![]() |
Bir yazıydı içimi aydınlatan, bütün olumsuzluklara rağmen hayata pozitif bakan bir genç kalemin yazısını okuduktan sonra "evet bende ölümün soğuk nefesini hissetmiştim" dedikten sonra kaleme aldım, çünkü almam gerekiyordu; .......Yoksunluk içinde geçen bir çocukluktan sonra büyümüş delikanlı olmuştum, çok çabuk kırılıyor, çokta çabuk dost ediniyordum, kendimi beğenmezdim, hiç bir fiziki kusurum yokken bile ayakkabılarımın 43 numara olmasını kafama takar, pantolonun altında şık durmadığını dert edinirdim, gözümde her ay düzenli çıkan arpacığı kanser kadar büyük dert bellemiştim, oysa güzergahımdaki sokaklarda yolumu bekleyen genç kızlarında haddi hesabı yoktu. Elim ekmek tutuyordu ve düzenli maaş aldığım bir kurumda genç yaşımda idareci olmuştum bile.. 1981 eylülde aşık olmuştum tam askerlik çağımdı, ilk şiirimi ona yazmıştım oda bana hala severek taşıdığım "Duygu İmparatoru" sıfatını yakıştırmıştı, ne de zor olmuştu yavukluyu memlekette bırakıp askere gitmek, döndüğümde ilk göz ağrım bir başkasıyla evlenmişti bile, ölenle ölünmüyordu ve bende evlendim çoluk çocuğa karıştım, Rabbim nur topu gibi iki tane erkek evlat nasip etti. ......işte ne olduysa 1993 yılında Diyarbakır’da görev yaptığım yıllarda oldu, kendimi dinleme fırsatı buldum, kendimi dinledikçe kendi içime hapis oldum. Bir serseri kurşun sol göğsümden girdi kol küreğimden çıktı. 1993 yılının kurban bayramından üç gün öncesi saat 13.00 sıralarıydı, bir uğultuyla birlikte sol göğsümde bir sıcaklık hissettim ve uzun uzadıya düştüm sırt üstü...Şuur kaybından siren sesleri ile uyanış, kan oluk oluk... Hastanene bir saatlik mesafe de, yol uzun, yara ağır ve telsizden kan gurubumu soruyorlar, ölüm an meselesi... Azrail’in soğuk nefesini hissediyorum yüreğimde, o anda 35 yıllık hayat saniye saniye geçiyor gözlerimin önünden... Meğer ne kadar güzel bir ömür sürmüşsüm diye geçiriyorum içimden... Hep güzel şeyleri hatırlıyorum. İçimi burkan üç şey vardı; Tokattan eski bir arkadaşıma dargın olduğum gerçeği ile yüzleşiyordum,o an bir pişmanlık çöküyor yüreğime... "Keşke yanımda olsa, özür dilesem, affet beni desem" diyorum suçsuz olduğum halde, sonra 12 yıldır hiç görmediğim ilk göz ağrım düşmüştü aklıma, bu halde bile içim yanmıştı, sonra Acem güzeli karım ve benim fotokopim olan iki oğlum düştü aklıma... Önümüz bayramdı, işte bir sarı perde iniyordu gözlerimin önünde yukarıdan aşağıya,ölüm gelip gelip gidiyor sanki... Son sözümün Hakka şükür olması gerektiği zonkluyor beynimde, bildiğim sureleri sıralıyorum aklımdan, bana refakat eden arkadaşlara annemin, kardeşlerimin tel numaralarını veriyorum, vasiyetimi ulaştırıyorum gayri ihtiyarı, arkadaşlarımın gözlerinden akanlar yüzüme damlıyor tane tane... Ağlamayı beceremiyorum bir türü, derken ulaşıyoruz Dicle Üniversitesi acil servisine... Olağanüstü Bölge Valisi Ünal Erkan'ın talimatı ile hazırlanmıştı bile ameliyathane, 14 saat süren bir operasyon, doktorumu hatırlıyorum hayal meyal ve ben ölüme hazırlamışım zaten kendimi, hazırlamışım ama dünyaya da doymadığım gerçeği ile yüzleşmişim ve yaşamayı her zamankinden daha çok ister haldeydim. Fersiz bakışlarımla yalvarıyordum Dr.Nesimi Eren'e ve gidiş o gidiş!!! .......Önce sesler geliyor kulağıma, gözlerim aralanmadan son yaşadıklarım geliyor aklıma, yaramın ağırlığı hatırlayıp kendimi ahrette olduğuma inanmış buluyorum, gözlerimi açıyorum yattığım odada ayağı, başı, kolu sarılı onlarca hasta ve hepsi beyaz çarşaflara uzanmış, kendimi ölmüş hissettiğimden burası “CENNET Mİ CEHENNEM Mİ?” suali yankılanıyor ruhumda... İçimden şöyle dediğim hatırlıyorum "eğer CEHENNEMDE isem anlatıldığı kadar korkulacak gibi değilmiş! yok CENNETTE isek kandırmışlar bizi..." Bunları düşündüğüm gibi yine kopuyor hayat, 12 saatte daha şuursuz bir baygınlık ve 12 saat sonra yine uyanış, yine aynı oda yine başı, kolu, bacağı sarılı zat-ı muhteremler... "Burası cenneti mi ,cehennem mi?" sorusunu kendime soruyordum ki; beraber çalıştığım arkadaşı görüyorum odanın kapısındaki camdan bakan...İçimden sevinç naraları yankılanıyor ve onun göreceği şekilde parmaklarımı oynatarak selamlıyorum sevinç göz yaşları döküyor Muş'un yiğit çocuğu... Göz göze geliyoruz, akıyoruz bir birbirimize, ölmemişim yaşıyorum, hayattayım diye şükürler gönderiyorum RABBİME ... Üç gün geçmiş aradan ben hayattan kopalı, Dr. Nesimi yüzündeki tebessümle giriyor kapıdan... Arkasında Tokat'taki Annem ve beş kardeşim peşpeşe... Annemin ağabeyime dönüp söylediği ilk söz "oğlum hemen dayına telefon et tosunu kurban kessin çok şükür bu günümüze" .......Üç aylık yoğun bakımdan sonra iki sene süren ayakta tedavi ve 10 sene sonra işte karşınızda Ahmet Erdem, çalakalem doğaçlamalar yazan, o karanlık günlerini şiirlerle aşan, yaşanan süreç zarfında şunu öğreniyorum ki; küçük dertlerle bedbaht etmişiz kendimizi ve bunu işliyorum şiirlerimde...Her satırın özü yaşam güzel, yarın umut var ve Hakka teslimiyet içermekte... .......Bu gün ise sevgiden başka bir istediğim yok kimseden, en büyük zenginliğin ruh zenginliği, dost zenginliği olduğun öğrenmiş bulunuyorum. İşte bunun huzurunu yaşıyorum artık... Son olarak söylemek istediğim şu ki; o ötelerin ötesindeki istemezse sinek kanadını oynatamaz, o istemezse bir yaprak kıpırdamaz, ama o isterse sular yokuş yukarı akar, O isterse kurşun sol göğsünden girer, kol küreğinden çıkar, sen yine yaşarsın doyasıya, O isterse alır emanetini hiç ummadığın zamanda.... (*)Annem ve 6 kardeşim hayatta İstanbul Eyüp Sultan'da aynı sokaktayız, mutluyuz, çünkü yaşıyoruz. (*) Hayat çok güzel, sağlıklı iken kıymetini bilelim, küçük şeylerle bedbaht etmeyelim kendimizi... Yaşadığımız her anın çok kıymetli olduğunu bilmek lazım... Yaşam başlı başına bir yaşama sebebi bilene... |
Asker Hikayeleri Emret Komutanım, Halkalı Ziraat ve Tarım Lisesi'nde çekiliyor. Adresi alıp yola çıktığımızda 'kime sorsanız gösterirler demişlerdi'. Sorduk, gösterdiler de ama ben gördüğümün bir lise olduğunu anlamakta zorluk çekince aynı cadde üzerinde defalarca tur atmak zorunda kaldık. Gerçi kim olsa buranın 56. Piyade Alayı değil de lise olduğuna inanamaz. Okul mu, alay mı? Girişte, nöbetçi kulübesinden nizamiye talimatnamesine kadar her şey gerçek gibi. Kapıdan içeriye girince askeriye atmosferi daha da yoğun hissediliyor. Diziyi, Altıoklar Film çekiyor. Yönetmen Kartal Tibet. Prodüksiyon ekibi ve Sanat Yönetmeni Fatoş Suda çok sağlam bir iş çıkarmışlar. Binaları, kaldırım taşlarını, bahçe çitlerini baştan aşağıya gerçek askeri bölge nasıl görünüyorsa öyle boyamışlar. Gerçi, bu lise binası daha önce de birçok filmde plato olarak kullanılmış. Birkaç taş bloktan oluşan okul, çok geniş bir alan üzerine kurulu. Bu sayede, rahat ve gerçeğe yakın çekimler yapılabiliyor. Asker olunmaz, doğulur Ben, sora sora 56. Piyade Alayı'na ulaştığımda ekip yemek molasındaydı. Oyuncuların pek çoğu yemeklerini yemiş dinleniyor. Biraz etrafı dolaşıp resim çekiyorum. Depo ve dinlenme odalarının bulunduğu bölgeden, dizinin Ahmet Başçavuş'u, oyuncu Naci Taşdöğen geliyor. Daha O'nun sahnelerinin çekimlerine çok var ama tam tekmil giyinmiş. Kamuflaj pantolonu ve yeşil tişörtüyle gerçek bir askerden hiç farkı yok. 'Asker olunmaz doğulur'un kanıtı gibi. Zaten yedek subay olarak askerliğini yaparken, askeriyede kalması teklif edilmiş ama oyunculuk isteği ağır bastığı için, kalamamış. Birkaç resmini çekmek istedim, hemen gidip G-3'ünü aldı (maket tabi), Rambo pozları verdi. Ah bir de boyu uzun olsaymış Arnold Schwarzenegger gibi dünya çapında bir oyuncu olurmuş (Kendisinin yalancısıyım). Bir insan hem zeki hem yetenekli bir oyuncu hem iyi bir dublaj sanatçısı, hem boylu poslu olabilir mi? Bence boy da eksik kalsın. Perşembenin galibi Emret Komutanım'ın 24 Mayıs'ta ilk bölümünün yayınlanmasından bu yana yedi hafta geçti. Her hafta mutlaka, hem AB grubunda hem de genelde 7,5 - 9 arasında reyting alıyorlar. Share denilen izlenme payları da % 40-45 civarı. Bu ne demek? Açıklayayım, yani dizinin yayınlandığı perşembe geceleri Türkiye genelinde açık olan her 100 televizyondan 45 tanesi onları izlemiş. 'İzleyen herkesi çok eğlendiren bu dizinin set arkası kim bilir ne kadar komiktir?' diye düşünüp benim yerimde olmayı istediğinizi biliyorum (ama bendeki şans... ). 'Set hazır herkes ziyaretçi parkına' dediklerinde sevine sevine gittim ve inanın öyle hüzünlü bir sahne çekiyorlardı ki neredeyse ağlıyordum. Efendim, Muzaffer Albay (Mehmet Ulay), Üsteğmen Levent'e (Ali Sarp Leventoğlu) hayata ve aşka dair nutuk çekiyor. Üsteğmen Levent ile Üsteğmen Çiğdem (Demet Evgar) arasında adı konmamış bir aşk yaşanıyor. Muzaffer Albay'da kendisini, ikisinin de babası saydığı için nasihat veriyor. Sahnenin hem felsefi bir yanı var hem de üst rütbeliler oynuyor ya, sanırım ondan acayip bir ciddiyet var. Tavla şampiyonları Bu kadar ciddiyet bünyeye zarar o yüzden ufak ufak kaçayım. Prodüksiyon ekibinden aldığım tüyoya göre, çekim sırasını bekleyen oyuncuların dinlendiği bölümde sağlam bir muhabbet yakalama şansım var. Şöyle bir sahne düşünün bir sürü asker çayır çimen yayılmış, kepler fora, elde sigara tavla oynuyor. Evet normal bir alayda olmaz ama burası 56. Piyade Alayı. Set arası başka türlü vakit geçmeyeceği için tavlalar açılmış ciddi kapışmalar yaşanıyor. Ahmet Başçavuş, Posta Ferit'i fena yenmiş. Arda Kural'ın morali bozuk. Çekimden önce Üsteğmen Levent'in ifadesini almış olan Arıza Hamza (Sermiyan Midyat), karşısına Jumbo Gökhan'ı (Ferdi Kurtuldu) oturtmuş çekişmeli bir maç yapılıyor. Kazanan Ahmet Başçavuş'la oynayacak. Oyunu ve bir paket sigarayı kazanan yine Arıza oldu. Bu kez iddia yok, çünkü Naci Taşdöğen buna karşı. Setin tavla şampiyonu var mı diye merak ettim ama herkesin katıldığı bir turnuva organize edememişler. Gerçi turnuva için para toplanmış ama İsrafil Köse (Laz Çavuş Cemal) parayı alıp kaçmış. Hemen inanmayın canım, bu Sermiyan Midyat'ın şakası. Bir türlü turnuva yapamayınca sete üç tavla almışlar. (Arıza Hamza, bu konuda da arıza çıkarıyor ve pulları beğenmiyor) Sermiyan Midyat ve Naci Taşdöğer'in çekişmeli tavla maçı devam ediyor ama ekip yer değiştirmiş, alayın köpeği Tertip'in oynayacağı sahne çekiliyor. Kaçırmamam lazım, bu yetenekli Golden Retriewer cinsi harika köpeğin çekimlerini izlemek için sete gitmeliyim. Maç sonucu mu? Bilmiyorum. Ardından kim bilir kaç maç daha yapıldı, o yüzden kimsenin hatırladığını da sanmıyorum. Kayıp telefonun peşinde Eğimli ve sık çam ağaçlarının bulunduğu alanda seti kurmak biraz zahmetli. Ekip şaryoyu yerleştirmeye çalışırken, oyuncular yerlere oturmuş bekliyor. Tosun Paşa'yı oynayan Mehmet Kurt, Show TV'nin Türkiye'nin Yıldızları yarışmasının ortaya çıkardığı bir yetenek. Mehmet Kurt, rahmetli Kemal Sunal'ın oynadığı İnek Şaban tiplemesine benzerliğiyle dikkati çekiyor. Arda Kural'a göre, Kemal Sunal bu filmlerde Mehmet'i oynamış. Çok doğal, gözlerinin içi gülen biri, ama Gaziantep'i özlüyor ve İstanbul'daki insan ilişkilerinden şikayetçi (Kim değil ki?). Şimdi çekilen sahnede, Üsteğmen Levent, Posta Ferit ve Tosun Paşa, alayın köpeği Tertip ile kaybolan cep telefonunu arayacak. Çekim sırasında Mehmet Kurt, biraz hata yapsa da, Yönetmen Kartal Tibet ve diğer oyuncu arkadaşlarının yardımlarıyla birkaç tekrarın ardından işi kotarıyor. Asıl iş, Dost'un yani dizideki adıyla Tertip'in toprağı kazıp telefonu çıkartmasında. Ama bu da Kartal Tibet'in ve diğer oyuncuların sabrı sonucu defalarca tekrar edilerek hallediliyor. Komedi dizisinde belgesel tadı aramayın Dizideki askeri atmosferi, yok efendim çarşaflar neden beyazmış, yok efendim acemi asker çarşı iznine sivil çıkar mıymış diye eleştirdiklerine bakmayın. Hem bazı elde olmayan sebeplerden hem de bazı kuralların eleştiriyi yapan kişilerin askerliklerini çoktan yapmış olduklarından değişmiş olan kuralları bilmedikleri için olan şeyler. Böyle ufak tefek ayrıntılara takmazsanız dizideki atmosfer bire bir askeriyedeki gibi. Bu ortamı sağlayan dizinin askeri danışmanı müstafi Üsteğmen Yüksel Güçlü. Dizi çekimi başlamadan oyuncuları sıkı bir eğitimden geçiren Yüksel Güçlü çekim sırasında da askeri eğitimleri sürdürüyor. Diyalogları eleştiren ve askeriyede bu kadar laubali olunmaz diyenlere de Güçlü'nün yanıtı net 'askeriye formu aynen uygulansa bu bir komedi dizisi değil belgesel olur' Oyuncuların yarısı askerliğini yapmamış. Bu yüzden eğitimler oldukça sıkı geçmiş. Oyuncular o kadar gerçekçi eğitim almışlar ve almaya devam ediyorlar ki Genelkurmay'dan bir ricaları var. 'Bizi askere aldıklarında en azından acemilik döneminden muaf tutulalım' diyorlar. Elçiye zeval olmazmış, benden söylemesi. Karekök 4 = hav hav Dost çok özel bir köpek, biraz bahsetmede geçemeyeceğim. Eğitmeni Bora Erbek tarafından üç aylıkken alınmış. Şimdi 1,5 yaşında. Arama, kurtarma eğitimi almış. Bu eğitimi alan köpeklere yapılan testte Türkiye'de tam puan alan tek köpekmiş. Otur, kalk, getir gibi temel ve kaldırıma çık kenardan yürü gibi karmaşık komutları çok sorunsuz algılıyor ama asıl marifeti matematik biliyor. Vallaha şaka değil. Gözümle gördüm. Dördün kare kökü kaç oğlum? Hav hav. Sekizden üç çıktı kaç kaldı? Hav hav hav hav hav. Eğitmeni soruyor o da havlayarak cevap veriyor. 'E, madem bu kadar akıllı, cep telefonunu topraktan kazıp çıkarması gereken sahne neden bu kadar uzadı?' Diye sorabilirsiniz, haklısınız. O da çok ilginç. Eğitmeni cep telefonuyla oynamasını daha önce yasaklamış ve Dost rol icabı da olsa cep telefonunu ağzına almayı istemedi. Uzun uğraşların sonunda rolünü başaran Dost'un ödülü ise 'good boy' diyerek başının sevilmesi. Dost'u pozitif eğitim sistemiyle eğiten Bora Erbek serbest olarak köpek eğitmenliği yapıyor. Cep telefonu 0 536 413 46 13. Benim de köpeğim sözümü dinlesin diyorsanız arayabilirsiniz. Yemek molasında sohbet Çekime ara verilmiş. Oyuncular sohbette. Aylardır sabah sekiz akşam altı çekim yapan ekip artık kardeş gibi olmuş. Resmin sağ alt köşesinde iştahla şeftalisini yiyen Erdinç Dinçer'in sette ilk günü. 7. Bölüm itibariyle konuk oyuncu olarak katılan Erdinç Dinçer, Astek Kerim'in (Orçun Kaptan) babasını oynuyor. |
Yarı uyur yarı uyanık geçirdiği gecenin sabahında, iki kişilik yatakta açtı gözlerini yeni güne. Tek başına.......Göz alabildiğine uzanan ovada yalnız yaşayan bir ağaç gibiydi. Büzülmüştü koca karyolanın kenarına. Öyle bir büzülmüştü ki, bomboş bir çekmecenin köşesine sıkışmış ince bir gömlek düğmesine benziyordu.Ya da, içi çoktan boşaltılmış kavanozun dibinde kalmış kırık bir pirinç tanesine... Yattığı pozisyonda kalkmıştı, demek ki gece boyunca hiç kıpırdamamıştı. Sağ tarafına yatmıştı. Sol yanının boş olduğunu bildiği için hiç o tarafa bakmıyor, sağ tarafından kalkıyordu yataktan. Yine öyle yaptı. Bakmadı ama, aylardır hiç baş konmayan ikinci yastığın öylece duruyor olduğunu bilmek, içini burkmuştu. Salona çıktı. Salon çok büyük göründü gözüne. Üzerine bol gelen bir giysi gibiydi, dönüp duruyordu üzerinde.Banyoya gitti, lavaboya yöneldi. Solgun, avurtları çökmüş bir yüzle gözgöze geldi aynada. Günler önce çıkarıp lavaboya koyduğu sabun hâlâ yarı bile olmamıştı. ” Hıııııım! ” dedi.....” Demek ki küçücük sabun, bir kişiye bir ay dayanıyor.......Hiç birşeyi bitiremiyorum tek başıma."... Soğuk suyu yüzüne çarpıp ferahlamak istedi ama nafile! Muftağa girip buzdolabını açtı. Yalnız kaldığından bu yana, her zaman yiyecekleri sığdıramadığı dolabın yarısı boştu. Yarım kilogramlık sebzeler, küçük bağ halindeki yeşillikler; dolabın bir köşesine adeta büzülmüşlerdi.Yarım kilogram taze fasulye, bir o kadar domates, yine yarım kilo ıspanak. “ Benim içim yaşam, artık yarım kilogramlık,” diye düşündü. Düz ve küçük bir tabağa üç zeytin, küçük bir dilim peynir , ince bir dilim ekmek koydu. Portakal suyu hazırlamalıydı kendine. Şu çay içmeme alışkanlığı, sıkıntı veriyordu kahvaltı saatlerinde. ” Boş ver portakal suyunu,” dedi. Büyükçe bir bardağa su doldurdu. Kahvaltı tabağını, bardağı mutfaktaki masaya usulca bıraktı. Boğazı düğüm düğüm, bir sandalyeyi çekip oturdu. Lokmaları isteksiz isteksiz geveledi. Dili; fazla pişmiş, hatta kurumuş, üzeri yarılmış ve bayatlaşmış bir kurabiye gibiydi. Ağzının içinde döndükçe avurtlarına, dudaklarının iç kısmına batıyordu.Tabağı, içindekileri bitiremeden mutfak setinin üzerine bıraktı. Salonun bir kenarında , ütülenecek birkaç parça çamaşır duruyordu sepette. Şöyle bir baktı, hep kendisine ait çamaşırlardı. Bir haftada biriken çamaşır, sadece birkaç parçaydı. Bir zamanlar yıkamaya, ütülemeye yetişemediği, ama artık çamaşır sepetinde hiç görmediği çamaşırları ve onları giyeni düşündü....” Lânet olsun! ” diye söylendi. Derken, akşam boşaltmayı unuttuğu koca poşeti gördü. Eline alıp, mutfağa yöneldi. Bir gün önce almıştı marketten. Poşetten; margarin paketinden biraz büyükçe üç tane saklama kabı, iki porsiyonluk yemeğin doldurabileceği büyüklükte iki çelik tencere, bir tane de oyuncak gibi küçük bir tava çıktı. ..” Şim’den sonra, böyle küçük kaplar gerekecek bana, “ diye iç geçirdi...” Tek kişilik.” O gideli beri, bir sessizlik vardı evde. Büyük bir coşkuyla çalan davullar , dönen değirmenler susmuştu sanki. İşte bu sessizlik ve yalnızlık, taşımakta zorlandığı bir yüktü omuzlarında. O yükü indirecek bir durak yoktu.Yalnızlığı, gidenin yokluğu; gelip yüreğine oturdu. Kara bir yılan gibi çöreklendi. Yüreğinin, bir değirmen taşının altında kalmışçasına ezildiğini hissetti.....İçi öyle dardı ki ! Küçülmüş küçülmüş, incir çekirdeği kadar kalmıştı. O’nun yokluğuna, yalnızlığa alışması gerekiyordu. Ama nasıl? Düşündü düşündü, aklı sıra bir çözüm buldu. Dudaklarına acı bir gülümseme kondurarak, şöyle dedi kendi kendine: * Sabahları yalnız uyandığında; O’nun, erkenden kalkıp işe gittiğini ya da bir iş gezisine çıktığını farzedebilirsin. * Tek başına kahvaltı ederken, O’nun sabah uykusundan henüz kalkmadığını farzedebilirsin. * Ütülenecek çamaşırların sadece kendine ait olduğunu gördüğünde ise; yine en sona kendi çamaşırlarım kalmış ütülenecek, diye farzedebilirsin. * Akşam yemeğini yalnız yerken; O, akşam yemeğini dışarıda yiyecek, geç gelecek diye farzedebilirsin. * Buzdolabını neredeyse boş gördüğünde ise; yine hafta sonu gelmiş diye farzedebilirsin. * Bir yolculuktan veya alışverişten döndüğünde ve evde seni bekleyen hiç kimse olmadığını gördüğünde; O’nun eve gelmesi için, vaktin henüz çok erken olduğunu farzedebilirsin. Daha farzedecek şeyler bulmaya çalışırken, çalan telefonun sesiyle irkildi.Telefonda, henüz ikibuçuk yaşındaki torunu kuş gibi şakıyordu: -“ Ananejiim! Efde miçin? Ben gelebiliy miyim?”.........Torununun sesiyle, yüzü aydınlanır gibi oldu. Farzetmek de neydi ! İşte gerçek buydu......Sevimli, dünya tatlısı bir torun......Sırtını dayayacağı bir duvar......Giden gitmişti. Nasılsa bir daha dönmeyecekti.....Olmayan şeyleri varmış gibi farzederek yaşayamazdı. Telefonu kapattı. Kendi kendine acı gerçekleri bağıra bağıra hatırlattı: Evet, yalnızsın! Yalnız yaşayacaksın! O’nu; yok işe gitti, yok iş gezisine gitti diye farzedemezsin. O artık yok, bunu kabul et. Gitti ve hiç gelmeyecek. Hayat, farzetmek değil; gerçektir gerçek! Farkında olmadan O’nun en sevdiği şarkının sözleri döküldü dudaklarından: “ Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç, Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç ! " http://www.cet.com/%7Enichols/feather.gif |
Seviyorum Rabbim İnanç Tarihi dersimin öğrencilerinden biriydi Tommy. Uzun saçlı, değişik bir gençti. Sınıfta benimle en çok tartışan öğrenci oydu. Tanrı'ya kayıtsız şartsız inanmayı kabullenmiyordu. Mezun olurken bana imalı, imalı; - "Günün birinde Tanrı'yı bulacağıma inanıyor musun hocam? " dedi. - "Hayır" dedim, yavaşça. - "Yaaa" dedi. "Oysa senin, bu derste Tanrı'yı pazarladığını sanıyordum hocam..." Kapıdan çıkıp gitmek üzereyken arkasından bağırdım: - "Tanrı'yı bulabileceğini düşünmüyorum. Ama o seni mutlak bulacak bir gün, eminim." Tommy, omuzunu silkip yürüdü... Mezuniyetten sonra izini kaybetmiştim ki, acı haberi kendisi getirdi bana...Ölümcül kansere yakalanmıştı. Odama girdiğinde; zayıflamış, çökmüştü... Kemoterapi, o uzun saçlarını dökmüştü... Ama gözleri halâ pırıl pırıldı... - "Birkaç haftalık ömrüm kalmış hocam" dedi. - "Sana bir şey sorabilir miyim?" dedim. - "Tabii" dedi, "Ne öğrenmek istiyorsun?" - "Sadece 24 yaşında olmak ve ölmekte olduğunu bilmek nasıl bir şey?" - "Daha kötüsü olabilirdi... 50 yaşında olmak, kafayı çekmek, kadınlarla beraber olmak ve müthiş paralar kazanmayı, yaşamak, sanmak gibi..." Sonra niye geldiğini anlattı... "Okulun son günü sana Tanrı'yı bulup bulamayacağımı sormuş; "hayır" yanıtını alınca şaşırmıştım. Sonra, "ama o seni bulur" dedin... İşte bunu çok düşündüm. Doktorlar ciğerimden parça alıp kötü huylu olduğunu söylediklerinde; Tanrı'yı aramayı ciddiye aldım birden... Habis ur, diğer hayati organlarıma yayılmaya başlayınca, sabahlara kadar dualar etmeye başladım... Hiç birşey olmadı. Bir sabah uyandığımda; ilahi bir mesaj alma yolundaki umutsuz çabalarımdan vazgeçiverdim aniden. Ömrümün geri kalan vaktini; Tanrı, ölümden sonra hayat falan gibi şeylerle geçirmeyecektim. Daha önemli şeyler yapma kararı aldım. O zaman gene seni düşündüm... - "En büyük mutsuzluk, sevgisiz bir hayat sürmektir, bundan daha kötüsü de bu dünyadan, sevdiklerine "Seni seviyorum" diyemeden gitmektir" demiştin... Son günlerimi bu eksiği gidermekle harcayacaktım işte... En zorundan başladım... Babamdan... - " Oğlu yanına geldiğinde; babası, gazete okuyormuş. - "Baba, seninle konuşmam lazım" demiş Tommy. - "Peki, konuş oğlum" - "Yani, çok önemli bir şey..." Babası, gazeteyi 10 santim indirmiş o zaman aşağı; - "Neymiş o bakalım?" - "Baba, seni seviyorum. Bunu bilmeni istedim." Tommy, gülümsedi, arkasını anlatırken... Babasının elinden yere düşmüş gazete... Hayatında hiç yapmadığı iki şeyi yapmış. Tommy'ye sarılmış ve ağlamış... Sabaha kadar konuşmuşlar. Babası, ertesi sabah işe gitmek zorunda olduğu halde... - "Annem ve kardeşimle daha kolay oldu" diye devam etti Tommy... - "Onlar da bana sarılıp ağladılar. Yıllardır bana söylemedikleri, söyleyemedikleri şeyleri anlattılar. Bütün bunları yapmak için bu kadar geç kalmış olmama üzüldüm sadece... Ölümün gölgesi üzerime düşünce; kalbimi açıyordum, bana, aslında çok daha yakın olması gereken insanlara..." Nefes aldı Tommy..." Bir gün baktım, Tanrı, orada... Hemen yanıbaşımda duruyor... Ona yalvardığım zaman, bana gelmemişti. Onun kendi programı vardı, kendi bildiği gibi yapıyordu. Gerçek olan şu ki, haklıydın... Ben, onu aramaktan vazgeçtiğim halde, gelip, beni bulmuştu." - "Tommy" dedim. "Sandığından çok önemli şeyler söylüyorsun, tüm insanlığa... Sen, Tanrı'yı bulmanın en emin yolunu anlatıyorsun. Onu, sadece kendine ayırmak, sadece ihtiyaç duyunca aramak işe yaramaz... Ama hayatını sevgiye açarsan o, gelir seni bulur. Bunu anlatıyorsun farkında mısın?" Devam ettim; "Tommy, bana bir iyilik yapar mısın, bunları gelip sınıfımda da anlatabilir misin?" Bir gün tespit ettik. Ama Tommy gelemedi o gün... Ölümle hayatı sona ermemişti tabii... Şekil değiştirmiş, büyük bir adım atmıştı sadece... İnanmaktan, görmeye geçmişti... Ölümünden önce son bir defa konuşmuştuk. - "Söz verdiğim derse gelemeyeceğim, halsiz ve bitkinim hocam" demişti... - "Anlıyorum Tommy !" - "Benim yerime onlara sen anlatır mısın hocam, sen anlatır mısın? - Herkese, bütün dünyaya, benim için anlatır mısın?" - "Anlatırım Tommy" dedim. "Anlatırım, merak etme!" İnsanlara; "Seni seviyorum" demek için, ölümü beklemenize gerek yok, şimdi, hemen şimdi başlayabilirsiniz... Başlayın ki, hayatınız güzelleşsin, zenginleşsin.. Hemen, şimdi başlamazsanız, belki de hiç söyleme şansınız olmayabilir... |
Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu. Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına çağırdı ve merakla sordu: " Adın ne senin evladım?" dedi. " Ali, komutanım" dedi. " Nerelisin?" " Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..." " Peki evladım,bu kafanın hali ne? Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?" " Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını da bilmiyorum." " Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali." O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu. Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi. " Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?" Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi. " Sen söyle biz yazalım" dediler. Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu. " Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin." Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu. Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek Mektubun sonuna şunları yazdırdı. " Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım." Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. ingilizler kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer,beşer, Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor, onlarında sayıları giderek azalıyordu. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu. Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler.Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır, bile,bile ölüme gidiyorlardı. O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu. " Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme." Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra "şimdi ananın sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu. Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı şöyle diyordu anası: " Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. Bizde üç işe kına yakarlar; 1 - GELİNLİK KIZA, GİTSİN AİLESİNE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DİYE 2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DİYE 3 - ASKERE GİDEN YİĞİTLERİMİZE, VATANA KURBAN OLSUN DİYE... Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun " Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra, hıçkıra ağlıyordu... " (Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesindedir.) |
İNSAN SEVDİGİ YERE VURURMUŞ Burnu bir karış havada, gözü yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde. Hele hele benim aşkımı yerden yere vurup, nasıl kırmıştı kalbimi zalim. Dudaklarından dökülen acı sözleri; öyle ki, bugün bile unutamadım. Ne tebessümdü o, zehirden beter. Her olayda içim paramparça, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu. Yorgun düşerdim onsuz geçen, onunla dolu, koyu siyah gecelerden. Pişmanlıktan kendime lanetler eder, sevgimi söylediğim günü düşündükçe, kaleme sarılıp yazardım ona nefretin aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı. Derdim ki; alın yazımdı, onbeşimin çocuksu aşkıydı. Nasıl da gülerdi canı istedi mi... En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir, ardından bir uçurumun kenarına yapayalnız bırakır giderdi. Ben çaresiz, ben yorgun, ben bıkkın bu sevdadan. Ah bilirdi o insafsız, diri diri yanardım o böyle yaptıkça... Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda; onda ne bulduğumu bugün bile bilemem. Ama o günlerde hayatımın amacı, varolma gibi gelirdi bana. Çocukluk mu, yoksa gençliğimin safça tutkusu muydu bu kölesiye bağlanış, içten içe kopan fırtınalar, bu delice yakarış? Kimbilir, belki de sevilmeye muhtaç bir kalbin bitmek bilmeyen kaprisi... Ondan hiçbir şey istememiştim. Sadece sevgi... Evet, şimdi yıllar sonra ben, onu düşünüyorum ilk defa kucağımda resimler, hatıralarla. Hava yine soğuk, yine kasvetli gözleri gözlerimde yine sevgi, derin yüreğimde. Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım, ağladım saatlerce. Bu onun \"ölüm yıldönümü\"dür. 17\'sinde toprakla kucaklaşan, o zalimin hikayesidir anlatılan. Bir melodidir kırık, umutsuz... Doldururken sensizlik o an odayı gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı. Bir feryat yankılanmıştı acı dolu tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda. Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu. Benim kadar çaresizdi her köşe. Kendi kendime konuşarak yaklaştım sırasına; \"Sen ölemezsin; canımsın, sevgimsin, emelimsin Dileğince nefret et, alay et duygularımla Kızmam sana Ama ne olur bir yalan olsun, acı bir şaka. Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun. Herşeyini özledim... Allahım son defa göreyim yeter bana\" Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü ta ki, ölümün o sinsi kokusunu içimde duyana kadar. Hıçkıra hıçkıra ağladım, sıraya kazıdığın ismini öptüm. Sonra, ona ait birşeyler bulmak için aradım her köşeyi... Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa, rengi solmuş. Yazı, onun yazısı. Bir mektuptu, özenilerek yazılmış, belki de çok emek verilmiş her satırına... Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi. Korkakça, kaybolmasından korkarak, acıyla okudum her cümleyi kalbimde büyüyen bir özlemle... Hele hele o ilk satırı... Öyle ki, bugün bile unutamam, okudukça ağlarım. "İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş bir tanem, AFFET BENİ !!!..." |
Dinle oglum, bunlari sana sen uyurken söylüyorum. Küçücük elini yanaginin altina sokmussun, nemli alnindaki sari lülelerin yapis yapis islak. Odana bir hirsiz gibi süzülerek girdim. Birkaç dakika önce kütüphanede oturmus gazetemi okurken vicdan azabim nefes kesen bi dalga gibi üstüme geldi. Bir suçlu gibi yataginin basucuna geldim. Neler mi düsündüm oglum? Sabah sabah kizmistim. Okula gitmek üzere giyinirken seni azarladim, çünkü yüzünü islak havluyla öylesine silivermistin. Ayakkabilarinin kirli oldugunu görünce sana onlari temizlettim. Bazi esyalarini yere atisinda sana öfkeyle bagirdim. Kahvalti ederken bir sürü kusurunu buldum. Yiyecekleri etrafina saçiyordun, lokmalarini çignemeden yutuyordun, ekmegine çok fazla tereyagi sürmüstün. Sen oyun oynamaya gidiyordun, bense trenime yetismek zorundaydim. Bana baktin elini salladin ve “Güle güle babacigim” dedin. Ben ise kaslarimi çattim ve “Dik dur!” dedim sana. Aksam üzeri de durum farksizdi. Eve gelirken seni yere çömelmis arkadaslarinla bilye oynarken buldum. Çoraplarin yirtilmisti. Arkadaslarinin önünde seni küçük düsürdüm ve kolundan tutup eve götürdüm. Bu çoraplar çok pahaliydi ve giymek istiyorsan dikkatli olmaliydin. Düsün oglum bunlari sana baban söylüyordu. Hatirliyor musun? Sonra çalisma odama girdin. Gözlerinde incinmis bir ifade vardi. Kagitlarimin üzerinden sana baktigimda bir an için çikmaya yeltendin. “Ne istiyorsun?” diye bagirdim sana. Hiçbirsey söylemeden kosup boynuma sarildin ve beni öptün. Hem de büyük bir sevgiyle. Sonra kosarak disari çiktin. Kagidim elimden düstü. Bana neler oluyordu? Sürekli senin hatalarini buluyordum. Seni böyle ödüllendiriyordum. Seni sevmedigim için degil bu; senden çok sey bekledigim için. Seni kendi çagimin deger yarglarina göre degerlendiriyorum çünkü. Oysa ki senin pek çok güzel özelligin var. Kalbin öylesine yüce ki! Bu gece gelip beni öpüsün de bunu kanitliyor. Bu gece baska hiçbir seyin önemi yok oglum. Karanlikta, yataginin yaninda diz çöktüm ve çok utaniyorum. Bunlari sana uyanikken anlatsam da anlamazsin biliyorum. Ama yarin gerçek bir baba olacagim. Seninle oynayacagim. Sen aci çektiginde aci çekecek, sen güldügünde gülecegim. Dilimin ucuna kötü seyler geldiginde dilimi isiracagim. Kendi kendime sürekli, “O bir çocuk!” diyecegim. Ben seni büyük bir adam gibi gördüm. Oysa ki sen daha küçük bir çocuksun. Daha dün annenin kollari arasindaydin, basini onun omzuna dayamistin. Ah, senden çok sey bekledim oglum, çok sey bekledim. Insanlari elestirmek yerine onlari anlamaya çalisalim. Ne yapmak istediklerini anlayalim. Sempati, hosgörü ve nezaket elestiriden çok daha yararlidir. “Bilmek affetmektir." Dr. Johnson’yn da söyledigi gibi, “Tanry bile insani son gününe kadar yargilamaz.” O halde neden biz yargilayalim? Elestirmeyin, kinamayin ve sikayet etmeyin! |
"GÖNÜL YARASI" Bir bakış bir gülüştür insanı insana bağlayan ve güzel bir söz, güzel bir davranıştır insanı insan yapan. Aşktır! Sevgidir insanı hayata bağlayan. Tüm bunların harmanlamasıydı seni sevmemi sağlayan. Bir bakışındı ayaklarımı yerden kesen, kaş çatışındı yüreğimi yerle yeksan edip hüzün diyarlarında gezdiren. Ve gülüşün... İçimde çocuk fırtınaları estiren. Yanımda olduğun her an, bir kuşun kanadına takılıp, diyar diyar gezer, bir atlıkarıncanın sırtında dağlar, ovalar geçer, bir kadının eteklerinde delice başım döner sonra bir pamuk şekerinin rengine kapılıp pembe düşler görürdüm. Ben gülleri sever gibi sevdim, kırmızının ateşiyle, beyazın saflığıyla, pembenin masumiyeti, sarının utangaçlığıyla, rengârenk, desen desen aldım gönül sarayıma resmettim seni. Ferhat gibi dağları delemedim, Mecnun gibi yollara düşemedim ama bu aşk tek mevsimlik olmasın ömür boyu sürsün istedim. Öyle mutlu oldum öyle mutlu oldum ki! En sonunda seni kaybetmekten korktum. Her korktuğumda dört başı mağrur, aşılmaz, yıkılmaz bir dağ gibi seni yanımda buldum. Ve sonra... Yine başımın üzerinde esmeye başladı o hoyrat, o acımasız, o kalbi olmayan uğursuz ayrılık illeti. Aynı dünyada ayrı şehirlere kaldırıp attı, bir bakışa, bir gülüşe, bir dokunuşa sürgün etti, yarınları düşlerken dünlere hasret bıraktı bizi. Neden, Allah’ım neden! Her seferinde yaşıyorum bu kara yazgıyı ben. Tomurcuk açmış dallarıma ayaz vurdu yeniden. Mektuplar yazdım sana yollar kadar uzun, yiten yıllar kadar ümitsiz. Her bir satırında gözlerimden yaş, kalemimden kan damladı çaresiz. Gündüzler bitmek bilmiyor bu şehirde, bir bataklık gibi her çırpınışta biraz daha çekiyor yok etmeye çalışıyor benliğimi. Geceler sevimsiz bir filmin tekrarı gibi... Katran karası gökyüzünde yıldızlar bile karaborsa, terk edip gitmişler beni. Acıyor içim, yanıyor yüreğim, lal olmuş dilimde sessiz çığlıklar ardında sensizliğimle eriyor, tükeniyorum.... Bir aşkın gözyaşları süzülüyor sessizce dağlıyor içimdeki yarayı... Dindiremiyorum. Ölüm çare olsa, sonunu düşünmeden Atacağım bir uçurumun kenarından kendimi. Ama biliyorum ki, Kara toprak bile paklamaz beni. Neden! Neden, sevgili Hep ayrılıklar büktü belimizi... İçimde dinmek bilmeyen bir acı. Acının adı gönül yarası Yok, ölüm değil bunun adı Aşkın ardından dökülen gözyaşları |
İş adamı tıraş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar; "Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi..." Berber çocuğa seslenir: "Ali, buraya gel!". Bunun üzerine çocuk sakince dükkana girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar. Berber işadamının kulağına sessizce, "bak şimdi" diye fısıldar ve bir elinde beş yüz bin, diğer elinde beş milyonluk bir banknot olduğu halde çocuğa sorar: "Hangisini istiyorsan alabilirsin?" Çocuk dalgın dalgın bir beş yüz bine bir de beş milyona bakar ve sonunda beş yüz binlik banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır. Berber işadamına döner ve gülerek: "Gördün mü? Sana söylemiştim." der.Tıraş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali'yi görür. Yanına giderek, neden beş milyonluk değil de, beş yüz binlik banknotu aldığını sorar.Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir : - Eğer beş milyonluğu alırsam oyun biter!" Allah'ın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken... Biz kim oluyoruz da insanları birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle yargılama hakkına sahip olabiliyoruz! |
Aşk sanayii Aşk diye tanımlanan cemre insanın yüreğine düşmeye görsün bir kere. Hemen her gün içinden biraz daha çıkılmaz hale gelen hayat karmaşasının merkezinden soyutlayıverir düşüncelerimizi. Heyecan ile yare doğru savrulup giden düşüncelerimiz her bünyenin kuvvetine göre etkisi değişen efsunlarla peşinde emellerimizide sürükleyip gider. Zaten aşk haddi zatında düşünceleri ve istekleri şekillendiren bir şeydir. Böyle olmayan şeylere aşk yaftasını vurmak hatasını yapanların çektiği acı ne beter bir acıdır. Bir bataklık gibi içine çekip durur insanı, ne kadar çok çırpınırsa o kadar çok batırır. Bu gün itibariyle dünya coğrafyasında bulunan devletlerin varlığının garantisi nasıl ordularıysa insanların varlığının garantisi ise aşktır. Bir devlet düşünün ki kıtalar arası balistik füzelerinin ucuna bağlı düştüğü yeri tar-u mar edecek güçte atom bombalarına sahip. Varlığını tehdit eden bir kuvvetin yer yüzünde hışmından saklanabileceği bir mevki-i yok. Bu devlete saldırmaya kafa tutmaya kimin kuvveti yetebilir? Aynı silahlara sahip olan ve bu silahlardan korunma mekanizması bulunan bir gücün elbette. Bu boyuttan bakınca saklanamaz bir gerçek sergilenir önümüzde. İster inanın ister inanmayın aşk insanların silahıdır. Varlığının devamını sürdürmek isteyen her insan aşk ile silahlanır. Bireylerin aşk için bütçelerinden çıkardıkları ödenek nisbetinde devamlarının garantisi kuvvetlenir. Aşka en büyük yatırımı yapan insanlar en güçlü insanlardır. Nasıl elden düşme eski silahlar ile vatanı müdafa yada vatanı inşa etmek zor ise aşkı müdafa veya inşa etmekte böyledir. Başkalarının şiirlerinin vecizelerinin barutu cephaneliği boş olanlar için sadece bir atımlıktır. Yan sanayinin yaptığı taklit malların aslının kalitesini tutmadığını hepimiz biliriz. Bunun içindir ki varlığının aşktan geldiğini devamının da aşktan geçtiğini kavrayan kişiler üretim sektörüne atılırlar. Bu zatların her birinin gönül coğrafyasında üretim işiyle meşgul organize sanayi bölgesi bulunur. Organize sanayilerinin her yerine serpiştirilmiş şantiyelerinde en özgün ve en kaliteli mamülleri üretirler. Bu mamülleri gerektiği yerde gerektiği kadar kullanırlar. Sevgiliye ihraç edilmiş hiç bir mamül iade olunmaz zira bunların hepsi aslına uygun olarak bünyeye göre özel dizayn edilmiş ve kaliteli malzemenin kaliteli işçilikle işlenmesiyle üretilmiş ürünlerdir. Bu organize sanayilerin üretim faaliyetlerinde bulunan şantiyelerinin içinde en büyüğü sevgi şantiyesidir. Burada ahenk ile yürütülen yirmi dört saat kesintisiz bir çalışma vardır. Şantiyenin tüm giderleri başkanlık tarafından karşılanır. Üretilen mamüller her türlü vergiden muaf olduğu gibi giriş çıkışlarda gümrüklenmezler. Şantiyenin ihtiyacı olan su ve enerji hiç kesilmez bedelsizce verilir. Ürettikleri taze ve kaliteli sevgi ile aşklarını en sağlam zemine oturtur bu akıllı insanlar. Aşklara kesintisiz sevgi takviyesi yapmak hasta olmadan evvel aşı olmaya benzer. Hasta olduktan sonra aşı olmak neye fayda eder? Saygı şantiyesi bu organize sanayilerin ikinci büyük temel taşıdır. Burada da sevgilinin şartlarına özel olarak bir çok değişik kalemde saygı üretilir. Üretilen saygının hammaddesi bizzat hoşgörü ve saygının kendisidir. Hammadde olarak kendisine verilen hoşgörü ve saygıyı şartlara uygun olarak işleyip sevgiliye özel hale getirir ve ulaştırırlar. En iyi şartlarda üretilmiş aygıyla aşklarını besleyip her zaman canlı tutar bu zeki insanlar. Şantiyenin üretimi o denli yoğundur ki imalat fazlası ürünleri sırasıyla anna, baba, kardeş, akraba ve çevrelerindeki insanlar ile paylaşırlar. Aynen sevgi gibi saygıda paylaşıldıkça azalacağına çoğalır. Aşkı beslemek için durmaksızın çalışan bu organize sanayinin diğer önemli şantiyesi ise sadakat şantiyesidir. Aşkı bir binaya benzetecek olursak o binanın temeli sevgi binayı ayakta tutan kolon ve sütunları saygıysa temeli ve sütunları sarıp kapatarak içeriyi her türlü yıpratıcı dış etkenden koruyan duvarları sadakattir. Buna çarpıcı düzinelerce misal verebilirim. Mesela aşkın kendisini hissettirdiği yeri beynimiz sevgiyi algıladığı yeri gözlerimiz saygıyı yakaladığı yeri bakışlarımız olarak düşünürsek sadakatin olduğu yer olsa olsa göz kapaklarımızdır. Aşkı çevreleyen ve koruyan sadakati üretmek için sistemli bir devamlılıkla çalıştırırlar şantiyelerini bu mantıklı insanlar. Bilinçli insanların gönül coğrafyasındaki bu organize sanayilerin üç ana işletmesi olan sevgi, saygı ve sadakat şantiyelerine her türlü ikmal ve yedek parça üretiminde bulunan küçük çapta bağımsız atölyelerde bulunur. Bu atölyelerin tezgahlarında mahir ustalar tarafından titizlikle samimiyet, güven, dürüstlük ve fedakarlık üretilir. Ürünlerinden hangi şantiye ne kadar sipariş verirse o kadar imal edip hemen sevkeder bu atölyeler. Tüm şantiye ve onların ihtiyaçlarını gideren atölyeleriyle nizami çalışan bu organize sanayilerin sahipleri ürtettikleri mamülleriyle aşklarına sahip olur, mamur eder, geliştirir ve güzelleştiriler. Bu şekilde varlıklarını teminat altına alıp sağlamlaştırırlar. Madalyonun diğer yüzünde ise varlığının aşktan geldiğini ve devamının yine aşktan geçtiğini kavrayamamış bedbaht zatlar vardır. Bu zatlar zamanında aşka sahip olsalar bile kaybetmiştir tıpkı tarih sahnesinde binlerce yıldan beri kurulupta yokolmuş imparatorluklar ve devletler gibi. Çünkü onların gönül coğrafyalarında teşkil ettikleri sanayi organize değildir. Buradaki şantiyelerin hiçbirine teşvik vermemişlerdir. Bunun sonucunda aşk yerine yegane kazanımları yalnızlık olur. Onalrın şantiye ve atölyeleri yalnızlıklarına hizmet ederler. Hiç durtmadan dert, gam, keder, tasa, üzüntü ve acı üreterek yalnızlığı beslerler. Onlar aşk silahıyla silahlanmayıp her türlü saldırıya karşı savunmasız kalmışlardır. Vadeleri dolupta ecelleriyle ölseler bile kıymet ifade edecek bir şeyleri hiç olmaz. Çoğu zaten çok uzun süre ayakta kalamaz. Maneviyatı çökmüş, ekonomisi bitmiş, ordusu zayıf devletler gibi sonları pisi pisine bir ölüm olur. Yapayalnız tarihin sahnesinden silinir giderler. Hepimizin bildiği gibi hiçbir olgunlaşmış meyve insanın ağzına düşmez. Eğer meyve yemek istiyorsak biraz dahi olsa zahmet edip çaba göstererek uzanmalı ve dalından koparmalıyız. Dünyada imkansız olan şey emek vermeden sahip olmaktır. Hiç bir saadet emek vermeden bulunmaz. Fedakarlık yapmadıkça aşık olmuş olunmaz. Hepinize tüm samimiyet ve ciddiyetimle aşık olmayı ve aşka sahip çıkmayı öneriyorum. Çünkü gerçek manada aşık olmak geçmişine ve geleceğine sahip çıkmaktır. |
| Saat: 00:13 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık