![]() |
AFRİKA ATASÖZÜ Afrika'nın uçsuz bucaksız topraklarında ilkbahar yağışlarıyla oluşup, yaz sıcağında yok olan "geçici" göller vardır. İşte bu göllerin oluşumuna tanık olan yerlilerin bir sözü : "(gölde) Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları" Yani üstünlük bugün karıncadaysa yarin balığa gedebiliyor; ya da tam tersi... Karınca ya da balık olmanın sağladığı üstünlüğe sevinmek kendimizi kandırmaktan öte bir anlam taşımıyor, çünkü kimin kimi yiyeceğini gerçekte "suyun hareketi" belirliyor. |
BIRAK SEVGİ SENİ BULSUN İyi kalpli yalnız bir adam bir gün bir koza bulur. Kozanın içinde küçük bir tırtıl vardır. Adam çok sever bu tırtılı. Onunla tüm yalnızlığını, tüm sevgisini paylaşır. Gel zaman git zaman tırtıl büyür, güzel bir kelebek olur. Adam kelebeğine hayran, bırakamaz onu bir türlü. Aslında kelebeğin aklında dağlar, kırlar, çiçekler vardır da kıyamaz bir türlü adama ve sevgisine, yalnız bırakamaz onu. Üç günlük ömrünü sevildiği ve sevdiği yerde geçirmeye hazırdır. Ama adam bilir ki "Sevmek bazen vazgeçmeyi de bilmektir." Kelebeğine son kez bakar ve onu salıverir özgürlüğüne, kırlarına, çiçeklerine doğru... Kelebek mutlu olmasına mutludur ama hiçbir meltem, hiçbir çiçek yaprağı adamın avucunun sıcaklığını andırmaz. Aklında adam, o çiçek senin bu çiçek benim dolaşır saatlerce... Adam bir kelebeğe sevdalı, bakıp durur boşluğa. Kelebekse hâlâ konacak sıcak bir avuç aramakta! Böylece kelebek şunu anlar; "Bazen ait olduğumuz yer orasıdır; sıcak bir avuçtur biliriz. Ama o yerin bize ait olma ihtimali bir hiçtir." Böylece adam şunu anlar: "Hiçbir sevdayı yalnızca sevgiyle yaşatamazsınız." O günden sonra kelebek, adama duyduğu özlemi gömecek bir dağ aramaya başlar. Ama gücü tükenene dek arayıp da bulamayınca anlar ki "Hiçbir dağ bir özlemi gömebileceğimiz kadar büyük değildir." Adamsa artık sevdasını koyar avuçlarına kelebeğinin yerine. Herkes bir şeyler yaşar; iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış. Yaşadıklarından bir çıkarım yaparak hayatına bir yol verir, aynı zamanda düşüncelerine de... BIRAK SEVGİ SENİ BULSUN! |
sakın elimi bırakma Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin… Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim... Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki… Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik… Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım…" Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik, hala daha da seni terketmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni götürdüler… artık sen yoktun, yanlızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevisimi, hüzün mevsimi… aşk mevisimi.. ayrılık mevsimi… Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda.... Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki birgün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına. :*( (F) (U) :*( (F) (U) |
PaRa.. ABD ve Kanada malum ki para birimi olarak 'dolar' kullanmaktadırlar. Yalnız her iki ülke de kendi paralarının daha değerli olduğunu iddia etmektedirler. Söyle ki Kanadalılara göre: 1 ABD Dolari= 90 Kanada Centi, Amerikalılara göre ise : 1 Kanada Doları= 90 ABD Centi. Bir amerikalı, cebindeki 1 dolarla dolaşmaya çıkar. Bir ara karnı acıkır ve simit alır (amerikan simidi!). Simidin fiyatı 10 centtir. Cebindeki 1 doları verir. Simitçi bozuk para ararken cebinin bir kösesinde 1 Kanada doları bulur, onu verir (90 cente eşit ya!). Derken siniri yürüyerek geçer ve Kanada da dolaşmaya baslar. Kaleme ihtiyacı olduğunu hatırlar. Girer bir kırtasiyeye. Kalemin fiyatı da 10 Kanada centidir. Cebindeki 1 Kanada dolarını verir. Kırtasiyeci de para üstü olarak 1 ABD doları verir. Oradan da ayrılıp evine döner. Sonra düşünmeye baslar: - Yahu sabah evden çıkarken cebimde 1 ABD dolarım vardı, simdi de 1 ABD dolarım var. Peki simitle kalemin parasını kim verdi? |
HüzÜn AdAsI..... HÜZÜN ADASI Bir ilkbahar sabahı ılık rüzgarla birlikte yüreğime vuran özlem miydin sen. İçime ansızın, usulca bırakılan taze yalnızlığım mıydın yoksa. Sanırım içimde ne olduğunu asla anlayamadığım yanımdın benim.Her özlediğimde daha çok sevdiğim, benden her kaçışında sevgini bıraktığın, senden her vazgeçişimde sevginden vazgeçemediğim ve bir anlık yokluğunda bile kendimi sürgünde hissettirdiğin için özeldin. Bu çocuk kalbim sana söylenecek binlerce sözle, yazılacak binlerce satırla doluydu güzel olan her şeyi söylemeliydim, paylaşmalıydım seninle ama o kadar acizdi ki kelimeler. Seni her görüşümde farklı bir şey hissediyor anımsıyordum. Uzaktan seyredişlerimde gündoğumu kadar güzel ve erişilmez olduğunu düşündüm halbuki uzanıp tutabileceğim kadar yakındın bana. Sessiz sakin köşelere sığındığında durgun bir deniz görürdüm gözlerinde, bilirdim yüreğinde bir o kadar dalgalı, fırtınalarla dolu. Vurdumduymaz tavırların bir martının özgürlüğünü anımsatırdı, sözlerin saflığı, beyazı, bir vapurun peşine takılıp kaçışların benim bir kafesteki mahkumiyetimi, dönüşünü bekleyişlerimi... Dedim ya uzanıp tutabileceğim dokunabileceğim kadar yakındın bana. Gitme diyebilirdim kolundan çekip gözlerine bir ısrar kusabilirdim. Benimle kal diyemezdim, hakkım yoktu hiçbir şeye tek kelime edemezdim. Sensiz kalma ihtimali vardı aleyhine kurulmuş her cümlenin sonunda. Çekip giderdin yoksa bilirdim sevgili dostlarım adımı bile edemezlerdi sana. Uzaktan olmalıydı herşey duymamalıydın sen kimseye anlatamazdım, derinden olmalıydı hissetmemeliydin. Yürekten olmalıydı, ne seni yüreğimden, ne yüreğimi kendimden söküp atamamalıydım. Uzakta olmalıydı her şey sen yanı başımda, gerisi uzakta.... Son günlerde eskisi kadar sık göremiyordum bir görünüp bir kayboluyordun. Olsun arada birde olsa görmek güzeldi, sen güzeldin, hayat güzeldi, seninle herşey güzel... Arkadaşlarından duymuştum. Bir sevgilin olduğunu söylüyorlardı. Yoksa birtanem ellerinin sıcağını, teninin kokusunu, sevgisini birileriyle mi paylaşıyordu. Yoksa o sözleri benden değil de başkalarından mı dinliyordu. Oysa seni en çok ben seviyordum seni en güzel ben yazıyordum. Seni ben seni ben... olamazdı, olmamalıydı böyle biri. İnanmadım günlerce kaçtım, senden senin bir başkasını sevme ihtimalinden. Sonra sen anlattın bana sevgilini. Işıl ışıldı gözlerin, nasılda gülümsüyordun. Sanki o dünyanın en mükemmel insanı, sen en mutlu kadınıydın. Peki ben peki ben kimdim, neydim. Ne olacaktım. Ne vardı sanki bu kadar abartacak, anlatırken mutluluktan uçacak, beni bir hüzün girdabında boğacak, beni kahretmeye ne hakkın vardı. Hayalin, umutlarım, yazılarım, şiirlerim, tatlı hüzünlerim, keşkelerim bana yetiyordu. Senden hiçbir şey istememiştim, beklememiştim. Her şeyini benimle paylaşan sen aşkını paylaşmaya nasıl da cesaret etmiştin. Bana ne diye haykırasım geliyor "Bana ne bana ne senden, sevgilinden, yapmayı sevdiğiniz şeylerden, sana nasıl baktığından, hayatından, hayatınızdan, hayatımdan bana ne..." Birilerinin hayatına mı kastetmeli yoksa alıp başını gitmeli mi? Artık sadece hayalin ve ben vardık. Akşamları mum ışığında yemek yiyor, sonra sabahlara kadar Tanju Okan'ın şarkılarıyla dans ediyorduk. Bazen dizlerine uzanıyor yanaklarımda pişmanlığın sıcak yaşlarını hissederek uyanıyordum. Lanet okuyordum hayata ve bana. Annemin söylememi yasakladığı sözleri savuruyordum birbiri ardına. Bir şizofren gibi hissediyordum kendimi. Yüreğimde hesaplaşmalar sürüyor, bir yandan sana diğer yandan günlerdir kaçtığım, seni göremediğim için kendime kızıyordum. Bir kadın kendisinden başka hiçbir kadının olmadığı bir yürekten başka ne isteyebilirdi. Yine saçmalamaya başlamıştım bir şeyler yazarsam rahatlarım diye düşündüm ama güzelliğini anlatmakta aciz kelimeler öfkemi ifade etmek istediğimde de yetersiz yüzünü gösteriyordu. Saçma sapan şeyler karalıyordum yine; Bir çocuk saflığında sevmek seni, Bir çocuk dokunmak saklamak seni En çocuksu korkularıyla birlikte, Senden başka hiçbir kadının Olmadığı ve olmayacağı bir yürekte Seni öldürmek, ölmek. Bir kelime sıyrılıvermişti birkaç satır arasından gözüm ona takılıp kaldı. "Ölmek" ölmek istiyordum belki çare belki değil ama beni bu sıkıntıdan kurtarabilecek tek şeydi. Ne Ümit Yaşar' ın şiirleri nede İbrahim Sadri' nin sesi hiçbir şey ifade etmiyordu zati. Bir hüzün adası olmuştu bedenim, yüreğim. Hayallerim, anılarım orayı mesken tutmuş, sıkışmış, umutlarıma da bir mezar kazılmıştı bir daha çıkmamacasına. Hani vardı ya "Merhaba hüzün adası ben sevda gemisi" hüzün adası bendim ve sen bana bir daha MERHABA demeyecektin. Sevda gemim, ayyüzlüm yüreğine ilk ve son kez son baharı yaşattıysam özürdilerim. Geçmişte bir yerlerde birkaç güzel anıyla hatırlanmak ve artık orada yaşamak umuduyla güzün soğuk rüzgarlarıyla birlikte senden son kez GİDİYORUM. ... Yaşa bu hayatı sevdiğim, limon gibi sömürerek, tüm ekşiliğine rağmen tadını alarak yaşa." Hep İlkbaharı yaşaman dileğiyle birtanem, |
NASIPTEN OTESI YOK >Gencin birisi Kâbe'de hep, "Ey dogrularin yardimcisi olan Allahim, ey >haramdan sakinanlarin yardimcisi olan Allahim, sana hamdü sena ederim" >diye dua eder. > Bu durum herkesin dikkatini çeker. > >Birisi, (Neden hep ayni duayi yapiyorsun, baska bir sey bilmiyor musun?) >der. O da anlatir: >-7-8 sene önce yine Kâbe'de iken içi altin dolu bir torba buldum. Tam 1000 >altin vardi. Içimden bir ses (Bu altinlarla, sunlari sunlari yaparsin) >diyordu. >Hayir dedim kendi kendime, bu benim degil, baskasinin mali, kullanmam >haram olur dedim. > >Bu sirada birisi, "söyle bir torba bulan var mi?" diye bagiriyordu. >Çagirdim onu, nasil bir torbaydi, içinde ne vardi diye sordum. Torbayi >tarif etti ve >içinde 1000 altin vardi dedi. Al öyleyse torbani diyerek verdim. Adam >torbayi açip içinden bana 30 altin verdi. > >Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satiyorlardi.Gencin >temizligi dikkatimi çekti. > >Yanlarina gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altin dediler. >Adamdan aldigim 30 altini verip genci satin aldim.Bir iki yil geçti. >Genç çok çaliskan, çok edepli idi. Onu aldigima çok memnun olmustum. Bir >gün onunla giderken karsidan iki üç kisi geliyordu. Genç bana dedi ki, > >-Efendim, ben Fas emirinin ogluyum. Bu gelenler babamin adamlari. Beni >buldular. Senden beni satin almak isterler. Sen iyi bir insansin, >onlara 30 bin altindan asagiya satma) dedi.O kisiler yanima geldi, bu >esiri bize satar misin dediler. Satarim dedim. 60 altin >verelim dediler. Olmaz dedim. Iyi ama sen bunu 30 altina almadin mi? Biz >sana iki mislini veriyoruz >dediler. Öyleyse gidin pazardan alin dedim. Artira artira 20 bin altina >kadar çiktilar. 30 binden asagi olmaz dedim. > >Çaresiz kabul ettiler. Altinlari verip, genci alip gittiler. Ben o 30 bin >altinla isyerleri açtim, ticaret yaptim, daha çok zengin oldum. > >Bir gün bana arkadaslar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kizi var.Babasi >yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim" dediler. >Ben de "olur" dedim. > >Nikah kiyildi. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasinda bir torba >dikkatimi çekti. Kiza, "bu >nedir" dedim. "Içinde 970 altin var, babam Kâbe'de bunu kaybetmis, bulan >gence 30 unu vermis. Kalanini da >bana hediye etti, çeyizine koyarsin dedi". > >Demekki buldugum altinlar benim rizkim imis, vermese idim haram yoldan >gelecekti, simdi helal yoldan yine bana geldi. >Bana yardim edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce >Rabbime hamd ederim. > >Aci da olsa, dogrulari söyleyiniz. ( hadis i serif ) >Takdirden ötesi yok... Nasipten ötesi yok... |
SeDeF ÇiÇeĞi.....Sevginin böyleside mi varmış.. Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin hali içler acısıydı. Yaşlı adam, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını sakalını sıvazlayarak süzüyordu. Hakim tok sesiyle yaşlı kadına: -“Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?” diye sordu. Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra, eliyle baş örtüsünün ucunu yukarı kaldırıp ağız hareketlerini gizlemeye çalışarak kısılmış sesiyle konuşmaya başladı: -“Bu herif yetti gayrı, 50 yıldır bezdirdi hayattan” dedi. Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda. Sessizlik, bu tür haberleri manşetlere taşımak arzusundaki gazete muhabirlerinden birinin flaş sesiyle bozuldu. Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış koskoca 50 tane yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı. Kadın başka neler diyecekti acaba? Yaşlı kadın ağlamaklı gözlerle devam etti konuşmasına: -“Benim bir sedef çiçeğim vardı çok sevdiğim. O bilmez bile! 50 yıl önceydi. O çiçeği, bana verdiği çiçeklerin bir dalından büyütmüştüm. Yavrumuz olmadı, onu yavru bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş doğmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye. İyi gelirmiş derlerdi. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Ta ki geçen geceye kadar! O gece takatim kesilmiş, uyuyakalmışım. Ben böyle bir adamla 50 tane kocaman yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim. Ondan hiçbir şey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim...” Hakim yaşlı adama dönerek: -“Bir diyeceğin var mı baba?” dedi. Yaşlı adam bastonuyla zorla kürsüye yürüdü. Yüzünde, suçlanmış olmanın verdiği utangaç bir ifade vardı. Hakime dönerek tane tane konuşmaya başladı: -“Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin görkemini koruması için çok emek verdim. Zeynep’imi de orada tanıdım. Sedef çiçeklerini de! Ona en güzel çiçeklerden buketler hazırlayıp verdim. Evlendikten sonraki ilk günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir, dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin, dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun. Laflarım da fayda etmedi. O günlerde tesadüf bu çiçek kurumaya yüz tuttu. Ben de ona “Çiçeği gece sularsan kurumaz” dedim. Adak adattım, dilek tutturdum. Her gece onu uyandırdım ve çiçekleri sulayışını seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu yerine koyduğu çiçekleri sularken seyrettim. Her gece o çiçek ben oldum sanki... Her gece o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef çiçeği gece sulanmayı sevmez Hakim Bey! Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım. Uyandıramadım hayat arkadaşımı. Çiçek susuz kalabilirdi ama kadınımın boynu azabilirdi. Suçlandım, sesimi çıkartamadım...” ............. Sevgide cömert, fakat sevdiklerimizi kırmakta cimri olmak dileğiyle... |
Ayakkabici, yeni getirdigi mallari vitrine yerlestirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere oldugundan, spor ayakkabilara ragbet fazlaydi. Gerçi mallar lüks sayilmazdi ama, küçük bir dükkan için yeterliydi. Onlarin en güzelini öntarafa koyunca, çocuk vitrine dogru biraz daha yaklasti. Fakat bir koltuk degnegi kullanmaktaydi. Hem de güçlükle.. Adam ona bir kez daha göz atti. Üstündeki pantolonun sol kismi, dizinin alt kismindan sonra bostu. Bu yüzden de saga sola uçusuyordu. Çocugun baktigi ayakkabilar, sanki onu kendinden geçirmisti.Bir müddet öyle durdu. Daldigi hülyadan çikip yola koyuldugunda, adam dükkandan disari firlayip: - Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabi almayi düsündün mü? Bu seneki modeller bir harika!. Çocuk, ona dönerek: - Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacagim dogustan eksik. - Bence önemli degil!. diye, atildi adam. Bu dünyada her seyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacagi. Kiminin de akli ya da vicdani. Küçük çocuk, bir sey söylemiyordu. Adam ise konusmayi sürdürdü: - Keske vicdanimiz eksik olacagina, ayaklarimiz eksik olsa idi. Çocugun kafasi iyice karismisti. Bu sefer adama dogru yaklasip: - Anlayamadim!. dedi. Neden öyle olsun ki? - Çok basit!. dedi, adam. Eger yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem degil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, saglamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler... Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektigi acilar, hafiflemis gibiydi. Adam, vitrine isaret ederek: - Baktigin ayakkabi, sana yakisir!. dedi. Denemek ister misin? Çocuk, basini yanlara sallayip: - Üzerinde 30 lira yaziyor, dedi. Almam mümkün degil ki!. -Indirim sezonunu, senin için biraz öne alirim!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düser. Zaten sen bir tekini alacaksin, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düsünüp: - Ayakkabinin diger teki ise yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki? - Amma yaptin ha!. diye güldü adam. Onu da, sag ayagi eksik olan bir çocuga satarim. Küçük çocugun akli, bu sözlere yatmisti. Adam, devam ederek: - Üstelik de ögrencisin degil mi? diye sordu. - Ikiye gidiyorum!. diye atildi çocuk. Üçe geçtim sayilir.. - Tamam iste!. dedi adam. 5 Lira da ögrenci indirimi yapsak, geri kalir 5 lira. O da zaten pazarlik payi olur. Bu durumda ayakkabi senindir, sattim gitti!. Ayakkabici, çocugun saskin bakislari arasinda dükkana girdi. Içerdeki raflar, onun begendigi modelin aynisiyla doluydu. Ama adam, vitrinde olani çikartti. Bir tabure alip döndükten sonra, çocugu oturtup yeni ayakkabisini giydirdi. Ve çikarttigi eskiyi göstererek - Benim satis islemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum. - Saka mi yapiyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabani delinmek üzere. Eski bir ayakkabi, para eder mi? - Sen çok câhil kalmissin be arkadas.. dedi, adam. Antika esyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabin, bence en az 30- 40 lira eder. Küçük çocuk, art arda yasadigi soklari, üzerinden atabilmis degildi.Mutlaka bir rüyada olmaliydi. Hem de hayatindaki en güzel rüya. Adamin, heyecandan terleyen avuçlarina sikistirdigi kagit paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralik banknotu geri vererek: - Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. Indirim mevsimini baslattiniz ya!.. Adam onu kiramayip parayi aldi. Ve bu arada yanagina bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sigmiyordu. Eger bütün mallarini bir günde satsa, böyle bir mutlulugu bulamazdi. Çocuk, yavasça yerinden dogruldu. Sanki koltuk degnegine ihtiyaç duymuyordu. Simsicak bir tebessümle tesekkür edip: - Babam hakliymis!. dedi. 'Sakat oldugum için, üzülmeme hiç gerek yok!' demisti. * Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur, * Her Hayat Yasanacak Bir Can Bulur, * Her Umut Gerçeklesecek Bir Düs Bulur * Bulunmayacak Tek Sey Senin Benzerindir |
Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmis gibi takip ederken, saskinligini gizleyemiyordu. Onu hayrete düsüren sey, "Bizim eve bile sigmaz" dedigi o güzelim balonlarin adami nasil havaya kaldirmadigi idi. Baloncu dinlenmek için durakladiginda o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamin kendisine baktigini farkederek ona dogru yaklasti ve bütün cesaretini toplayarak: -Baloncu amca, dedi. Biliyormusun benim hiç balonum olmadi. Adam çocugu söyle bir süzdükten sonra: -Paran var mi? diye sordu. sen onu söyle. -Bayramda vardi, diye atildi çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak. -Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim. Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayirmadigi gözleri dolu dolu olmus, yürümeye bile mecali kalmamisti. Bir kaç adim attiktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktiginda, gördüklerine inanamadi. Balonlar, her nasilsa adamin elinden kurtulmus ve yol kenarindaki büyük bir akasya agacinin dallarina takilmisti. Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona dogru dönerek: -Küçük, diye seslendi. Balonlari agaçtan kurtarirsan birini sana veririm. Yapilan teklif, yavrucagin aklini basindan almisti. Kosarak agacin altina dogru yöneldi ve ayakkabilarini aceleyle firlatip tirmanmaya basladi. Hedefine adim-adim yaklasirken duydugu heyecan, bacaklarini kanatan akasya dikenlerinin acisini hissettirmiyordu. Sincap çevikligiyle balonlara ulastiginda bir müddet onlari seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkitti. Ancak balonlardan birisi iyice sikistigindan digerlerinden ayrilmis ve agaçta kalmisti. Çocuk onu kurtarmaya kalkissa, dikenlerden patlayacagini çok iyi biliyordu. Ister istemez balonu yerinde birakip asagiya indi ve adam dönerek: -Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o? Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra: -Seninki agaçta kaldi evlat, dedi. Istersen çik al. Çocuk bu sefer ayakta bile duramadi. Kaldirim kenarina oturup baloncunun uzaklasmasini bekledikten sonra, dallar arasinda parlayan balona uzun uzun bakarak: "Olsun", diye mirildandi. "Olsun." Agacin üzerinde kalsa da, bir balonum var ya artik |
Geceyarısıydı. Arabadaydım. Radyo Maydonoz'da Selim gazete köşelerinden internet'e yayılmış bir öyküyü anlatıyordu. Kulak kesildim: "Bir sonbahar günü Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında oturan adam, yaprakların dökülmesini hüzünlü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine: '-Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız'. Yüz hatları gerildi Winkelman'ın: '-İngiltere'de bu ameliyatı yapabilecek doktor var mı' diye sordu. '-Amerika'da yaşadığınıza göre orada olmanızı öneririm' dedi doktor; 'Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada yaşıyor'. Winkelman teşekkür edip ayrıldı. Otele giderken derin derin düşünüyor ve yere dökülen yaprakları ayaklarıyla yavaşça itiyordu. Birkaç gün sonra gazeteler tanınmış Amerikalı operatör Charles Wronkow'un İngiltere'de tatilini geçirirken intihar ettiği haberini verdiler. Polis, böyle tanınmış bir doktorun neden 'Winkelman' adı altında, Londra'nın yoksul bir mahallesindeki otelde kaldığını merak ediyordu". * * * Bu öyküyü dinlediğim gecenin sabahında gazeteler Reve Favaloro'nun intihar haberini duyurmuşlardı. Favaloro, 1967'de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında bir çığır açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Arjantinli cerrahtı. Buenos Aires'teki muhteşem villasında kalbine sıktığı tek bir kurşunla son vermişti hayatına.... Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi yüreğindeki tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşunlayarak susturması ne trajik bir final...! Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçirdikten sonra çekildiği makyaj odasında sessizce ağlayan bir palyaço gibi... çevremize yaydığımız ışıktan biz nasiplenemeyiz çoğu zaman... İnsanın sözü geçmez, gücü yetmez bazen kendine... En güzel aşk filmlerinde oynayan kadın, alabildiğine mutsuzdur bakarsınız... Diline doladığı herkesin iç dünyasını kalemiyle didikleyen yazar, kendi içindeki keşmekeşi tariften acizdir. Cemaate iman telkin ederken içten içe Tanrıyı sorgulamaya başlamış bir din adamı kadar çaresiz, kıvranır insan... Yalnızlık korkusunu bastırmak için ömrü boyunca sayısız kadına tutulmuş bir Kazanova'nın sonunda anavatanı yalnızlığa dönmesi, ...ya da cehennemi bir cephede gün boyu askerlerine cesaret aşılayan kumandanın gece karargahta korkudan titremesi gibi, ...en yakından tanıdığı zaafı, en güvendiği yanına yakıştıramaz insan: ...ve kendini en bildiği yerinden vurur: Kalpse kalp; beyinse beyin... ...bir kurşunla durur. * * * Çünkü en beteridir kendiyle savaşanların, kendine yenilmesi... İnanmadan din adamı olarak kalamazsınız; sevmeden aşık rolü oynayamaz, cesaretsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir yarayla kalplere şifa taşıyamazsınız. Bu kuşatmayı yarmak için o "zaaf"larınızı yok etmek zorundasınızdır; çoğu kez kendinizden vazgeçmek pahasına... İnsan, kendine rağmen gider o zaman... ...gençliğinde nice cana kıydığı kılıcının üzerine karnıyla yatıveren yaşlı bir Samuray savaşçısı ya da intihar için artık hükmedemediği tanıdık bir mikrofonu seçen Zeki Müren gibi, ölümü beklemeden onun kollarına koşar. Bazen uluorta, bazen yapayalnız, ...uçsuz bucaksız bir boşluğa akar... Malum; "uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar." Can Dündar |
| Saat: 01:15 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık