MsXLabs
Sayfa 11 / 15

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Sağlıklı Yaşam (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/)
-   -   Sağlıklı Yaşam ve Bilgiler (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/4615-saglikli-yasam-ve-bilgiler.html)

drzombie 18 Mart 2008 23:07

ANTİBİYOTİĞİN GRİBE FAYDASI YOK!!
Avrupa Grip Gözlem Komitesi ve Avrupa Hastalıktan Korunma ve Kontrol Merkezi’nin A-H1 adlı yeni bir tür grip virüsünün salgın haline geldiğini açıklamasıyla birlikte, grip virüsü tekrar mercek altına alındı.

Ancak gribe yakalananlar için VKV Amerikan Hastanesi’nden Dr. Hayri Aydın’ın önemli bir uyarısı var; ''Grip, influenza virüsünün yol açtığı bir solunum yolu hastalığı olup bildiğimiz antibiyotiklerin bu konuda herhangi bir faydası yoktur.''

Tüm üst solunum yolu şikâyetlerinin grip olmadığını vurgulayan Dr. Aydın, şu bilgileri veriyor: ''Genel olarak gripte ateş, burun akıntısı, boğaz ağrısı, kas ve eklem ağrıları, öksürük, halsizlik gibi şikâyetler görülür. Bunların diğer solunum yolu virüslerinin de yarattığı şikâyetler olduğu düşünülecek olunursa ayırım yapmak çok kolay değildir. Ancak gripte genellikle bu belirtiler biraz daha ağır seyreder. İnfluenza virüsüne karşı yeni antiviraller geliştirilmiştir. Bunlar özellikle ilk 24 - 48 saat içinde alındığı zaman etkinlikleri olan, hastalığın daha hafif ve daha kısa sürmesini sağlayan ilaçlardır. Grip olduğunu düşünen insanların bir an önce bir doktor ile görüşmesi ve bu konuda önerilerini alması uygun olacaktır. Bu arada bol bol C vitamini içeren meyveleri tercih etmek, yine grip önleme konusunda yapabileceklerimiz arasındadır.''

Sık sık el yıkayın
Grip virüsü, hastalıklı insanların virüsün olduğu vücut salgılarına dokunmuş olan elleriyle başka yerlere dokunmaları ve daha sonra burayla temas eden sağlıklı insanların ellerini ağız ve burunlarına götürmeleri ile vücuda girer. Gripten korunmak için eller sık sık yıkanmalı. Eğer yıkamak mümkün olmuyorsa alkol bazlı dezenfektan, temizleyici maddelerle temizlemeli.
Hastaların topluluklara karışmaması, özellikle çocukların okula gönderilmemesi gerekir. Grip aşısı olanlar gribi daha hafif geçirirler.


DreamLiKe 19 Mart 2008 03:00

Biyoflavonoidiler (P Vitamini)

Vücutta Kullanım alanları: Doğada bol bulunur. Birçok P vitamini faktörü kanamalı skorbüt tedavisinde C vitaminiyle sinerjik (arttırıcı) etki gösterir. Ayrıca hepsi direncin artmasında ve kılcal damar geçirgenliğinin azalmasında önemli rol oynar. Atardamar ve toplardamarların sağlığı için önemlidir. C vitamini ve biyoflavonoidiler, anti-bakteriyel ve anti-viral özelliklere sahiptir.

Kaynak: Biyoflavonoidiler bazı maddelerin 100 gramında şu şekildedir: Limonda 500, portakalda 490, gül yaprağında 240–680, cevizde 100, lahanada 60–100, domateste 60–70, bezelyede 40–80, maydanozda 130 ve elmada 60 miligram bulunmaktadır. En iyi kaynağı limon ve portakal, özellikle de kabuklarıdır.

Tedavide kullanım alanları: Varislerde, hemoroit tedavisinde kullanım mevcuttur. Dozları: C vitamini ile birlikte alınması önerilmektedir. Günlük doz 500 mg olarak belirlenmiştir. Günde 1 veya 2 adet yemeklerle birlikte alınması tavsiye edilir. Uyarılar: Cerrahi bir müdahale veya tıbbi bir test yaptırmayı düşünüyorsanız biyoflavonoid aldığınız mutlaka hekime söyleyiniz, zira kan testlerinin sonuçları ile etkileşime girebilir.


Demir YumruK 19 Mart 2008 17:34

Sağlığınız için 5 strateji

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine göre herkes en yüksek düzeyde sağlıklı olma ve sağlık hizmeti alma temel hakkına sahiptir.

18 Mart 2008 Salı(milliyet.sağlık)

Sağlık sorunları çok çeşitlidir. Tedavi için gerekli uzman kişiler, teknik ekipman, mekân gibi kaynaklar ise her zaman sınırlıdır. Bu durum tüm dünya için geçerlidir. Sağlık hizmetlerinin temel amacı kişileri hastalıklardan korumaktır. Ancak her türlü çabaya karşın herkesi hastalıklardan korumak mümkün olmaz, bazıları hastalanır. Bu durumda ise tedavi söz konusudur. Tedavi maliyeti koruyucu sağlık hizmeti maliyetinden daha yüksektir ve zor bir süreçtir. Kişiye yönelik koruyucu hizmetler doğrudan bireyleri ilgilendirdiği için herkesin, bu konuya özen göstermesi önemlidir.
Özellikle gençlere yönelik koruyucu sağlık hizmetleri kapsamında üreme sağlığı, cinsel sağlık, gebelikten korunma yöntemleri, madde bağımlılığı, sigarayla savaş gibi konular en başta gelir. Bunun yanı sıra bağışıklama yoluyla toplumun yüzde 85-90ı bir hastalığa karşı bağışık duruma getirilirse o hastalık kontrol altına alınabilir. Bulaşıcı hastalıklardan korunmada en etkili yollardan biridir. Hastalanmadan önlem alın Hastalıklar ne kadar erken dönemde teşhis edilirse tedavileri de o kadar kolay, başarılı ve ekonomik olur. Kişiler bu konuda eğitilmeli ve sağlık personeli de bu konuya önem vermelidir. Hastalıklar kötü beslenen kişilerde daha ağır klinik tablolar gösterir. Kişilerin beslenmelerinin yeterli ve dengeli olması, hastalıklardan, ölüm ve sakatlıklardan koruyabilir.
Mayo Clinic tarafından Mart ayında yayımlanan yeni bir araştırma, beş önemli sağlık stratejisiyle yılda 100 binden fazla hayat kurtarılabileceğini gösterdi. Masraftan korkmak, yoğun yaşam ve iş programları veya sadece doktordan kaçınmak, kişilerin önleyici bakım almalarına engel oluyor. Ancak önemli taramaları atlamak, hastalık riskini veya bir hastalığın tedavisinin daha zor olduğu ileri bir safhada teşhis edilme riskini artırıyor. Araştırmanın sonucunda çıkan yapılması gereken beş unsur şunlar: 1 Her sene grip aşısı olmak: Eğer 50 yaş ve üstündeki yetişkinlerin yüzde 90ı her yıl grip aşısı olsaydı yılda 12 bin kişinin hayatı kurtulurdu. Yetişkinlerin yaklaşık yüzde 37si grip aşısı oluyor. 2 Meme kanseri taramalarını düzenli yaptırmak: 40 yaş ve üzerindeki kadınların en az iki senede bir mamogram çektirmesi ve klinik bir muayeneden geçmesi gerekiyor. Eğer kadınların yüzde 90ı bunu yapsaydı her yıl 3 bin 700 kişinin hayatı kurtulurdu. Bugün, bu yaş grubundaki kadınların yüzde 67si son iki yılda meme kanseri taramasından geçmiş. 3 Kolorektal kanser taramalarını yaptırmak: 50 yaş; bir doktora, kolorektal tarama seçeneğiyle ilgili danışmanın ve bunu yaptırmanın tam zamanıdır. Eğer yetişkinlerin yüzde 90ı bu taramayı gerektiği zaman yaptırıyor olsaydı her yıl 14 bin kişinin hayatı kurtulurdu. Bu yaş grubundaki yetişkinlerin yüzde 50den azı bu taramayı yaptırmış. 4 Bir doktora aspirin terapisini sormak: Eğer 65 yaş üzerindeki kadınlar ve 40 yaşın üzerindeki erkeklerin yüzde 90ı kalp krizini veya inmeyi engellemek için günde bir aspirin alsaydı her yıl 45 bin kişinin hayatı kurtulurdu. Ancak aspirine başlamadan önce bir doktora danışmak önemli. Erken teşhis ve koruyucu sağlık hizmetlerine mutlaka zaman ayırın. 5 Bir doktorla sigarayı bırakma yollarıyla ilgili konuşmak: Eğer sigara içenlerin yüzde 90ına doktorları tarafından sigarayı bırakmaları önerilseydi ve yardımcı olmak için ilaç ve diğer kaynaklar sunulsaydı her yıl 42 bin kişinin hayatı kurtulurdu. Bugün sigara içenlerin sadece yüzde 28i bu hizmetleri alıyor.


drzombie 19 Mart 2008 21:34

PANİK ATAK
Yeterince nefes alamadığınızı hissediyorsunuz, kalbiniz yerinden fırlayacakmış gibi atıyor, içiniz sıkışıyor. Herkesin günlük yaşamında yaptığı bazı şeyleri yapamıyorsunuz; süpermarkete ya da sinemaya gitmek, uçağa ya da asansöre binmek gibi. Kaygılanıp, korkuyorsunuz. Korkularınızın herhangi mantıklı bir nedeni olmadığını biliyorsunuz ama yine de bu duygunuzla başedemiyorsunuz. Aklınızı yitireceğinizi, tümüyle kontolünüzü kaybedeceğinizi, bayılacağınızı hatta kalp kirzi geçirip öleceğinizi düşünüyorsunuz. Yalnız değilsiniz!

Panik atak aşağıda sayılan 13 bedensel ve bilişsel belirtilerden en az dördünün eşlik ettiği yoğun korku ve rahatsızlık hissidir.

1 - Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama
2 - Terleme
3 - Titreme ya da sarsılma
4 - Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma
5 - Soluğun kesilmesi
6 - Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı duyma
7 - Bulantı ya da karın ağrısı
8 - Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma
9 - Derealizasyon ya da Depersonalizasyon (Dış dünya yada kendisi gerçekliğini kaybetmiş gibi hissetme).
10- Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu
11- Ölüm korkusu
12- Uyuşma ve karıncalanma duygusu
13- Üşüme ürperme ve ateş basması

Bu belirtiler genellikle 10 dakika gibi bir sürede yoğunlaşarak doruk noktada sıkıntı verir sonra da genellikle yavaş yavaş azalır. Bu durum bir kez olursa panik nöbet olarak isimlendirilir. Ancak tekrarlamalarla gideceğinden kişi ne zaman olacak diye beklentiden dolayı sıkıntı duymaya başlar ki buna beklenti anksiyetesi denir. Bu anksiyete nedeniyle dışarı yanlız çıkmaktan korkmaya yanında birisi olmadan uzağa gitmekten kaçınmaya başlar. Tekrarlayan panik nöbetlere ve kaçınma davranışının eşlik ettiği duruma panik bozukluk denir.

Panik atak hastalarında yaşanan bu nönetler bunaltıcı, yorucu sinir bozucudur. Ama size iyi bir haberimiz var.

Panik ataklardan kurtulabilirsiniz.

Bu atakların yarattığı kaygıdan kurtulabilirsiniz.

Panik atak yüzünden artık hiçbir planınızı iptal etmenize gerek kalmayabilir.

Panik ataklar farkında olmadan öğrenilen davranışlar sonucunda oluşurlar. Ataklardan kurtulmak için yapmanız gereken bu davranışları yapmamayı öğrenmektir. Genelde insanlar atakları daha az yaşamak için;

• Panik atak yaşayabileceklerini düşündükleri tüm olayları saf dışı bırakmaya ve kendilerini güvende hissetmedikleri, yardım görmeyecekleri her yerden kaçmaya çalışırlar.
• Yeniden yaşayabilecekleri panik atağını düşünerek sürekli yeni atağın sinyallerini beklemeye çalışırlar.

Ancak bu korkular gittikçe daha büyük korkulara ve bu korkulardan daha çok kaçınmaya yol açar. Peki yaşanan bu kısırdöngüyle nasıl başaçıkabilirsiniz Panik atağın temelinde bulunan iki ana unsurla başa çıkmada iki aşamalı bir çalışmayla başarılabilir.

• Kişinin içinde yaşanan kaygı ve sıkıntı duygusunu kontrol altına alarak, paniğe kapılma korkusunu azaltmak.
• Panik yaratabilecek olan olay ve duygulardan kaçınmayı sona erdirmek.

Bu noktada ilk anlaşılması gereken nokta şudur Panik Atak Tehlikeli Bir Virüs Değildir. Bu anlaşıldıktan sonra panik atak duygusunu yaratan olaylarla yüzleşilmeli ve yarattığı duygularla başa çıkmayı öğrenmelisiniz.


firstlady 19 Mart 2008 21:44

Gastrit
Gastrit mide mukozasının bir çeşit inflamasyonudur (Yangı). Bu değişik etkenlerin yaptığı uyarı sonrasında beyaz kan hücrelerinin mukozada birikmesi anlamına gelir. Gastrit akut veya kronik olabilir.

GASTRİTİN SEBEPLERİ NELERDİR?
Helicobacter pylori (HP) :
Kronik gastritin en sık görülen nedenidir. HP ağız yoluyla alınarak midede yerleşen ve burada gastrit olarak adlandırdığımız bir iltihap oluşturan, spiral şeklinde bir bakteridir. Mide mukozasını örten mukus tabakasının altında yerleşerek mide asidinden ve diğer etkenlerden korunarak yaşamını sürdürür. HP hem salgıladığı toksinlerle ve hem de vücudun bakteriye karşı oluşturduğu immun yanıt (vücudun bağışıklık sisteminin bakteriye karşı oluşturduğu yanıt) sonrasında ortaya çıkan bazı maddelerle mukus tabakasını zayıflatarak mide mukozasını asit ve diğer saldırgan faktörlere duyarlı hale getirir. Gelişmekte olan ülkelerde genellikle çocukluk çağında alındığından tedavi edilmediğinde mide mukozasında hayat boyu süren bir kronik iltihaba sebep olur.Yaşlı popülasyonda daha fazla olmak üzere toplumumuzun yaklaşık %80 inin bu bakteri ile enfekte olduğu gösterilmiştir. HP enfeksiyonu ülser oluşumunda önde gelen faktörlerden biri olarak kabul edilmekle birlikte bu bakteri ile enfekte olan insanların hepsinde ülser oluşmaması ve son yıllarda giderek artan oranlarda HP negatif ülserlerin saptanması ülser oluşumunda HP yanında başka faktörlerin de etkili olduğunu düşündürmektedir.

Günümüzde HP enfeksiyonun neden olduğu kabul edilen hastalıklar şekilde görülmektedir. HP Dünya Sağlı Örgütünce (WHO) 1.derece kanserojen faktörler arasında kabul edilmiştir. Bakterinin midede varlığı endoskopik biyopsi, üre-nefes testi ve kan ve dışkıda antikor ve antijen aranması gibi testlerle gösterilebilir. Midede HP varlığı saptanan hastalarda bazı özel ilaç rejimleri kullanılarak bakteri mideden temizlenir. Bu tedavinin etkinliği %80-85 civarındadır.

Aspirin ve antiromatizmal ilaçlar :
Bu tür ilaçlar mide mukozasındaki koruyucu mekanizmaların zayıflamasına yol açmak suretiyle mukozanın asit ve diğer saldırgan faktörlere karşı hassasiyetini artırırak gastrit oluştururlar. Oluşan gastrit hiçbir belirti vermeden sezsiz geçirilebileceği gibi kronik formda ve ülser / kanama gibi komplikasyonların oluşumu ile birlikte de seyredebilir.

Otoimmun gastrit :

Vücudun bağışıklık sistemi (immun sistem) bazı durumlarda yanlışlıkla kendi doku ve organlarına karşı aktif hale gelebilir ve bu doku ve organları hasarlayıcı maddeler ve hücreler oluşturabilir (Otoimmunite ve otoimmun hastalıklar). Hipotiroidi (Hashimato tiroiditi), Sjögren sendromu, romatoid artrit, lupus, tipI diabet bu gurup hastalıklar arasında sayılabilir. Mide mukozasındaki bazı hücreler de immun sistemin hedefleri arasında olabilir ve bu durum kronik gastrit ve mide mukozasında asit salgılayan hücrelerin kaybı ile giden bir hastalığın ortaya çıkmasına sebep olur. Bu hastalarda mide asidinin azalması yanında vücutta demir ve B12 vitamini eksikliğine bağlı kansızlık da görülür ve bu durum otoimmun gastrit ve pernisiyöz anemi olarak adlandırılır. Bu tür midelerde yaşamın ilerleyen dönemlerinde mide kanseri oluşma olasılığı normal kişilere göre artmıştır.

Alkol :
Alkol ve diğer kimyasal maddeler mide mukozasında hasarlanma oluşturabilirler. Normal dozda kullanıldığında ve aç karına içilmediği alkolün mide mukozasında belirgin bir gastrit oluşturması beklenmez.

Hipertrofik gastritis :
Midenin iç yüzünü kaplayan mukozal kıvrımların inflamasyon nedeniyle kabalaşması ve genişlemesi sonrasında ortaya çıkan gastrit hipertrofik gastrit olarak adlandırılır. Bu tür gastritin bir türü Menetrier hastalığı olarak bilinir. Mide mukozasından aşırı protein kaybı sonucunda kanda protein seviyesi düşer ve ödem oluşur.

GASTRİT NE GİBİ BELİRTİLER OLUŞTURUR?
Gastritin belirtileri akut veya kronik oluşuna göre değişir. Akut gastritte karnın üst kısmında ağrı, gaz, geğirme, yanma, ekşime,bulantı ve kusma gibi bulgular görülürken kronik gastritte ağrı daha az belirgin olup yemek sonrasında şişkinlik ve dolgunluk hissi, erken doyma, bulantı hissi, geğirme, iştahsızlık ve ağızda kötü tat gibi dispeptik yakınmalar daha sık görülür. Kronik gastritte ağrı belirginleştiğinde gastrit zemininde ülser veya başka hastalıkların gelişmiş olabileceği düşünülür. Aspirin ve antiromatizmal ilaçların kullanımı sonrasında oluşan akut gastritte gizli veya aşikar kanama oluşabilir.

GASTRİT NASIL TEŞHİS EDİLİR?
Hastadan ayrıntılı bir hikaye alınması ve dikkatli bir beden muayanesi sonrasında, gastritten şüphelenildiğinde doktorunuz size şikayetlerinizi hafifletecek bir tedavi düzenleyebilir. Bununla birlikte gastritin kesin teşhisi için endoskopi (gastroskopi) yapılarak mukozanın görülmesi ve mutlaka patolojik inceleme için doku örneği alınması gerekir (biyopsi). Gastrit düşündüren şikayetlerle başvuran her hastada endoskopi yapılması gerekli değildir. Özellikle 40 yaş altındaki hastalarda, endoskopi yapılmasını gerektirecek başka bir sebep yoksa, kan veya dışkı örneği kullanılarak yapılan testlerle HP enfeksiyonun varlığı araştırılabilir.

GASTRİTİN KOMPLİKASYONLARI NELERDİR?
HP nin sebep olduğu kronik gastrit zemininde sık olmasada mide ve oniki parmak barsağı ülseri, lenfoma ve mide kanseri gibi ciddi koplikasyonlar gelişebilir. HP gastritinin sebep olduğu lenfoma erken dönemde MALT lenfoması (MALT = Mucosa associated lenfoid tissue) olarak adlandırılır ve hastalığın erken döneminde bakterinin temizlenmesi ile tam iyileşme sağlanabilir. Aspirin ve antiromatizmal ilaçlaların sebep olduğu gastrit bazen ciddi olabilen kanamarla birlikte olabilirler.

GASTRİT NASIL TEDAVİ EDİLİR?
Gastritin tedavisi sebebe göre yapılır. Çoğu zaman mide asidinin azaltılması şikayetlerin hafiflemesini sağlar. HP pozitif bulunan olgularda bakterinin temizlenmesine yönelik en az iki antibiyotik içeren 1 veya iki haftalık tedavi kürleri uygulanır. Aspirin ve antiromatizmal ilaçlar kullanan hastalarda bu ilaçların kesilmesi ve / veya kullanım gerekliliğinin gözden geçirilmesi uygun olur. Daha özel gastrit tiplerinde ve komplikasyon gelişen vakalarda sebebe ve ortaya çıkan komplikasyonlara yönelik tedavi yöntemleri uygulanır.


drzombie 19 Mart 2008 22:03

Osteoporoz
Halk arasında kemik erimesi olarak bilinen osteoporoz bir modern çağ hastalığıdır.Yaşam süresinin uzaması ile osteoporozla ilgili komplikasyonlar katlanarak artmış,tanı yöntemlerinin gelişmesiyle de risk altındaki hastaları erken dönemde teşhis etmek mümkün olmuştur.

Osteoporoz Nedir?

Kemik kitlesinde azalma, kemik dokusunun mikro mimari yapısının bozulması ile karakterize bir hastalıktır. Buna bağlı olarak kemik kırılganlığında artış hastalığın en önemli özelliğidir. Vücudumuzdaki tüm dokular gibi kemiklerimizde yaşayan dokularımızdır. Hayatımız boyunca kemiklerimizde yapım ve yıkım devam eder. 30-35 yaşlarına kadar yapım yıkımdan fazladır böylece kemiklerimiz büyür, ağırlaşır ve yoğunlaşır. Bu yaşlardan sonra yavaş yavaş kemik yıkımı, kemik oluşumunu geçer ve bunun sonucunda da osteoporoz hastalığı gelişebilir. Kemik kaybının en hızlı olduğu dönem menopozdan sonraki ilk yıllardır.

Osteoporozlu Hastalarda Görülebilecek Yakınmalar Nelerdir?

Sırt ağrısı, bel ağrısı, boy kısalması, kamburlaşma görülebilir ancak genellikle kırık oluşuncaya kadar osteoporoz sinsi bir şekilde ilerler. Kırıklar en sık omurga, kalça ve ön kolda görülür. Omurga kırıkları boyda kısalma ve kamburlaşmaya neden olurken kalça kırıkları %30-40 oranında ölümle sonuçlanabilmektedir.

Kimler Risk Altındadır?

Küçük, narin yapılı, ailesinde osteoporoz bulunan beyaz tenli kadınlar risk altındadır. Erken veya cerrahi olarak menopoza girenler özellikle risk altındadır. Bunun dışında alkol ve sigara kullanımı, yetersiz fiziksel aktivite, düşük kalsiyum ve D vitamini alımı fazla tuz kullanımı, kafeinli içeceklerin fazla tüketilmesi, yeterince güneş görmemek, diyabet ve hipertiroidi gibi hastalıklar ve kortizon, epilepsi ilaçları gibi bazı ilaçların uzun süre kullanımı osteoporoz için risk faktörleridir.

Osteoporoz Tanısı Nasıl Konur?

Tanıda hastanın öyküsü ve klinik muayenesinin yanında DEXA metodu ile yapılan kemik yoğunluğu ölçümü altın standart olarak kabul görmektedir.

Osteoporozdan Korunma ve Tedavi

Osteoporozdan korunmak için en ideal yol 30-35 yaşlarına kadar doğru beslenme ve egzersizle doruk kemik kitlesine ulaşmaktır Süt ve süt ürünleri, brokoli ve ıspanak gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler, sardalya ve somon balığı gibi yağlı balıklar ve tahıllar gibi kalsiyumdan zengin yiyecekler her yaşta dengeli bir şekilde tüketilmeli, risk faktörü oluşturan yiyecek ve içeceklerden uzak durulmalıdır. Düzenli egzersiz kemikleri güçlendirir, dayanıklılık ve dengeyi artırır. Her yaşın ve hastanın egzersiz programı farklı olmalıdır, ancak hızlı yürüyüş ve dans engeli olmayan herkese tavsiye edilebilir. Osteoporozun en korkulan sonucu olan kırıkların azaltılabilmesi için risk taşıyan ve tanı konan her hasta mutlaka tedavi edilmelidir. Tedavide kullanılan ilaçlarla kemik kaybı durdurulabilmekte ve hatta bir miktar kemik kazanımı mümkün olmaktadır. Osteoporozlu hastalar kaymayan alçak ökçeli ayakkabılar giyerek, evlerinde uygun zemin döşeme ve uygun ışıklandırma sağlayarak düşme riskini azaltmalıdırlar.


drzombie 20 Mart 2008 00:33

SAÇ KEPEKLENMESİ

Saç diplerinde kepeklenmeler, televizyon reklamlarından tanıdığımız Neşe Hanım'da olduğu gibi pek çok insanda doğal yapının bir parçası olarak, değişik oranlarda bulunabilir. Bu kepekler, ince un kepeği görünüşündedir, yapışık olmadıkları için de kolayca dökülür, saçılırlar. Kimin kepekli, kimin kepeksiz olması gerektiğine nasıl karar verildiği veya başka bir deyişle olayın nedeni belli değildir. Kişisel yatkınlığın üzerine bazı bakteriler ve özellikle de mantarlar suçlanır. İlişki kesin ispatlanamamış olmakla birlikte tedavide mantar ilaçları sıklıkla iyi etki yaparlar. Bazen psikolojik gerginlikler, başın kapalı kalması veya basit tahrişler de arttırıcı etki yapabilir. Şampuan, saç kremi, jöle, briyantin vb. kozmetik ürünlerin özel bir arttırıcı etkisi yoktur. Saçlar yıkandıktan sonra iyi durulamamak da kepek nedeni değildir. Bu tip kepeklenmenin koyu renk elbiseler üzerindeki pasaklı görünümü dışında bir zararı yoktur. Kesin ve köklü olarak tedavi edilemese de özel kepek şampuanları ve losyonları ile uzun süre kepeksiz kalınması sağlanabilir. Bu ilaçlar, çok uzun süre kullanılırlarsa etkinlikleri azalabilir. Bu nedenle Deri Hastalıkları Uzmanınızın önereceği zamanlarda değiştirilmeleri yararlı olacaktır.

Bunun dışında, saç diplerinde kepeklenme ile kendini gösteren çok sayıda hastalık vardır ve basit kepeklenme ile de karışabilirler. Saç diplerindeki deri, bu bölgeyi tutan hastalıkların çoğunda diğer belirtilere ek olarak kepek oluşumu da yapar. Bu grupta mantar hastalıkları, diğer bazı mikropların neden olduğu kaşıntılı, kepekli durumlar, egzemalar, sedef hastalığı, seboreik dermatit (Türkçe adı yok malesef), hatta bitlenme dahi sayılabilir. İyi ve ilgili bir deri hastalıkları uzmanı görünüşte birbirine benzeyen bu hastalıklar arasından doğru tanıyı seçip uygun tedaviyi ayarlayacaktır.


drzombie 21 Mart 2008 02:02

KÖTÜ AĞIZ KOKUSU


Kötü ağız kokusu diş hekimliğinde halitosis olarak adlandırılır. Ağız kokusu ne kadar bakımlı olursanız olun, insanların sizden uzaklaşmasına yol açacak kadar ciddi bir problemdir. Hem özel yaşamı hem de sosyal yaşamı olumsuz olarak etkiler.

Nedenleri İki Grupta Toplanır:
Ağız Kokusu %90 Oranında Ağız İçindeki Sebepleri :
* Düzenli ağız bakımı yapılmazsa, yiyecek artıkları dişler arasında, dilin ve dişetlerinin üzerinde birikerek ağızda kalır ve bir süre sonra kokuya neden olur.
* Sarımsak, soğan gibi kötü kokulu yiyecekler yendiğinde, vücut bu gıdayı elimine edene kadar kötü koku ortadan kalkmaz.
* Dişeti hastalığı sonucu meydana gelen derin dişeti ceplerine tam olarak ulaşılıp temizlik sağlanamaz. Bu cepler ağız kokusuna neden olur.
* Ağızda bulunan çürük dişler, taşkın ve komşu dişlerle kontağı olmayan dolgular, anormal diş temasları ve diş morfolojisinin kaybı, yiyeceklerin bu bölgelerde birikmesine neden olarak ağız kokusu oluşturur.
* Uyumsuz ve kötü kullanılan protezler ağız kokusuna neden olur.
* Ağız içindeki tümörler ağız kokusuna neden olabilir.
* Ağız kokusu sosyal yaşamda oldukça rahatsız edici bir durum olduğu için ihmal edilmemelidir. Zira ufak müdahalelerle bu sorundan tamamen kurtulabilirsiniz.

Ağız Kokusunun Ağız Ortamı Dışındaki Sebepleri İse Şunlardır:
* Sinüs, bronş ve akciğer kaynaklı enfeksiyonlar ağız kokusuna neden olur.
* Şeker hastalığında ağızda asetona benzer bir koku oluşur.
* Karaciğer ve böbrek yetmezliği ağız kokusuna neden olur.
* Metabolik bozuklukların da ağız kokusuna neden olabileceği belirtilmiştir.
* Özellikle çocuklarda bağırsak parazitlerine bağlı olarak sabahları ağız kokusu görülebilir.
* Diyet yapanlarda ve oruç tutanlarda düzensiz yemek yemeye bağlı olarak ağız kokusu oluşabilir.
Ağız Kokusundan Kurtulmak İçin;
* Ağızdaki dişeti hastalıkları ve diş çürükleri tedavi edilmelidir.
* Ağız ve diş sağlığına dikkat edilmeli, günde en az iki kez florürlü bir diş macunu ile dişler fırçalanmalı ve günde bir kez diş ipi kullanılmalıdır. Diş fırçalama sırasında dilin de fırçalanması gerekir.
* Kullanılan protezlerin bakımına özen gösterilmelidir.
* Eğer ağız ve dişlerinize yapılan müdahalelerden sonra hala ağız kokusundan şikayetçi iseniz, diğer sebepleri de araştırmak gerekir.


Demir YumruK 22 Mart 2008 15:50

Bir dakika yeter!

Kanser, fazla kilolar, kolesterol, diyabet ve daha bir çok sağlık problemini önlemek elinizde! Yapmanız gereken tek şey önerilerimize kulak vermek.

21 Mart 2008 Cuma(kaynak:milliyet.sağlık)

Dilara Koçak Kanserle savaşmak için: Meyveleri kabuğu ile yiyin. Kabuğa yakın olan bölgelerde çok daha fazla besleyici ve faydalı madde bulunur. Yakın zamanda yapılan bir laboratuvar deneyinde kırmızı elmanın kabuğundaki bir düzineden fazla kimyasal bileşiğin meme, karaciğer ve kolon kanseri hücrelerinin büyümelerini engellediği görüldü. Elmayı iyice yıkayın ve kabuğu ile birlikte tüketin. Kolesterol ile mücadele için: Salatanızın üzerine ceviz serpin veya ara öğün olarak tüketin. Araştırmalar, hergün ceviz tüketimiyle total kolesterol ve LDL (kötü) kolesterolde düşüş olduğunu bildiriyor. Bu da kalp hastalığı riskinde önemli azalma demektir. Kilo kontrolü için: Şeker yerine kuru meyve kullanın. Canınız tatlı istediğinde kuru meyve seçin evde komposto ve hoşaflar hazırlayın. Ayrıca kek ve kurabiyelerde de şeker miktarını azaltıp meyve ile destekleyebilirsiniz. Haftada bir-iki yumurta yiyin: Araştırmalar yumurtanın karotenoidler için havuç gibi iyi bir kaynak olduğunu gösteriyor. Yumurtadaki lutein ve zeaxanthin önemli karotenoidlerdir. Günde bir yumurta yemek kandaki lutein seviyesini yüzde 26, zeaxanthin seviyesini ise yüzde 38 artırıyor. Kolesterol veya trigliserid seviyelerinde ise çok fazla fark yaratmıyor. Sıcak içeceklerinizde şeker kullanma alışkanlığınızdan vazgeçin: Bir küp şeker 20 kalori enerji verir. Günde 10 şeker 200 kalori enerji almanıza sebep olur. Hergün bu 200 kaloriden vazgeçmeniz, vücut ağırlığınızın yılda 9 - 10 kilo azalmasını sağlar. Tam tahılları seçin: Beyaz pirinç, beyaz un yerine bulgur ve tam tahıldan yapılmış ekmekleri tercih edin. Dolma ve sarmalarda çorbalarınızda pirinç yerine deneyin. Hem lezzetli hem de sağlıklı bir seçim yapmış olursunuz. Üstelik bu besinler uzun süre midede kaldıkları ve lif içerdikleri için sizi daha da uzun süre tok tutarlar. İştahınızı salatayla kontrol edin: Kilo kontrolünde salata yardımcıdır. Kilo kontrol koruma stratejisine göre, beslenmeciler düzenli bir fiziksel aktivite ile beraber porsiyon miktarının azaltılmasının alınan kaloriyi azaltacağını kabul etmişlerdir. Penisylvania Üniversitesinin araştırmalarına göre salatayı yemekten önce tüketmek kişinin yemek miktarına önemli etkisi var. 42 kadın üzerinde yapılan çalışma sonuçlarına göre salatayı yemek öncesi tüketen kadınlar, tüketmeyenlerle kıyaslandığında, ilk grubun yemek alımında yüzde 12 azalma olduğu gözlemlendi. Araştırma sonuçlarına göre yemekten önce düşük kalorili salata tercih etmek kilo kontrolünde etkili bir stratejidir. Ne kadar renkli o kadar iyi Her gün aynı salatayı yemekten sıkıldınız mı? Değişik sebze ve meyve çeşitleriyle salatanızı renklendirin ve besin değerini artırın. Hatta salatayı iyileştirici gücü olan bir karışım haline bile getirebilirsiniz. Size pratik bazı öneriler; ne kadar renkli o kadar iyi. Renklendirin:
Tatlandırın: Mandalina, portakal dilimleri, dilimlenmiş çilek, doğranmış elma, kurutulmuş meyveler ekleyin, damak tadınızı geliştirin.
Kalbe yararlı bir şekle getirin: Dilimlenmiş yağsız peynir, yağsız tavuk veya hindi, ton balığı, tofu peyniri, haşlanmış mercimek ekleyerek salatayı daha sağlıklı hale getirin ve öğün yerine tüketin.
Kıtır ekleyin yeme sürenizi uzatın: Fırınlanmış kıtır ekmek parçaları, badem, yer fıstığı, fındık çekirdek, ceviz ekleyerek çiğneme sürenizi uzatabilirsiniz. Bu da beyne doya sinyali gitmesini sağlar.
Aroma ekleyin lezzeti artırın: Baharat ekleyin, salata sosunun hafif olması için zeytinyağ, sirke, yoğurt ve kekik ile nane, pul biber gibi baharatlar, çeşniler kullanın. Biraz hardal da olabilir ama mayonezden uzak durun. Daha fazla C vitamini tüketin Salataya ekleyeceğiniz domates, brokoli, havuç, kırmızı biber, yeşil biber ve pancar kansere karşı korur. 1300den fazla yetişkinin yeme alışkanlıklarının dokuz yıl boyunca incelendiği bir çalışmada katılımcıların akciğer fonksiyonları araştırma öncesinde ve sonrasında ölçüldü. Sonuçlar gösteriyor ki C vitaminini fazla tüketen bireylerin akciğer fonksiyonları tüketmeyen bireylere göre daha iyi. C vitamininden zengin besinler, soluk alma problemlerine de iyi gelebilir. Vitamin C içeren portakal, üzüm, biber, brokoli, çilek gibi besinleri daha fazla tüketin.


Sedef 21 22 Mart 2008 17:22

http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif
Suya sabuna dokunun

http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif
http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif

Eller, vücuttaki en önemli mikrop taşıyıcısı http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif
niteliğini taşır. Hastalık yapan mikroorganizmalar, eller aracılığıyla hızla bulaşıp çoğalabiliyor. Tifo, kolera, dizanteri ve sindirim yolu rahatsızlıkları gibi bulaşıcı hastalıklardan korunmanın birinci şartının el temizliği olduğunu ifade eden uzmanlar, normal bir temizlik için su ve sabunun yeterli olacağını dile getiriyor. Sabun mikropların tutunmasını önleyip, hastalık yapıcı mikroorganizmaların suyla akıp gitmesini sağlıyor. Uzmanlar, ellerin günde en az 5 kez yıkanmasını öneriyor.


drzombie 24 Mart 2008 14:41

Katarakt Nedir? Gözlük numarasındaki hızlı ve ani artışlar, bakılan yerde gölgeler görme, renkleri zor ve soluk algılama kataraktın en önemli belirtileridir.

Katarakt kalıcı körlüğe neden olur mu?

Katarakt şeffaf olan lensin, matlaşmaya başlayarak gözün önünde görme netliğini bozan bir sis perdesinin oluşması gibidir. Gözün bölümleri kamera parçalarına benzer. Gözde de tıpkı kameraların içindeki gibi lensler bulunur. Fotoğraf makinesinin lensi lekeli olduğunda ya da çizildiğinde fotoğrafın bulanık olması gibi, insan gözündeki katarakt sonucunda da lens saydamlığını yitirir. Bu durum görüntüyü bulanıklaştırır ve hastalarda görmede bulanıklara neden olur. Ancak katarakt konusunda bazı yanlış anlamalar vardır. Katarakt göz üzerindeki bir film değildir ve gözü fazla kullanmamaktan oluşmaz. Ayrıca kalıcı körlüğe ve kansere de yol açmamaktadır.

Belirtileri nelerdir?

Kataraktın en önemli belirtisi hastanın görme fonksiyonlarında meydana gelen değişikliktir. Bu değişiklik uzağı görememe, yakını görememe şeklinde olabilir. Ya da daha önce kullanılan gözlüklerle net görememe biçiminde ortaya çıkabilir. Hasta baktığı yerlerde gölgeler görüp, renkleri ayırt edemez. Renkler zor veya mat olarak algılanır; özellikle mavi renk konusunda hasta sorunlar yaşar. Bazı hastaların geceleri şikayetleri daha da artar; görmede zorluk veya gece körlüğü belirgindir. Gece karanlığında araba kullananlarda ışıklar etrafında renkli halkalar oluşur. Bunların yanı sıra çift görme, şekilsiz ve bulanık görme, kontakt lens veya gözlük numaralarının sık sık değişmesi, derinlik hissinin kaybı, göz yorgunluğu ve baş ağrısı gibi belirtiler vardır. Ayrıca bakıldığı yerde siyah lekeler, gölgeler görme gibi şikayetler bize kataraktı düşündürür.

Kataraktı etkileyen faktörler nelerdir?

Diğer göz rahatsızlıkları, şeker, tansiyon gibi bazı hastalıklar kataraktın ortaya çıkışını kolaylaştırabilir. Örneğin; yüksek miyopisi olanlarda katarakt daha fazla görülür. Göz tansiyonu olanlarda veya çiftçiler gibi ışığa maruz kalanlarda katarakt kolay ortaya çıkar. Isı da katarakt üzerinde önemli rol oynaması sebebiyle; fırıncılarda, demir dövme işiyle uğraşanlarda ya da aşırı ısıya maruz kalan mesleklere sahip olanlarda katarakta sık rastlanır. Yapılan araştırmalara göre kadınlarda ve zencilerde katarakt daha fazla görülmektedir.

Göze darbe gelmesi, iğne, çivi, diken batması gibi kuvvetli bir travmanın hemen arkasından katarakt gelişebilir. Travmanın şiddetine göre etkisinde artış olur. Eğer travma büyükse katarakt hızla büyüyebilir.

Normal görme düzeyine sahip görmeyi %100 diye değerlendirirsek, katarakt oluştuğu zaman bu oran %10’a düşebilir. Ama bu kataraktın derecesine göre değişir. Bazen görme kaybı %90’da da kalabilir.

Nasıl teşhis edilir?

Öncelikli olarak hasta detaylı bir muayeneden geçirildikten sonra;gözün bütün bölümleri önden arkaya doğru değerlendirilir. İncelemeler en önde bulunan kornea denilen cam tabakanın incelenmesinden başlayarak arkasında bulunan göz merceğinin incelenmesiyle devam eder. Gözün renkli kısımları ise ilaçlarla genişletildikten sonra, göz merceği detaylı olarak muayene edilir. Hastalardaki görme azlığının altında yatan sebepler araştırılarak rahatsızlığın katarakt olup olmadığı kesinleştirilir.

Her katarakt hastası mutlaka ameliyat olmalı mı?

Burada önemli olan kataraktın kişinin araba kullanmasını, gazete okumasını engelleme durumudur.Bazı hastalarda katarakt sadece %10 görme sorunu olsa bile günlük hayatı etkileyebilmektedir.

Ameliyatta FAKO denilen yöntem kullanılmaktadır. Bu tedavinin özelliği; yaklaşık 3 milimetrelik bir keseden göz içine girilerek özel ses dalgalarıyla çalışan bir aletle gözün içinde saydamlığını kaybetmiş,sertleşmiş kataraktın parçalanmasıdır. Daha sonra küçük bir çubuk yardımıyla parçalanan saydam tabakanın fazlalığı emilir. Emilme işleminden sonra içi boşalmış bir kese kalır ve bu keseye katlanabilir, özel mercekler yerleştirilir. FAKO yönteminin en büyük avantajı erken dönemde görme netliğini sağlamasıdır.

Kaç çeşit anestezi yöntemi kullanılmaktadır?

Genel anestezi, lokal anestezi ve damla anestezi olmak üzere üç çeşit anestezi yöntemi kullanılır. Hastalarımızın %90’ında çok pratik bir yöntem olan damla anestezi yöntemi kullanılmaktadır. Bu anestezi türünde göze damla damlatılarak gözün uyuşması sağlanır. Bazı hastalarda gözün etrafına birkaç tane iğne yapılarak uygulanan lokal anestezi tercih edilir. Daha genç hastalarda ise genel anestezi uygulanmaktadır.

Ameliyat süresi nedir?

Normal bir FAKO ameliyatı yaklaşık 15-20 dakika sürmektedir. Ameliyat öncesinde detaylı bir inceleme yapıldığı için hastaların en az yarım günlerini ayıracak şekilde hastaneye gelmeleri gerekir.

Hasta ameliyattan sonra neler yapmalı?

Hastanın gözü, herhangi bir enfeksiyon riskine karşı ameliyatın ertesi günü yapılan pansumana kadar mutlaka kapalı kalmalıdır. Ameliyattan bir saat sonra hasta kendisini iyi hisseder ise taburcu edilir. Hastanın ertesi güne kadar herhangi bir ilaç kullanmasına gerek kalmadan sadece bazı ağrı kesicileri alması yeterli olur. Taburcu olan hasta bir gün sonra hastaneye gelir ve gözü açılır, ilk damlaları koyulduktan sonra hastaya ilaçlarını nasıl kullanacağı hakkında bilgi verilir.

Birinci hafta göze, kirli elle dokunulmaması, sabunlu su kaçırılmaması, gözün şiddetli bir şekilde ovulmaması gerekir. Ameliyat sonrasında gözde meydana gelen sulanmalar göze yakın bir yerden değil de yanaktan silinmelidir. Bir hafta boyunca hasta banyo yapmaktan kaçınmalıdır.

Kataraktın başarı oranı?

Görmenin artışı, görme derecesine bağlı olarak değişmektedir. Hastanın ameliyat öncesi görmesi çok düşük ise, örneğin %10’a kadar düşmüş ise ameliyat sonrası %60-70’lere kadar çıkabilmektedir.


drzombie 28 Mart 2008 22:28

Diyabet nedir? Nasıl meydana gelir?
Diyabet, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır ve kendisini kan şekerinin sürekli yüksek olması ile gösterir. Diyabet hastalarındaki temel metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glükozun (şekerin) hücrelerin içine girememesidir. Normal koşullarda besinlerden elde edilen veya karaciğerdeki depolardan kana salınan glükoz pankreas tarafından salgılanan İNSÜLİN hormonunun yardımıyla hücre içine girer ve orada yakılarak enerjiye dönüşür. Hücrelerin üzerinde değişik maddelerin girmesine izin verilen kapılar vardır. Bu kapılar normalde kilitlidirler ve uygun anahtar varlığında açılırlar. Diyabet, hücrelerin üzerindeki glükoz kapısının açılamaması durumudur. Bu örnekten ilerlersek diyabet, anahtar işlevi gören İNSÜLİN hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin (hücre kapısındaki kilidin) bozukluğuna bağlı gelişmektedir.

Kaç tip diyabet vardır? Diyabet sıklığı ne kadardır?
Nedenlerine göre bir çok diyabet tipi olmakla birlikte diyabet vakalarının çok büyük bir kısmını Tip 1 ve Tip 2 diyabet vakaları oluşturmaktadır.

Tip 1 Diyabet
Daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülür. Tip 1 diyabet, pankreasta bulunan ve insülin üreten beta hücrelerinin otoimmün bir süreç (vücudun bağışıklık sisteminin kendi hücrelerini tanıyamaması) sonunda zedelenmesi ile meydana gelmektedir. Mutlak veya görece bir insülin yetersizliği olduğundan hastalar ömür boyu insülin hormonunu dışarıdan (enjeksiyon yoluyla) almak zorundadırlar. Bu nedenle Tip 1 diyabet İnsüline Bağımlı Diyabet (Insulin Dependent Diabetes Mellitus=IDDM) olarak da isimlendirilmektedir. Genel olarak toplumdaki diyabet vakalarının %10’unu Tip 1 Diyabet vakaları oluşturmaktadır. Çocukluk çağında Tip 1 diyabet sıklığı ülkeler (bölgeler) arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki 100.000 çocuktan 1-42’sinde diyabet gelişmektedir. Tip 1 diyabet genel olarak kuzey ülkelerinde daha sık görülmektedir.

Tip 2 Diyabet
Sıklıkla erişkinlerde ve şişman (obes) kişilerde görülmektedir. Tip 2 diyabetli hastalarda insülin salgılanmasındaki yetersizlikten çok dokulardaki insülin reseptörlerindeki direnç (rezistans) sonucunda glükoz metabolizması bozulmaktadır. Tip 2 diyabetin kuvvetli bir genetik yatkınlık zemininde geliştiği bilinmekle birlikte, genetik mekanizmalar tam olarak aydınlatılamamıştır. Tip 2 diyabetliler hastalıklarının başlangıcında ve sıklıkla çok uzun bir süre insülin ihtiyacı olmaksızın yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu nedenle Tip 2 diyabet İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet (Non-Insulin-Dependent Diabetes Mellitus= NIDDM) olarak da isimlendirilmektedir. Genel olarak erişkin nüfusta %4-8 oranında Tip 2 diyabet görülmektedir.

Diyabetin bulguları nelerdir?
Diyabete bağlı klinik bulgular vücuttaki karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasının bozulmasına bağlıdır. İnsülin eksikliği ve/veya insülin direnci nedeniyle hücrelere giremeyen glükoz belli bir serum düzeyini (180mg/dl) aştığında idrarla atılmaya başlar. Böbreklerden atılan glükoz beraberinde sıvı atılımını da arttırır ve sonuçta ÇOK VE SIK İDRAR YAPMA (POLİÜRİ) olur. Vücut, poliüri ile olan sıvı kaybını karşılamak için ÇOK SU İÇİLİR ve bu da POLİDİPSİ olarak isimlendirilir. Organizma, enerji kaynağı olarak glükozu kullanamayınca bir taraftan İŞTAH ARTAR diğer taraftan yedek enerji depoları olan yağlar ve proteinler yıkılmaya başlar ve bunun sonucunda iştah artmasına rağmen KİLO KAYBI olur. Bu klasik bulguların dışında diyabet hastalarında ÇABUK YORULMA, GÖRME BULANIKLIĞI, SIK DERİ ENFEKSİYONU, KADINLARDA VAJİNAL MANTAR ENFEKSİYONU gibi bulgular da görülür.
Diyabet tanısı nasıl konur?
Diyabet tanısı, çeşitli uluslararası kuruluşların (WHO, Amerikan Ulusal Diyabet Veri Gurubu=NDGG) belirlediği ölçütlere göre konmaktadır. Bu ölçütler:


Klasik diyabet bulguları olan bir kişide herhangi bir zamanda ölçülen plazma glükoz düzeyinin 200 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olması,En az 8 saatlik aç (kalori almayan) bir kişide plazma şekerinin 140 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olması. Yakın zamanda Amerikan Diyabet Birliği açlık kan kekeri sınırını 126 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olarak belirlemiştir.

Şeker yükleme testinde (OGTT) 2. saatdeki plazma glükoz düzeyinin 200 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olması.
Gizli şeker nedir?
Halk arasında gizli şeker olarak isimlendirilen durum, normal glükoz dengesi ile diyabet arasındaki metabolik durumu ifade etmektedir. Normalde açlık plazma şekerinin 110 mg/dl olması gerekmektedir. İşte açlık plazma şekerinin 110 mg/dl'nin üzerinde fakat 140 mg/dl'nin altında (yeni kriterlere göre 126 mg/dl) olması bozuk glükoz toleransı olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde şeker yükleme testi yapılan kişilerde 2. Saatdeki plazma glükoz düzeyininin 140 mg/dl'nin üzerinde fakat 200 mg/dl'nin altında olması da bozuk glükoz toleransı olarak isimlendirilmektedir. Bu durumdaki kişilerin gün boyu kan şekerleri normaldir ve diyabetin klasik bulguları görülmez. Bununla birlikte bu kişiler Tip 2 diyabet için en riskli grupta olduklarından yaşam biçimlerini yeniden düzenlemeleri gereklidir.


drzombie 5 Nisan 2008 01:18

Reflü Hastalığı
Mide hastalıkları çok yaygın mı?

Ülser 10-15 yıl öncesine kadar daha sık görülen bir hastalıktı. Son dönemlerde azaldı. Reflü hastalığı ve gastrit ön plana çıktı. Mideyle ilgili sorunlar arasında mide ve yemekborusu kanserleri de yer alıyor, ama bunların görülme sıklığı daha az. Mide ve yemekborusuyla ilgili sorunları sıralayacak olursak birinci sırada reflü hastalığı, ikinci sırada gastritler son olarak da ülser gelir. Türkiye'de konuyla ilgili istatistikler olmadığı için biz ancak görülme sıklığını ABD ve Avrupa'da yapılan araştırmalara göre değerlendiriyoruz. Reflü görülme sıklığı nüfusun yüzde 15-25'i civarındadır. Hastanın hayatı boyunca reflü olma ihtimali de yüzde 40'tır. Ülserin görülme sıklığı son zamanlarda yapılan tedavilerle azalmıştır.
Gastrit nedir, neden olur?
Gastrit mide derisinin iltihabıdır. İki türü vardır. Biri ani başlangıçlı olan akut gastrit, diğeri ise kronik gastrittir. Gastritlerin en büyük nedeni 'helicobacter pylori' denilen bir mikroptur. Bunun yanında gastrit yapan diğer nedenlerde bulunmaktadır. Ama en sık bu mikroba bağlı gastrit görülür. Bu mikrop mide derisi üzerine yerleşerek bir enfeksiyon oluşturur. Mide derisinde şişme, kızarıklık ve hücrelerde harabiyete neden olur. Bazı ilaçlar ve alkol de gastrit yapapr.

Gastrite hangi ilaçlar yol açar?
Romatizma ilaçları olarak bilinen bazı ağrı kesiciler, aspirin ve bazı antibiyotikler gasrite neden olabilir. Bu ilaçların bilinçsiz kullanılması daha ciddi olaylara yol olabilir. Örneğin kanama gibi. Bazen küçük bir bebe aspirini ciddi kanamalara neden olabilir. Aspirin gibi ilaçların zararlı etkileri mideye sadece temasla değil, kana karışarak da ortaya çıkar.

Gastritin tedavisi var mı?
Eğer suçlu bir bakteri ise veya bir ilaçsa ona göre tedavi belirlenir. Mide koruyucu ve asit azaltıcı ilaçlar verilir. Neden ilaç ve alkolse bunlar kesilir. Bakteriden kaynaklanıyorsa temizlenmesi için ilaç tedavisi yapılabilir. Mide derisi hasarlı olduğu için mide kendi ürettiği asitten daha çok etkilenir ve hastanın şikâyetleri de artar. Bunun için midenin asidi azaltılmalıdır. Diyet yapılmalı. Hastaya yasaklanan besinler ve içecekler söylenir. Bakteriye bağlı gastritlerde mevcutsa bakteriyi temizleme tedavisi antibiyotiklerle yapılır. Her baktreriye bağlı gastritte mikrop tedavisi şart değil.

Bu bakterinin görülme sıklığı nedir?
Yaklaşık olarak 100 kişiden 80'inde bu bakteri vardır. Yurtdışında bu oran özellikle Avrupa'da yüzde 50'ler civarındadır.
Bu bakteri nasıl bulaşıyor?
Bulaşma ağız yoluyla yiyecek ve içeceklerle olmaktadır. Hijyen oldukça önemlidir.

Gastritin tedavisi ne kadar sürer?
Eğer gastrit mikroba bağlıysa bir-iki haftalık antibiyotik tedavisiyle mikrop ortadan kaldırılabilir. Daha sonra hastaya yine mide koruyucu ilaçlar verilir. Gastrite bağlı şikâyetler bazen tamamen geçmeyebilir. İlaçlara ve alkole bağlı gastritlerde bunlar kesildiği zaman hasta rahatlamaya başlar. Normalde midenin onarım gücü vardır. İlaçlar iyileşmeyi hızlandırır.

Kişi bakterinin varlığını anlayabilir mi?
Bakteri her zaman bir yakınma oluşturmaz. Bazen bakteri vardır ama kişi bunun farkında değildir. Yıllarca hiç sorunsuz olarak bu bakteriyle yaşayabilir. Bu bakterinin var olup olmadığı çeşitli yöntemlerle belirlenebilir. Bu yöntemler arasında endoskopi en doğrusudur. Bunun yanında kan, dışkı ve nefes testleri ile bakteri varlığı belirlenebilir.

Gastritin yaşla ilgili var mı?
Evet. Özellikle bakteriye bağlı gastritler yaşla beraber artar. Bebeklik ve çocukluk döneminde daha az görülür. Bakteri varlığı toplumumuzda 20'li yaşlara gelindiğinde yükselerek yüzde 50'leri bulmaktadır. Buna paralel olarak gastrit görülme oranı da yükselir. 50'li yaşlarda yüzde 80'lere yükselmektedir. Bakteri kırsal kesimde yaşayanlarda daha yaygındır.

Çocuklarda olur mu?
Evet ama yetişkinler kadar sık değildir.

Endoskopi nedir?
Endoskopi içi boşluklu organların bir aletle incelenmesidir. Bu alet hem görüntülemeyi hem de biyopsi gibi bazı işlemleri yapmaya olanak sağlar. Halk arasında 'ışıklı hortum' olarak adlandırılıyor. Ama bu alete sadece hortum demek haksızlık olur. Mükemmel bir tanı aracıdır. Eğer yemek borusu, mide ve onikiparmak barsağını görüntülemek için endoskopi yapıyorsak bunun tıptaki adı 'özefagogastroduodenoskopi'dir. Kısaca 'gastroskopi'de denilebilir. Eğer kalınbağırsak için yapılıyorsa bunun adı da 'kolonoskopi'dir. Gastroskopi sırasında yemekborusu, yemek borusuyla midenin birleştiği yer, mide, midenin çıkış kısmı ve onikiparmak barsağı incelenir.

Endoskopi sırasında neler olur, zor mu?
Endoskopi 40 yıldır özellikle sindirim sistemi incelemesinde kullanılmaktadır. Eskiye oranla çok hareketli, esnek, daha ince, görüntü kapasitesi yüksek cihazlar var. Endoskopinin başarısı ve hastanın endoskopiden rahatsızlık duymaması kimin yaptığına, nerede yapıldığına, nasıl yapıldığına ve deneyimli bir yardımcı ekibinin olup olmamasına göre değişir. Endoskopiyi bu konuda eğitim görmüş olanlar yani gastroenterologlar yapmalıdır. Eğer bir engel yoksa hastaya bir ön hazırlık olarak ilaç uygulanmalıdır. Öncelikle hastanın dil kökü ve küçük dil çevresi diş hekimlerinin de kullandığı bölgesel uyuşma yapan bir spreyle uyuşturulur. Bu bulantıyı ortadan kaldırır. Daha sonra da kol damarından rahatlatıcı ve hafif uyku yapıcı ilaçlar verilir. Endoskopi bu şekilde yapıldığı zaman çok rahat olur. Çoğu zaman hasta işlem bittikten sonra "Gerçekten gastroskopi yaptınız mı? Bitti mi?" diye sormaktadır. Ayrıca gerekirse endoskopi sonrası uyku giderici ilaçlar da uygulanır. İşlem bittikten sonra hasta bir iki saat sonra işinin başında olabiliyor. Ama o gün araba kullanmasını ve aşırı dikkat gerektiren işler yapmasını istemiyoruz.

Peki nasıl bir işlem bu?
Yapılan iş şu: 8-10 milimetre kalınlığında son derece yumuşak bir boru yemekborusundan mideye ve onikiparmak barsağına görülerek yönlendirilip ulaşılıyor. Aşağı yukarı uzunluğu 110-120 santim arasında olan cihazın ucunda kamera var ve geçtiği bölgeleri bir televizyon ekranına yansıtıyor. Doktor da bu görüntülere bakarak hastanın incelenen bölgenin iç yüzeyini görüyor ve teşhisi koyabiliyor. Bu işlem sırasında hastanın nabız durumu ve oksijen düzeyi izleniyor. Gerekirse tanı için parça alınıyor (biyopsi) veya kanama durdurma, polip çıkarma gibi tedavi edici işlemler de yapılabiliyor. İşlem 3-5 dakikada tamamlanıyor. Önceden en az 6 saatlik açlık gerekiyor.

Aç kalmak gastriti azdırır mı?

Gastritlerde uzun süre açlık genellikle şikâyetleri artırabilir. Bazen aç karnına şikâyetler daha yoğunken, bazılarında ise yemek sonrası özellikle şişkinlik, gerginlik, gaz ve geğirti gibi yakınmalar hâkim olabilir. Yiyeceğin türü de yakınmaları etkileyebilir. Baharatlılar, yağlılar, kızartmalar, asitli içecek ve meyvelar, turşu ve sirke zararlılar arasındadır.

Sigara ve alkol gastritte etkili mi?
Sigaranın sindirim sisteminde çok olumsuz etkileri vardır. Özellikle nikotin mide asit salgısını artırmakta ve olumsuzluklara neden olmaktadır. Ayrıca nikotin mide giriş kapısının gevşemesine neden olmakta ve reflü hastalığına yol açmaktadır. İyileşmeyi geciktirmektedir. Alkolünde direkt tahriş edici etkisi mevcuttur. Sigara ve alkolün damarları etkilediği ve bu şekilde zararlı olduğu bilinmektedir.


Sedef 21 5 Nisan 2008 02:03

Alzheimer’a karşı bir fincan kahve

http://www.hurriyet.com.tr/_np/1990/5311990.jpg Yağlı yiyeceklerin beyine vereceği hasarı "kafein" önleyebilir ve günde bir fincan kahve içerek Alzheimer’dan korunabilirsiniz.

Kuzey Dakota Üniversitesi araştırmacıları, kan yoluyla beyine zararlı maddelerin geçmesini engelleyen doğal bir mekanizma olan "beyin-kan bariyeri" üzerinde kafeinin etkilerini incelediler. Yüksek kolesterollü besinlerle beslenen tavşanlara günde 3 miligram kafein verildi. Bu, bir insanın günde bir fincan kahve içmesine eşit. 12 hafta sonra kafein alan tavşanların beyin-kan bariyerinin gözle görülür derecede sağlam olduğu görüldü. Böylece kafeinin kolesterolün beyindeki yıkıcı etkisini engellediği anlaşıldı.


drzombie 5 Nisan 2008 20:12

GLOKOM


Glokom, göz içi basıncı yüksekliği, görme alanı ve görme sinirinde kalıcı hasarlara yol açan, giderek görme keskinliğini azaltan bir hastalıktır. Tüm dünyada körlüğün önde gelen nedenlerinden biridir. Her yaşta görülebilir.
Glokom ve Göz içi Basıncı İlişkisi
Göz, ön ve arka segment olarak iki bölümden oluşur. Bu iki bölümü birbirinden ayıran yapı lenstir. Ön segment de yine ön ve arka kamara olarak iki bölümden oluşur. Bu iki bölümü ise iris dediğimiz gözün renkli tabakası ayırır. Ön kamarayı önde kornea sınırlar. Bu bölüm aköz denilen bir sıvı ile doludur. Aköz sıvısı lensin bağlantı noktalarının yakınındaki silier cisimden salgılanır, lensin ön yüzeyinden akarak ön kamaraya gelir. Burada lens ve korneanın beslenmesini sağlar. Ayrıca gözün şeklini oluşturacak basıncı meydana getirir. Bu basınca göz içi basıncı (GİB) denir. Görmenin korunması için bu basıncın belli sınırlar içinde korunması şarttır.

İnsanların çoğunda GİB 14-16 mmHg civarındadır, 10-21 mmHg değerleri normal kabul edilir, 22 ve üzerindeki değerler şüpheli veya anormaldir.
Silier cisimden salınan aköz sıvısı göz bebeğinden ön tarafa gelip iris ile korneanın birleşim yerindeki açıda trabeküler ağ denilen yapıdan süzülür. Devamlı bir döngüsü vardır. Bu döngü, göz bebeğinden geçiş esnasında ya da trabeküler ağ ve sonrasında engellenecek olursa GİB yükselmeye başlar. Artan basınç sağlam yapıya sahip gözü bir balon gibi patlatamaz. Bunun yerine en zayıf noktası olan görme sinirinin göze giriş yerine basınç yaparak sinir liflerini öldürür. Böylece kalıcı bir görme kaybı meydana gelir. Bu nedenle erken tanı ve tedavi önemlidir.

Glokom çeşitleri nelerdir?
Açık açılı glokom: En sık görülen glokom tipidir. Toplumun yaklaşık %1'inde ve daha çok 40 yaşın üzerinde görülür. Erken dönemde hiç bir belirti vermez. Göz içi basıncı yavaşça yükseldiği için belirtiler yavaş bir şekilde başlar, kornea başlangıçta bulanmaz, ağrı hissedilmez. Görme yavaş yavaş kaybedildiği için geç dönemlere kadar hasta bunun farkına varmayabilir. Görme kaybının farkına varıldığı zaman da hasar kalıcı hale gelmiştir.

Açık açılı glokomda, gözün drenaj bölgesi olan trabeküler ağda henüz tam çözemediğimiz bir direnç oluşturmaktadır. Bu, kronik bir hastalıktır. Kalıtsal olma ihtimali vardır. Günümüzde kesin tedavisi yoktur, fakat eldeki imkanlarla hastalığın ilerlemesi yavaşlatılabilir ya da durdurulabilir. İlaçların ömür boyu kullanılması gerekebilir.
Normal basınçlı glokom: Düşük basınçlı glokom olarak da bilinir. Normal GİB'na rağmen görme alanı kaybı ve görme siniri hasarı vardır. Bu kişilerde görme sinirinde bir dolaşım bozukluğu söz konusu olduğu için GİB'nın daha aşağılara çekilmesi gerekir.
Bir de bu durumun tam tersi vardır. GİB yüksek olmasına rağmen görme alanı kaybı ve görme siniri hasarı görülmez. Buna da göz hipertansiyonu denir ve tedavi gerektirmez. Ancak ileride glokoma dönüşebileceği için takip gerekir.
Açı kapanması glokomu: Kalıtsal olabilir ve aynı ailenin farklı bireylerinde aynı anda görülebilir. Asyalılarda ve hipermetroplarda daha sıktır. Bu kişilerde ön kamara normal kişilere göre daha sığdır. Kornea ve iris arasında trabeküler ağın bulunduğu açı dardır. Yaşlandıkça da lensin büyümesine bağlı olarak bu açı daha da daralır ve GİB yükselir.
Açı tamamen kapandığında ise akut glokom meydana gelir.
Akut glokomda GİB aniden yükselir. Hasta çok ağrı hisseder, hatta bulantı ve kusma olabilir. Göz kızarır, kornea bulanıklaşır. Hasta ışık çevresinde haleler görür ve görme azalır. Bu, acil bir durumdur. Tedavi geciktirilirse görüş kaybedilir. Trabeküler ağ sıkarlaşarak hastalık kronik hale geçebilir ve bu durumun tedavisi daha da zordur.

Çoğu atak karanlıkta veya stresli durumlarda meydana gelir. Zira bu durumlarda göz bebeği büyür ve açı daralır. Ayrıca göz bebeğini büyüten antidepresanlar, grip ilaçları, antihistaminikler ve bulantı ilaçları da gözde glokom krizini kolaylaştırabilir. Hafif olan ataklar ışıklı ortama geçmek veya uyumakla kendiliğinden yatışabilir. Çünkü bu durumlarda göz bebeği küçülür.
Akut atak, göz bebeğini küçülten ve aköz salgısını azaltan ilaçlarla durdurulabilir. GİB normal düzeyine indiğinde lazer iridotomi yapılması gerekir. Yani lazerle irise bir delik açılır. Böylece arka kamaradaki sıvı ön kamaraya kolayca geçebilir. Bu girişim damlayla göz uyuşturulduktan sonra yapılır ve birkaç dakika sürer. Diğer göze de tedbir amacıyla yapılabilir. Çünkü bir gözdeki açı dar olunca diğerinin de dar olma ihtimali yüksektir. Açının dar mı yoksa geniş mi olduğu gonioskopi ismi verilen bir teknikle anlaşılabilir.
Tüm açı kapanması glokomu olan kişilerde atak meydana gelmez. Bazılarında kronik açı kapanması glokomu meydana gelir ve bu durumda da belirtiler az olur. İris, drenaj bölgesini yavaşça kapatır ve skar oluşur. Skar dokusu epeyce ilerleyene kadar basınç yükselmeyebilir.
Pigmenter glokom: Bir açık açılı glokom şeklidir. Erkeklerde daha sık görülür. Genellikle 20-30 yaşlarında başlar. Miyoplarda daha sıktır. Bu kişilerde iris lense yakın olup hareketi esnasında göze renk veren pigment aköze dökülür ve trabeküler ağı tıkar. Böylece GİB yükselir.
Eksfoliasyon sendromu: İleri yaşlarda bazı kişilerde lens üzerinde saç kepeği gibi bir materyal birikir. İrisin hareketiyle bu materyal yerinden ayrılarak pigmentle birlikte drenaj kanallarını tıkar.
Neovasküler glokom: Çok ağır bir glokom şeklidir. Gözün sinir tabakasında şeker hastalığına bağlı tutulum, damar tıkanıklığı veya herhangi bir şekilde beslenmesini engelleyen bir durum olduğunda iriste anormal damarlar gelişir ve bunlar ilerleyerek açıyı örterler.
Yaralanma sonrası oluşan glokom: Göze darbe alınması, kimyasal yanıklar veya delici yaralanmalar akut veya kronik glokoma yol açabilir. Sebebi genellikle drenaj sisteminin bozulmasıyla ilgilidir. Bu nedenle göz yaralanması geçiren kişilerin belli aralıklarla kontrolden geçmesi gerekir.
Konjenital glokom: Doğuştan itibaren vardır. Birkaç ay içinde gözde belirgin bir büyüme, sulanma ve bulanıklaşma ile kendini belli eder. Erken cerrahi tedavi yapılmazsa körlükle sonlanır.
Kimler glokom riski taşır?
Öncelikle herkesin bu hastalık yönünden dikkatli olması ve düzenli kontrolden geçmesi gerekir. Fakat bazı kişiler normal topluma göre daha yüksek risk altındadırlar:
  • 40 yaşını geçenler,
  • Akrabalarında glokom bulunanlar,
  • GİB anormal şekilde yüksek seyredenler,
  • Şeker hastalığı,
  • Yüksek miyopi,
  • Uzun süreli kortizon kullanımı,
  • Göz yaralanması,
  • Yüksek kan basıncı,
  • Şiddetli kansızlık ve şok geçirilmiş olması.

Glokom nasıl tespit edilir?
Glokomun en iyi tespit yöntemi düzenli göz muayenelerinin yapılmasıdır. Göz doktoru bu hastalığı tespit etmek için aşağıdaki muayeneleri uygular:

GİB ölçümü: Günümüzde en yaygın kullanılan iki yöntem vardır. Bunlardan birinde göz damlayla uyuşturularak alet göze değdirilir. Diğerinde ise hava ile ölçüm yapıldığı için göze herhangi bir şey damlatılmaz.
Optik sinir hasarının değerlendirilmesi: Oftalmoskop denilen bir aletle göz bebeğinden direkt olarak görme siniri değerlendirilir. Bilgisayarlı yeni bazı alet ve yöntemlerle optik sinir hasarı ve sinir lifleri tabakasının kayıpları sayısal olarak da değerlendirilebilmektedir.
Görme alanı: Görme siniri hasarını fonksiyonel olarak gösterir. Günümüzde genellikle bilgisayarlı olanı tercih edilmektedir. Bu metotta çene yarım küre şeklindeki bir cihazın önüne yerleştirilir. Işık gördükçe hastadan düğmeye basması istenir. Testin sonunda bilgisayar görme alanını kağıda basarak verir.
Gözün drenaj açısının incelenmesi: Göze gonyolens denilen özel ayna ve mercek sistemleri uygulanarak değerlendirilir.
Glokom nasıl tedavi edilir?
Glokom tedavisindeki amaç hastalığın iyileştirilmesi değildir. Çünkü öyle bir tedavi yoktur. Amaç GİB'nın kontrol altına alınarak görme kaybının engellenmesidir. Bu amaçla göz damlaları, ağızdan alınan ilaçlar, lazer, ameliyatlar veya bunların birkaçı bir arada uygulanabilir:

Göz damlaları: GİB'nın kontrol altına alınabilmesi için damlaların doktorun önerdiği şekilde düzenli olarak kullanılması gerekir. İlacın gözdeki etkisini artırmak için uygulama sonrası bir süre gözleri kapamak iyi olur. Tüm göz damlaları içerdiği koruyucu maddeler nedeniyle gözde yanma ve batma hissi yapabilir, fakat bu hisler kısa sürer.
Ağızdan alınan ilaçlar: Bazen damlalar GİB'nı kontrol altına almaya yeterli olmayabilir. Damlalardan daha fazla yan etkiye sahip olan bu ilaçlar da aköz üretimini azaltarak etkili olurlar.
İlaç kullanımında önemli bir prensip olarak doktorlarınıza mutlaka bütün kullandığınız ilaçları ve sizde meydana getirdiği yan etkileri söylemeniz gerekir.
Lazer: İlaçlarla yeterli sonuç alınamadığında, ilaçlara uyum sağlanamadığında veya üstesinden gelinemeyen yan etkiler görüldüğünde cerrahiye müracaat edilir. Lazer cerrahisi normal cerrahiye geçmeden önce bir ara basamak oluşturur. En sık yapılan uygulama trabeküloplastidir. Bu girişim 15-20 dakika sürer, acısızdır ve ameliyathane şartları olmaksızın yapılabilir. Lazer, göze delik açmaz. Drenaj kanallarını gererek etki sağlar. Lazer cerrahisi sonrası GİB, bir-iki haftada düşeceği için ilaçlara devam edilebilir. İkinci bir uygulama şekli iridotomidir. Bu girişimle açı kapanması glokomu olan kişilerde irise bir delik açılarak göz sıvısının çıkışı kolaylaştırılır.
Cerrahi tedavi: En yaygın yapılan ameliyat trabekülektomidir. Trabeküler ağın bir kısmı çıkarılır. Böylece aközün dışa akımı kolaylaştırılmış olur. Ameliyat sonrası görme eski haline birkaç haftada döner, ama ameliyat öncesi kaybedilen görme kazanılmaz. Ayrıca hastaların bir kısmında katarakt gelişebilir.
Gerek lazer, gerekse normal cerrahi sonrası bazı hastalarda yine ilaç kullanımına devam etmek gerekebilir.
Sonuç
Glokom tedavisi, hasta ve doktordan oluşan ikili bir takımla yapılır. Göz doktoru glokom tedavisini planlar, fakat ilaçları düzenli olarak kullanmak hastanın sorumluluğundadır. Doktorun bilgisi olmadan ilaç düzeninin ve miktarının değiştirilmesi sakıncalıdır.

Glokom-Baş ağrısı ilişkisi
Baş ağrısı, en sık sağlık problemlerimizden biridir. Çoğu kimse baş ağrılarının ciddi bir problem olmadığını ve sıklıkla stres, yorgunluk gibi nedenlere bağlı olduğunu düşünür. Sıklıkla baş ağrısının, gözleri yoran uygunsuz gözlüklere veya göz problemlerine bağlı olduğunu düşünülür, fakat bu doğru değildir. Yani göz yorgunluğu ve görme problemleri baş ağrılarının ana sebeplerinden değildir. Baş ağrısı-göz ilişkisine değinmekte yarar vardır.

Baş ağrılarının sebepleri nelerdir?
Sık görülen baş ağrıları aşağıdaki gruplara ayrılabilir:
Gerilim-tipi baş ağrıları;
Migren;
Baş, göz, kulak, diş vs. hastalıkları
Gerilim-tipi baş ağrıları en sık görülen grubu oluşturur. Ağrı alın, şakak, boyun veya göz çevresi gibi alanlarda hissedilebilir. Gerilim-tipi baş ağrıları, iş veya ev hayatındaki bazı sıkıntılı durumlar sonucu meydana gelebilir. İlginç bir pozisyonda uyuma veya çalışma, uzun süreli yakın görüş gerektiren iş yapma, dişleri sıkma, uyku esnasında dişleri gıcırdatma ve aşırı sakız çiğneme de bu tip baş ağrılarına neden olabilir. Bunlar genellikle geçicidir ve basit bir ağrı kesici ile kolayca giderilir. Diğer taraftan devamlı ağrı kesici kullanmak da baş ağrılarını kötüleştirir.

Migren sık görülen bir baş ağrısıdır. Migren ağrısı, baş derisinin ve beyni çevreleyen zarın kan damarlarındaki bir reaksiyonla ilişkilidir, fakat migrenin gerçek sebebi henüz bilinmemektedir. Her on kişiden birinde migren görülür. Bazı kişilerde özellikle migrene eğilim vardır ve aynı ailede geçiş gösterebilir. Küçük çocuklarda bile migren olabilir.
Migren, farklı kişilerde farklı belirtiler verebilir. Migren baş ağrısı olan pek çok kimse yanlışlıkla sinüziti olduğuna inanmaktadır. Yaygın kanaatin aksine sinüs baş ağrıları sanıldığı kadar yaygın değildir.

Göz hastalığına bağlı baş ağrıları, genellikle hastalığın olduğu tarafta göz veya kaş bölgesinde hissedilirler. Bu baş ağrılarına genellikle başka belirtiler eşlik eder:
Görme bulanıklığı;
Işıkların çevresinde haleler;
Işığa aşırı duyarlılık.
Baş ağrıları, yüksek kan basıncına bağlı olarak meydana gelebilir. Uzun süren veya tekrarlayan baş ağrıları olduğunda kan basıncını ölçmekte fayda vardır. Buna karşın kan basıncı yüksek seyredipte başı ağrımayan pek çok kişi de mevcuttur.
Beyin tümörü veya hastalığına bağlı baş ağrısı nadirdir.

Göz yorgunluğuna bağlı baş ağrısı olur mu?
Uzun süreli gözlerin kullanımı her türlü baş ağrısını artırır, fakat göz yorgunluğuna bağlı baş ağrısı ancak gözlerin çok uzun süre kullanımından sonra ortaya çıkar. Baş ağrıları sıklıkla gözde problem var gibi belirti verdiği için kronik baş ağrısı çeken kişiler bir göz muayenesinden geçmeyi tercih ederler. Göz ağrılarının nadiren göz hastalığı veya gözlüğe ihtiyaçtan kaynaklanmasına rağmen göz doktoru da baş ağrısının sebebini bulma konusunda yardımcı olabilir.

Göz hastalığı varsa tanısı konur ve göz doktorunuz tarafından tedavisi planlanır. Baş ağrısının sık olmayan bir sebebi varsa daha ileri tetkik ve uygun uzmana sevk gerekebilir.
Baş ağrısı yaygın bir problem olduğu için, kronik ve tekrarlayan baş ağrısı olduğunda detaylı bir muayeneden geçirilmeniz önerilir. Bazı olgularda göz muayenesi olmak da gerekebilir. Baş ağrısı olduğunda glokomdan fazla şüphelenilmez, çünkü ani yükselen göz içi basıncı daha çok gözde ağrı yapar.


Demir YumruK 5 Nisan 2008 21:26

Karides mucizesi!

Deniz ürünleri kolesterol ve yağ açısından genelde tedbirli davrandığımız ve tüketim miktarını biraz sınırladığımız gruptur. Ancak...

4 Nisan 2008 Cuma(milliyet.sağlık)

Balık restoranlarına gidildiğinde eğer sağlığınız için dikkatli ve formuna özen gösteren gruptaysanız genel davranış balık dışında kalan diğer deniz ürünlerini temkinli tüketmek olur. Deniz ürünlerinden balık, tüm sağlıkçıların gözdesidir. Mutlaka her hafta 2 - 3 kez tüketilmesi önerilir. Deniz ürünleri ise kolesterol ve yağ açısından genelde tedbirli davrandığımız ve tüketim miktarını biraz sınırladığımız gruptur. Karides deniz ürünleri içinde en sevilenlerden biridir. Güveçte karides, ızgara karides, karides salatası gibi birbirinden lezzetli ve özel pişirme şekilleriyle çıkar karşımıza. Karidesin besin öğelerine baktığımızda, iyi bir protein, selenyum ve B12 kaynağı olarak yüz güldürücüdür. Düşük yağlı ve düşük kalorili denilebilir ancak yüksek kolesterol içerir. Proteine alternatif Karides hayvansal proteine lezzetli bir alternatiftir 100 - 120 gram karides yaklaşık 23.7 gram protein (günlük ihtiyacın yüzde 30 - 40ı) sağlarken sadece 112 kalori enerji verir ve bir gramdan az yağ içerir. Vitamin ve mineral zengini Karides ayrıca D vitamini ve B12 vitamini için de harika bir kaynaktır. Sadece 100 - 120 gram karides yiyerek günlük B12 vitamini ihtiyacınızın yüzde 28.2sini almış oluyorsunuz. B12 vitamini, damar duvarlarına doğrudan hasar veren ve kardiyovasküler hastalıklar için önemli bir risk faktörü olarak görülen homosistein seviyesini düşük tutmak için gereklidir. Bunlara ek olarak karidesler omega 3 yağ asitleri için de iyi bir kaynak. Karidesin yine 100 -120 gramı günlük selenyum ihtiyacının yüzde 64.2sini karşılıyor. Araştırmalar selenyum ile kanser arasında ters bir korelasyon olduğunu gösteriyor yani selenyum kansere karşı koruyucu. Birçok kişinin kafası karidesin yağ ve kolesterol içeriği ile ilgili karışık olabilir. Karides oldukça az total yağ içeriyor ancak kolesterolü maalesef yüksek. 100 gram veya yaklaşık 12 adet haşlanmış karideste 200 miligram kadar kolesterol var. Bu sebeple bazı kişiler yüksek kolesterol içeriği nedeniyle karides yemekten kaçınırlar. Ancak karides ve kandaki kolesterol seviyesini konu alan araştırmalar, karidesi hayatınızdan tamamen çıkarmanın gereksiz olduğunu gösteriyor. Kolesterole etkisi Yapılan bir araştırmaya göre her gün 300 gram karides yiyen kişilerde LDL (kötü kolesterol) seviyesi yüzde 7 yükselirken, HDL (iyi kolesterol) seviyesinin yüzde 12 arttığı görüldü. Trigliserid (kan yağı) seviyeleri ise yüzde 13 düştü.
Özetle karides seviyorsanız ogün yoğun kolesterol içeren diğer hayvansal gıdaları aynı öğünde tüketmeyin. Et, süt, peynir ve yoğurdun yağsız olanlarını tüketin. Özellikle aynı öğünde hayvansal yağ tüketmeyin. Pişirme yöntemi olarak da tereyağlı karides tercih etmeyin. Sebzeli, fırınlanmış veya haşlanıp salataya eklenmiş veya ızgara şeklinde tüketmeye özen gösterin. Yanında bol yeşillik tüketin. Tam buğday ekmeğini evden eksik etmeyin 1. Tam buğday ekmeği buğday tanesinin kaba kepek ve özünü de birlikte içeren integral (tam) undan üretilir.
2. Beyaz una kepek katılarak yapılmış ekmekler tam buğday ekmeği kadar besin değerine sahip değildir.
3. Buğday özü içerdiğinden çeşitli B vitaminleri ve normal kepekli ekmeklerde bulunmayan antioksidan E vitamini ve elzem doymamış yağları doğal olarak içerir.
4. Antioksidan değeri yüksektir. Kalp damar hastalıkları, kanser, katarakt, romatizma ve bazı alerjilerin oluşumunu yavaşlatır. Bu hastalıklar oluşmuşsa tedavisini kolaylaştırır.
5. Kan şekerini hızlı yükseltmez. Şeker hastalığını kontrol altında tutmaya, kan basıncını, kolesterolün yükselmesini önlemeye, kabızlığı gidermede, bağışıklık sistemini güçlendirmede yardımcıdır.
6. Tokluk hissi verir, tokluğun süresini uzatır.
7. Özellikle E ve B grubu vitaminleri, kalsiyum, demir, çinko gibi pek çok elzem minerali içerir.
8. Alınan kaloriyle orantılı protein sağlar. Kurubaklagillerle yenildiği takdirde kolesterol ve doymuş (katı) yağ almaksızın protein kalitesini yükseltir.
9. Fazla kilolardan kurtulma ve kaybedilen kiloyu korumada yardımcıdır.
10. Kalorisi beyaz ekmekten daha düşüktür.
11. Çiğneme ve sindirim sırasında daha fazla kalori yakar.


drzombie 6 Nisan 2008 00:44

BAŞ DÖNMESİ
Baş dönmesi, boşluktaki yönelim değişikliği hissinden kaynaklanan nörolojik şikayete vertigo denir. Hareket halüsinasyonu olarak da betimlenebilen vertigo, tipik olarak dönme ve rotasyon şeklinde oluşur. Tüm hasta guruplarında sıkça görülebilir ve erkeklere oranla kadınlarda daha sık gözlenir. Vertigonun toplumda görülme sıklığı yaşla artmaktadır.
A) Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo (BPPV): Baş dönmesinin en sık sebeplerindendir. İç kulağın posterior semisirkuler kanalın uzun koluna, serbestçe hareket eden kalsiyum karbonat kristallerinin girmesi sonucu ortaya çıkan bir rahatsızlıktır.Kanal, pozisyonel değişikliklere aşırı duyarlı hale gelir ve pozisyon değişikliği vertigo ile sonuçlanır. Kafa travmasının sık bir sekelidir.

BPPV'nin başlangıcı anidir ve birkaç dakika sürer ancak tekrarlayabilir. Yatakta dönme veya başı arkaya çevirme gibi başın belirli pozisyonlarını hemen takiben görülen vertigo atakları görülür.
B) Meniere Hastalığı: İç kulağın, sıvı birikimine bağlı (sıvı miktarında artış), vertigo ile sonuçlanan bir hastalığıdır. Dalgalanan işitme seviyeleri (özellikle de düşük frekanslarda) ile birlikte vertigo atakları oluşur. Hastalık ilerledikçe kalıcı sağırlık ve kulak çınlaması (çınlama, vızıltı, uğultu, ıslık) gelişebilir, her atak ile sağırlık daha da kötüleşir. Kulakta dolgunluk, bulantı ve kusma, ani düşmeler görülebilir. Ataklar tekrarlama eğiliminde olsa da tedavi altında birkaç yıl içinde kararlı hale gelir ve tamamen kaybolabilir.
C) Vestibüler Nörit (Akut Periferal Vestibülopati): Şiddetli bir şekilde birkaç gün süren ve daha düşük şiddette haftalarca devam edebilen, uzamış tek vertigo atağı şeklindedir. Bir ailede birkaç üyeyi etkileyebilir ve çoğunlukla baharda ve yazın erken dönemlerinde görülür.

D) Serebellar Vertigo: Serebellumun, dengesizlik ve baş dönmesi ile sonuçlanan inmesidir (inme şeklinde vertigo.) Ani başlangıçlı baş dönmesi, yürüyüş bozukluğu, mesafe yargısında bozulma, baş ağrısı, bulantı ve kusma görülür. Beyin sapında kompresyon gelişirse akli durumda hızla kötüleşme görülebilir, bu kompresyona bağlı ölüm gelişebilir.

E) Vertigonun Diğer Sebepleri:
1) MigrenMigren hastalarının yaklaşık %25'inde vertigo görülmektedir. Vertigo atakları, baş ağrısı öncesinde veya sırasında ya da bundan bağımsız olarak ortaya çıkar.

2) Vertebrobaziller Yetmezlik: Herhangi bir tetikleyici etken olmadan aniden başlar, birkaç dakika sürer ve yine aniden sona erer. Görme kaybı, çift görme, konuşma bozukluğu, güçsüzlük veya hissizlik gibi eşlik eden bulgular vardır.

3) Serebellopontin Köşe Tümörleri: Genellikle hafif baş dönmesi ve belirsiz bir dengesizlik hissine sebep olur. Tümör, beyin sapı veya serebelluma bası yapacak derecede büyümediği sürece hastalık ilerleme göstermez.

E) "Sersemlik Hissi" (Dizziness): Tüm nörolojik şikayetlerin en sık olanıdır ve sıklığı yaş ile artar. Bu terimin nasıl betimlendiği tespit edilmelidir. Genellikle sersemlik, baş dönmesi, zayıflık ya da bayılacakmış hissi anlamında kullanıldığı görülmektedir. Hasta tarafından vertigo veya dönme hissinin illüzyonlarından farklı olarak sallanma hissine benzetilmektedir. Oturur veya yatar pozisyondan hızla kalkma sonucu sallanır tarzda sersemlik ve gözde lekeler belirebilir. Hasta, hareketsizliğini sağladığı zaman içinde bulgular azalır.


ayhşim 6 Nisan 2008 12:14

Aspirin Kadınlarda Akciğer Kanseri Riskini Azaltıyor
 
Wayne State Üniversitesi Tıp Fakültesi Kanser Biyoloji Programı çerçevesinde yürütülen araştırmalar sonucu Aspirin’in en sık rastlanan ikinci kanser türü olan akciğer kanser riskini kadınlarda önemli ölçüde azalttığı sonucuna ulaşıldı.

Dr. Alison L. Van Dyke ve arkadaşları tarafından kadınlar üzerinde yürütülen çalışmada Aspirin ve NSAİİ’lerin(steroid olmayan antienflamatuvar ilaçlar) akciger kanseri üzerindeki etkisi araştırıldı. Uzmanlar çalışmada 587 kanserli ve 541 sağlıklı kadında düzenli Aspirin kullanımını gözlemledi. Araştırma sonuçlarına göre, erişkin tipi aspirin’i düzenli olarak uzun süre kullanan kadınlarda, akciğer kanseri gelişme riskinin önemli derecede azaldığı görüldü.

Yine araştırma sonuçlarına göre, Aspirin kullanma süresi uzadıkça, kanser risk oranının da azalma eğilimine girdiği de saptandı. Uzmanlar araştırma çerçevesinde düzenli Aspirin kullanımını en az bir ay süreyle gün aşırı bir tablet olarak olarak tanımlıyor.
Kanserden korunma ya da tedavi konusundaki yürütülen çalışmalarının önemli bir kısmı kanser hastalarında yüksek olarak bulunan COX (siklooksijenaz) enzimleri üzerinde yoğunlaşıyor. COX enzimleri tümör gelişimine yol açan prostaglandin E2 maddesini aktifleştiren bir etkiye sahip. Uzmanlar, COX enziminin baskılanması halinde prostaglandin E2’nin tümör gelişimine yol açan etkisinin de azaltılabileceğini düşünüyor. Araştırma sonuçlarına göre aspirin gibi steroid olmayan antienflamatuvar ilaçlar, COX enzimini inhibe ederek prostaglandin sentezini azaltıyor.

Uzmanlar Aspirin’in akciğer kanseri üzerindeki etkisinin tam olarak belirlenmesi için daha detaylı araştırmalara ihtiyaç duyulduğunu da belirtiyor.


drzombie 7 Nisan 2008 22:49

ALKOL GENÇLERDE HAFIZAYA ZARAR VERİYOR
Doktorlar, gençlerin aşırı alkol tüketerek hafızalarına yıllarca zarar verebilecekleri uyarısında bulundu. 12 yaşındaki çocukların bile alkolizm tedavisi gördüğü uyarıları yapıldığı bir zamanda, bilim adamları, alkol tüketen gençlerde 20li yaşlarına gelmeden önemli bozulmalar görüldüğünü ortaya koydu.

Aşırı alkol tüketmenin, beynin gelişmesindeki kritik aşamaya müdahale ettiği ve bu sorunun yaşla daha da kötüleştiği halihazırda biliniyor.

Araştırmacılardan Thomas Heffernan yaptığı açıklamada, gençlerde aşırı alkolün ve içki alemlerinin, beyinde günlük hafızayı destekleyen bölüme zarar verdiğine dair kanıt bulunduğunu söyledi.

Heffernan, bu gençlerin hafızalarına zarar vermekle kalmadıklarını, ayrıca bu durumun, gençlerin beyinleri gelişme safhasında olduğu sürece gelecek için de sorun oluşturacağını belirtti.

Northumbria ve Keele üniversiteleri tarafından denekler üzerinde yapılan bu araştırmanın sunumu, İngiliz Psikolojik Derneği konferansında yapıldı. Araştırmada incelenen deneklerin, beynin gelişme safhasında bulunduğu 17 ile 19 yaş arasında oldukları bildirildi.


firstlady 7 Nisan 2008 23:02

ALLERJİK RİNİT
Allerji Ne Demektir: Alerji vücuda giren ya da temas eden bir maddeye karşı vücudun kendine zarar verecek derecede reaksiyon göstermesidir. Bu reksiyonlar normal düzeyinde olursa vücudu korumak içindir. Ancak alerjik kişilerde reaksiyonlar zararlı olacak derecede fazladır. Burun bu tür alerjik reaksiyonlardan en fazla etkilenen organlardandır . Alerjinin genetik bir yatkınlığı vardır ve her yaşta başlayabilir. Allerjenin vücuda girmesinden 2-3 dakika sonra histamin adı verilen maddeler salgılanır. 15 dakika içinde maksimum seviyeye ulaşır. Alerji her zaman olabileceği gibi sadece belli mevsimlerde de görülebilir.
Rinit Ne Demektir : Burun içini döşeyen mukozanın her türlü iltihabına rinit denir. Eğer bu iltihaba alerjik faktörler neden olmuşsa buna alerjik rinit denir.
Neler Alerji Yapar: Alerji yapabilecek bilinen ya da bilinmeyen çok sayıda faktör vardır. En sık görülenler arasında toz, polenler, küf mantarları, bazı yiyecekler (süt, yumurta, çilek vs.), kimyasal maddeler, ev hayvanları sayılabilir.
Ne Gibi Belirtiler Yapar: Alerjinin KBB ile ilgili semptomları arasında en sık görülenler burun akıntısı, hapşırma, burun tıkanıklığı, kaşıntı, geniz akıntısı, boğazda gıcık, kronik öksürük, orta kulakta basınç problemleri sayılabilir. Alerjik kişilerde alerjik olmayan kişilere göre daha çok sinüzit, burunda et büyümesi (konka hipertrofisi veya polip), astım ve cilt reaksiyonları görülür.
Muayenede Ne Görülür: Alerjik rinitli hastaların muayenesinde burun akıntısı direk olarak görülebilir. Ayrıca burun içinde soluk renk, saydam salgı artışı, ödem(şiş), eğer varsa et büyümesi görülür. Burun içinin görüntüsü bazen hastanın şikayetlerinin dinlemeden bile teşhis koydurucudur. Ağız içinden bakıldığında geniz akıntısı ve farenjit görülebilir.
Ne Gibi Tetkikler Yapılır : Muayene sonrasında allerjiden şüphelenildiğinde en sık uygulanan tetkik deri testleridir. Ancak bu testlerin negatif çıkması hastada alerji olmadığını göstermez. Deri testlerinde çalışılmayan bir allerjene reaksiyon olma ihtimali veya bir allerjenin ciltten girdiğinde alerji yapmayıp solunumla girdiğinde alerji yapıyor olma ihtimalleri vardır. Deri testleri ile hangi maddeye ne kadar alerji olduğu öğrenilebilir. Bu testlerin dışında kanda İgE denilen bir maddenin miktarı ölçülebilir. Ayrıca cilt testlerine göre daha güvenilir ancak uygulaması zor ve pahalı bazı kan testleri de vardır.
Nasıl Teşhis Konur: Alerjik Rinit teşhisinde en önemli konu hastanın anlattıkları (anamnez) ve muayene bulgularıdır. Bu bulgulara göre alerji teşhisi düşünülüyorsa o hasta alerjik olarak kabul edilir. Deri testeleri ve diğer kan testleri allerjenin ne olduğunu anlmaya yöneliktir. Bu testler negatifte çıksa hastaya alerji tedavisi başlanır.
Nasıl Tedavi Edilir : Alerjik Rinit tedavisinde 3 ana kategori vardır.
1 -Allerjenden korunma
2- İlaç Tedavisi
3 -İmmünoterapi (Aşı Tedavisi)
Allerjenden korunma alerjik rinitin temel tedavi yöntemidir. Ancak bu genellikle mümkün değildir. Hem allerjenin tam olarak belirlenememesi, hem birden fazla maddeye alerji olması hem de allerjen belirlense bile hastanın bu maddeden uzak durmasının mümkün olmaması gibi faktörler tedaviyi zorlaştırır. Ancak yine de hastanın alabileceği bazı önlemler vardır.
- Tozlu ve dumanlı ortmalarda bulunmamak, eğer zorunlu ise maske takmak
- Isı ve nemim ayarlanması
- Polenlerin yoğun olduğu mevsimlerde mümkün olduğunca içeride olmak ve kapı pencerelerin kapalı tutulması
- Ev içinde mümkün olduğunca halı, kilim battaniye yerine deri, vinlex ve plastik eşyalar kullanılmalı
- Evde bitki ev hayvan bulundurulmamalı
- Özel hazırlanmış nevresim ve çarşaflar kullanılması eğer temin edilemiyorsa tüm çarşaf ve nevresimlerindüzenli olarak sıcak su ile yıkanması
- Elektrik süpürgesinin dışarıya toz vernmediğine dikkat edilmesi
- Tüylü oyuncaklardan uzak durulmalı
- Hasta hangi ortam ve durumlarda şikayetlerinin başladığını veya arttığını hissederse ona göre önlemini kendi almalı
İlaç Tedavisi olarak en sık kullanılan madde antihistaminiklerdir. Bu ilaçlar alerjik reaksiyonlarda rol oynayan histamini azaltmaya yöneliktir. Genellikle de çok faydalıdırlar. Allerjene maruz kalmadan önce kullanıldığında daha faydalıdırlar. Özellikle kaşıntı, akıntı ve hapşırma üzerine etkilidirler. Ancak hangi antihistaminiğin hastaya daha faydalı olacağı biraz deneme yanılma yoluyla belirlenir. Artık etkisi azalmaya başlarsa da başka bir antihistaminikle değiştirilmelidir. Bu ilaçların en önemli yan etkisi uyku hali, ağız kuruluğu, çarpıntı, idrar zorluğu, göz içi basıncının artmasıdır. Ancak son kuşak antihistaminiklerde bu yan etkiler oldukça azalmıştır.
Antihistaminklerden sonra faydasının en çok olduğuna inandığım ilaç kortikosteroidlerdir (kortizon). Bu ilaçlar ağızdan ya da kalçadan uygulandığında etkisi daha fazladır ancak yan etkilkeri de dah afzladır. Bu nenle burun spreyi olarak kullanılırlar. Burun spreyi olarak kullanıldığında yan etkisi çok azdır ve etkinliği iyidir.
Ayrıca dekonjestan denilen burun spreyleri ve kromolin adı verilen ve alerjik reaksiyonları önleyen ilçalar da vardır.
İmmünoterapi (aşı tedavisi) hastanın alerjik olduğu maddeyi düşük dozdan başlayarak artacak şekilde hastanın vücuduna verme tedavisidir. Bu şekilde vücut bu maddeyi tanıyarak alerjik reaksiyon göstermememsi prensibine dayanır. Ancak her zaman iyi sonuç vermez. Başlangıçta haftada bir olmak üzere senelerce aşı olmayı gerektirir. Bazen iyi sonuçlar alınmasına rağmen her zaman önerilmez.
Hangi Durumlarda Ameliyat Gerekir: Alerjiye bağlı et büyümeleri ve sinüzitin kronikleşmesi ilaç tedavilerinin başarısını olumsuz etkiler ve bu durumlarda ameliyat gerekebilir.


drzombie 7 Nisan 2008 23:06

SICAK TUTAN YİYECEKLER
İnsanlarda vücut sıcaklığı dış sıcaklığa aksi olarak değişmektedir. Dış sıcaklık ne kadar azalırsa bedende oksidonyonlar o kadar hızlanır. Bunun neticesi olarak ısı oluşumu o kadar artar.Yalnız soğukta karaciğerde oksidonyonlar artar ve sıcaklık birkaç derece yükselir.Soğuk havalarda sıcak şeyler içmek ve iyi giyinmek suretiyle fiziksel olarak ısı kaybını önleyebiliriz.

Doğan Sağlık Grubu Diyetisyeni Emine Sezen; “Yağlar en fazla enerji veren besin öğesidir. Eşit miktarlardaki karbonhidrat ve proteinlerin iki katından fazla enerji verir. Böylece vücut en ekonomik şekilde enerji gereksinimini yağlardan karşılayabilir. Devamlı yağ tabakası ise vücut ısısının kaybını önler.Karbonhidrat ise karaciğerde glikojen olarak depolanır.İhtiyaç duyulduğu anda glikoz formuna dönecek enerji ihtiyacımız karşılanır.Tüm bu bilgiler ışığında kişi duyarlı beslenmeli,tüm besin gruplarından almalı,enerji versin diye tek tip beslenme yapmamalıdır.” dedi.

Bu bölümden soğuk iklimlerde fazla yağ alınması fizyolojik bir ihtiyaca cevaptır. Bunun yanı sıra karbonhidratlarda enerji veren kaynaklardandır. Bütün bu nedenle kişiler ihtiyacı olan kaloriyi yalnız yağ veya yalnız karbonhidrat tüketerek değil dengeli bir şekilde yani;

Günlük kalori ihtiyacının -

% 50-60 karbonhidrat
% 15-20 prot
% 25-30 yağdan
gelecek şekilde beslenmesi en doğru yoldur. Bunları temin ederken de tüm besin gruplarını gün içinde mutlaka tüketmek gerekmektedir.

Bunlar;

Süt veya yoğurt

Et grubu ( et, yumurta, peynir)

Ekmek grubu ( çorba, makarna, pilav, kuru baklagiller)

Sebze grubu.

Meyve grubu.

Yağ grubu.

Şeker grubu olarak 7 grubun hepsinden almak gereklidir.

Eğer kişi dengesiz beslenirse vücut direnci düşecek ve enfeksiyonlara yakalanma riski artacaktır. Enfeksiyonlar vücut doku ve sıvılardaki C vitamini miktarını azaltmaktadır. Yeşil sebzeler, turunçgiller, çilek, domates, kuşburnu, C vitamini açısından zengindir. Yine maydanoz C vitamini a.ısından çok zengin olmakla birlikte çok az tüketildiği için günlük diyete fazla bir katkısı olmaz. Bunun yanında doğru yöntemle pişirilmiş patates, her mevsim, her yerde bulunduğu ve fazla miktarda kullanıldığı için C vitamini ihtiyacınızı meyve suyu yerine meyvenin kendisini posası ile birlikte almak daha yararlıdır.

ÖRNEK MENÜ

Sabah

Ihlamur

Peynir

Pekmez+zeytinyağı+domates+salatalık

Ekmek

Ara öğün

Ilık süt

Öğle

Et yemeği

Yoğurt

Ekmek

İkindi

Bir porsiyon hamur tatlısı

Yoğurt

Ekmek

Akşam

Çorba

Sebze yemeği

Ekmek

Yatmadan önce

Süt

Meyve


Sedef 21 8 Nisan 2008 02:20

Çok antibiyotik tüketiyoruz

http://www.hurriyet.com.tr/_np/9494/5289494.jpg Türkiye'de, geçen yıl yüzde 16.2'lik oranla en fazla tüketilen ilaç grubunun antibiyotikler olduğu bildirildi.

İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) verilerinden derlediği bilgiye göre, 2007 yılında, Türkiye'de reçeteli ilaç pazarında 11 milyar YTL (6,2 milyar avro) değerinde 1.3 milyar kutu ilaç satışı gerçekleşti.

Pazar, bir önceki yıla göre tutar olarak yüzde 17, kutu olarak da yüzde 10 büyüme kaydetti. 2007 yılında pazara yeni giren ilaçların yarattığı genişleme ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesiyle ilaca erişimin artması, büyümeyi sağlayan temel etkenler arasında gösteriliyor.

2006 yılında 3,01 milyar dolar değerinde gerçekleşen ithalat, geçen yıl yüzde 16 oranında artarak, 3,52 milyar dolara ulaştı. İki yıl önce 311 milyon dolar değerindeki ihracat ise 2007 yılında yüzde 14 artarak, 357 milyon dolara yükseldi. 2006 yılında yüzde 10,3 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 10,1 olarak gerçekleşti.

EN ÇOK TÜKETİLEN İLAÇ GRUPLARI

Pazarda, tutar ölçeğinde ilk 5 tedavi grubu sıralamasında bir önceki yıla göre bir değişiklik yaşanmamakla birlikte, onkoloji ilaçlarının tüketiminde önemli bir artış yaşandı. Tedavi gruplarına göre 2006'da en fazla tüketilen ilaçlar arasında ilk 5'e giremeyen onkoloji ilaçları, yüzde 7.8'lik payla geçen yıl 4. sıraya yerleşti.

Ülkedeki pazar payı 2003'te yüzde 19.9, 2006 yılındaki payı ise yüzde 16.7 olan antibiyotikler, pazar payında düşüş yaşanmasına rağmen geçen yıl da yüzde 16.2'lik oranla en fazla tüketilen ilaç grubu olma özelliğini korudu.

Antibiyotikleri, yüzde 12.8'le kalp ve damar, yüzde 8.5'le romatizma, yüzde 7.8'le onkoloji ve yüzde 7.1'le sinir sistemi ilaçları takip etti.


drzombie 8 Nisan 2008 17:25

GÜNE ZİNDE BAŞLAMAK İÇİN
Güne zinde başlamak için en etkili yol, karbonhidrat açısından zengin bir kahvaltı ve sabah sporu. Sabah kalktığınızda önce güzel ama hafif bir kahvaltı yapın. Enerjinizi tekrar kazanmak için önce sağlıklı bir şeyler yiyin. Aksi takdirde vücudunuz, yağ depolarına saldıracaktır. Dolayısıyla kahvaltı yapmadan egzersize başlayan, hele bir de işe gitmeye kalkışan kişiler bütün bir gün boyunca istediği başarıyı elde edemez. İşinize konsantre olmada zorlanmamak ve daha zinde bir gün geçirmek için güzel bir kahvaltıdan ve egzersizden daha kolay ne olabilir ki?
Uzmanların belirttiğine göre, en ideal kahvaltı, karbonhidrat açısından zengini olanı. Örneğin mısır gevreği, yulaf, meyve veya kepek ekmeğiyle yapılmış bir sandviç yiyebilirsiniz. Bu arada yeterince sıvı tüketmeyi de unutmayın. Gerçi bilimsel olarak sebebi açıklanamasa da, sabahları su ihtiyacımız, günün diğer saatleri kadar fazla olmuyor. Ancak vücut, sabahları beyne, suya ihtiyaç duyduğu sinyalini göndermediği için yeterince sıvı tüketmiyoruz. 'Sıvı'dan kastımız sadece kahve veya çay değil. Ayılmak için bir bardak çaya ya da bir fincan kahveye hayır demeyiz, ama tüm sıvı ihtiyacınızı da bunlardan karşılamaya kalkmayın. Bu tür içecekler yerine meyve suları ya da soda için. Bitkisel çaylar da uzmanların önerdiği içecekler arasında yer alıyor.

Uzmanlar, sabahları yapılacak egzersizlerin de, kalp ve dolaşım sistemini aktive ederken metabolizmayı da güçlendirdiğini bildiriyor. Uzmanlar ayrıca, egzersiz yapmanın, günün zorluklarına karşı daha da hazırlıklı olmayı sağladığını kaydediyor.

Özellikle uyuşukluktan ya da çok yatmaktan dolayı oluşan sırt ağrılarından şikayetçi olanların, sabah jimnastiğiyle daha dinamik olacağını ve şikayetlerinden kurtulacaklarını vurgulayan uzmanlar, "Çünkü sabah jimnastiği aynı zamanda kas ve eklemleri de harekete geçiriyor" diyorlar.


Demir YumruK 8 Nisan 2008 18:26

Temizlik hastası mısınız?

Temizlik hastalığının bireyin günlük hayattaki iletişimini olumsuz yönde etkilediği, hayatını büyük ölçüde zorlaştırdığı, tedavi edilmediği takdirde ise ciddi sorunlar oluşturduğu vurgulanıyor.

8 Nisan 2008 Salı(Milliyet.saglık)

VKV Amerikan Hastanesi Psikiyatri Bölümü uzmanlarından Dr. İsmet Bora, temizlik hastalığının bireyin günlük hayattaki iletişimini olumsuz yönde etkilediğini, hayatını büyük ölçüde zorlaştırdığını, tedavi edilmediği takdirde ise ciddi sorunlar oluşturduğunu vurguluyor. Psikiyatrik bir hastalık olan temizlik hastalığı, kişiye sürekli rahatsızlık vererek gündelik hayatının akışını büyük ölçüde etkiliyor. Dr. İsmet Bora, temizlik hastalığının obsesif-kompulsif hastalığının alt türü olduğunu belirterek, tedavi edilmediği takdirde hastalığın kişiye ciddi rahatsızlıklar verebileceğini belirtiyor. Kendilerini kirlenmiş hissediyorlar Temizlik hastalığı olan kişilerin kirli nesnelere dokunduklarında ellerini yıkama mecburiyeti hissettiklerini ve kirlenmiş olma fikrinin çok kişisel olduğunu vurgulayan Dr. İsmet Bora, temizlik hastalığı konusunda şunları söylüyor; Kişi kafasına takılan temizleme ritüellerini tamamlamadan anksiyeteleri yatışmaz ve rahatlamaz. Dolayısıyla elini yıkama, evini, eşyalarını temizleme zorunluluğu; tekrarlayan, çok zaman alan, sinir bozan, kişiyi yoran, hırpalayan ve kişinin birlikte yaşadığı insanlarla ilişkilerini de olumsuz yönde etkileyen sorunlar haline gelebilir. Dr. İsmet Bora, obsesif-kompulsif bozuklukları arasında temizliğin yanı sıra;
Her şeyi eksik ya da yanlış yapıp yapmadığını kontrol etme,
Simetri ve düzene koyma,
Gereksiz eşyalarını atmayıp biriktirme,
Bir hata yapmış olma ve günah işleme düşünceleriyle sürekli aynı konuları sorup anlatma ve
Dua etme biçimlerinin de bulunduğuna dikkat çekiyor. El yıkaması önleniyor
Hastalığın tedavi edilebildiğini ifade eden Dr. İsmet Bora öncelikle anlamsız, yersiz ve saçma gelen takıntılar ile bunlara eşlik eden davranışlarının ağır bir ruhsal hastalığa yol açmayacağının hastaya anlatılması gerektiğini vurguluyor.
Tedavide iki yıl sürebilecek yüksek dozlarda antidepresan kullanılması gerektiğini belirten Dr. İsmet Bora, ayrıca davranışçı tedavilerin de uygulanmasını öngörüyor.
Dr. İsmet Bora, maruz bırakma (hastayı kirli olduğunu düşündüğü bir nesne ile temas ettirme) ve tepkiyi engelleme (elini yıkamayı önleme) olarak tanımlanabilecek bu davranışçı tedavilerin uygulanmasıyla hastanın aşama aşama kaygılarının üstesinden gelebileceğine dikkat çekiyor.


Sedef 21 9 Nisan 2008 01:32

Terleme kâbusuna son!



Zeynep GÜÇLÜCAN

http://www.hurriyet.com.tr/_np/9105/5259105.jpg
Yaşamınızı olumsuz yönde etkileyen koltuk altı terlemesinden yarım saat içinde kurtulabilirsiniz…

Sosyal ve özel yaşamınızı olumsuz yönde etkileyen terleme sorunu artık çözümsüz değil. Lokal anestezi altında yarım saatte, hatta bir öğle tatilinde bile kolayca uygulanabilecek bir yöntemle sorundan ömür boyu kurtulmak mümkün. Hem de acı çekmeden…
Profesör Dr. Erol Kışlaoğlu, sorunu kökten çözecek bir yöntemin artık uygulanabildiğini açıkladı.
Öğle tatilinde bile kurtulabilirsiniz
Prof. Erol Kışlaoğlu, bu tekniğin, lokal anestezi altında yarım saat içinde, hatta bir öğle tatilinde bile kolayca uygulanabilecek bir yöntem olduğunu söyledi. Prof. Dr. Kışlaoğlu, yöntemin, esas olarak özel bir liposuction aleti ile koltuk altındaki ter bezlerinin alınmasına dayandığını belirtti.
Kışlaoğlu, koltuk altı bölgesinin, kola giden ana damar ve sinirlerin bulunduğu bir bölge olduğu için bu operasyonun mutlaka plastik cerrahi uzmanı ve bu konuda ayrıca eğitim görmüş uzmanlar tarafından yapılması gerektiğinin altını çiziyor. Bu işlemin, bir liposuction olmadığını ve normal liposuction aletleriyle yapılamayacağını da belirten Prof. Kışlaoğlu, bu işlem için özel olarak tasarlanmış liposuction aletlerinin kullanılması gerektiğini ifade etti.
MERAK EDİLEN SORULAR:
* Koltuk altındaki ter bezlerini nasıl emiyorsunuz?
İşlem hem emen, hem de kazıyan özel bir liposuction aleti ile yapılıyor.

* İşlem anestezi altında mı yapılıyor?
Bu yeni teknik lokal anestezi altında yarım saat içinde, hatta bir öğle tatilinde bile kolayca uygulanabilecek bir yöntemdir. Hasta dilerse genel anestezi ile de uygulanabilir.

* Bütün ter bezleri alınıyor mu?
Amaç aşırı terlemeyi engellemek olduğu için tamamını almıyor bir miktar bırakıyoruz.

* Operasyondan sonra kişi koltuk altından hiç mi terlemiyor?
Çok az terler, aşırı terleme ortadan kalkar.

* Kalıcı bir işlem mi? Tekrarlanması gerekiyor mu?
Kalıcı bir işlemdir. Tekrarı gerekmez, fakat bazı durumlarda ilk operasyon yeterli gelmezse ikinci uygulanır.


* Ter bezlerinin alınması ileride soruna yol açmaz mı?
Hiçbir soruna yol açmaz, çünkü tamamı alınmıyor yalnızca aşırı terleme engelleniyor.

* Kaç yaşın üstündekilere yapıyorsunuz?
16 yaşından itibaren herkese uygulanabilir.

* Kimlere yapılamaz?
Herkese uygulanabilir.


drzombie 9 Nisan 2008 22:40

İDEAL UYKU 7 SAAT

MONTREAL - Kanada’nın Quebec eyaletindeki Laval Üniversitesi profesörlerinden Jean-Philippe Chaput’nun Amerikan Uyku Hekimliği Akademisi Dergisi’nde yayımlanan bilimsel araştırmasının sonuçları uyku konusunda yeni açılımlar getirdi
Uykunun insan hayatı üzerindeki etkileri ile ilgili olarak 7 yıla yakın süre yaşları 21 ila 64 arasında değişen 276 kişi üzerinde araştırmalar yapan Jean-Philippe Chaput, 6 yıl boyunca 7 saatten az uyuyan deneklerin 1.8 kilogram ve 7 saatten fazla uyuyan hastalarının da 1.4 kilogram şişmanladıklarını tespit ettiğini açıkladı.
Jean-Philippe Chaput, günlük 7 saat uyuyan hastalarında ise kilo kaybı ya da kazanımı olmadığını belirttiği araştırma sonuçlarında, çok az ya da çok fazla uyumanın hormon dengesini değiştirdiğini ve aşırı iştahı tetiklediğini kaydetti.
Chaput, 7 saatten az ya da çok uyumanın obezite denilen şişmanlık hastalığına da neden olduğunu belirterek, özellikle günlük 5 saat uyuyanların midelerinde acıkma hissine sebep olan “grelin hormonunun” aşırı salgılandığının saptandığını, bunun da vücutta aşırı yağlanma ve kilo almaya yol açtığını vurguladı.


drzombie 15 Nisan 2008 20:10

NİKOTİN

Nikotin, tütün bitkisinden elde edilen bir alkaloiddir. Sigarada %1-2 oranında bulunan ve sigara içme alış­kanlığını oluşturan bir bağımlılık yapan bir maddedir. Sinir sisteminde sempatik gangliyonlarda iletiyi sağlayan nikotinin sinirleri uyarıcı, barsak hareketlerini artırıcı ve idrarı azal­tıcı etkileri vardır. Sigaranın kanser yapıcı olup olmadığı, uzun zaman araştırılmıştır. Fakat sigaranın bu etkisinin nikotinden daha çok yanmamış kısımlarda oluşan diğer kanserojen maddelerden oluştuğu tahmin edilmektedir. Nikotinin damarlarda daralma, kalpte çar­pıntı yapma, tansiyonda yükselme, kanın pıhtılaşmasını artırması kalp ve damar şikâyetleri olanlar için cok fazla zararlı bir bağımlılık olduğunu gösterir. Ayrıca pankreas salgısının mide asidini azaltıcı etkisine karşı geldiği için nikotin mide asidi fazla veya ülseri olan kimseler­de de zararlıdır.
Sigara tiryakileri mümkünse sigarayı bırakmalı hiç olmazsa nikotini düşük sigaralar içmelerini öneriyoruz.


MaRCeLLCaT 28 Nisan 2008 16:05

Şeker Kanseri Besliyor


Kanserin karbonhidratlar özellikle de şekerle beslendiğini söyleyen uzmanlar uyarıyor.

Karbonhidratlar bakımından zengin olan gıdaların, özellikle de şekerin kanseri beslediğine dikkat çeken Prof. Dr. Ahmet Aydın, "Hamur işleri ve tatlılardan kaçının. Bol bol çiğ sebze ve meyve tüketin" önerisinde bulundu.

CerrahpaŞa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın, karbonhidratlar bakımından zengin gıdaların, özellikle de şekerin kanseri beslediğine dikkat çekerek, un ve şekerden kaçınarak bol sebze ve meyve tüketilmesi uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Ahmet Aydın yaptığı açıklamada, kanser hücrelerinin sağlıklı hücrelerden farklı olarak oksijenli metabolizma yerine oksijensiz metabolizma sevdiğini belirtti. Aşırı şekerli gıdaların insülin direncine yani hiperinsülinizme yol açtığını, bunun da hücre üremesini kontrolsüz bir şekilde artırarak kansere neden olduğunu belirten Aydın, "Türkiye'de çocuğu da büyüğü de çılgınca şeker ve beyaz un tüketmekte. Bütün bunlar kanserin neden arttığını gözler önüne sermektedir. Kanseri sevmiyorsanız onu beslemeyin" dedi.

"Pişirme" işleminin besinlerdeki enzimleri ve vitaminleri yok etmesi nedeniyle kanserin çiğ yiyeceklerden çok, pişmiş yiyecekleri sevdiğini vurgulayan Aydın, beslenmede alınacak bazı tedbirlerle kanserlerin en az üçte iki oranında önlenebileceğini bildirdi.

Hamuru ve tatlıyı azalt, sebze meyveyi çoğalt

Un ve şekerden kaçınarak insülin direncini yenin.

Tatlandırıcı içeren 'light' hafif yiyecek ve içecek tüketmeyin.

Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin.

Bol taze sebze ve meyve tüketin.

Yeterli omega-3 alın, ayçiçeği, mısır, soya, pamuk ve margarin gibi yağları diyetinizden çıkartın. Zeytinyağı ve doğal hayvani yağları (tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı) yiyin.

Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza yiyin.

Günde iki diş sarımsak veya 1 baş kuru soğan tüketin.

Günde 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tozu tüketin.

Şekersiz yeşil ve siyah çay tüketin.

Stresten uzak durun.

İyi uyuyun.

Çevresel toksinlerden ve sigaradan uzak durun.

D vitamini düzeylerinizi yükseltmek için dengeli bir şekilde güneşlenin ya da D vitamini takviyesi alın.

Yeteri derecede egzersiz yapın.

Alkol kullanmayın.

İşlenmiş soya ürünü yemeyin.

Yemekleri geleneksel yöntemler (buğulama, buharda pişirme) ile pişirin. Turbo fırınlar da kullanılabilir.

Hızlı pişirme yöntemleri (mikrodalga gibi) besin kayıplarına yol açar; ayrıca kanserojen ihtiva eder.

Daha çok toprak (güveç), cam ya da kalaylı bakır kapları tercih edin. Emaye ve çelik tencere daha sonraki tercihlerdir.


--------------------


MaRCeLLCaT 28 Nisan 2008 16:06

PORTAKAL KOKUSU SAKİNLEŞTİRİYOR


Portakal kokusunun en gözü dönmüş insanı bile yatıştırabilecek kadar etkili bir sakinleştirici olduğu ortaya çıktı

Hollanda'nın en çok suç işlenen kenti olan Rotterrdam'da polisin işbirliğiyle yapılan deneyde, dört hafta boyunca çoğu uyuşturucu satıcısı olan ve aralarında sık sık kavga eden “azılı” suçluların tutulduğu hücreye havalandırmadan portakal kokusu verildi. Koku verildikten sonra suçluların sakinleştiği ve daha uyumlu oldukları gözlendi


MaRCeLLCaT 28 Nisan 2008 16:08

9 ADIMDA SAĞLIKLI DİŞLER


Ağız kokusu ve diş çürükleri olmadan yaşayabilirsiniz.. İşte 9 adımda ağız ve diş sağlığı...

Ağız kokusu ve diş çürükleri günlük hayatımızı zorlaştıran en önemli sağlık problemlerimiz arasındadır. Ancak hayatı doğrudan etkilemediği için gereken önem verilmemektedir. Plusdent Diş Kliniği’nden Diş Hekimi Mehmet Kazandı kişilerin farkında olmadan yaptıkları hatalardan kurtularak daha sağlıklı dişlere sahip olabileceklerini söylüyor ve bu hataları şöyle sıralıyor:



Sürekli kahve molası: Çoğunlukla ofis çalışanlarının sahip olduğu bütün gün kahve, çay vs içme ve atıştırma alışkanlığı, ağızda asit salgılayan bakterileri aktive ederek bu bakterilerin diş yüzeyinde yaşamasına ve dişleri çürütmesine neden olur. Plusdent Diş Kliniği’nden Diş Hekimi Mehmet Kazandı çay ve kahveyi şekersiz tüketilmesini ya da bu içeceklerin yerine süt ve süt ürünlerini tercih edilmesi gerektiğini ve yanında atıştırılan yiyeceklerden kaçınılması gerektiğini belirtiyor.

Sigara kullanımı: Sigara içmek ağız kuruluğundan, ağız kokusuna, dişlerin sararmasına ve hatta ağız kanserine kadar birçok hastalığa sebep olabilir. Sadece sağlıklı dişler için değil aynı zamanda sağlıklı bir yaşam için sigarayı bırakmak gerekir.

Diş ipinin önemi: Sadece diş fırçalamak dişlerin birbirine bakan diş ara yüzleri, kuron köprü ve implant restorasyonlarının altları ve ortodontik tedavisi gören kişilerin ağız temizliğinde tek başına yeterli değildir. Diş fırçasının ulaşamadığı diş araları diş ipi kullanılarak temizlenebilir. Diş ipi diş eti hastalıklarından korunmak için de ideal bir temizlik yöntemidir.

Ağız sağlığının en önemli bakımı dişleri fırçalamaktır. Dişler her yaşta, günde en az iki kez fırçalanmalıdır. Hekim tavsiyesiyle alınan diş fırçası 3 aylık periyotlarla yenilenmelidir. Yaygın olarak bilinenin aksine dişler fırçalanırken diş fırçası kuru olmalıdır, fırça ıslatılarak yapılan işlemde, fırça kılları yumuşadığı için temizlik tam olarak gerçekleşmemektedir. Ayrıca macunun içinde bulunan flor suyla temas ettiği zaman etkinliğini kaybeder.

Yemek dışında tüketilen tatlı: Birçok insan yemekten bir kaç saat sonra tatlı yemeği tercih eder. Ancak ana yemekten hemen sonra yenilen tatlı ana yemeğin bir parçasıdır ve çürümeye yol açan bakteriler hala çalışırken yenildiği için onları tekrar aktif hale getirmez, onun yerine aktivitelerini yemek saatleriyle sınırlandırmış olur. Bu nedenle tatlıların yemek öğünleri içerisinde tüketilmesi diş sağlığı için önemlidir.

Su ihtiyacı: Yemek yedikten sonra diş için yapılacak en iyi şey su veya süt içmektir. Yemekten sonra içilen bir bardak su, yemek parçalarını ağızdan uzaklaştırır ve ağızdaki asidik ortamı nötrler. Ayrıca süt içmek dişte kalsiyum oluşumuna neden olur.

Çiğnenemeyen tatlılara dikkat: Sakız, yapışkanlı tatlılar ve kuruyemiş ağzın içinde temizlenmesi zor alanlarda bakterilere ve hatta diş kırıklarına neden olabilir. Mümkün olduğunca bu tür gıdalardan uzak durmak gerekir.Bu yiyecekler yenildiği takdirde ise diş lerden arınıdırma işlemi büyük bir titizlikle yapılmalıdır.

Meyve ve sebzelerden kaçmayın: Meyve ve sebze yememenin ağız içerisinde kötü sonuçları vardır. Bilindiği gibi meyve ve sebzeler vitamin içerirler. Bunlar dişetleri için çok önemlidirler. Ayrıca sert meyve ve sebzelerin tüketimi dişlerde mekanik temizliğede neden olur.Örneğin elmanın ısırılarak tüketilmesi ön dişlerde mekanik temizliğe neden olur.

Şekersiz sakızı tercih edin: Eğer sakız çiğnemek gibi bir alışkanlığınız varsa şekersiz sakızları tercih etmelisiniz. Şekersiz sakız çiğnemek ağzın tükürük akışını hızlandırıp, ağzın temizlenmesine ve ağız içi asidin dengelenmesine yardımcı olur.


Sedef 21 1 Mayıs 2008 22:03



Kalp hastalığı birden kapınızı çalmasın. New York'un ünlü Türk doktorlarından Doç. Dr. Özgen Doğan kalbinizi gençleştirmenin en kolay formüllerini açıkladı. Doğan'a göre; kalbin ilacı hayatın içinde gizli! ..

New York Presbyterian Üniversitesi'nin Kardiyoloğu Doç. Dr. Özgen Doğan, kalp hastalıklarıyla ilgili son yenilikleri anlattı. Ayrıca, kalp hastalığını önlemenin yolları ve bu hastalığın tedavi yöntemleri hakkındaki soruları yanıtladı:

* Yiyecek ve içeceklerimizin gerçekten kalp hastalığını önlemede bir faydası var mı? Yoksa bu, uydurulmuş bir mit mi?
Omega-3 tüketen insanlarda kalp ritim bozuklukları azalıyor. Haftada en az 4 porsiyon balık yiyenlerde, kalp ritim bozukluğu düşüyor. Ne kadar çok Omega-3 yerseniz, o kadar iyi. Deneklerin 10 yıl boyunca izlendiği bir araştırma; en az miktarda Omega-3 tüketenlerin kalp hastalığı riskinin yüzde bir, en çok tüketenlerin ise yüzde 9 azaldığını gözler önüne serdi. Ne kadar çok balık yerseniz; ani kalp ölümü riski o kadar düşüyor.

KRİZ DURDURULAMIYOR
* Kalp krizini durdurmak mümkün olabilir mi?
Kalp hastalığından ölümleri, 1990'lı yıllarda yüzde 40 oranında azaltmayı başarmıştık. Ancak artık tıpta nasıl bir gelişme olursa olsun, kalp hastalıklarından ölüm oranı bir türlü azalmıyor. Ölüm oranlarındaki azalmanın en önemli nedeni; sigara tüketiminin azalmasıydı. Ama şeker hastalığı ve obezite ölüm oranlarını sabitledi ve artık bu oranlar düşmüyor. Günümüzde kalp hastası olan her 5 insandan biri, kalp riski yokken bu hastalığa yakalanıyor.

* Kolesterole mutlaka bakmak gerekir mi? Yoksa bu kadar kolesterol takıntısı gereksiz mi?
Kalple ilgili bütün organizasyonların ve birliklerin ortak tavsiyesi; kolesterole bakılması yönündedir. Çocuklar da dahil herkes yılda en az bir kere kolesterol oranına baktırsın. Bu demek değildir ki; her kolesterolde ilaç alınsın. Ama yeme alışkanlıklarını ona göre belirlemek lazım.

* Kötü kolesterol ne kadar düşürülse, o kadar iyi mi?
Öyle zannediyordum hatta bunu kanıtlayan pek çok çalışma da bulunuyordu. Yapılan çalışmalar açıkça göstermişti ki; kötü kolesterolü yüzde 40 oranında düşürdüğünüzde, yüzde 40'lara varan bir iyileşme sağlanıyordu. Ama geçtiğimiz günlerde, yeni bir araştırmanın sonucu açıklandı ve tıp dünyasının kafası karıştı. LDL yani kötü kolesterol çok fazla düşürüldü ve bununla birlikte boyun damarında tıkanmalar oldu. Kötü kolesterol düşürüldüğü halde, damar tıkanıklığı arttı. Ama tabii bu tek bir çalışma ve sonuçları verilen ilaçlara bağlı da olabilir. Yine de kolestrolü kontrollü düşürmekte fayda var. İyi kolesterolü arttırarak, kötü kolesterolü temizleyebilirsiniz. Daha fazla egzersiz yaparsanız, iyi kolesterolün damarlarınızı daha fazla temizlemesini sağlarsınız. İyi kolesterolün kalitesi artar ve iyi bir sabun gibi damarları temizler. Hiç yürümüyorsanız yürümeniz, koşmuyorsanız koşmanız, bütün bunları yapıyorsanız daha çok yapmanız lazım. İlaç şirketleri iyi kolesterol HDL'yi yükseltecek bir maddenin peşindeler ama henüz sonuç alınamadı. O zamana kadar, tek ve en etkili ilaç egzersiz.

KADINLAR DAHA RİSKLİ
* Duran kalbi çalıştıran aletler yaygınlaştırılırsa, kalp krizinden ölümler azalır mı?
Halkın kullanacağı türdeki kalp krizi önleme cihazları, evlere konulunca ölüm oranlarında bir azalma olmadı. Bu tür aletlerin uçaklarda ve havalimanlarında olmasında fayda var. Aleti göğse koyunca ritmi tanıyor ve şok veriyor. Ama evlere konduğu zaman, ölüm oranlarını azaltmıyor.

* Kalp hastalığının genetik yönü var mıdır?
Genetik yönü vardır. Eğer anneniz ya da babanızdan biri kalp krizi geçirmişse, sizin de krize yakalanma olasılığınız 2 kat, her ikisi de geçirmişse 9 kat artar. Kadınlar, kalp krizinden sonraki ilk 30 günde erkeklere göre daha fazla ölüyor. Kalp krizi kadınları daha fazla öldürüyor. Kadınlarda ölüm oranı yüzde 9.6, erkeklerde ise yüzde 5.3...

* Türkiye'ye sigara yasağı geliyor. Sizce bu yasak, kalp hastalığını azaltacak mı?
Roma'da 2005 yılında kapalı yerlerde sigara yasaklandığında, 35-65 yaş arasındaki insanlardaki kalp krizi riski yüzde 11 oranında azalmış. Bunun üzerine, akciğer kanserini ve felci de ekleyin. 65-74 yaş grubunda ise risk, yüzde 8 azalmış. Bence durum, Türkiye için de böyle olacak.

İDEAL TANSİYON 12'YE 8
* Tansiyon değerleri her yıl değişiyor. Sizce ideal oran nedir?
Şeker hastalarında büyük tansiyon 12, küçük tansiyon ise 7.5'un altında olmalıdır. Böbrek hastalarında da aynı durum geçerli. Kontrol altına alınacak tansiyon için bir ilaç yetmez. Hastaya birkaç ilaç vermek gerekir.

* Tansiyon arttıkça, kalp krizi riski de artar mı?
Her büyük rakamın iki artışı ve her bir artışı kalp hastalığı riskini iki katına çıkarır. Tansiyonunuz ne kadar düşükse, o kadar iyi durumdasınız demektir. Genel rakamlara bakıldığında; yüksek tansiyon sorunu olup da tedavi olmayanların ömürlerinin, ortalama 5 yıl kısaldığı görülmektedir. Felç ve inmenin en büyük risk faktörü de; yüksek tansiyondur. Yüksek tansiyon; öldürmez ama süründürür. Tansiyonunuzu sürekli kontrol ederek, felç riskinizi yüzde 40 oranında azaltabilirsiniz. Normal tansiyon her yaşta 12'ye 8'dir ve bu değer asla değişmez.



Demir YumruK 1 Mayıs 2008 22:17

Sigarayı bıraktığınızda bulmaca çözün

Saadet KEFAL/ESKİŞEHİR, (DHA)

ESKİŞEHİR Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr.Gülcan Güleç, sigarayı bırakanlara tekrar başlamamaları için bazı önlemler almaları gerektiğini söyledi.

Yrd.Doç.Dr.Gülcan Güleç, “Sigarayı bıraktığınızda bulmaca çözün. Bunu yaparken hem oyalanırsınız hem de sigarayı düşünmezsiniz. Elinizin boş kalmaması için havuç ya da şeker yiyin. Yemeklerden sonra yürüyüş yapın, duş alın, müzik dinleyin. Sigara içmeyen arkadaşlarınıza gitmeyi tercih edin. Sigara içmeyi çok istediğinizde 5 kez 3’e kadar sayarak derin nefes alıp verin. Ellerinizi oyalayacak bulaşık yıkama ve bahçe işleri gibi işlerle uğraşın. Sigara içilen yerlerden uzak durun. Sürekli olarak sigara içmemenin yararlarını düşünün” dedi.

Türkiye’de çocukların ve gençlerin de sigara dumanına maruz kaldıklarını belirten Yrd.Doç.Dr.Gülcan Güleç, şunları söyledi:
“Okul çağındaki gençlerin yüzde 82’si evlerinde, yüzde 86’sı ev dışında sigara dumanına maruz kalıyor. Türkiye’de öğretmenlerin yüzde 50’si sigara içiyor ve bu öğretmenlerin yüzde 81’i okulda, yüzde 68’i ise öğrencilerinin gözü önünde sigara içiyor. Dünya da ise 700 milyon çocuk sigara dumanına maruz kalıyor. Pasif içicilerin kalp hastalıklarına bağlı ölüm oranı hiç sigara içmeyen ve pasif içici durumunda olmayanlara göre yüzde 30 daha fazladır.”


Demir YumruK 15 Mayıs 2008 18:03

Neden domates yemeliyiz?

Kulağa ilginç geliyor olsa da, domates bazen derdi ve tasayı silip götürebilir. Size sunduğumuz 5 madde ile, neden sandviçlerinize, omletlerinize, soslarınıza ve salatalarınıza domates eklemenin önemini göreceksiniz.

15 Mayıs 2008 Perşembe

Her ne kadar, bu aralar çokça duyduğunuz, 'domatesin prostat kanseri riskini azalttığına dair yeteri kanıt yok yorumlarına rağmen, kanıtlanmış birçok yararını size sayabiliriz. Domatesin içeriğinde bulunan A ve C vitaminleri, folik asit, potasyum, gıda lifi ve koruyucu antioksidanların yararları tartışılamaz. Organik domatesler, bazı kimyasallardan arınarak yetiştirildiği için, daha fazla flavonoit içerirler. Aynı zamanda antiviral özellikleri bulunur. Cildinizi Korur: Kabuğu incecik bu meyvenin, cildinize güneş koruyucu krem etkisi sağladığını biliyor muydunuz? Yapılan bir araştırmada, güneş yanıklarından şikayetçi ve güneşe karşı hassas cilde sahip olan bir grubun günlük beslenmelerine domates eklendi. Akdenizde yaygın olan bu tarz bir beslenme düzeni uygulayanların ciltlerinin, 10 hafta sonunda güneşin UV ışınlarına karşı daha güçlü bir hal aldığı belirlendi.
Yaşlanmaya Karşı Savaşır: Domateslerin, serbest radikalleri önleyici likopen ve beta karoten içerdiğini söylemiştik. Bazı hücrelerde, serbest radikaller DNAya %42ye varan hasarlar verirler. Domatesleri, her zaman tavsiye ettiğimiz az miktarda zeytinyağı ile birlikte tükettiğinizde, yaşlanmaya karşı vücudunuz daha güçlü bir hale gelir. Gerçek Yaşınız hesaplanırken, kan basıncı seviyeniz çok önem taşır. 115/76 ve daha az seviyede bir kan basıncı seviyesi sayesinde, 12 yıla kadar gençleşebilirsiniz. Kan Basıncınızı Düşürür: Tostlarınız içine domates ekleyin. Bu meyveler (hayır yanlış yazmadık, domates meyvedir, sebze değil) kan basıncınızı düşürmeye yararlar. Hipertansiyondan şikayetçi bir grup hasta üzerinde yapılan bir araştırmada, hastaların günlük besinlerine domates eklendi. 8 hafta süren araştırmada her gün domates tüketen hastaların sistolik kan basıncınca 10 derece düştüğü ve diyastolik kan basıncı değerlerinin de 4 derece düştüğü gözlendi. Gribi Önler: Karotenler (likopen ve beta karoten) gibi sebze ve meyvelerden elde edilen koruyucu pigment değerleri düşük olan insanların, günlük domates tüketmesi önerilir. Bakteri ve virüslerle savaşmaya yardımcı olan karoten bileşikleri çok önemlidir. Günlük domates ihtiyacınızı bir bardak domates suyu ile giderebilirsiniz. Göreceksiniz, soğuk algınlığı ve gribe karşı vücudunuz çok daha dirençli olacaktır. Kolesterolü Kontrol Eder: Günde bir domates, sizin arter ve kalp sorunlarınıza karşı olan savaşınızda en güçlü dostunuz olabilir. Günlük domates yemeye başladıktan sonraki 4 hafta içerisinde HDL kolesterol seviyeniz %15 artar, bununla beraber LDL kolesterol seviyeniz düşer


Sedef 21 22 Mayıs 2008 20:57

Metal kutulu içeceklere dikkat

Selçuk Üniversitesi (SÜ) Meram Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Bülent Baysal, genellikle ağızla direk temas eden metal kutulu içeceğin ambalajının mikroorganizma barındırabileceğini, ancak kapağa basit bir koruyucu tabaka eklenerek bu tehlikenin önüne geçilebileceğini söyledi.

Selçuk Üniversitesi (SÜ) Meram Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Bölümünce, ağızla doğrudan temas eden metal kutulu içecek ambalajlarının yol açabileceği enfeksiyon riski araştırması yapıldı.

SÜ Meram Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Bülent Baysal, dünya üzerindeki ambalajlı içeceklerin yüzde 50'sinden fazlasının kutu içeceklerden oluştuğunu belirtti.

Prof. Dr. Baysal, bu ambalaj türünün yapısı itibariyle mikroorganizma barındırabilme potansiyeline sahip olduğunu, bu kutularda kullanılan kapak açma mekanizması ile kutudaki içeceğe partikül geçme olasılığı bulunduğunu, direk ağza temasının ise enfeksiyon kapma riskini mümkün kılabileceğini bildirdi.

Buradan hareketle kutu ambalaj içeceklerin taşıyabileceği enfeksiyon riskini tanımlayabilmek ve içecek sarfiyatının arttığı yaz ayları öncesi bu konuyu gündeme getirmek için bir araştırma yaptıklarını belirten Prof. Dr. Baysal, şöyle dedi:

“Bu çalışmayı benimle birlikte, asistan arkadaşlarım Uzman Dr. Metin Doğu ve Araştırma Görevlisi Bahadır Feyzioğlu gerçekleştirdi. Toptancı, market, bakkal, büfe ve depolardan, firma ismi ya da marka dikkate almadan 100 metal kutu ambalajlı içecek ürün toplayıp, üzerlerinde çalıştık.”

Prof. Dr. Baysal, araştırma sonucunda, kutu içeceklerin kapakları üzerinde genelde direkt hastalık oluşturmayan, ancak fırsatçı enfeksiyon yapabilen mikroorganizmalardan oluşan bir tablo ile karşılaştıklarını açıkladı.

RİSK SANILANDAN DAHA BÜYÜK

Bulunan masum mikroorganizmaların, bu tür ambalaj yapısının mikro organizma barındırabilme potansiyelinin varlığı konusunda ciddi bir ipucu verdiğini ifade eden Baysal, şunları kaydetti:

“Ancak rutin dışı tetkiklerle belirlenebilen mikroorganizmaların ve özellikle virüslerin varlığının da bu sonuçlara eklenebileceği düşünüldüğünde, riskin sanılandan daha büyük olduğu açıktır. Üretimden raf satış aşamalarına kadar metal kutu ambalaj, özellikle dudakla temas edilen kapak civarına kolonize olan mikroorganizmalarla temas edebilmektedir. Dudağın metal içecek kutuları ile teması, gündelik hayatta hastalık oluşturmayan, fakat fırsatçı enfeksiyon yapabilen mikroorganizmaların vücuda alınmasını sağlayabilir. Bu bulaşma kaynağı genelde depolardaki bozuk hijyen şartları olabiliyor. Kullanım öncesi son aşamada, ellerle olan temas sırasında mikroorganizmaların kapak bölgesine bulaşması da önemlidir.”

Prof. Dr. Baysal, bulaşmaya yol açabilecek mikroorganizmaların, bakteriler, virüsler, mantarlar olabileceğini, uygun olmayan stok ve raf şartları, yetersiz el temizliği gibi pek çok faktörün mikroorganizmaların kutu ambalajlar üzerindeki varlığını artırabildiğine dikkati çekti.

“SARILIK VE TÜBERKÜLOZA BİLE YOL AÇABİLİR”

Yaz aylarında kutuların dış ortamda daha fazla kalması gibi durumların da enfeksiyon riskini önemli oranda artırdığını bildiren Prof. Dr. Bülent Baysal, şunları söyledi:

“Ağız temasının sağlandığı kapak bölgesinde bulunan ya da kapak açımı sırasında kutu içine geçebilecek mikroorganizmalar, sindirim, solunum ya da ağız bölgesinde bulunabilecek bir çatlaktan direkt olarak vücuda girme olasılığına sahiptir. Bu şekilde, solunum ve idrar yolu enfeksiyonları, hatta sarılık ve tüberküloz gibi hastalıklara bile yol açabilme potansiyeli vardır.”

RİSKİ AZALTMAK İÇİN...

Prof. Dr. Baysal, bu ambalajların yol açabileceği sağlık riskinin çeşitli önemlerle azaltılabileceğini belirterek, şöyle devam etti:

“Üretim aşamasında eklenebilecek basit bir koruyucu tabakanın kullanılması ya da alternatif kapak geliştirilmesiyle mikroorganizmanın vücuda geçmesi minimalize edilebilir. Başta İtalya olmak üzere bazı ülkelerde koruyucu ambalaj uygulamasına geçilip bu sorun aşılmıştır. Enfeksiyon hastalıklardan korunmada en önemli unsur olan etkin el yıkama alışkanlığı, tüketiciyi bu tür enfeksiyonlardan önemli ölçüde koruyacaktır. Kutu içecek açılmadan, ağza değecek kısmın güzelce yıkanması önemlidir. Bu da yapılmadığı takdirde hiç olmazsa kutu içeceğinin bardağa boşaltılarak içilmesi tercih edilebilir.”


mustafa_95 29 Mayıs 2008 18:32

STRESTEN KURTULMAK ELİNİZDE. RAHATLAMA YÖNTEMLERİ MUTLAKA OKUYUN!!!
 
Stres nedir?
Şehir hayatında yaşayıp, yoğun tempoda çalışıyorsanız çağın korkulan hastalığı strese yakalanmamanız mümkün değil. Uzmanlar stresin tanımını "Bireyin duygusal ya da fiziksel durumuna karşı olası bir tehdit sezdiğinde, vücudunda ya da beyninde oluşan tepki" olarak yapıyorlar.

Uzmanlara göre stresin etkileri şöyle sıralanıyor;
Kişisel Etkiler: Huzursuzluk, saldırganlık, yorgunluk, asabiyet, utanç duyma, gerginlik vb.
Davranışsal Etkiler: İlaç alımı, duygusal patlamalar, aşırı yeme, aşırı alkol tüketimi, sinirsel kahkahalar vb.
Bilişsel Etkiler: Karar verme ve konsantre olmada yetersizlik, sık unutkanlık, eleştiriye yoğun tepki gösterme vb.
Psikolojik Etkiler: Ağız kuruluğu, terleme, hissizlik, kafada karıncalanma vb,
Tıbbi Etkiler: Astım, adet görememe, göğüs ve sırt ağrıları, koroner kalp hastalıkları, ishal, baş dönmesi, halsizlik, uykusuzluk, ülser, cinsel isteksizlik vb.
Organizasyonla ilgli Etkiler: Görev başında bulunmama, verimsizlik, işe karşı isteksizlik, işinden memnuniyetsizliğin artması vb...
Stres vücudumuzda oluşan bir cevaptır. Bu, kişinin hayatında karşılaşacağı değişik şeylere karşı gücünü hareket ettirebilmesine yardım eder.
Her gün adapte olunması gereken bir çok şey stres yaratıcılarıdır.

Stres iyi midir, yoksa kötü müdür?
Belli düzeylerdeki strese tahammül edilebilir. Aslında, bunlar faydalı da olabilir. Kişi bütün olarak bir davranış sergilemek için strese ihtiyaç duyar ve stres kişinin hayatını muhtemel en iyi şekilde yaşamasına yardımcı olur. Belki şu düşünülebilir, "Peki, niçin insanların daima stresin zararlı olduğu hakkında konuştukları duyulur?" Çünkü insanlar stresin zararlı etkileri hakkında konuştukları zaman genelde stresin çok fazla olduğu durumları anlatmak isterler. Bu yıkıcı bir etki yaratabilir. Eğer kontrol edilmeden bırakılırsa, stres insanı yiyip bitirebilir ve insanın enerjisini tamamen tüketebilir.

Stresi kimler hisseder?
Herkes stresi yaşar. Hiç kimse bundan kurtulamaz.
Fakat, stres pozitif veya negatif olabileceğinden dolayı strese pozitif cevap vermesini öğrenmek kişinin daha başarılı bir duygusal ve fiziksel hayat yaşamasını sağlar. Eğer kişi, kötü bir zaman yaşıyorsa, strese cevap vermek kolay olmayacaktır. Bazı insanlar negatif stres cevaplarına daha hassas olabilmektedir.


http://www.evyap.com.tr/images/aktuel/sagliginiz/stres2.jpgStrese cevap ve rahatlama yöntemleri
Her kişi strese karşı kendine özgü bir cevap verme şekline sahiptir. Stres kontrolü (strese verilen cevabı kontrol) kişinin içindedir.
Cevap verme şekli bir çok faktöre bağlı olabilmektedir.
yetişme şekli, kendine güven, kişinin kendine ve dünyaya bakışı, kişinin kendine ne söylediği, davranış ve düşüncelerinde kendini nasıl yönlendirdiği strese cevap verme şeklini etkileyebilmektedir.
Hayatınızı ne derecede kontrol ettiğiniz üzerindeki düşünceniz strese vereceğiniz cevapta önemli rol oynar.
Fiziksel ve duygusal olarak hissediş ve insanlarla iletişim şekliniz de bunda etkilidir. Özetlemek gerekirse, her kişinin stresi ele alma şekli bireye özgüdür, benzersizdir, karmaşık düşünce ve davranışların kombinasyonuna bağlıdır.
Şunu bilmek gerekir ki, stres yönetilebilir ve kontrol edilebilir, fakat ortadan kaldırılamaz. Stres her zaman var olacaktır.
Strese verilecek yanlış cevaplara örnek olarak şunlar söylenebilir: sigara içmek, alkol kullanmak, ilaç almak, aşırı yemek ve aşırı hareket etmek.
Bunlar kişiye yardımcı olmayan yöntemlerdir, sadece kişinin dikkatini dağıtır veya stresin etkilerini erteler.

Rahatlama yöntemleri
Stresi kontrol etmeye başlamada en iyi metot rahatlama yöntemlerini kullanmaktır. Rahatlama gerginliğin tersidir. Rahatlama öğrenilirse, gerginlik ortadan kalkar.
Ayrıca, kişi kendini etkileyen problemleri daha iyi analiz edebilir ve onlarla nasıl başa çıkacağını daha sağlıklı ortaya koyabilir. Dolayısıyla, rahatlama yöntemleri stresle mücadele etmede önemli bir ilk adım olabilmektedir. Yoga, meditasyon etkili bir rahatlama şeklidir. Ayrıca, hayali bir yöntem olarak kişi zihninde kendini rahatlatıcı resimleri seçebilir ve bu şekilde rahatlayarak problemleri çözebilir. Sonuç olarak, farklı fiziksel aktiviteler stres kontrolü için çok faydalı olabilir. Bazıları gerginliği veya stresi
araba sürerek giderebilir. Güvenlik kurallarına uyulduğu
sürece araba sürmek rahatlatıcı olabilir.


Misafir 13 Haziran 2008 15:50

Aşırı Terlemenin Nedenleri Tedavi Yöntemleri
 
Aşırı Terlemenin Nedenleri Tedavi Yöntemleri

Yaz mevsiminde daha belirgin hale gelen aşırı terleme problemi hem fiziksel hem de ruhsal sorunlara yol açıyor. Acıbadem Hastanesi Bakırköy Endokrinoloji ve Metabolizma hastalıkları uzmanı Dr. Aslı Nar, aşırı terlemenin iyontoforez, botulinum toksini uygulaması ve gerektiğinde ise cerrahi yoldan başarıyla tedavi edildiğini belirtiyor.
Vücut ısısının kontrolünü sağlayan terleme, birçok kişinin hem özel yaşamını hem de sosyal yaşamını olumsuz etkileyen önemli bir sorun haline gelebiliyor. Normalde bir insan terleyerek günde 500 cc civarında sıvı kaybediyor. Piyasada satılan maddelerle giderilemediğinde ise terleme bir sorun olarak kabul ediliyor ve aşırı terleme olarak adlandırılıyor. Aşırı terleme bilimsel yöntemlerle başarıyla tedavi edilebiliyor.

Aşırı terlemenin nedenleri
Terlemenin insanlarda doğal olarak gözlenen bir olay olduğunu belirterek, aşırı terlemenin nedenlerini şöyle dile getiriyor:
“Terin salgılanması insanlarda sinir sisteminin sempatetik denilen kısmının çalışması ile ilgilidir. Toplumun % 1’inde bu sistem aşırı düzeyde çalışmaktadır. Bu durumun nedeni tam bilinmemektedir ve doğuştandır. Özellikle stresli durumlarda bu sistem aşırı çalışmaktadır. Genel olarak terleme, kış aylarında daha az rahatsız edici olmaktadır. Bunun dışında tiroid bezinin aşırı çalışması, böbrek üstü bezinden kaynaklanan bazı hastalıklar, şişmanlık, menopoz, ağır psikiyatrik hastalıklar ve bazı kanserlerin tedavisinde kullanılan hormonlar aşırı terlemeye yol açabilmektedirler.”
Ruhsal ve fiziksel sorunlar
Bakteri üremesini kolaylaştırdığı için aşırı terleme kokuya da neden oluyor. Ruhsal ve fiziksel sorunlara yol açan, sosyal yaşamı zorlaştıran terleme, ellerde, koltuk altında, ayak altlarından, yüzde ve gövdede oluşabiliyor. Dr. Aslı Nar, terlemenin ellerde olduğunda da ciddi sorunlara yol açtığını belirtiyor ve şöyle konuşuyor:
“ Ellerde olduğunda hem el ile yapılan işlerde güçlük çekilmekte hem de sosyal olarak kişileri rahatsız etmektedir. Terleme stresli durumlarda gelişiyorsa ve kişi terlemeden rahatsız ise kısır bir döngü içine girilmektedir. Kişi terleyeceğini bilerek daha endişeli hale gelmekte, endişe de daha fazla terlemeye yol açmakta ve bu kısır döngü sürüp gitmektedir.”

Terlemenin nedeninin saptanması

Terleme tedavisine başlanmadan önce nedeninin saptanması gerekiyor. Terleme sorunu olan kişinin öncelikle kilo durumu inceleniyor. Aldığı ilaçlar gözden geçiriliyor. Hastanın menopozda olup olmadığı araştırılıyor. Endokrinoloji uzmanının yapacağı değerlendirme ile sorunun tiroid bezinden ya da böbrek üstü bezlerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı belirleniyor. Bu durumların hiçbirinde sorun saptanmaz ise doğuştan sempatetik sinir sisteminin aşırı çalıştığı kanaatine varılabileceğini belirten Dr. Aslı Nar, tedaviyle ilgili şu bilgiyi veriyor:
“Tedavide ilk olarak genel tedavi yaklaşımları uygulanır. Kişi öncelikle kıyafetini düzenlemeli ve daha hafif giyecekler giymelidir. Lokal olarak talk pudrası veya oldukça etkili olan aleminyum klorid içeren solüsyonlar mutlaka denenmelidir. Bazı hastalarda sempatetik sinir sisteminin çalışmasını azaltmak ve böylece de terlemeyi azaltmak için ilaçlar kullanmaktayız. Bazı hastalarda strese bağlı terlemeyi kontrol edebilmek amacı ile psikoterapi önermekteyiz.”

Uygulanan yöntemler

Dr. Aslı Nar, terleme tedavisinde son derece başarılı sonuç veren yöntemlerle ilgili şunları söylüyor:
İyontoforez : Bu yöntemde küçük su banyosu içinde el veya ayaklara hafif elektrik akımı verilmektedir. Sık tekrarlanması gerekmektedir. Hafif ve orta derecede terlemesi olan hastalarda oldukça iyi cevap alınmaktadır.
Botulinum toksini : Özellikle koltuk altı terlemesinde kullanılan bir maddedir. Aslında doğal bir zehirdir ve sulandırılarak tıpta çeşitli amaçlarla uzun zamandır kullanılmaktadır. Ter bezlerini çalıştıran sinirleri felç ederek etki göstermektedir. Oldukça etkili bir yöntemdir. Terlemeyi 3 ila 4 kat azaltmaktadır. Altı-12 ay gibi uzun aralıklarla tekrarı gerekmektedir.
Cerrahi tedavi : Ellerdeki ve yüzdeki aşırı terleme için önerilen tedavi şeklidir. Endoskopik transtorasik sempatektomi olarak adlandırılan teknikle koltuk altından bir delik açılıp akciğer bölgesindeki yüz ve ellere giden sinirlerin başlangıç bölgesi kesilmektedir. Ellerde yüzde 99 civarında başarı elde edilmektedir. Ayaklardaki terleme için bel bölgesindeki sinirlerin kesilmesi uygulanmaktadır. Sadece koltuk altı terlemelerinde koltuk altı ter bezlerinin alınması ile iyi sonuçlar elde edilmektedir.


n4L4n1791 19 Haziran 2008 22:53

Kanser tedavisinde üzüm çekirdeği faydalı
 
Erciyes Üniversitesinin çeşitli birimlerinde görev yapan Dr. Aysun Çetin, Dr. Leylagül Kaynar, Dr. İsmail Koçyiğit, Dr. Sibel Kavukçuhacıoğlu, Dr. Recep Saraymen, Dr. Ahmet Öztürk, Dr. Okan Orhan ve Dr. Osman Sağdıç, üzüm çekirdeğinin antioksidan etkisinin kanser tedavisine etkisini araştırdılar.
Erciyes Üniversitesinin geleneksel olarak düzenlediği Gevher Nesibe Araştırma Teşvik Ödülü alan “Rat karaciğerinde radyasyon ve kemoterapinin yol açtığı oksidatif strese üzüm çekirdeği ekstresinin etkisi” başlıklı çalışmalar, uluslararası The Turkish Journal Of Gastroenterology ve American Journal Of Chinese Medicine isimli dergilerde yayınlanmak üzere seçildi.

Dr. Aysun Çetin, kanserin olumsuz etkilerini azalttığı bilinen E ve C vitaminleri ile ilgili çok çalışma yapıldığını, ancak E vitamininden 50 kat ve C vitamininden 20 kat fazla antioksidan özelliğe sahip olduğu bilinen üzüm çekirdeği ile ilgili çalışmaların son 10 yılda yapılmaya başlandığını belirtti.

FARELERLE DENEY

Canlıların vücudunda serbest radikaller (oksidan) adı verilen zararlı maddeler ile bu maddeleri ortadan kaldıran maddelerin (antioksidan) denge içinde bulunduğunu ifade eden Çetin, özellikle 25 yaşından sonra bu dengenin olumsuz yönde bozulmaya başlandığını hatırlattı.

Dengenin bozulması ile birlikte artan oksidan etkinin başta kanser olmak üzere birçok ciddi sağlık sorununa yol açtığını kaydeden Çetin, şu bilgileri verdi:
“Kanser oluşumunun engellenmesi için vücutta antioksidan miktarının azalmaması, yaşlanma ile birlikte antioksidan takviyesi yapılması gerekir. Üzüm çekirdeği de antioksidan özelliği çok fazla olan bir maddedir. Bu çalışmada, kanser oluşumunun önlenmesine katkı sağlayan üzüm çekirdeğinin, kanser tedavisi sırasında karşılaşılan olumsuzlukların önlenmesindeki katkısını araştırdık. Kanser tedavisinde kullanılan kemoterapi ve radyoterapi yöntemleri tümörü ortadan kaldırırken saç dökülmesi, iştahsızlık, bulantı veya kusma gibi birçok soruna yol açabiliyor. Araştırmamızda, bu olumsuzlukların nedeni veya sonucu olabilecek oksidan saldırıların ortadan kaldırılmasında üzüm çekirdeğinin katkısını test ettik.”

Üzüm çekirdeği verilen farelerde hissedilir ölçüde yararlı antioksidan maddelerin artışını tespit ettiklerini belirten Çetin, şöyle devam etti:
“Fareler, biyolojik olarak insan vücuduna en çok benzeyen hayvanlardır. Karaciğer ise bir anlamda vücudun laboratuvarıdır. Araştırmamızda denek farelerin karaciğer dokularını inceledik. Üzüm çekirdeği verdiğimiz fare grubunda antioksidan maddelerin hissedilir derecede arttığını belirledik. Hatta, hem ışın hem üzüm çekirdeği verdiğimiz grupta antioksidan maddelerin, hiç ışın verilmeyen ve sadece su verilen kontrol grubundan bile daha fazla düzeyde olduğunu gözlemledik. Üzüm, zaten rahatlıkla tüketilebilen doğal bir besin olduğu için insanlarda da aynı etkileri gösterebileceği sonucuna vardık. Yani, antioksidan özelliği nedeniyle kanser oluşumunu engelleyen üzüm çekirdeğinin, kanser tedavisinde ortaya çıkan olumsuzlukları da azaltabileceğini belirledik.”

Siyah üzümde antioksidan maddenin daha fazla bulunduğunu hatırlatan Çetin, söz konusu faydalar için üzümün çekirdeği ile birlikte çiğnenerek tüketilmesini tavsiye ettiklerini sözlerine ekledi.


n4L4n1791 19 Haziran 2008 22:56

Tarım ilaçları kansere karşı direnci kırıyor
 
Hindistan’da yapılan bir araştırmaya göre, insan DNA’sı tarım ilaçlarının kullanımı sonucunda değişmiş olabilir. Pencap’taki Patiala Üniversitesi tarafından yürütülen araştırma, geçmişte yapılanlardan çok daha kapsamlı. Çiftçiler aylarca yakın takibe alınmış.Tarım ilaçları ile kanser arasında bir bağlantı olup olmadığı yıllardır tartışılan bir konuydu. Bu yeni araştırma, Pencap’taki çiftçilerin DNA’larının değiştiğini, kansere karşı daha dirençsiz hale geldiklerini ortaya koyuyor.

Araştırmayı yürüten Profesör Satbir Kaur, çalışmanın yaş, alkol tüketimi ve sigara gibi diğer etmenleri dışarıda bıraktığını ve DNA’larda görülen bu temel değişimin muhtemel nedeninin tarım ilaçları olduğunu ortaya çıkardıklarını söylüyor.

Profesör Kaur, DNA’larda önemli değişimler gözlediklerini, DNA’ların gördüğü zararın yüksek olduğu hallerde kanser riskinin de büyük oranda arttığını belirtiyor.

Hindistan’daki tarım ilaçları derneğinden Salil Singhal ise böylesi bir bağlantının kurulamayacağı görüşünde.

Salil Singhal, kansere neden olabilecek hiçbir tarım ilacının kullanımda olmadığını savunuyor, çiftçilerin her mevsim sadece birkaç kez tarım ilaçlarını kullandığını söylüyor.

Ancak ürünlerini böceklenmeden korumak için tarım ilaçlarına çok daha sık başvuran çiftçiler de var.

Tarım ilaçlarının insan sağlığına potansiyel bir tehdit olabileceği yönündeki işaretler, çiftçiliğin geleceği konusunda soru işaretleri doğuruyor.


n4L4n1791 19 Haziran 2008 22:57

Meme kanserinde D vitaminini ihmal etmeyin
 
Kanadalı araştırmacılar, D vitamini eksikliği olan ve meme kanseri teşhisi konulan kadınlarda, metastaz riskinin D vitamini seviyesi normal olanlara göre yüzde 94, bu hastaların meme kanserinden ölme riskininse yüzde 73 fazla olduğunu belirtti.
Bu verilerin D vitamini ve meme kanserinin gelişimi arasında bağ olduğunu gösterdiğini, ancak neden-sonuç ilişkisi olduğunu söylemenin bu aşamada mümkün olmadığını ifade eden Toronto Üniversitesinden Pamela Goodwin, araştırmanın başka klinik deneylerle de doğrulanması gerektiğini belirtti.

Goodwin, meme kanserine yakalananlarda D vitamini eksikliğine bu kadar sık rastlanmasının, hastalığın gelişimi ve sonunda bu kadar olumsuz etki yaratmasının endişe verici olduğunu da söyledi.

Araştırma, meme kanseri teşhisi konan ve Toronto Üniversitesine ait 3 hastanede 1989-1995’te tedavi gören ortalama 50 yaşındaki 512 kadın üzerinde yapıldı. Hastalar 2006’ya kadar izlendi.

Teşhis sırasında, bu kadınların yalnızca yüzde 24’ünün vücudundaki D vitamini seviyesi yeterli düzeyde çıktı.

D vitamininin normal seviyesinin 80-120 nanomol litre olduğunu belirten Goodwin, vücudunda yeterli oranda D vitamini olan hastaların yüzde 83’ünde metastaz görülmediğini veya hastalığın tekrarlamadığını, yüzde 85’inin halen hayatta olduğunu vurguladı. Goodwin, D vitamini eksikliği olan kadınlarınsa sadece yüzde 69’unda metastaz olmadığını ve yüzde 74’ünün hayatta kalmayı başardığına dikkati çekti.

Araştırmada ayrıca, D vitamini eksikliği olan bazı hastaların menopoza girmeden önce meme kanserine yakalanma olasılığının daha fazla olduğu ortaya çıktı. Bu kişilerin aşırı kilolu olduğu gözlenirken, vücutlarındaki ensülin seviyesinin yüksek ve tümörün daha “saldırgan” olduğu da rapor edildi.

“American Society of Clinical Oncology” dergisinde yayımlanan araştırmaya imza atan bilim adamaları, meme kanseri ve bu kanserden ölme riskini azaltmak için D vitamini desteği alınmasını önermeden önce başka klinik deneylerin yapılması gerektiğini de vurguladı.

D vitamini ile başta bağırsak ve prostat olmak üzere diğer kanser türleri arasında bağ olabileceği, daha önce yapılan araştırmalarda ortaya konulmuştu.


n4L4n1791 19 Haziran 2008 23:01

Meme kanserine karşı gençken egzersiz yapın
 
Uzun süredir orta yaşlardaki kadınlara menopoz sonrası meme kanseri olma riskini azaltmak için fiziksel olarak aktif olmaları önerilirken, yeni araştırmada düzenli egzersize çok erken başlanmasının da işe yaradığı görüldü.
Çalışmanın başkanlığını yapan Washington Üniversitesi Tıp Fakültesinden Dr. Graham Colditz, araştırma sonucunun tam olarak, ergenlikten itibaren sürekli beden egzersizlerinin yararına işaret ettiğini belirtti.

ABD’de 24-42 yaşları arasında yaklaşık 65 bin hemşireyle yapılan büyük çaplı sağlık araştırmasında, bu kişilere 12 yaşlarından itibaren yaptıkları fiziksel faaliyetleriyle ilgili sorular soruldu. Araştırmanın verilerinin kaydedildiği 6 yıllık sürede hemşirelerden 550’sine menopoz döneminden önce meme kanseri teşhisi kondu. Meme kanseri vakalarının dörtte biri daha gençki bu yaşlarda görülüyor.

Ulusal Kanser Enstitüsü dergisinde bugün yayımlanan araştırmada, ergenlikten başlayarak fiziksel olarak aktif olan kadınların menopoz öncesi meme kanserine yakalanma olasılığının, hareketsiz yaşayanlara göre yüzde 23 daha az olduğu görüldü.

Çalışmada, ağır olmayan düzenli egzersizin en fazla etkisinin 12’den 22’ye kadar olan dönemde görüldüğü belirtildi.


HiPoKoNDRiYaK 4 Temmuz 2008 20:37

HEPATİT A
Hepatit A oldukça bulaşıcıdır ve halk arasında sarılık adıyla bilinir. Hepatit A genellikle bu hastalığı taşıyan bir insanla gıda veya su paylaşımı nedeni ile bulaşır.Ayrıca cinsel ilişki veya hasta bir insanın kan, idrar gibi vücut sıvılarına temasla bulaşmaktadır.Genellikle hastaların büyük bir çoğunluğu iyileşir ama hastalık oldukça ağır geçer.Diğer hepatit türleri gibi hepatit A 'da karaciğerin iltihaplanmasına neden olur

Hepatit A’ nın belirtileri

Tüm Viral hepatitlerde sarılık başlamadan önce genellikle;

* Bulantı, kusma, ishal,
* Şiddetli iştahsızlık,
* Mide - barsak şikâyetleri,
* Karın üst bölgesinde ağrı ve
* Yorgunluk görülür.Yalnız Hepatit - A'da 38 C den yüksek ateş (enflüanza’daki gibi) ve eklem ağrıları da görülür. Ateş varsa, genellikle sarılığın ilk birkaç gününde normale döner.

Viral Hepatitlerdeki en tipik belirtiler ise;

* Göz aklarının, cilt ve mukoz membranların sararması,
* İdrarın renginin koyulaşması ve
* Dışkının renginin açılması'dır. Hastalığın başlangıcından 2 - 3 hafta sonra dışkı rengi normale döner. Bir veya iki hafta sonra karaciğer büyüyebilir ve sarılık görülebilir.

Hepatit A’ lı olgular sarılığın ortaya çıkışından iki hafta öncesi ve sarılığın ortaya çıkışından bir hafta sonrasına kadar her dışkılama ile çok miktarda Hepatit - A virusu salgılar ve hastalığı bulaştırırlar. Belirti göstermeden hastalığı geçiren fertler de, hastalığın yayılmasında sessiz birer kaynak oluştururlar.
Hepatit A virüsü genellikle oral-fekal (ağız-dışkı) yolla, kontamine olmuş (virüs bulaşmış) su veya besinlerin alınmasıyla, kişiler arası temasla, ya da cinsel temasla bulaşır. Memleketimizde büyük kentlerde dahi kanalizasyon sistemlerinin yeterince düzenli olmaması ve içme ve kullanma sularının temininin uygun koşullarda yapılamaması (özellikle su baskınlarından ve tabii afetlerden sonra) Hepatit-A enfeksiyonunun yayılmasında büyük rol oynar.
Virüs vücuda genelde ağız yoluyla, özellikle yiyecek ve içeceklerle girer. Bu durum, kişilerin tuvalete gittikten sonra ellerini yıkamaması ve bulaşlı elleriyle sağlıklı kişilerin yiyeceklerini ellemesiyle de oluşur. Hepatit A virusuyla bulaşlı suların içilmesi, bu sulardan üretilen buzların kullanılması en büyük bulaş kaynağıdır. Ülkemizde köylerde helalar genelde dışarıdadır ve sebzelerin yetiştirildiği yerlere yakındır. Gübre olarak toprağa akıtılan Hepatit-A virusu ile kontamine lağım suları, çiğ yenen marul, maydanoz, taze soğan, roka v.b. gibi yeşilliklere ve sebzelere bulaşmakta ve bu bulaşlı yeşilliklerin yeterince temizlenememesi de büyük bulaşlara neden olmaktadır. Gözlemlerime göre hemen hemen tüm lokanta ve lüks restoranlarda hazırlanan salataların malzemeleri ve (güya) yıkanmış olarak getirilen söğüş marul-maydanoz v.b. yeşillikler (maalesef) bir leğen veya kovadaki suya batırılıp çıkarılmakta ve temiz (!) olarak sofralarımızda servise sunulmaktadır. Lağımla kirlenen sulardan toplanan midye, istiridye ve kabuklu deniz ürünlerinin yenmesi, özellikle sonbahar ve kış aylarında salgınlara neden olmaktadır. Hepatit A hastalığı geçiren kişi ile yakın temas ve cinsel ilişki de hastalığın yayılmasına neden olur

Hastalıktan Korunma Önlemleri

Halkın kişisel hijyen, ellerin sık sık yıkanması, ve atıkların sağlıklı uzaklaştırılması konusunda eğitilmesiyle,

* Sağlıklı içme ve kullanma suyunun temini ile,
* Yeterli kanalizasyon sistemlerinin kurulmasıyla,
* Kontamine olma olasılığı bulunan besinlerin yeterince yıkanması ve pişirilmesiyle,
* Bakteriyolojik kontrolu yapılmayan içme sularının kaynatılmasıyla ve
* Çocuk ve yaşlı bakımevlerinde çalışan personele ve yaşayanlara gerekli eğitimin verilmesiyle hastalık önlenebilir.

Hijyen ve sağlık kurallarına uyulması, bulaşma riskini azaltabilir ancak tamamen engelleyemez.
Bugün Hepatit A hastalığından tam korunmanın en etkili yolu aşılanmadır. Aşının koruyuculuğu % 94 - 100 olup koruyuculuğu yaklaşık 20 yıl devam etmektedir. Bu nedenle; kamuda, restoranlarda, askeri birliklerde, hastanelerde, fabrikalarda, yatılı okullarda, kreşlerde, bakımevlerinde v.b kurumlarda çalışan tüm mutfak personelinin Hepatit A enfeksiyonunu daha önce geçirip geçirmediği saptanılmalı ve aşılanması uygun görülenlerin aşılanması sağlanmalıdır.


HEPATİT B
Hepatit-B enfeksiyonu nedir ?
Hepatit-B virüsünün neden olduğu, birincil olarak karaciğerde iltihap ve karaciğer hücre hasarıyla seyreden bir hastalıktır. Hepatit-B virüsü; karaciğere yerleşir. Yalnız insanlarda hastalık yapabilen bir DNA virüsüdür. Virüsler dışında metabolik hastalıklar, toksik ve karaciğerde kanlanmayı bozan, ilaçlar, bazı bakteriler, parazitler ve bazı diğer virüslerle gelişen hastalık ya da enfeksiyonlar sırasında da akut viral hepatit gelişebilir.

HBV enfeksiyonunun dünyada ve Türkiye'deki durumu nedir ?
HBV enfeksiyonu tüm dünyada oldukça yaygındır. Dünyada her yıl 50 milyon kişi HBV ile enfekte olmakta ve bugünkü sayılarla dünya nüfusunun 2/5'i (2 milyar) bu virüsle enfekte olmuş durumdadır. Her yıl HBV'ye bağlı nedenlerle 1-2 milyon insan ölmekte ve dünyada 350 milyon insan bu virüsün taşıyıcısıdır.
Ülkemizde her yıl 200 bin kişi bu virüsle enfekte olmaktadır ve her üç kişiden birisi bu enfeksiyonu geçirmiştir. Ülkemizde 3-3.5 milyon kişi bu virüsün taşıyıcısıdır.

HBV enfeksiyonuna yakalanma riski kimlerde daha fazladır?
HBV enfeksiyonu için herkes eşit derecede risk taşımaz. Bazı insanlarda, hastalarda ve gruplarda enfeksiyon daha sık görülür. HBV enfeksiyonu için risk taşıyan gruplar şunlardır:
a) Sağlık personeli,
b) Çok sayıda kan transfüzyonu yapılan hastalar,
c) Hemofili ve hemodiyaliz hastaları,
d) HBV taşıyan kişi ile aynı evi paylaşanlar,
e) Birden fazla cinsel partneri olan heteroseksüeller,
f) Homoseksüel ve biseksüel erkekler,
g) Damar içi uyuşturucu kullananlar,
h) Kişisel hijyenin iyi olmadığı bakım evi, yurt ve hapishane gibi yerlerde yaşayanlar,
ı) HBsAg pozitif anneden doğan bebekler.

HBV nasıl bulaşır?
HBV dört yolla bulaşır:
a) Kan veya kan içeren sıvıların zedelenmiş deri veya mukoza ile teması sonucu (perkütan ya da parenteral bulaşma),
b) İnsandan insana zedelenmiş deri ya da mukoza aracılığıyla (horizontal bulaşma),
c) Cinsel yolla,
d) Annenin kanının ya da kanlı sıvılarının bebeğe zedelenmiş derisi ya da mukozası aracılığıyla ya da göbek kordonu aracılığıyla geçmesi ile (doğum sırasında) bulaşı.
HBV enfeksiyonunun kuluçka peryodu alınan virüs miktarına ve kişinin immün sisteminin direncine bağlı olarak 45-180 gün (ortalama 60-90 gün) arasında değişir.

HBV enfeksiyonunda hastalık belirtileri nelerdir ?
HBV enfeksiyonunda; enfeksiyon sık ancak hastalık enderdir. Virüsü alanların yaklaşık %50-65'in de hiç bir hastalık belirtisi gelişmeden enfeksiyonu geçirir. Virüsle enfekte olanların yaklaşık %30-50'inde kırıklık, yorgunluk, hafif ateş, mide bulantısı, karın ağrısı, eklem ve kas ağrıları gibi yakınma ve bulgular gelişir. Çocukların %10'undan azında, erişkinlerin %30-50'inde sarılık görülebilir. Virüsle enfekte olanların %1'inden daha azında enfeksiyon akut karaciğer yetmezliği ile ilerleyici ve şiddetli bir gidiş gösterir. Akut enfeksiyonun yaklaşık 1-6 haftalık klinik seyri vardır. Bu sırada hastalarda değişen derecelerde karaciğer enzimleri ve kan hücrelerinin yıkım ürününde yükselme gözlenir.

HBV enfeksiyonunun çocuk ve erişkinlerde seyri nasıldır?
Akut enfeksiyon çocuklarda erişkinlere göre daha hafif ve bulgu vermeden seyreder. Ancak bebeklerin immün sistemi nedeniyle enfeksiyon erişkinlere göre daha fazla oranda kronikleşmeye eğilimlidir. Yenidoğanların %5-10'unda, 1-5 yaş grubundaki çocukların %70'inde, erişkinlerin ise %90-95'inde virüs 6 ay içinde vücuttan temizlenerek bağışıklık gelişir. Akut enfeksiyon erişkinlerin yalnızca
%5-10'unda kronikleşirken, yenidoğanların
%90-95'inde, çocuk ve ergenlerin
%30'unda kronikleşir ve virüs taşıyıcısı olur.
Bu hastaların kronik karaciğer hastalıkları yönünden uzman doktorlar tarafından izlenmesi gerekir. Kronik karaciğer hastalıkları geliştiğinde µ-interferon tedavisi kullanılabilir, ancak başarısı sınırlıdır.

HBV taşıyıcısı kimlere denir ?
Akut enfeksiyondan sonra 6 ay içinde virüse karşı bağışıklık geliştirmeyen, virüsü veya virüs proteinlerini kanlarında taşıyan kişilere taşıyıcı denir. Öncelikle, bu kişiler virüsün sağlıklı bireylere bulaşmasında kaynaktırlar. Ayrıca bu kişilerde kronik aktif hepatit, siroz ve karaciğer kanseri gibi kronik karaciğer hastalıklarının gelişme riski yüksektir. Kronik hepatit-B ile karaciğer kanseri (primer hepatosellüler karsinoma) gelişmesi arasında sıkı bir ilişki vardır. Kronik virüs taşıyıcılarında primer hepatosellüler karsinoma gelişme riski taşıyıcı olmayanlara göre 200 kat fazladır. Kronik HBV taşıyıcıları ile virüsün bulaşma yollarından birisi ile temas edenlere yalnızca aşı yapmak yeterli koruyuculuğu sağlar.

HBV enfeksiyonundan nasıl korunuruz ?
Enfeksiyondan korunmanın en emin ve güvenilir yolu hepatit-B aşısı yaptırmaktır. Hepatit-B aşısı gen teknolojisi ile maya ya da memeli hücrelerinde üretildiklerinden son derece güvenilirdir ve bu tür enfeksiyonların bulaşmasına neden olmaz. Hepatit-B aşının kanser yaptığı söylentisi yanlıştır. Tam tersine aşı ile hepatit-B enfeksiyonundan korunulmazsa, HBV alınması ile böyle bir riske girmek söz konusudur. Hepatit-B aşısı virüsle karşılaşmadan önce ya da karşılaştıktan sonra kullanılabilir. Her iki durumda da koruyucudur.


gökkuşağı 8 Temmuz 2008 13:51



MİDE ÜLSERİ
Midenin iç yüzündeki belirli bir kısmın aşınması sonucu meydana gelen yaraya mide ülseri denir.
Sinir bozukluğu, midede asit fazlalığı, zamanında ve iyi tedavi edilmeyen gastrit, mide zafiyeti, karaciğer yetersizliği veya safra azlığı, kalp hastalıkları, sindirilmesi güç yiyeceklerin aşırı derecede kullanılması, haddinden fazla sigara, çay, kahve veya asit yapıcı meşrubat içmek, alkol kullanmak veya bazı ilaçların uzun süre kullanılması mide ülserini doğuran nedenler arasındadır. Hastalığın başlangıcında mide ekşimesi ve ağırlık hissi vardır. Hastanın ağzına, sık sık ekşi su gelir. Tat alma duygusu hafiflemiştir, dil paslıdır, hastanın rengi solmuştur. Karnın üst kısmına bastırılınca, acıma hissedilir. Bu belirtiler ortaya çıktıktan sonra; en kısa zamanda tedaviye geçilmezse; yemeklerden 2-3 saat sonra sırta doğru yayılan şiddetli mide ağrıları başgösterir. Baş dönmesi ve terleme de görülür. Bu devrede, kusma ile bir miktar kan da görülebilir. Bazı kimselerin büyük abdestleri katran gibi olur. Bu işaretler, ülserin ilerlemiş olduğunu gösterir. Mide ülseri, bilhassa ilk bahar ve son bahar aylarında, çok rahatsız edici bir hal alır. Ağrı ve kanamalar artar. Mide ülseri, başlangıcında teşhis edilip de tedaviye başlanılacak olursa, telaşlanmaya ve korkmaya gerek yoktur. Bu durumda yapılacak ilk iş, üzüntüye kapılmamak, aksine bütün üzüntülerden sıyrılmaya gayret sarfetmektir. Sonra tedaviye yardımcı olmak amacıyla aşağıdaki hususlara kesinlikle uymak gerekir.
- Tedavi süresince istirahat edin.
- Yemeklerinizi, her gün belirli saatlerde yiyin.
- Bağırsaklarınızın düzenli bir şekilde çalışmasını sağlayın.
- Sigara, çay, kahve ve alkolü bırakın.
- Diş sağlığına önem verin.
- Süt ve sütlü yiyecekler, yumurta, kızarmış ekmek, tereyağı, pelte ve haşlanmış balık, sebze püreleri ve patates yemeğini sofranızdan eksik etmeyin.



eleman41 16 Temmuz 2008 15:21

MS (Multiple Sclerosis) Tedavisi
 
MS (Multiple Sclerosis) Tedavisi

Evening Primrose Oil (Çuha Çiçeği Yağı)' nın MS Üzerindeki Etkileri :
Aşağıdaki bilgiler Referans1' de kayıtlı Judy Graham' ın, "Multiple Sclerosis-A self help guide to its management" isimli MS ile ilgili kitabından sadeleştirilerek tercüme edilmiştir. Daha ayrıntılı bilgi için ilgili kitaba bakınız.
1979 yılından beri 780 MS hastası üzerinde Çuha Çiçeği Yağı (Evening Primrose Oil) ile yapılan çalışmalarda hastaların % 65 'inde düzelme görülmüş (hastalığın ilerlemesinde yavaşlama), % 22 'sinde bir değişiklik olmamış, % 10 'unda kötüleşme önlenememiş, % 3 'ü ise takip edilememiştir. 1997 yılında bu yağı kullanan 177 hasta üzerinde yapılan bir anket çalışmasında ise, 127 hastada düzelme görüldüğü (hastalığın ilerlemesinde yavaşlama), 33' ünde hastalığın seyrinde bir değişiklik olmadığı, 17' sinde kötüleşmenin devam ettiği tespit edilmiştir. Bu sonuçlar oldukça umut verici olabilir. Kullanım sürelerine bağlı olarak, hastalığın seyrinde yavaşlama veya iyileşme gösteren hastaların oranları şöyledir:
Kullanım Süresi İyileşme Oranı
4 Aydan Az % 35
4 Ay - 1 yıl % 63
1 - 2 yıl %73
2 - 3 yıl % 82
Öncelikle Prof. R.H.S Thompson, Prof. Roy Swank, Prof.E.J Field ve Prof. Hugh Sinclair (İngiltere) gibi doktorlara doymamış yağ asitleri ile MS (Multiple Sclerosis - Çok yönlü sertleşme) arasındaki bağlantıları açığa çıkaran değerli çalışmaları için teşekkür etmeliyiz. Linoleik asit (LA) ve MS ile ilgili ilk büyük deneme 1973 yılında yapıldı. Ayçiçeği yağında bulunan LA, MS 'li hastalara verildiğinde, hastalığın seyrinde ve ağrıların şiddetinde düşme görüldü. Bunun ardından çeşitli şekillerde elde edilen ayçiçeği yağları MS 'li hastaların umudu oldu. Onu su gibi veya portakal suyu ile karıştırarak içtiler. Prof. E.J Field (İngiltere) temel yağ asitleri ve MS hususunda bazı denemeler yaptı. Çuha çiçeği yağı 'nı MS 'li hastaların kırmızı kan hücreleri (Alyuvarlar) üzerinde test etti. Kan testleri sonucu çuha çiçeği yağı içindeki Gama-Linolenik asidinin (GLA) MS 'li hastalar üzerinde LA 'dan daha etkili olduğunu gösteriyordu. "Ben kendim de (söz konusu kitabın yazarı: Judy Graham- Bkz. Ref1 ) Prof. Field tarafından kan testi yapılan MS 'li hastalardan biriydim. Ardından bir yıllık bir Çuha çiçeği yağı kapsülü (Günde 3x2) 500 mg 'lık kapsül kullanımından sonra kanımdaki EFA kan anormalliği düzeldi. Bu sürede herhangi bir özel diyet uygulamadım."
GLA neden LA 'dan daha iyidir?
LA vücutta GLA 'ya dönüşür. Bu da bir dizi reaksiyonla Prostaglandin 'e (PGE1) dönüştürülür. MS hastalarında, LA GLA 'ya dönüştürülemez. Tedaviye doğrudan GLA ile başlanırsa hatalı olan ilk basamak atlanmış olacaktır. MS 'li hastalar dışında şu durumlarda da bu basamak (LA - GLA dönüşümü) bloke olabilir. Yani Linoleik asidin (LA), gamma-Linolenik aside (GLA) dönüşmesi engellenir. Bu durumlarda dışardan GLA alınması gereklidir.
1. Doymuş yağlardan zengin diyet (Aşırı hayvansal yağ kullanımı)
2. Kolesterolden zengin diyet (Aşırı kolesterollü yiyecek tüketimi)
3. Aşırı alkol alımı
4. Çinko eksikliği
5. Stres, umutsuzluk ve çaresizlik duyguları (Stres hormonu Cortisol düzeyini artırır.)
6. Viral enfeksiyonlar (Bulaşıcı hastalıklar)
7. Radyasyon
8. Kanser
9. Yaşlılık
10. Şeker hastalığı
GLA' nın MS 'li hastalar üzerindeki etkisi nedir?
PG 'ler (Prostaglandin) hücre fonksiyonlarının düzenlenmesinde hayati öneme haizdir. Hormonlara benzerler fakat etkileri daha bölgesel ve ömürleri daha kısadır.PG 'lerin 3 tipi vardır.PG1, PG2, PG3
GLA ise bu gruptan PG1 'lerin öncü maddesidir. PG1 'ler vücutta ;
1. Kan damarlarının genişlemesi
2. Arterial basıncın (tansiyon) düşürülmesi
3. Pıhtı oluşumunun geciktirilmesi
4. Kolesterol sentezinin baskılanması
5. Hasarlı T lenfositlerin aktifleştirilmesi (Bağışıklık sistemi ile ilgili) gibi olaylardan sorumludurlar.
PG1 'ler T supresör lenfositleri uyarır. Bu lenfositler vücuda giren yabancı maddelerin vücuttan farklı olduklarını fark ederek savunma mekanizmasını çalıştırırlar. MS 'de sinir hücreleri değişikliğe uğrar ve T lenfositler onları yabancı olarak kabul edip yok etmeye çalışırlar. T lenfositlerde bozukluk olursa savunma sistemi işlemez ya da işleyiş yönünü farklılaştırıp kendi sinir hücrelerine zarar verebilir. Santral sinir sistemine zarar verebilme tehlikesi olan B lenfositlerin etkisi de PGE1 'ler tarafından azaltılır.
MS hastalarında kırmızı kan hücrelerinin (alyuvar) sayısı düşer. Aynı zamanda büyük oranda hücre duvarının geçirgenliği bozulur. Uzun süreli Çuha çiçeği yağı kullanımı ile, önceleri sık sık kötüleşme periyodu (relapslar) gösteren hastalarda bu fonksiyon kaybının düzeldiği görülmüştür.
MS hastalarında kan damarı çeperleri de zayıflamıştır. Bu durum da, sinir hücreleri ve beyin hücreleri arasına kan sızmasına sebep olur. PGE1, damar çeperini güçlendirerek sızıntıyı önler. Ayrıca, damar içerisinde kolesterol birikimi ve buna bağlı damar tıkanıklıklarına engel olur.
Sinirlerin birbirleriyle bağlantı yaptıkları yerlerde, GLA 'nın elektrik akımının iletilmesini sağlayan maddelerin salınmasında düzenleyici etkileri vardır. Sinir sistemi fonksiyonları düzelince, kas fonksiyonları da düzelir.
Yağ asitlerinden fakir diyet uygulandığında, PG2 'lerin düzeyinde belirgin bir artış olur. PG2 'ler bazı romatizmal olaylardan muhtemelen de MS oluşumundan sorumludurlar. Son zamanlarda MS hastalarının beyin omurilik sıvısında PG2 artışı tespit edilmiştir. Kandaki PG1 seviyesi GLA ile arttırılırsa, PG2 'lerin sentezi baskılanır...
MS için ayrıca Bakınız: Omega-3


Somon Balığı Yağı, Şili ve Norveç'in soğuk ve temiz sularında yetişen somon balıklarından elde edilir. Bu yağ, Omega 3 ailesine ait doymamış yağ asitleri bakımından çok zengindir. Yüksek oranda EPA (Eicosa Pentaenoic Acid) ve DHA (Docosa Haxaenoic Acid) gibi doymamış yağ asitleri ve doğal E vitamini içerir. Somon Balığı Yağı; vücuttaki bütün organları kontrol eden ve hormonlara benzer etki gösteren maddelerin (Prostoglandin-PGS) üretimine ve ağrı, iltihap, şişkinlik ve gazlanma gibi vücut tepkilerininin düzenlenmesine yardım eder. PGS 'ler, kan pıhtılaşması ve allerjik reaksiyonların azaltılması ile diğer hormonların üretilmesinde önemlidir. Araştırmalar, n-3 yağ asitleri (Omega3, EPA, DHA) içeren yiyeceklerin tüketiminin koroner kalp hastalıklarının (CHD) azaltılması ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Temel yağ asitleri, özellikle beyin ve görsel aktivitelerin gelişmesi için önemlidir. Vitamin E ise önemli bir antioksidandır yani vücuttaki zararlı maddeleri etkisiz hale getirir. Tüm bunlar, somon balığı yağını (Kapsül şeklinde sunulmaktadır, kokusuz ve içimi kolaydır) vücudumuz için vazgeçilmez bir besin haline getirmektedir.
Omega-3 düzenli olarak kullanıldığında çarpıcı bir biçimde kandaki kolesterol (LDL kolesterol seviyesini düşürürken, HDL seviyesinin artmasına yardım eder.) ve trigliserid seviyesini düşürür ve normal değerde tutar. Düşük kolesterol seviyesini ise normal değere çıkarır. Kanı inceltir ve damar içinde pıhtılaşmasını engeller. Kan basıncını (tansiyon) düzenler. Kalp krizi riskini azaltır. Yüksek miktarda alınan yağlı ve proteinli yiyeceklere rağmen, damar sertliği oluşumunu yavaşlatır. Bağışıklık sistemini güçlendirir ve cildi güzelleştirir. Yaşlılık etkilerini geciktirir.Omega-3 yağ asitleri, Eskimo' lar üzerinde inceleme yapan araştırmacılar tarafından keşfedilmiştir. Bu insanların, yüksek miktarda yağlı ve proteinli yiyecek tüketmelerine rağmen, çok nadiren damar sertliğinden veya kalp hastalıklarından şikayetci oldukları görülmüştür. Omega-3 allerjik ve inflamatuar rahatsızlıkları tedavi etmek, MS (Multiple Sclerosis) ve Lupus (SLE-Systemic Lupus Erythematosus ) gibi otoimmün (organizmanın kendi yapılarına karşı oto antikorlarla saldırıya geçmesi) hastalıkları ile mücadele etmek için de kullanılmaktadır.
OMEGA-3
Omega-3 çoklu-doymamış yağ asitleri grubundan bir temel yağ asitidir. Omega-3 hayvansal olarak balık (ringa,uskumru, sardalye, alabalık ve somon) ve az miktarda yumurtada, bitkisel olarak da keten tohumu yağı, kanola yağı, soya fasulyesi yağı, ceviz, balkabağı çekirdeği, kenevir tohumu yağı ve semizotunda, omega-3 ün kısa zincirli tipi olarak bilinen ALA (Alfa-Linolenic Acid) şeklinde bulunur. Omega-3 ün prekursörü (ilk başlangıç şekli) kısa zincirli tip olarak bilinen ALA (Alfa-linolenic Acid) Alfa-Linolenik Asit’ tir. ALA (Alfa-Linolenik Asit) bitkilerden gelen bir temel yağ asitidir. Bir temel besin olarak dikkate alınır ve vücut tarafından enerji kaynağı olarak kullanılır. ALA bir “ana” yağ asiti olarak görev yapar, çünkü vücut tarafından balık yağında bulunan diğer iki temel yağ asidine (EPA ve DHA) dönüştürülür. İnsan vücuduna faydalı olabilmesi için bu kısa zincirli omega-3 yağ asitlerinin (ALA) uzun zincirli yağ asiti tipine dönüştürülmesi (EPA: Ekosa Pentaenoik Asit ve DHA: Dokosa Heksaenoik Asit ) gerekmektedir. Allahtan vücut bu dönüşümü kendisi yapabilmektedir. Fakat bazı hastalıklar bu dönüşümü azaltabilmekte veya engellemektedir. EPA ve DHA gibi daha faydalı asit türlerine dönüşüm yaş, beslenme ve hormonal durum gibi faktörlerle şiddetle sınırlanmaktadır. EPA’ nın kaynağı balık yağlarının çok faydalı olmalarının nedeni de budur. Doymuş yağlar, kolesterol ve karşı yağ asitleri bakımından zengin bir beslenme alışkanlığı, vücudun bu doymamış yağ asitlerini üretme yeteneğini azaltır. Omega-3 yağ asitleri vücutta kalp hızı (nabız) dahil, kan basıncı, bağışıklık sistemi tepkisi ve yağların yıkılması-bozulması (breakdown) gibi çeşitli düzenleyici fonksiyonları yerine getirir. ALA gibi temel yağ asitleri vücutta beyin ve sinir dokularını yapmak için de kullanılmaktadır. Araştırmalar ALA’ nın koroner kalp hastalıklarını ve damar sertliğini veya tıkanmasını önleyebileceğini göstermiştir. Migren tipi başağrısı ve depresyon gibi durumlar için anti-inflamatuar (iltihap giderici) ve immünolojik (bağışıklık sistemi) etkileri üzerine de araştırmalar yapılmıştır. Gerçekte ALA kolesterol seviyesini düşürmek, allerjik ve inflamatuar rahatsızlıkları tedavi etmek, MS (Multiple Sclerosis) ve Lupus (SLE-Systemic Lupus Erythematosus ) gibi otoimmün (organizmanın kendi yapılarına karşı otoantikorlarla saldırıya geçmesi) hastalıkları ile mücadele etmek için kullanılmaktadır. Beynimiz % 60 oranında yağdır ve DHA (Omega-3 grubundan bir temel yağ asidi) beynimizde en bol bulunan yağdır. DHA aynı zamanda anne sütünde de en bol bulunan yağdır. Çünkü bebekler ona beyinlerinin beslenmesi ve göz gelişimleri için ihtiyaç duyarlar. Bu omega-3 yağ asidi (DHA) beyin hücrelerinin birbirleriyle bağlantısı ve beyin sinyallerinin doğru bir şekilde iletimi için de önemlidir. O aynı zamanda gözdeki retinada da yüksek yoğunlukta bulunmaktadır. Son araştırmalar, omega-3’ lerin (bir temel yağ asitleri ailesi) insan sütünde bulunduğunu, ama hazır sütlerde olmadığını göstermektedir. Trigiliseritler kalp hastalığı riskinin artmasından sorumlu maddelerdir. Bazı uzmanlar, trigliseritlerin kolesterolden bile daha önemli risk göstergeleri olduklarına inanmaktadırlar. Trigliserit seviyesinin yükselmesi, kanın pıhtılaşma olasılığını arttıracağı, kanı daha vizkoz yapacağı ve böylece kanın damarlar boyunca ilerleyişini güçleştireceği için, kalp hastalığına bağlı ölüm riski artabilir. Omega-3 doymamış yağları, trigliseritleri %30 gibi yüksek bir oranda düşürebilir ve böylelikle kalp krizi riskini azaltabilir.
Omega-3 Eksikliğinin Belirtileri:
• Yavaş büyüme
• Görme zayıflığı
• Öğrenme yeteneğinde zayıflık
• Motor hareketlerde düzensizlik
• Kol ve bacaklarda uyuşukluk hissi
• Davranış değişiklikleri
Referanslar:
1-Judy Graham, "Multiple Sclerosis-A self help guide to its management", Healing Arts Press,Rochester,Veirmont,ISBN 0-89281-242-7
Multiple Sclerosis- A Self-Help Guide to Its Management

Başvurabileceğiniz Diğer Kitaplar:
2-Multiple Sclerosis and Having a Baby- Everything You Need to Know about Conception, Pregnancy, and Parenthood
3-The Multiple Sclerosis Diet Book- A Low-Fat Diet for the Treatment of M.S.
4-The First Year--Multiple Sclerosis- An Essential Guide for the Newly Diagnosed (The First Year Series)


MaXsdesigN 19 Temmuz 2008 21:28

100 yaşındakiler de doğum yapabilecek!

Önümüzdeki 30 yıl için üremeyle ilgili tahminlerini açıklayan bilim adamları, kısırlığın ortadan kalkacağını ve doğumda yaş sınırı olmayacağını açıkladı.

Kısırlığın 30 yıl içinde ortadan kalkacağı ve kadınların 100 yaşında bile doğum yapabileceği açıklandı.
Bilim dergisi “Nature”, dünyanın ilk tüp bebeği Louise Brown’ın 30 yaşına girdiğine dikkat çekerek, dünyanın önde gelen bilim adamlarının, bundan sonraki 30 yıl içinde üreme alanında meydana gelecek gelişmelere ilişkin tahminlerine yer verdi. Bilim adamları, 2038 yılına kadar, cilt hücrelerinden sperm ve yumurta yapılabileceğini ve bunların birleştirilmesiyle embriyoların elde edileceğini belirtti.
Singapur’daki Biyoloji Enstitüsü’nden Davor Solter, “Bu, yaşına bakmaksızın herkesin çocuk sahibi olabileceği anlamına geliyor. Yeni doğan çocuklar da, 100 yaşındakiler de çocuk sahibi olabilecekler” dedi.
Dergide yayımlanan diğer öngörüler arasında, ebeveynlerin bebeklerinde istedikleri özellikleri seçebilmesi, gebeliğin yapay bir rahimde meydana gelmesi ve deney için embriyo üretilmesi de yer aldı.


gökkuşağı 29 Temmuz 2008 12:30

FITIKLAR VE TEDAVİ SEÇENEKLERİ
(Bu yazı toplam 592 defa okundu)


Bir organın normalde bulunduğu yerden baskı altında kalması sebebiyle yer değiştirmesine fıtık denir.

Fıtık hangi organlarda görülür?

Fıtık deyince aklımıza daha çok karın fıtıkları ve bel fıtığı gelir.

Genel cerrahinin tedavisini üstlendiği fıtıklar karın içindeki organların karın duvarından dışarı taştığı kasık, göbek, ameliyat yeri ve diğer karın bölgesi fıtıklarıdır.

Fıtık nasıl oluşur?

İki şekilde fıtık oluştuğunu kabul ediyoruz. Birincisi doğuştan olanlardır, bebek ve çocuklarda görülürler. Bu tür fıtıklar, karın duvarında doğum zamanına kadar kapanmış olması gereken delikler kapanmadığı için oluşurlar. Özellikle bebeklerin ağlaması, ıkınması durumunda karın içi basınç arttığı için görünür hale gelirler.

Diğeri, yaşlanma ile dokuların yıpranması sonrasında, yine karın içi basıncını artıran durumlarda oluşan fıtıklardır. Her ikisinde de karın içi basıncının artması temel etkendir.

Karın içi basıncını artıran etkenler nelerdir?

Var olan ama görülmeyen fıtığın görülmesine, zayıf deliklerin yırtılıp fıtık oluşmasına yol açan, karın içi basıncını artıran olaylar şunlardır: ağır cisim kaldırma, sürekli öksürük, kabızlık yada prostat hastalığı sebebiyle ıkınmak, ağır spor yapmak.

Fıtığın belirtileri nelerdir?

Fıtık varlığında görülecek iki şikayet vardır; şişlik ve ağrı. Fıtığın olduğu yerde gözle görülen veya muayene ile tesbit edilen şişlik vardır. Zaman zaman da bu şişliğe ağrı eşlik eder. Bazen de fıtık kesesinin içindeki barsaklar rahat çalışamadığından kabızlık olabilir, barsak sesleri bu fıtık üzerinde duyulabilir.

Fıtık nasıl tesbit edilir?

Şişlik ve ağrının fıtık belirtisi olduğunu bilen hastalarımız bazen kendi teşhislerini kendileri koyarak bize başvururlar. Ama çoğunlukla şikayet konusu olan yerde şişliği görerek teşhis koyarız. Fıtığa ait şişliklerin üzerine bastırılınca fıtık içeriği karın içine gittiğinden şişlik kaybolur, öksürmekle tekrar çıkar.

Fıtığın çeşitleri var mıdır?

Tarif ederken de söylediğimiz gibi çok sayıda fıtık çeşidi vardır. En sık görülenler bebek ve çocuklarda kasık ve göbek fıtıkları; yetişkinlerde kasık, göbek ve ameliyat yeri fıtıklarıdır. Daha nadir görülen fıtıklar da vardır.

Fıtığın tedavisi nasıl yapılır?

Fıtığın tek tedavisi ameliyattır, ameliyat dışı bir işlem veya ilaç ile tedavisi yoktur. Bunun bir istisnası bebeklerdeki göbek fıtığıdır. Bebeklerde iki yaşına kadar göbek fıtıkları kendiliğinden kapanabilirler. Bu kapanma şansını kullanmak için göbek fıtıklarında iki yaşına kadar beklenir. Bu yaştan sonra hâlâ göbek fıtığı kapanmıyorsa ameliyat yapmak gerekir.

Ameliyat olmam şart mıdır, olmazsan ne olur?

Fıtık ameliyatı yapmamızın iki sebebi vardır. Birincisi fıtık bölgesindeki ağrı, şişlik gibi şikayetleri gidermek, diğer sebebi de oluşabilecek barsak boğulmasından korunmak.

Barsak Boğulması Nedir?

Fıtık kesesi içine giren barsakların el ile bastırılıp karın içine gönderilememesi durumudur. Acil ameliyat gerektiren bir olaydır. Hastada ağrı, fıtık yerinde hassasiyet, bulantı, kusma, kabızlık olabilir. Barsakların kan dolaşımı bile bozulabilir. Böyle bir durumda olay fıtık hastalığı boyutunu aşıp barsakların dolaşım bozukluğu durumuna çıkar. Altı saat içinde ameliyat edilemeyen barsaklarda çürüme başlayabilir.

Ameliyatta ne yapılıyor?

Bebek ve çocuklarda fıtık ameliyatları çok kolaydır. Sadece fıtık deliğinden taşan “fıtık kesesi” diye adlandırdığımız kılıfı almak, deliği kapatmak genellikle yeterlidir. Yetişkinlerde ise fıtık kesesi alındıktan sonra zayıf olan bölgeyi kuvvetlendirmek gerekir. Kuvvetlendirme bazen dokuları birbirine dikmekle bazen de zayıf bölgeye bu iş için özel üretilmiş bir yama koymakla yapılabilir.

Yama yabancı cisim değil mi, vücuda zararı olmaz mı?

Fıtık tamiri için özel bir malzeme olduğundan vücuda bir zararı yoktur, sadece mikrop kapmaması için tedbir almak gerekir.

Ameliyat için anestezi gerekir mi?

Fıtık ameliyatlarını genellikle genel anestezi altında yapıyoruz. Ama uygun hastalar için bölgesel veya yerel uyuşturma ile de ameliyat yapılabilir.

Ameliyatın riskleri nedir?

Fıtık ameliyatları oldukça güvenle yapılan ameliyatlar sınıfındandır. Yine de her ameliyatta bazı riskler vardır. Bu riskler şunlardır; ameliyat yerinde kanama, sıvı birikimi, iltihaplanma.

Ameliyat ağrılı mıdır?

Ameliyat esnasında anestezi sayesinde herhangi bir ağrı olmaz. Ameliyat sonrası olan ağrılar da sıradan ağrı kesicilerle geçebilir seviyededir.

Ameliyat nasıl bir cerrahi işlemdir?

Ameliyatın iki ana yöntemi var. Açık ve kapalı (laparoskopik) yaklaşımlar. Her iki yöntemde de fıtık deliğinin kapatılması esastır. Kapalı yöntemlerde fıtık deliğinin iç kısmına yama konur. Açık yöntemlerde yama kullanarak veya kullanmadan da dokular birbirine dikilerek delik kapatılabilir.

Başka tedavi yöntemleri nelerdir?

Fıtık durumunun ameliyattan başka tedavisi yoktur. Kasık bağı gibi dışardan baskı yapan kemerler, fıtık şikayetlerini ve barsak boğulmasını engellemezler. Ayrıca dokuları zayıflattıkları için yapılacak ameliyat zayıf dokularla olur; bu durumda fıtığın tekrarlaması ihtimali artar.

Ameliyat sebebiyle hastanede kalmam gerekir mi?

Bebek ve çocuk fıtıklarında ameliyattan birkaç saat sonra eve gidilebilir. Yetişkinler bazen aynı gün bazen bir gün hastanede kaldıktan sonra taburcu olabilirler.

Ameliyat sonrası hayatım nasıl olacak? Ne zaman işime dönebilirim?

Taburcu olduktan sonra hafif hareketler serbest, ağır kaldırmak mahsurludur. Yiyeceklerde bir kısıtlama yoktur. Banyo yapmak serbesttir. Açık ameliyat için bile 10 gün sonra normal işe dönülebilir.İlk birkaç gün araba kullanmamak gerek (ani pedala basmak kasıkta zorlanma, ağrı ve fıtık nüksüne sebep olur.)

Ameliyat sonrası spor ne zaman yapabilirim?

İlk haftadan sonra karın içi basıncı artırmayacak hafif spor yapılabilir. Ağrı azaldıkça spor hareketleri artırılabilir. 6 aydan sonra her türlü spor yapılabilir. Cinsel hayata ağrılar geçince dönülebilir.

Fıtık tekrarlar mı?

Tekrarlayabilir. Özellikle ameliyat sonrası ağır kaldırma, sürekli öksürme, ıkınma gibi karın içi basıncı artıran faaliyetler fıtığın tekrarlamasına sebep olur. Bazen dokuların zayıf olması sebebiyle bile fıtık tekrar edebilir.

Hangi yöntem tekrarı azaltır?

Çocuklarda tekrar az görüldüğünden ameliyatta ek bir şey yapılmaz. Yetişkinlerde, özellikle 40 yaşın üzerinde yama ile ameliyat, fıtık tekrarını azaltır. Ameliyatın açık ya da kapalı olmasının fıtık tekrarı üzerine doğrudan etkisi yoktur.


Sedef 21 3 Ağustos 2008 03:12

Raşitizm gelişmekte olan ülkelerde daha çok

Raşitizm, büyüyen kemiğin yetersiz mineralizasyonu nedeniyle gelişen kemik hastalığıdır.

Raşitizm Hastalığı nedir?

Raşitizm, büyüyen kemiğin yetersiz mineralizasyonu nedeniyle gelişen
kemik hastalığıdır. Kemik büyümesinin tamamlanmasından sonra gelişen mineralizasyon kusuruna ise osteomalazi denilir. Kemik mineralizasyonunu sağlayan başlıca mineraller, kalsiyum (Ca) ve fosfordur . Bu minerallerin vücut sıvılarında ve dokularda yeterli miktarlarda bulunmasını D vitamini sağlar.

D vitamini başlıca iki kaynaktan sağlanır:

• Diyet kökenli ergosterol (vit.D2)
• Deride ultraviyole (UV) ışınları ile D vitaminine dönen provitamin D3
(7 dehidrokolesterol)

D vitamini önce karaciğer daha sonra böbrekte işleme tabi tutulup,
aktif hale geldikten sonra etki gösterir.

Hastalığın oluşum sebepleri nelerdir?

Raşitizm, daha ziyade gelişmekte olan ülkelerin hastalığıdır. Özellikle sütle beslenen, esmer tenli süt çocuklarında ve
hızlı büyüme dönemlerinde D vitamini eksikliği gelişir. Prematüre bebeklerde eksik depo ile doğdukları ve hızlı büyüdükleri için erken dönemde D vitamini eksikliği görülür. Doğumsal raşitizm ise güneşten yeterince yararlanamayan ve yetersiz beslenen annelerin bebeklerinde görülür. Yetersiz alım dışında, D vitamininin aktifleşmesini bozan karaciğer ve böbrek hastalıklarında, bağırsak emiliminin bozuk olduğu hastalıklarda, veya bazı antikonvülzan ilaçların kullanılması durumlarında da raşitizm gelişebilir.

Hastalığın klinik bulguları nelerdir?
Raşitizm, en sık 3 ay-2 yaş arasında görülür. Süt çocukluğu döneminde kafa kemiklerinde yumuşama, bıngıldakta genişlik, kaburgalarda kıkırdak birleşme yerinde tespih tanesi şeklinde oluşumlar, göğüs kafesinde çöküklük, el-ayak bileklerinde genişleme olur. Diş çıkmasında gecikme, geç oturma ve yürüme söz konusudur.

Kaslarda hipotoni olması nedeniyle
karın şiş ve yanlara doğru yaygındır (kurbağa karnı). Terleme ve solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlık vardır. Baş, gövdeye göre büyük olup; yatma yönüne göre düzleşme gösterir. Yürümeye başladığında çocukta parantez bacak gelişir. Ağır olgularda kanda kalsiyum (Ca) düşüklüğüne bağlı kasılmalar meydana gelir.

Hastalığın tanısı nasıl konur?
Klinik bulgular, D vitamini alım öyküsü yanı sıra kanda kemik metabolizması ile ilgili parametreler, kan D vitamini düzeyi, uzun kemiklerin epifizlerinin değerlendirileceği grafiler ile konulur.

Hastalığın tedavisi nasıl yapılır?
Tedavi için D vitamini takviyesi yapılır. D vitamini
günlük veya tek depo doz şeklinde verilebilir. Beraberinde kalsiyum (Ca) desteği de eklenmelidir. Vitamin dozu, doktor tarafından belirlenmelidir. Yüksek veya gereksiz D vitamini kullanımı, özellikle böbrek üzerinde zararlı etkiye neden olur.

Hastalıktan korunmak için neler yapılabilir?
D vitamini doğal olarak çok az yiyecekte bulunur. Yeni doğan bebekte D vitamini düzeyi, anneninkinin %80’i kadardır. Annenin depoları boş ise bebek eksik düzeyle doğar. Bu nedenle hamilelikte anneye D vitamini desteği önerilmektedir. Anne sütüne D vitamini geçişi çok az olup; anne sütü alan bebeklere D vitamini takviyesi gereklidir.

İnek sütü, tahıllı gıdalar, sebzeler, meyveler hatta yumurta bile çok az D vitamini içerir. Bu nedenle yeterli D vitamini içeren mama alan bebekler haricinde, tüm süt çocukları D vitamini desteği almalıdır. Bunun yanı sıra güneş ışığının dik gelmediği saatlerde kol, bacak ve yüzün günde yaklaşık 30 dakika güneşlendirilmesi, günlük D vitamini gereksinimini sağlar (cam UV ışınlarını geçirmez). Süt çocukluğu döneminde günde 400 ünite, yeterli ve dengeli beslenmeyen çocuklara da 6 yaşına kadar D vitamini verilmelidir. Prematüre bebeklerin D vitamini dozları, doktor tarafından belirlenmelidir. D vitamini metabolizmasının bozulduğu hastalıklarda da D vitamini raşitizm gelişmesinin önlenmesi için gereklidir. Hızlı büyüme dönemlerinde de doktor kontrolünde D vitamini takviyesi önerilmektedir.



Misafir 15 Ağustos 2008 16:23

Yanlış Oturuşun Zararları

Resimde görülen bölgelerde var olan ağrılar oturuş bozukluğundan kaynaklanıyor olabilir. Bu tür rahatsızlıkları gidermek için doğru bir oturuş ve çalışma alanını ergonomik bir şekilde kullanmak büyük önem taşıyor.




Ekran karşısında nasıl oturmalı?



  • Ekrana uzaklık mesafesi görüntüye, okunabilirliğe ve monitörün büyüklüğüne bağlıdır.
  • Masa dizlerden en az 5 cm yüksekte olmalıdır.
  • Masanın başından sonuna kadar olan alan bacakların tam olarak açılması için yeterli büyüklükte olmalıdır.
Doğru bir oturuş için ipuçları


  • Akılda tutulması gereken en önemli nokta "dik açı" kuralıdır.
  • Ayaklar yerde düz bir şekilde durmalıdır.
  • Monitörün tepe noktası göz seviyesinden 15 derece kadar aşağıda olmalıdır.
  • Baş hiç bir zaman geriye doğru tutulmamalıdır.
  • Pozisyonunuzu düzenli olarak değiştirmelisiniz.
  • Uzun süreler aynı pozisyonda oturmak sorunlara yol açabilir.


Misafir 20 Ağustos 2008 16:10

İlaçları meyve suyu ile içmeyin!

Greyfurt, elma ve portakal suyunun bazı ilaçların etkisini azaltabildiği, bu nedenle tehlikeli sonuçlar doğurabileceği bildirildi.

Kanadalı bilim adamlarının yaptığı araştırma, portakal, greyfurt ve elma suyu ile içilen kanser, kalp damar, yüksek tansiyon ilaçları ile bazı antibiyotiklerin etkisinin büyük oranda azalabileceğini gösterdi.
Kanada’nın Western Ontario Üniversitesi’nden David Bailey ve ekibi, önce meyve sularının etkilerini alerji ilacı kullanan sağlıklı bir grup üzerinde araştırdı.
Katılımcıların bazıları feksofenadin ilacını suyla diğerleriyse greyfurt suyu ile aldı. Greyfurt suyu ile alınan ilaç yarı dozda, suyla alınan ilaçsa tamamen vücut tarafından emildi.
Yapılan klinik deney greyfurtta bulunan narinjin maddesinin bu ilaçların vücut tarafından emilmesini engellediğini, ayrıca greyfurt suyunun kolesterol ilaçları gibi ilaçların emilmesini sağlayan CYP3A4 enzimini engelleyerek etkiyi azalttığını ve hatta ilacı zehirli hale getirebileceğini gösterdi.
Araştırmacılar, kanser, kalp-damar hastalıkları, enfeksiyonlar ve organ naklinin ardından vücudun organı reddetmemesi için alınan ilaçlarla bu meyve sularının içilmemesi gerektiğini vurguladılar.
Bailey’nin yaklaşık 20 sene önce yaptığı araştırma, greyfurt suyu içmenin ya da meyvenin kendisini yemenin yüksek tansiyon ilacı felodipinin yan etkilerini tehlikeli biçimde artırabileceğini ortaya koymuştu.
Başka araştırmalar da yaklaşık 50 ilacın greyfurtla alındığında benzer sonuçlar doğurabileceğini göstermişti. Bugün bu 50 kadar ilacın üzerinde greyfurtun tehlikeli etkisine karşı uyarı bulunuyor. Klinik deneyin sonuçları, "Amerikan Kimya Derneği"nin Philadelphia’daki konferansında sunuldu.


Misafir 28 Ağustos 2008 14:10

İftarda midenize yüklenmeyin

Normal zamanlarda 3 ve daha fazla beslendiğimiz için bu dönem içinde öğün karmaşası yaşanmakta ve gün içinde yaşanan açlıktan sonra aşırı ve sağlıksız beslenme ortaya çıkabilmektedir.

Konya'da diyetisyen Mevra Çimili, Ramazan ayını daha sağlıklı geçirebilmek için bazı hatalardan vazgeçilmesi gerektiğini belirterek, “Normal zamanlarda 3 ve daha fazla beslendiğimiz için bu dönem içinde öğün karmaşası yaşanmakta ve gün içinde yaşanan açlıktan sonra aşırı ve sağlıksız beslenme ortaya çıkabilmektedir” dedi.
Özel Selçuklu Hastanesi'nde görevli Mevra Çimili, iki ayrı ana öğünden oluşan ramazan günlerinde sahur ve iftar menülerinde son derece titiz olunması gerektiğini anhlattı. Çimili, oruç tutacakların mutlaka sahur yemeğini yemesi gerektiğini belirtirken iftar da ‘mideye yüklenmeden' yavaş yavaş uygun besinler tüketilmelmesini önerdi. Sahurun ramazan için son derece önemli bir öğün olduğunu belirten Çimili, şöyle dedi:

“Gün boyu aç olunacağından sahur bizi güne hazırlayacak bir öğündür. Sahur sayesinde gün içinde en az 18 saat aç kalacak olan vücudumuzun gece aç kalmamasını sağlamış oluruz. Sahur öğününde seçilen besinler yağlı, hamur işi ve ağır gıdalardan oluşmamalıdır. Bunlar sindirimi zor besinlerdir. Enerjileri de yüksek olduğu için çoğumuzun yaptığı gibi sahur ardından uyku süreciyle harcanmayacak ve yağ olarak depolanacaklardır. Bu sebeple sahurdan hemen sonra uyumamalı biraz beklenmelidir. Ağır gıdaların yerine düşük enerjili, çok çeşitli, dengeli olarak dağılmış protein, yağ ve karbonhidrat içeren öğünler tercih edilmelidir.”
Diyetisyen Merva Çimili, bireyin sahurdan sonra hemen uyuması ile, alınan ağır ve yağlı besinlerin reflü, gastrit ve ülser gibi hastalıklara yol açabileceği uyarısında bulundu. Çimili, şöyle devam etti:
“Şekerli besinler besinler kan şekerini hızla yükseltir, bu da gün içinde kan şekerinin daha hızlı düşmesine neden olur. Kan şekerini en iyi seviyede tutmak ve tok kalmak için sahurda protein içeriği yüksek, iyi kaliteli protein (süt, yoğurt, yumurta) ve kompleks karbonhidrat (kepekli ekmek) içeren besinlere yer verilmelidir. Su tüketimi 2 litreden az olmamalıdır. Sahur kadar önemli olan bir başka öğünün de iftardır. Gün içinde açlıktan dolayı çok düşük seviyelerde olan kan şekeri, doyma eşiğini de yükseltmektedir. Artan iştahla besinler iyi çiğnenmeden ve çok miktarda tüketilebilmektedir. Bu yüzden iftar öğününe hafif ve az yağlı, az şekerli, küçük porsiyonlarla, yavaş yavaş, ana yemeklerin önüne yüksek posalı aparatiflerle başlamak yemek sonrası oluşabilecek hazımsızlık, ekşime, mide yanması, kramp şeklinde mide ağrıları, barsak problemleri, gaz sorunları, reflü, gastrit ve ülserler, kusma, bulantı, uyku basması ve bitkinlik gibi sorunlarla karşılaşmamızı önler.”
Diyetisyen Çimili, orucun kahvaltı türü besinlerle ya da çorba ile açılabiliceğini, 15 dakikalık ara verilmesi ardından ana yemeklerin yenilmesini, kolalı içeceklerin yerine ayran, meyve suyu, maden suyu ve bitkisel çayların alınmasının sağlıklı olacağını anlattı. Merva Çimili, kolalı içeceklerin yüksek enerji ve karbonhidrat içerdiğini, bunun yerine maden suyuyla gün içinde kaybolan mineral ihtiyacının karşılanabileğini bildirdi. Çimili iftarda ve sonrasında şunları önerdi:
“İftarda proteinli besinlere önem verilmesi, kan şekerinin hızla yükselmesini, alınan fazla enerjinin kısmen de olsa yağ olarak depolanmasını önler. Yemeklerin ardından sofraya gelen hamurlu tatlıların yerini yemekten 1 saat sonra sütlü tatlılar alabilir. İftar menülerinde mutlaka sofrada salata, yoğurt, ayran veya cacık bulunmalıdır. Daha çok zeytinyağlı sebze yemekleri tercih edilmelidir, kızartma ve yağlı yemekler tüketilmemelidir. İftardan sonra yapılacak hafif tempoda yürüyüşlerle metabolizma hızlanacak veya yıkımını artıracak ve daha faydalı olacaktır,”
İftar ardından içilecek çay ve kahvenin su kaybını artırıcı etkisinin de olabileceğini, besinlerin vitamin ve mineral oranını düşüreceğini anlatan Merva Çimili, “Siyah çay ve kahve yerine yeşil ve bitkisel çaylar tüketilebilir. Daha sonra kuruyemiş olarak fındık, badem, ceviz içi tüketilebilir. Bitkisel çayların yanında da kek ve kurabiye gibi besinler yerine diyet bisküviler tercih edilebilir. İftarda 1-2 saat sonra hafif ara öğün tüketilebilir. Bu ara öğünde ise meyve, süt veya yoğurt, diyet bisküvi gibi besinler tercih edilmelidir” dedi.


Misafir 2 Eylül 2008 16:53

Erkeklerin sinir geni bulundu

İkili ilişkilerde ve özellikle evliliklerde agresif olan erkeklerin asabilik mazereti bulundu.

Uzmanlar, erkeği agresif hale getiren ve ilişkilerine olumsuz yön veren geni bulduklarını açıkladı.
'Allel 334' adı verilen bu geni taşıyan erkekler, ikili ilişkilerinde ve özellikle evliliklerinde 2 kat daha problemli oluyor.

Araştırmayı yürüten İsveç'teki Stockholm Karolinska Enstitüsü Tıbbi Epidemiyoloji ve Bioistatistik Bölümü'nden Hasse Walum, "Tabii ki insanın ilişkilerinde sorunlar yaşamasında bir sürü faktörler vardır. Fakat bu özel gene sahip olan erkeklerin ikili ilişkilerinde daha problemli olduğunu gördük. Kadınlarda ise böyle bir farklılığa rastlamadık" dedi.
Sonuçları Amerikan akademik bilim dergisi PNAS'da da yayınlanan araştırma ile birlikte, gelecekte otistik, sosyal fobi ve uyum zorlukları gibi hastalıkların çözümü daha da kolaylaşacak.
Gen tespiti sırasında Karolinska Enstitüsü'nde kayıtlı bulunan 21 bin 200 ikiz kişinin listesi çıkarıldı. Bunlardan, karşı cinsle en az 5 yıldır ilişkisi olan 550'si ayrıldı. Seçilen kişiler üzerinde değişik anketler ve röportajlar yapıldı.
İlişkilerinde problemi olanların yaklaşık yüzde 40'ında 'Allel 334' geni ortaya çıktı. Bu genin en az 2 tanesini taşıyan kişinin evliliklerinde 2 misli problem yaşadıkları, bu gene sahip olmayan insanların ise bir sıkıntı yaşamadıkları gözlendi.
Enstitü'deki bilimadamlarından Paul Lichtenstein, "Bu tür genlerin insan ilişkilerini nasıl etkilediğini görmek çok heyecan verici. Bu deneyleri devam ettirmeyi düşünüyoruz" diye konuştu.



Saat: 01:16
Sayfa 11 / 15

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık