![]() |
Saf Suyun Donma Derecesi Su Kaç Derecede Donar? Bilim insanları yüzde 100 saf suyun ancak sıfırın altında 48 derecede donabildiğini bulduSonuçları Nature dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan, Utah Üniversitesi fizikçilerinden Valeria Molinero ve meslektaşı Emily Moore, geliştirdikleri bilgisayar programı yardımıyla su moleküllerinin ancak sıfırın altında 48 santigrat derecede küçük kümecikler oluşturduklarını, bu kümeciklerin oluşumundan sonra suyun donabildiğini tesbit etti. Suyun donabilmesi için, su moleküllerinin etrafına tutunabileceği partiküller olması gerekiyor. Ancak gerçek saf suda hiçbir yabancı madde bulunmadığı için su moleküllerinin, etrafına toplanacakları ilk adacığı kendilerinin oluşturması gerekiyor. Molinero'ya göre, sıfırın altında 48 santigrat derecede dört su molekülü, diğer bir molekülün etrafında toplanarak, donma için gerekli ilk iskeleti oluşturuyor. Kaynak:AA/Nature(24 Kasım 2011,15:28) |
Kuzey Işıkları'nın Sırrı Alaska'da görev yapan bilimadamları, "Aurora Borealis" adıyla da bilinen Kuzey Işıkları'nı anlamak ve insanların yaşamı üzerindeki etkilerini incelemek üzere kolları sıvadı Kutuplarda kurulu özel bir merkezde görev yapan uzmanlar bu gizemli ışık fırtınalarını daha iyi anlamayı ve insan yaşamına etkilerini azaltabilmeyi umuyor. Kuzey Kutbu'nda yaşayan ilk insanlar, "Aurora Borealis", yani Kuzey Işıkları'nın aslında gökyüzünde "danseden ruhlar" olduğuna inanıyorlardı. Gökyüzünde tuhaf, değişik renklerde ışımalar halinde görülen "Kuzey Işıkları" dünyanın kutup bölgelerine pek çok turist çekiyor. Ancak bu ışımalar, bölgede yaşayanların hayatlarına etki edebiliyor, kuzey yarıkürede örneğin güç kaynaklarının azalmasına ya da uydu sistemlerinde arızalar yaşanmasına neden olabiliyor. Petrol boru hatlarında dahi aşınmalara yol açabiliyorlar. Bunlar aynı zamanda dünyanın çevresinde jeomanyetik alanda oluşan fırtınaların göze görünen şekli. Bugün, bu ışımalara güneşten gelen ve kutuplardaki manyetik alanlara sürüklenen elektrik yüklü parçacıkların yol açtığı biliniyor. Büyükçe bir Aurora fırtınası, Kuzey yarıküre boyunca, güç kaynaklarını, uydu iletişim sistemlerini bozmaya yeterli. O nedenle Aurora'yı anlamak büyük önem taşıyor. Alaska'nın merkezinde bulunan Poker Flat Araştırma Merkezi, Aurora Borealis'in en iyi filme çekildiği yerlerin başında geliyor. Burası aynı zamanda dünyada bilimsel amaçlı roket fırlatma özelliğine sahip tek akademik merkez. 1969 yılından bu yana atmosferdeki etkileşimlerin anlaşılabilmesi, yeni perspektifler edinilebilmesi için bu merkezden yüzlerce roket fırlatıldı. Profesör Dirk Lummerzheim 10 yıldır, Kuzey Işıkları'nı inceliyor. Lummerzheim proje kapsamında gelişmiş teknolojiyle havaya gönderilen ses roketlerinden gelen verileri birleştiriyor. Profesör Lummerzheim, üst atmosferin aurora ile nasıl harekete geçtiğini anlamaya çalıştıklarını belirtiyor. Buna göre uzmanlar, Kuzey Işıkları'nın oluştuğu noktalara ölçüme uygun ses roketleri fırlatıyor. Bu roketler atmosferde yükselirken, bir tür duman bırakıyor, bu duman gelişmiş film malzemeleriyle kaydedilebiliyor. Araştırmacılar ardından bu duman izlerinin alçalma hızına, dolayısıyla geçtikleri noktalardaki rüzgar hızına bakabiliyor. Uzmanlar bu ölçümleri kullanarak jeomanyetik faaliyetleri daha iyi anlayabilmeyi ve nihayetinde oluşacakları zamanı daha iyi tahmin edebilmeyi ve etkilerinden korunabilmeyi umuyor. Kaynak:BBC Türkçe(30 Kasım 2011,16:53) |
Periyodik Tablo Periyodik Tabloya Eklenen 2 Elemente Yeni İsimler Bulundu Bilim adamları, periyodik tabloya eklenen iki yeni element için isim önerisinde bulundu. Periyodik tablonun yönetimini elinde bulunduran Londra'daki Uluslararası Saf ve Uygulamalı Kimya Birliği tarafından kabul edilmesi durumunda 114 numaralı element, fizikçi Georgiy Flerov'un anısına Flerovium (Fl), 116 numaralı element ise California'da keşfedildiği laboratuvarın ismini alarak Livermorium (Lv) diye adlandırılacak. Uluslararası Saf ve Uygulamalı Kimya Birliği'nin, 10 yıl önce keşfedilen elementlerin isimlerini beş ay içinde onaylaması bekleniyor.Birlik, Haziran 2011'de 114 ve 116 numaralı elementleri "en ağır elementler" olarak resmen kabul etmişti. Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı'ndan bilimadamları, Rusya'nın Dubna kentindeki Flerov Nükleer Reaksiyon Laboratuvarı'ndan meslektaşları ile birlikte yaptıkları bir çalışmada kalsiyum iyonlarını küriyum elementine çarptırarak 116 numaralı elementi oluşturmuştu. 116 numaralı element ise seri bir biçimde değişim geçirerek 114 numaralı elemente dönüşüyor. Dünya üzerindeki bilinen tüm elementlerin öz niteliklerine göre yerleştirildiği periyodik tabloya 4 Kasım 2011'de üç yeni element daha eklenmişti. Tabloda 110, 111, 112 olarak numaralanan elementler sırasıyla Darmstadtium (Ds), Roentgenium (Rg) ve Copernicium (Cn) olarak adlandırılmıştı.Laboratuvar ortamında elde edilen yeni elementler, oldukça ağır ve kararsız. Kaynak:AA(02 Aralık 2011,17:13) |
Ölümcül Bir Virüs Geliştirildi Hollandalı bilimciler tarafından son derece bulaşıcı ve ölümcül bir grip virüsü türevi geliştirilmesi tartışmaya neden oldu. Hollandalı bilim insanları, 2009’da dünyada yaklaşık 9 bin insanın ölümüne yol açan kuş gribi virüsünün “çok daha bulaşıcı ve öldürücü” bir türünü geliştirdi. Erasmus Tıp Merkezi’nde, kuş gribine yol açan H5N1’in genetiği üzerinde oynayan Ron Fouchier liderliğindeki ekip, sadece beş mutasyonun (gen değişimi), virüsü dünya nüfusunu silip süpürecek kadar bulaşıcı hale getirebileceğini keşfetti. İnsanlara benzer solunum yollarına sahip dağ gelincikleri üzerinde test edilen yeni virüs, çok kısa sürede milyonlarca kişiye bulaşma kapasitesine sahip. Yanlış Ellere Geçerse Araştırma, bilim dünyasında büyük tartışmaya neden oldu. Genetiği değiştirilmiş virüsün “yanlış ellere düşmesi” halinde biyolojik savaşa yol açması endişeleri dile getiriliyor. Daily Mail Gazetesi, virüsün “şarbondan beter” olduğunu ve tüm uygarlığı tehdit edebilecek potansiyele sahip olduğunu yazdı. Araştırmayı H5N1’i daha iyi anlamak için yapan Fouchier, “yapılabilecek en tehlikeli virüs” dese de, yöntemini yayımlamaya kararlı. Konu bilimsel yayın özgürlüğünü de tartışmaya açtı. Hollanda Ulusal Biyogüvenlik Danışma Kurulu ise makaleyi yasal olarak engelleyemese de basından yayınlamamasını rica etmeyi değerlendiriyor. Kaynak:Ntvmsnbc(28 Kasım 2011) |
Organ Oluşumunda Biyoelektrik Sinyaller İnsan Eliyle Mutasyon Bilim insanları ilk kez hücreler arasında olan ve yeni organın türünü belirkleyen doğal elektrik akımına müdahale ederek vücudun başka bir bölgesinde organ oluşmasını sağladı ABD'nin Tuft Üniversitesi'nden bilimadamları, hücre zarlarının elektrik akımını değiştirdi ve kurbağanın gözlerini sırtında ve kuyruğunda geliştirdi. Araştırmaya imza atanlardan Vaibhav P. Pai, vücudun her parçasında organ oluşumunu harekete geçiren belirli bir hücre akımı olduğu varsayımından yola çıktıklarını ve kurbağanın embriyo hücrelerindeki voltajı değiştirerek, gözlerin vücudun herhangi bir yerinde gelişmesinin sağlanabileceği sonucuna vardıklarını belirtti. "Development" dergisinde yayımlanan araştırmada, bu sonuçların karmaşık organların "yeniden oluşturulabilmesi" için tıbba ışık tutabileceği belirtilirken, ayrıca biyoelektriğin sırrının çözülmesinde ilk adımın da atıldığı vurgulandı. Önce biyoelektrik sinyallerinin kurbağa embriyosunun başının oluşumunda gerekli olduğunu gören bilimadamları, baş bölgesinde lens ve retinanın gelişimine katkıda bulunan hiperpolarize (negatif yükü daha fazla olan) hücre kümesi bulunduğunu belirledi. Araştırmacılar ilk kez bu hücrelerin kutbunun değişmesinin gözlerin normal oluşumunu etkilediğini göstererek, söz konusu hücrelerin elektrik durumunu taklit ederek vücutta gözlerin oluşmasını sağlamayı başardı. Bilimadamları, şimdi bu tür elektrik akımlarının omurilik ve beyin gibi başka organların da gelişmesini sağlayıp sağlayamayacağını araştırıyor.Konuya ilişkin makale, Fransız "Science et avenir" dergisinin internet sitesinde de yer alıyor. Kaynak:Ntvmsnbc-Ajanslar/Development (09 Aralık 2011,15:53) |
Alıntı:
|
Higgs Bozonu Devrime Çok Az Kaldı CERN laboratuvarının eski teorik fizik başkanı Prof. John Ellis, önümüzdeki hafta araştırmacılar elde ettikleri en son verileri kamuya duyurdukları zaman, atom altı parçacık, Higgs bozonuna ''ilk kez göz atabileceğimizi'' söylüyor. BBC'ye özel bir mülakat veren Prof. Ellis'in beklentisi doğruysa, modern fizikte bir dönüm noktasına varılmış olacak. Araştırmacılar, İsviçre-Fransa sınırında yerin altında kurulu CERN laboratuvarında Büyük Hadron Çarpıştırıcısı adlı makineyi kullanarak bilimin sınırlarını zorlayan deneyler yapıyor. Modern fizikte varlığına inanılan ancak kanıtlanamamış olan Higgs bozonu, ilk defa Edinburg Üniversitesi'nden Peter Higgs tarafından 1960'lı yıllarda ortaya atıldığı için bu fizikçinin adıyla anılıyor. Higgs bozonu, günümüz fiziğinde elektronları, fotonları ve kuramsal zerrecikleri (kuarkları) anlamamızda kilit öneme sahip. Higgs bozonu diye adlandırdığımız atom altı unsur, parçacıkların neden kütleye sahip olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. BBC bilim muhabirinin ifadesiyle, modern fiziğin önünde duran en büyük ve önemli bilmece, Higgs bozonu. Milyonlar harcanan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın başlıca kurulma nedeni, Higgs bozonunu ortaya çıkarmaktı. Prof. Ellis, Higgs bozonuna ilişkin ilk işaretlerin alındığını düşünüyor. İnternet, keşfe dair türlü türlü söylentiyle dolu. Muhabirler, CERN'de çalışan araştırmacılarda olağandışı bir heyecan gözlemlediklerini bildiriyorlar. Fakat son verilerin neye işaret ettiğinden emin olmak için, bilimadamlarının önümüzdeki Salı günü beklenen basın toplantısına kadar sabretmek gerekecek. Kaynak:BBC Türkçe(09 Aralık 2011,14:04) |
Newton Dökümanları Newton Külliyatı İnternette Evrensel çekim kanununu bulan ünlü İngiliz filozof, matematikçi, fizikçi ve mucit Isaac Newton'a ait defter ve notlar internet ortamına taşındı. Klasik bilimin temelini oluşturan teorilerin mimarı olan Newton'ın binlerce sayfalık el yazısı notları ve defterleri, Cambridge Üniversitesi tarafından taranarak internete kondu. Newton'ın en bilinen eserlerinden olan ve çekim ile hareket kanunlarını içeren ''Principia Mathematica''nın açıklamalı kopyasının da aralarında bulunduğu Latince ve Yunanca yazılmış yaklaşık 4 bin sayfadan oluşan notlar, Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi'nin koleksiyonunda yer alıyordu. Kütüphane yetkilisi Grant Young, Newton'ın dijital tarama işlemini kaldıramayacak kadar hassas durumda olan bazı notlarının onarıldığını ve dikkatli bir seçim sürecinin ardından ''bilim tarihi açısından en fazla öneme sahip belgelerin'' internette yayımlandığını belirtti. Young, bundan böyle her internet kullanıcısının Newton'ın teorilerini nasıl geliştirdiğine ve deneylerini nasıl yaptığına dair bilgilere kolaylıkla ulaşabileceğini kaydetti. Cambridge Üniversitesi, yaşadığı dönemde eserlerini yayımlama konusunda gönülsüz davranan Newton'a ait koleksiyonun tamamına yakınını gelecek aylarda internet ortamına taşıyacağını da açıkladı. Kaynak:BBC Türkçe/AA(14 Aralık 2011,13:17) |
Büyük Hadron Çarpıştırıcısı 'Yüzyılın Deneyi'ne KKTC Desteği CERN'deki büyük hadron çarpıştırıcısından elde edilen sonuçların hesaplanmasında, Yakın Doğu Üniversitesi'nin süper bilgisayarı da kullanılıyor. Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN) tarafından yürütülen ve 'yüzyılın deneyi' olarak nitelenen bilimsel çalışmaya, Lefkoşa'daki Yakın Doğu Üniversitesi süper bilgisayarı da katkı sağlıyor. YDÜ'den verilen bilgiye göre, YDÜ İnovasyon ve Bilişim Teknolojileri Merkezi yüzyılın deneyi olarak bilinen ve CERN tarafından yürütülen Büyük Hadron Çarpıştırıcısından elde edilen sonuçları hesaplamaya 19 Ekim 2008'de başlamıştı. YDÜ Rektör Yardımcısı Prof. Fahrettin Sadıkoğlu, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, deneyle ilgili CERN'de "Higgs Boson" adı verilen atomaltı parçacığının izinin bulunduğunu belirterek, Yakın Doğu Üniversitesi'nin de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak bu araştırmada yer aldığını söyledi. Sadıkoğlu, Yakın Doğu Üniversitesi süper bilgisayarının yakın coğrafyadaki en büyük ve en hızlı bilgisayar olduğunu ifade ederek, bu deneyin sonuçlarının analizi için süper bilgisayarlara ihtiyaç duyulduğunu, süper bilgisayarda işlenen verilerin sonuçlarının merkeze geri gönderildiğini kaydetti. CERN bilim insanları, parçacıklara kütlelerini verdiği düşünülen ve "Higgs Boson" adı verilen atomaltı parçacığının izini bulduklarını, ancak elde edilen verilerin keşif olarak nitelenemeyeceğini açıklamıştı. Kaynak:Ntvmsnbc(14 Aralık 2011,18:54) |
Işığın Saniyedeki Hareketi Işığın Hareketi Görüntülendi ABD'de bilimadamları, ışığın hareketini görüntüleyebilen bir kamera geliştirdi. Massachusetts Institute of Technology'den (MIT) bilimadamları, kameranın saniyede bir trilyon kare görüntü kaydedebildiğini açıkladı.Halihazırda kullanılan en gelişmiş kamera, saniyede bir milyon kare görüntü kaydedebiliyor. Kameranın çok hızlı süreçleri anlamak için kullanılabileceğini söyleyen bilimadamları, kamerayı ışık titreşimlerinden verileri okumak için kullanılan "ışın tüpü" adlı cihazı geliştirerek ortaya çıkardıklarını belirtti. Kamera, her seferinde ince bir yatay çizgi tarayan geleneksel katot ışınlı televizyon tüplerindekine benzer bir biçimde çalışıyor. Her bir görüntü, sadece bir tarama çizgisine denk düştüğünden tek bir kare için yüzlerce taramanın yapılması gerekiyor. Bilimadamları, nesnenin farklı bir tarama çizgisini kaydetmek için aynalarla kameranın görüş alanını değiştirip her bir çekimi tekrarlayarak bu süreci sağladı. Hareketli bir resim oluşturmak amacıyla sahneyi aydınlatmak için saniyenin 13 milyarda birinde patlayan lazer sinyal kullanan bilimadamları, bu sinyallerin ışığın hareketini kaydedebilen ışın tüpünü harekete geçirdiğini söyledi.Her bir sinyalin birbirinin eşi olması için lazer ve kamera, senkronize edildi. Tarama çizgileri bir araya getirildiğinde aynı anda çekilmiş gibi görünüyorlar.Ancak kameranın bir saniye süren süreci göstermek için yeterli sayıda kare çekmesi yaklaşık bir saat sürüyor. Kaynak:Gençbilim/AA(15 Aralık 2011,11:39) |
Geleceğin Robotları Bir grup ABD’li mühendisin geliştirdiği roboböceklerin gelecekte arama-kurtarma çalışmaları ve keşifler için kullanılması düşünülüyor. Michigan Üniversitesi ekibi, Mikromekanik ve Mikromühendislik dergisinde yayınladıkları makalede bugüne dek pek çok uçan mikro alet geliştirildiğini ancak bunların böceklerin aerodinamik performansına ve manevra kabiliyetine yaklaşamadığını söylüyor. Ancak böceklere kontrol mekanizmaları takılması için aşılması gereken bir engel var: Bunları çalıştıracak enerjiyi bulmak. Bazı bilim adamları mini güneş panelleri önerse de, roboböceklerin ışık bulunmayan ortamlarda da çalışması gerekeceğini söyleyen ekip buna itiraz etmiş. Bu nedenle çabalarını öncelikle gereken enerjiyi böceklerden bulma konusunda yoğunlaştırmışlar. Geliştirdikleri titreşim enerjisi toplama cihazını, böceklerin kanatlarına yakın bir yere bağlamışlar. Bu cihaz üç katmanlı, helezon şeklinde bir jeneratör. Dıştaki iki katman PZT-5H denen bir maddeden yapılmış. Bu, mekanik baskı uygulandığında elektrik enerjisi üreten bir tür seramik. İçteki katman ise jeneratöre dayanıklılık katan pirinç bir levha. Araştırmacılar bu cihazı Yeşil Haziran Böceği denen bir türe yerleştirmiş. En güçlü enerji kaynağı olan kanatlar cihazın yerleştirilemeyeceği kadar ince olduğundan ve bu, uçuş kapasitelerine zarar vereceğinden, kanada yakın olan göğüs kafesi seçilmiş. Her biri 0,2 gramdan az ağırlıkta olan iki cihaz buraya bağlanmış ve 45 mikrovat enerji elde edilmiş. NEREDE KULLANILACAK? Amerikalı bilim adamları bu jeneratörün gelecekte bedenlerine elektrotlar, iletişim cihazları, mikrofonlar ve başka alıcılar yerleştirilmiş, uzaktan kumandalı bir roboböcek ırkına enerji kaynağı olmasını umuyor. Ekip elektrotların ameliyatla sinir uçlarına, diğer cihazların ise “mikro sırt çantaları içinde” sırtlara yerleştirilmesini öneriyor. Roboböcekler örneğin bir kazanın ya da felaketin hemen ardından, ulaşılması zor bölgelere gönderilecek. Elde ettikleri bilgi kurtarma ekiplerine iletilerek planlama buna göre yapılacak. Ayrıca keşif faaliyetleri, tehlikeli maddelerin kontrolü ve patlayıcı madde aramalarında bu böceklerin çığır açabileceği belirtiliyor. Bilim adamları geçmişte de fareler, köpekbalıkları ve hamamböcekleri üzerinde çalışmalar yapmıştı. Kaynak: BBCTürk |
CERN’de Yeni Keşif CERN’de görev yapan bilimadamları, atomların çekirdeğinin oluşmasına yardımcı olan yeni bir parçacık keşfettiklerini açıkladı “Chi_b” (3P), BHÇ'nin bulduğu ilk parçacık oldu. Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN) bilimadamları, atomların çekirdeğinin oluşmasına yardımcı olan yeni bir parçacık keşfettiklerini açıkladı. Keşif, Cenevre yakınlarındaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda (BHÇ) yürütülen ATLAS deneyinden elde edilen veriler kullanılarak yapıldı. “Chi_b” (3P) olarak adlandırılan yeni parçacık, Higgs Boson'dan farklı olarak iki kısımdan oluşuyor. ''Alt tanecik'' diye bilinen temel parçacık ve bu parçacığın karşıt taneciği. Bu iki tanecik bir araya geldiğinde atom çekirdeklerini bir arada tutan gücü oluşturuyor. Bilimadamları, yeni parçacığın atomların içindeki çekirdekleri bir arada tutan gücü anlamalarına olanak tanıyacağını düşünüyor. Henüz resmi olarak yayımlanmayan keşfin, bilimadamlarının elde ettikleri verileri yorumlamalarına yardımcı olarak Higgs Boson'u bulmalarını kolaylaştırması bekleniyor. Kaynak:AA(23 Aralık 2011,07:02) |
Maya Takvimi Maya Takvimiyle İlgili En Son İddia Yaygın görüşler 2012'de dünyanın yok olacağı ya da insanlığın mutluluk ve gelişim çağına gireceği yönünde. En son teori ise sanılanın aksine takvimin hiç de önemli bir olaya işaret etmediğini öne sürüyor. Time dergisinde Robert Landau imzasıyla yayımlanan bilgiye göre, Maya takvimi kozmik bir olayın başlangıcını ve sonunu göstermiyor. Aksine, takvim, M.S 603 ile 683 yılları arasında yaşamış Maya Kralı Büyük Pakal’ın doğum gününe göre ayarlanmış. Landau'nun, Latin Amerikalı arkeologların bulgularına dayandırdığı iddiası şöyle: “Haab” adıyla bilinen, 5 bin 125 yıllık Maya takviminin, 21 Aralık 2012’de sona ermesi, birçok uzman tarafından yaratılış döngüsünün sonu olarak kabul ediliyor. 394,26 yıla denk gelen “baktun” adındaki dönemlere bölünen Maya takvimi, bu tarihte 13’üncü "baktun"u tamamlamış olacak. Ancak takvimin sona eriş tarihi, sanıldığı gibi kozmik bir olaya değil, tamamen politik bir karara dayanıyor olabilir. Meksika’nın Chipas eyaletindeki antik Maya kenti Palenque’de çalışmalar yapan Alonso Mendez, Büyük Pakal’ın doğum gününü, “ilahi bir dönüm noktası” olarak işaretlemek istediği için “baktun”ları oluşturduğunu savunuyor. Takvimi Yeniden Uyarladılar Mendez, matematik ve astronomi alanında çok ileri olan Mayaların, krallarının isteğini yerine getirmek için Orion takımyıldızının hareketlerini inceleyerek baktunları belirlediği görüşünde. Aynı zamanda uzay bilimci olan Mendez, “Mayalar, bu takvimi yapabilmek için, bir önceki yaratılış döngüsünü belirlemek zorundaydı. Palenque kalıntılarında, bu dönemin ‘kozmosun yeniden organizasyonuyla’ sona erdiği belirtiliyor. Buna, ‘bir evin metaforik olarak yeniden oluşturulması’ da denebilir. Bu dönem, 13 "baktun"la sona erdiği için, yeni dönem de 13'üncü "baktun"la tamamlandı” dedi. Kaynak:Gençbilim/Time(06 Ocak 2012,21:29) |
'Sembolik Kıyamet Saati' İleri Alındı ABD'nin Japonya'ya ilk atom bombasını atmasından iki yıl sonra, 1947'de atom bilimcileri tarafından New York'ta oluşturulan ve insanlığın bir felakete ne kadar yakın olduğunu temsil eden “Kıyamet Saati”, artık geceyarısına 5 dakika kalayı gösteriyor. Bir grup seçkin bilimadamının kurduğu ve saati oluşturan Atom Bilimcileri Bülteninin başkanı ve George-Mason Üniversitesi bilimadamlarından Allison Macfarlan, saatin şu anki durumunun 2007'dekiyle aynı olduğunu vurguladı. Arizona Üniversitesinde profesör olan, Atom Bilimcileri Bülteninin başkan yardımcılarından Lawrence Krauss da, “nükleer gücün yayılması, iklim değişikliği, güvenilir ve uzun süreli enerji kaynaklarını bulma gerekliliği konusundaki açık ve yaklaşan tehlikeler nedeniyle yeni ayarlamanın yapıldığını” söyledi. 1947'den beri 19 kez ayarlanan “Kıyamet Saati” nükleer silahların yayılması ve yasaklanması konusundaki müzakereler, sivil nükleer gücün yayılması, nükleer terörizm tehlikesi ve iklim değişikliğinin dünya için tehdit oluşturması gibi gelişmelere göre ayarlanıyor. 2010'da Geri Alınmıştı Saat son olarak 2010'da 1 dakika geri alınmıştı."Kıyamet Saati", 1953'te ABD ile Sovyetler Birliği arasında Soğuk Savaş'ın kızıştığı dönemde 5 dakika, 2007'de ise nükleer silahların ortaya koyduğu sorunların çözümündeki başarısızlıktan ötürü 2 dakika ileri alınmıştı. Saat, Sovyetler Birliği'nin dağılması gibi olumlu görülen gelişmelerdeyse geri alınmıştı.Saati ayarlayan atom bilimcileri kurulunun üyeleri arasında Stephen Hawking'in de yer aldığı 18 Nobel ödüllü bilimadamı bulunuyor. Kaynak:Gençbilim(11 Ocak 2012,11:03) |
Görünmezlik Pelerini Görünmezlik/Bilimkurgudan Gerçeğe Bilim insanları ilk kez görünmezlik pelerini kullanarak üç boyutlu bir nesneyi görünmez hale getirdi. Yapılan deney “New Journal of Physics” adlı bilim dergisinde yayımlandı.2000 yapımı 'Hollow Man' filminde ise görünmez olmayı başaran bir bilim adamının hikayesi anlatılıyordu.Bilimkurgu gerçek oldu; artık görünmezlik hayal değil. Teksas Üniversitesi’nden bilim insanları 18 santimetre büyüklüğündeki silindir biçimindeki bir boruyu plazmonik meta madde kullanarak görünmez hale getirdiler. Ancak deneyin görünür ışık değil, mikro dalga alanında sonuç verdiği de belirtildi. Dünya çapında sayısız bilim insanı, nesneleri görünmez hale getirebilmek için farklı görünmezlik pelerinleri üzerinde çalışıyor. Bu deneylerin büyük çoğunluğunda negatif kırılma indisine sahip yapay maddeler kullanılıyor. Bu meta maddeler yoluyla nesnenin etrafındaki ışık kırılıyor. Bu yolla araştırmacılar iki boyutlu nesneleri görünmez hale getirmeyi başarmıştı. Aynı şeyin üç boyutlu nesnelerde de yapılabileceği şimdiye kadar sadece teorik olarak kanıtlanmıştı. Yeni Bir Teknik Teksas Üniversitesi’nden bilim insanları ise farklı bir yöntem geliştirdiler. Işığın dağılımında kendine özgü niteliklere sahip olan plazmonik meta maddeler kullandılar. Bu maddeler günlük yaşamdaki maddelerin tam tersi şekilde ışığın yolunu değiştiriyor. “New Journal of Physics” adlı dergiyi yayımlayan İngiliz Fizik Enstitüsü'nden (IoP) Prof. Andrea Alu “Görünmezlik peleriniyle cismin dağıtım alanları örtüştüğünde birbirlerini karşılıklı olarak söndürüyorlar” şeklinde konuştu. Bu yöntemle silindir 3,1 megahertz büyüklüğündeki frekansa sahip mikrodalgalar için görünmez hale getirilebildi. Araştırmacılar nesneye hangi açıdan bakılırsa bakılsın deneyin tam bir başarı ile sonuçlandığını vurguluyor. Prof. Alu “Prensipte bu teknik, görülebilir ışık için de kullanılabilir. Ancak görünmez kılınabilecek nesnenin büyüklüğü ışığın dalga boyuna bağlı” diye konuştu. Görünür ışık, mikrodalgalara göre çok daha kısa bir dalga boyuna sahip olduğu için bu yolla sadece metrenin milyonda biri büyüklüğündeki (mikrometre) nesneler görünmez hale getirilebiliyor. Kaynak : DW Türkçe/New Journal of Physics(27 Ocak 2012,14:37) |
İsviçre uzayı temizleyecek İsviçreli bilim adamları, uzayı temizlemek için "uzay temizlikçisi" adlı bir proje geliştirdi. Lozan'daki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü (EPFL) Uzay Merkezi, "CleanSpace One" adlı uydunun yapımına başladı. Uydu, uzay çöpü olarak adlandırılan yörüngedeki atıklardan kurtulmak amacıyla üretilecek uyduların prototipini oluşturacak. Projenin 11 milyon dolara mal olacağı belirlendi. Enstitü tarafından yapılan açıklamada, uydunun 3-5 yıl içinde uzaya fırlatılacağı ve ilk görevinin İsviçre tarafından 2009-2010 yılları arasında uzaya gönderilen iki uydunun parçalarını toplamak olacağı belirtildi. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), Dünya'nın yörüngesinde 500 bin atık parça bulunduğunu ve bu parçaların uydu ile uzay araçlarına zarar verebilecek hızda hareket ettiklerini açıklamıştı. |
Uzayı böyle izliyorlar Uzayın büyüleyici fotoğraflarını çekmek hiç de kolay bir iş değil. Vimeo sitesinden Andrew Cooper, Hawaii’deki W. M. Keck Gözlemevi’ne gitti ve uzayın nasıl görüntülendiğini kısa bir filmde topladı. Hawaii’nin volkanik Mauna Kea adasının zirvesinde kurulu olan W. M. Keck Gözlemevi, her biri 10 metre boyundaki aynalara sahip iki teleskop içeriyor. Her iki teleskop, uzayı görüntülemek için beraber kullanıldığında, çekebildikleri fotoğrafın kapsadığı alan önemli ölçüde artıyor. Amatör gökbilimci ve mühendis olan Cooper, hazırladığı videoda iki teknik kullandı. Gözlemevinin teleskobunun hareket ettiği görüntüler, standart video tekniği kullanarak çekildi, editleme aşamasında ise hızlandırıldı. Bulutları ve gece vakti gökyüzünü gösteren kareler ise binlerce ayrı fotoğrafın bir araya getirilmesiyle oluşturuldu. TELESKOBUN BEYNİ Videonun başlangıcında, tüm teleskop operasyonlarının arkasındaki işlemler gösteriliyor: Bilgisayar yazılımları ve mühendisler. Teleskop, gece vakti kozmik cisimleri gözlemlemek için pozisyon alıyor. Ardından, modern astronomiyi mümkün kılan detaylar sunuluyor: Filtreler yerine yerleştiriliyor, ışın kepenkleri indiriliyor, donanımlar olmaları gereken yere taşınıyor. Kameraların aşırı ısıdan dolayı yanlış ölçümler yapmasını önlemek adına soğutucu görevi gören sıvı nitrojen, hayaleti andıran bir duman halinde beliriyor. YILDIZ MI GALAKSİ Mİ Gece yapılan gözlemin öncesinde, gök bilimciler ışınları tamamlayıcı frekanslara bölen spektografı yerine yerleştiriyor. Spektograf sayesinde yıldız ve galaksilerdeki kozmik özellikler tespit ediliyor. Teleskopların en önemli unsuru aynaları. Yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edebilmek adına aynaların sürekli bakımdan geçmesi gerekiyor. Aynaların eskiyen alüminyum kaplamaları değiştiriliyor, üzerlerindeki gözle görülemeyecek kadar küçük toz zerreciklerinin temizlenmesi için CO2 snow tekniği kullanılıyor. DÜNYA’DAN ÇOK MARS’A BENZİYOR 4 bin 200 metre yüksekliğindeki Mauna Kea yanardağının zirvesi, Dünya’dan çok Kızıl Gezegen’i andırıyor. Burası, gökyüzünün mükemmel görüntülenebilmesi adına dünyada bulunabilecek en yerlerden biri. Öyle ki, aktif olmayan volkanın tepesinde 12 teleskop bulunuyor. Bunlardan bir tanesi Japonya’nın Subaru teleskobu. Videoda en ilgi çekici görüntülerden bir tanesi, teleskobun gecenin karanlığında gökyüzüne gönderdiği lazer ışınları. Ayarlanabilir optik olarak bilinen teknik kapsamında, lazerler teleskopların üzerindeki havanın turbülansını ölçmek için kullanılıyor. Teleskop aynası üzerinde her dakika yapılan ayarlamalarla, gök bilimciler hava şartlarının neden olabileceği tüm bozuklukların üstesinden geliyor ve mükemmel fotoğraflar elde ediliyor. Video, Ay’ın batışından Güneş’in doğumuna kadar geçen sürede yıldızların haretini gösteren kısımla sona eriyor. |
PageRank Algoritmasından,Kimyaya Google Algoritması Kimyada Çığır Açacak ABD’nin Washington ve Arizona Üniversitesi araştırmacıları, Google’ın arama motorunda yer alan internet sayfaları için hazırladığı PageRank algoritmasının, kimya alanında çığır açabileceğini ortaya çıkardı. Journal of Computational Chemistry dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, bağlantı analizi algoritmasında kullanılan matematiksel hesaplamalar, aynı zamanda bir solüsyon içindeki su molekülleri hakkında çok önemli bilgiler elde edilmesini sağlıyor. Kimyagerler, algoritmanın özellikle zehirli atıklardan arınmakta işe yarayacağını ve su kaynaklarının nükleer atık ve diğer zehirli kimyasallardan temizlenebileceğini düşünüyor. Washington Üniversitesi akademisyeni Aurora Clark, “PageRank algoritmasını kullanarak kimyayı kontrol edebilir ve reaksiyonlar başlatabiliriz” ifadesini kullandı. Clark, nükleer atıkların temizlenmesinde kullanılan yöntemi hatırlatarak, uranyum gibi radyoaktif kimyasalların minerallerin alt katmanlarına yerleşmeye zorlandığını belirtti ve bu şekilde zehirli kimyasalların suda nerede konumladıklarını gösteren haritayı elde edebildiklerini ifade etti. Su Moleküllerinin Haritası Su molekülleri, madde içinde diğer kimyasallara göre konumlanıyor. Karışımın içine iyonlaşmış bir molekül eklendiğinde, suyun madde içindeki konumu da değişiyor. Araştırmacılar, PageRank algoritmasının su moleküllerinin konumlanmasını tesbit edebildiğini fark etti. PageRank, bir internet sayfasına bağlantılı diğer sayfaları belirliyor. Ardından bu sayfalara bağlı siteleri de buluyor. Bu işlemin ardından, başlangıç noktası olan sayfaya bağlantılarının değerine göre bir değer atıyor. Böylece, bu sitenin internette nasıl bir yer edindiği ve diğer sitelerle ilişkisi ortaya çıkıyor. Kimyagerler, aynı algoritmayla bir su molekülünün, bir solüsyon içindeki konumunu ve madde içinde ilişkili olduğu tüm diğer molekülleri tesbit edebileceklerini düşünüyor. Clark, “Su moleküllerinin reaksiyonlar sonucu diğer moleküllerle nasıl birleştiğini görebileceğiz. Bu önceden yapılmamış bir şey” ifadesini kullandı. Gözler Yorulmayacak Washington Üniversitesi araştırmacıları, geçmişte su moleküllerinin hareketlerini ve konumlarını tesbit etmek için yüz binlerce kare fotoğrafı incelemek zorunda kaldıklarını ve moleküllerin hareket ve konumunun, solüsyondaki yoğunluk, sıcaklık ve basınç nedeniyle sürekli değiştiğini belirtti. Ancak, PageRank sayeyinde moleküllerin yerlerinin tesbit edilmesi süreci bir saatin altına inecek. Journal of Computational Chemistry dergisinin yazarlarından bilgisayar uzmanı Barbara Mooney, kristal yapılar veya proteinlerin üç boyutlu bir şekilde bükülmesi gibi alanlarda çalışan bilim insanlarının da bir gün benzer yazılımlardan yararlanabileceğini umuyor. 2010 yılında, Macaristan’daki bir bilim dergisinde, PageRank’in biyolojik hücrenin anlaşılması için kullanılabileceğinin belirtilmesi, algoritmanın düşünülenden çok daha fazla alanda kullanılabileceğine işaret etmişti. PageRank, Google’ın kurucularından ve bugün CEO’su olan Larry Page tarafından hazırladı. Google’ın Başkan Yardımcısı Fellow Singhal, “PageRank’in moleküler araştırma metodları arasında yenilikçi ve etkin bir yer edinmesinden son derece mutlu olduklarını” söyledi. Kaynak:Ntvmsnbc/Journal of Computational Chemistry(17 Şubat 2012,14:19) |
Yapraktan akaryakıt ürettiler Bilim adamları laboratuvar'da karbonhidrat yerine araba ve uçaklarda da kullanılabilecek yakıt üreten yaprak geliştirdi. Daily Telegraph’ın haberine göre Glasgow Üniversitesi bilim adamları, laboratuvar'da geliştirdikleri bir bir tür yapraktan akaryakıt elde ettiler. “Turbo gücünde” diye tarif edilen bu yaprak, doğadaki yapraktan farksız olarak, fotosentezle besleniyor. Ancak fark beslenmesinde değil, ürettiği maddede. Bu yapraklar, fotosentezin ardından alışılanın aksine karbonhidrat değil, araba ve uçaklarda da kullanılabilecek yakıt üretiyor. Ayrıca yaprak yakıtının tüketilmesi halinde, atmosfere fazladan gaz salınmamış olunuyor ve çevreye zarar verilmiyor. Bu ilginç buluşa, 2 yıl içinde “ince ayar” yapacaklarını açıklayan araştırmacılar, 5 yıl içinde de bunların kitlesel üretimine geçilmesini ve yeni bir alternatif enerji kaynağı olarak gündeme gelmesini öngörüyor. |
Uzayın en güçlü kozmik fırtınası Gök bilimciler, bugüne kadar bir kara delikte oluşan en şiddetli kozmik fırtınayı tespit etti. IGR J17091 olarak adlandırılan kozmik fırtınanın rüzgarları saatte 32 milyon kilometreye ulaşıyor. NASA’nın Chandra X-ray Observatory teleskobu tarafından tespit edilen rüzgarlar, ışık hızının yüzde 3’ü kadar hızlı. Bilim insanları, diğer adı IGR J17091-3624 olan kozmik fırtınanın, bugüne kadar tespit edilen en hızlı kozmik rüzgarlara sahip olduğunu belirtti. Michigan Üniversitesi’nden Ashley King, “Dünya’da Kategori 5 seviyesindeki bir fırtınanın uzaydaki dengini bulmuş gibiyiz... Bir kara delikte bu kadar şiddetli bir fırtınanın oluşabileceğini tahmin etmiyorduk” dedi. Bir yıldızın yoğunluğuna sahip olan kara delik, yıldızların ömrünü doldurarak yok olduğu süpernova patlamasıyla oluşuyor. IGR J17091’in, oluştuğu ve aynı adı taşıdığı kara delik, Güneş benzeri bir yıldızla ikili bir sistem oluşturuyor. Yıldız, sistemdeki diğer kozmik cisim olan kara deliğin yörüngesinde yer alıyor. IGR J17091 sisteminin Dünya’ya uzaklığı 28 bin ışık yılı. IGR J17091'in meydana geldiği rüzgarlar, kendisinden milyonlarca, hatta milyarlarca kat yoğun olan dev kara deliklerin ürettiği rüzgarlara denk. Dev kara delikler, Samanyolu Galaksisi de dahil olmak üzere, aktif galaksilerin merkezinde yer alıyor. YUTTUĞUNDAN FAZLASINI PÜSKÜRTÜYOR Araştırmada elde edilen bir diğer ilginç sonuç, kara deliği saran ve gaz ile toz parçalarından meydana gelen çöküntü diskinin, normalde yakalaması gereken materyalin fazlasını uzaya püskürtmesi. King, “Normalde kara deliklerin yakınlarındaki tüm materyali içine çektiği biliniyor. Ancak IGR J17091’in etrafındaki çöküntü diskindeki materyalin yüzde 95’i kozmik rüzgarlar nedeniyle kara deliğe düşmüyor” dedi. Dünya’daki fırtınaların aksine, IGR J17091’nin oluşturduğu rüzgarlar birçok yöne doğru hareket ediyor. Böylece, materyallerin dikey bir ışın görünümünde kara delik tarafından yutulduğu jetlerden farklılaşıyor. DİNİYOR SONRA YENİDEN BAŞLIYOR ABD’nin New Mexico eyaletindeki Ulusal Radyo Gözlemevi’nin (NRAO) EVLA teleskobu, IGR J17091 kara deliğinde geçmişte ışık hızına yakın jetler gözlemlemişti. Ancak kozmik fırtınanın yaşandığı süreçte jetler tespit edilmedi. Gök bilimciler, IGR J17091 kozmik fırtınasındaki rüzgarların hızını, uzayın çok sıcak bölgelerindeki x-ışını yayılımını tespit etmek için kullanılan Chandra teleskobuyla 2011’de ölçtü. Teleskobun birkaç ay önce aynı kara delikte fırtına tespit etmesi, kara delikteki fırtınanın belli aralıklarla durduğunu ortaya koydu. Gök bilimciler, kara deliklerdeki fırtına ve jetlerin oluşumunda, çöküntü disklerindeki manyetik alanın sorumlu olduğunu düşünüyor. |
300 Yıllık Orman Çin'de 300 Milyon Yıllık Orman Bulundu Çin'in kuzeyinde, kül tabakasının altında korunmuş 300 milyon yıllık orman bulundu. Araştırmacılar, Wuda bölgesinde bulunan bin metre karelik ormanda ağaçlar ile bitkilerin dağılımını belirlediklerini açıkladı. ''Proceedings of the National Academy of Sciences'' dergisinde yayımlanan keşif, bilim dünyasında büyük heyecana neden oldu.Bir metre külün altında kalan geniş bir alanda yapılan kazılar sırasında ortaya çıkarılan ormanda bazı bitkilerin bozulmadan kaldığını belirleyen araştırmacılar, birkaç gün süren kül yağmurunun bazı ağaçları devirdiğini, diğerlerine ise zarar vermeden koruduğunu tahmin ediyor. Araştırmayı yöneten ABD'nin Pennsylvania Üniversitesinden Hermann Pfefferkorn, bazı ağaçların yapraklarının bile bozulmadan kaldığını söyledi.Ormandaki ağaçları altı gruba ayıran araştırmacılar, bunlar arasında ağaçsı eğrelti otları ile artık türü tükenmiş 25 metrelik Sigillaria, Cordaites ve Noeggerathiales ağaçları bulunduğunu kaydetti. Araştırmacılar, kül tabakası kaplamadan önce ormanın nasıl göründüğünü belirlemek için bir ressam ile de işbirliği yaptı. Pompei'nin Benzeri Pfefferkorn, ormanın M.S. 79'da Vezüv Yanardağı'nın patlaması sonucu yok olan antik Roma kenti Pompeii'ye benzediğini belirtti. Pompeii'de kül ve lav karışımı insanların ve eşyalarının üzerini bir örtü gibi kaplamış ve oksijenle ilişkilerini keserek kalıntıların günümüze kadar bozulmadan gelmesine yol açmıştı. Kaynak:NTVMSNBC/Dünyabülteni/''Proceedings of The National Academy of Sciences(22 Şubat 2012,11:07) |
OPERA ve ICARUS Deneyinin Sonuçları Tarihi Deneyde 'Kablo Arızası' Yaptılar Bilim insanları, Eylül 2011’de yapılan ve Einstein’in görelilik teorisini çürütebileceği iddia edilen ışıktan hızlı nötrino deneyinin, “kablo bağlantısındaki hatadan” dolayı yanlış sonuç verdiğini itiraf etti. İsviçre’nin CERN ve İtalya’nın Gran Sasso laboratuarları tarafından Eylül 2011’de yapılan deneyde, atom altı parçacıkları olan nötrinoların ışık hızından daha hızlı hareket ettiği tesbit edilmiş ve deneyin sonuçları doğrulanmasa da, bilim dünyasında şok etkisi yapmıştı. Deney, Kasım ayında tekralanmış ve bilim dünyasında büyük tartışmaların başlamasına neden olmuştu. Ancak deneyi yürüten bilim insanları, Einstein’ın görelilik teorisini çürütebilecek sonuçların, kablo bağlantılarındaki hata nedeniyle yanlış alındığını kabul etti. Einstein'in Teorisini Çürütemediler Albert Einstein, 1905 yılında açıkladığı “özel görelilik teoremi” altında, hiçbir maddenin boşlukta ışıktan daha hızlı hareket edemeyeceğini belirtmişti. CERN ve Gran Sasso laboratuarlarındaki bilim insanları nötrinoların saniyede 299,798,454 metre yol aldıklarını tesbit etmişti. Işık hızı ise saniyede 299,792,458. Kısaca, ışığın 2.3 salisede aldığı mesafeyi, nötrinoların 60 nano saniye daha hızlı aldığı öne sürülmüştü. Deneyde yer alan bilim insanı, ABD’nin Science dergisine, “alınan yanlış sonucun GPS birimiyle bir bilgisayar arasındaki bağlantıdan kaynaklanmış olabileceğini” ifade etti. Hala Savunanlar Var Nötrino deneyini gerçekleştiren araştırmacılar adına konuşan Antonio Ereditato, “Aldığımız sonuçlara güvenimiz tam. Sonuçlarımızı etkileyebilecek tüm unsurları defalarca kontrol ettik ve hiçbir şey bulamadık” dedi. Einstein’ın görelilik teorisi, modern fiziği ve evreni anlayışımızdaki temelleri oluşturuyor. Nötrino deneyinin sonuçlarının, yapılacak birçok deneyde doğrulanması, fizik kanunlarının yeniden değerlendirilmesi anlamına gelecekti. OPERA adındaki ilk deneyin ardından, Gran Sasso’da Kasım 2011’de yapılan ikinci deneyde, ilk deneyin sonuçları ikinci kez doğrulanmıştı. ICARUS adındaki ikinci deneyde, bilim insanları nötrinoların aynı CERN ile Gran Sasso arasındaki mesafeyi kat ettikleri zaman ne kadar enerjiyle yüklendiklerini ölçtü. Elde edilen bulgular, nötrinoların ışıktan hızlı olduğunu göstermişti. Eınstein Destekçileri Ayağa Kalktı CERN’de çalışan fizikçi Tomasso Dorigo, ICARUS deneyinin, “nötrinolar ile ışık hızı arasındaki farkın OPERA deneyinde elde edildiği kadar büyük olmadığını, tersine sıfır kabul edilebilecek kadar küçük olduğunu” öne sürmüştü. Surrer Üniversitesi’nden fizikçi Jim el-Halili ise OPERA deneyinin sonuçlarının doğruluğu ispatlandığı takdirde canlı yayında iç çamaşırını yiyeceğini söylemişti. Halili, “Diğer parçacıkların ışıktan daha hızlı ilerlediğini su gibi şeffaf ortamlarda görürüz. Işık, bu tür ortamlarda ciddi oranda yavaşlıyor... OPERA deneyinde, nötrinolar elektron ve foton gibi parçacıklar saçarak ışıktan hızlı ilerleme özelliği göstermiş olabilir... Ancak kat ettikleri mesafenin sonunda, ilk baştaki enerjiye sahip olmaları, ışıktan hızlı ilerlemiş olabilecekleri ihtimalini geçersiz kılıyor” dedi. Kaynak: NTVMSNBC (23 Şubat 2012,15:03) |
30 Bin Yıllık Tohumlardan Üretildi 30 Bin Yıllık Tohumlardan Üretildi Rus bilim insanları, 30 bin yıllık meyve dokularını kullanarak bir bitkiyi yeniden oluşturmayı başardı. Araştırmacılar, elde edilen başarının ardından yok olan bitki türlerini ve mamut gibi Buz Çağı’nda yaşamış memelileri canlandırmayı planlıyor. Rus araştırmacılar, sincapların kazdığı ve binlerce yıldır Sibirya’nın buz tutmuş toprakları altında yatan bir çukurda, meyve ve tohum dokuları buldu. Silene stenophylla, yeniden üretilen en eski bitki olurken, beyaz çiçekler ile tohum verdiği belirtildi. ABD’de yayımlanan Proceedings of the National Academy of Sciences adlı dergide yer verilen araştırmada, buz tutmuş toprağın antik yaşam formları için doğal bir depo görevi gördüğü kanıtlanmış oldu. Dergiye açıklama yapan Rus bilim insanları, “Buz tutmuş topraklarda yaptığımız araştırmalara devam ederek antik bir gen havuzu bulmayı amaçlıyoruz. Böylece dünyanın yüzeyinden uzun süre önce silinmiş yaşam formlarını yeniden hayata döndürebiliriz” ifadesini kullandı. Kanadalı bilim insanları, geçmişte hayvanların açtığı çukurlardan buldukları tohumlarla çok daha genç bitkileri üretmeyi başarmıştı. BİNLERCE YIL SONRA HALA AYNI Rusya Bilim Akademisi’nden araştırmaya katılan Svetlana Yaşina, hayata döndürülen bitkinin modern haline çok benzediğini ve günümüzde Sibirya’nın kuzeybatısında yetiştiğini belirtti. Silene stenophylla bitkisi, Puşkino kasabasında kurulan laboratuarda yeniden üretildi. Yaşina, “Bitkinin çevresine çok iyi adapte olduğunu ve başka bitkileri de üretmeyi amaçladıklarını” söyledi. Rus araştırmacılar, binlerce yıl öncesinden kalan meyve ve tohumları, Sibirya’nın kuzey doğusundaki Iower Kolyma Nehri’nin sahil şeridinde gömülü olan olan onlarca fosil çukurdan bir tanesinde buldu. Fosillerin, 30 ile 32 bin yıl öncesine ait olduğu ifade edildi. Fosillerin birbirilerine yapışması ve üzerlerinin tamamen buzla dolması, çukurların dış etkenlerden uzak, doğal depolara dönmesini sağladı. Araştırmada yer alan ve yıllardır sincap çukurlarını araştıran Stanislav Gubin, “Sincaplar donmuş toprağın altına futbol topu büyüklüğünde onlarca çukur kazdı. Çukurları ilk önce ot dolduran sincaplar, daha sonra hayvan kürkleriyle yiyeceklerini mükemmel bir şekilde koruyacak depolar oluşturdu” dedi. MAMUTLAR BİR GÜN CANLANABİLİR Gubin, donmuş toprağın, dokuları on binlerce yıl saklayabildiğini kanıtlayan araştırmanın ardından, bir gün Buz Çağı canlılarının da hayata dönebileceğine dikkat çekti. Rus bilim insanı, “Eğer şansımız varsa, aşağılarda bir yerlerde donmuş sincap bulabiliriz... Sonra da bu yol mamutlara kadar uzanabilir” yorumunu yaptı.Ruslar büyük keşiflerini yerin 38 metre altında yaptı. Bu derinlik, mamut, bizon, at, geyik ve gergedan kemiklerinin bulunduğu derinliğin bile altında. Japon bilim insanlarının da donmuş hayvan kalıntılarına ulaşmaya çalıştığını söyleyen Gubin, “Burası bizim topraklarımız, bunu ilk başaran biz olacağız” dedi. |
Nuh Tufanı Nuh Tufanı'nın Bilimsel Sırrı İstanbul Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Yavuz Örnek, Nuh Tufanı'na ilişkin çarpıcı bir teori ortaya attı ve tufanın astronomik bir olay olduğunu iddia etti. İnsanlık tarihinin en önemli ortak hikayelerinden biri olan ve Kur'an-ı Kerim'de de geçen Nuh Tufanı'nın nasıl gerçekleştiği bilimsel olarak henüz kanıtlanabilmiş değil. İslamiyet öncesi Türkler dahil olmak üzere Sümerler, Asurlar ve Babiller, Tufan konusunda önemli veriler bıraktıkları gibi, İncil, Tevrat ve son olarak Kur'an-ı Kerim gibi kutsal kitaplarda da Büyük Tufan anlatılmaktadır. Ancak Büyük Tufan'a neden olan suyun nereden gelip nereye gittiği, Tufan'ın tüm dünyada mı yoksa sadece bir bölgede mi olduğu, ya da Tufan'dan sadece gemiye binenlerin mi yoksa başkalarının da mı kurtulduğu gibi sorular henüz bilimsel olarak cevap bulamadı.Bu sorulara cevap arayan bilim adamlarından birisi de İstanbul Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Yavuz Örnek. Örnek, bilinen Tufan teorilerine farklı bir bakış açısıyla yaklaşarak çok çarpıcı bir iddiayla gündeme geldi. Yavuz Örnek, "Bazı bilim adamları dünyaya yakın geçen bir gök cisminin yeraltı sularını yeryüzüne çektiğini ve şiddetli yağışların olduğunu tahmin etmektedirler. Bizim burada ileri süreceğimiz teoride de bir gök cisminin etkisi olduğu vurgulanacaktır. Ancak bugün dünyadaki bütün yeraltı sularının tamamı yeryüzüne çıksa bile bir Tufan için yeterli değildir. Zaten bunu söyleyenler Tufan'ın bütün dünyada değil sadece bir bölgede olduğuna inanmaktadırlar. Kendileri de bilmektedir ki yeraltının bütün suları dünyayı kaplamaz" diyerek teorisinin başlangıç kaynağını açıkladı. Yeraltı Suları Dünyayı Bir Tufan Şeklinde Kaplayamaz Yrd. Doç. Dr. Yavuz Örnek teorisini şu sözlerle anlatıyor: "Burada çok önemli bir konu gündeme geliyor. Bugün yeraltı sularının tamamı yerüstüne çıksa dahi tufanda belirtilen bir olay olmaz, dünyanın tamamını su kaplamaz. Dünyanın tamamını dağları aşacak kadar su yeraltında mevcut değildir. Hemen şu soru akla gelebilir. O zamanki yeryüzü şekilleri ile şimdiki aynı olamaz. Doğru ama o zamanda dağların veya yüksek tepelerin olduğunu Kur'an-ı Kerim'den anlıyoruz, çünkü Nuh Aleyhisselam'ın gemisinin Cudi'ye indiği Kur'an-ı Kerim'de yazılı. Cudi Arapça'da dağ veya yüksekçe yer demektir.Yeraltı sularının dünyayı tamamen kaplayamayacağı bir gerçektir. Peki bu su nereden geldi? Su Uzaydan mı Geldi? Tufan olayını bilimsel olarak çözebilecek en mantıklı yaklaşımın 'suyun uzaydan geldiği' teorisi olduğunu savunan Yavuz Örnek, "Tufana sebep olması mümkün olan başka bir olay daha var. Dünyada bugünkü kadar su yoktu. Su uzaydan geldi. Tufan olayını bilimsel olarak çözecek en mantıklı düşünce budur. Bakın Mayalar ne diyor. "göklerden büyük gürültüler geldi ve ardı arkası kesilmeyen yağmurlar gece gündüz yağdı. Gökler yere iniyordu sanki karalar çöktü ve bir anda her şey sona eriverdi." Tabii ki sadece mayaların efsanesi ile böyle bir iddiada bulunamayız. Ancak yeraltı sularının ve buzulların dünyada bir tufan oluşturamayacağı da bir gerçektir. Suyun uzaydan geldiğine dair üç delil vardır. Birincisi Kur'an-ı Kerim'de bildirilen "biz göklerin kapılarını açtık" ayeti kerimesi, yeraltı sularının yetersizliği ve kültürlerdeki bilgiler. Gerçek şu ki; tufanın bütün dünyada olduğunu bildikten sonra mevcut şartlar içinde böyle bir tufanın oluşması için dünyada bulunan sudan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır ve bu da dünya dışından gelmiştir" dedi. Örnek, teorisini, "Birinci ihtimal bir kuyruklu yıldızdır. Kuyruklu yıldızlar donmuş su, toz ve gazlardan ibarettir. Dünyanın yörüngesine giren dev bir kuyruklu yıldız tufana sebep olur. Hem çekimle mağmayı tetikler, yeraltı sularını yeryüzüne çıkarır hem de bünyesindeki buzun erimesi ile suyunu dünyaya kaptırır. İkinci ihtimal ay bir astronomik olayla atmosferini kaybetti. Su buharı ve gazlardan oluşan karışım bin yıl gibi bir zamanda dünyaya ulaştı. Üçüncü bir ihtimal dünyaya yakın geçen bir gök cisminin atmosferini dünyaya kaptırması. Dördüncü ve zayıf bir ihtimal dünyanın aydan başka bir uydusu daha vardı. Atmosferini dünyaya kaptırdıktan sonra uzayın boşluğuna gitti. Beşinci bir ihtimal su buhar halinde göktaşları gibi uzayın bilinmeyen bir yerinden geldi" diyerek sürdürdü. Peki Dünyayı Kaplayan Sular Nereye Çekildi? Tufan'a neden olan aşırı yağmurların ve suyun Tufan'dan sonra nereye gittiği sorusunun cevaplanamadığına da dikkat çeken Yavuz Örnek, "Peki dünyayı kaplayan bu sular nereye çekildi? Bir kısmı yeraltına gitti, nitekim Kur'an-ı Kerim'de 'ey yer suyu yut' denilmektedir. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi yeraltına giden sular dünyayı kaplayacak kadar değildir. Peki suyun gerisine ne oldu? Tufanın altı ay sürdüğü bildiriliyor. Bu altı ay içinde çok şiddetli bir kış ile suların bir kısmı kuzey ve güney yarım küresinde buzullaştı. Mağmadaki hareketlenmeden dolayı üstüne binen ağır su kütlesinin etkisi ile okyanus tabanları çökmeye başladı. Karalar ise bazı yerlerde yükselmeye başladı. Kaynak:Haber365(23 Şubat 2012,10:26) |
750 Milyon Yıllık Fosil Bu Fosil 750 Milyon Yaşında Namibya'daki Etosha Milli parkında sünger fosilleri üzerine yapılan kazılarda çıkan detay herkesi şaşırttı. 100 ile 150 milyon yıl yaşında olduğu düşünülen saç kılı boyutundaki sünger fosilleri elektron mikroskoplarında incelendiğinde içlerinde 750 milyon yıllık sürüngen (Otavia) fosilleri bulundu. Bu şimdiye kadar bulunmuş en yaşlı fosil ve en yakın rakibiyle arasındada hatırı sayılır bir fark var. Bu fosillerin süngerlerin içine nasıl girdiği hala belirsizliğini korusa da, sindirim sistemi olmayan bu hayvan fosillerinin Dünya'nın 650 Milyon yıl önce yaşamış olduğu buz devri döneminden kaldıkları öne sürülüyor. Araştırmayı yürüten Paleontolog Dr. Bob Brain tarihi daha da aydınlatmak için buradaki çalışmalara ağırlık vermeyi sürdüreceklerini açıkladı. Kaynak:Gençbilim/CHİP(15 Şubat 2012,12:42) |
Bilim Olimpiyatları Endonezya'da Türk Okullarının Düzenlediği Bilim Olimpiyatları Sona Erdi Endonezya'da Türk okulları tarafından düzenlenen ülkenin en büyük proje olimpiyatları, görkemli final gecesi ile sona erdi. Törende birinci olan projelere ödüller verildi. Endonezya'da lise seviyesindeki en büyük proje yarışması Endonezya Bilim Proje Olimpiyatları'nın (ISPO) dördüncüsü, birinci olan öğrencilere ödüllerinin verildiği tören ile sona erdi. Törende biyoloji, fizik, kimya, teknoloji, çevre ve bilgisayar dallarından ilk 5 proje sahibi öğrencilere ödülleri verildi. Endonezya'nın başkenti Cakarta'daki Taman Mini Parkı'nda düzenlenen ödül törenine katılım yüksek olurken, Endonezya basını da finali yakından takip etti. Törende, sonuçların açıklanmasıyla, dereceye giren öğrencilerin heyecanlandıkları görüldü. Tören boyunca, heyecan hiç eksik olmazken, Endonezya yerel dans gösterisi renkli görüntülere sahne oldu.Tören sonunda, altın madalya alan genç yeteneklere, birer adet laptop hediye edildi. Endonezya Meclisinde Öğrenciler Onuruna Yemek Bu arada Endonezya Meclisi, ISPO katılımcıları onuruna meclis salonunda yemek verdi. Yemeğe, bilim olimpiyatına katılan öğrenciler ve öğretmenleri katıldı. Burada bir konuşma yapan Endonezya Meclis Başkanı vekili Taufik Kurniawan, olimpiyatların organize heyeti ve öğrencilere bilime ve ülkelerine yaptıkları katkılardan dolayı teşekkür ederek, "Endonezya meclisi olarak sizler ile iftihar ediyoruz. ISPO, artık Endonezya sınırlarını aşıp uluslararası bir olimpiyat olmalı. Bu konuda meclis olarak her türlü desteğe hazırız." dedi. Kaynak:Margiana/AA(25 Şubat 2012,18:37) |
Kadınlara sınırsız yumurta müjdesi Amerikalı doktorlar, doğurganlık tedavisinde kullanılmak üzere "sınırsız" sayıda insan yumurtası üretmenin gelecekte mümkün olabileceğini söylüyor. Araştırmacılar kadın rahminde bulunan bazı kök hücrelerin, kendi başlarına bölünerek yumurtaya dönüşebileceğini laboratuvar ortamında kanıtladı. Bazı uzmanlar Nature Medicine dergisinde yayınlanan bu çalışmanın doğurganlık tedavisi konusunda çığır açacağı görüşünde. Bugüne dek yerleşik kanı, kadınların belli bir yumurta stokuyla doğduğu ve bundan fazlasını üretemeyeceği yönündeydi. Massachusetts Genel Hastanesi ekibinin başkanı Doktor Jonathan Tilly ise bunun aksini kanıtladıklarını söylüyor.Tilly, doğurganlık çağındaki kadınların rahminden alınan kök hücrelerden yumurta ürettiklerini bildirdi. Ancak tüm kök hücreler değil, yalnızca yüzeylerinde DDX4 proteini taşıyan hücreler yumurtaya dönüşebiliyor. İnsan yumurtası üzerinde deneylere kısıtlama getirildiği için fareler üzerinde tekrarlanan deneyler, bu yumurtaların döllenip embriyo üretebileceğini ortaya koydu. Doktor Tilly "Bu buluş, kadınlarda kısırlığı aşmak ve hatta rahim yetmezliğini ertelemek için yepyeni teknolojilerin yolunu açıyor." diye konuştu. Sheffield Üniversitesi'nden doğurganlık uzmanı Dr. Allan Pacey de, "Bu çalışma işimizde çığır açmakla kalmıyor, kanser tedavisi gören kadınlarda doğurganlığı korumak için yeni fırsatlar da doğuruyor." dedi. Londra'daki Hammersmith Hastanesi'nin Tüp Bebek Kliniği Başkanı Stuart Lavery de haberi BBC'ye değerlendirirken "bir mihenk taşı" olabileceğini belirtti ve şunları söyledi: "Eğer bu sonuçlar doğrulanırsa, üreme biyolojisinin en büyük eşitsizliklerinden biri ortadan kalkar. Kadının üreme araçlarının da, tıpkı erkeğinkiler gibi, yenilenebilir olduğu görülür." Ancak bu teknolojinin hayata geçirilmesi için "daha zaman olduğuna" dikkat çeken Lavery, yine de bunun, kemoterapi tarzı kısırlık yaratan tedaviler gören genç kadınlara umut vaat ettiğini belirtti. |
Bilim insanlarını şaşırttı Bilim insanları, Vietnam’da yeni bir yarasa türü keşfetti. Yüzündeki dokuların farklılığı sayesinde, yarasanın yön bulma yeteneğinin diğer türlere oranla daha yüksek olduğu düşünülüyor. Vietnam’ın başkenti Hanoi’deki Bilim ve Teknoloji Akademisi’nden Vu Dinh, yaprak suratlı yarasayı, ilk kez 2008 yılında keşfedilen Griffin yaprak burunlu yarası zannettiklerini belirtti. Ancak yapılan araştırmalar sonucu, iki yarasanın birbirlerinden farklı türlere ait olduğu anlaşıldı. Vu, “Yaprak burunlu yarasa ve Griffin’in vücut büyüklükleri birbirine benziyor. Ancak Griffin sakin bir yarasa olarak bilinirken, yaprak burunlu yakalandığında çok öfkeliydi” dedi. Vu ve ekibi, yaprak burunun sonar frekanslarını ölçtü ve doku örnekleri aldı. Journal of Mammalogy dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, yaprak burunlunun, Griffin yaprak burunlu yarasasından farklı bir genetik yapıya sahip olduğu ortaya çıktı. Yeni yarasa türüne Hipposideros griffini adı verildi. Vu, Hipposideros griffini’nin, seslerin yankılanması yoluyla yön ve uzaklığı tespit etmede daha başarılı olduğunu düşündüklerini söyledi. Yeni yarasa türünün iki doğal parkta yaşadığını belirten Vu, Vietnam’ın ev sahipliği yaptığı değişik yarasa türlerini araştırmaya devam edeceklerini söyledi. |
Dört galaksi birbirine girdi Gök bilimciler, evrenin çok uzak bir köşesinde neredeyse çarpışmak üzereymiş gibi birbirine yakınlaşan dört galaksi görüntüledi. NASA’nın yayımladığı ve Dünya’dan 300 milyon yıl uzaklıkta çekilen bu fotoğraf bir göz yanılsamasına benziyor. Ancak kozmik mesafeler ele alındığında, fotoğraftaki galaksilerin arasında milyonlarca ışık yılı mesafe bulunuyor. İç içeymiş gibi görünen galaksiler ilk kez 1877 yılında Fransız gök bilimci Edouard Stephan tarafından Pegasus takımyıldızında keşfedildi. Fotoğrafta yer alan beş galaksiye Stephan Beşlisi deniyor. Ortada iki sarı ışık olarak beliren noktalar, aynı zamanda bir galaksi grubu meydana getiriyorlar. NGC 7319, NGC 7318A, NGC 7318B, ve 7317 adlarını taşıyan galaksilerin birbirlerine çok yakın olmaları nedeniyle yerçekimleri etkileşime giriyor ve bunun sonucunda kapsadıkları kozmik parçacıkları kuyruk veya düğüm şekline bürünüyor. Sol alt köşede diğer dört galaksiden farklı olarak mavi renkli NGC 7320 galaksisi yer alıyor. NGC 7320, diğer galaksilere en az 40 milyon ışık yılı mesafede bulunuyor ve çarpışmak üzere olan galaksilerle etkileşime girmiyor. Fotoğrafta yer almayan ve dört galaksinin birbirleriyle dansına tanıklık eden bir galaksi daha nevcut. Milyonlarca yıl sonra fotoğrafa girecek olan NGC 7320C, söz konusu grubun “kötü çocuğu.” Bunun nedeni, dört galaksiyle geçmişte bir veya iki defa çarpışan NGC 7320C’nin, galaksilerden büyük miktarda gaz ve toz kütlesi koparmasının ardından yine aynı manevrayı yapmaya hazırlanıyor olması. |
Çin, Uyduları Seriye Bağladı Sıçuan eyaletinin Şiçang şehrindeki uydu fırlatma merkezinden Uzun Yürüyüş-3C taşıyıcı roketi kullanılarak uzaya gönderilen Kuzey Yıldızı-11 adlı navigasyon uydusunun yörüngesine yerleştiği açıklandı. Meteoroloji, balıkçılık, telekominikasyon, haritalandırma gibi alanlarda bilgi sağlama amaçlı geliştirilen Kuzey Yıldızı uydu serisinin 2020 yılına kadar yörüngede 30 uyduya kadar ulaşarak daha etkin ve kapsamlı global konumlandırma hizmeti sağlaması hedefleniyor. Kaynak:Haber7/AA(25 Şubat 2012,09:20) |
Amerika'ya İlk Avrupalılar Ayak Bastı Arkeologların elde ettiği yeni bulgular, Amerika kıtasının ilk olarak Avrupa’dan gelen Taş Devri insanları tarafından keşfedildiğini ortaya koydu. Avrupa’dan gelen insanlar, sanılanın aksine Amerika yerlilerinin Sibirya’dan gelen atalarından çok daha önce Yeni Kıta’ya ayak bastı. Eski çağlara ait teorileri yıkabilecek yeni bulgular, ABD’nin doğu yakasında keşfedildi. Arkeologlar ve bir balıkçı, 19 ile 26 bin yıl öncesine uzanan, Avrupa kökenlerini çağrıştıran çeşitli taş aletler buldu. Taş aletlerin büyük kısmı Maryland eyaletindeki Delmarva Yarımadası ve Pennsylvania ile Virginia eyaletlerindeki kazı alanlarında çıkarıldı. Ayrıca, Virginia eyaletinin 100 km açığında deniz tarağıyla avlanan bir balıkçı şans eseri antik eserler buldu. Balıkçının avlandığı bölgenin, tarih öncesi çağlarda karanın parçası olduğu ifade edildi. Bilim insanları, on binlerce yıl öncesine ait taş aletlerin, insanlığın dünyaya nasıl yayıldığı hakkındaki bilgileri önemli ölçüde değiştirebileceğini belirtti. Eski İnanış Çürütüldü Arkeologlar, ABD’nin Doğu yakasıyla Avrupa’da geçmişte yapılan kazılarda, Taş Devri’nden kalma aletlerin benzerliğini fark etmişti. Ancak daha önce keşfedilen ABD-Avrupa izleri taşıyan aletler, 15 bin yıl öncesine aitti. Bu tarih, Taş Devri’nde yaşamış Avrupalıların bu tür eşyaları yapmayı sona erdirdikleri döneme işaret ediyordu. Bu yüzden birçok arkeolog o dönemlerde Amerika-Avrupa bağlantısı olduğu düşüncesini reddetmişti. Ancak 19 ile 26 bin yıl öncesine uzanan ve iki kıtayı ilişkili kılan taş aletler, eski inanışların altını oyabilir. Ayrıca, bilim insanlarının 1971 yılında Virginia eyaletinde bulunan bir Avrupa tarzı bıçak üzerinde yaptığı kimyasal analizler, bıçağın Fransa’da çakmaktaşından yapılan bıçaklara olan benzerliğini ortaya koymuştu. Bugüne kadar bulunan on binlerce yıllık aletlerin ise ağırlıklı olarak Fransa ve İberya’da yapıldığı biliniyor. Buz Örtüsünün Üzerinden Geçtiler Elde edilen bulguları gözden geçiren Washington merkezli Smithsonian Enstitüsü’nden Dennis Stanford ve Exeter Üniversitesi’nden Bruce Bradley, Batı Avrupa’daki insanların Buz Çağı’nın ilerlemesiyle Kuzey Amerika’ya göç ettiği kanısına vardı. İki arkeolog, bu ay piyasaya sürülen“Across Atlantic Ice” adlı kitaplarında, Taş Devri insanlarının buzul tabaka üzerinden veya teknelerle Yeni Kıta’ya vardıklarını savundu. Buz Çağı’nın en sert soğuklarının yaşandığı yıllarda, Kuzey Atlantik’in neredeyse 7.7 milyon kilometre karesinin buzla kaplı olduğu düşünülüyor. Ayrıca, iklimlerin değişmesiyle buzların eridiği bölgeler ve açık okyanusların, göç eden kuş ve balıklar sayesinde, gıda kaynakları çok zengin yerler olduğu biliniyor. Stanford ve Bradley, elde edilen son bilgilerle, Taş Devri insanlarının 2,500 kilometrelik yolu aşmış olabileceğine neredeyse kesin gözüyle bakıyor. İki arkeoloğun öne sürdüğü bir diğer teori, Sibirya ve Alaska’da 15,500 yıl önce insanlara ait yaşam izi olamayacağı. Çünkü, eğer 19 ile 26 bin yıl önceki aletleri Asya’dan gelen insanlar yapmış olsaydı, bu aletler Sibirya ve Alaska’da da bulunurdu ama bugüne dek bu tür Taş Devri aletleri bulunmadı. Yine de, Amerika’ya ilk ayak basanlar Batı Avrupalılar olmuşsa bile, bu insanlar 15,500 yıl önce Yeni Dünya’ya Bering Boğazı ve Aleut Adaları üzerinden gelen Asya kökenli insanlara kıyasla daha dejavantajlı bir durumdaydı. Amerikan yerlilerini oluşturan Asya kökenli insanlar, göç etmek için 15 bin yıldan fazla vakit buldu ve Yeni Kıta’ya daha iyi uyum sağladığı gibi, kendilerinden önce göç eden Avrupalıları sindirdi. Sırrı Okyanuslar Çözecek Bilim insanları, Florida eyaletinde bulunan sekiz bin yıllık kemikler üzerinde yaptıkları DNA analizlerinde bu teoriyi onayladı. Batı Avrupalıların genleri kuzey doğu Asya’da bulunmazken, Kuzey Amerika yerlilerinde tesbit edildi. Dahası, ABD’de izole edilmiş halde yaşayan bazı topluluklar, Asya veya Amerikan yerlilerinin diliyle bağlantısız diller konuşuyor. Araştırmacılar, bu konudaki tartışmaları binlerce yıl önce kara olan ancak bugün okyanus suların altında bulunan bölgelerde sonuçlandırmayı düşünüyor. Doğu yakasının 160 kilometre açıklarına kadar Taş Devri’ne ait aletler bulunabileceğini belirten arkeologlar, yazın bu bölgelerde çalışmalara başlayacak. Kaynak:NTVMSNBC(29 Şubat 2012,08:58) |
Sonsuz yaşamın sırrı yassı solucanlarda Sonsuz yaşamın sırrı yassı solucanlarda İngiliz bilim insanları, su birikintileri ve göllerde yaşayan yassı solucanların kendilerini yenileme yeteneği sayesinde sonsuza dek yaşayabildiğini ileri sürdü. İngiliz Telegraph gazetesinin haberine göre, Nottingham Üniversitesi araştırmacıları, tek bir solucandan yaklaşık 20 bin solucanlık bir koloni oluşturmayı başardı.Solucanı parçalara ayıran ve her bir parçanın yeni bir solucana dönüşmesini gözlemleyen araştırmacılar, solucanın kendini yenileme yeteneğinin bilim adamlarına insanların sonsuza dek genç kalabilmesine olanak tanıyan yöntemler geliştirmesi için yardımcı olabileceğini söyledi. Araştırmayı yöneten Aziz Ebubekir, solucanların kendilerini yenilerken DNA'larının telomer adı verilen çok önemli bir parçasının uzunluğunu koruyabildiklerini keşfetti. Araştırma sırasında yassı solucanların hem cinsel yollardan hem de bölünerek üreyen iki cinsinin incelendiği ve her iki türün de kendini yenileme özelliğine sahip olduğu bildirildi. Sürekli yeni kas, deri, iç organı ve hatta beyin üreterek kendini yenileyen solucanların bölünerek çoğalan türü, aynı zamanda çok önemli bir enzimi de yenilebiliyor. Telomer uzunluğunun, hücrelerin yaşlanmasında çok önemli bir rol oynadığına işaret eden araştırmacılar, kromozomların uçlarında bulunan telomerlerin, kromozomların hasar görmesini engelleyerek hücre işlevlerinin yitimini önlediğini söyledi. Araştırmacılar, telomerlerin kısalmasının yaşlanmayı hızlandırdığını kaydetti. |
5300 Yaşındaki Buz Adam Gizemi Çözüldü 1991 yılında İtalya'da tesadüfen bulunan, 5 bin 300 yaşındaki “Buzadam” Ötzi'nin otopsi analizleri açıklandı. Buna göre Ötzi'nin kalbinin zayıf olduğu ortaya çıktı. Kalp hastalıklarına genetik yatkınlığı olduğu belirlenen buzadamın ayrıca ateroskleroz (damar sertliği) hastalığı da bulunduğu ve süte alerjisi olduğu tesbit edildi. 19 Eylül 1991'de Ötztal Alpleri'nde yolunu kaybeden iki Alman turist tarafından tesadüfen bulunan ve yedi yıl Avusturya'da kaldıktan sonra bulunduğu yerin İtalya sınırı içinde olduğunun anlaşılmasıyla 1998 yılında İtalya'ya teslim edilen Ötzi, tarihe ışık tutmaya devam ediyor. İtalya'nın Bolzano kentindeki, Alto Adige Arkeoloji Müzesi'nde özel koşullar altında tutulan Ötzi'nin yaklaşık bir buçuk yıl önce yapılan son otopsisinin analiz sonuçları açıklandı. Otopsiyi yapan ekibe de başkanlık eden EURAC Mumya ve Buzadam Enstitüsü Direktörü Biolojik ve Biomoleküler Andropoloji Uzmanı Prof. Albert Zink, "Ötzi'nin zamanında kalp ve damar hastalıklarına genetik yatkınlığı olduğunun onaylanması çok önemli. Çünkü bu, kalp ve damar hastalıklarının medeniyetle bağlantılı olamayabileceğini gösteriyor. 5000 yıl önce Ötzi, bugün kalp hastalıklarıyla ilişkilendirdiğimiz risklere sahip değildi. Buzadamın fazla kilosu yoktu ve hareketsiz bir yaşantıya sahip değildi" diye konuştu. Süt İçemiyordu Yaklaşık bir buçuk yıl önce araştırma ekibi Ötzi'nin genetik mirasını ortaya koyan tam genomunu çözdü. Geçen sürede detaylı gen analizleri gerçekleştirilerek, tarihin o dönemine ışık tutmaya devam edildi. Bir parazit aracılığıyla enfeksiyona neden olan bir bakteri türü borrelianın dünyadaki en eski örneği bulundu. Genetik araştırmalar Ötzi'nin kahverengi saç ve gözlere sahip olduğunu kesinleştirdi. Bunun yanında Ötzi'nin süt içinde bulunan laktoza karşı alerjisi olduğu ortaya çıktı. Yani Ötzi hiç süt içemiyordu. Bu tesbit, o dönemde laktoz alerjisinin genel olduğu yönündeki inanışı güçlendirdi. Bu inanışa göre insanlar sütü yetişkin olduktan sonra da içmeyi ancak hayvanları evcilleştirmeye başladıktan sonra öğrendi. Ötzi'nin Nereli Olduğu Ortaya Çıktı Buz adamın genetik yapısının Avrupa'da sık görülen değerlere sahip olmadığı tesbit edildi. Buna göre Ötzi'nin ataları neolitik çağda yakın doğudan geldi. Günümüzde sadece Sardenya Adası'nın küçük bir bölümünde ve Korsika Adası'nda, Ötzi'nin gen yapısının benzeri tesbit edildi. Kaynak:Gençbilim/Ntvmsnbc-Ajanslar(29 Şubat 2012,17:49) |
Taş Devriyle İlgili Arkeolojik Keşifler Tarihi Değiştirecek Keşif Bilimadamları, yapılan son arkeolojik incelemelerin ışığında bilinen tarihi değiştirecek bir keşfe imza attılar. Bilimadamları, Amerika'nın doğu kıyısındaki altı noktada onlarca taş el aleti bulduklarını açıkladılar. Aletler üzerinde yapılan incelemelerde bu aletlerin 19 ile 26 bin yıl yaşında ve Avrupa-tipi oldukları keşfedildi. The Independent gazetesinin haberine göre, bu bilgiler ışığında, Avrupalı avcıların Amerika yerlilerinden 10 bin, Kristof Kolomb'dan ise tam 20 bin yıl önce Amerika kıtasını keşfedip, burada yaşadıkları ortaya çıkarıldı.Bu aletlerin keşfedilmesinin, onlarca yıldır yapılan arkeolojik keşifler arasında en önemlilerinden biri olduğunun altı çiziliyor. Daha önceden de kimi insan eliyle yapılmış eşyalar keşfedilmiş, ancak bunlar sadece 15 bin yıl öncesine kadar dayanıyordu. Şimdi keşfedilen aletler ise o dönemde Avrupa'da kullanılanlarla birebir aynı özellikleri taşıyor. Araştırmacılar, Batı Avrupa'dan yola çıkan Taş Devri insanlarının neredeyse 2 bin 500 kilometrelik mesafeyi Atlantik buzu üzerinde katedip, Kuzey Amerika'ya ulaştıkları iddiasını ortaya attılar. Buzul Çağı'nın tepe noktasında Kuzey Atlantik'in büyük kısmının neredeyse bütün yıl buzla kaplı olduğu, buzul tabakasının ilerisinde ise avcılar için çok zengin besin kaynaklarının bulunduğu belirtiliyor.Ancak yapılan bu son keşfe kadar, bu iddiayı destekleyecek çok fazla kanıt bulunmuyordu.Şimdi, Exeter Üniversitesi'nden Profesör Dennis Standord ve Profesör Bruce Bradley bu ay yayınlanacak kitaplarıyla bu teorilerini ve kanıtlarını sunacaklar. Yapılan son keşfin ardından araştırmacılar Tennessee, Maryland ve hatta Texas'ta Taş Devri'ne dair daha çok keşif yapmayı umut ediyorlar. Kaynak:Gençbilim/The Independent(28 Şubat 2012,13:23) |
Okyanuslar alarm veriyor Bilim insanları, okyanuslardaki asitlenme hızının son 300 milyon yılın en yüksek seviyesine ulaştığını açıkladı. Dünyanın çok yüksek miktarda karbon salınımı yüzünden aşırı ısındığı 56 milyon yıl önce bile, asitlenme hızının bugünkü kadar yüksek olmadığı belirtildi. Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, asit oranı giderek artan okyanus suları, deniz canlıları ve bitkiler için yaşam alanı sunan mercan kayalıklarının yok olmasına neden oluyor. Asitli sular, istridye ve midyelerin koruyucu kabuklar edinmesini zorlaştırırken, balıkların beslendiği küçük organizmaları zehirliyor. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA) Başkanı Jane Lubchenco, okyanuslardaki asitlenmenin en büyük endişeleri olduğunu ifade etti. Fosil yakıtların yakılması gibi insan kaynaklı eylemler, atmosfere salınan karbonu artırıyor ve okyanuslardaki asit oranı artıyor. Bu durum, sanayi devriminin başlangıcından bu yana atmosferik karbon oranını milyonda 280’den, milyonda 392 parçaya çıkardı. ABD’li, İngiliz, Hollandalı, Alman ve İspanyol bilim insanlarının oluşturduğu araştırma ekibi, atmosferde sıkışan ve küresel ısınmayı tetikleyen karbonun neden olduğu iklimsel bozuklukları tespit etmek için dünyanın 300 milyon yıllık jeolojik geçmişini inceledi. Bilim insanları, iklim değişikliğiyle tetiklenen doğa olaylarının, 65 milyon yıl önce dinozorların yok olmasına neden olan meteor çarpması gibi, canlıların nüfusunda kitlesel ölümlere neden olduğunu tespit etti. Araştırmacılar, mevcut durumun, 252, 201 ve 56 milyon yıl önce yaşanan doğa olaylarının sinyalini verdiğini belirtti. Dünya 56 milyon yıl önce, volkanik olaylar nedeniyle aşırı ısınmış ve bu durum beş bin yıl boyunca devam etmişti. FOSİLLER ÇAMURA DÖNÜŞTÜ Bilim insanları, Antarktika’nın açıklarında, Güney Buz Denizi’nde yaptıkları araştırmada, 56 milyon yıl öncesiyle benzer sonuçların yaşanabileceğine dair bulgular elde etti. Okyanusun tabanı altında gömülü olan çamuru inceleyen bilim insanları, çok yüksek asit seviyesinden dolayı beş bin yıllık plankton fosillerinin çamura dönüştüğünü fark etti. Sonuç olarak, son beş bin yıl içinde atmosferdeki karbon oranının iki katına çıktığı ve okyanuslardaki asit oranının 0.4 pH yükseldiği anlaşıldı. Columbia Üniversitesi’nden Baerbel Hoenisch, dinozorların yok olmasından dokuz milyon yıl sonrasına denk gelen 56 milyon yıl önce, mercan kayalıklarında yaşayan birçok canlının ve okyanus tabanındaki tek hücreli organizmanın öldüğünü, bu nedenle besin zincirinin üst basamaklarındaki canlılarında da yok olduğunu ifade etti. Araştırma ekibi, 20’inci yüzyılda okyanuslardaki asit oranının 0.1 pH arttığını, 2100 yılında ise bu artışın 0.2 veya 0.3 olacağını tespit etti. Birleşmiş Milletler (BM), 21’inci yüzyılda küresel sıcaklığın 2 santigrat dereceye kadar artabileceğini belirtmişti. Hoenisch, 56 milyon yıl öncesiyle karşılaştırıldığında, endişe verici bir ekolojik değişim yaşandığını belirtti. Hoenisch, 56 milyon yıl önceki doğa olaylarının volkanik faaliyetlerden olduğunu ifade ederken, buna rağmen okyanuslardaki asitlenme oranının günümüzde çok daha hızlı arttığına dikkat çekti. |
Tarsess Kemiği Tarsess Kemiği İle Cinsiyet Belirleme Bilim insanları, ayak kemiklerinin cinsiyetin anlaşılmasında önemli ipuçları içerdiğini ve ayak bileğini oluşturan yedi kemiğin (Tarsess) uzunluklarının ölçülmesiyle bu bilgiye kolayca ulaşılabildiğini keşfetti. ABD’li araştırmacılar, ayak kemikleriyle yapılan cinsiyet tesbitinin yüzde 93.6 oranında doğru sonuç verdiğini ve adli tıp yetkililerinin cesetlerin cinsiyetini belirlemek konusunda çaresiz kaldığı zaman, ayak bileklerine başvurabileceklerini belirtti.Ayağın arka kısmında bulunan Tarsess kemikleri, eğitimsiz gözlere hiçbir ipucu sergilemeyecek olsa da, cinsiyetin belirlenmesi adına önemli özellikler barındıyor. İlk olarak, vücut ağırlığımızı destekleyen Tarsess kemiklerinin asimetrik yapısı bu faktöre göre belirleniyor ve vücut yoğunluğu kadın ve erkekler arasında büyük farklılık gösteriyor. Tarsess kemiklerinin bir diğer özelliği, ölümden sonra çok büyük olasılıkla bulundukları yerde kalmaları. Ayakkabının içinde kalan bu kısım, dış etkenler ve hayvanların saldırılarına karşı da genelde korunmuş oluyor. Üçüncü bir özellikleri de, bir arada yapışık gibi duran bu kemikler, ayak çıplak olsa bile birçok kazanın ardından tek parça halinde kalmayı başarıyor. Kuzey Carolina Üniversitesi’nden Sheena Harris, “Arkeolojik alanlarda bulunan kemiklerde bile Tarsess kemiklerinin daha az zarar gördüğünü fark ediyoruz. Uzunluklarını ölçerek uzun yıllar önce ölmüş insanların cinsiyetleri tesbit edilebilecek” dedi. Sağlaklarda Sol Ayak Daha Güçlü Araştırmada yer alan bir diğer araştırmacı Troy Case, Tarsess kemikleriyle cinsiyet belirleme yönteminin doğruluğunu tesbit etmek için, bir iskelet koleksiyonundaki 160 insan kemiğini inceledi. Case, Avrupa kökenli ABD’lilerin Tarsess kemiklerinin uzunluğu, eni ve yüksekliği dahil 18 farklı ölçümünü aldı. Sağ ayakta, 18 ölçümden 15’inin cinsiyetin belirlenmesinde rol oynadığı anlaşılırken, sol ayakta sadece dokuz ölçüm doğru sonuca ulaşılmasını sağladı. Case, sağ ayağın, sol ayağa oranla daha kesin bir değerlendirme olanağı sağlamasının kendisini şaşırttığını söyledi. ABD’li araştırmacı, sağlak insanlarda sol ayağın vücut ağırlığını daha fazla taşıdığını ve sağlaklar daha fazla olduğu için sol ayağın daha güçlü bir tahmin olanağı sunmasını beklediğini belirtti. Forensic Studies dergisinde yer alan araştırma, sadece Avrupa kökenli ABD’lilerin kemikleri üzerinde yapıldı. Bilim insanları, yöntemin etnik gruplar arasında farklı sonuçlar gösterebileceğini ve ölçümlerin başka etnik gruplar üzerinde de yapılması gerektiğini not düştü. Kaynak:NTVMSNBC/Forensic Studies (02 Mart 2012,16:23) |
Sesten 7 Kat Hızlı Top Mermisi Geleceğin Silahı Elektromanyetik Raylı Top Gerçek Oldu Amerikan donanması, sadece bilim kurgu eserlerinde ve bilgisayar oyunlarında görebildiğimiz barutsuz bir elektromanyetik raylı top (rail gun) prototipini ilk kez laboratuar ortamının dışında test etti. Donanma Bilim ve Teknoloji Departmanı ile Amerikan savunma şirketi BAE Systems'ın geliştirdiği 32 megajül gücündeki ölümcül silah, geçtiğimiz günlerde ABD'nin Virginia eyaletindeki Dahlgren bölgesinde yer alan Donanma Yüzey Savaş Merkezi'nde denendi. Sesten 7 kat hızlı ilerleyen yeni nesil top mermisinin en büyük özelliği barut gibi patlayıcı bir madde içermemesi. Savunma sanayisinde köklü bir değişikliğe yol açması beklenen silah, 9 kiloluk alüminyum mermiyi saatte 7 bin ila 9 bin kilometre hızla hedefine gönderiyor. Sıradan bir topta bu hız en fazla 5 bin 400 kilometreye çıkarılabiliyor. Menzili 360 kilometre olan top, barut ve benzeri patlayıcı malzemeler yerine elektromanyetik alan ve elektrik akımı kullanıyor. İletken yapıdaki mermi, namlunun içinde iki ray arasında oluşturulan elektromanyetik alan sayesinde hızlandırılıyor. Geride mermi kovanı bırakmayan bu silah, çok yüksek hızlarda ateşleme yapabiliyor. Son testlerde merminin hızı saniyede 2,4 kilometreye çıktı. Projeyi 2005'te başlatan ABD ordusu, 90 - 185 kilometre menzilli 20 - 32 megajül gücündeki bir topun geliştirilmesi için çalıştıklarını açıkladı. Silahın dakikada en az 10 atış yapması hedefleniyor. BAE Systems'ın yanı sıra bir diğer silah şirketi General Atomics'in de Nisan ayı başlarında bir 'rail gun' test edeceği belirtiliyor. 'Rail gun' modellerinin savaş gemilerine yerleştirilmesi bekleniyor. Silah, gemiyi düşmanın olası saldırısından koruyacak şekilde çok uzağa ateş açma olanağı sağlıyor. Bunun yanı sıra, patlayıcı maddeyle dolu füzelerle uğraşmak zorunda kalmayacak mürettebatın güvenlik koşullarını da iyileştiriyor. Silahın 2020'den sonra ABD ordusunun envanterine katılacağı kaydediliyor. Kaynak:Margiana/AA(02 Mart 2012,07:38) |
Görünmezlik artık hayal değil Bilim insanları ilk kez görünmezlik pelerini kullanarak üç boyutlu bir nesneyi görünmez hale getirdi. Yapılan deney “New Journal of Physics” adlı bilim dergisinde yayımlandı. Teksas Üniversitesi’nden bilim insanları 18 santimetre büyüklüğündeki silindir biçimindeki bir boruyu plazmonik meta madde kullanarak görünmez hale getirdiler. Ancak deneyin görünür ışık değil, mikro dalga alanında sonuç verdiği de belirtildi. Dünya çapında sayısız bilim insanı, nesneleri görünmez hale getirebilmek için farklı görünmezlik pelerinleri üzerinde çalışıyor. Bu deneylerin büyük çoğunluğunda negatif kırılma indisine sahip yapay maddeler kullanılıyor. Bu meta maddeler yoluyla nesnenin etrafındaki ışık kırılıyor. Bu yolla araştırmacılar iki boyutlu nesneleri görünmez hale getirmeyi başarmıştı. Aynı şeyin üç boyutlu nesnelerde de yapılabileceği şimdiye kadar sadece teorik olarak kanıtlanmıştı YENİ BİR TEKNİK Teksas Üniversitesi’nden bilim insanları ise farklı bir yöntem geliştirdiler. Işığın dağılımında kendine özgü niteliklere sahip olan plazmonik meta maddeler kullandılar. Bu maddeler günlük yaşamdaki maddelerin tam tersi şekilde ışığın yolunu değiştiriyor. “New Journal of Physics” adlı dergiyi yayımlayan İngiliz Fizik Enstitüsü'nden (IoP) Prof. Andrea Alu “Görünmezlik peleriniyle cismin dağıtım alanları örtüştüğünde birbirlerini karşılıklı olarak söndürüyorlar” şeklinde konuştu. Bu yöntemle fizikçiler silindiri 3,1 megahertz büyüklüğündeki frekansa sahip mikrodalgalar için görünmez hale getirebildi. Araştırmacılar nesneye hangi açıdan bakılırsa bakılsın deneyin tam bir başarı ile sonuçlandığını vurguluyor. Prof. Alu “Prensipte bu teknik, görülebilir ışık için de kullanılabilir. Ancak görünmez kılınabilecek nesnenin büyüklüğü ışığın dalga boyuna bağlı” diye konuştu. Görünür ışık, mikrodalgalara göre çok daha kısa bir dalga boyuna sahip olduğu için bu yolla sadece metrenin milyonda biri büyüklüğündeki (mikrometre) nesneler görünmez hale getirilebiliyor. |
Pulse Clean Radyasyona Çözüm Bulundu Bilim insanlarının elektronik cihazların insan sağlığına olan zararları hakkında uyarıları devam ederken, bu soruna çözüm bir Japon ürününden geldi. Pulse Clean isimli ürün bu konudaki arayışa getirdiği çözümlerin sadece telefonlarla sınırlı olmadığını kanıtladı. Türkiye'de bilimsel otoritelerin raporlarına sahip olan Pulse Clean, bilimsel raporlara bir yenisini de Japonya'dan kattı. Pulse Clean, sağlıklı iyonlar olarak da bilinen Hydroxyl iyonlarını bulunduğu çevreye yayarak pozitif iyon radyasyonunu nötralize ediyor. Elektromanyetik radyasyon tehlikesine karşı önlem alınması gerekirken, alınmaması durumunda, radyasyon tehlikesi çocukların ve ailelerin ciddi şekilde kanser ve benzeri hastalıklarla karşı karşıya kalmalarına sebep olmaktadır. Biyomedikal mühendisliği raporlarına göre 10 yıldır cep telefonu kullanıcısı olan her insanda kulak içi tümörü oluşmuş durumda. Elektronik kirliliğe çözüm getirilmediği takdirde bir çok hastalıkta patlama olması bekleniyor. Pulse Clean tüm bu riskleri en aza indirme iddiasıyla çıkan ileri teknoloji bir Japon ürünü. Günlük hayatta karşılaşılan baş ağrısı, yorgunluk, stres, halsizlik ve daha birçok rahatsızlığın, çevremizde yer alan elektronik cihazların yaydığı radyasyon sonucu ortaya çıktığını bilinmekte. Pulse Clean 14 yıllık kalitesiyle bu soruna bilimsel çözüm getiren farklı bir ürün. Birçok elektronik alete uygun farklı modelleri olan Pulse Clean yakında çocuklara ve bayanlara yönelik modellerini piyasaya sürecek. Çok özel bir üretim projesi olan ürünü farklı şekillerde üretmek uzun bir Ar-Ge süreci almış. Yeni modellerin etki gücü en az eskiler kadar güçlü. Amerikan Buluşlar Kongresi'nden "En iyi buluş" ödülünü alan patentli ürün Pulse Clean'in, temiz kullanıldığı takdirde herhangi bir kullanım süresi yok. Kaynak:Margiana/AA(03 Mart 2012,11:46) |
Afrika'da virüs operasyonu Afrika'da virüs operasyonu Uluslararası sağlık kurumlarının filmleri aratmayan operasyonu, öldürücü bir virüsün Uganda'da salgın haline gelmesini önledi. Uganda’daki bir kurşun ve altın madeninde çalışan işçinin geçtiğimiz ay aniden kanamalı ateşe yakalanıp ölmesi, yetkilileri alarma geçirdi. Doktorlar, Ebola’ya olan benzerliğiyle bilinen Marburg virüsü salgını başlamış olabileceği endisiyle, ölen işçinin kan örneğini hemen Uganda Virüs Araştırma Enstitüsü’ne yolladı. Marburg’un ölüm nedeni olarak kesinleşmesi üzerine, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (CDC) harekete geçti. Her iki kurum, virüsün yayılmasını önlemekle görevlendirildi. Bilim insanları, virüsü insanlara yayan canlının bulunması için Uganda’ya hareket etti. CDC’ye bağlı sekiz bilim insanı, koruyucu Tyvek giysileri, gaz maskeleri, sıvı nitrojen tankları, bir jeneratör ve beş galon sıvı nitrojen ve katlanabilir masalarla bir Boeing 747’e atladı. Uganda’nın başkenti Kampala’nın dışındaki Entebbe kasabasına varan bilim insanları, buradan 360 kilometre uzaklıktaki Ibanda köyüne gitti. Margburg virüsünün ortaya çıktığı maden, köyün hemen dışında yer alıyordu. Yarasalar ve dışkıları madenin her yerindeydi. Koruyucu giysilerini giyen ve gaz maskelerini takan bilim insanları, madendeki yarasa yuvalarında yarasalarla boğuştu ve 800 tanesini yakaladı. Ardından, tutsak yarasalar Ibanda’da kurulan virüs laboratuarına götürüldü. MONTAJ HATTI KURDULAR Montaj hattı gibi kurulan laboratuarda gruplar halinde çalışmaya başlayan bilim isanları, yarasaların böbreklerinden, karaciğer ile akciğerlerinden ve kalplerinden doku ile kan örnekleri aldı. Diğerleri, hemen elde edilen verileri kaydetti. Doku örnekleri, deney tüplerine yerleştirildi, tüpler, kırılmalarını önlemek için külotlu çoraplara kondu. Ardından sıvı nitrojen tanklarına yerleştirilen türpler, bir hafta sonra ABD’nin Atlanta kentine ulaştı. Araştırmacılar, getirilen dokularda Marburg virüsünün izlerini aramaya başladı. CDC ekibinde yer alan Craig Manning, “Eğer virüsten etkilenen bir popülasyonun nasıl davrandığını anlayabilirsek, onları tedavi edebiliriz” dedi. İncelenen 800 yarasanın 23’ünde Marburg virüsü tespit edildi. Ancak yarasalarda virüsün semptomlarına ait delile ulaşılamadı. Bilim dünyası, olası bir salgının önüne hızlı müdahaleyle geçmeyi başarırken, Uganda’daki maden kapatıldı. Virüsün tek kurbanı olan işçi de toprağa verildi. |
Esrarengiz Işık Telefon Hatası mı, Gerçek mi? Ailesiyle beraber 2009 yılında antik kent Chichen Itza’yı gezen Hector Siliezar, iPhone ile Maya tanrısı Kukulkan adına inşa edilen El Castillo piramidinin üç fotoğrafını çekti. Yağmur bulutlarının gökyüzünü kaplamaya başladığı esnada çekilen fotoğraflarda, kutsal piramidin tepesinden gökyüzüne uzanan bir ışın demeti belirdi. Siliezar’ın çektiği ilk iki fotoğrafta, kara bulutlar antik kentin üzerini kaplamaya başlarken görülüyor ve hiçbir olağandışı durum bulunmuyor. Ancak üçüncü fotoğrafta, piramidin zirvesinden göğe uzanan muntazam bir ışın görülürken, arka planda bir yıldırım çakıyor. Çektiği fotoğrafları bilim insanlarıyla paylaşan Siliezar, Earthfiles.com sitesine şu açıklamayı yaptı: “Piramidin tepesindeki ışın demetini ne ben, ne eşim, ne de çocuklarım gördü. Sadece kamerada belirdi... Ne turist rehberi ne de diğer turistler önceden böyle bir şeye rastlamadıkları söyledi” dedi. Siliezar’ın fotoğrafları, 2012 kehanetlerine odaklanmış sitelere düşmekte gecikmedi. Bu sitelere göre, Mayaların Beşinci Güneş Döngüsü’nün sonuna işaret eden Haab takviminin son günü olan 21 Aralık 2012 öncesinde, bir uyarı ışığı mı gönderildi? Yoksa fotoğraf bir iPhone hatasından mı ibaret ? Söz Bilim İnsanlarının Arizona State Ünivesitesi’nde akademisyen ve Mars Uzay Uçuş Tesisi araştırma teknisyeni olan Jonathon Hill, Siliezar’ın çektiği fotoğrafın bir iPhone hatası olduğuna neredeyse emin. Uydular ve Mars yüzeyindeki keşif robotları tarafından çekilen fotoğraflar üzerinde çalışan Hill, donanımlardan ve diğer şartlardan kaynaklanan hataları tesbit etmek konusunda uzman. Hill, Maya piramidinin (aynı zamanda tapınağı) üzerinde beliren “ışının”, iPhone kamerasının görüntüde beliren ışığı doğru algılayamamasından kaynaklandığını ifade etti. Sadece yıldırım çaktığı esnada piramidin üzerinde ışın demeti oluştuğuna dikkat çeken Hill, “yıldırımın iPhone kamerasının ışığa duyarlı CCD algılayıcısını geçici olarak bozmuş olabileceğini” belirtti. Böylece, görüntüdeki kolonda yeralan piksellerin dengeleme değerleri bozuldu veya kameranın lensinde yaşanan bir yansıma yanlış algılamaya neden oldu. Hill ayrıca, “yıldırım çarpmasının neden olduğu parlaklığın kolondaki piksellere eklenerek aşırı parlaklığa neden olma ihtimalini” savundu. Photoshop ve diğer yazılımlarla yapılan analizlerde, piramidin tepesindeki ışın demetinin muntazam bir dikeyliğe sahip olması da şüpheleri artırdı. Life’s Little Mysteries sitesine konuşan Hill, “fotoğrafı çeken kişinin piksel boyutuna kadar kamerayı ışın demetine mükemmel bir dikeylikte tutması oldukça düşük bir olasılık” dedi. Kısaca, ışın demetinin CCD’deki bir piksel kolonunu temsil ettiği düşünülüyor. Bu da, aşırı parlaklık yüzünden birbirlerine elektronik olarak bağlı olan piksellerin, dikey bir ışın demeti olaral belirmesini öngörüyor. Kaynak: NTVMSNBC (05 Mart 2012,11:43) |
Ay ve Titaniğin Batışı Arasındaki Bağlantı Titanic'i Ay mı Batırdı? Titanic felaketinden üç ay önce, Ay'ın Dünya'ya 1400 yıl sonra ilk kez bu kadar yaklaştığı ortaya çıktı. Bu yakınlaşmanın denizlerde oluşturduğu hareketliliğin buzdağını Titanic'in rotasına çekmiş olabileceği düşünülüyor.İngiltere'de yayınlanan Times gazetesi, 15 Nisan 1912'de ilk seferini yaparken bir buzdağına çarparak batan Titanic'in asıl batış sebebinin Ay olabileceğini yazdı. "Kimilerine göre kaptan, kimilerine göre buzdağı, kimilerine göreyse insanlığın kibiri batırdı Titanic'i" diyen Times, "Ama belki de asıl sebep yukarılarda, bulutların ötesindeydi. Asıl suçlu Ay olabilir mi?" diye sordu.Habere göre, Teksas Üniversitesindeki bilim insanları, felaketin bugüne kadar göz ardı edilen bir unsurun üzerinde çalışmaya başladı. 'O buzdağı neden oradaydı?' Bilim adamlarının hipotezine göre, Titanic felaketinden üç ay önce, Dünya, Güneş ve Ay'ın nadir görülen bir hizalanmasına tanık oldu. Ay Dünya'ya 1400 yılın en yakın mesafesine geldi. Bunun sonucunda meydana gelen gel-git deniz seviyelerini hiç olmadığı kadar yükseltti. Okyanus akıntılarının modelleri üzerinde yapılan çalışmalar, Titanic'i batıran buzdağının, o noktaya ulaşmak için daha kuzeydeki sulardan taşınmış olması gerektiği sonucuna ulaşıyor. Yapılan hesaplar, buzdağının, kuzeydeki sulardan felaketten üç ay önce, yani Ay'ın Dünya'ya en yakın olduğu zaman kopmuş olması gerektiğini gösteriyor. Kaynak:BBC Türkçe (İngiltere'de Yayınlanan 15 Nisan Tarihli Times Gazetesi) |
Higgs Bozonu Higgs Bozonu Köşeye Sıkıştı Bilim insanları, Higgs Bozonu’nun varlığına ait önemli bulgular elde ettiklerini, ancak parçacağın henüz bulunamadığını belirtti. Evrenin oluşumu hakkında en temel bilgileri sakladığına inanılan Higgs Bozonu’nun varlığının kanıtlanması, maddenin neden yoğunluğa sahip olduğunun anlaşılmasında büyük bir adım atılmasını sağlayacak.ABD’nin Chicago kenti yakınlarındaki Fermi Ulusal Laboratuarı’ndaki Tevatron parçacık hızlandırıncısında deneyler yapan ABD’li bilim insanları, elde ettikleri sonuçların geçtiğimiz yıl CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda yapılan deneylerde alınan sonuçlara benzerlik gösterdiğini belirtti. CERN laboratuarlarında yapılan Atlas deneyinin başındaki Fabiola Fianotto, Aralık 2011’de yaptığı açıklamada, parçacığın izine rastladıklarını ancak varlığının kanıtlanması için daha fazla deney yapılması gerektiğini” belirtmişti. Avrupalı ve ABD’li bilim insanları, yapılan son deneylerde Higgs Bozonu’nun varlığını kanıtlamaya iyice yaklaştıklarını belirtirken,parçacığın ‘nerede bulunmadığını artık bildiklerini” ifade ettiler. 2012’nin Sonuna Kadar Saklanamayacak Fermi laboratuarında yapılan deney, CERN deneylerini bağımsız olarak destekleyici bilgiler sunarken, 800’den fazla bilim insanının yer aldığı deneyde elde edilen sonuçlar, Michigan State Üniversitesi’nden Wade Fischer tarafından İtalya’da açıklanacak. Deneyde yer alan bir diğer fizikçi Rob Roser, “Bence Higgs’in saklanabileceği bir yer yok. Şunu biliyoruz ki onun varlığına ait cevabı 2012’in sonuna kadar alacağız” dedi. Bilim insanları tarafından yürütülen iki ayrı deneyde, Fermi laboratuarındaki Tevatron parçacık hızlandırıcısı proton ve antiprotonları çarpıştırırken, CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştıcısı protonları çarpıştırdı. Her iki laboratuarda da, aynı deney iki ayrı grup tarafından, iki farklı yöntemle yapıldı. Dört deneyde aynı sonuca varılması, Higgs Bozonu’nun bulunması yolunda çok önemli bir gelişme olarak kabul ediliyor. Harvard Üniversitesi’nden Gary Feldman, “Fermi’de elde edilen sonuçların CERN’deki sonuçlar kadar kesin olmadığını, bu durumun Avrupa’da yapılan deneylere daha fazla güven kazandırdığını” ifade etti. Roser ise Tevatron’un Eylül’de kapandığını, bu yüzden parçacağın keşfinin Avrupa’da yapılmasının büyük bir olasılık olduğunu söyledi. İlk olarak 40 yıl önce varlığı ortaya atılan Higgs Bozonu, evrenin oluşumunda rol olan altı parçacığın açıklandığı Standart Modeli’n anlaşılmasında büyük önem taşıyor. Higgs Bozonu bulunmadan, maddenin neden kütleye sahip olduğunu anlamak mümkün olmayacak. Kaynak:NTVMSNBC(07 Mart 2012,14:47) |
Molekül İçinde Görüntülenen Atomlar Bilim Dünyasında Bir İlk Bilim dünyası ilk kez bir molekülün içinde birlikte hareket eden iki atomun fotoğrafını çekmeyi başardı.Ohio State Üniversitesi’nden araştırmacılar, fotoğrafı çekebilmek için bir elektronu fotoğraf makinesinin flaşı gibi kullandı. Elektronun hassas hareketleri üzerinde kontrol sağlamak, bilim insanlarını gelecekte kimyasal maddelerin atom düzeyinde kontrol edilebileceğine dair umutlandırdı. Daily Mail’in haberine göre, Louis DiMauro liderliğindeki ekip, molekülün içindeki elektronlardan birini doğal yörüngesinden çıkarmak için ultra hızlı lazer atışlarından faydalandı. DiMauro, çekilen fotoğrafın sadece kimyasal reaksiyonların incelenmesi için değil aynı zamanda maddelerin atom düzeyinde kontrol edilmesi için de tarihi bir adım olduğunu belirterek, “Bir sonraki adımda, kimyasal tepkimeleri kontrol etmek için elektronu istediğimiz yönde hareket edip edemeyeceğimize bakacağız” dedi. Kaynak:Gençbilim / Daily Mail (09 Mart 2012,18:23) |
Zemzem Suyunun Sırrı Zemzem’in Sırrı Çözülemiyor Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) raporlarına göre dünyanın en sağlıklı sularından olan zemzem suyunun esrarı, günümüz teknolojisi ile çözülemiyor. Kaynağı bulunamayan suyun denizden 80 kilometre uzakta olmasına ve çevresinde başka hiçbir kuyu olmamasına rağmen yıllardır kurumaması, araştırmacıları şaşkına çeviriyor. Sadece 1.5 metre derinliğindeki kuyudan hac mevsiminde milyonlarca hacı tüm su ihtiyacını karşılarken, su seviyesinde de hiçbir azalma olmuyorAçlığı gidermek için içenin açlığını, susuzluğunu gidermek için içenin de susuzluğunu gideren suyun esrarı bilim adamları tarafından inceleniyor.Avrupa’da laboratuarlarda yapılan araştırmalarda, zemzem suyunun çok az kükürt içerdiği tesbit edildi. Amerika’da yapılan test sonuçlarına göre ise zemzem, içinde mikroorganizma ve bakteri bulunmayan tek su olma özelliği taşıyor. WHO tarafından da zemzem, dünyanın en içilebilir ve sağlıklı sularından biri olarak açıklandı. Fakat diğer sulara göre çok daha besleyici ve mineral barındıran suyun kaynağı ise halen araştırma konusu. Kaynak:İlim ve Bilim(28 Ocak 2012) |
100 Bin Yıl Sonrası için Olasılıklar .100 Bin Yıl Sonra Dünya / Ne Kadar Yaşayacağız? Felaket uzmanlarına göre insanlığın 2100 yılına kadar yaşama şansı sadece yüzde 19. Ancak birçok araştırma bu riskin çok daha az olduğunu hesapladı. Princeton Üniversitesi’nden astrofizikçi J. Richard Gott’a göre, insanlık 5100 ila 7.8 milyon yıl daha yaşayacak. Bugüne dek bulunan fosiller incelendiğinde ise her memeli türünün ortalama 1 milyon yıl yaşadığı ortaya çıktı. Bazı türler bunun 10 katı yaşıyor. California Üniversitesi’nden felaket uzmanı coğrafyacı Jared Diamond ise toplumların artık izole olmadığını ve örneğin bir salgın durumunda yaşama şansının, bilgiye ulaşım kolaylaştığı için daha fazla olduğunu düşünüyor. Bunun dışında dünya nüfusu arttıkça insanlığın yok olma riski gittikçe düşüyor. - Her 300 yılda bir Dünya yakınında, yıldızın ölüm anı olan süpernova patlaması yaşanma riski bulunuyor. Kansas’ta bulunan Washburn Üniversitesi’nden Brian Thomas böyle bir felaketin ozon tabakasının büyük kısmını yok edeceğini söylüyor. Yayacağı radyasyon nedeniyle insanların büyük kısmında kanser görülebilir. Ancak felaketin kesin olarak meydana gelip gelmeyeceği belli değil. - 100 bin yıl içinde 400 metre çapında bir göktaşı Dünya’ya çarpabilir. Ancak bu felaket tüm Dünya’yı değil, sadece Fransa büyüklüğünde küçük bir ülkeyi yok edebilecek düzeyde olabilir. Nasıl Bir Dil Konuşacağız? - Gelecekte İngilizce dili daha da yaygınlaşacak. İnternet kullanımının artışıyla her dile giren İngilizce kelimeler gelecekte daha da fazla göze çarpacak. Ancak İngilizce de değişiyor. Her yıl Oxford sözlüğüne 2bin ila 2 bin 500 arasında yeni kelime giriyor. Harvard Üniversitesi’nden dil uzmanları Erez Lieberman Aiden ve Jean-Baptiste Michel ise İngilizce diline her yıl 8.500 yeni kelimenin girdiğini savunuyor. Nerede Yaşayacağız? - Geleceğe yönelik yapılan felaket tahminleri Dünya’nın büyük kısmının su altında kalacağını gösteriyor. New Orleans, Şangay, Miami gibi kıyı kentleri su altında kalacaklar arasında görülüyor. İklim Değişim Paneli’ne göre sera gazı salınımı 2100 yılına kadar artarak devam edecek. Ancak daha sonra hızla azalmaya başlayacak. 2100 yılına kadar Dünya üzerinde hava sıcaklığının ortalama 4 derece artacağı düşünülüyor. 23. yüzyılda ise bu oran 5 dereceye kadar yükselecek. -Bundan sonra yeryüzünün sadece 1 derece soğuması tam 3 bin yıl alacak. Grönland ve Batı Antarktika buz tabakaları gelecek 1000 yıl içinde eriyecek. Böylece deniz seviyesi 10 metre artacak. Tüm bunlar göz önüne alındığında insanların yeni yaşam alanları bulması gerekiyor. Tokyo, Londra, New York gibi büyük kentlerin de su altında kalmasıyla ve dünyanın ısınmasıyla yeni yaşam alanları açılacak. Kuzeyde eriyen buz tabakalarının altındaki kara parçalarında ekim yapılabilecek. Antarktika ormanlarla dolacak. Dünya’nın eski haline getirilmesi de mümkün ancak bu binlerce yıl sürecek. - Küresel ısınma nedeniyle Hawaii’de gelecek 100 bin yıl içerisinde yeni bir ada doğacak. Torunlarımıza Ne Kalacak? - Bundan 100 bin yıl sonra geçmişi araştıracak arkeologlar çok fazla iz bulamayacak. İnsanların çok az bir kısmı fosile dönüşecek. Fosile dönüşmek için kalsiyum açısından zengin göletlere veya mağaralara gömülmek gerekiyor. ABD Ulusal Tarih Müzesi’nden Kay Behrensmeyer, gelecekte izlerine rastlanacak cesetlerin bir kısmının da volkan külleri altında kalmış veya tsunami nedeniyle sürüklenerek okyanuslara gömülenler arasından çıkacağını söylüyor. 100 bin yıl sonra halen ayakta kalacak binalar da oldukça nadir. Bunların arasında Finlandiya’daki Olkiluoto nükleer santralı bulunuyor. Seramik ve titanyumdan oluşan eşyalar da 100 bin yıl sonra halen yeryüzünde bulunacak. Neye Benzeyeceğiz? - Bazı gelecek uzmanları insanların, beyinlerinde protezler bulunan yarı insan yarı makine şeklinde yaratıklara dönüşeceğini düşünüyor. Buna göre insanların kan dolaşımında da nano robotlar dolaşacak. Ancak insanlar yarı insan yarı robot olup olmamaya kendileri karar verecek. - Bir iddiaya göre modern insanın ortaya çıkması 30 bin ila 40 bin yıl öncesinde bir anda beliren bir mutasyon genine bağlanıyor. Bu mutasyon genini günümüzde insanların yüzde 70’i taşıyor. Kaynak : Gençbilim / New Scientist (12 Mart 2012,10:36) |
Maya Takvimi ve Nasa'nın Yanıtları Maya Kıyameti Tartışmalarına NASA El Koydu Maya uygarlığının kullandığı takvimin Aralık 2012’de aniden sona ereceği ve bu tarihte dünyanın sonunun geleceği inancının hatalı olduğunu belirten Yeomans, “21 Aralık 2012 tarihinde takvim sona ermiyor. Bu tarihte sadece bir çevrim bitiyor ve yeni bir çevrim başlıyor. Tıpkı bizi takvimimizin 31 Aralık’ta bir çevrimi tamamlaması ve 1 Ocak’ta yeni bir takvimin başlaması gibi” diyor. Yeomans, bu tarihte uzak bir galaksiden kopup gelecek ve dünyaya çarpacak Nibiru isimli gezegenle ilgili söylenenlerin de yanlış olduğunu belirtiyor. Videoda, Yeomans, “Bu dev gezegenin dünyaya doğru geliyor olması lazım ama öyle bir şey olsa bunu çoktan görürdük. Bir şekilde görünmez olsa bile bu gezegenin diğer gezegenler üzerindeki çekim gücünü fark ederdik. Sürekli olarak gökyüzünü tarayan binlerce astronom böyle bir şey görmedi” diye konuşuyor. NASA’nın böyle bir durumu ört bas ettiği iddialarına da yanıt veren Yeomans, “Sürekli olarak gökyüzünü inceleyen binlerce astronomun böyle bir şeyi yıllar boyunca kamuoyundan gizleyebileceğine inanabiliyor musunuz?” diyor. Güneş Fırtınaları Olağan Son dönemde sık sık yaşanan güneş fırtınalarının da konuyla bir ilgisi olmadığına, bunun güneşin 11 yıllık doğal döngüsünün bir parçası olduğuna dikkat çeken Yeomans, 21 Aralık 2012’de gezegenlerin bir sıraya dizileceği ve bunun deniz seviyelerini etkileyeceği iddialarına ise şu yanıtı veriyor: “Birincisi 2012’nin aralığında herhangi bir dizilme durumu olmayacak. Olsa bile bunun dünya üzerinde bir etkisi olamaz. Güneş sisteminde Dünya’daki deniz seviyesi üzerinde etkili olabilecek iki gökcismi Güneş ve Ay’dır. Diğer gezegenlerin dünya üzerindeki etkisi göz ardı edilecek kadar küçüktür” diyen Yeomans, iddia edildiği gibi dünyanın ekseninin kaymasının da mümkün olmadığını belirtiyor. Yeomans, “Farz edelim ki kaydı. Böyle bir durumun oluşturacağı tek sorun, pusulalarımızı yeniden ayarlama zorunluluğumuz olur” diye konuşuyor. Kaynak : Gençbilim / Hürriyetplanet (12 Mart 2012,20:24) |
CO2 ve Kilo Arasındaki Bağlantı Karbondioksit Kilo Aldırıyor Danimarkalı bir bilim insanı, atmosfere salınan karbondioksit miktarıyla, kilo almanın doğru orantılı olduğunu öne sürdü.Lars-Georg Hersoug, beyinde enerji harcanması ve gıda alımıyla bağlantılı olan oreksin hormonunun, karbondioksit tarafından etkilendiğini öne sürdü. Hatta bu etki o kadar fazla ki, yüksek miktardaki karbondioksit, metabolizmamızı değiştirerek kilo almamıza neden oluyor. Hersoug, teorisini önemli bulgulara dayandırıyor. Bunlardan ilki, ABD’nin Doğu yakasında atmosferdeki karbondioksitin en yüksek olduğu 1986-2010 yıllarında, obezite oranının da en yüksek seviyeye çıkması. Bir ikincisi, kesin tesbitler yapılmasa da, çevresel faktörlerin hayvanlarda kilo alımına etkide bulunması. Üçüncü bulgu ise karbondioksitin kandaki asit oranını artırması ve bu durumun oreksin hormonunda değişikliğe yol açması. Yine de Hersoug’un teorisinin doğruluğuna şüpheyle yaklaşanlar mevcut. Science Nordic dergisine konşan Danimarka Obezite Araştırma Merkezi başkanı Thorkild Sorensen, “Kilo alımında genel olarak kabul edilenlerin dışında da etkileyici faktörler olabilir. Hersoug’un ortaya attığı ilginç ve yeni iddia, hayvanların ve insanların soludukları hava nedeniyle kilo almaları... Ancak şunu biliyoruz ki, obezite yer ve zamanla ilgili olmayan bir hastalık. Danimarka küçük bir ülke ve hepimiz aynı havayı solumamıza rağmen sadece nüfusun bir kısmı fazla kilo sorunu yaşıyor” dedi. Bilim insanları, atmosferdeki karbondioksit oranının kilo alınmasında biraz etkisi olabileceğini belirtiyor. Ancak sağlık açısından endişe verici olan durum, kilo almanın kolaylığı değil, vermenin zorluğu olarak ortaya çıkıyor. Bu yüzden uzmanlar her zaman yaptıkları tavsiyede bulunuyor: Az yiyin ve bol egzersiz yapın. Kaynak : Ntvmsnbc / Science Nordic (15 Mart 2012,09:10) |
Biyonik İnsan '6 Milyon Dolarlık Adam' Mümkün mü? Gözlerimizi müthiş keskin, kollarımızı ve bacaklarımızı süper kuvvetli yapabilir miyiz gerçekten? Bilim kurgunun bıkmadığı konulardan biri bedeni makinelerle bütünleştirilerek geliştirilen süper insan. 1970'lerin klasik televizyon serisi Altı Milyon Dolarlık Adam'da baş kahraman astronot Steve Austin bir deneme uçuşu sırasında feci şekilde yaralanır. Ölümle hayatın sınırındadır ama başlıktan da anlayabileceğimiz gibi bilim imdadına yetişir. "Beyler, onu yeniden oluşturabiliriz. Teknolojimiz buna yeterli. Dünyanın ilk biyonik insanını yapmaya muktediriz. O Steve Austin olacak. Eskisinden çok daha iyi hem de. Daha iyi, daha güçlü, daha hızlı." Steve Austin'in bedeninin bir üst modele geliştirilmesi sırasında gözlerinden birine zum ve kızılötesi görüş kabiliyeti eklenir. Bacakları öyle kuvvetlendirilir ki otomobillerle yarışır hale gelir, kollarından biri de buldozer kadar güçlü olur. Bu arada biyonik teknolojisi artık gerçek hayatta da dönüştürücü bir rol oynamaya başladı. Göğüs kafesine yerleştirilen suni kalpler nakledilecek gerçek bir kalp bağışlanana kadar hastayı hayatta tutuyor mesela. Kulak salyangozu kanalı protezleri sayesinde sağır insanlar duymaya başlıyor. Biyonik gözlerle körlere görüş, kol el, ayak, bacak protezleriyle uzuvlarını kaybedenlere hareket kabiliyeti verilebiliyor. Fakat bütün bunlar esasen insanları hayatta tutma ya da kaybedilen duyu ya da organları yenilemeye odaklı olarak yapılıyor.Acaba teknoloji artık insan vücudunun kapasitesini artırmak biyonik insan yapmak için kullanılamaz mı? Ya da Altı Milyon Dolarlık Adam artık mümkün mü? Güçlendirme Seattle merkezli Intelligent Future kuruluşunda uzman Richard Yonck "Herşeyden önce maliyet altı milyon doları çok çok aşar" diyor. "fakat, şu anda buna çok yaklaşabilmeyi mümkün kılan bir sürü teknoloji gelişim halinde".Yonck "Bir kere kesinlikle süper kuvvet kısmı mümkün. Altı Milyon Dolarlık Adam'ınki gibi bir biyonik kol zaman içinde kesinlikle yapılabilecek bir şey" diyor. "Biyonik gözü de vardı. Kontak lensler bir yaklaşık olabilir ve şu sıralarda görmeyi sağlamak için kullanılan retina protezi konusunda gelişmeler de var. Bu teknoloji eminim zaman içinde daha büyük imkanlar sağlayacaktır."Peki ya saatte 100 kilometre hızla koşabilmek mümkün olabilir mi bir gün? Richard Yonck "Fiziksel olarak kesinlikle olabilir, ama pratik olarak hayata geçirilir mi bilemiyorum. Zorluklarını gözönüne aldığımda buna kesinlikle kuşkuyla bakıyorum" diyor. "İki bacak böyle bir hız için oluşturulmuş bir şey değil. 100 kilometre hızla gidebilmenin çok daha kolay yolları var. İnsanları 100 kilometre hızla koşar hale getirmenin yeterince faydalı bir şey olacağından emin değilim." "İnsan fiziksel kapasitesini ciddi şekilde güçlendiren teknolojilerin hem genel nüfus içinde hem de askeri düzeyde kullanılacağını düşünüyorum. Kuvvet, dayanıklılık, duyu gücü artışı, önümüzdeki yıllarda bu konularda kayda değer gelişmeler olmasını bekliyorum." İnsan bedenini güçlendirmenin önündeki en büyük sorunlardan biri kuşkusuz vücudun zaafları. Bir insana tuttuğu zaman bir arabayı kaldırabilecek güçle kol takabilirsiniz. Ama bunu yapmak bedenin diğer kısımlarını mahfedebilir. Ya da 100 kilometre koşarken düşen bir insanın alabileceği yaraları düşünün. Nasıl Bir Takvim? Şu anda biyonik organ ve uzuvlar insan bedenini taklit edebiliyor. Fakat bedenin güçlendirilmesi dönemine geçebilmek için önemli bazı teknolojik gelişmeler yaşanması gerekiyor. Oxford'da insanlığın geleceği üzerine çalışmalar yapan Future of Humanity Enstitüsünden Dr. Anders Sandberg "Bir vücudu yeniden yapılandırmanın ve Altı Milyon Dolarlık Adam senaryosunu gerçekleştirmenin mümkün olduğunu düşünmüyorum" diyor.Gelecek 10 yıl Dr. Sandberg'e "bayağı iyi protezler dönemi" olacak. Ondan sonra ise "çok daha iyi şeyler" yapılabileceğini düşünüyor. Yüzyılın ortalarında ise insan bedenini güçlendiren ve tamir eden bir çok protez göreceğimizi söylüyor. Ama farklı düşünenler de var. Örneğin Sheffield Üniversitesi'nden Profesör Noel Sharkey insan bedeninin fizik ve duyu kapasitesinin güçlendirilmesi gibi bir alanın geleceği olmadığını düşünüyor. "İnsanın mükemmel kolları ve bacakları var. Kimsenin bunları değiştirmek isteyeceğini sanmıyorum. Ben insanlığın bu gidişe direneceği kanısındayım. Ben güçlendirilmek istemiyorum. İnsanım. İnsan olmayı seviyorum." Profesör Sharkey daha ziyade özel işler için ya da belli özürlülük türlerinde kullanılmak üzere Cyberdyne adlı Japon şirketinin geliştirdiği türden robot elbiseler ya da belki vücudun parçası olmayan ama düşünceyle kontrol edilebilen robotlara yönelineceğini düşünüyor. Kaynak : BBC ( James Gallagher,BBC Sağlık ve Bilim Muhabiri /12 Mart 2012,18:22 ) |
Arkeolojik Araştırmalar / Obsidiyen Aletler Kapadokya ve Van Gölü'nün İzi Bulundu Arkeologlar, kazı alanında bulunan ve volkanik kayalardan yapıldığı belirtilen 130 bıçak ve el aletine dayanarak, Göbekli Tepe’deki antik tapınağın, birçok farklı noktadan gelen insanlar için bir toplanma yeri özelliği taşıdığını iddia etti. El aletlerinin, lavlar hızla soğuduğunda elde edilen ve volkan camı olarak bilinen obsidiyenden yapıldığı ifade edildi. Volkanik Deliller Kanada’nın McMaster Üniversitesi’nden Tristan Carter ve ekibi, obsidiyen aletlerin kimyasal bileşenleri çözerek hangi yanardağlardan gelmiş olabileceklerini anlamaya çalıştı. LiveScience’a konuşan Carter, “Çalışmamızda çok spesifik sonuçlar elde edebiliyoruz. Obsidiyen maddesinin hangi yanardağdan, hatta yanardağın hangi yakasından geldiğini bile anlayabiliyoruz” dedi. Analizlerin sonuçlarına göre, Göbekli Tepe’de bulunan en az üç obsidiyen materyalinin kaynağı, 500 km ötedeki Kapadokya’dan geliyor. Diğer üç kaynakta, 250 km ötedeki Van Gölü’ne işaret ediyor. Obsidiyenin geldiği bir diğer coğrafya ise 500 km ötesine, kuzeydoğu Anadolu’ya işaret ediyor. Carter, “Bu sonuçlar, Göbekli Tepe’ye birçok farklı bölgeden, farklı insanların geldiğini ortaya koyuyor” dedi. Soru İşaretleri Tükenmiyor Carter, obisidiyen aletlerin uzak mesafelerdeki yerlere işaret etmesinin, insanların doğrudan Göbekli Tepe’ye seyahet ettiklerini göstermediğine dikkat çekti. Carter, “insanların obsidiyeni ticaret yoluyla elde ettikten sonra el aletlerine çevirdiğini ve ardından antik tapınağa getirmiş olabileceğini” söyledi. Bu karmaşanın içinden çıkmak için, arkeologlar obsidiyen aletlerin nasıl yapıldığını araştırdı. İzleri Kapadokya’ya uzanan aletlerin, Orta Fırat bölümündeki aletlere; Van Gölü’ne uzanan aletlerin ise Irak ile İran’dakilere benzerlik gösterdiği anlaşıldı. Tüm bulgular bir araya geldiğinde, obsidiyen aletlerin, güney ve kuzeydeki birden farklı coğrafyada yapıldığı ve ardından Göbekli Tepe’ye getirildiği düşüncesi destek kazandı. İleride yapılacak araştırmalar bu teoriyi güçlendirirse, Göbekli Tepe’nin 11 bin yıl öncesine uzanan bir hacı merkezi olduğu düşüncesi güçlenebilir. Carter, “Eğer Schmidt haklıysa, Göbekli Tepe antik zamanlarda Yakın Doğu’nun düğüm noktası, kozmopolit bir merkezdi” dedi. Carter ve ekibi, obsidiyen aletler üzerindeki analizlerini Fransa’nın başkenti Paris’teki Louvre Müzesi tesisleri ve McMaster Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. Analizlere, Fransa’nın Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’de destek verdi. Stonehenge'den Bile Büyük Arkeologlar tarafından elde edilen en yeni bulgular, İspanya’nın Barselona kentinde bu ayın başlarında düzenlenen Yontma ve Öğütme Taş Yedinci Uluslararası Konferansı’nda sunuldu. Şu ana kadar çok az bir kısmı gün yüzüne çıkarılan Göbeklitepe, çapları 10 ile 30 metre arasında değişen en az 20 daire şeklindeki taş yapıdan oluşuyor. T şeklindeki kireç taşından kayaların şekillendirdiği dairelerin ortasında, uzunlukları 5.5 metre boyunda iki dev sütun yer alıyor. Carter, “Bu sütunlardan bazıları Stonehenge’deki sütunlardan bile büyük” ifadesini kullandı. İngiltere’de bulunan ve iki ile üç bin yıllık olduğu düşünülen Stonehenge, daire oluşturacak şekilde yerleştirilmiş dev taş bloklardan oluşuyor ve dünyanın en ünlü antik alanlarından biri olarak kabul ediliyor. Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Klaus Schmidt’in 1994’ten bu yana başında olduğu Göbekli Tepe kazıları hakkındaki ilginç bir detay, kayalardaki bitki ve hayvan oymaları ve diğer yapılarda yerleşik hayata dair hiçbir bulgu elde edilememiş olması. Buradan yola çıkarak, antik tapınağın çiftçiler tarafından değil, bölgeye farklı yerlerden gelen avcı toplayıcı toplumlar tarafından, dini amaçlar için inşa edildiği düşünülüyor. Kazılarda bulunan obsidiyen ve taş aletlerin şekilleri ve kaynakları, Göbeklitepe’ye Irak, İran, Ortadoğu ve Akdenizin doğusundan insanların geldiğini öne sürüyor. Tartışmalar Büyüyor Göbekli Tepe’de son yirmi yılda yapılan çalışmalar devam ettikçe bilim dünyasındaki tartışmalar da artyor. Genel görüşün aksine, Kanada’nın Toronto Üniversitesi’nden antropolog Ted Banning, daire yapıların zamanında çatıları bulunduğunu ve hem ev, hem de dini mekan olarak kullanılmış olabileceğini belirtti. Banning ayrıca, kazılarda bulunan taş aletlerin hasat için tasarlanmış olabileceğini, binlerce yıl önce insanların evcilleştirmeye çalıştığı hayvan ve bitkileri tesbit etmenin de çok zor olduğunu savundu. Banning yine de, en son elde edilen obsidiyen örneklere bakılmadan kesin bir karar verilemeyeceğini ifade etti. Kaynak : Ntvmsnbc / LiveScience (19 Mart 2012,17:04) |
| Saat: 21:30 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık