![]() |
Dünyada ve Türkiye'de Psikoloji TarihiPsikoloji tarihi ve genel olarak teorik psikoloji Türkiye'de henüz bir araştırma alanı olmaktan uzak bulunuyor. Konuyla ilgili çevirilerin sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Üniversitelerin psikoloji bölümlerinde 'psikoloji tarihi' dersleri daha yeni yeni yer bulmaya başladı. Bununla birlikte psikoloji felsefesine ilişkin pek bir çalışma yapıldığını iddia etmek mümkün değil. Teorik psikolojiye gösterilen ilgi konusunda aslında Türkiye ile bir çok Avrupa ülkesi arasında önemli bir fark bulunmuyor. Gerçi psikoloji tarihine ilişkin dünya üzerindeki ilk çalışmaların yazımı aşağıda değinilecek nedenlerle psikoloji tarihinin erken dönemlerine dayanır. Ama psikoloji tarihinin bir alt-alan olarak kurumsallaşması ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle de 1960'ların ortalarında mümkün olmuştur. Psikoloji tarihi historiyografyası içinde sadece psikoloji tarihi için değil genel olarak bilim tarihi için de geçerli olan iki dönem ayırt etmek mümkündür. Psikoloji tarihi yazımında 'eski' tarih diye adlandırılan birinci dönem 19. yüzyılın ortalarından 1950'li yılların ortalarına uzanır. Bu dönemin psikoloji tarihi çalışmaları, diğer bilimler için de geçerli olduğu gibi alanın içindeki eski araştırmacılar tarafından yürütülür. Bu araştırmacılar genellikle artık bilimsel araştırma yapmayı bırakmış ve kendilerini çalışmış oldukları alanın tarihine ilişkin çalışmalara vermişlerdir. Üstelik bu araştırmacılar herhangi bir tarih formasyonuna sahip de değillerdir. 'Eski' psikoloji tarihi yazımının klasik çalışması şüphesiz E. G. Boring'in 1929'da yayınlattığı 'History of Experimental Psychology' adlı eseridir. Boring'in çalışmasından da görülebileceği gibi 'eski' tarih yazımı, Thomas Leahey'in (1991, s. 34) terimiyle, 'yukarıdan' bir tarih yazımıdır. Eleştirel olmaktan çok, politik ve diplomatiktir. Temel konusu 'büyük' adamlar ve 'büyük' olaylardır. Okunulabilir hikayeler anlatır ve bunları başka tarihçilerden çok, halkın eğitimli tabakasına sunar. Yani bir nevi 'popüler tarih' anlayışını benimser. Tarih yazımında 'yeni' dönem, psikoloji için ancak 1960'ların ortalarında gelişebildi. Ancak tarih yazımına tümüyle bu yeni anlayışın egemen olduğunu bugün bile söylemek mümkün değildir. Bu yeni dönemin başlıca özelliği psikoloji tarihi yazımının bir uzmanlık alanı haline gelmesidir. Artık bu araştırmalarda tarih formasyonu da önemli bir yer tutmaktadır. Bu dönemin bir diğer özelliği de 'eski' tarih anlayışı tarafından pek de dikkate değer bulunmayan psikolojinin sosyal yapısının incelenmesidir. Burada kastedilen sadece bilimsel topluluğun kendi iç örgütlenişi değil, aynı zamanda bu topluluğun örgütlendiği toplumun da yaşayışıdır. Bu anlayış psikolojiyi toplumdan ve tarihten soyutlanmış bir takım 'büyük adamların' yarattığı bir bilim dalı olarak ele almamakta, onu içinde bulunduğu toplumsal ve tarihsel bütün içinde tanımlamaya çalışmaktadır. Özellikle 1960'lardaki öğrenci hareketinin ve sonrasında hızla gelişen eleştirel psikoloji akımlarının da etkisiyle bugün modern tarih yazımı sıklıkla eleştirel ögeler barındırmaktadır. Psikolojinin kendi tarihine ilişkin genel ilgisizliğinin dayanak noktasını psikoloji içindeki hakim paradigmanın belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Psikolojinin bir 'doğa bilimi' olduğu iddiası ve psikologların teorik değil deneysel çalışmalarla ilgilenmesi gerektiği bütün dünyada bir çok psikolog tarafından paylaşılan bir görüştür. Bu görüşe göre psikoloji tarihinin araştırılması da psikologlara değil bilim tarihçilerine bırakılmalıdır. Oysa bu, psikolojinin kendine özgü bir takım özelliklerinden dolayı mümkün değildir. Psikoloji tarihine yönelik ilgi salt bilim tarihi çerçevesinde değerlendirilemez. Psikoloji tarihinin kendi tarihine bakıldığında görülecek olan, bu konuyla ilgili çalışmaların psikolojinin bir takım 'kriz' dönemlerinde yoğunluk kazandığıdır. Örneklemek gerekirse: Psikoloji 19. yüzyıldan 20. yüzyıla girilirken bağımsız bir araştırma ve bilgi alanı olarak komşu disiplinlerine karşı dayanabilmek ve kendi sınırlarını belirlemek zorundaydı. Bu zorunluluk teorik psikoloji çalışmalarına olan eğilimi güçlendirmişti. Aynı şekilde 20li yıllar ve 30lu yılların başında psikoloji, birbirleriyle yarış halinde çok sayıda okul ve anlayış tarafından parçalanmak tehdidi altında bulunuyordu (Benetka, 2002, s. 12). Yine psikolojinin 'kriz'lerine dair bir diğer örnek de psikolojinin çevresel nedenlerle yeniden yapılandırılmak ihtiyacında bulunduğu dönemlere ilişkindir. Nazizm sonrası Almanyası ve Avusturyası buna iyi birer örnektir (Geuter, 1980). Görüldüğü üzere psikoloji tarihinin gündeme gelişi psikolojinin 'kriz' dönemleriyle bir paralellik taşımaktadır. Thomas Kuhn'un (1976) terminolojisini metaforik olarak kullanırsak, psikoloji tarihi 'kriz' ve 'devrim' dönemlerinde gündeme gelirken, 'olağan bilim' döneminde yadsınmaktadır. Buradan hareketle psikoloji tarihinin Türkiye'de neden genellikle gündem dışı olduğuna dair fikir yürütmek mümkündür. Bir çok orta ve az gelişmişlikteki ülkede de durum aynıdır: Bilimsel bilgi bu ülkelere büyük oranda dışarıdan 'ithal' edilmektedir ve yine Kuhn'un kavramlarını kullanmak gerekirse ithal edilen 'kriz'ler değil, genellikle 'ders kitapları' bilimidir. Bu nedenle 'Krizler' ve 'paradigma değişimleri' çevre ülkelerde merkez ülkelerde yaptığı etkiyi yapmamakta ve bu ülkelerde psikoloji çalışmaları sürekli ithal edilen bir 'olağan bilim' durumunda kalmaktadır. Diğer yandan psikoloji tarihi çalışmaları günümüzde çevre ülkelerde de önem taşımaktadır. Bu ifadeyle yukarıda belirtilen, psikoloji tarihi çalışmalarının yoğunluğunun psikolojinin 'kriz'leri ile paralellik taşıdığı iddiası arasında bir çelişki yoktur: Birincisi özellikle bilgi akışının hızlanmasıyla birlikte artık merkezlerdeki 'krizler' çevre ülkeler tarafından da çok daha şiddetli hissedilmekte, modern tartışmalar eskiye oranla oldukça hızlı bir şekilde çevre ülkelere dahil olabilmektedir. Üstelik kimi alanlarda çevre ülkelerden gelen çalışmaların sayısı, hiç de merkez ülkelerdekilerden az değildir. İkinci olarak, çevre ülkeler de geçmişte, merkez ülkelerdeki paradigmaları benimseyerek 'kriz'leri savuşturamamış, belki bir miktar geciktirmiş, ancak bu paradigmaların kendi ülkelerindeki sağlamalarının yapılmasında hep bir takım sorunlarla karşılaşmışlardır. Bunun sonucunda 'daha ulusal' psikoloji geleneklerinin gündeme gelmesi sözkonusudur. Bugün kimi Arap ülkelerinde İslam ile psikolojinin bütünleştirilmelerine yönelik bir eğilim görünmektedir (bak. Abou-Hatab, 1997). Bugün özellikle kültürler-arasılık boyutunda psikolojinin yeni bir 'kriz'inden sözedildiğini duymak şaşırtıcı değildir. Bu 'kriz' artık merkez ülkelerin sınırlarını aşan genel bir 'kriz' olarak değerlendirilmelidir. Psikoloji tarihi bilgisi de bu 'kriz'in hangi yolla aşılacağına ilişkin ipuçlarını elinde bulundurmaktadır. |
Gelişimsel psikolojiGelişim düzeyi kavramını Jean Piaget e borçluyuz. Piaget Teorisi olarak bilinen teori, herkesin değişmez bazı düzeylerden geçtiğini ve bunların birbirinden ölçülebilir olarak ayrıldığını ortaya koymuştur. Teoriye göre, öğrenme nicel değil, niteldir. Yani, küçük bir çocukla büyük bir insana aynı soru sorulduğunda çocuğun farklı cevap vermesinin nedeni bilgi miktarının az olması değil, dünyaya farklı şemalarla baktığından kaynaklanmaktadır. Burada "şema" kelimesi ile organizmaların içinde yaşadıkları dünyayı kurgulamak ve davranış belirlemek için kullandıkları zihinsel organizasyonlar kasdedilmektedir. Piaget, her organizmanın doğduğunda "refleks" olarak adlandırılan temel şemalarla dünyaya geldiğini, diğer yaratıkların aksine insanoğlunun bu şemaları bırakıp yeni şemalar oluşturabildiğini söyler. Piaget teorisinin temeli de "denge prensibi" olarak adlandırılan bu temele dayanır. Yerleşik bir şema üzerine yeni bilgiler edinildiğinde (asimilizasyon) uyumsuzluk ve bir çatışma, dengesizlik oluşuyorsa, mevcut şema değiştirilir (accomodation) ve yeniden düzenlenir. Örneğin Latin harfleriyle okuyup yazmaya alışık birinin aynı karakterlerle okunup yazılan bir dili öğrenmesi Kiril alfabesiyle okuyup yazan birinden daha kolay olacaktır. Ancak yeni dili öğrenebilmek için mevcut şemalarını değiştirmesi gerekecektir. Piaget, çocukların gelişimlerinde 4 ana aşama olduğunu ortaya koyar: Duyu-hareket Genelde gelişimin ilk iki yılında gerçekleşir. İçgüdüsel hareketlerin ağırlıkta olduğu bu dönemde önce kendini çevresindeki objelerden ayırır. Daha sonra hareket edebildiğini ve objeleri hareketlendirebildiğini anlar. İpleri, giysileri çekiştirme gibi. En son olarak obje sürekliliğini (object permanence) sağlar ve nesneleri algılamadığı zaman onların var olmaya devam ettiklerini kavrar. Bu dönemde bebeklerde görülen en yaygın özellik nesnenin sürekliliğini kavrayamaması nesnelerin büyüklük ve hacimlarinin farkında olmamasıdır. refleksleren şemelera geçilir,doğadan ayrışım gerçekleşir,ertelenmiş taklit,monolog,hedefe yönelik davranışlar gerçekleştirilir,nesne sürekliliği,bu dönem gelişim özellikleridir İşlem öncesi Genelde 2-7 yaşları arasında yaşanır. Objeleri kelime ve resimlerle simgeleyebilmeyi öğrenir ve "dil" kullanmaya başlar.Benmerkezcidir, kendinden başkalarının bakış açılarını algılamakta zorlanır. Objeleri sadece tek bir özelliklerine göre sınıflandırabilir. 2 dönemden oluşur. 2-4 yaş sembolik ve 4-7 yaş sezgisel dönem. paralel oyun,oyunun simgeleşmesi,toplu monolog,kişilerin sürekliliği,animizm,tek yönlü düşünce bu dönemde görülen gelişimsel özelliklrdir. Somut İşlemler Genelde 7-11 yaş arası yaşanır. Olaylar ve nesneler hakkında mantık yürütebilir. Sayıların korunmasını genelde 6 yaşında, kütlenin korunmasını genelde 7 ve ağırlığın korunmasını genelde 9 yaşında kavrar. Nesneleri birkaç özelliklerine göre gruplayabilir ve organize edebilir (büyükten küçüğe, hafiften ağıra doğru gibi) somut işlemler yapılır,çok yönlü sınıflama yapılır,korunum kavramı kazanılır,ben merkezci düşünce tarzından kurtulur göreli düşünmeye başlar, Soyut İşlemler Soyut hipotezler üzerine mantık yürütebilir, varsayıma dayanan, geleceğe yönelik, ideolojik problemlerle ilgilenmeye başlar. Buda demektir ki çocuklar geç algıdan erken algıya iletler ergen egosantrizmi başlar Deja vu (psikoloji) Deja vu yaşanmış bir anın tekrar yaşıyormuşçasına kapılınan hislerdir. Fransızca; déja : daha önceden ve voir : görmek fiilinin geçmiş zamanda çekimi olan "vu" nun birleşimidir ( dejavü okunur) Türkçeye tam çevirirse daha önceden gördüm anlamındadır. Beynin yorgunluk veya başka sebeplerden dolayı , bir görüntü, ses, veya bunun gibi içeri giren herhangi birşey giriş (öğrenilme) anı sırasında farkedilmez, beyin onu bir anda içerde buluverir. Bu da hatırlama gibi bir histir, çünkü ne zamandan beri o anı'nın orda olduğu bilinmez bu durum kendini deja vu olarak gösterir. Başka bir yoruma beynin sağ lobu ile sol lobununmilisaniyeden daha küçük bir zaman farkı ile çalışmasıdır, bir taraf diğer taraftan önce algıladığı için, geç algılayan taraf bu olayı daha önce yaşamış gibi olur. siniraksonlarındaki minik bir sapmadan kaynaklanır. Trafik psikolojisi Trafik psikolojisi, Psikolojinin uygulamalı alt dallarındandır. Yaya ve sürücülerin trafikteki davranışlarının altında yatan psikolojik süreçleri inceler. Başlıca amacı trafik kazalarını ve bu kazaların sonucu olan ölümleri azaltabilmektir. Sürücülerin araç sürme eylemi sırasındaki algı, dikkat ve biliş süreçleri, sürücü kişiliği, risk alma davranışı, sürücülerin tutumları ve duyguları trafik psikolojisinin çalışma alanlarındandır Çevresel psikoloji Psikolojinin çevre ve insan davranışı arasındaki ilişkiyi inceleyen alt alanıdır. Hem çevre koşullarının insan davranışlarına etkisini, hem de insanların çeşitli eylemlerinin sosyal ve fiziksel çevreye etkisini inceler. Söz konusu olan çevre bir mahalle, ev, ofis, fabrika, okul, çocuk parkı ya da bir sokak olabilir. Psikolojinin diğer alt dalları (sosyal psikoloji, bilişsel psikoloji, okul psikolojisi gibi) ve psikoloji dışındaki uzmanlık alanları (mimarlık, mühendislik, çevre bilimi, eğitim bilimleri, ergonomi, sosyoloji, antropoloji gibi) çevresel psikolojinin gelişimine katkıda bulunur. |
Çocukluk DepresyonuDepresyon yaşayan çocuk daha mutsuz oluyor, neşesi kaçıyor, gündelik yaşantısında isteksiz veya verimsiz oluyor... Çocuklar hem ekonomik, hem de sosyal açıdan ailenin kontrolü altında olmaları nedeniyle, üstelik yaşı küçük olanların kendilerini ifade etmelerindeki güçlükleri nedeniyle, öncelikle anne babaların veya çocuğu yetiştirmekle yükümlü olanların çocukta bir problem olup olmadığı konusunda uyanık bulunmaları gerekmektedir... Birçok hastalığın da bilinen başlama yaşının ergenlik çağlarıdır. "Anne babalar ve çocuğun yakın çevresi çocuktaki problemi fark etseler bile; yalnızca problemin kendisine odaklanıyorlar; ders çalışmama, tırnak yeme gibi. Tek probleme yoğunlaşmak aile ile çocuk arasındaki çatışmayı daha da arttırıp çocuğu da olumsuz etkileyebiliyor." Çocuk sorumluluktan kaçar Çocuklarda depresyonun hangi belirtilerle ortaya çıktığını ve çocukta gözlenen davranış farklılıklarını ise şöyle özetledi: "Öncelikle depresyonu genel hatları ile özetleyecek olursak; kişi zamanının çoğunda mutsuzdur, üzgündür, önceden keyifle veya kolaylıkla yapabildiği aktivite veya sorumluluklardan kaçmaya başlar, uyku ve iştah düzeni bozulur, motivasyon azlığı nedeni ile dalgınlık, unutkanlık, dikkatsizlik, ölüm düşünceleri geçer aklından, ruhsal ve fiziksel huzursuzluğu dışardan bile gözlenebilir, kendine güvensizlik,hatta yetersizliğin getirdiği suçluluk duyguları yaşanır. Çocuklar da bu belirtileri gösterirler ancak çocuğun gelişim özellikleri ve sosyal ilişkilerine bağlı olarak farklı belirtiler de klinik tabloda görülebilir. Küçük çocuklarda ifade becerisi zayıf olduğu için daha çok davranış problemleri ile karşımıza çıkarlar. Genellikle anne babalarının kontrolü altında olduklarından; klinik öykü de anne babanın bakışı tarafından şekillenir. Travma Sonrası Stres Bozukluğu : Herkes için travmatik olacak büyük bir duygusal stresten sonra başlayan bir ruhsal bozukluktur. Kişi gerçek bir ölüm, ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma, kendi veya başkalarının fiziki bütünlüğüne tehdit olayını ya yaşamış, ya karşılaşmış ya da tanık olmuştur.Saplantı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-KompulsifBozukluk) Halk arasında "temizlik hastalığı" olarak tanınır. Saplantı (obsesyon) yineleyici ve zorlayıcı düşünce, duygu, dürtü veya hayallerdir. Zorlantı ise (kompulsiyon) sayma, kontrol etme, kaçınma gibi bilinçli, standardize, yineleyici düşünce veya davranıştır. Tipik olarak saplantılar kişinin bunaltısını arttırır, zorlantılar ise azaltır. Zorlantıya direnmeyle (yapmamayla) da sıkıntı artar. Rahatsızlık verici dürtü veya düşünce sadece gerçek yaşam sorunları hakkındaki aşırı üzüntüler değildir. Kişi ya bunlara önem vermemeye, baskılamaya veya başka bir düşünce veya eylemle etkisizleştirmeye çalışır. |
Aşk Psikolojisi (Sevmek ve Sevilmek) Aşk psikolojisiGerçek aşkın ve sevginin derinliğini kavramak herşeyden önce kendimizi bilmekden tanımakdan geçer. ''Aşk hayatın tekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbette aşkı suçlamak, yargılamak, karalamak inkar etmek de asla yakışık almaz'' aşık olmak insanın bilincini iradesini ve yargılama yetisini askıya alır kişinin. Gerçek aşkın ve sevginin derinliğini kavramak herşeyden önce kendimizi bilmekden tanımakdan geçer. Sorularla varmamız lazım bu tanıma sürecine. İnsan nedir? sorusuna yada, Yaşamın amacı nedir? gibi sorulara ne kadar yanıt bulabiliriz? Yoksa canlı kalmak için mi yaşıyoruz? Gerçek aşkı ve sevgiyi bilmek anlatmak, kendimizi tanımakla eş değerdir. Kendimizi tanımak ise bir iki belirgin huyumuzu saymakla hiç alakası olmayan yada belirgin baskın öne çıkmış (Sosyal, Melankolik, Dışa dönük) özelliklerimizden ibaret değildir. Derinlemesine algılama ve bakışla tanımlanabilecek bir durumdur. Kendini tanımak ve bilmek aşkın karşılığını bilmekdir. İşde ozaman bir diğer parçamızı buluruz. Buda demekdir ki, herhangi bir sevdiğimiz insan, yada hoşlandığımız insan bir parçamızıdır diyemezyiz. Neden? dersek eğer, çünkü karakteristik özelliğimizde yada beğenilerimiz veya kişiliğimizde baskın olan öne çıkan kriterlerimiz, arzularımız aklımızda karşıdaki kişiyi algılama da ilk izlenimi oluşturur ve bunun etkisi altına alır bizi. Hislerden dolayı karşı cinse bir yönelmenin içine gireriz, örneğin: Çok güzel alımlı bir bayan yada yakışıklı bir bay genellikle her iki cins tarafından etkilenebilecek bir görüntüdür, bizim için estetik anlamda güzel sempatik olan ve kalbimizde güzel bir yere koyduğumuz kişi özelde aslında bir çok yönünü bilmediğimiz biridir, yani Aysberg gibi buzdağının görünen küçük bir yüzüdür. Yada görünmeyen asıl olan gerçek en büyük yüzü nerdedir? Denizin altındadır. Yada bunu tersi olarakda düşünebiliriz. Size kendisini beğendirmek isteyen birisi, genel anlamda kabul gören beğenilen albenilerini ve artılarını kullanarak yaklaşım içerisine girer. Bu başlangıç noktasında diğer görünmeyen yönler artık perdelenmiş ve bizde ilk izlenimin etkisi altında kalmışızdır artık. Çünkü size verilmek istenen bir mesaj ve amaç doğrultusunda alınmak istenen bir mesaj vardır. Kendinisini Aşka ve Sevgiye vermiş gerçek olanı arayan kişiler, tanıma, anlama, kavrama süresini daha sağlıklı acele etmeden yaşamaya çalışırlar. Bunun faydası; örtüşüp örtüşmediğini anlamak,her anlamda karşılıklı uyumla aşkın mükemmelliğini ortaya koymakla beraber sevginin ve aşkın gerçek ruhunu ortaya çıkarmakdır amaç. İnsan oğlu sahip olmadığı özellikleri aradığını bunlara sahip olsa arayacak hiç bir şeyi kalmayacağını ve kendinde olmayanı özelliklede olmadığı için sever, yani karşınızdaki kişinin sizdeki özellikleri kendisinde olmadığı için seversiniz. İnsanoğlu kendisini tam hissetmesi için önemli gördüğü özelliklerin peşinde koşar, çünkü kendini donatmak ve zenginleştirmek ister. Düz sıradan alışıla gelmiş hayatı klasik yaşayan ideali olmayan, birisi onun gerçek ruhunu çıkaramayacağından alternatifi olmadığı sürece yaklaşmaz ona. Eğer bu aradıklarını bulamıyorsa da kendini ve ''İdeallerini Küçültür'', farkında olarak yada olmayarak yalnız kalmamak için bunu yapmak zorundadır. Çünkü sevmek ve sevilmek temel bir ihtiyaçdır. Sağlıklı tanıma süreciyle gerçekleşen sevgiler herzaman daha uzun ömürlü ve gerçekde uzun sürenlerdir. Tanrı evreni yaratırken insan ruhlarının kendi kendilerine hayran olarak dünyada yaşamak üzere topluluklara bölündüğü anlatılır. Her ruh sanki yarısını kaybetmiş gibi birşeyler kaybettiğini, yani bir zamanlar kendi parçası olanı ve artık bulamadığını bulma ihtiyacındandır. ''Aşk kaybedilmiş birliğin aranması, zıtlık ve benzerliğin uyumundan başka birşey değildir''. İki türlü aşkın olduğu bilinir. Platonik AŞK ve Tinsel AŞK. Ruhu bir zamnlar aradığını bulmaya iten birincisidir, ikincisi ise zevkden cinsel tatminden iç güdülerinden, amaca ulaşmak için her yolu mübah kılan kazanmak, elde etmek için maske yüzlü bir açlıkdan başka bir şey değildir. Platon'un da dediği gibi aşk bilgelikdir. Aşk enerjidir, Aşk benzerlikdir. Aşkın cansızlarda bile yaşam olduğunu söylemişdir. Yine Platon'a göre aşk güzel, adil, iyi ve gerçeğe eşitdir. Başka türlüsünü yapamadığından peşinde koşar. Başka birisinde bizden eksilen ruhu yani bizim için iyi, güzel, gerçek, adil olan herşeyi hayata geçiren birisini bulmak içindir bu Arayış ve Aranmak Sürecidir aynı zamanda. Kaç kişi yada kaç çift ne kadar hayatının insanı gerçekde bulabiliyor? kim bilir, çok çabuk yaşıyor ve hızlı tüketiyoruz, ilişikiler saman alevi bendenlere sıçrıyor ve sonra iyice Tanımadan, Tanınmadan anlık yada belli bir dönemin heyecanı yada boşluğuyla Evlilikler oluyor. Oysa gerçekler ise hep peşimizdedir. Elbet bir gün çıkacağını göz önüne alındığında başlıyor Gerçek Yüzler, dökülmeye başlıyor ilişkiler ve kavgalar ayrılıklarla son buluyor. Cesareti olanlar ayrılıyor, olmayanlarda Aile, Sosoyal Çevre yada Çocukları için ''Zindanına Zindan ekliyor''. Bu gün artık Türkiye'de ve Dünyamızda sayısızca boşanmalar yaşanıyor. Nedeni ''Doğru Olduğu Sanılan Yanlış Başlangıçlar''. Anlık heyecanlar kişilerin karşılarındakini kaybedeceği korkusuyla, gerçeklerini saklamaları kendilerini beğendirme ve elde etme arzuları. Çünkü kendi beğendiklerini kendileri gibi yapmak ve kendilerine dönüştürmek istemeleri. Bir nevi Egolarını tatmin etme arzusu. Günümüzda artık insanlar Aşk'larında elele tutuşmanın heyecanından bile uzaklaşmışlarken, Hayatın Sihrini ve anlamınıda yaşadıkları hayat sanıyorlar ve bunada kendilerini inandırıyorlar. Bu gün böyle olmasının en etkili sebeblerinden biride ''Cinsel Devrimdir''. Çünkü insanların içini boşaltmışdır ve sonuçları bir facia olmuşdur. ''Bugün seni seviyorum ama yarın kim bilir kimi'', ''Benim İçin Herşeyden Önemlisin'' yada belli bir zaman sonra ''Hiç Bir Değerin Yok sen koşullarımın gereğisin üzgünüm sevdim sanmışdım''. Oysaki Aşk'ın BUGÜN, YARIN ve YAŞAM BOYUNCA sürecek bir Aşk olması gerekmez mi? Yani insanın bir diğer yarısıyla yaşlanmasının hiç bir önemi yokdur, çünkü bedenler ölür ama Aşk Asla Ölmez. Öyleki Alevi Bektaşi inancında kutsal sayılan Turnalar bile Mutluluğun Sevginin, Vefanın, Onurun, Özgürlüğün, Bilgeliğin, simgesidir. Japonyadan bir çok ülkeye kadar Halk Kültüründe en kutsal sayılan Güvercin ve Turna gösterilir. Turnaların bu simgesel özelliğinin dışında Turnalar tek eşlidir ve yüzyıla kadar yaşadıkları anlatılan Turnalar, eğer eşleri ölürse bir daha asla eşlezmezler. Bu sevgide sonsuzlukdur, eğer bir avcı Turnalardan birini vurursa geride kalan eşlerden diğeri olan Turna yaşamaya devam edemez ve Ölümü seçer ve kendini suya bırakır. |
Psikoloji Tarihi Yazımının ÖnemiPsikoloji tarihi çalışmasının neden önemli olduğuna ilişkin daha bir çok görüş ileri sürmek mümkündür. Öncelikle bilimsel araştırmanın devamlılığına ilişkin vurgu önemlidir. Psikolojinin metodolojik ve paradigmatik sürekliliğini ve kopuntularını, temel kriz dönemlerini ve bu krizlerin aşılma yöntemlerini psikoloji tarihi bilgisi ile yerli yerine oturtmak mümkün olmaktadır. Ancak eleştirel psikoloji adına vurgulanması gereken daha önemli bir nokta, psikoloji tarihinin psikoloji felsefesi ile ilişkisidir. Burada söz konusu olan yalnız psikolojinin metodolojik tercihleri değil, aynı zamanda genel dünya görüşündeki değişimlerdir de. Psikoloji batı ülkelerinde daha İkinci Dünya Savaşı öncesinde, salt akademik bir araştırma alanı olmaktan çıkarak toplumsal yaşamda da yaygın olarak karşılık bulmaya başladı. Ancak bu süreç özellikle savaş sonrası dönemde büyük bir ivme kazandı. Psikolojinin bu gelişimini Lucien Goldmann ın (1998) bu döneme ilişkin bakış açısı ile karşılaştırmak mümkündür. Goldmann a göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa kapitalizmi bir bunalım kapitalizmi olmaktan çıkarak bir düzenleme kapitalizmi haline evrilmiştir. Bu dönüşüm sırasında daha önceleri felsefenin tuttuğu ideolojik yeri toplumsal bilimler tutmaya başlamıştır ve bu toplumsal bilimler düzenleme kapitalizminin kurucu bir ögesi durumuna dönüşmüştür. Nitekim psikolojinin tarihine bakıldığında yalnız pratik uygulamaları bakımından değil, genel paradigmaları bakımından da ideolojik etkileşimlerinin kuvvetli olduğu görünmektedir. Vurgulanması gereken nokta çok temel felsefi tutumda psikolojinin kendi iç bilimsel dinamiklerinden daha çok, dış toplumsal ve tarihsel dinamiklere bağlı kaldığıdır. Psikoloji tarihi çalışması bu etkileşimi gözler önüne sermesi itibarı ile, yalnız psikolojinin ideolojik karakterini deşifre etmenin ötesinde, psikolojinin modern kapitalist toplum içindeki kurucu rolünün görülmesini de destekleyecektir Bilimsel YöntemBilada'nın 'felsefe ne işe yarar' başlıklı mesajına cevap vermeye çalışacağım. Bilada aslında soru sormuyor; benim de bir şey yazmaya niyetim yoktu. Ne var ki ODTÜ mezunlar gününde bölümü ziyaret eden arkadaşların dolduruşuna gelmiş bulunuyorum. Artık kusura bakmayın. Bilim metodolojisi bilim felsefesi içinde yer alsa da, yaygın inanış odur ki, ise felsefeyi karıştırmadan, gerçeği keşfetme yolunda "objektif" bir yöntem tanımlayabilir, buna da bilimsel yöntem diyebiliriz. Özellikle deneysel bilimle uğraşanların görüşü böyle. Bilimsel yöntemin, pek kabaca, söyle bir yol izlediğini kabul edebiliriz: Elimizde bir bilgi birikimi var; kuramlardan, çok sayıda teorem ve önermelerden oluşuyor. Bunlar daha önce türlü sınamalara tabi tutulmuş ve bugüne kadar her sınamayı geçmişler; yani henüz reddedilmemişler. Bu bilgilere dayanarak ve gözlemlerden de yararlanarak henüz sınamaya tabi tutulmamış yeni bir önerme, yani bir hipotez vazediyoruz. Bu hipotezin bilimsel değer taşıması sınanabilmesine (falsifiability) bağlı. Sınama bir defalık bir şey değil; defalarca tekrarlayabilmek lazım (replication); hipotezin ardındaki önermenin değişik koşullar altında geçerliğini koruyup korumadığına bakmak lazım. Hipotez sınamadan geçemezse reddediliyor; geçerse kabul edilmiş olmasa da reddedilmiyor. (Yani bilimde ispat mümkün değil ve böyle bakıldığında teoremler kıdemli hipotez olmaktan öteye gitmiyor. Ama bu bir sakınca da değil; bilimin gücü bu müşkülatı kabul etmesinden kaynaklanıyor bir bakıma..) Görüldüğü üzere buradaki anahtar merhale sınama merhalesi ve bunun tamamıyla ampirik olması gerek; yanı mümkünse deney yoluyla, değilse en azından gözlem yoluyla yapılacak. Bu prosedürün bilimsel olması, önce sınamanın ne ölçüde geçerli (valid) ve güvenilir (reliable) olduğuna bağlı. Sınama ölçüm gerektirecek; acaba gerçekten ölçmek istediğimiz değişkeni mi ölçüyoruz sorusu geçerlilik sorusudur. Yaptığımız ölçüm doğru mu sorusu ise bir güvenilirlik sorusu. Bundan daha da önemli şartlar var: Hipotezimiz tanım veya tasniften öteye giden, yani bir nedensellik arayan güçlü bir hipotez olsun. Örneğin, hipotezimizle y=f(x1); yanı y'nin, x1'e bağlı olarak değiştiğini ileri sürüyor olalım. Bunu sınayabilmek için x1'i değiştirecek ve y'nin de beklendiği tarzda değişip değişmediğini gözleyeceğiz. Burada doğru zaman sıralamasını garanti etmemiz gerekiyor: yanı önce x1 değişecek, sonra y. Bu her zaman mümkün olmayabilir. Ayrıca öte yandan unutmayalım ki y'de gözlenen değişim, x1 haricinde bazı amillerden de ileri gelmiş olabilir. Yani gerçek belki de aslında y=f(x1, x2, x3,....) şeklindedir. O halde sınamanın sağlıklı olabilmesi için x1 ile oynarken x2, x3,... gibi değişkenleri sabit tutmamız (ceteris paribus) gerekecek. Bu, laboratuvar koşullarında bir ölçüde mümkün olabilir; ama genelde olmaz. Olmayınca bu kez x2, x3,... gibi değişkenlerin etkisine aynı şekilde tabi olan iki örneğe farklı x1 değerleri uygulayarak sonuçları gözlemek gerekecek. Burada iki örnek grubunun aynı popülasyondan gelmesi gerekir. Bu anlattığım işleme kontrollü deney diyoruz ki bilimsel sorgulamanın elindeki en güçlü silah budur. Bu nedenle - Bilada'nın uğraştığı - deneysel bilimlerde ilerleme göz kamaştırıcı olmuş; layıkıyla deney yapılamayan "bilim"lerde, örneğin iktisat veya sosyolojide öyle olmamıştır. Bunlar böyle. Yani sorgulamanın bilimselliği yukarıdaki yöntemin ne ölçüde gerçekleştirilebildiğine bağlı. Yani deney ve kontrol ancak değişen ölçülerde mümkün olacağına göre bilimsel olan ve olmayan sorgulamayı keskin bir çizgiyle ayırmak pek kolay değil. Ama problem bununla kalmıyor: Diyelim ki kontrollü deney bütünüyle mümkündür. O halde bilimsel yöntem bize gerçeği açıklayabilir. Bunun için yerine getirilmesi gereken tek koşul, sorgulamanın kişisel faktörlerden ve değer yargılarından tamamıyla bağımsız olarak cereyan etmesini sağlamaktır. Buna kısaca objektivite diyebiliriz; yani bilimsel sorgulamanın sübjektif değil, objektif, tarafsız bir süreç olması söz konusu. Bu objektivite iddiasına pozitivizm diyebiliriz. Bugün dahi Bilada gibi deneysel bilimle uğraşan araştırmacıların ezici çoğunluğu objektiviteye ve pozitivizme inanırlar. İşin ilginç yanı deneysellikten derece derece uzaklaşmak durumunda olanlar dahi, telaffuz etseler de etmeseler de, pozitivist yaklaşımdan ayrı düşmek istemezler. Pozitivizm ve objektivite iddiası Russel ve Wittgenstein'ın etkisiyle Viyana grubu diye anılan bilim felsefecileri zamanında, yani yirminci yüzyıl ilk yarısında en yüksek itibar noktasına ulaştı. Bu felsefeciler aynı zamanda bilimle uğraşan araştırmacılardan oluşuyordu. Ama çok geçmeden bu iddiaların geçersiz olduğunu ileri sürenler çıktı ortaya; Popper bunlardan. Daha sonra daha da ciddi eleştiriler geldi. (Geçen mesajlarda sözünü ettiğimiz sorunlar; "theory of experience" , "theory of truth", analitik ve sentetik önermeler gibi konular bu tartışmanın unsurları). Detaya giremem, ama öyle ki bugün pozitivizmin ciddiye alınır bir savunmasını yapmak pek mümkün değil. Kaldı ki birçok bilim felsefecisi araştırma yapan bilim adamlarının hiç de sanıldığı gibi "bilimsel yöntem"e göre çalışmadıklarını kuvvetli argümanlarla ileri sürdüler. Yani öğrendik ki bilimsel yöntem aslında gerçeği yansıtmayan bir idealden ibaret; objektivite ise bir masaldan ileri gitmiyormuş.. Bilada'nin söz ettiği ve felsefecilere sert veya öfkeli sorular yönelten araştırmacıların öfkesini anlamak zor değil: pozitivizmi inkar etseler ne yapacaklar? Zaten felsefecilerin muhakemelerini anlayıp bir yere varmak da mümkün değil. Çenelerini kapasalar da işimize baksak.. Gerçekten bilimde objektivite mümkün değil midir? Bence bu konuda kategorik hükümlerden kaçınmak doğru olur. Evet objektiviteyi sağlamak çok zor. Örneğin hangi deneyi yapacağınıza karar verirken, şu değil de o değişkeni gözlemleme kararı alırken, araştırma programını yaparken sübjektif yargılardan kaçınamayız. (Popper bunları pek güzel anlatıp Viyana grubundakileri çileden çıkarmayı iyi beceriyordu). Ama objektivite arayışından vaz da geçemeyiz. Üstelik örneğin bir biyoloji laboratuarı sınırları içinde objektiviteyi önemli ölçüde sağlayabiliriz de. |
PSİKOLOJİK BOZUKLUKLARPanik Bozukluk : Panik Atağı (Panik Atak): Kendi başına bir hastalık değildir. Panik atağı değişik hastalıklarda ortaya çıkabilir (Panik bozukluğu, sosyal fobi, hipertiroidi, özgül fobi, saplantı-zorlantı bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu, ayrılma anksiyetesi bozukluğu, madde kötüye kullanımı gibi). Panik atağı bir grup belirtinin dördü veya fazlasının birden başlayıp 10 dakika içinde en yüksek düzeyine ulaştığı yoğun bir korku ve rahatsızlık dönemidir: Fobik uyaranlarla karşılaşma veya karşılaşma beklentisi ile aşırı veya anlamsız, belirgin ve sürekli korku başlar, hatta panik atağı biçimini alabilir. Kişi korkusunun aşırı veya anlamsız olduğunu bilir. Fobik durumdan kaçınılır veya yoğun sıkıntıyla buna katlanılır.
|
Disosiyatif bozuklukların temel sorunu bilincin "bölünmez" durumunun kaybıdır; bu bir karmaşaya yol açar. Disosiyatif amnezideki anahtar belirti hastanın belleğindeki depolanmış bilginin anımsanamamasıdır. Bu unutkanlıkla açıklanamaz, altta bir beyin bozukluğu yoktur, stresli ve acı veren olaylarla ilgilidir.Disosiyatif fügü olan hastalar, geçmişini unutup birden evlerinden veya bildik iş ortamlarından uzaklaşır ve önceki isim, aile, iş gibi önemli kimlik özelliklerini anımsayamazlar. Tamamen yeni bir kimlik ve iş edinirler. Her şeyi unuttuğunun farkında değildir; sessiz, sade, el-etek çekmiş gibidirler. Nadir görülür. En sık savaş sırasında, doğal afet sonrasında, evlilik dışı ilişki gibi kişisel krizler sonucunda ortaya çıkar. Bazı kişilik bozuklukları füge yatkınlık sağlar: borderline, şizoid, histrionik. Genellikle saatler veya günler sürer, seyrek olarak yılları bulur. Kendiliğinden ve hızlı iyileşir; tedavide psikoterapi yararlı olabilir.
Kişinin kendi zihinsel süreçlerinden veya bedeninden ayrıldığı duygusunun olduğu veya bunlara dışarıdan bir gözlemciymiş gibi bakıyor olduğu sürekli veya yineleyen yaşantılar biçimindedir. Bu sırada kendilerini mekanik, rüyada veya bedenlerinden ayrı olarak hissedebilirler.Süregiden (kronik) bir disosiyatif bozukluktur. Kişide iki veya fazla kimlik ya da kişilik durumu vardır. Her kişilik kendi içinde oldukça süreklilik gösteren bir çevre ve benlik algısı, ilişki kurma ve düşünce biçimine sahiptir. En az ikisi kişinin davranışlarını zaman zaman denetimi altında tutar. Önemli kişisel bilgileri unutma, sıradan unutkanlıkla açıklanamayacak ölçüdedir. Hemen %100’ü çocuklukta travmatik olay yaşamıştır (en sık fiziksel ve cinsel kötüye kullanım, özellikle de ensest). Ayrıca bu bozukluğa eğilim, çevre etkenleri ve destek yokluğu da hesaba katılmalıdır. Sıklıkla yanlış tanılarla izlenirler. Bir kişilikten diğerine geçiş ani ve dramatiktir. Kişilikler birbirinden haberli olmayabilirler (amnezi), haberdar kişilikler birbirini arkadaş, eş veya rakip/düşman olarak görebilir.
Derin olarak yerleşmiş olan, sosyal kalıplara uymayan, yaygın, ısrarlı, uyumsuz davranış örüntüsüdür. |
Psikodrama PsikodramaPsikodrama başka bir tanımla bir tür dramatizasyondan ya da başka bir ifade ile spontan tiyatrodan yararlanılarak gerçekleştirilen bir ruhsal geliştirme tedavi yaklaşımıdır. Ortada yazılı her hangi bir metin yoktur:§ bir spontan tiyatro sergileyerek izleyenleri eğlendirmek ya da eğitmek de amaç değildir. Sahnede görülen spontan tiyatro, gerek oyuncuların gerekse izleyenlerin ruhsal yönden gelişmelerini iyileşmelerini amaçlayan karmaşık bir sürecin, ancak su yüzündeki bölümüdür.(2) Psikodrama’da her şey mümkündür. Buradaki ‘’her şey’’ in altını çizmek isterim. Kişiler psikodrama sahnesine geçmiş de yaşadıkları bir takım olayları getirebilecekleri gibi geleceğe ilişkin hayallerini, rüyalarını, hatta deja-vu yaşantılarını ya da halüsinasyonlarını da getirebilirler. Ne tür olursa olsun, geçirdiğimiz bir iç yaşantıyı psikodrama sahnesinde tekrar yaşama şansımız vardır. Söz konusu ‘’tekrar yaşama’’, geçmişteki bir olayın yeniden yaşanması şeklinde olabileceği gibi, geleceğe ilişkin bir hayalin provası şeklinde de olabilir. Psikodramanın niteliğini ve temel özelliğini Moreno’nun Freud’a söylediği bir söz, kanımca veciz bir şekilde özetlenmektedir. ‘’ Dr. Freud, siz bir gün yapay bir ortamda, insanların görmüş oldukları rüyaları analiz ediyorsunuz. Ben ise onları, görmüş oldukları bir rüyayı tekrar görmeleri için yüreklendiriyorum.’’ Gerçekten de Moreno’nun dediği gibi, insanlar, niteliği ne olursa olsun bir takım yaşantılarını psikodrama sahnesinde tekrarlama, yeniden yaşama şansına sahiptirler. Bir takım yaşantıların psikodrama sahnesinde tekrarlanması, iyileştirici / tedavi edici işleve sahiptir. Moreno’nun bu işlevle ilgili görüşü de ilginçtir. Ona göre ‘’İkinci kez yaşanan her gerçek, birinciden kurtuluştur.’’ Belki şöyle dersek daha belirgin olabilir; eğer bir gerçeği ikinci kez yaşarsak, bu gerçeği kontrolümüz altına alabiliriz. Yani ilk kez yaşadığımız bazı olaylar, bizi kontrollerine alabilir; fakat biz bu olayları Psikodrama sahnesinde ikinci kez yaşarsak, bu durumda biz onları kontrolümüz altına alırız. ‘’İkinci kez yaşanan her gerçek, birinciden kurtuluştur.’’ demek yerine ‘’ ikinci kez yaşanan her gerçek, birincinin verebileceği zarardan kurtuluştur.’’ diyebiliriz . Bir çocuk, havlayarak kendisini korkutan bir köpeği yalnız kaldığında taklit ederek korkusunu hafifletmeye çalışır. Muhtemelen eski çağlarda ilkel insanlar da böyleydi; kendilerini korkutan doğa olaylarını ve hayvanların davranışlarını, dans ederek ya da benzeri yollarla tekrarlıyor, onlar karşısında duydukları kaygıyı denetim altına almaya çalışıyorlardı. Kuramsal bir takım temellere oturtulmuş, çeşitli tekniklerle bezenmiş Psikodrama’da ise, sistematik bir ‘’yeniden yaşama’’ etkinliği söz konusudur. Psikodrama yöneticilerinin organize ettikleri bu etkinliklerin kişilerin katarsis sağlamalarına bir takım ağırlıklarından kurtulmalarına yardımcı olur. Evrenin her köşesine sinmiş olan ve adeta sürekli çağıldayan bir cevher vardır. Bu cevherin adı ‘’ yaratıcılık’’tır. Nesnelerde bulunan yaratıcılık, insanlarda da bulunur. İnsanlar spontan olabildikleri ölçüde sahip oldukları yaratıcı gücü ürüne dönüştürebilirler. Moreno’ya göre sosyometrinin amacı, insanların spontanlıklarını ve yaratıcılıklarını kullanmalarına yardımcı olup bu dünyada tutunmalarını sağlamaktadır. İşte psikodrama bu amacın gerçekleşmesi için uygun bir etkinliktir; psikodrama sahnesinde insanlar spontan olmayı öğrenebilirler ve böylece yaratıcı eylemler sergileyebilirler.§Psikodrama sahnelerinde ortaya çıkan bu durumu ise, günlük yaşamlarına taşıma şansları vardır. Psikodrama’da bilinen belli teknikler vardır; yönetici duruma göre bunları kullanır. Ancak Psikodrama’da yöneticiler, bilinen tekniklerle sınırlı kalmak zorunda değildir, bir psikodrama yöneticisi, gerektiğinde yaratıcılığını kullanarak, bilinenlerin dışında bir takım etkinlikler, teknikler üretebilir, uygulayabilir. Psikodrama’da rol kavramı/kuramı çok önemli bir yere sahiptir. Moreno’ya göre roller ben’den çıkmaz, ben, rollerden çıkar. Yine Moreno’ya göre rol, kişiler arası bir yaşantıdır, sosyal yaşantının ayrılmaz bir parçasıdır; hatta sosyal yaşam rollerden ibarettir. Özetle tekrarlamak gerekirse psikosomatik, sosyal ve psikodramatik olmak üzere üç tür rol vardır. Doğumla, hatta doğum öncesi dönemde başlayan bir süreç içinde rol gelişimi ortaya çıkar. Psikodrama’da, ileride değineceğimiz çeşitli teknikler kullanılır. Psikodrama kavramında insan, varlığının dört boyutuyla dinamik olarak bağlantılıdır. Bunlar; 1) Yaşamında oynadığı rollerin kapsamı. Her birey bir çok fizyolojik, psikolojik, mesleki ve sosyal role göre duyar, düşünür ve davranır. Her insan için bu roller arasında belirli bir uygunluk ya da uygunsuzluk ortaya çıkar. Bunun sonucunda insan kendini kendi içinde uyumlu ya da uyumsuz olarak hisseder ve en sonunda da huzursuz ya da iyi ve rahat olur. 2) Yaşamı boyunca ilişkide bulunduğu insanlarla etkileşimler. Bu ilişkiler her insanın çevresinde bir ağ oluşturur. Bu ağı oluşturan bireyler bir ilişki içine girerler. Bundan bir grup dinamiği belirir ve kişi bu dinamik içinde yerini alır. 3) Kişinin sosyal atomu. Duygusal etkileşim içinde olduğu kişisel dünyası 4) Mensup olduğu grup içerisinde sosyometrik statüsü. Kişinin yer yüzündeki varlığı kendisinin içtenliğine, kendiliğine ve kurduğu gerçek iletişime dayanır.§ Psikodrama’da bir kişinin, Protagonistsin (Protos:birinci, agon: savaşçı) grup içinde aslında kendisi için ve kendi koşullarına göre düzenlenmiş olan, ama bütün grubun da kendi yaşantılarına göre katılıp rol aldığı bir oyunu sergiler. Böylece Psikodrama’da özgürleşen insan kendi dışına çıkarak aynı şekilde özgürleşmiş ve kendi dışına çıkmış insanlar önünde bir tiyatro oluşturmaktadır. Amaç yaşamını baştan yeniden kurgulamak ve aynı olguyu çeşitli roller içinde yeniden gözlemleyebilmektir. Psikodrama insanlar arası ilişkiler zemininde ruhsal olguların geliştiğini, ve ancak bu ve benzeri ilişkiler ağı içinde daha uygun yollarda gelişebileceğini kabul eden ve çalışma alanını yalnız klinik içinde bırakmayıp insanların ve toplulukların bulunduğu her yöne yayan çağdaş akımların tipik bir örneğidir. Günümüzde pek çok kuram geçerliliğini yitirmesine rağmen psikodrama, etkinlik ve güncelliğini korumaktadır. Sosyometri toplulukların iç dinamiklerini anlama ve araştırma yöntemi olarak varlığını sürdürürken psikodrama içinde de kullanım alanları bulmaktadır.Freud'un son dönemlerine yetişen Moreno onu insanı kısıtlı bir laboratuarın içine sokmakla eleştirir ve kendisinin bizzat onların yaşamına katılarak, gözleyerek, yaşayarak ve yaşarken düzelterek önemli bir farklılık getirdiğini söyler. Moreno'nun grup psikoterapisi bir süre sonra psikanalistleri etkilemiş ve psikanalitik grup psikoterapisi gelişmeye başlamıştır. Daha sonra bu oluşum grup analizi olarak adlandırılmıştır. Psikodramadan etkilenen Gestalt terapistleri de, eylem metotlarını kullanmaya başlamışlardır. Kullandıkları en önemli teknik olan "boş sandalye" tekniğini psikodramadan almışlardır. Moreno'nun psikodramasından çok sonra iletişim grupları ve Rogerian grup terapisi gelişmiştir. Bu anlamda Moreno'nun yaptığı gerçek bir devrimdir. Gerçeğin aksiyonla yeniden keşfedilmesi olan psikodrama kaynağını insandaki üç önemli temel özellikten alır.Bunlar:Eylem, yaratıcılık ve spontanlıktır.İnsan eyleme dönük bir varlıktır.Hareketsiz bir yasamdan söz etmek mümkün değildir.Bu eylem ihtiyacının doyurulabilmesi eylemin yeterli ve uygun olmasına bağlıdır, bu ise insanin yaratıcılığı ve bu yaratıcılığın sergilemesine olanak tanıyan spontanlığı sayesinde gerçekleştirilir. Spontanlık yeni ya da eski durumlara kişinin yeni ve uygun tepkiler verebilme halidir.§ Spontanlık ve yaratıcılık arasındaki ilişki Moreno'nun şu benzetmesinde anlamını bulur : "Eğer kişi spontan ise ve yaratıcı değilse, bu samuray kılıcı taşıyan bir köylüye benzer; kılıcı kullanmasını bilmediği için kendini bile kesebilir. Eğer kişi yaratıcı ama spontan değilse, bu kılıcı olmayan bir samuray savaşçısına benzer; kılıç olmadığı zaman bildikleri bir isine yaramaz". Psikodrama, insanin yaratıcılığının ve spontanlığının sınırlarını yakalamasını ve ulaşılan bu noktada eylem ihtiyacını karşılamasını hedefler. Psikodrama grup psikoterapileri içinde belki de uygulama alanı en gelişmiş olan grup psikoterapisidir. Tedaviden eğitime, endüstri psikolojisinden tiyatroya uzanan geniş bir yelpaze içinde kendine kendine uygulama alanları bulur.§Doğası gereği hızlıdır.Birçok önemli çalışmanın bir kaç saatin içine sığdığına tanık olunur. İnsanın üç temel ilişki kurma biçimi olan empati, tele ve tranferans, tüm ilişkilerde varlığını gösterir. Tele: İnsanlar arası kaynaşma yani Moreno’nun sosyalizasyon yaratıcı iş birliği, “sevgi ve beraberliktir” Ancak kapsamlı bir ilişki biçimi olarak karşılıklı gerçek nedenlere dayalı mücadele de bu tür ilişki içine alınmalıdır. Moreno, iki ya da daha fazla insan arasında ki ilişki biçimine tele süreci adını verir.Tele bir an için karşılıklı olarak diğer kişinin iç dünyasını ve o anda kendisini nasıl hissettiğini, duruma göre de onun içinde bulunduğu yaşam koşullarını kendi içinde yaşaya bilmektir. Böylece tele tek yönlü bir empati değil, iç dünyaların karşılaşmasıdır.§ Psikodrama sağlıksız ilişki kurma biçimi olan tranferansların çözümlenmesini (Transferans: Tam olarak gerçeğe dayanmayan bir kişiler arası ilişki biçimidir. Bir insan duygusal aktarım yoluyla diğer bir insanla ilişki içine girdiğinde, bu kişi artık onun için kendi gerçeği olan bir kişi değil, daha çok diğerinin bilinç dışı istek ve anılarının taşıyıcısı olarak görünür.buna transferaz denir. buna karşılık olarak sağlıklı ilişki kurma biçimleri olan tele ve empatinin geliştirilmesini hedefler. Bütün bunları gerçekleştirirken sayısız ısınma tekniklerinden ve yardımcı tekniklerden ve vazgeçilmez olan üç temel teknikten yararlanır. Bu üç temel teknik: Eşleme, rol değiştirme ve ayna teknikleridir. Eşleme tekniği en güçlü psikodrama tekniğidir, kaynağını rol gelişiminin ilk iki aşamasından alır. Kişi eşleme yaptığı kimsenin durumunu, iç yaşantısını sezip onları o imiş gibi dile getirir. Protogonistin söyleyemediği, söylemek istemediği veya o anda bilincinde olmadığı duygularını dile getirir. Eşlemeyi yapan kişinin o anda duygu, düşünce ve gereksinimlerini bir kenara bırakması gerekir. Eşleyen kişi mantık ve kuramsal saplantı ve düşüncelerden uzak kalması gereklidir. Bu şekilde yaşantılarını, hatıralarını, istek ve fantezilerini bastıran protogonistin bunları hatırlamasına, tekrar yaşamasına yardımcı olur. Bunu rol değiştirme ve ayna teknikleri izler. Bu tekniklerin en önemlisi, en vazgeçilmez olanı rol değiştirme tekniğidir. Her birey çeşitli roller sergiler, yani belli bir rol repertuarına sahiptir; ve bu repertuar geliştirilebilir. İleride daha ayrıntılı tartışacağız, ancak burada kısaca, rol oynama ve rol değiştirme arasındaki farka değinmek istiyorum. Bir üyenin psikodrama sahnesinde belirli bir rolü sergilemesine ‘’rol oynama’’ adı verilir. Örneğin bir annenin yaptıklarını yapan bir üye anne rolünü, bir öğretmenin yaptıklarını yapan bir üye ise öğretmen rolünü sergilemiş olur. Rol değiştirmede ise bir üye karşısındaki kişinin yerine/rolüne geçerek, o kişinin rolünü oynamaya, bir anlamda onunla empati kurmaya çalışır. Aslında rol oynama ile rol değiştirme birbirinden tamamen bağımsız değildir; rol değiştiren bir üye aynı zamanda rol de oynamaktadır. Ancak rol oynama daha genel bir anlam, rol değiştirme ise daha özel bir anlam taşır. Baş oyuncu olan protagonist rol değiştirme sayesinde empatiyi gerçek anlamı ile birlikte yaşamaya başlar ve tele ilişkilerinin gelişimini beslemeye başlar.Başkalarını anlamak istiyorsanız rol değiştirmelisiniz. Psikodrama sahnesinde kişi hayatta alması mümkün olmayan rolleri dahi alabilir, yasayabilir ve oynayabilir. Rol değiştirme tekniği çocuğun ‘’sen’’i tanıması, sen ayırımı yapması ve konuşma yeteneğinin gelişimi ile ilgilidir. Ayna tekniği: Çocuk gelişiminin “her şey gerçek” aşamasındaki durumdan kaynağını alır. Bu aşamayı kendini tanıma diye adlandırır. Çocuk bu aşamada kendisini çevreden ayırır ve kendi varlığını dış dünyadan ayrı olarak algılayabilir. Ayna tekniğinde bir yardımcı terapöt veya bu yönde deneyimli bir grup üyesinden, yani yardımcı benden yararlanabilir. Belli bir gözlem döneminden sonra yardımcı ben hastayı, sahnede tıpkı aynadaki görüntüsü olduğu gibi, onun rolüne girerek grup içinde, serviste, yaşamda nasıl bir davranış içindeyse öyle oynar. Bu canlandırma sırasında hasta grup içinde kendisini seyreder. İlişki biçimini, gösterdiği tepkileri, rahatsız edici yönlerini, diğerlerinin tepkilerini görür, kendisini ilişkide bulunduğu kişinin yerine koyar. Çoğu kez bu teknik rolü canlandırılacak kişiye bilgi vermeden, kişi hazırlanmadan yapılır. Bir psikodrama oturumu üç bölümden oluşur.
Psikodramanın Temel Öğeleri
Psikodrama Oturumunun Aşamaları Genelde bir psikodrama oturumu üç aşamadan oluşur. Bunlar ısınma, oyun ve görüşme aşamalarıdır. Ancak bazı durumlarda bir oturum, yalnızca ısınma ve görüşme aşamalarından ya da yalnızca oyun ve görüşme aşamalarından oluşabilir. Oturumun kaç aşamadan oluşacağını grup yöneticisi ve sürecin niteliği belirler. Isınma aşamasının temel amacı, ısınan oyuncular arasında bir baş oyuncu çıkmasıdır. Eğer ısınma teknikleri sonucunda bir baş oyuncu ortaya çıkarsa, oyun aşamasına geçilir. Psikodrama’da ikinci aşama oyun aşamasıdır. Bu bölümde genelde, baş oyuncunun getirmek istediği oyunu sergilenir. Yönetici ve baş oyuncu sahneye gelir. Baş oyuncunun getirmek istediği yeterince belirginse yönetici hemen oyunu başlatabilir. Fakat olay yeterince belirgin değilse yönetici olayı somutlaştırmak için bir müddet görüşmeye devam eder. Çeşitli sorular sorar. Onun o andaki duygularını ve ihtiyaçlarını kavramaya çalışır. Yönetici baş oyuncudan, canlandırılacak olayın geçtiği ortamı tanımlamasını ister. Baş oyuncu, olayın nerede, ne zaman geçtiğini, ortamda kimlerin olduğunu, belirtmelidir. Dekorun canlandırılması ve tanımlanması önemlidir. Dekordan sonra sıra oyunca yer alacak kişilere gelir. Baş oyuncu oyunda yer alacak yardımcı oyuncuları sahneye davet eder. Bu arada yönetici oyun boyunca baş oyuncunun yanında bulunacak ve gerektiğinde onun rolünü alacak olan bir eş ego seçmesini söyler. Dekor ve oyuncular tanımlandıktan ve hazırlandıktan sonra sıra dramatizasyona gelir. Oyunlaştırmanın nasıl yapılacağı konusunda önceden belirlenmiş kesin kurallar yoksa da uyulması gereken bazı temel ilkeler vardır. 1) Psikodrama’da olayların anlatılması değil, oyunlaştırılması esastır. 2) Şimdi ve burada ilkesine uyulması gerekir. Geçmiş ve gelecek ancak şu an ile bütünleşebildiği taktirde önemlidir. 3) Psikodrama sahnesinde entellektüel tartışmalara girişilmesi değil, duyguların yaşanması esastır. Bir baş oyuncunun duygularını kenara itmesi, diğer bir ifadeyle spontanlığının azalması halinde yönetici, öncelikle empati kurarak, yeterli olmazsa uyararak bu baş oyuncunun duygularından kopmamasını sağlamaya çalışmalıdır. 4) Yönetici psikodramanın hiçbir safhasında, özellikle de oyun sırasında doğrudan yorum yapmaz. Yorum sayılabilecek sorular sormaz. 5) Psikodrama’da oyunun yazarı baş oyuncudur. Rolleri dağıtan, oyunu sürükleyen baş oyuncudur. Yöneticinin bu tablodaki yerinin esnek olmasında yarar vardır. Bir yönetici sahnedeki oyuna müdahale etme-etmeme boyutunda nerede bulunacağına iyi karar vermelidir. Yönetici, oyunu başlattıktan sonra, oyunun baş oyuncu tarafından akıcı bir şekilde sürdürüldüğünü gördüğünde, kenara çekilebilir, hatta geçici bir süre için sahneden çıkabilir. Ancak şu üç durumda yönetici sahneye dönmelidir;
Yöneticiler, baş oyuncuların o andaki duygularını ve ihtiyaçlarını dikkate alarak, her konuya özgü ayrı bir oyun stratejisi koymak zorundadırlar. Oyun süreci içinde, psikodrama tekniklerinden hangilerinin ne şekilde nasıl uygulanacağına sürece bakarak yönetici karar verecektir Oyun sonunda tüm üyeler toplanarak görüşme aşaması gerçekleştirilir. Bazen ısınma aşamasında ortaya bir baş oyuncu çıkmaz: bu durumda oyun aşaması atlanarak görüşmeye geçilir. Grup ısınma aşamasında ve oyun sırasında uygulanan teknikler üzerinde tartışır. Rol geri bildirimi ve özdeşim geri bildirimi yapılır. En önemli değişiklik grup üyeleri arasında duygusal bir canlılık oluşturmaktır. |
Uyku Bozukluklarına Psikolojik Yaklaşım PSİKOLOJİ'DE UYKU BOZUKLUKLARISAĞLIKLI UYKU VE UYKU HİJYENİ: Sağlıklı uyku tanımı saat üzerinden yapılamaz. Bazı kişiler için 5-6 saatlik uyku yeterli olurken (genellikle aktif, dışa dönük yapısı olanlardır), bazı kişiler ise normalde 10-12 saat uyku uyurlar (sanatçı kişiliğe sahip, içe dönük, duygusal yapıda olanlar için sıktır). Sağlıklı uyku "etkin" olan uykudur. Etkin uyuyan kişi uyandığında kendini dinlenmiş, zinde, formda ve yeni bir günü yaşamaya hazır hisseder. Uyku alışkanlığı yaşa bağlı değişiklikler de gösterir. a. Birincil Uykusuzluk (İnsomnia): a. Kabus Bozukluğu : |
Stres StresSözlük anlamı olarak stres; 14. yüzyılda güçlük, sıkıntı, kötü talih anlamlarında; 17. yüzyılda felaket, bela dert, keder gibi anlamlarda kullanılmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda kavrama yüklenen anlam değişmiş güç, baskı, zor gibi anlamlarda durum ve objelere bağlı kişiye organa veya ruhsal yapıya yönelik zorlamalar olarak kullanılmıştır. Cannon stresi acil durum tepkisi olarak tanımlanmış ve temelinde “biyolojik var oluş ve uyum” ihtiyacını görmüştür. Ona göre stres, organizmanın kendi yaşamını ve çevreye uyumunu tehdit eden bir uyarıcıya gösterdiği ver oluş değeri olan bir “savaş ya da kaçma” tepkisidir. Toplumsal, ekonomik ve sosyal yönden hızlı değişikliklerin yaşandığı günümüzde stres; günlük hayatımıza daha çok girmekte ve gerek ruhsal gerekse fizyolojik sağlık yönünden bireyleri etkilemektedir. Stresin bu tür etkilerinin yaygın olması da bireyleri; stresin ne olduğu, hangi koşullarda ortaya çıktığı ve ne tür sonuçlara neden olduğu gibi konularda araştırmalara yöneltmiştir. Yapılan çalışmalara bakıldığında özellikle stresten kaynaklanan bazı duygusal, davranışsal ve fizyolojik belirtiler vurgulanmaktadır. Duygusal belirtiler olarak kaygı, kızgınlık, depresyon, düşünce karmaşıklığı ve benlik algısında azalma; davranışsal belirtiler olarak saldırganlık, obsesyonlar, madde bağımlılığı, uykusuzluk, ilişkilerden kaçınma; fizyolojik belirtiler olarak da alerjiler, anjin, astım, bel ağrısı, kanser, kalp-damar hastalıkları, diyabet, ishal, hipertansiyon, migren, kas gerilmeleri ve ülser gibi hastalıklar belirtilmektedir Stresin fizyolojisi üzerine önemli araştırmalarda bulunmuş olan Selye (1936), stresli bir durumla karşılaşan bireyin vücudunda belirli değişiklikler olduğunu belirtmiş ve bu değişiklikleri “Genel Uyum Sendromu” adını verdiği üç süreçte açıklamıştır. Bu üç aşamalı sürecin evreleri ise şunlardır:
Stresin dışsal uyarıcı olarak ele alınmasında araştırmacılar, stresi ortaya çıkaran koşullan belirlemeye ve bazı yaşam olaylarının kültürden kültüre değişen stres yüklerini sıralamaya çalışmışlardır. Ayrıca stresli koşulların, tehlikeli ya da tehdit edici olarak algılanmasında kişilik özelliklerinin ve baş etme yeteneklerinin önemli olduğunu da belirtmişlerdir (Lazarus 1976). Baş etmenin genel olarak algılanan tehdidi yada problemi hafifletme amacının olduğu kabul edilse baş etme davranışı bir süreçtir ve bütün stres tanımları 4 süreci içermektedir (Lazarus 1993);
Folkman (1984) tarafından başa çıkma; stresli etkileşim yoluyla yaratılan içsel dışsal istekleri kontrol etmek yada azaltmak için yapılan bilişsel yada davranışsal çabalar olarak tanımlanmaktadır. Başa çıkma çabaları, bireyin davranışları ile çevresel talepler arasında bir aracıdır ve strese karşı onun etkilerini en aza indirmede bir tampon görevi göstermektedir. Başa çıkma stratejileri ya durum üzerinde doğrudan etki göstererek (problem odaklı başa çıkma) yada duygusal tepkiler yöneterek (duygusal odaklı başa çıkma) işlev göstermektedir. (Siu ve Watkins, 1997) Ancak probleme yönelik baş etme stratejilerinin daha uyumlu, kişiyi daha çok geliştirici; duygulara yönelik stratejilerinin ise uyumsuz, savunucu ve gelişimi engelleyici olduğuna ilişkin yaygın bir görüş bulunmaktadır. Stresli bir durum karsısında kullanılan başa çıkma stratejilerinde farklılık görüldüğü gibi bireyin yaşamında stres yaratan kaynaklarda farklılık göstermektedir. Sailer ve arkadaşları (1982), bireyin zorunlu yaşantılar geçirmesine neden olan stres kaynaklarını ailesel, kişisel, sosyal, çevresel ve işle ilgili olmak üzere 5 alan olarak belirlemişlerdir( Akt. Ertekin 1993). Belirtilen stres kaynaklarından işle ilgili olanlar en az diğerleri kadar insan hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Birey, genç yetişkinlikten emeklilik çağına kadar olan yaşamının büyük bir bölümünü, seçtiği mesleği yapmak üzere iş yaşamında geçirmektedir. Bu nedenle bireyin meslek yaşamındaki mutsuzluğu onun hayat alanlarını da etkileyebilmektedir. Bazı işler bireyde daha çok stres yaratırken bazıları ise daha düşük seviyede strese neden olmaktadır. Çalışma alanı insan hayatı olan sağlık alanında da stresin çalışanlar üzerindeki etkisi kuşkusuz büyüktür. Stres kaynaklarının diğer alanlarının bu bireyler üzerindeki etkisini düşünürsek, onlarda görülebilecek birçok tepkileri çeşitleyebiliriz (duygusal yorgunluk, sinirlilik, endişe, psikomatik hastalıklar...vb) |
| Saat: 12:16 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık