![]() |
Güneş Sistemi Dışı Gezegen Üzerindeki Esrarengiz Sıcak Nokta Güneş Sistemi Dışı Gezegen Üzerindeki Esrarengiz Sıcak Nokta NASA’nın Spitzer Uzay Teleskobu yanlış yerde sıcak bir noktaya sahip uzak bir gezegen ortaya çıkardı.Dev gaz gezegen, upsilon Andromedae b olarak adlandırılmaktadır ve yıldızı etrafında küçük bir yörüngede, bir yüzü yıldızının sıcaklığından ötürü sürekli kaynayarak dolanmaktadır. Bu gezegen “Sıcak Jüpiterler” olarak adlandırılan gruba üyedir ve bu ismi almasının sebebi kavurucu sıcaklığı ve dev, gaz yapısıdır. Gezegenin en sıcak bölgesinin yıldızına bakan yüzü olduğu düşünülebilir ancak geçmişte yapılan gözlemler en sıcak noktanın bu bölgeden bir miktar kaymış olabileceğini gösterdi. Gökbilimciler kızgın rüzgarların sıcak gazı dağıtıyor olabileceğini düşünüyorlardı.Ancak yeni bulgular bu kuramın doğruluğunu şüpheli hale getiriyor. Kızılötesi gözlemevi olan Spitzer kullanılarak yapılan yeni gözlemlerin sonucunda gökbilimciler, upsilon Andromedae b’nin sıcak noktasının seksen derece kadar kaymış olduğunu buldular. Kısacası bu nokta doğrudan yıldıza bakan yüz yerine gezegenin başka yüzünde bulunuyor.Sıcak noktanın bu kadar farklı bir yerde olması gökbilimciler için kesinlikle beklenmeyen bir şeydi ve bu durum, Sıcak Jüpiterler’in atmosfer yapılarıyla ilgili bilinenlerin aslında tahmin edilenden çok daha az olduğunu göstermiştir.Elde edilen bulgular, ilk defa doğrudan bir Güneş Sistemi dışı gezegenden gelen fotonları algılamayı başaran Spitzer’in öncülüğünde başlayıp, gelişen bir alan olan Güneş Sistemi dışı gezegen atmosfer biliminin bir parçasıdır. Bu süre zarfında Spitzer, NASA’nın Hubble Uzay Teleskobu ile birlikte pek çok “Sıcak Jüpiter”in atmosferini incelemiş ve su, metan, karbondioksit ve karbonmonoksit bulmuştur.Yapılan bu yeni araştırmada gökbilimciler upsilon Andromedae b’nin 2009 yılının Şubat ayında yapılan beş günlük gözlemini kullanmışlardır. Bu gezegen, yıldızı etrafında 4.6 günde dolanmaktadır ve bu değer yeryüzünden yapılan dikine hız ölçümü yöntemi ile belirlenmiştir. Bu gezegen Spitzer’in gözlediği diğer “Sıcak Jüpiterler”in çoğu gibi yıldızıyla örtülme göstermemektedir. Yani bizim bakış doğrultumuza göre yıldızının önünden geçmemektedir. Spitzer yıldızın ışığını, çevresinde dolanan gezegenin yansıttığı ışıkla beraber alır. Teleskop gezegenin ışığını tek başına algılayamaz ancak sistemin toplam kızılötesi ışınımındaki değişimleri belirleyebilir ki gezegenin sıcak noktasının Yer’in görüş alanına girmesi ile ölçülen artış konumun belirlenmesine yardımcı olmaktadır. Gezegenin sıcak bölgesi, kızılötesi ışınımın en çok alındığı bölgedir. Normalde gezegen yıldızın arka tarafında yani yıldızın ışığını yansıtan tarafın Yer’e dönük olduğu durumda sistemin en parlak göründüğü an olması beklenir. Aynı şekilde eğer gezegen Yer ile yıldız arasında yani Yer’e karanlık tarafı dönük iken de sistemin sönük olduğu an olması beklenir. Ancak bu sistemin en parlak olduğu an, gezegenin yıldızının yanında yani her iki ögenin de yan yüzlerinin görüldüğü an. Bu demek oluyor ki gezegenin en sıcak kısmı yıldıza bakan yüzü değil. Bu sanki havanın en sıcak olduğu anın öğlen saati değil de günbatımı anı olması gibidir. Araştırmacılar bu durumun nasıl meydana gelebildiğini hala anlayabilmiş değiller. Sesüstü hızlardaki rüzgarların tetiklediği şok dalgalarının bölgedeki maddeyi ısıtması ya da yıldız ve gezegenin manyetik alanları arasındaki etkileşim gibi pek çok olasılığın üzerinde duruluyor. Ancak bunlar sadece tahmin. Bu yeni teorilerin denetlenebilmesi için daha fazla “Sıcak Jüpiter”in gözlenmesine ihtiyaç vardır.Bu gözlemler Spitzer’in soğutma sıvısının azalması sonucu ılık göreve geçtiği Mayıs 2009’dan önce yapılmıştır. Kaynak:NASA |
Ay’daki Tavşan Tüneli Ay’daki Tavşan Tünelinden Aşağıya Doğru Beyaz Tavşan’ı delikten aşağıya doğru takip ederken Alice için tamamen yeni bir dünya hayat buldu. Orada sırıtan bir kedi, nargile içen bir tırtıl, Mad Hatter ve diğerleri vardı.Bu durum Alice’de merak uyandırdı... (Alice Harikalar Diyarında hikayesinden bir alıntı) Peki ya Ay’da bulunan tavşan tünelinin aşağısında ne bulunmaktadır?NASA’nın Ay Yörünge Kaşifi (Lunar Reconnaissance Orbiter - LRO) bilim insanlarında merak uyandıran yüzlerce metre derinliğe sahip tünel görüntüleri göndermektedir. Bu tünellerin yerbilim açısından ‘harikalar diyarı’na girişler olduğu düşünülüyor. Devasa tüneller ilk kez Japon uzay aracı Kaguya tarafından görüntülendi. Günümüzde ise güçlü Ay Yörünge Kaşifi Kamerası (Lunar Reconnaissance Orbiter Camera - LROC), tünellerin girişlerinin ve etraflarının yüksek çözünürlükteki görüntülerini bize aktarmaktadır. Kayuga ve LROC’dan alınan görüntülerin incelenmesi sonucu bu tünellerin lav borularına açıldığı tespit edilmiştir. Lav boruları, volkandan akan lavın üst katmanı soğumaya başlarken lavın aşağı kısmının boru şeklinde kanallara akmaya devam etmesi ile oluşur. Yüzeydeki katılaşan lav, aşağıda erimiş lavın akışkan sıcaklığını korumasına ve akmaya devam etmesine izin vererek yalıtır. Lav boruları, Yer üzerinde de bulunmakta ve basit yapılardan, labirent şeklinde kilometrelerce genişliğe sahip olan çeşitlerde, karmaşık yapılarda bulunmaktadır. 1960’larda Ay’a ayak basılmadan önce araştırmacılar Ay yüzeyinin altında tüneller ağının varlığını, erimiş lav nehri kalıntılarını önermişlerdi. Bu kuramları Ay etrafındaki yörüngelerde dolanan önceki araçlardan alınan görüntülere bağlıyorlardı. Çünkü görüntülerde açığa çıkan uçsuz bucaksız Ay düzlüğünde ya da Ay denizinde kıvrılan derecik olarak adlandırılan yüzlerce uzun, dar kanallar apaçık bu durumu göstermekteydi. Bilim insanları bu dereciklerin binlerce yıl önce lavın içinden aktığı aşağıya doğru inen tünellerin yüzeydeki kanıtı olduğuna inanıyorlardı. Tepeye açılan tüneller eğer zamana meydan okuyarak açık kalırlarsa, bir gün Ay’ı tekrar ziyaret ettiğimizde Ay’a doğru gelen ufak göktaşlarından ve bunun gibi tehlikelerden bizi koruyabilirler. Ayrıca tüneller harika radyasyon kalkanları olup, ısısal çevreyle de uyumlulardır. Eğer Ay’ın yüzeyinden iki metre aşağıya inecek olursak sıcaklık -30 ile - 40 santigrad derece arasında sabitlenmektedir. Her ne kadar bu sıcaklıklar bize soğuk gibi gelse de unutulmamalıdır ki Ay’ın eşleğinde sıcaklık, geceleri -150 santigrad dereceye düşmekte ve öğlenleri de 100 santigrad dereceye kadar çıkmaktadır. Bu yüzden bu tüneller Ay yüzeyindeki oldukça düşük ve yüksek sıcaklık derecelerinden kaçmanın yolunu arayan kaşifler için iyi bir haberdir. Görünüşe göre bilim insanları Beyaz Tavşan’ı izlemeyi sürdürecekler. Gökyüzünde bize en yakın gökcismi olan ve yıllarca üzerinde araştırma yaptığımız uydumuz Ay hala bizi şaşırtmaya devam etmektedir. Kim bilir ileride karşımıza daha neler neler çıkartacak? Kaynak: Science-NASA |
Kozmik Parçacıkların Yakalanmasında Ay'ın Kullanılması Ay Kullanılarak Bulunması Zor Kozmik Parçacıklar Yakalanmaya Çalışılıyor Gökbilimcilerden oluşan bir ekip çok yüksek enerjiye sahip nötrinoları tespit etmek için araştırmalarında yeni bir teleskop sisteminin parçası olarak Ay’ı kullanıyorlar. Bu çalışmayla birlikte atom altı parçacıklar hakkında yeni bilgiler edinip, evrenin gelişimi ve geleceği konularında yeni bir bakış açısına sahip olabiliriz. Araştırma ekibi, çok özel elektronik aygıtlara sahip olan Ulusal Bilim Vakfı (National Science Foundation )’nın sahip olduğu Çok Büyük Dizge (Very Large Array - VLA) radyo teleskobunu kullanarak ve ayrıca genişletilmiş VLA projesinin bir parçası olan yeni ve çok duyarlı radyo alıcılarının getirdiği imkanlardan yararlanarak gözlemlerini yaptı. Ekip,gözlemlere başlamadan önce, ufak bir helyum balonuna bağlanmış bir verici ile VLA üzerinde bir dizi deneme gözlemi de yapmıştır. 200 saatlik gözlemlerin sonucunda beklendiği gibi hiçbir yüksek enerjili nötrinoya rastlanmadı. Gözlemledikleri bölge için uzaydan gelen nötrinoların sayısına yeni bir sınır getirip, bu türden nötrinoların oluşum koşullarını konu alan bazı kuramsal benzetimlere şüpheyle yaklaştılar. Nötrinolar çok yüksek hızlarda hareket eden ve yüksüz oldukları için maddeyle neredeyse hiç etkileşmeyen atom altı parçacıklardır. Evrende oldukça bol miktarda bulunmalarına rağmen bu parçacıkları tespit etmek çok zordur. Güneş ve süpernova patlamaları üzerinde yapılan bazı çalışmalarda çok büyük miktarlarda su ya da klor kullanarak bu parçacıkların bu maddelerle nadir etkileşimlerinden tespit edilmeleri mümkün olmuştur. Yüksek enerjili nötrinoların üretimi bilim insanlarının da beklediği gibi çok uzakta ve çok yüksek enerjiye sahip olan gökadaların merkezlerindeki güçlü karadelikler, çok büyük kütleli yıldızların patlamalarında ve Kozmik Mikrodalga Ardalan Işınımı ile etkileşen kozmik parçacıklarla olmaktadır. Radyo teleskoplar nötrinoları algılayamazlar fakat bilim insanları Ay’ın çevresini radyo teleskoplarla gözlemleyerek, Ay’ın içinden geçip giderken Ay maddesiyle etkileşen nötrinoların etkileşim sonrasında açığa çıkan radyo dalgalarını yakalamayı beklemektedirler. Bu türden radyo dalgaların oluşum süreçleri hesaplanmış ve saptanmasının mümkün olduğu görülmüştür. Bu uygulamalar ilk olarak 1995 yılında yapılmış ve o tarihten itibaren bir dizi gözlem gerçekleştirilmiş olmasına rağmen hiçbir nötrino tesbit edilememiştir. Fakat günümüzde bu gözlemler için çok daha duyarlı araçlar kullanılmaktadır. |
Rekor Uzaklıktaki Gökada En Yaşlı ve Çok Uzak Gökada Hubble uzay teleskobu, Büyük Patlama'dan sadece 480 milyon yıl sonra, yani evrenin çocukluğunda varolan, rekor uzaklıktaki bir gökadayı gözler önüne serdi Gözlemi yapan araştırmacıların yer aldığı California Üniversitesi'nce yayınlanan açıklamaya göre, gökadanın bize ulaşan ışınlarının bundan 13,2 milyar yıl önce yola çıkmış olduğu Hubble Uzay Teleskobu tarafından kızılötesi cihazlarla tesbit edilmiş. Gökadanın, evrenin şu anki yaşının sadece yüzde 4'ü kadarken varolduğu ve şimdiye kadar gözlenenler arasında en eski ve bize en uzak gökada olduğu belirtiliyor. Araştırmayı yapan bilimciler Richard Bouwens ve Garth Illingworth, uzayda uzağa bakmanın geçmişe gitmek anlamına geldiğinin altını çizerek, bu gözlem ile Büyük Patlama'dan 200 ila 300 milyon yıl sonra oluşmuş ilk gökadalar dönemine kadar uzanan bir yolculuk yapmış olduklarını varsayıyorlar. Bu ilk nesil gökadaların yaydığı ve 13 milyar yıldan uzun bir süre boyunca saniyede 300 bin kilometrelik hızla yol alarak teleskoplarımıza ulaşan morötesi ışınlar, evrenin çocukluğu ve gençliği konusunda araştırmacılara eşsiz bilgiler sunuyor. Gökbilimciler, evrenin genişlemesiyle gökadaların birbirlerinden uzaklaştıklarını ve yaydıkları ışınların dalga boyu sayesinde bulundukları yerin hesaplanabildiğini kaydediyorlar. Gökbilimciler, 2014'te fırlatılması öngörülen James Webb uzay teleskobunu, evrendeki daha uzak noktaların sırlarını keşfetmek üzere sabırsızlıkla bekliyorlar. Kaynak:arXiv(26 Ocak 2011) |
Antarktika'da Balon Deneyleri Antarktika’da Balon Deneyleri Kozmik ışınların Yer’e etkisini araştırmak üzere NASA ve Amerika Ulusal Bilim Kuruluşu (National Science Foundation - NSF) 20 Aralık’ta bir bilimsel balon fırlattı. Kozmik Işın Enerji Bilimi ve Kütlesi (Cosmic Ray Energetics And Mass - CREAM VI) adındaki deneyde kullanılan aynı adlı balon, Marylan Üniversitesi tarafından tasarlanmış ve inşa edilmiştir. CREAM VI’nın asıl amacı Samanyolu’nda meydana gelen çok uzak süpernova patlamalarından kaynaklanan yüksek enerjili kozmik ışın parçacıklarından Yer’e ulaşanları saptamak. Balon, bilimsel araştırmalar için Yer’den yaklaşık 38.5 km yükseklikte bulunmaktadır. CREAM VI’nın yanı sıra iki ufak balondan oluşan bir başka balonlu deney ise Işınım Kuşağı Rölativistik Elektron Kaybı için Balon Dizgesi (Balloon Array for Radiation-belt Relativistic Electron Losses - BARREL)’dir. Bu deneyin amacı ise uçlak ışıklarını üreten Van Allen ışınım kuşaklarının üst atmosfer ile nasıl ve nerede etkileşime girdiğini bulmak. Yapılan deneme uçuşlarından sonra benzer bir balonlu uçuş da 2013 ve 2014 yıllarında gerçekleşmesi bekleniyor. Antarktika’daki balonlu deneyler arasında yer alan bir diğer araştırma ise Balonla Taşınan Açıklıklı Milimetrealtı Teleskop (Balloon Borne Aperture Submillimeter Telescope - BLAST)’tur. Bu deney ile gökadamızdaki manyetik alanın yıldız oluşumunu nasıl sekteye uğrattığı araştırılmaktadır. BLAST ile bir dizi yakın yıldız oluşum bölgesindeki tozun manyetik olarak uçlaşmış ilk yüksek çözünürlüklü görüntüleri şimdiden elde edildi. Antarktika’nın yazı olan Aralık ve Şubat ayları arası, uzun dönemli bilimsel balon uçuşları için en elverişli zamandır. Bu aylarda kıtada Güneş batmadığı için balon sürekli Güneş ışığı almaktadır. Bu yüzden ısınan balon yükseklere çıkar ve bir süre sonra konumunu sürekli korur. Kaynak:NASA |
Uzay Araştırmaları Uzay Araştırmaları ve Avrupa Uzay Ajansı (ESA) Uzay araştırmalarına oldukça iddialı başlayan ve görece daha genç bir organizasyon olan ESA, çokuluslu yapılanmasıyla da farklı bir ekolü temsil ediyor. İnsanoğlunun uzay serüveni, Sovyetler Birliği’nin, 4 Ekim 1957’de Dünya’nın ilk yapay uydusu Sputnik-1’i uzaya göndermesiyle başladı. Sputnik-1, Dünya’dan 224 km yukarıda bazı bilimsel deneyler yapmak için fırlatılmıştı. Sputnik-1’in ardından, uzaya ilk insanlı uçuşu yine Sovyetler gerçekleştirdi. 1961 yılında Yuri Gagarin, Vostok-1 adlı kapsül ile, Dünya’nın etrafını 1 kez dolandı. Sovyetler’in bu önemli başarıları karşısında ABD, o zamanlar daha yeni filizlenen uzay yarışında öncülük şansını yitirmişti. Ancak, 20 Haziran 1969’da Apollo-11 uçuşu ile ABD, Ay’a ilk kez insan indirmeyi başararak tarihe geçecek ve uzay araştırmaları alanında önemli adımların neredeyse tek odağı haline gelecekti. İnsanoğlunun yaşadığı Dünya’ya "tepeden" bakmaya başladığı o tarihlerden bu yana, uzay araştırmaları ve uzaydan araştırmalar çok hızlı bir gelişim gösterdi; uzay teknolojilerinde ardı ardına devrimler yaşandı. Bir zamanlar yalnızca bilimsel merakın bir ürünü gibi görünen bu çalışmalar, bugün günlük yaşamın vazgeçilmez ögeleri haline geldi. Belki daha da önemlisi, felsefi görüşümüzü kökünden etkiledi. Artık evreni, her türlü etnik ve dinsel şovenizmden uzak, bir "dünya vatandaşı" duyarlılığıyla algılamaya başladık. Carl Sagan’ın deyişiyle "Merkezi ve kuruluş amacı biz olmayıp, enginlikte ve sonsuzlukta kaybolmuş minnacık; yüzlerce milyar galaksi ve milyarlarca trilyon yıldızla bezenmiş bir kozmik okyanusta dönüp dolaşan bir Dünya" üzerinde yaşadığımızı farkettik. İnsanoğlunun gözünü gökyüzüne çevirmesiyle başlayan bu süreç, uzayın kendisi gibi sonu olmayan bir serüvene benziyor. Uzay araştırmalarında kullanılan ve gün geçtikçe daha da güçlenen teknik donanım ve artan bilgi birikimi de bu serüvende insanoğlunun en büyük yardımcısı. Gelecek yüzyılın araştırmacıları hiç kuşku yok ki, uzay araştırmaları üzerine yoğunlaşacaklar. Bu araştırmaların temelini oluşturan, disiplinlerarası yatay çalışmalar, projeler, çalışma ve düşünce sistemleri de bu doğrultuda gelişecek. Bilimin tüm disiplinlerinin bir arada bulunmasını gerektiren uzay araştırmaları büyük organizasyonlarla yürütülüyor. Bunlar arasında en önemlisi hiç kuşkusuz Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi-NASA. Önemli adımlara imza atmayı ve bunu iyi bir reklamla dünyaya duyurmayı hep başarmış olan NASA, uzay serüvenlerinin "Baş Oyuncu"su! Sovyetler ise, her ne kadar uzay çalışmalarının başını çekmiş ve uzay yarışında adı ABD ile birlikte anılmış olsa da bugün bu alanda öncü rolü oynamaktan biraz uzak görünüyor. Günümüzde uzay araştırmaları bu iki ülkeyle sınırlı değil artık. Japonya, Kanada gibi gelişmiş ülkelerin bireysel çalışmalarının yanı sıra, adını son yıllarda sıkça duymaya başladığımız bir başka büyük organizasyon daha var: ESA. Uzay araştırmalarına oldukça iddialı başlayan ve görece daha genç bir organizasyon olan ESA, çokuluslu yapılanmasıyla da farklı bir ekolü temsil ediyor. Kısa adı ESA (European Space Agency) olan Avrupa Uzay Ajansı, 14’ü kıta Avrupa ülkesi (Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya ve Norveç) biri de kısmi işbirliği (Kanada) olmak üzere 15 ülkenin hükümetler düzeyinde üyesi olduğu bir Avrupa kuruluşu. ESA, Avrupa’da bulunan iki eski Avrupa Uzay Organizasyonu, ESRO (European Space Research Organization) ile ELDO’nun (European Organization for the Development and Construction of Space Vehicle Launchers) birleşmesiyle 1975 yılında kurulmuş bir organizasyon. Çekirdeğini oluşturan bu iki kuruluşun yükümlülüklerini ve haklarını elinde tutan ESA, temel olarak, uzay bilimleri (gezegenler, uzay boşluğu, Güneş, ısı, enerji, göktaşları, yıldız sistemleri, uzay fiziği, astronomi vb.), yeryüzü gözlemleri (enerji, su, maden ve mineral kaynaklarının araştırılması), telekomünikasyon (uydu haberleşmesi, GPS), uzay taşıyıcıları (uydu fırlatma sistemleri, araştırma uyduları), mikroçekim ve uluslararası uzay istasyonu gibi alanlarda çalışmalarını sürdürüyor. Merkezi Paris’te bulunan ajansın başkanı aynı zamanda onun yasal temsilcisi. ESA, üye ülkelerin başkanlarından oluşan bir konsey tarafından yönetiliyor ve tüm kararlar bu konseyce alınıyor. Her yıl toplanan konseyin alacağı kararlar gelecek çalışmalara ilişkin idari ve politik amaçları temel alıyor. Bu yıl konseyin en önemli gündem maddesini ESA’nın en son geliştirdiği Ariane 5 roketi oluşturmuş! Bu roket, talihsizlik sonucu ortaya çıkan basit bir hata nedeniyle düşmüştü. Hata ise; bir önceki model olan Ariane-4 roketlerinin yön değiştirme sistemlerini düzenleyen bilgisayar programlarının, yeni modele göre yeniden düzenlenmeden, tüm parametreleriyle Ariane-5’te aynen kullanılması. Sistemi Ariane-4’ten tümüyle farklı olan Ariane-5’te eski programın kullanılması gibi bir hata da ESA’ya, roketin taşıdığı ve başka bir kopyası bulunmayan Cluster uydusunun kaybına, yani 15 yıllık çalışmanın heba olmasına ve trilyonlarca TL değerinde bir maddi kayba mal oldu. Ancak ESA yönetiminin bu gibi durumlardaki tavrı, moral bozukluğu yaşamak yerine, vakit yitirmeden yeni bir atılım yaparak daha gelişmiş sistemler geliştirmek ve daha iyi bir başarı ile hatayı telafi etmek. ESA’nın yönetimini elinde bulunduran hükümetler düzeyindeki bu konsey, elbette bilim adamlarından bağımsız değil. Konsey’in, tamamı bilim adamlarından oluşan alt komisyonları var ve alınan tüm kararlar bu komisyonlara iletilerek değerlendiriliyor. Bu komisyonlarda şekillenen projeler genel merkeze iletiliyor. Böylece, başta politik ve idari olarak başlayan süreç, sonunda bilimsel ve teknolojik projelere dönüşüyor. Sözkonusu projelerin hayata geçirilmesi ise çalışma alanlarına göre dağılmış, ESA’ya bağlı çeşitli merkezlerdeki kuruluşlarda gerçekleşiyor. Örneğin, teknolojik bir çalışma ise Hollanda’da bulunan ESTEC’e; bilimsel bir çalışma ise; İtalya’da bulunan ve asıl olarak, uydular aracılığıyla elde edilen verilerin bilimsel araştırma amaçlı kullanılması çalışmalarının yürütüldüğü ESRIN’e aktarılıyor. ESA’ya bağlı böyle üç ana kuruluş var: • ESTEC (The European Space Research and Technology Center-Avrupa Uzay Araştırmaları ve Teknoloji Merkezi) Noordwijk, Hollanda • ESOC (The European Space Operations Centre-Avrupa Uzay Operasyonları Merkezi) Darmstadt, Almanya • ESRIN (The European Scientific and Research Institute-Avrupa Uzay Araştırmaları Enstitüsü) Frascati, İtalya. ESA bu merkezlerde, eğitimli bilim adamlarından oluşan yaklaşık 2000 araştırmacı ve teknisyeni barındırıyor. ESA ayrıca, amaç ve hedeflere yönelik olarak, üye olmayan öteki ülkelerle bilimsel ve teknololojik alanda ortak çalışmalar, teknoloji ve bilgi birikimi aktarımı, eğitim, proje gibi konularda ikili işbirliği anlaşmaları da yapıyor. Dünya ve Uzay Kaşifleri: Uydular ESA’nın temel hedefi üye ülkelerce; "uzay araştırmaları, uzay teknolojileri ve bunların uygulamalarında Avrupa ülkeleri arasında barışçıl amaçlarla bir işbirliği sağlamak" olarak ortaya konulmuş. Bu hedeflere yönelik olarak da ESA, Uzay Bilimleri, Yeryüzü Gözlemleri (Earth Observation), Telekomünikasyon, Uzay Nakil Sistemleri, İnsanlı Uzay Uçuşları ve Mikroçekim Bilimleri gibi disiplinlerde uzay teknolojilerini destekliyor. Uzay bilimi tek bir disiplin değil; Güneş ve gezegen araştırmalarından astrofiziğe dek uzanan geniş çaplı ve birbiriyle sıkı ilişki içinde olması gereken disiplinleri kapsıyor. Uzayı ve evreni araştırırken yakın çevremizi, gezegenleri ve her şeyden önemlisi Dünya’yı farklı bir açıdan inceliyor. ESA da uzay araştırmalarının yanı sıra Dünya’ya ilişkin bilim programları üzerinde çalışıyor. Bu denli geniş çaplı bir alana yayılmış ESA projelerinin tümünü saymak, bu sayfaların kaldıramayacağı bir yükü oluşturur. Fakat yine de önemli birkaç örneği vermekte yarar var... ESA’nın "bilim programı" kapsamında, 1968-1983 yılları arasında fırlatılmış ve şu an görevlerini tamamlamış 11, halen etkin durumda 5 bilimsel uydusu var. 1978’de NASA ile ortak fırlatılan IUE (International Ultraviolet Explorer) uydusu, 10 000 gökcismini inceledi. Avrupa’nın en çok bilinen uzay aracı Giotto özellikle Halley kuyrukluyıldızını karşılaması ile tanınır; Giotto şimdilerde Güneş çevresindeki uzun yörüngesinde kış uykusunda! Tek astronomi uydusu olan Hipparcos, 1989 yılında astrofizik çalışmaları için gökyüzündeki tüm yıldızların bir kataloğunu oluşturmak amacıyla fırlatılmıştı. Hipparcos, 120 000 yıldızın 2-4 miliark-saniye hassasiyetle ölçtüğü konum ve parallaksları hakkında epey veri topladı. Adını sıkça duyduğumuz, insanoğlunun uzaydaki gözü Hubble Uzay Teleskobu (Hubble Space Telescope) ESA’nın %15 ortaklıkla yürüttüğü bir proje. Buna göre Avrupa’lı araştırmacıların bu teleskopta %15 gözlem zamanı kullanma hakları var. Ancak pratikte, yürüttükleri çalışmaların önemi nedeniyle bu zamanın daha fazlasını kullanıyorlar. 1990’da fırlatılan Ulysses, Güneş kutbunun üzerinde, şimdiye dek keşfedilmemiş bölgelerdeki parçacıkları ve alanları gözlemek üzere ekliptik düzleme dik bir yörüngeye oturtuldu. ISO da (Infrared Space Observatory) şimdiye değin yapılmış olandan binlerce kat daha fazla hassasiyetle, kızılötesi ışınımları gözlemleyecek. Aralık 1995’te fırlatılan ve yeni keşiflerini yakınlarda Dünya’ya ulaştıran SOHO (Solar Heliospheric Observatory), Güneş’in gizlerini aralamaya devam ediyor. Elektromanyetik spektrumun X, Gama ve kızılötesi bölgelerinde gözlemlerini sürdüren XMM (X-Ray Multi-Mirror), INTEGRAL (International Gamma-Ray Laboratory) ve FIRST (Far Infrared and Submillimetre Telescope) projeleri evreni bu dalgaboylarında gözleyecek. Bunların dışındaki ARTEMIS (Advanced Relay Technology Mission) ve DRS (Data Relay Satellite) uyduları ise iletişim amaçlı uydu projeleri. ESA tarafından geliştirilen ve ilki 1979 yılında fırlatılan Ariane roketleri ise 90 uçuşta 130’un üzerinde uyduyu Dünya yörüngesine yerleştirdi (Bunlardan biri de Türkiye’ye ait haberleşme uydusu TÜRKSAT). ESA’nın, her biri önemli bilimsel amaçları olan bu uyduları, uzay araştırmalarına ve dolayısıyla dünya bilimine katkılarını simgeliyor. Çünkü bu çalışmaların ürünleri, tüm dünya ülkelerinin araştırmacılarına veri olarak yansıyor. Dünya’nın Uzaydan Gözlenmesi Uzaydan Dünya’yı gözlemlemek, şimdiye değin, geniş bir uygulama alanına sahip verileriyle Dünya ve çevresinin düzenli bir görüntüsünü sağlayarak, bilimsel, sosyal, ekonomik ve politik düzeydeki önemini kanıtladı. Peki neden uzaydan gözlem? Üzerinde yaşadığımız gezegen kırılgan bir ekosisteme ve sınırlı kaynaklara sahip. Dünya’nın çevresi ve iklimi yalnızca atmosfer, okyanuslar, buzul bölgeleri ve karalardan etkilenmez; insanın da bunda payı vardır. Yerküredeki yaşantımızın sürmesi de, kaynakların iyi kullanımına ve ekosistemimizin karmaşık yapısını anlamaya dayanıyor. Günümüzün, sera etkisi, ozon deliği gibi önemli sorunları da global bir araştırma disiplini ve çözüm üretimini gerektiriyor. Böylece bu tür sorunların çözümünde karşımıza çıkacak soruların yanıtlarını uzaydan aramak daha yararlı hale geliyor. Çünkü canlı bir sistem olan Dünya’nın daha iyi anlaşılmasını sağlayacak sağlıklı ölçümler, yalnızca uydular yardımıyla elde edilebiliyor. Uzaktan kumanda edilebilen bu uydularla, Dünya’nın karasal kütlesini, okyanusları, buzulları ve atmosferi uzaydan gözlemek çok daha kolay hale geliyor ve sağlıklı ölçümler yapılabiliyor. Dünya’yı uzaydan gözlemek için yine, yerbilimleri, temel bilimler, uygulamalı bilimler, atmosfer bilimleri ve deniz bilimlerinin içinde olduğu karmaşık bir disiplinler ağına gereksinim var ESA bu konudaki çalışmalarını, ilki 1977’de fırlatılan Meteosat uyduları ile başlattı. Meteosat’ın elde ettiği görüntüleri hava durumu programlarından biliyoruz. Fakat Meteosat, bu programlarda gördüğümüz gibi bölgesel değil, çok daha geniş alanlardan veri topluyor. Bu veriler de çoğunlukla bilimsel araştırmalarda ve hava tahmini raporlarında kullanılıyor. Yine Yeryüzü gözlemlerinin diğer ayağını oluşturan yerbilimleri ve pratik uygulamaları için 1991’de ERS-1 (European Remote Sensing) ve 1995’de de ERS-2 uyduları yörüngeye yerleştirildi. Görece daha genç olan Metop ise özellikle kutup yörüngesinde dolaşarak meteorolojik veri sağlıyor. Yeni nesil yeryüzü gözlemi uydusu Envisat serisinin ilki ise 1999 yılında fırlatılacak. Bu uydu, ERS uydularının görevlerini daha kapsamlı olarak sürdürmenin yanı sıra, özellikle çevrebilim, atmosfer kimyası ve okyanus bilimleri alanında önemli veriler sağlayacak. Tüm bu uyduların verilerine Avrupalı kullanıcıların ulaşabilmesi için ESA, 1977 yılında Earthnet adlı bir programı devreye soktu. Earthnet ile, ERS uydularının verileri toplanıyor, yeniden işleniyor, arşivleniyor ve kataloglanıyor; bu da tüm dünya araştırmacılarına derli toplu hazır bir bilgi birikimi sağlıyor. Türkiye’nin de içinde olduğu birçok ülke, bu uyduların verileri ile kendi ülkelerinin jeolojik, coğrafi vb. özelliklerini araştırabiliyor. İnsanlı Uzay ve Mikroçekim İnsanoğlu yüzyıllar boyunca uzayda yolculuğu düşledi. Bu düş, 1950’li yıllara kadar ancak bilimkurgu romanlarında kendine yer bulabildi. Fakat son 40 yıllık dönemde yaşanan gelişmeler bu düşlemi (fantezi) gerçeğe dönüştürdü. Henüz yıldızlararası yolculuk düş olsa da, artık Ay’a insan gönderildi ve Mars’a ulaşmak bilimkurgu romanlarından bilimsel kitaplara terfi etti. Daha da önemlisi artık bilimsel deneyler ve laboratuvarlar uzaya taşındı. Son yıllarda bu konuda atılan en önemli adımlar kuşkusuz uluslararası uzay istasyonu ve uzay laboratuvarı projeleri... İnsanoğlunun en büyük projelerinden olan Uluslararası Uzay İstasyonu için ilk hazırlıklar bazı Avrupa ülkelerinde 1985’ten sonra başladı. 1988 yılında hükümetlerarası bir anlaşmaya ABD ve Japonya da imza attı ve Avrupalı hükümetler de ortaklaşa ESA çatısı altında birleşmeyi kararlaştırdılar. 1993 yılında Rusya’nın da katılımıyla projenin yürürlüğe konulma süreci başlatılmış oldu. Ekim 1995’te Fransa’da, ESA’ya üye ülkelerin toplantısında alınan kararlar üzerine, Avrupa bu çalışmadaki yerini almış oldu. Uluslararası Uzay İstasyonu’nda Avrupalılar’ın; COF (Columbus Orbital Facility) adı verilen ve uzay istasyonunun merkezine bağlanacak basınçlı bir laboratuvar kurma ve Ariane 5 ile fırlatılarak hem lojistik servis verip hem de istasyonu tekrar hızlandıracak ATV’yi (Automated Transfer Vehicle) yapma gibi iki temel katkısı olacak... Yörüngede düşük çekimli bir ortam, mükemmele yakın bir uzay boşluğu, Dünya’yı ve evreni gözlemek için uygun bir konum Uluslararası Uzay İstasyonu için fiziksel avantajlar. İstasyonun doğru yere yerleştirilmesi mikroçekimin sağlanması demek Mikroçekim, istasyonun konumu için gereken en ilginç özellik. Mikroçekimli ortam, çekim kuvvetlerinin etkisinin en az hissedildiği yer olarak düşünülebilir: Kütleçekimi, evrenin temel kuvvetlerinden birisidir ve yeryüzünde veya bir gök cismi üzerinde dururken bize ağırlık hissi verir. Fakat, serbest düşme durumunda, Dünya etrafında dolanan uzay araçlarında gerçek mikroçekim adı verilen yapay ağırlıksız durum oluşturulur. Burada önemli olan Dünya’dan 300 km kadar yüksekteki araca etki eden çekim kuvvetiyle merkezkaç kuvvetin birbirini dengelemesidir. Yerçekimi, konveksiyon, çökelme ve ağırlıktan kaynaklanan basınç gibi etkilerle kendini gösterir; biyolojik, kimsayal ve fiziksel birçok olguyu etkiler ve öteki etki ya da kuvvetlerin çoğuna baskın gelir. Uzay istasyonunda oluşturulacak olan mikroçekim ortam sayesinde, yerçekiminin etkilerinin perdesi kalkacak ve böylece günyüzüne çıkacak olan ikincil kuvvetlerin etkilerinin deneysel olarak çalışılması olanaklı hale gelecek. Bu koşullar altında, uzay istasyonunda, Dünya’da üretimi zor olan ürünlerin, karmaşık protein yapılarının ve kompozit malzemelerin üretimi için yeni perspektiflerin sağlanacağı umuluyor. Yerçekiminin tüm yaşam biçimlerine olan etkisi bu şekilde ele alındığında temel biyolojik mekanizmaların ve işlemlerin kuramlarında yeni sürprizler kaçınılmaz oluyor. Şimdiye değin, mikroçekim koşullarında gerçekleştirilen deneylerde, gelişmiş kimyasal özellikli kristaller ve mükemmel yapılar elde edildi. Bundan sonrası için ise, önemli biyolojik maddelerin yapıtaşını oluşturan bazı protein kristallerinin X-ışını kırınımı yöntemiyle analizinin yeni ilaç araştırmalarında önemli rol oynayacağı bekleniyor. Aynı şekilde, hücre biyolojisinde de önemli bulgular ortaya çıkıyor. Örneğin ESA’nın Biorack uçuşunun sonuçlarına göre, bazı biyolojik hücreler ve tek hücreli organizmalar, mikroçekim ortamında, Dünya’da olduğundan farklı gözleniyorlar. Bu da evrimin, hücre düzeyinde nasıl işlediğini anlamamıza yardımcı olabilir; çünkü Dünya’da tüm yaşam biçimleri yerçekiminin varlığında evrimlerini tamamladı. İnsan fizyolojisi üzerine yapılan uzay deneyleri, insan kalp/kan ve dolaşım sistemlerindeki faaliyetle ilgili yeni ve önemli görüşlere yol açtı. Bu sonuçlar da, astronotların ağırlıksız ortama nasıl uyum sağladıklarını anlamamızı kolaylaştırıryor. Bütün bu araştırmalar sonunda; İnsan vücudundaki su ve kan gibi sıvıların, yeni tanımlanan bir hormon tarafından kontrol edildiğinin keşfi; ortakulakta bulunan insan denge sisteminin konveksiyon tarafından belirlendiğinin keşfi ve daha önceden kuramsal olarak öngörülen, kristallerin büyütülmesi işlemi için düşük çekimli ortam gerekliliğinin kanıtlanması gibi önemli bilgiler elde edildi. Malzeme bilimleri ve doğa bilimlerinde, mikroçekim koşullarında yapılan uzay araştırmaları daha emekleme döneminde olmakla birlikte elde edilen sonuçlar oldukça umut verici. Uzay istasyonunda, mikroçekim dışında vakum, aşırı sıcak ve aşırı soğuk gibi koşullar da sözkonusu. Bu koşulların etkileri üzerine çalışmak da bilimsel araştırmaların yanı sıra mühendislik gibi uygulamaya dayalı alanları içine alıyor. Tüm bu çalışmalar da astronomi, astrofizik, ışınım fiziği, manyetosfer fiziği gibi birçok disiplini biraraya getiriyor. Uluslararası uzay istasyonu aynı zamanda yeni teknolojiler için de bir test alanı, Dünya ve gökcisimlerinin gözlemi için bir platform ve uzaydaki bir bilimsel araştırma enstitüsü olacak. İstasyon ilk aşamada 3, tamamlandıktan sonra 6 astronotu barındıracak. İstasyonun ayrıca bilimsel ve teknik malzeme yüklerinin bulunacağı doğrudan uzaya açılan dış bağlantı elemanları da olacak. 108 m uzunluğunda ve 74 m genişliğindeki istasyonun kütlesi ise 400 ton. 335 ile 460 km arasında bir yüksekliğe yerleştirilecek olan istasyon, saatte 29 000 km hızla, Dünya’nın çevresini 90 dakikadan daha az bir sürede dolanacak. Yörüngesinde sinüs eğrisi şeklinde bir yol izlerken Dünya’nın %85’e yakın bir kısmı da gözlenebilecek. COF’un dışında istasyona araştırma amaçlı Japon ve Amerikan modülleri ile 3 adet Rus modülü yerleştirilecek. Amerika’nın laboratuvarlarının bulunduğu modül 1998’de diğerleri ise 2002’de istasyonun tamamlanmasına kadar olan süreçte yörüngeye yerleştirilecek ve tüm bu laboratuvarlar arasında bir bilgi alışverişi sağlanacak. Uzayı deney amaçlı kullanmanın en önemli araçlarından biri de uzay laboratuvarları. ESA ilk uzay laboratuvarı çalışmalarına, Amerika’nın, 1970’lerin başında, mekiğin kargo kısmına yerleştirilebilecek bir laboratuvar yapmaları halinde Amerikan Uzay Mekiği programında yer almalarını teklif etmesiyle başlamış oldu. Amerika’ya ilk uzay laboratuvarı 1980 yılında teslim edildi ve ESA astronotunun yeraldığı ilk görev de 1983 Kasımında gerçekleştirildi. Biorack (hücre biyolojisi), Anthrorack (insan fizyolojisi), Glovebox (deney hazırlama), gelişmiş akışkan fiziği modülü (akışkan bilimi), gelişmiş protein kristalleşme aracı (protein kristal büyütme) halihazırda kurulu olan uzay laboratuvarlarından bazıları. Uzay laboratuvarı programının ESA için diğer önemi, Avrupa’lı araştırmacıları uzaya taşıması ve kendi astronot ekibini kurarak uzay araçları için gerekli deneyimi kazanması. Uzay laboratuvarları ve Mir’de görev alan ESA astronotları, şimdi Uluslararası Uzay İstasyonu’na hazırlanıyorlar. Geleceğin insanlı uzay serüvenleri de, tıpkı Uluslararası Uzay İstasyonu ve uzay laboratuvarı projelerinde olduğu gibi, tüm ulusların yakın işbirliği çerçevesinde düşünülebilir. Ve Türkiye... Uzay serüvenine katılmak, hem akademik hem de ulusal düzeyde en büyük idealimiz; bu amaçla Türkiye, son yıllarda bu konuda birtakım organizasyonlarla işbirliği çerçevesinde önemli projelere dahil olmayı hedefliyor. Türkiye’de uzay ile ilgili çalışmalar, TÜBİTAK başkanlığına bağlı bir konsey tarafından koordine ediliyor. Bu çalışmaları yapan kuruluşlara örnek olarak, TÜBİTAK-MAM (Marmara Araştırma Merkezi), ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi, Ankara Üniversitesi, 9 Eylül Üniversitesi ve İstanbul üniversitesi ile DİE, MTA, PTT, Devlet Meteoroloji Enstitüsü gibi uygulamaya yönelik devlet kurumları gösterilebilir. Uzay araştırmaları ile onların ürünü olan bilimsel sonuçları ve çalışmaları yurtdışındaki büyük organizasyonlardan sağlayan Türkiye’nin kendi uyduları da bulunuyor. ESA, Türkiye’nin uzaya açılmasında ve uzay çalışmalarına katılmasında önemli bir kapı olabilir. ESA ve Türkiye bu konuda görüşmelere devam ediyor. Buna paralel olarak da, TÜBİTAK’ın koordinatörlüğünde bir "Yer Gözlem İstasyonu" programa konulmuş durumda... Türkiye’nin, bu girişimleri sonucunda; uluslararası uzay gözlemleri projelerine ortak olarak katılmak, telekomünikasyon alanında yer istasyonu ve uydularını işletmek, meteorolojik gözlemler yapan uluslararası uydu kuruluşlarına ortak üye olarak katkıda bulunmak gibi hedefleri bulunuyor. Ülkemizin gelecek kuşaklarının çalışmaları için önemli bir atılım olacak olan bir "Türkiye Uzay Ajansı" veya eşdeğer bir kurumun yakın zamanda yapılanmasını tamamlaması en büyük dileğimiz. Tüm bu projeler bir yana, bireysel çabalar da şimdilik mümkün görünüyor. Ülkemizde yeterli potansiyele sahip çok sayıda akademisyen-araştırmacı var. Bu araştırmacıların ve üniversitede yüksek lisans veya doktora düzeyindeki öğrencilerin çalışmaları için de ESA önemli avantajlara sahip bir kuruluş. Üstelik bireysel çalışma projeleri ile başvuru için önemli bir engel bulunmuyor. Her şeyden önemlisi de, astronot olmak, uzay teknolojileriyle ilgilenmek gibi, "uzay"a ilişkin idealleri olan daha genç kuşakların da bu ideallerini gerçekleştirmeleri bu tür organizasyonlarla mümkün olabilir. Astronot olmak için yalnızca Avrupa ya da Amerikan vatandaşı olmak gerekmiyor, dolayısıyla, ESA, NASA ve benzeri organizasyonlar sayesinde, mesleğimizi ‘uzay’a yönelik seçme şansı giderek artacak... Kaynak:Bilim org |
Gözlem Evi Doğu Anadolu Gözlem Evi Kuruluyor Ülkemizde bulunan üniversitelere bağlı gözlemevleri ve Antalya’daki TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’ne bir gözlemevi daha ekleniyor. Erzurum’da yapılması planlanan gözlemevi geçtiğimiz Ocak ayı içinde onay aldı. Gözlemevi Erzurum’da Palandöken’e komşu 3170 metrelik yüksekliğe sahip Karakaya Tepeleri’nde kurulacak. Gözlemevinde kızılötesi alanda gözlem yapacak teleskoplar çalışacak. Gözlemevi’yle ilgili merak edilen sorular ve yanıtları: Proje çok büyük. Neden daha önce duyurmadınız? Evet proje büyük ancak 2008′de başvurulduğunda üniversite projesi olarak DPT’ye sunuldu. Projenin 2010 başvurusunda ise DPT, Türkiye’nin Doğusunu kapsayacak şekilde projenin içeriğinin genişletilmesini ve tüm astronomların kullanımına sunulabilecek bir gözlemevi amaçlanmasını istedi. Tüm bu süreçte ve resmi gazetede yayınlanana kadar, ne rektörlük, ne de DPT projenin duyurulmasını, ikili görüşmeler yapılmasını bile istemedi. 13 Ocak 2011′de proje etüt projestatüsünde kabul edildikten ve resmi gazetede yayınlandıktan sonra, 7-13 Şubat 2011 tarihlerinde proje destekçi üniversiteler dışındaki tüm ilgili birimlerle bilgilendirme görüşmeleri yapılarak proje tanıtıldı. DAG için yetişmiş eleman gereksinimini nasıl karşılanacaktır? TUG’da yeni başlatılan “Eleman Yetiştirme Projesi”ne benzer bir çalışma, projenin ilerleyen aşamalarında başlatılarak DPT’den destek alınabilecektir. Bu, DPT’nin bu tür projelere vermeyi düşündüğü desteklerin başında gelmektedir. Proje TUG’a alternatif mi? Hayır. Yerleşkenin özelliklerinden dolayı proje “IR astronomisine” yöneliktir. TUG’un yerine değil, TUG’un yanında, radyo astronomide olduğu gibi, Türkiye’de yeni bir ufuk açıp uluslararası çalışmaları bu dalgaboyu ile yakalamak hedeflenmektedir. Yüksek olan yıllık giderleri nasıl karşılamayı düşünüyorsunuz? Öncelikle kurulması düşünülen gözlemevi uzaktan ve yarı robotik yönetilecektir. Altyapı için neredeyse hiçbirşey harcanmayacaktır. Geri kalan giderler ise Üniversitenin karşılayabileceği düzeydedir. DAG’ın sürdürülebilirliğini nasıl sağlamayı düşünüyorsunuz? Atatürk Üniversitesi, Fizik Bölümünde, “Astrofizik ABD” açılmıştır. Bunun yanında, doğrudan rektörlüğe bağlı çalışacak bir araştırma merkezininaçılması düşünülmektedir. Böylece bütçesi de doğrudan rektörlükten sağlanacaktır. İleri bir seçenek olarak da “astronomi bölümü” kurulması düşünülmektedir. Gözlem zamanı paylaşımını nasıl yapmayı düşünüyorsunuz? Bu paylaşım “proje temelli” olacaktır. Proje başvurusu yapıldıktan sonra konusuna göre, ulusal ya da uluslararası hakemler otomatik seçilecek ve elektronik ortamda erişim sağlanacaktır. En az üç hakemden alacağı en iyi iki puanın ortalamasına göre projeler sıralanacaktır. En üsten başlanarak projelere zaman tahsisi yapılacaktır. Proje konusunda fikirlerimizi nasıl ileteceğiz, paylaşacağız? 2011 Mart sonu, Nisan başında, Erzurum’da üç günlük bir çalıştay düzenleyeceğiz ve kapanışında oluşturulacak sonuç bildirgesi ile Mayıs 2011′deki DPT başvurusunu yenileyeceğiz. Böylece de tüm astronomların, astrofizikçilerin katkısından oluşacak bir çalışma başlatılmış olacak. Çalıştayın biçimi nasıl olacak? Çalıştaya tüm bölüm, birim ve gözlemevlerinden ikişer temsilci davet edilecektir. Zamanın az olmasından dolayı Cuma-Pazar günlerini kapsaması düşünülmektedir. Çalıştay, üç ana bölümden oluşacak: İdari, Bilimsel ve Teknik. İstenirse kısa sunum/konuşma yapılabileceği gibi çalıştay, temel konularda soru-yanıt ve tartışma biçiminde düzenlenecektir. Çalıştaya Türkiye dışından katılım olacak mı? Bu konuda iki noktadan destek bulunmaya çalışılmaktadır: 1) AFAR toplantısına katılınarak, oradaki IR astronomisinde ve büyük gözlemevlerinde konularının uzmanlarıyla yüzyüze görüşmeler yapılıp, çalıştaya davet edileceklerdir. 2) Yurtdışındaki Türk astronomların kuracağı temaslar doğrultusunda yine konularının uzmanları davet edilecektir. Bilimsel Hangi IR dalgaboylarına ulaşmayı düşünüyorsunuz? Bilinen IR bantları içinden yerleşkenin izin verdiği bantlar (örneğin K ve sonrası) ana hedefimiz. Bilimsel hedefleriniz var mı? Temelde iki seçeneğimiz var: 1) ya teleskop, ayna kaplaması ve odak düzlemi araçlarını tek konuya bağlı çalıştıracağız, 2) ya da kaplamayı olabildiğince genel tutup IR astronomisinde her türlü takip ve tarama çalışmalarına ağırlık verilecek. Peki Türk astronom ve astrofizikçiler olarak ne yapabiliriz? Öncelikle, çalışma konularımız arasına IR astronomisini koymalıyız. Yapageldiğimiz çalışmaların dalgaboyunu genişletip karacisim eğrisini tamamlayarak bilimsel olarak daha geniş bir pencereden bakabiliriz. İleriye dönük olarak da öğrencilerimize IR astronomisinin önemini ve içeriğini anlatmaya, yeni dersler açmaya, tez konuları vermeye ve teknik açıdan gerekli algılayıcıları ders içeriklerine koymaya başlayabiliriz. Teknik Meteoroloji verisi neden Palandöken’den alındı? Bölgede aynı yükseklikte iki tepe var: Palandöken ve Karakaya Tepeleri. 2007′den beri Palandöken’den meteoroloji gözlemleri yapılmaktadır. Yerleşke olarak düşünülen “Karakaya Tepelerine” ise altyapı Ocak 2011′de çıkmıştır. Nisan-Mayıs 2011 gibi asıl yerleşkeden meteoroloji gözlemlerine başlanacaktır. Yerleşkenin fotometrik (IR ve V) arkaışıması ölçülecek mi? Yerleşkeye altyapı yeni çıkarıldığı için bu çalışma da 2011 içinde başlatılması planlanmaktadır. Yerleşkede yapılan ve yapılacak astronomik çalışmalar nelerdir? Palandöken’de 2010 yılında görüş (DIMM) gözlemleri başlatılmıştır. 2011 yılında da Karakaya tepelerinde görüş gözlemlerine başlanacaktır. Çap için hangi sınıf düşünülüyor? IR astronomisinde kullanılan teleskoplar örnek alındığında başlangıç sınıfımız 3+ olmakta. Ancak, ayna ve mekanik konularındaki gelişmeler 4+ sınıfının da düşünülebilir olduğunu göstermektedir. Ancak son karar, bilimsel hedefleri bütçeye ne kadar uydurabildiğimize göre verilecektir. Nasıl bir kurgu düşünülüyor? Bu çaptaki teleskoplar için olası tek bir kurgu var. O da ‘Alt-Az’. Bu kurgu ile odak düzlemi nasıl olacak? Alt-Az için en ideal odak sol ve sağa ayrılmış Natsymth odak olmaktadır. Bu sınıftaki teleskoplarda ayrıca “Birincil Odak” ve “Cassegrain Odak”lar da kullanılagelmektedir. IR teleskop deniyor. Görünür bölge gözlenemeyecek mi? IR yansıtıcılığı düşünüldüğünde görünür bölgenin tümünü ve IR’yi kapsayacak bir kaplama yok. Bu yüzden görünür bölgenin mavi tarafından kayıp olacak. Temel kaplama malzemesine göre (Au, Ag, Al) yaklaşık 400nm’den sonrasında her iki bölgede gözlem yapılabilecektir. Kaynak : Astonomi Diyarı (Doğu Anadolu Gözlemevi) |
Astronomi Tarihi Astronomi Tarihine Giriş İlk insanlar sadece gece ile gündüzün birbirini takip etmesinden “Gün” kavramını ,sabit gök cisimlerinden “Zamanı”,Ay’ın evrelerinden “Takvimi” bulmuşlardır.İnsanlığın gök cisimlerini Geosentrik(Yer Merkezli Evren Modeli) olarak incelemeleri yüzyıllar sürmüştür.Güneş’in,Ay’ın ve Yıldız’ların görünen bağıl konumlarını,hareketlerini ve parlaklıklarını zaman astronomisine bağlı olarak incelemeleri uzun zaman almıştır.Ancak gerçek bir araştırma 16.yy da gerçekleşebilmiştir.Bu yy da Copernic’in Helyosentrik (Güneş Merkezli Evren Modeli) Sistemi keşfetmesi,dürbünün icadı, Kepler Yasaları ve Newton’un çekim kanununun ard arda gelmesi astronominin hızla gelişmesine sebep olmuştur. Böylece gök cisimlerinin evren içindeki gerçek konumları ve parlaklıkları belirlenmeye başlanmıştır.Newton’un çekim kanununun ardından ışığın renklere ayrılmasının bulunmasının Fraunhofer’ın Spektroskobu keşfetmesi Lagrange’nin ve Laplace’ın Gök Mekaniği ile ilgili çalışmaları astronominin matematik ve fizik ile iç içe gelişmesini sağlamıştır.Böylece kuramsal çalışmalar başlamıştır.20.yy’ın başında atomun yapısı ile ilgili çalışmalar Blanck’ın Kuantum Teorisi,Einstein’nın Rölativite Teorileri fizikte olduğu gibi Astronomi de de sıçramalara sebep olmuş,modern astronomi ile birlikte kozmolojik kavramlarda ortaya çıkmıştır. 1932 yılında Radyo Astronomi ‘nin ortaya çıkması ve 2.Dünya savaşı sırasında radyo tekniğinin gelişmesi uzundalga boyu bölgelerde ışınım gönderen yeni radyo kaynaklarının keşfine yol açmıştır.Radyo teleskoplarla yapılan gözlemler galaksimizin spiral yapısını ortaya koymuştur.Radyo astronomi tekniğinin hızla gelişmesi ekstragalaktik radyo kaynaklarının ve yüksek enerjili bazı gök cisimlerinin keşfini sağlamıştır. 1950′li yılların sonunda uzay aracı ya da yapay uydu çalışmalarına başlanması astronomide yeni,uzay teknolojisi alanını açmıştır.Uzay araçlarının fırlatılması ve yörüngeye oturtulması sonucunda atmosfer dışı gözlem olanakları ortaya çıkmıştır.Böylece gök cisimlerinin özellikle kısa dalga boylarında ve yüksek enerjili gök cisimlerinin gözlenmesi astrofiziğin gelişmesini sağlamıştır.İlk önce insansız daha sonra insanlı uçuşların yapılması ile 1969 yılında gönderilen Apollo 11 aracındaki 3 astronottan 2 si Ay’a inmiştir.1970 yılından sonra bu çalışmalar hızlanmıştır.Daha sonra Venüs ve Mars’a uzay araçları gönderilmiş bu gezegenler hakkında önemli bilgiler elde edilmiştir.Daha sonra Jüpiter den başlamak kaydı ile gezegenlerin fotoğraflarını çekecek ve dünya ya bilgi gönderecek uzay araçları gönderilmiştir. Kaynak:Uzaybilimleri |
En Son Sınır/Stephen Hawking Uzay'ın En Son Sınırı “Uzay yarışı 1960`larda bilim konusunda bir merak uyandırmış ve büyük teknolojik gelişmelere yol açmıştı. Dünya dışı yaşamı keşfetmek için bu görevi tekrar üstlenmeliyiz” diyor astrofizikçi Stephen Hawking, “ve uzayın daha da derinliklerine insanlar göndermeliyiz.” Neden Uzaya Gitmeliyiz? Sadece bir kaç parça Ay taşı toplamak için bunca çaba ve paranın harcanmasındaki amaç nedir? Burada, Dünya`da daha önemli şeyler yok mu?1492 yılı öncesi Avrupa`da durumlar bir bakıma böyleydi. Columbus`un bir yabankazı avı için hayal bile edilemeyecek uzaklıklara gönderilmesinin tam bir para israfı olduğu insanlar arasında çokça tartışılmıştı. Ancak, Yeni Dünya`nın keşfi, eski olanının üzerinde önemli değişiklere neden oldu.Uzaya yayılmamızın etkileri bundan daha da büyük olacaktır; insan ırkının geleceğini tamamen değiştirecek ve belki de bir geleceğimiz olup olmayacağını belirleyecektir.Belki acil sorunlarımızın büyük çoğunluğunu çözmeyecektir, ama onlara bakış açımızı değiştirecek ve hem içeriden hem de dışarıdan bakabilmemizi sağlayacaktır. Biraz da şanslıysak bizi belli sorunlarımızla yüzleşme konusunda birleştirebilir. Bu uzun vadeli bir strateji olmalıdır – ve uzun vade derken yüzlerce hatta binlerce yıldan bahsediyorum. 30 yıl içinde bir Ay üssüne sahip olabiliriz, 50 yıl içinde Mars`a ve hatta 200 yıl içinde dış gezegenlerin uydularına erişebiliriz. Burada “erişmek”, insanlı uzay uçuşları anlamında. Daha şimdiden tekerlekli araçlarımızı kullandık ve Saturn`ün uydusu Titan üzerine araştırma araçlarımızı indirdik, ama biri insan ırkının geleceğini düşünüyorsa oraya bizzat kendimiz gitmeliyiz.Uzaya gitmek kesinlikle ucuz olmayacaktır, ama Dünya kaynaklarının sadece çok küçük bir kısmına ihtiyaç duyulacaktır. NASA`nın bütçesi Apollo inişlerinden bu yana yaklaşık olarak aynı kalmıştır, ancak 1970 ABD GSYİH`sının yüzde 0.3`ü oranındayken bugün yüzde 0.12 düzeyine düşmüştür.Uzaya insan göndermek üzere çok ciddi bir çaba içine girsek ve uluslararası düzeyde uzay çalışmalarına harcanan parayı 20 katına çıkarsak bile bu Dünya`nın GSH`ının sadece çok küçük bir kısmına denk gelecektir. Bu paranın, belki de meyveleri alınamayacak yeni bir gezegen arayışına heba edilmesi yerine, Dünya üzerindeki iklim değişikliği ve kirlilik gibi sorunlara harcanmasının daha iyi olacağını savunanlar olacaktır. İklim değişimi ve küresel ısınmaya karşı savaşılmasının önemini inkar ediyor değilim ama hem bunu yapıp hem de Dünya GSH`ının yüzde birinin çeyreği kadarını uzay için harcayabiliriz. Geleceğimizin bu kadarlık değeri yok mu?60`lı yıllarda uzay için çok fazla gayret gerektiğini düşünüyorduk. 1962`de başkan Kennedy, on yıl içinde ABD`nin Ay`a bir insan göndereceği vaadinde bulundu. Bu hedefe Apollo 11 görevi ile 1969 yılında, vaadedilen zaman içerisinde ulaşıldı. Uzay yarışı bilime karşı bir merak uyanmasına yardımcı oldu ve büyük teknolojik gelişmelere yol açtı, bunlardan biri de bugünkü bilgisayarların temelini oluşturan ilk büyük çaplı entegre devrelerdi.Buna karşın, 1972 yılındaki Ay inişi sonrası için planlanmış bir insanlı uzay uçuşu yoktu ve halkın uzaya karşı ilgisi eksildi. Bu durum batıda bilime olan hayranlığın azalmasıyla paralel gitti, her ne kadar önemli faydalar sağlamış olsa da, giderek toplumun daha fazla dikkatini çeken sosyal sorunlara bir çözüm olamamıştı.Yeni bir insanlı uzay uçuşu programı, insanların uzaya ve genel olarak bilime olan ilgisinin eski seviyeye yükselmesine çok yardımcı olacaktır. Robotik görevler çok daha ucuza getirilebilir ve hatta daha fazla bilimsel veri de toplayabilirler ancak bunlar halkın hayal gücünü aynı şekilde tetikleyemezler ve uzun vadeli stratejimiz olması gerektiğini savunduğum, insan ırkının uzaya yayılmasını gerçekleştiremezler.2020 yılında bir Ay üssü ve 2025 yılında Mars`a ilk insanlı iniş gibi hedefler konulması yeni uzay programlarını ateşleyecek ve 1960`larda başkan Kennedy`nin Ay`ı hedef göstermesinde olduğu gibi bir azim ortaya çıkaracaktır. Uzaya karşı ilgi duyulması genel olarak bilimin de halkın gözündeki değerini yükseltecektir. Bilim ve bilim adamlarının itibarının düşük olmasının sonuçları çok ciddi olabilir. Giderek daha fazla bilim ve teknoloji tarafından yönetilen bir toplumda yaşıyoruz, buna karşın giderek daha az genç insan bilimle ilgilenme yolunu seçiyor. Önemli Sorulardan Biri Şu: Uzaya gitmek için gereken gayreti sarfedersek neyle karşılaşacağız? Orada bir yerde başka canlılar var mı, yoksa evrende yalnız mıyız? Dünya üzerinde yaşamın kendiliğinden oluştuğuna inanıyoruz. Öyleyse şartları uygun olan diğer gezegenlerde de yaşam oluşabilmeli, ve bu gezegenlerden galaksimizde çok sayıda var gibi görünüyor.Ancak yaşamın ilk nasıl doğduğunu bilmiyoruz. DNA gibi karmaşık bir şeyin okyanustaki atomların birbiriyle rastgele çarpışması sonucu oluşması ihtimali inanılmaz derecede küçük. Ancak, DNA`nın yapıtaşlarından biri olabilecek çok daha basit bir makromolekül veya kendi kendini kopyalayabilen başka bir molekül oluşmuş olabilir. Her ne kadar uygun bir gezegende hayatın kendi kendine başlaması düşük bir ihtimal olsa da, evren sonsuz büyüklükte olduğundan başka bir yerde de hayatın doğması mümkün olmuş olabilir. Eğer ihtimal çok düşükse, bağımsız iki oluşumun birbirine olan uzaklığı da çok büyük olabilir. Bununla birlikte panspermia olarak bilinen bir teori de vardır, bu teori meteorlar sayesinde yaşamın gezegenden gezegene veya bir güneş sisteminden başka bir güneş sistemine taşınabileceğini savunur. Biz Dünya`ya Mars`tan gelen meteorların düştüğünü biliyoruz, bazıları daha da uzaklardan gelmiş olabilir. Meteorların canlıları taşıdığına dair henüz bir kanıtımız yok ama böyle bir ihtimal geçerliliğini koruyor. Panspermia sayesinde yayılan yaşamın önemli bir özelliği de, en azından Dünya yakınlarında, temelinde DNA`ya da sahip olma ihtimalidir. Diğer taraftan, başka bir yerde bağımsız şekilde oluşacak yaşamın DNA bazlı olması son derece düşük ihtimallidir. Yaşamın varolabilme ihtimaline dair elimizdeki gözlemsel kanıtlardan biri de sahip olduğumuz 3.5 milyar yıllık fosillerdir. Dünya 4.6 milyar yaşındadır ve muhtemelen yaklaşık ilk yarım milyon yılı aşırı sıcaktır. Öyleyse uygun şartlara erişildikten sonra yaşamın doğuşunun mümkün olduğu yarım milyar yıl, ömrü 10 milyar yıl olan Dünya benzeri bir gezegen için oldukça kısa bir zamandır. Bu gerçek, panspermia ile veya bağımsız olarak yaşamın doğabilmesi ihtimalinin yeterince yüksek olduğunu gösterir. Eğer bu ihtimal çok düşük olsaydı, gezegenin ömrü olan 10 milyar yılın büyük çoğunluğunun yaşamın doğuşu için geçmesi beklenebilirdi. Galaksinin başka bir bölgesinde ilkel yaşamın varolabilme ihtimali olsa da gelişmiş akıllı varlıklar varmış gibi görünmüyor. Uzaylılar tarafından ziyaret edildiğimizi düşünmüyorum. Tabii ki UFO raporlarını saymıyorum – böyle yapmamın ana sebebi, neden sadece saplantılı ve garip insanlara görünsünler ki? Eğer hükümetler raporları örtbas ediyor ve uzaylılardan elde edilen bilimsel bilgiyi kendine saklamak için komplo çeviriyor ise bu şimdiye kadar çok başarısız bir politika olmuş gibi görünüyor. Bunun da dışında, SETI projelerince gerçekleştirilen onca kapsamlı araştırmaya rağmen hala uzaylı televizyonlarında yayınlanan bilgi yarışmalarına rastlayamadık. Bu da muhtemelen bir kaç yüz ışık yılı yakınımızda bizim gelişmişlik seviyemize ulaşabilen yabancı uygarlıklar olmadığına işaret ediyor. Uzaylılar tarafından kaçırılmaya karşı sigorta yaptırmamak için yeterli bir sebep gibi görünüyor. Peki neden henüz oradan birilerinden haber alamadık? Bir bakış açısı Calvin ve Hobbes karikatürlerinden birinde ifade edilmişti. Alt yazısı şöyleydi: “Bazen düşünüyorum da, evrende bir yerde zeki varlıkların olduğunun en kesin kanıtı hiç birinin bizimle iletişim kurmaya çalışmamış olmasıdır.” Biraz daha ciddi olacak olursak, neden henüz uzaylılardan bir mesaj alamadığımızın üç tane açıklaması olabilir. Birincisi, uygun bir gezegende ilkel yaşamın oluşması gerçekten düşük bir ihtimal olabilir.İkincisi, ilkel yaşamın meydana gelmesi yeterince yüksek ihtimaldir, ancak bunun bizimki gibi yüksek zeka seviyesine ulaşma ihtimali çok düşük olabilir. Bizim evrimimiz zekaya yol açtı diye zekanın, Darwin`in doğal seçiliminin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu varsaymamalıyız. Zeki olmanın uzun süre hayatta kalabilme konusunda avantaj sağladığı da açıkça söylenemez. Bakteri ve böcekler çok uzun süre mutlu mesut yaşayacakken bizim zeka dediğimiz şey birbirimizi yok etmemize neden olabilir. Üçüncü bir ihtimal de var. Yaşam doğar, bazı durumlarda zeki varlıklar da geliştirebilir, ancak radyo sinyallerini gönderebilecek seviyeye ulaştığında aynı zamanda nükleer bombalar ve diğer toplu imha silahlarını da yapabilecek teknolojiye ulaşmış demektir. Böylece fazla uzun sürmeden kendi kendini yok etme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.Kimseden bir şey duymamış olmamızın sebebinin bu olmadığını umalım. Şahsen benim favorim ikinci ihtimal; ilkel yaşamın oldukça yaygın ama zeki yaşamın da çok az bulunur olduğu. Bazıları bunun henüz daha Dünya`da gerçekleşmekte olduğunu da söyleyebilir. Başka Bir Soru da Şu: Dünya`dan Uzakta Uzun Süre Varlığımızı Sürdürebilir miyiz? Uluslararası Uzay İstasyonu (UUİ) ile olan tecrübelerimiz bize insanoğlunun uzayda aylarca hayatını sürdürebileceğini, ancak sıfır yerçekiminin kemiklerin zayıflaması gibi istenmeyen fizyolojik değişimlere sebep olduğunu gösterdi.Bu yüzden insanlar için uzun süreli yerleşim yerlerinin Ay ve gezegenler gibi yerçekimine sahip yerlerde olması istenebilir. Yüzeyin kazılması suretiyle ısı yalıtımı sağlanabilir, meteorlar ve kozmik ışınlardan korunulabilir. Ayrıca Ay veya gezegenler, Dünya dışı yerleşimlerinin kendi kendine yetebilir olmaları ve Dünya`dan bağımsız olarak varlıklarını sürdürebilmeleri için ihtiyaç duyulabilecek hammaddenin de kaynağı olabilir.Güneş Sisteminde bir insan kolonisinin yerleşebileceği muhtemel yerler neresi? En aşikar olanı Ay. Yakınımızda ve ulaşımı nispeten kolay. Daha şimdiden üzerine inebildik ve arabalarımızla üzerinde seyahat ettik. Diğer bir taraftan Ay ufak boyutlu, bir atmosfere ve Dünya`nın aksine Güneş`ten gelen radyoaktif parçacıkları engelleyecek bir manyetik alana sahip değil. Sıvı suya sahip değil, ancak kuzey veya güney kutuplarındaki kraterlerde su buzu mevcut olabilir. Nükleer enerji veya güneş panellerine sahip bir Ay kolonisi bunu bir oksijen kaynağı olarak da kullanabilir. Ayrıca Ay, Güneş Sisteminin geri kalanına yapılacak yolculuklarda bir üs olarak da kullanılabilir. Bundan sonraki en bariz hedef ise Mars. Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin yarısı kadar uzaklıkta ve bize ulaşan ısının yarısı kadarına da sahip oluyor. Bir zamanlar bir manyetik alana sahipti ama bu dört milyar yıl önce azalıp yok oldu ve Mars`ı güneş radyasyonuna karşı savunmasız bıraktı. Bu nedenle Mars atmosferinin çoğu yok oldu ve Dünya`da ki atmosfer basıncının ancak yüzde biri kadar basınçta bir atmosfer kaldı. Ancak geçmişte bu basıncın daha yüksek olduğu zamanlar yaşanmış olmalı, çünkü taşmış kanallar ve kurumuş göllere benzeyen kalıntılar görüyoruz. Şu anda sıvı suyun Mars yüzeyinde bulunması mümkün değil çünkü neredeyse sıfır olan basınçta anında buharlaşacaktır. Bu durum Mars`ın bir zamanlar sıcak ve nemli bir dönem geçirdiğine işaret ediyor, bu zaman diliminde yaşam kendiğilinden veya panspermia sayesinde varolmuş olabilir.Mars`da şu anda bir yaşam belirtisi yok ama bir zamanlar varolduğuna dair bir kanıt bulabilirsek bu yaşamın uygun şartlardaki bir gezegende gelişebilmesi ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu gösterecektir. NASA, ilki 1964`de Mariner 4 olmak üzere bir çok uzay aracını Mars`a gönderdi. En sonuncusu Mars Reconnaissance Orbiter olmak üzere de bir çok yörünge aracıyla gezegeni inceledi. Bu yörünge araçları derin su yataklarını ve güneş sisteminin en yüksek dağlarını ortaya çıkardı.NASA ayrıca bir çok uzay sondasını da Mars yüzeyine indirdi, en son olanı da ikiz Mars Rover araçlarıydı. Bunların bize geri yolladığı fotoğraflar çorak çöl manzaralarıydı.Buna karşın kutup bölgelerinde yüksek miktarda su buzu bulunmaktadır. Mars`a kurulacak bir koloni bunu en azından oksijen elde edebileceği bir kaynak olarak kullanabilir. Bunun yanında Mars`ta volkanik aktivite de mevcuttu. Bunların yüzeye çıkardığı mineral ve metaller de Mars kolonileri tarafından kullanılabilir. Ay ve Mars uzay kolonileri için Güneş Sistemindeki en uygun yerler. Merkür ve Venüs çok sıcak, Jüpiter ve Satürn ise katı yüzeyleri bulunmayan gaz devleri. Mars`ın uyduları da çok küçük boyutlu ve Mars`a göre daha avantajlı değiller.Jupiter ve Satürn`ün bazı uyduları uygun olabilir. Özellikle de Saturn`ün uydusu Titan, diğer uydulardan çok daha büyük ve yoğun bir atmosfere sahip.NASA ve ESA`nın Cassini-Huygens Görevi ile 2004 yılında Titan`a indirilen bir araç bize bazı yüzey fotoğrafları gönderdi. Ancak Güneş`e bu kadar uzak olduğu için çok soğuktu ve şahsen bir sıvı metan gölünün yanında yaşamak da hayallerimden biri değil. Peki Ya Güneş Sisteminin Ötesi? Yaptığımız gözlemler yıldızların önemli miktarda bir kısmının çevresinde gezegenler bulunduğunu gösteriyor.Şimdiye kadar sadece Jupiter ve Saturn benzeri dev gezegenleri tespit edebildik, ancak bunları daha küçük boyutlu Dünya benzeri gezegenlerin takip edeceğini varsaymak hata olmaz. Bunların bazılarının kendi yıldızlarına olan mesafeleri de sıvı suyun gezegen yüzeyinde mevcut olabileceği yaşanabilir bölgelerde olacaktır. Dünya`ya en fazla 30 ışık yılı uzaklıkta bulunan bin kadar yıldız var. Bunların sadece yüzde biri kendilerine uygun uzaklıkta Dünya benzeri bir gezegene sahip olsa elimizde 10 yeni dünya adayı olur.Bunu elimizdeki teknolojiye göre yeniden gözden geçirebiliriz ancak yıldızlararası yolculuk uzun vadeli bir hedefimiz olmalı. Uzun vadeli derken önümüzdeki 200 ila 500 yılı kastediyorum. İnsan ırkı ayrı bir tür canlı olarak yaklaşık iki milyon yıldır varlığını sürdürüyor. Uygarlığımız bundan yaklaşık 10000 yıl önce başladı ve gelişme hızımız düzenli olarak artıyor. Ancak insan ırkının önümüzdeki milyon yıllarda da varlığını sürdürebilmesi için daha önce hiç kimsenin gitmediği yerlere çekinmeden gitmek zorundayız. Kaynak:Cosmosmagazine |
Gökbilimde Birim Sistemi Gökbilimde Birim Sistemi-Işık Yılı Gökbilim ile ilgili bir haberi okuduğumuzda veya izlediğimizde bize çoğu zaman anlamsız gelen terimlerle ve birimlerle karşılaşırız: *Dünya’dan onbinlerce ışık yılı uzaklıkta bir gezegen bulundu! *Bu yıldız Dünya’dan yalnızca 100 parsek uzaklıkta!...Örnekler böyle artıp gider. Peki ışık yılı nedir? Parsek nedir? Birim Nedir? Birim, Fizik Bilimi’nde ölçülebilen bir niceliğin en küçük parçası olarak tanımlanır. Örneğin, 1 kg kütleli elma, 1 m uzunluğundaki ip, 1 saniyelik zaman dilimi …. Gündelik hayatta en sık kullandığımız birimlerdir. Bunlar bize bir şeyler anlatır ve az çok neden bahsedildiğini anlarız. Bu birimlerin alt ve üst birimleri var tabi ki. Ancak bu konuya girmeyeceğiz. Anlamsız Sayı ve Birimler: Bazı birimler ve sayılar ise bize sadece ona boş boş bakmamıza neden olur: 0,0000001 cm mesela. Nedir bu? Bir uzunluk ölçüsü. Haydi bunu ölçün o zaman elinizdeki cetvelle. Hiçbir cetvel bu sayıyı ölçemez. Bu uzunluk bir atomun çapı olarak kabul edilir. 0,0000001 cm =1.10 (üstü -8) cm 150 000 000 km.(150 milyon km) Peki bu ne anlatıyor bize? Uzunluk olarak çok çok büyük. Ama parasal anlamda olsa anlarız değil mi? 150 milyon dolar gibi. Ama uzunluk olunca iş değişiyor. Bu sayı Dünya- Güneş arası uzaklıktır. Bu uzaklığı ele alırsak. Elimizdeki en hızlı otomobil ile Güneş’e gitmeye kalkarsak ömrümüz, Güneş’e ulaştığımızı görmeyecektir. Hatta çocuklarımız bile göremeyecek. Belki çocuklarımız 90 yaşında olduğunda Güneş’e ulaştığımızı görebilir demek bu uzaklık. Siz bir de bize en yakın yıldız olan Alpha Centauri yıldız sistemine gitmeye kalktığımızı düşünün bir: 40 trilyon km….. Astronomi Birimi (AB): Astronomiyle uğraşanlar günlük hayatta kullanılan birim sistemini çoğu kez terk ederler. Çünkü sıfırların arasında boğulup kalmak vardır. Bunun yerine kendi birim sistemlerini geliştirmişlerdir. Bunlardan biri de (Gökbilim için küçük bir birim olarak kabul edilir) Astronomi Birimi (AB)’dir. Kabaca tanımlarsak, 1 AB Dünya ile Güneş arası uzaklık olarak kabul edilmiştir. Dünya ile Güneş arası uzaklık yaklaşık 150 milyon km dir ve buna 1 AB denir. Buna göre bize en yakın yıldız sistemi, 40 trilyon km/150 milyon km=266000 AB olur. Yani Alpha Centauri bizden 266000 Dünya Güneş arası uzaklık kadar yakındır.Jüpiter Dünya’ya yaklaşık 4,5 AB, Satürn bizden yaklaşık 8,5 AB uzaklıkta yeralır. Kaç km uzakta olduklarını da varın siz hesaplayın. Paralaks: Şimdi şunu yapın: Sağ kolunuzu uzatıp başparmağınızı yukarı kaldırın,sağ gözünüzü kapatıp parmağınıza sol gözünüzle bakın. Sonra sol gözünüzü kapatıp, sağ gözünüzü açıp parmağınıza tekrar bakın. Bunu hızlı bir şekilde gerçekleştirin. Parmağı sağ ve sol göz aynı yerde görmeyecektir. Arada bir farklılık oluşacak. Bu farklılık sağ göz ile sol gözdeki açıdan kaynaklanır ki buna paralaks denir. Paralaksı şöyle de söyleyebiliriz. Bize en yakın yıldızı ele alalım yine. Alpha Centauri’nin paralaksı 0.772 yay saniyesi….. Parsek(pc): Paralaksı 1 yay saniyesi (açı saniyesi) olan bir yıldızın uzaklığı olarak tanımlanır. 1 Parsek=206265 AB dir. Görüldüğü gibi AB’den daha büyük bir birimdir. Işık Hızı: Işık kütlesiz olarak tanımlanmış olan foton denilen enerji paketlerinden oluşur. Foton 1 saniyede 300 bin km yol alır. Buna ışık hızı denir. Fizik biliminin teorilerine göre bu hızı hiçbir cisim veya parçacık geçemez. Işık hızına ulaşan cisimcikler ise ışık halini alarak enerji olurlar ki bu başka bir yazının konusu olacaktır.Işık hızına ilişkin bir örnek verelim. Güneş’in ışığı Dünya’ya 500 saniyede ulaşır. Yani şu an dışarıda gördüğümüz Güneş’in görüntüsü ve ışıkları aslında Güneş’ten 500 saniye önce (bu da 8 dakika demek) yola çıkmış ışınlardır. Işık Yılı: (Uzaklıkla Zamanı Birleştiren Bir Birim) Gökbilimde en fazla kullanılan uzaklık birimidir. Işığın bir yılda aldığı yol olarak tanımlanır. şimdi bu yolun ne kadar olduğunu hesaplayalım: Işık 1 saniyede 300 bin km (3.10 üstü 5 km) yol alıyor. 1 dakikada ise, 3.10 (üstü 5) x60=180.10 üstü 5 km yol alır. Peki 1 saatte ne kadar yol alır: (180.10 üstü 5) x60=1080.10 üstü 6 km. Bir günde: 1080.10 (üstü 6)x24=25920.10 (üstü 6) km. Sona geldik. Işığın 1 yılda aldığı yol ise, 25920.10(üstü 6)x365=9460800.10 (üstü 6) km. (Yaklaşık 9,5 trilyon km.) şimdi bu birimi keşfetmemiş olsaydık işimiz çok zor olacaktı ve rakamların arasında boğulacaktık. Örneğin Dünya’dan 10 bin ışık yılı uzaklıkta olan bir yıldızın uzaklığını o zaman 95 000 000 000 000 000 000 km diye belirtecektik ki bu da çok anlamsız bir sayı olacaktı. Anlamaya imkan yok. Bizden uzaklığı 10 bin ışık yılı olan yıldızın ışığı ise bize 10 bin yılda gelir demek bu. Yani biz bu yıldızın şu anını değil, günümüzden 10 bin yıl önceki halini görüyoruz!(Yani geçmişini görüyoruz.) Kelvin: Gaz moleküllerinin hareketlerini yitirdikleri yani dondukları en yüksek sıcaklık -273,15 C derece dir. Bu sıcaklığa 0 Kelvin derece adı verilir. Gökbilimde Santigrat derece ( C ) dışında Kelvin derece ( K ) de kullanılır. Sebebi ise uzay boşluğu içerisinde yoğunluğu az bulunan cisim veya gazların bulunduğu bölgelerin sıcaklıklarının -270 C derece civarında olmasıdır. Kaynak:Gökbilim Dergisi |
Gökadalar Gökadanın da Yamyamı Olur mu? “İlk Defa Başka Bir Galakside Bir Gezegen Keşfedildi” veya “Samanyolu Dışında Gezegen Keşfedildi”başlıklı bilimsel bir Haberin içeriğini okuduğunuzda bulunan gezegenin bizim Samanyolu'nun içindeki bir yıldızın çevresinde döndüğünü,daha ileri gittiğinizde ise bu yıldızın başka bir gökadada oluştuğunu anlıyorsunuz. Daha sonra o gökada ile Samanyolu'nun çarpışması sonucu yıldız artık bizim gökadamızın üyesi oluyor. Neden bu yıldızı yemiş bizim Samanyolu da ona yamyam diyorlar? Peki Samanyolu kaç tane gökada ile çarpışmış olabilir, gökbilimciler bunu nasıl anlıyorlar, merak etmediniz mi? Gözlenebilir evrende 170 milyar gökada olduğu istatistik olarak ortaya konuluyor. Gökadaların çoğunun çapı 3000 ila 300 000 ışık yılı (IY) arasında ve birbirlerinden milyonlarca IY uzaklıkta. Gökadalar arasındaki uzayda, yoğunluğu bir metreküpte bir atomdan az olacak şekilde çok ince bir gaz var. Gökadaların büyük çoğunluğu kümeler halinde bulunuyor, daha büyük gruplar ise süperküme olarak bilinir. Süperküme gökadalar şimdilik konumuzun dışında. Konumuzun dışında olan diğer bir olgu ise bu gökadaların kütlelerinin %90'nın kara madde olması. Gökyüzünde gördüğümüz ve Samanyolu adını verdiğimiz parlak kuşağın çok sayıda yıldızdan oluştuğunu tarih de İbn-i Heysem (965 - 1040) ve El-Biruni (973 – 1051) gibi bilim insanları söylemişlerse de Galileo teleskobu ile bunu kanıtlamıştır. Bugün biliyoruz ki gökyüzünde gördüğümüz tüm yıldızlar Samanyolu gökadasının birer üyesi. İçinde yaklaşık olarak 200 milyardan fazla yıldız barındıran bu gökada spiral yapıdadır ve ekseni çevresinde dönme hızı saniyede 250 km'dir. Samanyolu saniyede yaklaşık 600 km hızla Suyılanı takımyıldızı doğrultusunda hareket etmektedir. Bu hızı düşündüğümüzde Dünyamızın günde 52 milyon km yol katettiğini anlarız. Ne denli hızlı giden bir uzay aracının üzerindeyiz bir düşünsenize. Güneş sistemimiz, çapı 100 bin IY olan Samanyolu'nun merkezinden 28 bin IY uzaklıktadır. “Yerel Grup” adı verilen gökada kümesi, içinde bizim Samanyolunu barındıran kümedir. Bu küme yaklaşık 30 gökada barındırır ve kütle merkezi Samanyolu ile Andromeda gökadası arasındadır. Grubun diğer üyeleri bu iki gökadadan oluşan alt grupdan çekimsel olarak ayrılırlar. Kümenin çapı yaklaşık 10 milyon IY'dır. Toplam kütlesi 1.29 trilyon Güneş kütlesidir. Yerel grup, Virgo süper gökada kümesinin bir üyesidir. Bu grup içinde kütlesi en büyük olan iki gökada Samanyolu ve Andromeda'dır ve her ikisi de spiral yapıdadır. Her iki gökadanın da uydu gökadaları vardır aynı Jüpiter'in uyduları olduğu gibi. Samanyolu'nun uydu gökadalarını gösteren çizelgeye bakıldığında 14 tane uydu gökadası olduğu görülür, henüz gözlenmiş ama tüm gökbilimcilerden onay almamış 10 tane daha var üstelik. Bu kadar girişten sonra son olarak cüce gökadanın tanımına bakalım. 30 milyardan daha az yıldız barındıran gökadalara cüce diyoruz. Nedeni ise normal gökadalar çok daha fazla yıldız içerir, örneğin bizim gökadamız en az 200 milyar yıldıza sahip. Cüce gökadalar içinde en iyi örnek 30 milyar yıldız barındıran Büyük Magellan Bulutudur. Ne yazık ki sadece güney yarımkürede yaşayanlar bu güzel uydu gökadayı görebiliyorlar, bizler değil. Bir gökada kümesi içinde hareket eden gökadalar birbirleri ile çarpışabilirler veya çekimsel olarak etkileşirler. Bu etkileşim sırasında yollarına devam edecek momentumları olmazsa çarpışma gerçekleşir. Bugün evrende bol miktarda çarpışan gökada görüntüleri olduğu için de astrofiziğin sıcak konularından biridir. Bu durumun gökadaların evriminde çok önemli süreç olduğu bugün anlaşılmaktadır. Gökadaların oluşumu ve evrimi diğer yandan yıldız oluşumu ile yakından ilgilidir. İki büyük gökada çarpıştığında genellikle eliptik bir gökada haline geliyor ama en önemlisi birleşmiş gökada içinde yıldız oluşum süreci birdenbire ivmeleniyor. Bu tür çarpışmaların oranı şu anda 100 gökadada 3-4 iken evrenin ilk oluştuğu zamanlanda bu oran çok daha yüksekti. İkinci bir çarpışma da büyük bir gökadanın cüce gökadalar ile çarpışmasıdır. Bu durumda büyük gökada şeklini falan değiştirmez, çarpışan cüce gökadanın yıldızlarını asimile eder, yani özelliklerini değiştirerek kendi yıldızlarına benzetir. İşte o zaman diyoruz ki bu büyük gökada cücenin yıldızlarını yer yani yamyamlık yapar. Yamyam gökada kavramı buradan geliyor. Peki bizim gökadamız yamyam mı? Hem de bildiğimiz en iyisi, daha doğrusu onun içinde yaşadığımız için bunu çok iyi biliyoruz. Gökbilimciler bunu nasıl anlıyor? Şu anda bol şekilde robotik teleskoplar var, tüm gökyüzünün çeşitli süzgeçler ile fotoğrafını çekiyorlar ve gökbilimciler bunları inceliyorlar. Bir grup yıldızın uzay hızlarını incelediklerinde onların Samanyolu yıldızları gibi hareket etmediklerini görüyorlar. Konuya ayrıntılı eğildiklerinde bir şerit halinde Samanyolu gökadasının düzlemine dik doğrultuda hareket ettikleri ortaya çıkıyor. İşte bunlara yıldız akıntıları adı verilmiştir. Bir cüce gökadanın yıldızları Samanyolu gökadasının çekim kuvveti ile dağılmış ve onları yine gökada merkezi çevresinde bir yörüngeye oturmuş halini gözlüyoruz. Daha sonra bu yabancıdan gelen yıldızların Samanyolunun yıldızları gibi davranacağını biliyoruz. Gökbilimciler büyük gökadaların çevrelerindeki cüce gökadaları yutarak büyüdüklerine inanıyorlar. Bu süreç evrenin ilk zamanlarında çok daha hızlıydı. http://4.bp.blogspot.com/_hFI2zvj81O0/TRG_cIIYrQI/AAAAAAAAAxU/c4jCPftZO8o/s1600/y%25C4%25B1ld%25C4%25B1z%2Bakinti2.jpg Şerit halinde gözlenen yıldız akımlarının hareket yönlerinin normal yıldızlardan nasıl farklı olduğunu yörüngelerine bakınca anlıyoruz. HIP 13044 yıldızı ve çevresinde dolanan HIP 13044b gezegeni 1999 yılında bulunan Helmi yıldız akıntısının bir üyesiydi. HIP 13044 yıldızı şu anda varolmayan bir cüce gökadada meydana geldi, oluşurken gezegeni de beraberdi ve daha sonra yamyam Samanyolu bu cüce gökadayı yedi bitirdi ve şimdi artık onun bir yıldızı. Kaynak:Uzay ve Astronomi(22 Aralık 2010) |
Gezgin-1 Gezgin-1 Güneş Sistemi Sınırında NASA’nın Gezgin 1 (Voyager 1) uzay aracı 33 yıllık yolculuğunun ardından Güneş Sistemi’ndeki güneş rüzgarlarının etkisini kaybettiği en uzak noktaya ulaştı. Gezgin 1 aracı şu an Güneş’ten 17.4 milyar km uzaklıkta bulunuyor. Bilim insanları bu bölgedeki güneş rüzgarı ile yıldızlararası bölgede yıldızlardan kaynaklanan rüzgarın karşılaştığını düşünüyor. Aracın vardığı yer güneş sisteminin son bölgesi olması nedeniyle bir dönüm noktası olma özelliğini taşıyor. Yani şimdiye kadar insanoğlunun yaptığı bir araç ilk kez güneş sisteminin son noktasına ulaştı. Kaliforniya Enstitüsü ve Teknolojisi’nden Gezgin görevinden sorumlu ekipten Ed Stone: “Güneş rüzgarının ulaştığı son noktayı geçtik. Bu da Gezgin 1’in şu anda yıldızlararası boşluğa daha yakın olduğunu gösteriyor” diyor. Güneşimiz, Güneş Sistemi’nin çevresini bir balon gibi saran ve adına heliosfer denilen yüklü parçacıklarla dolu bölgeye kadar etkir. Şok dalgasıyla ses hızından daha yüksek bir rüzgarın etkisiyle fırlayan parçacıklar etkinin geçtiği bölgeye kadar ulaşır. Bu noktada güneş rüzgarı önemli ölçüde yavaşlar ve heliosfere ulaşır. 5 Eylül 1977 tarihinde fırlatılan Gezgin 1 Aralık 2004’te heliosfere ulaştı. Bilim insanları buradaki Güneş rüzgarının hızını anlayabilmek amacıyla araçtaki Düşük Enerji Yüklü parçacık Aleti’nden gelen verileri kullandılar. Araştırmacılar, Gezgin 1’in dış yüzüne çarpan parçacıkların hızının aracın hızına eşit olduğunu anladıklarında güneş rüzgarının etkisinin artık hissedilmediğini anladılar. Gezgin 1 geçtiğimiz Haziran ayında Güneş’ten yaklaşık 17 milyar km uzaklıktaydı. Bilim insanları bölgedeki güneş rüzgarının hızının değişken olduğunu bildiklerinden dört ay boyunca ölçümler aldılar. Ölçümlere göre güneş rüzgarının hızı aracın aldığı yola göre yılda saniyede 20 km azalarak Ağustos 2007’de saniyede 60 km’ye kadar düştü. Geçtiğimiz Haziran ayından bu yana da ölçülen hız sıfır oldu. Bilim insanları Gezgin 1’in henüz heliosfer ötesi (heliosheath) bölgesine girmemiş olduğunu düşünüyor. Yıldızlararası uzaya doğru geçişte sıcak parçacıkların sayısı azalırken soğuk parçacıkların sayısında artış gözlenir. Bilim insanları heliosferin yapısıyla ilgili verileri kullanarak Gezgin 1’in bu bölgeden ne zaman çıkabileceğini hesapladılar. Buna göre araç 4 yıl içinde bölgeyi terk edecek. Atina’daki Uygulamalı Fizik Laboratuarı ve Atina Akademisi’nden Tom Krimigis: “Bilimin gerçekleri ile Gezgin 1’in gerçekleri arasında bir çıkmazda olduğumuz görünüyor. Bu nedenle modellerimizi yeniden yapmak zorundayız” diyor. Gezgin 1’in ikiz kardeşi olan Gezgin 2 ise 20 Ağustos 1977’de fırlatıldı. Araç şu anda 14.2 milyar km uzaklıkta bulunuyor. İki araç farklı yörüngelerde ve farklı hızlarda yollarına devam ediyorlar. Gezgin 2’nin hızı saniyede 15 km iken Gezgin 1 saniyede 17 km’lik bir hıza sahip. Önümüzdeki birkaç yıl içinde Gezgin 2’yi, Gezgin 1’in karşılaştığı olgular bekliyor olacak. Kavramlar Hakkında Şok Sınırı (Termination Shock): Güneş’ten milyarlarca km uzağa dek uzanan güneş rüzgarıyla üflenen elektrik yüklü gaz akışının sınırladığı yerdir. Bu rüzgar saniyede 300 ile 700 km arasında değişen bir hızla hareketlidir. Yıldızlararası rüzgarın etkisinin hissedildiği bu noktada güneş rüzgarının hızı düşmeye başlar. Heliosfer (Heliosphere): Güneş’ten yayılan rüzgar gezegen yörüngelerini de geçerek geniş bir kabarcık oluşturur. Bu kabarcık uzayda Güneş ile birlikte hareket eder. Heliosfer Kırsalı (Heliosheath): Heliosferin dış bölgesidir. Gezgin Güneş’ten 14 milyar km uzaklıktayken bu bölgeye girdi. Bu uzaklık Dünya-Güneş uzaklığının 94 katıdır. Bu bölgede güneş rüzgarı ile yıldızlararası uzaydan gelen yıldız rüzgarları ilk kez karşılaşır. Heliosfer Sonu (Heliopause): Bu sınır noktasında güneş rüzgarıyla yıldız rüzgarları arasında basınç dengelenmiştir.Gezgin bu bölgeyi de geçince artık yıldızlararası uzayda olacak. Yay şoku (Bow shock): Bir dere içindeki kayanın önünde oluşan suyun etkisi gibi yıldızlararası uzayda oluşan yay şeklindeki şok formu. Kaynak:NASA-JPL(Türkçe Çeviri:Astronomidiyarı) |
Uzak Evrendeki Yıldız Fabrikaları APEX Uzak Evrendeki Yıldız Fabrikalarının İlk Kez Yakın Plan Fotoğrafını Çekti Gökbilimciler şanslı bir keşifle APEX teleskobu sayesinde ilk kez çok uzak bir gökadanın yıldız oluşum bölgelerinin parlaklığını ve büyüklüğünü doğrudan ölçtüler. Gözlenen gökada çok uzakta bulunuyor, ve ışığının bize ulaşması çok zaman alıyor, bu nedenle 10 milyar yıl önceki halini görüyoruz. Kozmik bir “kütleçekim merceği” gökadayı büyütüyor, aksi takdirde imkansız olan yakın plan bir görüntüsünü veriyor bize. Bu şanslı fırsat daha genç gökadalardan yüz kat daha hızlı üretilen yıldız doğumevleriyle, Evren’in erken dönemlerindeki gökadaların yoğun ve dinamik yıldız oluşum yaşamını gözler önüne sermektedir. Bu araştırma Nature dergisinde yayınlandı. Atacama Kaşifi Deneyi (APEX) teleskobuyla ışığın milimetre altı dalgaboylarında büyük kütleli bir gökada kümesini [1] gözleyen gökbilimciler kümeden daha uzakta bulunan ve bu dalgaboylarında nadir görülen bir parlaklıkta olan yeni ve çok uzak bir gökada keşfettiler. Yıldız ışığının kozmik toz parçaçıklarını ısıtması gökadayı çok parlak hale getirmekteydi. Bu yeni gökadaya SMM J2135-0102 adı verildi. “Beklenmeyen bir konumda bu kadar şaşırtıcı parlaklıkta bir nesnenin bulunması bizi şaşkına çevirdi. Hemen ardından bunun daha önce bilinmeyen ve daha yakın gökada kümesi tarafından büyütülen daha uzakta bir gökada olduğunun farkına vardık,” diyor ESO’dan takımın bir üyesi Carlos De Breuck. De Breuck Şili’deki And dağlarında 5000 m yükseklikteki Chajnantor platosunda bulunan APEX teleskobuyla gözlem yapıyordu. Yeni gökada SMM J2135-0102 ön planda bulunan büyük kütleli gökada kümesi nedeniyle çok parlak görünmektedir. Bu kümenin çok büyük miktardaki kütlesi daha uzaktaki gökadanın ışığını eğerek, bir kütleçekimsel mercek gibi davranmaktadır [2]. Bir teleskopla bakınca uzak gökadayı büyütmekte ve daha parlak hale getirmektedir. Küme ve uzak gökadanın raslantı sonucu bu şekilde sıralanması, daha arkadaki nesnenin 32 kat daha parlak hale gelmesine neden olmaktadır. “Bu şekilde bir büyütme, ışığının bize ulaşması için 10 milyar yıl geçmesi gereken çok uzaktaki bir gökada için bile, benzeri görülmemiş detayları göz önüne sermektedir,” diye açıklıyor Durham Üniversitesi’nden keşfi haber veren makalenin başyazarı Mark Swinbank. “Milimetre-altı Dizge teleskobuyla takip eden gözlemlerde, gökada içinde yıldızların oluştuğu bulutları büyük bir hassasiyette inceleme imkanı bulduk.” Büyütme gökadadaki yıldız-oluşum bulutlarının, sadece birkaç yüz ışıkyılı ölçeğinde olmaları, neredeyse kendi Samanyolu gökadamızın dev bulutlarının boyutlarıyla kıyaslanacak kadar ayırt edilebilmeleri anlamına gelmektedir. Bu seviyedeki detayı kütleçim merceği yardımı olmadan görebilmek için APEX ile aynı bölgede şu anda yapım aşamasında olan ALMA (Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi) gibi geleceğin teleskoplarına ihtiyaç vardır. Bunun yanısıra bu şanslı keşif gökbilimcilere bir kaç yıl içinde mümkün hale gelecek olan bilimin eşsiz bir önizlemesini sunmuştur. Boyut olarak Samanyolu’ndakilere benzeyen bu “yıldız fabrikaları”nın yüz kat daha parlak olmaları bu gökadaların yaşamlarının erken dönemlerinde yıldız oluşumunun bize uzay ve zamanda daha yakın olan tipik gökadalardan çok daha dinamik olduğu izlenimini vermektedir. Birçok yönden bulutlar daha çok erken Evren’deki yıldız oluşum bulutlarının en yoğun merkezlerine benzer görünmektedirler. “SMM J2135-0102′nin yılda yaklaşık 250 Güneş’e eşit oranda yıldız ürettiğini tahmin ediyoruz,” diyor de Breuck. “Gökadanın büyük toz bulutlarındaki yıldız oluşumu yakın Evren’dekilere benzemiyor, fakat gözlemlerimiz çok uzaktaki bu gökadalarda yıldız doğumlarını anlayabilmek için yakın gökadalardaki en yoğun benzer yıldız doğumevlerinin altında yatan fiziği kullanabileceğimizi de öne sürmektedir.” Kaynak:Uzaybilimleri-Nature(24 Eylül 2010) |
Uzay Çalışmaları Hakkında Uzay Çalışmalarının Düşündürdükleri 21 Nisan 1961'de Rus kozmonot Yuri Gagarin Vostok aracıyla uzaya çıkan ilk insan oldu. Aradan geçen kırk yıl zarfında NASA misyonları çerçevesinde Ay'a birkaç defa ayak basıldı, aletli bilimsel deneyler yapıldı, dünyadan kumanda edilen kalıcı ölçüm cihazları yerleştirildi, toprak ve kaya örnekleri getirildi. Sovyetler Birliği tarafından Mir uzay istasyonu kuruldu ve çeşitli ülkelerden bazı bilim adamları aylarca, bazıları bir yıldan fazla süreyle burada kaldı. Uzay bilimci astronot ve kozmonotlar birçok defa uzay yürüyüşü yaptılar. Mars'a insanlı uzay yolculuğu konuşulmaya başlandı. Çeşitli ülkeler tarafından telekomünikasyon, meteoroloji, tarım, arkeoloji, jeodezi gibi bilimsel amaçlı sivil ve askerî insansız uzay araçları ve uydular yörüngeye bırakıldı. Dünya atmosferinin yolaçtığı handikapları aşmak için Kâinat'ın derinliklerine uzaydan gözlem yapacak Hubble uzay teleskobu yukarıya gönderildi. Bu arada soğuk savaş bitti. ABD ve Rusya'nın uzay programları bazı değişikliklere uğradı. Masraflı uzay çalışmalarının yükünü ABD, Rusya, Avrupa başta olmak üzere bu konuya ilgi duyan ülkeler birlikte paylaşma eğilimi göstermeye başladı. ABD'nin öncülüğünde dünya yörüngesinde başlatılan ve hâlen devam eden Uluslararası Uzay İstasyonu Alfa'nın inşasına çeşitli ülkeler belli yüzdelerle katılıyorlar. Peki ama, özellikle gelişmiş ülkeler uzaya neden bu kadar ilgi duyuyor? Uzay çalışmaları salt araştırma konularının ötesinde bir amaç da taşıyor mu? En azından, bunların sembolik bir mânâsı var mı? Tarım, meteoroloji, jeodezi ve haberleşme gibi doğrudan yararı görülen uydu çalışmaları bir yana bırakılacak olursa, uzay araştırmalarına önemli bütçeler ayrılması, alınan sonuçlara değiyor mu? Mir uzay istasyonu örneğinde görüldüğü gibi, Dünya'nın koruyucu atmosfer tabakasının ve manyetik kalkanının dışında, uzaydaki çekimsiz ortamda aylarca, yıllarca kalmak insanın beden ve akıl sağlığını, psikolojisini nasıl etkiliyor? Mars'a yapılacak insanlı uzay yolculuğu ne gibi mahzurlar taşıyor? Bu sorular uzun zamandan beri tartışılıyor ve bizim gibi, olan biteni sadece dışarıdan seyretmekle yetinen, Alfa Uzay İstasyonu projesine bile katılma cesareti gösteremeyen ülkeler için belki ilk bakışta pek önem arzetmiyor. Fakat uzay, Mars yolculuğu gibi tartışmaya açık projeler bir yana, hem oraya hâkim olanların dünya dengelerinde oynayacağı rol, hem de kozmik anlamda bizim dünya görüşümüz için büyük önem arzediyor. Uzaydaki İnsanın Sınırları Yer: Mir Uzay İstasyonu, Tarih: 25 Haziran 1997 Malzeme taşıyan insansız bir destek gemisi Dünya'dan ayrılır ve Mir uzay istasyonuna doğru yol alır. O günlerde Mir'in kumandanı Vasily Tsibliyev ümitsiz bir hâlet-i ruhiye içindedir; gelen modülü yanaştırmaya çalışır. Mir'deki diğer iki personel, Amerikalı astronot Mike Foale ve Rus kozmonot Sasha Lazutkin bilmektedir ki, kumandanları Tsibliyev bitmiş tükenmiş vaziyettedir. Zihin sağlığı dört aydan daha fazla bir zamandan beri bu garip araç içinde yaşamanın verdiği stresle bozulmuştur. Mir'in neredeyse bütün dış kaplamasını yiyip bitiren bir yangınla karşılaşmıştır. Çok yorucu tamirat günleri bezdirmiştir. Yine bir Amerikalı olan Foale'in selefi Jerry Linenger'le ağız kavgası yapmıştır; ayrıca uyku düzeni de bozulmuş durumdadır. Dünya'dan durumu idare etmeye çalışan Rus psikologlar Tsibliyev'in yıpranmış, sinir hastası olmuş ve çöküntüye girmiş olduğu düşüncesindedirler. Destek gemisi görüş alanına girdiğinde birdenbire herkes geminin rotadan çıkmış olduğunu farkeder. Tsibliyev kontrol panelinde durumu düzeltmeye çabalar, fakat roket saniyeler zarfında Mir'in Spektr modülüne çarpar. Çok kıymetli oksijen uzay boşluğuna dağılmaya başlar. Lazutkin Spektr'da meydana gelen deliği tıkamak için atılırken Foale Mir'in kaçış modülünü çalıştırır. Kontrol panelinin başındaki Tsibliyev batan bir geminin kaptanı gibi sersemlemiş vaziyettedir; Dünya'daki yer kontrol istasyonuna haber gönderir: "Herşey iyi gidiyordu. Destek gemisinin durduk yerde neden hızlanmaya başladığını bilmiyorum. Problemi gidermeyi başaramadım." Neyse ki durum hayatî tehlike arzetmediğinden, hemen Dünya'ya dönmeleri gerekmez. Amerikan Millî Havacılık ve Uzay Dairesi, NASA, uzay aracını kullanırken soğukkanlılığını asla kaybetmeyen elemanları seçse ve meselâ Apollo 13 ekibinin kurtarılmasında görüldüğü gibi, aracın ihtiyat kısımları için bile karbon dioksid filtresi tasarlayan dâhi mühendisler çalıştırsa da, NASA'nın tecrübeleri de üçten fazla astronotu birlikte iki haftadan daha fazla süreyle uzaya bırakamayacak kadar sınırlı. Mars misyonu gibi uzun mesafeli uzay yolculukları konusunda ise NASA şöyle düşünüyor: Artık bizim için önemli olan sadece "doğru malzeme" değil. Mars'a ulaşabilecek gelişmiş bir uzay aracı tasarlayıp inşa etmek işin sadece başlangıç kısmını oluşturuyor. Esas mesele, astronotların psikolojik analizini yapabilen ve onları çıldırmaktan koruyan küçük bir bilgisayar tasarlamaktır. Aslında bu hiçbir zaman yeterli olmayacak bir tedbirdir. Mars yolculuğuyla ilgili uyarıların büyük kısmı Mir uzay istasyonunda aylarca kalan astronotlardan geliyor. Mir'e 1995'de giden ilk Amerikalı astronot Norm Thagard yerine getirdiği misyonun en zorlu kısmının psikolojik sıkıntılar olduğunu belirtiyor. 1996'da altı ay süreyle Mir'de kalan bayan astronot Shannon W. Lucid, uzun süreli uzay uçuşları için önemli olan hususun çok gelişmiş bir teknolojiyle uzay aracı inşa etmek değil, birlikte çalışabilecek bir mürettebat seçmek olduğunu vurguluyor. Son Mir astronotu Andy Thomas ise, aylarca küçük bir mekana hapsolmuş durumda kalan bir astronot grubunun psikolojik problemlerini çözmek için yoğun çaba gösterilmediği takdirde, "misyonun başarısızlığa uğrayacağını" söylüyor. Rus kozmonot Valery Ryumin de "eğer iki insanı iki aylığına bir kabin içine hapsederseniz, cinayet için gereken şartları sağlamış olursunuz" diyor. Bir psikolog olan NASA'nın uzay tıp bölümü yöneticisi Mark Shepanek, "ailenizle birlikte, aylar sürecek bir yurt içi seyahate çıktığınızı varsayın" diyor. "Aracınızdan çıkamıyorsunuz, hatta pencerelerini bile açamıyorsunuz. Banyonuz ve yiyecekleriniz aracınızın içinde. Yol boyunca vuku bulabilecek problemleri düşünün!" Tabii ki bir Mars yolculuğu çok daha uzun ve daha gerilimli olacak. Toplamı üç yıl civarında bir zaman alacak olan misyonun dokuzar ayı gidiş ve gelişte, bir buçuk yılı ise Mars yüzeyindeki çalışmalarda geçecek. Buradaki "aile" kırklı ellili yaşlarda bulunan bilim adamları ve pilotlardan oluşacak (bunlar, astronotluk için en uygun ortalama yaşlar). Mürettebatın kaç kişiden oluşacağı konusundaki en yaygın tahmin "yedi" olarak beliriyor. Uzay gemisi bir arabadan büyük olacak fakat Boeing 747'den daha büyük değil; kaldı ki, aracın büyük kısmı yakıt, erzak ve diğer levazımata ayrılacak. Astronotlar kırmızı gezegene ayak bastıktan sonra bir parça gezinme imkânı bulacaklar, fakat bu, deniz kenarındaki yürüyüşler gibi olmayacak. Temiz hava yok, açık havada yemek yok. Ayrıca astronotların birbirlerinden uzaklaşmaları da mümkün değil. Kemik ve kas erimesinden dolayı, sözgelimi ayağı kırılan bir astronot ne yapacak? Kırığın düzelmesi Dünya'daki gibi mümkün olacak mı? Mars astronotları Ay'ı geçer geçmez en uzun yolculuğa çıkmış insanlar olacaklar. Kırmızı gezegene indiklerinde ise Dünya'dan 398 milyon kilometre kadar uzaklaşmış olacaklar. Bu daha önce tecrübe edilmemiş bir uzaklık. Meselâ burada Thomas'ın Mir'deyken favori eğlencesi olan Dünya'nın değişen yüzlerini seyretmek gibi bir şansları olmayacak. "Orada sadece simsiyah bir boşluk olacak. Görülecek bir Dünya olmayacak. Sadece bir benek." Bu arada, haberleşmedeki gecikme 40 dakika kadar olacak ve astronotların aileleri hakkında tek bilgi alma yolu elektronik posta ve sesli haberleşme olacak. Ev özlemleri had safhaya ulaşacak. "Mir'deyken biliyorduk ki, birkaç saat içinde Dünya'ya inebilirdik." diyor Thomas, "fakat onlar için böyle birşey sözkonusu olmayacak." Bu streslerle başa çıkmanın anahtar faktörlerinden biri, ekip üyelerinin birbirlerinden olabildiğince farklı olmasıdır. OPS-Alaska şirketinden sosyolog Marilyn Dudley-Rowley yakın zamanda hem Rus ve Amerikan uzay uçuşlarını hem de Antarktik ve Arktik bölgelerde gerçekleştirilen bilimsel keşif gezilerini incelemeye aldı. Dudley-Rowley yaptığı analizde, benzer kişilerden oluşan gruplarda heterojen gruplara göre daha fazla problem çıktığını belirledi. Uzun mesafeli yolculuklarda farklı özgeçmişlere sahip kişilerin benzer geçmişe sahip olanlara göre birbirlerine anlatacak daha fazla şeyleri oluyor. Thomas, Mir'deyken kendisinde ekip arkadaşlarından Rus kültürü ve dilini öğrenme arzusu uyandığını söylüyor. Baylor College of Medicine'den JoAnna Wood Antarktika'daki dört araştırma istasyonunda çalışan grupları her yıl inceliyor. Ekip üyeleri standart hâle getirilmiş uzun bir kişilik testiyle haftalık anketleri cevaplandırıyorlar. Sorulardan bazıları, "Takım arkadaşlarınız sizin düşüncelerinizi ne ölçüde dinliyor?" veya "Bazı veya bütün ekip üyelerinden dolayı kendinizi yorgun hissettiğiniz oluyor mu?" şeklinde. Wood'un çalışması ideal bir Mars ekibinin farklı kişiliklerden oluşması gerektiğini ortaya koyuyor: "Bir kriz durumunda sorumluluk alabilecek kâbiliyette en az bir (fakat birden fazla da değil) kişi düşündüm. Ekip üyelerinin duygusal ihtiyaçlarına göz kulak olacak, yapısı itibariyle herkesin danışabileceği bir kişi düşündüm. Her bir üyenin bu özellikleri taşımasını istemiyorum. Aksi takdirde kimse birşey yapamaz." Wood, Mars ekibindeki her ferdin hayata mizahî açıdan bakabilen, nükteden anlayan kişiler olması gerektiğini düşünüyor: "Yolculuk sürprizlerle dolu olacak. Dolayısıyla, kesin beklentileri olan kişiler işi şakaya vurma yeteneği gösteremezler." Antarktika gruplarındaki davranışları inceleyen California Üniversitesi'nden (San Diego) tıbbî antropolog Lawrence Palinkas da aynı düşüncede: "Ünlü ve dışa dönük kişiler sessiz, kanaatkâr ve kendisiyle barışık kişiliklere göre depresyona ve ruh sıkıntısına çok daha eğilimlidirler." Palinkas'ın araştırma sonuçları, NASA'nın geçmişte uyguladığı "ideal test pilotu" arama düşüncesinin Mars yolculuğu için geçerli olmayacağını gösteriyor. Bu misyonda herşeyi karmaşık hâle getiren önemli bir psikolojik faktör daha var: ölüm korkusu. 1997'de Mir'de bulunan astronot David Wolf şunları söylüyor: "Aracınızın sizi uzay boşluğundan ayıran çeperlerinin ne kadar da ince olduğunun akla gelmesi zor değildir." NASA'nın uzay psikolojisi çalışmalarında koordinasyona yardımcı olan Pennsylvania Üniversitesi'nden psikolog David Dinges ise, "Ölüm endişesi her durumda herkes için strese yolaçabilen psikolojik bir sebeptir" diyor. Bir Mars yolculuğunda uzay kapsülüne meteor çarpmasından oksijen tankında patlama olmasına, güneş panellerinin iyi çalışmamasından uzay yürüyüşü yapan astronotun hayatî tehlikeyle karşılaşmasına, hatta bir kalp krizine kadar, ölümü hatırlatan birçok acil durum sözkonusu olabilir. Peki bir astronot geç belirti veren bir hastalığa yakalanırsa veya orta yaşta beklenmedik bir manik-depresyon gelirse ne olur? Uzay gemisinde, Uluslararası Uzay İstasyonu gibi bir eczahane bulunacak fakat bu yeterli mi? Dengesi bozulmuş bir astronot misyonun geri kalan kısmında nasıl götürülecek? İronik olan husus, astronotların akıl sağlığını korumaya yönelik nihaî tedbirin bir bilgisayar programı olarak düşünülmesidir. Aslında insan ruhunun ve şuuraltının derinliklerinde uzman psikiyatristlerin bile çözemediği karmaşık dalgalanmalar ve çözümsüzlükler olduğu biliniyor. Yine de Dartmouth Üniversitesi'nden fizyolog Jay Buckey ve klinik psikologu James Carter NASA için, her astronotun zihin sağlığını izleyen, kullanılacak ilaçlarla ilgili tavsiyelerde bulunan ve tedaviye yönelik uygulamaları planlayan bir program hazırladılar. Uzayda önemsiz sayılabilecek zihnî problemler bile tehlike arzedebildiğinden, program hemen cevap verebilme kâbiliyetinde olmalıdır. Gemide tedavi için birisi bulunsa bile, o da ekip üyeleri gibi aynı streslerle karşı karşıya kalabilir. Dinges, astronotların psikolojik durumları hakkında ipucu veren belirtileri bir psikologun okuyabilmesi gerektiğini söylüyor. Bilgisayarlar kan basıncı, kalp ritmi, ter bezi faaliyeti ve solunum gibi doğrudan ipuçlarını hâlen izleyebiliyor. Araştırmacılar tükürükteki kortizol hormonu seviyesini ölçerek stresin kontrol edilebildiğini keşfetmiş bulunuyorlar. NASA önümüzdeki yıllarda, depresyon, anksiyete, tükenmişlik ve hatta hafif sinir rahatsızlıklarının işaretçisi durumundaki hormon ve proteinleri araştıracak. Dinges, Pennsylvania Üniversitesi'nden bilgisayar bilimcisi Dmitris Metaxas ile birlikte bilgisayarlara insan çehresinde hiddet, üzüntü, sinir hâli ve diğer duyguları tanımayı öğretiyor. Dinges bilgisayara belli bir işaret dilini daha önce öğretmiş. Her insanın işaret dili hafif farklılıklar gösterdiğinden, her insanın çehresi duyguları biraz farklı şekilde kaydediyor. Yine de bunun bir sınırı var; insanın ruhunda çok küçük nüanslarla ve anlık olarak meydana gelen, arka arkaya gelip geçen, fakat daha sonra davranışlara önemli yansıması olan değişimler tecrübeli uzmanlar tarafından bile peşinen tam anlaşılamazken, bunları bir bilgisayarın anlamlandırması mümkün değildir. Dinges insan gibi konuşma terapisi yapacak bir bilgisayar hazırlamanın iki zorluğu olduğunu söylüyor: birincisi, her ne kadar dili gerçekten anlamasa da, bilgisayarın anlıyormuş gibi görünmek zorunda olmasıdır. Söylenenler karmaşık olsa bile, birisi mantıksız birşey söyleyinceye kadar bilgisayar zeki görünebilir, fakat sonra bu yürümez. Çünkü esas problem insanın mantıklı konuştuğu durumlardan ziyade, ses tonundaki küçük değişimlerle kendini belli eden kinayeli veya mantıksız sözler söylemeye başlamasıyla ortaya çıkmaktadır. Bunların bilgisayara öğretilmesi ise imkânsız derecede zordur. İkinci zorluk, terapist bilgisayarı, astronotların nazarında güvenilir gözükmesi için zâhiren "duyguları olan" birisi gibi göstermektir. Her ne kadar araştırmalar insanların bilgisayarları duyguları olan varlıklar gibi kabul edebileceklerini gösteriyorsa da, sinirlerin gerildiği veya duyguların boşalma ihtiyacı duyduğu belli bir andan sonra makinenin insandan tekme yemesi işten bile değildir. Sonuçta insanı bu dünyada sebepler planında ancak bir insan (o da belli bir dereceye kadar) anlayabilir, çok iyi anlasa bile, onun da ne ölçüde yardımcı olacağı belli değildir. NASA'dan psikiyatrist Flynn bilgisayarların uygulayacağı duygu tedavisini astronotların kabul edeceğine pek inanmıyor, fakat "en azından mümkün olabilir" diyor ve ekliyor: "Zaman zaman hepimiz güvensizlik duygularımızı askıya alırız. Sinemaya gitmemizin sebebi de budur. Tabii ki, bu gerçek bir tedavi değildir ve mevcut problemi de gidermeyecektir." Fakat birçok psikolog ne sinemanın ne de bilgisayarın ilaçla uyutma anlamına gelmediğini ve esas meselenin de mevcut problem olmadığını söylüyor. Onlara göre Tsibliyev annesi veya babasıyla olan ilişkilerinin hayat boyu onu sıkmasından dolayı Mir'de tükenmiş değildir. Mir'de içine düştüğü kötü durum, evinden uzakta dar bir yere hoşlanmadığı bir astronotla tıkılıp kalmasından ve sürekli ölüm tehdidi altında yaşamasından dolayıdır. Aslında insanın ruh ve kalp tarafını sağlıklı şekilde keşfetmesini sağlayacak enstrümanlara sahip olmayan Batı dünyasında bilim ve teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, bu konulardaki problemler çözümsüz kalmaya mahkum gözükmektedir. Meselâ biz tecrübeyle biliriz ki, bizim dünyamızda insanın Yaratıcı'nın emirlerine inanarak ve uyarak anne-babasına karşı hayat boyu saygı ve vefa hisleriyle dolu yaşaması, onları üzmemesi, sürekli dualarını alması Allah'ın rahmet ve inayetini celbeden, dolayısıyla kişide itminan hâsıl eden, zor zamanlarında ona güç veren bir durumdur. İnsanın hayattaki bütün bağları sağlıklı ve güçlü olmaları nisbetinde hayır ve bereket sebebi iken, özellikle yakın çevresine ve diğer insanlara şefkat kanatlarını açamayan insanların yalnızlığa mahkûm oldukları görülmektedir. Uzay Programlarının Hedefi Sonuçta, "Bütün bunları yapmaya değer mi?", "Mars'a gidilmese ne olur?" gibi kamuoyunun soracağı yalın soruların cevabını vermek aslında NASA için çok kolay değil. Mars misyonu bir yana, pratik faydası olacağına inanılan Alfa Uzay İstasyonu için bile benzer sorular sorulabilir. Alfa projesinde önemli yeri olan Avrupa Uzay Ajansı (ESA)'nın en güçlü üyesi Fransa'da yüksek sesle sorulan bazı sorular şunlar: "Yıllardan beri yukarıda yapılan deneyler, edinilen tecrübeler neye hizmet etti ve edecek?", "Alfa İstasyonu uzayın fethi için ne getirecek?", "Hükümetler başımızın 500 kilometre üstünde neyin peşinde?", "Bugün istasyon inşa etmek ve uzaya insan göndermeyi sürdürmek haklılığı ortaya konmuş bir hareket midir?", "1982'den Mir'in emekliye ayrıldığı 2001'e kadar kalp-damar fizyolojisi, sinir sistemi, embriyon gelişimi, yerçekimsiz ortam, akışkanlar fiziği ve kompleks sistemler mekaniği gibi konularda deneylerin yapıldığı bu misyonların sonunda ne elde edildi?". Fransa'nın 1996'da Rusya'ya 16 milyon dolar civarında bir para ödeyerek Mir'e iki haftalık bir çalışma için gönderdiği Fransız astronot Claudie André-Deshaye, "Alfa esas olarak stratejik ve politik sebeplere dayanmaktadır" diyor. Avrupa Uzay Ajansı'nın Fransız yöneticilerinden Roger Bonnet ise "Alfa projesi bilim için bir ideal değil" diyor ve ekliyor: "Uluslararası bir işbirliğinin sonucu olan projenin nihaî gayesi özellikle siyasidir". Fransa Millî Uzay İncelemeleri Merkezi'nden Richard Bonneville, "Uzay İstasyonu siyasidir; bilim ise İstasyon'u, oradaki programların bir anlam kazanması için kullanacaktır. Çünkü tek başına bilimsel bir deney uzayda Dünya'ya göre on kat, uzay programı çerçevesinde yapıldığında ise yüz kat daha pahalıya mâlolmaktadır. Programın bütününe göre deneyler mütevazi kalmaktadır" itirafında bulunuyor. Avrupa Uzay Ajansı başlangıçtaki toplam tutarı 100 milyon doları bulan Alfa projesine katılma gerekçelerini dört sayfalık bir raporla açıklarken, İstasyon'un uzayda komple bir bilim enstitüsü olacağını, bilimsel ve teknolojik araştırma çalışmaları, ayrıca Dünya ve diğer gök cisimleri üzerinde yapılacak gözlemler için bir üs görevi göreceğini belirtiyordu. Fakat Alfa bunun için ideal bir araç gibi gözükmüyor. Çünkü Dünya'ya çok yakın; yeryüzünden yansıyan kızıl ötesi ışıma, gün ve gecenin birbirini takip etmesi gözlem şartlarını bozan iki önemli sıkıntı kaynağını oluşturuyor. Astronotların çok rahat kalabilecekleri bir yer de değil. Sürekli olarak cihazların çalışması, ayrıca astronotların hareketleri ve hava akımları bile titreşime yolaçıyor ve bu da malzemelerin katılaşma fiziği için bir engel teşkil ediyor. İstasyon'un metalürji açısından pek bir şey vâdetmeyeceği de uzun zaman önce anlaşılmıştı. Her ne kadar çekimsiz ortam bizim yeryüzünde gerçekleştiremediğimiz hafif ve aynı zamanda dayanıklı alaşımları yapmamıza imkân verse de, bu çok marjinal kalıyor ve gerçekçi değil, çünkü çok pahalıya mâloluyor. Akışkanlar fiziği çalışmalarının da dünya için bir faydası yok; bu konuda Mir'de yapılan deneyler Alfa'nın havalandırma ve hayat destek sistemlerinin daha iyi yapılması için yol gösterici olacak sadece. Sonuçta bilim Ay'ı fetheden Apollo misyonlarında olduğu gibi, Alfa Uzay İstasyonu'nda da ikinci sınıf yolcu statüsünü koruyor. Soğuk savaş döneminde doğmuş olan uzay endüstrisi bugün şartlar değişmiş olduğundan, deyim yerindeyse, kendisine yeni bir varlık sebebi icat etmeye çalışıyor. Bunu da artık uluslararası işbirliğiyle yapabiliyor. Uluslararası Uzay İstasyonu, Alfa, önce inşa ediliyor, ardından, "nasıl olsa bunun bir şekilde faydasını görürüz" deniyor (veya bu çok da önemsenmiyor). Her ne kadar ABD Füze Kalkanı projesinin gerekliliğini hararetle savunsa ve son terör olaylarından sonra uzay ağırlıklı savunma ve güvenlik politikalarında haklı olduğunu vurgulama fırsatı yakalamış olsa da, Uzay İstasyonu ve Mars yolculuğu gibi pahalı projelerin çok fazla inandırıcı olmadığı görülüyor. Dünyamız Ne Kadar Emniyetli Bir Sığınakmış! İnsan, üstünde koruyucu bir atmosfer ve manyetosfer tabakasının, altında sağlam bir zeminin ve yerçekiminin, çevresinde havanın ve suyun bulunmadığı uzay boşluğunda, doğru dürüst beslenemediği, sindirim sisteminin iyi çalışmadığı, kemik ve kaslarının eridiği, günde ortalama 8 defa göğüs röntgeni çekilmiş gibi radyasyona maruz kaldığı, akciğerlerinde daha fazla aerosol birikiminin görüldüğü, yerçekimi olmadığından beyin ve şuur fonksiyonlarındaki karışıklığın görme illüzyonlarına yolaçtığı, vücuttaki akışkanların göğüs ve baş kısmına hücum ettiği, boyun damarlarının şiştiği, kendi içinde fazla sıvı hisseden vücudunun bunları dışarıya atarken istenmediği halde kalsiyum, kan plazması ve elektrolitleri de kaybettiği, kırmızı kan hücresi üretiminin azaldığı, kansızlığın başladığı, bacaklarının kısaldığı, böbreklerinde taş oluşumunun hızlandığı, uyumak için bile kendisini bir yere bağlama gereği duyduğu, geniş bir mekan imkânı sunmayan küçük bir uzay istasyonu veya uzay aracı içinde seyahat etmeyi göze alıyor, karşılaştığı bütün bu handikapları aşmak için arayışa giriyor ve sonuçta yeni teknolojiler geliştiriyor. İçine sürekli olarak belli oranda oksijen gazı verilen, solunum sırasında bırakılan karbondioksid gazını tutan, misafirlerine dünya ile sesli ve görüntülü haberleşme imkânı sağlayan, elektriğini büyük oranda güneş panelleriyle temin eden, dünya çevresindeki yörüngesinde saatte 27 bin kilometre hızla dönen, acil durumlarda Dünya'ya dönmek için yedeğinde küçük kaçış kapsülü bulunduran bir uzay aracı yapmak insan için gerçekten önemli bir başarı olarak kabul edilebilir. İnsanın Kâinat'ta kendisine musahhar kılınan madde ve kanunları keşfedip kullanarak geliştirdiği bir teknoloji bu. Diğer yandan, bir uzay aracında beş-altı kişiyle birlikte aylarca yolalmak, yol arkadaşlarıyla arasındaki fıtrat uyuşmazlıklarını problem hâline getirmek, sürekli ölüm korkusu ve dünyaya dönememe endişesi duymak, Dünya'dakinden çok farklı ve bıktırıcı bir diyete mahkum kalmak...vs. Böyle zor bir imtihandan geçmek de kolay değil. Bunun gerçekten gerekip gerekmediği de tartışılabilir. Fakat planlama aşamasında bile açıkça görülen ve planlayıcıların da görmesi gereken hakikat şu ki, dünyamız ne kadar da geniş, rahat ve mucizevî bir ev! Ne kadar emniyetli, korunaklı, harika bir yurt! Ne kadar çeşitli ve zengin bir hayat ve hesaba gelmez nimetler var burada! Ve neden uzay gemisinde korkular duyuyoruz da, koca dünya gemisinde korkuları aklımıza bile getirmeden güven duygusuyla yaşıyoruz? Uzay çalışmalarından bu gibi dersler de alıyor mu acaba işin içindeki insanlar, kurumlar ve toplumlar? İlmi ve kudreti heryere hâkim olan, çok Merhametli ve Yüce bir Yaratıcı'nın insana ne denli halim ve lütufkâr davrandığı hakikatini ilim yoluyla bu kadar açık görebilme, hissedebilme şansını değerlendirebiliyorlar mı acaba? Yıllarca anlatılan anekdotun tersine, Rus kozmonot Yuri Gagarin'in uzaydaki ilk seyahatten döndüğünde "Yaratıcı'nın kudretini gördüm" anlamında bir ifade kullandığını aktarıyor Muhammed Kutup. Fakat daha sonra âmirleri Gagarin'den bunu tekzip eden bir beyanda bulunmasını istiyorlar. Soğuk savaşın sona ermesiyle eski Sovyetler'i daha yakından inceleme fırsatı bulan bazı bilim tarihçileri de Gagarin'in kozmonotluğu bırakmak ve sivil pilotluğa geçmek istediğini, yetkililerin buna izin vermediğini, Gagarin'in genç yaşta ölümünün de uçaktan aşağıya atılması sonucu olduğunu belirtiyorlar. Keşke uzay çalışmaları Yüce Yaratıcı'nın ilim ve kudretini daha farklı bir açıdan müşahade etme şansı bulan insanları insafa getirse. İnsanlık bugün ulaşmış olduğumuz aşamadan sonra tabii ki uzayı terketmeyecek. Hedefi ne olursa olsun, birçok ülke kendisine uzayda daha fazla ve etkili bir yer edinmeye çalışacak. Temennimiz odur ki, bütün bu gayretler insanların yararına, dünyanın barışına ve toplumların birbirlerini daha iyi tanıyıp dostluk kurmalarına hizmet etsin, ve bu sürece, Yaratıcı'ya inanma hususunda ihsan nimetine erdirilmiş, iyi niyetli, derinlikli ilim adamları öncülük etsin. Bir başka deyişle, Yüce Beyan'ın birçok yerinde karşılaştığımız "Göklerde ve Yer'de ne varsa Allah'ındır!" ifadesi karşısında ürperen, "Kullarından Allah'a karşı gerçek anlamda ancak ilim adamları haşyet duyar" ifadesiyle burnunun direği sızlayan ve ağlayarak secdeye kapanan vicdanlar... ABD, Mars çalışmalarıyla hedefinin Güneş sistemindeki gezegenlerin ve bir bütün olarak sistemin oluşum şartlarını anlamak olduğunu açıklamıştı. Fakat 1997 Temmuz ayı ortalarında NASA, 2011 yılı için öngörmüş olduğu insanlı Mars misyonunu iptal ettiğini, mevcut teknolojinin böyle bir çalışma için henüz yeterli olmadığını duyurdu. Fakat sonraki yıllarda gerek Mars yüzeyindeki araçların tespitleri, gerekse alınan fotoğraflar kırmızı gezegende hayat emaresi olduğu şeklinde değerlendirilince 2000'lerin başında NASA'yı yine insanlı Mars yolculuğunun heyecanı sardı. Uzayda İnsan Sağlığı Sorunu ABD eski başkanlarından Bush Nisan 1990'da, otuz yıla kadar astronotların Amerikan bayrağını Mars üzerine dikeceklerini öngörürken, herhalde, bir ay önce AAAS'ın (Amerikan Bilimde İlerleme Derneği) New Orleans'daki yıllık kongresinde uzayda insan sağlığı konusunu tartışmış olan tıp uzmanlarının vardığı sonuçlardan haberdar değildi. Uzayda insan sağlığı açısından tehlike arzeden faktörler şu şekilde belirlenmişti : a) Kozmik Radyasyon Yerküre'yi kozmik etkilerden bir kalkan gibi koruyan manyetosfer ve atmosferin dışına çıkılmasından dolayı maruz kalınan kozmik radyasyon, insan sağlığı açısından tehlike arzeden birçok rahatsızlığı beraberinde getiriyor ve, Bush'un gösterdiği, siyasî iddia yanı ağır basan bu hedefin önüne ciddi engeller koyuyordu. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Francis Moore'a göre, uzaydaki radyasyon, astronotlar eğer yeterli ölçüde korunmazsa kanser riskini artırabilmekte ve ciddi hastalıklara yolaçmaktadır. Güneş patlamaları gibi beklenmedik olaylardan korunmak için gereken etkin kalkanlar henüz yapılmamıştır. NASA'dan Franck Martin ise, esas problemin Mars olduğunu belirtmektedir: "Neresinden baksanız, en hızlı yolculuk sekiz ay alacaktır. Bu sırada bir güneş patlaması sonucu astronotun aldığı yüksek enerjili tanecik radyasyonunun dozu onaltı saatin sonunda 10 rem'i geçecektir. Oysa bugün amerikan hükümetinin kabul ettiği sınır yılda 0,5 rem, nükleer tesislerde çalışanlar için ise 5 rem'dir." Sonuçta, astronotların uzaydaki radyasyona karşı korunmasını sağlayacak bir çözüme henüz ABD bile yakın değil. Kozmik radyasyonun etkisini anlamak için NASA, uzay şartlarında yaklaşık altı yıl tuttuğu 12 milyon domates tohumunu bir üniversite programı çerçevesinde 4 milyon öğrenciye dağıttığında radyasyonun yolaçtığı endişe doğrulanmış oldu. Oklahoma Üniversitesi'nin hazırladığı bir raporda, bu tohumların toksik olabileceğinin ve bu örneklerden elde edilmiş farklı domates jenerasyonları üzerinde sürdürülen deneyleri durdurmak gerektiğinin altı çiziliyordu. Aslında bazı mutasyonlar ikinci veya üçüncü nesil ürünlerde ortaya çıkmalıydı. Fakat buna rağmen altıbin üniversite hocası daha ilk nesil tohumlarla ilgili olarak NASA'ya şüphelerini rapor ettiler. Aşırı dozda kozmik radyasyona maruz kalma dışında Mars yolculuğunun diğer önemli handikapları çekimsiz ortamda uzun süre bulunma, uzun bir yolculuk yapma, asteroid ve meteorit yağmuruna maruz kalma riskinin yüksek olduğu (Mars ile Jüpiter arasındaki asteroid kuşağının hemen yakınında bulunan) bir gezegene gitme, şeklinde sıralanabilir. b) Çekimsiz Ortam Çekimsiz ortamın insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri önemlidir. Uzay yolculuklarında gerek uykusuzluk, gerekse diğer sağlık problemleri açısından astronotların başına gelecekleri yüzyıllar önce tahmin eden Kepler, onların narkoz ve afyon yardımıyla uyumalarını tavsiye ediyordu. Gerçekten de uyuşturucular uzay çağının başlamasıyla birlikte kullanılmaya başladı. Sovyet uzay gemisi Soyuz 29'da geçirilen hayata dair 1979 tarihli bir raporda, Vladimir Kovalenok ve Aleksandır Ivantchenkov'un bu ihtiyacı hissettiklerini görüyoruz : "Progress adlı yörünge modülünden malzemeleri boşaltmak ve sistemi çalışır halde tutmak vakitlerinin büyük kısmını alıyordu. Fakat sürekli çalışıp yorulmalarına rağmen Kovalenok ve Ivantchenkov uykuya dalamıyordu. Ivantchenkov peynir takviyesi Proress'e ulaşıncaya kadar kilo kaybetti; kulak ağrıları vardı ve bunu alkollü bir içecek yardımıyla tedavi ediyordu. Her ikisi de migrenden çekiyorlardı, ta ki, havalandırma sisteminde büyük bir bahar temizliği yapmaya karar verinceye kadar". Aralık 1988'de Vladimir Titov ve Musa Manarov uzayda 366 gün süren bir yolculuktan sonra Dünya'ya geri döndüklerinde, kas liflerinin zayıflamış, kemiklerinin de daha kırılgan bir hal almış olduğu görüldü. Her iki kozmonutun boyu birkaç santimetre uzamıştı ve ayak bilekleri % 15 oranında küçülmüştü. Astronotların sağlığına dair detaylı (tıbbi) raporların rahatça elde edilememesinden dolayı mikrogravitenin (uzaydaki sıfıra yakın yerçekiminin) memeliler üzerindeki etkisini değerlendiren raporlara gözatmak gerekmektedir. 1987 Ekim ayında, uzaydaki bir sovyet uydusunda geçen sadece oniki günden sonra öğreniyoruz ki: "Farelerin kol kemiği % 40 daha kırılgan hale geldi ve omurgalarının sertliği % 27 oranında azaldı. Kas lifleri arasında sıvı birikti. Kalp kasındaki mitokondri bozulmuştu ve kasların boyu kısalmıştı. Kandaki antikor ve lenfosit T oranı değişmiş, bu durum bağışıklık sistemini zayıflatmıştı. Kolesterol ve trigliserid düzeyleri artmış, buna karşılık testislerin boyu ve sperm üretme hacmi azalmıştı." Uzay programları için titizlikle seçilmelerine ve uzun süreli ön hazırlıklara tâbi tutulmalarına rağmen bazı astronotların, fiziksel zayıflama sebebiyle vaktinden önce Dünya'ya dönmek zorunda kalmaları, uzun süreli insanlı uzay misyonlarının o kadar kolay gerçekleştirilemeyeceğini gösteriyor. 1982'de Salyut 7'nin yeni komutanı Yuri Malichev uzaydan griple dönmüş ve dahası, uzay aracında bir kalp rahatsızlığı geçirdiği anlaşılmıştı. 1985 sonbaharına gelindiğinde ise, meslektaşları tarafından kayıtsız, yorgun, işine hiçbir ilgi göstermeyen ve saatler boyu pencereden dışarıya sabit nazarlarla bakan bir kişi olarak tanımlanmıştı. Aynı dönemde, Victor Savinyk ve Alexandre Volkov, yerdeki kontrol ekibine fizik kondisyonlarında bozulma olduğunu bildirmişlerdi. Yer ekibi görevin derhal sona erdirilmesini emretti. İstasyonu terkeden ve dönüş aracına geçen üç kozmonot dünyaya döndüler ve 21 Kasım'da kar altında paraşütle iniş yaptılar. Vladimir Vassioutine acilen hastaneye kaldırıldı. Bir başka kozmonot Alexandre Laveikine'in 1987'de Mir uzay istasyonundan getirilip tıbbî gözetim altına sokulması gerekti. Görünüşte uzay yolculuğundan sıkıntı duymamış gibi görünen astronotlar bile sedye üzerinde hastaneye taşındılar, çünkü hiçbiri ayakta duracak halde değildi. Kapsülden çıktıklarında eğer ayakta durmaya çalışsalardı hemen baygın düşeceklerdi. Hastanede günlerce, hatta haftalarca doktor ve psikologların gözetiminde tedavi gördüler. Ağustos 1988'de, kozmonot Anatole Levtchenko'nun Mir yörünge istasyonundaki misyonunu takiben sekiz aydan daha kısa bir zaman sonra ölmesi, doktorların ifadelerine rağmen, diğer astronotların sağlıklarıyla ilgili olarak beraberinde bazı şüpheleri getirdi : Doktorlar Levtchenko'nun ölümünün, onun uzay misyonuyla hiçbir şekilde ilgili olmadığını ileri sürdüler. Onlara göre, kozmonotun dönüşünde yapılan analizler, onun uzay ortamına rahatlıkla adapte olduğunu gösteriyordu. Resmi olarak belirtilen ölümüne yol açan ağır hastalık izleyen günlerde beyin tümörüne dönüşmüştü. Ne olursa olsun, bu tümör belirlenmeseydi bile, Levtchenko'nun yirmi yıllık deneme pilotluğu ve kozmonotluk kariyeri sırasında düzenli olarak tutulan detaylı sağlık raporlarına rağmen şu soru sorulmaya değerdi: Sovyet uzay programında belirlenmemiş sağlık problemlerinden muzdarip başka kozmonotlar var mıydı? Tabii, bu sorunun cevabının 1990 öncesi Sovyetler Birliği'nde bulunması mümkün değildi. Fakat bu sorun sadece Sovyet Mars programı için değil, MİR ve gelecekteki uzay yörünge istasyonları için de ciddi sonuçlar doğurabilecektir. Eğer Levtchenko'nun 1987 Aralık ayındaki istikameti MİR değil de Mars olsaydı, kozmonot yolculuk sırasında ölecek ve bu da muhtemelen misyonun başarısız kalmasına sebep olacaktı. Aynı şekilde eğer Malichev, Vassioutine ve Laveikine'nin hedefi Mars olsaydı, uzayın şartlarına uyum konusunda yaşadıkları güçlükler felakete yol açacaktı. Sonuçta, öngörülen insanlı Mars misyonları bugün için tehlikeli projeler olmaktan öteye gidememektedir. Tıbbi raporların gösterdiği gibi, astronotların sağlığı uzayda geçen dört-altı aydan sonra çok bozulmaktadır. Bu şekilde en az sekiz ay sürecek bir yolculuktan sonra astronotlar Mars'a indiklerinde en azından fiziksel durumları oldukça kötü olacaktır. Oraya varınca, ne kendilerini sedye üstüne yatırıp hastaneye götürecek bir sağlık ekibi, ne de yolculuk sonrası bir ev istirahatı imkanı bulamayacaklar. Haftalar, hatta aylar boyunca çok elverişsiz bir ortamda çalışmak zorunda kalacaklar ve yine sekiz ay sürecek bir başka zahmetli yolculuk için gemilerine binerek hareket etmek zorunda kalacaklar. Tabii herşey yolunda giderse. Eğer aksi olursa, yani ölümle sonuçlanabilecek bir durumla karşılaşılırsa, özellikle Amerikan kamuoyunun bu sonuca nasıl bir tepki göstereceğini, bunun Beyaz Saray'ı ve NASA'yı nasıl güç durumda bırakacağını tahmin etmek zor değil. Diğer Sorunlar Uzay yolculukları sırasında başka problemlerle de karşılaşılabilecektir. Bilim-kurgu yazarlarının, Rus araştırmacıların ve NASA'nın ciddi olarak üzerinde durmayı ihmal ettiği bu problemlerin başında, özellikle çok gelişmiş teknoloji ürünü ekipmanların amortismanı sorunu gelmektedir. Bugün Rus uzay istasyonu MİR'de bulunan cihazların yarısının çalışmadığını ve istasyondaki elemanların bilimsel deneyler yapmak yerine, vakitlerinin büyük kısmını, bozulan malzemeleri tamir etmekle geçirdiğini öğreniyoruz. Amerika'nın insanlı Mars projesinden vazgeçmesinin altında böyle bir saikin yatması kuvvetle muhtemeldir. Zaten uzayın imajı, Mars'ta hayat olabileceği fikrini yeniden gündeme getiren muhtemel bakteri fosillerinin keşfine ve Pathfinder misyonuna kadar ABD'de değer kaybediyordu. 1989'da New Scientist dergisinin gerçekleştirdiği bir anket, nüfusun sadece % 3'ünün uzayın keşfini İkinci Dünya Savaşı'ndan beri en büyük bilimsel başarı olarak gördüğünü ortaya koyuyordu (bu oran 1985'de % 17 idi). Bilimsel araştırma fonlarının tahsisiyle ilgili olarak ise, yaklaşık aynı oranda insan uzayın keşfinin öncelikli olması gerektiğini düşünüyordu ; bu, dört yılda % 5'lik bir ilgi azalması demekti. Ankete katılanların % 38'i, uzay araştırmalarına yönlendirilen bütçenin azaltılması veya sınırlandırılması gerektiğini savunuyordu. Oxford Üniversitesi dış incelemeler bölümünden bir ekip benzer sonuçlar elde etti: kendilerine soru sorulanların % 43'ü, hükümetin bu alanda çok fazla para harcadığını düşünüyordu. Sadece Milli Savunma için yapılan silahlanma sahasındaki araştırmalar yüksek bir meblağ tutuyor. ABD'de uzay uçuşlarına karşı olan kitle muhtemelen fazla kalabalık değil, fakat yine de, paranın havaya savrulduğu gibi genel bir hoşnutsuzluk gözleniyor. Sözkonusu miktarlar astronomik rakamlara ulaşıyor. Mart 1990'da NASA, Mars misyonunun otuz yılda 541 milyar dolar tutacağını hesaplamıştı. Kongre'nin bir yıllık bütçeyi oylaması ve izleyen yılları reddetmesi muhtemeldi. Fakat aradan geçen zaman zarfında NASA bir engelle karşılaşmadı. Özellikle 1984'de Antarktika'da bulunan ve Mars'tan geldiği sanılan meteoritler üzerinde 1996 yılında yapılan elektron mikroskobu çalışmaları sırasında fosilleşmiş bakteri kalıntılarına benzeyen yapılara rastlanmasından sonra, Mars misyonları için ek ödenek çıkartılması teklifi Kongre'den ve yönetimden hemen destek gördü. Getirilen tenkidlere karşı her ne kadar NASA, Mars projesinin maliyetinin fert başına düşen ortalama millî gelirden sadece birkaç sent götürdüğünü söyleyerek kendisini savunsa da, bu hesap mantığı doğru gözükmüyor. Çünkü gelir düzeyi ortalamanın çok altında olan, hatta hiçbir geliri bulunmayan on milyonlarca işsiz ve evsiz Amerikan vatandaşının problemlerine kalıcı çözümler getirme açısından uzay projeleri için ayrılan milyarlarca dolar önem arzediyor. İnsanlı uçuşlara muhalefet ne sadece daha iyi bir ev sahibi olmak isteyenlerden, ne de politikacılardan geliyor; uzaya insan gönderilmesini bilimsel bakımdan haklı kılacak pek az argüman olduğunu düşünen bilim camiası da giderek karşı çıkıyor. Buna karşılık Mars misyonları dünyadaki bazı temel araştırmalara ayrılan fonların azaltılmasına yol açıyor. Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından 1986'da Strasbourg'da düzenlenen, Avrupalı altı astronotun katıldığı insanlı uçuşlar konusundaki bir sempozyum öncesinde, Fransız Bilim Akademisi'nin uzay araştırma komisyonu, lafı gevelemeden sarfettiği bir rapor yayımladı. Komisyon şunları söılüyordu : Avrupa ülkelerinin tasarladığı insanlı uçuşların temel gerekçesi, tamamen Avrupa'ya ait araçlarla uzaya insan gönderebilecek güce sahip olduğunu göstermektir... Bazı gözlemler uzayda gerçekleştirilen deneylere bağlı olmasına rağmen, raporda, çoğu zaman bu gözlemlerin dünyada laboratuvar şartlarında veya otomatize bilgi düzenleyicileri kullanılarak mükemmelen yapılabileceği belirtiliyordu. Ayrıca uydular, oldukça elverişsiz bir ortamda yörüngede hareketi yaptıklarından, bunların korunmasıyla ilgili olarak insanların ne yapabileceği de yeniden sorgulanmaktadır. Bu bilgilerden sonra ortaya iç açıcı bir durum çıkmıyor. Gerçekte, astronomik miktarlara varan ve devlet bütçelerini zorlayan paraları insanların daha temel meselelerini gidermek veya bu sorunlarla ilgili uzun vadeli araştırmalarda değerlendirmek yerine kuru bir iddianın ispatlanması adına harcamak, bilimin ne ölçüde politize edilebileceğini gösteren çarpıcı örnekler olarak karşımızda duruyor. Kaynaklar; - Gimpel J., (1992) - La fin de l'avenir. Seuil, Paris. - Weed, W.S., 2001 - Can we go to Mars without going crazı? Discover, Maı. - Henarejos, P., 1996 - L'homme doit-il abandonner l'espace? Science & Vie, Août. - Lucid, S.W., 1998 - Six months on Mir. Scientific American, Maı. - Wassersug, R.J., 1999 - Life without gravitı. Nature, vol 401, October. - Clarke, A., 2001 - Beıond gravitı. National Geographic, Januarı. - Long, M.E., 2001 - Surviving in space. National Geographic, Januarı. |
Uzay Araçları Gezegenlere ve Ay'a İnmek İçin Yapılan Uzay Araçları Bazı uzay araçları gezegenin yanından geçmek ya da çevresinde bir yörüngeye oturmak için değil, gezegene ya da Ay'a inmek için yapılmıştır. İlk araçlardan bazılarına, gezegen yüzeyine çarpmadan önce yavaşlamadıklarından ya da yavaşlamaları yeterli olmadığından, "sert inişli araçlar"denirdi. Bunlardan Ranger'lar, hiç frenleme girişiminde bulunmadan resim çekerek Ay'a yaklaşıp, yüzeye çarpmışlardı. Luna 9 ve Luna 13 gibi araçlarsa, Ay yüzeyine iyice yaklaşıncaya kadar ters roketlerini ateşleyip, yüzeyin hemen üstünde roketleri durdurarak, aracı düşmeye bırakma yoluyla bir tür kaba iniş yaptılar. Top biçimindeki bir kapsülün içinde bulunan değerli aygıtlar, yere çarpmadan hemen önce kapsülden fırlatılarak, hem kırılmaları önlenmiş, hem de aracın biraz ötesinde yüzeye yerleşmeleri sağlanmıştı. 1966-1967 yıllarında Ay'a inen beş Surveyor aracında, daha ileri bir yöntemden yararlanıldı. Bu araçlarda, ana ters roket aracı yavaşlatırken, verniye roketleri aracın konumunu denetliyordu. Ana roket daha sonra atılıyor ve verniye roketleri aracın yumuşak iniş yapmasını sağlıyordu. Bu yöntemde en önemli parçaları, radarlı bir Altımetre'ye bağlı olan otomatik denetim aygıtı ile Doppler ilkesine göre çalışan ve aracın yüzeyden yüksekliğini, hızını belirleyen hız algılayıcısı oluşturuyordu (bu işlemin yerden yönetilmesi, radyo sinyallerinin Ay'dan. Dünya'ya gelip geri dönmesi için gereken iki buçuk saniyelik gecikme yüzünden güçtü). Daha sonraki araçlara (Luna 16 gibi) Ay yüzeyinden örnek toplamaya yarayan sondalar takıldı. Örnekler alındıktan sonra aracın üst parçası, alttaki parçayı rampa gibi kullanarak havalanıp, Dünya'ya dönüyordu. Bir başka yenilik de, insansız ay otomobili Lunokhod'dur. Yumuşak iniş yapan araçlarla taşınan bu otomobiller, Ay yüzeyinde, Dünya'dan yönetilerek hareket eder. Lunokhod'lar, Ay toprağının çözümlenmesi için X ışını tayfölçeri, Dünya'ya aracın nereye gittiğini gösteren ve ayrıntılı resimler gönderen X ışınlı teleskoplar ve televizyon kameralarıyla donatılmıştır. Ay'da atmosfer bulunmamasına karşılık, Merih'te ince, Venüs'te ise kalın bir atmosfer tabakası vardır. Bu atmosferlerden yararlanarak, aracı inişte yavaşlatmak ve böylece daha az yakıt tüketmek olasıdır. Sözgelimi, 1976 yılında Merih'e inen Viking adlı araç, roketle yavaşladıktan sonra, paraşütle alçalmakta. daha sonra gene roketler yardımıyla yere inmektedir. Son aşamada kullanılan roketlerin tepki ağızlarına, gezegen yüzeyinin aşındırılmaması için, çok sayıda delik açılmıştır. Aracın temel görevi, indiği bölgede yaşam izleri aramak olduğundan, bu önlem büyük önem taşır. Venüs çevresinin yoğun bir atmosferle kaplı olması, ortaya önemli sorunlar çıkarır. Venüs yüzeyinde atmosfer basıncı, Dünya'dakinin 90 katı kadardır. Ayrıca, sıcaklık yaklaşık 475°C'tır ve çok güçlü atmosfer hareketleri vardır. Gönderilen araçlar yüzeye ulaşamadıklarından, her araç bir öncekinden daha yüksek basınca dayanacak biçimde yapılmış, en sonunda Venera 7, paraşütle çok sert bir iniş yapıp, 23 dakika süreyle çok zayıf sinyaller göndermeyi başarmıştır. Venera'nın inişinde roketle frenleme yapılmadığından, araç, bir sıcak gaz akımına kapılarak çarpmıştır. Kaynak:Bilim, Teknoloji ve İcatlar Ansiklopedisi(7.Cilt/Sayfa:2249-2251) |
İnsansız Uzay Araçları İnsansız Uzay Araçları Hangi Görevler için Yapıldı? Uzay araçları, Ay'a ya da gezegenlere yapılan uzun yolculuklarda insanlara düşen görevleri yerine getirdiklerinden, en karmaşık robotlardan sayılabilirler. Dünya çevresinde bulunan bir uydu'nun başlıca görevi bazı ölçümler yapıp fotoğraflar çekerek, bunları Dünya'ya göndermektir. Ayrıca uzay aracının,dünya'dan çok uzaklarda duyarlı manevralar yapabilmesi gerekir. Ay'a, Merih'e, Venüs'e, Merkür'e, Jüpiter'e ve Satürn'e uzay araçları gönderilmiş, bunlar, söz konusu yerlerdeki koşulları incelemek için Güneş çevresinde yörüngeler çizmişlerdir. Yapımı: Uzay araçları, gidecekleri yere ve yerine getirecekleri görevlere göre yapılırlar. Bütün uzay araçları ile uydularda, yalın bir taşıyıcı yapı bulunur. Deneyler ve yolculuk için gerekli sistemler, bu yapının çevresine yerleştirilir. Aynı sınıftan bütün uzay araçlarının, sözgelimi Merkür, Venüs ve Merih'e gönderilen Mariner'lerin temel özellikleri birbirine benzer.Güneş yakınında enerji, sorun olmaktan çıkar. Güneş pilleri, birkaç yıl yeterli olacak miktarda elektrik üretebilirler. Buna karşılık, Merih'e ve daha uzağa gidecek olan araçların alabildiği güneş enerjisi çok düşüktür. Jüpiter ile Satürn'e yollanmak için hazırlanan Pioneer tipi araçlarda, güneş pilleri kullanılmamıştır. Bunun nedeni, güneş enerjisinin Satürn çevresinde, Dünya çevresindekinin yaklaşık yüzde biri kadar olmasıdır. Bu yüzden Pioneer'ler, plütonyum -238 izotop'unun radyoaktif bozunmasıyla ısı üreten, termonükleer jeneratörlerle donatılmıştır. Söz konusu jeneratörler, 130 watt güç sağlarlar. Ancak bu güç zamanla azalır. Bilimsel aygıtları bu jeneratörlerden gelen ışınımdan koruma amacıyla, güç birimleri, aygıtların bulun-"duğu yerden dışarı doğru uzanan çubukların ucuna yerleştirilir. Uzay araçlarında, bilgi toplayan belirli aygıtların, sözgelimi magnetometre'lerin, başka aygıtlardan etkilenmemesi için, bu türden taşıyıcı çubuklar kullanılır. Uzay araçlarının bir başka belirgin özelliği de telemetri antenleridir. Vericilerin gücü genellikle çok düşük (birkaç watt kadar) olduğundan, vericiden en yüksek verimi sağlamak için, sinyallerin Dünya'ya dar bir demet halinde gönderilmesini sağlayan çukur ayna biçimli yansıtıcılar kullanılır. Pioneer 10 ve ll'de 2,7 metre çapındaki yansıtıcılar, bütün aracı kaplar. Asıl sinyal demetinin tam olarak Dünya'ya yönelmediği durumlarda sinyalleri göndermeye yarayan, düşük verimli bir «çubuk Aracın, antenlerini ve öteki aygıtlarını belirli bir doğrultuya yöneltebilmesi için, dengelenmesi gerekir. Bu amaçla uzay araçlarında, dönü dengelemesinden ve üç eksenli dengelemeden yararlanılır. Dönü dengelemesinde araç, uzaya gönderilmeden hemen Önce rampada döndürülmeye başlanır. Böylece uzayda da cayroskop gibi aynı doğrultuda dönmeyi sürdürür. Ancak, hızlı resimlerin çekilmesini ve farklı doğrultularda birkaç deneyin yapılmasını gerektiren durumlarda, bu yöntem elverişli değildir. Bu yüzden, uzay araçlarının çoğunda, üç eksenli dengeleme yöntemi gerekir. Uzayda bulunan bir araç, roketi ateşleninceye kadar, Güneş'in çevresinde kepler yasalarına uygun biçimde bir elips çizer. Yörüngeyi değiştiren roket durunca, araç yeni yörüngesinde hareketi sürdürür. Aracın yörüngesi bilindiği zaman, rota düzeltme manevraları duyarlı biçimde denetlenir ve dikkatli hesaplarla, tüm yolculuk boyunca yalnızca bir tek düzeltme işlemi yeterli olur. Kaynak:Bilim, Teknoloji ve İcatlar Ansiklopedisi(7.Cilt/Sayfa:2247-2249) |
Starfighter F-104 Hurda Uçaklar Uydu Fırlatmada Kullanılacak Türk Hava Kuvvetleri’nin de envanterinde olup yıllar önce hizmetten kalkan F-104 uçakları özel bir ABD firması tarafından küçük uyduların fırlatmasında kullanılmak üzere yeniden göklere çıkacak. “Starfighter” olarak bilinen F-104 uçakları, jet uçakları arasında yüksek hız ve yüksek ivmeleri ile ünlenmişti. Mach 2,2 hızı, 100 bin ft (30.000 m) yüksekliğe çıkabilmesi ve daha önemlisi 7g ivme sağlayabilmesi bu uçaklara insanlı roket ünvanı verilmesine yol açmıştı. 7g ivme bir insanın kendi ağırlığının 7 katı ağırlık hissetmesidir ve sağlıklı bir insanın bile eğitimden geçmemişse dayanamayacağı bir ivmedir. F-104 uçakları bir müddet NASA’da astronot eğitimi için de kullanılmıştır. Eski bir F-104 pilotu ve birkaç F-104 sahibi olan Rick Svetkoff ABD’deki Kennedy Uzay Merkezinde hangar kiralayarak uçaklarını bu kez araştırma ve ticari amaçlarla kullanım için hazırlamakta. Kendisi halen F-104’lerde uçmaya devam eden Svetkoff 2007’de bu amaçla ilk hazırlık uçuşlarına başlamış. Planları arasında üstü atmosfer araştırmaları, roket parçaları için denemeler, ve uzaya küçük uydu fırlatma yanında, parayla stratosfere yolcu taşımak da var. Svetkoff yeni nesil girişimcilerden biri olarak, havacılık ve uzay alanında yerleşik kurum ve kişilerce düşünülmeyen bir fikir sahibi. Kalıpları kırıp bu alanı daha geniş çevreler açmalıyız diyor. Bu uçaklar yerden 23000 ft (7000 m) yüksekliğe birçok roketten daha çabuk ulaşabiliyor diyen Svetkoff bu özelliğin birçok araştırmacı ve macera meraklısı için çok çekici olduğunu söylüyor. İşletmede oldukları dört yıldır firma, gösteri uçuşları yanında, mikrogravite deneyleri, bir uydu kamerası dahil, çeşitli uydu altsistemleri ve cihazları için dayanıklılık uçuşları yapmış. Planlanan yeni araştırma görevleri arasında insan tepkileri, uydu parçaları, uzay trafiği, ve küçük uyduların alçak yörüngelere fırlatılması var. Herhangi bir uydunun fırlatılması hep uzun hazırlıklar gerektirmiştir. Büyük roketlerin ve yakıtlarının üretimi ve fırlatmaya hazırlanması aylar alır. Eğer F-104 uçaklarla fırlatma yapılabilirse kısa sürede, örneğin bir gün içinde, küçük bir uydu yörüngeye konabilecektir. Bu amaçla füze geliştirilmiştir bile. Uzunluğu 6 metreye yakın ve ağırlığı 400 kg kadar olan bu füzenin bir nanouyduyu alçak Dünya yörüngesine sokabileceği hesaplanmıştır. Nanouyduların ağırlıkları 10 kg ve altındadır. Füzeyi fırlatabilmek için uçağın 60.000 ft (18.000 m) yükseklikte uçması gerekecektir. Bu yükseklik birçok yolcu uçağının çıktığı yüksekliğin 2 katıdır. Yüksek performanslı jet uçaklarıyla çalışan bu ilk özel firma, NASA ile ve ABD Havacılık Dairesi FAA ile yakın ilişkiler içinde ve onların kontrolu altında çalışmalarını sürdürmektedir. Svetkoff bu çalışmalarıyla NASA tarih yazarken bizim de para kazanmamız gerekiyor diye konuşmakta. Kaynak : Spaceref (13 Temmuz 2011) |
WISE Küçük Nesneler Taramasını Bitirdi NASA’nın WISE aracına ait NEOWISE görevi olan güneş sistemindeki küçük nesneler, asteroidler ve kuyrukluyıldız taraması tamamlandıGörev önceden bilinmeyen 20 kuyrukluyıldız, Mars-Jüpiter arasında 33 000’den fazla asteroid ve 134 Dünya’ya yakın nesnelerin (NEOs) keşfi ile tamamlandı. NEOs gurubu içine Güneş çevresinde dolanıp Dünya’nın 45 milyon km kadar yakınına gelebilen asteroidler ve kuyrukluyıldızlar girer. NEOWISE, Aralık 2009’da başlayan Geniş Alan Kızılötesi Taraması’na (Wide-field Infrared Survey Explorer, kısaca WISE) ait bir görevdir. Araçla bugüne kadar içinde Dünya’ya yakın asteroid ve kuyrukluyıldızlardan uzak gökadalara kadar 2.7 milyon görüntü elde edildi. NASA’nın NEO Gözlem Programı’ndan Lindley Johnson: “NEOWISE yardımıyla bir yıl içinde NEOS ve güneş sistemindeki diğer küçük cisimler kataloğumuzdaki veri sayısı arttı” diyor. Şimdi NEOWISE ana asteroid kuşağını tam olarak taradığı için WISE uyku moduna geçti. Gelecekte tekrar çalıştırılabilecek olan araç Dünya çevresindeki yörüngesinde beklemeye alındı. Yeni asteroidler ve kuyrukluyıldızların keşfine ek olarak NEOWISE önceden tesbit edilmiş ana kuşak nesnelerinin varlığını da onaylamış oldu. Sadece bir yıl içinde yaklaşık 500 000 bilinen nesneden 153 000’ninin kayalık bir yapıda olduğunu gözledi. Bunlardan 33 000’i NEOWISE ile keşfedildi. NEOWISE 2000’i asteroid olmak üzere Jüpiter yörüngesinde dolanan 100’lerce NEOs ve 100 dolayında kuyrukluyıldız olduğunu da keşfetti. Bu gözlemler nesnelerin boyutları ve yüzey yapılarının belirlenmesi için kullanılacak. Görünür ışık bir nesnenin ne kadar güneş ışığını yansıttığını, kızılötesi ise doğrudan nesnenin boyutları hakkında bilgi verir. Bu iki görsel gözlem birleştirilerek nesnelerin özellikleri ortaya çıkarılabilir. Tüm göğün taraması WISE’nin Dünya yörüngesinde dönerken asteroidlerin Güneş çevresinde dönmesi nedeniyle uzun sürmüştür. Araç birkaç tur yaptıktan sonra ancak tüm nesnelerin içinde olduğu veriye ulaşılabiliyor. Tüm WISE verileri ile NEOWISE verileri birleştirildiğinde ayrıca sönük yıldızların yani kahverengi cücelerin keşfi de gerçekleşecek. Bu gözlemler bize en yakın yıldız olan Proxima Centauri’den daha yakında olabilecek kahverengi cüceleri de ortaya çıkarabilir. Aynı şekilde bu gözlemler dış güneş sistemimizde gizlenen bir gaz devini de keşfedebilir. Kaynak:NASA-WISE(Çeviri:Astronomi Diyarı) |
Uzay Senaryoları Tarihte Uzay Senaryoları Thomas Dick adındaki İskoç bir papaz, Evren'in haddinden fazla iskân edildiğini öne sürecek kadar ileri gitmişti. Bu din adamı popüler bir kitabında, Evren'de yaklaşık 2,5 milyar gezegende, canlıların yaşadığını öne sürmüştü. Bundan çok kısa bir süre sonra 1875 yılında, "New York Sun" adlı saygın bir gazetede, tüm zamanların "en büyük keşfinden" bahsediliyordu. Yeni geliştirilmiş teleskoplarla, astronomlar sözde ayda yaşayan olağanüstü canlıları görmüşlerdi. Ayda yaşayan canlılar, Gazete'nin tarifine göre, 1,20 m büyüklüğünde, kızıl saçlı ve kanatlıydılar. Tabii çok geçmeden bunun sadece hayali bir haber olduğu anlaşılmıştı. Fakat insanların, Evren'de başka canlıların yaşadıklarına inanmaya her an hazır oldukları, daha sonraki yıllardaki, hayali Mars insanlarıyla iyice ortaya çıkmıştı. İtalyan astronom Giovanni Schiaparelli'nin komşu gezegenlerde gördüğü geometrik yapıları, yapay kanallar olarak açıklamasından sonra, Mars Haritası büyük bir sansasyon oluşturmuş ve Mars insanlarının varlığına inananlar birdenbire çoğalıvermişti. Yazar H. G. Wells'in 1897 yılında yayımlanan bilim kurgu romanı, Marslıların Dünya'ya büyük bir saldırı düzenleyerek, Dünyalıları köleleştirmesini konu almaktaydı. Bu senaryo insanları öylesine derinden etkilemişti ki, 1938 yılında Orson Welles'in benzer konulu bir piyesi, New York Radyosu'nda yayınlandığında, binlerce insan şehri terketmişti. Daha 50'li yılların ortasında UFO hikâyelerinin babası olarak bilinen Pole George Adamski, Venüs'e yaptığı uzay gezisini anlatarak binlerce yandaş toplamıştı. Venüslüler, sözde 1000 yıl yaşayabiliyorlardı ve gezegenlerinde her şey otomatikleştiği için, günde yalnızca iki saat çalışmaları yeterliydi. Aynı tarihlerde ölçüm aygıtlarıyla çalışmaya başlayan astronomlar, Mars ve Venüs gibi komşu gezegenlerde, primitif bitkilerin veya mikroorganizmaların yaşadıklarına dair kanıtlar bulmuşlardı. Ve Gerçekler Ne var ki altmışlı ve yetmişli yıllarda kanıtların doğru olmadığı ortaya çıktı. Daha gelişkin gözlem sondalarıyla yapılan incelemeler sonucunda, Mars'ın adeta steril bir buz kütlesi, Venüs'ün ise madeni ergitebilecek sıcaklıkta olduğu anlaşıldı. Daha üç yıl önce NASA araştırmacılarının bir basın toplantısında yaptıkları bir açıklamaya göre, Dünya'mızın dışında yaşamın izlerine rastlanmıştı. Kanıt olarak bir zamanlar Mars'tan koparak Evren'de yuvarlanan ve bundan 13.000 yıl önce Antarktik Bölgesi'ne düşen bir göktaşını göstermişlerdi. Patates büyüklüğündeki bu taşın içinde, bilim adamları, bakterilerin fosilleşmiş kalıntılarını bulmuşlardı. Bir süre önce ise, NASA araştırmacıları 1911 yılında Mısır'da bulunan bir Mars taşında da, mikroorganizmalara ait izlerin bulunduğunu açıkladılar. Fakat olaya şüpheli yaklaşan jeologlar, mikroorganizmaların Dünya'ya ait olabileceğini savundular. Belki de Mars ve Venüs gibi komşu gezegenlerde, primitif bitkilerin yaşadığı düşüncesi hatalıydı. Ancak, Güneş Sistemi'nde yaşam belirtileri olmadığını söylemek için henüz erken. Kaynak:GençBilim |
LAT Gözlemi (Large Area Telescope) Evrende 600 Yeni Gizem NASA’nin Fermi ekibi, 2 hafta kadar önce LAT (Large Area Telescope) teleskobu ile yapılan tarama sonucunda evrendeki gama ışını kaynakları ikinci kataloğunu açıkladı.Katalogda yer alan 1873 gama ışın kaynağının 600 kadarının ne olduğu şimdilik tam bir bilinmezlik oluşturuyor. Bunun nedeni bu ışınların geldiği yerlerde görünür veya bilinir bir gök cisminin bulunmaması. Gama ışınları evrende görülen çok yüksek şiddette enerji kaynaklarını haber verir. Karadelikler veya patlamakta olan süper kütleli yıldızlar gibi büyük enerji kaynaklarından gelen süper enerjili elektromanyetik dalgalardır. Gama ışınlarını algılayabilmek için özel düzenekli teleskoplar gerekir. Bunların da çözünürlükleri optik teleskoplar kadar olamamaktadır. Katalogdaki yeni kaynakların yaklaşık üçte ikisinin, pulsar veya balazar gibi bilinen gök cisimlerinden geldiği kuvvetle tahmin edilmektedir. Diğer üçte birinin ise hangi gök cismi ile ilgili oldukları şu anda tam bir gizem perdesi arkasında kalıyor. Bir spekülasyon bunların karanlık maddeden geldiği yolunda. Karanlık madde, adından da belli olacağı üzere, görünmüyor, ışık saçmıyor, ışık yansıtmıyor, ama kendisini çekim kuvveti ile gösteriyor. Buna karşılık evrendeki çekim kütlesinin % 85’ini oluşturuyor. Fakat belki de karanlık madde kendisini gama ışınları olarak gösteriyor olabilir. Bazı astronomlar iki karanlık madde ve antimadde parçacığının çarpışması ile birbirlerini yok ederken yoğun gama ışınları yayacağını öne sürmektedir. Eğer bu doğruysa Fermi ekibi belki de ilk kez karanlık maddeyi dolaylı da olsa “görebilen” ekip olmuştur. Gizemli gama ışığı kaynakları için başka bir muhtemel açıklama çarpışan gökadalar olabilir. Böyle bir çarpışmada ortaya çıkabilecek süper şok dalgalarının hızlandıracağı parçacıklar, gama ışınları üretebilir. Ya da gökada merkezlerindeki süper karadeliklerle ilgili bilinen veya henüz bilinmeyen bir doğal olay durumu açıklayabilir. Fermi ekibi gizemli gama kaynaklarını izlemeyi sürdürecek. Şu ana kadar toplanan verilerin kesin sonuçlara ulaşmak için yetersiz olduğu düşünülmektedir. Fermi her 3 saatte bir gökyüzünü taramakta ve yeni verileri gama ışınları veritabanına eklemektedir. Eninde sonunda acaba bu kaynakları bilinen olaylarla mı? açıklayacağız, yoksa karanlık maddeyi bulduk mu? diyeceğiz. Bu sorunun yanıtı belki de çok uzakta değildir. Kaynak: NASA/Science (04 Kasım 2011) |
Uzay Çalışmaları Uzay Çalışmalarında Temel İlkeler Uzay çalışmaları uzay araçlarıyla yer atmosferinin dışından yapıldığı için uygulamada bir dizi zorluklar vardır. Bu zorluklar belli ilkeler uygulanarak aşılır. Öncelikle uzay aracını Yer atmosferinin dışına belli bir yüksekliğe kadar çıkarmak gerekir. Bunun için kademeli roketler kullanılır. Kalkışta roketin uzay aracına vereceği ivmenin, 9.8 m/sn2 olan yer çekimi ivmesinden çok daha büyük olması gerekir. Kademeli roketler kullanıldıkça boşalan tanklar atılır ve araç hafifler. Diğer taraftan araç yükseldikçe yer çekimi etkisi de azaldığından ivmelenme kolaylaşır. Aracın atmosfer dışında Yer çevresinde dolanacağı yörüngesine oturabilmesi için en az 8 km/s hıza ulaşması, Yeri terkedip gezegenler arası ortama çıkabilmesi için bu hızın en az 10 km/s olması gerekir. İvmelenmenin üst sınırını uzay aracının gövdesine ve içindeki âletlere zarar vermeden dayanabileceği hız sınırı belirler. Ayrıca insanlı uçuşlarda, insanın, araç içindeki konumuna göre katlanabileceği ivmenin yüzeyde yer çekimi ivmesinin 8-10 katından fazla olmaması gerektiği anlaşılmıştır. Uzayda sadece kütle çekimi etkisinde bulunan bir uzay aracının hareketi 17. yüzyıldan beri bilinen Kepler ve Newton yasaları ile bellidir. Bir uzay aracını Yer yörüngesine oturtmak için gerekli minimum hız, bu yasalara göre V2 (dairesel) = (g.R) dir. Burada R Yer yarıçapı, g ise yüzey çekim ivmesidir. Yüzeye yatay fırlatış 7.9 km/sn lik hız ister (Ay'da 1.68 km/sn). Ancak dağlar, atmosfer, vb. nedenlerle yatay dairesel fırlatış pratik değildir. Dolayısıyla uzay aracı önce yerden belli bir yüksekliğe çıkartılmalıdır. O zaman dairesel yörünge hızı;V2dairesel = \F(g.R2,r) olur, burada r = R + (uydunun yerden yüksekliği) dir. Bu minimum hıza ek hızlar dairesel yörüngeyi eliptik yörüngeye çevirir. Ek hız arttıkça yörüngenin enöte noktası uzaklaşır, sonunda yörünge parabol olur, yani uydu Yer'den kaçar. Bu kaçma hızı için, V2kaçma = 2.V2dairesel. Eğer V>Vkaçma olursa yörünge hiperbol olur. Yer'e dik olarak fırlatılan uydu istenilen yükseklikte yörünge hızına yaklaştığında hareketi Yer yüzeyine paralel olacak şekilde yavaş yavaş eğilir. Bu aşamada merkezkaç kuvveti yer çekimi kuvvetine eşitlenmiş olur ve böylece araç Yer çevresinde dolanmaya başlar, 200 km yükseklikte yörünge hızı 8 km/sn komşuluğundadır. Bu yükseklikte hava yoğunluğu çok düşük olduğu için, aerodinamik yavaşlatma (sürtünme) çok küçüktür ve uydu uzun süre yörüngede kalabilir. Araç yörüngeye oturtulurken Yer'in dönme hızından da yararlanılmak istenirse, aracın hareket yönü doğu olarak seçilir. Bu durumda tıpkı hızla giden bir trenden gidiş yönünde atılan bir cismin hızının, trenin hızı ile atış hızının toplamına eşit olduğu gibi; aracın yörünge hızı da yerin dönme hızı (ekvatorda 0.46 km/sn) ile roket itmesinin verdiği hızın toplamına eşit olur. Böylece Yer'in dönme hızından yararlanarak daha az enerji harcanmış olur. Bu nedenle yapay uydu fırlatmaları hangi yükseklikten olursa olsun doğuya doğru yapılır. Uydunun Dünya çevresindeki yörünge dönemi 200 km yükseklikte 90 dakikadır. Yer'den yükseklik arttıkça yörünge hızı azalır, dönem artar. Örneğin; 1730 km de yörünge hızı 7.0 km /sn ve dönem 2 saattir. 35900 km de ise hız 3.1 km /sn ve dönem 24 saattir. Bu süre yerin dönme süresine eşit olduğu için, yörüngesi ekvatora paralel olan böyle bir uydu Yer'den "sabit" duruyormuş gibi gözükür. Böyle "eş dönemli" uyduların iletişimde ve meteorolojide özel değeri vardır. Yer'in doğal uydusu Ay ise Yer'den 386000 km uzakta aşağı yukarı 1.0 km/sn hızla dolanır ve dönemi yaklaşık 28 gündür. Tüm bu söylenenler dairesel yörüngeler için doğrudur. En beri noktasında hızı azaltarak ya da en ötede hızı artırarak eliptik yörüngeler dairesel yapılabilir. Eğer uydu, kuzey ya da güney doğrultusunda fırlatılırsa, kutupsal yörünge elde edilir. Bu durumda Yer, ekseni çevresinde döndükçe uydu da atmosfer dışında meridyen çemberleri çizmiş olur. Ay'a ya da diğer gezegenlere araç göndermek için iyi bir zamanlama, iyi bir yönlendirme ve iyi bir hız denetimi gerekir. Çünkü Güneş sisteminin diğer üyeleri sürekli hareket hâlindedir ve uzayda bir noktaya etkiyen toplam çekim kuvveti sürekli değişmektedir. Uçuş yolunu, yerinde ve zamanında düzeltmek için roket gücü kullanılır. Örneğin; Venüs çevresine bir yapay uydu yerleştirmek için, uydunun hızı Venüs'ün Güneş çevresindeki hızına eşit hıza ulaşmalıdır. Eğer yalnız yakınından geçecekse tam eşitlik gerekmez. En az enerji gerektiren uçuş yoluna, "geçiş yörüngesi" denir ve gezegenlerin değişen konumları göz önüne alınarak hesaplanır. Uzay araçları görevlerine göre, yörüngede birkaç saat ya da yıllarca kalabilirler. Uzay ortamında görevlerin yürütülebilmesi için öncelikle güç kaynağına gereksinme vardır. Bu güç pillerden, Güneş ya da atom enerjisinden sağlanabilir. Yer'deki izleme istasyonları ile uydu arasındaki iletişim radyo ve TV ile yapılır. Uydunun alıcı ve verici antenleri ile izleyici antenler biribirini tam görmelidir. Uydular sürekli bağlantıda olmayabilirler. Bir uydu, uzayda kendi üç ekseninden biri ya da hepsi çevresinde dönebilir. Dönmeyi dengelemek için çeşitli yöntemler kullanılır ve aracın her zaman aynı yönde durması, jiroskoplarla sağlanır. Yöneltme ise, araçtaki alıcı aygıtları; Güneş, gezegen ya da bir yıldız gibi gözlenecek cisme tam olarak doğrultmak için gereklidir. Ayrıca Yer'e bilgi gönderirken, verici Yer'e doğru çevrilmelidir. Uzay aracı; aşırı sıcak, soğuk, X-ışınları, mikrometeorlar, vb. etkilerden korunmalıdır. Aracın iç kısmı, elektrikli aygıtların çıkardığı ısı ya da Güneş ısısı nedeniyle çok ısınabilir. Güneş ısısını eşit dağıtmak için uydu döndürülebilir ya da yansıtıcılar kullanılabilir. İnsanlı uzay araçlarında Yer'deki koşullara yakın bir ortam sağlanması gerekir. Bunun için astronotlar çok özel elbiseler kullanma durumundadırlar. Araçtaki roketlerin ne zaman ateşleneceği, yörüngenin ne zaman değiştirileceği, uzaktan kumanda ile Yer istasyonundan yürütülür.Bunun için araçta güdüm donanımı bulunmalıdır. Ay'a, gezegenlere gidişlerde ve yumuşak inişlerde güdüm donanımı oldukça önemlidir. Uydunun denetimi ve yönetimi ile ilgili hesaplar uydudan alınan verilere dayanarak, izleme istasyonunda yapıldığı gibi uydulara gittikçe daha karmaşık özel amaçlı bilgiler konmaktadır. İnsanlı ya da insansız uzay araçlarının geri dönmesinde, frenleme roketleri kullanılır. Saatte birkaç yüz km lik hız azalması aracın yere doğru inmesini sağlar. Yer atmosferinin aerodinamik frenleme etkisinden de yararlanılır. Böylece araç gittikçe artan bir eğimle yere doğru yönelir. Ancak hava molekülleri ile sürtünmeden ileri gelen çabuk şiddetli ısınma, eğer gerekli önlem alınmazsa, aracın akkorlaşıp yanmasına neden olur. Özel olarak hazırlanmış plâstik koruyucu madde erir, buharlaşır ve böylece dış gövdenin ısısını alır. Bu koruyucu altındaki yalıtkan tabaka ise aracın içini katlanılabilir ısı düzeyinde tutar. Başarılı dönüş için atmosfere giriş açısı çok önemlidir. Yerin ufkuna göre bu açı 5 ile 7 derece arasında tutulur. Atmosfere giriş hızlı olduğundan (Apollo Komuta Modülünün hızı yaklaşık 40000 km/saat idi.), açı çok düşük ise araç atmosferden sekip uzaya gider; açı çok fazla ise yani iniş dik ise, ısı koruyucu tabakası yüksek ısıya, astronotlar ve araç da yüksek g ye (ivmeye ) dayanamaz. ABD araçları paraşütle denize iner, helikopter ve gemilerle kurtarılır. Bazen küçük uzay araçları uçakla havada yakalanarak kurtarılır. Sovyet astronotları (kozmonot) paraşütle karaya inmektedir. Ay gibi atmosfersiz cisimlere, hava frenlemesi olmadığından, yumuşak inişler roketlerle yapılır. Yüzeye yakınlık radarla belirlenir. Venüs ve Mars gibi atmosferli cisimlere geçmişte yumuşak inişler yapıldı, hava frenlemesinden (ve paraşütten) yararlanıldı. Mars atmosferi ince olduğundan atmosferik frenleme yetersiz kalmaktadır. Venüs atmosferi kalın ve yüzeyi çok sıcak olduğundan, bu ısıya dayanıklı malzeme kullanmak gerekmektedir. Kaynak:Astronomi ve Uzay Bilimleri(Astronomi Ders Kitabı Notları) |
Kuasarsaki Su Buharı Uzayda Büyük Keşif İki astronomi ekibi, Evren'in bugüne kadar keşfedilmiş en büyük su kütlesini ortaya çıkardı. Dünyadan 12 milyar ışık yılı uzakta olan su kütlesi, okyanusların 140 trilyon katı büyüklüğünde. Dünyadan 12 milyar ışık yılı mesafedeki bu su kütlesi, dünya okyanuslarının içerdiği toplam su kütlesinin 140 trilyon katı büyüklüğe sahip. Buhar halindeki su kütlesi, kuasar olarak adlandırılan ve ortasında, çevresindeki maddeyi yutan büyük bir karadelik bulunan gök cismini sarıyor. NASA'nın Kaliforniya'daki laboratuvarından Matt Bradford, kuasar çevresindeki ortamın oldukça özgün bir yapıya sahip olduğunu belirterek, bu yapının "devasa büyüklükte su ortaya çıkardığını" belirtti. Keşfi yapan ekiplerden birinin başkanı olan Bradford, "yeni keşif bir kez daha gösterdi ki su, evrende oldukça yaygın ve hatta evrenin en erken zamanlarından beri var" dedi.Bu ekibin bulguları, Astrophysical Journal Letters'da yayımlandı. Kuasarlar, çevresini bir disk şeklinde saran gaz ve toz kümesini emen devasa bir karadeliğe sahip gök cisimleri. Kuasarın karadeliği, bu tüketiminin sonucunda diskin ortasından her iki yöne doğru müthiş bir enerji fışkırtıyor. Su kütlesinin bulunduğu bu kuasarın karadeliği Güneş'ten 20 milyar kat daha yoğun ve Güneş'ten "Bin trilyon kat" enerjiye sahip. Bu kadar uzakta ve evrenin erken dönemlerinde var olan su kütlesi ilk kez keşfediliyor. Güneş Sistemi'nin dahil olduğu Samanyolu Galaksisi'nde de su buharı bulunuyor ancak galaksimizdeki su kütlesinin çoğu buz halde bulunuyor. Samanyolu'ndaki su kütlesi, bu kuasarda bulunandan 4000 kat daha az. Bunun nedeni de suyun Samanyolu'nda daha çok buz formunda olması. Kuasardaki su buharı, gök cisminin karadelik etrafında dönen gaz kütlesinin içerisine dağılmış durumda. Bu gaz bölge, yüzlerce ışık yılı genişliğinde (1 ışık yılı, yaklaşık 6 trilyon mil). Kuasardaki su buharı ile, karbonmonoksit gibi diğer moleküllerin ölçümleri, çevreleyen gazın yoğunlaşarak yıldızlar oluşturuyor olabileceğini gösteriyor. Ölçümler, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nün Hawai'deki teleskobu kullanılarak, Bradford'un ekibince 2008'den beri yapılıyor. Kuasar üzerinde çalışan ikinci ekip ise, Alpler'deki Caltech Submillimeter Gözlemevi başkan yardımcısı, fizikçi Dariusz Lis başkanlığındaki bir ekip. Bu ekip de kuasardaki ilk su buharı gözlemini 2010'da yaptı. Kaynak: CNN/Astrophysical Journal Letters (23 Temmuz 2011) |
Astronotların Özel Giysileri Astronotların Uzayda Giydiği Giysi ve Özellikleri Tepkili uçak pilotları ve özellikle astronotlarla kozmonotlar vücutlarını sımsıkı saran özel bir elbise giyerler. Bu elbise vücutlarındaki kanı tabii haliyle tutmaya yarar,bayılmalarının,ölmelerinin önüne geçer. Uzay aracının gittikçe artan bir hızla boşluğa doğru yol alması sırasında kozmonotlarla astronotları büyük tehlikeler bekler. Bu tehlikelerden bir tanesi de hız artışı sırasında astronotlarda ağırlıklarının artmasıdır. Bu sırada astronotun damarlarındaki kanın ağırlığı erimiş bir demirin ağırlığına eşit olur,kan vücudun bazı yerlerinden çekilerek başka yerlerde toplanır. Beynin kansız kalması da ölüme yol açar. İşte astronotun vücudunu bir korse gibi sıkan bu özel elbise kanı vücutta tabii haliyle tutmaya yarar. Uzaya çıkan bir astronotun giydiği özel elbise, onu uzaya ulaştıran roket ve kapsül kadar önemlidir. Bu özel elbise olmadan astronotlar uzay boşluğunda, Ay üzerinde veya herhangi bir gezegende yürüyemezler. bir araçtan ötekine geçemezler. Çünkü uzayda atmosfer olmadığı için astronotlar nefes alamazlar. Nefes almalarını sağlayan bir oksijen tüpü taşısalar bile, bu sefer de atmosfer basıncı olmadığı için kanları fışkırır ve yaşayamazlar. Ayrıca, buz gibi soğuk,fırın gibi sıcak bir ortamda, özel koruyucu olan uzay elbisesini giymek zorundadırlar. Demek ki, uzay elbiseleri astronotları havasızlıktan, basınçsızlıktan, şiddetli soğuk ve sıcaktan hava tüplü olduğu için nefes almalarını sağlamakta, sun'i basınçla vücutlarını dengede tutmaktadır. Uzay elbiseleri önce biraz sert idi ve taşınması güçtü. Fakat zamanla daha esnek ve taşınması daha kolay elbiseler yapıldı. Uzay kabininde astronotun özel uzay elbisesine ihtiyacı yoktur. Çünkü sımsıkı kapalı kabinin içi ya saf oksijenle ya da atmosferdeki tabii hava ile doldurulmuştur. Burada bir havacı tulumu giymeleri yeter. Tabii, kabin ağırlıksız bir mekan olduğu için oturdukları yere kemerle bağlanırlar. Bu tulumlar da elektronik aletlerle donatılmıştır. Astronotun kalp atışları ve vücudunun ısısı bu aletlerle her an tesbit edilir ve yerdeki kontrol merkezinde bulunan hekimler uzaydaki astronotun sağlık durumunu muayane edebilirler. Fırlatılış sırasında astronotlar kapsül tulumu ile birlikte özel uzay elbiselerini de giyerler. Bir kaza olursa, bu elbiseler onları daha iyi koruyacaktır. Fakat, kalkış başarılı olmuşsa, bir saat kadar sonra uzay elbiselerini çıkarabilirler. 15 Katlı Elbise Uzayda veya Ay'da yürüyecek astronotun elbisesi her şeyden önce müthiş sıcağa karşı dayanıklı olmalıdır. Bunun için astronot iki elbise giyer. Birinci elbisenin içinde (Buna uzay çamaşırı da diyebiliriz) soğuk su akımı sağlayan ince tüpler vardır. Vücut etrafına dolanan bu tüplerin içindeki serin su, astronotları sıcaktan korur. Tüpteki suyun ısısı sırt çantasındaki bir cihaz tarafından sabit tutulur. Uzay çamaşırının üzerine giyilen özel elbise kat kattır. İç kısmı futbol topu gibi hava ile şişirilmiştir ki bu basıncın normalde kalmasını sağlar. Bunun üzerinde tam 15 kat daha vardır. Plastik ve alüminyum tabakalardan yapılan bu katlar tehlikeli radyasyonlara ve küçük göktaşlarına karşı astronotları korur. En dışta bir çelik çember bulunur. Elbisenin ikinci önemli bölümü olan başlık, başın rahat hareket edebileceği büyükçe bir kafes gibidir. Başlığın ön kısmı kırılmaz camdan yapılmıştır ve onun da yukarısında bir kask daha vardır. Uzay elbisesinin üçüncü bölümü ayakkabılardır. Elbise gibi kat kat olan sağlam, kalın ve ısı geçirmez özellikteki bu ayakkabı daha çok çarığa benzer. Astronotun sırt çantasında, oksijen ve serinletme suyunun dolaşımını sağlayan cihazdan başka bir de telsiz cihazı vardır. Astronotun Dünya ve uzay kabini ile devamlı bağlantısını bu cihaz sağlar. Bu cihaz onun yalnız konuşmasını değil,sağlık durumunu da otomatik olarak yerdeki kontrol merkezine bildirir. Kaynak:Bilimvadisi |
Evrenin Simetrisi Evren Dönerek Doğmuş Olabilir Evrenin simetrisi ile ilgili elde edilen yeni bulgulara göre evren burgu hareketi ile doğmuş olabilir. Yeni yapılan bir araştırma evrende sola (ya da saat yönünün tersine) dönmeye meyilli galaksilerin sayısının sağa dönen galaksilere oranla daha fazla olduğunu ortaya koydu. Bu bulguya göre evren ayna simetrisine sahip değil. Uzmanlar uzun süre evrenin bir basketbol topu gibi bir ayna simetrisine sahip olduğuna inanıyorlardı. Fakat Michigan Üniversitesi tarafından elden edilen son bulgular bu teoriyi doğrulamıyor. Kanıtlar büyük patlamanın şeklinin sandığımızdan çok daha karmaşık olabileceğini gösteriyor. Buna göre evrenin başlangıcı bir eksen etrafında dönerek gerçekleşmiş olabilir. Profesör Michael Longo ve beş öğrencisi varsayılan ayna simetrisini test etmek için Sloan Digital Sky Survey tarafından fotoğraflanan onbinlerce galaksinin dönüş yönlerini katalogladı. Longo’ya göre saat yönünün tersine dönen bir galaksinin ayna görüntüsü saat yönünde görünecektir. İki tipten birinin fazla olması simetrinin bozulacağı anlamına gelir. Veya fizik diliyle kozmik ölçekte eşlik bozulmasıdır. Araştırmacılar galaksilerin belirli bir yöne dönmeye meyilli olduklarını keşfettiler ve Samanyolunun kuzey kutbuna yakın bir bölgede sola dönüşlü galaksi sayısının fazla olduğunu buldular. Bu etki 600 milyon ışık yılı uzağa kadar uzanıyor. Longo “aradaki sayısal fark küçük; yaklaşık %7 kadar. Ancak kozmik bir kaza eseri olma olasılığı milyonda bir gibi.” diyor ve ekliyor: “Bu sonuçlar çok önemli. Çünkü hemen hemen herkes tarafından kabul edilen evrenin büyük ölçekte izotrop olduğu görüşünü de yıkıyor.” Longo bu çalışmanın büyük patlamanın şekli ile ilgili yeni ufuklar açtığını belirtiyor. Ona göre Simetrik ve izotrop bir evren ancak basketbol topu gibi küresel bir patlama sonucu ortaya çıkabilir. Eğer evren dönerek başladıysa tercihli bir eksenin de varlığı söz konusudur. Ve galaksiler bu ilk hareketten etkilenmişlerdir.Evren hala dönüyor mu? Logo’ya göre bu mümkün. Araştırmanın sonuçları bunu gösteriyor. Sloan teleskobunun New Mexico’da bulunması sebebiyle bu araştırmada çoğunlukla kuzey gökyüzü analiz edilebilmiş. Başka bir araştırma ile Güney gökyüzündeki galaksilerin sağa dönüşlü olup olmadığı gözlenecek. Bu araştırmanın sonuçları aynı zamanda astrobiologlara yaşanabilir gezegenlerin nerelerde aranması gerektiği konusunda da yardımcı olabilir. Kaynak:Astrobio |
Uzay Mekiği Projesi Uzayda Yeni Çağa Doğru http://www.focusdergisi.com.tr/teknoloji/00045/images/imperiaflex_0_0_0.jpg NASA, gelecek kuşak uzay mekiği programındaki ana hedefleri belirledi: Ucuz ve güvenli araçlar. Uzay mekikleri, NASa'nın 45 yılı aşkın süredir üzerinde çalıştığı insanlı uçuş programlarının kilit kavramını oluşturuyor. Uzayda yeni çağı yakalamayı amaçlayan NASA ve ESA, daha ucuz ve güvenli uzay araçları geliştirme yarışında...Neil Armstrong ve Buzz Aldrin'in Ay'a ilk ayak bastıkları 1969 yılında NASA'nın başına getirilen Thomas O. Paine, ABD başkanı Richard M. Nixon'ın da etkisiyle uzay projelerine sıcak bakmıyordu. Hatta, 1974'te insanlı uçuşların kaldırılacağını bile dile getirmişti. Paine, Apollo tipi tek kullanımlık roketlerin çok pahalı olduğunu biliyordu. Bu nedenle Nixon'dan, birbirinden ayrı bölümlerden oluşan iticilerle çalışan uzay mekiği projesi için 12 milyar dolar talep etti. Mekiğin her parçası yeniden kullanılabilir özelliğe sahip olacaktı. Yapımı pahalıydı, ancak, uzun yıllar kullanılabilirdi.Bu mekik, uzay istasyonu için parçaları taşıyacak ve mürettebatın yolculuğunu sağlayacaktı. Ya sonrası? Hedefi belli olmayan bir uzay aracına prim verilebilir miydi? Nixon projeden çok etkilenmemişti. İstasyon fikri rafa kaldırıldı ve NASA, mekik planlarını yeniden gözden geçirdi. Projenin daha ucuza düşünülen versiyonuyla, uzaya ancak ticari uydular gönderilebilirdi. Bu da NASA'nın bir "uzay nakliye şirketi"ne dönüşmesine yol açardı. Nixon, her şeye rağmen düşük bütçeli proje konusunda ısrarlıydı. Paine, gelişmeler üzerine istifasını verdi. Ancak, Cumhuriyetçi kanadın bütçe uzmanı Caspar Weinberger'in olaya müdahalesiyle, mekik projesinin tamamen gündemden kaldırılmasının önüne geçildi. Weinberger, 12 Ağustos 1971'de, Nixon'a bir mesaj yolladı: "Uzay araştırmalarında en iyi olmamız gereken yıllarda geri kalmak istemiyoruz. NASA'nın bütçesini yine kesebiliriz. Ancak, bu kötü olduklarından değil, biz öyle istediğimizden..."Sonuçta, NASA'ya mekik projesi için öngörülen miktarın yarısından da az, 5 milyar dolarlık bütçe ayrıldı. Yeniden kullanılabilir kanatlı taşıyıcıdan vazgeçildi. Tasarıma, belirli bölümleri yeniden kullanılabilen katı roket ateşleyicileri ve tek seferlik sıvı yakıt tankları eklendi. Projenin başlangıcında önerilen mekiğin ancak yarısı hayata geçirilebilecekti. En zoru, mekiğin arka kısmına sıvı yakıtla çalışan 3 motorun eklenmesiydi. Var olan teknolojiyle bunu yapmak mümkün değildi. NASA, çok kısa zaman sonra, 5 milyar dolarlık limitinin üzerine çıktığını fark etti. Mekik üreticisi Lockheed Martin'in NASA yetkilisi Dan Dumbacher bunu şöyle açıklıyor: "Birkaç dakikada sonlanan ve Atlas Okyanusu'na düşen motorlar yerine, birden fazla kullanılabilenlerin yapımı çok kolay değil. İlk önce -4000 F (-204,5 santigrat derece) sıcaklıkta yüzen süper soğuk sıvı hidrojen ve oksijen, yakılarak +5.0000 F (2.760 santigrat derece) sıcaklığa çıkarılıyor. Bu sıcaklıkta, motorun dış çeperinin erimesini önlemek, dahası tekrar kullanmak herhalde şans gerektirirdi. Aynı zamanda yakıtın çok yüksek basınçla beslenmesi şart. Yakıt türbinleri, dakikada 35.000 devirle dönüyor. Bu, bir jet uçağının motor hızının iki misli..." Kaynak:Focus |
Nebülozlar Yıldızların Doğumevi Olan Nebülozlar Dünyadan bakıldığında âdeta kâinat sarayının tavanını oluşturan semada, gökcisimleri, kümeler hâlinde iç içe organize edilmişlerdir. Yıldızların kendi içinde kümelenmeleriyle galaksiler, galaksilerin organize edilmeleriyle de galaksi kümeleri yaratılmıştır. Galaksi kümeleri, bugünkü bilgilerimize göre, kâinattaki en büyük yapılardır. Yıldız ve galaksiler dışında, süper güçlü çekim kuvvetine sahip karadelikler, en parlak gök cisimleri sayılan kuasarlar da, göklerin diğer sakinleridir. Galaksilerin aralarındaki bölgeler de boş bırakılmamıştır. Buralar, teleskoplarla seyredildiğinde ancak görülebilen muhteşem gök cisimleriyle donatılmıştır. Teleskopta beyaz leke şeklinde görünen gök cisimlerine astrofizikçiler nebüloz adını vermişlerdir. Nebüloz denen muhteşem gök manzaraları, kütlesinin bir kısmını dışarı fırlatan, merkezdeki bir yıldızın etrafında halelenen gaz ve toz bulutunun oluşturduğu görüntülerdir. Beyazımtırak bulutlara benzediklerinden gaz ve(ya) toz bulutu olarak da adlandırılırlar. Işıklı ve gaz hâlindeki nebülozlar çok büyük kütlelere sahiptir. İhtiva ettikleri madde miktarı, birkaç güneş kütlesinden, birkaç milyon güneş kütlesine kadar, sıcaklıkları ise 10 Kelvinden (-263 oC) 30 bin Kelvine kadar farklılaşabilir. Büyüklükleri, birkaç ışık yılıyla, yüzlerce ışık yılı arasında değişkenlik gösterir. Yıldızın kütlesinin bir kısmının dışarı fırlatılma ânına şahitlik eden ve bizden 700 ışık yılı uzaklıkta bulunan Helix Nebulası'ndaki kırmızımsı bölge, iki ışık yılı genişliktedir. Merkezinin kırmızı gözükmesinin sebebi, etrafındaki gaz ve toz bulutlarıdır. Nebülozlar şekillerine göre üç sınıfa ayrılır: 1- İçlerinde birçok yıldız barındıran ve sınırları sonsuza uzanmış şekilde görünen düzgün olmayan nebülozlar; 2- Yuvarlak ve yassı görünümleri olan gezegen şeklindeki nebülozlar (çoğunun merkezlerinde çok parlak bir bölge bulunur); 3- Çok parlak ışıklı bir çekirdekle, onu helezon şeklinde saran ışıklı gaz kütlelerinden yapılan helezon şeklindeki nebülozlar. Göklerdeki böyle bir manzaraya, dünyadan 3.300 ışık yılı uzaklıkta bulunan kedigözü nebulası misâl verilebilir. Merkezindeki yıldızın etrafındaki halkaların analizinden, yıldızın 1.500 yılda bir defa madde püskürttüğü tahmin edilmektedir. Kayyum-u Ezelî olan Allah (celle celâlühü) nebülozları, yıldızların doğum yerleri olarak takdir etmiştir. Nebülozlar Hangi Metotla İnceleniyor? Yaratılışın kimyevî kanunları gereği, atomların yapısındaki elektronlar, ısı veya bir ışın tesiriyle fazladan enerji aldıklarında, kendine ait kararlı konumunu kaybederek, daha yüksek enerjili bir konuma geçerler. Elektron tekrar eski kararlı konumuna geri dönerken, aldığı enerjiyi o atoma has karakteristik dalga boyunda ışıma olarak yayar. Bu prensip semada da geçerlidir. Nebülozların incelenmesinde, kendisine ulaşan ışığı dalga boylarına (renklerine) ayrıştıran spektroskopi cihazları kullanılır. Her atomun kendine mahsus bir ışık tayfı (spektrum) olduğundan, gaz ve toz bulutlarından gelen ışık, spektroskopi metoduyla renklerine ayrılır. Gözlenen farklı renkler, yıldızlar arası gaz ve toz bulutlarının hangi atomlardan teşkil edildiğini bize söyler. Meselâ bir yıldızdan 589 nanometre dalga boyunda bir ışımanın gelmesi, orada sodyum atomlarının bulunduğuna işaret eder. Astrofizik araştırmacıları, bu ışımalardan faydalanarak, gökyüzündeki cisimlerde hangi elementlerin olduğunu tahmin ederler. Araştırmacılar, hidrojenin varlığını tesbit etmede çok zorlanmışlardır. Çünkü nebülozların yapısındaki bol miktardaki hidrojen en düşük enerji seviyesinde bulunduğundan, bu seviyedeki hidrojen ancak ültraviyole ışınlarını soğurabilmektedir. Dünya atmosferi de ültraviyole ışınlarının geçişini engellediğinden, yerdeki teleskoplarla nebülozlardaki hidrojenin tespiti mümkün olmuyordu. Atmosfer dışına gönderilen ültraviyole teleskoplarla, gaz bulutlarından yayılan 21 cm. dalga boyundaki radyo dalgaları incelenerek, nebülozların yapısındaki hidrojen atomlarının varlığı ancak keşfedilmiştir. Gaz bulutlarındaki daha başka elementlerin (sodyum, potasyum, kalsiyum, demir gibi) varlığı, 1970'lerde mikrodalga astronomisinin gelişmesi ile ortaya çıkmıştır. % 99'u gaz olan nebülozlar, nötr ve iyonlaşmış atomlardan, serbest elektronlardan, moleküllerden yaratılmıştır. Bu gazın da yaklaşık % 75'i hidrojen ve % 25'i helyumdur. Gaz ve toz bulutlarındaki atomların yoğunluğu, yaklaşık 1 cm3 hacim içinde, birkaç atom olacak şekildedir. Atomik boyutlarda, 1 cm3'te bir kaç atomun bulunması, çok büyük bir boşluğu ifade etmektedir; bu Dünya ile Ay arasında birkaç adamın serbestçe dolaşmasına benzer. Deniz seviyesinde 1 cm3 havada 30 milyar kere milyar atomun bulunduğu dikkate alınırsa, yıldızlararası ortamda, atomların ne kadar seyrek olduğu daha iyi anlaşılabilir. Öyle ki, gaz bulutundaki iki atomun çarpışması için birkaç milyar yılın geçmesi gerekebilir. Gaz ve toz bulutları bu kadar seyrek yapıda olmalarına rağmen, bir gün kendi üzerlerine çökmek suretiyle bir yıldızın doğumuna vesile olabilmektedir. Nebülozlar Nasıl Oluşur? Nebülozlar birkaç değişik mekanizma ile oluşur: Birinci mekanizma, kütle çekim kuvvetine yenik düşen bir gaz bulutunun, yıldız oluşturmak üzere kümelenerek ısınmasına dayanır. Merkezin sıcaklığı belli bir değeri aştığında, ışıma yapmaya başlar ve etrafındaki gazı aydınlatır. İkinci mekanizma, bir yıldızın yakınında bulunan gaz bulutunun, yıldızın ışığını yansıtarak parlak (genelde mavi) gözükmesine dayanır. Üçüncü mekanizmada, yıldızdan gelen ültraviyole ışınlarıyla, enerjileri artan bulut içindeki gazların ışıma yapmasına dayanır. Ağırlıklı olarak hidrojen atomlarından teşkil edilen nebülozlar, hidrojenin kırmızı dalga boyundaki ışıması daha baskın olduğundan, kırmızı gözükür. Dördüncü mekanizmada ise, kedigözü nebulasında olduğu gibi ömrünün sonlarına yaklaşan büyük kütleli bir yıldızın kütlesinin bir kısmı uzaya saçılır. Bu şekilde yıldızın etrafında parlak ve gezegene benzeyen bir gaz bulutu görülebilir. Gökleri araştıran bilim insanlarının şahitlik ettiği husus, sınırları hayal edilemeyecek kadar geniş olan şu kâinat sarayına yerküreden bakıldığında, kubbesinin de, çeşitli gök cisimleriyle birer nakış gibi işlenmiş olmasıdır. Bu nakışlardan biri olan nebülozlar da (gaz ve toz bulutları), yıldızlar ve galaksiler gibi, görenler ve akledenler için bir tefekkür tablosudur. İlmi ve kudreti sonsuz Yaratıcı, göklerdeki galaksiler arası boşluğu, nebülozlarla doldurarak, gökyüzünü de yeryüzü gibi, doğum ve ölümlere şahitlik eden bir hikmet tablosuna dönüştürmüştür. Kaynak: Silk, Joseph; (Çeviri: Murat Alev), Evrenin Kısa Tarihi, TÜBİTAK popüler bilim kitapları, Ankara-Ağustos 2000) / ESO/NASA |
RASAT'ın Çektiği Görüntüler Türkiye'nin Üç Boyutlu Haritası TÜBİTAK, ağustos ayında uzaya yolladığı ilk yer gözlem uydusu RASAT'ın uzaydan çektiği görüntüleri ücretsiz dağıtmaya başlayacak. TÜBİTAK, bu yılın sonundan itibaren tüm Türkiye'nin iki boyutlu görüntülerini dağıtacak; gelecek yıl da Türkiye'nin görüntülerini üç boyutlu arazi modelleri ile yayabilecek. Yerli yazılım platformunda geliştirilecek web tabanlı arayüzle kullanıcılar çekilen görüntüleri anında görebilecek, güncel görüntü siparişlerini verebilecek ve istedikleri görüntüleri de ücretsiz indirebilecek. Türkiye'nin, RASAT'la uydu teknolojilerinde özellikle diğer ülkelerle ilgili veri toplamada dışa bağımlılığı en aza inecek. TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü Müdür Teknik Yardımcısı Dr. Emin Bank, büyük oranda yerli kaynaklarla Türkiye'de tasarlanıp üretilen ilk yer gözlem uydusu RASAT'ın 7,5 metre siyah beyaz, 15 metre çok bantlı görüntüleme yeteneğine sahip olduğunu anlattı. 93 kg ağırlığında olan ve 678 kilometre yükseklikteki yörüngede bulunan RASAT'ın çektiği bir kare görüntünün 900 kilometrekare alanı kapsadığını, bir kare görüntünün dosya boyutunun da 28,9 MB olduğunu belirten Bank, halen uydu depolama biriminin 32 kare görüntüyü depolayabildiğini, Nisan ayında yüklenecek yeni yazılımla hafızanın iki katına çıkacağını söyledi. Bir kare görüntünün S band ile 160 saniyede, x band ile 4 saniyede indirilebildiğini aktaran Bank, ''Şu anda RASAT'tan istediğimiz an görüntü alabiliyoruz. Ankara'da bulunan yer istasyonundan günde 4 defa 10'ar dakika süre ile toplam 40 dakika haberleşme sağlayabiliyoruz'' dedi. Türkiye Yeni Uydularıyla Güç Kazanacak Bank, Türkiye'nin bu yılın sonuna kadar Türkiye ve yakın çevresinin 7,5 metre çözünürlüklü RASAT uydu görüntüleri ile kaplanmasının planlandığını bildirdi. Bunun için Türkiye'yi kapsayacak yaklaşık bin 200 civarındaki RASAT uydu görüntüsünün kullanılacağını belirten Bank, bu görüntülerin Türkiye Coğrafi Bilgi Sisteminin temel altlık verisi niteliğiyle kamu kurum ve kuruluşlarının kullanımına sunulacağını açıkladı. Gelecek yıl içerisinde stereo (üç boyutlu) görüntülerin de alınacağını ve Türkiye ile yakın çevresinin 7,5 metre çözünürlüklü Sayısal Arazi Modeli'nin elde edilmiş olacağını belirten Bank, şu bilgileri verdi: ''RASAT'dan elde edeceğimiz görüntüleri ulusal coğrafi bilgi sistemine buradan servis edeceğiz. Tüm bu görüntüleri kamuya açacağız ve bu görüntüler ücretsiz kullanılabilecek. Biz artık RASAT'la 7,5 metre çözünürlükte Türkiye'nin arazi modeline sahip olabileceğiz. Halen ücretsiz olarak elde edilebilecek arazi modeli hassasiyetleri ile kıyaslandığında önemli hassasiyette bir veri oluşturacağımızı düşünüyorum. Diğer yandan dünyada istediğimiz yerin üç boyutlu arazi modelini çıkarabilme yeteneğini kazanmamızın da çok önemli olduğunu değerlendiriyorum. Bugüne kadar uçaklarımızla sadece yurtiçi görüntü alınabiliyor ve bunlarla arazi modeli oluşturabiliyorken bundan sonra istediğimiz yerin görüntüsünü alabilecek ve arazi modelini de oluşturabilecek güce kavuşuyoruz.'' RASAT'tan önce dünyanın herhangi bir noktasına ilişkin üç boyutlu arazi modellerinin alınması konusunda dışa bağımlılık bulunduğunu ifade eden Bank, ''Şimdi RASAT'la 7,5 metre çözünürlükte dünyanın istenilen bir bölgesinin fotoğrafını alabiliyoruz. Bundan sonra Türkiye'nin üreteceği diğer nitelikli uydularımızla daha da hassas görüntüler alabileceğiz'' şeklinde konuştu. Yeni Yazılımlar Kullanılıyor RASAT görüntülerinin şehir bölge planlama, ormancılık, tarım, afet yönetimi ve benzeri amaçlarla kullanılmasının hedeflendiğini ancak yakın kızıl ötesi kameradan yoksun olması sebebiyle bu hedeflerin kısmen sağlanabileceğini dile getiren Bank, şöyle konuştu: ''Dışa bağımlılığı azaltmak amacıyla yazılım geliştirme, donanım tasarımı ve donanım üretimi konularında yerlilik oranını mümkün olduğunca artırmak istiyoruz. Yazlımda yüzde 87'lik bir yerlilik oranını hedeflenmiş durumda ve halen yüzde 68 oranında yerliliği yakalamış durumdayız. Görüntülerin yer istasyonunda OpenGIS uyumlu servislerle kullanıma açılması ve ihtiyaç duyulan arayüzlerin kendi uzmanlarımızca kolaylıkla geliştirilebilmesi amacıyla yerli yazılım kullanılmaktadır. Geliştirmekte olduğumuz web tabanlı arayüz ile kullanıcılar çekilen görüntüleri anında görebilecek, güncel görüntü siparişlerini verebilecek ve istedikleri görüntüleri de ücretsiz indirebilecek. Önümüzdeki yıllarda daha kabiliyetli ve daha yüksek çözünürlüklü uydular elde edilecek ve bu görüntüler sağlanan platformdan sürekli yayınlanacak'' Yurt Dışından da Talepler Geliyor Dr. Bank, RASAT'ın görüntülerinin Çin, Kore, Japonya gibi ülkelerden araştırma çalışmalarında kullanmak üzere talep edildiğini de belirtti. RASAT görüntülerini inceleme amaçlı talep eden ülkelere kendi ülkelerine ait görüntü vermeyi planladıklarını dile getiren Bank, ''Ancak bir ülkeye başka ülkenin görüntülerini vermek Dışişleri Bakanlığından izin alınmasını gerektiren bir konu olacak'' diye konuştu. Dr. Emin Bank, RASAT'ın alçak irtifalı yer gözlem uydusu olduğunu dile getirerek, ''Amerika ve Rusya 1960'larda uydu fırlattı. Bugün 8-10 ülke çok farklı niteliklerde, çok hassas çözünürlüklerde uyduları üretip, fırlatabiliyor ve işletebiliyor. Bunu göz önünde tuttuğumuzda bizim uzay teknolojisinin çok başında olduğumuzu, halen RASAT ile çok küçük bir işi başarmış durumda olduğumuzu, başta fırlatma yetenekleri olmak üzere kazanmamaız gereken çok fazla yetenek ve başarmamız gereken önemli hedefler olduğunun bilincindeyiz. Bu hedefleri yerleştirmek için Türkiye'nin bu alandaki yeteneklerini ortak bir paydada buluşturması ve etkin kullanması gerekiyor'' dedi. Kaynak:Bilim org/Ntvmsnbc(13 Şubat 2012) |
Marduk Marduk Dünya'nın Sonunu mu Hazırlıyor? Son günlerin en tartışılan konularından Marduk’un keşfedilmesinin 20 yılı aşkın bir tarihi var. Keşfin öyküsü, NASA’nın 1983 yılında ikinci bir güneş sisteminin var olup olmadığını görmek için IRAS isimle uyduyu uzaya göndermesiyle başladı.Aylar sonra IRAS, Güneş Sisteminden 50 milyar mil uzaklıkta olan devasa bir gezegen keşfetti. Bu şaşırtıcı keşif, 21 Aralık 1983’te Washington Post gazetesinin birinci sayfasına “Gizemli Bir Gök Cismi Keşfedildi” başlığıyla haber oldu. Marduk’un IRAS uydusu tarafından keşfedilmesinden 7 sene önce Azeri yazar Zekeriya Sitchin Sümerlilerin binlerce sene önceden kalan tabletlerini okuyarak her 3,600 senede bir Güneş Sistemi’ni ziyaret eden Marduk hakkında “12’nci Gezegen” adlı kitabı yayımlamıştı. Sümer yazıtlarına göre, Marduk’un uydularından biri binlerce sene önceki bir ziyarette Tiamat adındaki bir başka gezegene çarparak, bugün Mars ile Jüpiter arasında bulunan Asteroid Kuşağının oluşmasını sağladı.Marduk’un dünyadan ilk olarak görülmesi ise 21 Ekim 2003’te Kaliforniya’daki Mount Palomar Gözlemevi’nden 1,22 metre boyundaki Oschin teleskobu ile oldu. Senelerce bu gökcismini gizliden gizliye takip eden Vatikan Astronomi Merkezi, sonunda konuyu ele almak üzere 19 ülkenin bilim adamını bir araya getirdi. Marduk astronomlar tarafından 2003-UB-13 olarak adlandırıldı. Marduk hakkında yazılmış en ünlü kitabın sahibi Zecharia Sitchin’e göre gezegenin 7 uydusu bulunuyor.Nam-ı diğer Nibiru ve Eris hakkında en ünlü ikinci kitabın yazarı ise Andy Lloyd. Lloyd’a göre Güneş’in ölü ikizi olan Kara Yıldız sistemi, Marduk dâhil olmak üzere 7 gezegen içeriyor. Bu gezegenlerden altıncısı 6 bin sene önce Sümerlilere hayat veren uzaylı olduğu öne sürülen “Annuaki”nin yaşadığı Dünya benzeri bir gezegen. Kara Yıldız sisteminin son ve yedinci gezegeni Marduk ise, Lloyd’a göre 7 uydusu ve arkasında kuyruk gibi uzanan uzay enkazı ile bir savaş üssü hatta savaş gemisi görevi görüyor. Dünyanın Manyetik Alanları Marduk Gelişi ile Nasıl Etkilenecek? Her ne kadar bilim adamları henüz üzerinde tam bir görüş birliğine varmamış olsalar da Marduk’un yaklaşmasının dünya üzerinde de ciddi etkilerinin olabileceği belirtiliyor. Bunların başında ise yerküreyi zararlı ışınlardan korumak gibi hayati bir işlevi de olan manyetik alanın etkilenmesi geliyor. Marduk’un manyetik alan üzerinde ciddi bir sapmaya neden olması neticesinde devasa dalgaların oluşmasından, şiddetli depremlerin görülmesinden, volkanların faaliyete geçmesinden ve yıkıcı hortum ile fırtınaların ortaya çıkmasından korkuluyor. Bu kadar ciddi sonuçlarının olmasından korkulan bu gökcismini bu kadar yakından takip eden ilk kuşak elbette ki biz değiliz. Mayalar, oluşturdukları bir takvimde Marduk’un seyrini ve Güneş Sistemi’ne girişine de yer verdiler.Söz konusu bu Haab takviminin sona erdiği gün ise Marduk’un gelişini gösteriyordu. Bu takvimin son günü Gregoryan takviminde yani şu an bizim kullandığımız modern takvimde 21 Aralık 2012’ye denk geliyor. Maya’lara göre Haab takviminin sonu ile 5’inci Güneş Dönemi sona erecek ve insanlık 6’ıncı Güneş Dönemine girecek. Bazı uzmanlar, Haab takviminin sona ermesinin dünyanın kendi ve güneş etrafında dönüş süresinin değişeceğini, yani bir başka deyişle bir gün ve bir yılın uzunluklarının değişeceğini savunuyor. İşte Felaket Senaryoları: * Dünyanın Kuzey ve Güney manyetik kutuplarının konumları değişecek, * Dünya ekseni 180 ile 240 derece değişerek Güneş’e olan sabit konumunu kaybedecek, * Ekvator çizgisinin konumundan sapması ile iklim değişiklikleri baş göstermeye başlayacak, * Ortaya çıkan manyetik çekim gücü, erimiş demir haldeki dış çekirdeği yer kabuğuna yakınlaştıracak ve tüm yanardağlar patlama noktasına gelecek. * Manyetik titreşimlerin bozulması ile okyanusların altındaki su akıntıları durma noktasına gelecek ve zamanla ısınan-durağanlaşan su, deniz yaşamına imkân vermeyecek, * Büyük parçalar halinde erimeye devam eden kutuplar yok olma noktasına gelecek. * Dünyanın değişen ekseni ile güneşe tekrar konumlanması ve kuzey manyetik kutbunun Siberya’ya kayması, bugün çöl ve kurak olan alanları su cennetine çevirecek. * Kutupların erimesi ile okyanuslara yayılacak tatlı su, ısı-tuz dengesini bozacak ve golfistrm akıntısının durması ile başta Kuzey-Batı Avrupa ve Kuzey-Doğu Amerika olmak üzere birçok coğafyada dondurucu soğuklar baş gösterecek, * Yer kabuğu altındaki lav ve yer katmanlarının hareketleri ile depremler görülmeye başlayacak ve şiddetleri ile sayıları Marduk yaklaştıkça artacak. İddialara Göre Gün Gün Marduk’un Seyri Ortaya atılan teorilere göre, Marduk, 21 Aralık 2012’de, yani Haab takviminin son gününde ikinci bir güneş gibi tepemize dikilecek ve Ay ile neredeyse aynı büyüklükte gözükecek. * Marduk, Dünya ile iki kere yakınlaşma gösterecek. Bunlardan ilki 7 Eylül 2012’de gerçekleşecek ve bir süre boyunca yaklaşma-uzaklaşma hareketi devam edecek. Son yaklaşma ise 27 Nisan 2013’te olacak. * Bir diğer iddiaya göre ise bu yaklaşma hareketi farklı bir takvime göre olacak. Marduk en yıkıcı etkisini sadece 21 Aralık 2012’de göstermeyecek. Çünkü Dünya, 14 Şubat 2013’te Marduk ile Güneş arasına girecek. Araştırmacılara göre en korkunç deprem, sel ve fırtınaların yaşandığı tarih bu gün olacak ve yer kabuğu buruşturulan bir kâğıt gibi bozulacak. Milyarlarca insan hayatını kaybedecek, hayatta kalanlar açlıktan kırılacak. Marduk, Güneş Sistemi’ni 1 Temmuz 2014’te terk edecek ve manyetik alanlar üzerindeki etkisi azalmaya başlayacak. * Eğer sanıldığının aksine, Marduk, Mars ile Jüpiter’in değil, Mars ile Dünya arasına girerse, Marduk’un uydularından biri Dünya’ya çarpabilir. Bu durumda Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki döngüsü en az 3 gün duracak. Bir tarafta 3 gün aydınlık, diğer tarafta 3 gün karanlık olacak. Tüm iletişim ve enerji ağı çökecek. “Herşey Güzel Olacak” Diyen de Var Mayalardan kalan bilgiler doğrultusunda Dünya’nın içine gireceği 5’inci Güneş Dönemi’nin tam bir aydınlanma ve barış safhası olacağına inanan insanların sayısı hiç de az değil.İnternette sayısız sitede gruplaşan insanlar, 2012’de insanlığın uzaylı ırklarla sonunda tanışacağını ve uzayın birçok köşesinden gelen ırklar ile kusursuz bir barış sürecinin başlayacağını düşünüyorlar.Diğerleri ise Dünya’nın içine gireceği yüksek titreşim frekansları ile evrenselliğin; bilim, tıp, arkeoloji ve sanatın tavan yapacağı yeni bir rönesans devrinin başlayacağını öngörüyor. Kaynak:Teknik-Bilim |
Uzay'a Gönderilen İlk Roket Uzay'a İlk Roketi Osmanlılar Gönderdi ABD’de yayınlanan Weekly World News adlı dergi dünyada insanlı ilk roketi ABD’lilerden 330 yıl önce 1633′te Türklerin İstanbul’da fırlattığını yazdı. Haberini, Norveç Havacılık Müzesi Müdürü Mauritz Roffavik’in açıklamasına dayandıran dergiye göre, Hasan Çelebi adlı Türk, barutla çalışan iki katlı roketi 1633 yılında yaptı. Bu roket ateşlendikten sonra denize düşmeden önce 2,5 km yol aldı. 30 metre boyundaki roketin orta bölümüne yerleşen Hasan Çelebi de ilk kez gerçek anlamda roketli uçuş yapan ilk insan oldu. 300 Metre Yükseldi ve Paraşütle İndi Hasan Çelebi’nin roketinin ana motorunun çevresinde 6 küçük motor daha bulunduğunu ve bu küçük motorların, roketi havaya yükselten ilk kademeyi oluşturduklarını anlatan Norveçli Roffavik, ‘‘İlk kademede yer alan bu roketlerin yakıtı tükendiğinde, ikinci kademeyi oluşturan ve daha büyük olan ana motor devreye girdi ve roketin daha da yükselmesini sağladı’’ dedi. Roffavik, 300 metre yükseğe ulaştığında, Çelebi’nin roketi terk ederek, havada kaymasını sağlayan ve bir tür paraşüt olan araç yardımıyla yavaşça denize indiğini kaydetti. Osmanlı’da Roket Birlikleri de Vardı Haberde, daha sonra roketin denize düştüğü, Hasan Çelebi’nin ise yüzerek kıyıya çıktığı belirtildi. Bu arada, 15. yüzyılda Osmanlı ordusunda roket birlikleri bulunduğu da ileri sürülen haberde, düşman mevzilere yönlendirilen bu roketlerin korku ve panik oluşturduğu ifade edildi. Roffavik, Hasan Çelebi’nin ilk insanlı uçuşta kullandığı roketin bulunması için çalışıldığını, roketi Norveç Havacılık Müzesi’nde sergilemek istediklerini söyledi. Ünlü Enstitü de Bilgileri Doğruladı Derginin haberine göre, Norveçli Roffavik’in ilginç açıklaması, Smithsonian Enstitüsü Uzay Araştırmaları Bölümü Başkan Yardımcısı Frank Winter tarafınca da doğrulandı. Winter, ‘‘Türk roket adam Hasan Çelebi’nin 1633′teki denemesi şimdiye kadar kayıtlara geçen ilk insanlı uçuş denemesidir’’ dedi. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde anlatıldığına göre deneme şöyle oldu: “Murad Hân’ın Kaya Sultân isimli kızı dünyaya geldiği gece akika kurbanı şenliği oldu. Bu Lagarî Hasan elli okka barut macunundan yedi kollu bir fişek îcad eyledi. Sarayburnu’nda Hünkâr huzurunda fişenge bindi ve şâkirtleri (yardımcıları) fitili ateşlediler. Lagarî, “Padişahım seni Huda’ya ısmarladım. İsa Nebi ile konuşmaya gidiyorum” diyerek semaya fırladı. Yanında olan diğer fişekleri ateşleyip rûy-u deryâyı çırağan eyledi. Fişengi kebirinin barutu kalmayınca zemine doğru inerken kartal kanatlarını açarak Sinan Paşa Köşkü önünde deryaya indi ve padişahın huzuruna geldi. Zemini bûs ederek, “Padişahım, İsâ Nebî sana selam söyledi” diyerek şakaya başladı. Bir kese akçe ihsân olunup 70 akçe ile sipahi yazıldı.” Filme de Konu Olmuştu Dünyanın ilk roketçisi Hasan Çelebi, Türkiye’de Lagari Hasan Çelebi olarak tanınıyor. ‘‘İstanbul Kanatlarımın Altında’’ filmine konu olan Hasan Çelebi, 4′üncü Murat’ın kızı Kaya Sultan’ın doğduğu gece Sarayburnu’ndaki şenlikler sırasında uçma denemesini gerçekleştirdi. * Kaynaklar: *Evliya Çelebi, Seyâhatnâme, c. I, sh. 670-671; *Döğen, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, c. I, sh. 337-338; c. II, sh. 548-549; *Ersoylu, Halil, “Türklerin İlk Uçan Adamları”, sh. 44-46; *Weekly World News, Aralık 1998 |
Uzaydaki Mesafeler/Hassas Dengeler Hassas Dengeler Güneş ve Dünya arasındaki uzaklık, evrendeki hassas dengelere ve mükemmel düzene verilecek en güzel örneklerden biridir. Bu uzaklığın çok az bir oranda azalıp çoğalması, dünya üzerindeki tüm canlıların bir anda sonu demektir. Zaten güneş sistemindeki öteki gezegenlerde hayatı aramak için girişilen faaliyetlerden hiç bir sonuç alınamadığına göre, hayat yalnız bizim mavi gezegenimizde mevcuttur. Bu konuda yürütülen bilgisayar sonuçları hep aynı gerçeği haykırıyor! Güneşten gelen ışınların en uygun dalga boyunda, en uygun oranda ve miktarda, en uygun açıyla gelmeleri, olağanüstü bir düzenlemenin, şansa bağlı ve bağımlı olmayan bir plânlamasıdır. Uzay her gün genişliyor, şişiyor ve büyüyor. Genişleyen evren teoremine göre, en uzak galaksiler, bize daha yakın olanlara göre daha hızlı uzaklaşıyorlar. Evrendeki izotropik özellik, bilimcileri şaşırtmaya devam ediyor. Evrende, nereden nereye bakarsak bakalım, hep aynı değere sahip bir ışımanın eşdeğeri olan sıcaklık değerini görüyoruz. -270 derecelik bir sıcaklık değeri tüm uzayı doldurmuş durumda. Eskiden bu değer daha sıcaktı. Evrenin yaklaşık 15 milyar yıl yaşında olması, bilim kurgu hikayelerinde sözü edilen bir fantezi değil; gerçek bir evren yasası olarak karşımızda duruyor. O zaman, tüm maddenin canlı cansız her nesnenin, her cisim ve bedenin aynı yaşta olması, garip ama çarpıcı bir sonuç olarak zihnimize yer ediyor. Misalleri çoğaltmak, uzak ve yakın çevremizdeki tüm olayların ve nesnelerin bulunuş konum ve koşullarını örneklendirmek için, kalemler orman, mürekkepler okyanus olsa yine de söz bitmez! Kozmoloji dalında dünyada bir numara olarak bilinen Cambridge Üniversitesinin usta bilimcisi Prof. Stepen Hawking, “The Brief History of Time : Zamanın Kısa Tarihi” adlı orijinal kitabında şunları anlatır. (shf: 121): “Evren Big Bang denilen yaratılış anından beri kritik bir hızla genişliyor. Büyük Patlamadan bir saniye sonra, evrenin genişleme hızı, yalnızca yüzbin milyon kere milyonda bir oranından az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişmeden çökmüş olurdu”. Bu gözleri kamaştıran ahenk, mükemmellik, nizam ve dengeyi, evrenin her köşesinde görmemiz mümkündür. Hawking, sözkonusu kitabında devam ediyor: (shf: 125) “Evren niçin gördüğümüz gibi özelliklere sahip?” Çünkü diyor, bilimci “Başka türlü olsaydı, biz burada olmazdık!” Fransız Bilim Akademisi üyelerinden bir başka bilimci Jean Guiton’da, “Tanrı ve Bilim” kitabında (Semavi Yayınları, Çev: Yaşar Avunç) şöyle sesleniyor (shf: 55). “Olanlar, başka türlü olamayacakları için oldukları gibidirler!” Atmosferde çok az miktarda bulunan ve fakat etkisi son derecede yaygın ve dikkatle izlenmesi gerekli olan bir gaz vardır. Bu gaza “Ozon” diyoruz. Kendine has bir kokusu olan bu gaz, açık mavi renktedir ve az miktardaki konsantrasyonu dahi zehirlidir. Yere yakın seviyelerde çok az miktarda görülen bu gaz, şimşek çakışı sırasında fotokimyasal reaksiyonlar sonucunda oluşur. Ozonun daha ziyade kimya sanayiinde kullanıldığı bilinmektedir. İçme sularının temizliği ve yüzme havuzlarının sterilize edilmesi gibi bir hayli geniş kullanım alanları vardır. Aslında bilimcilerin üzerinde durdukları konular bunlar değildir. Ozonun küremiz üstünde, yaklaşık 25 kilometre yukarılarda, olağanüstü incelikte bir tabakası vardır ki, uzmanları şaşkına çeviren işte bu kuşaktır. Dünyanın etrafını çepe çevre çeviren bu incecik ozon kuşağı, güneşten gelen tehlikeli mor ötesi ışınları burada tutar. Bizler mor ötesi (ultraviyole) ışınları gözümüzle göremeyiz. Bu ışınların dalga boyları, 0.4 mikrondan daha küçük oldukları için, gözün hassas tabakasındaki sinir uçlarını uyarmaz. (Mikron, milimetrenin binde biridir) Mor ötesi ışınlar, canlılar için o kadar zararlıdır ki, eğer bu ışınlar olduğu gibi yer yüzüne ulaşmış olsaydı, tüm canlı hayat bir anda yok olurdu. Son zamanlarda ozon kuşağının “delindiğine” ait çeşitli haberlerin basında yayınlandığı dikkate alınırsa, konunun güncel bir hal aldığı ve etkilerinin neler olabileceği akla gelebilir. Aslında gökyüzünde “delik” olamaz! Ancak sürdürülen araştırmalar ve konu ile ilgili uzmanların yaptıkları gözlemler sonucunda, özellikle güney kutup bölgesinde, Antarktika üzerine denk gelen üst atmosfer tabakalarında ozon gazının hissedilir ölçüde azaldığı anlaşılmıştır. Bu azalmayı önlemek ve tabiatın hassas dengelerini tekrar eski durumuna getirmek için uluslararası hukuk otoriteleri ile atmosfer bilimcileri hükümetlere tedbir önerileri sunmaktadır. Gerçekten tabiattaki hassas dengelere verilecek en güzel örneklerden biri de, kuşkusuz ozon gazının şimdiki seviyesindeki miktarıdır. Ozon gazının Stratosfer içinde bulunması, önemli bir kimyasal reaksiyonun meydana gelmesini sağlar. Stratosferdeki iki atomlu oksijen molekülü, güneş ışığının mor ötesi bandındaki ışınlarını tutar ve sonuçta, oksijen molekülü iki tane ayrı ayrı oksijen atomlarına ayrılır. Bu ifadenin kimya dilindeki anlamı ise şöyle verilir: Oksijen molekülü + ışık = Oksijen atomu + Oksijen atomu Böylece parçalanan oksijen molekülünden elde edilen bir oksijen atomu, bu kez diğer bir oksijen molekülü ile birleşerek, üç atomlu Ozon gazını oluşturuyor. Oksijen atomu + Oksijen molekülü = Ozon Ozonun böyle bir kimyasal reaksiyonla sürekli olarak meydana gelmesi, Stratosferde aşırı bir birikime neden olabilir. Bunu önlemek için, bir yandan oluşan ozon gazı, Güneşten gelen mor ötesi ışınlarla tekrar parçalanır: Ozon + Güneş ışığı = Oksijen atomu + Oksijen molekülü Böylece, bir yandan Ozon gazı oluşurken, öbür yandan parçalanmakta ve bu reaksiyonlar sırasında güneşten gelen mor ötesi ışınlar tutulup emilmektedir. Peki, Ozon bu tabakada bulunmasaydı, mor ötesi ışınların tümü yer yüzüne ulaşsaydı ne olurdu?Bunun cevabını kanser hastalıkları uzmanları ile atmosfer fiziği uzmanları şöyle açıklıyorlar: Mor ışınların 0.4 mikron dalga boyunda oldukları ve bu değerden daha küçük dalga boylarının mor ötesi ışınları oluşturduğu ve bunların da göze görünmediği belirtilmişti. Bilimciler, mor ötesi ışınları da dalga boylarına göre genelde iki gruba ayırıyorlar. Birinci guruba “Ultraviyole B” ismini veriyorlar ve bu grubu, “UV-B” kısaltması ile gösteriyorlar. UV-B mor ötesi ışınların dalga boyları, 0.29 mikronla 0.32 mikron arasında değişiyor. İkinci grup ultraviyole ışınları, 0.24 ila 0.29 mikron arasındaki dalga boylarına sahiptir ve onları da UV-C kısaltması ile ifade etmek âdet olmuştur. UV-B ışınlarının YETERLİ dozda alınması, vücutta son derecede önemli gelişmelere neden olur. Organizma faaliyetleri düzene girer, bebeklerin kemik gelişmesi hız kazanır, metabolizma aktivitelerinde uyum sağlanır. Bu yüzden, UV-B ışınlarına, “Biyolojik Aktivite” ismini de veriyorlar. “Güneş giren eve doktor girmez” diyen atalar sözü ne kadar haklıdır! Öte yandan, UV-C ışınlarının az dozda alınması bile vücutta önemli aksamalara hatta ciddi tahribata sebep olur. Canlı hücre içindeki DNA ve RNA dediğimiz nükleit asitlerle proteinleri bir anda yok eder. Bugün için, UV-C ışınları Stratosferdeki Ozon tabakası tarafından tamamen tutuluyor ve dünyaya en ufak bir doz bile gönderilmiyor. UV-B ışınlarına gelince; bunların bir kısmı, yine Ozon tabakası tarafından emiliyor ve pek azı yer yüzüne ulaşıyor. Vücudun güneşte kalan derisinin kahverengi ile koyulaşmasının nedeni, işte bu UV-B ışınlarının yeterli dozda alınmasıdır. Eğer “yanacağım” diye, UV-B ışınlarına uzun süre maruz kalınırsa, kişinin deri kanserine yakalanma riski artar. Deri kanserinin bu çeşidine, tıp dilinde, “Malignant Melanoma” diyorlar. Amerika Birleşik Devletlerinde Çevre Koruma (EPA) yetkililerinin yaptıkları istatistiki değerlendirmelere göre, sonuçlar son derecede dikkat çekici ve ürpertici boyutta bulunuyor. Stratosferdeki Ozon konsantrasyonunda sadece %1 değerindeki bir azalma bile, her yıl Malignant Melanoma tipi kanser hastalıklarında, % 5 oranında bir artışa eşdeğer oluyor. Aslına bakılacak olursa, yalnız Amerika Birleşik Devletlerinde değil; tüm ülkelerde, Malignant Melanoma kanserinin son yıllarda önemli oranlarda arttığı gözleniyor. Uzmanlar, bu sonucu insanların güneş ışınlarına daha duyarlı spor giysiler giyinmeyi tercih etmelerine ve yaz sıcağında güneş altında daha uzun süre kalmalarına bağlıyorlar. Tıp otoriteleri, UV-B tipi ışınların sebep olduğu kanser tehlikesinin yanında, organizmanın diğer önemli fonksiyonlarının da olumsuz yönde etkilendiğini ısrarla dile getiriyorlar. Vücudun doğal savunma sistemi olarak bilinen bağışıklığın yavaşlayacağı ve böylece hastalıklara yakalanma ihtimalinin artacağı bildiriliyor. Hepatit hastalığının yanında, parazitlerin sebep olduğu hastalıklar ve çeşitli virütik rahatsızlıklarda önemli derecede artışların yaygınlaştığı verilen bilgiler arasında bulunuyor. Atlanta Üniversitesinden bir araştırma gurubu, yaptıkları seri inceleme sonuçlarını geçenlerde açıkladılar. Sonuçlar son derecede ‘çarpıcı’ olarak değerlendiriliyor. Bu araştırma grubunun sürdürdükleri incelemelere göre, göz hastalıklarında ozon delinmesine karşı hassasiyet giderek artıyormuş. Yayınlanan raporlara bakılırsa, ozon konsantrasyonunda her %1 oranındaki azalma, yine Amerika Birleşik Devletlerinde, 25.000 katarakt hastalığına neden oluyormuş. “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer; 49) âyetinin en geniş anlamı ve açılımını bu misalde de görmek mümkündür. Bu asrın insanlarına gösterilmiş, dikkatleri çekilmiş, ibret ve ders alınması için üzerinde ısrarla durulmuş bu çeşit bilimsel hakikatlere bakıp da, “göremeyenlere” ne yazık! Kaynak: Bilimvadisi (Taşkın Tuna) |
Üzerinde Yaşadığımız Gezegen Dünya Dünya Dönüyor Dünyanın dönüşünü o kadar sıradan ve tabiî karşılamışızdır ki, bundaki ince ve hassas dengeleri çoğu kez düşünmeyiz bile. Oysa dünyanın ekseni etrafındaki dönüşünden başka güneş etrafındaki yörüngesindeki hareketi, bu yörünge üzerindeki hızı, dolanım zamanı ve güneş dahil diğer gezegenlerle birlikte uzayda baş döndürücü bir hızla yol alması, insanı önce hayrete, sonra derin bir hayranlığa götürecek kadar şaşırtıcı ve çarpıcı gerçeklerle ilişkilidir. Okulda iken öğretmenlerimiz bize dünyamızın iki hareketi olduğunu anlatmışlardı. Dünya kendi ekseni etrafında döner, gece ve gündüz meydana gelir; dünya güneş etrafında döner, mevsimler meydana gelir. Uzayda şu anda belki yüzlerce yapay uydu kendi yörüngelerinde dolanıp duruyor. Bunlar astronomi, astrofizik, meteoroloji, hidroloji, uzaktan algılama gibi bilimsel araştırmalara yönelik sürekli olarak veri topluyor ve elde ettiği bilgileri en mükemmel iletişim teknolojileri ile yeryüzüne gönderiyor. Ayrıca siyasî amaçla fırlatılmış sayıları bilinmeyen uydular da dünya etrafında dolanarak kimin nerede ne yaptığını, kimlerle neler konuştuğunu saptıyor. Bilimsel amaçlı fırlatılan uydulardan elde edilen fotoğrafları bu satırların yazarı yıllarca incelemiş ve yerküreden 36.000 km. yukarıdan çekilen dünyanın o muhteşem görüntüsüne her zaman hayranlık duymuştur. Gerçekten, uzaydan bakıldığında dünyamız masmavi okyanusları, bembeyaz bulutları ile yakın uzayın "mavi gezegeni" olarak da adlandırılan canlı, dinamik cıvıl cıvıl hayat dolu bir küredir. Kutuplardaki buz dağlarından yansıyan ışığın okyanusların azgın dalgalarından akseden koyu lâcivert renklerle karışımı ne kadar şahanedir! Göller, akarsular, dağlar, ormanlar ve çöller, ışığın bin çeşit yansımasına sebep olurken, beyazdan griye kadar uzanan kıvrım kıvrım bulut örtüleri, bu yansımayı süzerek nefis renk tonlarının görünümünü daha da güzelleştirir, bakmaya doyamazsınız! Serin rüzgârların sürüklediği bembeyaz bulutlardan tertemiz sular, kurumuş topraklar üzerine rahmet ve bereket yağdırırlar. "Hidrolojik çevrim" adı verilen ve suyun buhar, su, tekrar buhar olarak arzküre ile atmosfer arasındaki gidiş gelişi, bilimsel gözlem ve ölçümlerin matematik modellere dayalı denklemleri ile izah olunur. Dünyanın hem kendi ekseni, hem de güneş etrafında döndüğü tartışmasızdır. Yerküre, batıdan doğuya doğru dönerken, güneşin doğu tarafından doğduğunu, zamanla ufukta yükseldiğini, sonra akşam saatlerinde de batıdan battığına şahit olmuşuzdur. Bu bize şu gerçekleri vurgular: Güneş aynı anda dünyanın bir yerinde doğarken, bir başka yerinde de batmaktadır. Gecenin gündüzü takip etmesi, gündüzün de geceden sonra gelmesi, dünyanın hem yuvarlak, hem de güneş etrafında döndüğünün bir kanıtı olarak değerlendirilmelidir. Dünyamız, her saniyede uzaydaki yörüngesinde saniyede 30 kilometrelik bir hızla yol alıyor. Şimdi 60 kilometre, şimdi 90 kilometre, şimdi de 120 kilometre yol aldık! Aslına bakacak olursak, dünyamız zaten uzay yolculuğuna çıkmış dev bir gemi gibi düşünülebilir. Bu uzay gemisindeki insanlar, tıpkı bir otobüs durağından araca binmiş yolculara benzer. Sırası gelen belirli duraklarda iner, onların yerine yeni yolcular biner. Bu yolculukta herkes rahat ve konforlu bir koltukta oturmak ister; hatta bu yüzden zaman zaman görülen tartışmalar ve itiş kakışlarla yolcuların huzuru bozulur. Ama şu bir gerçek ki, hiç bir yolcu otobüsten inmek istemese de, zamanı gelince mecburi duraklarda "şoför" bazı yolcuları otobüsten indirecektir. Bulutsuz ve berrak bir gecede gökyüzünü incelerseniz, semanın bir ucundan öbür ucuna kadar yayılan titrek ve bulanık yıldızlardan oluşan bir kuşak görürsünüz. Bu kuşağa Samanyolu adı verilir. Her dilde Samanyolu'nun garip, fakat anlamlı bir isim öyküsü vardır. İngilizce'de bu kuşağa milky way (Sütyolu) derler. Dünyamız ve tüm Güneş Sistemi, Samanyolu denilen ve bilimsel adı ile galaksi olarak adlandırılan çok büyük, çok çok büyük bu yıldız adasının içinde sadece bir nokta gibidir. Samanyolu galaksisinin bir boydan öbür boya uzaklığını hesaplayan bilimciler, şaşkınlıktan neredeyse küçük dillerini yutacaklardı. Işığın hızı saniyede 300.000 kilometre olarak bilindiğinden; uzaydaki büyüklükler de ışık yılı olarak ifade edildiğinden; bir ışık yılının 9.5 trilyon kilometre ettiğini de dikkate alan uzmanlar, Samanyolu'nun uzaydaki uzunluğunun, 100.000 ışık yılı, kalınlığının da, 20.000 ışık yılı olduğunu buldular. Bu şu demekti: Işık, Samanyolu'nun bir ucundan öbür ucuna 100.000 yılda gidebiliyordu. Ay ışığının bize 1 saniyede; güneş ışığının da 8 dakikada geldiğini hatırlarsak, bu uzaklığın ne kadar muhteşem boyutlara ulaştığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Uzayın uçsuz bucaksız ufuklarına kadar uzanan bu dev yıldız kümesi, kendi merkezi etrafında korkunç bir hızla dönüyor. Bu hızı hesaplayan bilimciler, hayretlerini gizleyemediler. Zira her saniyede 225 milyon kilometre gibi hiçbir aklın tam olarak idrak edemeyeceği bu hızla koskoca galaksinin bir tam devir yapması için geçen zaman, 250 milyon yılı buluyordu. İşte bu azamet ve ihtişam karşısında uzmanlar, kağıt kalemlerini fırlatıp yorgun gözlerle birbirlerini kutladılar. Çünkü dünyamızın da bu harekete iştirak etmesiyle yeni bir hız kavramı ortaya çıkıyordu. Son yıllarda ortaya çıkan önemli bir gerçeği de burada vurgulamak yerinde olacak. Sürdürülen bir seri hesaplamalar ve hassas gözlem ve araştırmalarla Güneşin de kendine özgü bir hareketi olduğu anlaşılınca, bilim dünyası büyük bir şok daha geçirdi. Güneşimiz, Herkül Burcu yakınlarındaki ve ismine VEGA denilen bir yıldıza doğru hareket halindedir. Güneşin bu hareketinin, kuzey kutup ekseni ile 37 derecelik bir açı yapacak şekilde gerçekleştiği ortaya çıkmış ve bu açıya bilimciler, "solar apex" adını vermişlerdir. Güneş, işte bu Vega yıldızına doğru her saniyede -her saniyede- 20 kilometrelik bir hızla hareket halindedir. Tabiidir ki, güneşimizin bizi uzayda yapa yalnız bırakacağı düşünülemez! Güneşin bu hareketine, çekim gücü nedeniyle Sisteme dahil tüm gezegenler gibi üzerinde yaşadığımız yaşlı ve yorgun dünyamız da iştirak etmekte; böylece Güneş Sistemi belli bir doğrultu boyunca, hiç şaşmadan, şaşırmadan yoluna devam etmektedir. Ne güneşin aya yetişip onu geçmesi ve ne de ayın yörüngesinden fırlayıp güneşi sollaması mümkündür. Her biri kendi yörüngelerinde hareketlerine devam etmektedirler. Öyleyse şu sonuç artık kaçınılmaz bir biçimde karşımızdadır. Madem ki, güneş kendi yörüngesinde her saniye hareket halindedir ve madem ki, dünya güneş etrafında dolanmaktadır ve madem ki dünya da güneşe bağlı ve bağımlı olarak Samanyolu Galaksisinin dönüşü ile hareketini sürdürmektedir ve benzer bir hareketle Vega'ya doğru yönelmiştir. O halde dünyamız, uzayda geçtiği bir noktadan bir daha geçmemek üzere programlanmıştır. Geçen sene bugün dünyamızın geçtiği uzay bölgesi artık çok çok gerilerde kaldı. Çünkü dünya bir taraftan kendi ekseni etrafında fırıl fırıl dönerken, bir taraftan da güneş etrafındaki yörüngesinde helezoni bir hareketle dolanıyor. Her saniye uzayın değişik bölgelerinden geçiyoruz. Nefes nefese koşan, dönen, dolanan bir dünya gezegeninde yaşıyoruz. İşte öğretmenlerimiz bize bunu öğretmemişlerdi! “Dünya dönüyor, sen ne dersen de!” Dünya dönüyor arkadaş, sen ne diyorsun? Dünyamız Koskocaman bir küre..Masmavi okyanusları, bembeyaz bulutları ile dünyamız insanda hayranlık uyandıracak kadar güzeldir. Kutup bölgelerinin buz dağlarından yansıyan ışığın, okyanusların azgın dalgalarından akseden koyu lacivert renklerle karışımı ne kadar şahanedir. Göller, akarsular, dağlar, ormanlar ve çöller, ışığın bin çeşit yansımasına sebep olurken, beyazdan griye kadar uzanan kıvrım kıvrım bulut kümeleri, bu yansımayı süzerek nefis renk tonlarının karışımını daha da güzelleştirir. Güneşten gelen çeşitli dalga boylarına sahip ışınların atmosfer içinden geçip, arz yüzeyini ısıtması ve ısınan havanın yukarılara tırmanarak, masmavi gökyüzünde küme küme bulutları oluşturması ne müthiş bir olaydır. Serin rüzgârların sürüklediği bembeyaz bulutlardan taptaze, tertemiz sular kurumuş topraklar üzerine rahmet ve bereket yağdırırlar. Her saniyede Dünya üzerine 1 milyar ton su düştüğünü biliyor muydunuz? Aynı anda bir o kadar suyun da yüzeyden buharlaşarak atmosfere karıştığını duymuş muydunuz? Odaklarından birinde Güneş bulunan bir eliptik yörünge üzerinde mavi gezegenimiz sürekli bir hareket halindedir. Dünyamız, her saniyede uzayda 30 kilometrelik bir hızla yol alır. Bu satırları okuduğunuz zaman, uzayda 60 km. yol aldık, şimdi 90 km., şimdi 120 km. Aslında Dünyamız, uzayda geçtiği bir noktadan bir daha geçmemek üzere hareketini sürdürmektedir. Geçen sene bugün geçtiğimiz uzay, çok çok “gerilerde” kaldı. Bu açıdan bakıldığında, uzay yolculuğu zaten her saniye gerçekleşmiş olmakta; “Dünya denilen araç üzerinde” uzay yolculuğuna çıkmış insanlar, bir sonsuzdan öbür sonsuza doğru yörüngeleri boyunca durup dinlenmeden yollarına devam ediyorlar. Bu harikalar harikası düzenlemenin ilk plânlarının da 14 milyar yıl önceki Big Bang yaratılış olayı ile gerçekleştiğini söylemek asla yanlış bir değerlendirme olmayacaktır. Kaynak:Bilimvadisi (Taşkın Tuna) |
Onuncu Gezegen Güneş sistemine dahil olan gezegenlerin bir kısmı eski çağlardan beri bilinmesine rağmen bir kısmı zaman içinde gözlem aletleri geliştikçe bulunmuştur. Her biri belli bir yörüngede hiç şaşırmadan ve saniye sektirmeden milyonlarca yıldır dönen ve insanların hayatlarına tesir ettiği bile söylenen gezegenlerin sayısı hakkında zaman zaman tartışmalar olmuştur, iki astronomun hesaplamalarına göre, Jüpiter'den daha büyük onuncu bir gezegen Güneş etrafında dönüyor olabilir. Her ikisi de bu gezegenin, uzayda dolaşırken Güneş'in yörüngesine girdiği kanaatinde. Diğer gök cisimlerinin hareketini nasıl hesaplayarak tahmin ediyorsak ve bu dev kütlelerin sonsuz bir ilim ve iradenin kastıyla döndürülmelerinden başka bir yol yoksa, bu yeni gezegen de uzayda tesadüfen ve başıboş olarak dolaşan bir cisim olamaz. Nitekim yapılan araştırmalar bu gök cisminin de hızını ve yörüngesini hesaplama üzerine yoğunlaşmaktadır. Yeni gezegen 0,5 ışık yılı uzaklıkta olup Oort nebülözünün içindedir. Oort nebülözü Güneş'in etrafını bir halka gibi sarıp Güneş'ten 1 ışık yılını aşan bir mesafeye kadar uzanmaktadır. Nebülözün içerisinde milyonlarca kuyruklu yıldız bulunmaktadır. Geçmekte olan yıldızlar, galaksi diski veya nebülözdeki cisimler zaman zaman bu nebülözden kuyruklu yıldızların ayrılıp Güneş'e doğru gitmelerine sebep olmaktadır. Louisiana Üniversitesinden John Matese bu uzun periyotlu kuyruklu yıldızların yörüngesine baktığında, beklenenden daha fazla kuyruklu yıldızın, nebülözün belli bir bölgesinden geldiğini fark etti. Amerikan Astronomi Topluluğu'nun italya'da Ekim 99'da yapılan toplantısında Matese, Jüpiter'in 1,5-6 katı kütleli bir gezegenin bu kuyruklu yıldızların yörüngelerini değiştirmiş olması gerektiğini söyledi. Hesaplarına göre yeni gezegen Neptün'ün Güneş'ten uzaklığının yaklaşık 100 katı olan 0,4 ışık yılı uzakta olup Güneş'in etrafındaki bir turunu 4 ila 5 milyon yılda tamamlamaktadır. Bağımsız çalışmalar yapan astronom John Murray'ın bulguları da Matese'yi destekliyor. Murray'ın analizine göre yaklaşık Jüpiter büyüklüğündeki bir gök cismi ile karşılaştıktan sonra Oort nebülözünden birçok kuyruklu yıldız çıkmıştır. Bu cisim Güneş'ten 0,5 ışık yılı uzakta olup Güneş etrafındaki turunu 6 milyon yılda tamamlamaktadır. Akılları durduran bu rakamlar karşısında, nebülözlerin, yıldızların ve gezegenlerin başıboş döndüğünü kim iddia edebilir? Murray bu çalışmasında, bu yeni gezegenin yörünge düzleminin diğer gezegen yörünge düzlemlerinden farklı ve eğik olduğunu gösterdi. Bu tip bir düzlemde gezegenin uzun süre kararlı kalamayacağı, muhtemelen uzayda dolaşırken Güneş'in çekim etkisine kapıldığı sanılmaktadır. Birçok astronom bu bulgulara temkinli yaklaşıyor. Gezegenin şimdiye kadar görülememesi ana problemi oluşturuyor. Samanyolu Galaksisi'nin parlaklığı içerisinde gezegenin görüntüsünün çok zayıf olması muhtemeldir. Yeni geliştirilen kızıl ötesi teleskop teknolojisi ile, eğer varsa, bu gezegen görülebilecektir. Belki çok yakında onbirinci ve onikinci gezegenler de yine meraklı ve dikkatli bir astronomun çalışmasıyla ortaya çıkarılabilecektir; ama bilelim ki, onlar da başıboş olarak ve tesadüfi bir yörünge üzerinde dönmüyorlar. Kaynak: Jeff Hecht, "Then there were ten", New Scientist, 16 Ekim 1999, No:2208, sh. 5" |
SpaceX Dragon Uzay Aracının Deneme Seferi Uzay İstasyonu'na Özel Sektörün İlk Seferi 30 Nisan'da Uluslararası Uzay İstasyonu'na (UUİ) özel sektörün ilk ve deneme niteliğindeki seferinin 30 Nisan'da yapılması kararlaştırıldı.Özel sektörün ilk uzay seferini yapacak SpaceX (Space Exploration Technologies Corp.) şirketi, 7 Şubat'ta ilave testler yapmak için ertelediği fırlatma işleminin 30 Nisan'da yapılacağını açıkladı. Uzay ve havacılık tarihinde yeni bir sayfa açacak, aynı zamanda yörüngedeki uzay istasyonuna ticari yük taşınması alanında yeni bir döneme girilmesini sağlayacak SpaceX Dragon uzay aracının deneme seferi, UUİ'nin astronotları tarafından da heyecanla bekleniyor.ABD'nin Florida eyaletindeki Cape Canaveral Hava Kuvvetleri Üssü'nden SpaceX Falcon 9 roketiyle fırlatılacak Dragon uzay aracı, uzay istasyonuyla sağ salim ve güvenli bir şekilde kenetlenebileceğini ispat etmekle yükümlü bulunuyor.Şayet bir aksilik olmazsa, deneme seferinden sonra bir yıl içinde, ikmal malzemesiyle tam yüklü bir Dragon uzay aracı UUİ'ye gönderilecek. Uzay mekiklerinin emekliye ayrılmasından sonra ABD'nin uzay istasyonuna göndereceği ilk ikmal uzay aracı olacak Dragon kapsülünün UUİ'ye ulaşması birkaç günü bulacak.California'daki Hawthorne'da kurulu SpaceX firması, uzay istasyonuna 12 kargo seferi için 1,6 milyar dolar, merkezi Virginia'daki Dulles'te bulunan Orbital Sciences şirketi de UUİ'ye 8 ticari sefer için 1,9 milyar dolarlık sözleşme imzalamıştı. Amerikan uzay mekiklerinin geçen yıl sonunda emekliye ayrılmasıyla, uzay istasyonuna yapılacak ticari ikmal seferleri de büyük önem kazanmış oldu.Özel sektöre ait uzay aracı Dragon ayrıca, uzay istasyonundan bilimsel numunelerin ve onarım için Dünya'ya taşınması gereken bozuk makine parçalarını da geri getirerek kilit bir rol üstlenecek. Uzay mekikleri seferden kaldırıldığından beri istasyondan Dünya'ya hacmi biraz büyük hiçbir parça getirilemiyor. İstasyonun ortakları olan ülkelerin hükümetlerine bağlı kuruluşlar tarafından yapılan ikmal seferlerinde kullanılan Rusya'nın Progress, Avrupa Uzay Kurumunun ATV ve Japonya'nın HTV araçları, Dünya'ya dönüşlerinde istasyonun çöplerini taşımak ve atmosfere girişlerinde yanmak üzere tasarlanmış bulunuyor. SpaceX ile birkaç başka Amerikan şirketi, istasyona astronot taşınması ve Dünya'ya getirilmesi için NASA ile sözleşme yapmıştı. Bu arada, ABD, istasyona astronotlarının 2016'ya kadar taşınması için 1 milyar dolar civarında ödeme yapacak. UUİ'ye astronot gönderirken basınçlı ya da basınçsız kargo aracı olarak tekrar kullanılabilen Dragon kapsülü, uzay istasyonuyla otomatik veya istenirse elle kumanda ile kenetlenebilme özelliğine sahip bulunuyor. "PayPal"ın kurucusu Elon Musk'ın sahibi olduğu SpaceX firması, bir yıl önce Dragon kapsülünü dünyanın yörüngesine başarıyla yerleştirmiş ve daha sonra kontrollü olarak Büyük Okyanus'a indirmişti. Kaynak:Bilimania / Cumhuriyet (21 Mart 2012) |
Uzay Çalışmalarının Getirdiği Teknoloji NASA'nın Günlük Yaşama Kazandırdığı 6 Ürün NASA, uzay görevlerinden başka birçok işe de imza atıyor. "Herkesin İyiliği İçin" sloganına sahip dev kurumun hayatımızla bütünleştirdiği 6 ürün; Kulak Termometresi: NASA, çalışan sayısı az olan hastanelere yardımcı olmak amacıyla bu termometrenin geliştirilmesinde rol oynamıştı. Infrared teknolojisine sahip bir termometre, vücut sıcaklığını oral ve rektal yöntemlere kıyasla çok daha çabuk ve rahat bir biçimde ölçebiliyor. Ayakkabı Astarı: Astronotların giydikleri ayakkabılar, "ay botları" olarak adlandırılmıştı. Bu ayakkabılar, iyi bir havalandırmaya sahipti. Spor ayakkabısı ürecileri, bu ayakkabılarda kullanılan astarları aldılar ve kendi ayakkabılarına uyguladılar. Dolayısıyla yeni ayakkabınızın havadar ve rahat olduğunu düşünüyorsanız, bunda NASA'nın katkısı bulunuyor. Duman Algılayıcılar: Bazı mekanlarda tavana monte edilen duman algılayıcıları, 1970'lerde Skylab'da kullanılanlara oldukça benziyor. Kablosuz Aletler ve Diğerleri Kablosuz Aletler: Taşınabilir ve pille çalışan aletler, ilk olarak Black and Decker tarafından geliştirilmişti. Ancak onları daha işlevsel hale getiren, NASA idi. NASA'nın geliştirmesinden önce bu aletler ağırdı ve pil ömürleri kısaydı. Su Filtreleri: Uzayda yolculuk yapan insanların temiz suya ihtiyacının olacağını düşünen NASA, meydana getirdiği kömür filtresiyle astronotlara temiz bir su sağlamayı başarmıştı. Kirli suyu içme suyuna dönüştürme, bugünkü en önemli bilimsel gelişmelerden biri sayılıyor. Çizilmeyen Gözlükler: Gözlüklerinizi düşürdüğünüzde onları yerden kaldırıp, temizleyip, tekrar takıyorsunuz. Gözlükleriniz çizilmiyor ve kırılmıyor. Bunun nedeni ise NASA'nın ilk çizilmeye dayanıklı lensleri meydana getirmiş olması. Kaynak : CHİP (16 Nisan 2012,11:15) |
Enerji Evreni'nin Gökyüzü Haritası Yüksek Enerji Evreni İnsan gözü astronomi için çok önemli. Görme kabiliyeti olmadan, evrenin parlayan yıldızları, gezegenleri ve galaksileri bizlere kapalı olacaktı ve belki de sonsuza kadar bilinemeyecekti. Her ne kadar göz çok önemli olsa da, astronomlar aynı zamanda görünmezin de cazibesine kapılmalarından kendilerini alıkoyamazlar. Çünkü göze görünmeyen birçok nesne ve bilgi elektromanyetik tayfın görünmeyen taraflarında saklıdır. İnsan gözü elektromanyetik tayfın ancak çok küçük bir bölümüne duyarlıdır. Görünür ışık dediğimiz ve dalga boyu 0,4 ile 0,7 mikron olan bu bölgenin dışında, elektromanyetik tayf çok geniştir. Dalga boyu kilometrelerden, metrenin trilyonda bir veya altında olan bölgelere kadar uzanır. Tayfı ifade etmenin bir yolu dalga boyu, diğer bir yolu da enerjidir. Çok kısa dalga boylarında, diğer bir deyişle yüksek enerjili bölgede yapılan gözlemler, çok yeni ve şaşırtıcı bulgular ortaya çıkarmaktadır. NASA ve dünyada diğer uzay araştırmaları yapan kurumlar, elektromanyetik tayfın değişik bölgelerinde gözlem yapan teleskoplar geliştirmekte ve atmosferden etkilenmemek için bunları uydulara koyarak Dünya çevresinde uzaya göndermekteler. Bunlardan bir tanesi olan ve dünya yörüngesinde dönen Fermi Gama-Işını Teleskobu, yeni bir elektromanyetik gözlem sınırını yakında geçti ve şimdiye kadar gözlemlenmemiş olan yüksek enerji bölgesini gözleme açtı. NASA’nın Goddard Uzay Uçuşu Merkezi’nden astrofizikçi Dave Thompson’a göre: “…Fermi çok enerjik fotonları yakalıyor ve böylece çok yüksek enerji evreninin ilk gökyüzü haritasını üretebiliyoruz. 10 ile 100 milyar elektron volt arasında, yani elektromanyetik tayfın kenarında gökyüzünün nasıl göründüğünün haritası …” İnsan gözüyle gördüğümüz ışık 2 -3 elektron volt aralığında enerjisi olan fotonları içeriyor. Fermi’nin ortaya çıkardığı Gama ışınları milyarlarca kat (20 milyardan 300 milyara ve hatta daha fazla elektron volta) daha yüksek enerjiye sahip. Gama ışını fotonları o kadar çok enerjikler ki sıradan teleskoplarda bulunan mercek ve aynalarla yönlendirilemezler. O nedenle Fermi, klasik teleskoptan daha farklı olarak daha çok gayger sayacına benzer sensör kullanıyor. Eğer Fermi’nin gama ışın gözlüğünü giyebilirsek, biz süper kütleli karadelikler ve hipernova patlamaları gibi kozmik olgulardan gelen enerjinin güçlü gama ışınlarına tanıklık edebileceğiz. Bu durumda gökyüzü aktivitesi bir çılgınlık gibi görünecek. Fermi 2008 yılının Haziran ayında kurulmadan önce, bu enerji aralığında fotonların geldiği bilinen gökte sadece dört tane kaynak vardı. Son üç yılda ise Fermi’nin hemen hemen 500’den fazla yeni kaynak bulduğu belirtiliyor. Peki, bu yeni âlemin içinde ne var? Thompson “Bu henüz bir sır” diyor ve ekliyor: “…Yeni kaynakların üçte biri kadarı bilinen gama ışınları üreten nesnelerin hiçbir türüyle açıkça bağlantılı değil. Onların ne olduğuna dair bir fikrimiz yok…” Kalanların bir ortak noktası var: Olağanüstü enerji. “…Onlar arasında çok büyük karadelikler, süpernova patlamalarının kaynayan kalıntıları ve hızla dönen nötron yıldızları var…” Bazı gama ışınları Samanyolu'nun merkezinden yayılan, gökada düzleminin yaklaşık 20.000 ışık yılı altında ve üstünde, dev yapılar olan Fermi kabarcıklarından geliyor gibi görünüyor. Bu kabarcıkların tam olarak ne olduğu ise diğer bir sır. Şimdi ilk gökyüzü haritası tamamlandı. Fermi bir diğeri üzerinde çalışıyor. Bu daha hassas ve ayrıntılı bir araştırma olmakta. Almanya'daki Max Planck Enstitüsü’nden ve çalışmanın lideri olan David Paneque diyor ki: "…Önümüzdeki birkaç yıl içinde, Fermi bunların nasıl çalıştıklarını, nasıl doğaüstü seviyede enerji ürettiklerini ve bu olayların tümü hakkında yeni bir şeyler açıklamalı…” Şimdilik Fermi’nin dünyası hakkında bilinenlerden daha fazla bilinmeyenler var. Ama Thompson’a göre bu bile oldukça heyecan verici. |
Uzay Hakkında Araştırmalar, Makaleler / Uzayda Geliştirilen Aşı Uzayda Geliştirilen Aşının Denemeleri Uzay çalışmaları ne işe yarar ? diye soranlara yüzlerce somut örnek verilebilir. Tıp alanında insan sağlığı hakkında edinilen bilgiler yanında, uzay çalışmalarından kaynaklanarak geliştirilen birçok tıbbi cihaz da vardır. Ancak ilk kez uzayda bir ilaç geliştirildiği ve bu ilacın Dünya kullanımı için denemelere başlanacağı bildirilmektedir. ABD’de Astrogenetix firması, Uzay mekiğinde geliştirilmiş bir aşının insanlar üstünde denemelerine başlamak için resmi makamlara başvuru yapmıştır. Firma yetkililerine göre, NASA ile işbirliği halinde geliştirilen “salmonella” aşısı denemeleri gelecek yıl başlayabilecektir.Salmonella bulaşmış ve bozulan yiyeceklerde üreyen bir bakterinin neden olduğu, ölümcül de olabilen bir hastalıktır. Paratifo veya daha yaygın haliyle gıda zehirlenmesi olarak da bilinir. İstatistiklere göre her yıl ABD’de 140.000 kişi salmonellaya yakalanmaktadır. Ölüm sayısı 30 kadardır. Astrogenetix, şimdiye kadar uzay mekiğinde 23 deney seti uçurarak sürdürdüğü araştırma için bundan sonra da uzayda 6 deney uçuşu daha yapmayı planlamaktadır.Uzay aşıları geliştirmenin temelinde uzay koşullarında bakterilerin daha çabuk ve daha canlı büyüyor olmalarının keşfi yatmaktadır. Firma yetkilisinin sözleriyle: “Birçok bakteri türünün uzayda büyümesi, onları daha aktif ve hastalık bulaştırıcı yapmaktadır. Bunun altında yatan nedenleri bilmiyoruz, ama bizim kafamızda bu gerçeğin tedavi amaçlı nasıl kullanılabileceği sorusu ve fikri doğdu.” Yerçekimsiz ortamda bakterilerin üremesinin hız ve canlılık kazanması, aynı zamanda Dünya’daki üreme mekanizmalarının araştırmasında da yeni bilgiler sağlamış bulunuyor. Astrogenetix bilimcileri uzay deneylerinde çeşitli bakterilerde canlılık için hangi genlerin aktif olduğunu araştırdılar. Potansiyel genleri bulduktan sonra bu genleri bakteri DNA’sından çıkarıp bakterilerin zayıflamasını ve bulaşıcılığının azalmasını sağladılar. Aslında aşı zayıflatılmış bakteridir. Bakterinin canlılığı azaltıldığı için üremesi ve bulaşıcılığı da azalmakta ve girdiği bedende hastalığa yol açmamaktadır. Bu da bedende o bakterinin tanınması ve gerekli antikorların üretilmesi için zaman tanınmasını sağlamaktadır. Böylece gerçek canlı bakteri bedene girdiğinde antikorlar hazır olarak onları yok edebilmektedir. Astrogenetix firması da salmonella için temelde bu işlemi yapmıştır. Yerçekimi dışında aynı koşullarda yerde ve uzayda üretilen bakteriler arasındaki farklardan üreme ve canlılık sağlayan genler belirlenmiştir. Daha sonra bu geni çıkarılmış bakterilerin gene yer ve uzay koşullarındaki gelişimleri izlenmiştir. Firma yetkilileri şimdi sırada diğer bazı hastalıkların bulunduğunu söylemekteler. İlk olarak sırada antibiyotiklere dirençli Methicillin-resistant Staphylococous aureus (MRSA) bakterisi vardır. MRSA geçen yıl ABD’de 19 000 kişinin ölümüne neden olmuştu. İlk MRSA deneyi son mekik uçuşunda yer almış bile. Bundan sonraki deneyler Uluslararası Uzay İstasyonunda (ISS) yapılacak. Daha sonra sıra başka hastalıklara ve mikroplara gelecek. Kaynak : Space (23 Eylül 2009) |
Uydu Enceladus'da Yaşam Enceladus’da Yaşam Olabilir mi? Satürn’ün ayları arasında ufacık bir tanesi var ki, Enceladus adı verilen bu ay, ilginç özellikleri ile yeni sürpriz buluşların kaynağı olabilir. Satürn ve aylarının incelemesini sürdüren NASA’nın Cassini uydusundan beklenen muhtemel buluşlar arasında, Enceladus’da mikropların yani mikroskobik canlıların bulunması olasılığı bile bulunuyor.Cassini uydusu, Enceladus yüzeyinden sadece 70 km yukarıdaki uçuşları sırasında gayzerlere benzeyen fışkıran sular keşfetti. Yüzey buzları arasındaki çatlaklardan çıkan fıskiyeler muhtemelen alttaki geniş bir okyanusa işaret ediyor. Enceladus bu özelliği ile Güneş sisteminde mikroskobik yaşamı da destekleyebilecek tekil bir ortam olabilir. Enceladus’un güney kutbuna yakın bölgelerinde değişik boyutlarda 90’dan fazla fıskiye keşfedildi. Bunlar su buharı, buz parçacıkları ve organik bileşikler püskürtüyor. Ödül sahibi gezegen bilimcisi ve NASA’nın Cassini uzay aracı görüntüleme alt sistemi lideri Carolyn Parco diyor ki: “…Cassini şimdi birkaç kez bu fıskiyeler içinden uçtu ve tadını aldı. Su ve organik maddelerin yanında buz parçacıklarında tuz olduğunu bulduk. Ve bu dünya okyanuslarındakiyle aynı tuzluluk…” Enceladus’un yarıklarının termal ölçümleri ısının -85C dereceye kadar yükseldiğini açıklıyor. Parco Eğer yarıklardan çıkan bütün ısıl enerjiyi toplarsanız bunun 16 gigavatı bulduğunu söylüyor ve “O alttaki deniz bir organik madde ve enerji kaynağı. Dünyada yeraltında bulunan ekolojilere benzer bir ortam. Aynı hayat tarzına ev sahipliği ediyor olabilir” diyor. Parco’ya göre Enceladus’daki ortam bizim gezegenimizin derinliklerinde olanla benzer olabilir. “…Dünya'nın yeraltı volkanik kayaçlarında bol miktarda ısı ve sıvı su bulunmaktadır. Bu kayaçlardaki organizmalar hidrojenle besleniyor. Ortamdaki reaksiyonlar karbon dioksit ve metan yapıyor ve bunlar hidrojene geri dönüştürülüyor…” En önemlisi bütün bunların tamamı güneş ışığının hiç olmadığı bir ortamda yer alıyor ve hiçbir şey güneş ışığından üretilmiyor. Enceladus’u özel yapan şey yaşanabilir bölgesine kolay erişim. “… Kulağa çılgın geliyor ama burada yüzeyde kar şeklinde yağan mikroplar olabilir. Sonuç olarak astrobiyoloji araştırması için benim bildiğim en ümit verici yer. Yüzey üzerinde kazmaya bile ihtiyacımız yok. Fıskiyeler içinden uçabiliriz ve örnekler alabiliriz. Ya da yüzeye inebiliriz, arayabiliriz ve hatta dilimizi dışarı çıkabiliriz. Ve işte aradığımızı bulduk diyebiliriz. …” Enceladus’un ısı kaynağı Satürn’ün kendisi gibi görünüyor. Satürn’ün yerçekimi ayın şeklinin günlük olarak yavaşça değişmesine neden oluyor. Kendi içerisinde esneyen hareketler ısı oluşturuyor. Fakat Parco bunun tüm ısıl enerjiyi açıklayamadığını söylüyor. Belki geçmişte Enceladus yörüngesi çok eliptik ise geçmişte daha yüksek miktarda enerji üretilmiş ve içerde depo edilmiş olabilir.Isıyı yukarı ne çekiyor olursa olsun, Parco’nun bir hareket planı var. Bu gerçekten çok kolay: “…Enceladus’a geri dönmemiz ve onu yerinde kontrol etmemiz gerekiyor...” |
Nasa'nın Terra Uzay Aracı ve Bulut Yükseklik Ölçümü Bulutlar Alçalıyor mu? NASA tarafından desteklenen yeni bir araştırmaya göre son on yıl içinde ortalama bulut yükseklikleri az da olsa - yaklaşık ortalama yüzde bir- alçaldı. Araştırmadan elde edilen bulgular NASA’nın Terra uydusundan alınan verilere dayanıyor ve son 10 yıl süresince bulut yüksekliklerindeki azalma eğilimine işaret ediyor. Geophysical Research Letters dergisinde yayınlanan makaleye göre küresel bulut yükseklik ortalaması on yılda yüzde bir oranında, yaklaşık 30-40 metre civarında azaldı.Yeni Zelanda’daki Auckland Üniversitesi’nden bilimciler on yıl süresince (Mart 2000’den Şubat 2010’a kadar) dünya çapında toplanan, bulut yükseklik ölçümlerini analiz ettiler. Bu ölçümler NASA’nın Terra uzay aracının üzerindeki Multi-angle Imaging SpectroRadiometer (MISR) cihazı tarafından kaydedildi. MISR yeryüzü tarafından yansıtılan güneş radyasyonunun yoğunluğunu ölçmek için kullanılan bir cihaz. Ortalama yükseklikteki alçalmanın nedeni çok yükseklerde daha az bulut oluşması olarak görülüyor. Bir başka deyişle bulutlar yere daha yakına gelmiyor ama çok yüksek bulutlarda bir azalma var. Çalışmadaki baş araştırmacılardan biri olan Roger Davies, “on yıllık kayıt süresinin yeterli uzunlukta olmayabileceğini, ancak gene de verilerin önemli bir şeylerin olduğuna dair ipucu verdiklerini” belirtti. Bulguların, Dünya çapındaki hava sıcaklığı üzerindeki etki ve önemini belirlemek için daha uzun süreli izleme gerekebilir. Bulut yüksekliğinde tutarlı azalma, gezegenin yüzey sıcaklığını azaltarak, küresel ısınmanın etkilerini yavaşlatma potansiyeline sahip. Küresel ısınma neden olduğu değişime karşı çalışan bir negatif geribildirim mekanizması gibi de görülebilir. Davies’e göre biz tam olarak bulut yüksekliğinin alçalmasının nedenlerini henüz tam olarak bilmiyoruz. 1999 Aralık ayında fırlatılan Terra uydusu, Kaliforniya Pasadena’daki NASA’nın Jet İtki Laboratuarı (Jet Propulsion Laboratory) tarafından tasarımlandı, üretildi ve yönetilmekte. MISR uydu üzerindeki beş cihazdan biri. MISR, dünyanın etrafındaki bulutların üç boyutlu görüntüsünü üretmek için, bulutların yükseklik ve hareketlerinin ölçümlerini yapabilecek şekilde farklı açılara yerleştirilmiş dokuz ayrı kamera bulunduruyor. NASA’nın Terra uzay gemisi bu on yıl süresince de veri toplamaya devam edecek şekilde ayarlandı. Bilimciler bu eğilimin devam edip etmediğini görmek için MISR verisini yakından takip etmeye devam edecekler. Kaynak : Spacedaily / Geophysical Research Letters (23 Şubat 2012) |
Gelecekte Uzay Giysilerine İhtiyaç Olmayacak Uzay giysileri gelişimini hızla sürdürüyor. Gelecekte Mars gezegeninde ya da Jüpiter’in uydularından birinde yaşayabilmek için geliştirdiğimiz giysileri takıp sırtımıza; ver elini sonsuz uzay diyeceğiz. Hatta belki de gelecekte uzay giysilerine hiç ihtiyacımız olmayacak… Son 40 yılda başarıyla sonuçlandırılan birçok görev, uzayın keşfinde insan kullanılmasının yararlarını ve gerekliliğini gösterdi. Ancak 21. yüzyılda uzay yolculuğunun daha olanaklı hale gelmesi, geleceğin uzay kâşiflerinin sağlığı ve güvenliği konusunu da gündeme getirecek. İnsan ve Dünya arasındaki uzaklık arttıkça, yerçekimsiz ortamda hareketin ve radyasyonun oluşturduğu riskler üzerinde yapılacak çalışmaların önemi de artacak. Hava Taşımacılığı Yüzyılı Geçtiğimiz 100 yılda mühendislik alanında elde edilen başarılar, gerek Dünya üzerinde gerekse Dünya dışına yapılacak yolculuklarda insanoğluna eşsiz fırsatlar sağladı. Bize sunulan bu fırsatları kullanarak gökyüzünde o kadar çok yolculuk yaptık ki, yaşadığımız yüzyıl artık “Hava Taşımacılığı Yüzyılı” olarak anılıyor. Bu yolculuklar sayesinde bizler de “Dünya vatandaşları” haline geldik. Şu anda sahip olduğumuz olanaklarsa, yaşadığımız gezegenin dışına yolculuk yapmamızı ve birer “Güneş Sistemi vatandaşı” haline gelmemizi sağlayabilir nitelikte. Ancak uzayın keşfi için yapılacak yolculuklar ağırlıksız ortam ve radyasyon risklerinin üstesinden gelecek yöntemler gerektiriyor. Son 40 yıl boyunca astronotların ve kozmonotların yaşadığı deneyimler, uzayın keşfinde insanın önemini ve gerekliliğini kanıtlıyor. Bilimsel deney yapmak, malzemeyi ve donanımı onararak sorunları gidermek gibi karmaşık görevler insan yeteneğini ve karar verme mekanizmasını gerektiriyor. Astronotların “miyopluğunu” düzelterek milyarlarca dolara mal olan projenin devam etmesini sağladıkları Hubble Uzay Teleskobu, bu örneklerden biri. Bir diğer örnekse Apollo Projesi. Bu projede Ay yüzeyindeki astronotlar, örneğin bindikleri “Ay çipinin” bozulması gibi önceden hesaplanmamış aksiliklerle baş edebilmek, eğitimlerini kullanarak elde ettikleri önemli bulguları değerlendirmek ve yerde görevli biliminsanlarıyla iletişimlerinden yararlanarak belirtilen herhangi bir yerden örnekler toplamakla görevliydi. Mars yüzeyinde yapılacak çalışmalarda da insanlar benzer amaçlarla görevlendirilecek. Uzay Gezginlerini Üç Tehlike Bekliyor Keşif yolculukları uzay gezginlerini ciddi ve birbiriyle bağlantılı üç tehlikeyle karşı karşıya bırakır: • Kütleçekimsiz ortam nedeniyle vücut bileşenlerinin ağırlığındaki azalma sonucu vücudu etkileyen fiziksel kuvvetlerdeki değişimler!Bir arada oluşan bu değişiklikler, insan vücudunda zamana bağlı olarak gelişen bir olaylar zinciri oluşturur. Bu zincir hakkındaki bilgiler son 40 yıldır birikiyor. Vücudun bu değişikliklere tepkisi, görevi yapan kişilerin sağlığı ve görevin başarıyla tamamlanması açısından ciddi riskler doğurur. Neyse ki bu risklerin çoğu etkin bir araştırma programı uygulandığında kabul edilebilir bir düzeye indirilebilir nitelikte. Ağırlık Neredeyse Sıfır Bir uzay uçuşu boyunca oluşan temel fiziksel olaylar insan vücudunda genel biyolojik sonuçlar doğuruyor. Yolculuğun büyük bir kısmı boyunca ağırlık neredeyse sıfıra kadar düştüğünden, vücudun ağırlık taşıyıcı mekanizmaları her zamankinden farklı bir baskıyla karşı karşıya kalır. Vücut eksenleri boyunca değişen hidrostatik basınç eğrileri, vücut içinde bir sıvı hareketine yol açar ve vücudun kütleçekimi algılayıcılarınca hissedilen girdiler belirgin oranda değişir. Vücut bileşenlerinin ve sistemlerinin neredeyse tümü bu değişikliklere tepki gösterir. Kemik Kırılmalarına Yol Açıyor Bir yıl ya da daha uzun süreli uzay yolculukları boyunca maruz kalınan ağırlıksızlık, kemiklerdeki kırılma riskini ciddi oranda artırır. 4,5 – 14,5 ay süren Mir uzay uçuşları süresince kemiğin mineralik yoğunluğu üzerindeki ölçüm sonuçlarına göre kayıplar omurilikten yüzde 5-6, leğen kemiğinden yüzde 10-12 ve bacak kemiğinden yüzde 7-9 oranında. Astronotlardaki kemik kaybıysa yüzde 0 ile yüzde 20 arasında değişiklik gösteriyor. Kadınların menopoz sonrası her on yılda yaklaşık yüzde 2-3 oranında kemik kaybına uğradıkları göz önüne alınırsa, bu oldukça hatırı sayılır bir oran. Gözlemciler Mars’a yapılması planlanan 3,5 yıl gibi uzun süreli uzay uçuşlarında kemik kırılmalarının ciddi bir risk oluşturduğu düşüncesini paylaşıyor. Uzaydayken ve dönüş sonrasında uygulanan egzersiz programları, kemik kaybının iyileştirilmesinde fazla etkin değil. Kalsiyum ve D vitamini destekleri de kemik kaybını önlemiyor. Neyse ki kemik erimesi arttığında bifosfonatların kaybı kontrol altına aldığını ve bu yaklaşıma ilişkin yapılan çalışmaların ilerlemekte olduğunu biliyoruz. Belki de düzenleyici etmenler konusunda bugün yapılan çalışmalardan yola çıkarak gelecekte ulaşılacak noktalar daha etkin sonuçlar doğurabilir. Varsayımlardan biri, uzun uzay uçuşları süresince kemik kaybının önlenmesi için sürekli egzersiz ve farmakolojik uygulamaların bir arada kullanılması gerektiği. Ancak uzayın kavurucu sıcağından ya da dondurucu soğuğundan korunabilmenin şu an için en temel yolu uzay giysileridir... Peki bizim giydiğimiz giysilerden ne farkı var? Uzay Giysilerinin Gelişimi Uzay giysileri, astronotları uzayın sert ve öldürücü ortamından koruyan kişiye özel uzay araçları olarak nitelendirilebilirler. Astronotlar bu özel giysileri olmadan uzay ortamında kalırlarsa, vücutlarında bulunan gazlar genişleyecek ve vücut sıvıları kaynamaya başlayacaktır. İnsan vücudunda bulunan oksijen akciğerlerden, kandan ve dokulardan dışarı çıkacağı için astronotlar çok kısa sürede yaşamlarını yitireceklerdir. Uzayda sıcaklık Güneş ışığı altında +120º’ye yükselirken gölgede ise bir anda -112º‘ye düşmektedir. İnsanın gözlerine onarılmaz derecede hasar verebilecek yoğunlukta morötesi ışınların varlığı da göz ardı edilmemelidir. Uzay giysileri, astronotları uzayın öldürücü ortamından korur. Giysinin dışı neopren kaplı naylondan yapılmıştır. Bu kaplama, hava geçirmez bir köpük tabakası oluşturarak oksijen basıncını belli bir seviyede tutar. Böylece astronotların damarlarında dolaşan kan sıvı halde muhafaza edilir, vücutlarındaki gazlar doku ve vücut sıvıları içinde kalır ve astronotlar normal nefes alıp verebilirler. Giysinin iç kısmındaki Beta kumaşı ile kaplanmış, çok ince, plastiğe benzer tabakalar astronotu aşırı sıcak ve soğuktan koruyan yalıtım sağlamaktadır. Kaynak : Popüler Bilim |
Uzay Hakkında Araştırmalar, Makaleler / Nasa'nın Uzay Projeleri Nasa’dan, İnsan Müdahalesiz Robotlar İçin 1,5 Milyon Dolarlık Yarışma Bugün Mars'taki robotlar dünyadan milyonlarca kilometre uzaktan yönetiliyor, fakat NASA yeni nesil robotlarının, kendi kendilerine Mars'tan numune toplamasını umuyor. Düzenlenen yarışma ile 1.5 milyon dolarlık ödül, yabancı gezegenlerde dolaşıp kendi kendine numune toplayabilecek kaşif uzay robotlarına verilecek. Yarışan robotların tenis topu, taş veya demir tuğla gibi numuneleri toplayarak, gayet doğal bir arazide hiçbir müdahale olmadan (navigasyon dahil) geri getirmesi gerekiyor.“Bugün robotlar belki Mars gibi bir gezegende kontrol edilebiliyor fakat, belki gelecekte başka gezegenlerde bu kontrolün sağlanması oldukça lüks olabilir” diyor NASA baş teknoloji uzmanı Mason Peck. Otomatik robotlar geleceğin NASA robotları için gerçekten büyük bir adım. Eski nesil robotlar sadece sanal yönlendirme noktaları ile kısa mesafeler için yönlendirilebiliyordu. Bu özellik ayrıca NASA'nın yeni aracı Curiosity'de de kullanılıyor. Gerçekten şimdiye kadar hiçbir otomatik numune toplayan robot, aktif görevde kullanılmadı. Bu nedenle bu yarışma çok büyük önem taşıyor. Finale kalan 11 takımdan daha sonra 6 takım kalacak. Saklanmış numuneyi 15 dakikada bularak 1. seviye ödülü olan "takım başına 5000 doları" paylaşacak (50.000 dolar toplam ödül). 2. seviye ödül ise 1,5 milyon dolar ve kazanan takımlar arasında alınan puanlara göre bölüştürülecek. 2. seviyede, 2 saat içinde robotların pek çok numune toplaması gerekiyor. Ayrıca başka robot yarışmaları da var. Ayda 2 buçuk hafta güneş enerjisiz dayanıklı pillerle çalışabilecek robotlardan birinciye 1,5 milyon dolar ödül verilecek. Diğer bir yarışma da nano uydular yardımıyla uzayda daha fazla erişim sağlamayı hedefliyor. Bu yarışma da 2 milyon dolar ödüle sahip ve yarışmacılara yörüngede haftada en az 2 ufak uydu görüntülemeyi amaçlıyor. Bu yarışmalarla NASA geleneksel bakış açısından kurtulup, buluşçuları, öğrencileri ve farklı yetenekleri etkilemeyi düşünüyor. NASA’nın başlıca hedefi ise asteroidler ve Mars'ı keşfetmek. Kaynak : InnovatıonNewsDaıly (14 Haziran 2012) |
Ortalama Büyüklükte Bir Yıldız : Güneş Güneş'in Ölümü Yıldızlarda insanlar gibi doğar, yaşar ve ölürler. Güneşimiz de bize en yakın yıldızdır. Yıldızlar kütle olarak Güneş'imizin 0.1-100 katı ağırlığında olabilirler. Kütlesi 20-50 kat olanlar, hızlı yaşarlar ve bir kaç milyon yılda yakıtlarını tüketirler. Bir Güneş kütlesindeki bir yıldız ise 10 milyar yıl yaşamını sürdürebilir.Güneş'ten küçük yıldızlar ise daha uzun yaşarlar. Güneş Sistemimizin Doğumu Yaklaşık 9 milyar yıl önce, güneşimiz ve etrafındaki gezegenler oluşmuştur. Güneşimizin çapı 149 milyon km, kütlesi 2-1030 kg (yani 332,950 Dünya kütlesi), kendi çevresinde bir tur dönüşü 25 Dünya günü sürer. Yaklaşık saniyede 217 km hızla Dünya ve diğer gezegenleri de beraberinde galaksimizde sürükler. %90 hidrojen+%10 helyum ve çok az miktarda ağır elementlerden oluşur. Bu zamandan sonra, kalan 10 milyar yıllık ömrü daha vardır. Günümüzde ise yakıt kaynaklarının yarısını tüketmiştir ve kalan ömrü yaklaşık 5 milyar yıldır. Güneşimiz tipik düşük kütleli bir yıldızdır. Hidrojeni sürekli yanarak iç kısmında helyuma dönüşür. Helyum genelde atıl bir iç çekirdekte toplanır. Nükleer reaksiyonlar ise bu çekirdeğin dış kısmında (füzyon) gerçekleşir. Çekirdeğin kendisi bu aşamada ısı üretimine katkıda bulunmaz. Güneş sistemimizin gezegenleri iki aileye ayrılır. Güneş'e yakın yer alan iç gezegenler ve güneşten uzakta yer alan dış gezegenler. İç gezegenler; kaya biçiminde, katı yüzeyli ve uydularının olmayışı ya da az sayıda olmaları ile Dünya'ya benzerler. Bunlar Dünya ile birlikte toprak grubu gezegenleri oluştururlar: Merkür, Venüs, Dünya ve Mars. Güneşten daha uzakta bulunan gezegenler daha büyük ama yoğunlukları daha düşüktür, yüzeyleri katı değildir ve çok sayıda uyduları vardır: Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'dür. Gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıkları belli bir geometrik kurala uyar. Bu kural 1776 yılından beri bilinmektedir ve Titius-Bode yasası olarak adlandırılır. Bu yasaya göre gezegenler güneş çevresinde belli yörüngelerde bulunurlar. Buna Mars-Jüpiter arasında bulunan asteroid kuşağının yörüngesi de dahildir. Yasanın elde ettiği tahmini yörünge uzaklıkları ile ölçülen gerçek uzaklıklar mükemmel bir şekilde uyuşmaktadır. Gezegenlerin bu yasaya neden uyduğunun elle tutulur bir açıklaması yoktur ve bunun bir kozmolojik kural olup olmadığı bilinmemektedir. Bu uzaklıklar gezegenlerin kütle ve yoğunluklarından bağımsızdır. Ancak, sadece Neptün bu kuralı çiğner. Kaynak : Popüler Bilim |
Satürn'ün Uydusu Titan'da Yaşam Olasılığı Uzayda Bilim Dünyasını Şaşırtan Gelişme Herkes uzayda canlı var mı? diye araştırırken, şaşırtıcı bilgi beklenmedik bir yerden geldi! Saturn'ün uydusu Titan'da yaşam olabileceğine dair iki bulgu, Cassini uzay aracı tarafından bulundu.Titan, suyun sıvı halde bulunması için oldukça soğuk bir uydu. Ancak bazı bilimadamları, metan ve etan göllerinin içinde yaşam formları olabileceğini söylüyorlardı. 2005 yılında yapılan araştırmalar sonucunda bazı mikropların hidrojen gazı soluyarak ve asetelin organik molekülünü yiyerek, metan oluşturabileceğini buldular.Araştırmaya göre bu mikropların yaşadığı yerlerde asetelinde ve hidrojende azalma görüleceği de söylendi. Cassini uzay aracının yaptığı gezi sırasında yakaladığı ipuçları bu araştırmaları destekler yönde. Uzay aracının bulgularına göre bazı bölgelerde asteline rastlanmazken, Titan'ın yüzeyinde de hidrojen zamanla yok oluyor.Atmosferdeki hidrojen hem yüzeye hem de uzaya doğru hareket ederken, yüzeye inen hidrojen birikmiyor. Bu da bir şeyin onu tükettiği anlamına geliyor olabilir. Bilimadamları biyolojik bir sonuca varmadan önce, bu olayın kimyasal yönünün araştırılmasını daha doğru buluyorlar. Bilimadamlarına göre bu olay bilinmeyen bir kimyasal reaksiyonun sonucu da olabilir.Şimdi bu durumun kesinleşmesi için bütün olasılıkların tek tek elenmesi gerekiyor. Canlı varlığına bir kanıt kabul edilebilmesi için, bilimsel yöntemlerle katedilmesi gereken uzun ve zahmetli bir yolculuk var. Kaynak : Chip Online / Bilim Teknoloji (07 Haziran 2010,21:00) |
NASA'nın Kaldıraçlı Taşımacıları NASA, Kaldıraçlı Taşımacıları Yeni Fırlatmalara Hazırlıyor Uzay mekiğini araç montaj binasından, Kennedy Uzay Merkezi'ndeki fırlatma panellerine taşımak için NASA’nın bir çift kaldıraçlı taşımacıları var. Bu yaklaşık 2.300 ton ağırlığındaki paletliler 5,500 ton ağırlığındaki uzay mekiğini ve fırlatma platformunu etrafta çekebiliyor; ama yeni Uzay Fırlatma Sistemi'nin üstesinden gelebilmek için geliştirilmeleri gerekiyor. Kaldıraçlı Taşımacılar (The Crawler-Transporters (CTs)) 1960’lı yıllardan beri aramızdalar. NASA, uzay mekiği fırlatma sistemlerinin montajı için güvenli kapalı bir merkez arıyordu, bunu yapmak yerine fırlatma işlemini 2 ya da 3 km uzakta yaparak, araç montaj binasını her seferinde tekrar yapmalarına gerek duyulmayacağı bir yolu benimsediler. Çözülmesi gereken problem ise mekiğin ve fırlatma platformunun nasıl taşınacağıydı. NASA, rayları, duba ve kanalları içeren sistemleri ve bir de karada taşıma sistemini ele aldı ve elbette ki karada taşıma yapmak aralarında en mümkün ve maliyeti hesaplı olandı. 100 milyon dolara üretilen bu taşıma araçları bir süre boyunca dünyadaki en büyük kara taşıtlarıydı. Her bir kaldıraçlı taşımacı tek başına 2,3 milyon tonluk ağırlığı taşıyabiliyor ve büyük bir beyzbol sahası büyüklüğünde (40 metre uzunluk ve 35 metre genişlik). Bir yük taşırken CT’lerin ulaşabildiği en yüksek hız 1,5 km, CT boşken ise hızını iki katına çıkarabiliyor. Gücün kaynağı, her biri 2000Kw enerji üreten 12 silindir dizel lokomotif motordan geliyor. Buradan gelen enerji elektrik jeneratörlerini çalıştırıyor ve bu da elektrik motorlarını besliyor; böylece paletleri (16 paletin her biri için 280 kW gerekiyor) ve hidrolik sistemi çalıştırıyor. Hidrolikler CT’nin işini yapabilmesi için en önemli donanımlardır: Kaldıracağı yükün altına girdikten sonra hidrolik gücünü kullanarak onu kaldırıyor ve böylece onu uzağa taşıyabiliyor. CT’ler genelde uzay mekiklerini ve portatif fırlatma platformlarını oradan oraya çekmek için görevlendiriliyor. Portatif fırlatma platformu kendiliğinden CT'den ayrı ve asıl fırlatmayı destekleyenin ta kendisi. CT platformu ve aracı fırlatma alanındaki panellerden birine taşıyor ve orda serbest bırakıyor (özel set pedalların üstüne alçalarak). CT oradan uzaklaşıyor, fırlatma gerçekleşiyor ve sonra geri gelip bu defa boş platformu alıyor. Portatif platform bir uzay mekiği ile birlikte toplam 5.500 ton ağırlığa ulaşıyor ve bunun yaklaşık 4.000 tonunu fırlatma platformu oluşturuyor. Yeni Uzay Fırlatma Sistemi var olan mekiğin ağırlığını 3.000 tona çıkarıyor yaklaşık 9 tane tamamiyle dolu Boeing 747sp uçağına eşit bir ağırlık. Bu değişiklik sistemin toplam ağırlığını 7.300 tona çıkarıyor ki böyle bir ağırlığı hareket ettirmek için var olan kaldıraçlı taşımacıların geliştirilmeye ihtiyacı var. Kaldırma kapasitesini 8.200 tonu yüklenebilecek şekilde yükseltmek için, kaldıraçlı taşımacılardan biri büyük bir yapılanma altından geçiyor: Yeni motorlar, yeni egzoz, yeni frenler, yeni hidrolikler, yeni bilgisayarlar ve büyük olasılıkla yeni palet jantları. Bu değişiklikler yakıt verimliliğinde ya da başka bir şey de etki oluşturmayacak (1 galon da 10 metre mesafe hala bir CT'den bekleyebileceğinizin en iyisi); ama 2014 itibariyle, işlem tamamlanacak ve Kaldıraçlı taşımacılar tamamı ile NASA’nın en yeni Uzay Fırlatma Sistemini 2017'deki ilk uçuşuna çekmek için hazır olacak. NASA 7 yıl önce kaldıraçlı taşımacıları yeni bir teknoloji (tekerlekli sistem) yerine hurdaya çıkartmaya karşı çıkmıştı. CT’ler eski teknoloji olabilir ama etkililer ve güvenilirler ve bir 50 yıl daha kullanılmamaları için bir sebep yok. Bu yüzden bu sistemi torunlarımızın bile görebilmesi mümkün olabilir. Kaynak : Dvice (07 Eylül 2012,07:37) |
UZAY ARAÇLARI Uydular Dünyanın yörüngesinde dönen, üzerlerinde özel alıcılar ve vericiler bulunan araçlardır Uydular, roketler yardımızla ya da uzay mekikleriyle uzaya taşınır Dünya’nın yörüngesinde, uzaktan algılama uyduları, haberleşme uyduları, GPS uyduları gibi farklı işlevlerde binlerce uydu bulunuyor Yörünge Araçları Başka gezegenlerin ya da gökcisimlerinin yörüngesine girip keşif yapmaları için gönderilen uzay araçlarıdır Uzak gezegenlere varmaları bazen yıllar sürer Üzerinde özel kameralar, alıcılar ve vericiler bulunur İniş Araçları Yörünge araçlarıyla birlikte, başka gezegenlerin keşfi için gönderilirler Gezegenin yörüngesine girdikten sonra yörünge aracından ayrılarak o gezegene iniş yaparlar Yüzey Araçları İniş yapılan gezegenlerin yüzeyinde ilerleyerek veri toplayan robotlardır Üzerlerinde çeşitli alıcılar ve vericiler bulunur Uzay Mekikleri Uzaya insan ve yük taşımada kullanılan araçlardır Fırlatılarak uzaya gönderilirler, geri dönüşteyse özel bir piste iniş yaparlar Dünya’yla uzay arasında birçok kez gidip gelebilirler Kimi zaman mekiğin içine uzay laboratuarı denilen özel bir bölme yerleştirilir; burada deneyler yapılır Uzay İstasyonu Uzay istasyonları, içinde insanların yaşayabileceği ve çalışabileceği büyük uydulardır İstasyon dünyanın yörüngesine yerleştirildikten sonra astronotlar burada kalarak deneyler ve araştırmalar yapar Sputnik Uzaya Gönderiliş Yılı : 1957 Ağırlığı : 84 kg Uzay Ajansı : Eski SSCB Uzay Dairesi Özellikleri : Sputnik 1, dünyanın ilk yapay uydusuydu Görevi, atmosferle ilgili veriler toplayarak, bunları yeryüzüne göndermekti Ancak, uydu yalnızca 21 gün boyunca sinyal gönderebildi Mariner 2 Uzaya Gönderiliş Yılı : 1962 Ağırlığı : 203 kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Venüs gezegeninin keşfi için uzaya gönderilen Mariner 2, başka bir gezegenin yakınında uçan ilk uzay aracı oldu Venüs’ün atmosferi ve yüzeyi konusunda bilgiler topladı Güneş rüzgarıyla ilgili ilk ölçümleri yaptı Apollo II iniş aracı Uzaya Gönderiliş Yılı : 1969 Ağırlığı : 5900 kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Apollo II seferi, insanlı bir uzay aracının Ay’a iniş yaptığı ilk sefer Fırlatıldıktan dört gün sonra, bir astronot yörüngede beklerken, iki astronot bir kapsülle Ay’a iniş yaptı Astronotlar Ay’da 22 saat kaldılar ve taş örnekleri topladılar Salyut 1 Uzaya Gönderiliş Yılı : 1971 Ağırlığı : 18500 kg Uzay Ajansı : Eski SSCB Uzay Dairesi Özellikleri : İlk uzay istasyonuydu Uzunluğu 12 metre, maksimum genişliği 4,1 metreydi Yapılış amacı, uzun süreli uzay uçuşlarının, insan bedenine etkilerini incelemek ve uzaydan Dünya’nın fotoğraflarını çekmekti Skaylab uzay istasyonu Uzaya Gönderiliş Yılı : 1973 Ağırlığı : 74783 kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : İnsanların uzayda, ağırlıksız ortamda uzun süre de kalabileceklerini kanıtlamak için uzaya gönderildi Altı yıl görev yaptı Güneş ve yeryüzü kaynakları hakkında da veriler topladı Viking iniş aracı Uzaya Gönderiliş Yılı : 1975 Ağırlığı : 576 kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Mars’ın keşfi için planlanan Viking seferlerinde, her biri birer yörünge aracı ve birer iniş aracından oluşan iki araç kullanıldı Bu bir uzay aracının başka bir gezegeninin yüzeyine güvenli bir biçimde indiği ilk sefer oldu Voyager Uzaya Gönderiliş Yılı : 1977 Ağırlığı : 825 kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Voyager 1 ve Voyager 2 adlı ikiz uzay araçları önce Jüpiter ve Satürn’ün yakınından geçtiler Voyager 2, Uranüs ve Neptüne’de gitti Şimdi her ikisi de Güneş sisteminin dışındaki gezegenlere doğru yol alıyorlar Ploneer Uzaya Gönderiliş Yılı : 1978 Ağırlığı : 517 kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Bir büyük, üç küçük kapsül ve bir yörünge aracından oluşuyordu 14 yıl Venüs’ün yörüngesinde kalarak gezegenin yüzeyi ve atmosferiyle ilgili ölçümler yaptı 1992’de görevi sona erdi Uzay mekiği Discovery Uzaya Gönderiliş Yılı : 1984 Ağırlığı : 24990 kg (yüküyle birlikte) Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Sekiz kişilik bir uçuş ekibini taşıyabiliyor Boyutları, Nasa’ya ait öteki mekiklerle aynı, Uluslar arası Uzay İstasyonu’nun yapımı gibi nedenlerle astronotları ve başka uzay araçlarını birçok kez uzaya taşıdı Glotto Uzaya Gönderiliş Yılı : 1985 Ağırlığı : 960 Kg Uzay Ajansı : Esa Özellikleri : Halley kuyruklu yıldızının 1986 yılında Güneş’e en yakın konumdayken incelenmesi için uzaya gönderildi Daha sonra, “GriggSkyjellerup” adlı başka bir kuyruklu yıldızın yakınından uçmak üzere yoluna devam etti Mir Yapımına başlama yılı : 1986 Ağırlığı : 135 ton Uzay Ajansı : Eski SSCB Uzay Dairesi ve Rus Havacılk ve Uzay Ajansı Özellikleri : 15 yıl boyunca yeryüzünden 390 kilometre yüksekteki yörüngesinde kaldı Farklı ülkelerden birçok astronot, deneyler yapmak amacıyla istasyonda yaşadı Galileo Uzaya Gönderiliş Yılı : 1989 Ağırlığı : 2223 Kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Jupiter’in keşfi için tasarlanmış bir yörünge aracıydı Jüpiter’e 1995 yılında vardı Gezegenin atmosferine çeşitli ölçümler yapan bir kapsül bıraktı Hala Jüpiter ve uyduları hakkında bilgi topluyor Magellan Uzaya Gönderiliş Yılı : 1989 Ağırlığı : 1035 Kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Dört yıl görev yaptı Venüs’ün yüzeyinin ve çekim alanının haritalarını çıkardı Bir uzay aracını yönlendirmek amacıyla, bir gezegenin atmosferinden yararlanılan özel manevra yöntemi ilk kez bur araçta denendi Navstar Uzaya Gönderiliş Yılı : 1990 Ağırlığı : 1665 Kg Uzay Ajansı : ABD Hava Kuvvetleri Özellikleri : Küresel Konumlandırma sistemi (GPS) uydularından biri Yeryüzünün 20000 km yukarısında bir ağ oluşturan bu uydular, yeryüzündeki GPS alıcıları yardımıyla herhangi bir yerin coğrafi konumunun belirlenmesini sağlar Hubble uzay teleskopu Uzaya Gönderiliş Yılı : 1990 Ağırlığı : 11600 Kg Uzay Ajansı : Nasa ve Esa Özellikleri : Astronotların Dünya’dan uzay mekikleriyle gelerek bakım yapabileceği biçimde tasarlanmış ilk uzay aracı Hubble’in gözlemleri, araştırmacılara evrenin yapısı ve sınırları konusunda bilgi sağlıyor Topex / Poseidon Uzaya Gönderiliş Yılı : 1992 Ağırlığı : 2500 Kg Uzay Ajansı : Nasa ve Fransa Ulusal Uzay Çalışmaları Merkezi Özellikleri : Her on günde bir, yeryüzündeki denizlerin düzeyini ölçerek topladığı verileri Dünya’ya gönderiyor Bu veriler, küresel hava tahminleri ve hava olaylarının izlenmesinde kullanılıyor Soho Uzaya Gönderiliş Yılı : 1995 Ağırlığı : 1350 Kg Uzay Ajansı : Nasa ve Esa Özellikleri : Güneş rüzgarları ve Güneş’in taç katmanını gözlemleyerek topladığı verileri Dünya’ya gönderiyor Uzaya gönderildiğinde ömrünün altı yıl olacağı hesaplanmıştı; ancak hala görev yapıyor Sojourner yüzey aracı Uzaya Gönderiliş Yılı : 1996 Ağırlığı : 11 Kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Mars’ı keşfetmek amacıyla Mars Pathfinder görevinde kullanıldı Gezegenin kuzey yarım küresindeki “Ares Vallis” olarak bilinen ve eski su baskınlarının izlerini taşıyan bir düzlüğü inceleyerek veri topladı Cassini-huygens Uzaya Gönderiliş Yılı : 1997 Ağırlığı : 5712 Kg Uzay Ajansı : Nasa, Esa ve İtalyan Uzay Ajansı Özellikleri : Cassini, Satürn gezegeninin keşfi için uzaya gönderildi Venüs’ü geride bıraktıktan sonra Jüpiter’in yakınından geçti 2004 yılında Satürn’e varacak Cassini’nin içinde, Huygens adlı bir iniş aracı bulunuyor Deep Space 1 Uzaya Gönderiliş Yılı : 1998 Ağırlığı : 486 Kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Uzay araçları için geliştirilmiş yeni teknolojileri sınamak için uzaya gönderildi Daha sonra görev süresi uzatıldı 2001 yılında, Borelly kuyruklu yıldızının fotoğraflarını çektikten sonra görevi sona erdi Uluslar arası uzay istasyonu Yapıma başlanılan yıl : 1998 Ağırlığı : Tamamlandığında 460 ton olacak Uzay Ajansı : Nasa, Esa, Rusya, Japonya ve Kanada’nın uzay ajansları Özellikleri : Görevli ülkelerin her biri, istasyonun belli teknik donanımlarının ya da parçalarının yapımından sorumlu Astronotlar, şimdiden istasyonda çeşitli deneyler yapmaya başladılar Landsat 7 Yapıma başlanılan yıl : 1999 Ağırlığı : 1969 kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Uzaktan algılama yöntemiyle yeryüzündeki karaların ve kıyıların görüntülerini çekiyor Bu veriler, ormanların azalması, buzulların küçülmesi, arazi kullanımı gibi konular üzerinde çalışan araştırmacılarca kullanılıyor Stardust Yapıma başlanılan yıl : 1999 Ağırlığı : 385 kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Stardust, Wild-2 adlı bir kuyruklu yıldıza doğru yol alıyor Kuyruklu yıldızın çekirdeğini çevreleyen toz bulutunun içinden geçip bu maddelerden örnekler toplayarak Dünya’ya geri dönecek Cluster Yapıma başlanılan yıl : 2000 Ağırlığı : 1200 kg Uzay Ajansı : Esa Özellikleri : Cluster’in görevi, Güneş’ten gelen parçacıklar ve bu parçacıkların Dünya’nın manyetik alanında neden olduğu değişimlerle ilgili veriler toplamak Cluster, birbirinin eşi dört uzay aracından oluşuyor 2001 Mars odyssey Yapıma başlanılan yıl : 2001 Ağırlığı : 758 kg Uzay Ajansı : Nasa Özellikleri : Mars yüzeyinin yapısını incelemek üzere tasarlanmış bir yörünge aracı Gezegende su ya da buz bulunup bulunmadığını ortaya çıkarabilecek veriler toplayacak Radyasyon incelemeleri de yapacak |
Samanyolu Galaksisi'nin Merkezi Samanyolu'nun Kalbi İki yüz milyar yıldızı bir arada barındıran Samanyolu Galaksi’si bir imparatorluğa benzetilebilir. Sistemin merkezinde bulunan görünmeyen müthiş bir kuvvet, bu imparatorluğu yönetmektedir. Kara, parçalı bir toz şeridi içinde parlayan yıldız bulutsularını barındıran imparatorluğun merkezi kuzey yarımküredeki bir gözlemci için yaz aylarında Yay takımyıldızı doğrultusunda görülür. Son yıllarda astronomlar x-ışını, kızılötesi ve radyo dalga boylarında, giderek artan çözünürlük ve hassasiyet ile yıldızlararası ortamın neden olduğu etkiyi aşarak Galaksi merkezini araştırmaya başlamışlardır. Elektromanyetik tayfın farklı bölgelerinden alınan enerjiler ile Galaksi merkezi doğrultusundaki cisimler ayırt edilebilir ve bu cisimler arasında meydana gelen şiddetli etkileşimler anlaşılabilir. Bununla beraber, Galaksi merkezinde alışılagelmişin dışında farklı fiziksel süreçler ve bu süreçlere katkı sağlayan çok sayıda cisim bulunur. Güneş’ten 26,000 ışık yılı uzaklıkta meydana gelen açıklanması güç fiziksel süreçleri ve söz konusu cisimleri inceleyelim. Yay takımyıldızının üst kısmına doğru bakıldığında çaydanlığın ağzından yükselen, buharlanmış gibi görünen parlak bir leke görülür. Bu leke Büyük Yay Yıldız Bulutu’dur; bulut Galaksi merkezinin konumunu göstermemekle birlikte merkezin gerçek yeri lekenin sadece birkaç derece doğusunda bulunur. Galaksi merkezi doğrultusundaki yıldızlararası ortam görünür ışığa geçirgen değildir. Fakat bu bölgeye kızılötesi ve radyo dalgaboylarına duyarlı alıcılar ile bakıldığında yıldızlararası ortamın neden olduğu sönümleme azalır, cisimler belirmeye başlar ve yıldız sayısında ciddi bir artış görülür. Ortada parlayan Galaksinin şişkin bölgesinin iç kısmıdır ve yaklaşık 500 ışık yılı genişliğindedir. Karanlık benekler yoğun toz bulutlarının çekirdekleridir. Bu toz bulutlarından biri milyonlarca yıldızı bir arada tutan, yaklaşık 30 ışık yılı genişliğindeki parlak Galaksi merkezini gizler. Galaksideki Radyo Enerjisi Yıldızlararası ortamın etkilerinin en aza indiği radyo bölgede, gizlenen Galaksi merkezinin daha iyi bir görüntüsü elde edilir. Galaksideki çoğu yıldızın radyo bölgede ışınımı yetersizdir; fakat bu bölgeden aldığımız radyo enerjisi üst üste binmiş yapılar şeklinde dağılmış yıldızlararası gazı ortaya çıkartır. Galaksi merkezi doğrultusunda en göze çarpan yapılardan biri de Galaksi düzlemini dik olarak doğu-batı doğrultusunda kesen ince iplikimsi yapılardır. Manyetik alan çizgileri etrafında ivmelenen, rölativistik hızlara sahip, yüklü parçacıkların yayınladığı sinkrotron ışınım radyo bölgede yıldızlararası plazmanın ince iplikimsi yapıda görülmesine neden olur. Bu yapılar Galaksi merkezine giren düzgün manyetik alanın iyi bir göstergesidir. Kaynak : Popüler Bilim (Kasım 2011 / Sayı : 211) |
Yıldızlar Arasında Nefes Kesici Bir Gezinti Uzay ve yıldızlarla ilgilenen birkaç Google çalışanının oluşturduğu 100,000 Stars adlı proje, bizleri galaktik sistemimizin içerisindeki 119.617 yıldızın arasında sanal bir gezintiye çıkarıyor. Bu interaktif simülasyonda fareniz yardımıyla güneş sistemimizden başlayarak tüm galaksimiz etrafında ileri ve geri hareket edebiliyor, yıldızların etrafında dönebiliyorsunuz. Ve bu sırada size Sam Hulick'in düzenlediği gizemli bir müzik eşlik ediyor. Sayfanın sol üst köşesinde göreceğiniz "Take a tour" butonuna bastığınızda ise Güneş'ten başlayarak tüm galaksimizi bize kısa ve faydalı bilgiler eşliğinde gösteren bir animasyonu izlemeye başlayabilirsiniz. Bu bilgiler arasında en ilginç olanı ise NASA tarafından 5 Eylül 1977 tarihinde fırlatılan ve günümüz itibariyle insan yapımı en uzak obje olma özelliğini taşıyan Voyager 1'in yeryüzünden sadece 17 ışık saati uzaklıkta olmasıydı. Çünkü bu simülasyon içerisinde bu uzaklığın tüm galaksiyi baz aldığımızda aslında ne kadar da anlamsız olduğunu göreceksiniz. Google şu mesajı da sayfaya eklemeyi unutmamış: "Dikkat: Bu görselleştirmede tam bir bilimsel kesinlik söz konusu değildir. Lütfen yıldızlararası araştırmalar için kullanmayınız!'' Kaynak : Bilim org (17 Kasım 2012) |
Ay'ın Yapısı ve Atmosferi Kütleçekim Alanı Ay’ın kütleçekim alanı, yörüngedeki uzay araçlarının yaydığı radyo dalgalarının izlenmesi sonucu belirlenmiştir. Kullanılan prensip Doppler Etkisi’ne bağlıdır. Uzay aracının bakış açısı yönündeki ivmesi radyo dalgalarının yönünü azar azar değiştirerek ve uzay aracından Dünya üzerindeki sabit bir noktaya olan uzaklığı kullanarak belirlenir. Ancak Ay’ın eşzamanlı dönmesi nedeniyle, uzay aracı öte taraftayken izlenemediğinden ötürü, öteki tarafın kütleçekimi alanı çok iyi belirlenememiştir. Ay’ın kütleçekim alanının en önemli özelliklerinden birisi dev krater düzlükleri ile bağlantılı olan geniş pozitif kütleçekimsel anomalilerin varlığıdır.Bu anomaliler uzay araçlarının yörüngesini önemli ölçüde etkiler bu nedenle insanlı ya da insansız uçuşların planlanmasında Ay’ın doğru kütleçekimsel modeli gereklidir. Kütleçekimsel yoğunluğun olduğu bölgelerin nedeni kısmen, krater düzlüklerini dolduran yoğun bazaltı oluşturan lava akışının varlığına bağlıdır. Ancak bu lava akışları tek başına kütleçekimsel izin tamamını açıklayamaz, aykabuğu ile manto arasındaki etkileşime de gerek vardır. Lunar Prospector ‘un kütleçekimsel modellemeleri bazaltik volkanların etkisi nedeniyle oluşmadığı sanılan bazı kütleçekimsel yoğunlukların varlığını gösterir. Oceanus Procellarumda devasa volkan kaynaklı bazaltlar bulunmasına rağmen kütleçekimsel anomali gözlemlenmemektedir. Manyetik Alan Ay’ın dış manyetik alanı bir ile yüz nanotesla arasındadır yani 30-60 mikrotesla büyüklüğündeki Dünya’nın manyetik alanından yüz kat daha küçüktür. Diğer önemli farklılıklar çekirdeğindeki jeodinamo tarafından üretilmiş bir dipolar manyetik alnı yoktur ve varolan manyetik alanların kaynağı tamamen aykabuğudur. Bir varsayıma göre aykabuğundaki manyetikleşmelerin Ay daha gençken ve çekirdeğinde bir jeodinamo bulunurken oluştuğudur. Ancak ay çekirdeğinin küçüklüğü bu varsayımın doğruluğu karşısında bir engel oluşturmaktadır. Alternatif varsayımlar arasında, Ay gibi havası olmayan gökcisimlerinde süreksiz manyetik alanlar büyük gök cisimlerinin çarpması bulunur. Bu varsayımı destekleyecek şekilde en geniş aykabuğu manyetikleşmelerinin dev kraterlerin tam karşısında Ay yüzeyinde gerçekleştiğinin farkına varılmasıdır. Böyle bir fenomenin çarpışma sonucu oluşan plazma bulutunun ortamda bir manyetik alan bulunurken serbest olarak yayılmasından kaynaklanabileceği önerilmiştir. Atmosfer Ay’ın atmosferi öyle incedir ki yok bile sayılabilir. Toplam atmosferik kütlesi 104 kg.’dır.radyoaktivite sonucu ortaya çıkan radon gibi gazların salınımıdır. Diğer önemli bir kaynak ise mikrogöktaşları, güneş rüzgârı iyonları, elektronlar ve günışığının bombardımanı sonucu oluşan püskürtüm süreciyle gerçekleşir. Püskürtüm yoluyla salınan gazlar ya tekrar regolit içinde hapsolur, ya da güneş radyasyon basıncı veya iyonize olmuşlarsa güneş rüzgârının manyetik alanı nedeniyle uzaya kaçar. Dünya üzerinden yapılan spektroskopik yöntemlerle sodyum (Na) ve potasyum ( K ) gibi elementlerin varlığı tesbit edilmiştir. Radon–222 (222Rn) ve Polonyum-210 (210Po) gibi elementler ise Lunar Prospector ‘un alfa parçacık spektrometresi ile tesbit edilmiştir. Kaynak : Bilimnet |
Cassini Uzay Aracı Gözlemlerine Dair Makale Yarışması Bir Günlüğüne Cassini Bilimcisi Olmak Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Jet İtiş Laboratuvarı’nda (Jet Propulsion Laboratory) Cassini uzay aracı üzerinde çalışan bilim insanları, her yıl tüm dünya ülkelerinden öğrencilerin katılımına açık bir yarışma düzenliyor.Amaç; uzay aracının gözleyeceği hedefi en iyi açıklayan kısa bir makale yazmak ve bunun nedenlerini sıralamak. 2012 yılında incelenmesi ve üzerinde makale yazılması gereken üç hedef ise şöyleydi: Satürn gezegeni, Satürn’ün F halkası ve Satürn’ün küçük bir uydusu olan Pan. Öğrencilerin kısaca Cassini uzay aracının bu üç hedeften hangisini ve ne amaçla incelenmesi gerektiğini açıklayan bir makaleyi, bir bilim insanı gibi düşünerek en fazla 500 kelimeyle bir makale yazmaları gerekiyor. İlki 2009 yılında gerçekleştirilen yarışmanın Türkiye’deki organizasyon ev sahibi ise Eyüboğlu Eğitim Kurumları. Şimdilik İstanbul okulları arasında düzenlenen yarışmaya katılım başvurularının İngilizce olarak ve istenilen formatta hazırlanması gerekiyor.Bunlar daha sonra değerlendirilmek üzere astronom jüri üyelerine gönderiliyor. Bu yıl İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nden Prof. Dr. A. Talât Saygaç (Cassini yarışması Türkiye koordinatörü), Arş. Gör. Özgecan Önal Taş ve Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi’nden Arş. Gör. Arif Solmaz’ın jüri olarak yer aldığı yarışmada, 26 okuldan 72 adet başvuru değerlendirildi ve dereceye giren ilk beş öğrenci seçildi.Başarılı olan öğrencilerin makaleleri ve resimleri yayınlanmak üzere NASA’ya gönderilecek. Cassini Araştırmacısı Olmak Yarışma hakkında ntvmsnbc’ye açıklamalarda bulunan Arif Solmaz (Çağ Üniversitesi) şunları aktardı: “Bu tür uluslararası ve bilimsel yarışmalara katılmak hem bizler hem de öğrenci ve öğretmen arkadaşlarımız için çok güzel fırsatlar içeriyor. Öğrenciler ‘bir günlüğüne bilim insanı’ kimliğine bürünerek, öne sürülen sorulara karşı bilimsel yöntemleri kullanarak cevap aramaya çalışıyor. Başvuruları değerlendirdiğimizde gerçekten kaliteli eğitimi ve bu ortamı hazırlayan öğretmenlerimizi ve bunlardan faydalanarak istendiğinde en iyisini üretmeyi başaran öğrencilerimizin potansiyelini keşfetmek bizleri oldukça mutlu ediyor.”Solmaz, 2012’deki en çarpıcı bilimsel gelişmeler adlı konuşmasında ise şu ifadeleri kullandı: “2012 yılı bilimsel gelişmeler açısından oldukça verimli geçti. Stephen Hawking yıl sonunda şimdiye kadarki en yüksek bütçeli bilim ödülüne layık görüldü. 2004 yılının ardından Venüs gezegeni tekrar Güneş’in önünden geçti, bir sonraki geçiş ise 2117 yılında gerçekleşecek. CERN’deki bilim insanları sonunda uzun süredir aranan Higgs parçacığını bulmuş olabileceklerini açıkladılar. NASA’nın uzaya yolladığı en karmaşık ve en becerikli uzay aracı Curiosity (Merak) Mars yüzeyine başarılı bir şekilde iniş yaptı ve yüzey üzerindeki çalışmalarına başladı.Vogayer 1 uzay aracı Güneş Sistemi’ni terk ederek yıldızlar-arası ortama giriş yaptı.” Satürn Keşfi Tüm Hızıyla Sürüyor 1997 yılında uzaya fırlatılan ve iki ana uydudan oluşan Cassini-Huygens robotik uzay aracı 2004 yılında Satürn ve sistemine ulaşarak gözlemlerine başladı. Cassini’den ayrılan Avrupa Uzay Ajansı’nın ürettiği Huygens sondası ise 2005 yılında Satürn’ün uydularından biri olan Titan’ın yüzeyine iniş yaptı. Cassini halen Satürn ve sistemi üzerindeki çalışmalarına halka ve uyduları ve bunların birbirleriyle ilişkilerini inceleyerek devam ediyor. Haziran 2008 yılında olağan görevini tamamlayan Cassini, birinci genişletilmiş Cassini Ekinoks Görevi’ni 2010 yılı Eylül ayında tamamlayarak ikinci genişletilmiş Cassini Gündönümü Görevi’ne başladı. Fonksiyonel çalışmaların 2017 yılı Eylül ayına kadar devam etmesi bekleniyor. Böylece Satürn sisteminde tüm mevsimlerin tamamlandığı gözlemlerin yapılması hedefleniyor. Kaynak : Ntvmsnbc / BBC (04 Ocak 2013,12:42) |
Mars Yolculuğunda Alzheimer Riski Kozmik Işınlar Alzheimer’a Neden Oluyor Rochester Üniversitesi Tıp Merkezi’nde son yapılan araştırmalar gelecekte olası bir Mars yolculuğunda astronotların ne gibi sağlık riski ile karşı karşıya kalabilecekleri üzerineydi. Çalışmalar sonucunda uzayın derinliklerinden yayılan kozmik ışınların hafızayı ciddi şekilde etkilediği ve Alzheime’ra sebep olduğunu gösteriyordu.NASA’nın önümüzdeki yıllar içerisinde daha fazla araştırmacıyı uzaya göndermeyi planladığı bu günlerde ortaya çıkan bu gelişme Dünya’nın manyetik alanı ve atmosferi sayesinde bu zararlı ışımalardan insanlığın nasıl korunduğunu da gösteriyordu. Araştırmacıların yaptığı çalışma ile uzay araçları güneşten gelen proton ışımalarına karşı korunabilir hale getirildi. Ama halen çok daha güçlü dev yıldızlardan yayılan kozmik ışımaların etkilerine karşı etkili bir koruma yöntemi geliştirilemedi. M.Kerry O’Banion (MD, PhD) yoğun demir iyonlarında uzay araçlarını korumanın çok güç olduğunu bunun için araçları en az 6 kat kurşun ile kaplamanın gerektiğini belirtiyor.Yüksek şarjlı ağır metallerin insan sağlığına zararı zaten uzun yıllardır biliniyordu.Şimdilerde ise bu ağır metallerin insan psikolojisindeki etkileri üzerinde araştırmalar sürdürülmekte.Rochester Üniversitesi Tıp Merkezinden araştırmacıların yayınladıkları makalede; yüksek enerji radyasyonlarına maruz kalmanın beyin fonksiyonlarında ciddi zararlar oluşturduğu ve bunun Alzheimer’a neden olduğu belirtildi.Dr. O’Banion yüksek enerji radyasyonlarının kansere neden olduğunun bilindiğini ama ilk kez Alzheimer gibi bilişsel problemlere de neden olduğunun bu çalışma ile saptandığını belirtiyor. Grup, özellikle çalışmalarını süpernova patlamasında ortama yoğun bir şekilde yayılan demir iyonun doğuracağı problemler üzerine yoğunlaştırmış. Bunun nedeni ise demir iyonlarına karşı aktif bir koruma tabakasının oluşturulamıyor olması olarak belirtiliyor.Laboratuar ortamında fareler üzerinde yapılan çalışmada ortamın radyasyon yoğunluğunun artırılması sonucu fare beyinlerinde beta amyloid denilen protein plakların biriktiğini bu protein birikmesinin de insanda Alzheimer hastalığına neden olan birikme ile aynı olduğu belirlenmiş. Dr. O’Banion bu sonucun bile başlı başına yüksek radyasyonun Alzheimer’a neden olduğunun kanıtı olduğunu belirtiyor. Kaynak : Unıverse Today (01 Ocak 2013) |
ABD'nin Ölüm Yıldızı Projesi 'Ölüm Yıldızı İnşa Etmeyeceğiz' ‘Yıldız Savaşları’ serisinde Galaktik İmparatorluk’un en güçlü silahı olan ‘Ölüm Yıldızı’nın, ABD ordusu için düşünülmediği açıklandı. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, 2016’da gerçek bir Ölüm Yıldızı inşasına başlanması talebinin gerçeğe dönüştürülemeyeceği ifade edildi.Beyaz Saray, kamudan gelen dilekçelere cevap verdiği ‘We the People’ sayfasında, Ölüm Yıldızı açıklaması yaptı. Tek atışta gezegenleri yok edebilen dev silahın inşa edilip edilmeyeceğine yönelik açıklamada bulunan Beyaz Saray, ‘Dünyevi sebeplerden böyle bir projenin hayata geçemeyeceğini’ belirtti. Beyaz Saray’ın Yönetim ve Bütçe Ofisi’nde Bilim ve Uzay Dalı’nın başında yer alan Paul Shawcross, internette yaptığı açıklamada, “Hükümetimiz, istihdam oluşturulmasına ve güçlü bir ulusal savunma oluşturulmasına yönelik arzunuzu anlıyor. Ancak bir Ölüm Yıldızı şu an ufukta görülmüyor’ dedi. LiveScience'ın verdiği bilgiye göre, Beyaz Saray’a Kasım ayında gönderildiği ifade edilen Ölüm Yıldızı dilekçesinin, 34 bin 435 kişi tarafından imzalandığı belirtildi. Beyaz Saray, 30 gün içinde 25 binden fazla imza toplayan dilekçelere cevap verme yükümlülüğüne sahip. 'Bütçemiz Yetmez' Her ne kadar 35 bin kişi 2016’da inşasına başlanabileceğine inansa da, Ölüm Yıldızı gibi bir silah ABD için son derece zor bir proje. Bunun en büyük sebebi, teknolojik imkansızlığın yanı sıra olağanüstü boyuttaki maliyet.Shawcross’un hesabına göre, Ölüm Yıldızı inşa etmenin maliyeti 850 katrilyon dolar (850,000,000,000,000,000$). Beyaz Saray yetkilisi, ‘Amacımız bütçe açığını kapatmak, iyice açmak değil’ dedi. Shawcross, açıklamasında ayrıca, ‘hükümetin, gezegenleri havaya uçurmayı planlamadığını’ belirtti. Luke Skywalker’ın, ilk Ölüm Yıldızını bir X-kanatlı uzay gemisiyle yok etmesine de dikkat çeken Shawcross, “Neden sayısız vergi verenin parasını bir kişilik uzay aracıyla yok edilen bir silahı inşa etmek için harcayalım?” ifadesini kullandı. Ay Mı Yoksa Mimas Mı? Beyaz Saray’dan yapılan açıklama, gelecekte ABD ordusunun cephaneliğinde Ay büyüklüğünde bir Ölüm Yıldızı bulunmayacağını kesinleştirdi. Gök bilimciler ise tartışmanın çıkmasından yararlanarak, kurgu ürünü silaha en çok benzeyen gök cisminin aslında Ay değil, Satürn’ün uydusu Mimas olduğuna dikkat çekti. Shawcross, Ölüm Yıldızı gibi projeler dışında Uzay’da gezinen bir uzay üsleri olduğuna dikkat çekti: ‘Orada bir futbol sahası büyüklüğünde bir dev var. Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) Dünya dışında insanların yaşaması için çalışmalar yapıyor’ dedi. 100 milyar dolara inşa edilen ISS’de altı mürettebat görev yapıyor. Üssün mevcut mürettebatı 2 Amerikalı, üç Rus ve bir Kanadalı astronottan oluşuyor. ISS, gündüzleri parklaklığıyla Venüs ile yarışıyor ve Dünya’dan çıplak gözle görülebiliyor. Bir Sonraki Proje: Enterprıse Shawcross, Uzay’ın derinliklerinde gezinen dev silahlar konusunda açıklama yapmaya devam etmek zorunda kalabilir.Geçtiğimiz ay, ‘BTE Dan’ adında bir mühendisin imza toplamaya başladığı dilekçe, ‘Uzay Yolu’ dizisinde yer alan ‘Enterprıse’ yıldız gemisinin inşa edilmesi talebini içeriyor. Şu ana kadar 5 bin 973 imza toplayabilen BTE Dan’in, 21 Ocak’a kadar vakti var. Kaynak : Ntvmsnbc / LiveScience (15 Ocak 2013,13:06) |
| Saat: 03:05 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık