![]() |
Biyolojik Işığın Sırrı Yakamozun Sırrı Çözüldü Bilim dünyası, özellikle okyanuslarda bulunan ve deniz suyuna parlak mavi bir görünüm kazandıran mikroskobik bitkilerin saçtığı biyolüminesansın (yakamoz), yani biyolojik ışığın nasıl oluştuğunu çözdü.Fitoplankton olarak bilinen bu mikroskobik bitkiler arasında, özellikle, dinoflagella türlerinin biyolojik ışık saçtığı daha önce biliniyordu. Harvard Üniversitesi'nden Woodland Hastings liderliğindeki bir ekip, dinoflagellaların hücre zarındaki özel bir kanalın elektriksel uyarılara yanıt verdiğini gösterdi.Hastings ve ekibi, bu kanalların, dinoflagellaların biyolojik ışık saçmasını sağlayan mekanizma olduğunu ifade etti. Ekip, kısa bir süre önce Ulusal Bilimler Akademisi Tutanakları’nda da yayımlanan çalışmasında, dinoflagellaların yapısındaki kanalların, sadece artı yüklü parçacıklar olan protonların geçişine izin verdiğini ortaya koydu. İnsan Hücresi Olsa Olmazdı Ekibin üyelerinden elektrofizyolog Thomas DeCoursey, National Geographic’e yaptığı açıklamada, “Yeni keşfedilen bu kanallar, o ışıldamayı tetikleyecek özelliklere sahip. Eğer dinoflagellalardaki kanalların yerine insan, fare ya da salyangoz hücrelerinden kanal alıp koysak, aynı ışık ortaya çıkmazdı” diye konuştu. Uzmanlar, dinoflagellaların su yüzeyinde süzülmesiyle çevrelerindeki suda oluşan hareketin, canlıların içindeki proton dolu organellere elektrik sinyalleri gönderdiğini belirtti. Bu elektrik sinyalleri, voltaj değişikliğine hassasiyet gösteren proton kanallarını açıyor, bir dizi kimyasal tepkimeyi tetikliyor. Bu da neon mavisi ışığı üreten lusiferaz proteinini harekete geçiriyor. Pilotlara Yol Gösteriyor Hastings, biyolüminesans olayının Atlas Okyanusu’nda ve Büyük Okyanus’ta neredeyse her gece yaşanan bir olay olduğunu belirterek, bunun hava kuvvetleri pilotlarının yollarını bulmakta kullandıkları bir araç olduğunu ifade etti. Hasting, “Uçak gemilerine iniş yapacak olan jet pilotları, gece misyonlarından dönüşte, gemilerin kenarındaki biyolüminesans izlerine göre yollarını bulurlar” dedi. Bilim insanları, bazı dinoplagellaların, balıklara, insanlara ve diğer canlılara zararlı olabilecek zehirler de ürettiğinin altını çizerek, biyolüminesansın aynı zamanda düşmanlara karşı savunma veya avın dikkatini çekme mekanizması olduğunu öne sürüyor. Kaynak : Gençbilim / Ulusal Bilimler Akademisi (22 Mart 2012,09:54) |
Uydu Görüntülerinden Yararlanarak Yapılan Arkeolojik Çalışmalar Uydu Görüntüleriyle Antik Kent Tesbiti Yeryüzünün uydu görüntülerini inceleyen arkeologlar, antik yerleşim yeri olabilecek binlerce bölge keşfettiler. Dr. Jason Ur, Suriye'nin kuzey doğusunda kazı yapılabilecek 9000 alan bulunduğunu söyledi.Uydulardan elde edilen görüntüler bilgisayarlarla taranarak görüntülerdeki renk değişimleri ve toprak yığınlarını incelenerek yeni höyükler bulunabiliyor.Dr. Ur aynı bölgeyi uydu görüntülerini kullanmadan yeryüzünde incelemenin yıllar sürebileceği görüşünde. Bulgularını National Academy of Science dergisindeki bir makalede aktaran yazar, BBC'ye yaptığı açıklamada, bilgisayar programlarıyla haritada insanların 7000 ila 8000 yıl önce yaşadıkları ilginç alanları görmenin mümkün olduğunu söyledi. Ur'a göre, bilgisayarda incelenen görüntüler sayesinde bölgeyi ziyaret etmeden nereye gitmeleri gerektiğini bilmek, arkeologlara büyük zaman kazandıracak.Araştırmacı, önce bilgisayar görüntüleri üzerinden hedefi belirlediklerini, önceden yoğun araştırmalara gerek olmadığı için alanlara bizzat gittiklerinde daha çok zamana sahip olduklarını da ifade etti.Dr. Ur geçmişte gizliliği kaldırılan casus uydu fotoğraflarına bakarak olası kazı alanları bulmaya çalışmış. Ancak son 3 yıldır Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden bilgisayar uzmanı Bjoern Menze ile birlikte çalışarak yeni bir yazılım geliştiren Ur, bu program sayesinde sayede insan gözüyle taranması zor olan çok geniş alanları süratle sınıflandırabildiklerini belirtti. Bu uygulamanın objektif sonuçlar verdiğini söyleyen Dr. Ur artık daha geniş alanları inceleyebildiklerini söyledi.Program sayesinde 23.000 kilometrekarelik bir alanda kazı yapılması muhtemel 9000 yeni alan tesbit edildi..Keşfedilen bu alanların kazı çalışmaları yapılmaya çok uygun bir bölge olduğunu anlatan Dr. Ur ancak Suriye'nin şu anda içinde bulunduğu politik durum yüzünden çalışmalarını askıya aldıklarını ekledi. Kuzey Irak'taki kazılarla, uydu görüntülerini inceleyen yazılımın güvenilir olup olmadığı da anlaşılacak.BBC'ye açıklama yapan Dr. Ur Kuzey Irak'taki Kürt bölgesinde araştırmalara başlamak istediğini belirtti.Geçmişte Irak'ta arkeolojik çalışmaların çok yaygın olmadığını ancak artık insanlığa miras kalan bu tarihi alanların önemini anlamanın ve bu kültürel mirası korumanın zamanının geldiğini söyledi. Kaynak: BBC / National Academy of Science (20 Mart 2012,18:15) |
Deepsea Challenger Projesi Okyanusun En Derin Çukurundan Döndü Alien, Avatar ve Terminatör gibi filmleri çeken Hollywood’un usta yönetmeni James Cameron, Deepsea Challenger adlı tek kişilik denizaltısıyla Pasifik Okyanusu’nun 11 kilometre derinliğine daldı. Ünlü yönetmen, tarihi dalışıyla 1989'da çektiği Abyss filmini de gerçeğe dönüştürmüş oldu. Cameron, altı saatlik macerasının ardından su yüzüne çıktı. Cameron, tek kişilik denizaltısıyla dalışını, Guam adasının yaklaşık 320 km güney batısındaki, dünyanın en derin noktası olarak bilinen Mariana Çukuru bölgesindeki Challenger Deep noktasında gerçekleştirdi. National Geographic’in verdiği bilgiye göre, Cameron’ın dün gece yerel saatle 22.00’da başlayan dalışı iki saatten uzun sürerken, ünlü yönetmen tek başına okyanusta en fazla derinliğe ulaşan ilk insan oldu.Cameron, okyanusun derinliğinde üç saat film çektikten ve çeşitli numuneler topladıktan sonra başarıyla su yüzüne çıktı. Cameron böylece, 1989 yılında çektiği ve okyanusların derinliklerinde keşif yapan bir araştırma ekibini konu alan Abyss filmini 23 yıl sonra gerçeğe dönüştürdü. Okyanusların en bilinmeyen noktalarından biri olarak kabul edilen çukurun 11 km derinliğine inen Cameron, dibe vardığında “Tüm sistemler sorunsuz çalışıyor” mesajını gönderdi. 6 Saat Kaldı Cameron’uın tek kişilik denizaltısıyla altı bin metre derinliğin daha da altına inebilmesi, okyanusların keşfinde bir devrim olarak kabul ediliyor. Okyanusun dibinde yaklaşık altı saat kalan Cameron, biyolojik ve jeolojik numuneler topladı ve 3 boyutlu kamerayla bulunduğu bölgeyi üç saat boyunca filme çekti. Deepsea Challenger projesi, Cameron, National Geographic ve saat yapımcısı Rolex tarafından ortak yürütülüyor. Dünya’nın en az bilinen köşesi olarak adlandırılan Challenger Deep’i keşfetmeyi amaçlayan proje, özel olarak tasarlanmış bir denizaltıyla gerçekleştirildi. Deepsea Challenger, yedi metre uzunluğunda ve dikey olarak suyun yüzeyine yükselebiliyor. Mini denizaltı, dakikada yaklaşık 150 metre mesafe kat edebiliyor. 57 yaşındaki Cameron’ı yüksek basınçtan koruyan kokpit 109 santimetre genişliğinde. Yaptığı işte oldukça tecrübeli olan Cameron su yüzüne çıkar çıkmaz, bir sağlık ekibi tarafından karşılandı. ABD ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı’nın (NASA) Johnson Uzay Merkezi’nde görevli Walter Sipes, “Cameron çok tecrübeli. Sadece simülatörde değil, gerçek deneyimi de çok yüksek.Endişelenecek bir şey olduğunu zannetmiyorum” demişti. Mariana Çukuru’nun genişliği, genişliği en fazla 2.4 kilometreye ulaşan ABD’deki Büyük Kanyon Ulusal Parkı'nın yaklaşık 120 katı. Çukurun derinliği ise 8 bin 848 metre uzunluğundaki Everest Dağı’nın boyunu bir buçuk kilometre geçiyor. Cameron, okyanusun en karanlık noktalarından birine ait görüntülerle su yüzüne geri dönecek. National Geographic’ten Terry Garcia, “İlk kez insan bu kadar yabancı bir ortama gözleriyle bakabilme şansı buldu” dedi. 50 Yıl Sonra Bir İlk Deep Challenger noktasına inmeyi deneyen ilk insan, İsviçreli mühendis Jacques Piccard ve ABD Donanması’ndan yüzbaşı Don Walsh olmuştu. İkili, 1960 yılında dünyanın en derin çukuruna beş saatte inmiş ve burada sadece 20 dakika kalabilmişti. Denizaltılarının okyanusun tabanında çok fazla kumla kaplanması nedeniyle, ikili çok az gözlem yapabilmişti. Projede yer alan araştırmacılar ise Cameron’un karşısındaki en büyük riskin, bulunduğu derinlikteki yüksek basınç olduğunu belirtmişti. Bilim insanları, yaklaşık 12 kilometrede oluşan basıncı, tek bir ayak parmağı üzerinde bir kamyonetin ağırlığı kadar baskı oluşmasına benzetiyor. Cameron, geçtiğimiz ay Papua Yeni Gine’de yaptığı dalış denemesinde, okyanusun sekiz kilometre derinine dalmıştı. Usta yönetmen, AP haber ajansına verdiği röportajda, “Ufak bir sızıntı denizaltının anında havaya uçmasına neden olur” demişti. Okyanusun bilinen en derin çukuruna inmenin kendisini korkutmadığını belirten Cameron, “Dalmaya karar verdiyseniz, mühendisliğin iyi yapıldığından emin olmalısınız” dedi. Okyanusun derinliklerine çocukluğundan beri merakı olduğu bilinen bilim kurgu ustası Cameron, ömrü boyunca 72 derin dalış gerçekleştirdi. Bu dalışlardan 33’ü, Cameron’ın 1997 yılında 11 dalda Oscar kazanan Titanic filminin konusu olan batığa düzenlendi. Kaynak: Ntvmsnbc / National Geographic (26 Mart 2012,08:40) |
Deepsea Challenger Projesi Dünya'nın Dibinde Çekilen Görüntüler Cameron, 26 Mart gecesi okyanusların en derin bölgesi Mariana Çukuru’nun dibine, Challenger Deep noktasına inmişti. Genişliği yer yer ABD’deki Büyük Kanyo’nun 120 katına çıkan, derinliği ise Everest Dağı’nın boyunu bir kilometre geçen Challenger Deep noktası, dünyanın en karanlık köşesi kabul ediliyordu. Üç saat çekim yaptığı, jeolojik ve biyolojik numuneler topladığı Deep Challenger noktasının “Ay’ın yüzeyine benzediğini” ve “çok ıssız, izole edilmiş bir görünüme sahip olduğunu” belirtmişti. Cameron, yaklaşık altı saat süren gözlemlerinin ardından yüzeye çıkmış ve “İlk hissim, insanlıktan tamamen uzaklaştığımdı... Düşündüğünüzden çok daha farklı bir his. Bunu yaşamalı, gerçekten tecrübe etmelisiniz” demişti. Cameron, Challenger Deep hakkında, “Kesinlikle Dünya’daki en uzak, izole yer burası. Kendimi sanki başka bir gezegene gitmiş gibi hissediyorum” dedi. Cameron’un dalışını gerçekleştirmesini sağlayan özel tasarım Deepsea Challenger denizaltısı, en son teknoloji denizaltıların bile dayanamayacağı basınçlara direnebiliyor. Cameron, tarihi dalışını gerçekleştirmeden önce en büyük riskin yüksek başınç olduğunu ifade etmişti. Challenger Deep noktasında, metre karenin binde altısına yedi ton basınç uygulanıyor. Kaynak: Ntvmsnbc / Telegraph (29 Mart 2012,11:25) |
Siberplazma Beş Yıl İçinde İçimizde Yüzecek Amerikan Ulusal Bilim Derneği ve İngiltere Araştırma Konseyi, beş yıl içinde insan vücudunun içinde yüzecek ‘mini elektronik mekanik makineler’ üretmeyi planlıyor.Algılayıcıları, havyanlardan alınacak hücrelerle yapılacak olan mikro makinelerin, nesli tükenmekte olan bofa balıkları model alınarak yapılması düşünülüyor. Bofa balığının mikro modelini temsil edecek yarı organik makinenin adı “Siberplazma” olacak. Siberplazma, sahip olacağı robotik özellikler ve canlı hücrelerden yararlanılarak oluşturulacak algılayıcılarıyla, vücudumuzdaki kimyasalları analiz edecek. Mikro makinenin yapay sinir sistemi, elde edilen verileri kaydedecek. Ayrıca, glikozla çalışan yapay kasları aracılığıyla dış etkenlere tepki verecek. Bofa Balığına Benzeyecek Siberplazma, ABD’nin Pasifik kıyıları ve Atlantik Okyanusu’nda yaşayan bofa balığı model alınarak üretilecek. Bu balığın seçilmesinin nedeni, basit bir sinir sistemine sahip olması. Mekanik bofa balıklarının prototipi bir santimetre boyunda olacak. Proje istenen seviyeye geldiğinde, nano ölçeklere indirgenecek olan boyutlarıyla, insan vücudunun içinde yüzecek hale gelecekler. Bilim insanları, mekanik bofa balıklarıyla hastalıkları kolayca tesbit edilebilmeyi amaçlıyor. Bu projenin beş yıl içinde gerçekleşmesini düşük bir ihtimal görenlerin aksine, mekanik bofa balığının parçalarının şimdiden geliştirilmeye başlandığı ifade edildi. Kaynak: Gençbilim / Ntvmsnbc (31 Mart 2012,03:00) |
Arkeolojik Araştırmalar / Amazon İçin Yükseltilmiş Alan Yöntemi Amazonları Antik Tarımcılık Kurtaracak Dünya’nın yağmur ormanlarından büyük bir kısmını içeren Amazon ormanları, tüm çabalara rağmen her geçen gün küçülmeye devam ediyor. Bazı bilim insanları, dünyayı tehdit edecek doğa felaketlerinin önüne geçmek için, unutulan bir antik tarım yönteminin kullanılması gerektiğini savunuyor. Kapladığı alan yaklaşık 6 milyon 475 bin kilometre kare olan Amazonlar, dünyanın yağmur ormanlarının yarısından fazlasını içeriyor. Her 2,5 kilometre kareye 90 bin ton biyokütlenin denk geldiği Amazonlar, dünyadaki tüm canlı türlerinin 10’da birine de ev sahipliği yapıyor. Amazonların bir diğer önemi, dünyanın sahip olduğu karbonun da 10’da birini barındırması. Bu miktar, yaklaşık 100 milyar tona denk geliyor. Yağmur ormanlarının yok olması, tuttukları karbonun atmosfere salınmasına, dolayısıyla küresel ısınmanın ciddi ölçüde artmasına neden olabilir. İyi bir gelişme, 2004’ten itibaren hız kazanan doğa projeleriyle Amazonlardaki orman kaybının oldukça yavaşlamış olması. Temel sorun ise kısa dönem ekonomik sorunlar nedeniyle çiftçilerin ve yatırımcıların ağaçları kesmeye yönelmesi. Çığır Açabilecek Keşif Uluslararası bir arkeolog ekibinin yaptığı keşif, Amazonların kaderini tamamen değiştirebilir. Arkelogların ortaya çıkardığı önemli bilgi, Avrupalıların bölgeye gelmesinden çok önce Amazonlarda yaşamış olan insanların, arazileri temizlemek için ağaçları yakmaması. Bu keşif, Amazon çiftçilerinin Avrupalıların gelmesinden önce ve sonraki dönemlerde arazilerini idare etmek için ateşe başvurdukları inanışıyla da ters düşüyor. Arkeologların elde ettiği bulgular, antik çiftçilerin, “yükseltilmiş arazi çiftçiliği” adı verilen bir yöntem kullandıklarını gösterdi. Çiftçiler, yağmur ormanlarının sınırlarını çizen geniş ovalar boyunca toprak yığınları oluşturdu. Ardından, bu tümseklerin üzerinde tarım yaptılar. Yapması ne kadar zor olsa da, bu sistem eski uygarlıklara çok büyük faydalar sağladı. Sel ve kuraklığın dengeli olduğu bir coğrafyada, rutubeti koruyarak toprağın sudan arınması ve havayla sürekli teması sağlandı. Antik çiftçilerin yöntemini ortaya çıkaran arkeolog ekibinde yer alan İngiltere’nin Exeter Üniversitesi’nden Dr. Jose Iriarte, yeni tarım alanı oluşturmak için ateşe başvurmanın, toprağı önemli besinler ve organik maddelerden yoksun bıraktığını ifade etti. Iriarte, antik yöntemin bugün kullanılmaması için herhangi bir engel olmadığını vurguladı. Iriarte’ye göre, yükseltilmiş alan çiftçiliği yöntemiyle atmosfere karbon salınmasının önüne geçileceği gibi, hayatta kalması yağmur ormanlarına bağlı olan yoksul kırsal kesim de geçim kaynağı bulabilir. Büyük Bir Nüfusu Besliyordu Arkeologlar, yükseltilmiş alan tarımcılığının ne kadar yaygın olduğu konusunda emin değil. Ancak Amazonların çevresinde çok yoğun bir nüfus bulunduğundan yola çıkılarak, bu yöntemin zamanında yeterince fazla insanı beslediği tahmin ediliyor. Arkeologlar, yükseltilmiş alan tarımcılığının, Avrupalıların gelişine kadar bin 500 yıl boyunca kullanıldığını düşünüyor. Montpellier Üniversitesi’nden Doyle McKey, savaş ve hastalıkların antik yöntemi kullanmış nüfusun yüzde 95’ini yok ettiğini, bu nedenle Amazon bölgesi için çok önemli olan tarımcılık yönteminin günümüze ulaşamadığına inanıyor. McKey, “Amazon bölgesi Dünya’daki ekosistemlerin korunması, çok sayıda bitki ve canlı türünün hayatta kalması ve iklim değişikliğinin dengelenmesi adına çok önemli bir yer. Amazon ovalarını nasıl kullanacağımızı düşünürken, cevabı neredeyse iki bin yıl öncesinde bulabiliriz” dedi. Kaynak: Ntvmsnbc (10 Nisan 2012,12:49) |
CERN Deneyi Verileri / Yandex Yandex, CERN’deki Deneylerin Verilerini Depolayacak Son günlerin popüler arama motoru Yandex, CERN’de yürütülen “Büyük Hadron Çarpıştırıcsı Deneyi“nde bilim adamlarının topladıkları verileri özel olarak geliştirdiği arama servisine depoluyor. Yürütülen deneyde çok hızlı hareket eden parçacıklar birbiriyle çarpışarak farklı yönlere dağılıyor. Bilim adamlarının “olay” olarak adlandırdığı bu çarpışmalardan elde edilen veriler Yandex’in özel olarak geliştirdiği özel bir arama servisine kaydediliyor ve bilim adamlarının işini kolaylaştırarak istedikleri verilere kolayca ulaşabilmesini sağlıyor. Yandex’in CERN için sunduğu özel arama indeksine bugün bir milyardan fazla veri girilmiş durumda. Yandex’in Teknolojiler Direktörü Ilya Segalovih, teknolojilerini farklı alanlarda kullanabilmelerinin çok ilginç bir tecrübe olduğunu, CERN ile yapılan iş birliğinden dolayı oldukça mutlu olduğunu ve bu deney haricinde diğer deneylere de katkıda bulunmayı istediklerini açıkladı. CERN araştırma ekibinden Pierluigi Campana da, deneylerinde analiz edilen verilerin milyarlarca olaydan oluştuğunu, bu olayların saptanmasının saatleri bulabildiğini ve arama açısından zor olduğunu belirtti. Yandex’in ihtiyaçlarını karşılamak için geliştirdiği servis sayesinde, zaman ve kaynaktan dolayı tasarruf sağladıklarını ve bilgilere hızlı şekilde ulaşabildiklerini söyledi. Kaynak:Gençbilim(11 Nisan 2012,00:04) |
1 Damla H2O Molekülündeki Mikroplar Bir Damla Sudaki Mikroplar Avusturyalı multimedya sanat mezunu Clemens Wirth'in çalışmaları, hayat kaynağı olan sudaki dehşet verici görüntüleri ortaya koydu.Bir damla sudaki mikropların özel bir yöntemle görüntüsü çekildi, kâbuslardakini andıran görüntüler ortaya çıktı.Bu mikroplar, nehirler, göller ve havuzlardaki sularda var. Neyse ki içme suyunda bunlar bulunmuyor. Bu mikroplar, dehşet verici görüntülerine rağmen insanlar için öldürücü de değil. Wirth, "Küçük dünyanın ne kadar detaylı olduğu ve sadece tek bir damlada nelerin olduğu gerçekten büyüleyicidir" dedi. Sudaki mikro dünyanın görüntüleri, "karanlık saha mikroskopisi" denilen bir teknikle çekildi. Canon 5dmarkII kamerası, adaptör kullanılarak mikroskopla birleştirildi ve mikropların bir milyon kez büyütülmüş görüntüsü çekildi.Bir damla suda milyonlarca mikrop bulunabiliyor. Kaynak:Haber365(10 Nisan 2012,13:58) |
Kuantum Ağı Kuantum Ağ için İlk Adım Alman bilim insanları, tek atom ve foton parçacıkları arasında oluşturulan ara yüzlere dayanan, ilk kuantum iletişim ağının prototipini üretmeyi başardı. Kuantum ağın kullanılabilir olması için, kuantum bilgi transferinin tersine çevrilebilir olması gerekiyor. Ancak, kuantum bilginin çok hassas olması, bu işlemi zorlaştırıyor. Kopyalamaya izin vermeyen teorem nedeniyle, kuantum sistemi olarak bilinen matematiksel değişkenleri içeren ‘kuantum durumu’, isteğe bağlı çoğaltılamıyor. Almanya’nın Max Planck Kuantum Optik Ensitütüsü’ndeki (MPQ) araştırmacılar, bilgi transferinde yaşanan sorunu ortadan kaldıracak çözümü geliştirdi. Gerhard Rempe’nin başını çektiği araştırma ekibi, güvenli iletişim sağlanabilecek ilk basit kuantum ağını oluşturmayı başardı. Fizik alanında çığır açması beklenen gelişme sayesinde, süper hızlı kuantum internet teknolojisine bir adım daha yaklaşıldığı ifade edildi. Kuantum İnternetin Temeli Kuantum ağlar, içerdiği bitlerin hem 0 hem de 1 değeri alabilmesi sayesinde geleneksel ağlardan ayılırıyor. Normal ağlarda bitler ya 0 ya da 1’i temsil ediyor. Üstdüşüm özelliğine sahip olan kuantum bit, yani kübit ise aynı anda her iki konumu temsil edebiliyor. Bilgiyi oluşturan her bit, bir atomdan diğerine kendi kuantum durumunu bağımsız fotonlar üzerinde haritalandırarak ilerliyor. Bu fotonlar (ışın parçacıkları), fiber optik bir kablo üzerinde hareket ediyor ve ikinci atoma aktarılıyor. İkinci atom, daha sonra elde ettiği bilgiyi yeniden ilk atoma gönderebiliyor veya bir merkez görevi görerek ağdaki diğer tüm atomlara bilgiyi aktarabiliyor. MPQ’nun direktörü Ignacio Cirac’ın fikriyle ortaya atılan kuantum ağı projesi, birbirine bağlanan ve foton değiş tokuşu yaparak bilgi transfer edebilen iki atom parçacığını temel alıyor. İki atom parçacığı, yansıtma özelliği yüksek aynalardan oluşan optik boşluklara yerleştiriliyor. Atomlar fotonları ortaya çıkardığında, fotonlar birçok şekilde kontrol edilebiliyor ve yönlendirilebiliyor. Lazer Yardımı Bilim insanları tek atom parçacıklarını kontrol ederek bilgi transferi yapmayı başardı.Bu sistemin oluşturulmasındaki en zor basamaklardan biri, atomların boşluklara yerleştirilmesi. Söz konusu işlem, lazer yardımıyla atomlara müdahale edilmeden gerçekleştirilebiliyor. Bu şekilde, atomun foton ortaya çıkarması kontrol edilebiliyor, bilginin de spesifik bir foton üzerinde depolanması sağlanıyor. İstenildiği zaman, bilgi başka bir fotona aktarılabiliyor. Alman araştırmacıların kuantum ağı prototipinde kullandığı iki atom parçacığı, aralarında 21 metre mesafe bulunan iki ayrı laboratuarda bulunuyor. Sistemi birbirine bağlamak için 60 metre optik fiber kablo kullanıldı. Scientific American dergisine konuşan Dr. Stephan Ritter, “Kuantum durumlarının, geleneksel tüm ağların sağlayacağından çok daha iyi bir şekilde transfer edilebileceğini söyleyebiliriz. Profesör Chirac’ın geliştirdiği kuramsal yaklaşımının kullanılabilirliğini gösterdik” dedi. Bilgi Işınlanabilecek Alman araştırmacılar, kuantum fiziğinde ‘arıtılma’ olarak bilinen süreçle, iki atomun konumları ve davranışları arasında bağlantı kurarak, aralarındaki mesafeye bakmaksızın bilgi transferi yapmayı da başardı. Ritter, “Bir kuantum ağının ilk ptrototipini oluşturduk... Atom parçacıkları arasındaki kuantum bilgi transferini tersine çevirmeyi de başardık... Ayrıca, birbirinden uzak iki atom parçacığı arasına bağlantı kurarak, 100 mikro saniyelik arıtılma süreci oluşturabiliyoruz. Normalde bu süreç sadece bir mikro saniye kadar sürüyor. Aralarında büyük mesafe bulunan iki sistemin arasında bağlantı kurabilmek gerçekten çok etkileyici. Böylece, kuantum bilgisinin ışınlanmasını sağlayacak bir kaynak da elde edebiliriz” ifadesini kullandı.Alman bilim insanı, geliştirecekleri sistemler sayesine bir gün kuantum bilgiyi sadece çok uzak mesafelere taşımakla yetinmeyeceklerini, küresel internet ağının kuantum internete dönüşebileceğini söyledi. Kaynak : Ntvmsnbc / Scientific American (12 Nisan 2012,14:08) |
Okyanusların Yerküre Yüzeyindeki Hareketi 'Sonu Gelmeyen Okyanus' ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), okyanusların Dünya’nın yüzeyinde nasıl kıvrıldığını ve dönerek hareket ettiğini gösteren animasyon videosu hazırladı.Van Gogh’un elinde çıkma bir talobya benzeyen görüntüler, Haziran 2005 ile Aralık 2007 arasındaki iki buçuk yıllık süreyi kapsıyor. Sonu Gelmeyen Okyanus adı verilen videonun oluşturulması için, bilim insanları okyanusların hareketine dayanan rakamsal modeller kullandı. NASA’nın Califronia Teknoloji Enstitüsü’ndeki İtiş Gücü Laboratuarından Dimitris Menemenlis, modele kıvrımlı hareketlerini kazandırmak ve sonuçları geliştirebilmek adına, uydular tarafından elde edilen deniz yüzeyinin yüksekliği gibi verileri kullandıklarını söyledi. Deniz yüzeyinin yüksekliğinin yanı sıra, NASA’nın Dünya’nın yörüngesinde gezinen uyduları tarafından kaydedilen okyanusların sıcaklığı, su yoğunluğunun hareketinden kaynaklanan yerçekimsel güçteki değişimler ve suyun üzerinde dalgalar oluşturan rüzgar gerilmesi gibi veriler kullanıldı. Ayrıca, Argo adı verilen ve okyanuslardaki sıcaklık ve tuz oranını tesbit eden proje kapsamında, sudaki yoğunluk ve suyun hareket etmesini sağlayan yoğunluk değişkenleri değerlendirildi. Bilim İnsanlarının Yükünü Hafifletecek Videoda, girdap benzeri oluşumlar Coriolis Kuvveti’nin etkisinden doğuyor. Bu kuvvet, hareket eden yer yüzü üzerindeki havanın kuzey yarım kürede hareket yönünün sağına, güney yarım kürede ise soluna sapmasına sebep oluyor. Havada olduğu gibi, yer yüzünün hareketi suyun da yönünü saptırıyor ve akıntılar düz bir çizgi yerine girdap halinde oluşuyor. Ayrıca, Meksika Körfezi’nin sularıyla beslenen Gulf Stream (Körfez Akıntısı), Kuzey Amerika boyunca kuzeye hareket ediyor ve Avrupa’ya ulaşıyor. Bu esnada, Kuroshio Akıntısı doğuya yönelmeden önce Japonya’nın kıyısı boyunca yol alıyor. Araştırmanın temellerini atsa da Sonu Gelmeyen Okyanus projesinde yer almayan Menemenlis, oluşturulan animasyonun bilim insanlarının çalışması için çok önemli olduğuna dikkat çekti. Menemenlis, “Okyanusu tanımlana için kullandığımız rakamsal modellerin içerdiği verilen altından kalkmak çok zor. Kurduğumuz modellerin sonuçlarını anlamak adına bu tür animasyonlar büyük önem taşıyor” dedi. Menemenlis ve meslektaşları, mevcut okyanus modellerini Kuzey Buz Denizi’ni ve Grönland’ı kaplayan buzların erimesine neden olan akıntıların etkisini ve okyanusların atmosferdeki karbondioksiti ne kadar hızlı emdiğini anlamak için de kullanıyor. Kaynak:Ntvmsnbc(16 Nisan 2012,16:34) |
Trafik Cezasına Karşı Fizik Raporu 400 Dolarlık Cezadan Fizik Raporuyla Yırttı ABD’li bir fizikçi, trafikte “Dur” levhasını geçtiği için 400 dolar ceza alınca, matematiksel teoremlere dayanan bir raporla mahkemeye başvurdu. Mahkeme, akademisyenin itirazını kabul etti ve cezayı bozdu. California Üniversitesi’nde akademisyen olan Dmitri Krioukov, trafikte “Dur” levhasını geçtiğine dair 400 dolarlık ceza alınca, “Masumiyetin Kanıtı” adında bir rapor hazırladı ve mahkemeye başvurdu. Krioukov, cezasının iptal edilmesinin ardından, raporunu yayımlattı ve özet kısmına, “Trafik cezalarıyla mücadele etmeye adanmış bir rapor. Bu rapor 400 dolar ödül kazandı ve böylece yazarını California eyaletine 400 dolar ödemekten kurtardı” yazdı. Krioukov, hazırladığı raporda, “üç tesadüfün aynı anda gerçekleşmesi nedeniyle, polis memurunun kendisini uyarı levhasını geçerken gördüğünü ancak, aslında levhayı geçmemiş olduğunu” belirtti. ABD’li fizikçi şu açıklamada bulundu: “Bir araç DUR levhasında durduğunda, bir gözlemci (örneğin bir polis), aracın izlediği yola dikey bir konumda duruyorsa, aracın durmadığına dair bir ilüzyon görebilir. Bu ilüzyonun gerçekleşmesi ise üç faktörün aynı anda gerçekleşmesine bağlıdır: (1) Gözlemci, aracın doğrusal değil ancak açısal hızını ölçmektedir; (2) Araç yavaşlar, hemen ardından hızlanır; (3) Gözlemcinin araca ait görüşü, araç DUR levhasına yakın iken, bir diğer nesne tarafından (örneğin başka bir araç) kısıtlanır.” 'Gerçek Aslında Gerçek Değil' Physics Central sitesinde detayları verilen raporda, polis memurunun, DUR levhasının yer aldığı kavşaktan 30 metre uzakta bulunduğu, bu yüzden, “sabit doğrusal hızla kavşağa yaklaşmakta olan bir aracın, polisin görüş açısındaki açısal hızının da belirgin şekilde artacağına” dikkat çekildi. Krioukov, hiç çekinmeden teoremlerini açıklayan grafikleri de raporuna yerleştirdi. Grafiklerde, Krioukov sabit doğrusal hızda aracını sürmeye devam etmesi veya aniden hızlanması gibi durumlarda ne gibi değişiklikler yaşanacağını da belirtti. Kısaca, 400 dolarlık raporun sonucu şöyle: “Cezanın kesilmesi polis memurunun suçu değil. Tersine, “Gerçekliğin algılanması, her zaman gerçeği tam olarak yansıtmayabiliyor.” Kaynak : Ntvmsnbc / Physics Central (17 Nisan 2012,09:25) |
Dinozor Yumurtası Fosilinin Bulunduğu Kazı Alanı Çeçenistan'da Dev Dinozor Yumurtaları Bulundu Jeologlar, Rusya’nın Çeçenistan bölgesinde çok sayıda dinozor yumurtasının fosilini içeren bir kazı alanı keşfetti. Çeçenistan Devlet Üniversitesi’nden Emin Dzhabrailov, “Şu ana kadar 40 kadar yumurta bulduk, ancak daha fazla bulmayı umuyoruz... Toprağın altında daha fazla olabileceğini düşünüyoruz” dedi. Yumurtaların gömülü olduğu alan, Sovyet Rusya dönemindeki Gürcistan sınırının geçtiği Kafkas dağlarının bulunduğu bölgede yapılan yol inşasında ortaya çıktı. Bir tepenin dinamitle havaya uçurulması sonucunda, patlamanın ardından toprağın altında belirten dev yumurtalarla karşılaşıldı. İnceledikleri yumurtaların boyutlarının 25 santim ile bir metre arasında değiştiğini belirten Çeçen jeolog, yumurtaların ne tür dinozorlara ait olduğunu belirlemek için paleontologların yardımına ihtiyaçları olduğunu ve geçmişte şiddet olaylarıyla ön plana çıkan Çeçenistan bölgesinin, doğal güzelliklerini öne çıkarmak ve turist çekmek istediklerini belirtti. Çeçenistan, Ramazan Kadirov yönetiminde gerçekleştirdiği milyon dolarlık inşaat projeleriyle turizm potansiyelini artırmayı ve şiddet olaylarıyla anılan geçmişini geride bırakmak istiyor. Kaynak:Ntvmsnbc(18 Nisan 2012,15:59) |
Arkeolojik Çalışmalar / Çin'li Arkeologlar Tarafından Bulunan Antik Kent "Ölüm Denizi"nde Yok Olan Kent Arkeologlar, Sincan Uygur Özerk Bölgesin’de "ölüm denizi" olarak bilinen Taklamakan Çölü'nde antik bir kentin kalıntılarına ulaştı.Çin’in en büyük çölü olan Taklamakan’da ortaya çıkarılan antik kentin en az 64 bin metre kare büyüklüğünde bir alana yayıldığı belirtildi. Çin Sosyal Bilimler Akademisi’nden Dr. Wu Winhua’nın başında bulunduğu arkeoloji ekibi, kalıntılara ait genel görüntüye bakarak, kentin Batı Han Hanedanlığı döneminden (M.S 206-220) kurulduğunu tahmin ediyor. Wu, kentin neredeyse tümünün kumlar altında kaldığını, ancak dört duvarının halen belirgin olduğunu belirtti. Kentin en iç duvarının güneyden kuzeye 17,8 ; doğudan batıya ise 14.6 metre uzunluğunda olduğu ifade edildi.Şehir merkezinde bulunan ikinci duvarın ise yıkılan direklerden ve kırılmış kırmızı çömleklerden oluşan dört bin metre karelik bir alanı çevrelediği belirtildi. Wu, üçüncü duvardan kavak tohumları ve hünnap ağacı parçaları çıkardıklarını, bu sebeple bu duvarın ‘bulvara’ ait olduğunu düşündüklerini söyledi. En dıştaki şehir duvarı ile ‘bulvar’ arasında çok sayıda ev bulunurken, kamışlardan yapılmış bir de çit ortaya çıkarıldı. Hotan kentinin Kira ilçesinde bulunan antik kentin, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından bu yana Taklamakan Çölü’nde keşfedilen en sağlam kalıntılar olduğu ifade edildi. Wu, antik kentin bir zamanlar bir garnizon veya bir kabile şefinin evi olarak kullanılmış olabileceğini söyledi. Jeoloji ve Jeofizik Enstitüsü üyesi Dr. Tang Zihua, topladıkları kavak tohumları ve ağaç parçalarını Pekin’e göndererek karbon 14 tarih saptama yöntemiyle ait oldukları kesin tarihi belirleyeceklerini söyledi. Çöl Bir Zamanlar Sulak Bir Alandı Tang, bitki tohumlarının ve tahtanın bir zamanlar bol olduğu bölgenin, Han Hanedanlığı döneminde sulak bir arazi olduğunu tahmin ediyor.Orta Çağ’ın en ünlü ticaret yolu, İpek Yolu’nun en güneydeki ucunun, Taklamakan Çölü’nden geçtiğine dikkat çeken Çinli arkeologlar, “ölüm denizi” olarak bilinen çölde çok sayıda tarihi kalıntının gömülü olduğuna inanıyor.337 bin metre karelik bir alana yayılmış olan Taklamakan Çölü, Çin’de “Bir kez ayak basıldı mı, geri dönüşü olmayan bir yer” olarak kabul ediliyor. İngiliz kaşif Marc Aurel, 1901 yılında Taklamakan Çölü’ndeki ilk keşfe imza atmıştı. Aurel, Pompeii tarzı, birçok evin, Budist tapınakların, çömlek fırınlarının, su kanallarının bulunduğu Niya kentini keşfetmişti. Niya’nın uzaklarında, barajlar da bulunmuştu. En son keşfedilen antik kentin, Niya’dan 100 km mesafede olduğu belirtildi. Kaynak : Ntvmsnbc (20 Nisan 2012,15:25) |
Bisiklet İçin Kablosuz Hoparlör Tasarımı Californialı tasarımcı David Meisenholderhas, bisiklete tutturulabilen kablosuz hoparlörler yaptı! ‘SleekSpeak’, adlı bu tasarım kulaklıklardaki kulaktan düşme sorununa çözüm getiriyor. Aslında daha önemli bir işlevi daha var. Kulaklık takan bir sürücü dış dünyaya kapalı- özellikle trafiğin sesine- hale geliyor ki bu da onu trafik kazasına uğrama riskiyle karşı karşıya bırakıyor. Oysa Sleek Speak, dış dünyaya kulaklarını tıkamadan bisikleti sürebilmesini sağlayacak. SleekSpeak hoparlörler, silikon bantları sayesinde bisikletin gidonuna kolayca tutturulabiliyor ve bluetooth ile müzik çalara (akıllı tel vb) kolayca bağlanabiliyor. Frasb |
Maddenin Enerjiye Dönüştürülmesi / Kuantum Işınlama Çin'den 'Kuantum Işınlama' Rekoru Bilim insanları kuantum ışınlama rekorunu ‘darmadağın etti.’Çin’in Hefei kentindeki Bilim ve Teknoloji Üniversitesi araştırmacıları, kuantum ışınlaması alanında rekor kırdı. Juan Yin’in başını çektiği ekip, 16 kilometre mesafeyle gerçekleştirilen geçmiş rekoru 81 kilometre geliştirdi. Maddenin enerjiye dönüştürülerek uzay-zamanda hareket ettirilmesi deneyinde, Yin’in ekibi standart olarak bu deneylerin girdisini oluşturan bir foton çifti kullandı. Fotonlar arasındaki mesafe ne olursa olsun, bir tanesinin gösterdiği tepki diğerini de etkiliyor. Yapılan deneyde, fotonlardan biri A, diğer de B noktasına ışınlandı. Fotonların özelliği sonucu, A noktasındaki fotonun değişmesiyle, B noktasındaki parçacık da değişim gösteriyor. A’dan B’ye bilgi aktarılmıyor, ancak foton değişimi, kübit olarak bilinen quantum bitlerin kısmen kodlanmasında kullanılıyor. Kübitlerin B noktasında yeniden oluşturulması için A noktasından gelecek bilgiye ihtiyaç duyuluyor. Kuantum İnternet Işınlama, uzayda müdahale edecek foton parçacıkları bulunmadığı sürece çok güvenli bir yöntem. Deneyde yer alan Yuao Chen, bir sonraki adımın uydularla ışınlama yapmak olacağını, ileride kurulacak küresel ışınlama sisteminin, kuantum internet için kapı aralayacağını belirtti. Avustralya’nın Sdyney Üniversitesi’nde Kuantum Sistemleri Merkezi’nde görevli Michael Biercuk, “Çin’de yapılan deneyin çok etkileyici olduğunu ancak gelişmiş kuantum sistemleri için daha fazla hız gerektiğini” belirtti. Yin ve ekibi, şu an dakikada beş kubit transfer edebiliyor. Biercuk, “Eğer uzun mesafeli ışınlamayı kullanılabilir kuantum-iletişim veya bilgisayar uygulamalarında değerlendirmek istiyorsak, hızımızı fazlasıyla artırmamız gerekiyor” dedi. Kaynak : Ntvmsnbc (16 Mayıs 2012,14:02) |
Yeni nesil biyonik göz ABD’li bilim insanları, ışık enerjisiyle çalışan biyonik göz geliştirmeyi başardı. Stanford Üniversitesi’ndeki bilim insanları tarafından geliştirilen ve bugün Nature Photonics dergisinde araştırması yayımlanan biyonik göz, mevcut göz protezlerindeki batarya kullanımını sona erdireceği gibi, çok daha iyi bir görüş yeteneği kazandıracak. Biyonik göz, hastanın takacağı özel gözlükler sayesinde kızılötesi ışını göze yönlendirecek. Protez bu şekilde devreye girecek ve görme engelli kişiye görüş için gerekli bilgileri iletecek. Retina protezleri, gözün arkasındaki sinirleri harekete geçirmek için kullanıyor, bazı hastalarda belli bir seviyeye kadar görüş kazandırıyor. Ancak bu tür protezlerde, retinanın arkasına bir çip, kulağın arkasına ise batarya yerleştirilmesi gerekiyor. Çip ile cihazın arasındaki bağlantı, bir kablo aracılığıyla yapılıyor. Bilim insanları, geliştirdikleri yeni yöntem sayesinde karmaşık elektronik donanım ve kablodan kurtulabileceklerini ifade etti. SOLAR PANELDEN FARKSIZ Yeni biyonik gözde, retinanın arkasına yerleştirilen parça bir solar panel gibi çalışıyor. Görme engelli kişinin takacağı kameralı gözlük, kişinin önündeki görüntüyü kaydedecek ve retinadaki çipe yakın kızılötesi ışın gönderecek. Böylece, sinirlere aktarılan elektrik sinyali oluşacak. Bu yöntemin kullanılmasının nedeni, doğal ışığın protezi çalıştırmak için gereken enerjinin sadece binde birini veriyor olması. Araştırma ekibinde yer alan bilim insanları, “Fotovoltaik protezin ince ve kablosuz olması, protezin yerleştirildiği ameliyat sürecini çok daha kolaylaştıracak... Retina hastalıkları nedeniyle görme yeteneklerini kaybeden hastalar, yeni protez sayesinde yeterli görüş yeteneği kazanacaklar” açıklamasını yaptı. Henüz insanlar üzerinden denenmeyen biyonik göz, fareler üzerinde test edilecek. İskoçya’nın Strathclyde Üniversitesi’nden Dr Keith Mathieson, “Yaşla bağlantılı maküler bozukluk tıp dünyasının önemli mücadelelerinden biri ve yaşlanan nüfus arttıkça daha sık ratlanıyor... Nakledilmesi kolay kablosuz protezler, verdiğimiz mücadelede önemli bir yer tutuyor. Biyonik gözün, yakın kızılötesi ışınlarla görüntü elde ediyor olması, cihazın görselliği işlemede önemli rol oynayan doğal göz hareketlerinden faydalanabileceğini gösteriyor” ifadesini kullandı. |
Polimer Jelden Yapay Bağırsak Japonya'dan kimyagerler, bir Petri kabında oluşturduğu şekiller ile etkileyici karıştırma desenleri oluşturan bir reaksiyona örnek veriyor. Araştırmacılar, Belousov-Zhabotinsky reaksiyonunun titreşen kimyasal dalgalarının bir kargoyu taşıyacak kuvvette olduğunu, tıpkı bir bağırsak gibi, kasılmalar ile akıllı bir polimer tüpün uzunluğu boyunca kargoyu taşıyabildiğini keşfetti. Belousov-Zhabotinsky reaksiyonları ilk olarak 1950'lerde keşfedilmiş olup termodinamik denge dışındaki bir kimyasal karışımın göz çarpıcı bir örneği. Reaksiyonun renkli bileşenleri başlangıç maddesinden ürüne doğru titreşirken ve geriye gelirken, Petri kabında spiraller dönüp durmakta ve farklı bileşenler reaksiyon karışımı içinde diffüzlenmektedir. Belousov-Zhabotinsky reaksiyonunun işe yaraması için, Tokyo Üniversitesi'nden Yusuke Shiraki ve Ryo Yoshida, ana bileşen olarak bir rutenyum katalizörünü bir N-izopropilakrilamid polimer jeli içine yerleştirdiler. Araştırmacılar bu jeli bir malonik asit, sodyum bromat ve nitrik asit çözeltisine döktüklerinde, titreşen reaksiyon karışımı jel içinde dalgalar şeklinde kas benzeri kasılmalara neden oluyor. Bu fenomen reaksiyon karışımı içindeki redoks döngülerinden ileri geliyor, rutenyum(II) öncelikle bromat ile rutenyum(III)'e yükseltgeniyor, ardından malonik asit ile tekrar indirgeniyor. Rutenyum(III) polimerin hidrofobluğunu artırdığı için, jel bu noktada şişiyor. Ryo, Belousov-Zhabotinsky reaksiyonunu bir akıllı polimer içinde 1990'ların ortalarında kullanmıştı. Bu sırada o, sıcaklık değişimi veya pH değişimi gibi dış bir etkenle reaksiyona giren tepkin polimer jelleri çalışıyor ve ilaç iletim sistemleri ve aktuatör gibi uygulamalar için kullanmayı düşünüyordu. Ryo, şöyle diyor: “Dış etkenle açık-kapalı dönüşümü olmaksızın, jellerin periyodik olarak şişmesi-sönmesini sağlayabilirsem çok ilginç olacak diye düşünüyordum”. Yürütücü reaksiyon Belousov-Zhabotinsky reaksiyonunun redoks dönüşümleri prosesi yürütmek için ideal idi. Ryo, şöyle diyor: “Bu güne kadar polimer zincirinden yığın jele kadar değişen, nanometre ile santimetre aralığında pek çok seviyede titreşim hareketlerini elde etmeyi başardık”. Takımın yaptığı en son araştırma, bir cam kılcal borunun iç yüzeyine rutenyum emdirilmiş polimeri kaplayarak, dalgalar şeklinde şişen ve büzülen tüp biçimli kendinden titreşimli bir jel oluşturmak oldu. Cam kalıbı hidrofluorik asit ile giderdikten ve tübü Belousov-Zhabotinsky karışımına daldırdıktan sonra, araştırma ekibi tüpün peristaltik hareketinin, tüp içindeki bir kabarcığı hareket ettirebileceğini gösterdi. Avustralya'daki Wollongong Üniversitesi, Akıllı Polimer Araştırma Enstitüsü'nde polimer esaslı aktuatörler ve sensörleri inceleyen Geoffrey Spinks, konu hakkında şöyle diyor: “Titreşen jeller ile ilgili daha önce yapılan çalışmaların mantıklı bir ilerlemesi olarak görünen bu çalışmada, bu sefer iyi bir yere gitme potansiyeli artmış görünüyor. Bu tüplerin içinde, bir yöne doğru pompalama hareketini, kontrollü bir hızla akışkanların ve kabarcıkların hareket ettiğini görmeniz mümkün”. Malzemenin ilk düşünülen kullanım alanı çip içinde laboratuar (lab-on-a-chip) olmuş. Ryo, şöyle diyor: “Mikro-kanallarda otomatik mekanik pompalama sistemleri ile iç sıvıyı veya malzemeleri taşımak en gerçekçi uygulama gibi görünüyor”. Şu zamana kadar, araştırmacılar yalnızca reaksiyon karışımının kendisini tüpten aşağıya gönderebildiler, ancak polimeri modifiye ederek Belousov-Zhabotinsky reaksiyon karışımını tüpün dışında tutarken başka bir sıvıyı merkeze pompalamak mümkün olabilir. Spinks, şöyle diyor: “Bu sorunun üstesinden gelinebilmesi mantıklı gözüküyor. Mikro-akışkanla çalışan, çip içinde laboratuar uygulamaları için bu oldukça faydalı olacaktır, çünkü tüpler hem bir sıvı gideri, hem de bir pompa olarak çalışacak ve bu yüzden ayrı bir pompalama odasına ihtiyaç kalmayacak”. Uzun vadede, jel tüpünün otomatik peristaltik pompa hareketi diğer potansiyel uygulamalara da ışık tutacak. Spinks, şöyle diyor: “Buradaki büyüleyici kısım şu: Eninde sonunda tıbbi bir uygulaması da olabilir, örneğin yapay bağırsak veya arter, vb olarak kullanılabilir”. Bu arada, Ryo, daha pratik düşünceler üzerinde çalışıyor. Ryo, diyor ki: “Bundan sonraki adım, jelin daha etkin bir şekilde titreşim yapması için, jelin kimyasal ve fiziksel yapısını daha kesin bir şekilde tasarlamak”. |
Antik polen taşıyıcı Bilim insanları, tarihin en eski polen taşıyıcı böceklerini buldu. İspanya’nın kuzeyinde bulunan 100 milyon yıllık böcekler üzerinde kehribar tozları tespit edildi. Mesozoik döneme ait olan böcekler, thysanopterans (thrips)olarak bilinen ve polen ile küçük bitkilerle beslenen 2 milimetreden küçük böcekler, kehribar taşı içinde bulundu. Bilim insanları, küçük böceklerin birçok bitkinin polenlerini yayan önemli bir polen taşıyıcı olarak görev gördüğünü belirtti. İki kehribar taşınsan polene bulanmış yüzlerce dişisi çıkarılan thrips’ler, arılarınkine benzeyen halka şeklindeki tüyleri sayesinde rahatlıkla polen toplayabiliyorlar. Pceedings of the National Academy of the Science (PNAS) dergisinde yayımlanan araştırmada, polen taşıyan altı thrips türü olduğu belirtildi. Bunlar arasında en güçlü polen yayıcı A. Gymnospollisthrips. Araştırmacılar, thrips’lerin üzerinde bulunan polenlerin ginkgo ağacından gelmiş olabileceğini belirtti. |
Tehdit sanılandan daha fazla Gök bilimcilerinin yaptığı yeni bir araştırma, Dünya’yı tehdit eden asteroit sayısının sanılandan çok daha fazla olduğunu ortaya koydu. NASA’nın, dünya’yı tehdit eden asteroitleri tespit etmek için yürttüğü NEOWISE programı, alçak yörüngeye yönelerek gezegenimizle temasa geçme ihtimali bulunan 4 bin 700 asteroit bulunduğunu tespit etti. NASA’nın California, Pasadena’daki Jet İitiş Gücü Laboratuvarı’ndan Amy Mainzer, “Elde ettiğimiz rakam bizi şaşırttı... Böyle bir rakama ulaşmayı hiç düşünmüyorduk” dedi. WISE teleskobunun 2010 ile 2011 yıllarında elde ettiği verileri değerlendiren gök bilimciler, Dünya’ya sekiz milyon kilometre mesafedeki gök cisimlerini inceledi. Bu gök cisimlerinin arasında, Dünya’nın atmosferini yok olmadan aşabilecek çok sayıda asteroit olduğu fark edildi. Kızılötesi dalga boylarında uzayı tarayan WISE teleskobu, bu sayede büyük ve karanlık asteroitlerin yanı sıra, küçük ve parlak olanları da tespit ediyor. Geçmişte görünür ışıkta tespit yapan teleskoplar, iki çeşit asteroidi birden fark edemiyordu. Mainzer ve meslektaşları, Dünya’ya çarpma ihtimali bulunan 107 asteoit üzerinde araştırma yaparak, gezegenimize tehdit oluşturabilecek tüm gök cisimlerinin sayısını tahmin etmeye çalıştı. Analizler sonucu, Dünya’nın atmosferini parçalara ayrılmadan geçebilecek 4 bin 700 asteroit olduğu sonucuna varıldı. Bu asteroitlerin yaklaşık bin 500 tanesinin çapı 100 metrenin üzerinde. Tespit edilen asteroitlerin bugüne kadar sadece yüzde 20-30’u gözlemlendi. Mainzer, “Yapmamız gereken bu asteoritlerin nereye gittiklerini ve neden yapıldıklarını anlamak... Eğer Dünya’ya çarpmaları için en az 20-30 yıl bulunuyorsa, o zaman bu asteroitleri durdurma şansımız var... Tersi bir durumda, işimiz çok zor” dedi. Gök bilimciler, her ne kadar Dünya’yı tehdit etseler de, gezegenimize yaklaşan asteroitlerin aynı zamanda bir fırsat olduğunu belirtiyor: Eğer tehdit içermeden yeterince yaklaşırlarsa, bu asteroitler madencilik için kullanılabilir. NEOWISE araştırmasına göre bir asteroit çarpmasından en çok etkilenecek ilk 10 ülke: 1-Çin |
Hayalet Şehir Hayalet Şehrin İnşa Edileceği Yer Seçildi New Mexico, ABD'de planlanan bir yerleşim alanı, sadece yeni teknolojilere ev sahipliği yapacak, ancak bu alanda yaşayan hiç kimse olmayacak. The Centre for Innovation, Testing and Evaluation (CITE), ortalama bir Amerikan şehri boyutunda olacak ve hayalet şehir, 350 direkt ve 3.500 direkt olmayan yeni iş fırsatı meydana getirecek. Hobbs yakınındaki Lea Country'de ABD'li firma Pegasus Global Holdings tarafından inşa edilecek şehir, araştırmacıların akıllı trafik sistemleri, yeni jenerasyon kablosuz ağlar, otomatik çamaşır makineleri... gibi bir çok yeni icadı test etmelerine yarayacak. 39 kilometre karelik alanın yaklaşık 1 milyar dolara malolacağı söyleniyor. Şehir, kentsel, şehir çevresi ve kırsal alanlara sahip olacak. Tüm gerekli yollar, binalar, su, iletişim ve işletme sistemleri şehirde bulunacak.CITE'nin inşaatına 1.5 ay sonra, 30 Haziran 2012 'de başlanması planlanıyor. Kaynak: CHİP (11 Mayıs 2012,21:00) |
Kuantum Noktaları Kuantum Noktaları / Yarı İletken Nano Kristaller Bilimsel alanda birçok deneyin girdisi olan kuantum noktaları, üstün elektronik özellikleri sayesinde yakın gelecekte tıbbi görüntüleme alanında çığır açabilir.Boyutları genelde 2-6 nanometre arasında değişen kuantum noktaları, yarı iletken nano kristaller anlamına geliyor. Büyüklüklerine göre farklı renkte ışık yansıtan ve elektronik özellikleri değişen kuantum noktaları, yutarak veya enjeksiyon ile hücrelerimize girebiliyor veya onlara tutunabiliyorlar. Çok küçük boyutları sayesinde, kuantum noktaları bize zarar veremeden vücudumuzdaki mikropları tesbit edebilir. Ancak erken teşhiste çığır açabilecek bu gelişmenin önünde bir engel var. Kadmiyum, selenyum, kükürt, kurşun ve diğer zehirli elementlerden sentezlenen kuantum noktalar, özellikle morötesi ışınlara maruz kaldıklarında parçalanabilir ve zehirli içeriklerini vücudumuza yayabilirler. Çinli bilim insanları ise gerçekleştirdikleri en son deneylerde kuantum noktaların sanıldığından çok daha güvenli olduğunu savundu. Çinli medikal araştırmacı Ling Ye ve meslektaşları, Nature Nanotechnology dergisinde geçtiğimiz hafta sonu yayımlanan araştırmalarında, maymunlar üzerinde yaptıkları testlerin detaylarını açıkladı. Maymunlar Çok Şanslı Değildi Pekin’de yapılan araştırmalarda, maymunlara verilen kuantum noktalarının kırılmadıkları sürece hiçbir yan etki göstermedikleri ifade edildi. Ye, araştırma makalesinde şu ifadeyi kullandı: “Kan ve biyomedikal işaretleyiciler, tedavinin ardından normal aralıklarını korudu ve ana organlarda 90 gün boyunca hiçbir anormallik gözlemlenmedi. Sonuçlar, kuantum noktaların neden olabileceği zehirlenmenin canlılarda minimum seviyede gerçekleşebileceğini gösterdi. Yine de, 90 günün ardından kadmiyumun ilk dozu ciğer, dalak ve böbreklere kaldı. Kuantum noktaların vücutta çözülmesinin uzun sürdüğüne işaret eden bu bulgunun ardından, maymunların ne derecede zehirlendiğini anlamak için daha fazla araştırma yapmak gerekecek.” Kısaca, kuantum noktaları insan vücuduna enjekte edilmeleri halinde uzun süre orada kalabilir ve uzun dönemde sağlık sorunlarına yol açabilir. Bilim insanları, kuantum noktalarının etrafının inorganik maddelerle kaplanması gibi zehir etkilerini ortadan kaldıracak çözümler üzerinde çalışıyor. Başarı sağlanırsa, kanser veya diğer hastalıklar henüz etkili olma fırsatı bulamadan yok edilebilir. Kaynak : NTVMSNBC / Nature Nanotechnology (22 Mayıs 2012,14:08) |
Bilim Dünyası'ndan Son Haberler, Gelişmeler / 2.Dünya Savaşının Kimyasal Etkileri Kuşaktan Kuşağa Geçen Zehir İkinci Dünya Savaşı jenerasyonu, maruz kaldıkları kimyasal etkileri torunlarına taşımış olabilir.ABD’nin Austin şehrindeki Texas Üniversitesi’nde zooloji ve psikoloji profesörü olarak görev yapan David Crews’ün teorisine göre, İkinci Dünya Savaşı jenerasyonu, maruz kaldıkları kimyasal etkileri torunlarına kadar taşıdı.Crews’ün bu savının, günümüz kuşaklarında ciddi bir artış gösteren obezite, otizm ve akıl hastalıklarını açıklayabileceği düşünülüyor. Habere göre, bilim insanları, kimyasal tarımda kullanılan mantar ilacından etkilenen farelerin yavruları üzerinde yaptığı deney sonucunda, bu farelerin sonraki nesillerinde, diğer farelerinkilere kıyasla daha fazla obezite ve akıl sağlığı sorunu tesbit etti.Crews, bu olayı, beynin geçmiş yaşamsal tehditlere farklı bedensel değişimlerle yanıt verdiği şeklinde açıklıyor. ABD’deki bu araştırma sonuçlarının kesinlik kazanmadığı ve geliştirilmesi gerektiği başka bilim çevrelerince belirtiliyor.Japon bilim insanları da yıllardır, atom bombasının yeni nesiller üzerine etkileriyle ilgili benzer araştırmalar yapıyor. Kaynak : Gençbilim (22 Mayıs 2012,11:03) |
Newton'un Problemi / Temel Parçacık Dinamiği Teorisi 350 Yıllık Problemi 16 Yaşındaki Öğrenci Çözdü Tarihin en büyük bilim insanı ve matematikçilerinden biri kabul edilen Sir Isaac Newton tarafından 350 yıl önce yazılan bir problem, Almanya’da yaşayan 16 yaşındaki bir öğrenci tarafından çözüldü. Dresden kentinde yaşayan Hint asıllı Shouryya Ray, iki temel parçacık dinamiği teorisini çözmesinin ardından bilim dünyası tarafından “dahi” olarak kabul ediliyor. Fizikçiler, Newton’dan kalan bu problemleri geçmişte bilgisayarların yardımıyla çözebilmişti. Ray’in sunduğu çözüm, bilim insanlarına fırlatılan bir topun havada izlediği yolu hesaplamalarında yardımcı olacak. Aynı zamanda, topun duvara nasıl çarpacağı ve duvardan nasıl sekeceği hesaplamalarında da bilim insanlarına kolaylık sağlayacak. Die Welt gazetesinin haberine göre, Ray, Newton’un problemini çözmeyi Dresden Üniversitesi’ne düzenledikleri okul gezisinde kafaya koydu. Ray, ‘çözülemeyen’ probleme göz attığında, modern metodların problemi çözmek için yeterli olmayacağını anladı. “Kendime ‘neden olmasın ki’ diye sordum” diyen Ray, “Bir çözüm bulabileceğime inanmıyordum” dedi. Doğuştan Matematik Aşığı Die Welt, 16 yaşında çok büyük bir başarıya imza atan gencin, küçüklüğünden beri matematiğe büyük bir ilgi duyduğunu belirtti. Ray’in Freiburg Teknik Üniversitesi’nde araştırma asistanı olarak görev yapan babası Subhashis Ray, oğlunun matematiğe ilgi duymasında önemli bir rol oynadı. Henüz altı yaşında babasından kalkülüs eğitimi almaya başlayan Ray, aynı yaşta denklemleri çözme başarısı gösteriyordu. Ray, Saksonya eyaletinde kısa süre önce düzenlenen gençlik bilim yarışmasında da matematik ve bilişim teknolojileri alanında ikincilik kazandı. Hindistan’ın Kalkutta kentinde doğan Ray, Almanya’ya dört yıl önce yerleşti. Kısa sürede Almanca’yı akıcı şekilde konuşmaya başlayan Ray, zekasıyla öğretmenlerinin kısa sürede dikkatini çekmeyi başardı. İki sınıfı otomatik olarak atlayan Ray, böylece üniversite sınavlarına daha erken girecek. Kaynak : NTVMSNBC (30 Mayıs 2012,10:46) |
Yeni Mikroorganizmalar Mars'ta Bile Yaşayabilecek Mikroplar Bulundu ABD’li bilim insanları, Güney Amerika’daki yanardağlarda yaptıkları araştırmalarda, en zor şartlar altında yaşayabilen mikroplar keşfetti. Mikropların, Mars gibi yaşama en olanaksız şartlara sahip bir gezegende bile yaşayabileceği ifade edildi. Colorado Boulder Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada, Mars’taki şartlara uyum sağlayabilecek bakteri, mantar ve arke olarak bilinen basit organizmalar keşfedildiği belirtildi. Araştırma ekibinde yer alan Ryan Lynch, keşfettikleri bazı bakteri türlerinin henüz tanımlanmamış olduğuna dikkat çekti. Lynch, buldukları mikropların, enerjiyi dönüştürmek için diğer mikroplara kıyasla daha farklı metodlar kullandıklarına dikkat çekti ve “2.5 milyon DNA diziliminin bulunduğu veri tabanındaki tüm mikroplara kıyasla en az yüzde 5 faklılıkları var” dedi. Biyoloji alanında uzman olan Steve Schmidt’in başını çektiği araştırma ekibi, Güney amerika’nın Atakama bölgesindeki en uzun yanardağlarından toprak numuneleri topladı. Schmidt, “Bu bölgedeki toprak, besin değeri olarak o kadar yetersiz ki, topraktaki nitrojen seviyesi bile tesbit edilebilen en düşük limitin altında” dedi. Schmidt ayrıca, “morötesi radyasyon seviyesi bu bölgelerde deniz seviyesinden çok yüksek olmayan çöllerdekinin en az iki katı” dedi. Nasıl Hayatta Kaldılar? Schmidt ve meslektaşları, keşfettikleri esrarengiz miktopların nasıl bu kadar ağır şartlarda hayatta kalabildiğini henüz tesbit edemedi. Araştırma ekibi, gerçekleştirdikleri analizlerde mikropların fotosentez aracılığıyla enerji elde etmediklerini tesbit etti. Tersine, mikropların, bölgede var olan gazlardan karbon ve enerji elde ettikleri bir çeşit kimyasal tepkime sayesinde hayatta kaldıkları düşünülüyor. Mikropların karbon dioksit ve dimetil sülfit gibi gazlardan enerji elde ettikleri düşünülse de, bu gazların fazla enerji açığa çıkarmadığı belirtildi. Lynch buna rağmen, açığa çıkacak az miktardaki enerjinin yavaş bir gelişim sağlasa da uzun bir yaşam döngüsü sağlayabileceğini söyledi. Yaşamın Sınırları Çok Daha Geniş Journal of Geophysical Research Biogeosciences dergisinde yayımlanan araştırma hakkında konuşan Schmidt, “20 mikrop türünden daha az bir popülasyon bulmak bir mikrobiyolog için inanılmaz bir olay... Bu coğrafya çok kısıtlayıcı, yağmurla gelen minerallerin çoğu toprağa düşer düşmez ölüyor. Yaşamın ortaya çıkmasını engelleyecek çok büyük bir çevresel filtre bulunuyor ama mikoplar hayatta kalmayı başarmış” dedi. Schmidt, “Bir sonraki aşamada, laboratuvar analizleri gerçekleştirerek bu mikropların yaşama olanaksız olduğu düşündüğümüz şartlarda nasıl hayatta kaldığını anlamaya çalışacağız... Bu analizler, Dünya’daki yaşamın sınırlarını anlamak açısından bizlere yeni görüş açısı kazandıracak. Tanımadığımız yaşam türlerinin farklı metobolizmalarını, enerjiyi dönüştürmekteki bilinmeyen özelliklerini ortaya çıkarabiliriz” dedi. Kaynak : NTVMSNBC / Journal of Geophysical Research Biogeosciences (10 Haziran 2012,15:38) |
Baltık Denizi'nde Bulunan Bilinmeyen Batık 'Ne Olduğu Hakkında Bir Fikrimiz Yok' Baltık Denizi’nde, Finlandiya ile İsveç arasında kalan Botnia Körfezi’nde tam bir yıl önce tesbit edilen ve UFO’ya benzeyen şekliyle bilim dünyasında büyük ses getiren cisim ilk kez fotoğraflandı. Dalgıçlar, bugüne dek böyle bir şeyle karşılaşmadıklarını belirtti. Denizin 86 metre altında, 19 Haziran 2011’de tespit edilen ve ne olduğu belirlenemeyen batık, İsveçli bir hazine arama ekibi tarafından ilk kez görüntülendi. Sonar tarama yöntemiyle yeri kesin olarak tesbit edilen batığı görüntüleyen ekipte yer alan dalgıç Stefan Hogeborn, “Hayatımda böyle bir şeyle karşılaşmadım” ifadesini kullandı. Hogeborn, basına yaptığı açıklamada, “Altı bin dalış gerçekleştirdiğim 20 yıllık dalış geçmişim boyunca, böyle bir şeye rastlamadım. Normalde kayalar yanmaz. Suyun derinliklerine kafamızdaki soru işaretlerini gidermek için daldık. Ama şu an kafamda çok daha fazla soru işareti var. Ne gördüğümü tanımlayamıyorum” dedi. Dalgıçlar, ilk başta gördükleri şeklin kayalık bir tepe olduğunu düşündü. Ancak yakın gözlemler çok daha farklı bir durum ortaya koydu: “Cisim, deniz tababnından 3-4 metre yükselen, 60 metre genişliğinde dev bir mantar görünüme sahip. Aynı zamanda, yuvarlak ve düzensiz köşelere sahip. Cismin tepesinde, içine açılan yumurta şeklinde bir açıklık bulunuyor. Cismin tepesinde, tuhaf, taştan oluşmuş yuvarlak şekiller var. Bu şekiller ateş yakma yeri gibi görünüyor ve is gibi bir maddeyle kaplanmış.” Dalgıçların verdiği çok ilginç diğer bir bilgi, “cisme uzanan 300 metrelik yolun, sanki cisim tarafından dümdüz edilmiş gibi” bir izlenim vermesi. Bu Düşündüğümüz Şey Değil Dünya basınında “batık UFO” adıyla ses getiren esrarengiz cismi çıkarmayı amaçlayan İsveç’in Ocean X şirketi, karşılarındaki şeyin beklemedikleri kadar esrarengiz olduğunu belirtti. Şirketin kurucularından Peter Lindberg, “İlk başta bunun bir kaya olduğunu düşündük, ancak başka bir şeydi. Baltık Denizi’nde bugüne kadar hiçbir sualtı yanardağı faaliyeti gerçekleşmemiş olması, bu durumu daha da esrarengiz kılıyor. Meslek gereği bu şeklin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışıyoruz. Ancak profesyonel dalgıçlar olarak hiç böyle bir şeye rastlamadığımızı söylemek zorundayım” dedi. Ocean X, batık çıkaran ve deniz altında define arayan bir şirket. Şirketin en büyük başarılarından biri, 1997 yılında Heidsieck&Co Monopole şampanya evinin ürettiği, 1907 "Gout Americain" şampanyasına ait 2,500 şişe taşıyan Jönköping batığını çıkarmaları. Rus İmparatorluk Donanması’na gönderilirken 1916 yılında batan hazineyi çıkaran Ocean X, şişeleri tanesi 13 bin dolardan satmış. Mıllennıum Falcon Efsanesi Ocean X’in sualtında keşfettiği cismin bilim dünyasında büyük ses getirmesinin bir önemli sebebi daha var. Cismin, Yıldız Savaşları serisinde yer alan, Han Solo’nun kullandığı 60 metre çapındaki Millennium Falcon uzay gemisine olan benzerliği.Lindberg, “Bu cismi tesbit ettiğimiz ilk günden bu yana basın bunun bir UFO veya Rus yapımı bir uzay gemisi olduğunu yazıp duruyor” dedi. Lindberg, ABC News sitesine gönderdiği mailde, “Birçok teori denedik... Bu liste giderek azalıyor ancak şu ana kadar kesin bir sonuca varamadık” ifadesini kullandı. Ocean X, cismin bir küçük denizaltı olabileceğini de belirtti. Ancak cisim her ne ise sudan çıkarılması on milyonlarca dolar maliyet gerektiren bir iş. Ocean X, şu an bu miktara paraya sahip olmadığını belirtti. Lindberg buna rağmen, “Baltık Denizi’nin dibindeki cismin ne olduğunu ortaya çıkarmak konusunda kararlıyız” dedi. Rusların Buharlı Gemisi Tartışmalar sürüp giderken, bazıları Baltık Denizi’indeki esrarengiz batığın, 19’uncu yüzyılın başlarında denizin dibini boylayan Rusların daire şeklindeki buharlı gemisi olabileceğini öne sürüyor. ABC News yazarı Ned Potter’ın, bir okuyucusunun verdiği bilgilere dayanarak yaptığı habere göre, Rusların 19’uncu yüzyıldaki gemi mühendisi Andrey Popov, çok farklı iki gemi tasarımı yapmıştı. Novgorod ve Amiral Popov adında iki tanesi inşa edilen bu farklı tasarım buharlı gemiler, sabit silah platformuna sahip, sığ sularda hareket edebilen dairesel gemilerdi. Ancak son derece yavaş ve manevra kabiliyeti düşük olan gemiler, yazar Martin Dougherty’nin 2007 yılında yayımlanan, “Dünyanın En Kötü Silahları” kitabına girdi. Novgorod, 1873 yılında inşa edildi ve 1912’de hurdaya çıkarıldı. Novgorod’a ait çizimi inceleyen Lindberg, geminin buldukları cisme oranla çok küçük kaldığını belirtti.“Bu garip, yuvarlak gemilerin en fazla 35-37 metre çapında olduğunu görüyoruz... Bulduğumuz daire ise 55-60 metre genişliğinde. Ama Rusların kimsenin bilmediği, çok daha büyük bir yuvarlak gemi inşa etmiş olması da söz konusu olabilir. Yine de, yuvarlak cismin Novgorod benzeri bir gemiden çok, doğal bir şekil olduğuna inanıyorum” dedi. Kaynak : NTVMSNBC (18 Haziran 2012,11:14) |
Arkeolojik Kazılar / Kelt Hazinesi Tarihin En Büyük Kelt Hazinesi İki İngiliz define avcısı, 30 yıldan fazla bir süredir aradıkları hazineye sonunda ulaştı. İki metal dedektör, tahmini değeri 15 milyon doları aşan bugüne dek keşfedilen en büyük Kelt hazinesini ortaya çıkardı. İngiliz define avcıları Reg Mead ve Richard Miles, 30 yıldan fazla bir süre önce Fransa’nın kuzeybatısında kalan Jersey adasında yaşanan önemli bir gelişmeden haberdar oldu. İngiltere’ye ait Kanal Adaları’ndan biri olan Jersey’de, bir çiftçi arazisinde çalışırken antik sikkeler bulmuştu. Kanal Adaları, özellikle Roma döneminde, imparatorluğun işgalinden kaçan kabilelerin İngiltere’ye kaçmak için kullandığı güzergahlardan biriydi. Mead ve Miles, yılmadan tam 30 yılı aşkın bir süre boyunca define peşinde koştu ve en sonunda, 30-50 bin sikkenin yer aldığı bir hazine buldu. Bilim insanlarının ilk analizleri, definin Birinci Yüzyıla, M.S 50 yıllarına ait olduğunu gösterdi. Gümüş ve altın sikkeler, büyük bir balçık setin altında etrafı sarılmış bir şekilde bulundu. Yaklaşık 250 kg ağırlığındaki definin içinde bulunduğu bohça benzeri kaplama, 140x80x20 ölçülerindeydi. Romalılardan Kaçıyorlardı Definin çıkarılmasında görev alan Jersey Tarih Müzesinde çalışan Neil Mahrer, “bugüne kadar bulunan en büyük Kelt hazinesi karşımızda duruyor. Bu çok heyecan verici” dedi.Uzmanlar, hazinenin bugün Fransa’nın Brittany ve Normandy bölgelerini temsil eden Armorican’a ait olduğunu düşünüyor. Hazinenin, bu bölgede St. Malo ile Dinan yerleşimlerinin sınırladığı alanda yaşamış Coriosolitae kabilesine ait olduğu tahmin ediliyor. Demir Çağı’nın sonlarına, M.S 50 yıllarına ait olduğu düşünülen hazine, büyük olasılıkla Jül Sezar’ın lejyonlarından kaçan yerel halk tarafından, işgalcilerin eline geçmemesi için gömüldü. Sezar’ın orduları, o yıllarda Fransa’nın kuzey-kuzeybatısına doğru ilerliyordu. Yerel halk, kıyılara kaçıyor, bazıları da Kanal Adaları üzerinden İngiltere’ye göç ediyordu. Jersey adasına kaçmayı başaranlardan bir kısmı, hazineleri gömmek için de güvenli bir yer bulmuştu. Oxford Üniversitesi’nde geçmişte Kelt hazineleri üzerinde araştırma yapmş olan Dr Philip de Jersey, “hazinedeki her sikkenin değerinin 150-300 dolar arasında olduğunu” belirtti. De Jersey, “Bu çok önemli bir keşif. Sadece bu hazine hakkında değil, ona sahip olan medeniyet hakkında da çok yeni bilgilere ulaşmamızı sağlayacak” dedi. İngiliz bilim insanı, “Birçok arkeolog, antik hazinelere yönelik araştırmasını kütüphanelerde yapar. Gerçek bir hazinenin çıkarılmasın ve incelenmesinde yer almak çok büyük bir fırsat” dedi. Hazine Kime Ait? Define avcıları Miles ve Mead, 30 yıllık araştırmalarının sonucunu Şubat 2012’de almış ve ilk olarak 60 sikkeye ulaşmıştı.Mead, “İlk sikkeyi bulduğu anda, Richard elini başına götürdü ve ‘bir tane buldum’ dedi, hazinenin çıkarılması 40-50 saati buldu” dedi.Jersey’de bulunan ilk Kelt hazinesi 1935 yılında çıkarılmış ve 11 bin sikke bulunmuştu. Her ne kadar büyük bir başarıya imza atsalarda, Mead ve Miles’ı kötü bir haber bekliyor olabilir. Çünkü Jersey yetkilileri henüz hazinenin kime ait olduğuna karar vermiş değil. Kaynak : NTVMSNBC (27 Haziran 2012,11:55) |
Arkeolojik Kazılar / Dünyanın En Eski Çömleği Dünyanın En Eski Çömlek Parçaları Amerikalı arkeologlar, Çin'in güneyinde yaptıkları kazılar sırasında dünyanın en eski çömlek parçalarını buldu.''Science" dergisinde yayımlanan makalede, Ciangsi eyaletinin Şianrendong Mağarası'nda bulunan çömlek parçalarının yaklaşık 20 bin yıllık olduğu belirtildi. Çömleğin yemek pişirmek ve mayalı içecekler hazırlamak için kullanıldığı sanılıyor.Kısa süre öncesine kadar ilk çanak ve çömleklerin yaklaşık 10 bin yıl önce, insanoğlunun bir yerde uzun süre kalıp tarımla uğraşmaya başladıktan sonra yapıldığı düşünülüyordu. Toprak kap yapımının sanılandan 10 bin yıl önce ilk kez Çin'de başladığını gösteren çömleğin 20 santimetre yüksekliğinde ve 15-25 santimetre çapında olduğu düşünülüyor. Kaynak : CNN / Science (29 Haziran 2012,12:02) |
Bilim Dünyası / Higgs Parçacığı ''Higgs Parçacığı"na Bir Adım Kaldı Amerikalı bilim adamları, parçacıklara kütlelerini verdiği düşünülen, varlığı henüz bilimsel olarak kanıtlanmamış Higgs parçacığına çok yaklaştıklarını açıkladı. ABD'nin Illinois eyaletindeki Fermilab araştırma merkezi uzmanları, "elde ettikleri verilerin, Higgs bosonunun varlığını kuvvetle desteklediğini" bildirdi. Deneylerini Tevatron parçacık hızlandırıcısında yapan bilim adamları, ancak önce, İsviçre'nin Cenevre kentindeki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'ndeki (CERN) Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'ndan (BHÇ) elde edilen sonuçların beklenmesi gerektiğini belirtti. Dünyanın en büyük parçacık çarpıştırıcısı BHÇ'den elde edilen veriler yarın açıklanacak.Amerikalı bilim adamlarına göre, Higgs atomaltı parçacığının izleri 115 ile 135 giga elektronvoltluk kütle aralığında yoğunlaşıyor.Bilim adamları, BHÇ yardımıyla 14 milyar yıl önce evrenin oluşumuna yol açtığına inanılan "Büyük Patlama" ortamını yeniden canlandırmayı amaçlıyor. BHÇ'deki deneylerde 27 kilometrelik tünel boyunca ayrı yönlerde iki proton hüzmesi veriliyor. Işın demetleri ayrı istikametlerde, ışık hızına yakın bir süratle halka şeklindeki tünelde yol alıyor.Proton ışınlarının birbiriyle büyük bir enerjiyle çarpışmasının ardından bilim adamları, kozmosun doğasını kavramaya yarayacak yeni parçacıklar görmeyi amaçlıyor. Bilim adamları, çarpışma sırasında özellikle teorik fizikteki kütle mantığının temelini oluşturan veya karanlık maddenin neden yapıldığını anlamaya yarayacak Higgs parçacıklarının varlığını kanıtlamaya çalışıyor. Kaynak : CNN (03 Temmuz 2012,10:49) |
Bilim Dünyası / Higgs Parçacığı Higgs Mekanizması Yoksa Biz de Yokuz Hürriyet gazetesi yazarı İsmet Berkan bilim dünyasında büyük ses getiren Atlas Deneyi'nde "Higgs bozonu " olması muhtemel keşfi okurları için yazdı...Berkan yazısını "İnsanoğlunun doğayı anlama çabasında bir büyük zafer günü" başlığıyla sundu. "Bizler merak eden canlılarız. Etrafımızı merak ediyoruz, kendi kendimize zor sorular soruyoruz: Neden buradayız, nasıl geldik, gibi...Zor sorulardan biri de ‘Evren nasıl ortaya çıktı’ sorusu. Bu, görece yeni bir soru. Bundan 100 yıldan bile az zaman öncesine kadar evrenin sonsuzluktan gelip sonsuzluğa gittiğini düşünürdük. Ama insanoğlunun merakı bu düşünceyi de sorguladı ve sonuna kadar kurcaladı. Bugün, evrenin bir başlangıcı olduğunu biliyoruz. En azından bildiğimiz evren, bir ‘Büyük Patlama’ ile başladı. Öyle Başladı Ama Neden Patladı? Patlayan Neydi? Nasıl Patladı? Bu temel soruların cevaplarını bilmiyoruz; en azından bilmediğimizi biliyoruz.Ne var ki, ‘Neden’ ve ‘Nasıl’ın cevabını bilmiyor olmak bizi durdurmadı. O patlama anını bir ‘tekillik’ olarak gördük; elimizdeki fizik kurallarının o ‘an’a uygulanamayacağına karar verdik ve o ‘an’ın çok kısa süre sonrasına, mesela saniyenin milyonda biri kadar sonrasına odaklandık. Acaba patlamayla birlikte ortalığa saçılan enerji yüklü parçacıklar ne olmuş ve nasıl olmuştu da atom haline gelmişti? Bu soruya cevabımız var. Onun adı Standart Model. 60 yıldır dünyanın dört bir yanında binlerce fizikçi modeli oluşturdu ve geliştirdi. Ama modelin bir eksik parçası vardı. Parçacıkların enerjiden kütleye nasıl dönüştüğünün mekanizması bir türlü tam oturmuyordu. 1964 yılında üç ayrı grup halinde ama altı fizikçi aşağı yukarı aynı dönemde aynı teoriyle ortaya çıktılar. Bu fizikçiler, yani François Englert ve Robert Brout; Peter Higgs; Gerald Guralnik, C. R. Hagen, ve Tom Kibble’dan bugün sadece Peter Higgs’in adını biliyor olmamız, önerilen parçacığa ‘Higgs bozonu’ deniyor olması bilim dünyasındaki adaletsizliklerin öyküsü. Her neyse, konuyu dağıtmadan devam edelim: Bu fizikçiler, parçacıklara, hiç değilse bazı parçacıklara kütle kazandıran bir mekanizmanın matematiğini yazdılar. ‘Higgs Bozonu’ veya ‘Higgs Alanı’ işte bu matematiğin bir sonucu.Parçacıklar bu ‘alan’ın içinden geçerken kütle kazanıyordu. Bu mekanizmaya da ‘Higgs mekanizması’ deniyor.Ancak, matematiğin, saf teorinin bir şeyi öngörmesi başka, onun kanıtlanması başka. En meşhur örnek, Einstein. Onun yüzyıldan da fazla zaman önce teorik olarak, salt matematikle öngördüğü hemen hemen her şey daha sonra deneysel yöntemlerle kanıtlandı. Buna kütle çekim kuvvetinin ışığı bükmesi de dahil, maddenin enerjiye dönüşmesi, yani atom bombası da dahil.İşte dün Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi CERN’de izlediğimiz sunum da, taa 48 yıl önce teorisi yapılmış, 28 yıl önce nasıl bir deneyle kanıtlanacağı yazılmış olan Higgs bozonunun varlığı deneysel yöntemle de kanıtlandı. Yani artık, kütlenin nasıl oluştuğunu kesin biçimde biliyoruz. Kütle dediğiniz de bizleriz, dünyamız, etrafımızdaki her şey, evrende görebildiğimiz her şey.Doğanın bir Higgs mekanizması olmasaydı bunların hiçbiri, hiçbirimiz olmazdık.İnsanoğlunun sonsuz merakı bir zafer daha kazandı, doğayı biraz daha fazla anlıyoruz artık. Bu da az buz bir şey değil. Higgs’i Bulmak Neden Bu Kadar Zor ve Uzun Oldu? ASLINDA ‘parçacık’ kelimesi insanda doğal olarak elle tutulur bir şey izlenimi bırakıyor. Oysa, güneşin bizi ısıtmasını, aydınlatmasını sağlayan fotonlar da ‘parçacık’ ama elle tutulabilir, kütlesi olan bir şey değiller. Parçacık dendiğinde gözde bir şey canlandırmak zor. Higgs denince daha da zor. Çünkü Higgs aslında artık eskisi kadar var olmayan, varlığına çok ihtiyaç duyulmayan bir şey. Üstelik, elle tutulur bir şey olma anlamında ‘parçacık’ da değil. Belki bir enerji alanı.Ve öyle bir alan ki, kütle kazanmaya çalışan parçacıklarla ilişkiye girdiği anda yok oluyor. Kendi varlığını bir anlamda o parçacığa kütle olarak hediye ediyor. Ayrıca, az önce söylediğim şey var: Higgs’e bugün doğada eskisi kadar çok ihtiyaç yok.İşte o yüzden, bilim insanları Higgs’in varlığını kanıtlayabilmek için Higgs’e en çok ihtiyaç duyulan dönemin, yani Büyük Patlama’nın şartlarını labaratuvar ortamında oluşturmalıydı. Bunu söylemek dile kolay. Avrupa’nın böylesi bir proje için 10 milyar dolarını ve 25 yıldan fazla zamanını vermesi gerekti. Bu iş için çalışan ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’na ‘makine’ diyen onbinlerce fizikçinin milyonlarca saati, emeği de cabası.Neyse ki, insanoğlunun merakı bütün bu maddi zorluklara, uzun bekleyiş sürelerine vs galip geldi. Bugün, Higgs mekanizmasının varlığını hemen hemen kanıtlamış bulunuyor insanlık. Bundan sonra Higgs mekanizması alanında yapılacak çalışmalarla bilim çok daha ileri gidecek. Parçacık Fiziğinde ‘Kanıt’ İşi Biraz Karışık Bilmiyorum aranızda fizikçi veya matematikçi olmadığı halde CERN’de yapılan basın toplantısını canlı yayında izleyen oldu mu?O basın toplantısında, aynı deneyin ürettiği verilere farklı farklı açılardan yaklaşan iki devasa (her biri 10 bin kişiye kadar genişliyor) grubun sunumları yapıldı. Önce CMS sözcüsü geldi, ardından da ATLAS.Her iki sözcünün de açıklamalarının önemli bir bölümünü eldeki verileri nasıl ele aldıkları oluşturdu. Bir kere Higgs doğrudan gözlenemiyor. Higgs oluştuktan çok kısa bir süre sonra bozunduğu için deney grupları bu bozunmanın sonuçlarına bakıyorlar. Bozunma sırasında ortaya çıkan yeni parçacığa, enerjiye yani.Doğrudan gözleyemediğimiz bir olgu için ilk dolayımlama bu. Aslına bakacak olursanız Higgs’in bozunmasının sonuçlarını da tam olarak doğrudan gözlüyor sayılmayız. O yüzden, çeşitli ‘kanallar’ açılıyor, farklı enerji/kütle düzeylerine farklı biçimlerde bakılıyor, leptonlara, Z bozonlara, ZZ bozonlara, W bozonlara vs bakılıyor.İkinci seviye dolayımlama da bu. Derken birbirine benzeyen ‘olay’lar derleniyor. Aynı enerji seviyesinde aynı cinsten bir bozunma olup olmadığına yani. Bunların da sayısı önemli.Büyük Hafron Çarpıştırıcısı ya da CERN’deki adıyla ‘makine’ milyonlarca, hatta milyarlarca çarpışmaya neden oldu. Sayının çok olması önemli. Çünkü, anlatmaya çalıştığım dolayımlamalar yüzünden ve atomaltı parçacıklar evreninin doğası gereği her şey olasılık teorisiyle hesaplanıyor. CMS sözcüsü, inceledikleri kanallardan birinde 5.1 sigma ‘güven düzeyi’ni yakaladıklarını söylediğinde salonda alkış koptu. Ama aynı sözcü sunumunun en sonunda bütün kanallar ortalamasının 4.9 sigma olduğunu söyledi, biraz ümit kırdı. O yüzden sözcü, ‘Higgs’i bulduk’ diyemedi, onun yerine ‘Yeni bir parçacık bulduk’ dedi. Buna karşılık ATLAS sözcüsü, bütün kanalların ortalamasını 5 sigma olarak açıkladığında, salonda sunumu izleyen Peter Higgs’in gözleri doldu, büyük bir alkış koptu. Peki Nedir 4.9 Sigma İle 5 Sigma Arasındaki Fark? Şöyle söyleyeyim: Bir şeyin ‘güven düzeyi’nin 4.9 sigma olması, onun yüzde 99.9999 seviyesinde güvenli olması anlamına gelir. Ama fizikçilere bu yetmiyor. 5 sigma ise yüzde 99.9999426697 kadar güvenli olması anlamına geliyor. 5 sigmalık güven düzeyinin bir başka anlamı da şu: 3 milyon defa meydana tekrar edilecek bir deneyde bu seviyede bir sinyal sadece 1 kez tesadüfen ortaya çıkabilir. O kadar.Aradaki fark bu. Buna kanıt deniyor. Kaynak : CNN (05 Temmuz 2012,10:37) |
Atomaltı Parçacık / Higgs Bozonu'nun Bulunuşu Hawking, Higgs Bozonu İçin 100 Dolar Kaybetti Bilim dünyası, 21’inci yüzyılın en büyük keşiflerinden birine imza attı. Higgs Bozonu’na işaret eden yeni bir atomaltı parçacığın bulunması evrenin sırlarının çözülmesinde büyük bir atılım olarak kabul edilirken, ünlü fizikçi Stephen Hawking’e 100 dolara mal oldu. Avrupa Nükleer Araştırma Organizasyonu (CERN), İsviçre’de düzenlenen konferansta tarihi bir açıklama yaparak Higgs Bozonu’na işaret eden yeni bir parçacık keşfettiklerini açıkladı. Ancak bu açıklama, parçacığın henüz bulunmadığını düşünen ünlü İngiliz fizikçi Stephen Hawking’e 100 dolarlık bir bahis kaybettirdi. Hawking, evrenin oluşumunu açıklamaya çalışan Standart Model’in cevapsız kalan sorularını cevaplacağına inanılan parçacağın keşfedildiğine dair açıklamanın ardından, Higgs Bozonu teorisini 50 yıl önce ortaya atmış ilk kişi olan Peter Higgs’e Nobel Ödülü verilmesini istedi.70 yaşındaki Hawking, “Eğer keşfedilen parçacığın ortaya koyduğu özellikler bilim insanlarının öngördüğü gibiyse, bugüne kadar gerçekleştirdiğimiz deneylerin hepsini açıklayan parçacık fiziğinin standart model teorisi için çok büyük bir kanıt elde edilmiş olacak” dedi. Cambridge Üniversitesi’de geçmişte akademisyen olarak görev alan Hawking, Higgs Bozonu’nun bulunup bulunmayacağı konusunda bahse girdiğini ve 100 dolar kaybettiğini söyledi. BBC’ye röportaj veren Amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastası Hawking, “Yeni bir parçacığın bulunması çok önemli bir gelişme ve Peter Higgs’e Nobel Ödülü’nün getirmeli” dedi. Hawking, “Ancak bu bir bakımdan üzülünecek bir durum. Çünkü fizikteki çok büyük atılımlar her zaman bizim beklemediğimiz sonuçlar veren deneylerde yaşandı. Bu yüzden, Michigan Üniversitesi’nden Gordon Kane ile parçacığın bulunmayacağına dair 100 dolar bahse girmiştim” dedi. 30 yıldan bu yana gerçekleştirilen deneylerde kuramsal atomaltı parçacıkların var olduğuna dair delil elde edilmeye çalışılıyordu. Fransa-İsviçre sınırında, yerin 100 metre altında inşa edilen 26 kilometre uzunluğundaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC), bu delili bulmak için tasarlanmıştı. 10 milyar dolarlık dev makine, en sonunda beklenen sonucu bilim dünyasına sundu. Kaynak : NTVMSNBC (05 Temmuz 2012,13:19) |
Higgs Bozonu'nun İşlevi Higgs Bozonu Ne İşe Yarayacak? Evrenin oluşumuyla ilgili sırrı çözmeye yardımcı olacağı söylenen ‘Atomaltı Parçacığı Higgs Bozonu’nun fikir babası olan Peter Higgs, “Gündelik yaşamda bu madde ne işe yarar hiç bilmiyorum” dedi. Bilim dünyası hafta içinde Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nin (CERN) yaptığı sunumla sallandı. Bilim adamları, temelleri İngiliz fizikçi Peter Higgs tarafından atılan 'Parçacığı’n bulunduğunu açıkladı. Bu gelişme maddenin, insanın ve yaşamın oluşumuna ışık tutacak nitelikteydi. Verilen bilgiye göre; 48 yıl önce teoriyi ortaya attığı için parçacığa kendi adının da verildiği profesör Higgs (83), dün Edinburgh Üniversitesi’nde bir konuşma yaptı. CERN’in keşfiyle Nobel Fizik Ödülü’ne göz kırpan Higgs, “Bu parçacığın gündelik hayatta ne işe yarayacağına dair en ufak bir fikrim yok. Bu süreç çok kısa. Bir saniyenin milyonda birinin milyonda birinin milyonda birinin milyonda biri kadar bir süreden bahsediyoruz.Bunu faydalı bir biçimde nasıl kullanabiliriz bilemiyorum. Daha uzun ömürlü parçacıkları gündelik hayatta kullanmak bile hali hazırda gayet güç” dedi. Parçacığın bulunmasından duyduğu memnuniyeti belirten Higgs, “Ben bu gelişmeyi gözlerimle göremeyeceğimi düşünüyordum. Profesör Stephen Hawking ile bu maddenin varolup varolmadığına dair iddiaya girmiştik. Bazen haklı çıkmak çok iyi hissettiriyor. 100 dolar kazandım” dedi. Kaynak : Gençbilim (09 Temmuz 2012,09:27) |
Kıtalar - Antarktika / Buzul Kıtası Antarktika Hakkında Antarktika 50 Milyon Yıl Önce Ormanlarla Kaplıydı Araştırmacılar, deniz tabanındaki tortu kalıntıları üzerinde yaptıkları analizlerde, kıtada 52 milyon yıl önce bitkilerin yetiştiğini keşfetti. Atmosferin mevcut hızda ısınmaya devam etmesi halinde, bitki kalıntılarının buzdan arınacağı ve Antarktika’nın yeniden yeşilliğe kavuşabileceği belirtilirken, bu durumun iklim dengelerini önemli bir şekilde bozabileceği uyarısı yapıldı. Bilim insanları, tortu kalıntılarında, Eosen Dönemi’ne ait ‘polen fosilleri’ bulunduğunu belirtti. 34-56 milyon yıl öncesine rastlayan bu dönemde varolan yağmur ormanlarından geride kalan polenler, bugün Antarktika’nın deniz tabanında donmuş bir halde yatıyor.Antarktika’daki araştırmalarda yer alan Avustralyalı bilim insanı Kevin Welsh, polen çekirdeklerindeki sıcaklığa hassas mokelüller üzerinde yapılan analizlerin, 52 milyon yıl önce Antarktika’daki sıcaklığın 20 derece olduğuna işaret ettiğini belirtti. Welsh, “O dönemde Antarktika bugüne kıyasla çok sıcak bir yerdi ve karada buz yoktu. Tersine, ormanlarla kaplıydı” dedi. 'Kontrol İnsanların Elinde' Nature dergisinde yayımlanan araştırmanın ‘şaşırtıcı’ sonuçlar verdiğini ifade eden Welsh, “Antarktika’nın kafamızdaki görüntüsü hep çok soğuk ve buz halinde olduğuydu.” yorumunu yaptı.AFP’ye konuşan Welsh, “Antarktika’daki karbondioksit miktarının 395ppm (milyonda bir birim) olduğunu ve bölgedeki hava sıcaklığının aynı hızda devam etmesi halinde, 21’inci yüzyılın sonunda Antarktika’daki buzulların yok olmaya başlayacağını” söyledi.Queensland Üniversitesi’nde paleoklimatoloji uzmanı olan Welsh, “Kesin bir şey söylemek çok zor çünkü Antarktika’nın başına gelecekler insanlar ve hükümetlerin elinde” dedi. Bir Kaç Santim Yeterli Antarktika’nın çok büyük bir su deposu olduğuna dikkat çeken Welsh, “Eğer karbondioksit miktarının atmosferdeki artışını önleyemezsek, dünyanın buzulla kaplı bölgelerinde önemli değişimler görebiliriz” dedi.Antarktika’nın doğusundaki buz kalınlığı 3-4 kilometre. 34 milyon yıl önce oluştuğu düşünülen buzulun sadece birkaç santim erimesi bile deniz seviyesinde önemli artışa ve yaşam alanlarının tehdit altına girmesine neden olabilir.Welsh, Antarktika’nın Güneş’ten gelen ışınları tekrar uzaya yansıtarak çok önemli bir soğutucu görevi gördüğünü ve erimesi halinde felaketlere yol açabilecek değişimlerin yaşanacağını vurguladı. Kaynak : Ntvmsnbc / Nature (03 Ağustos 2012,11:27) |
Bilimsel Araştırma Şişesi 646B Şişedeki En Eski Mesaj Bulundu Guinness Dünya Rekorları, bir İskoç kaptanın denizde şişe içindeki en eski mesajı bulduğunu açıkladı. Arşiv kayıt organizasyonuna göre, Shetland’ın “Copious” adlı balıkçı teknesinin kaptanı Andrew Leaper 12 Nisan’da, Shetland’ın kıyısındaki Kuzey Deniz’de ağlarını çekerken bir keşif yaptı.Andrew’in daha sonra öğrendiğine göre şişe içindeki bu mesaj 97 yıl ve 309 gün boyunca akıntıyla sürüklenmişti. Bu keşif, 5 yıldan fazla üstünlüğünü koruyan en son arşiv kaydını geçti. İlginç bir şekilde, Andrew Leaper’in arkadaşı Mark Anderson, 2006’da bu keşiften önceki arşiv kaydına bir başka İskoç şişesiyle aynı tekneye kaptanlık yaparken geçti.Andrew durumu şu şekilde açıklıyor: “Bu ve bundan 6 yıl önceki kayıtlara geçen şişenin aynı tekneyle bulunması çok ilginç bir tesadüf. Bu tıpkı iki kere piyango çıkması gibi. ” Akıntıyla sürüklenmiş şişe 646B olarak etiketlendi. Bulan kişiye tarihi ve yeri üstüne yazmasını isteyen bir kartpostal içermekte. Kartpostal, kaşife İskoçya Balıkçılık Yönetim Kurulu Başkanı’na bunu götürdüğünde 6 peni ödülün sözünü vermekte.Su geçirmez cam şişe 10 Haziran 1914’te Glasgow (İskoçya’nın bir şehri) Navigasyon Okulu’ndaki C. H. Brown tarafından bırakılmış. Şişe 1.890 bilimsel araştırma şişesinden biri. Şişe baş aşağı batıp, deniz yatağına yakın yüzmesi için özel olarak tasarlanmış. Deniz Ekosistemleri ve Deniz İskoçya Bilimleri başkanı Bill Turrel, akıntı şişelerinin, 20.yüzyılın başlarında okyanus bilimcilere, İskoçya bölgesindeki denizlerdeki su sirkülasyonunun modellerini resmetmek için önemli bilgiler verdiğini belirtmekte ve bu öncü araştırma sonuçlarının bir çok açıdan doğru sonuçlar verdiğini eklemektedir.İskoçya Çevre Bakanı Richard Lochhead, yaklaşık 98 yıllık şişenin Denizcilik Laboratuvarlarına dönmesinin büyüleyici bir durum olduğunu söylüyor. Lochhead, hala daha birçok bulunmamış şişenin olmasıyla arşivdeki son kaydı geçebilecek yeni bir kaydın gelmesinin olasılıklı olduğunu da belirtmekte. Kaynak : DıscoveryNews (06 Eylül 2012,01:45) |
Moleküllerin Atomları Arasındaki Kimyasal Bağlar Moleküllerdeki Kimyasal Bağlar Ayırt Edildi Bilim adamları, moleküllerin, atomları arasındaki bağların görülebileceği kadar ayrıntılı görüntülerini elde ederek ilk kez moleküllerdeki kimyasal bağları birbirinden ayırt etmeyi başardı. İsviçre'nin Zürih kentindeki IBM merkezinde temassız atomik kuvvet mikroskobu (AFM) kullanarak moleküllerin şimdiye kadarki en ayrıntılı görüntülerini elde eden Fransız ve İspanyol bilim adamları, grafin taneciklerini andıran polisiklik aromatik hidrokarbonundaki atomik bağ düzenini ve atomik bağların uzunluğunu ortaya çıkardı. İnsanoğlunun kimyasal tepkimeler sırasında elektronların nasıl hareket ettiğini görmesine olanak tanıyan görüntüler "Science" dergisinde yayımlandı.Görüntülerde elektronların yüksek ve düşük yoğunlukları parlak ve karanlık noktalar olarak görülüyor.Bir yüzeyden geçirilen minik bir metal ucun örnek üzerinde aşağı yukarı oynatılmasıyla mikro düzeydeki sapmaları ölçen AFM'yi kullanan IBM bilim adamları, molekülün ayrıntılı görüntüsünü elde etmek için bir karbon ve bir oksijen atomundan oluşan polisiklik aromatik hidrokarbonu AFM ile inceledi. 2009 yılında bilim tarihinde ilk kez bir molekülün görüntüsünü elde eden bilim adamları, yeni çalışmanın farklı atomik bağların farklı fiziksel oranlara sahip olduğunu ortayla çıkardığını söyledi.Çalışmanın, yeni kuşak yüksek-bant genişliğine sahip telsiz iletişim ve elektronik göstergeler gibi uygulamalar açısından büyük önem taşıdığı bildirildi. Kaynak : CNN / Science (14 Eylül 2012,12:39) |
Suyun Direnci Suyun Direnci Mermiyi Çiçeğe Çevirdi! Su altında silahla yapılan bir ateşlemede kurşunun silahtan çıktıktan sonra nasıl bir hal aldığı saniye saniye görüntülendi. Ateşli silahlara meraklı olan Andrew Tuohy, tarafından bir havuzda yapılan denemede bir kurşunun suyun altında silahtan çıktıktan sonra nasıl bir hal aldığını kare kare ortaya koydu.Kurşun önce su altında bir kaç saniyelik bir hortum oluşturuyor. Suyun altında o hızla bir çelik duvara çarpmış gibi oluyor. Suyun direnci karşısında eriyen mermiler bir anda kurşun çiçeklere dönüşüyor. Andrew Tuohy'in yaptığı tehlikeli deneyin görüntüleri video paylaşım sitesinde büyük ilgi gördü. Yaptığı deney sırasında güçlü bir tepme ile karşılaştığını söyleyen Tuohy, "Siz siz olun bu tehlikeli deneyi denemeye kalkmayın" diye de uyarmayı ihmal etmiyor.Tuohy'in görüntüleri saniyede 120 kare kaydedebilen Pentax Optio WG-2 su geçirmez dijital kamera ile kaydettiğini de sözlerine ekledi. http://www.haberciniz.biz/suyun-direnci-mermiyi-cicege-cevirdi--15466-2g.jpg http://www.haberciniz.biz/suyun-direnci-mermiyi-cicege-cevirdi--15466-3g.jpg http://www.haberciniz.biz/suyun-direnci-mermiyi-cicege-cevirdi--15466-4g.jpg http://www.haberciniz.biz/suyun-direnci-mermiyi-cicege-cevirdi--15466-6g.jpg http://www.haberciniz.biz/suyun-direnci-mermiyi-cicege-cevirdi--15466-7g.jpg Kaynak : Gençbilim (01 Ekim 2012,09:14) |
Kıtalar - Antarktika / Antarktika Buzullarına Ait 3 Boyutlu Harita Uyduların Yapamadığını Mini Denizaltılar Yaptı Bilim insanları, sahip olduğu buzullar küresel ısınmanın tehdidi altında bulunan Antarktika’da yapılan incelemeleri bir adım öne taşıyarak, sualtının 3 boyutlu haritasını çıkardı. Mini denizaltılarla gerçekleştirilen projede, uydularla elde edilemeyen bilgilere de ulaşılacak. Buzullardaki zirveleri ve vadi benzeri oluşumları gözler önüne seren harita, Antarktika’nın sahip olduğu buzul miktarının anlaşılması için de önemli bir rol oynayacak. Araştırmacılar, bu bilginin uydularla elde edilebiliyor olmasına rağmen, uzaydan buzulların kalınlığı hakkında kesin bir sonuca ulaşılamadığını ifade etti. Ancak 3D harita ile bu sorunun da üstesinden gelinmiş olacak. Projede yer alan Antarktika İklim ve Ekosistem İşbirliği Araştırma Merkezi’nden Guy Williams, mini denizaltılarla yürütülen ve Antarktika’da daha önceden bir benzeri gerçekleştirilmemiş olan çalışmanın, geçmişte kullanılan yötemlere kıyasla çok büyük bir ilerleme olduğunu ifade etti. Çim Biçermiş Gibi Tarıyor Discovery News’e konuşan Williams, “Eskiden sondajlarla elde edilen veya gemiyle buz üzerinde hareket ederken yaptığımız ölçümlerle buzun kalınlığını tesbit etmeye çalışırdık. Ancak AUV kullanarak çok ışınlı sonar teknolojisiyle tüm buz tabanını ayrıntılı bir şekilde görüntüleyebiliyoruz” dedi. AUV, sualtında buzul tabakanın 20 metre kadar altına iniyor ve tıpkı bir çim biçme makinesi gibi ilerleyerek, sonar ile buzulun haritasını çıkarıyor. AUV tarafından elde edilen veriler, gemideki bilgisayar sistemine aktarılıyor ve her taramanın ardından, taranan alanın 3D haritası çıkarılıyor. Araştırmada yer alan Jan Lieser, “Küresel ısınma nedeniyle buzul kalınlığının nasıl etkilendiği, iklim değişikliğinin önemli göstergelerinden biri... Antarktika sularındaki buzullara ait kalınlığın zaman içinde nasıl değiştiğini tesbit ederek, küresel ısınmanın etkilerini de gözlemleyebiliriz” dedi. Antarktika’daki buzulların oranında yaşanan azalma, suyun ısısını, sudaki tuz oranını ve okyanus akımlarını doğrudan etkiliyor. Bu durum, buzu yaşamak için ev olarak kullanan ve besinini buzullardan elde eden plankton, karides ve balina gibi canlıların ölümüne neden oluyor. Kaynak : Ntvmsnbc / BBC (15 Ekim 2012,16:34) |
Görünmezlik İçin Yeni Bir Yöntem Geliştirildi / Dönüşüm Optiği Duke Üniversitesi fen bilimcileri David Smith ile Nathan Landy, görünmezlikle ilgili mükemmel bir başarı yakaladılar. Görünmezlik, araştırmacıların yıllardır üzerinde çalıştığı bir konuydu. Bugüne kadar, her testte biraz ışık geri yansımıştı ve sadece kısmen görünmez olan nesneyi ortaya çıkarmıştı.Smith ve Landy,baklava dilimi şeklindeki gizleme cihazının yardımıyla mikrodalgalara tamamen görünmez olan santimetre ölçeği bir silindir yaptılar. Işık geri yansımak yerine gizleme cihazının kenarlarından geçmişti, bu etki izleyicinin durduğu yere de bağlıydı. Smith, BBC kanalına yaptığı açıklamada "Bu, Alice Harikalar Diyarında filmindeki kart insanlara benzıyor. Eğer bir tarafa dönerlerse onları göremezsiniz ama diğer yönden baktığınızda onları net olarak görebilirsiniz" dedi..Dönüşüm optiğinin konsepti 2006 yılında Londra'daki Imperial kolejindeki John Pendry'nin yanı sıra, Smith ve başka bir Duke Üniversitesi araştırmacısı David Schuring tarafından tanıtıldı. Profesör Smith, BBC kanalına yaptığı bir başka açıklamada "Bizim tecrübemiz, ilk görünmezlik olayını ele alarak, dönüşümü gerçekten oluşturup, size mükemmel görünmezliği yaşatabilmeyi sağladı’’ dedi. Kaynak : Dvice (16 Kasım 2012,05:14) |
Bilim İnsanları 'Beyaz Kokuyu' Keşfetti Bilim insanları yeni bir koku keşfedildiğini açıkladı. Yeni koku, birçok bileşikten meydana geldiği ve beyaz gürültüyü (tüm frekansları içeren ses dalgası) anımsattığı için ‘beyaz koku’ adını aldı. Aynı durum, tüm görülebilir dalgaboylarını içeren beyaz ışık için de geçerli.Henüz koklama fırsatı bulamadığımız birçok koku bulunduğunu ifade eden bilim insanları, bu kokulardan bir tanesini keşfetmeyi başarmış durumda. Rehovot kentindeki Weizmann bilim Enstitüsü’ndeki bilim insanları, “beyaz ışık ve beyaz gürültüde olduğu gibi tüm kokuların bir araya getirildiği zaman kokuda da beyazlık oluşturabileceklerini” belirtti.Proceedings of the National Academy of Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre,bilim insanları 86 kokunun bileşiklerini aynı yoğunlukta damıttı. Ardından, farklı bileşiklerden birçok karışım oluşturuldu. Elde edilen karışımların arasındaki benzerlikleri tesbit etmek için kokular deneklere koklatıldı. Örneğin, yedi bileşikten oluşturulan farklı karışımlar deneklere koklatılarak aralarındaki benzerlikler soruldu. Beyaz Koku Ortaya Çıktı Araştırmacılar, en fazla 43 olmak üzere kokulardaki bileşik sayısı arttıkça, karışımlardaki koku birbirine o kadar benzemeye başladı. Bu sonuç, karışımlarda her zaman aynı temel bileşikler kullanılmasa da elde edildi. Bilim insanları, bu sonuca dayanarak ‘beyaz kokuyu’ ortaya çıkardıklarını belirtti.Sonucu doğrulamak için, araştırmacılar 40 bileşikten dört karışım oluşturdu. 12 denek, üçerli olmak üzere dört gruba ayrıldı. Birinci gruptakilere ilk karışımın adının ‘Laurax’ olduğu; ikinci gruba ikinci karışımın adının ‘Laurax’ olduğu söylendi. Üçüncü ve dördüncü gruplara da sırasıyla üçüncü ve dördüncü karışımın adının ‘Laurax’ olduğu belirtildi.Üç gün süren ‘koklama deneylerinin’ ardından, bilim insanları gruplara dört yeni koku sundu ve hepsine ad vermelerini istedi. Deneklerin ‘Laurax’ adıyla etiketlediği kokunun, en fazla bileşiği içeren karışım olduğu tesbit edildi. Bir başka deneyde, farklı deneklere aynı kokular başka bir adla sunuldu. Bu deneyin sonucunda da denekler en fazla bileşiği içeren kokuyu etiketledi. Bilim insanları elde edilen sonuçların ardından ‘beyaz koku’ olduğunu ve bu kokunun aynı yoğunluktaki, olabildiğince fazla bileşikten meydana geldiğine karar verdi.Araştırmacılar yayımladıkları makalede, ’beyaz koku’nun 30 ve daha fazla eşit yoğunluktaki bileşenden meydana geldiğini’ ifade etti. Kaynak : Ntvmsnbc / Proceedings of The National Academy of Science (20 Kasım 2012,11:32) |
'Sonsuz Ateş Şelalesi’nin sırrı çözüldü MsXLabs.org ABD’nin New York eyaletinde bulunan ve sönmeyen ateşiyle bilinen küçük bir şelalenin, yeni bir tür enerji kaynağı sakladığı anlaşıldı. Araştırmalar, sönmeyen ateşi besleyen doğalgazın farklı bir kimyasal tepkimede oluştuğunu ortaya koydu. Bilim insanları, yerin derinliklerinden gelen gazlar sayesinde sürekli yanan ve ‘Sonsuz Ateş Şelalesi’ adını alan ateşin sırrını çözdü. Chestnut Ridge Parkı’nın bir bölümünde yer alan şelale, dünyanın dört bir yanında kendiliğinden yanmakta olan yüzlerce ateşten birine sahip. ABD’nin Indiana Üniversitesi’nde araştırmacı olan Arndt Schimmelmann, yüzyıllar, belki de binlerce yıl önce yerli kabileler tarafından yakıldığı düşünülen ateşin, aslında dünyadaki örneklerinden farklı olduğunu belirtti. OurAmazingPlanet sitesine konuşan Schimmelmann, mağaradaki ateşin yerin derinliklerinde yer alan, antik ve son derece sıcak killi şist kayalarından geldiğini düşünüyor. Schimmelmann, killi şist içindeki karbon moleküllerinin parçalanarak küçük doğal gaz molekülleri ortaya çıkması için, sıcaklığın suyun kaynama noktasında veya daha sıcak olması gerektiğini belirtti. Ateşi besleyen gazın geldiği kayaların, içtiğimiz çay veya kahve kadar sıcak ve jeolojik olarak sanıldığından çok daha genç olduğu belirtildi. Bulgular, ateşi besleyen gazın farklı bir süreçten geçtiğini, bir çeşit katalizörün, gazı kayalardaki organik moleküllerden ortaya çıkardığı ifade edildi. LiveScience sitesine açıklama yapan Schimmelmann, “Bu mekanizma uzun yıllar konuşuldu ancak kimse inanmadı... Burada farklı bir gaz oluşumu süreci yaşandığına inanıyoruz. Eğer bu doğruysa, gaz benzer şekilde farklı yerlerde de oluşuyor olabilir. Kısaca, dünyadaki killi şist gaz kaynaklarının sanıldığından fazla olduğunu söyleyebiliriz” dedi. SONSUZ ATEŞLER ATMOSFERE FAYDALI ABD Enerji Bakanlığı, ülkedeki farklı bölgelerden çıka metan gazını tespit etmeleri için Schimmelmann ve Indiana Geological Survey araştırma sitesinden meslektaşı Maria Mastalerz’i görevlendirdi. İkiliye yardımcı olması için de İtalya Ulusal Jeofizik ve Yanardağ Bilimi Enstitüsü’nden Giuseppe Etiope görevlendirildi. Araştırmacılar, Chestnut Ridge Park’ındaki ateşi ve Pennsylvania eyaletinin kuzeybatısında yer alan Cook Forest State Park’ında yer alan ‘aralıksız yanan çukuru’ karşılaştırdı. Schimmelmann, ateş çukurnun ‘Sonsuz Ateş Şelalesi’ kadar özel olmadığını çünkü eski bir gaz kaynağı tarafından beslendiğini belirtti. Ateş, metan gazını karbondioksite çeviriyor. Karbondioksit, metana kıyasla atmosferde 20 kat daha az ısı hapsediyor. Ancak, sonsuz ateş oluşturulabilecek kaynakların son derece az olduğu düşünülüyor. Gaz, metan yiyen bakterilerin gazı karbondioksite çevirdiği çatlaklardan yüzeye ulaşıyor veya gazın alev almasına imkan vermeyen açıklıklardan yüzeye varıyor. Sonsuz Şelale Ateş ise doğal yollardan oluşan ve alevin titremesi sağlayan bir çukurdan gelen gazla besleniyor. Araştırma, şelalenin aynı zamanda dünyanın en yüksek yoğunlukta etan ve propan gazına sahip olduğunu ortaya koydu. |
Bilim Gündemi Dünyanın En Eski Suyu Bulundu İngiliz bilim insanları Kanada'daki bir madende 1.5 milyar yıllık su buldu. Labaratuvar incelemeleri devam eden suyun şimdiye kadar bulunan en eski döneme ait su olduğu belirtildi.Kanada'daki bir bakır ve çinko madeninde bulunan kayadan 1,5 milyar yıl öncesinden kalma su çıkarıldı."Nature" dergisinde yayımlanan makaleye göre, Ontario eyaleti kenti yakınlarındaki Timmins bölgesindeki madende çalışma yapan Kanadalı ve İngiliz bilim adamları, 2,4 kilometre derinlikte bulunan tarih öncesi dönemden kalma suyun hala hidrojen ve metan gibi gazlar açısından zengin olduğunu keşfetti.Daha önce yüzeyde olduğu ancak zamanla kayaların arasından sızıp yer altında biriktiği sanılan suyun içinde mikro organizmalar bulunup bulunmadığını belirlemek için test yapılıyor. Manchester Üniversitesi'nden Prof. Chris Ballentine, "Daha önce Güney Afrika'da milyonlarca yıl öncesine ait su bulunmuştu. Bu ise şimdiye kadar bulunan en eski döneme ait su. Güney Afrika'daki su da benzer kimyasal yapıya sahipti ve içinde bazı mikroplara rastlanmıştı" dedi.Suyun hangi döneme ait olduğunu bulmak için üç farklı tarihleme tekniği kullandıklarını belirten Prof. Ballentine, suyun içinde bulunacak mikro organizmaların tarih öncesi dönemde yaşamla ilgili son derece önemli bilgiler sağlayabileceğine dikkati çekti.Çinko ve bakır içeren sülfit cevherinde bulunan suyun, 40-50 derece sıcaklığında olduğu belirlendi. Kaynak: AA / Nature (17 Mayıs 2013,00:58) |
Arıların ve Farelerin Hassas Koku Alma Özellikleri Günlük Yaşamda Kullanılacak MsXLabs.org Dünyadaki önemli tesislerde güvenlik tedbirleri, hali hazırda x-ray cihazları, metal dedektörler, güvenlik kameraları ve eğitimli köpekler tarafından sağlanıyor. Ancak bi-lim adamları, hassas koku alma özelliğine sahip arılar ve farelerin de gelecekte hava-limanı gibi önemli noktalarda patlayıcı aramada kullanabilmeyi hesaplıyor. Uluslararası Havacılık Güvenliği Dergisi'nde; arıların ve farelerin köpeklerden daha hassas koku alma özelliğine sahip olduğuna dikkat çekildi. İşte bu canlılar üzerinde yapılan bazı araştırmaların sonuçları: ABD Savunmaya Yönelik Araştırma Geliştirme Projeleri Ajansı'nın desteklediği bir araştırma; siyah yaban arısının (microplitis croceipes) canlılar üzerinde olmayan sentetik kokuları bile algılayabildiğini gösterdi. Şekerli su verilerek algılanması istenen kokuya maruz bırakılan siyah yaban arılarının, saniyeler içinde ilgili kokuyu hafızalarına kaydettikleri gözlendi. Georgia Üniversitesi araştırmacılarından Glen Rains ve Böcekbilimci Joe Lewis de kendi çalışmalarında yaban arılarının koku ve yiyecek arasında kurduğu bağlantıdan yola çıkarak hassas bir 'koku dedektörü' geliştirdi. Dedektörün içindeki yaban arılarının, algılanması istenen kokuya kısa sürede tepki gösterdikleri belirlendi. İngiltere'de faaliyet gösteren Insceltinel şirketi de araştırmasını bal arıları üzerinde gerçekleştirdi. Çalışma sonunda bu canlıların eğitildiklerinde çok küçük miktardaki patlayıcı maddelere bile tepki verdikleri ortaya çıktı. Öte yandan arıların yanı sıra farelerin de dedektör köpeklere alternatif oluşturacak koku alma özellikleri araştırılıyor. Mozambik'te 2003 yılında yapılan bir çalışmada, toprak altındaki mayınların tespiti için keseli Afrika faresi kullanıldı. Keseli fare 100 metrekarelik bir alanı yarım saat içinde tarayıp mayınlı noktaları yüzde 86.5 doğruluk oranıyla buldu. Kimi uzmanlar, özellikle havalimanlarının güvenliğinde farelerin, köpeklerin yerine kullanmasının az maliyetle daha verimli olacağını savunuyor. Farelerin basınca duyarlı patlayıcılar üzerinde hareket edecek hafiflikte olduğu için mayın arama faaliyetlerinde de başarılı olacağı belirtildi. |
Bilim Gündemi Arktik’te ‘Antifriz’ Kullanan Bakteri Keşfedildi Bilim insanları, bakteri gelişimine izin veren en düşük sıcaklıkta yaşayabilen yeni bir bakteri türü keşfetti. Bakterinin soğuğa dayanabilmek için ‘moleküler antifriz’ görevi gören bir bileşik kullandığı belirtildi. Araştırmacılar, Güneş Sistemi’nin en soğuk köşelerinde yaşam olabileceğine dair izi, Arktik’te buldu. Kanada’nın Arktik Takımadaları arasında yer alan Ellesmere Adası’nda keşfedilen ve Planococcus halocryophilus OR1 adı verilen bakteri, -15 derecedeki donmuş toprakta bulundu. Bakterinin keşfi, sıcaklığın sıfırın altında olduğu Mars ve Enceladus’ta bakteri yaşamı olabileceğine dair düşünceleri güçlendirdi.Mars keşif aracı Curiosity, Mars’ta bir zamanlar organik yaşam bulunduğu ihtimalini güçlendiren izlere ulaşmıştı.Araştırmanın başını çeken McGill Üniversitesi’nden Lyle Whyte, ‘bakterinin tuzlu suyun damarlarında yaşıyor olabileceğini, tuzun suyu donmaktan alıkoyduğunu’ belirtti. Whyte, bakterinin -25 dereceye kadar aktif kalabildiğini ifade etti. Antifriz Kullanıyor Whyte ve ekibi, gen yapısını inceledikleri P. halocryophilus OR1 bakterisinin, hücre yapısındaki farklılıklar sayesinde soğuğa ve tuza karşı koyabildiğini tespit etti. Ayrıca, hücre fonksiyonu ve soğuğa adapte olan proteinlerin eksikliğinin de bakteriyi dirençli kıldığı anlaşıldı.Hücre duvarının koruyucu özelliği de değişime uğrayan bakterinin, ‘moleküler antifriz’ gibi işlev gören bir bileşikten yüksek oranda içerdiği de ifade edildi. Bileşiğin, hücreyi tuzlu sıvıya karşı da koruduğu ifade edildi. LiveScience’ın haberine göre, P. halocryophilus OR1 gibi donmuş toprakta yaşayan bakteriler, küresel ısınmanın etkisiyle sorun teşkil etmeye başlayabilir. Ölü organik madde barındıran donmuş toprak, erimesiyle atmosfere karbondioksit yayılmasını artırıyor.Whyte, yine de P. halocryophilus OR1 bakterisini ‘soğukların şampiyonu’ ilan ederken, ‘ OR1 adlı bakterinin Güneş Sistemi’nin farklı köşelerinde varolabilecek benzer yaşam türleri hakkında izler taşıdığını’ söyledi.Araştırmalar, geçmişte Sibirya ve Antarktika’da -5 ile -20 derece arasında yaşayabilen bakteriler ortaya çıkarmıştı. Kaynak: Ntvmsnbc / LiveScience (24 Mayıs 2013,15:16) |
Bilim Gündemi Elektroşok Matematik Yeteneğini Geliştiriyor Bilim insanları, beyne gönderilen elektrik akımlarının, basit matematik hesaplamalarını çok daha iyi yapmayı sağladığını ortaya koydu.Her beş insandan biri, restoranda vereceği bahşişin hesabını yapmak gibi günlük matematikte zorluk çekiyor.Basit matematik problemlerinde zorlananlar için bilim insanları çözümü buldu.İngiltere’nin Oxford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, beyne gönderilen hafif ve ağrısız elektrik akımıyla, kişinin matematik performansının altı aya kadar arttırılabileceğini öne sürüyor.Araştırmacılar, henüz bu yöntemin nasıl çalıştığını çözemedi, ancak yan etkilerinin olabileceği belirtildi. 'Nöron Ateşlemesi' Sağlıyor Elektrik akımı göndererek beyindeki aktiviteyi etkilemek yeni bir yöntem değil. Elektroşok terapisi bu konuda en iyi bilinen yöntem olarak kabul ediliyor. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar, beyindeki bazı bölgelere gönderilen elektrik akımının öğrenmeyle ilgili aktiviteyi hızlandırabileceğini gösterdi. Huffingtonpost’un haberine göre Oxford Üniversitesi’nde sinirbilimci olan Roi Chen Kadosh, 2010 yılında beyne elektrik akımı göndererek insanların basit sayısal problemleri daha kolay yaptığını kanıtladı.Bilimsel açıklaması tam olarak yapılmış olmasa da, elektroşok sayesinde beyindeki ‘nöron ateşlemesi’ nin eşzamanlı gerçekleştiği ve beyni daha verimli çalıştırdığı düşünülüyor. Current Biology dergisinde yayımlanan araştırmada, iki deney grubuna 5 gün boyunca günde 20 dakikalık deney uygulandı. Beyinlerine 1 miliamper elektrik akımı verilen denekler, dört günün ardından basit işlemleri 2 ila 5 kat daha hızlı yapmayı başardı.Bilim insanları, matematik yeteneğinin geliştirilmesi için uygulanan beyin simülasyonlarına bir ilk oluşturan çalışma sayesinde, ileride matematikte problem yaşayan kişilere çözüm sunmayı hedefliyor. Kaynak: Ntvmsnbc / Current Biology (27 Mayıs 2013,16:59) |
ilmi bilgiler Samanyolu'nda dev kara delik Evreni inceleyen Kaliforniyalı bilimadamları, Samanyolu'nda dev boyutlarda bir kara delik saptadılar. Çevresinde dönerek ilerleyen kara deliğin kütlesinin 2.6 milyon adet Güneş'e eş olduğunu belirten bilimadamları, deliğin çok kuvvetli olduğunu ve kaçabilmenin imkansız olduğunu açıkladılar. Son dört yıldır uzak yıldızları izleyen uzmanlar, kara deliğin saniyede 1400 km sürat yaptığını ve gittikçe hızlanarak yakınlaştığını söylediler. Hawai'deki Keck Teleskobu ile gözlemlenen kara deliğin Sagittarius adı verilen yıldızın yakınlarında olduğunu ve elektromanyetik radyasyon yaydığını açıkladılar. Radyo dalgaları göndererek Sagittarius'un toz ve gazdan oluştuğunu belirleyen ve bu yıldızın kara delik nedeniyle çok ciddi bir tehlikede bulunduğunu ifade eden bilimadamları, aynı zamanda deliğin çekim kuvvetinin etkisiyle daha uzaktaki Ucla takım yıldızının dönme hareketinin de hızlandığını tespit ettiler. Uzay rekabetine Çin de katılıyor ABD ve Rusya arasındaki uzay rekabetine Çin de katılıyor. Çin'in çok gizli yürüttüğü uzay programı çerçevesinde güçlendirilmiş bir uzay aracını Kasım ayında göndermeyi planladığı bildiriliyor. Shenzhou adı verilen araçta yer alacak Çinli astronot Rusya'da özel eğitimlerden geçiriliyor. Shenzheou'yu insansız olarak uzayda test eden uzmanlar astronotun tüm güvenlik önlemlerinden iyice emin olunmadan kesinlikle araca bindirilmeyeceğini belirtiyor. Uzaya çıkabilmek için uzun hazırlıklarını sürdüren Çin Hükümeti, eğitim için Rusya'ya bir grup astronot gönderdiğini doğruladı ancak konuyla ilgili detaylı bilgi vermedi. Çin'in 30 yıl önce yörüngeye ilk kez uydu yerleştirdiğini belirten uzmanlar, son on yıldır uzaya çıkmanın bu ülkede onur meselesi olduğu ve yatırımların artırıldığı bildiriliyor. Astreoidlere karşı önlem çağrısı İngiltere'de bilimadamları, hükümete olası astreoid ve kuyruklu yıldız tehditlerine karşı dünyayı savunabilmek için erken uyarı sistemi geliştirilmesi gerektiğini bildirdi. Dünyamızı tehdit eden yakın astreoid ve kuyruklu yıldızlar ile tanımlanamayan cisimler hakkında bir panel düzenleyen bilimadamları, bugün insanlara hayal ürünü olarak gelen felaket senaryolarının gerçekleşme riskinin bulunduğunu savundular. Bir astreoid veya kuyruklu yıldızın gezegenimize çarpması halinde meydana gelecek felaketin düşünülenden çok daha büyük olacağını belirten bilimadamları acil önlem alınmasının gerekli olduğunu açıkladılar. Erken uyarı sistemi için radar mantığıyla uzayı tarayacak 15 metrelik dev teleskobun yapımı için uzmanlar, İngiltere Hükümeti'nden uluslararası ortaklar aramasını ve bir an önce gerekli maliyeti karşılamasını istediler. Güney yarımkürede 3 metrelik bir teleskobun bulunduğunu ancak bu teleskobun birkaç yüz metreye kadar nesneleri tanımlayabildiğini belirten bilimadamları, kuzey yarımkürede çok daha kapsamlı bir teleskobun çok acil olarak yerleştirilmesi gerektiğini vurguladılar. Bu aşamadan sonra İngiltere'nin uluslararası toplulukla birlikte göktaşı etkilerini azaltabilmek için çözüm yolları araması ve gezgenin merkezi savunma sisteminin kurulabilmesi için öncülük etmesi gerektiğini belirten bilimadamları, riskin çok düşük olduğunu ancak en küçük bir riskin sonuçlarının insanlığın sonu olabileceğini açıkladılar. Gezegenimizin büyük felakete her 100 bin yılda bir uğradığını bildiren uzmanlar, daha önce böyle bir felakette dünyadaki canlı türlerinin yüzde 95'inin yok olduğunu ortaya koydular. Küresel felaket Çalışmalar doğrultusunda 1991 yılında bu yana dünyanın 800 bin kilometre çevresindeki nesneleri listeleyen bilimadamlarının düzenledikleri raporlarda; 1996 yılında 300 metre çapındaki JA1 isimli astreoidin dünyaya 500 bin kilometreye kadar yaklaştığı belirtiliyor. Araştırmalar doğrultusunda astronomlar, yakın geçmişte dünyanın yakınında 1000 civarında küçük gezegen tespit edildiğini tespit ettiler. Olası bir felaketin etkilerini de saptayan uzmanlar, küresel bir felaket halinde iklimlerin değişeceğini ve bunun sonucunda yiyecek sıkıntısının başlayacağı ve birkaç ay içinde dünya nüfusunun 4'te birinin yok olacağını tahmin ediyorlar. Klonlanan fare uzun yaşıyor Genler üzerine çalışan bilimadamları klonlama yöntemiyle çoğalttıkları farelerin genç kaldıklarını açıkladı. Klonlama yöntemiyle kopyalanan hücrelerin bazılarının daha genç kalabildiğini belirleyen uzmanlar, deneylerde 6 yaşındaki bir farenin genlerinden kopyalanan farelerin 6 yaşına geldiklerinde asıl gen sahibinden çok daha sağlıklı ve genç olduklarını söylediler. Bu çalışmalar ışığında uzmanlar, erken ölümlerin tarihe karışabileceğini ve sağlıklı nesiller elde edilebileceğini umuyorlar. Klonlanmış farelerin davranışlarını inceleyen bilimadamları bu farelerin normalden bir yıl daha fazla yaşadıklarını saptadılar. Uzmanlar, farelerin neden daha genç ve sağlıklı kalıp uzun yaşayabildiklerini araştırmaya devam ediyorlar. Uçuğa karşı aşı bulundu Araştırmacılar, jenital (cinsel organ) uçuğuna ve iltihaplarına karşı etkili bir aşı geliştirdiler. Aşı üzerindeki deneylerde elde edilen bilgilere göre uzmanlar, yeni aşının sadece sağlıklı kadınlarda etkili olabildiğini açıkladılar. Hayatında hiç bu hastalığa yakalanmamış genç kızlara yapılan aşılarda uçuğa yakalanma risklerinin yüzde 75 oranında azaldığını kaydeden araştırmacılar, bu tür iltihap ve uçukların ömür boyu sürebileceğine dikkat çekiyorlar. Aşıyı geliştiren Smithkline Beecham, tıpkı AIDS gibi hastalığın cinsel ilişki ile bulaştığını belirtti. Beecham, kronik hale gelen hastalıklarda sadece kısmi bir koruma etkisi yapabilen aşının sadece karaciğer iltihabını tamamen durdurabildiğini açıkladı. Aşı'nın uçuk virüsünün dış yüzeyindeki proteinden yapıldığını belirten Beecham, bu proteinin bağışıklığı sağlayan bakteriyel toksin ile birleştirildiğini açıkladı. İltihap ve uçuğun yanısıra yüksek ateşte kabarcıklar da oluşturan virüsün farklı çeşitleri bulunduğu ifade ediliyor. Aşı, bugüne kadar Kanada, ABD, Avustralya, İtalya ve Yeni Zelanda'da toplam 2 bin 700 kişi üzerinde denendi. Genetik Bilimi'nde hızlı gelişme Araştırmacılar, uzun zaman alan gen testlerini çok kısa bir süreye indirmeyi başardılar. Amerikan Northwestern Üniversitesi'nde geliştirilen yeni bir gen tanıma tekniğiyle artık birçok rahatsızlığa zamanında müdahale imkanı doğduğunu belirten uzmanlar, yeni sistemle DNA'nın yoğunluğunu belirleyebilmenin de mümkün olduğunu açıkladılar. Yeni tekniğin basit bir fotoğraf tarayıcısı mantığında çalıştığını belirten bilimadamları, elde edilen görüntülerin 60 bin kat büyütülebildiğini söylediler. Bu sistemin gelişmesiyle doktorların veya askerlerin kendi ofislerinde gen tanımı yapabileceğini ifade eden uzmanlar, biyolojik silahların da test edilmesinin kolaylaşacağını iddia ettiler. Ayrıca kanser gibi ölümcül hastalıkların teşhisinin erken yapılabileceğini ve gen yapısıyla oynanarak bu hastalıkların ortadan kaldırılabileceğini söyleyen uzmanlar, biyolojik savaşlarda askerlere uygun ilaçların da hemen belirlenip verilebilmesi açısından sistemin çok önemli olduğunu belirttiler. Atlantis'in sırrı ağaçlarda saklı Yıllardır kayıp kıta Atlantis'in bir efsane mi yoksa gerçek mi olduğu sorusunun yanıtını arayan arkeologlar, bütün sırrın ağaçlarda saklı olduğuna inanıyorlar. Çok eski çağlardan günümüze kadar bataklıklar sayesinde bozulmadan kalabilmeyi başaran çam ağaçlarını inceleyen uzmanlar ilginç sonuçlara vardılar. Volkanik patlamalar sonucunda oluşan bataklıklarda kömürleşen ağaçların tüm geçmişini bozulmadan içinde sakladığını belirten arkeologlar, ağaçların yaşlarını radyokarbon sistemi ile bulmaya çalıştılar. Yapılan tarihlendirme çalışması sonucunda M.Ö. 1695 - 1496 yıllarında canlı oldukları saptandı. Ağaçların gövdelerindeki halkalardan büyüme hızlarını tespit etmeye çalışan uzmanlar özellikle M.Ö. 1636 yılından başlayarak 4 yıl boyunca büyüme hızının çok yavaşladığını farkettiler. Tarihi bulgulara dayanan uzmanlar M.Ö. 1600 yıllarında Santorini ismi verilen bir yunan adasında tüm dünyayı sarsan çok önemli bir volkanik patlama olduğunu ve atmosferin tamamen toz ve külle kaplandığını belirlediklerini açıkladılar. Patlama sonrası zengin bir kültüre sahip olduğu inanılan Santorini Adası ile birlikte Atlantis'in de volkandan ve volkanın oluşturduğu büyük depremlerden etkilendiğini belirten uzmanlar, kıtanın sarsıntılar sonucunda sulara gömüldüğünü tahmin ediyorlar. Çok büyük ihtimalle çalışmalar sırasında bu korkunç olayın meydana geldiği tarih ise M.Ö. 1628 - 1627 yılları olarak belirlendi.Santorini'nin M.Ö. 1628'de kesin olarak patladığını bildiklerini açıklayan araştırmacılar, bugüne kadar elde ettikleri bilgilerdeki eksiklikleri Santorini'nin patlaması ile tamamladıklarını söylediler. Yanardağların iklimlere etkisine de değinen araştırmacılar, M.S. 1816 yılında Endonezya'da Tambora Yanardağı'nın patlaması sonucu İngiltere'de yaz mevsiminin yaşanmadığı ve Haziran'da bu ülkeye kar yağdığını ve aynı yıl dünya çapında küresel soğuma yaşandığını vurgulayarak, Santorini'nin etkisinin çok daha büyük olduğunu belirttiler. Maymunlar da ağlar İnsan ve hayvan davranışları üzerine araştırma yapan bilimadamları, şempanze ile insan bebeklerini karşılaştırdılar. Doğduğu andan itibaren insan bebeklerinin belirli bir yaşa kadar hep ağladığı herkes tarafından bilinir. Şempanze yavrularını inceleyen uzmanlar, bu hayvanların da tıpkı insanlarda olduğu gibi doğar doğmaz aynı şekilde ağladıklarını tespit ettiler. İngiltere'de bulunan Portsmouth Üniversitesi'nde psikoloji dalında görevli Kim Bard, doğumlarından 12 haftalık oluncaya kadar 30 şempanzeyi gözlemledi. Şempanzeleri iki farklı gruba ayırarak gözlemleyen Bard, ilk grupta bulunan şempanzeleri günde 24 saat annelerinin yanından ayırmadı. İkinci gruptaki şempanzeleri ise ayrı bir bölümde her dört saatte bir fiziksel temas kuran bakıcılarının yanında inceledi. Şempanze ve insan bebeklerinin ağlarken çıkardıkları sesleri ve çığlıkları inceleyen Kim Bard, iki türde de çığlıkların frekanslarının tepe noktası ve düşüş oranlarının birbirlerine benzediğini farketti. Yine her iki türde de çığlıkların sayısının ilk altı hafta yükseldiğini keşfeden Bard, 6. haftadan 12. haftaya kadar kademeli olarak azaldığını belirledi. Hem insan hem de şempanze bebeklerinin aldıkları dış temasların miktarına orantılı olarak sıkıntılarını farklı düzeylerde gösterdiklerini de ortaya koyan Bard, sempanzelerin ağlama konusunda insanlardan daha dayanıklı olduklarını açıkladı. İnsanların ağlamak için günde 3 saat harcadıklarını belirten Kim Bard, şempanzelerde ise bu oranın haftada üç gün olduğunu söyledi. Şempanzelerin hayata insanlardan daha çabuk uyum sağlayabildiklerini de ifade eden Bard, bu hayvanlarda kimse kendileriyle ilgilenmezse yine de ayakları üzerinde durabildiklerini ve başparmaklarını kendi kendilerine emerek ilgiye ihtiyaç duymadıklarını açıkladı. Okyanusun gizemi araştırılıyor Doğa olaylarındaki değişimi anlayabilmek için bilimadamları okyanusları incelemeye karar verdiler. Özellikle hava ve mevsim değişikliklerinde okyanusların etkisini araştıracak uzmanlar okyanusların çeşitli bölgelerine toplam 3 bin şamandıra bırakmayı planlıyor. Şamandıraların, Yerküre'nin yüzeyinin üçte ikisini oluşturan okyanusların sıcaklık ve tuzluluğunu ölçmeye yarayacağı açıklandı. Aynı zamanda okyanusların derinlerinde neler olduğunun da bugüne kadar bir sır olarak kaldığını vurgulayan uzmanlar, bu sayede eksik bilgilerin tamamlanabileceğini düşünüyorlar. Son yıllarda sayıları giderek artan kasırga ve tayfunlara dikkat çeken araştırmacılar okyanus üzerinde oluşan ve insanlığı tehdit eden bu felaketlere karşı tedbir yöntemlerinin de çalışmalar sonucunda belirlenebileceğini belirtiyor. El Nino ve La Nina gibi kasırgalarda sıcaklığın özellikle Pasifik Okyanusu'nun yüzeyinde karaya oranla çok daha değişik olduğunu belirten bilimadamları, okyanusların büyük fırtınaları üretmek için nem ve enerji sağlayan tropikal bölgeler olduğunu söyleyerek, üç büyük okyanusun birbirinden çok farklı özellikle gösterdiğini açıkladılar. Şamandıraların deniz seviyesinin 2 bin metre altına yerleştirileceğini açıklayan uzmanlar, suyun yüzeyindeki ve derinliklerindeki sıcaklık ve tuzluluk derecelerini ölçeceklerini ve gerekli bilgileri uydu aracılığıyla elde edeceklerini belirttiler. Tüm şamandıraların yerleştirilmesinin 4-5 yıl alabileceği belirtilirken, 2002 yılında 3 bin şamandıranın 700 tanesinin yerleştirilmiş olacağı tahmin ediliyor. En uzun lağım tüneli Dünya'nın karadan uzak en uzun lağım tüneli Boston'da açıldı. Atık ve kirli suları Boston Limanı'ndan başlayarak okyanusun derinliklerine taşıyacak tünel tamamen denizin altından ilerliyor. 10 yıl boyunca yapımı süren ve denizde 10 millik bir mesafeyi kateden tünel 390 milyon dolara mal oldu. Tünelin, okyanusa çöp, katı lağım ve bakteriyel maddelerden oluşan atıkları boşaltacağını belirten uzmanlar, lağım tünelinin içinden geçecek bu maddelerin yüzde 85'inin saf sudan oluşacağına dikkat çekiyorlar. Günde 320 milyon galon atık taşıyacağı açıklanan tünelin günde 1200 milyon galon kapasitesine sahip olduğu belirtiliyor. Tünelin inşaatı sırasında boru hattı 1991 yılında delinmiş ve kaza sırasında üç işçi hayatını kaybetmişti. 600 yıllık tarih canlanıyor İtalya'nın Floransa kentinde bulunan iskeletin ortaçağın ünlü sanatçılarından Giotto'ya ait olduğu belirlendi. 30 yıl önce Santa Maria Del Fiore Katedrali'nin altında bulunan kemiklere ve kafatasına uygulanan bilimsel testler sonucunda iskeletin Giotto'ya ait olduğunun kesinleştiğini açıklayan uzmanlardan Antonio Paolucci, ilk olarak sanatçının ölümünden sonra yazılmış 200 yıllık belgeleri incelediklerini belirtti. Daha sonra mahkemelerin suçluları bulabilmek için uyguladıkları yöntemleri uygulayan Pisa Üniversitesi'nde görevli antropolojist Francesco Mallegni, kafatasını yeniden şekillendirerek Giotto'nun yüz hatlarını yeniden ortaya çıkardı. Geniş bir kafası ve asimetrik (biri diğerinden daha büyük) gözlere sahip olduğu tespit edilen Giotto'nun burnunun orantısız, çenesinin büyük ve boynunun çok kalın olduğu açıklandı. Ortaya çıkan sonuçları Mallegni; "Dürüstçe söylemek gerekirse yakışıklı bir adam diyemem" sözleriyle açıkladı. Tekrar canlandırılan yüzü iyice inceleyen uzmanlar, Giotto'nun yüzü ile Padua'nın Capella Degli Scrovegni isimli dairesel freskindeki portrenin birbirlerine çok benzediklerine dikkat çekti. Tuscani'nin Mugello bölgesinde 1266 yılında doğan Giotto Di Bondone canlanma sanatının en büyükleri arasında yeralır. Padua ve Floransa'daki freskleri modern batı sanatının doğuşunu sağlamıştır. Bizans dönemine ait insan figürleri ile üç boyutlu portre çalışmaları da gerçekleştiren Giotto, 1337 yılında 69 yaşında öldü. İskeleti inceleyen Mallegni, Giotto'nun gövdesinin uzun, bacaklarının ise kısa ve topalladığını açıkladı. Bu açıdan bakıldığı zaman dönemin şairi Petrarch tarafından; "Böylesine şekil bozukluğu olan bir adamın nasıl resimsel zerafet ve dehaya sahip olduğunun herkesi şaşırttığı" üzerine söylediği şiirinde de yine Giotto'dan bahsettiği ortaya çıkar. Diğer kemikleri de inceleyen Mallegni, Giotto'nun hayatı boyunca çok fazla et yediğini söyledi. Diğer taraftan eserlerini inceleyen uzmanlar ise ünlü ustanın resimlerinde arsenik, manganez, demir, alüminyum, bakır ve çinkoya rastladığını açıkladı. Maya'nın kayıp şehri bulundu Guatemalalı ve Amerikalı bilimadamları uzun süren çalışmalar sonucunda Kuzey Guatemala'daki Yağmur Ormanları'nda Maya Uygarlığı'nın kayıp şehrini buldular. Mayaların en büyük ticaret merkezi olduğu bildirilen Cancuen kenti 1200 yıl önce inşa edilmiş. 270 bin metrekare bir alan üzerine kurulu kenti 10 yıl süren yoğun çabalar sonucu bulan bilimadamları Maya mimarisinin en güzel örneklerinin uygulandığı şehirde 170 bin oda bulduklarını açıkladılar. Kentin kendi çağına göre çok kalabalık bir nüfusa sahip olduğunu belirten uzmanlar, Cancuen'in ağır ve büyük taşlardan oluşan kalın duvarlarla çevrili olduğunu söylediler. Daha önce 1905 yılında yeri keşfedilen kentin ihmaller sonucu bilinen tüm bilgilerin unutulmasıyla tekrar kaybedildiğini ifade eden uzmanlar, yerlilerin hazine avcıları ve yağmacılardan bıktıkları için kent hakkındaki her şeyi yokettiğini açıkladılar. Galveston felaketi anılıyor Meksika Körfezi'nde yer alan Galveston adasında tam 100 yıl önce yaşanan büyük bir felaket sonucu sadece 93 kişi kurtarılabilmişti. Birdenbire bozan hava ve ardından gelen kasırga ile hortumlar bir anda denizin kabarmasına yol açmış ve bütün adayı tahrip etmişti. Hala kesinleşmeyen rakamlara göre felakette 6 bin ile 10 bir arasında kişi hayatını kaybetmişti. 8 Eylül 1900 tarihindeki büyük felaketten önce Galveston bölgesinin en zengin ve önemli liman kentiydi. Yeni bir acı yaşamak istemeyen Galveston halkı o tarihten sonra denizden gelecek dev dalgalara karşı korunmak için 5 metre yüksekliğinde bir duvar ördüler. Fırtına sırasında yaklaşık 4 metrelik dalgalara karşı koyamayan yüzlerce yapı yıkılmış ve birçok insan yaşamını yitirmişti. Toplam nüfusunun yüzde 40'ını yitiren ada halkı durmadan fırtına ve dev dalgalara karşı önlemler alıyor. |
Bilim Gündemi Kamboçya’nın ‘Atlantis’i Bulundu Arkeologlar, Kamboçya ormanlarında 1200 yıllık olduğu tahmin edilen ‘Atlantis benzeri’ bir kayıp şehri ortaya çıkarttı. Sydney Morning Herald gazetesinin bildirdiğine göre, Avustralyalı araştırmacılar Mahendraparvata kentini örten ormanlık alanda kara mayınlarının neden olduğu tehdidin üstesinden gelerek keşfi yapmayı başardı. Kamboçya’daki Sidney Üniversitesi arkeolojik araştırma merkezi direktörü Damian Evans, 12’nci yüz yılda Hindistan’da inşa edilen dünyanın en büyük dini anıtı olan Angkor Wat tapınağını hatırlatarak, “Burası her şeyin başladığı, Angkor medeniyetinin doğduğu yer” dedi. Mahendraparvata’nın keşfedilmesini sağlayan, lazer tarayıcı yeni teknoloji donanım ‘lidar’ olarak biliniyor. Evans “Bu yeni cihazla bir anda daha önce kimsenin varlığından haberdar olmadığı bir şehrin anlık fotoğrafını çekebildik” dedi.Arkeologlar şu ana kadar keşfedilmemiş otuza yakın tapınak ile antik kanal ve yolların olduğuna dair izleri ortaya çıkardı. Şehrin Geri Kalanı Keşfedilmeyi Bekliyor ‘Işık tespiti ve mesafe belirleme verisi’ adı verilen Lidar teknolojisiyle yapılan taramaların yanı sıra, GPS analizi de tamamlanmış değil. Bulguları bir araya getiren araştırmacılar, bir adak taşı ile antik bir yolun izlerini ortaya çıkardı. Bu keşifler, kayıp şehir Mahendraparvata’ nın unutulan geçmişini de tekrar hatırlattı. Sislerin kapladığı Phnom Kulen adlı bir dağda kurulu olan şehir, Güneydoğu Asya’yı M.S 800-1400 yıllarında yöneten Hindu-Budist Khmer İmparatorluğu’nun kontrolü altındaydı. Araştırma ekibinin başında yer alan Sydney Üniversitesi’nin Kamboçya’daki arkeolojik araştırma merkezinin başındaki Damian Evans, Lidar ve GPS teknolojisi kullanarak kalın bitki örtüsü ve kara mayınlarının örttüğü bir arazideki antik izlere ulaşmayı başardı. Lidar teknolojisiyle 2009 yılında antik Maya kenti Caracol’da tarım arazilerini ortaya çıkaran bilim insanları, aynı zamanda İngiltere’de bulunan Stonehenge’de de analizler yapmıştı. Lidar, Mahendraparvata’nın bitki örtüsü altında kalan yapılarını muntazam bir şekilde ortaya çıkarırken, yüzyıllar boyunca birçok yapının bozulmadan kaldığını gösterdi. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yer alan araştırma hakkında basına açıklama yapan Evans, “Belki de keşfettiğimiz kentin merkezi değil. Daha bu medeniyet hakkında ortaya çıkarmamız gereken birçok şey olduğuna inanıyorum” dedi. Kaynak: BBC / Proceedings of The National Academy of Sciences (17 Haziran 2013, 16:38) |
Bilim Gündemi En Büyük Virüs Keşfi Bugüne kadar bilinen en büyük iki virüs Şili ve Avustralya'da keşfedildi.Fransız bilim insanları, bugüne kadar bilinen en büyük iki virüsü keşfetti.Bilim insanları, Pandoravirus salinus'un Şili sahillerinde, Pandoravirus dulcis'in ise Avustralya'daki bir tatlı su gölünde keşfedildiğini belirtti.Pandoravirüslerin 2 bin 500 gene sahip olduğunu belirten bilim insanları, grip virüsü ve HIV'in her birinde on kadar genin bulunduğunu hatırlattı. Dev virüslerin diğer büyük ve klasik virüslerden de farklı olduğu, proteinlerinin sadece yüzde 6'sının diğer virüslerinkiyle benzerlik taşıdığı vurgulandı.Science dergisinde yayımlanan araştırmada bilim insanları, bu tür dev virüslerin nadir olmadığını ve yenilerini keşfetmeyi umduklarını da ifade etti.Araştırmada dev virüslerin insanlar için tehlike teşkil etmediği, yeni biyomedikal uygulamalara ışık tuttuğu kaydedildi. Pandoravirüsler böylece, "yeni rekortmenler" oldu. 1992'de İngiltere'de bir soğutma kulesinde keşfedilen Minivirüs, ünvanını, 2 yıl önce Şili'nin Las Cruces sahillerinde bulunan, sıradan bir virüsten 20 kat büyük Megavirüs'e kaptırmıştı. Megavirüs'ün sıradan bazı bakterilerden bile büyük olması bilim insanlarını şaşırtmıştı. Megavirüs chilensis adı verilen son rekortmen 1120 gen barındırıyordu. Kaynak: AA / Science (22 Temmuz 2013, 23:53) |
Bilim Gündemi 320 Bin Virüs Keşfedilmeyi Bekliyor Bir yarasa türünde daha önceden rastlanmayan 60 farklı virus tespit eden bilim insanları, bu rakamdan yola çıkarak keşfedilmeyi bekleyen en az 320 bin virus olduğunu belirledi.Halen, hayvanlardan insana bulaşabilecek bilinmeyen yüzbinlerce virüsün olduğu belirlendi. Her virüsün kaynağının ve hangi hayvanlar tarafından taşındığının anlaşılması çok zor olsa da Amerikalı ve Bangladeşli bilim insanları bazı hesaplamalar yaparak yüzbinlerce virüsün keşfedilmeyi beklediği sonucuna vardı. Bilim adamları, beyin iltihabı ve solunum yolu hastalıklarına yol açan Nipah virüsünü taşıyan bir yarasa türünde daha önce rastlanmayan 60 farklı virüs türü buldu. Bu rakamdan yola çıkarak bilinen tüm hayvan türlerine göre hesap yapan bilim adamları, halen keşfedilmeyi bekleyen en az 320 bin virüsün olduğunu belirtti. Bilim adamları, yayımlanan araştırmada yeni türlerin bulunmasının gelecekteki salgınların önüne geçebilmenin yolu olduğunu vurguladı. Virüslerin tespiti projesinin en az 6 milyar dolara mal olabileceğine dikkati çeken, bilim adamları ancak büyük bir salgına kıyasla bu rakamın yüksek olmadığına dikkati çekti. ABD'de "Predict" adı verilen proje, bugüne dek insan ve hayvanların yakın temasta olduğu bölgelerde 240 yeni virüsün keşfedilmesini sağladı. Kaynak: AA / mBio (04 Eylül 2013, 01:22) |
Bilim Gündemi Dünyanın En Eski Parçası Bulundu Yeni bulunan bir kristalin yaşının 4.4 milyar yıl olduğu belirlendi. Avustralya'da bir hayvan çiftliği yakınında bulunan kristalin dünyanın en eski parçası olduğu açıklandı. ''Nature Geoscience'' dergisinde yayımlanan araştırmada, saç telinden 2 kat kalın kristal zirkonun 4.4 milyar yıl öncesine ait olduğu belirtildi. Wisconsin Üniversitesi'nden John Valley ve ekibi, iki tarihlendirme yöntemi kullanarak parçanın yaşını belirledi. Uzman ekibi, kristalin dünyanın oluşumundan (4.4 milyar yıl önce) kısa süre sonrasına ait, bilinen en eski parça olduğu sonucuna vardı. Bu incelemeler, dünyanın oluştuktan sonra hızla soğuduğu, dolayısıyla okyanusların ortaya çıkışının da sanıldığından daha eski olduğu teorisini güçlendirdi. Valley, asıl merak uyandıranın dünyada yaşamın ne zaman başladığı, hayatın başlaması için dünyanın ne zaman yeterince soğuduğu olduğunu vurguladı. Bilim insanı, 4.4 milyar yıl öncesine ait bu kristalin, mikrobik yaşamın 100 milyon yıl sonra başlamış olduğunu düşündürdüğünü de belirtti. Kaynak: Nature Geoscience / AA (24 Şubat 2014, 13:11) |
Bilim Dünyası Proteinleri Araştırıyor… [HTML]http://www.dailymotion.com/video/x1t9w0c_bilim-dunyasi-proteinleri-arastiriyor_news#from=embediframe[/HTML] AçıklamaGeçtiğimiz 10 yılda GENOM Projesi'nin tamamlanmasıyla her şey çözülecek sanılırken hastalıklara tanı koymakta ve tedavi etmekte zorluklar yaşanmaya devam ediyor. DNA'ların bulunması yeterli bilgi vermediği için bilim dünyası şimdi proteinlerin bulunmasına odaklandı. Şimdi umutlar Proteom Projesi'nde... Dr . Gülay Özgön |
Bilim Gündemi Bilincin Açma Kapama Tuşu Bulundu ABD'de bir grup bilim insanı, beynin bir bölgesini elektrikle uyararak sara hastası kadının bilincini kontrol etmeyi başardı. Böylece biilincin daha iyi anlaşılmasında yeni bir adım atılmış oldu. Hastalığın kaynağını araştırırken bilim insanları sol beyindeki gri madde tabakası klaustruma elektrik verilmesiyle hastanın bilincini kaybettiğini, hareket edemediğini, yanıt veremediğini ve nefes alışverişinin yavaşladığını fark etti. Elektrik verme işlemi sonlandırıldığında kadının bilincini yeniden kazandığı görüldü. Klaustrumun bilinçte kilit rol oynadığını belirten bilim insanlarından Muhammed Kubeissi, beyni bir arabaya benzeterek "Arabayı çalıştırmak için anahtara ihtiyaç var, sanırım biz bu anahtarı bulduk” ifadesini kullandı. Henüz tek vaka üzerinde test edilmiş olsa da sonuçların, yıllardır bilim adamlarının kafasını meşgul eden bilinçle ilgili soru işaretlerine cevap olabileceği tahmin ediliyor. Yapılan araştırma, sinirlerin ve bilincin daha iyi anlaşılmasına ışık tutuyor. Kaynak: New Scientist / AA (07 Temmuz 2014, 16:13) |
| Saat: 21:31 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık