![]() |
Zeka testleriZeka testlerinin Amerika'daki ilk örnekleri ile Amerikan ırkçılığının hedefleri arasında güçlü bağlar olduğu bilinmektedir. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu dönemde yapılan çalışmaların ana hedefi ırklar arasında zeka düzeyleri açısından fark olup olmadığıdır ve bulunan sonuçlar eğilip bükülerek ırkçılığa ideolojik malzeme olarak sunulmuştur. Yine şaşırtıcı değil, Amerika'da bu testler, aynı soruları soran ırkçı araştırmacılarca uygulanmaya devam etmektedir. Şunu kesinlikle söyleyebilecek durumdayız: Amerikan üniversitelerinin parlattığı zeka testlerinin ortaya çıkışının temelinde ırkçılık vardır. Bu ortaya çıkış ve yaygın kullanımın tarihsel kesiti XIX. Yüzyılın sonu ve XX. Yüzyılın başıdır. Zeka testleri, bir de 1980'lerle birlikte ikinci altın çağını yaşamaya başlamıştır ve bununla, sözüm ona "akıllı", Beat kuşağı şairlerinden Ginsberg'in deyimiyle kuşbeyinli Amerikalı'nın dünyayı kendi aklıyla donatma, Ginsberg'in deyişine güvenirsek kuşbeyinli bir hale getirme sevdası arasında da yakın bir ilişki olsa gerektir. Ülkemizde en yaygın uygulanan zeka testlerine baktığımızda iki test öne çıkmaktadır. Bunlardan ilki Stanford-Binet Zeka Ölçeği'dir. Alfred Binet bir Fransız araştırmacıdır ve bu testin ilk örneğini 1905 yılında geliştirmiştir. Stanford-Binet Zeka Ölçeği, Binet'nin ilk test örneğinin 1916 yılında revizyona tabi kılınmış halidir. Ölçek çeşitli defalar düzeltilmiş ve en son Amerika'da, ırkın, evlilikten çocuk sahibi olmaya, meslek seçiminden dost seçimine her alanda dikkate alınması gereken bir etken olduğu savını ileri süren Thorndike ve arkadaşlarınca Stanford-Binet IV adıyla dünyanın her yerinde, ne kadar Amerikalı, yani yararcı, hiçbir ortaklaşmacı eyleme merhabası olmayan, aynı sırayı paylaştığı kişiyi başarı için harcamayı erdem düzeyine taşımış zihinler üretildiğini ölçmek için güncellenmiştir. Thorndike ve arkadaşları, bu testin amaçlarını şöyle belirlemişlerdir:
İkinci yaygın kullanılan test, WISC-R (Weshler Intelligence Scale for Children/ Weschler'in Çocuklar için Zeka Ölçeği- Düzeltilmiş)'dir. Bu testlere ve diğerlerine yaygın olarak yapılan meslek-içi eleştiriler, testin uygulandığı kişilerin sosyokültürel koşullarının ihmal edildiği üzerinedir. Bu eleştiri, testlerin arkasındaki ideolojik yük görülmediğinden ya da eleştiriyi yapanlar da aynı ideolojik dertten mustarip olduklarından, uygulayıcının deneyimi ile çözülebilecek bir sorun olarak tartışılmaktadır. Gerçekte, Batı dünyasının hayata kakmaya çalıştığı zeka ölçütleri ile, dünyanın dörtte üçünde yaşayanların olumladığı bilişsel yetiler arasında fark değil uçurum vardır. Nasıl ki Antik Yunan kölelerin emeğinin üzerinde yükselmiş ve Aristoteles bile köle-efendi ayrımını, dolayısıyla köleliği meşru gören bir zihni terk edememiş, köleliği handiyse bazı insanların doğasına içkin bir özellik olarak tartışmışsa, zeka testlerinin meşrulaştırmaya çalıştığı eşitsizlik; mesela "üstün öğrencileri ayırt etmek", Burjuva kültürüne ve onun rafine ideolojisi olan liberalizme de içkin olan benzer bir meşrulaştırma hamlesidir. Buna göre, modern köleler olan emekçilerin durumu onların biyogenetik-bilişsel yetersizliklerinden doğan yazgılarıdır. Geçmişin liberalleri, neoliberaller kadar cesur değillerdi, çünkü sosyalizm, yoksulların önünde güçlü bir yaşam modeli, dahası devlet modeli olarak varlığını güçlü bir şekilde sürdürüyordu. Mesela, yoksulların zeka özürlü olduklarını, bu yüzden yoksulluğa mahkum olduklarını ve onların çocuklarının da aptallıkla damgalı genetik özellikleri sebebiyle bu yazgıyı paylaşacaklarını, ya da, dünya nimetine el koyan mutlu azınlığın çocuklarının daha zeki oldukları, bu yüzden bu mirası hakettikleri, ya da, önünde sonunda, antik çağların mirası olan barbar-uygar ayrımına denk gelen bir şekilde, uygarların, yani Batı kültürünün taşıyıcısı olanların zeki, bu kültür çevreninin dışında kalanların daha düşük zekalı oldukları savlarını bu cesaretle, görünür bir faşizm hüküm sürmedikçe söyleyemiyorlardı. İçlerinden söyleyenler olsa da, enstitüleriyle, üniversiteleriyle, gazeteleriyle, televizyonlarıyla bu denli hızlı ve arsızca dolaşıma sokamıyorlardı. Bugün meydan boş gibi davranmaktalar. Tam bir arsızlık içindeler. Zeka GeriliğiOrtalamanın önemli derecede altında yani IQ testinde yaklaşık 70 puan veya daha altında bir IQ olması durumudur. Başlangıcı 18 yaşından öncedir. Kişinin, yaşı için beklenen ölçüleri karşılamadaki yetersizlikleri ve bozuklukları vardır. Kişi, iletişim, kendine bakım, ev yaşamı, toplumsal beceriler, toplumun sağladığı olanakları kullanma, kendi kendini yönetme, okuldaki beceriler, sağlık ve güvenlik alanlarında problem yaşar. Hafif, orta, ağır, ileri derece olarak sınıflandırması vardır. Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma başarısı beklenenin önemli derecede altındadır. Bu durum, okul başarısını ya da okuma becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır.Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma başarısı beklenenin önemli derecede altındadır. Bu durum, okul başarısını ya da okuma becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır. Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, matematiksel becerileri beklenenin önemli ölçüde altındadır. Bu bozukluk, okul başarısını veya matematik becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır. Kişinin kronolojik yaşı, zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, yazma becerileri beklenenin önemli derecede altındadır. Bu bozukluk, okul başarısını veya yazılı metin derlemeyi gerektiren günlük yaşam etkinliklerini (dilbilgisi kuralları yönünden doğru cümleler ve iyi düzenlenmiş paragraflar yazma gibi) önemli ölçülerde bozmaktadır. Sözel Anlatım Bozukluğu Kullanılan sözcük sayısının çok sınırlı olması, dilbilgisi yönünden zaman seçiminde hatalar yapma, sözcükleri anımsamakta veya gelişimine göre uygun uzunlukta ve karmaşıklıkta cümle kurmada zorluk çekme belirtileri vardır. Sözel anlatım bozukluğu belirtilerinin yanı sıra, sözcükleri, cümleleri veya uzamsal terimler gibi özgül birtakım sözcükleri anlamada güçlük çekme durumudur. Bu bozukluk okul başarısını, mesleki başarıyı veya toplumsal iletişimi bozmaktadır. Yaşına göre, gelişimsel olarak çıkartması beklenen konuşma seslerini çıkartamama, yanlış sesler çıkartma, kullanma, söyleme, bir sesin yerine başka bir ses söyleme ("k" sesi kullanacaksa "t" sesinin kullanması gibi), veya sonraki sessiz harfin söylenmesi gibi atlamalar yapma durumudur. Bu bozukluk okul başarısını, mesleki beceri ve toplumsal iletişimi bozmaktadır. Konuşmanın olağan akıcılığında zamanlama örüntüsünde bozukluk olması durumudur. Ses ve hece yinelemeleri, sesleri uzatma, ünlemlemeler, sözcüklerin parçalanması (bir sözcük içinde ara vermeler), duyulabilir ya da sessiz bloklar (konuşma sırasında doldurulan ya da doldurulamayan ara vermeler), dolambaçlı yoldan konuşma (söylenmesi zor sözcüklerden kaçınmak için bu sözcüklerin yerine başka sözcükleri kullanma), sözcükleri aşırı bir fiziksel gerginlikle söyleme, tek heceli sözcük yinelemeleri şeklinde görülür. Bu bozukluk okul başarısını, mesleki başarıyı ve toplumsal iletişimi bozmaktadır. |
NarsisizmSigmund Freud Narsizmi ‘Dış dünyadan soyutlanan libidonun (cinsel enerji) egoya (ben) yönlendirilmesi’ şeklinde açıklamıştır. Yani libidonun büyük bir depoda toplanır gibi egoda toplanması ve daha sonra nesnelere yönlendirilmesi; fakat kolaylıkla tekrar soyutlanarak egoya yönlenmesi durumudur. Bebek dış dünya ile ilişki kuramadığı erken bebeklik döneminde gerçek bir narsizm durumu içindedir. Libido dış dünyaya yönlendirilmemiştir. Bebeğin nesneleri 'ben olmayan nesneler' olarak algılaması aylar alır. 'ben' ve 'ben olmayan' arasında bir ayrım yapamaz. Dış dünyaya ilgi duymuyordur ve dış dünyada bile değildir. Bebek için tek gerçek kendisidir. Acıkması, susaması, üşümesi bebek için tek gerçekliktir. Bu durumu 'birincil narsisim' olarak tanımlanır. Bebek büyüdükçe dış dünya ile ilişkileri artar ve dış dünya kurallarını öğrenir. giderek libidosunu nesnelere yönlendirir; nesne sevgisi ve giderek nesnel düşünce ağırlık kazanır. İnsan her ne kadar libidosuna nesne bulabilse de mutlaka görece olarak bir ölçüde narsist kalır. Bu durumu 'ikincil narsizm' olarak tanımlanmıştır. Narsizm insan için yaşamını sürdürebilmesi açısından bir ölçüde gereklidir. Bazı durumlarda; kişinin narsizmi toplum için hatta kendi akıl sağlığı için makul oranlarda değilse; kişi akıl hastalıklarıyla karşılaşabilir. Önemli psikiyatrik rahatsızlıklar olan nevroz, paranoya hatta psikozda narsizm etkileri görülmektedir. Birincil narsizmde bebek dış dünyanın ayrımına varmamışken; ikincil narsizmde dış dünya gerçekliğini yitirmiştir. Narsizmin çok özel bir türü de; Roma sezarları, Mısır firavunları, diktatörler gibi çok güçlü kişilerde bulunan türüdür. Bu insanlar adeta nefes alıp yürüyen yeryüzü tanrıları gibidirler kendi gözlerinde. Yaşam ya da ölüm gibi önemli doğa olaylarına bile bir tek cümleyle karar verebilmekteydiler. En büyük korkuları güçlerini kaybetmeleri, ölüm, etraflarındaki herkesin kendilerine düşman olmasıydı. Güçlerinin ve şehvetlerinin bir sınırı yokmuş gibi davranmaya çalışırlar, sayısız insan öldürüp, sayısız şatolar kurarlardı. Varlıklarının kendilerinin de çözemediği sorununu insan değilmiş gibi çözmeye çalışsalar da aslında durumları düpedüz deliliktir. Dış dünya 'ben' olmadığı için, narsist kişi dış dünyayı anlayamaz/algılayamaz ve bu durum kişide korku yaratır. Diktatör gitgide daha yıkıcı, daha yanlız ve korkak olur. Narsisistik kişilik bozukluğu olan kişiler, başkalarının düşünce ya da isteklerine gereken ilgiyi gösteremeyen kişilerdir. Plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında, gereken ilgiyi göremediklerinde aynı Narkissos gibi erirler, çökerler. Başkalarının hakkına saygı göstermeden ve gerçeklerle bağdaşmasa bile daima kendilerini haklı göstererek ve o hedefi, gerekli emeği vermeden bile haketmiş sayarak en onde, en gözde ve tek olmak isterler. Kendilerini başkalarının yerine koyamaz ve başkalarini anlayamazlar. Sanki herşey sadece kendileri için vardır ve ne olursa olsun herşeyin kendi amaçlarına hizmet etmesi gerekir. Başkalarının fikir ve hareketleri kendi amaçlarına hizmet ediyorsa vardır, aksi halde bu fikir ve hareketler tahammül edilemez düşüncelerdir. Gerçekle bagdaşmayan, başkalarinin zararına olup sadece kendi çıkarlarına uygun, kendi plan ve hedeflerine hitap eden maddi ve manevi kazanç sağlayabilecek plan ve hedeflerine ulaşamadiklarinda öfkelerine hakim olamaz, saldırganlaşır, çöker hatta ağır psikotik tablolara girerler . Aşağılık kompleksiPsikolojinin ve psikoanalizin dallarında aşağılık kompleksi, birinin bazı yönlerde kendini diğerlerinden aşağı hissetmesidir. Sıklıkla farkına varılmaz ve telafi etme düşüncesi, kişileri eziyet içine sürükler, şaşırtıcı bir kazanım veya aşırı bir antisosyal davranışla sonuçlanır. İlk çalışmalara, teorisini göstermek için Napolyon komplekslerini kullanan Alfred Adler öncülük etmiştir. Adler, bütün gelişme dönemi süresince çocuğun ebeveyni ve genel dünyayla ilgili bir yetersizlik duygusu hissettiği kavramını geliştirmiştir. Hastanın kompensasyon için gösterdiği psikolojik veya fizik çabaların sonuçsuz kalmasıyla psikonevrozlar gelişir; hasta başarısızlıklarını örtbas etmek ve başkaları üzerinde bir güç kazanmak için bu semptomlarını kullanır. Çok kere depresyonla birlikte beliren aşağılık duygularına emeklilikte ve yaşlılıkta sık rastlanır. Bu vakalarda, hasta kendisine saygısını önemli derecede kaybetmiştir. Kişi toplumsal bakımdan düştüğünü, önemsiz kaldığını hisseder ve böylece paranoid reaksiyon tipleri gelişebilir Aşırı aktivite Aktivite artışı, birkaç durumda psikiyatrik anlam taşıyabilir. Oldukça ani başlayan bir aktivite artışının yanısıra iyimserlik, coşkunluk, fevri davranışlar ve uyku ihtiyacında azalma, manik hastalıklarda tipiktir. Demans proçesli, özellikle Alzheimer hastalığından (bkz.) mustarip kişilerde bazan karakteristik bir amaçsız aşırı aktivite görülür. Örneğin, bir bavulu yerleştirip sonra boşaltmak, yahut tekrar tekrar aynı eşyanın tozunu almak gibi. Ama bu hastalarda genellikle hafıza bozukluğu ve gittikçe artan bir beceriksizlik de belirgindir Aşırı kapsamlı düşünce, akut şizofrenideki düşünce bozukluğunun bir öğesidir. Kişi, kavram sınırları içinde kalamaz, böylece belli bir kavramla yalnızca uzaktan ilgili birtakım fikirler, bu kavramın kapsamına girer. Şizofrenik düşüncedeki «dolaşıklık» bu tip düşünce bozukluğunun bir sonucudur. |
Davranış BozukluğuDavranış bozukluğunun temel özellikleri başkalarının temel haklarına saldırıldığı ya da içinde olunan içinde olunan yaşa uygun olarak başlıca toplumsal değerlerin ya da kuralların hiçe sayıldığı, tekrarlayıcı bir biçimde ve sürekli olarak görülen bir bozukluktur. BELİRTİLERİ :
EŞLİK EDEN ÖZELLİKLER VE BOZUKLUKLARDavranış bozukluğu olan kişiler, diğer insanların duygularını, arzu, istek ve beklentilerini umursamazlar ve empati yapamazlar. Saldırgan bireyler, belirsiz ortamlarda diğerlerinin niyetlerini düşmanca ve tehdit edici olarak algılarlar. Saldırgan tepkiler verip, bu tepkilerinde de haklı ve mantıklı olduklarına inanırlar. Bu bireyler katı, arsız olup, duruma uygun suçluluk ve pişmanlık duyguları da göstermezler. Çoğu kez arkadaşlarını ele verip, kendi suçları nedeniyle başkalarını suçlarlar. Güçlü görünmeye çalışırlar ama kendilerine güvenleri genelde düşüktür. Öfke atakları, irrite - gergin hal, engellenmeye karşı tolerans düşüklüğü ve sık sık kaza yaptıkları görülebilir. Okul başarıları yaşa ve zekaya göre beklenen düzeyin altındadır (okuma ve sözel becerilerde sıklıkla). İntihar düşünceleri ve intihar girişimleri, rastgele cinsel ilişkilerle hastalık taşıma ve okuldan atılmalar görülür. Anne ve babanın reddi ve ihmali, huysuz bebeklik dönemi bakımında ve eğitiminde tutarsızlıklar ve baskı, fiziksel ve cinsel sömürü - dayak - denetim eksikliği, çocuğun sınırlarının çizilmemesi, bakım veren kişilerin sık sık değişmesi, ailedeki büyüklerin sayısının fazla olması, suçlu çocuk gruplarıyla arkadaşlık etme de, aileden kaynaklanan bozukluklardır. Davranış bozukluğu son 10 - 20 yılda artmıştır ve kentlerde daha sık görülmektedir. Erkek çocuklarda görülme sıklığı biraz daha fazladır. (18 yaşın altındaki erkeklerde % 6 - 16, kızlarda ise % 2 - 9 arasında değişir) Antisosyal Davranış Bozukluğu : 1- Başkalarının mallarına ve bedensel bütünlüklerine yönelik saldırgan ve duyarsız davranışlar. 2- Başkalarının alanlarına, sınırlarına yönelik mesafesizlik, saygısızlık. 3- Dürtüsellik, dürtülerine göre harekete geçme. Bu insanların uzun vadeli planları olmaz, kısa planlar yaparlar. O anda akıllarından geçtiği gibi davranırlar. 4- Duygu ve öfke patlamaları. Aniden dürtüsel olarak veya önemsizde olsa, bir nedene bağlı olarak bağırıp çağırıp kavgaya girişebilirler. 5- Duyarsızlık. Bu insanlar başka insanların yaşamlarında yol açtıklarıhasarlara karşı duyarsızdırlar. Pişmanlık duymazlar. 6- Yalan söyleme ve hırsızlık. Yalan söyleme ve hırsızlık aslında aynı şeylerdir; yani gerçeği çalmaktır. Kendi dünyalarından dışlamak için gereksiz ortamlarda dahi yalan söylerler. Hırsızlıkları çok yoğun değildir. Genelde sabıka almazlar. 7- Kendine duyarsızlık. Sorumsuz araba kullanmak gibi davranış bozukluğu gösterirler. Kendi başlarına gelebilecek olumsuzlukları da umursamazlar. Bu insanlarda samimiyetin doğal olmayan bir kısmı " mesafesizlik " vardır. Çocukluk öykülerinde iletişim kopukluğu, kurallara uymama, evden kaçma gibi hikayeler vardır. Henüz ergenlik çağına gelmemiş gençlerse hemen " kişilik bozukluğu " tanısı konmalıdır. 8- Kurallara ve otoriteye baş kaldırma ve uymama vardır. Genel kuralları çiğnerler ve öfke patlamaları ile karşı çıkarlar. En yoğun duyguları öfkedir. Bu öfkeyi maskelemezler ve toplumsal sorunlar yaratacak şekilde dışa vururlar. Bu kişilerde sevgi arayışı ve kabul edilme önemlidir. Kendilerini algılayamaz, anlayamaz ve kendileriyle ilişki kuramazlar. Diğer belirtiler :
KÜFÜR (KÖTÜ KONUSMA)Küfür 3 temel gruba ayrilir: 1-Tanrinin adi gibi kutsal sayilan seylere saygisizligi iceren küfür. 2-Beddua etmek gibi birine zarar verilmesi dilegini yansitan konusma bicimi. 3-Mihlarim,zimbalarim gibi alay etmeyi iceren ya da sexüel(cinsellik ) konularinda müstehcen konusmalar yapmak ve kisilige yönelik küfürler( aptal,salak,manyak gibi ): NEDENLERI: DIKKAT CEKME :Bazi cocuklar bunu dikkat cekmek icin kullanir. SARSILMA: Bir cocuk icin yetiskini sok etme,onda rahatsizlik duygusu olusturmak cok eglencelidir. AGIZDAN KACIVERME: Insanlarda engellenme ya da kizginlik hissedildiginde, yani fiziksel bir gerginlik oldugunda impulsif bir sekilde saygisizlik olarak küfürün agizdan kaciverme egilimi vardir. SAVUNMA: Bazilari icin kötü söz söylemek ,bir savunma davranisidir.Böyle insanlar,küfür etmenin tam anlamiyla yasak oldugu cevrelerden gelirler.Cünkü onlara isyan ederek bagimsizliklarini göstermek isterler. OLGUNLASMA:Bazi cevrrelerde yetiskinligin sembolü olarak kötü söz söylerler. AKRANLARI TARAFINDAN ONAYLANMA ISTEGI: Bazi gencler,kendi arkadaslari tarafindan onaylanmak icin kötü sözler söylerler.Küfretmek ,onlarin arasina girebilmek icin sanki en gecerli yoldur. COCUKCA BIR ZEVK:Kücük cocuklarda banyo ve buna iliskin faaliyetlerle ilgili konularda bir tür cocuksu cinsel zevk alma durumu ortaya cikartmaktadir. YASADIGI CEVRE( AILE) : Aile icinde anne ve baba sürekli cocuga küfürlü kelimeler kullaniyorsa, cocuk ilk kötü kelimeleri onlardan ögrenmektedir. NASIL ÖNLENIR? ÖRNEK OLUSTURMAK : Eger anne ve babalar , kaba ve küfürlü bir konusma egilimini önce kendilerinde engellemeye calisirlarsa,cocuk da bu kontrolü,anne ve babayi taklit ederek ögrenebilir. DÜRTÜLERI IFADE EDEBILME:Aile icinde size olan kizginligini rahatlikla dile getirebiliyorsa,bu özgürlüge sahip ise,olumsuz duygularini dile getirmek icin daha az küfürlü sözcükler kullanacaktir.(Belki de hic kullanmayacaktir.) TARTISMA:Bu kelimeler,bir kagida yazilarak( veya yazdirilarak) tanimlanabilir ve daha sonra tartisilabilir.Cocuk bir daha kullanmayacaktir. NELER YAPILMALIDIR? ÖNEMSEMEMEK:Cocuklar,kötü bir dil kullandiginda,anne ve baba buna pek fazla üzülüp sasirmiyorsa,cocuklarin bu sözleri söylemeleri icin bir nedenleri kalmayabilir. DILSIZLIK OYUNU:Anne ve babalar,böyle durumlarda soke olmaktan cok,sessizlik oyunu aynayarak cocugu yönlendirebilirler.Mesela: -Senin kullandigin bu kelime nedir? –Anlayamadim.-Anlayamiyorum. -Bunun anlami nedir? vs. Gibi sorular yöneltilerek yanitlanmasi istenir. ÜRETICI OLMAYA ÖZENDIRMEK: Yazi yazdirarak,sanatsal islerle ugrastirarak (resim,müzik,el isleri gibi) ,bos zamanlarinda üretici olmaya tesvik etmek gerekir. KÖTÜ SÖZCÜKLERIN YIPRATILMASI: Cocugunuzun kullandigi kötü kelimeyi duydugunuzda, bes dakika boyunca( saat tutarak) ayni kelimeyi söylemesini saglayin; büyük olasilikla bir daha kullanmayacaktir.Söylemek istemedigi zaman, ancak kötü sözcügü kullanmaktan ötürü verilen cezayi uyguladiktan sonra istedigini yapabilecegini söyleyin. NELER YAPILMAMALI? ASIRI HAYRET VE KIZGINLIK: Asiri hayret ve kizginlik göstermeyin. Cocuklar,güc sahibi olmaya bayilir.Bu nedenle ,onun kullandigi kelimelere asiri tepki gösterirseniz,bu onu güclü kilmis olur. CIDDI CEZALANDIRMA: Ciddi cezalandirma yoluna basvurmayin.Eger cocugunuzu bu sekilde ya da döverek, asiri bagirarak,tehdit ederek cezalandirirsaniz,cocugunuz bu kelimeleri kullanirken yakalanip cezalandirilmamak icin GIZLI (sadece okulda,arkadas cevresinde) kullanmayi ögrenir ve evde melek,disarida seytan rolünü üstlenir. ARKADASLARINI DENETLEME: Kötü sözler kullanan arkadaslarina sinirlama getirmek gerekir.Daha az birlikte olmalari saglanabilir. ÖDÜLLENDIRME:Uygun olmayan kötü sözcükler yerine,uygun olan,kabul edilebilir sözcükler kullanmasi icin bilgilendirme yapilmalidir.Ayrica olumlu, kabul edilebilir sözcükler kullandiginda ise cocugun övülmesi,ayni duruma devam etmesi icin tesvik edilmesi , hatta özel durumlarda ödüllendirilmesi gerekir. |
Somatoform Bozukluklar: Somatoform Bozukluklar:Birkaç yıllık bir dönem içinde ortaya çıkan, tedavi arayışlarıyla sosyal/mesleki veya önemli diğer işlev alanlarında bozulma ile sonuçlanan, 30 yaşından önce başlamış çok sayıda bedensel yakınma öyküsü ile belirli bir bozukluktur. Tedavide kendini tanımaya dönük veya destekleyici psikoterapi önceliklidir. Terapide hem ilgi hem de otorite sağlanmalıdır. Bilinçdışında ağrıyı hak ettiği duygusuyla ilaçlara yanıt vermeyebilir. Ameliyat isteğinde ısrar edebilirler. Tedavisinde sakinleştiriciler genellikle yararsızdır. Antidepresanlar, davranışçı ve kendini tanımaya yönelik psikoterapi yararlı olabilir. En sık 20-30'lu yaşlarda başlar. Fiziksel hastalık eşikleri ve katlanma güçleri düşüktür. Hasta rolünün kabulü de önemli bir beklentidir. Bu bir kaçış yolu sunar. Hastaların %80'inde ek olarak depresif hastalıklar, bunaltı bozuklukları olur. Hastalık hastalığının uzun sessiz dönemleri olabilir. En sık endişe kaynağı olan beden bölümü burundur. Endişe kaynağı zamanla değişebilir. Aynaya aşırı bakma, yansıtıcı yüzeylerden kaçınma, giyim ve makyajla gizleme çabası, sosyal ve mesleki geri çekilme olabilir. |
Savunma Mekanizmaları Savunma MekanizmalarıTüm kişilikte oluşa gelen değişiklikler, beş koşulun sonucu ortaya çıkar.
Özetle, Kişilik Davranışları = Gelişim + Savunma Mekanizmaları diyebiliriz. Çatışma Organizmanın birbirleriyle bağdaşmayan birden çok dürtü nesnesi ile karşılaşmasıdır. Çatışmayı şu üç grupta inceleyebiliriz: Yanaşma-yanaşma: İki ya da daha çok olumlu değerli amaç nesnesi yan yana bulunduğunda ve kişi bunlardan birini seçmek zorunda kaldığında ortaya çıkar. Uzaklaşma-uzaklaşma: İki ya da daha çok olumsuz durum ya da nesne karşısında kalmaktır (yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal,...). Yanaşma-uzaklaşma: Bir amaç nesnesinin hem olumlu, hem olumsuz yanlarının bulunması durumunda ortaya çıkar (iki sevgilinin birlikteyken sürekli kavga etmeleri ama ayrı kaldıklarında birbirlerini özlemeleri). Bunaltı: Psikanalitik anlamda bunaltı, idle ego ya da egoyla süperego arasındaki dengenin bozulması ve çatışma durumunun bir sonucudur. Dış dünyadan gelen tehlikeli uyaranlara karşı her canlı varlığın ortak savunma düzenekleri vardır. Bunlar genelde kaçma ya da acı veren uyaranları ortadan kaldırma şeklindedir. Benliğin savunma düzenekleri deyince, bu yalnız dışarıdan gelen tehlikelere karşı oluşturulan tepki olarak düşünülmemelidir. Benliğin savunma düzenekleri çatışma ve bunaltıya karşı kullanılan benlik işlemleridir. Genellikle bilinçdışı süreçlerdir. Egonun bilinçdışı yönünde bulunurlar. Birey ne tehlikenin ne de kullandığı savunmanın bilincinde değildir. Benliğin çatışma ve bunaltı durumunda kullandığı çok değişik türde savunmaları vardır ki asıl bunlar bir çok karmaşık davranışın gerçek anlamını açıklamaya yarar. Aşağıda en sık kullanılan savunma mekanizmalarına yer verilmiştir. BASTIRMA (Repression) Anı ve deneyimlerin bilinçdışına itilmesi ve orada tutulmasıdır. Diğer bütün savunma mekanizmalarına temel teşkil eder. Bilinçdışına itilen ve orada tutulan dürtüler, istekler, anılar ve duyguların bilinç düzeyine çıkması genellikle benlik tarafından kabul edilmez. Yani bunlar üstbenlikçe (süperego) yargılanarak yasaklanan ve benliğe acı, bunaltı veren öğelerdir. Bu nedenle bastırılırlar. Bilinçdışı duygu ve dürtüler, bastırma düzeneğinin zayıfladığı zamanlarda bilinç düzeyine çıkma ve kendilerini belli etme eğilimi gösterirler. O zaman benlik bir tehlike durumu algılar ve bunaltı belirtileri ortaya çıkabilir. Bastırılan bazı dürtüler ve çatışmalar yetişkin yaşamda çok değişik davranış örüntülerine ya da bozukluklarına yol açabilir. Örneğin, Oediepus (ödipus) karmaşasını çözümleyememiş bir kişide yetişkin yaşamda, cinsel güç sorunları, evlenememe durumu, karşı cinse yönelik aşırı çelişkili tutumlar, uygun olmayan özdeşim belirtileri görülebilir. Bunun yanı sıra bastırma günlük yaşamda dil ve hareket sürçmeleri olarak belirebilir. YADSIMA (İnkar-Denial) Benlik için tehlikeli olarak algılanan ve bunaltı doğurabilecek bir gerçeği yok saymak, görmemek değişik derecelerde oldukça yaygın olarak kullanılan bir ilkel savunma biçimidir. Birçok özürlerimizi, utanç ya da suçluluk doğuran eski deneyimlerimizi bilinç altına itmekle kalmayız, bunları hiç yaşanmamış gibi de algılayabiliriz. Öfke, kızma en çok yadsınan duygulardır. Öfkesi belli olduğu halde kişi bunun hiç farkında olmaksızın yadsıyabilir. YANSITMA (Projection) Bazı duygu, dürtü, gereksinim ya da yaşam olaylarının dışarıya aktarılıp, yansıtılıp, dışarıdaymış ya da dışarıdan kendisine yöneltiliyormuş gibi algılanmasıdır. Yansıtma mekanizmasında kişi, kendi içinde yadsıdığı bir dürtüyü (ki bu toplumca onaylanmayan bir dürtüdür) başkalarında görür ya da başkalarının bu dürtüyü kendisinde gördüğünü sanır. İçinde öfke ve kin duyguları olan bir kişi, "bana kızıyorlar, benden nefret ediyorlar" diye düşünebilir. Burada hem yadsıma (bende kızma yok), hem de yansıtma (onlarda var) düzeneği işlemektedir. |
Zeka Tipleri ve Öğrenme Şekilleriİnsanların farklı zeka tipleri ve bunun paralelinde farklı öğrenme tipleri var... Sözel zeka, mantıksal-matematiksel zeka, bedensel-kinetik zeka, müziksel zeka, görsel zeka, sosyal zeka ve içsel zeka. Gardner'a göre her zeka tipinin kendine ait bir sistemi var. Pek çoğumuz farklı zekaları birlikte kullanarak öğreniriz, ama genelde bir yada iki tanesini tercih ederiz.Örneğin sizin zekanız kelimelerle mi daha iyi çalışıyor, sayılarla mı, resimlerle mi, vücut hareketleri ile mi, müzik ile mi, insanlarla iletişim kurarak mı yoksa kişisel gücünüz ile mi? Aşağıdaki açıklamalar öğrenme şekillerine bağlı zeka özelliklerini içeriyor... Sözel yolla öğrenen biriyseniz:
Mantıksal-matematiksel yollarla öğrenen biriyseniz:
Resimlerle öğrenen biriyseniz:
Vücut hareketleri ile öğrenen biriyseniz:
Müzik ile öğrenen biriyseniz:
İnsan ilişkileri ile öğrenen biriyseniz:
İçsel gücünüz ile öğrenen biriyseniz:
Listeden, tercih ettiğiniz 1-2 tarzı belirledikten sonra, bu bilgiyi öğrenme kabiliyetinizi geliştirmek için kullanabilirsiniz. Örneğin, yabancı bir dil öğrenmek istiyorsanız: Kelimeler ile öğrenen bir kişi kitaplar ve ses kasetleri dinleyerek kelime öğrenmeye yoğunlaşabilir. Mantıksal yolla öğrenen bir kişi gramer kurallarına biraz daha dikkat edebilir. Resimlerle öğrenen birisi mümkün olduğunca çok resim, video ve film seyrederek kendini geliştirmeye çalışabilir. Bedensel hareketlilik arayan bir kişi yoğunlaştırılmış bir kursa yazılmayı deneyebilir. Müzik ile öğrenen birisi çalışırken arkada müzik dinleyerek yada yabancı dildeki şarkıları ve şiirleri öğrenerek başarılı olabilir. İnsan ilişkileri ile öğrenen birisi yabancı kişiler ile arkadaşlık kurarak yada sınıfta aktif olmaya izin veren bir kursa yazılarak hedeflerine ulaşabilirler. İçsel gücü ile öğrenen kişiler muhtemelen tek başına çalışmayı tercih edecektir. Kaynak: Dr.Howard Gardner,"Frames of Mind:The Theory of Multiple Intelligences" (Ruh halleri:Farklı zekalar teorisi) |
Duygular ve Öğrenme Duygular ve ÖğrenmeVücudumuzda şuurumuz dışında cereyan eden hârikûlâde işleyiş ve hâdiselerden tam olarak haberdâr değiliz. İlk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünen birçok mekanizma (gerek organlar arasında, gerekse duygu, düşünce, davranış ve psikolojik durum açısından) birbiriyle sıkı münasebet içerisindedir. Buna stres ile kalb hastalıkları; endişe ile uyku bozuklukları; mutsuzluk ile yorgunluk arasındaki bağlantılar misâl verilebilir. Son yıllarda dikkat çeken konulardan biri de, öğrenme ile duygular arasında sıkı münasebetin olduğudur. İç ve dış tembihlerle tetiklenip farkına varılan seziş ve hissedişlerin, kuvvetlenerek gönülde, bedende ve zihinde yol açtığı uyarılmışlık hâline (arousal) duygu denir.1 Bu uyarılmalar, kişiye hoş veya nâhoş gelebileceği gibi, zevk-lezzet yahut ağrı-acı da verebilir. Bu açıdan duygular, yol açtığı tesirlere göre pozitif (neşe, sevinç, mutluluk, sevgi-aşk) ve negatif (keder hüzün, kaygı-endişe, kızgınlık-öfke) olarak sınıflandırılmaktadır. Bizi bir fert olarak diğer insanlardan farklı kılan hususlardan biri, duygularımızın şiddeti (baskınlık ve çekiniklik seviyeleri) ile uyarılmak için gerekli olan eşik değerlerdeki farklılıklardır. Bedende olumlu ve olumsuz tesirlere yol açan duyguların önde gelenleri; öfke-kızgınlık-hiddet, kaygı-endişe-korku, hoşlanma-muhabbet, yaşama sevinci, hayret, mutluluk, huzur, iğrenme-nefret, utanma, kin ve intikamdır. Öğrenmenin öğretildiği bağışıklık sistemiSon 20 yıl içinde yapılan araştırmalarda, bağışıklık sistemine aynen beyin gibi öğrenebilme kabiliyeti verildiği keşfedilince, tıp dünyasındaki bazı görüşler temelinden sarsıldı. Tıpta o zamana kadar, davranış tarzlarının değişmesinde ve karşılaşılan durumlara tepki vermede sadece beynin ve merkezî sinir sisteminin vazife gördüğüne inanılıyordu. Ader ’in öncülüğünü yaptığı yeni araştırmalar neticesinde, merkezî sinir sistemiyle bağışıklık sistemi arasında güçlü bir bağlantının varlığı; düşünce, duygu ve davranışların ayrı ayrı iletişim kanalları hâlinde değil, girift iç içe iletişim kanallarıyla işletildiği görüldü.2,3 Bir başka araştırmacı grubu ise, duyguların düzenlenmesinde vazife alan sinir alanlarında yoğun kimyevî habercilerin bulunduğunu, bunların beyinde ve bağışıklık sisteminde yaygın biçimde istihdam edildiğini ortaya koydu. Bir organın veya vücudun bir bölgesinin uyarılması gerektiğinde, beyin vasıtasıyla o organa bir sinir sinyali (impuls) gönderilir ve bir refleks hareketi yaratılır. Fakat bu uyarı bedenin bütünü ile alâkalı olduğunda, bu iş için birçok sinyal gönderilmez; hangi duygu veya refleks uyarılacaksa, o duygunun yaratılmasında vazifeli hormonların üretim merkezi olan salgı bezlerine bir sinyal gönderilir ve hormonlar hemen üretilip kan dolaşımına verilir. Böylece en geç altı saniye içinde o hormonun kullanıldığı yerde bir reaksiyon gerçekleştirilir. Bu kimyevî reaksiyonlar, bedende farklı duyguların hissedilmesine yol açar. Araştırmalar, ruhun icraat santrallerinden biri olan beyindeki duygu ve düşünme merkezleri arasında kuvvetli bir münasebet olduğunu da göstermektedir. Beyne içerden ve dışardan gelen bütün bilgiler, düşünce ile ilgili olan kısımda işlemden geçirilmeden önce, duygu faaliyetleri ile ilgili bölgeye gönderilir ve burada değerlendirilir.2,4 Üzgün veya kızgın olduğumuz zaman yeterince iyi düşünemiyor olmamızın sebeplerinden birisi, sinyallerin duygu işleme bölgelerinde hapsedilmesidir. Beyinde duyguların işlendiği merkezler (limbik sistem-amigdala), beden üzerinde oldukça güçlü tesirlere yol açar. Öfke, kindarlık, saldırganlık, endişe-korku, keder-hüzün-depresyon gibi negatif duygular beyindeki yüksek dereceli mantıkî düşünme merkezlerini bloke ederek, kişinin bir konu üzerine odaklanmasını engelleyebilir.3,5 Bu da öğrenmeyi zorlaştırır, hattâ bazı durumlarda imkânsız hâle getirir. Duygu temelli problemler yaşayan ve bunlarla baş edemeyen çocuğun zihni, yaşadığı problemlerle meşgul olduğu için dikkat ve enerjisi negatif duygulara yönelir; dolayısıyla dikkatini derslere veremeyen çocuk bilgiyi kavrayamaz. Öte yandan, güven, sevgi, şefkat ve nükte gibi pozitif duygularla beslenen çocukta, düşünme kabiliyeti olumlu yönde harekete geçirildiğinden dolayı öğrenme de kolay olur. Bilginin önemli bir kaynağı olan duygular, insanlara doğru karar almada yardım edebilir. Çünkü kararlar sadece mantığa dayanılarak alınmaz; karar alırken kişinin geçmiş tecrübelerinden derlenmiş duygu merkezli bilgeliğe de ihtiyaç vardır. Araştırmalar, kişinin his ve gönül bağlarının kopması durumunda, basit kararları bile alamadığını göstermektedir.2 Bunun sebebi, kişinin karar vermede zorlanmasıdır. Kişi, karşısındaki insanın davranışından rahatsız oluyorsa, duyguları onu hemen uyarır. Böylece, beden ve zihin sağlığını korumak için gerekli olan sınırlar kurulmuş olur. Bir kimse, üzgün veya incinmiş görünüyorsa, bu hâl, diğerlerine, ‘Sizin yardımınıza ihtiyacım var!’ mesajını verir. Meselâ, bir arkadaşımızı üzüntülü gördüğümüzde, hemen yanına gidip ‘iyi olup olmadığını’ sorar, bizimle “üzüntüsünü paylaşmasını” isteriz. Hissiyatını ve ruh durumunu sözlü olarak ifade etmede başarılı olanların, his ve gönül dünyalarının ihtiyaçlarını karşılama şanslarının daha yüksek olduğu bilinmektedir. Duygularını tanıyan ve buna uygun davranışlar sergileyen kişi, hayata daha müspet bakar. Duyguların bir başka yönü, insanları belli noktalarda birleştirmeye vesile olma potansiyeline sahip olmasıdır. Duygular kişinin kendisi, başkaları ve durumlar hakkında çok değerli bilgiler verir. Meselâ, yapılması gereken bir seminerden endişe duymak, sunulacak bilgi ve veriler konusunda daha iyi hazırlanmak gerektiğini hatırlatır. Duygular üzerinden açığa çıkan ve hissedilen bilgileri kullanarak kendimizin ve çevremizdeki insanların davranışlarında yönlendirmelere sebep olmak mümkündür. Duyguları açığa çıkarıcı süreçlerin öğrenmedeki rolüDuyguların açığa çıkması; uyarılmaya eşlik eden biyolojik-psikolojik-zihnî ve ruhî hâdiselerin, beyindeki esnek ve dinamik sinir ağları desenlerini, yeni oluşan duruma göre yeniden yapılandırmada tetikleyici rol almasıyla gerçekleşir. Olumlu, pozitif duyguları tetikleyen güvenli bir ortam, öğrenmenin hızlı ve sağlıklı olmasına vesile olur. Ayrıca verimli öğrenme için his ve gönül dünyamızın itminan içinde olması gereklidir. Çocukta güven, merak, öğrenme zevki ve iç motivasyon arttıkça, zihnî süreçlerin işleyişi kolaylaşmaktadır. Bu konuda yapılan araştırmalarda, okulda başarısız olan çocukların, duyguları işleyen ve değerlendiren zekâ potansiyeli bakımından bazı yetersizliklerinin olduğu görülmüştür. Bir öğrencinin başarısı, ‘nasıl’ öğrendiğine bağlıdır. Duyguları algılayıcı ve değerlendirici zekâ tipi yüksek bir öğrenci, şahsî ve sosyal kabiliyetlerini akademik hayata uygulamada daha başarılı olur. Bu kabiliyetlere misâl olarak, öğrencilerin meslek veya kariyer tercihlerini yapacakları zaman, hangi alanlarda başarılı olduklarını bilmeleri ve bunları doğru şekilde kullanabilmeleri; bilhassa hedeflerine ulaşmada kendilerine yardımcı olacak birikimi kullanarak yüksek motivasyon seviyesine kolayca ulaşabilmeleri verilebilir. Bir çocuğun duygu ağırlıklı kabiliyetlerini kullanabilir hâle gelmesi için, eğitime onun kafasından değil, kalbinden başlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki, Rahmân ve Vedûd olan Allah’ın, varlığa maya gibi çaldığı evrensel bir duygu olan sevgi, verilenden kat be kat fazla olarak geri döner. Bu durum, eğitim vetirelerinde de böyledir. Duygu süreçlerini inkişaf ettirmeÇocuklar bebekliklerinden itibaren sağlıklı-sağlıksız, olumlu-olumsuz pek çok şeyin tesirinde kalarak büyürler. Çevrelerinden gelen tepkilere göre kendileriyle, başkalarıyla ve içinde yaşadıkları dünyayla ilgili düşüncelere sahip olur ve bunlara göre davranış ve tutum geliştirirler. Farklı düşünce ve özelliklere saygı duyma ve değer verme, çocukların şahsiyetlerinin güçlü ve sağlıklı olma şansını artırır, kabiliyetlerini keşfetmesine yardımcı olur. Problem çözmede yol gösterecek öğrenme ortamları oluşturmak onlara güven verir. Öğrencilerin hissî ihtiyaçlarına önem veren, onların müspet duygular içinde olmasına vesile olan bir sınıf ortamı, çocukların kendilerini iyi hissetmelerini, öğretmen ve arkadaşları ile iyi münasebetler içinde olmalarını sağlar. Öğretmenlerin, çocukların hatalarını öne çıkarmadan tenkit yerine sevgiye dayalı yaklaşımda bulunmaları, hataları doğruyu öğretmek için bir fırsat olarak görmeleri, başarısızlıkların yenilebileceğine dâir olumlu yaklaşımları ve sınıf içinde mizah, müsabaka ve yardımlaşmaya yer vermeleri; öğrencilerin daha iyi öğrenebilmelerine yardımcı olur. Bazı hastalara ‘ilâç’ diye, plasebo (ilâca benzer ama içinde müessir maddenin olmadığı yalancı ilâç) verilebilir. Bu durumda gerçek ilâcı almadığı hâlde kişide, belli bir pozitif gelişme görülebilmekte, hattâ kendisini tamamen iyileşmiş hissedenler bile olabilmektedir. Bu tecrübe, zihin ve duygular üzerine yapılan birçok araştırmada kullanılmış ve neticeler şaşırtıcı olmuştur. Meselâ, başarı durumu ortalamanın altında olan bir sınıf yeni bir öğretmene verilmiş; fakat ona, sınıftaki çocukların seçilmiş öğrenciler ve zekâlarının yüksek olduğu söylenmiştir. Öğretmen onlara çalışkan çocuklara davrandığı gibi coşkulu ve teşvik edici davranmış, öğrenciler de buna hayret edilecek seviyede olumlu karşılık vermişlerdir. Öğretmen, ders yılının sonuna doğru, kendisine başlangıçta verilen öğrenci notlarının gerçek not olmadığını öğrenmiştir; ama bu arada çocuklarda müspet bir gelişme meydana gelmiştir. Öğretmenin, çocuğun zorlayıcı yanlarını, onun günlük hayatından bağımsız meseleler şeklinde görmesi ve patlamaya yol açtığında bunları bir disiplin meselesi olarak rehber danışmana veya müdüre havale etmesi yerine, çocuğun duygularını ve sosyal hayatını anlamaya çalışması çok daha doğru pedagojik bir yoldur. Bizlere emanet olarak verilen çocuklara hissiyatlarını, saldırganlık ve şiddete dönüştürmeden doğrudan doğruya ifade etmeleri öğretilmeli ve onların ilim denizinden müspet duygularla istifade etmesine yardımcı olunmalıdır. Önemli olan çatışmadan bütünüyle kaçmak değil, anlaşmazlıkları kavgaya dönüştürmeden gidermeyi öğretmektir. Özetle, duygular ve otomatik davranışlar arasındaki bağlantıyı sezebildiğimizde, verilen kararlara duyguların ve düşüncelerin birlikte karıştığını bilmek, daha müspet davranmamıza vesile olacaktır. Bu bilgiler ışığında hayatta hiçbir şeyin gereksiz ve boş yere yaratılmadığını fark ediyor; duygu, düşünce, kalb, akıl ve iradesiyle insanın girift bir bütün olduğunu görüyoruz. |
PSİKOPATOLOJİ VE RÜYALARPsikopatoloji, ruhsal tepkileri inceleyen bunların gövde ve hücre organı sistemlerinde ve kimyasındaki bozukluklara bağlanmağa çalışan bilim koludur. Her sağlıklı insan gibi psikolojik rahatsızlıkları olan hastalar da rüya görüyorlar. Ancak yapılan çalışmalar öyle gösteriyor ki, bu hastaların gördükleri rüyalar farklı özellikler barındırabiliyorlar. Bu özelliklere birkaç örnek derledik; şimdi gelin hep beraber bu örneklere göz atalım: Sanrılar Uyku sırasındaki zihinsel aktivite beyinde genetik olarak miras alınan ya da yaşam süresince deneyimlenen anıların saklandığı beyin bölgelerinin uyarılmışlık durumuyla ilişkili. Kişi yaşlandıkça ya da radyasyon gibi dış etkilere maruz kaldıkça sinaptik bağlantılar zayıflıyor ve bu durum uyanıklık durumunda da rüya benzeri bazı sanrıların görülmesine neden oluyor. Madde Kullanımı Beyindeki ventral tegmentum bölgesi hem rüya görmede hem de madde bağımlılığında söz sahibi. Çoğu bağımlılığın tedavisi sırasında hastalar madde kullandıklarına dair rüyalar görüyor. Bir grup hasta üzerinde yapılan bir çalışma (Christo & Francy, 1996), tedavi gören hastalardan maddeye dair rüyalar görenlerinin tekrar bağımlı hale gelme olasılıklarının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni ise, çoğu bağımlılık yapan maddenin ventral tegmentumdaki dopaminerjik aktiviteyi arttırmasıyla açıklanıyor. Bu aktivite, rüyaları da etkiliyor. Şizofreni Yapılan çalışmalar, şizofreni hastalarının rüyalarının normal gruba göre daha basit ve garip öğelerden arınmış olduğuna dair. Ancak sık sık, içeriklerinde hoş olmayan duygular barındırabiliyorlar. Şizofreni hastaları rüyalara fazla ilgi duymuyorlar. Rüyalarında genellikle gerçek üstülüklerdense normal ancak şiddet yönelimli öğelere rastlanıyor. Manik Depresyon Manik depresif hastalar mani dönemlerine girmeden önce ölüm ve yaralanma konuları içeren garip rüyalar görüyorlar. Bir başka bulguysa rüyalarının depresyon hastalarına göre daha fazla kaygı öğesi taşıyor olması (Beauchemin & Hays, 1995) Depresyon Depresyonda rüya görme sıklığı düşüyor (Kramer, 2000)Bu hastaların rüyalarında mazoşist öğelere, başarısızlık ve felaket senaryolarına rastlanabiliyor. Yine bir başka çalışma (Cartwright, 1984) depresyon hastalarının rüyalarının kendi geçmişlerine yönelik pek çok anı barındırdığını ortaya koyuyor. Zekâ Geriliği Hastalar genellikle basit rüyalar görüyorlar ve içeriklerinde sıkça ev ve ev ortamına dair olaylara rastlanıyor. Erkekler daha saldırgan içerikli rüyalar görüyorken kadınların rüyaları daha renkli oluyor. Bir yerlerden düşme öğesine sık rastlanıyor. Travma Sonrası Stres Bozukluğu Hastalar sürekli bir seyir gösteren ve aynı tipte rüyalar görüyorlar. Bu rüyalar genellikle canlı, sanki rüyanın içinde yaşanıyormuşçasına, rahatsız edici ve kolay hatırlanabilir oluyor. Sıkça uyanmalar, motor aktivitesindeki yükselme ve terleme, hastaların rüyalarındaki huzursuzluğun göstergeleri olarak ele alınıyor. |
Psikoloji Biliminin Nitelikleri!
|
| Saat: 12:28 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık