![]() |
İnanılmaz keşif İşte Trakya Krallığı dönemine ait en eski savaş arabası. Bulgaristan'ın güney doğusundaki Karanovo Köyü'ndeki kazı çalışmalarında ikinci yüzyıla ait bir savaş arabası atıyla birlikte yan yana bulundu. Savaş arabasının tekerlekleri bronzdan yapılmış ve tekerlekler çok yıpranmamış olarak kazı çalışmasında bulundu. Arabanın yanında bir atın iskeletine de rastlandı. At ve araba bir höyük içinde bulundu. Bulgaristan'ın güney doğusunda şimdiye kadar Trakya Krallığı dönemine ait 10 bin tane höyüğe ulaşıldı. Trakya Krallığı'nın milattan önce 4000 ile milattan sonra 46 yılına kadar yaşadığı tahmin ediliyor. Krallığa daha sonra Roma İmparatorluğu tarafından son verildi. HÜRRİYET |
Einstein'ın ''izafiyet teorisi'' doğrulandı Avrupalı araştırmacılar, Albert Einstein'ın teorisi e=mc2'yi ünlü fizikçinin bu açıklamasından bir asrı geçkin bir zamandan sonra doğruladılar. Science dergisinde yayımlanan makaleye göre, Fransa'nın Teorik Fizik Merkezi'nden Laurent Lellouch başkanlığındaki Fransız, Alman ve Macar ekipleri dünyanın en güçlü süper bilgisayarlarından oluşturdukları ağ sayesinde yaptıkları araştırmada, ünlü fizikçinin, kütlenin enerjiye ya da enerjinin kütleye dönüşebileceğini gösteren e=mc2 formülünü doğruladı. Fransa'nın Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi, bilim adamlarının, dört boyutlu kristal kafesin parçası olan mekan ve zamanı göz önünde bulundurarak bilgisayar hesaplamaları yaptıklarını belirtti. AA GAZETEPORT |
NASA "DERİN UZAY İNTERNETİ"Nİ BAŞARIYLA DENEDİ http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Egitim_Bilim/2016/nasa_logo.jpg ANKARA - Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), internet örnek alınarak Google ile birlikte geliştirilen derin uzay iletişim ağını başarıyla denediğini açıkladı. NASA'nın proje sorumlusu Adrian Hooke, yaptığı açıklamada, bunun uzayda tamamen yeni bir iletişim sisteminin, gezegenler arası internet ağının oluşturulmasına yönelik ilk adım olduğunu belirterek, sistemin başarıyla denenmesinden büyük sevinç duyduklarını kaydetti. İnternet devi Google'ın Başkan Yardımcısı Vince Cerf ile işbirliği yapılarak geliştirilen sistemde, mühendisler, 32,4 milyon km ötedeki bir NASA uzay aracıyla 10 kadar görüntünün alışverişi için Disruption-Tolerant Networking (DTN) adı verilen bir yazılım kullandı. Uzaydaki derin iletişim sırasında meydana gelebilecek kesinti, gecikme ve bozulmaları destekleme özelliğine sahip DTN sisteminin internet sisteminden (IP protokolü) farklı olduğunun altını çizen NASA, yazılımın hazırlanmasına Cerf'in katkıda bulunduğuna ve daimi bir bağlantı ilkesi temelinde oluşturulmadığına işaret etti. Mars'tan gönderilen verinin Dünya'ya ışık hızıyla iletilmesi sırasında 3,5 dakika ile 20 dakika arasında bir gecikme olabiliyor. Bu sistemle gecikmeler önlenebilecek. NASA'ya göre, "gezegenler arası internet" birkaç uzay aracıyla birlikte yapılacak karmaşık uzay seyahatleri ile Ay'daki astronotlar için zayıf iletişim sorununu halletmek için de kullanılabilecek. DTN yazılımını, yaza Uluslararası Uzay İstasyonunun (UUİ) cihazlarına da yüklenecek. anadolu ajansnı.. |
Prof. Dr. Halil Sarp 'Lapeyreit' ismini verdiği minerali buldu. Dünyanın gelişmiş 22 ülkesinden üyesi bulunan Uluslararası Mineraloji Birliği, Prof. Dr. Halil Sarp'ın 'Lapeyreit' ismini verdiği mineralin 'ilk kez bulunduğunu' açıkladı. Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halil Sarp, Cenevre Üniversitesi ile 3 yıldır ortaklaşa yürüttüğü çalışmalar sonucunda, Türk bilim tarihine önemli bir hizmet sundu. ADÜ'nün adını dünya bilim tarihine yazdırdı. Mineralin keşfiyle üniversitelerinin ayrı bir değer kazandığını belirten ADÜ Rektörü Prof. Dr. Şükrü Boylu, "İlki başarmanın haklı gururunu yaşıyoruz. Bu tarz çalışmaların, adımızı akademik çevrelerde daha da saygın bir yere getireceğine inanıyorum." dedi. Prof. Dr. Sarp'ın bugüne kadar hazırladığı 100'ü aşkın makaleyle mineraloji konusunda dünyanın saygın bilim adamları arasına girdiğini anlatan Boylu, Türk üniversiteler tarihinde ilk ve tek olmak üzere yeni bir mineral keşfini başardığını duyurdu. Buluşun tüm üyelerin onayını aldığını kaydeden Prof. Dr. Sarp ise şöyle konuştu: "Buluşum teknolojinin gelişmesine zemin ve katkı sağlayacak. Mineralin nerede işe yarayacağı daha sonra keşfedilecek. Şu unutulmamalı ki bilimsel araştırma olmadan teknoloji yuvasından çıkamaz." A.A. HABERTÜRK |
SATÜRN'DE SU VAR MI? http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Egitim_Bilim/2016/saturn.jpg ANKARA - Satürn'ün uydularından Enceladus'tan sesten hıslı şekilde püsküren gaz ve toz bulutları, astronomlara burada önemli miktarda sıvı halinde suyun bulunduğunu düşündürüyor. Nature dergisinde bugün yayınlanan yeni bir araştırmada, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'ne (NASA) ait Cassini uzay aracının gönderdiği görüntüleri değerlendiren gökbilimciler, Güneş Sistemi'nin en çok yaşam potansiyeli bulunan yerlerinden Enceladus'un buzlu yüzeyinden gelen gizemli bulutların su buharı içerdiğini saptadılar. Yeni hesaplamalarına göre, fışkıran gaz ve tozun sesten daha hızlı hareketinin bu gökcisminde sıvı halde suyun varlığını gerektirdiğini belirten NASA'nın Kaliforniya'daki Jet Motorları Laboratuvarı'ndan bilim adamları, püskürmenin hızının saatte yaklaşık 2200 km olduğunu kaydettiler. Araştırmayı yöneten Candice Hansen, sıvı olmadan gaz ve toz püskürmelerinin bu hıza ulaşmasının çok zor olduğunu ifade etti. Jüpiter'in uydusu Europa'da da sıvı halde suyun bulunabileceğini, ancak Satürn'ün halkalarından birisinin oluşmasına yol açtığı düşünülen Enceladus'a ulaşmanın daha mümkün olduğunu belirten Hansen, Enceladus'un içerdekileri dışarı püskürttüğünü söyledi. NASA, önceki açıklamaların da da Enceladus'ta su bulunabileceğini belirtmişti. Güneş Sistemi'nde Mars, Jüpiter'in uydusu Europa ve Enceladus "doğrudan su kanıtı" taşıyan üç gökcismi. andolu ajansı |
Yapay yaşam için yeni adım http://www.gazeteport.com.tr/stellent/fragments/gp_assets/images/misc/spacer.gifhttp://www.gazeteport.com.tr/stellent/groups/public/documents/site_studio_images/gp_339635.jpg http://www.gazeteport.com.tr/stellent/fragments/gp_assets/images/misc/spacer.gif http://www.gazeteport.com.tr/stellent/fragments/gp_assets/images/misc/spacer.gif Amerikalı araştırmacılar, yapay yaşamı yaratma yolunda sentetik geni daha etkin biçimde üretmenin yöntemini keşfetti. Biyoteknolojinin tartışmalı önderi Craig Venter'ın yönettiği Venter Enstitüsü tarafından yapılan araştırmada, yeni nesil biyoyakıt geliştirmek ve biyokimya için önceden kullanılan yöntemin, etik tartışmalarına karşın yapay yaşam şekli yaratmakta umut verici olduğu görüldü. Craig Enstitüsü, geçen Ocak'ta bir bakterinin ilk sentetik genomunu (bir organizmanın kromozomlarında bulunan genetik şifrelerin tamamını simgeleyen terim) yaratmayı başardığını açıklamıştı. Ekip, başta bu genomu üretmek için E. Coli bakterisinden faydalanmış, ancak sürecin uzun ve meşakkatli olduğunu, bakterinin büyük DNA parçaları üretemediğini anlamışlardı. Araştırmacılar, bunun üzerine Saccharomyces cerevisiae adlı bir maya mantarından faydalanmaya karar verdi. Bu, araştırmacılara, kromozomlarındaki hasarı onarmak için doğal biçimde hücrelerden faydalanılan bir süreç olan ve "benzeşik yeniden bağdaştırma" denilen süreci kullanarak sentetik genom yaratma olanağı verdi. Enstitüden yapılan açıklamada, bilim adamlarının daha sonra mantardaki DNA oluşturma kapasitesini inceledikleri ve bunun bir "genetik fabrika" olduğunu fark ettikleri belirtilerek, "Venter Enstitüsü araştırma ekibi, böylece DNA'nın 25 parçasından, tek bir aşamada Mycoplasma genitalium bakterisinin tam bir genomunu oluşturabildiler" denildi. Bu buluşun, ilk sentetik genin açıklandığı Ocak 2008'de geliştirilen yöntemin daha da ileriye taşınması anlamına geldiği belirtildi. Craig Venter ve ekibi, Mycoplasma genitalium bakterisinin sentetik genomunu kullanarak canlı bir bakteri hücresi yaratmak için çalışmalarını sürdürüyor. Üreme yollarında bulunan ve üretranın artmasına neden olan bu bakteri, 580'den biraz fazla gen ile bilinen en küçük hücresel genomu oluşturuyor. Buna karşılık insan genomu 36 bin civarında gen içeriyor. Amerikalı ekip Mycoplasma genitalium bakterisinin genetik dizilimini kullanarak, Mycoplasma laboratorium adını verdikleri bir kromozom yarattı. Bilim adamları, bu kromozomu, yeni bir yaşam biçimi yaratmak ve kontrolünü alabilmek için yaşayan bir hücreye yerleştirmenin yöntemini bulmaya çalışıyor. |
Buluş sayısında 12 yılda patlama Türkiye’de 1995’te 1690 olan buluş sayısı, 2007’de 6189’a yükseldi. Bu buluşlara ilişkin patent başvurusu ise 763’ten 4790’a fırlamış durumda. Ancak, bu büyük artışa rağmen Türkiye dünya sıralamasında henüz 40. sırada yer alıyor. Marka tescilinde ise durum daha iyi. Türkiye, Çin’in birinci olduğu dünya listesinde, 45.628 marka tescili ile dokuzuncu sıraya yükseldi. 2005’te Managing Intellectuel Property dergisi tarafından "Türkiye’nin en iyi hizmet veren kurumu" seçilen Ankara Patent Bürosu Genel Müdürü M. Kaan Dericioğlu, önceki yıllarla kıyaslandığında patent başvurularında büyük bir artış yaşandığını belirterek, "1995’te 1690 buluş yapılmasına karşılık, 2007’de bu sayı 6189’a yükseldi. Yine aynı dönemde, bu buluşlardan 763’üne patent verilirken, 2007’de bu sayı 4790’a çıktı" dedi. Türkiye’nin büyüklüğüyle kıyaslandığında bu artışı yeterli görmediklerini vurgulayan Dericioğlu, şunları söyledi: "Dünya Fikri Haklar Örgütü (WIPO) tarafından yayınlanan 2006 yılı Patent İstatistiklerine göre Türkiye yerli ve yabancı toplam 1232 patent başvurusu ile 40. sırada ve 659 patent ile 36. sırada yer almıştır. Dünyanın ilk 20 büyük ekonomisi arasında yer alan Türkiye’nin bu sıralamalardaki yerinin de ilk 20 arasında yer alması için yıllık toplam patent başvurularında 6000 ve verilen toplam patent sayılarında ise 2500 üzerinde olması gerekiyor." Dericioğlu’nun verdiği bilgiye göre, Türkiye, marka tescilleri sıralamasında dünyanın ilk on ülkesi arasında yer alıyor. Bu listenin ilk sırasında yer alan Çin önceki yıl 267.007 marka tescili yaptırmış, Türkiye ise 45.628 tescille dokuzuncu sırada bulunuyor. "Marka başvuruları ve tescilleri sıralamasında ilk 10 girmek önemlidir" diyen Dericioğlu, sadece Arçelik kahve makinesi için 14 patent verildiğini de söylüyor. Mevcut eğitim sisteminin yaratıcılığı törpülediğini de vurgulayan Dericioğlu, şöyle devam ediyor: "Türkiye araştırma ve geliştirme konularında ulusal kültürü oluşturmak durumundadır. ’Başımıza icat çıkarma, eski köye yeni adet getirme, deli misin sen, yapanlar zaten yapmış" vb. varsayımların etkisi henüz yok edilememiştir. Bir televizyon kanalındaki ’Buluş Yarışması’nın gece saat 01.00’den önce yayınlanamaması konuya verilen önemin göstergesidir. Bu yarışmalar Anadolu’nun tüm kentlerinde ticarileşebilir buluşlar yapan pek çok kişinin varlığını ortaya çıkarmıştır. Araştırmacıları ve buluşçuları özendirmeye yönelik, ödüllü yarışmalar herkesin ve özellikle öğrencilerin izleyebileceği saatler yayınlanmalıdır." Alameti Farika’dan Patent Bürosu’na Türkiye’de 1871’de hazırlanan Alameti Farika Nizamnamesi, aslında ile ilk Patent Kanunu niteliğini taşıyor. Bunu 1879 tarihli İhtira Beratı Kanunu takip ediyor ve bu değişmeden 1995’e kadar geliyor. Dericioğlu, 1995’te yeni bir yapılanmaya gidildiğini ama bu yeni sistemin de artık değişmesi gerektiğini söylüyor. Peki patent ne işe yarıyor? Cevabı Dericioğlu veriyor: "Patent, patent sahibine, patent konusu buluşun başkaları tarafından izinsiz kullanılmasını önlemek yetkisini 20 yıl için verir. Örneğin, yapılmış 14 patent başvurusunda açıklanan teknik özelliklerdeki bir kahve makinesini, bir başka üretici, başvuru sahibinden izin alınmadan, üretemez ve satamaz. Ancak bu patent başvuruları, başka teknik özelliklerde üretilecek bir başka kahve makinesinin üretilmesine engel değildir." |
Erkeklerin soyu tükeniyor! Çevre kirliliğinin, hem insanlarda hem de vahşi doğada erkekleri zayıf cins haline getirdiği bildirildi. İngiliz Independent gazetesinde yayımlanan bir rapora göre, günümüzde yaygın biçimde kullanılan kimyasallar, insanlar dahil olmak üzere balıktan memelilere kadar omurgalıların her türünde erkekleri feminenleştirdi, üreme organlarıyla dölleme kabiliyetlerine zarar verdi. Raporun yazarı, kimyasalların sağlık üzerindeki etkilerini incelemekten sorumlu eski hükümet danışmanı Gwynne Lyons, araştırmanın, erkeklerin temel özelliklerinin tehdit altında olduğunu gösterdiğini belirtti. Rapor, vahşi doğa ve insanların son yıllarda 100 binden fazla yeni kimyasala maruz kaldığını, Avrupa Komisyonu'nun bunların yüzde 99'unun gerektiğince düzenlenmediğini kabul ettiğini ve bu kimyasalların yüzde 85'i ile ilgili doğru güvenlik bilgisinin dahi verilmediğini ortaya koydu. Raporda, bu kimyasalların çoğunun, hormonlara zarar verdiklerinden "endokrin bölücüleri" olarak tanımlandığı, gıda ambalajı, kozmetikler, bebek pudraları, mobilya ve elektrikli eşyalar gibi birçok ürünün bu tür kimyasalları içerdiği kaydedildi. CHEMTrust vakfı tarafından yayımlanan ve dünya çapında 250'den fazla bilimsel araştırmanın kullanıldığı raporda, temelde vahşi yaşama odaklanıldığı ve kimyasalların, kutup ayılarından, okyanusların derinliklerinde yaşayan balinalar, yükseklerde uçan şahin ve kartallara kadar türler üzerindeki etkilerinin tespit edildiği bildirildi. Raporda, "Omurgalı hayvanların (kılçıklı balıklar, hem karada hem suda yaşayanlar, sürüngenler, kuşlar ve memeliler dahil olmak üzere) her temel sınıfındaki erkek türleri, çevredeki kimyasallardan etkilenmiş. Birçok omurgalı türünün erkeklerinde feminenleşme şu anda yaygın bir hadise" sonucuna varıldı. RAPORDA KULLANILAN ARAŞTIRMALARIN SONUÇLARI Raporun hazırlanmasında kullanılan bazı araştırmaların sonuçları şöyle sıralanıyor: "Japonya'da, Benin'de ve Afrika'da tatlı su balıklarıyla Kuzey Denizi, Akdeniz, Osaka Körfezi ve ABD'nin batı sahilindeki Puget Sound'da tuzlu su balıklarının erkeklerinde feminen etkiler gözlendi. ABD'nin Florida eyaletinde tarım ilacına maruz kalan erkek timsahlarda daha düşük testosteron ve daha yüksek ostrojen sevileri tespit edildi. Bu hayvanların, testislerinde anormallik, üremelerinde başarısızlık ve daha küçük penislere sahip oldukları saptandı. Vahşi hayatın 400'den fazla kimyasalla kirlendiği Florida ve Great Lakes çevresinde yine bir kaplumbağa cinsinin erkeklerinde dişil özellikler görüldü. Alaska'da erkek Sitka geyiklerinin üçte ikisinin inmemiş testislere sahip olduğu, Montana'da aynı oranda beyaz tüylü geyiğin genital anormalliklere sahip olduğu ortaya çıktı. Güney Afrika'da söz konusu kimyasallara yüksek düzeyde maruz kalan, bu ülkeye mahsus iri bir geyik türünün erkeklerinin testislerinin zarar gördüğü, yine çok kirlenen doğa alanında bir fare türünün erkeklerinin neredeyse hiç sperm üretmediği tespit edildi. Dünyanın bir ucunda Kuzey Kutbunda hermafrodit kutup ayılarına rastlanırken, yine Florida'da az sayıda, soyu tükenme tehlikesi olan panterlerin anormal spermlere sahip oldukları görüldü. Bir başka araştırma, çevre kirliliği olan bölgelerde yaşayan su samurlarının daha küçük testislere, poliklorlu bifenillere (PCB) maruz kalan vizonların daha kısa penislere sahip olduklarını ortaya koydu. New York'taki Rochester Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırma, plastiklerde kullanılan bir tür kimyasala yüksek düzeyde maruz kalan annelerin erkek çocuklarının daha küçük penis ve inmemiş testise sahip olma olasılığının daha yüksek olduğunu gösterdi. Bu çocukların anüs ve genital bölgelerindeki aralığın daha kısa, bunun da feminenliğin klasik bir işareti olduğu belirtildi. Yine Rotterdam'daki Erasmus Üniversitesi'nin bir araştırması, poliklorlu bifenillere maruz kalan annelerin erkek çocuklarının büyürken bebekler ve çay setleriyle oynamak istediklerini gösterdi. Kanada, Rusya ve İtalya'da bu tür kimyasallarla yoğun biçimde kirlenen bölgelerde yaşayan topluluklarda erkeklerden iki kat fazla kız çocuğu doğduğu gözlendi." |
Buz adam Ötzi'nin yaşayan akrabası yok http://4.bp.blogspot.com/_M4vFqVpDfcc/SQ3EcMRIe9I/AAAAAAAAI9M/mTX7SFYyl7o/s200/buzadamotzi1.jpg İtalyan ve İngiliz bilim adamları, yaptıkları araştırmalarda, İtalya'nın tarih öncesi buz adamı Ötzi'nin günümüzde akrabaları olmadığı sonucuna vardı. Buz adam Ötzi'nin anneden çocuğa geçen dizimi olan mitokandriyal DNA'sını inceleyen bilim adamları, Ötzi'nin genetik soyunun ya çok nadir görüldüğünü ya da bittiğini buldular. İngiltere'deki Leeds Üniversitesi'nden Martin Richards, yaptığı açıklamada, Current Biology dergisinde yayımlanan araştırmalarının, Ötzi'nin soyunun gerçekte tükendiğini ortaya koyduğunu söyledi. Richards, kendisinin ve meslektaşlarının incelemelerinin, Ötzi'nin, günümüzdeki Avrupalı nüfuslarda rastlanmayan bir soya ait olduğunu teyit ettiğini bildirdi.Bilim adamları, 1994'te Ötzi'nin DNA'sının bir kısmıyla yaptıkları araştırmada, buz adamın Avrupa'da akrabaları olduğunu ortaya koymuşlardı. Ötzi'nin 5 bin 300 yıllık cesedi, 1991'de İtalya-Avusturya sınırındaki Alpler'de bulunmuştu. Bilim adamları, Ötzi'nin mumyasının 5 binden fazla yıldır mükemmel bir biçimde korunması karşısında şaşırmıştı. Büyük olasılıkla avcı olan Ötzi'nin, öldüğü sırada 30 ile 45 yaş arasında ve yaklaşık 1.60 metre boyunda olduğu belirtilmişti. |
Anadolu'nun ilk geometrik dönem nekropolü bulundu Muğla'nın Milas ilçesinde, Anadolu'nun ilk geometrik dönemine ait nekropol (mezarlık) bulundu. Milas'a bağlı Çakıralan köyü Belentepe mevkisinde ve Hüsamlar köyü Mengefetepe mevkisinde Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Tırpan başkanlığında sürdürülen kazı çalışmalarında, Anadolu'nun ilk geometrik dönemine ait nekropole rastlandı. Kazı ekibi görevlisi arkeolog Savaş Durnagölü, çalışma yapılan iki tepenin sit alanı ilan edilmesinin ardından çalışmaların bir süre durdurulduğunu hatırlatarak, ''Kısa bir süre önce yeniden başladığımız kazı çalışmalarında ortaya çıkan geometrik dönem nekropolü Anadolu'da bir ilk teşkil ediyor'' dedi.Kazı çalışmalarında geçen yıl 38, bu yıl 108 mezar açığa çıkarıldığını ifade eden Durnagölü, ''Nekropol alanında bulunan mezarlığın bir özelliği de geometrik dönemde inşa edilmesine rağmen MÖ 4. yüzyılın ikinci yarısında yerleşen insanlar tarafından doğu ve batı yönünde mezarların etrafına bir duvar çekilmesi. Nekropol alanında boş kalan yerlere de mezarlar koymaya devam etmişler. Bölgede 13 adet Helenistik döneme ait mezar bulundu'' dedi.Nekropol alanının güney kısmında iki çiftlik evi bulduklarını kaydeden Durnagölü, ''Bu evler Helenistik döneme ait. 1. yüzyıla kadar kullanılıyor. Çiftlik evinde tarım ve hayvancılıkla uğraşılarak üzüm üretilmiş. Burada çıkarılan eserler Lagina kazıevindeki restorasyon evine götürülerek restorasyon ve konservasyonu yapılarak depoya kaldırılacak. Mezarların definecilerin saldırısına uğramaması için bölgedeki diğer mezarları açıyoruz. 1 ay sonra kazı çalışmalarımız tamamlanacak''diye konuştu. |
Yeni bir uçan sürüngen türü keşfedildi http://2.bp.blogspot.com/_M4vFqVpDfcc/SUgC_L77MrI/AAAAAAAALbI/mjZrBlbZNO0/s200/u%C3%A7an.jpg Bilim adamları, kanat açıklığı bir otomobil boyuna ulaşan bir uçan sürüngen türünü keşfettiler.Bir süre önce Brezilya’da bulunan kafatası fosilini inceleyen Portsmoth Üniversitesi’nden Mark Witton, bunun yeni bir pterozor cinsi ve türünün şimdiye dek bulunan en büyüğü olduğunu belirledi. Mark Witton isimli araştırmacı, 115 milyon yıl önce Brezilya semalarında uçan bu pterozorun kanat genişliğinin 5 metreyi aşkın ve omzuna kadar boyunun da en az 1 metre olduğunu tahmin ediyor.Kısmi kafatası fosilinin, Çin’de de bulunan bir grup dişsiz pterozor olan “çaoyangopteridae” türünün ilk örneği olduğunu belirten araştırmacılar, Çin’de bulunan örneğin kanat genişliğinin sadece 60 santimetre olduğunu kaydetti.Brezilya’da fosili bulunan dev pterozora “göl gezgini” anlamına gelen “Lakuzovagus” adı verildi. |
1.300 yıllık hazine bulundu http://1.bp.blogspot.com/_M4vFqVpDfcc/SVDsHlF4apI/AAAAAAAALlc/vBmGru5gTEM/s200/hazine_kesesi.JPG İsrailli arkeologlar, bin 300 senelik nadir bir hazine buldular. Kudüs'te Eski Şehir duvarlarının önünde, günümüzde otopark olarak kullanılan yerin altında görülen Bizans İmparatorluğu'ndan kalma hazinede 264 altın para bulunuyor. Paralarda Bizans imparatoru Herakliyus'un imzası var. Herakliyus, Milat'tan sonra 610-641 yılları arasında imparatorluğu yönetti.Doron Ben-Ami ve Yana Tchekhanovets başkanlığındaki İsrailli arkeologlar, hazineyi 7. yüzyıla ait bir bina için yapılan kazı çalışmaları sırasında pazar günü buldular. İsrail Antikalar İdaresi, hazinenin şimdiye kadar ülkede bulunan en büyük hazinelerden biri olduğunu bildirdi. Başşehri Konstantinopol (şimdiki İstanbul) olan Bizans İmparatolruğu, Osmanlıların eline geçinceye kadar Doğu Akdeniz'in büyük bölümünde hüküm sürüyordu. |
ODTÜ'den radarda görünmezlik teknolojisi ODTÜ’lü araştırmacılar, yerli kaynaklarla, radarda görünmezlik teknolojisinde kullanılabilecek yeni radar soğurucu kaplamalar geliştirdi. Yeni malzemeler, gemi, uçak, helikopter, denizaltı gibi askeri araçların radarda görünürlüğünü binde 1’e kadar düşürüyor. Hiçbir koşul altında alev almayan suya, tuza, yosuna, sürtünmeye ve darbeye dayanıklı malzemeler en fazla 2 milimetre kalınlıkta oldukları için uygulandıkları platformlara fazla bir yük getirmiyor. Malzemelerin üretimi için gerekli olan tüm girdiler, ülke içinden sağlanabildiğinden yurt dışına bağımlılık gerektirmiyor. AA muhabirine bilgi veren ODTÜ Kimya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Levent Toppare, son yıllarda yüksek frekanslı elektronik sistemler ile birlikte telekomünikasyon cihazlarında ileri derecede bir büyüme ve gelişme yaşandığını anımsattı. Bu sistem ve cihazların yaydıkları elektromanyetik dalgaların diğer elektronik cihazların normal çalışma koşullarını bozduğunu anlatan Toppare, "Elektromanyetik dalga soğurucu malzemelerin kullanımı ile elektromanyetik dalgaların soğurulması veya farklı bir yöne yönlendirilmeleri sağlanarak problemler çözümlenebilmektedir" dedi. Dalga soğurucu malzemelerin öneminin, askeri alanlarda hedefin radar tarafından tespit edilmesini zorlaştırması ile arttığını ifade eden Toppare, şöyle devam etti: "Elektronik harp teknolojisinin oldukça ilerlediği günümüzde, mevcut ve yeni üretilen harp silah ve araçlarının radarda görünmezlik özelliğine sahip olmaması düşünülemez. Dünyada radar soğurucu malzemelerin özellikle askeri platformlarda uygulanmasına dair birçok örnek mevcuttur. Bir ülke için büyük önem arz eden gemi, uçak, helikopter, denizaltı gibi araçların radar tarafından tespit edilme ihtimalini binde 1’e kadar düşüren radar soğurucu kaplamalar, bu noktada kullanılması kaçınılmaz bir teknoloji olarak karşımıza çıkmaktadır." Askeri amaçlı kullanıldığı ve ülkelerin menfaatlerini yakından ilgilendirdiği için literatürde bu tür malzemelerle ilgili ayrıntılı bilgi bulmanın mümkün olmadığına işaret eden Toppare, erişilebilen malzemelerin ise uygulamada çeşitli nedenlerle yeterli olmadığının görüldüğünü dile getirdi. Piyasada ve literatürde var olan çoğu malzemenin kalınlık ve ağırlıkları nedeniyle uygulamayı imkansız kıldığını anlatan Toppare, şöyle konuştu: "Geliştirilen malzeme ilk olarak uygulanacak platformun işlevini etkilemeyecek kadar ince ve hafif olmalıdır. Düşünülmesi gereken diğer bir husus ise geliştirilen malzemenin alev, su, darbe, sürtünme gibi koşullara dayanıklılık göstererek kimyasal özelliğinden ve radar kesit alanı düşürme kapasitesinden kaybetmemesi gerektiğidir. Yine var olan çoğu malzeme sadece radar soğurma özelliği göstermekte olup belirtilen spesifikasyonların hiçbirini taşımamaktadır. Ayrıca bu amaçla üretilen malzemelerin tek bir dalga boyundan ziyade, geniş bir bant aralığında yüksek soğurma sağlaması gerekmektedir. Ancak bilinen malzemelerin çoğu tek bir frekansta yüksek soğurma sağlayıp diğer frekanslarda iş görmemektedir." TÜM PLATFORMLARDA UYGULANABİLEN YENİ GÖRÜNMEZLİK TEKNOLOJİSİ Toppare, ODTÜ’de başkanlığını kendisinin yürüttüğü ve araştırma görevlileri Simge Tarkuç ve Funda Özyurt’tan oluşan çalışma grubunun iki yıl süren çalışmaları sonucunda, bu alandaki tüm eksiklikleri ortadan kaldırarak tüm platformlara uygulanması mümkün olan kaplamalar ürettiğini söyledi. Toppare geliştirdikleri kaplama malzemelerle ilgili şu bilgileri verdi: "Geliştirdiğimiz malzemeler en fazla 2 milimetre kalınlıkta olup uygulandıkları platformlar üzerine minimum ağırlık katmaktadır. Aynı zamanda bu malzemeler değil ısıya, çıplak aleve dayanaklı olup hiçbir koşul altında alev almamaktadır. Deniz platformları için geliştirilen malzemeler suya, tuza ve yosuna; hava platformları için geliştirilenler ise ayrıca sürtünmeye ve darbeye dayanıklıdır. Bu kaplamaların en önemli özelliği ise geniş bant aralığında (2-18 GHz) yüksek soğurma sağlayıp uygulandığı cismin radar kesit alanını binde 1’e kadar düşürmesidir. Bu 100 metrekarelik bir cismin 0.1 metrekare olarak algılanması demek olup radar tarafından fark edilmesini neredeyse imkansız kılmaktadır. Bütün bunlara ek olarak bu malzemelerin üretimi için gerekli olan tüm girdiler ülke içinden sağlanabilmekte olup yurt dışına bağımlılık gerektirmemektedir." YANMAZLIK ÖZELLİĞİ FARKLI UYGULAMA ALANLARI SUNUYOR Malzemelerin üretiminin oldukça basit ve düşük maliyetli olduğunu ifade eden Toppare, geliştirilen bu kaplamanın aleve dayanıklılık özelliğinin de farklı uygulama alanları sunduğunu anlattı. Bu malzemelerin yanmazlık özelliği gerektiren uçak kabini, otomobiller, bina içi uygulamalar gibi her türlü platformda plastik kaplama olarak kullanılabileceğini vurgulayan Toppare, şöyle devam etti: "Ticari olarak piyasada bulunan malzemeler, alev almamakta ancak erimekte veya kimyasal kompozisyonu alev karşısında değişebilmektedir. Yani alev almayan malzeme ile yanmayan kaplama arasında bir fark bulunmaktadır. Ayrıca malzemenin alevle etkileşiminde toksik gazların çıkmaması, insan sağlığına ve çevreye zarar vermemesi gerekmektedir. Tarafımızca geliştirilen bu malzeme bahsedilen nedenlerden ötürü piyasadaki diğer malzemelere alternatif gösterilecek gerekli tüm özelliklere sahiptir." |
Örümcekler Eskiden Ağ Öremiyorlarmış! http://4.bp.blogspot.com/_UrvT_83yNY0/SVFS2ng2NmI/AAAAAAAAA8U/XbMl4dFiGJQ/s400/%C3%B6r%C3%BCmcek.jpg Bilim adamlarının 385 milyon yaşındaki "attercopus" örümceği üzerindeki son araştırmaları, bu örümceğin modern örümcekler gibi ağ öremediğini ortaya koydu. Kansas Üniversitesinden araştırmacılar, örümceğin 1989'da bulunan fosili üzerinde yaptıkları yeni incelemelerde, önceki araştırmalarda dünyanın en eski örümceği olarak tanımlanan bu türün, modern ağ ören örümceklerin daha ilkel bir versiyonu olduğunu buldu. Attercopus örümceğinin ip veya ipek üretmeye yarayan ya da "memecik" diye tanımlanan organlarının, modern örümceklerdeki memecikler gibi olmadığını tespit eden bilim adamları, bunun da en eski "gerçek" örümceğin, önceden tahmin edilenden 80 milyon yıl sonra evrimleştiğini ortaya koyduğunu düşünüyor. Araştırmalarında attercopusun evrimde kayıp halka gibi göründüğünü, ip ya da ipek üretebildiğini, ancak bunu öremediğini tespit eden bilim adamları, bilinen en eski örümcek olarak tanımlanan bu türün, gerçek örümcekten daha ilkel olduğunu, bugünküler gibi olan en eski "gerçek örümceğin", yaklaşık 300 milyon yıl öncesine tarihlenen geç karbon çağı zamanında ortaya çıktığını düşündüklerini belirtiyor. |
İlk Kez Bir Molekül Görüntülendi IBM Zürih Laboratuvarı araştırmacıları ilk kez tek bir molekülün fotoğrafını çekmeyi başardı. Bilim adamları bir molekülün ayrıntılı kimyasal yapısını açıkça gösteren fotoğraf çekmeyi başardı. Molekül yapısını bu derece yakından izleyebilmenin elektronik ve ilaç sanayii başta olmak üzere pek çok alanda moleküler tasarıma önemli katkıda bulunması bekleniyor. Science dergisinin bildirdiğine göre AFM (Atomic Force Microscope) adlı süper mikroskobu kullanan IBM Research Zurich ekibi, çalışmada konu mankeni olarak pentacene (polisilik hidrokarbon) kullandı. Fotoğrafta moleküldeki karbon atomlarının arasındaki bağları bile görülebiliyor. Aynı ekip daha önce de tekil karbon nanotüpleri görüntülemişti. Bilim ve teknoloji dünyasında ilgi uyandıran bu gelişme, elektronikten ilaç araştırmalarına kadar pek çok alanda yeni açılımlar getirebilir. Uzmanlar, özellikle tekil moleküllerin transistör olarak kullanılması yönünde çalışmaların sürdüğü moleküler elektronikte önemli gelişmelerin olabileceği kanısında. Kaynak:Ntvmsnbc (28 Ağustos 2009 Cuma) |
CERN büyük deneye hazır Evrenin oluşumuna yol açtığı düşünülen Büyük Patlama’nın canlandırılacağı Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda asıl deney için bütün hazırlıklar tamam. Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN, çarpıştırıcının ilk test dönemini beklentilerin üzerinde tamamladığını, ilk çarpışmaların kasım sonu yapıldığını ve 30 kasımda da ilk rekorun kırıldığını kaydetti. Çarpıştırıcının şubata kadar beklemeye alınması öncesinde dört gün önce yapılan çarpıştırmada, parçacıklar 2.36 tera elektron volt gücünde çarpıştırılmış ve bu alanda yeni bir rekor kırılmıştı. Çarpıştırıcının enerjisi aşama aşama arttırılmaya devam edecek. CERN’deki bilim insanları, gerçek ilerlemenin, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın (BHÇ) 3.5 TeV enerji kapasitesine çıkmasından önce beklenmemesi gerektiğinin altını çiziyor. CERN, ışın demetlerinin gücünü daha sonra 7 TeV (teraelektronvolt) civarına çıkarmayı hedefliyor. Kosmosun doğası araştırılıyor Deney sırasında tünel boyunca ayrı yönlerde iki proton hüzmesi veriliyor. Işın demetleri ayrı istikametlerde, ışık hızına yakın bir süratle sarmal tünelde yol alıyor. Proton ışınlarının birbiriyle büyük bir enerjiyle çarpışmasının ardından bilim insanları, kozmosun doğasını kavramaya yarayacak yeni parçacıklar görmeyi umuyor. Bir mikro saniye sürecek çarpışmada, temel element parçacıkları, atom çekirdeklerini oluşturmak için birleşmeye başlamadan önceki Büyük Patlama anındaki koşulların oluşturulması öngörülüyor. Bilim insanları, çarpışma sırasında özellikle teorik fizikteki kütle mantığının temelini oluşturan veya kara maddenin neden yapıldığını anlamaya yarayacak Higgs parçacığı (Tanrı parçacığı) diye adlandırılan parçacıkların varlığının kanıtlarını görmeyi umuyor. 14 milyar yıl önce evrenin doğumuna yol açtığına inanılan Büyük Patlama ortamını yaratmayı amaçlayan 10 milyar dolar tutarındaki deneyde Hadron Çarpıştırıcısı, ilk geçen yıl çalıştırılmış, ancak bir ton helyumun tünele sızmasına yol açan elektrik bağlantısı arızası yüzünden sistem kapatılmıştı. Birkaç ay önce de bir kuşun düşürdüğü ekmek parçası veya kırıntılarının BHÇ’de “küçük” bir ısınmaya yol açan bir kısa devreye neden olduğu belirtilerek, bunun üzerine sistemin kendini kapattığı açıklanmıştı. |
4G cep telefonlarını ilk kim kullanacak? İsveç ve Norveç'teki cep telefonu kullanıcıları, dördüncü nesil mobil iletişim teknolojisinden ilk faydalananlar olacak. Mobil telefon firması TeliaSonera, Norveç'in başkenti Oslo ile İsveç'in başkenti Stockholm'de ikişer 4G şebekesini kurduğunu açıklayarak, ilk abonelerin gelecek yılın başında yeni teknolojiyi kullanabileceklerini bildirdi. Şebekenin kurulmasına karşın, 4G teknolojisini kullanabilecek cep telefonu henüz üretilmedi. Kullanıcılar yeni teknolojiden şimdilik bluetooth veya laptop aracılığıyla faydalanabilecekler. Long Term Evolution (LTE) teknolojisi temelinde çalışan dördüncü nesil 4G mobil iletişim sisteminin veri indirme hızı, 3G şebekesinden 10 kat hızlı ve saniyede 100 megabiti buluyor. |
Bilim dünyası cevap arıyor: Bu kaç? Bilim adamları, 1.000.000.000.000.000.000.000.000.000 ve daha yüksek sayıların da isimlendirilmesini istiyor. Mevcut birim sistemlerinin artık yeterli olmadığını düşünen bir öğrenci tarafından başlatılan, 27 sıfırlı sayının isimlendirilmesi için açılan online imza kampanyasına, şu ana dek 20 bin kişi katıldı. Mevcut Uluslararası Birimler Sisteminde en büyük sayı 24 sıfırlı "yotta". Kampanyada, 27 sıfırlı sayıya "hella" adı verilmesi en çok destek alan önerilerden biri. Kampanyanın öncüsü California Üniversitesinden fizik öğrencisi Austin Sendek, son bilimsel gelişmelerin ölçü skalasının genişletilmesini zorunlu kıldığını söyledi. Sendek, Facebook'ta açılan imza kampanyasında, "Pek çok fiziksel fenomenin analizi, mevcut sistemin yok saydığı 27 ve daha büyük doğal sayıları ortaya koyuyor" dedi. Bu rakamın galaksiler arasındaki uzaklık veya büyük bir örnekteki atom sayıları gibi pek çok önemli hesaplamada zaruri olduğunu belirten Sendek, örneğin güneşin yaydığı enerjinin 300 yattowat yerine 0,3 hellawatt olarak açıklanmasının daha yerinde olacağını söyledi. Hella, Kuzey California argosunda "çok", "birçok" anlamına geliyor. Kabul edilmesi halinde hella 1991'den beri Uluslararası Ağırlık ve Ölçü Komitesi'nin yotta ve zetta'dan (21 sıfırlı rakam) sonra kabul ettiği ilk birim olacak. DİĞER BİRİMLER ŞÖYLE İSİMLENDİRİLİYOR: 10 = deca 100 = hecto 1,000 = kilo 1,000,000 = mega 1,000,000,000 = giga 1,000,000,000,000 = tera 1,000,000,000,000,000 = peta 1,000,000,000,000,000,000 = exa 1,000,000,000,000,000,000,000 = zetta 1,000,000,000,000,000,000,000,000 = yotta http://adtext.adnet.com.tr/counthighlight.ashx?t=1267725339098&ids=%287098,24844,100141%29 |
İşte Türk kurt köpeği Dumlupınar Üniversitesinde (DPÜ), Sivas Kangal köpeği ile Türkiye'de yaşayan bir kurdun çiftleştirilmesi sonucu 6 yıl önce elde edilen "Türk kurdu" adlı kurt köpeği, kurtla çiftleştirilerek "kurda yakın Türk kurt köpeği" geliştirildi. Yrd. Doç. Dr. Ahmet Selçuk Özen, AA muhabirine, bilimsel çalışmalar sonucunda 6 yıl önce Sivas Kangal köpeği ile Türkiye'ye özgü kurdun çiftleştirilmesiyle "Türk kurdu" adlı kurt köpeği ırkı elde ettiklerini anımsattı. Babası Sivas Kangalı, annesi de yabani kurt olan birinci nesil Türk kurt köpeğinin, Kangal'ın gücü ve zekası ile kurdun manevra kabiliyeti ve çevikliğini bünyesinde barındırdığını belirten Yrd. Doç. Dr. Özen, uzun süredir devam ettirdikleri yerli kurt köpeği ırkını geliştirme çalışmalarını sürdürdüklerini bildirdi. "Nasıl bir Alman kurdu, Kanada kurdu, Sibirya kurdu varsa, bizim de 6 yıl önce Türk kurt köpeğimiz oldu" diyen Özen, Türk kurt köpeğini kurtla çiftleştirerek ikinci nesil Türk kurt köpeği bireylerini elde ettiklerini söyledi. İkinci nesil kurt köpeğinin, yabani kurda çok yakın biyolojik özelliğe sahip olduğunu ifade eden Yrd. Doç. Dr. Özen, "İkinci nesil kurt köpeğinin iki varyetesini elde ettik, ancak sayıları yeterli değil. Oğul yavrularda iki, ikincisinde bir bireyimiz var. Yani toplamda biri dişi, ikisi erkek olmak üzere üç kurt köpeği yavrumuz var" diye konuştu. İki metrelik engeli sıçrayarak aşabiliyor Özen, ikinci nesil kurt köpeğinin, annesi kurt köpeği, babası da kurt olduğu için görünüşte kurda daha yakın olduğunu anlattı. İkinci nesil kurt köpeklerinin havlamadığını, insanlara zarar vermediği ve çok güçlü yapıya sahip olduğunu dile getiren Özen, şöyle devam etti: "(Türkiye'nin en iri vücutlu kurt köpeği bizdedir) diyebilirim. Bundan da sevinç duyuyorum. Birçok isimdeki kurt köpeklerinin cılız ve zayıf olduğunu görüyorum. Bu elde ettiğimiz kurt köpeği çok iri ve güçlü. Evcilleştirilmesi mümkün. Zaten yavruyken insanla doğrudan ilişki içine girmedi. Biz onların doğasına dokunmak istemedik. Çekingen davranmalarının nedeni bundan kaynaklanıyor. Birebir ilişki içinde olsaydık, diğer kurt köpekleri gibi insanlarla daha yakın temasa geçebilirlerdi. İkinci neslin, iki metrelik duvar ve tel örgüden atlaması söz konusu. Köpekler ya da kurtların iki metreden daha büyük bir engeli kedi gibi sıçrayarak aşabildiğini görmedim. Bu da herhalde köpekle kurdun bir yeteneği." Köpeklerin eğitimi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Selçuk Özen, Türk kurt köpeği ırkı geliştirilmesinde ikinci nesilden olumlu sonuç alınmasını, Türk bilimi açısından sevindirici olarak nitelendirdi. Irk geliştirme çalışmalarına 8 yıl önce, "Neden bizim de Türkiye'nin hayvanlarından yola çıkarak yeni bir çeşit kurt köpeğimiz olmasın?" düşüncesiyle başladıklarını bildiren Özen, şunları kaydetti: "Akademisyen olarak primitif şartlarda çalışıyoruz, ekibimiz ve finansmanımız yeterli değil ama doğum gerçekleşti, bebek dünyaya geldi. Bu bizim için mutluluk verici bir olay. Bir düşünür bebek doğduğu zaman, (Bu bebek ne işe yarayacak?) demiş. Bu köpek yavruları bizim bebeğimiz. İnsanın yavruları ne işe yarayacaksa bunlar da o işe yarayacak. Biz onu daha yeni tanıyoruz, insanlarla çevreyle olan ilişkilerini yeni kavrıyoruz. Bir basamak oluşturduk, inşallah bizden sonraki nesil bu basamağın üzerine çıkar. Tabii her şeyi bir anda kar ve yarar amacıyla düşünmemek lazım. Bilimsel düşünce, bilgi açığını doyurmayı gerektirir. Bilim insanı, bilgi açığını doyurdukça zevk alır. Bizim de bu konuda bir bilgi açığımız vardı, onu doyurduk. Yani köpekle kurdun çiftleşmesini iki kez gerçekleştirdik. Köpekle kurdun yavrusu kurt köpeği oluyor, kurt köpeğiyle kurdun yavrusu da kurda yakın kurt köpeği oluyor." Özen, elde ettikleri Türk kurt köpeğinin eğitimiyle de kendisi ya da başka araştırmacıların ilgilenmesini arzu ettiğini sözlerine ekledi. (ekolay) |
1 milyon dolarlık ödülden vazgeçmemiş Dünyanın en zor matematik problemlerinden birini çözen 44 yaşındaki Rus matematikçi Dr. Grigory Perelman’ın, bu başarısı nedeniyle kendisine sunulan 1 milyon dolarlık ödülden vazgeçmediği bildirildi. “Dünyanın en zeki adamı” olarak kabul edilen ve Rusya’nın ikinci büyük kenti St. Petersburg’da, bakımsız bir evde yaşayan Perelman’ın ödülü reddettiği haberlerinin gerçeği yansıtmadığı kaydedildi. Rus internet haber portalı “Lifenews”, “Perelman ödülü yavaş yavaş düşünmeye başladı” başlığıyla verilen haberde, daha önce ödülü almak istemediğini açıklayan Perelman’ın bu konuda henüz son kararını vermediğini söylediği ifade edildi. Perelman’ın, kendisini arayan gazetecilere, ödül konusunda son kararını vermediğini belirterek, “Bu konudaki nihai kararı verdiğimde bunu ilk olarak Clay Matematik Enstitüsüne bildireceğim” dediği kaydedildi. Rusya Matematik Enstitüsünden 2005 yılında ayrıldıktan sonra bilim insanı annesiyle kaldığı evinden pek çıkmayan Perelman, hayatını annesinin emeklilik maaşı ve özel derslerden elde ettiği gelirle sürdürüyor. 100 yıldır matematikçilerin çözemediği Poincare Varsayımı problemini çözen Perelman, çözümü de internette yayımlamıştı. ABD’deki Clay Matematik Enstitüsünün koyduğu 1 milyon dolarlık ödülü önce reddeden Perelman, “Meşhur olmak istemiyorum. Kahraman falan değilim” demişti. Perelman’ın komşusu Vera Petrovna da gazetecilere daha önce yaptığı açıklamada, “Bir kere dairesine girdim ve şoke oldum. Sadece bir masası, bir klozeti ve daha önceki oturanlar tarafından bırakılmış kirli bir yatağı vardı. Apartmandaki hamam böceklerinden kurtulmaya çalışıyoruz, ama onun dairesinde saklanıyorlar” diye konuşmuştu. Perelman’ın yaptığı çözümün, evrenin şeklinin belirlenmesine yardımcı olabileceği kaydediliyor. (Milliyet) |
Işınlanma gerçek oluyor Büyük patlama ile evrenin tarihinin araştırıldığını belirten Türk bilim adamları, "Tıptaki aletler, internet bile bu deneylerle bulundu. Işınlama da bir gün olabilir" diyor. Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'ndeki (CERN) deneyle, atom parçacıkları Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda rekor bir enerjiyle çarpıştırıldı. Evrenin sırlarını ortaya çıkarmak amacıyla gerçekleştirilen deneyin sonuçları heyecanla bekleniyor. CERN'de görev alan Türk bilim insanları ise çok önemli bir aşamanın gerçekleştiğinde hemfikir. İTÜ Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kerem Cankoçak CERN'de görev yapan 150 Türk bilim insanından biri. Her şeyden önce bu deney ile evrenin tarihinin araştırıldığını belirten Cankoçak, CERN'deki deneyin ne tür teknolojik gelişmeleri beraberinde getirebileceğini öngörmenin henüz mümkün olmadığını vurguluyor. Ancak Cankoçak, temel bilim araştırmalarının birçok alet ve makinenin ortaya çıkmasına imkân verdiğini hatırlatıyor ve şunları söylüyor: "Örneğin; bugün tıpta kullanılan tomografi aletleri bu deneyler sayesinde geliştirilmiştir. Yine internet, CERN'deki çalışmalar sonucu geliştirilmiştir. İleride ne tür teknolojik gelişmeler yaşanacağını öngörmek tam da mümkün değil. Mesela bir yerden bir yere ışınlanma gerçekleştirilebilir ya da bambaşka bir teknoloji gelişebilir." CERN'İN PARÇASI OLMALI Isparta'daki uçak kazasında hayatını kaybeden Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Arık'ın kendisi gibi CERN'de çalışan eşi Prof. Dr. Metin Arık da; CERN'i, insanın tabiattan bilgi alması olarak nitelendirerek, "Bizden daha iyi bir medeniyet varsa ve bizi gözetliyorsa, 'Bunlar bir protonu, kütlesinin 3 bin 500 katı enerji vererek hızlandırmayı başardılar. Teknolojiyi yakaladılar' diyorlardır. Uzaylılar var ise CERN'den sonra onları bulmak hayal değil" diye konuşuyor. Türkiye'nin CERN'e tam üye olmamasının büyük teknolojik kayıplara neden olduğunun altını çizen Arık, ekliyor: "CERN'de sığıntı gibiyiz. CERN bizi deneyden atmaz ama imtiyazlı ortağız. Tam üye olmak için başvurduk. Önünüzdeki aylarda CERN'den heyet gelecek. Hazır mıyız diye kontrol edecek. Üye olmak için nüfusla orantılı yüksek enerji fizikçisi olması lazım. Gençlere yeterli destek verilmediği için onlar başka alanları seçiyor. Tam üye olmamız 1-2 sene alır. Bunun parçası olmalıyız. Yunanistan, Ermenistan'ın bile durumu bizden iyi. Örneğin CERN'de yapılan süper iletken dev mıknatıstan sonra üyelere diğer mıknatısların yapılması için projeler gönderildi. Üye olmayan ülkelere bu yeni teknoloji öğretilmedi. Türkiye bunların gerisinde kaldı." İnternetin CERN'deki çalışmalar sonucunda ortaya çıktığını hatırlatan Prof. Arık, CERN'de kullanılan 'Grid' isimli yeni bir teknolojinin ileride insanların yaşamına girebileceğini belirterek, "Şimdi Grid üzerinde çalışılıyor. Dünyanın bir ucundaki insana görüntüsüyle anında ulaşılabilecek. Cep telefonu tarih olacak. Grid, CERN'de ülkelerle bağlantıda kullanılıyor" diyor. YENİ BİR BOYUTA DOĞRU CERN'de görevli diğer bir Türk araştırmacı Dr. Bilge Demirköz, "Büyük Hadron Çarpıştırıcısı" deneyini Anadolu Ajansı'na değerlendirdi. İlk bulguların 6 ay sonra elde edilmeye başlanacağını belirten Demirköz, şöyle konuştu: "Biz şu anda üç boyutta yaşıyoruz. Artı bir boyut olarak zamanı koyduğumuzda 4 boyuta çıkabilir. Ama daha yüksek, görmediğimiz boyutlar olabilir. Bu da evrenin sırrı olabilir." Maddeye kütlesini verdiği düşünülen "Higgs" parçacığını bulmayı amaçladıklarına da dikkat çeken Demirköz, "Deneyde ortaya çıkan enerji seviyesi yeni fizik buluşlarının önünü açan kapı. Bu deneyden itibaren, 6 ay sonra, yeni fizik buluşlarını bekleyebilirsiniz. Deneyin bu enerji seviyelerinde doğanın bize daha önce hiç vermediği şeyleri vereceğini düşünüyorum'' diye konuştu. (Sabah) |
Bir karides bilimi sarstı Bilim insanları Antarktika'da dev buzul katmanlarının altında hayat olmadığını iddia ediyordu. Ancak NASA'nın son yaptığı araştırma gerçeğin böyle olmadığını ortaya çıkardı. NASA, çok önemli bir keşfe imza atmayı başardı. Antarktika'nın dev buzul katmanının derinliklerinde hayata dair kanıt elde edildi. Elde edilen görüntüler, bilim dünyasını bu aşamada cevap veremeyeceği sorularla karşı karşıya bıraktı. ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, hiçbir canlının yaşamasına olanak tanımayacak şartlara sahip olduğu düşünülen bir noktasında yaşama dair kanıt elde etti. Antarktika buzulunun altında yapılan araştırmada, buz katmanının yüzlerce metre altında bir karides ve bir denizanasına ait görüntüler elde edildi. Antarktika’da güneş ışınlarından yoksun, sıfırın onlarca derece altındaki zifiri karanlık sularda, bilim insanları sadece birkaç mikrobun yaşabileceğini tahmin ediyordu. Ancak Mart ayının ortalarında, kabloyla buzul katmanın 180 metre altına sarkıtılan bir kamera, bir karides ve denizanası görüntülemeyi başardı. NASA bilim insanı Robert Bindschadler, inanılması güç görüntüler ardından “Orada hiçbir canlının yaşayamayacağını tahmin ediyorduk. Ancak karşımıza tabağınızda görmek isteyeceğiniz bir karides çıktı” dedi. 8 cm büyüklüğündeki karides, çekilen iki dakikalık görüntüde kablonun etrafında yüzerken ve bir ara kablonun üzerinde dururken görülüyor. Bilim insanları canlının, aslında karidese benzeyen omurgasız amfipod ailesinden Lyssianasid olduğunu belirtti. Beklenmedik keşfi yapan ekipte yer alan bilim insanı Stacy Kim, sadece bir havuzu dolduracak kadar su içeren bir yeraltı göçüğünde bir değil iki canlı bulunmasının çok şaşırtıcı olduğunu ifade etti. İngiliz Antarktika Araştırmaları Merkezi mikrobiyologu Cynan Ellis-Evans ise, ilk defa buzulların bu kadar derininde ileri bir yaşam belirtisine rastladıklarına dikkat çekti. İKİ AYRI FİKİR DOĞDU Ellis-Evans, canlıların uzak bir noktadan yeraltı havuzuna gelmiş olabileceklerini öne sürerken, Stacy Kim bu görüşe karşı çıktı. Nedeni ise, araştırmanın yapıldığı Batı Antarktika bölgesinin açık sulardan en az 20 km mesafede bulunması. Kim, iki canlının bu kadar uzak mesafeden gelerek kameranın sokulduğu 20 cm’lik delikten içeri sızmasının neredeyse imkânsız olduğunu belirtti. EUROPA’DA YAŞAM OLABİLİR Mİ? Ancak büyük merak uyandıran keşfin ortaya attığı bir diğer önemli soru, çok az su bulunan bu noktada, karidesin nasıl besin bulabildiği oldu. Stacy Kim, dünyanın yaşam için en zor şartlarına sahip bir bölgesinde yaşam izine rastlamış olmanın kendilerine yeni bakış açıları kazandırdığını belirtti. Yapılan keşif, dev bir okyanusa sahip olan ve Antarktika'daki buzullarla benzerlikleri bulunan, Jüpiter’in uydusu Europa’da da hayat olup olamayacağı düşüncesini akıllara getirdi. (Hürriyet) |
CERN'de Şaşırtıcı Keşiflere Doğru CERN'de Şaşırtıcı Keşiflere Doğru Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın ilk iki aylık döneminde ekstra geniş boyutlar, sicim kuramı ve aşırı yavaş yüklü parçacıklar gibi egzotik konularda keşifler bekleniyor. Kozmosun sırlarını çözmek için yürütülen Büyük Patlama deneyinde çalışan bilim adamları, evrenin özü ve oluşumuyla ilgili beklenmedik buluşlara da ulaşıyor. Deneyi yürüten Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nin (CERN) araştırmacıları, 10 milyar dolar değerindeki Büyük Hadron parçacık çarpıştırıcısının ilk yüksek güçle çalışmasının iki aylık dönemini değerlendirdiler. Yeraltındaki tünelde çarpışmaları kaydeden atom çarpıştırıcısının 6 detektöründen birinin sorumlusu Oliver Buchmueller, bu aşamada ekstra geniş boyutlar, sicim kuramı ve aşırı yavaş yüklü parçacıklar gibi egzotik konularda keşiflerde bulunabileceklerini belirtti. Buchmueller, İsviçre ile Fransa arasındaki sınırda yeraltında yapılmakta olan deneyde bu tip keşiflerin, evrendeki varlığının açıklanması istenen, Higgs boson parçacığını ve karanlık maddenin varlığına dair kanıtlar sunabilecek süper simetrik-parçacıklarını bulma çabalarına paralel gittiğini söyledi. CERN'ün hızlandırıcı ve teknoloji direktörü Steve Myers da deneyin çok iyi gittiğini belirterek, bundan sonra artık atom çarpıştırıcısına çok dikkat etmeleri gerektiğini ve daha önce teknik sorunlar yüzünden kapatılmak zorunda kalınan makinanın bir kez daha devre dışı kalmasının en son istedikleri şey olduğunu vurguladı. İlk Alt Tanecik Bulunmuştu Hadron çarpıştırıcısının son derece ileri teknoloji ürünü detektörleri, fizikçilerin "standart model" diye adlandırdıkları ve geçmişte yapılan deneylerde elde edilen unsurları tespit etmişti. Bu çalışmalarda, yüzyılın en büyük deneyi olarak kabul edilen ve Büyük Patlama ortamının oluşturulmaya çalışıldığı Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda, madde ile antimadde arasındaki etkileşimin doğasını gün ışığına çıkarması umulan deneyde, ilk alt tanecik belirlenmişti. Dev atom çarpıştırıcısındaki Atlas deneyinde tespit edilen parçacığa bilim adamları "beauty quark-güzellik parçacığı" ya da "alt tanecik" adını veriyorlar. Alt tanecikler ilk kez 1977'de keşfedilmişti. "Güzellik taneciği" ya da "alt taneciğin" tipinin "B " olduğunu belirten bilimadamları, bu parçacığı bulmak için 10 milyon kez yapılan proton çarpışmalarında toplanan verilerin değerlendirildiğini vurgulamışlardı. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda geçen ay 10 milyon kez atom altı parçacık çarpışması yapılmıştı. 27 kilometrelik oval tünelde hızlandırılarak, bugüne kadarki rekor düzeyde, 7 TeV enerjiyle, ışık hızına yakın bir hızla yol alırken çarpıştırılan parçacıkların parçalanma anlarının kayda alınmasında da aşama kaydedilmişti. Önceki deneylerde çarpışma anları saniyede 50 milyon kez görüntülenirken, deneyin bu aşamasında bu sayı, saniyede 100 milyon keze yükseltilmişti. Deneyin 2013 yılında 14 TeV enerjiyle yapılması öngörülüyor. Kaynak:Ntvmsnbc-Ajanslar(06 Mayıs 2010 Perşembe/TSİ:09:26) |
Anti-Madde'ye Yeni Kanıt Anti-Madde'ye Yeni Kanıt Amerikalı fizikçiler, gözle görülen cisimlerin neden normal maddeden oluşup da karşıtı anti-maddeden yapılmadığına ilişkin yeni bir kanıt sundu.ABD'nin Illinois eyaletindeki Fermilab atom çarpıştırıcısında yapılan "DZero" deneyinde, evrendeki tüm anti-maddeye ne olduğuna dair yeni bulgular elde edildi. Laboratuvarda görevli bilim adamları, her temel madde parçacığı için aynı fiziksel kütlede ancak ters elektrik yükünde anti-parçacık mevcut olduğuna işaret ederek, negatif yüklü elektronların, pozitron adı verilen pozitif yüklü anti-parçacıkları bulunduğu örneğini verdiler. Ancak bir parçacık, kendi anti-parçacığıyla çarpıştığında, bunların bir enerji parlamasıyla ortadan kalktıklarını ve yeni parçacıklar ve anti-parçacıklar ortaya çıktığını belirten araştırmacılar, deneylerdeki çarpışmaların, ortaya çıkan anti-madde parçacıklarından biraz daha fazla madde parçacık çiftleri oluşmasına yol açtığını gördüler. Araştırmacılar, yüksek enerjili çarpışmalarda madde parçacık çiftlerinin anti-madde parçacık çiftlerinden yüzde 1 oranında fazla olduğunu tespit ettiler. Bilim adamları, bu asimetrik gelişimin maddenin evrendeki egemenliğinin olası nedeni olabileceğine ve bu egemenliğin parçacıkların ve anti-parçacıkların davranışlarındaki farklılıklar olduğunda mümkün olabileceğine işaret ettiler. Kaynak:Ntvmsnbc-Ajanslar(20 Mayıs 2010 Perşembe/TSİ:14:20) |
Yüzdeki Kilit Gen Bulundu Yüzdeki Kilit Gen Bulundu Hacettepe Üniversitesi (HÜ) araştırmacıları, yüz gelişiminde kritik rol oynayan bir gen ailesini keşfederek bir ilke imza attı. Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Gen Haritalama Laboratuvarı Sorumlusu Prof. Dr. Nurten Akarsu ve ekibi, insanlarda ciddi yüz yarıklarına ve gelişme anomalilerine neden olan Aristaless-like homeobox 1 (ALX1) adı verilen geni bularak embriyo döneminde yüzün nasıl geliştiğini aydınlatacak önemli bir adımı tamamladılar. Prof. Dr. Akarsu, AA muhabirinin sorularını yanıtlarken, ALX gen ailesinin ALX1, ALX3 ve ALX4 isimli 3 adet geni içerdiğini belirterek, ekiplerinin geçen yıl yüzün gelişiminde rol oynayan ALX4 geninin yüz gelişimindeki rolünü ortaya çıkaran çalışmalarını Human Molecular Genetics dergisinin Kasım sayısında yayımladıklarını belirtti. Akarsu, bu gen ailesinin üçüncü üyesi olan ALX3 genindeki mutasyonların yüz gelişimindeki rolünün de Oxford Üniversitesi araştırmacıları tarafından aynı yıl içinde tanımlandığını aktardı. Akarsu, gen ailesindeki ''ALX1'' geni mutasyonlarının keşfedilmesi ile ALX gen ailesinin tüm üyelerinin yüz gelişimindeki kritik rollerinin anlaşılmış bulunduğunu ifade ederek, bu bu genin eksikliği durumunda oluşabilecek durumlara ilişkin şu bilgileri verdi: ''İnsanlarda yüz gelişimi gebeliğin 4-8. haftalarında tamamlanan kompleks bir olaydır. Başlangıçta birkaç tomurcuk halinde başlayan gelişim aşamaları bu tomurcukların orta hatta doğru büyümeleri ve birbirleri ile birleşmeleri ile yüzün son görünümünü oluşturur. Göz, burun, dudak, yanak gibi yüzün bütününü oluşturan parçaların doğru şekli kazanmaları embriyonun erken dönemlerinde rol alan genlerin ve yüzü oluşturan dokuların birbirleri ile kurdukları kompleks ilişkilere bağlıdır. Bu kompleks ilişki ağının bozulması, yüzü oluşturan parçaların birbirlerine kaynaşmasını engelleyerek farklı tipte yüz yarıklarının ortaya çıkmasına neden olur. Bu malformasyonların toplumda en sık rastlanan örneği yarık dudak ve yarık damak anomalileridir. Toplumda oldukça sık görünen yarık dudak/damak anomalisine oranla daha nadir görünen anomalilerde burnun basık ve iki parçalı kalışı, gözlerin orta hatta yaklaşamayıp birbirlerinden uzak yerleşimli kalmaları, göz yapısının bozulması, gözlerden dudaklara kadar uzanan ciddi yarıklanmalar gibi çeşitli malformasyonlar gözlenebilir.'' Akarsu, bu malformasyonlara yol açan gen bozukluklarının büyük oranda bilinemediğini de ifade ederek, gerek tanı, gerekse tedavi açısından bu malformasyonların birçok disiplinin bir arada çalışmasını gerektiren karmaşık bir olay olduğuna işaret etti. ''GENLER, ALX1 YOKLUĞUNU DENGELEYEMİYOR'' HÜ Kraniyomaksillofasiyal Cerrahi Çalışma Grubu'nun son 10 yılda bir çok disiplini bünyesinde birleştirmeyi başararak kafa ve yüz gelişimlerinde etkin tanı, tedavi ve araştırma vizyonunu gerçekleştirdiğini ifade eden Akarsu, çalışmalarında, malformasyonların bir grubunun, akraba evlilikleri sonucu ortaya çıktığını ortaya koyduklarını dile getirdi. Çalışmalarında ayrıca, ALX1 geninin embriyonun erken dönemlerinde burun, gözler, dudak ve damakların oluşumu için kritik öneme sahip olduğunun keşfedildiğini bildiren Akarsu, bu genin yokluğunun diğer genler tarafından dengelenemediğini kaydetti. Akarsu, ''İlkel burun, burun kanatları, damağı oluşturan yapılar görünmekle birlikte bu tomurcukların birbirleri ile kaynaşamaması sonucu yüzde ve damakta ciddi malformasyonlar olmaktadır. ALX3 ve ALX4 genleri ise daha çok burnun son şeklini almasında etkili olmaktadır. Bu iki genin yokluğunda burnu oluşturan iki tomurcuğun orta hat üzerinde birleşerek burun ucunu oluşturması gerçekleşememekte; burun, basık ve iki parçalı bir görünümde kalmaktadır'' açıklamasını yaptı. ''NADİR HASTALIKLARA ETKİN TANI YÖNTEMİ'' Prof. Dr. Akarsu, çalışmalarının insanlarda yüz gelişiminin anlaşılabilmesi açısından bilim dünyasında büyük heyecan yarattığını belirterek, ''Aynı zamanda hastalara erken dönemde doğum öncesi tanı imkanı sunmakta, bunun yanı sıra dudak, damak ve yüz yarıklarında yenilikçi tedavi yaklaşımlarına öncü bir profil çizmektedir'' dedi. Akarsu, çalışmanın birkaç DNA örneğinden yeni genlerin bulunmasının, genom boyu homozigotluk analizlerinin Türkiye'nin bir sorunu olan akraba evliliklerine bağlı ''nadir hastalıklar'' grubunda son derece etkin bir araştırma ve tanı yöntemi olabileceğini de ortaya koyduğunu belirterek, şunları kaydetti: ''Tanı ve tedavi politikaları açısından bir hastalığın toplumda yüzde kaç oranda bulunduğu sıklıkla sorgulanmakta ise de birey açısından bu soru aslında çok da önemli değildir. Unutulmamalıdır ki bu hastalığa sahip olan sizseniz, bu olasılık sizin gözünüzde daima yüzde 100 olacaktır. Etkin tanı ve tedaviye götürecek her yeni buluş sizin için dünyanın en önemli keşfidir. Toplumda çok nadir görülen bir hastalığa sahip olduğu için tanı ve tedaviden yoksun kalmayı ise kimse hak etmez.'' Akarsu, çalışmaya Biolog Dr. Elif Uz ve Doç. Dr. Yasemin Alanay'ın eş katkı verdiğini belirterek, HÜ'nün farklı birimlerinin yanı sıra Kırıkkale Üniversitesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi, Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü, Almanya; Jena ve Köln Üniversitelerinden araştırmacıların da bilimsel yayına katkı yaptıklarını bildirdi. Akarsu ve ekibinin çalışması, genetik alanının önde gelen dergilerinden biri olan American Journal of Human Genetics (AJHG) dergisinin bu ayki sayısında da yayımlandı. Prof. Dr. Akarsu, çalışmanın Avrupa Birliği 6. Çerçeve Programı ERANET kapsamındaki E_RARE konsorsiyumu tarafından Avrupa genelinde ilk çağrıda desteğe hak kazanan 13 projeden birisi olduğunu ayrıca, E-RARE konsorsiyumunun üyesi olan TUBİTAK tarafından da desteklendiğini sözlerine ekledi. Kaynak:Ntvmsnbc-Ajanslar(07 Mayıs 2010 Cuma/TSİ:11:56) |
Görünmezlikte Gelişmeler Yaşanıyor! Görünmezlik Çok Uzak Değil Purdue Üniversitesi'nden bilimadamları, teoride görünmezlik pelerini olarak çalışabilecek, balık ağına benzer bir filmden oluşan metamadde geliştirdiler. Profesör Vladimir M. Shalaev'e göre bu madde, metamaddelerdeki bir sınırlamanın üzerinde duruyor; fazla ışığın metaller tarafından emilmesi: "Bizim burada gösterdiğimiz, kaybolan şeyleri de yönetmek ve bunları birçok şekilde kullanmak için yeni maddeler geliştirmek." Bu yeni geliştirilen metamaddenin kullanım alanları arasında; geliştirilmiş alıcılar, güneş enerjisi toplayan aletler için yeni tip ışık alıcıları, bilgisayarlar için geliştirilmiş transfer boyutları ve tabii ki bir görünmezlik pelerini var. "Burada gösterdiğimiz şey, emilme katsayısının daha önceden kullanılan yöntemlerden bir milyon kere daha küçük olabileceği." Son zamanlarda bilim dünyasında oldukça çok araştırılan metamaddeler, görünmezliğin sırrını ortaya çıkaracak gibi görünüyor. Kaynak:Chip (09 Ağustos 2010,21:00) |
Beyin İnternet Gibi Çalışıyor Beyin İnternet Gibi Çalışıyor İnsan beyninin, dev bir şirketteki gibi hiyerarşik karar mekanizmasıyla değil, internet ağındaki gibi 'yatay' etkileşimle işlediği ortaya çıkarıldı.ABD'deki bir araştırmanın sonuçlarına göre insan beyni, aynı internet gibi ‘bölgeler’ arası yatay bilgi alışverişinin gerçekleştiği dev internet ağı gibi çalışıyor. Bugüne kadar nöroloji bilmi, beynin dev bir şirket gibi ‘dikey’ yani bölgeler arasında hiyerarşinin olduğu ve sinyallerin bir merkezden yönetildiği fikrini savunuyordu. İlk kez uygulanan bir teknikle beynin çeşitli bölümleri arasındaki sinyal alışverişi izlendi ve stres, depresyon ya da iştah gibi farklı duyguları kontrol eden bölümler arasında yoğun bir trafiğe rastlandı. Bu sonucun, 19'uncu yüzyıldan beri geçerliliğini koruyan ve beynin tepeden aşağı hiyerarşik bir yapıda çalıştığını savunan görüşün değişmesine neden olabileceği düşünülüyor. Los Angeles'taki Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden Larry Swanson ve Richard Thompson, işe deney farelerinin beyninde haz ve ödül ile ilişkilendirilen bölümü inceleyerek başladı. Bu bölüme sinyal akışını izleyecek cihazlar bağlandı. Cihazlardan biri sinyalin bu bölgeden hangi bölgeye gittiğini, diğeri ise hangi bölgelerden bu bölgeye sinyal geldiğini kaydetti. Sonuçta farenin beynindeki haz ve ödül ile ilgili bölümün en az dört başka bölümle iletişim halinde olduğu görüldü. Oysa şimdiye kadar beyinde her bir bölümün, yukarıda, bir şirketin patronuna benzetilebilecek tek bir merkez ile iletişim halinde olduğu sanılıyordu. Aslında ortada böyle bir varsayım vardı, ancak bilimsel olarak kanıtlanamamıştı. Bilim adamları bölümler arası bu yoğun iletişimi internetin çalışma mantığına benzetiyor. Bu araştırmanın derinleştirilmesiyle de insan beyninin kapsamlı bir haritasının çıkarılabileceğini belirtiyorlar. Ancak böylesi bir haritanın son derece karmaşık olacağı ve bilinç, idrak gibi derin soruları çözmekte yetersiz kalabileceği ifade ediliyor. Kaynak:Ntvmsnbc(11 Ağustos 2010 Çarşamba/TSİ:17:04) |
Yerçekimi Zamanı Yavaşlatıyor! Yer Çekimi Zamanı Yavaşlatıyor! Amerikalı bilim adamları, atomun titreşimlerini ölçebilen yüz defa daha hassas iki süper atomik saatle yaptıkları bir deneyle, yer çekiminden uzaklaştıkça zamanın daha çabuk geçtiğini kanıtladı. Yirminci yüzyılın ünlü fizikçisi Albert Einstein'ın görecelik kuramına göre, yer çekiminin etkisiyle zaman daha yavaş akıyor ve buna göre yer çekiminin daha az olduğu bir yere doğru uçmakta olan bir uçağın yolcuları her uçuşta birkaç nanosaniye daha fazla yaşlanıyorlar. Bilim adamları, yıllar önce bu ilginç olayı, yüksek irtifada uçan bir füzenin içinde bulunan atomik saat ile aynı zamanda, manyetik alanın etkilerinin daha güçlü olduğu yeryüzünde bulunan başka bir atomik saat ile yaptıkları ölçümlerle gözler önüne serdiler. ABD'nin Colorado eyaletindeki Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü'te (NIST) görevli fizikçiler bu defa aynı olayı, yüz defa daha hassas iki süper atomik saat kullanarak günlük hayatta da izleyebildi. İçinde atomik saat bulunan ve yüksek irtifada uçan füze ile yeryüzünde bulunan saat yerine, bu sefer sadece 33 santimetrelik bir irtifa farkı ile deney yapıldı. Amerikan bilim dergisi Science'in 24 Eylül tarihli sayısında yayımlanan deneyin sonucuna göre, kişi 33 santimetre yüksekte, yani iki basamak yukarıda bulununca biraz daha çabuk yaşlanıyor. Fark çok zayıf olduğu için hemen farkedilmediğini belirten araştırmaya göre bu fark, 97 yıllık bir ömürde saniyenin 90 milyarda biri kadar. Araştırmayı kaleme alan bilimadamları, bu farkın insanlar tarafından hissedilmese bile, bu çok hassas, ufacık farkı ölçebilme imkanı, jeofizik gibi başka araştırma alanlarında da kullanılabileceğini belirtiyor. NIST'teki görevli araştırmacılar, İzafiyet Teorisi ya da Görecelik (relativity) kuramının günlük hayata başka bir etkisini daha tespit etti. Yaptıkları araştırmaya göre, kişi saatte 32 kilometre daha hızlı gittiğinde, zaman daha yavaş geçiyor. Deneyler için araştırmacıların kullandığı, ne bir dakika ileri giden, ne de bir dakika geri kalan, NIST'in farklı laboratuvarlarında bulunan saatler, birbirlerine 75 metre uzunluğundaki bir fiber optik kabloyla bağlı. Kaynak:Ntvmsnbc-Ajanslar(24 Eylül 2010 Cuma/TSİ:10:55) |
Büyük-Patlama İçin Geri Sayım Büyük-Patlama için Geri Sayım Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı LHC, maddenin esasını anlamaya ışık tutmak üzere geçtiğimiz yıldan bu yana protonları parçalamakla meşgul. Fakat makine şimdi de proton demetleri yerine kurşun iyonlarını çarpıştırmak üzere hazırlanıyor. Dört hafta sürecek olan deney Kasım ayı boyunca yürütülecek. 27 kilometrelik dairesel bir tünel şeklindeki hızlandırıcı dört farklı deney dedektörüne sahip. Bunlardan ALICE, kurşun iyonlarını çarpıştırabilecek şekilde özel olarak tasarlanmış. Proton çarpıştırma deneyleri, süpersimetri gibi yeni fizik kanunlarına yönelik işaretler ile Higgs bozonunu arama gibi farklı fiziksel süreçlere odaklanmaktaydı. Yeni deneyin amacını ise, bebek evrenin nasıl göründüğünü anlamak meydana getiriyor. Hızlandırıcının yer aldığı Avrupa Nükleer Araştırma Organizasyonu (CERN) sözcüsü James Gillies, ALICE ile birlikte ATLAS ve CMS dedektörlerinde de geçici olarak iyon deneylerinin yapılacağını bildirdi. Gillies, deneyin 13,7 milyar yıl önceki büyük patlamanın hemen sonrasındaki koşulları anlamamıza önemli katkılar sağlayabileceğini söylüyor. Araştırmacılar, deneyle birlikte küçük ama son derece yoğun bir enerji topunun patlamasıyla oluşan bugünkü kainatın, patlama anından bir saniye sonrasındaki kesitine bakabilmeyi umuyorlar. Bilimcilere göre o süreç içinde maddenin bugün bildiğimiz katı, sıvı, gaz ve plazma formlarından farklı ve özel bir başka halinin olması kuvvetle muhtemel. Buna ek olarak fizikçiler, evrenin başlangıç noktasında maddenin söz konusu olan halinden başka kuark-gluon plazma adı verilen bir başka formunun daha bulunduğunu düşünüyorlar. Nükleer malzemenin verimli bir şekilde eritilmesiyle, atomların içlerinde yer alan kuark ve gluonları serbest kalması ve böylece maddenin bu halinin görülmesi, deneyin beklenen sonuçları arasında.Araştırmacılar, hızlandırıcıda meydana gelecek olan ısı ve yoğunluğun, bugüne kadar herhangi bir deneyde elde edilmiş olan en yüksek dereceler olacağına dikkat çekiyor. Kaynak:Ntvmsnbc(05 Kasım 2010 Cuma/TSİ:16:48) |
CERN’de Tarihi An CERN'deki fizikçiler tarihi bir deneye imza attı. Modern bilimin en büyük sırlarından biri olan anti-madde yalıtılmış ortamda üretildi Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN) fizikçilerinin gerçekleştirdikleri ''Alfa'' deneyinde, elde edilen 38 adet anti-hidrojen atomu, üzerinde yeterince gözlem yapılacak bir süre boyunca, yani saniyenin onda birinde, belirli bir ortamda tutularak (hapsedilerek) incelendi. Elde edilen anti-maddenin, madde ile temas anında yok olmasından ötürü, gözlemlenmesi için, madde ile temas kuramayacağı bir ortamda yalıtılarak hapsedilmesi gerekiyordu Nature dergisinde yer alan makaleye göre, hidrojen atomlarının karşıtı olan anti-hidrojen atomlarını vakumlu bir ortamda üretmeyi başaran fizikçiler, bu atomları, üzerinde çalışmayı yetecek süre boyunca yalıtılmış ortamda tutmayı başardılar. Bu anti-madde atomlar üzerinde yapılan gözlemler, evrenin ortaya çıktığı Büyük Patlama'dan sonra anti-maddeye ne olduğunun anlaşılmasını sağlayabilecek. Deneyle ilgili araştırmacılardan Jeffrey Hangst, ''hiç kimsenin henüz anlayamadığı nedenlerden dolayı doğa, anti-maddeyi dışlamış durumda'' diyerek, bunun, anti-maddenin sakladığı sırları ortaya çıkarma konusunda kendileri açısından teşvik edici olduğunu belirtti. Orijinal Makale Nature Kaynak:Ntvmsnbc-Ajanslar(18 Kasım 2010 Perşembe/TSİ:11:55) |
Türkiye CERN’e üye oluyorAvrupa Nükleer Araştırma Organizasyonu’nun genel kurulunda, Türkiye'nin de aralarında bulunduğu beş ülkenin adaylık başvurusu kabul edildi. Bugün yapılan Avrupa Nükleer Araştırma Organizasyonu’nun (CERN) 157'inci genel kurul toplantısının ana gündem maddesi Türkiye, Kıbrıs, İsrail, Sırbistan ve Slovenya’nın organizasyona üyeliklerinin görüşülmeye başlanmasıydı. Delegeler Türkiye ve diğer dört ülkenin üyeliğe giden adaylık sürecinin başlamasını benimsedi. Tüm aday ülkelerin, resmi görüşmelerin yapılacağı 3 yıllık bir sürecin ardından CERN'e asil üye olması öngörülüyor. CERN genel direktörü Rolf Heuer, bu yeni üyelik başvurularıyla birlikte, organizasyona yönelik küresel ölçekli desteği görmüş olmaktan mutluluk duyduğunu ifade etti. 1954 yılında 12 Avrupa ülkesi tarafından kurulan CERN, 1990’lı yıllara gelindiğinde 20 üye sayısına ulaştı. Avrupa dışından da büyük destek görmesine karşın, kıta harici üyelik kabulüne yönelik tartışmalar bu yılın Haziran ayında olumlu yönde sonuçlanmıştı. Karara göre, Avrupa kıtası dışından herhangi bir ülke artık organizasyona başvurabiliyor ve CERN de dış projelere katılabiliyor. Organizasyona üye olabilmek için ön-üyelik sürecinden geçmek gerekiyor. Ülkeler sadece ön-üyelik için de başvurabiliyorlar. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu beş ülkenin ön-üyelik başvuruları bugün onaylandı. Tam üyeliğinse iki ila üç yıl içinde gerçekleşmesi öngörülüyor. Ön-üyelik başvurularının kabulü, aday ülkenin bilimsel ve teknik alt yapısıyla kapasitenin CERN tarafından kabul görmesi anlamına geliyor. Tam üyelik halinde ülkeler CERn yönetim kurulunda görev alarak, verilecek kararlarda tam yetkiye sahip oluyorlar. |
Keseli kurbağanın 'kayıp' dişi evrimleşmiş Keseli kurbağanın 200 milyon yılı aşkın zamandır "kayıp" alt dişi evrim sürecinde yeniden ortaya çıktı. ABD'nin New York eyaletindeki Stony Brook Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada, fosil ve DNA dizilimlerinden veriler ile yeni istatistik yöntemleri birleştirildiğinde, keseli kurbağa olarak bilinen "Gastrotheca guentheri"nin alt çenesinde 230 milyon yıl önce kaybolan dişlerinin son 20 milyon yılda yeniden çıktığı görüldü. Evolution dergisinde yayımlanan araştırmanın başında yer alan Dr. John Wiens, ağaçlarda yaşayan ve memeli keseliler kanguruların tersine, yumurtalarını taşıdıkları keseleri sırtlarında bulunan bu kurbağalarla ilgili bulgularının eski teorilerde bir "boşluk" doğmasına neden olacağının altını çizdi. Geçmişte "Dollo" yasası uyarınca, evrim sırasında "kayıp" hale gelen organ ve özelliklerin yeniden evrimleşemeyeceğini düşündüklerini belirten Dr. Wiens, G. guentheri'nin 200 milyon yıldan sonra alt dişlerinin geri gelmesinin biyologların bu yasayı gözden geçirmelerini gerektirebileceğine işaret etti. |
Yaşanabilir 54 yeni gezegen Yaşanabilir 54 yeni gezegen NASA, yaşam koşullarına sahip olma ihtimali yüksek 54 yeni gezegen keşfetti WASHINGTON - NASA'nın Kepler teleskobu ile, diğer güneş sistemlerinde, yaşam koşullarına sahip olma olasılığı yüksek 54 yeni gezegen keşfedildi. Samanyolu galaksisinin 1 yıl boyunca taranması sonucu, diğer güneş sistemlerinde bin 235 adet, gezegen olma olasılığı yüksek gök cismi belirlendi. Kepler, gezegen olma olasılığı bulunan, bilinen gök cisimlerinin sayısını da böylece üçe yakın oranda katlamış oldu. Bunlardan 54'ünün, kendi güneşlerine, yaşam koşullarına uygun yani ne çok soğuk ne de çok sıcak olabilecek uzaklıkta (yaşanabilir kuşakta) olduğu anlaşıldı. Kepler projesinin baş araştırmacısı William Borucki, bu keşfin oldukça heyecan verici olduğunu ifade ederek, bugüne kadar, yaşamın desteklenebileceği kuşakta yer alan sadece 2 gezegenin bilindiğini söyledi. Bu gezegenlerin bu kuşakta yer almaları, bunlarda yaşam olabileceği anlamına gelmiyor. Bunun en iyi örneği olarak da, tamamen çöl halindeki Mars gösteriliyor. Bu gezegenler teleskopla gözlemlenemiyor, yüzey koşulları görülemiyor, bu gezegenlerin ancak, kendi güneşleri üzerinde oluşturdukları çekim veya güneşlerinin yaydığı ışığa çıkardıkları engel, defalarca yapılan gözlemlerle izlenerek, orada oldukları anlaşılıyor. Bu gezegenlere seyahat de mümkün değil çünkü, bugünkü teknolojiyle dünyadan bunlara seyahatler, milyonlarca yıl sürebilecek. Uzayda dünya dışı yaşam olabileceğine ilişkin olasılığı arttıran bu yeni keşif içerisinde bulunan gezegenlerin yüzeylerinin 0-100 santigrat derece arasında değiştiği, yüzeylerinde bulunma olasılığı bulunan suyun sıvı halde olduğu düşünülüyor. 2009'da fırlatılan Kepler, Güneş'in yörüngesinde, Dünya ve Mars'ın yörüngelerinin arasında dönüyor. |
'CERN üyeliği 5 yıl içinde olur' Aralık'ta yapılan çalışma sonucuna göre Türkiye 5 yıl içinde CERN'e tam üye olabilecekAvrupa Nükleer Araştırma Örgütünde (CERN) görevli Türk araştırmacı Dr. Can Kozçaz, Türkiye'nin 2009'da tam üyelik için CERN'e başvuru yaptığını belirterek, aralık ayında yapılan çalışma sonucuna göre Türkiye'nin 5 yıl içinde CERN'e tam üye olabileceğini bildirdi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü'nce üniversitenin Santral Kampüsünde düzenlenen ''CERN ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC)'' konferansında konuşan Kozçaz, CERN'in 1954 yılında kurulduğunu bildirdi. Avrupa ülkeleri arasında bilimsel amaçla nükleer araştırma işbirliği yapma amacıyla kurulan CERN'in askeri herhangi bir ihtiyaca uygun araştırma yapmak gibi bir amacı olmadığını ifade eden Kozçaz, elde edilen bütün deneysel ve kuramsal sonuçların yayımlanarak kamuya açıklandığını söyledi. CERN'in uluslararası ölçekte bilim insanları arasında bilimsel işbirliğini ve bağlantı kurmayı desteklemeyi amaçları arasında saydığını anlatan Kozçaz, bu anlamda başka laboratuvar ve kurumlarla bilgi alışverişi, teknik eleman yetiştirmeyi, teknoloji paylaşımını ve farklı düzeylerde eğitimi desteklediğini ifade etti. Türkiye'nin CERN'de gözlemci ülkeler arasında bulunduğunu söyleyen Kozçaz, şöyle konuştu: ''Şu anda CERN'e 20 üye ülke var. Türkiye bunların arasında değil. Ancak Türkiye 2009'da tam üyelik için başvuru yaptı. Aralık ayında yapılan çalışma sonucuna göre Türkiye 5 yıl içinde CERN'e tam üye olabilecek. CERN'de 10 binden fazla fizikçi çalışıyor. Türkiye ise burada yaklaşık 100 fizikçi ile temsil ediliyor.'' DÜNYANIN EN BÜYÜK PARÇACIK HIZLANDIRICISI LHC ile ilgili bilgi veren Kozçaz, LHC'nin dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı olduğunu belirterek, 13,7 milyar yıl önce meydana geldiği düşünülen büyük patlamadan hemen sonraki başlangıç şartlarını oluşturarak maddenin sır perdesini aralayabilmek amacıyla CERN'de faaliyete geçirildiğini söyledi. Aralarında Türklerin de bulunduğu çok sayıda fizikçi ve mühendisin üzerinde çalıştığı bu projenin son yılların en büyük bilim projesi olduğunu ifade eden Kozçaz, yapılan deneyle ilgili şu bilgileri verdi: ''Böyle büyük bir aleti neden yaptık? Herkes bu sorunun cevabını merak ediyor. Doğada gözlemlediğimiz dört tane farklı kuvvet var. Bunlar şiddetli çekirdek kuvveti, elektromanyetik kuvvet, zayıf çekirdek kuvveti ve yer çekimi kuvveti. Bu dört kuvvetten üçünü birleştirdiğimiz teoriye 'standart model' diyoruz. Bu modelde yer çekimi dışarıda kalıyor. Evrende gördüğümüz bütün madde 12 tane temel parçacık ve bunların birleşmesinden oluşan parçacıklardan meydana geliyor. Aralarında etkileşmeler (yer çekimi dışında) 4 tane kuvvet taşıyıcı parçacık tarafından sağlanıyor. Standart model ile hesap yapmamız için deneysel verilere ihtiyacımız var. Parçacıklara kütlelerini verdiği düşünülen Higgs parçacığı henüz gözlenmedi. Yaptığımız ölçümler gösteriyor ki evrendeki maddenin anti maddeye oranı Standart Model hesaplarından bir milyar kat daha fazla. Evrende gözlemlediğimiz standart modelin içindeki madde, evrenin sadece yüzde 4'ünü oluşturuyor. Yer çekimi etkilerinden anladığımız, evrenin yüzde 26'sı göremediğimiz kara maddeden oluşuyor. Geri kalan yüzde 70 aynı şekilde dolaylı gözlemlediğimiz karanlık enerji. 'Büyük patlamadan sonra evren genişlemeye başladı' diyoruz. Böyle olunca evren genişlerken giderek yavaşlaması gerekiyordu. Ancak gördük ki bu doğru değil. Galaksi ve evren daha da hızlanarak gelişiyor. Bunu henüz anlamış değiliz. Bununla ilgili teoriler üretiyoruz.'' SİCİM TEORİSİ Sicim teorisinin bunlara tam olarak cevap oluşturmasa bile sorular getirdiğini anlatan Kozçaz, yer çekimini ve standart modeli de içine alacak bir teori yazabilmenin, her şeyi açıklayabilen bir teoriye ulaşmanın fiziğin 20. yüzyılda en büyük hedeflerinden biri olduğunu söyledi. Şu an için Sicim Teorisi'nin bu amaca ulaşmasının en muhtemel teori olduğunu, ancak bu teoriye göre uzay zamanın 3 1 yerine 9 1 boyutlu olması gerektiğini bildiren Kozçaz, ''Bundan başka daha gözlemleyemediğimiz süpersimetri diye bir simetriye de gereksinim duyuyoruz. Süpersimetriye göre her bildiğimiz bir parçacığın bir kardeş parçacığı olmak zorunda. Bunlardan hiçbirini deneysel olarak gözlemlemedik. Bazı modellerde bu yeni parçacıklardan en hafifi kara maddeyi oluşturuyor'' dedi. LHC'nin yüksek enerjili proton demetlerini çarpıştırarak evrenin içeriğini ve büyük patlamadan hemen sonraki dinamiğini anlamayı amaçladığını belirten Kozçaz, LHC'nin aynı zamanda ulaştığı yüksek enerjiden dolayı şimdiye kadar ulaşılmamış küçük mesafelerdeki fiziği anlamayı sağlayan bir mikroskop ve büyük patlamadan trilyonda bir saniye sonraki çarpışmalardaki enerjilerde çalıştığı için geçmişe bakmayı sağlayan bir teleskop olduğunu söyledi. Kozçaz, deneylerdeki temel amacın ise çarpışma sonrasında oluşan parçacıkları yakalamak, yakalanan parçacıkları tanımlamak ve belli özellikleri ölçüp çarpışma sırasında gerçekleşen fiziği anlamak olduğunu kaydetti. Kozçaz, konuşmasının sonunda katılımcıların sorularını cevapladı. Kaynak: ntvmsnbc |
Çevreci uydu fırlatılıyor NASA yarın yeni bir dünya gözlem uydusunu uzaya fırlatacak. NASA'dan yapılan açıklamada, Glory adlı dünya gözlem uydusunun, yarın bir Taurus XL roketiyle, ABD'nin Kaliforniya eyaletine bağlı Santa Barbara'daki Vandenberg Hava Üssü'nden uzaya fırlatılacağı belirtildi. Açıklamada, 700 kilometre yüksekliğe eriştiğinde, dünya hakkında meteorolojik veriler gönderen diğer uydu filosuna katılacak olan Glory uydusunun, yanardağ püskürmeleri, orman yangınları, baca ve egzoz dumanları sonucu havaya karışan zerrecikleri analiz edeceği kaydedildi. Ana görevi havadaki, aerosol adı verilen, çapları insan saçının çapından daha küçük zerrecikler üzerinde çalışmalar yapmak olan Glory uydusunun yapımı ve dünya yörüngesine oturtulması 424 milyon dolara mal olacak. Son 50 yıl içinde atmosferdeki aerosolleri incelemek amacıyla uzaya onlarca gözlem uydusunun gönderildiğine işaret eden bilim adamları, Glory uydusunun, aerosollerin ne ölçüde yayılmış olduğunu ve çeşitli özelliklerini etüt ederek, uzaydaki en hassas aerosol ölçümlerini yapabilecek şekilde tasarlandığına dikkati çekiyor. Aerosoller ve iklim üzerine etkileri konusunda çok az şey bilindiğini belirten bilim adamları, atmosferde yıllarca kalan sera gazlarının aksine, atmosferdeki ömürleri sadece haftaları bulan aerosolların yüzde 90'ının volkanik kül, çöl külü ve orman yangınlarıyla oluşan duman sonucu, geri kalanının ise insan etkisiyle ortaya çıktığını belirtiyor. Aerosoller, renklerine ve kimyasal yapılarına bağlı olarak, güneş ışınlarını tekrar uzaya dağıtarak havanın soğumasına yol açabildikleri gibi, güneş enerjisini emerek atmosferin ısınmasına da neden olabiliyorlar. Kaynak: ntvmsnbc |
Dünya'nın etrafını 5 bin kez döndü! En çok seyahat eden uzay aracı ünvanına sahip Discovery uzay mekiği son yolculuğuna başladı. Dünyanın en çok seyahat eden uzay gemisi Discovery uzay mekiği dün gece TSİ 23.50'de son yolculuğuna başladı. 39. ve son kez uzaya fırlatılan Discovery, Dünya'nın yörüngesinde 354 km uzakta bulunan Uluslararası Uzay İstasyonu'na (UUİ) altı astronot ile uzaydaki ilk insansı robot olacak Robonot'u ve yeni bir depolama modülünü götürüyor. Şimdiye kadar 250 milyon km uçan, NASA filosunun en çok seyahat eden mekiği Discovery'nin bu yolculuğundan sonra yapılacak bir seferin ardından 30 yıllık mekik programının da sona ermesi muhtemel görünüyor. Discovery'den sonra 134. sefer için 19 Nisan'da Endeavour fırlatılacak. Bundan sonra da halen Kongre'de görüşülmekte olan 2011 bütçesinde gerekli kaynak ayrılırsa 135. ve sonuncu uçuş için 28 Haziran'da Atlantis'in uzaya gönderilmesi öngörülüyor. Dış yakıt tankındaki sızıntı ve çatlaklar nedeniyle Discovery'nin fırlatma işlemi kasımdan beri erteleniyordu. Şimdiye dek dünyanın etrafını 5 bin kez dönen Discovery, saatte 28 bin km hıza ulaşıyor. AVRUPA UZAY ARACI ATV Bu arada, Avrupa uzay ajansı ESA'nın pilotsuz uzay gemisi (ATV) Johannes Kepler, bugün TSİ 17.47'de UUİ ile kenetlenecek. UUİ mürettebatına 7 tondan fazla ikmal malzemesi götürecek ATV'nin UUİ'ye 12 saat mesafede bulunduğunu belirten, merkezi Fransa'nın Toulouse kentinde bulunan Ulusal Uzay Araştırmaları Merkezi'nin "operasyonlar" şefi Martial Vanhove, pilotsuz yük gemisinin tüm cihazlarının mükemmel çalıştığını ve yerden 350 km irtifada saatte yaklaşık 28 bin km hızla yol alan iki aracın sorunsuz şekilde kenetlenmesinin beklendiğini belirtti. UUİ'ye ilk kez 2008'de Jules Verne ile ikmal yapan Avrupa uzay gemisi ATV'nin Rus Progress-M ve Japon H-II uzay gemilerinden daha fazla yük taşıma kapasitesi bulunuyor. |
Teknoloji insan evrimini durdurdu mu? Darwin'in evrim teorisini kitap olarak yayımlamasından 150 yıl sonra, teknoloji yardımıyla çevreye uyum gösteren insanoğlunun evrim sürecinin yavaşlayıp yavaşlamadığı tartışılıyor. Charles Darwin 1859 yılında, Dünya'da yaşamın nasıl geliştiğine yönelik algılarımızı değiştiren "Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Hayat Kavgasında Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine" adlı kitabını yayımladı.Ancak bilim adamları o tarihten bu yana, insanların kendilerini doğal seçilim sürecinin etkisinden kurtarmak için yeterli kaynaklara sahip olup olmadığını merak ediyor. İnsanoğlu kendisini sert doğa koşullarından, başka hiçbir canlının başaramadığı kadar koruyacak teknolojiler geliştirdi. Örneğin kutup ayıları, kendilerini dondurucu soğuktan korumak için özel bir yağ geliştirirken, insanlar ayı derisinden yaptıkları giysilerle kendilerini sıcak tutabiliyor. |
Radyasyonu tamamen yok ediyor Rus bilim adamlarının geliştirdiği aşı nükleer santral yüzünden radyasyon etkisi altında kalan Japonlara umut oldu. İSTANBUL - Rusya'nın Kuzey Osetya eyaletinin başkenti Vladikavkaz'daki araştırma merkezinde çalışan bilim adamları eşsiz bir aşı geliştirdi. Bu aşı canlıların maruz kaldığı radyasyonun etkilerini yok edebiliyor. Voice of Russia'nın haberine göre, keşfi duyan Japon bilim adamları bu aşıyı Tokyo depreminin ardından sızıntının yaşandığı Fukuşima-1 nükleer santral tesisinde temizleme çalışmaları yaparken radyasyon alan çalışanlar üzerinde kullanmak istiyor. Araştırmanın başındaki isim Vyacheslav Maliyev, NASA uzmanlarıyla birlikte çalıştıklarını ve çalışmanın çok yakında tamamlanacağını söyledi. |
Evrenin Sırrı Çözüldü mü? CERN'den Sızan Bir Bilgi Ortalığı Karıştırdı CERN'in 2008 yılında başladığı büyük ses getiren deney amacına ulaşmış olabilir. Evrenin sırrını çözmeyi hedefleyen ve tam 10 milyar dolara mal olan deneyin sonuçları ile ilgili henüz dışarı çok az bilgi çıktı. Ama 21 Nisan Perşembe günü internete sızan bir bilgi CERN'in aradığı ve "Tanrı Parçacığı" olarak da bilinen Higgs Bozonu'nun bulunmuş olabileceğini ortaya koyuyor. 21 Nisan'da matematikçi Peter Woit'un internetteki blog'una yapılan isimsiz bir yorum CERN'in iç yazışmalarında Higgs Bozonu'nun bulunduğunu iddia ediyor. Dünya çağında bilim dünyasında büyük ses getiren yorum üzerine sızdırılan bilgileri araştıran bilim adamları henüz kesin bir karara varamadılar. Bu bilgilerde ortaya atılan rakamları inceleyen uzmanlar, bu bilgilerin aranan parçacığa ait kütle gibi bazı özelliklerin uyumlu olduğu fakat üretim oranının beklenenden çok yüksek çıktığının altını çiziyorlar. Bu yorumlar, bulunanın Higgs Bozonu olmadığını ıspat etmese de, akıllara başka bir partikülün bulunmuş olabileceğini de getiriyor. Her ne kadar "maddenin neden kütlesi vardır" gibi teorik fiziğin cevabını bilmek için uğraştığı bir sorunun yanıtını verecek "Parçacık" bulunmamış olsa bile, elde edilen verinin fizik alanında önemli gelişmeler sağlayacağı tahmin ediliyor. Kaynak:Chip(25 Nisan 2011,21:00) |
NASA görelilik teorisini doğruladı Einstein'ın görelilik teorisinin evrenle ilgili en önemli iki aksiyomu deneyle doğrulandı. Dünya'nın çekim gücünün uzay ve zamandaki etkilerini büyük bir hasasiyetle ölçebilen Nasa bilimadamları ve Amerikalı fizikçiler, Einstein'ın görelilik teorisini teyit ettiler. California Stanford Üniversitesi'nden fizikçi Francis Everitt, deneyle ilgili olarak, ''Gezegenimizin balın içinde, güneşin çevresinde ekseni etrafında döndüğünü hayal edin, etrafındaki bal deforme olacaktır. Uzay ve zamanda da aynı şey oluyor'' dedi. Everitt, Einstein'in 1905'te yayınladığı ünlü teorinin iki kilit aksiyomunu ölçmek için Nisan 2004'te fırlatılan bir uydudaki ultra-hassas dört jiroskobu kullanarak yapılan ''Gravity Probe B'' adı verilen deneyi yönetti. Bu aksiyomlardan ilki jeodetik denilen etki ya da çekimsel güç uygulayan bir cismin çevresindeki uzay ve zamanın bükülmesi, deformasyona uğraması, ikincisi de böyle bir cismin kendi etrafında dönerken etkilediği uzay ve zamanın miktarı. Uydu da Dünya çevresinde kutup yörüngesindeyken tek bir yıldız, IM Pegasi yönünde işaretlendi. Eğer yerin çekimi uzay ve zamanı etkilemesiydi, uydudaki dört jiroskop da aynı yönü işaret ediyor olacaktı. Ancak yerçekimi tarafından çekilen bu jiroskoplar, Einstein'ın görelilik teorisini teyit ederek, ölçülebilir değişiklik bulunduğunu saptadılar. Francis Everitt, deneyin Einstein'ın teorisinin evrenle ilgili en önemli iki aksiyomunu doğruladığını belirtti. Araştırmanın sonuçları, Amerikan bilim dergisi Physical Review Letters dergisinde yayınlandı. |
Göktaşı robotu 2016'da gidecek NASA'nın fırlatacağı uzay aracı 'kolunu uzatıp' göktaşından numune alacak. Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), küçük gezegen de denilen asteroidlerden birine bir uzay aracı göndererek asteroidden dünyaya numune getirmeyi planlıyor. NASA tarafından yapılan açıklamada, gönderilecek insansız uzay aracının asteroide inmeyeceği, robot kolunun uzanarak yüzeyinden numune alabileceği kadar asteroide yaklaşacağı bildirildi. Açıklamaya göre, NASA'nın 2016'ta fırlatmayı planladığı uzay aracının dünyaya dönüşü yaklaşık yedi yıl sürecek. |
Antimadde Deneyi Avrupa Parçacık Araştırma Merkezi CERN'de Anti Hidrojen Atomları Kapana Kısıldı Nature Physics dergisinin yer verdiği habere göre, CERN'deki ALFA araştırma ekibinden uzmanlar laboratuvar ortamında geliştirdikleri anti hidrojen atomlarını, her tür sıcaklık etkisinin ortadan kalktığı mutlak sıfırın (-273.16 santigrat derece) 0,5 derece üzerinde soğutarak deyim yerindeyse bir "kapanda" zaptetti. Antimadde Nedir? Etrafımızdaki cisimler, kimyadaki periyodik tablodan bildiğimiz birtakım elementlerden oluşuyor. Bu elementler, yani atomlar ise bir çekirdekten ve bu çekirdeğin etrafında elektron bulutundan oluşur. Çekirdeğin içinde protonlar ve nötronlar var. En basit atom ve çekirdek, hidrojen atomu ve çekirdeği, çünkü bir tane protondan oluşuyor. Etrafında da bir tane elektron dönüyor. Elektron ve proton gibi maddelerin, birtakım kuantum mekaniksel özellikleri var. Ama bunları günlük hayatımızdan da biliyoruz, mesela elektrik yükü bu özelliklerden bir tanesi. Örneğin, elektronun elektrik yükü -1, protonun elektrik yükü de +1. "Anti madde" dediğimiz şey, bu sözü geçen parçacıkların bazı kuantum mekaniksel özelliklerinin tersine çevrilmiş hali; yani, elektron eksi yüklü bir parçacık ise bunun antimaddesi, antielektron veya bizim söyleşimizle "pozitron"; elektrik yükü eksi değil, artı olan elektron diyerek kullanıyoruz. Ama elektrik yükünün yanı sıra, günlük hayatta görmediğimiz, daha yüksek enerjilerde ortaya çıkan, örneğin renk yükü dediğimiz bir yük daha var, yine kuantum mekaniksel bir özellik bu... Bunun da tersi bazen anti parçacıkların tanımlanmasında kullanılıyor. Basında çıkan haberlerde, elektronun ters yükü olan anti parçacığı, yani "pozitron" ve protonun ters yüklü anti parçacığı, "anti proton" kullanılmış. Kaynak:BBC Türkçe(Nature Physics) |
Bilim Titreyip Radikal Aslına Dönmeli Bilim Adamları Ciddiyetle Çalışan Zanaatkarlar Olarak Tasvir Ediliyor Bilim, ciddi adamların uğraştığı ciddi bir zanaatkarlık işinden mi ibaret? Serbest Radikaller (Free Radicals) kitabının yazarı Michael Brooks'a göre bilimin bu sıkıcı saygıdeğerlik algısı değişmek zorunda. Brooks'a göre, İkinci Dünya Savaşından sonra bilime bir makyaj yapıldı ve Coca-Cola, Disney ya da Mcdonalds gibi işlevi olan bir şeye dönüştürüldü. Savaşın yükseldiği yıllar, aynı zamanda bilimin de saygınlığını artırdığı zamanlardı. Penisilin ve radar kitleleri ölümden ve savaşın etkilerinden korurken bilime karşı, kitleler nezdinde korku ve saygı karışımı bir algı oluşmasının nedeni ise atom enerjisinin yıkıcı etkisidir. Fizikçi Brooks, bilim adamlarının zanaatkarlar gibi yaşamaya devam edemeyeceğini savunuyor. Yazara göre bilim adamları bu saygınlık zincirinden kurtulup keşifci ve asi asıllarına geri dönmeli. Bilim adamları bugün, kendilerinden yardım istenmesini bekleyen çağımızın keşişleri olarak düşünülebilir, Brooks'a göre. Brooks büyük bilim adamlarının ise keşifciliklerini artırmak için birçok şeyi göze alıp, ilaçlar aldıklarını, çılgın fikirlerinin peşinden gittiklerini ve hem kendileri hem de başkaları üzerinde deneyler yaptıklarını söylüyor. Bilim adamlığı; sık sık toplumun kibarlık kurallarını çiğneyen, kutsal olanı tanımayan ve otoriteye boyun eğmeyen bir yapıyı gerektiriyor. Bilim tarihi, Galile'nin Papa'ya karşı çıkması ve Newton'ın Eski Ahit'e karşı tutumu gibi pek çok örnekle dolu. BBC'nin radyo programı Today'e konuk olan bilim adamı Sir Paul Nurse de, bilimin bilgi üretimindeki geleneksel kilit rolünü, yaşam kalitemizi artırıp, ekonomik büyümeyi hızlandırmadaki payını öne çıkardı. Nurse, İngiltere gibi ileri toplumların, ucuz işgücü üzerine yaslanma imkanlarının olmadığını ve ekonomik büyüme için yeni buluşları, yenilikleri desteklemesi bunun için de bilime daha fazla önem vermesi gerektiğini söylüyor. Kaynak:BBC Türkçe(05 Temmuz 2011,17:43) |
En Küçük Elektrik Motoru Tek Moleküllük Elektrik Motoru Uzmanlar minyatür motorun hem tıp hem de nanoteknoloji alanlarında kullanılabileceğini düşünüyor. Tek bir molekülden oluşan motorun çapı, metrenin milyarda biri kadar. Başka bir deyişle motor, bir nanometre veya saç telinin 60 binde biri büyüklüğünde. Daha önce, bir moleküle mikroskobik pervaneler yerleştirilmesi ile geliştirilen çözümler olmuştu, ancak ilk kez çalışması için sadece elektrik akımı gereken bu kadar basit ve küçük bir motor oluşturuldu. Nature Nanotechnology dergisinde yer alan çalışmayı yürüten kimyagerlerden Charles Sykes, "geçmişte de ışık ya da kimyasal tepkimelerle çalışan motorlar yapıldı, ama bu örneklerde hep milyarlarca molekül bir arada hareket ediyordu. Biz ise burada, tek bir molekülü harekete geçirip izleyebiliyoruz" dedi. Deneyde, bir adet butil metil sülfit molekülü son derece iletken olan temiz bir bakır yüzeye yerleştirildi; moleküldeki tek sülfür atomu ise pivot, ya da diğer atomların etrafında döndüğü bir eksen konumundaydı. Daha sonra bir elektron mikroskobunun bir-iki atom çapındaki ucu ile moleküle elektrik akımı verildi. Akım sayesinde molekülün kolları andıran karbon ve hidrojen atomları her iki yöne de saniyede 120 devri bulan hızla döndü ve ortalamada net hareket sağlandı. Isıyı düşürdükçe hareketi daha iyi kontrol edebildiklerini gören uzmanlar -268 derecenin ideal olduğunu belirledi. Uzmanlar şimdi tek başına inceleyebildikleri molekülün yanına bir başkasını ekleyerek bu devinimi kullanacak bir tür dişli çark oluşturmayı umuyor. Uzun vadedeki hedefleri ise bu yöntem ile görülmemiş düzeyde küçük makineler yapabilmek, ya da bazı ilaçların belirli hedeflere ulaşmasını sağlamak. Dr. Sykes ve Boston'daki Tufts Üniversitesi'nde bulunan ekibinin ilk işi ise motorlarının Guinness Rekorlar Kitabı'na türünün en küçüğü olarak girmesi... Çünkü molekülün, bu haliyle motor tanımının gerektirdiği "elektrik enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren bir düzenek" olma şartını yerine getirdiğini belirtiyorlar. Kaynak:BBC Türkçe(Nature Nanotechnology/05 Eylül 2011) |
Işık Hızı Işık Hızı Aşıldı mı? Atomdan küçük partiküller olan nötrinoların, temel fizik yasalarına aykırı biçimde, ışık hızını aştığını gösteren deney doğrulanırsa modern fizik kurallarının yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir. Avrupa Parçacık Araştırma Merkezi CERN'deki fizikçiler, atomdan küçük partiküllerin temel fizik yasalarına ters düşen biçimde, ışık hızını aştığını belirtti. Uzmanlar, İtalya'da Alplerin kolu olan Apenin Dağları'nın altında bir laboratuardan 700 kilometre ötedeki diğer laboratuara fırlatılan nötrinoların hedefe saniyenin milyarda biri kadar önce vardığını hesapladılar. 15 bin defa ölçüm yapan bilimadamları sonucun kendilerini şaşırttığını, bu nedenle ABD ve Japonya'dan başka kuruluşlardan da bağımsız şekilde bu ölçümleri değerlendirmelerini istediklerini açıkladı. Araştırmacılar o zamana dek bu bulgulara temkinli yaklaştıklarını söylüyor. Albert Einstein'e göre, hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket edemiyor. Ancak doğrulandığı takdirde bu deney, Albert Einstein'in Özel Görelilik Kuramının bazı kısımlarını tersine çevirebilir, evrenin nasıl işlediğini açıklayan yasalar alt üst olabilir. Tüm modern fizik teorilerinin yeniden gözden geçirilmesini dahi gerektirebilir. Bununla beraber araştırma grubu "sistematik hata" dedikleri durumun oluşması halinde istenildiği kadar ölçüm yapılsın, yine aynı hata, yani hız sınırının aşıldığı gibi bir izlenim elde edilmesi riski bulunduğunu, bu nedenle ölçümlerini kamuoyuna ilan ettiklerini bildirdi. Doktor Antonio Ereditato ve ekibi bu konuda üç yıldır araştırma yürütüyordu. Ereditato "Hayalim başka bir bağımsız deneyde de aynı sonucun alınması o zaman rahatlayacağım" diye konuştu. Ereditato, "Ama şimdilik hiçbir şey iddia etmiyoruz. Toplumun bu çılgın sonucu anlamakta yardımcı olmasını istiyoruz - çünkü bu çılgınlık ve elbette sonuçları da çok ciddi olabilir" dedi. Kaynak:BBC Türkçe(23 Eylül 2011,10:34) |
Kuzey Işıkları (Aurora) Kuzey Işıkları Güneye İndi Kutup bölgelerinde gökyüzünde görülen, manyetik alanla güneşten yüklü parçacıkların etkileşimiyle çıkan doğal ışıma, ‘kuzey ışıkları’ olarak adlandırılıyor. NASA’nın görüntülediği olay, Arkansaslı fırtına fotoğrafçısı Brian Emfinger’in de objektifine takıldı. Emfinger, 15-20 dakika boyunca büyük bir hızla şekil değiştiren ve parlayan kuzey ışıklarını fotoğraflayabilmiş olmanın hortuma yakalanmaktan bile daha heyecanlı olduğunu söylüyor. Gökbilimcilerse auroraların güneyde görülmesinin ilginç olduğunu, ancak önemsenmesi gereken sıradışı bir olayla karşı karşıya kaldıklarını belirtiyor. Kaynak:Ntvmsnbc(27 Ekim 2011,09:45) |
Boşluğun Dokularını Yırtıp Atabilecek Lazer! İngiltere’de büyük bir bilimsel projenin parçası olarak boşluğun dokularını yırtıp ayırabilecek güçte bir lazer yapılıyor Projenin amacı kainat hakkındaki en temel sorulardan bazılarına yanıt bulmak.Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın izinden yürüyecek olan bu son bilimsel denemede, dünyanın en güçlü lazeri kullanılacak. Lazer’den çıkan ışın öyle yoğun olacak ki, gücü dünyanın güneşten aldığı enerjinin bir kalemin ucu büyüklüğünde bir noktaya odaklandırılması durumunda elde edilecek güce eşdeğer olacak.Bilim adamları bu lazer sayesinde boşluğun dokusu olan vakumu kaynatabileceklerini iddia ediyorlar. Bilinenin aksine, vakum maddeden arınmış halde olmayıp, aslında bir varolup bir kaybolan çok küçük gizemli moleküller içeriyor ama bu moleküller o kadar hızlı hareket ediyorlar ki şimdiye dek kimse bunların varlığını kanıtlayamadı. Bilim adamları yeni lazerin vakum dokularını yırtıp ayıracağını ve bu sayede gizemli moleküllerin ortaya çıkacağını söylüyorlar.Hatta bu lazer sayesinde yeni bir boyut olup olmadığının da belirlenebileceği belirtiliyor.Lazer şu anda var olan en güçlü lazerlerden 200 kat daha güçlü olacak. Kaynak:Gençbilim(01 Kasım 2011,12:43) |
Yaşlanmayı Kısmen Durdurdular Amerikalı bilim insanları laboratuvar ortamında yaşlanmaya neden olan hücre faaliyetlerini kısmen de olsa durdurmayı başardı. ABD'de bilim adamları, laboratuvar ortamında fareler üzerinde yaptıkları deneylerde kırışıklıklar, kas kaybı ve katarakt gibi yaşlanma belirtilerini ertelemeyi, hatta ortadan kaldırmayı başardılar. "Nature" adlı dergide yayımlanan araştırmaya göre bilim adamları, bölünerek yeni hücreler oluşturmayı durduran atıl durumdaki hücreleri yok ettiler. "Yaşlanan hücreler" olarak adlandırılan bu hücreler, bağışıklık sistemi tarafından dışlanıyor ve sayıları, zaman içinde giderek artıyor. Bu hücreler, yaşlı insanlarda tüm hücrelerin yaklaşık yüzde 10'unu oluşturuyor. Mayo Klinik'te yapılan araştırmada bilim adamları, genetik değişime uğratılmış farelerde tüm yaşlı hücreleri yok etmeyi başardılar. Daha sonra farelerde yaşlanmanın üç önemli belirtisine bakıldı: Gözlerde katarakt oluşması, kas dokusunun zayıflaması ve ciltte kırışıklıkların oluşması. Yaşlanan hücrelerin yok edildiği farelerde bu belirtiler, dikkat çekici bir biçimde yavaşladı. Yaşlanmış farelere aynı tedavi uygulandığında ise kaslarda önemli bir düzelme görüldü. Araştırmanın sonuçları, insanlarda yaşlanmanın belirtilerinin yavaşlatılması ya da tamamen ortadan kaldırılması ile ilgili umutları yeniden alevlendirdi. Bilim adamları, yaşlanan hücreleri devre dışı bırakması için bağışıklık sisteminin uyarılabileceğini ya da ürettikleri özel protein sayesinde sadece yaşlanan hücreleri hedef alan bir ilaç geliştirilebileceğini söyledi. Kaynak:Nature/AA(03 Kasım 2011,11:36) |
Işık Hızını Aşan Atomaltı Parçacık:Nötrino Işıktan Hızlı Parçacığa Dair Kural Yıkılıyor Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'ndeki (CERN) bilim adamları Eylül ayında, elektriksel yükü sıfır olan ve maddelerin içinden neredeyse hiç etkileşmeden geçebilen temel parçacık nötrinoların saniyede 299 bin 792 kilometre hızla kozmik hız sınırını aştığını açıklamıştı. Sonuçların, ancak yeni deneyler ile kesinleşeceği belirtilmişti. Bu tesbitle ilgili deneylerini sürdüren uzmanlar, ölçümlerde yanlış sonuca neden olabilecek olası hatalardan birini eledi. CERN'den yapılan yeni açıklamada, ileri incelemeler sonucu deneyin en az bir aşamasının güvenilirliğinin teyid edildiği bildirildi. Bilimadamlarının, nötrinoların harekete geçme zamanını bu kez farklı bir şekilde ölçtükleri, ancak yine aynı sonuçlara ulaşıldığı belirtiliyor. İddianın kesinleşmesi durumunda, fiziğin; "hiçbir şey ışıktan hızlı değildir" temel kuralı yıkılmış olacak. Kaynak:AA(18 Kasım 2011,16:47) |
| Saat: 17:21 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık