdi herkesle yüz göz olmuştu. Kimse ondan çekinmeye lüzum görmüyordu. Evvelce ona ‘Beyefendi Hazretleri’ diye hitap edenler, şimdi yanında açık saçık hikâyeler söylemekten çekinmiyorlardı. Bazı fazla yüzsüz kadınların ‘Beyefendi, ille sizinle dans edelim.’ diye üstüne hücum ettikleri, ihtiyar adamı üzüp tartakladıkları bile oluyordu.” (…)

“Görünüşte delicesine eğleniliyor, bir gürültü, bir kıyamet gidiyordu.

Bir yanda evin sakat döşemelerini çökertircesine dans edilirken, öbür tarafta salon oyunları oynanıyor, saçlı sakallı adamlar sandalyelere tüneyerek horoz gibi kanat çırpıp ötüyorlar yahut yerlerde dört ayak üstü yürüyerek çifte atıyorlar, el şakırtıları, kahkahalar arasında eşek taklidi yapıyorlar, avaz avaz anırıyorlardı. Fakat Ali Rıza Bey, bu alabildiğine eğlenmek ve delilik etmekten başka bir şey istemiyor gibi görünen insanlar arasında türlü türlü entrikalar ve facialar yakalamakta gecikmezdi. Gizli gizli yahut yüzsüz bir açıklıkla sevişenler, birbirini aldatanlar, kıskananlar, baştan çıkarmaya çalışanlar…” (s.80)

Romanda “yaşlılık, emeklilik, kahvehane kültürü” gibi temalar da göze çarpar. Ali Rıza Bey, altmışını geçmiş yaşlı bir adamdır. Şirketten istifa edip de emekli maaşıyla yetinmeye başlayınca evdeki otoritesini günden güne kaybeder.

“Dönerken eskiliği görünmeyen araba tekerlekleri gibi onun da işlerden görünmeyen ihtiyarlığı, birdenbire durunca bütün haraplığı ile meydana çıktı. İki yanında boş yere sallanan kollarının ağırlığı omuzlarını çökertmeye, sırtını kamburlaştırmaya başladı.

Kılığı kıyafeti bozuldu. Pantolonunun diz kapakları, kollarının dirsekleri sarktı. Halbuki eskiden ne kadar güzel ve temiz giyinen bir adamdı. Üstündeki tozlar artık süprülmekle gitmiyor, elbiselerine işlemeye başlıyordu.” (s.40)

Ali Rıza Bey emekli olmadan önce, kahvehaneleri miskin insanların yuvası olarak görürken, emekli olduktan sonra bu düşüncesi değişir. Kahvehaneler, “işsizlikten ve aile dirliksizliğinden doğan ıstıraplara karşı sığınılacak tek köşedir.” (s.42) Aldıkları üç kuruş emekli aylığıyla geçim sıkıntısı çeken, evinde rahatı olmayan emekliler için kahvehaneler teselli yuvalarıdır.

Reşat Nuri, neredeyse romanın başından sonuna kadar, okuyucuya “yoksulluk, geçim sıkıntısı” gibi temaları kuvvetle hissettirir. Ali Rıza Bey’in emekli maaşı evin masraflarını karşılamaz. Aile öyle sıkıntılı günler geçirir ki, evde yiyecek yemek, giyecek elbise, yakacak odun bulamazlar. Çok soğuk kış günlerinde Ali Rıza Bey, evde yakacak odun kalmayınca bahçedeki ağaçları keser.

“Bereket versin, Hayriye Hanım’ın o tutumlu ev kadınlığına… Kadıncağız sandık diplerinde, dolap köşelerinde kalmış ne kadar palto ve hırka eskisi, minder ve karyola altları beslemek için kullanılmış ne kadar çul çaput varsa hepsini ortaya döktü. Çocukları, onları âdeta ganimet eşyası gibi kapıştılar.

Hayriye Hanım, soğuğa hiç yüzü olmayan cılız Ayşe’ye eski bir kerevet dokumasından hırka dikti; yatağından çıkardığı pamukları, baklava baklava kapladı.

Necla, güve yediğinden kalbura dönmüş bir çuha masa örtüsünden kendine pelerin yaptı. Kenarına renkli yünden çiçekler ördü.

Bu acayip kıyafetlerde ev ‘Pembe Kız’ piyesini oynamaya hazırlanmış tuluat kumpanyasına döndü.

Bu zavallı eski evde, o hastalıklı vücutlar gibi dışarıdaki havanın değişmelerine göre her gün bir başka illet patlak veriyordu.

Yağmur yağdığı yahut karlar erimeye başladığı zaman damlar akıyor, rüzgâr esince sıvalar dökülüyor, evin dört tarafındaki deliklerde, pencere kenarlarında, kapı aralıklarında türlü ıslıklar, düdükler çalınıyordu.

Böyle olmakla beraber çocuklar, sefalete iyice alışmışlardı. Bu feci yoksulluktan fazla müteessir görünmüyorlar, hatta bazen evin hâli ve kendi kıyafetleriyle pişkin pişkin eğleniyorlardı. Ali Rıza Bey’in her zaman tekrar ettiği gibi zavallılar hissiz, haysiyetsiz, çingene gibi mahlûklar olmuşlardı…” (…)

“Bu testere, bu fasılasız ve amansız kara kışta Ali Rıza Bey’in en büyük yardımcısı olmuştu. Pek soğuk günlerde sarıp sarmalanarak dışarıya çıkar, bahçedeki ağaçları keserek odun yapardı. Ne yapsın? İnsanın malına hükmü geçerdi. Varsın yaz geldiği zaman o, bahçesinde gölge verecek ağaç bulamasın.” (s.87-88)

Romandaki kahramanları gözümüzde şöyle bir canlandırdığımızda bunlardan hiçbirinin arzularına kavuşamadığını, hayallerinin gerçekleşmediğini, mutluluğu yakalayamadığını görürüz. Bu nedenle “hayal kırıklığı, mutsuzluk” temaları da önemlidir. Ali Rıza Bey, çocuklarının en iyi şekilde yetişmesini, ahlâklı, terbiyeli, saygılı olmalarını ister, fakat tam anlamıyla hayal kırıklığına uğrar. Şevket, iyi bir mimar olup para ve şöhret kazanmak ister, fakat karısının savurganlığı nedeniyle bankadan gizlice para alır, durum anlaşılınca da hapse girer. Hapisteyken karısı kendisini terk eder. Fikret, yaşlı ve çocuklu bir adamla evlenir. Necla, iki karısı ve yarım düzineden fazla çocuğu olan bir adamla evlenir. Zengin olmak ve lüks içinde yaşamak için bu adamla evlenip Suriye’ye gelmiş, ama umduğunu bulamamıştır. Leyla, evli ve çocuklu bir avukatla ilişki yaşar. Avukat, Leyla’yı sever, ona nikâh kıymak ister, ama karısından bir türlü boşanamaz.

Yaprak Dökümü Romanının Kişileri


Ali Rıza Bey : Romanın baş kahramanıdır. Hayriye Hanım’ın kocasıdır. Bir oğlu (Şevket) ve dört kızı (Fikret, Leyla, Necla, Ayşe) vardır. Romanın başlarında altmış yaşlarında olan Ali Rıza Bey, romanın sonunda altmış beş yaşındadır. İnançlarına son derece bağlı, hak-hukuk konusunda çok titiz, dürüst, namuslu, çalışkan bir adamdır.

“Titiz denecek kadar temiz, gülünç denecek kadar nazik ve mahcup bir adamdı. Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak, kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş göremezdi.

İsterdi ki elinden çıkacak iş, sadece kanuna değil, teamüle, insanlık ve nezaket kaidelerine de uygun, yani dört başı mamur olsun...

Ondan bahsedenler: ‘İyi adam…Peygamber gibi adam…Elini öp…Dua ettir...’ ” (s.13)

Ali Rıza Bey, beş yıldır çalıştığı “Altın Yaprak Anonim Şirketi”nden tatsız bir olay yüzünden ayrılır. Ali Rıza Bey, eski bir tanıdığının kızı olan Leman’ı çalıştığı şirkete daktilograf olarak alınmasını sağlamıştır. Leman, bir süre önce babasını kaybetmiş, annesiyle birlikte sıkıntı içinde yaşamaktadır. Bu nedenle Ali Rıza Bey, bu genç kıza acımış ve onun işe alınmasında aracı olmuştur. Leman, şirketin genel müdürü olan Muzaffer Bey’le ilişki yaşar, hamile kalır. Fakat Muzaffer Bey, evlenmeye yanaşmaz. Leman’a baskı yapar ve çocuğu aldırtır. Ali Rıza Bey bu meseleyi çözüme kavuşturmak amacıyla Muzaffer Bey’le konuşur, fakat bir sonuç alamaz. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, kendi eliyle yerleştirdiği bir kızın bu şekilde namusunun kirletilmesini hazmedemez ve istifa eder.

Ali Rıza Bey’in istifa ettiği gün, oğlu Şevket bir bankada işe girer. Ali Rıza Bey’in aldığı az bir emekli maaşıyla geçinmek zorunda kalırlar. Evin geçimi Şevket’in omuzlarına biner. Emekli olduktan sonra evdeki otoritesini kaybeden Ali Rıza Bey, evde yaşanan olaylara müdahale edemez, seyirci kalır. Çok sıkıntılı günler geçirir.

Ali Rıza Bey, çocuklarının âdeta bir ağacın yaprakları gibi dökülmesini, şiddetli rüzgârların tesiriyle savrulup gitmesini önleyemez. Fikret, elli yaşlarında, karısını bir yıl önce kaybetmiş ve üç çocuk sahibi bir adamla evlenir. Böylece ağacın yapraklarından biri dökülür. Ardından Şevket, çalıştığı bankadan yüklüce bir miktar parayı gizlice alır, fakat yerine koyamaz. Durum fark edilince tutuklanır ve bir buçuk yıl hapse mahkum edilir. Böylece ağacın yapraklarından biri daha dökülür. Sonra Necla, zengin olma ve lüks bir yaşam sürme hayaliyle Abdülvehhap Bey’le evlenir, Suriye’ye gider. Necla gördükleri karşısında hayal kırıklığına uğrar.

“Necla, Beyrut’ta hayalindeki sarayın yanında bir tavuk kümesi gibi kalan küçük bir eve indi.
Mermer merdivenlere dizilmiş sinema uşakları yerine bir entarili kayınbaba ile iki ortak ve bir alay çocuk tarafından karşılandı.

Üçüncü ortak dokuz ay evvel ölmüştü. Necla bu kadının yerine geldiği için ondan kalan iki çocuğa analık etmek vazifesi de tabiî ona düşüyordu.

Genç kadın Nasrettin Hoca’nın ağacı gibi, görüp göreceği nimetin İstanbul’dan alınmış bir iki parça eşyadan ibaret kalacağını anlayınca biraz hırçınlık etmek istemişti. Fakat daha ilk kavgada entarili kayınbabanın boru gibi bir sesle üstüne hücum ettiğini görünce fena hâlde korkmuş, bir daha ağzını açmaya cesaret edememişti.” (s.116-117)

Necla’nın evden ayrılmasıyla ağacın yapraklarından biri daha kopar. Son olarak Ali Rıza Bey, bir gün kahvede otururken bir arkadaşından, Leyla’nın evli ve çocuk sahibi bir avukata metreslik yaptığını öğrenir. Bu ahlaksızlığa tahammül edemeyen Ali Rıza Bey, hemen o gün Leyla’yı evden kovar. Leyla, sevgilisinin kiraladığı küçük bir apartman dairesine yerleşir. Avukat, Leyla’ya düzenli olarak para verir, karısından kaçabildiği gecelerde Leyla’nın yanına gelir. Böylece ağacın dördüncü yaprağı da dökülür.

Hayriye Hanım : Ali Rıza Bey’in karısıdır. Kocası ile çocukları arasında bir köprü vazifesi görür. Ali Rıza Bey’in istifa etmesini doğru bulmaz. Hayriye Hanım, bu olay yüzünden uzunca bir süre kocasıyla küs kalır. İstifasını haklı gören ve “Namusu kurtardık!” (s.33) diyerek kendisini savunan kocasına “Ben senin yerinde olsam, çocukların hatırı için buna göz yumardım.” (s.33) “Evet, Ali Rıza Bey! Sen ne dersen de. Onların hatırı için ben, her şeye katlanırım. Çünkü ekmeksiz kalırsak onların namusu tehlikeye girer. (s.34) “Yokluk yüzünden evlatların birer birer dökülmeye başlarsa iki elim, on parmağım yakandadır. Ölüp gitsen bile seni mezarında rahat bırakmam.” (s.35) diyerek tepkisini ortaya koyar.

Ali Rıza Bey, oğlu Şevket’in evli bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Hayriye Hanım oğlunun üzülmesine dayanamaz, türlü oyunlarla kocasını ikna etmeyi başarır. Evde yapılan yemekli, müzikli, danslı toplantılar. Ali Rıza Bey’i çileden çıkarır. Öfkesinden köpüren kocasını yatıştırmak yine Hayriye Hanım’a düşer. “Ali Rıza Bey, çıldırıyor musun? Ne yapalım şimdi böyle geçiyor... Kızlara koca bulmak lâzım... Eve kapatılmış kızı bu zamanda kimse arayıp sormuyor... Bu yaptıklarımız sırf onlara hayırlı bir kısmet bulmak için...” (s.67-68)

Şevket : Ali Rıza Bey’in oğludur. Yirmi yaşında, saygılı, kibar bir gençtir. Babası şirketten istifa ettiği gün, bir bankada memuriyete başlar.

“Ali Rıza Bey, bu ilk çocuğu ile çiçek meraklısı bahçesi ile oynar gibi oynamış, onu ancak kendi hayalinde yaşayan mükemmel insan modeline göre işlemişti. Büyük bir kısmı bugüne, hatta dünyanın hiçbir gününe yarar şeyler olmamakla beraber Şevket, pek çok şeyler öğrenmişti. (…) İhtiyar memur, dünyada her şeyden şüphe eder, oğlunun ahlâkından şüphe etmezdi. Ona göre Şevket, dünyanın hiçbir kuvvetinin kırıp kirletemeyeceği bir elmas idi.” (s.28)

Babasının istifasından sonra ailenin geçimi, Şevket’in omuzlarına yüklenir. Şevket, çalıştığı bankada daktilograf olarak görev yapan Ferhunde adında evli bir kadınla ilişki yaşar. Bu ilişki duyulunca, Ferhunde kocası tarafından sokağa atılır. Ali Rıza Bey, oğlunun böyle bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Şevket, Ferhunde ile evlenir. Ferhunde eve gelir gelmez evin yönetimini ele geçirir. Evdeki eski eşyaları kaldırtarak yenilerini getirtir. Evde sürekli olarak müzikli, danslı eğlenceler düzenlenir. Şevket evin masraflarını karşılamakta zorlanır.

Şevket çalıştığı bankadan yüklüce bir parayı gizlice alır, güzelce harcar, fakat geri yerine koyamaz. Durum fark edilince tutuklanır. Mahkeme kararıyla bir buçuk yıl hapse mahkûm edilir.

Şevket’in hapse girmesinden sonra Ferhunde, evin içinde öfkeli davranışlar sergiler, herkesle tartışır, kıyameti koparır. Sık sık sokağa çıkmaya başlar, bazı geceler akrabasında kalacağını söyleyerek eve gelmez. Bir süre sonra eve bir mektup gönderir. Ferhunde, mektubunda Şevket’ten boşanmak istediğini belirtir. “Senelerden beri sabrettim; fakat artık sefalete tahammülüm kalmadı. Bir daha evinize dönmemek mecburiyetindeyim. Şevket’e söyleyin, beni mazur görsün. Bir insanlık eder de kolayca ayağımın bağını çözerse minnettar olur ve başımın çaresine bakarım.” (s.101) Şevket hapishanede bu mektubu okur. Karısının bu şekilde çekip gitmesine pek şaşırmaz. “Bu işin er geç böyle biteceğini biliyordum…Fakat bu kadar çabuk kurtulacağımızı doğrusu pek ümit edememiştim. Hepimize geçmiş olsun baba.” (s.103)

Ferhunde : Şevket’in karısıdır. Daktilograf olarak çalıştığı bankada, evli bir kadın olmasına rağmen Şevket’le ilişki yaşar. Bu ilişki duyulunca da kocası tarafından kovulur. Ali Rıza Bey’in tüm itirazlarına rağmen Ferhunde ile Şevket evlenirler.

Ferhunde para harcamaktan hoşlanan, eğlence ve modaya düşkün bir kadındır. Eve geldiği günden itibaren yönetimi eline alır. Evdeki eski eşyaları kaldırtır, yerine modaya uygun yeni eşyalar getirtir. Evde sık sık yemekli, müzikli, danslı eğlenceler düzenler. Şevket, karısının savurganlığı yüzünden evin masraflarını karşılamakta zorlanır. Oturdukları evi rehin göstererek bir miktar kredi alır. Fakat bu para da uzun süre dayanmaz. Sonunda Şevket, bankadan yüklüce bir miktar parayı gizlice alır, fakat geri yerine koyamaz ve hapse girer.

Ferhunde, kocası hapse girdikten sonra, iyice huysuzlaşır. Evdeki herkesle tartışır, kavga eder. İstediği saatte sokağa çıkar, akrabasında kalacağını söyleyerek bazı geceler eve gelmez. Sonunda bir mektup yazarak Şevket’ten boşanmak istediğini bildirir.

Fikret : Ali Rıza Bey’in ikinci çocuğudur.

“Bu on dokuz yaşında, ufak tefek bir kızdı. Fakat otuz yaşında bir insandan daha ağırdı.

Evde annesi için kıymetli bir yardımcı, aralarındaki ehemmiyetsiz yaş farkına rağmen kardeşleri için bir ikinci anne idi. Fikret güzel değildi. Fazla olarak sağ gözünde bir leke vardı. Bu leke, zavallı kızın İç Anadolu memleketlerinden birinde çektiği uzun bir göz hastalığından yadigârdı. Ali Rıza Bey, o vakit bir yolunu bulup çocuğu İstanbul’a atsaydı belki bir çare bulunurdu. Ne yazık ki hastalık, işlerinin en sıkı ve karışık bir zamanına rastgelmişti.

Fikret’te öyle emsalsiz bir ahlâk güzelliği vardı ki onun bütün kusurlarını kapardı.

Hatta Ali Rıza Bey’e göre o leke bile kusur sayılmazdı. Bilâkis bu, çehreye getirdiği mazlumluk, yüreğe verdiği rikkatle bir ayrı güzellik bile teşkil ederdi.” (s.36)

Fikret, kardeşlerinden daha akıllı, daha zeki ve daha olgun bir kızdır. Leyla ile Necla eğlenceye, süse, giyim kuşama, modaya önem verirken Fikret böyle şeylerle ilgilenmez. Ağabeyi Şevket’in Ferhunde gibi dul bir kadınla evlenmesine karşı çıkar. Leyla ile Necla ise aksine Ferhunde gibi modern bir kadının eve gelmesine çok sevinirler. Fikret, yengesiyle birlik olan kardeşleriyle konuşmaz, odasına kapanır. Ara sıra kavga etmek için odasından çıkar.

Fikret, evdeki kötü gidişin sebebini, babasının olaylara karşı kayıtsız kalmasına bağlar, onu suçlar. Bir gün babasının karşısına çıkarak evlenmek istediğini söyler.

“Şevket, fena çocuk değil. Ancak, ne çare ki yularını o soysuz kadına kaptırmış. Leyla ile Necla ne yaptığını bilmeyen iki çılgın… Annem, koyun gibi nereye çeksen oraya giden bir zavallı. O kadar çırpındım, çırpındım: ‘Baba gözünü aç. Bunlar evi bir felakete sürükleyecekler.’ dedim. Aldırmadın; yabancı gibi köşeye çekildin, sadece darılıp surat asmakla iktifa ettin…Sen, erkekçe hareket edeydin bu olanlar olmazdı. Belki müteessir olacaksın, ama göz önünde olan bir hakikati saklamaya hacet yok…Bu gidiş değil. Doludizgin bir uçuruma gidiyoruz…Baktım kimseden imdat yok…Ben, bari kendimi kurtarayım, dedim.” (s.73)

Fikret’in evleneceği kişi, elli yaşlarında, karısını geçen sene kaybetmiş, üç çocuk sahibi bir adamdır. Çocuklarına analık yapacak bir kadın aramaktadır.

Fikret evden dargın olarak ayrılır. Annesinin çeyiz olarak aldığı birkaç eşyayı bile kabul etmez. Adapazarı’na giderken yanında kimseyi istemez.

Tahsin : Fikret’in evlendiği adamdır. Elli yaşlarında, üç çocuk sahibidir. Sakarya’da oturmaktadır. Karısını kaybedince çocuklarına analık yapacak temiz bir kadın aradığını söyler. Fikret evdeki yaşamından mutlu olmadığı için bu adamla evlenmeyi kabul eder. Bu evliliği bir kurtuluş olarak görür.

Leyla : Ali Rıza Bey’in üçüncü çocuğudur. On sekiz yaşında güzel bir kızdır. Kardeşi Necla ile çok iyi anlaşırken, Fikret’le geçinemez. Leyla ile Necla’nın önem verdiği şeyler: süslenmek, modaya uygun giyinmek, müzikli, danslı toplantılarda gönüllerince eğlenmektir.

Leyla’yı kırk yaşlarında bir komisyoncu ister. Tahsin Bey iki kez evlenmiş, ikisinde de aradığı mutluluğu bulamamıştır. Her iki karısı da kendisini bırakıp gitmiştir. Hayriye Hanım yerleri süpürürken bir kâğıt parçası bulur. “Bu, Tahsin Bey’e yazılmış bir terzi mektubu idi ki bir sene evvel yaptırdığı iki kat elbisenin parasını bu ay da vermezse dolandırıcılık davası açacağını söylüyordu.” (s.78-79) Hayriye Hanım’ın bulduğu bu kâğıt parçası, Tahsin Bey’in nasıl bir dolandırıcı olduğunu gözler önüne serer.

Bir zaman sonra Leyla’ya bir kısmet daha çıkar. Bu kişi, Leyla’yı mağazasında alışveriş ederken görüp beğenmiştir. Leyla söz kesildiği akşam, kırk beş yaşındaki bu manifaturacıyla evlenmekten vazgeçer, “Bana yazık oldu. Ben babam yerinde adamı ne yapayım? Sizin fukaralığınız yüzünden kendimi göz göre göre mezara atıyorum. Biraz daha bekleyecek hâlde olsaydım belki istediğim gibi birini bulurdum.” diyerek ağlar. Ali Rıza Bey, kızının bu isteğine karşı çıkmaz.

Çamlıca’da yazı geçiren bir aileye misafir olarak gelen Abdülvehhap Bey, Leyla’yı Üsküdar vapurunda görüp beğenmiş ve onunla evlenmeye karar vermiştir. Kırk beş yaşındaki bu adam, Suriyelidir. Leyla, zengin bir Arapla evleneceği için çok sevinir. Damadın misafir olarak kaldığı köşkte sade bir nişan töreni yaparlar.

Leyla, nişanlısı ile birlikte Çamlıca’da gezerken eski arkadaşlarıyla karşılaşır. Durup onlarla konuşur. Abdülvehhap Bey, uygunsuz kişilerle konuştuğu için Leyla’yı bir güzel azarlar, ona kırıcı sözler söyler. Böyle sudan bir sebeple azarlanmayı hazmedemeyen Leyla, çok sert bir dille nişanlısına karşılık verir. Bu olaydan sonra Abdülvehhap Bey, bir hafta eve uğramaz. Ali Rıza Bey’e Leyla’nın sokakta uygunsuz kişilerle konuştuğunu, namuslu hiçbir erkeğin buna tahammül edemeyeceğini, eğer küçük kızı Necla’yı verirse seve seve kabul edeceğini bildiren bir haber gönderir. Bu haber tüm ev halkı üzerinde şok tesiri yapar. Necla, yaşından beklenmeyecek bir pişkinlikle, babasının karşısına dikilir, hiç utanıp sıkılmadan gayet yüzsüz bir şekilde “Ne yapıyorsun baba... Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın? Mademki Abdülvehhap Bey beni istiyormuş... Kardeşimin yerine beni verirsin, olur biter...” (s.110) der. Leyla, kardeşinden hiç beklemediği bu sözleri duyunca sinirinden bayılır. Uzun süren tartışmalardan sonra Necla’nın bu adamla evlenmesine izin verilir. On beş gün sonra Necla, Abdülvehhap Bey’le Suriye’ye gider.

Leyla bu tatsız olaydan sonra yatağa düşer ve kırk beş gün kendine gelemez. Hasta yattığı süre zarfında çok zayıflar. Yemesine özen gösterilince Leyla, sürede canlanır, yeniden ayağa kalkar. Sokağa çıkar, gezip dolaşır. Ali Rıza Bey, kızına hasta gözüyle baktığından lâf söylemeye dili varmaz, kızının kalbini kırmak istemez.

Leyla, evli ve çocuk sahibi bir avukatla ilişki yaşamaya başlar. Kızının bir avukata metreslik yaptığını öğrenen Ali Rıza Bey, Leyla’yı evden kovar.

Avukat, Leyla’ya küçük bir apartman dairesi kiralar. Her ay düzenli olarak para verir. Gerçekte Leyla’yı çok sevmektedir, hatta ona nikâh kıymak ister, fakat karısından bir türlü ayrılamaz.

Leyla babasıyla barışmak için eve gelir, ağlayarak babasının boynuna atılır. Fakat Ali Rıza Bey, “Beyhude yoruluyorsunuz... Benim artık Leyla isminde bir kızım yok. Biz birbirimiz için ölmüş sayılırız...” (s.128) diyerek kesinlikle barışmayacağını belirtir.

Avukat : Evli ve çocuk sahibi olmasına olmasına rağmen Leyla’yla ilişki yaşayan adamdır. Karısıyla iyi geçinemediğinden mutluluğu başka kollarda aramış ve Leyla’yı tanımıştır. Avukat, Leyla’yı çok sever, fakat cadaloz karısını bir türlü boşanmaya ikna edemez. Leyla’ya küçük bir apartman dairesi tutar, her ay düzenli olarak para verir. Karısından kaçabildiği gecelerde Leyla’nın yanında kalır.

Necla : Ali Rıza Bey’in dördüncü çocuğudur. On altı yaşında güzel bir kızdır. Ablalarından Leyla ile çok iyi anlaşırken Fikret ile geçinemez. Fikret, bir parça babasına benzeyen, ağır başlı, ciddi bir kızdır. Modaya, giyim kuşama, eğlenceye önem vermez. Kitap okumaktan hoşlanır. Fakat Leyla ile Necla, ablalarının tam tersi bir yaradılışa sahiptirler. Leyla ve Necla için moda, giyim kuşam, süslenmek, partilere katılmak, gezmek, eğlenmek vazgeçilmez bir tutkudur.

Bir gün Necla’ya bir kısmet çıkar. “Bu, yirmi sekiz yaşlarında, ağırbaşlı, asil çehreli bir çocuktu. Postanede kâtipti. Aylığı pek azdı, fakat Avrupa’da ölmüş bir amcasından miras yediğini söylüyor ve çok para sarf ediyordu.

İş ciddileşince, Şevket tahkikat yaptı ve bu gencin elindeki paranın Avrupa’da ölmüş amcasından değil, Hisar’da oturan altmış yaşlarındaki zengin metresinden geldiğini çabucak meydana çıkardı.” (s.79)

Leyla, kırk beş yaşlarında bir Suriyeli ile nişanlanır. Leyla nişanlısıyla Çamlıca’da gezerken eski arkadaşlarına rastlar. Durup arkadaşlarıyla konuşur. Abdülvehhap Bey, buna fena hâlde kızar, Leyla’nın kalbini kırar. Leyla da aynı sertlikle karşılık verir. Bu olaydan sonra Abdülvehhap Bey, bir hafta ortalıkta görünmez. Nihayet Ali Rıza Bey’e haber gönderir. “Leyla sokakta birtakım uygunsuz insanlarla konuşmuş; fazla olarak nişanlısına karşı da onları müdafaa etmiş. Namuslu bir erkek bu hâle tahammül edemezmiş. Ali Rıza Bey’i pek sevdiği için eğer küçük kızı Necla Hanım’ı verirse memnuniyetle kabul edermiş.” (s.109-110)

Abdülvehhap Bey, göndermiş olduğu bu haberle hangi ayarda bir insan olduğunu ortaya koyar. Ali Rıza Bey, yapılacak en doğru hareketin bu ahlâksız adamın nişan yüzüğüyle birkaç hediyesini göndermek olduğunu düşünür. Fakat tam bu esnada Necla, yaşından beklenmeyecek bir pişkinlikle, hiç utanıp sıkılmadan babasının karşısına dikilerek “Ne yapıyorsun baba... Çıldırdın mı? Kısmetime ne hakla mani olacaksın? Mademki Abdülvehhap Bey beni istiyormuş... Kardeşimin yerine beni verirsin, olur biter...” (s.110) der.

Necla’nın, ablasına hakaret edip sudan bir sebeple onu terk eden bir adamla evlenmek istemesi son derece çirkindir, fakat Necla bu zengin Arapla yaşayacağı lüksün hayalini kurar. On beş gün sonra Necla, Abdülvehhap Bey’le evlenir ve Suriye’ye gider.

Necla, ablasına karşı yaptığı bu haince ve ahlâksız davranışının bedelini çok ağır öder. Suriye’ye vardığında hayalindeki güzelliklerin hiçbirini bulamaz, tam anlamıyla bir hayal kırıklığına uğrar.

“Abdülvehhap Bey, İstanbul da söylediği gibi milyonlar sahibi bir zengin değil, anlaşılması güç birtakım karışık işlerle kıt kanaat yaşayan bir adamdı.

“Necla, Beyrut’ta hayalindeki sarayın yanında bir tavuk kümesi gibi kalan küçük bir eve indi.
Mermer merdivenlere dizilmiş sinema uşakları yerine bir entarili kayınbaba ile iki ortak ve bir alay çocuk tarafından karşılandı.

Üçüncü ortak dokuz ay evvel ölmüştü. Necla bu kadının yerine geldiği için ondan kalan iki çocuğa analık etmek vazifesi de tabiî ona düşüyordu.

Genç kadın Nasrettin Hoca’nın ağacı gibi, görüp göreceği nimetin İstanbul’dan alınmış bir iki parça eşyadan ibaret kalacağını anlayınca biraz hırçınlık etmek istemişti. Fakat daha ilk kavgada entarili kayınbabanın boru gibi bir sesle üstüne hücum ettiğini görünce fena hâlde korkmuş, bir daha ağzını açmaya cesaret edememişti.” (s.116-117)

Abdülvehhap Bey: Leyla ile nişanlıyken sudan bir sebeple onu bırakıp Necla ile evlenmek isteyecek kadar küstah, ahlâksız, yüzsüz bir adamdır. Kırk beş yaşlarında, üçüncü karısını dokuz ay önce kaybetmiş, yarım düzineden fazla çocuğu olan Abdülvehhap Bey, kendisini zengin biri olarak tanıtır. Gerçekte ise birtakım karışık işlerle kıt kanaat geçinen, Beyrut’ta tavuk kümesi gibi bir evde kalabalık ailesiyle yaşayan biridir. Necla, lüks ve rahat bir yaşam hayaliyle, ablasına hakaret edip onu terk eden bu adamla evlenmiş, fakat pişman olmuştur.

Ayşe : Ali Rıza Bey’in en küçük kızıdır. Romanın başında on yaşındadır.

Muzaffer Bey : “Altın Yaprak Anonim Şirketi”nin genel müdürüdür. Ali Rıza Bey, İstanbul’a geldiğinde bir süre işsiz gezer. Eski bir öğrencisi olan Muzaffer’le karşılaşır. Muzaffer Bey, hocasının iş aradığını öğrenince, ona iş teklifinde bulunur. Ali Rıza Bey büyük bir sevinçle teklifi kabul eder.

Ali Rıza Bey, eski bir tanıdığının kızı olan Leman’ı işe aldırır. Leman, bir süre önce babasını kaybetmiş, annesiyle birlikte geçim sıkıntısı çeken bir genç kızdır. Ali Rıza Bey’in aracılığıyla şirkete daktilograf olarak girmiştir. Muzaffer Bey, Leman’la gayrımeşru bir ilişki yaşar. Leman hamile kalır. Muzaffer Bey, evlenmeye yanaşmaz. Çocuğun kendisinden olduğuna bile emin değildir. Pek çok erkekle düşüp kalkmış bir kadınla evlenemeyeceğini söyler. Muzaffer Bey’in baskısıyla Leman, çocuğunu aldırır. Muzaffer Bey, Leman’a para yardımında bulunur. Ali Rıza Bey, kendi eliyle şirkete yerleştirdiği bir genç kızın bu duruma düşürülmesini hazmedemez, beş yıldır çalıştığı Altın Yaprak Anonim Şirketi’nden istifa eder.

Leman : Altın Yaprak Anonim Şirketi’ne Ali Rıza Bey’in aracılığıyla girip daktilograf olarak çalışan genç bir kızdır. Şirketin genel müdürü Muzaffer Bey’le yaşadığı ilişki sonrasında hamile kalır. Muzaffer Bey zengin, kariyer sahibi, yakışıklı bir adamdır. Leman gibi bir kadın için kaçırılmayacak bir fırsattır. Fakat Muzaffer Bey, evlenme işine yanaşmaz. Leman çocuğunu aldırmak zorunda kalır.



Yaprak Dökümü Romanının Dil ve Üslubu


Reşat Nuri Güntekin, “Yaprak Dökümü” adlı romanında dili ustalıkla kullanmıştır. Öyle ki, okuyucu, romanın ilk sayfalarından itibaren kitap okuduğunu unutur, kendisini bir anda olayların içinde buluverir, olayları âdeta kendisi yaşar.

Yazar, olayları ya da durumları anlatırken gereksiz tek bir sözcük kullanmaz. Reşat Nuri Güntekin’in romanlarını okurken, dikkatimizi dağıtacak, gözümüze batacak yahut kulaklarımızı tırmalayacak tek bir cümle bulamayız.

Romanda dikkati çeken diğer bir husus ise, yazarın, konuşmaları o andaki şekliyle eserine taşımasıdır. Okuyucu, bu konuşmaları okurken yapmacıklık duygusuna kapılmaz.

Ali Rıza Bey ile Muzaffer arasında geçen bir diyalog:

“− Beyefendi oğlum… Günahtır… Leman, ne de olsa parmak kadar bir kız çocuğu ki…

− Beyefendi, emin olun size yalan söylemiyorum. Leman zannettiğiniz gibi masum bir kız değildi… Önüne gelenle düşüp kalkıyordu. İsterseniz bunu size ispat da edebilirim. Hatta doğacak çocuğun babası olduğum da şüpheli idi.” (s.22)

Ali Rıza Bey’in şirketten istifa ettikten sonra oğlu Şevket’le yaptığı konuşma:

“Babası: ‘Bu vaziyet karşısında istifadan başka bir şey yapabilir miyim?’ diye sözünü bitirdiği vakit, o, hiç tereddüt etmeden:

− İyi ettin baba!.. (...)

− Yalnız bir şey var ki, onu da konuşmak lâzım oğulcuğum… Bu şirket, benim için son bir ekmek kapısı idi… Beni bilirsin. Kollarımı kavuşturup oturmak istemem… Belki artık iş bulamam… Kardeşlerin daha meydana çıkmış sayılamaz… Benim tekaüt maaşım pek az… Ailenin bütün yükü senin omuzlarına yıkılacak… Bu sana ağır gelmez mi? (...)

− Bunu söylemeye nasıl dilin varıyor baba? Benden şüphen mi var?..” (s.31)

Ali Rıza Bey’in şirketten istifa etmesine Hayriye Hanım çok kızar ve kocasına ateş püskürür:

“− Hanım, bana bak!.. Bugün öyle bir muamele ediyorsun ki ölsem unutmayacağım… Yazık sana. (...)

− Niçin böyle söylüyorsun, Ali Rıza Bey? Seni işiten bir rütbe filan almışsın da seviniyorsun zanneder. Şirketten aldığı yüz on beş lira ile zaten kıt kanaat geçiniyorduk. Bugün onu da elinden kaçırdığını söyledin. Bu bizim için açlık demektir…Sevinip boynuna mı sarılayım? Sen de biraz insaf et!.. (…)

− Evet, ama namus… Namusu kurtardık!.. (...)

− Ali Rıza Bey, insaf et. Bunca yıllık karınım. Bana ahlâksız bir kadın gözüyle bakarsan hem ayıp, hem günah olur. Ben de senin kadar namuslu bir insanım. Fakat, ben senin yerinde olsam, çocukların hatırı için buna göz yumardım. (...)

− Ne dedin bakayım, ne dedin?.. Bir daha söyle… Böyle bir şeye göz mü yumardın? Yazık… Yazık sana!.. (...)

− Evet, Ali Rıza Bey! Sen ne dersen de. Onların hatırı için ben, her şeye katlanırım. Çünkü ekmeksiz kalırsak onların namusu tehlikeye girer.” (s.33-34)

Hayriye Hanım’ın, kocasına Şevket’in Ferhunde ile evlenmek istediğini söylemesi:

“− Şevket bankada daktilolardan biriyle sevişmiş… Bu, kocalı bir kadınmış… Bir zaman gizli gizli ötede beride buluşmuşlar… Nihayet iş meydana çıkmış… Kadın, kocası tarafından sokağa atılmış… şimdi arından bankaya gelemiyormuş… Şevket’le evlenmezse mutlaka intihar edecekmiş.

− Şevket bu kadınla evlenmek mi istiyor?..

− Sen razı olursan öyle. İki can birden kurtarmış olacaksın…

− Şevket artık kocaman bir erkektir… Nasıl isterse tabi öyle hareket eder. Ben kendi hesabıma böyle bir izdivaca razı olmam…

− Ne söylüyorsun Ali Rıza Bey?

− Gayet erkekçe bir söz, kadınım… Oğlum böyle bir şey yaparsa onu ölmüş farz ederim. Bir evladım vardı; Allah elimden aldı, derim, bağrıma taş basarım…” (s.55)

Reşat Nuri Güntekin, anlatmak istediği düşünceyi daha anlaşılır kılmak ve anlamı pekiştirmek amacıyla yer yer atasözü ve deyimlerden de faydalanır. Bu sayede romanın anlatımını daha canlı ve daha çekici bir hâle getirir.

Hayriye Hanım, kocasının şirketten istifa etmesini bir türlü kabullenemez. Bu nedenle kocasına karşı çok soğuk davranır. Kocasının bu ilgisizliği hak ettiğini düşünür ve kocasına “Ne yapalım?.. Kendi düşen ağlamaz.” (s.40) der.

Evde sık sık düzenlenen eğlenceler, kızların yeni elbiseler alması, evdeki eski eşyaların kaldırılarak yerine yenilerinin getirilmesi gibi sebeplerle bir süre sonra evin ekonomisi çöker. Şevket’in kazandığı para, evin masraflarını karşılamaya yetmez. Yazar bu durumu anlatmak için şöyle bir ifade kullanır: “İdare, hâlâ Hayriye Hanım’da idi. Fakat kadıncağız, artık ipin ucunu iyiden iyiye kaçırmıştı. Evde su gibi para sarf ediliyordu.” (s.69)

Bilinçsizce yapılan harcamalar yüzünden, Şevket’in borçları artar. Hayriye Hanım, oğlunun borçlarını kapatmak amacıyla oturdukları evi rehin göstererek Emniyet Sandığı’ndan dört yüz lira borç almak ister. Fakat Ali Rıza Bey, buna karşı çıkar. Bunun üzerine Hayriye Hanım şunları söyler: “Anlıyorum Ali Rıza Bey… Eskiden ‘babası oğluna bir bağ vermiş, oğlu babasından bir salkım üzümü esirgemiş’ diye bir söz vardı. Şimdi dünya tersine döndü. Oğlu, babasını salkım saçak bir yığın çoluk çocuğuyla sırtına yükleniyor, babası kırık bir evi oğlu için rehine vermekten kaçınıyordu.” (s.85)

Reşat Nuri Güntekin’in, Türk halkı tarafından sevilerek ve beğenilerek okunmasında, eserlerinde kullandığı dilin etkisi büyüktür. Yazar, her yaştan insanın kolaylıkla anlayabileceği gayet sade, açık, anlaşılır bir dille eserlerini kaleme almıştır.



yaa Msn Happy Msn Wink


Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:

Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç