![]() |
HALK EDEBİYATI DÖNEMLERİ HALK EDEBİYATI DÖNEMLERİ 18. Yüzyıl Geçen asırda altın devrini yaşayan Halk edebiyatı bu asırda aynı gücünü devam ettirmiştir. Divan şairleriyle boy ölçüşme, aruzla şiir söyleme, bu devirde biraz daha yaygınlaşmıştır. Tekke edebiyatı bu dönemde bir duraklama içindedir. Dönemin en büyük tekke şairi, aynı zamanda büyük bir alim olan Erzurumlu İbrahim Hakkı’dır. İlahiname adlı divanında genellikle tasavvufi, kasideler, gazeller, ilahiler bulunur. Ayrıca Marifetname adında nesir eseri de vardır. 19. Yüzyıl Halk şiir geleneği bu asırda klasik söyleyişini sürdürmüştür. Özellikle Aşık edebiyatının çok yetenekli saz şairleri görülür. Bunlardan biri de Bayburtlu Zihni’dir. Hem divan tarzı hem de aşık tarzı şiirleriyle tanınmıştır. Çok iyi bir medrese eğitimi görmüştür. Bu nedenle divan tarzında yazdığı şiirleri, Divan şairlerini aratmaz. Ayrıca Halk tarzında söylediği şiirlerde tam bir aşık söyleyişi görülür. Dönemin diğer tanınmış şahsiyeti Erzurumlu Emrah’tır. Bunda da Divan tarzı söyleyişler görülür. Ancak bu şiirleri çok başarılı sayılmaz. Asıl lirik şiirleri koşma tarzında söyledikleridir. Diğer dikkate değer isim Dadaloğlu’dur. Üzerinde Divan şiirinin etkisi pek görülmeyen bu saz şairi, dönemin padişahına kafa tutan koçaklamalarıyla tanınır. Tarihi gelişimini kısaca anlattığımız Halk edebiyatının genel özelliklerini de şu şekilde sıralayabiliriz: Şiirler çoğu zaman saz eşliğinde söylenir. Duruma göre şiir söyleyen aşıklar, şiirleri için bir ön hazırlık yapamazlar. Bu yüzden şiirlerinde derin bir anlam, kusursuz bir biçim görülmez. Aruzla şiir yazanlar olmakla birlikte kullanılan asıl ölçü hecedir. Nazım birimi dörtlüktür. Ancak çok az da olsa türkülerde ve ninnilerde üçlü, beşli söyleyişler görülür. Dili tam bir Halk dilidir. Bu dilin öz Türkçe olduğu söylenemez. Ancak halka mal olmamış sözcükler kullanılmamıştır. Şiirler hazırlıksız söylendiğinden daha çok yarım kafiye ve redif kullanılmıştır. Nazım şekli olarak mani, koşma, varsağı, semai, destan v.s. kullanılmıştır. Konu olarak Aşık edebiyatında aşk, ölüm, hasret, ayrılık gibi duygusal konular, doğa sevgisi, yiğitlik, zamandan şikayet işlenmiştir. Tekke edebiyatında ise elbette konu dindir. Söyleyişlerde doğa ile iç içe olmaktan kaynaklanan bir somutluk hakimdir. Halk şairlerinin hayat hikayeleri ve şiirleri cönk adı verilen eserlerde toplanır. |
HECE ÖLÇÜSÜ VEZNİ TÜRK HALK EDEBİYATI HECE ÖLÇÜSÜ VEZNİ Şiirde mısralardaki hece sayısının eşit olmasına dayanan ölçüdür. Türkçe''nin yapısına uygun bir ölçüdür. Hecelerin sayısı parmakla sayıldığı için "parmak ölçüsü" adıyla da bilinir. Türkçe''de heceler uzunluk kısalık bakımından hemen hemen aynı değerdedir. Bu yapısal özellik şiirde hece ölçüsünün kolayca kullanılmasına imkan verir. İlk yazılı Türk edebiyatının ürünleri olarak bilinen Göktürk Yazıtları''nda şiir bulunmamasına rağmen şiirsel özellikler taşıyan ve hece ölçüsüne uyan bölümler vardır. Kaşgarlı Mahmud''un Divanü Lugati''t Türk eserindeki şiirler de hece ölçüsüyle yazılmışlardır. Türklerin İslamiyet''i kabulünden sonra divan edebiyatı ve aruz ölçüsünün yaygınlaşması hece ölçüsünün yalnızca tekke ve aşık edebiyatına özgü bir ölçü olmasına yol açtı. Hece ölçüsünde kalıbı dizelerdeki hecelerin sayısı belirler. Her dizesinde 11 hece bulunan bir şiirin kalıbı "11''li hece ölçüsü" olarak gösterilir. Bir hecenin belli bölümlere ayrılmasına "durgulanma", bu bölümlerin okuma sırasında hafifçe durularak vurgulanan yerlerine de "durak" denir. Kalıplar 2''liden başlayarak 20''lilere kadar çıkar. Az heceli, yani 2''liden 6''lıya kadar kalıplar tekerleme, atasözü, bilmece gibi ürünlerin şiirsel parçalarında uyum öğesi olarak yer alır. Bu tür kısa kalıpların durakları dizenin sonundadır. Hece ölçüsünde durağın önemi büyüktür. Bir kalıp en az 2, en çok 5 duraklı olabilir. Bir durakta bulunan hece sayısı ise 1 ile 10 arasında değişir. Hece kalıpları duraklar ve duraklardaki hece sayıları bakımından bölümlenir. Bu kalıplar içinde en çok kullanılanlar 7''li, 8''li, 11''li ve 14''lü olanlardır. 7''li ölçü daha çok mani türünde kullanılmıştır. 8''li kalıp semai, varsağı, destan ve türkülerin ölçüsüdür. 11''li ölçü ise başta koşma ve destan olmak üzere aşık ve tekke debiyatı şiirlerinde kullanılmıştır. 14''lü hece ölçüsüne ise daha çok tekke şiiri ve çağdaş Türk şiirinde rastlanır. Tasavvuf ya da tekke edebiyatı Halk edebiyatının "tasavvufi halk edebiyatı" ya da "tekke edebiyatı" denilen türü 12'nci yüzyılda Ahmed Yesevi ile başladı. Ama Anadolu'nun bu alandaki ilk ve en büyük şairi Yunus Emre'dir. Anadolu'da 19'uncu yüzyıla değin çeşitli tarikatlarla gelişen bu edebiyat geleneğinin sürmesinde en önemli rolü Alevi-Bektaşi ve Melami-Hamzavi şairler oynadı. Tekke edebiyatı şairleri, yalın bir dille, hece ölçüsüyle ya da aruzun heceye yakın yalın kalıplarıyla şiirler yazdılar. Tekke şiirinin genel adı, özel bestelerle okunan ve tarikatlara göre değişik isimlerle anılan ilahilerdi. Nazım birimi dörtlüktü. Ama gazel biçimde yazılmış ilahiler de vardır. Bu edebiyatın düzyazı biçimini ise evliya menkıbeleri, efsaneler, masallar, fıkralar ve tarikat büyüklerinin yaşamlarını konu alan yapıtlar oluşturur. Âşık edebiyatı Halk edebiyatının aşık adı verilen halk sanatçılarının ürünlerinden oluşan ve 16'ncı yüzyılın başlarında ortaya çıkan "aşık edebiyatı" türünde ise söz ve müzik birbirini tamamlayan iki unsurdur. Günümüzde varlıklarını sürdüren aşıklar, bir yandan eski destan geleneğini yaşatırken, bir yandan da doğaçlama aşk şiirleri söyler, başka sanatçıların ürünlerini yayar, çeşitli törenlerde bir eğlence unsuru olarak yer alırlar. Aşık şiirinin nazım biçimi de dörtlük olmakla birlikte dize sayısı çoğalıp azalabilir. Bu edebiyatın başlıca türleri destan, güzelleme, taşlama, koçaklama, ağıt ve muammadır. Genellikle yalın ve yapmacıksız bir dil kullanılan aşık şiirinde yinelemeler, boş tekerlemeler, ölçü ve uyak tutturmada kolaylık sağlayan yakıştırmalar bulunur. Aşıklarımız Aşık edebiyatının en büyük şairleri 16 ve 17'nci yüzyılda yetişti. Bunlar arasında Aşık Ömer, Gevheri, Katibi, Kayıkçı Kul Mustafa, Şahinoğlu, Katip Ali, Karacaoğlan, Üsküdari, Aşık Halil, Aşık Ali, Aşık Mehmed sayılabilir. 18'inci yüzyılın aşık şairleri arasında ise Kabasakal Mehmed, Levni, Kıymeti, Mecnuni ve Nuri sayılabilir. Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyrani, Tokatlı Nuri, Erzurumlu Emrah, Ruhsati, Sümmani, Celali, Muhibbi, Dadaloğlu, Beyoğlu, Seyyit Osman 19'uncu yüzyılan aşık şairleridir. 20'nci yüzyılda ise sönmeye yüz tutan aşık edebiyatı Mazlumi, Kahraman, İrşadi, Mesleki, Talibi, Karamanlı Gufrani, Aşık Ali İzzet ve Aşık Veysel gibi şairlerle bir gelenek olarak varlığını sürdürdü. |
Öykü Türk edebiyatında öykü Türk edebiyatında Batılı anlamdaki ilk öyküler Tanzimat döneminde yazıldı. İlk öykü yazarları, Ahmed Midhat, Emin Nihat, Samipaşazade Sezai ve Nabizade Nazım’dır. Türk öykücülüğünü yetkinliğe kavuşturan yazar ise Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Edebiyat-ı Cedide döneminde yalın diliyle dikkat çeken Uşaklıgil, titiz gözlemciliğiyle gerçekçi öykü geleneğini başlatan yazardır. Bu dönemin diğer yazarları Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya idi. Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişen yeni edebiyat akımıyla birlikte öyküde toplumsal ve siyasi sorunlar işlenmeye başladı. Türkçe’de yabancı sözcüklerin temizlenmesi, yazımda konuşma dilinin hakim olması, taşra yaşamının gerçekçi bir üslupla edebiyata taşınması gibi özelliklerle bilinen bu dönemde Ömer Seyfettin, Türk öykücülüğünde yeri bir çığır açtı. Onu Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay izledi. F. Celaleddin, Selahattin Enis, Sadri Ertem, Cemal Kaygılı, Sabahattin Ali, Kenan Hulusi Koray, Nahit Sırrı Örik, Bekir Sıtkı Kunt, Mahmut Şevket Esendal Cumhuriyet dönemi öykücülüğünü hazırlan isimlerdir. Cumhuriyet dönemi 1930’lar sonrasını kapsar. Bu dönemde alışılmışın dışında bir öykü dünyası kuran Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaç), diyalogların usta yazarı Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Samet Ağaoğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Kemal Bilbaşar, Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar öykü yazarları olarak ön plana çıktı. Günümüzde Türk öykücülüğü geniş bir konu ve üslup zenginliğiyle sürmektedir. Bunlar arasında Muzaffer Buyrukçu ve Osman Çeviksoy üslupçuluklarıyla ön plana çıkarken, İslam Gemici (Kalbimi Dağlarda Bıraktım, Truva Yayınları), Necati Tosuner (Çıkmazda, Neden Kitap) gibi isimler de çalışmalarına aralıksız olarak devam etmektedirler |
Aşık Mahzuni Şerif Halk ozanları Aşık Mahzuni Şerif (1940, Afşin, Kahramanmaraş - 17 Mayıs2002, Köln), bir Türk halk ozanıdır. Tam adı Şerif Cırık'dır. Hayatı Eski ismi Berçenek olan Tarlacık Köyü'nde dünyaya geldi. 1955 yılında daha sonra Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu'na kaydoldu. 1960'da eşi Suna'yı kaçırdı ve 6 ay köyünde kaldı. Bu sırada okulu Balıkesir'e nakledildi. Okul komutanının çabası ile yeniden okula dönen Aşık Mahzuni, 6 ay devamsızlık yaptığına ilişkin bir ihbar üzerine okuldan atılınca yeniden köyüne döndü. 1967 yılnda ilk plağı ile müzik piyasasına girdi. Bir süre Gaziantep'te ikamet ettikten sonra Ankara'ya taşındı. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Derneği Genel Başkanlığı'ni yürüten Aşık Mahzuni Şerif, Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Merkez Disiplin Kurulu Başkanlığı, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği ve Ozan-Der Onur Kurulu Başkanlığı'nı da yaptı. Evli ve 8 çocuk babası Aşık Mahzuni uzun süredir yaşamını Almanya'da sürdürüyordu. Türk Halk Müziği sanatçılarının başvuru kaynağı,söz ve beste deposu olan Aşık Mahzuni birçok dinleyecisi açısından günümüzün çağdaş Karacaoğlanı'ydı. Dom dom kurşunu, Yuh Yuh, Fadimem, Gül yüzlüm, Ciğerparem ve Ekmek kölesi gibi eserleriyle tanınan Aşık Mahzuni'nin türkülerini İbrahim Tatlıses'ten Mahzun Kırmızıgül'e kadar birçok türkücü ile bazı pop müzik sanatçıları da okudu. Halk şiirine gönül veren ve konuşma dilini şiirleştiren Aşık Mahzuni'nin 400'e yakın plağı,50 kasedi ve yayınlanmış 9 adet kitabı bulunuyor |
Aşık Seyran Aşık Seyran http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/5/58/Develi_asik_seyrani.JPG/180px-Develi_asik_seyrani.JPGhttp://tr.wikipedia.org/skins-1.5/common/images/magnify-clip.png Develili Aşık Seyrani (1800-1866) Hayatı ve Karakteri Türk Halk Edebiyatı'nın zirve isimlerinden biri olan Develi'li (Everek'li) Seyrani'nin doğum tarihi kesin değildir. 1800 veya 1807 yılında doğduğuna dair kayıtlar vardır. Bugün Kayseri ilinin en büyük ilçesi olan, o yıllarda Everek adıyla bilinen Develi'de doğmuştur. Asıl adı Mehmet'tir. Babası fakir bir mahalle camii imamı olan Hoca Cafer Efendi'dir. Çocukluğu ekonomik güçlüklerle geçmesine rağmen babasının sayesinde medrese eğitimi almaktan geri kalmamıştır. Seyrani'nin hayatı ile ilgili kesin bilgiler mevcut olmadığından halk kendisi için bazı menkıbeler yayarak bu eksikliği gidermeye çalışmıştır. Seyrani'nin ününü duyan çevre vilayet ve kaza aşıkları sık sık Develi'ye gelerek onunla atışırlar. Seyrani ustalığını konuşturarak onları pes ettirir. Ama artık ona Develi dar gelmeye başlamıştır, İstanbul'a gitmeyi arzular. Seyrani, büyük bir ihtimalle Sultan Abdülmecit'in tahta geçtiği yıl olan 1839 yılında İstanbul'a gelir. O yıllarda İstanbul'da semai kahvelerine, saz söz meclislerine ilgi gösterilir, aşıklar birer bilge kişi olarak görülür, dinlenirdi. Bu meclislerin tiryakileri, aşıkları yalnız bırakmaz, onları meclisten meclise, kahveden kahveye taşırlardı. Saray'da devlet erkanının konaklarında, zenginlerin köşklerinde bir araya gelen aşıklar, birbiriyle tanışır, söyleşir, atışırlardı. Bazı paşa ve beyler, şairleri himaye eder onlara rahat bir hayat sağlarlardı. Böylesi bir zamanda İstanbul'a giden Seyrani, zamanın saz ve kalem şairleriyle tanışır, bilişir. Seyrani, İstanbul'a gelmişken yarım kalan medrese öğrenimini tamamlar. Şu sözleriyle tanımlamıştır bu günlerini: "Yedi yıl eğlendi, kaldı Seyrani Bütün tahsil etti ilmi irfanı Sendeyken her türlü mürüvvet kanı Bulmadın derdime çare İstanbul" Ancak Seyrani karakteri gereği, etrafında gördüğü yanlışlıklara, bu yanlışlıkları yapan Padişah da olsa görmezlikten gelemeyen ve şiirlerinde bu durumları ağır bir şekilde hicveden bir şairdir. Bu yüzden hakkında soruşturma açılmış ve yakalanmamak için de Develi'li bir dostunun yardımıyla Develi'ye kaçmak zorunda kalmıştır. Bir süre burada kalan Seyrani daha sonra Halep'e gider. Burada da tutunamayan Seyrani tekrar Develi'ye gelir. Yaşadığı süre içerisinde Develi onun kıymetini pek anlayamamıştır. Yakalandığı sinir hastalığından dolayı ona "Deli Seyrani" denmiş, son yıllarını Develi'de yoksulluk içinde geçirmiştir. Yoksulluğunu, çektiği acıları, dik kafalı bir ozan oluşuna bağlamak pek yanlış olmaz. Seyrani devrindeki gelişmeleri yakından takip etmiş, yanlışlıkları eleştirmiş, şiirlerinde kendisinden önceki ozanların alışılmış konu sınırlarının dışına çıkmıştır. Olaylara genellikle eleştirel gözle bakmış ve halkın sesi olmaya özen göstermiştir. Şiirleri hem ele aldığı konu bakımından hem de kafiye yapısı bakımından çeşitli ve zengindir. Şiirlerinde daha önce kimsede rastlanmayan kafiye yapılarına yer vermiştir. Şiirlerinde bazen bir tarikat ehli, bazen siyasi bir eleştirmen, bazen de koyu bir aşık olur. Bu da Seyrani'nin içten, dindar, duygulu ve duyarlı bir kişi olduğunu gösterir. Seyrani, 19. yüzyıl halk edebiyatımızın şüphesiz en değerli örneklerinden birisi olarak diğer halk ozanlarını da etkilemeyi başarmıştır. Kendisi hakkında yapılan araştırma ve incelemeler son yıllarda çoğalmıştır. Eserlerinden bazıları bestelenerek icra edilmiştir. Eserlerinden Örnekler AŞIKIN GÖNLÜ Eski libas gibi aşıkın gönlü Söküldükten sonra dikilmez imiş Güzel sever isen gerdanı benli Her güzelin kahrı çekilmez imiş Bülbül daldan dala yapıyor sekiş O sebepten gülle ediyor çekiş Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş Kıyamete kadar sökülmez imiş Sevdiğim değildin böylece ezel Aşkının bağına düşürdün gazel İbrişimden nazik saydığım güzel Meğer pulat gibi bükülmez imiş Seyrani'nin gözü gamla yas imiş Benim derdim her dertlere baş imiş Ben bağrımı toprak sandım, taş imiş Meğer taşa tohum ekilmez imiş.. SENE 1261 Bin ikiyüz altmışbire tarih basınca Pek ziyade oldu siklet bu sene Eski adet bitip devir dönünce Kalktı insanlardan şefkat bu sene Koymuşum havana bu garip seri Sefa mı sunulur ah şimden geri Ağnıya olursan derler gel beri Fukaraya yoktur rağbet bu sene Fukaranın hali Mevla'ya belli Merhamet yok ağnıyada ezeli Buğdayın bir mutu oldu yüzelli Muhtekire düştü fırsat bu sene Zengin artık kesmez oldu kurbanı Kalmadı dünyanın rengi elvanı Sultan Süleyman'a kalmadı fani Bize Hak'tan oldu rahmet bu sene İş böyle giderse kopacak fesat Yaklaşmadı gitti şu vakt-i hasat Sanatlar işlemez ortalık kesat Boşadır çalışmak gayret bu sene Bu Seyrani sahih sohbet eylesin Naçar olan fukaralar neylesin Rica niyaz edin halas eylesin Mevlamız beladan millet bu sene |
Pir Sultan Abdal Pir Sultan Abdal Doğumu 16’ncı yüzyılda yaşadı. Asıl adı Haydar. Yaşamının büyük bölümü Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağına bağlı Banaz köyünde geçti. 16’ncı yüzyılın ikinci yarısında Sivas çevresinde boy gösteren [[Alevi-Bektaşi] Safevi-Türkmen kökenli yani Sah Ismail yanlısı Caferi mesebinden (Ehli-beyt yolu) olaylara karıştı. Sivas Beylerbeyi Deli Hızır Paşa, Pir Sultan’ı astırdı. Ölümünün, 1547-1551 ya da 1587-1590 arasındaki bir tarih olduğu sanılıyor. 6 ayrı kimlik Çeşitli araştırmalarda 6 ayrı Pir Sultan kimliğine değinilir. Sırasıyla, Çorum yöresinden olup bir süre Ankara’da Hasan Dede tekkesinde kalan Pir Sultan’ım Haydar, aruzla şiirler yazan Pir Sultan, Divriği yöresinde yetişen ve asıl adı Halil İbrahim olan Pir Sultan Abdal, 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılın başında yaşamış olan Abdal Pir Sultan, 16. yüzyıl sonu ile 17. yüzyıl başında yaşayan ve Pir Sultan’ın asılmasıyla ilgili deyişleri söyleyen Pir Sultan Abdal.Pir Sultan Abdal Safevi yanlısı değildir.Yazdığı deyişlerin hepsi Şah'a(Hz.Ali'ye) yazılmıştır. Gerçek Pir Sultan Son olarak menkıbeleşmiş yaşamıyla tanınan, Hızır Paşa’nın astığı kabul edilen 16’ncı yüzyıl şairi Banazlı Pir Sultan Abdal. Halk edebiyatı araştırmacıları, gerçek Pir Sultan Abdal olarak Banazlıyı kabul eder. Yetişme Koşulları Pir Sultan Abdal, Alevi gelenekleri ve tarikat ortamında yetişti ve Sah Ismailin soyundandir. Hatai (Şah İsmail, Safevi Hükümdarı), Kul Hüseyin ve Kul Himmet’ten etkilendi. Şiirlerinde duru ve yalın bir Türkçe kullandı. Ana konuları, Degisler, Allaha olan sevgisi, aşk, tasavvuf ve kavgadır. Tekke ve tasavvufun kalıplarını aşıp geniş bir halk kesimine seslenebildi. Medrese öğrenimini Erdebil'de görmesine rağmen , diğer bazı halk şairlerinin tersine, Divan Edebiyatı’ndan hiç etkilenmedi. Hakkında Araştırma ve Çalışmalar Yapanlar Sadeddin Nüzhet Ergun, Abdülbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Boratav, Cevdet Kudret, Cahit Öztelli, Sabahattin Eyuboğlu, Mehmet Fuat, Orhan Ural, Mehmet Bayrak ve Erol Toy’un Pir Sultan Abdal ile ilgili araştırma kitapları vardır. Ayrıca Opera Sanatçısı ve Halk Müziği Araştırmacısı ve icracısı Ruhi Su, Pir Sultan'ın eserlerinin hemen tümünü yorumlamıştır. Eserlerinden Bazı Örnekler Alçakta Yüksekte Alçakta yüksekte yatan erenler Yetisin imdada aldi dert beni Basimi alip hangi yere gideyim Gittigim yerlerde buldu dert beni Oturup benimle ibadet kildi Yalan söyledi de yüzüme güldü Yalin kiliç olup üstüme geldi Çaldi bölük bölük böldü dert beni Üstümüzden gelen boran kis gibi Yavru sahin pençesinde kus gibi Seher çagi bir korkulu düs gibi Çagirta çagirta aldi dert beni Abdal Pîr Sultan'im gönlüm hastadir Kimseye diyemem gönlüm yastadir Bilmem deli oldu bilmem ustadir Söyle bir sevdaya saldi dert beni http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/9/95/Pirsultan-abdal-aniti.jpg Sultan Suyu Gibi Çağlayıp Akma Sultan Suyu Gibi Çağlayıp Akma Erilir Gam Yeme Divane Gönül Er Başımda Duman, Dağ Başında Kış Erilir Gam Yeme Divane Gönül Yıkılır Mı Hakk’ın Yaptığı Havuz Şah-ı Merdani' nin, Biz De Kılavuz Üç Günlük Dünyada, şu Yahşi Yavuz Erilir Gam Yeme Divane Gönül Pir Sultan Abdal’ım, Sırdan Sırada Bu İş Böyle Oldu, Kalsın Burada Cümlemiz Niyetlendiği Murada Erilir Gam Yeme Divane Gönül Bugün Yardan Haber Geldi Bu gün Yardan Haber Geldi Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan Eğildim Bir Buse Aldım Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan Güzel Olanı Severler Yanağından Gül Dererler Kulakta Mengiç Küpeler Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan Baş Koydum Yarin Dizine Uykular Girmez Gözüme Ağ Ellerin Sür Yüzüme Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan Şekerden Şerbet Ezerler İnce Tülbentten Süzerler Dört Yanım Almış Güzeller Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan Pir Sultanım Gel Yanıma Seni Sarayım Canıma Dola Kolların Boynuma Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan Bilene Danış Bilirim Bilirim Dersin Bilene Danış Danışan Dağları(Hey Dost) Aşar Mı Aşar Danışmadan Yola Çıksa Bir Kişi Akıbet Yolundan(Hey Dost) Şaşar Mı Şaşar Cahile Irak Ol Kamile Yakın Bir Mana Söyleyim(Hey Dost) Darılma Sakın Hasmın Karıncaysa Merdane Takın Ummadık Taş Başa (Hey Dost) Düşer Mi Düşer Pir Sultan Abdalım Böyle Mi Olur Kişi Ettiğini(Hey Dost) Elbette Bulur Yırtıcı Kuşların Ömrü Tez Olur Zararsız Akbaba(Hey Dost) Yaşar Mı Yaşar Bu Yıl Bu Dağların Karı Erimez Bu Yıl Bu Dağların Karı Erimez Eser Bâd-ı Sabâ Yel Bozuk Bozuk Türkmen Kalkıp Yaylasına Yürümez Yıkılmış Aşiret İl Bozuk Bozuk Kızılırmak Gibi Çağladım Aktım El Vurdum Göğsümün Bendini Yıktım Gül Yüzlü Cerenin Bağına Çıktım Girdim Bahçesine Gül Bozuk Bozuk Elim Tutmaz Güllerini Dermeye Dilim Tutmaz Hasta Hâlin Sormaya Dört Kitabın Mânasını Vermeye Sazım Düzen Tutmaz Tel Bozuk Bozuk Pir Sultan'ım Yaratıldım Kul Diye Zalim Paşa Elinden Mi Öl Diye Dostum Beni Ismarlamış Gel Diye Gideceğim Amma Yol Bozuk Bozuk Kul Olayım Kalem Tutan Ellere Kul Olayım Kalem Tutan Ellere, Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle. Sekerler Ezeyim Şirin Dillere, Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle. Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey. Sivas Ellerinde Sazım Çalınır, Çamlı Beller Bölük Bölük Bölünür. Yardan Ayrılmışam Bağrım Delinir, Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle. Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey. Pir Sultan Abdal’ım Ey Hızır Paşa, Gör Ki Neler Gelir Sağ Olan Basa. Beni Hasret Koydun Kavim Kardaşa, Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle. Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey. Dostun Bahçesine Bir Hoyrat Girmiş Dostun Bahçesine Bir Hoyrat Girmiş Korudur Da Benli Dilber Korudur Gülünü Dererken Dalını Kırmış Kurudur Da Benli Dilber Kurudur Neredesin De Dudu Dillim Nerede Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede Bu Meydanda Serilir Postumuz Çok Şükür Mevlaya Gördük Dostumuz Bir Gün Kara Toprak Örter Üstümüz Çürüdür De Benli Dilber Çürüdür Neredesin De Dudu Dillim Nerede Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede Pir Sultan Abdal’ım Başımdan Başlar İyisini Korda Kemini Taşlar Bin Çiçekten Bir Kovana Bal İşler Arıdır Da Benli Dilber Arıdır Neredesin De Dudu Dillim Nerede Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede ] |
Eşrefoğlu Abdullah Rûmî Halk Edebiyatı Şairi Eşrefoğlu Abdullah Rûmî Eşrefoğlu Abdullah Rûmî, (? - 1469) Türk şair, mutasavvıf. Eşref-i Rûmî veya Eşrefoğlu Rûmî olarak anılır. Hayatı Asıl adı Abdullah'tır. Yine de babasının ismi dolayısıyla genellikle Eşrefoğlu, Eşrefzâde veya İbnül Eşref olarak anılmıştır. İznik doğlumlu olduğu için de sık sık İznikî olarak anılmış, yine de en sık kullanılan hitabı Eşref-i Rûmî olmuştur. İznik doğumlu Abdullah'ın babasının zamanında Mısır'dan Anadolu'ya göçmüştür. Babasının ismi genelde Seyyid Ahmed ül Mısrî olarak geçer. Bu künyedeki Seyyid, şahsın İslam dininin son peygamberi Muhammed'in sülalesine dayandığını gösteren bir ibaredir. Eşrefoğlu ilk eğitimini İznik'te yapmıştır. Babası ve dedesi mutasavvıf olsa ve tasavvufa da meyli olsa da daha çok ilmi eğitim görmüştür. Orta yaşlarında, bazı söylentilere göre 40 yaşlarındayken, ilim eğitimini sonlandırır ve dönemin ünlü fakihlerinden birinin yanında çalışmaya başlar. Buna rağmen tüm bu zaman boyunca tasavvufa olan ilgisi artmıştır ve sonunda ilmi bir kenara bırakıp tasavvufi hayat tarz ve görüşüne girer. Tasavvufa girişi genellikle o dönemde Bursa'da yaşayan Abdal Mehmet isimli meczup bir veli ile arasında yaşanan bir olaya bağlanır. Fakat bunun gerçekliği tartışmalıdır. Eşrefoğlu tasavvufi yola giriş yapmak istediğinde Bursa'nın ünlü velilerinden Emîr Sultan'a bağlanmak ister. Fakat Emir Sultan onu Ankara'ya, Hacı Beyram Veli'ye gönderir. Bir süre Hacı Bayram Veli'nin dergâhında kaldıktan sonra, öneri üzerine Hama'daki kâdirî şeyhi Şeyh Hüseyn-i Hamevî'ye gider. Buraya ailesi ile birlikte gider ve bir zaman burada kalır. Sonunda Hama'dan İznik'e geri döndüğünde Eşrefoğlu büyük bir mutasavvıftır. İznik'te başlarda münzevi bir yaşam sürse de daha sonraları halkla iletişime geçmiş kendi tasavvufi görüşünü yaymıştır. Burada Eşrefoğlu Rumi kurucusu olduğu ve Kâdirîliğin bir kolu olan Eşrefîliği yayar. 1469 yılında yine İznik'te vefat eder. Sanatı Eşrefoğlu eserlerinde genelde yalın bir Türkçeyi tercih etse de az da olsa Arapça ve Farsça sözcükler de kullanır. Eserlerinde tasavvufi etki rahatlıkla görülebilir. En çok işlediği konu tasavvuf olduğu gibi genellikle kullandığı motifler ve kurgusal unsurlar da tasavvufi imgelerdir. Bunun dışında eserleri genel dini öğütler de içerir. Her ne kadar teknik bakımdan çok büyük başarı göstermese de, Türk tasavvufi halk edebiyatının en önemli isimlerindendir. Eşrefoğlu'nun en önemli eseri Divan'ı olsa da, Müzekinnüfûs isimli meşhur bir eseri de bulunur. Müzekinnüfûs dini ve tasavvufi nasihatler içeren bir eserdir. Bunlar dışında matbu olmayan fakat yazma nüshalar halinde olan çeşitli eserleri vardır: Tarîkatnâme, Fütüvvetnâme, Delâil ün nübüvve, İbretnâme, Mâziretnâme, Hayretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Esrarüttâlibîn, Münâcaatnâme ve Tâcnâme |
HALK EDEBİYATI, halkın geleneksel dili ve zevki ile oluşturulmuş sözlü edebiyata denir. İslam dininin kabulünden önce Türkler'de toplumsal yaşayış içinde farkhlaşma olmadığı için verilen ürünler bakımından edebiyat alanında da farklılaşma yoktu. Türkler İslam dinini benimsedikten sonra toplumsal yaşayışta farklılıklar oldu. Arap ve İran edebiyatının etkisiyle Divan edebiyatı oluştu. Artık edebiyatta iki ayrı alan söz konusuydu. Dilde ve edebiyatta Arapça'nın ve Farsça'nın egemen olması yanında bu dillerin anlatım biçimleri de benimsendi. Türk devletlerinin resmi yazışma dilinin Arapça ve Farsça olması üzerine özellikle devlet adamlarının çevresinde kümelenen ve onlarca korunan şairler bu dilleri ve anlatım biçimlerini Türkçe'ye yeğlemeye başladılar. Öte yandan halk arasında da İslam dininin kabulünden önceki Türk edebiyatının biçimsel özelliklerini çok az değişikliklerle koruyan halk edebiyatı gelişti. Halk edebiyatı genel olarak sanatçıları belli olmayan ortak halk edebiyatı ürünleri ile âşıkların ve tekke şairlerinin yapıtlarından oluşur. Halk edebiyatının kapsamı içine ilk yaratıcıları çoğu zaman belli olmayan mani, türkü, ağıt, ninni, tekerleme gibi manzum; masal, efsane, fıkra gibi düzyazı ürünler girer. Ayrıca aşk ve kahramanlık konularını işleyen, bazı yerleri düzyazı, bazı yerleri manzum halk hikâyeleri ile bilmeceler, atasözleri, deyimler; meddah, Karagöz, ortaoyunu, seyirlik köy oyunları ve tüm bu ürünlere az çok yakınlık gösteren daha başka ürünler de halk edebiyatı kapsamı içindedir. Âşıkların ve tekke şairlerinin yapıtlarıyla oluşan, âşık edebiyatı ve tekke edebiyatı gibi adlarla anılan geleneksel edebiyatlar da halk edebiyatı içinde ele alınmaktadır. Halk edebiyatı ürünleri kuşaktan kuşağa aktarıla aktarıla varlıklarını korur. Çağlar boyunca çeşitli kültürel etkilenmelerle değişikliklere uğrayarak ve bölgesel özellikler kazanarak yaşayan halk edebiyatı ürünleri halkın kullandığı dil ve ağız özelliklerini taşır. Bununla birlikte bir türkü, bir mani, bir masal, bir bilmece, bir atasözü nereden çıkmış olursa olsun halkın ortak kullanımıyla ve taşıyıcılığı ile geniş bir alanda bilinip yaygınlaşır. Halk edebiyatı ürünleri genel olarak sözlü ürünlerdir. Yaratıcıları ya da yaşatıcıları tarafından kullanıla kullanıla biçim kazanır. Halk edebiyatı ürünleri zamanla ve çeşitli nedenlerle yazıya geçirilmiştir. Bunlara folklor ve halk edebiyatı araştırmacılarının halk arasında yaptıkları derlemeler de katılırsa halk edebiyatı ürünlerinin büyük bir bölümünün yazıya geçirilmiş olduğu görülür. Bununla birlikte, halk tarafından yaratılmakta ve yaşatılmakta olan halk edebiyatı sözlü olma özelliğini de korur. Halk şiiri eski Türk şiirinin vezin, biçim ve uyak bakımından devamıdır. İslam dinini kabul etmeden önceki dönemlerden kalma şiir örnekleri incelendiğinde hece vezninin kullanıldığı, nazım biçimi olarak dörtlüklerin temel alındığı ve daha çok yarım uyakın yeğlendiği dikkati çeker. İslam dininin kabulünden sonra gelişen halk edebiyatında da bu özellikler korunmuştur. MsxLabs & TemelBritannica |
Alıntı:
Vikipedi, özgür ansiklopedi Türklerin Anadolu'ya geldikten sonra edebiyatları beş gruba ayrılmıştır. Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilen aydınların oluşturduğu "Yüksek Zümre Edebiyatı" ve İslam öncesinden gelen sözlü bir "Halk Edebiyatı". Anadolu'ya göç eden Türkler arasında aynı ayrım devam etti. Medrese eğitimi gören aydın kesim Arap ve Fars edebiyatlarının tesirini devam ettirirken, halk yine saz şairleri aracılığıyla halk edebiyatını devam ettirdi. Dolayısı ile Anadolu Türk Edebiyatı iki grupta incelenmektedir. Bu gruplardan biri Halk Edebiyatı'dır. Oğuz Türkleri Anadolu'ya dilleriyle, gelenekleriyle, geleneksel halk edebiyatlarıyla gelmişlerdir. Ozan dedikleri saz şairleri, Anadolu'nun gittikçe Türkleşen bölgelerinde, gezici şair olarak sazlarıyla şiirler söylüyorlardı. 13. yüzyıl Nasreddin Hoca, Türk folklorünün kişiliği etrafında mizahi hikâyelerin şekillendiği ünlü bir figürü. Bu yüzyılda ele geçen eserler daha çok fetih ve savaşlara aittir. Bunların en önemlileri İslami Türk destanlarıdır. Battal Gazi Destanı, Danişmentname bunlardan en ünlüleridir. Dönemin en ünlü kişisi Nasreddin Hoca'dır. O, zekasıyla, keskin görüşleri ve zeki söyleyişleriyle, nükteleriyle dünyaca tanınmış biridir. 13. yüzyılda yaşadığı halde halka mal olarak kendinden sonra gelen Timurlenk ile karşılaştırılmıştır. Bu asrın en önemli şairi Yunus Emre'dir. 14. yüzyıl Bu yüzyılın en önemli eseri Kitab-ı Dede Korkut 'tur.Bu kitapta hikâyeler Oğuz Türkleri arasında yaşanmış ve yayılmıştır. Kitapta Oğuz Türkleri'nin Gürcüleri, Rumlar, Ermeniler ve diğer Türk boylarıyla yaptıkları barışlar anlatılır. Hikâyelerde nazım, nesir iç içedir. Dili destansı bir dildir. Bazı yönleriyle destana benzer. Bu yüzden destandan halk hikâyeciliğine geçiş ürünü olarak görülür. Bu asırdaki en ünlü şair, Yunus tarzı söyleyişleriyle ün kazanan tekke şairi Kaygusuz Abdal'dır. 15. yüzyıl Bu yüzyılın tanınmış ismi Hacı Bayram Veli'dir. Ankara'da doğan Hacı Bayram Veli, çok güçlü bir medrese tahsili yapmıştır. Aruzla da yazmakla birlikte daha çok hece ölçüsünü kullanmış ve dini şiirler yazmıştır. İlahileri tekkelerde, zaviyelerde dillerden dillere dolaşmıştır. 16. yüzyıl Bu yüzyılda sadece Tekke edebiyatının değil, din dışı konularda söylenen şiirlerin de metinleri ele geçmiştir. Ellerinde sazlarla diyar diyar dolaşan, nerede bir güzel görülürse ona aşık olan ve şiirler söyleyen şairler, ordularda, kışlalarda, hudut boylarında boy gösteren aşıklar eski halk geleneğini sürdürmüşler ve "Aşık Edebiyatı" denen edebiyatı yaşatmışlardır. Bunların en tanınmışı, yüzyılın sonlarında şöhret kazanan Köroğlu'dur. Ayrıca Kul Mehmet, Hayali, Bahşi adlı aşıklar da dönemin önemli şairleridir. Tekke Edebiyatının bu dönemdeki temsilcisi Pir Sultan Abdal'dır. Pir Sultan Abdal tekke şairleri arasında şiirlerini sazla söyleyen ender kişilerdendir. Daha çok nefesleriyle tanınır. 17. yüzyıl Daha çok bilgi için: Aşık edebiyatı ve Tekke edebiyatı Bu dönem Türk edebiyatının altın çağıdır. Hem Aşık edebiyatı hem Tekke edebiyatı hem de Anonim Halk edebiyatı [2] ürünlerden bir çoğu ele geçmiştir. Tekke edebiyatının önde gelen şairleri Aziz Mahmut Hüdai ve Niyazi Mısri 'dir. Her iki şair de derin ilim sahibidirler. Bu asırda Aşık edebiyatında büyük gelişmeler olmuş, Divan şairlerine bile ilham verecek lirik şiirler söylenmiştir. Ayrıca aruzla şiir söyleyen saz şairleri, kendilerini Divan şairleri kadar başarılı saymışlardır. Bunların arasında Yeniçeri ordusunda bulunan ve Evliya Çelebi'nin de dikkatini çeken Kâtibi, denizci olan Kayıkçı Kul Mustafa ünlüdür. Ancak günümüzde bile çok sevilen, şiirlerin çoğu halk türküsü haline gelen aşık Karacaoğlan'dır. Şiirlerinin tümünü hece ölçüsüyle söyleyen, halk anlayışını, yaşayışını şiirlerine en iyi şekilde yansıtan Karacaoğlan tabiat ve sevgili teması ile yazdığı koşmalarıyla tanınır. Dönemin diğer büyük saz şairi Aşık ömer'dir. Halk şairleri arasında en kültürlü, en yaratıcı olarak tanınır. 18. yüzyıl Bu yüzyılda halk edebiyatı şairleri, divan şairleriyle boy ölçüşme, aruzla şiir söyleme bu devirde biraz daha yaygınlaşmıştır. Tekke edebiyatı bu dönemde bir duraklama içindedir. Dönemin en büyük tekke şairi, aynı zamanda büyük bir alim olan Erzurumlu İbrahim Hakkı'dır. İlahiname adlı divanında genellikle tasavvufi kasideler, gazeller, ilahiler bulunur. Ayrıca şairin Marifetname adında nesir eseri de vardır. 19. yüzyılda halk edebiyatı Halk şiir geleneği bu asırda klasik söyleyişini sürdürmüştür. Özellikle Âşık edebiyatının çok yetenekli saz şairleri görülür. Bunlardan biri de Bayburtlu Zihni'dir. Hem Divan hem de âşık tarzı şiirleriyle tanınmıştır. Çok iyi medrese eğitimi görmüştür. Bu nedenle divan tarzında yazdığı şiirler, Divan şairlerini aratmaz. Ayrıca halk tarzında söylediği şiirlerde tam bir âşıkErzurumlu Emrah'tır. Divan tarzı şiirleri pek başarılı değildir. Asıl lirik şiirleri, koşma tarzında söyledikleridir. söyleyişi vardır. Dönemin diğer tanınmış şahsiyeti Halk edebiyatının genel özellikleri
Türk halk edebiyatı'nın düzyazı alanındaki öyküleri, Türk, Arap ve İran-Hint kaynaklı olmak üzere 3 grupta toplanır. Türk kaynaklı öyküler arasında Dede Korkut, Köroğlu, Danişmendname gibi serüven-kahramanlık öyküleri, Kerem ile Aslı, Âşık Garip, Karacaoğlan ile İsmigan Sultan, Emrah ile Selvihan gibi âşıkların yaşam öyküleri çevresinde gelişen öyküler yer alır. Doğu Anadolu’da kaside adı verilen küçük öyküler, Güney Anadolu’da bozlaklar, meddah öyküleri ve Nasreddin Hoca fıkraları da halk edebiyatının düz yazı örneklerindendir. Yusuf ü Züleyha, Ebu Müslim, Battalname, Leyla ile Mecnun da Arap kaynaklı öykülerin en yaygın olanları ve bilinenleridir. Hint-İran kaynaklı öykülerin en ünlüleri arasında Ferhat ili Şirin ve Kelile ve Dimne sayılır. |
Anadolu Halk Edebiyatı doğası gereği başlangıcı bilinmeyen, ama varlığını bugün de sürdüren bir sözlü geleneğin içinde oluşmuştur. Sözlü geleneğin temelinde şiir vardır. Şiir, ölçülü ve kafiyeli örneklerin dışında, şiirsel özelliklerini değişik oranlarda kaybetmiş olan masal, efsane, halk hikâyesi gibi anlatılarla da varlığı hissettirir... Halk Edebiyatı sözlü gelenekte yaşatılan (yaratıcısı belli olan ya da olmayan) bütün ürünleri kapsar. Adı bilinsin ya da bilinmesin halk şâiri beslendiği kaynakların (din, gelenek, günlük yaşam) yönlendirmesiyle ya mutlak güzelliğe (Allah) ulaşma çabasına ya da günlük yaşamın güzelliklerini, zevklerini anlatır, arzularına dramatik bir dille vurgular ve çarpıklıkları yergiyle gözler önüne serer. Bu bakımdan ele aldığımızda Halk Edebiyatı ürünlerinin özünde örnek değerler ve ahlâk anlayışı yattığını düşünebiliriz. Yaratıcısı belli olmayan sözlü gelenek ürünlerini kapsayan Anonim Halk Edebiyatı, hem biçim hem de içerik yönünden halk şâirlerinin esin kaynağıdır. Bireysel yaşamın toplumsallaşmış örnekleri olan anonim ürünler, 'çeşitli düzeylerde iletişim sağlamak'la işlevini yerine getirdiğini kanıtlar. Anadolu halkının dünya görüşü yanında, estetik modeller de bu Anonim Halk Edebiyatı'nın içinde var olur. Uzun süreli bir toplumsal yaşayışla birlikte şekil almaya başlayan Halk Edebiyatı, bir milletin ayrıntısı ve kabası olarak ilerler. Ayrıntılar da, önemli olaylar da edebiyatın içinde yuva yapar kendine. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Divan Edebiyatı'na tepkiler yoğunlaşırken, halk edebiyatından nasıl yararlanılabileceği de tartışılmaya başlanmıştı. 20. yüzyılın basımda edebiyatı ulusallaştırması ve çağdaşlaştırması çalışmaları sırasında Halk Edebiyatı'ndan biçim, tür ve dil konusunda edebi geleneği, diğer yönlerden ise sosyal değerlendirebilmek adına yararlanılmıştır. Oluşumu Nasıldır? Halk Edebiyatı, İslamiyet Öncesi Sözlü Türk Edebiyatı'nın Müslüman Türk halkı arasındaki devamıdır asıl olarak. İslamiyet'ten sonraki Türk Halk Edebiyatı dil ve kültür, meydana geldiği çevre ve ideoloji bakımdan İslamiyet Öncesi Edebiyatı'ndan büyük farklılıklar gösterse de şekil, duyuş, düşünüş ve anlatış bakımdan büyük ölçüde geçmişe bağlıdır. Halk Edebiyatı'nın dili Türk halkı arasında yaşayan konuşma dilidir. Bu dile Divan Edebiyatı'nda olduğu gibi Arapça, Farsça sözcükler ve terkipler (tamlamamalar) karışmıştır. İslamiyet'i kabul ettikten sonra Türkler'in yaşamında yer olan dini kelime ve kavramların yerine, İslam Medeniyeti'ne ait terimler almaya başlamıştır. Bu terimler dilin bünyesine türlü şekillerde girmişler ve öylesine benimsenmişlerdir ki neredeyse Türkçeleşmeye başlamışlardır. Esas olarak Türk Halk Edebiyatı'nda İslamiyet Öncesi olan pek çok unsur da İslamiyet'in düşünüş şekliyle ve yaşattığı değerlerle kaynaştırılarak yeniden ele alınmıştır. İşlenen, değiştirilen, şekillendirilen ve toplumun inanç sistemine uygun hale getirilen bu eserlerin yüzyıllarca yaşamasında toplumsallaştırılma büyük rol oynamıştır. Hece Ölçüsü Nedir? Halk Edebiyatı'nın nazım birimi İslamiyet Öncesi Türk Şiiri'nde olduğu gibi dörtlüktür. Kafiyesi ise Türk şiirinin âdeta tabii uyağı olan hece ölçüsüdür. Halk Edebiyatı çevresinde yazılmış şiirlerde 7'li 8'li ve 11'li hece ölçüsü kalıpları kullanılmıştır. Türk şiirinin bilinen en eski örneklerinden beri var olduğu onaylanmış olan hece ölçüsü, dizedeki hece sayısını belirler. İlk dizede kaç hece varsa, sonraki dizeler de aynı sayıda heceden olmak, oluşmak ya da oluşturulmak zorundadır. Belirli sayıda heceden oluşan ve kelime sonuna rastlatılan 'durak'lar özellikle çok heceli kalıplarda sıkça görülür. Türk şiirinde tarih boyunca 5 (duraksız), 6 (duraklı), 7 (4+3 duraksız), 8 (4+4 duraksız), 11 (6+5, 4+4+3) heceli kalıplar kullanılmıştır. Divan şâirlerince parmak hesabı (vezn-i benan) denerek küçümsenen hece ölçüsü 20. yüzyılın başında Mehmet Emin Yurdakul ve Rıza Tevfik Bölükbaşı önderliğinde, Türkçülük akımının da etkisiyle milli edebiyat ve cumhuriyet dönemlerinde tercih edilir oldu. Cahit Sıtkı Tarancı ve Ahmet Muhip Dranas durakları bir yana bırakarak, hecenin ahenk olanağını ya da olanaklarını aradılar. Şiir Tekniği Nedir? Halk şiirinin tekniğiyse iki tür belirler: Biri anonim nitelikteki 'mani', diğeri her tür konun anlatımına elverişli olan 'koşma'. Maniler genellikle, bahar bayramlarında, kış sohbetlerinde, imece usulü çalışmalarda, bir mal satarken söylenirdi. İstanbul âşık kahveleriyse, mâni düzme yarışma alanlarının başlıcalarındandı. Kimi halk hikâyelerinde âşık, hikâyesi arasına maniler sıkıştırırdı. Manicilerin ezberlerindeki manilerin yanı-sıra, yeni ve özgün maniler de türettikleri olurdu. Bir nevi doğaçlama sahnesi yaratılırdı, 'atışma' diyebileceğimiz ortam sayesinde. Maniler dört dizeden oluşur ve hece ölçüsünün 7'li kalıbına uygundur. Kendine özgür bir ezgiyle söylenir ve kafiye yapısı genellikle "aa x a" şeklinde düzenlenir. Maniler biçim özelliklerine göre; düz mani (7 heceli), kesik mani (ilk dize yerine anlamlı ya da anlamsız bir kelime vardır), cinaslı mani (dize sonlarında yer alır) türlerine ayrılır. Bir düz mani örneği verelim; Bura Yemen'dir Gülü çemendir Giden gelmeyor Acep nedendir Koşma, halk şiirinde genel olarak şiir anlamında kullanılmıştır. Halk şâiri lirizmini ve hazcı coşkusunu, tutkulu duyarlığını yansıtan koşmalarda belli başlı bazı temaları işler; sevgilinin güzelliği, karşısındakine duyulan hayranlık, ondan ayrı oluşun verdiği acı ya da ona kavuşmanın coşkusu, yiğitlerin düşman karşısında gösterdiği kahramanlıklardan duyulan gurur, maddi zevklerden sıyrılıp Tanrı'yla özdeş olma isteği, bireysel ve toplumsal çarpıklıkları hoş görü sınırları içinde iğneleme yoluyla anlatmak... Şâirin son dörtlükte mahlasını her zaman vererek bireysel bir eserin söz konusu olduğunu vurguladığı koşma, bir yandan halkın somut yaşamına ışık tutarken, bir yandan da yaşamın yeniden örgütlenmesinin ipuçlarını verir. Koşmalar genellikle 3 - 8 dörtlükten oluşur ve hece ölçüsünün 11'li kalıbıyla düzenlenir. Kafiye yapılarında da belirli düzen vardır (aaba veya abcb - cccb - dddb). Koşma biçimsel özelliklerine göre de ayrılır; düz koşma (klasik koşma), musamma koşma (dize ortalarında kafiye), ayaklı koşma (ilk dörtlüğün ikinci ve dördüncü, diğer dörtlüklerin son dizesinden sonra eklenen kısa dize), zincirleme koşma (dörtlüğün son kelimesinin, diğer dörtlüğün başında tekrarlanması). Koşmalar işledikleri konuya göre; koçaklama ya da yiğitleme, güzelleme, taşlama, ağıt gibi adlar alır. Din ve tasavvuf konusunu işleyen ve özel bir ezgiyle söylenen koşmalara genel olarak 'ilahi' denir. 'Genel olarak' yazmış olmamın sebebi kimi tarikatların bu türe ayrı isim veriyor olmasıdır. Bir koşma parçası örneği, Karac'oğlan der ki... İlk akşamdan vardım kavil yerine Önce gördüm kömür gözlüm gelmedi Bilmem gaflet bastı yattı uyudu Bilmem o yâr bize küstü gelmedi Benim yârim gide gide donandı İkrar verdi cahil gönlüm inandı Ay da geldi orta yeri dolandı Seherin yelleri esti gelmedi Unuttu mu ahdı amanı netti Başın alıp gayri diyara gitti Benim mecbur olduğumu farketti Zalım garaz itti kaçtı gelmedi Karaca'oğlan der ki devranın döndü Gönlüm yücedeydi engine indi Seherin yelleri şafağın bendi Hanı usul boylu sunam gelmedi Ne Tür Eserler Verilmiştir? Halk Edebiyatı'nın başlıca ürünleri halk hikâyeleri, masallar, fıkralar, destanlar, ağıtlar, efsaneler, türküler ve bilmecelerdir. Başlıca olan bu ürünlerin dışında, başlıca olmayan birçok ürün daha vardır. Ancak hem bu ürünler, hem de Halk Edebiyatı'nın geri kalan kısmındaki ürünleri ayrı ayrı mercek altına alarak incelemek gerekmektedir. Halk Edebiyatı'nın dallarından biri olan anonim edebiyat; sözlü edebiyat geleneğine bağlı destan, halk hikâyesi, masal, fıkra, efsane, atasözü, alkış, kargış, tekerleme, türkü, mani, karagöz, ortaoyunu gibi ürünleri kapsar. Bunların anonim olarak değerlendirilmesi, ya yaratıcılarının bilinememesinden ya da ortaklaşa bir çaba ürünü olarak kabul edilmesinden ileri gelmektedir. Masal Klasik masallar olağanüstü ve gerçeküstü olayların, doğaüstü varlıkların dünyasını yansıtan anlatılardır. Masallarda, göreli bir evrensellik kazandırmak için, olaylar çoğu zaman belirli olmayan bir yerde ve zamanda geçmişçesine gösterilir. Masallara eklenen tekerlemeler, bir yönüyle bu durumu vurgulamak için söylenmiştir. Masallar daha çok saray ve çevresini konu alır; bu, halkın ulaşılamaz beklenti isteklerini yansıttığı gibi, kimi anıştırmalarla da bu çevreye yönelttiği eleştirileri içerir. Masallarda zaman zaman halktan kişilerin de yer alması (Keloğlan masallarında olduğu gibi), saray-halk karşıtlığındaki tercihin hangi yönde olduğuna açıklık getirir. Kahramanları insan gibi davranan ve konuşan hayvan olan alegorik (yerinel) masallar; insanın bilinçsizliklerini, çeşitli zaaflarını, hatalarını belirli bir ahlâk dersi eşliğinde gözler önüne serer. Hemen her masal, pratik bir ahlâk dersine uygun düşecek bir kurgu içerir. Masallar karşıtlıklar, çatışmalar üzerine kurulur, ama bu kurgunun sonu genellikle mutlulukla gerçekleşir: kötüler cezasını görüp iyiler isteklerine kavuşur -iyilerin isteklerinin başında çoğu zaman sevgili gelir. Masalların derlemesi ve yeniden üretilmesi konusunda Türk masal dinleyicileri farklı yollar izlemişlerdir. Pertev Naili Boratav, Umay Güney ve Saim Sakaoğlu gibi kimi derleyiciler masalda özgün anlatımı korurken, kimileri de derledikleri masalları edebi kaygıyla kendi anlatım tekniklerine uygun biçimde yeniden yazmışlardır, Eflâtun Cem Güney, Nâki Tezel ve Tahir Alangu gibi. Gençlikte mi Yoksa Kocalıkta mı? Zamanın birinde Erzurum'un köylerinde çok zengin bir adam varmış, çok kuvvetli zenginmiş. Bu adamın iki oğlu ile itikatlı bir karısı varmış. Bu adam bir gece rüyasında bir ses işitir. "Mehmet Ağa, sana üç belâ gelecek, gençlikte mi istersin, ihtiyarlıkta mı?" Bir gece görmüş, bir şey değil. Adam... bir rüya... Ertesi gece gelmiş, yine aynı şeyleri söylemiş: "Mehmet Ağa, sana üç belâ gelecek, gençlikte mi istersin, ihtiyarlıkta mı?" Uzatmayalım kâmeti, kopartırız kıyâmeti, üçüncü gece karısına der ki: "Ben üç gecedir böyle görüyorum, sen ne dersin? "İhtiyarlıkta ne olur, bize ne gelirse gençlikte gelsin." Fıkra Fıkra, dozu iyi ayarlanmış bir güldürü ekseni çerçevesinde oluşmuştur. Kısa olmasına rağmen yoğun bir anlatımın yakalanması sadece ama sadece nüktenin vurgusuna ve değerine bağlıdır. Anlatıcıdan canlı, kıvrak bir dilin yanında, nükteyi çarpıcı biçimde aktarma ustalığı da beklenir. Ancak dinleyicilerin de nükteyi anlayıp değerini verebilecek zekâ ve olgunluk düzeyine erişmiş olması gerekir. Fıkralar genellikle kimi özellikleriyle sivrilmiş halk tipleri (Nasreddin Hoca, Bekri Mustafa, İncili Çavuş), topluluk ya da bölge temsilcileri (Bektâşi, Laz, Kayserili), toplumsal konumlarıyla anılan kişiler (öğrenci, karı-koca, öğretmen) etrafında oluşmuştur. 13. yüzyıl Halk bilgesi Nasreddin Hoca'nın (1208 - 1284) kişiliği çevresinde oluşan fıkralar Türk toplumunun eleştiri-yergi gücünü, hazır cevaplılığını, nüktedanlığını ve sağduyusunu simgeler. 17. yüzyılda yaşamış olan İncili Mustafa Çavuş adı çevresinde oluşan fıkralar, padişahı bile çekinmeden alaya alır. Yine 17. yüzyılda ayyaşlığıyla ün salmış olan Bekri Mustafa fıkralarının çoğu 4. Murad'ın koyduğu içki yasağına duyulan tepkiyi yansıtır. Kahramanı her zaman bir Bektâşi olan fıkralar, bir yandan dinin biçimsel kural ve yasaklarıyla alay eder, öte yandan ise kalenderce bir yaşamın savunuculuğunu yapar. Bunlardan başka, kimi ünlü tarihi kişilerin komik serüvenlerini ve hazırcevaplıkları da fıkralaşmıştır. Bu isimler arasında akla ilk gelen Koca Ragıp Paşa'dır. Destan Destanlar, İslamiyet'ten önce ve İslamiyet'ten sonra olmak üzere iki bölüme ayrılır. Genel olarak bakıldığında Halk Edebiyatı'nda olay anlatımına en elverişli türün destan olduğu görülür. Bunları ulusların eski kahramanlık hikâyelerinin anlatıldığı destanlardan, yani 'epope'lerden ayırmak gerekir. Destanlar her şeyden önce toplumsal tepkiyi dile getirir. Önceleri toplumu yakından ilgilendiren ya da derinden etkileyen savaş, ayaklanma, kıtlık, deprem, yangın gibi trajik ve dramatik olaylar konu edilmiş olsa da (Kayıkçı Kul Mustafa'nın Genç Osman Destanı) zamanla cimrilik, korkaklık, züğürtlük, mirasyedilik (Selimi'nin Mirasyedi Destanı), çapkınlık gibi üzücü ya da gülünç durumlar ve hattâ hattâ pire, sivrisinek, tahtakurusu, uyuz gibi mizahi formlar üzerine de destan söylenir olmuştur. Koşma biçimiyle ve hece ölçüsüyle (11'li ya da 8'li) düzenlenen destanlarda kendilerine özgü bir ezgiyle söylenmektedir. Alp Er Tonga Bu Türk deglerinde atı belgülüg Tonga Alp Er erdi kutı belgülüg Bedük bilgi birle öküş erdemi Biliglik ukuşlug budun kördümi Ne ödrüm ne ködrüm ne ersig eren Ajunda tetig er yidi bu cihan Tejikler ayur anı Efrâsiyâb Bu Efrâsiyâb tuttı iller talab "Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ve ikbâli ayân-beyan olan Tonga Alper Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi; bilgili, anlayışlı ve halkın seçkini idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi; zâten âlemde ferâsetli insan bu dünyaya hâkim olur. İranlılar ona Efrâsiyâb derler, bu Efrâsiyâb akınlar salıp ülkeler zaptetmiştir" Ağıt Ağıt yakma geleneği, Orta Asya Türkleri'nde ölüm nedeniyle düzenlenen ve 'yuğ' olarak isimlendirilen törenlerinde söylenen 'sagu'lara kadar uzanır. Bugün, özellikle Orta ve Güney Anadolu'da, Afşarlar ve Türkmenler'de, ağıtçılar (bunlar çoğu zaman kadındır) ölen kimseler için, belirli geleneksel davranışlar eşliğinde ağıt yakarlar. Genellikle 8'li ya da 11'li hece ölçüsüyle dörtlükler hâlinde düzenlenip özel bir ezgiyle söylenen ağıtlarda, acı toplumsallaştırılır ve kişioğlu yüceltilir. Ölenin kişinin ağzından söylenen ağıt ya da ağıt kısımları da vardır. Ağıtçılar dışında âşıklar da önemli bir kimsenin ölümü ya da savaş, kıtlık, yıkım gibi olaylara tanıklık etmek üzere ağıt düzmüşlerdir. Hasan Öldü Zannı ile Aldı Köroğlu Keşki gelmeyeydin Çin'in iline Bir oğlumun ölüşüne ne dersin Kara bayrak dikilir Çamlıbel'ime Koç Hasan'ın ölüşüne ne dersin Ufak ufak kar serpeler başıma Kara kuru şeyler girdi düşüme Hayıf oldu koç yiğidin başına Bir oğlumun ölüşüne ne dersin Gökte melek dayanamaz zarıma Felek nasıl kıydın ömrüm varına Gülüzar'ı aldım bir evlâdıma Aldım amma ölüşüne ne dersin Gözlerimden kan yaş döküp ağladım Ciğerciğim pâre pâre doğradım Koç Hasan'ı Çin'de şehid eyledim Öz evlâdım ölüşüne ne dersin Köroğlu'yum geldim Çin'in iline El uzattım has bağçanın gülüne Çin Maçin Şahınun kızın oğluma Aldım amma ölüşüne ne dersin Türkü Türkü, Türkî (Türksel, Türk insanına özgü,) sözcüğünün halksallaştırılmış biçimidir. Halk Edebiyatı'nda bireysel ve toplumsal bir sevinci ya da üzüntüyü ezgili biçimde anlatmak için hece ölçüsüyle oluşturulan bir şiir türüdür Türkü. Anadolu türkülerinin en eski örnekleri 16. yüzyıla kadar gider. Türküler mani ve koşmalardan ezgileriyle ayrılır, ne var ki türküye özgür bir ezgiyle söylenince bir mani ya da koşma da türkü sayılır. Türkünün belirgin özelliklerinden biri anonim oluşudur. Bununla birlikte âşıkların söyledikleri türküler de vardır. Yaşamın her evresinde insanoğlunun yaşadığı ya da tanık olduğu her türlü iyi (aşk, düğün, doğa sevgisi, zafer...) ve kötü olay, olgu, durum (ölüm, hicran, felaketler, salgın hastalıklar) Anadolu insanının duyarlığından süzülüp türküleşmiştir. Burçak Tarlası Şu dağın ardında silâh sesi var Silâh sesi değil gelin yası var Varın sorun güveye kaç tarlası var Ah ne yaman zormuş burçak yolması Burçak tarlasında gelin olması Elimi saldırdım değdi dikene Ben ileniyorum burçak ekene İlâhi kaynana ömrün tükene Ah ne yaman zormuş burçak yolması Burçak tarlasında gelin olması Sabah erken kalktım sütü pişirdim Sütün kaymağını yere taşırdım Burçak tarlasında aklım şaşırdım Ah ne yaman zormuş burçak yolması Burçak tarlasında gelin olması Elimin kınasın hamur ettiler Gözümün sürmesini çamur ettiler Bir günlük gelindim zehir ettiler Ah ne yaman zormuş burçak yolması Burçak tarlasında gelin olması Efsane Efsane ile masalı, hattâ bazen halk hikâyesini birbirinden ayırmak oldukça zordur. Ancak bu durumda kimi belirleyici ayrımlardan söz edilebilir. Efsanelerde anlatılanların masalların aksine genellikle gerçek olaylara dayandığı kabul edilir. Ayrıca efsaneler, her türlü üslup kaygısından uzak ve sadece bilgi aktarıp bilinç uyandırmak amacıyla anlatılmıştır. Efsaneler mitolojik, yaratılış, tarihi gerçek, dinsel içerikte olabilir. Kimi olağanüstü varlıklar ve durumları konu edinen efsaneler de vardır, "Boş Beşik" bu efsanelerden biridir. Türk efsanelerinde en belirgin doğaüstü varlık 'tepegöz' ya da 'camgöz' olarak anılan mitoloji karakteridir. Kimi eski efsanelerin çağdaş bakış açısıyla yeniden yazanlar olmuştur, bunların arasında günümüzde hâlen yazmayı sürdüren Yaşar Kemal de vardır. Yaşar Kemal'in "Binboğalar Efsanesi" yeniden yazıma iyi bir örnektir. Yerding Pütkeni (Altay Efsanesine Göre Yerin Yaradılışı) Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir 'kişi' vardı. Bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey düşünmüyordu. 'Kişi' rüzgâr çıkarıp suyu dalgalandırdı ve Tanrı'nın yüzüne su serpti. Bu 'kişi' kendisinin Tanrı'dan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde boğulacak oldu; "Tanrı, bana yardım et" diye bağırmaya başladı. Tanrı "yukarı çık!" dedi, o da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu: "Sağlam bir taş olsun!" suyun dibinden bir taş çıktı. Tanrı ile 'kişi taşın üzerine oturdular. Tanrı 'kişi'ye: "Suya dal, oradan toprak çıkar!" dedi. Kişi suyun dibinden toprak çıkarıp Tanrı'ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak "yer olsun (yer bütsün)!" dedi... Bilmeceler Bilmeceler halk arasında, oyun, şaka gibi bir eğlence olmanın ötesinde bir tür zekâ ve bilgi ölçme aracıydı. Anadolu Aleviliği'nde topluluğa girmeyi hedefleyen adaylara bilmeceli şiirler okunur ve onlardan cevapları bilmeleri istenirdi. (Fütüvvet örgütünde de buna benzer bir gelenek olduğu bilinmektedir.) Bilmeceler, her yerde her zaman rastlanan varlıklar ve kavramlar üzerine kurulur. Bu varlıkların ve kavramların somut ya da soyut özelleri çeşitli mecaz ve istiarelerle anlatılır. Pek çok bilmece kulağa hoş gelmesi ve kolayca ezberlenebilmesi için manzume biçimde düzenlenmiştir. Ölçü (genellikle 4lü ve 8'li gece kalıbı) ve kafiye gibi ilkelerin uygulandığı bilmeceler gerçekte kalıplaşmış sorulardır. Ayrıca birçok bilmecede mani biçimi kullanılmıştır, ama beyit yapısında oluşturulan bilmeceler de vardır. Yakın zaman kadar Anadolu'nun çeşitli yörelerinde uzun kış geceleri eğlencelerinde ya da imece usulü yapılan işler arasında hoşça vakit geçirmek amacıyla değişik bilmeceler sorulur, gerektiğinde birkaç ipucu verilerek karşı taraftan bilmecenin cevabı bulması istenirdi. Günümüzde eğlence araç ve yöntemlerinin çoğalması bilmecelerin işlevini daraltmıştır. Ancak öğretimde bugün de zihin çalıştırma aracı olarak bilmeceden yararlanılmaktadır. Kuyu Kuyunun içinde suyu Suyun içinde yılan Yılanın ağzında mercan ... Kaş ile gözden yakın Söylenen sözden yakın Halk Hikâyeleri Anadolu'da 16. yüzyıldan sonra hikâyeci âşıklar köy odalarında, düğünlerdeki erkek meclislerinde ve kasabaların ya da kentlerin kahvehanelerinde (âşık kahveleri) saz eşliğinde hikâyeler anlatmaya başladılar. Geçen zaman içinde söz konusu hikâyelerde destanların oluşumundaki tarihsel olaylar ve koşullar, yerini giderek yaşanılan dönemin gerçeklerine bıraktı. Âşık geleneğinin neredeyse bütün özelliklerini yansıtan sevgi hikâyeleri; âşıkların biyografileri (Âşık Garip, Ercişli ile Selvihan, Kerem ile Aslı) ve halkın belleğinde yer etmiş toplumsal, tarihsel bir olay ya da sevilerek okunan masal, efsane, menkıbe türü kitaplardan seçilmiş kimi bölümler (Tahir ile Zühre, Asuman ile Zeycan, Arslan Bey, Elif ile Mahmud) üzerine temellendirilir. Kahramanlık hikâyelerinin ekseni ulaşılamayan bir sevgiliyi elde etmek için girişilen mücadeleyi anlatır; Köroğlu ve Kulları, Celali Bey ile Mehmed Bey ya da Kirmanşah örneklerinde olduğu gibi. Bu hikâyelerin dramatik kurgusu, aynı zamanda hikâyenin sonunu da belirler: Sevgililer ya engelleri aşarak birbirlerine kavuşurlar ya da ancak ölüm onları vuslata ulaştırır. Halk hikâyelerinde olayların düzyazı biçiminde anlatılması, hem anlatıcıya hem de dinleyiciye büyük kolaylık sağlar. Araya serpiştirilen türkülerse âşığa sazı ve sözüyle sanatını gösterme olanağını bahşeder. Hikâyeci âşıklar özellikle Doğu Anadolu ve Güney Anadolu (Erzurum, Kars, Artvin, Kahramanmaraş, Adana, Gaziantep...) yöre düğünlerinde, ramazan ayı boyunca kahvelerde, uzun kış gecelerinde köy odalarında kimi ekleme ve çıkarmalarla klasikleşmiş halk hikâyelerini anlatmayı bugün de sürdürmektedir. Kerem'le Aslı'nın Kayseri'de Karşılaşmaları (Aldı Aslı) İşte kırdım putum ile haçımı Yedi yılda duydum senin acını Şimdi nûş eyledim Hak din ilâcını Aman Kerem beni rüsvay eyleme (Aldı Kerem) Yedi yıldır ne getürdün başıma Genç yaşımda ağu katın aşıma Sâil oldum düştüm senin peşine Zâlim seni nice rüsvay etmeyim |
| Saat: 11:51 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık