MsXLabs
Sayfa 1 / 4

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Müslümanlık/İslamiyet (https://www.msxlabs.org/forum/muslumanlik-islamiyet/)
-   -   Kıssadan Hisseler (https://www.msxlabs.org/forum/muslumanlik-islamiyet/1097-kissadan-hisseler.html)

asla_asla_deme 19 Ekim 2005 07:27

Kıssadan Hisseler
 

PEYGAMBERE BAĞLILIK


Mekke'nin fethinden sonra İslâm'ı kabul edenler arasında Hz. Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe de bulunuyordu. Yaşı sekseni aşmış, âmâ bir kişi olan Ebû Kuhâfe, Hz. Peygamber'in huzurunda hidayete ermekte geç kalmışlığını telâfi edercesine aşkla kelimei şehadet getiriyordu. Bu esnada sevinmesi gereken "Sıddıyk" (yürekten tasdik edip, sorgusuz sualsiz bağlanan) lakaplı Ebû Bekir ağlıyordu. Fakat bu ağlayış bir sevinç ağlayışı değil üzüntü ağlayışıydı. Bu, meclisteki herkesin hayretine sebep olmuştu. Sordular:
- Ey Ebû Bekir, neden sevinilecek bir günde gözyaşı döküyorsun? Cevap verdi:
- Allah'ın Resulünün en büyük arzusu amcası Ebû Talibin müslüman olmasıydı. Fakat bu dileği bir türlü gerçekleşmedi. Ben isterdim ki şu anda benim babamın yerinde şehadet getiren Ebû Talib olsun, babamın Müslüman olmasından dolayı benim gönlüm hoşnud olacağına, amcasının Müslüman olmasından dolayı Allah Rasûlünün gönlü hoşnud olsun. İşte bu olmadığı için ağlıyorum.

O NE YAPARSA DOĞRUDUR


Peygamberimiz (s.a.v) azadlı kölesi Zeyd bin Hârise'yi çok severdi. Oğlu Üsame'yi de. Babayı da oğulu da gerektiğinde kollardı.
Hz. Ömer bir gün ganimet malı dağıtıyordu. Oğlu Abdullah'a üç verirse Üsame'ye dört veriyordu. Abdullah bunun sebebini öğrenmek istedi:
- Ben Üsame'nin katılıp da benim katılmadığım tek gaza (savaş, cihad) hatırlamıyorum. Neye dayanarak ona benden fazla veriyorsun?
Hz. Ömer şöyle açıklamada bulundu:
- Hz. Peygamber onun babasını senin babandan, Üsame'yi de senden çok sever ve kollardı. O'nun her işinde muhakkak bir hikmet vardır. Ben O'nun sevdiğini kendi sevdiğime tercih ederim.

BAL ŞERBETİ


Bir Ramazan'da Medineli bir müslüman Halife Hz. Ömer'i iftar yemeğine davet etti. Yemek sırasında yalnız Hz. Ömer'e bir kab içinde bir içecek
sunuldu. Hz. Ömer sordu: "Bu nedir?" Ev sahibi cevab verdi: "Bal şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık da..." Hz. Ömer onu içmeyi reddederek şöyle dedi: "Benim yönetimini üstlendiğim halkın çoğu içmek için henüz kuyu suyunu bile bulamazken ben burada bal şerbeti içemem."

EN BÜYÜK CÖMERT


Önemli bir sefer hazırlığı yapılıyordu. Peygamberimiz herkesten yapabileceği yardımı en üst sınırda yapmasını istedi. Hz. Ömer bu isteğe uyarak büyük miktarda bir yardımla Hz. Peygamberin huzuruna çıktı. Hz. Peygamber sordu:
- Ya Ömer, malının ne kadarını yardım olarak getirdin?
Hz. ömer cevap verdi:
- Tam yarısını getirdim ya Resulallah, size getirdiğim kadar da geride var.
Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi. O da büyük bir yardımda bulundu. Hz. Peygamber ona da sordu:
- Malının ne kadarını getirdin? Cevap verdi:
- Tamamını getirdim ya Resulallah, evimde Allah ve Resulünün sevgisinden başka bir şey bırakmadım. Bunun üzerine Allah'ın Resulü şöyle buyurdu: - Allah yolunda fedakarlıkta Ebû Bekir'i kimse geçemeyecek.

BİR MUSİBET...


Kumandanlarından biri bir zafer dönüşü Halife Hz. Ömer'in huzuruna çıktı. Yanında kısa boylu, tıknaz biri bulunuyordu. Hz. Ömer "Bu kim?" diye sordu. Kumandan anlattı: "Efendim bu benim sağ kolumdur. Hangi görevi verdimse başarı ile tamamladı. En gizli haberleri yerine ulaştırdı. Bazen bir orduya bedel hizmet gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım diyebilirim."
Aradan zaman geçti, aynı kumandan halifenin huzuruna yeniden çıktı. Ama mağlup bir kumandan olarak Halife sordu:
- Hani sağ kolun nerede?
- Sormayın ya Ömer, ihanet etti, düşman tarafına geçti.
Hz. Ömer bu defa konuştu:
- Allah'tan başka hiç kimseye dayanmamak gerektiğini geçen sefer söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diye düşündüm.

ADAMIN ÖNEMİ


Halife Hz. Ömer bir mecliste hazır bulunanlara sordu:
- Eğer dileğiniz hemen kabul ediliverecek olsa ne dilerdiniz?
Birisi, "Benim falan vadi dolusu altınım olsun isterim. Onu harcayarak İslâm'a daha çok hizmet edeyim diye" dedi. Bir başkası, "Şu kadar sürüm (davar, koyun, keçi), mal ve mülküm olsun isterdim. Gerektikçe onları sarfederek dine yararlı olayım diye" dedi. Herkes buna benzer şeyler söyledi. Hz. Ömer hiçbirini beğenmedi. Bu defa meclistekiler, Hz. Ömer'e sordu:
- Ya Ömer peki sen ne dilerdin? Cevap verdi:
- Ben de Muaz, Salim, Ebû Ubuyde gibi müslümanlar yetişsin isterdim. İslâm'a onlar vasıtasıyla hizmet edeyim diye.

GURURA KARŞI İLAÇ


Halife Hz. Ömer bir gün kırbasını (su tulumu, su kabı) sırtına yüklenmiş, Medine'nin en kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Babasının sırtında kırba ile dolaştığı oğlu Abdullah'ın da gözüne ilişti ve kendisine yetişip sordu:
- Baba sen ne yapıyorsun, koskoca halife sırtında kırba taşır mı, taşıtacak kimse mi bulamadın?
- Oğlum, bunu taşıtacak adam bulamadığım için veya başka bir mecburiyet dolayısıyla taşıyor değilim. Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi oldum, sırf onu küçültmek için bu yola başvurdum.

HZ. ALİ'NİN BÜYÜKLÜĞÜ


Birgün ashab Peygamberimiz (s.a.v)'den Hz. Ali'yi niçin çok sevdiğini sordu. Hz Peygamber o anda mecliste bulunmayan Hz. Ali'yi çağırmaya adam gönderdi ve orada bulananlara sordu:
- Birisine iyilik etseniz, o da size kötülük etse ne yapardınız? Cevap verdiler:
- Yine iyilik ederiz.
- Yine kötülük yapsa?
- Biz yine iyilik ederiz?
- Yine kötülük yapsa?
Ashab cevab vermedi, başlarını öne eğdiler. Bunun anlamı kötülüğe kötülükle mukabele etmesek bile iyilik yapmaya devam etmeyiz, demekti.
Bu sırada Hz. Ali o meclise geldi. Rasulullah Hz. Ali'ye sordu:
- Ya Ali, iyilik ettiğin biri sana kötülük etse ne yapardın?
- Yine iyilik ederdim.
- Yine kötülük yapsa?
- Yine iyilik yapardım.
Hz. Peygamber soruyu tam yedi defa tekrarladı. Hz. Ali yedi defasında da "yine iyilik ederdim" diye cevap verdi. Ashab,
- Ya Rasulallah, Ali'yi çok sevmenizin sebebini şimdi anladık, dediler.

HZ. ALİ'NİN RÜYA YORUMU


Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) Abdullah oğlu Cabir bir rüyasında, büyük ineklerin küçük inekleri sağdığını, hastaların sağları ziyaret ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil bahçeler bulunduğunu, minberde (camilerde imamın hutbe okuduğu yer) koca koca putlar durduğunu gördü. Bu, sıradan bir rüyaya benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz. Peygamberin "İlim beldesinin kapısı" diye nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama getirebilirdi. Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali'ye müracaat etti. Rüyasını tane tane anlattı ve
ne anlama geldiğini yormasını rica etti. Hz. Ali "Yanlış yorumdan Allah korusun" diyerek söze başladı ve şöyle devam etti. "Büyük ineklerin küçük inekleri sağması, yetki ve mevkilerini halkı soymak için kullanan görevlileri (amir ve memurları); hastaların sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arzetmek için zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında bulunan yemyeşil bahçeler, uzaktan veya dışardan bakıldığında çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş ama aslında içleri kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin, dinin ve devletin yüce makamlarına yükselmiş kimseleri ifade eder."

İMAM-I ÂZAM VE KADILIK


Zamanında İmam-ı Azam ile herhangi bir konuda tartışmaya girip de galip çıkan görülmemiştir. Hem derya gibi ilmi, hem de herkese nasip olmayan zeka ve mantığı sayesinde hepsinden kendisi galip çıkıyordu.
Abbasi Halifesi Me'mun İmam-ı Azam'ı Kufe'ye kadı yapmak istiyordu. İmamı çağırdı ve bu niyetini açıkladı. İmam-ı Azam yönetimin yanlışlıklarına alet olmamak için bu teklifi kabul etmedi.
- Ben kadılık yapamam, dedi.
Halife de herkes de kabul ederdi ki ondan iyi kadılık yapacak bulunamazdı. Bu nedenle Halife sert çıktı:
- Yalan söylüyorsun, sen kadılık yaparsın!
İmam-ı Azam akan suları durduracak şu cevabı verdi:
- Eğer ben yalan söylüyorsam, yalan söylediğim için kadılık yapamam, çünkü yalancıdan kadı olmaz. Eğer "yapamam" dediğim zaman doğru söylüyorsam, sözümün gereği olarak kadılık yapamam. O halde her iki halde de kadılık yapamam,

KÂFİR Mİ MÜMİN Mİ?


İmam-ı Azam'ın da bulunduğu bir mecliste birisi şöyle bir soru sordu: "Bir adam ki, cenneti istemez, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rüküşüz secdesiz namaz kılar, görmediğine şahitlik eder, fitneyi sever, hakkı istemez, bu adam kafir midir, mümin mi?" Mecliste bulunanlar ağız birliği etmişçesine "Bunlar kafirin sıfatlarıdır, böyle bir adam kafirin ta kendisidir." dediler. İmam-ı Azam susuyordu: "Ya imam sen ne dersin?" dediler. İmam-ı Azam, "Bunlar müminin sıfatıdır, böyle biri müminin ta kendisidir" dedi. itiraz ettiler: "Ya imam nasıl olur, mümin cenneti istemez mi, cehennemden korkmaz mı?.." diye. İmam tek tek açıkladı: "Gerçek (bilinçli) mümin cenneti istemez, sahibini (Allah'ı) ister, cehennemden korkmaz, sahibinden korkar, ölü eti dediğiniz balıktır, görmediğine şahitlik eder, çünkü Allah'ı görmez ama kesin inanır, rükusuz secdesiz kıldığı namaz cenaze namazıdır, fitneyi sever, çünkü fitneden maksat mal ve evladdır, (Kur'an'da mal ve evladın müminler için fitne -imtihan- olduğu belirtilmiştir); hakkı istemez, çünkü haktan kasıt ölümdür, mümin de olsa ölümü temenni etmez."

BEHLÜL DİVÂNE


Birgün adamın biri Behlül'e akıl danıştı:
- Ey Behlül Dana, ben zengin olmak istiyorum, bana ne tavsiye edersin?
Behlül bir an düşünüp cevap verdi:
- Demir al, demir sat.
Demir ticareti eski çağlardan beri kârlı bir iş olarak biliniyordu. Çünkü demir hiç fire vermeyen, daima üstüne koyan bir maddeydi. Adam Behlül'ün tavsiyesine uyup demir ticaretine başladı ve gerçekten kısa zamanda dilediği gibi zengin biri oldu. Zengin olduktan sonra Behlül için "Bu ne budala adam, verdiği akılla herkes köşeyi dönüyor, kendisi fakirlikten kırılıyor" diye düşündü. Bir zaman sonra Behlül'ün karşısına çıktı, yeni bir akıl danıştı:
- Ey Behlül Divâne (Dana yerine aptal yerine koyarak divane diyor) ben demir alıp satmaktan yeterince zengin oldum. Biraz da başka bir iş yapayım. Bu sefer ne tavsiye edersin?
Behlül adamın içini dışını bildiğinden onu kötü niyetine kurban edecek bir tavsiyede bulundu: - Soğan al, soğan sat.
Soğan ticaretinin de riskli işlerden biri olduğu bilinir. Soğan devamlı fire veren bir nesnedir. Adam soğan ticaretine başlayınca kısa zamanda iflas bayrağını çekti ve kötü kalbliliğinin cezasını pahalı bir biçimde ödedi.

ÇARŞI PAZAR AĞALIĞI


Behlül Dana birgün Harun Reşid'den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını (denetimini) verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına gitti. Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi. Dönüp fırıncı ya sordu: "Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?" Adam her soruya olumsuz cevap verdi. Memnun olduğu bir şey yoktu. Behlül birşey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da birkaç ekmek tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla geliyor, eksik gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve her soruya olumlu cevap aldı. Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzuruna çıktı ve yeni bir vazife istedi. Harun Reşid, "Behlül daha demin vazife verdik sana ne çabuk bıktın?" dedi.
Behlül açıkladı:
- Efendimiz çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.

SARAYDA İFTAR


Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih etti:
- Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.
Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:
- Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin..
- Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.

SENİN İŞİN DAHA ZOR


Behlül Dânâ'nın menkıbelerinden kitaplar meydana getirilmiştir. Bunların hepsi insanları iyiliğe, doğruluğa, Allah rızasını kazanmaya özendirici bir nitelik taşır. Türk halkı arasında da bunlardan bir bölümü bilinmekte ve anlatılmaktadır.
Bir hac ibadeti sırasında Harun Reşid ve Behlül yüksekçe bir yere oturup oradan ibadet ve dua eden ve bu arada ağlayıp gözyaşı döken insan selini seyrediyorlardı. Behlül Dana halifeyi uyarmak için yeni bir fırsat yakalamıştı. Dedi ki:
- Ey müslümanların halifesi, bütün bu ağlayıp sızlayan insanlar kendi nefislerinin günahlarının hesabını verip veremeyeceklerini bilmedikleri için ağlaşıyorlar. Halbuki sen kendi nefsinin hesabı yanında bütün bu insanların da hesabını vereceksin.

GERÇEK ZENGİNLİK


Başlangıçta Türkistan taraflarında bir bölgenin hükümdarı yani dünya sultanı iken vâkî olan bazı ikazlarla hükümdarlığını bırakıp maneviyat sultanı olmaya azmeden, bunu da gerçekten başaran İbrahim Edhem (VIII. y.yıl) dünya malına karşı o kadar tenezzülsüzdü ki kimseden bir şey istemez ve beklemezdi. Nefsini yokluğa ve mahrumiyete o derece alıştırmıştı ki bir benzerine
rastlanamazdı. Birgün büyük velilerden çağdaşı ve hemşehrisi Şakik Belhi ile karşılaştı ve ona sordu:
- Ey Şakik nasıl geçiniyorsun? Şakik Belhi cevap verdi:
- Bulunca yiyoruz, bulmayınca sabrediyoruz. İbrahim Edhem:
- Horasan'ın köpekleri de aynı şeyi yapıyorlar, bulunca yiyorlar, bulmayınca sabrediyorlar, diye karşılık verdi.
Belhi sordu:
- Peki siz ne yapıyorsunuz?
- Biz bulunca dağıtıyoruz, bulmayınca sabrediyoruz.
Bizim İbrahim Edhem Hazretleri hakkında söylemek istediğimiz bu değil. İbrahim Edhem'in, amaç edindiği ve ulaşmayı başardığı yokluk ve mahrumiyeti o derece aşikar, o derece göze batıcı idi ki görenlerde kendisine yardım hissi uyandırıyordu.
Varlıklı bir kişi İbrahim Edhem'e yardım etmek istedi. İbrahim Edhem:
- Yardımını gerçekten zenginsen kabul ederim, dedi.
Adam gerçekten zengin olduğunu, bir şeye ihtiyacı bulunmadığını söyledi. Büyük veli sordu:
- Ne kadar paran var?
- Üç bin altınım var.
- Dört bin olmasını istemez misin?
- Elbette isterim.
- Beşbin olmasını?
- İsterim.
- On bin altının olsa çok sevinirsin değil mi?
- Şüphesiz çok memnun olurum.
- Zengin olduğunu söylüyorsun ama, sen gerçekte züğürdün birisin. Sen, on bin değil yüz bin altının olsa yine kanaat etmez fazlasını istersin. Kanaati olmayan insan zengin sayılmaz. Gerçekten zengin olsaydın yardımını kabul edecektim.

TEVEKKÜL BÖYLE Mİ OLUR?


Büyük velilerden Şakik Belhi (VIII. yyıl) bir kıtlık senesinde, herkesin kara kara düşündüğü bir ortamda, zengin bir adamın kölesinin şakır şakır oynadığına şahit oldu. Yanına yaklaştı ve sordu:
- Herkes kıtlıkla, açlıkla karşı karşıya olmaktan inler dururken sen neye güvenerek böyle oynayabiliyorsun? Köle cevap verdi:
- Herkesten bana ne? Benim için bir tehlike söz konusu değil. Benim efendimin 7-8 tane köyü var, her ihtiyacımız o köylerden sağlanıyor.
Bu açıklama Şakik'i adeta bir şamar gibi sarstı. Çünkü kendisi de kıtlıktan dolayı endişe içindeydi. Ama köle onu uyandırdı ve kendi kendine şöyle dedi:
- Hey Şakik kendine gel! Şu köle nihayet bir insan olan efendisine bunca güveniyor, kendini emniyet içinde hissediyor. Sen ki bütün canlıların rızkını garanti eden Allah'a inanıyor, tevekkül ediyorsun, Bu nice tevekküldür ki rızık endişesi içindesin?


Misafir 19 Ekim 2005 14:48

Ana Duası

Musa Aleyhisselam bir gün:
- Ya Rabbi, Cennet'te benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim, dedi.
Musa Aleyhisselam'a şöyle vahyedildi:
- Falan beldeye git ! Orada çarşının başında bir kasap dükkanı var. O dükkanın sahibi olan kasabı gör..! O veli bir kulumdur. Yalnız bilesin ki, onun çok önemli bir işi vardır. Çağırırsan gelmez. İşte o senin cennetteki komşundur.
Musa Aleyhisselam hemen bildirilen yere gitti. Kasabı buldu ve ona :
- Ben sana misafir geldim, dedi.
Kasap Musa Aleyhisselami tanımıyordu. Ona;
- Hoş Geldin, deyip bir kenara oturttu. Dükkanda ki işi bitince de alıp evine götürdü. Evinin baş köşesine oturtup çok ikramda bulundu. Musa Aleyhisselam, ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, et pişirdiğini gördü. Et pişince çömlekteki eti küçük küçük parçalara ayırdı. Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı.Sonra bir et parçası daha çıkartıp, onu da misafiri Musa Aleyhisselam'a ikram ederek dedi ki:
- Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye..!
Sonra da yanından ayrıldı. Önemli bir işim var deyince, Musa Aleyhisselam, önemli işi nedir diye merak etti ve gizlice kasabı takip etti.Kasap Musa Aleyhisselam'ın yanından ayrıldıktan sonra, yandaki odaya geçti. Duvarda asılı duran büyük bir zembili indirdi. Zembilde çok ihtiyar, mecalsiz bir kadın vardı. Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi. Karnını güzelce doyurduktan sonra, altındaki kirlenmiş bezleri aldı yerine temizlerini koydu. Sonra kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra ellerini yıkayıp Musa Aleyhisselam'ın yanına geldi. Daha yemeğe başlamadığını görünce sordu.
- Niçin yemeğe başlamadınız ?
Musa Aleyhisselam ;
- Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe bir lokma bile yemem. dedi.
- Mademki merak ettin anlatayım :
" Ey misafir, bu zembildeki benim yaşlı annemdir. Çok yaşlı olduğu için takatten düştü. Evde bakacak başka kimsem de yok. Evleneceğim, fakat hanımım annemi incitir, onu üzer diye evlenemiyorum. İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu gördüğün gibi bir zembile koydum. Her gün gelip iki öğün yemek yediriryorum. Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum."
Bunun üzerine Musa Aleyhisselam dedi ki :
- Ancak anlamadığım bir şey daha var. Sen annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarını kıpırdatıp birşeyler söyledi, sen de AMİN dedin. Annen ne söyledi ki amin dedin ?
- Annem, her hizmet edişimde " Allah seni Cennette Musa Aleyhisselama komşu eylesin.." diye dua eder. Ben , hiç ihtimal vermediğim halde, bu güzel duaya amin derim. Ben kimim ki, O büyük Peygamberle komşuluk edebileyim. Onunla komşuluk edebilecek ne amelim var ki...
O zamana kadar kim olduğunu saklayan Musa Aleyhisselam, buyurdu ki :
- Ey Allahın sevgili kulu, ben Musa'yım. Beni sana Allah-u Teala gönderdi. Annenin rızasını kazandığın için Cennet-i Â'lâyı ve orada bana komşu olmayı kazandın. Kasap hemen kalkıp Musa Aleyhisselamın elini öptü ve sevinç içinde yemeğini yedi. Cennet Anaların ayağı altında sözü boşuna değildir.... Anne ve babalarımıza sevgi ve saygıda kusur etmeyelim. Annelerin dualarıda beddualarıda kabul olur.... bizler dualarını almaya çalışalım, beddualarını değil....


Misafir 19 Ekim 2005 17:28

En Büyük Günahlar
 
* Allah'a şirk koşmak
* Allah'a baba demek
* Haksız yere öldürmek, intihar etmek
* Yetim malı yemek
* Faiz yemek
* İçki içmek
* Savaştan kaçmak
* İftira etmek
* Namuslu kadına zina isnat etmek
* Ana ve baba hakkına tecavüz etmek
* Yalan yere yemin etmek
* Yalan yere şahitlikte bulunmak
* Zina etmek
* Livata yapmak , Ters ilişkiye girmek (arkadan ilişkide bulunmak)
* Sihir, büyü yapmak
* Hırsızlık yapmak
* Allah'ın rahmetinden ümit kesmek
* Kumar oynamak
* Yol kesmek
* Söz gezdirmek, çekiştirmek
* Rüşvet almak ve vermek
* Harem-i Şerifte günah işlemek
* Domuz eti yemek
* Besmelesiz kesilen hayvanın etini yemek ve kan içmek


taz_maniac 10 Kasım 2005 01:54

ibret öyküsü...
 

Padişah'ın işi ne?


Sultan Murad Han o gün bir hoş"tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
-- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
-- Kimdir bu?
Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!..
-- Nerden biliyorsunuz? - Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir. - isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
-- Nereye? - Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
-- Basbayağı kaldırırız işte. - Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
-- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
-- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!.. -- Niye? - Ümmeti Muhammed içmesin diye...
-- Hayret... - Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum...
-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? - işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...
-- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
-- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra; - Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?


taz_maniac 10 Kasım 2005 02:13

anadolu evliyaları..
 

SARI KIZ


EDREMİT Körfezine bakan Kaz dağının hörgücünde bir yatır vardır.
Her yıl, ağustos ortasından eylül'ün ortasına kadar katar katar kervanlar, bu yatırın ziyaretçilerini Kazdağının tepesine ulaştırır. Çadırlar kurulur. Pazarlar, sergiler açılır. Alışveriş, eğlence, cümbüş hep o günlere saklanır. Kazdağı sanki bir kol çengi olmuştur. hop oturur hop kalkar.
Kazdağında yatan evliya, Sarı Kız diye anılır. Nereden gelmiştir, kimin soyundan, kimin kimin huyundan? Hakkında öyle çok şey söylenmez.
Ancak, oralarda kime sorsanız, size sonbaharın parlak geclerinde Kazdağının hörgücündeki yatırın üzerine nur indiğini bunu kendisininde, babasının da, emmisinin, halasınında gözleriyle gödüğünü yemin billah söyler.
Halbuki, yemin etmesine gerek yok... Eski Yunan şair Homeros'tan beri buralardan geçen kaç yazıcı, sarı Kız'ın üzerine geceleri hur indiğini yazmış.
Bi,r zamanlar Edremitte bir dünya güzeli bir kız varmış. Sarı saşları,iki ışık demeti gibi omuzundan dökülür,ela gözleri, tatlı sular gibi tatlı tatlı bakarmış.
Kız, bu dünyada yaşıyormuş ama, bu dünyanın adamı değilmiş. Aklı fikri Hak Yaradan'ın muhabbetinde, gözü gçnlü O'nun aşkında karalıymış. Sarı kız şu cihan içre ne varsa onu Hak bilir, Hak tecellisi görür,ona göre davranırmış. Cömertmiş, doğruymuş, sadık ve vefalıymış.
Sarı Kız'ı hangi genç görse hemen ağzı, dili bağlanır, ona aşık olurmuş. Derhal araya aracılar konur; Aman, düğün dernek edelim. Sarı kız'ı bana versinler-diye niyazlar, yalvarmalar başlarmış. Ama, Sarı Kız hiç kimseyle evlenmek istemiyor, her isteyeni reddediyormuş. Kimseye de derdini anlatamaz, -Benim Hak'tan başka bir şeyle alışverişim yok diyemezmiş.
Gün günden herkesin sabrı tükenmeye, canı sıkılmaya başlamış.Önce küçük dedikodular, sonra büyük büyük iftiralar Edremit'e yayılmış. Sarı kız sustukça söylentiler büyümüş, diken diken,çatal çatal olmuş. Zavallı merak ediyor, kendi kendine , acaba şu insanoğlu, kendi gibi olmayanlara karşı daha ne kadar zalim, ne kadar anlayışsız olabilir diye soruyormuş.
Birgün mamleketin ileri gelenleri Sarı Kız'ın babasını yoldan çevrimişler: -Ya namusunu temizle, ya çek burdan git. Kızın kötü yoldadır, biz böyle şey istemeyiz! diye dayatmışlar. Zavallı adam, dünya güzeli kızından bir fenalık görmemiş ama, o da onu anlayamıyor!O dalıp dalıp gitmeler, günlerce aç susuz dolaşmalar.Buynum kıldan ince, deyip her şeye boyun vermeler... Ama, iş evlenmeye geldimi hayır diye dayatmalar... Bütün bunlar niçin? Sonra, mademki iş bu hale geldi!. Gerçekten bu lekeyi temizlemek gerek.
Ertesi gün adamcağız, kümesten kazları çıkarmış, Sarı Kız'ı yanına almış. Varmışlar Kazdağı'na... Kızına, biraz kaz güdelim demiş ama niyeti, bir punduna getirip yalnızca aşağı inmekmiş. Sarı Kız, orada kaderiyle başbaşa kalacak. Kazdaı'nda, bir gece geceleyip de sabaha sağ çıkan yok ki kızı çıksuın. Orada ölür gider, babası da âlemin dilinden kurtulur. Sarı Kız, babasının niyetini yüreğinden okumuşmuş Ardından bakmış da "-Haydi güle güle, var selametle". demiş, kazlarını süre süre tepelere doğru yürümüş.
Babasının iki gözü iki çeşme, sel sel ağlarmış., Kazdağı'nın ayazı yüzüne vurdukça "-Vay kızım, Sarı kızım" diye dövünürmüş!...
Ne ki, korktuğu gibi, Sarı Kız ölmemiş. Onu bir zaman sonra oduncular, Kazdağı ormanlarında dolaşırken görüvermişler. Vay demişler, adam bizi aldatmış. Kızı öldürdüm dediydi!
Meseleyi haber alınca ,içi pişmanlık ateşiyle alev alev yanan Sarı Kız'ın babası, sevinsin mi, dövünsün mü? Yamçısını sırtına almış, başlamış yokuşu tırmanmaya. Hey demişler , kar var, tip var, delirdin mi?
Artık bunları kim dinler? Bir solukta yolun yarısını gitmiş, Ortalık göz gözü görmüyormuş. Derken önünde bir ışık belirmiş. O ışıkla beraber ne kar kalmış, ne tippi. Hava ısınmış, etrafı nefis kokular bürünmüş. Işık gitmiş, adam gitmiş, ta doruğa varmışlar, Birden ışık şöyle bir titreyince , ne görsün? Sarı Kız güle güle babasının boynunasarılmaz mı? Ne sitem, ne ağıt, ne şikayet... "-Gel babam, sana çorba pişirdim, sana döşek serdim". diye onu bir mağaraya sokmuş. Sabaha kadar söyleşip gülüşmüşler. Baba anlamış, iyice anlamış: "-Sarı Kız, bu dünyanın adamı değil, o ermişlerden bir ermiş!"
Sabah olunca, bir namaz kılayım, diye adam davranmış. Sarı Kız,"-Dur baba, sen deniz suyuyla abdest alırsın" diye Kazdağı'ndan testisini uzatınca, aşağıda, testiye denizden suyu dolduruvermiş.
Ama, babanın bütün yalvarıp yakarması boşuna gitmiş. Sarı Kız'ı bir daha aşağı inmeye razı edememiş. Sarı Kız, "-Benim masumiyetimi onlara sen haber ver. Hem ben, Edremit'e beddua ettim. Bundan böyle kazları yağlı, kızları sevdalı olacak. Kim bu sevdaya tutulursa mevlam kolaylık versin... Edremitten kız seven yanacak, ama ne yanacak!..."


taz_maniac 10 Kasım 2005 02:16

bir tane hurma
 
İbrahim b. Edhem şöyle anlatmıştır:
“Bir gece Küdüs Beytülmakdis’te o büyük kayanın altında geceledim. Gecenin bir miktarı geçince iki melek indi ve aralarında şu konuşma geçti:

‘Buradaki şahıs kimdir?’

‘İbrahim b. Edhem.’

‘O, Allah Teâlâ’nın derecelerinden birini düşürdüğü kimsedir.’

‘Niçin düşürüldü ki?’

‘Çünkü o, Basra’da bir bakkaldan hurma aldı, bakkalın hurmalarından bir tanesi bunun aldığı hurmaların üzerine düştü. Onu götürüp sahibine geri vermedi.’

İbrahim b. Edhem demiştir ki: Ben bunu işitince hemen Basra’ya gittim; aynı adamdan yine hurma satın aldım, aldığım hurmalardan birini onun hurmaları içine düşürdüm ve böylece ödeşmiş oldum. Sonra tekrar Beytülmakdis’e döndüm, geceyi o kayanın yanında geçirdim. Gecenin bir kısmı geçince, yine gökten iki melek indi. Aralarında konuşuyorlardı. Biri diğerine,

‘Buradaki kim? diye sordu; diğeri,

‘İbrahim b. Edhem’ dedi. Öbürü,

‘Bu, Allah’ın kendisine önceki makamını geri verdiği ve derecesini yükselttiği kimsedir’ dedi.”

Denilmiştir ki:

Takvânın birçok şekli vardır. Avamın takvâsı, şirkten korunmaktır. Seçkin kulların takvâsı günahlardan korunmaktır. Velîlerin takvâsı, amellerini (mânevî derecelere ve ilâhî ikramlara ulaşmaya) vesile etmekten sakınmaktır (çünkü asıl vesile yüce Allah’ın rahmetidir). Peygamberlerin takvâsı, amelleri kendilerine ait görmekten sakınmaktır; zira onların takvâsı, Allah’tan kaynaklanıp onları Allah’a götürür.


Misafir 13 Kasım 2005 15:41

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
وَعَلَىاَلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki, ben nefsimi herkesten ziyâde nasihâta muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz Âyetten istifâde ettiğim “Sekiz Sözü” biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avâm lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.
* * *
BİRİNCİ SÖZ
Bismillâh, her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisan-ı haliyle vird-i zebânıdır. “Bismillâh” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle... Şöyle ki:
Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki: Bir kabile reisinin ismini alsın ve himâyesine girsin. Tâ, şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyâcâtına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Diğeri mağrur... Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt-tarîke rast gelse, der: “Ben, filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, târif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.
İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübârek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefâatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun nâmına, devlet nâmına der, her işi yapar, her şey’e karşı dayanır.
Başta demiştik: Bütün mevcûdât, lisan-ı hal ile Bismillâh der. Öyle mi?
Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki, o bir askerdir. Devlet nâmına hareket eder. Bir pâdişah kuvvetine istinad eder. Öyle de; her şey, Cenâb-ı Hakk'ın nâmına hareket eder ki: Zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler; başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, “Bismillâh” der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, “Bismillâh” der. Matbaha-i Kudret'ten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar “Bismillâh” der. Rahmet Feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak nâmına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, “Bismillâh” der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah nâmına, Rahmân nâmına der, her şey ona musahhar olur. Evet, havada dalların intişârı ve meyve vermesi gibi; o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi.. hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Mûsa (A.S.) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisâl ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَ سَلاَمً âyetini okuyorlar.
Mâdem her şey mânen Bismillâh der. Allah nâmına Allah'ın ni'metlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi “Bismillâh” demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insânlardan almamalıyız...
Sual: Tablacı hükmünde olan insânlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?
Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymettar ni'metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir'dir. Başta “Bismillâh” zikirdir. Âhirde “Elhamdülillâh” şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at olan ni’metler Ehad-i Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek fikirdir. Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakikî'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.
Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah nâmına başla, Allah nâmına işle. Vesselâm.(F)


Misafir 13 Kasım 2005 15:46

Namaz....
 
اَلصَّلاَةُ عِمَادُ الدِّينِ
Namaz, ne kadar kıymetdar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır, hem namazsız adam ne kadar dîvâne ve zararlı olduğunu, iki kerre iki dört eder derecesinde kat'î anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, gör:
Bir zaman bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, -herbirisine yirmi dört altın verip- iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: “Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bâzı şeyleri mübayaa ediniz. Bir günlük mesâfede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyare bulunur. Sermayeye göre binilir.”
İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler. Birisi, bahtiyar idi ki; istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat, o masraf içinde efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki: Sermayesi, birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan; istasyona kadar yirmiüç altınını sarfeder. Kumara-mumara verip zâyi eder, birtek altını kalır. Arkadaşı ona der: “Yahu, şu liranı bir bilete ver. Tâ, bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru afveder. Seni de tayyareye bindirirler. Bir günde mahall-i ikametimize gideriz. Yoksa iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun.” Acaba şu adam inad edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat bir lezzet için sefahete sarfetse; gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu, en akılsız adam dahi anlamaz mı?
İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim!
O hâkim ise; Rabbimiz, Hâlıkımızdır. O iki hizmetkâr yolcu ise; biri: Mütedeyyin, namazını şevk ile kılar. Diğeri: Gafil, namazsız insânlardır. O yirmidört altın ise, yirmidört saat her gündeki ömürdür. O has çiftlik ise, Cennet'tir. O istasyon ise, kabirdir. O seyahat ise; kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre, o uzun yolu mütefâvit derecede kat'ederler. Bir kısım ehl-i takvâ, berk gibi bin senelik yolu, bir günde keser. Bir kısmı da, hayal gibi ellibin senelik bir mesâfeyi bir günde kat'eder. Kur'an-ı Azîmüşşan, şu hakikate iki âyetiyle işaret eder. O bilet ise, namazdır. Birtek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir. Acaba, yirmiüç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyyeye sarfeden ve o uzun hayat-ı ebediyyeye birtek saatini sarfetmeyen; ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilaf-ı akıl hareket eder. Zira bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabûl ederse; halbuki kazanç ihtimali binde birdir. Sonra yirmidörtten bir malını, yüzde doksan dokuz ihtimal ile kazancı mûsaddak bir hazine-i ebediyyeye vermemek; ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?
Halbuki namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem, namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermaye-i ömrünü, âhirete mal edebilir. Fâni ömrünü, bir cihette ibka eder. (F)


Misafir 13 Kasım 2005 15:49

اِنَّ اللّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُوَن
Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek, ne derece hakikî bir vazife-i insânîyye ve ne kadar fıtrî, münâsib bir netice-i hilkat-ı beşeriyye olduğunu görmek istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
Seferberlikte, bir taburda, biri muallem, vazifeperver; diğeri acemi, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer, tâlime ve cihâda dikkat eder, erzak ve tâyinâtını hiç düşünmezdi. Çünki anlamış ki; onu beslemek ve cihâzâtını vermek, hasta olsa tedâvi etmek, hattâ indelhâce lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi, tâlim ve cihaddır. Fakat, bâzı erzak ve cihazat işlerinde işler. Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa:
- Ne yapıyorsun?
- Devletin angaryasını çekiyorum, der. Demiyor: Nafakam için çalışıyorum.
Diğer şikemperver ve acemi nefer ise, tâlime ve harbe dikkat etmezdi. “O, devlet işidir. Bana ne.” derdi. Dâim nafakasını düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terkeder, çarşıya gider, alış-veriş ederdi. Bir gün, muallem arkadaşı ona dedi:
- Birader, asıl vazifen, tâlim ve muharebedir. Sen, onun için buraya getirilmişsin. Pâdişaha itimad et. O, seni aç bırakmaz. O, Onun vazifesidir. Hem sen, âciz ve fakirsin; her yerde kendini beslettiremezsin. Hem, mücahede ve seferberlik zamanıdır. Hem, sana âsidir der, ceza verirler. Evet, iki vazife, peşimizde görünüyor. Biri, pâdişahın vazifesidir: Bazan biz Onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri, bizim vazifemizdir: Pâdişah bize teshîlat ile yardım eder ki, tâlim ve harbdir. Acaba o serseri nefer, o mücâhid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır anlarsın!
İşte ey tenbel nefsim! O dalgalı meydan-ı harb, bu dağdağalı dünya hayatıdır. O taburlara taksim edilen ordu ise, cem'iyyet-i beşeriyyedir. Ve o tabur ise, şu asrın Cemâat-ı İslâmiyyesidir. O iki nefer ise, biri: Feraiz-i dîniyyesini bilen ve işleyen ve kebâiri terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücahede eden müttaki müslümandır. Diğeri: Rezzak-ı Hakikî'yi ittiham etmek derecesinde derd-i maişete dalıp, feraizi terk ve maişet yolunda rastgelen günahları işleyen fâsık-ı hâsirdir. Ve o tâlim ve tâlimat ise, (başta namaz) ibâdettir. Ve o harb ise; nefis ve heva, cin ve ins şeytanlarına karşı mücahede edip günahlardan ve ahlâk-ı rezîleden kalb ve ruhunu helâket-i ebediyyeden kurtarmaktır. Ve o iki vazife ise, birisi: Hayâtı verip beslemektir.
Diğeri: Hayâtı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır. Ona tevekkül edip emniyet etmektir.
Evet, en parlak bir mu'cize-i san'at-ı Samedâniyye ve bir hârika-i hikmet-i Rabbaniyye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise; rızıkla o hayatı besleyen ve idame eden de odur. Ondan başka olmaz... Delil mi istersin? En zaîf, en aptal hayvan; en iyi beslenir (Meyve kurtları ve balıklar gibi). En âciz, en nâzik mahlûk; en iyi rızkı o yer (Çocuklar ve yavrular gibi).
Evet vasıta-ı rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile olmadığını; belki, acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvâzene etmek kâfidir. Demek derd-i maişet için namazını terkeden, o nefere benzer ki: Tâlimi ve siperini bırakıp, çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra Cenâb-ı Rezzak-ı Kerîm'in matbaha-i rahmetinden tâyinâtını aramak, başkalara bâr olmamak için bizzât gitmek; güzeldir, mertliktir.. O dahi bir ibâdettir. Hem insân ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazât-ı mânevîyyesi gösteriyor. Zira hayat-ı dünyeviyyesine lâzım olan amel ve iktidar cihetinde en edna bir serçe kuşuna yetişmez.. Fakat hayat-ı mânevîyye ve uhreviyyesine lâzım olan ilim ve iftikar ile tazarru ve ibâdet cihetinde hayvanâtın sultanı ve kumandanı hükmündedir.
Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyyeyi gaye-i maksad yapsan ve ona daim çalışsan, en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyyeyi gaye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakk'ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.
İşte sana iki yol, istediğini intihab edebilirsin.. Hidâyet ve tevfikı Erhamürrâhimîn'den iste...(F)


Misafir 13 Kasım 2005 15:56

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

فَسُبْحَانَ اللّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ
وَلَهُ اْلحَمْدُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ

Ey birader! Benden, namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işaret ederiz.

Evet, herbir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi, azîm bir tasarruf-u İlâhînin âyinesi ve o tasarruf içinde ihsanât-ı külliyye-i İlâhiyyenin birer ma'kesi olduğundan, Kadîr-i Zülcelâl'e o vakitlerde daha ziyâde tesbih ve tâzim ve hadsiz ni’metlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekûnuna karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve derin mânâyı bir parça fehmetmek için “Beş Nükte”yi nefsimle beraber dinlemek lâzım...
BİRİNCİ NÜKTE: Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür. Yâni, celâline karşı kavlen ve fiilen “Sübhânallah” deyip takdîs etmek. Hem kêmaline karşı, lâfzan ve amelen “Allahü Ekber” deyip tâzim etmek. Hem cemâline karşı, kalben ve lisânen ve bedenen “Elhamdülillâh” deyip şükretmektir. Demek Tesbih ve Tekbir ve Hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın mânâsını te'kid ve takviye için şu Kelimât-ı Mübâreke, otuzüç defa tekrar edilir. Namazın mânâsı, şu mücmel hülâsalarla te'kid edilir.
İKİNCİ NÜKTE: İbâdetin mânâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i Rubûbiyyetin ve Kudret-i Samedâniyyenin ve Rahmet-i İlâhiyyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yâni, Rubûbiyyetin saltanatı, nasılki ubûdiyyeti ve itaati ister; Rubûbiyyetin kudsiyyeti, pâklığı dahi ister ki; Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve Kâinatın bütün kusurâtından mukaddes ve muarrâ olduğunu; Tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.
Hem de Rubûbiyyetin kemâl-i kudreti dahi ister ki; abd, kendi za'fını ve mahlûkatın aczini görmekle Kudret-i Samedâniyyenin âzamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret içinde “Allahü Ekber” deyip huzû ile rükûa gidip O’na iltica ve tevekkül etsin.
Hem, Rubûbiyyetin nihayetsiz hazine-i rahmeti de ister ki; abd, kendi ihtiyâcını ve bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyâcâtını sual ve dua lisanıyla izhar ve Rabbının ihsan ve in'âmatını, şükür ve sena ile ve Elhamdülillâh ile ilân etsin. Demek, namazın ef'âl ve akvali, bu mânâları tazammun ediyor ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz'edilmişler.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Nasılki insân, şu âlem-i kebirin bir misâl-i musağğarıdır ve Fâtiha-i Şerîfe, şu Kur'an-ı Azîmüşşân'ın bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın envâ'ını şamil bir fihriste-i nurâniyyedir ve bütün esnâf-ı mahlûkatın elvân-ı ibâdetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyyedir.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Nasılki haftalık bir saatin sâniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de; Cenâb-ı Hakk'ın bir saat-ı kübrâsı olan şu âlem-i dünyanın sâniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakat-ı ömr-ü insân ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem, birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmündedirler ve birbirini hatırlatırlar. Meselâ:
Fecir zamanı, tulûa kadar, evvel-i bahar zamanına, hem insânın rahm-ı mâdere düştüğü âvânına, hem Semâvat ve Arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyyeyi ihtar eder.
Zuhr zamanı ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr-ü dünyadaki hilkat-ı insân devrine benzer ve işaret eder ve onlardaki tecelliyat-ı rahmeti ve füyûzât-ı ni’meti hatırlatır.
Asr zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine, hem Âhirzaman Peygamberinin (Aleyhissalâtü Vesselâm) Asr-ı Saadetine benzer ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyyeyi ve in'âmat-ı Rahmâniyyeyi ihtar eder.
Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pekçok mahlûkatın gurubunu, hem insânın vefatını, hem dünyanın kıyamet ibtidasındaki harâbiyyetini ihtar ile, tecelliyât-ı Celâliyyeyi ifham ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, ikaz eder.
İşâ' vakti ise, âlem-i zulûmat, nehâr âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insânın bâkiyye-i âsârı dahi vefat edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile Kahhâr-ı Zülcelâl'in celâlli tasarrufatını ilân eder.
Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i Berzahı ifham ile, ruh-u beşer Rahmet-i Rahmân'a ne derece muhtaç olduğunu insâna hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve Berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, îkâz eder ve bütün bu inkılâbat içinde Cenâb-ı Mün'im-i Hakikî'nin nihayetsiz ni’metlerini ihtar ile ne derece hamd ve senaya müstehak olduğunu ilân eder.
İkinci sabah ise, Sabah-ı Haşri ihtar eder. Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar mâkul ve lâzım ve kat'î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat'iyyettedir.
Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtar ettiği gibi; Kudret-i Samedâniyyenin tasarrufat-ı azîme-i yevmiyyesinin işaretiyle, hem senevî, hem asrî, hem dehrî, kudretin mu'cizâtını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır. Demek asıl vazife-i fıtrat ve esas-ı ubudiyyet ve kat'î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.
BEŞİNCİ NÜKTE: İnsan fıtraten gayet zaîftir. Halbuki her şey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder. Hem, gayet âcizdir. Halbuki, belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem, gayet fâkirdir. Halbuki, ihtiyâcâtı pek ziyâdedir. Hem, tenbel ve iktidarsızdır. Halbuki, hayatın tekâlifi gayet ağırdır. Hem, insânîyyet onu kâinatla alâkadar etmiştir. Halbuki, sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firakı, mütemâdiyen onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâki meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.
İşte bu vaziyette bir ruh, fecir zamanında bir Kadîr-i Zülcelâl'in, bir Rahîm-i Zülcemâl'in Dergâhına niyaz ile namaz ile müracaat edip arzuhal etmek, tevfik ve meded istemek ne kadar elzem ve peşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazifeleri tahammül için ne kadar lüzumlu bir nokta-i istinad olduğu bedâheten anlaşılır.
Ve zuhr zamanında ki, o zaman, gündüzün kemâli ve zevale meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâğılin tazyikından muvakkat bir istirahat zamanı ve fâni dünyanın bekasız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten ruhun teneffüse ihtiyâc vakti ve in'âmât-ı İlâhiyyenin tezahür ettiği bir andır. Ruh-u beşer, o tazyikten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o mânâsız ve bekasız şeylerden çıkıp Kayyum-u Bâki olan Mün'im-i Hakikî'nin Dergâhına gidip el bağlayarak, yekûn ni’metlerine şükür ve hamd edip ve istiane etmek ve celâl ve âzametine karşı rükû ile aczini izhar etmek ve Kemâl-i Bîzevaline ve Cemâl-i Bîmisâline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyyetini ilân etmek demek olan zuhr namazını kılmak; ne kadar güzel, ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münâsib olduğunu anlamayan insân, insân değil...
Asr vaktinde, ki o vakit, hem güz mevsim-i hazînanesini ve ihtiyarlık hâlet-i mahzunânesini ve âhirzaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî işlerin neticelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi Niam-ı İlâhiyyenin bir yekûn-u azîm teşkil ettiği zamanı, hem o koca Güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle; insân bir misafir memur ve her şey geçici, bîkarar olduğunu ilân etmek zamanıdır. Şimdi ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ihsana karşı perestiş eden ve firaktan müteellim olan ruh-u insân, kalkıp abdest alıp şu asr vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâki ve Kayyum-u Sermedî'nin Dergâh-ı Samedâniyyesine arz-ı münâcat ederek, zevalsiz ve nihayetsiz rahmetinin iltifatına iltica edip, hesabsız ni’metlerine karşı şükür ve hamd ederek, İzzet-i Rububiyyetine karşı zelîlâne rükûa gidip, Sermediyyet-i Ulûhiyyetine karşı mahviyyetkârane secde ederek, hakikî bir teselli-i kalb, bir rahat-ı ruh bulup huzûr-u Kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyyet olmak demek olan asr namazını kılmak, ne kadar ulvî bir vazife, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat edâ etmek, belki gayet hoş bir saadet elde etmek olduğunu; insân olan anlar.
Mağrib vaktinde, ki o zaman, hem kışın başlamasından yaz ve güz âleminin nazenin ve güzel mahlûkatının vedâ-i hazînânesi içinde gurub etmesinin zamanını andırır. Hem insânın vefatıyla bütün sevdiklerinden bir firak-ı elîmane içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem dünyanın zelzele-i sekerat içinde vefatıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihan lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır ve zevâlde gurub eden mahbublara perestiş edenleri şiddetle îkaz eder bir zamandır. İşte akşam namazı için böyle bir vakitte, fıtraten bir Cemâl-i Bâki'ye âyine-i müştak olan ruh-u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdîl eden Kadîm-i Lemyezel ve Bâkî-i Layezal'in arş-ı âzametine yüzünü çevirip bu fânilerin üstünde “Allahü Ekber” deyip onlardan ellerini çekip hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp Dâim-i Bâki'nin huzurunda kıyam edip “Elhamdülillâh” demekle; kusursuz kemâline, misilsiz cemâline, nihayetsiz rahmetine karşı hamd ü sena edip
اِيّاكَ نَعْبُدُ وَاِيّاكَ نَسْتَعِينُ demekle, muinsiz Rububiyye-tine, şeriksiz Ulûhiyyetine, vezirsiz Saltanatına karşı arz-ı ubudiyyet ve istiâne etmek, hem nihayetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve âcizsiz izzetine karşı rükûa gidip bütün kâinatla beraber za'f ve aczini, fakr ve zilletini izhar etmekle, سُبْحَانَ رَبّىَ الْعَظِيمِ deyip Rabb-ı Azîm'ini tesbih edip; hem zevalsiz Cemâl-i Zât’ına; tagayyürsüz Sıfât-ı Kudsiyyesine, tebeddülsüz Kemâl-i Sermediyyetine karşı secde edip hayret ve mahviyyet içinde terk-i mâsiva ile muhabbet ve ubûdiyyetini ilân edip, hem bütün fânilere bedel bir Cemil-i Bâki, bir Rahîm-i Sermedî bulup,
سُبْحَانَ رَبِّىَ اْلاَعْلَى demekle zevalden münezzeh, kusurdan müberra Rabb-i A'lâsını takdis etmek; sonra teşehhüd edip, oturup bütün mahlûkatın tahiyyat-ı mübârekelerini ve salavat-ı tayyibelerini kendi hesabına o Cemil-i Lemyezel ve Celil-i Lâyezâle hediye edip ve Resul-i Ekrem'ine selâm etmekle biatını tecdid ve evâmirine itaatını izhar edip ve îmânını tecdid ile tenvir etmek için şu kasr-ı kâinatın intizâm-ı hakîmanesini müşahede edip Sâni-i Zülcelâl'in Vahdâniyyetine şehadet etmek; hem Saltanat-ı Rubûbiyyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyyâtı ve Kitab-ı Kâinatın tercüman-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Risâletine şehadet etmek demek olan mağrib namazını kılmak ne kadar lâtif, nazif bir vazife, ne kadar aziz, leziz bir hizmet, ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyyet, ne kadar ciddî bir hakikat ve bu fâni misafirhanede bâkiyane bir sohbet ve dâimâne bir saadet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir!
İşâ vaktinde ki o vakit, gündüzün ufukta kalan bâkiyye-i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinatı kaplar. مُقَلِّبُ الَّيْلِ وَ النَّهَار olan Kadîr-i Zülcelâl'in o beyaz sahifeyi bu siyah sahifeye çevirmesindeki Tasarrufat-ı Rabbâniyyesiyle yazın müzeyyen yeşil sahifesini, kışın bârid beyaz sahifesine çevirmesindeki مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَ الْقَمَرِ olan Hakîm-i Zülkemâl'in icraat-ı İlâhiyyesini hatırlatır. Hem mürur-u zamanla ehl-i kuburun bâkiyye-i âsârı dahi şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki “Hâlık-ı mevt ve hayat”ın şuunat-ı İlâhiyyesini andırır. Hem dar ve fâni ve hakir dünyanın tamamen harab olup, azîm sekeratıyla vefat edip, geniş ve bâki ve âzametli âlem-i âhiretin inkişafında “Hâlık-ı Arz ve Semâvat”ın Tasarrufat-ı Celâliyyesini ve Tecelliyat-ı Cemâliyyesini andırır, hatırlattırır bir zamandır. Hem şu kâinatın Mâlik ve Mutasarrıf-ı Hakikîsi, Mâbud ve Mahbub-u Hakikîsi o zât olabilir ki; gece gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti, bir kitabın sahifeleri gibi sühuletle çevirir, yazar bozar, değiştirir. Bütün bunlara hükmeder bir Kadîr-i Mutlak olduğunu isbat eden bir vaziyettir. İşte nihayetsiz âciz, zaîf, hem nihayetsiz fakir, muhtaç, hem nihayetsiz bir istikbâl zulümatına dalmakta, hem nihayetsiz hâdisat içinde çalkanmakta olan ruh-u beşer, yatsı namazını kılmak için şu mânâdaki işâ'da İbrahimvari لآَ اُحِبُّ اْلاَفِلِين deyip Mâbud-u Lemyezel, Mahbub-u Layezal'in dergâhına namaz ile iltica edip ve şu fâni âlemde ve fâni ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbalde, bir Bâki-i Sermedî ile münacat edip bir parçacık bir sohbet-i bâkiyye, birkaç dakikacık bir ömr-ü bâki içinde dünyasına nur serpecek, istikbalini ışıklandıracak, mevcûdâtın ve ahbabının firak ve zevalinden neş'et eden yaralarına merhem sürecek olan Rahmân-ı Rahîm'in iltifat-ı rahmetini ve nur-u hidâyetini görüp istemek; hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı, o dahi unutup, dertlerini kalbin ağlamasıyla dergâh-ı rahmette döküp; hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel, son vazife-i ubûdiyyetini yapıp, yevmiye defter-i amelini hüsn-ü hâtime ile bağlamak için salâte kıyam etmek, yâni bütün fâni sevdiklerine bedel bir Mâbud ve Mahbub-u Bâki'nin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel bir Kadîr-i Kerim'in ve bütün titrediği muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz-i Rahîm'in huzuruna çıkmak.. Hem Fatiha ile başlamak, yâni, bir şey’e yaramayan ve yerinde olmayan nâkıs, fakir mahlûkları medih ve minnettarlığa bedel, bir Kâmil-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Rahîm-i Kerim olan Rabb-ül Âlemîn'i medh ü sena etmek; hem اِيّاكَ نَعْبُدُ  hitabına terakki etmek, yâni, küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, ezel ve ebed sultanı olan Mâlik-i Yevmiddin'e intisabıyla şu kâinatta nazdar bir misafir ve ehemmiyetli bir vazifedâr makamına girip,  اِيّاكَ نَعْبُدُ وَاِيّاكَ نَس اِيّاكَ  demekle bütün mahlûkat nâmına kâinatın cemâat-ı kübrâsı ve cem'iyyet-i uzmâsındaki ibâdât ve istianatı O’na takdim etmek. Hem, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ اْلمُسْتَقِيمَ demekle, istikbal karanlığı içinde Saadet-i Ebediyyeye giden, nuranî yolu olan Sırat-ı Müstakime hidâyeti istemek… Hem, şimdi yatmış nebâtat, hayvanat gibi gizlenmiş Güneşler, hüşyar yıldızlar, birer nefer misillü emrine musahhar ve bu misafirhane-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelâl'in Kibriyâsını düşünüp “Allahü Ekber” deyip rükûa varmak. Hem, bütün mahlûkatın secde-i kübrâsını düşünüp, yâni şu gecede yatmış mahlûkat gibi her senede, her asırdaki enva'-ı mevcûdât, hattâ Arz, hattâ Dünya, birer muntâzam ordu, belki birer mutî nefer gibi vazife-i ubûdiyyet-i dünyeviyyesinden Emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile terhis edildiği zaman, yâni Âlem-i Gayba gönderildiği vakit, nihayet intizâm ile zevalde gurub seccadesinde “Allahü Ekber” deyip secde ettikleri; hem Emr-i كُنْ فَيَكُونُ den gelen bir sayha-i ihya ve ikaz ile yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup, kıyam edip, kemerbeste-i hizmet-i mevlâ oldukları gibi, şu insâncık onlara iktidaen o Rahmân-ı Zülkemâl'in, o Rahîm-i Zülcemâl'in bâr-gâh-ı huzurunda hayret-âlûd bir muhabbet, beka-âlûd bir mahviyyet, izzet-âlûd bir tezellül içinde “Allahü Ekber” deyip sücuda gitmek, yâni, bir nevi Mîraca çıkmak demek olan işâ namazını kılmak, ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar aziz ve leziz, ne kadar makul ve münâsib bir vazife, bir hizmet, bir ubûdiyyet, bir ciddî hakikat olduğunu elbette anladın.
Demek şu beş vakit, herbiri, birer inkılab-ı azîmin işârâtı ve icraat-ı cesîme-i Rabbâniyyenin emâratı ve in'amât-ı Külliyye-i İlâhiyyenin alâmatı olduklarından; borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsisi, nihayet hikmettir...(F)
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَآ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِيُعَلِّمَهُمْ كَيْفِيَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَ الْعُبُودِيَّةَ لَكَ وَ مُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَآئِكَ وَ تَرْجُمَانًا ِلاَيَاتِ كِتَابِ كَآئِنَاتِكَ وَمِرْآتاً بِعُبُودِيَّتِهِ لِجَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ عَلَى اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَ ارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِنِينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ آمِينَ بِرَحْمَتِكَ
يَآ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
* * *


Misafir 22 Kasım 2005 11:28

Öfkeli kararlar şeytandan


Önce hadis-i şerifin hatırlatmasına bir bakalım, sonra konuya ait örneklere göz atabiliriz... Efendimiz (sas) Hazretleri mealen şöyle buyurmaktadır:
-Düşünerek sakince karar vermek Rahman’dandır. Düşünmeden öfkeli iddiada bulunmak da şeytandan.
Demek ki verilecek kararlarda aceleci olmamak, genişçe düşündükten sonra sakince hüküm vermek gerekmektedir. Yoksa düşünmeden öfke ile verilen kararlar şeytanın tuzağına düşmekten başka bir sonuç vermeyebilir. Arz edeceğimiz öfkeli kararlar da bu konuda bir fikir vermektedir.
Hicri doksan beşte kendi kurduğu Vasıt şehrinde öldüğü günü düğün zamanı ilan eden Iraklılara öfkelenen bir adam, doğruca Haccac’ın kabri başına giderek şöyle dua ediyordu:
- Ya Rab, büyük kumandan Haccac’ın şefaatinden beni mahrum eyleme !
Bunu duyan bir başka öfkeli insan da tepkisini şöyle dile getiriyordu:
- Eğer şefaatini dilediğin o zalim Haccac cehennemlik değilse, karım benden boş olsun!..
İki tane sakin düşünceden mahrum öfkeli insan... Biri Haccac’ın şefaatini isteyecek derecede cennetlik olduğuna karar veriyor, öteki de karısını boşayacak kesinlikte cehennemlik olduğunu iddia ediyordu.
Bunlar, çevreden yapılan itirazlar üzerine zamanın âlimi Hasan Basri’ye gidip öfke ile verdikleri kararlarını sordular. Bir olayın bütün cihetlerini düşündükten sonra sakince, öfkesiz karar vermesiyle bilinen Hasan Basri Hazretleri ise şöyle izah etti bunların kesin karar verdikleri konuyu.
-Haccac ölürken, ‘Rabbim, halk Senin beni affetmeyeceğini zannediyor, ben ise Senin rahmetinin benim zulmümden büyük olduğunu düşünüyor, affedeceğini umuyorum. Bana halkın zannıyla değil de benim ümidimle muamele eyle!’ demiş. Bu sebeple Haccac’ın imansız gittiğini, cehennemlik olduğunu kesin olarak söyleyemiyoruz. Nitekim cennetlik olduğunu da kesin olarak söyleyemediğimiz gibi. Demek ki, Haccac’ın şefaati istenecek derecede cennetlik olduğu kesin olmadığı gibi, hanım boşayacak kesinlikte cehennemlik olduğu da kesin değildir. Öyle ise bu konuda mahşerde Rabbimizin vereceği hükmü beklemek gerekir. Kesin hükümlü olmamak icap eder.
Öfkesiz sakin bir kafa ile verilen bu kararı dinledikten sonra, Haccac’dan şefaat isteyecek derecede cennetlik olduğunu iddia eden acul adam da, karısını boşayacak kesinlikte cehennemlik olduğunu iddia eden öfkeli adam da, tek taraflı düşünerek öfkeli karar verdiklerini anlamakta gecikmezler. “Gerçekten de acele şeytandan, geniş düşünerek öfkesiz karar vermek de işte böyle Rahman’dan” diyerek öfke ile verdikleri kararın isabetsizliğini anlarlar.
Aslında, hakkında böyle zıt kararlar verilen Haccac, halkın kendisine verdiği zalim sıfatını hayatında iken de biliyordu. Nitekim bir defasında atına binmiş bir köyün önünden geçerken ihtiyarın birinin yol kenarında oturduğunu görünce yaklaşıp kendisini sorma gereği duyar: Baba der, Haccac’ı tanır mısın? İhtiyar, ‘Tanımaz olur muyum, zalimin tekidir’ diye cevap verince, atından inip kılıcını eline alarak ihtiyarın üzerine doğru yürür: ‘Beni şimdi tanıyor musun, işte ben o zalim Haccac’ım.’ deyince soğukkanlılığını koruyan ihtiyar, ‘Asıl sen beni tanıyor musun, der, hani her köyün bir delisi olur ya, işte ben de şu köyün delisiyim.’ der. Bunun üzerine Haccac, ihtiyarın ansızın bulduğu bu mazerete kahkaha ile gülmekten kendini alamaz.
Öfke ile verilen kararların zararlarından dolayıdır ki, maneviyat büyükleri, İsm-i Azam gibi hemen etki yapan duaları öfkeli kimselere, kızdığı yerde okuyup zarar verebilir, diye öğretmezlerdi. Nitekim müridin biri, mürşidinden ısrarla İsm-i Azam’ı öğretmesini ister. Hocası da, ‘Sen aceleci bir adamsın geniş düşünemez, öfkelendiğin her yerde hemen okuyabilirsin.’ diyerek öğretmek istemezse de, öfkelendiği yerde okumayacağına söz vermesi üzerine, “Öyle ise şehrin dışına çık, gördüklerini gel bana anlat, sonra konuşalım seninle.” der. Şehrin dışına çıkan adam, dönüp gelir, gördüğünü şöyle anlatır:
-Nur yüzlü bir ihtiyar ormandan odun getiriyordu. Önüne çıkan bir zorba adam ihtiyarın odunlarını elinden zorla aldı, ihtiyar da, ‘Bunda da bir hikmet vardır.’ diyerek öfkelenmeden evine döndü. Hocası, ‘Bu durumda sen İsm-i Azam’ı bilseydin ne yapardın ?’ diye sorunca şöyle cevap verir: ‘Zorbanın kahrı için hemen okur haddini bildirirdim.’ Bunun üzerine hocasının açıklaması şöyle olur: İşte, der bana İsm-i Azam’ı öğreten o ihtiyar oduncudur. Senin hemen okuma gereği duyduğun yerde o sabrı tercih edip okumadan evine döndü. Demek ki sen İsm-i Azam’ı taşıyacak sabra henüz ulaşamamışsın. Öfkeni bırakmadıkça da ulaşamazsın ! Bunu unutma.


Misafir 27 Kasım 2005 09:50

İŞTE SEN O ZAMAN ADAM OLURSUN...
 
* Eğer bir gün çevrendekiler paniğe kapılıpta birer birer seni suçladıklarında sen gene soğukkanlı kalabilirsen...
* Eğer herkes senden şüphe ederken, sen kendine güvenebilir ve öfkeni sabırla yenebilirsen.
* Eğer bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan.
* Yalancılığın geçerli olduğu yerlerde sen yalana sarılmazsan.
* Ve senden nefret edildiği zaman sen nefrete kapılmazsan.
* Eğer hayallerine tutsak olmadan, hayal kurabilirsen.
* Eğer düşünebilir fakat düşüncelerinin esiri olmazsan.
* Felaket ya da zafer, bu iki hilekara da aynı tebessümle bakabilirsen.
* Ve senin söylediğin bir gerçeğin, sahtekarların elinde, ahmakları avlamak için bir tuzak halinde kullanıldığını görür de susabilirsen.
* Eğer hayatını adayarak kurduğun şeyleri seyrederken onlarınbirden bire yıkıldığını gördüğün zaman, sen yıkılmazsan.
* Ve baştan başlayarak yorgun argın ellerinde onu yeniden kurabilirsen.
* Eğer bir ömür boyunca kazandığın şeyleri ortaya koyarak hayatının üstüne büyük bir kumara girebilirsen...
* Ve de kaybettiğin zaman, hiçbir şey söylemeden, kendini yeni baştan işine verebilirsen.
* Eğer bütün bunlardan sonra sana "dayan" diye seslenen iradenden başka şeyin kalmamışken dayanabilirsen...
* Eğer sefillerle gezerken kişiliğini ve krallarla dolaşırken halkla ilişiğini koruyabilirsen...
* Eğer dostlarına ve hatta düşmanlarına karşı başını yücelterek hiç kimseye kırılmazsan.
* Ve herkese ayrı ayrı değer verir de hiçbirini diğer kişilerden fazla önemsemezsen.
* Eğer bir dakikanın altmış saniyesini iyi değerlendirebilirsen Mutluluğu hep yanında bulursun, herşeyinle birlikte dünyalar senin olur.
İŞTE SEN O ZAMAN ADAM OLURSUN...
Rudyard Kıpling


Misafir 29 Kasım 2005 22:34

Bediüzzaman’ın âlime kız kardeşi Âlime Hanım
 
Bediüzzaman’ın kız kardeşi Âlime Hânım kocası Molla Said Efendi ile birlikte l944’te Hicaz’da tavaf esnasında iken aynı anda vefat etmişlerdir. Bediüzzaman, Barla Lâhikası’nda “Nuh Bey, Molla Abdülmecid, Molla Hamid” diye başlayan bir mektubunda “Şam-ı Şerif’te eniştem Molla Said var” diye, kız kardeşi Âlime Hânım’ın eşinden bahsetmektedir. Bediüzzaman’ın âlime kız kardeşi ve eniştesi Âlime Hânım, merhum Mirza Efendi, merhume Nuriye Hanım’ın yedi evlâdından birisidir. Âlim ve fâzıl bir hanımefendidir. On beş yıl Şam’da müderrislik yapmıştır. l9l9 yılında hacca gitmiştir. Yedinci seferi olan l944 yılında hacda sedye ile tavaf ederken vefat etmiştir. Bediüzzaman ondan, Meyve Risalesi’nin On Birinci Mesele’sinde “Hacca gidip sekerat içinde tavaf ederken, tavaf içinde vefat eden Âlime Hânım nâmındaki merhume hemşirem” diye bahsetmektedir. Âlime Hanım, Molla Said isimli bir zâtla evlenmiş, hiç çocukları olmamıştır. Molla Said, Şam’da talebelerine ders verirken bir meselede yanıldığında talebeleri, Âlime Hânım’ı kastederek, “Seyda, isterseniz bu dersi yarın Seyyide’den (Hânım) sorduktan sonra bize anlatın.” derlermiş. O kadar ilmine itimat edilen bir hanımefendi imiş. Âlime Hânım ve Molla Said daima dualarında, birbirlerini yalnız bırakmamayı, beraber vefat edip, ebede gitmeyi niyaz ederlermiş. Allah bu dualarını kabul edip ruhlarını birlikte almış. Molla Said’in Bitlis’te Hürriyet’in ilanı sırasında meydana gelen karışıklıklarda isyancılara karşı çarpışırken mitralyöze karşı sopa ile mukabele etmeye çalışan son derece gözü pek kahraman bir insan olduğunu Bediüzzaman ifade etmektedir. Allah rahmet eylesin.


Misafir 12 Aralık 2005 13:11

Kehf sûresindeki sırlı kıssalar-2]
 
Ashab-ı Kehf’e, bazılarınca Ashab-ı Rakîm de denir ki, Kehf sûresinin baş tarafı bu kişilerden bahsetmektedir. Âyet, mealen Efendimiz’e hitap sadedinde şöyle demektedir:
“Sen, Ashab-ı Kehf ve Rakîm’i bizim âyetlerimizden hayret edilecek bir şey mi zannediyorsun?” (Kehf, 18/9) Bu âyetten başlayarak, Kur’ân-ı Kerim, 26. âyete kadar bize Ashab-ı Kehf’in serencâmesini anlatır; anlatır ama Ashab-ı Kehf’in sayıları hakkında net bir bilgi vermez. Zira âyette çeşitli insanların değişik görüşleriyle bazı rakamlar söyledikleri nakledilmekte, ancak bunlardan hangisinin isabetli olduğu söylenmemekte ve adetleri ile alakalı bilgi doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın ilmine havale edilmektedir. Konuyla alakalı âyette onlar hakkında şöyle denir: “İnsanların kimi, “Onlar, üç kişi, dördüncüsü de köpekleri idi.” diyecekler. Bazıları da, “Beş kişi, altıncısı köpekleri idi.” diyecekler. Bunların hepsi gayb hakkında tahmin yürütmekten başka bir şey değildir. Kimileri de, ‘Onlar yedi kişi olup sekizincisi köpekleri idi.’ derler. De ki: ‘Onların sayısını ancak Rabbim bilir.’” (Kehf, 18/22)
Ashab-ı Kehf’e, Ashab-ı Rakîm de denildiğini yukarıda söylemiştik. Bunlara Rakîm Ashabı denmesinin hikmeti tefsircilere göre şöyle bir mülahazaya dayanmaktadır: Rakîm, kitâbe demektir. Ashab-ı Kehf’in içinde bulundukları mağarada onların durumlarının ve isimlerinin kaydedildiği bir levha vardır. Bu levhaya işaret edilerek onlara Ashab-ı Rakîm denilmiştir. Bazıları bu ismin, mağaranın bizzat kendi adı olduğunu söylemişlerdir. Diğer bir rivayet de, mağaranın bulunduğu dağın adı olması şeklindedir. Netice olarak, Rakîm’in ne olduğu kesin ve net değildir. Bu mütalaalar Ashab-ı Kehf’le Rakîm’in ayrı ayrı şeyler olduğunu söyleyenlere göredir.
Ashab-ı Kehf’in bulundukları yer de ihtilaflıdır. Bazıları Şam’da, bazıları Endülüs’te, bazıları Tarsus’ta ve bazıları ise Efes’te olduğunu söyleyegelmişlerdir.
Endülüs’ün yetiştirdiği büyük müfessir Ebu Hayyan, tefsirinde konuyla alakalı, Gırnata’ya yakın Sole denen mevkide bir mağara gördüğünü, o mağarada kemikleri çürümüş bir köpek ölüsü ve arkasında da yedi tane, etleri yavaş yavaş dökülmeye yüz tutmuş insan cesedine şahit olduğunu ve bunların Ashab-ı Kehf olabileceğini kaydeder. İbn Atiyye de Sole’de böyle bir ziyaretgâhın olduğunu ve kendisinin bizzat orayı ziyaret ettiğini söylemektedir.
İbn Esîr ise Ashab-ı Kehf hakkında şu malumatı vermektedir: Hıristiyanlık bozulur. Krallar sefahate dalar. Hatta içlerinden Dakyanus isminde bir kral putperest olur. Bu çok cebbar ve zalim bir insandır. Allah’ın birliğine inanan insanlara karşı imha planını uygulamak ister. Bu düşünce ile ne kadar inanmış insan varsa istisnasız hepsine işkence uygular. Saraya mensup yedi genç de iman edenlerdendir. Dakyanus onları da öldürmek ister. Ancak saraya mensup oldukları için öldürmekten çekinir. Onlar da Bencülüs (Anchilus) adıyla bilinen bir dağın mağaralarından birine sığınırlar.
Bunlardan birisi olan Yemliha bir gün çarşıya iner. Fakat sıkı bir takibe uğradığı için geri döner. Bunun üzerine mağarada bulunan diğerleri de çok müteessir olup dua ederler. O esnada Cenab-ı Hak onların üzerine bir uyku gönderir. Hepsi de uyuyup kalırlar. (Bu malumat, Fransızların neşrettiği Grand Ansiklopedisi’nde de aynı şekilde yer almaktadır. Sadece isimler farklıdır ki, onlar bu isimlerin Yunancasını söylemektedirler.)
Onlar uykuya dalınca, Theodere ve Rufinus isminde saraya mensup iki inanmış insan, onların isimlerini ve başlarından geçenleri bir kitâbe halinde yazıp mağaraya koyarlar. Zaten haklarında elde edilen malumat da bu kitâbeden elde edilmiştir. İsimlerine gelince, Yemliha, Mekselina, Mislina (veya Meselina), Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyüş ve bir de köpekleri Kıtmir’den ibarettir.
Aradan uzun bir zaman geçer. Kur’ân-ı Kerim’e göre bu müddet kamerî takvime göre 309, güneş takvimine göre 300 senedir. Kur’ân, kamerî takvim ile güneş takvimi arasındaki farka bu âyetiyle işarette bulunarak bir taraftan da zamanın izafiliğine aynı âyetle işaret etmektedir. Geçen bunca zamandan sonra Ashab-ı Kehf uyanır. Ancak çarşıya gönderdikleri arkadaşlarının durumu dikkat çekici olduğu için hemen fark edilirler. Halk onlara muttali olduğu için Cenab-ı Hak Ashab-ı Kehf’in ruhlarını kabzeder ve yeniden ölürler.
Ashab-ı Kehf hakkında söylenenlerin hülasası budur. Ancak biz bu hâdisenin günümüze bakan yönüne de temas etmek istiyoruz; istiyoruz ki bu suretle kıssanın Kur’ân’da anlatılmasının hikmetlerinden bazıları tebellür etsin. Yoksa sadece maziye ait bir vak’anın zikredilmesinden başka bir mânâ ifade etmeyen -hâşâ!- bir durum söz konusu olacaktır. Kur’ân gibi mucize bir kitap, bu tür mülahazalardan münezzeh ve müberradır. Bu kıssanın, her devrin insanına olduğu gibi bu devrin insanına da anlattığı/anlatacağı çok şey vardır. Aslında her devrin insanının, kabiliyeti ölçüsünde bu ve benzeri kıssalardan hisse almaları için bunlar Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır.
Ümmetlerin içindeki Ashab-ı Kehf
Kur’ân-ı Kerim, Ashab-ı Kehf’in yerini tasrih edip açıklamamıştır. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan ve Doğu Türkistan’da; Anadolu’da ise Efes, Tarsus ve Efsus (Afşin) gibi dünyanın çeşitli yerlerinde Ashab-ı Kehf’in mağarası olarak gösterilen yerler vardır. Bunun bir hikmeti şu olabilir ki, dünyanın çeşitli yerlerinde inanan insanların çoğu hep böyle bir mağaraya sığınma ve bir “tahannüs” devri yaşamışlardır. Bu sadece bir yerde olmuş mahallî bir hâdise değildir. İşte Kur’ân, meseleyi mutlak bırakmakla bu hususa işaret etmekte ve her yerdeki Ashab-ı Kehf’e dikkat çekmektedir. Belki de her peygamberin ümmeti içinde bu tür bir Ashab-ı Kehf mevcudiyeti söz konusudur.
Mesela Hz. Musa’nın ümmeti içinde zalimlerin zulmüne dayanamamış ve bu yüzden bir mağaraya çekilerek orada kendini ibadete vermiş bir Ashab-ı Kehf olabileceği gibi, Hz. Mesih’in ümmeti içinde de kendi devrinin zalim ve gaddarlarından kaçıp bir mağaraya sığınan Ashab-ı Kehf olabilir. Ancak biz, bugünkü tarihi malumatla bunların hangisinin hangi ümmetten olduğunu bilemiyoruz. İleride belki de bugün kapalı olan bu hususlar aydınlığa kavuşabilir.
Aynı zamanda bu hareket, bize fütüvvete dair bir hakikati de anlatmaktadır. Her devirde bir fütüvvet hareketi olmuştur. Yani gönlünü Allah’a (celle celâluhu) vermiş bir kısım delikanlılar bir araya gelip bazı hakikatlere sahip çıkmışlardır. Zaten Kur’ân-ı Kerim’de de bunların isim ve adetleri üzerinde herhangi bir açıklama yapılmayıp, daha ziyade onların durumlarının anlatılması, bize o keyfiyetten alınacak hisseyi ders vermek içindir. Kur’ân onları (tercüme ve tefsirlerimiz içinde) mealen şu ifadelerle destanlaştırmaktadır:
‘Onlar bir fütüvvet cemaati, bir gençler topluluğudur ki hakikati omuzlamış ve ne olursa olsun onu yaşama azmindedirler’ dedikten sonra ilave eder: Biz de onların hidayetlerini artırdık ve onların kalblerine râbıta verdik. Birbirlerine sımsıkı bağlandılar ve pervasız hale geldiler. Onlar, küfür, tuğyan ve dalalet karşısında gayet fütursuz idiler. Rahatlıkla ateşe girebilir, çarmıha gülerek gidebilir ve arenalarda aslanların ağzında parçalanırken Cenab-ı Hakk’ın celâlî tecellilerini seyir neşvesiyle tebessümlerle ölüme yürüyebilirler. Öyle ki kolluk kuvvetleri onları yakalamak için takip ederken bile onlar bunları bir koruma görevlisi gibi karşılar ve her zaman rahat hareket ederler. Kalbleri, kenetlenmesi gerektiği şekilde kenetlenmiştir. Başkaldırmışlardır kargaşaya, nizamsızlığa.. bu başkaldırışlarında Hakk’ın rızası ve âlemşümul değerlere saygı nümâyândır. Her zaman, “Sizin ve bizim Rabbimiz, semâvât ve arzın Rabbidir. Biz O’ndan başkasına el açıp yalvarmayız.” (Kehf, 18/13-14) hakikatiyle soluklanırlar.
Aslında işte böyle bir fütüvvet topluluğu, onların içinden çıktıkları milletin bekasının garantisidir. Onun içindir ki Hz. Ömer, “Gençliği olmayan bir millet mahvolmuştur.” buyurur. Bunun mânâsı, içinde fütüvvet topluluğu olmayan bir millet, yıkılmaya ve haritadan silinmeye mahkumdur demektir. Böylesine zinde, canlı, dinamik ve her yönüyle sıhhatli bir gençlik, her yerde kendi değerlerini haykırarak her türlü uğursuz sesi bastıracak, insanların eğri büğrü yollara girip perişan olmasına meydan vermeyecek, bir cihetle murâbıtlık yaparak milletin menfaatine olmayan her meseleye karşı koyacaktır. Evet işte böyle bir gençliği olmayan millet mahv ve perişandır. Meseleye bu zaviyeden yaklaşıldığı zaman görülür ki, Hz. İsa devrinde başlayan fütüvvet hareketi tam 309 sene devam etmiş; yani Hıristiyanlık bu kadar sene gizli ve el altından yayılmış ve bu insanlar, o günün zalim ve cebbarlarına karşı bu dini işte böyle bir gizlilik içinde korumuşlardır.
Devlet gücü zalim ve gaddar insanların eline geçince, Neronlar’a rahmet okutacak zulüm ve işkence inanan insanların mukadder âkıbetleri olmuş ve bu makus talih değişeceği ana kadar da görmedikleri zulüm ve çekmedikleri çile kalmamıştır. İhtimal Uhdud Ashabı’nın zulmü de işte bu döneme rastlar: Hendekler kazılır, hendeklerin içi alev alev ateşle doldurulur ve inanan insanlar diri diri bu hendeklere atılarak cayır cayır yakılır, ama yine de o mü’minlerde dininden dönen olmaz. Hatta bir kadın, elinde çocuğuyla beraber yanıp gidecektir. Bir ara tereddüt geçirir. Herhalde kendisinin yanması umurunda değildir, ama “Bu masum çocuk yüzünden mesul olur muyum?” diye düşünmektedir. İşte o esnada kundaktaki çocuktan ses gelir: “Ana durma at kendini!” Ve kadın hiç düşünmeden ciğerpâresiyle beraber kendini ateşe atıverir...
Fütüvvet cemaati, kadını ve erkeğiyle her türlü mehâliki göğüsleyen yiğitler topluluğudur. Uhdud Ashabı, bunca katliama rağmen yine karşılarında kıyam edip duran bir gençlik buluyorlardı. Onlar çarmıha geriliyor, yakılıyor, fakat asla dinlerinden taviz vermiyorlardı. Demir testerelerle kesiliyor, etleri kemiklerinden ayrılıyor, yine de dinlerinden dönmüyorlardı. Günlerce ve aylarca aç susuz bırakılıyor, çöllerde süründürülüyor, buna rağmen bir adım geri atmıyorlardı. Zaten, asırlar sonra Habbab b. Eret’in dua talebine karşı Allah Resûlü işte bu kahramanları misal göstermemiş miydi? Evet onlar kendilerine düşeni hakkıyla yapmışlardı; saadet asrında da bu vazife Allah Resûlü’nün arkadaşlarına düşmüştü. Ve Allah Resûlü orada son cümlesini şöyle tamamlamıştı: “Allah bu dini tamamlayacaktır, ama siz acele ediyorsunuz.” Acele etmeye hiç gerek yoktu. Çünkü fütüvvet cemaati er geç fonksiyonunu eda edecek ve kendine düşeni yaparak dinin tamamlanması mevzuunda Cenab-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olacaktı. Ne var ki, sabır isteyen böyle bir meselede diş sıkıp sabretmek gerekecekti.. evet bu tür konularda acele, daima yıkım getirmiş ve milyonlarca insanın çalışma ve gayretleriyle vücut bulan bir oluşum heba olup gitmiştir.
Çilesiz insanlardan gelen musibet
Sözün burasında bir girizgâh bulup şu hususa intikalim mazur görülsün: Bugüne kadar kendimi daima mü’minlerin en mücrimi görmüşümdür. Bunun bir devamı olarak da İslâm hesabına bir şey yaptığım iddiasında bulunduğumu hatırlamıyorum. Ancak şu da bir gerçek ki, yeryüzünde bütün inanan insanlar doğransa ve sadece ben kalsam, bu durum beni hiç mi hiç ümitsizliğe düşürmez. -Hafizanallah- böyle bir şey olsa ben yine: “Çalışır, tekrar çoğalırız” der, yoluma devam ederim. Ancak inanmış insanların, hayatın bütün sahalarında oldukları devrede dahi işe çilesizlerin müdahale etmesi ve mazisinde hiçbir sıkıntı bulunmayanların işi ellerinde tutmaya çalışmaları.. işte beni ve benim gibi düşünenleri ümitsiz edecek en büyük musibet budur. Zira Saadet asrını dahi bu tür çilesizler karıştırmış ve İslam âlemini kan gölü haline getirmişlerdir. Evet o aydınlık çağı ifsat edenler, Habbablar, Ammarlar ve Bilaller değildir. Nerede, nevzuhur ve sonradan iltihak etmişler varsa -elbette hepsi değil, sözüm sadece bir kısım çilesizleredir- bu ifsat ve anarşinin başını hep onlar çekmiştir. Bu hususu düşündükçe bazen ümidime gölge düştüğünü ve ellerimi açıp Rabbime şöyle niyaz ettiğimi itiraf etmeliyim: “Rabbim, ard fikirli insanları Sen bertaraf et. İnanan insanları hiçbir zaman inkisara uğratma!” Amin.


Misafir 4 Ocak 2006 19:00

Fatih ve iki papaz
 
İstanbul’un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest bıraktırmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zulüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi. Durum Hazreti Fatih’e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih’e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti: “Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, Müslüman hakimlerin ve Müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu ispat ediniz.” Hazreti Fatih’in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa’da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar: Bir Müslüman bir Yahudi’den bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslüman’ın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.
Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan Müslüman’ı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:
- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine mademki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını Müslüman’a vermiş.
Papazlar İslam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler. Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik’e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar: Bir Müslüman diğer bir Müslüman’dan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Karasabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür Müslüman’a götürüp teslim etmek ister: “Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiyata bana satmazdın. Al şu altınlarını.” Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler: “Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap.” Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar. Kadı, her iki şahsa da çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını çeyiz olarak verir. Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul’a Hazreti Fatih’in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler: “Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve birbirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz.”


Misafir 5 Ocak 2006 20:38

Besmele’nin fazileti
 
Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın “Bismillahirrahmanirrahim” diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası, buna kızar, yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O kadın ise, bu duruma sabreder ve eşinin doğru yola gelmesi için Allah’a dua ederdi.
Bir gün, adam iyice öfkelenmişti. Kendi kendine “Şuna bir oyun çevireyim de görsün; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak...” diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı, artık bütün çirkinliğiyle, içinde dolup taşmıştı. Hanımını çağırdı, ona bir kese altın vererek: “Bunu iyi sakla!” diye tembih etti. Kadın da besmeleyi çekerek keseyi sakladı. Bu arada kocası da onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak keseyi derin bir kuyuya attı.
Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve “Sana verdiğim bir kese altını hemen getir.” dedi. Kadın koştu keseyi sakladığı yere, “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek elini uzattı. Tam o anda, Allahü Teala’nın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı. Sonra karısına; “Sana çok zulmettim, çok canını yaktım, beni affet.” diye yalvarmaya başladı. Allah’a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi: “Ya Rabbi! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, saliha bir kadını eş olarak verdiğin için, sana hakkıyla şükretmekten acizdim, beni affet Allah’ım...” O saliha kadın ise, “Ya Rabbi! Sana şükürler olsun ki, duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin...” diye dua ediyordu. Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur. Büyükler demişler ki: “Sabrın kendisi acıdır, lakin meyvesi tatlıdır.”


Misafir 6 Ocak 2006 20:00

Hakikat Damlaları-24
 
Zulmetmek ne kadar çirkinse zulmedilebilirlik de o kadar çirkindir.
***
Cenâb-ı Hakk'ın lütufları sebebler planında illa bir şeye verilecekse mutlaka vifak ve ittifaka verilmelidir.
***
Müslümanlıkta kendine güven yoktur; Allah'a güvenme ve Allah'ın verdiği iradeyi iyi kullanma vardır.
***
“ İyi şeyler yapıyor ve sevap kazanıyoruz” mülahazaları benlik hesabına sizi sardığı aynı anda bir kaybetme sürecine girmişsiniz demektir.
***
Dinimiz gerçek kıymetini tavırlarımızda bulur.
***
Tavır ve davranışların iman olup içe akması sözkonusu değilse yapılan şeylerin folklordan bir farkı kalmaz.
***
İnsan, Allah'a nisbet edilen her şeye karşı saygılı olmalıdır.
***
Sürçerek bir kere büyük günah işleyen ve o günahından dolayı tir tir titreyen insan, küçük günah işleyip umursamadan o günahlarında ısrar eden insandan daha hayırlıdır.
***
Şikayetle hizmet aynı anda aynı kimsede bulunmaz.
***
Kur'an, “...namazlarını kılarlar” demiyor, “...namazlarını ikame ediyorlar” diyor.
***
Muhtemel maslahatlar için muhakkak mefsedetlere girilmemelidir


Misafir 7 Ocak 2006 17:28

Dua
 
Ekrem Bey, ağır bir hastalık yüzünden hastanede yoğun bakımdaydı. Dili tevhid okuyordu. Bir hemşire “Çok mu korkuyorsun?” diye sordu. “Bu vücudu verirken bana sormadı. Mülk O’nun, alırken de elbette bana soracak değil.” diyerek anlatmaya başladı. “Amca yeşil ve güzel de gözlerin varmış!” deyince, konuşmasını kesip, bu soruya cevap vermeye başladı: “Benim değil ki!” Hemşire pek bir şey anlamamış hâliyle “Ya kimin?” diye sordu. “Allah’ın!” dedi. Devamla “Verir, alır... Sonra ebedi olarak daha güzellerini verir. Bu dünya sadece bir imtihan meydanı!” dedi. Bu sohbetten sonra hemşire devamlı yanına uğrayıp “Bana bir şeyler anlat...” deyip durdu. Bir gün yanına, Bediüzzaman Hazretleri’nin talebelerinden Said Özdemir ile beraber bir grup ziyarete geldiler, teselli edici sözler söylediler. Çünkü bacaklarından alt tarafı artık tutmuyordu. Tamamen yatalak durumundaydı. Sağ gözü de görmüyordu. Said Özdemir, “Üstadın talebelerinden birisi Eskişehir’de yatalak hale gelmişti. Kurtuluş ümidi kesilmişti. Ölümü bekleniyordu. Bir başka talebesi de hacca gitmişti. Hacca gideni, Medine-i Münevvere’de Efendimiz’in (sas) kabri başında o yatalak kardeşimiz için çok dua etmiş. Birden kabirden bir nur peyda olup ‘Ümmetimden yatalak olanlar için ‘Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin tıbbıl-kulûbi ve devâihâ... ve âfîyetil-ebdâni ve şifâihâ... ve nûril-ebsâri ve ziyâihâ... ve alâ âlihî ve sahbihi ve sellim...’ salâvatını akşam-yatsı arasında yedi defa toplu halde onun için okusunlar.’ diye tavsiyede bulunmuş... Daha sonra toplu halde bu tavsiyeyi yerine getirmişler ve Allah’ın izniyle o yatalak kardeşimiz de iyi olmuş.” dedi. Orada bulunanlar, “Bu salavatı biz de Ekrem kardeşimiz için okuyalım.” dediler. Ekrem Bey’in durumu sonra çok ağırlaşmıştı. Uzakta bulunan yakınlarını çağırmışlardı. Hatta doktorlar artık ölüm raporunu yazmaya hazırlanıyorlardı. İşte bu zor ve sıkıntılı hâlinde bir rüya gördü: Cehenneme benzer dar bir yerde bulunuyordu. Buradan kurtulmam lâzım diye tırmanmaya başladı. Ama bir an geldi, takati kesildi. ‘Ya Rabbi, Sen ‘Allah kuluna kaldıramayacağı yükü, yükletmez’ buyuruyorsun. Benim güç ve gayretim buraya kadar. Ben lâyık bir insan değilim; ama benim arkadaşlarım, benim için Sana dua ediyorlar. Onların dualarını reddetme, onları ümitsiz kılma!’ meâlinde sözler söyledi. Sonra birden o sıkıntıdan kurtuldu ve bir genişlik hissetti. Uyandıktan sonra da vücudunun alt tarafına hoş bir sıcaklığın yürüdüğüne şâhit oldu. Refakatçisi bulunan hanımına durumu anlatıp, “Ayağa kalkmak istiyorum, bana yardımcı olur musun?” diye rica etti. O telaşlanıp “Aman, düşersin de bir yanın kırılır.” diye ikaz etti. Ama o kalkmak için hareket etti ve yavaş yavaş ayakları üzerine doğruldu... Bu anlattıklarım gerçek bir olay... Ben kendisiyle görüştüm. Onun çok ağır bir hastalık geçirmekte olduğunu duymuştum. Birkaç telefon görüşmemiz de olmuştu. Hep bir ziyaretini düşünüp duruyordum; ama bir türlü fırsat bulamıyordum. Sağ olsun müşterek bir dostumuz bizi bir araya getirdi. Rahat yürüdüğünü görünce hem çok şaşırdım hem de çok sevindim... Sohbetimiz sırasında Ekrem Bey bana “Hastalık da pek büyük bir nimetmiş. Elhamdülillah hastalığım vesilesiyle bilmediğim pek çok şeyi de öğrenme imkânı buldum. Rabb’ime sonsuz şükürler olsun.” dedi. Cenab-ı Hak, sıhhat, afiyet ve hayırlı ömürler versin.


Misafir 10 Ocak 2006 19:44

Hakikat Damlaları-25
 

İslam dünyasının boşluğu bir hâl boşluğudur. Günümüzde, simalara akseden bir inanmışlık tavrı görmek oldukça zor!..
***
Din insanı şekillendirsin, bir kalıba soksun, ona çeki düzen versin diye gelmiştir; insan dini keyfince şekillendirsin diye değil.
***
Lafla meseleler halledilseydi, münafıkların en baş döndürücü beyanlarıyla şimdiye kadar çözülmemiş hiçbir problem kalmazdı.
***
Müslümanlığı arızasız, noksansız ve Kur'an'a göre yaşamak en büyük keramettir.
***
Zirveleşme mahrumiyetlerin arkasındadır. İnsan katlandığı sıkıntı nispetinde terakkiye mazhar olur.
***
Büyük şeylerin kıymeti bilinmezse zamanla hiçbir kıymeti olmayan küçük şeyler onların yerini alır.
***
Müzalahazalarını İslam'ın varlığına bağlayan ruh, kâmil ruhtur.
***
Bir meselenin içindeki en âmî adam, o meseleyi alakadar eden hususlarda, dıştaki filozoftan daha bilgilidir.
***
Meseleler hâl ile hallolur, hâlin müphem bıraktığı yerde ise kitaba ve söze başvurulur; yoksa, sadece kitap okuyarak ve konuşarak meseleler anlatılamaz.
***
Doğru, bir tanedir; insanları o doğrudan uzaklaştırırsanız rengarenk eğriler içine girerler.
***
İman toprak gibidir; tohumun atılmasından hasad zamanına kadar her seviyede toprak ile sıkı irtibat lazımdır.


Misafir 11 Ocak 2006 21:39

Bir İlim Adamını Kaybetmek
 
“Ali Yardım” deyince hayâlimde hemen ciddi bir ilim adamı profili beliriyor. Evet, o gerçekten ciddi bir ilim adamıydı. Doksanlı yılların başında 9 Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde öğrenciyken ders hocamızdı; hadis ve ilgili derslere giriyordu. Ancak bendeniz onu, daha ziyâde kendi ifâdesiyle 20-25 yılını verdiği önemli çalışması “ Peygamberimizin Şemâili ” adlı eseriyle tanımaya çalıştım ve özellikle bu eserle sevdim. O eseri inceleyen, tâ dipnotlarına varıncaya dek önemseyen biri Prof. Dr. Ali Yardım'ın nasıl bir ilim adamı olduğunu illâ ki tahmin edecektir.
Vefatını vefalı kardeşim Kadir Muhsin'den aldığım elektronik postadan öğrendim. Duyunca elbette ki çok üzüldüm. Çünkü kaybedilen ciddi bir ilim adamıydı. Öğrenciliğimiz döneminde kendisinden ne kadar istifade edip edemediğimiz ayrı bir konu ama okuldan mezun olduktan sonra daha ziyâde onun eserlerini okuma iştiyakı hissettim. Beni en çok etkileyen elbette ki “ Peygamberimizin Şemâili ” adlı kıymetli ve muhteşem eseri oldu. O yadigar esere yıllarını vermiş, göz nurunu akıtmış biri. Peygamber Efendimizle (Aleyhisselâm) alâkalı en küçük şeye dahi çok ciddi önem veren ve en ince ayrıntısına kadar inceleyen, ilim namusunu asla zedelemeyen birisi.
Rahmetli Ali Yardım Hocamız dahil, ilmî düşüncede her ilim adamının kendine göre farklı bir yol ve yöntemi olabilir. Ama önemli olan temel disiplinlerde dine ve ilme saygı çerçevesinde hareket etmektir. Öğrenciliğimiz yıllarında da bazı hocalarımızın bazı fikirlerinin tenkit edildiği vakidir; duyardık. Bütün bunlar bir yana, çizgisini hep ilim, ilimde ciddiyet, Peygamber Efendimiz'e (Aleyhisselâm) saygı ve dürüstlük üzere devam ettirenler, bazen farklı düşüncelere de sahip olsalar hep saygı görmüşlerdir.
Tercümelerde hem Arapça'ya özen gösterir, hem de Türkçe'nin zerâfet ve inceliğini kaybetmemeye, onu mutlaka ortaya çıkarmaya gayret ederdi. Derslerimizden şöyle bir sözünü hatırlıyorum, ki ilk duyduğumuzda belki sınıfça hepimizi güldürmüştü ama onun dil konusundaki özenini çok bariz bir sûrette gösterir: “ Bazıları Arapça'dan tercüme ederken, Arapça'nın aslını bozmayayım diye Türkçe'nin ırzına geçiyor! ” Prof. Dr. Ali Yardım, “ Peygamberimizin Şemâli ” adlı eserinin önsözünde, Efendimiz'e hitab şekillerini sıralarken aynen böyle diyor: “ Efendimiz kelimesindeki saygı asâletini başka kelimelerde göremedim! ”
Duyduğuma göre, yakın zamanda rahatsızlanmış ve karaciğer yetmezliğinden vefat etmiş. Onunla ilgili hatıraları, daha yakın öğrencilerinden, vefalı arkadaşlarından ve çevresinden bir çalışma çerçevesinde beklemek elbette ki hakkımız. Böyle bir ilim âşığına karşı bu kadarcık kadirşinaslık herhalde elzem. Evet, günümüzde iletişim imkanları had safhada. Internet üzerinden meselâ bir site açılsa, çeşitli yerlerdeki öğrencileri hatıralarını, onunla ilgilerini, notlarını aktarsalar, herhalde faydalı bir çalışma olur. Olur, ve böyle bir ilim adamından daha ziyade istifade etme imkânı da doğmuş olur.
Burada, yâd-ı cemil olsun için, bulabildiğim kadarıyla onun hayat hikayesini özet bir tarzda aktarmak isterim: 1939 yılında Alanya–Oba Köyü'nde doğdu. (Cenazesi de oraya götürüldü). 1944 yılında başladığı öğrenim hayatını, 1965'de İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü'nden mezun olarak tamamladı. İki yıl orta öğretimde öğretmenlik yaptıktan sonra 1967 yılında yüksek öğretime geçti. O zamandan beri Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü, İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü ve Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde görevini sürdürmekteydi. 1984'de Doktor, 1987'de Doçent ve 1993'de Profesör olan Ali Yardım, son olarak DEÜ İlâhiyat Fakültesi Hadîs Anabilim Dalı Öğretim Üyesi idi. Fakültenin Araştırma Teknikleri, Paleografi ve Epigrafi, El Yazması Eserlerin Analizi ve Diploma Çalışması derslerini de okuturdu. Ayrıca, Yüksek Lisans ve Doktora seviyesinde uzmanlık alanı ile ilgili dersleri vermekte ve tezleri yönetmekteydi. Ayrıca, 1998 yılından bu yana, aynı fakülteye bağlı Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü Hat, Tezhîb ve Çini Ana Sanat dalları ders programlarında yer almış; Epigrafi, Yazma Eserlerin Çözümlenmesi, Çinide Hat Kompozisyonu, diploma çalışması gibi dersleri de okutmaktaydı.
Kendi ifadesiyle Alanya'da ilkokulu bitirdikten sonra, ellili yılların başında okumak için Konya'ya gider. O zamanlar tek başınaydı. Torosların sarp geçitlerini eşek sırtında aşar ve iki yıl memleketine hiç dönmez. Kendisinden dinleyelim: “İlkokuldayım. Köy Enstitüsü mahreçli bir hocamız var. Bir gün derse, öğretmenimizin hemen arkasından girmek zorunda kaldım. Neredeydin diye sual edince olanca sâfiyetimle câmideydim geciktim diyecek oldum. Bahçedeki ağaçlardan birinden ince ama dayanıklı bir dal kestirdi ve bu değnekle bana muhteşem bir dayak attı. Arkadaşlar sonradan söylediler, birisi saymış, tam seksen bir değnek çekmiş öğretmenimiz; resmen fıkıhtaki had cezası!”
Ali Yardım Hoca, her sene yaz mevsiminde yazlığa, denize gitmek yerine tatilini memleket kütüphanelerinde geçirmeyi yeğleyen bir ilim aşığıydı. Yıllık tatillerini böyle geçirirdi. Hoca gittiği kütüphanelerde kitapları tetkik eder, dibace ve ketebe kayıtlarına bakıp vaktiyle şahsî emeği ve göz nuruyla hazırladığı İzmir Millî Kütüphanesi'nin yazma eserler katalogundan kontrol etmek sûretiyle defterine kayıtlar düşerdi.
“Bir mânâda memleketin yeniden fethi gibi bir şey bu... Memleketi, kütüphane raflarına savletle bir kere daha fethe kalkışmak; “fetih rûhu” böyle bir şey olsa gerek. İlki, “Peygamberimizin Şemâili”; nefis bir literatür çalışması, “sadaka-i câriye” cinsinden kıymetli bir eser. “Şihâb'ül-Ahbâr kısaca, Anadolu'yu vatan tutan Türklerin en ziyade rağbet ettiği hadis mecmuasıdır…” “Ali Yardım Hoca ilmî meslek itibariyle Hadis âlimi fakat yıllardır âdet edindiği Anadolu seyahatleri, onu ister istemez sanat tarihi ile de ilgilenmeye mecbur etmiş. Üniversitede, özellikle eski eserlerdeki kitâbe metinlerini okumak ve değerlendirmek konusuna münhasır sanat tarihi dersleri okutmakta nasıl “kemâl-i lezzet” bulduğunu anlatırken onun nasıl delikanlı durduğunu sizler de görmeliydiniz. Hadis gibi evrensel bir birikimden hareketle millî kültürün arkeolojisine geçmek, herhalde dünyanın en lezîz meşgalelerinden birisi olmalı. Hoca'yı genç tutan kimyânın ne olduğu anlaşılıyor.” “…imrenmek ne kelime, haset etmedim desem yalan olur ve unutulmamalıdır ki ilimde haset kabih sayılmaz. Keşke onun kadar genç olsaydım, keşke ömrüm, aynen onda olduğu gibi hikmetle ilimin dudak dudağa verdiği ihtisas sahalarında geçmiş olaydı. Sana şükranlarımızı takdim ediyoruz ey genç adam; sağolunuz, ömrünüz hayır ve bereket üzre muammer olur inşâallah!” (Aksiyon Dergisi / Sayı: 399 - 29.07.2002, A. Turan Aklan'ın, “Türkler Efendimizi Hangi Kaynaktan Tanımıştı?” başlıklı makalesinden..)
Prof. Dr. Ali Yardım'ın, Hadîs I-II adlı Üniversite ders kitabı dışında , Peygamberimiz'in Şemâili , Şihâb'ül-Ahbâr Tercümesi , “Ashâb Bilgisinin Kaynakları ve Tirmizî'nin Tesmiyetü Ashâb'in-Nebî'si” (edisyon kritik çalışması), Anadolu Selçuklular ve Beylikleri Devri Mimârî Eserlerinde Kitâbeleşen Hadîsler , İzmir 1989 (basılmamış profesörlük takdim tezi), İslâm'da Altın Yüzük Kullanımı, İslâm'da Eğitim-Öğretim Târihi (Dr. Ahmed Çelebi'den tercüme) , İzmir Millî Kütüphanesi Yazma Eserler Katologu , I-IV, Alanya Kitâbeleri (Tesbît, Tescîl, Tasnîf ve Değerlendirme) , Amasya Burmalı Minâre Câmii Kitâbeleri , Amasya Kaya Kitâbesi.. gibi eserlerinin yanında, bir kısmı yayınlanmış, bir kısmı da yayına hazırlanmakta olan Araştırma Projesi, makâle ve tebliğ türünden çalışmaları bulunmaktadır. Bunlara ilaveten onlarca makale ve TDV İslâm Ansiklopedisi'nde yayınlanan onlarca maddesi de vardır. Tabii ki yetiştirmiş olduğu güzide talebeleri ayrı bir bahis. Rahmetli evliydi ve üç erkek evlâdı vardı. Prof. Dr. Ali Yardım'ın; Arapça'ya vukûfu, Klâsik Türkçe'ye âşinalığı, Fransızca ve Farsça ile de ünsiyeti vardı.
Değerli Hocamıza Yüce Mevlâ'dan Rahmet Diliyorum… Ruhu Şâd Olsun!
(Öncelikle Muhterem Hocamızın, sonra tüm arkadaşlarımızın ve gönlü insanlık için çarpan bütün sevgi kahramanlarının Kurban Bayramını tebrik ediyorum. Sağlıcakla kalınız Efendim!)


Misafir 16 Ocak 2006 20:05

Hakikat Damlaları-26
 
Gırtlağına kadar kesrete boğulmuş bir insanın, başkalarını vahdete ulaştırması mümkün değildir.
* * *
İmanın hazzına ulaşanlar içlerinden geçen düşüncelerden dolayı bile kendilerini sorgular ve kat'iyen tavır yalanına girmezler.
* * *
Yaptığımız şeyleri monotonluğa kurban etmemeli, her zaman onları içimizde yeniden bir kere daha duymaya çalışmalıyız.
* * *
Nefsi itibarıyla ölmeyenler hakiki hayata eremezler.
* * *
“Neredesin?”e cevap verip “Buradayım!” diyebilecek yiğitlere ihtiyaç var.
* * *
İdare eden kaba kuvvet değil, hakkaniyet ve adalettir.
* * *
Faydasız ve lüzumsuz şeyler, faydalı olanları da faydasız hale getirirler.
* * *
Zaaflar, insan tabiatının açık olduğu boşluklardır; şeytan da işte o boşlukları kullanır.
* * *
Sözümüzün aks-i sadâ uyarmasını bekliyorsak her zaman kendi değerlerimizle hareket etme hususunda çok dikkatli olmalıyız.
* * *
Gerçek sahibine bağlanmayan şeyler sahipsiz demektir.
* * *
“Ben” diyenler, diskalifiye edilmelerinin dilekçesini kendi elleriyle vermiş sayılırlar.


Misafir 19 Ocak 2006 21:19

Batının Batısında Bir Ev ve Üç Genç
 
Sevgili Arkadaşlar,

Evvelki yazıda da belirttiğim gibi, bir Mi’raç programı vesilesiyle çıktığımız seyahatten dolayı geçen haftanın üç gününde Ayyüzlü’den ayrı kaldık. Birkaç saatlik uçak yolculuğu çok hoşuma gitse de aklımda hep siz vardınız. Öyle ki, yanıma bir-iki kitap ve bir de Sızıntı dergisini almayı ihmal etmedim. Yol boyunca sürekli bu sayfada yer verebileceğim ve beraberce yararlanacağımız bilgiler bulabilmek için didindim durdum. Hatta bir aralık babam kulağıma eğilip, “Talibim, şimdi kainatı okuma zamanı; şu anda içinde bulunduğun uçağı, dalgaları arasında yüzdüğümüz bulut denizini ve bu imkanı bize lutfeden Allah’ın şu sayısız nimetlerini düşün. Kaldır başını, bak uçak “Allah”, diyor, gökyüzü “Allah” diyor, bulutlar “Allah” diyor ve bulutları, rüzgarı, gökyüzünü, şu metal yığınını bize hizmet ettiren, bizi çok kısa bir sürede bir ülkenin bir ucundan diğerine götüren Allah “Mi’raç hak’tır” hakikatini bir de bu dille gösteriyor.” dedi. Gözyaşlarını saklamak istediği zamanlarda bir başka yana dönmüş gibi davranan babam yine öyle yaptı ama çok duygulandığı her halinden belliydi. “Meğer şu kainat kitabı da insanı ağlatırmış” diye düşündüm sadece; çünkü, ben henüz o kitabın nasıl okunduğunu bilmiyordum.
Mi’raç gecesi münasebetiyle düzenlenen programda, o gecenin öneminden, Peygamber Efendimiz’in gittiği yerlerde kendisine verilen nimetlere rağmen asla bizi unutmadığından ve Allah’ın rızasına ulaşmamız için dikkat etmemiz gereken bazı hususlardan bahsedildi. Konuşmacılardan birisi de babamdı. Bulunduğumuz yer öyle kalabalıktı ki, o kadar insanın karşısında babamın nasıl konuştuğuna şaşırdım. Ben birkaç insanın önünde durunca bile sıkılıyorum. O yüzden arka taraflara gidip dinlemeye çalıştım sohbeti. Benim oturduğum yerin iki sıra arkasında benden yaşça büyük iki kişi sürekli konuşuyorlardı. “Sohbeti dinlemiyor ve saygısızlık ediyorlar” diye içten içe kızmıştım onlara. Gecenin sonunda babamla tanıştıklarında öğrendim ki, bizim Türklerden birisi, yeni Müslüman olan yanındaki arkadaşına sohbeti tercüme ediyormuş. Onlar hakkında su-i zan ettiğim için bu sefer de kendime çok kızdım ve o amcaya gidip helallik istedim.
Eyüp’te gibi...
Ertesi gün, programda tanıştığım bir abi, iki öğrenci arkadaşıyla beraber kaldığı eve davet etti beni. Annemin gönlüne girip babamdan da izin koparınca bir günlüğüne onların yanına gittim. O şirin evin üç sakininden en küçüğü Gökhan abiydi. Türkiye’den geleli henüz bir sene olmuş, doktora yapıyormuş. İstanbul’da staj yaptığı dönemdeki öğrencilerini o kadar çok özlemiş ki, kandilde beni görünce hemen o öğrencileri hatırlamış, hep onları düşünmüş ve bir manada hasret gidermek için de beni davet etmiş.
Orada kaldığım günün sabahında Gökhan abi mutfak nöbetçisiydi; ben de erkenden kalkıp ona yardım etmek istedim. Hiç bu kadar güzel bir kahvaltı yapmamıştım desem yalan olmaz. Gökhan abi, usta bir aşçı gibi, patatesleri ince ince, yuvarlak şekilde doğradı; üzerine domates rendeledi, biraz tuz, yağ ve su koyup hepsinin üstünü alüminyum folyoyla kaplayıp fırına sürdü. Yarım saat pişirdikten sonra üzerine yumurtasını da kırıp o enfes yemeği kendi tepsisiyle sofraya koydu. Teypten çok güzel Kuran okuyan bir hafızın sesi yükseliyordu. Gökhan abi de arada bir hafızı taklit ederek vokalistlik yapıyordu. Sanki batının batısında dışı süslü içi manevi kirlerle dolu evlerin ortasında değil de Eyüp’teki muazzam caminin hemen bitişiğinde, nurlu bir evde gibiydim. Bu güzel insanlar kaldıkları yeri nasıl da kendilerine benzetmiş ve aydınlatmışlardı. Modern dünyanın gürültüsü ve kiri ancak onların kapısına kadar gelme fırsatı buluyor ama içeri giremiyordu. İçerde Kur’an vardı, namaz vardı, kardeşlik vardı, sevgi vardı ve Kur’an’la, namazla nurlanmış gençler vardı.
Sofradan kalkar kalkmaz herkesi bir telaş aldı; bu üç kafadar, akşam gelecek olan misafirleri için evi temizleyip, yemek yapmaları gerektiğini söyleyerek aralarında işbölümü yaptılar. Ben de bazı ufak-tefek işlerde onlara yardımcı olmaya çalıştım. İnanın, abilerden birinin, bir yandan yemek yapmaya çalışıp bir taraftan da “Allahım, ne olur bizi mahçup etme; misafirlerimizin kalbini yumuşat; Peygamberimizi en güzel şekilde anlatmamızı nasip et.” dediğini duyunca öyle hislendim ki, bir ara hareket edemez oldum, bir kenara oturdum, hayran hayran onu seyrettim.. şu lüks şehrin buğulu havasında yolunu kaybetmeyen, gördüğü dünyevi güzelliklerle bakışları bulanmayan ve kendi değerlerimizin temsilciliğini yapmak için çırpınan o abilere sarılıp “Allah sayılarınızı artırsın, beni de sizin gibi yapsın” dememek için kendimi zor tuttum.
Türkiye’nin Havası
Haftada iki gün yabancılarla bir araya gelip değişik konularda konuşuyorlarmış. Bu sohbetler esnasında iki kişi Müslüman olmaya karar vermiş. İşte bu beş kişilik misafir grubu için hummalı bir hazırlık vardı evde. Ben İngilizce bilmediğim için onları seyretmekle yetinecektim ama merakla akşamı bekliyordum. Bazı eksikleri almak için dışarı çıktık. Ne yazık ki, o bölgede cami olmadığı için Cuma namazını bir kültür merkezinde kıldık. Oradaki çalışmaları anlattı Gökhan abi. Bana hiç küçük gibi davranmıyor, aksine tıpkı karşısında bir büyük varmış gibi benimle konuşuyor ve bana çok değer verdiğini belli ediyordu. Kendimi birden büyümüş ve kocaman bir adam olmuş gibi hissettim. Peygamber Efendimiz de çocuklara hep değer verir ve onlarla tek tek ilgilenerek büyük gibi davranırmış öyle değil mi?
Günün en güzel bölümü akşam misafirlerle geçen kısmıydı. Onlardan ikisinin yabancı olduklarını İngilizce konuşmasalar anlamayacaktım. Simaları, namaz kılışları ve hatta isimleri aynı bizimkiler gibiydi. Birisinin adı Mahmut, ötekinin Ahmet, diğerlerinin de John, Peter ve Mark’tı. Cemaatle namaz kıldık, tesbihlerimizi çektik, diğer üç misafir de bizi izledi. Beni onlarla tanıştırdılar, ne dediklerini anlayamadığım için Gökhan abinin tercümanlığı aracılığıyla birbirimizle anlaştık. Bir ara ona, en yaşlı misafir olan Mahmut amcaya Müslüman olmaya nasıl karar verdiğini sormasını istedim.
O da, uzun yıllar İslamiyet hakkında bir sürü kötü söz duyduğunu, dolayısıyla o dönemde dinimizle ilgili hiç de iyi düşüncelerinin olmadığını, fakat, komşusu olan Türk öğrencilerin yaşantılarına hayran kaldığını, onların da Müslüman olduğunu öğrenince buna bir türlü inanamadığını anlattı. Daha sonra onların hep insanları etkilemek için öyle güzel davrandıklarını düşündüğünü ve bu sebeple onlarla beraber olmaktan uzak durduğunu söyledi. Aylarca abilere görünmemeye çalıştıktan ve bir manada onlarla saklambaç oynadıktan sonra, Gökhan abi ve arkadaşlarının ısrarına daha fazla dayanamayıp Türkiye’ye tatile gittiğini aktardı. İstanbul, Konya, Antalya... derken Türkiye’de nereye giderse gitsin, hangi eve misafir olursa olsun, hep güleryüzlü, cömert ve misafirperver insanlar gördüğünü, ne kadar Müslüman aile ile tanışmışsa çoluk-çocuk hep aynı güzel ahlakla donandıklarına şahit olduğunu ve nihayet “Bu insanların hepsi rol yapıyor olamaz. Hem insan günlerce, haftalarca ve aylarca kesintisiz rol yapamaz. Ancak gerçek bir din, bütün insanları bu kalitede yetiştirebilir.” kanaatine vardığını heyecanla nakletti.
Kurban Eti
Rusya’da çalışan kardeşinin şahit olduğu hadise de Müslümanlığı tercihinde etkili olmuş. Rusya’ya eğitim gönüllüsü olarak giden öğretmenlerden ikisi kurban bayramında civardaki bütün ihtiyaç sahiplerine et dağıtmak için kapı kapı dolaşmışlar. Ellerinde son bir et parçası kalmış, onu da bırakmak için gittikleri evde bizim yeni Müslüman olan Mahmut amcanın kardeşinin komşusu açmış kapıyı. Yaşlı kadın, ne istediklerini sormuş öğretmenlere.. onlar da hiçbir şey istemediklerini, sadece dini bayramlarında kestikleri etlerin bir kısmını komşularıyla paylaştıklarını, eğer kabul ederse ona da bir parça hediye etmek istediklerini söylemişler. Fakat, kadın Müslüman olmadığını ve kabul edemeyeceğini belirtmiş. Öğretmenler, böyle bir bayramda komşularını arayıp sorarken din ayırımı yapmadıklarını, muhtaç olan her insanı sevindirmek istediklerini ve bu düşünceyi İslam’dan aldıklarını anlatıp, eti ona teslim ederek ayrılmışlar.
Yaşlı teyze almış eti ama yine de rahat edememiş; “Herhalde yanlış geldiler ama beni de kırmamak için öyle söylemek zorunda kaldılar” diye düşünerek peşlerinden evlerine kadar takip edip eti iade etmek istemiş. Öğretmenlerden dinlediklerinin doğruluğuna kanaat getirince şöyle demiş, “Aylardır evimin kapısını kimse çalmadı; çoluk-çocuk, torun-torba, hısım-akraba hiç kimse beni arayıp sormadı. Açlıktan daha ziyade yalnızlık insanı kötü yapıyor. Sizin dininiz ne kadar güzelmiş ki, hiç tanımadığınız, aynı dinden bile olmadığınız insanların halini hatrını sorup ihtiyaçlarını görüyorsunuz. Akrabalarınıza karşı da böyle misiniz?”
Güzel dinimizi anlatma fırsatı bulmanın heyecanıyla söze girmiş o iki arkadaş; çocukların anne-babaya bir öf bile demeden, son nefeslerine kadar onlara sahip çıkıp, ihtiyaçlarını görüp iyi muamele etmesini Allah’ın emrettiğini, bunun Kuran’da belirtilen bir emir olduğunu; ayrıca, nine, dede, amca, dayı, hala, teyze ne kadar akraba varsa onlarla irtibatta olup ziyaretlerine gitme ve ihtiyaçlarını görme konusunda kesin hükümlerin bulunduğunu bir bir sıralamışlar. O yaşlı teyze de hayran kaldığı bu sözler üzerine o gençlerle sık sık bir araya gelmeye, dinî konulardan konuşmaya ve birkaç ay sonra da Müslüman olmaya karar vermiş.
Bir gün o yaşlı kadının üst kat komşusu –Mahmut amcanın kardeşi– gelmiş; onun öldüğünü, son nefesinde hep o abileri ve m******* anlayamadığı bazı sözcükleri sayıkladığını, ölmeden evvel onlara selamını iletmesini istediğini, yaşlı kadının son nefesindeki isteğini yerine getirmek için onlara durumu haber vermeye geldiğini anlatmış. Mahmut Amca, bunları da duyunca hayran kalmış dinimize ve asıl mutluluğun, huzurun, refahın bu dini yaşamakla elde edileceğini hissettiği anda da Müslüman olmuş.
Allah’ım Beni de...
O gece, Peygamber Efendimiz’in yaşantısını merak eden misafirlere Allah Rasûlü’nün ahlakından bir bölüm anlattı abiler. Bir saat kadar süren sohbette konuşmacı, ev sahipleri arasında ortanca olandı. İngilizce olarak, hiç takılmadan anlattı Peygamberimiz’i. Onun dediğini anlayamasam da, Sevgili Peygamberimizin adını söylerken abinin toparlanarak ayağa kalkar gibi yapışı ve yaşaran gözleri beni çok etkiledi. O konuştukça Allah’a dua ettim ben de O’nun adını böyle anlatabileyim diye.
O gece boyunca da hep “Keşke çok çabuk büyüyüp ben de bu abiler gibi olabilsem” diye içimden geçirdim. Ertesi gün annem ve babam gelip beni alırlarken sanki bir rüyadan uyanıyor gibiydim. Şimdi orada görüp duyduklarımı düşünüyorum.. ne kadar ilginç değil mi? Bizim sıradan gibi gördüğümüz akrabalarla bağı koparmayıp ihtiyaçlarını görmek ve kimseyi ayırt etmeden kurban eti dağıtmak bile iki insanın hidayetine vesile oluyor. Evet, ben de inandım, Ayyüzlü’nün en son dinlediğim sohbetinde de dediği gibi, “İslam’ı bilmeyen veya onun hakkında yanlış bilgi sahibi olan insanlara dinimizi anlatmanın en güzel yolu, onu Allah’ın emirlerine uygun şekilde yaşamaktır.”
Hayal dünyasında yaşıyormuşcasına tatlı geçirdiğim o gece, dile getirilen hususlardan biri de şuydu: Dinimizi en güzel şekilde yaşadığımız zaman sadece başkalarının onu doğru olarak tanımalarına vesile olmakla kalmaz, aynı zamanda Allah’ın rızasını da kazanırız. Mesela, anne-babamıza saygılı davranmamız diğer dinlerden olanları hayran bırakabilir ama ondan daha önemlisi onlara hürmet etmemiz, bizi Rabbimizin hoşnutluğuna da eriştirir.
Hazreti Musa’nın Komşusu
İşte, bu son konu hakkında, annemden dinlediğim ve çok etkilendiğim bir hikayeyi anlatarak sözlerimi bitirmek istiyorum:
Hazreti Musâ (aleyhisselam), bir gün Allah’a dua ederken; “Yâ Rabbi, benim Cennet’teki komşularım kimlerdir, bazılarını bildirir misin?” diye bir istekte bulunmuş. Yüce Allah, Hazreti Musâ’ya: “Senin Cennet’teki komşularından biri, falan yerde yaşayan bir kasaptır. Falan yerde dükkânı var. Görmek istersen git, bir gece kendisine misafir ol.” buyurmuş.
Hazreti Musâ, bu kasabın ne yaparak kendine Cennet’te komşu olmayı hak ettiğini merak ederek onu arayıp bulmuş ve o gece onun evine misafir olmak istediğini söylemiş.
Akşam olunca, kasap -kim olduğunu bilmediği- Hazreti Musa ile birlikte evine gitmiş. Misafirini bir köşeye oturttuktan sonra, “Bana müsaade ederseniz, evvela şurada bir misafirim daha var, önce onun hatrını sorup ihtiyaçlarını karşılayayım, sonra sizinle ilgilenirim.” demiş.
Kasap, odanın bir köşesinde yatan yaşlı kadının altını temizleyip elbisesini değiştirmiş; bütün hizmetini görüp yemeğini yedirmiş. O sırada ihtiyar kadın bazı şeyler söylemiş. Kasap da bu sözlere “âmin” demiş.
Bu işi bittikten sonra evdeki misafirin yanına dönen kasaba Hazreti Musâ (aleyhisselam) sormuş; “Bu kimdir ki, kendisine bu kadar özenle hizmet ediyorsun?”
Kasap “Bu benim anamdır. Sağlığında benim bütün zahmet ve sıkıntılarıma katlanmış vefakâr bir kadındır. Şimdi ben kendisine evlâtlık görevimi yapmaya çalışıyorum.” diye cevap vermiş. Hazreti Musa sorularına devam etmiş;
“Peki, yanından ayrılırken o bir şey söyledi, sen de “âmin” dedin; o neydi?”
“O mu? Olacak şey değil ama söylüyor işte! Annem, bana her gün, “Oğlum, Musâ Peygambere Cennet’te komşu olasın.” diye dua eder; ben de “âmin” derim. Bu olacak iş mi? Hazreti Musâ kim, ben kimim? Ben o Allah elçisini şu dünya gözüyle bir kere görsem o da yeter bana!” demiş.
Hazreti Musa, tanıdığı bu güzel kalbli insanı çok sevmiş, ondan duyduğu sözlerden pek hoşlanmış; ötede komşu olacağı için de Allah’a hamd etmiş. Oradan ayrılırken de, “Dostum, sen anneni hep böyle hoşnut et; et ki, Musa da senin gibi bir gönül eriyle komşu olmanın sevincini tatsın!” demiş.
Evet arkadaşlar,
Emin olun, şu anda gönlüm bir güvercin kalbi gibi titriyor.. ben de İslam’ın sözünü eden değil, onu yaşayan bir insan olmak istiyorum.. ben de Efendimizi anlatmak için diyar diyar dolaşmak ve muhtaçlara el uzatmak istiyorum.. ve bunu başarabilmek için dualarınızı bekliyorum.
Bu hafta da size, Ayyüzlü’nün sohbetlerinden notlar tutan annemin defterinden aldığım bir cümleyle veda ediyorum:
“Anne-babanın hukukunu hiçe sayan ve onlara isyan eden evlât “insan bozması bir canavar”, çocuğun mânevî hayatını garanti etme gayretinden mahrum ebeveyn de merhametsiz birer gaddardırlar.. ve hele, çocuk yolunu bulup kanatlandıktan sonra onu felç eden anne ve babalar..!”


Misafir 22 Ocak 2006 17:43

Edep tâbiri değişik vesilelerle günlük hayatımızda varlığını gösterir. Hatırımıza gelen bazı tabirleri zikredersek, mesela, bizde ahlâkî duruşuyla saygı uyandıran kişilere müeddep, İlâhî kudretin ve içtimâi (sosyal) âdetlerin farkına varmadan yaşayan kişilere edepsiz, güzel davranışa sevk etme hâline te’dip, ince ve zarif sözlü kimseye edip ve bu lisanî güzelliklerin ilmi sahadaki adına edebiyat denilmesi, bizdeki edebe verilen ehemmiyetin hemencecik aklımıza gelen numunelerindendir. Ayrıca edep kaidelerinin geneline adap, cemiyet hayatımızda dikkat edilmesi gereken görgü kurallarının adab-ı muaşeret şeklinde isimlendirilmesi, edep kelimesinin hayatımızdaki yerini gösteren örneklerdendir.
Örfümüzde ahlâkî tüm güzellikler edep kelimesiyle özetlenmiş ve artık ahlâk denilince edep, edep denilince ahlâk anlaşılır olmuş. Edep kelimesi bize Arapçadan geçtiği halde Türkçeleşmiştir.
Alimler Cenab-ı Hakk’ın ayetlerini ayat-ı ilmiye ve ayat-ı kevniyye olmak üzere iki kısma ayırmışlar. Ayat-ı ilmiye, Hak Teala’nın melekleri vasıtasıyla peygamberlerine vahyettiklerine; ayat-ı kevniyye ise kainattaki bütün varlıklardaki tecellisine deniliyor.

İşte edep, bu varlık aleminde kişinin idraki ve ayetlerle uyum halinde yaşamasıdır. Dolayısıyla ahlaki güzellikleri ve edebi ekstradan bir şeymiş gibi görmek veya dindar olmayı edepten farklı gibi telakki etmek fevkalade yanlıştır. Din edeptir, edep dindir; ayrılık gayrılık yoktur.
Ahlak, hulk (yaratılış, yaratılma) kelimesinden türemiştir. Bu hususa dikkat çeken tasavvuf büyükleri ahlak için “Seni hâlık (yaratıcı) ile mahluk (yaratılmış) arasında daima rızaya uygun harekete muvaffak kılan edeptir” şeklinde tarifler yapmışlardır.
“Edep Yâ Hû” yazısını gördüğünüzde eminiz ki hepinizde farklı farklı çağrışımlar uyanmıştır. Âşina olduğumuz bir tâbir “Edep Ya Hû”. Eskiden konaklarda, evlerde, tekkelerde, sohbet edilen mekânlarda levha şeklinde yazılan, yakın zamana kadar da dilimizden hiç düşmeyen bir kelâm; fakat bu söz de kültür erozyonundan nasibini almış. “Edep Yâ Hû” sözü iyice alışılmış, alelâde söylenegelmiş ve bu sebepten dolayı ifade ettiği mefhumdan da uzaklaşmış gözüküyor. Sözler, içlerinde barındırdıkları mefhumları algılayabilen dimağlar buldukça hayatiyetlerini sürdürebilir, özlerini gösterebilirler. Hayat damarları kuruyan sözler öylece boşlukta asılı kalır durur. Kaybolmaz belki, ancak onu anlayanlar olduğu zaman rahmet yüklü buluttan inen yağmur gibi tekrar bereketini o müsâit zemine akıtır. Eskiden bu küçücük sözle çok mânâlar ifade edilirken şimdilerde dar kalıplar içine sıkışmış mânâdan uzak vehimler kol gezmekte.
“Edep Yâ Hû” edebe, ahlaka davettir. Aynı zamanda bir ikazdır. Ama bu uyarı edepsiz kimseye değil, edebi bilen kişiyedir. Çünkü ‘ya hu!’ hitabı ‘Hu’ya aşina olana yapılır. O’nu bilen O’nun edebini bilir. O’nu yani Hu’yu bilmeyen edebi nasıl bilsin ki edebe davet edilebilsin? Yani şöyle denilmek istenir: “Ey edebi bilen kardeşim! Maruz kaldığın bu saygısızlık seni edepsize karşı edepsizce harekete sevk etmesin. Edeple karşılık ver. Edebi senden öğrensinler.”
Bu davet sadece edebi hatırlatmaz. Ezeldeki birlik ve tevhidi de hatırlatır. “Yâ hû!” lafzıyla gerçekleşen bu hatırlatma kişiye mahiyetini, insan derecesini ve ulvi hissedişleri kaim kılar. Hepimiz başka başka suretlerde, ama “Hu” ile hareket eden, Cenab-ı Hakk’ın nefhasının mazharlarıyız. Aslımız ve masdarımız hep O Hu’dan. “Edep Yâ Hû” demekle adeta şunlar ifade edilmek istenir: Ey ezelde nur iken şimdi farklı farklı isimlerle anılan, aslında Hu’dan ibaret olan kardeşim, Allah Tealâ’nın ruhundan ruh üfürdüğü, en büyük emanete sahip, îman tacıyla ziynetlenmiş; benlikten, senlikten öte O “Hû”nun mazharı olmuş “O”! Ey sahibi “Hû” ve sahibi “O”! olan! Sana “O”nun tarafından verilen bâki, kaybolmaz, hatta görülmez edep libasını taşıyan “O”! Bu edepten uzaklıkları görüp de sakın kendindeki emaneti zayi etme. “O”na nefsinin süfli perdeleri ile o edebi örtme. Baki olanı ve baki olan edebi fani, kaybolup gidici hallerle heba etme. O bakiyi bu faniye değişme. Sen her an tecellisi ile her şeyin O’ndan olduğunu hatırla. Dönüşün “O”na olduğunu unutma. Edep Yâ Hû ikazımızı da O’ndan bil...


Misafir 23 Ocak 2006 18:53

Hakikat Damlaları-27
 
Birisine, ‘seni seviyorum' demek başka, ‘eşin-menendin yok' demek başkadır. Birincisi makbul olsa da, ikincisinin mahzurlu olduğunda şüphe yoktur.
***
Medeniyetlere kastedenlerin, kültürleri ortadan kaldırmaya yeltenenlerin vebalini dünyada tartacak bir baskül olmadığı gibi ahirette de o büyüklükte bir kantar yaratılmamıştır.
***
Allah'a dilbeste olmuş gönüller, işlerini planlarken O'nunla alakalı mülahazaları bir ana nakış gibi işin merkezine oturtmalıdırlar.
***
Günahın Allah tarafından affedilmesi başka mesele, kulun o günahtan dolayı sorguya çekileceğini düşünerek hep ızdırap duyması daha başka bir meseledir.
***
Şuursuz taklid makbul değildir.
***
İnsanlara karşı hakiki şefkat, onlara ebedî saadeti kazandırma yolunda ortaya konan cehd ü gayretle olur.
***
Bediüzzaman, gerçek Mukteda Bih'e (sallallahü aleyhi vesellem) basiretle iktida etmiş bir basiret muktedisidir.
***
İnsanın inandığı meseleye kilitlenmesi o hususta yapacağı en büyük duadır.
***
Allah'ı (celle celalühü) vicdanda derinlemesine duymanın en önemli şartı bir an evvel nazarîden sıyrılıp meseleleri amelînin enginliğiyle hissetmeye bakmaktır.
***
Eski-yeni bütün tiranlar, şefkatten mahrum bir kısım insan bozmalarıdır.
***
Kalb ve ruhta şefkat eksikliği bir tabiat deformasyonunun neticesidir. Bunun içindir ki, hakiki bir insanın şefkatten mahrum olması düşünülemez.


Misafir 4 Şubat 2006 18:59

Beşikte konuşan çocuklar
 
http://ailem.zaman.com.tr/static/images/sayilar/2006/164/bebek.jpgResulullah (sas) buyuruyor ki: “Üç kişi dışında hiç kimse beşikte iken konuşmamıştır. İlki Hz. İsa’dır. İkincisi de şöyledir: Cüreyc, kendini ibadete vermiş abid bir kuldu. Bir manastıra çekilmiş orada ibadetle meşguldü. Derken bir gün annesi yanına geldi, o namaz kılıyordu. “Ey Cüreyc! Yanıma gel, seninle konuşacağım! Ben annenim.” diye seslendi. Cüreyc, “Allahım! Annem ve namazım hangisini tercih edeyim?” diye düşündü. Namazına devama karar verdi. Annesi çağırmasını [her defasında üç kere olmak üzere] üç gün, tekrarladı. (Cevap alamayınca) üçüncü çağırmanın sonunda “Allah’ım, kötü kadınların yüzünü göstermedikçe canını alma!” diye bedduada bulundu. Beni İsrail, aralarında Cüreyc ve onun ibadetini konuşuyorlardı. O diyarda güzelliğiyle herkesin dilinde olan zinakâr bir kadın vardı. “Dilerseniz ben onu fitneye atarım.” dedi. Gidip Cüreyc’e sataştı. Ancak Cüreyc ona iltifat etmedi. Kadın bir çobana gitti. Bu çoban Cüreyc’in manastırı(ın dibi)nde barınak bulmuş birisiydi. Kadın onunla zina yaptı ve hamile kaldı. Çocuğu doğurunca, “Bu çocuk Cüreyc’ten.” dedi. Halk (öfkeyle) gelip Cüreyc’i manastırından çıkarıp manastırı yıktılar, hakaretler ettiler, kendisini de dövmeye başladılar, linç edeceklerdi. Cüreyc onlara, “Derdiniz ne?” diye sordu. “Şu ****** ile zina yaptın ve senden bir çocuk doğurdu!” dediler. Cüreyc, “Çocuk nerede, getirin bana?” dedi. Halk çocuğu ona getirdi. Cüreyc, “Bırakın beni namazımı kılayım!” dedi. Bıraktılar ve namazını kıldı. Namazı bitince çocuğun yanına gitti, karnına dürttü ve “Ey çocuk! Baban kim?” diye sordu. Çocuk, “Falanca çoban!” dedi. Bunun üzerine halk Cüreyc’e gelip özür dileyip ve “Senin manastırını altından yapacağız!” dedi. Cüreyc ise, “Hayır! Eskiden olduğu gibi ker***ten yapın!” dedi. Onlar da yaptılar. Üçüncüsü de şudur: Bir zamanlar bir çocuk annesini emiyordu. Oradan şahlanmış bir at üzerinde kılık kıyafeti güzel bir adam geçti. Onu gören kadın, “Allah’ım şu oğlumu bunun gibi yap!” diye dua etti. Çocuk memeyi bırakarak adama doğru yönelip baktı ve “Allah’ım beni bunun gibi yapma!” diye dua etti. Sonra tekrar memesine dönüp emmeye başladı.” Ebu Hureyre der ki: “Ben Resulullah (sas)’ı, şahadet parmağını ağzına koyup emmeye başlayarak, çocuğun emişini taklit ederken görür gibiyim.” (Resulullah anlatmaya devam etti): “Sonra annenin yanından bir kalabalık geçti. Ellerinde bir cariye vardı. Onu dövüyorlar ve, “Seni zani seni! Zina yaparsın, hırsızlık yaparsın ha!” diyorlardı. Cariye ise, “Allah bana yeter, o ne iyi vekildir!” diyordu. Çocuğun annesi, “Allah’ım çocuğumu bunun gibi yapma!” dedi. Çocuk yine emmeyi bıraktı, cariyeye baktı ve, “Allah’ım beni bunun gibi yap!” dedi. İşte burada anne-evlat karşılıklı konuşmaya başladılar: Anne dedi ki: “Boğazı tıkanasıca! Kıyafeti güzel bir adam geçti. Ben, ‘Allah’ım, oğlumu bunun gibi yap!’ dedim. Sen, ‘Allah’ım! Beni bunun gibi yapma!’ dedin. Yanımızdan cariyeyi döverek, zina ve hırsızlık yaptığını söyleyerek geçenler oldu. Ben, ‘Allah’ım, oğlumu bunun gibi yapma!’ dedim. Sen ise, ‘Allah’ım, beni bunun gibi yap!’ dedin.” Oğlu şu cevabı verdi: O atlı adam cebbar, zalimin biriydi. Ben de, ‘Allah’ım beni böyle yapma!’ dedim. ‘Zina ettin, hırsızlık yaptın!’ dedikleri şu zavallı cariye ise ne zina yapmıştı, ne de çalmıştı! Ben de ‘Allah’ım beni bunun gibi yap!’ dedim.” (Kaynak: Buhari, Enbiya 50, Amel fı’s-Salat 7; Müslim, Birr 7, 8)


NihLe 6 Şubat 2006 13:02

1 ek
Alıntıdaki Ek 4877

Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî'sinde, "Secde et de yaklaş" (Alak,19) ayetine dair anlatılan hikaye:

"Bir dere kıyısında yüksek bir duvar vardı. Duvarın üstüne de, susamış dertli biri çıkmıştı.

Suya ulaşmasına, susuzluğunu gidermesine o duvar engel oluyordu. Susuz adam da su için balık gibi çırpınıyordu.

Ansızın suya bir ker*** parçası attı. Kerpicin düşmesi ile suyun çıkardığı ses, kulağına bir söz gibi geldi.

Suyun sesi bir sevgilinin sesi gibi tatlı idi. O su sesi, adamı üzüm suyu gibi mestetti.

Mihnetlere, dertlere uğramış adam, suyun tertemiz sesini duymak için duvardan ker*** koparıp suya atmaya başladı.

Sudan da ses geliyordu. Su “Ey insanoğlu!” diyordu, “böyle ker*** atmaktan, beni rahatsız etmekten sana ne fayda var?”

Susamış adam cevap verdi de, dedi ki: “Ey su, bu atıştan benim için iki fayda vardır. Bu yüzden ker*** atmaktan vazgeçemem.”

“Birinci fayda: Benim suyun sesini duymamdır. O ses, susuzlara rebâb sesi gibi pek tatlı gelir.

Su sesi, İsrâfil’in sesine benziyor. Ölü bile bu sesten dirilmededir.

Ker***leir atmamın ikinci faydası da şudur ki: koparıp attığım her ker***le, duvar alçalıyor. Ben de suya biraz daha yaklaşıyorum.

Kerpici her koparışımda yüksek duvar, kerpicin azalması yüzünden biraz daha alçalıyor.

Duvain alçalması bir yakınlık; onun ortadan kalkması ise kavuşmak, buluşmak olacak.”

İşte, namaz kılarken secde etmek de “Secde et de yaklaş” âyetinde olduğu gibi, duvardan ker*** koparmaya benzer.

Bu varlık duvarı yüksek bulundukça, baş eğmeye yani secde etmeye engel olur.

Bu toprak bedenden kurtulmadıkça, eğilip âb-ı hayata secde etmek ve ondan doya doya içmek imnkânı yoktur.

Bu varlık duvarı üstünde bulunanlardan kim daha fazla susamışsa, duvarın taşını, kerpicini o daha çabuk koparır atar.

Suyun sesine daha fazla âşık olan kişi ise, ona engel olan varlık duvarından daha büyük parçalar koparır. "

Hayatlarımızı namazın nuruyla hayatlandırmak duası ile...


Misafir 17 Şubat 2006 17:28

Hakikat Damlaları-30
 
Din kendisiyle insanlar şekillensin diye gelmiştir; insanlar dini kendilerine göre şekillendirsinler diye değil.
* * *
Efendimizin dualarında seçtiği kelimeler şu cihan saltanatının Sahibi'nin kapısının tokmağını vururken mırıldanacağımız en isabetli söz cevherleridir ve o dualardaki nuraniyeti başkalarında görmek asla mümkün değildir.
* * *
Zat-ı Uluhiyet'i iyi tanıyıp gönülden sevmemiz O'nun hakkı bizim de en önemli vazifemizdir.
* * *
Müslüman olmak güzel, güzel müslüman olmak daha güzel ve güzel müslümanlıkta mütemadi olmak ondan da güzeldir.
* * *
Cenâb-ı Hak'ta mütekabiliyet ahlakı var. O (celle celâlühû), "Siz Beni anın, Ben de sizi anayım; Siz dua edin, Ben icabette bulunayım!" buyuruyor. İnanan gönüllere düşen böyle bir tenezzül-ü ilahînin hakkını vermeye çalışmaktır.
* * *
Osmanlılar tarihe Allah'ın bir lütfudur. Onların kıymetini anlamak için şimdilerde kan gölüne dönen coğrafyalara bakmak yeterli olsa gerektir.
* * *
Aklı, dehayı ve karizmayı bütün bütün nefyetmeyelim ama şunu da unutmayalım ki; aslolan meşîet-i ilahiyedir ve neticede hep Allah'ın murad buyurduğu olur. İşte bunun içindir ki, hep O Kudreti Sonsuz'a sığınmak iktiza eder.
* * *
İnsan işlediği günahın affedileceğini bilse bile o günahından dolayı hep Allah'tan haya etmelidir.
* * *
Amele güven ve itimat, insanda Allah'a güven ve itimat hissini azaltır.
* * *
Haybet yaşamak istemeyenler her işlerini bir bilene yahut bilenlere danışarak yaparlar.
* * *
Duymadan ve hissetmeden bin sene yaşamaktansa, duyarak, hissederek, şuurluca bir dakika yaşamak daha evlâdır.
* * *


Misafir 17 Şubat 2006 18:20

Tasavvufî kültürün en latif tabirlerinden biri olan ‘eyvallah’, çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişigüzel kullanılmasına rağmen yine de işitildiğinde veya söylenildiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz. Mânevî terbiyeyi insanî hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.
Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. ‘Ey’ veya ‘-iy’, ‘evet, tabii’ gibi anlamlara gelir. Bilhassa vav’la beraber kullanıldığında dilimizdeki ifadesiyle ‘aynen öyle, tastamam’ gibi manaları içine almaktadır. ‘Tamam, peki’ manasına pratik Arapça’da halihazırda ‘eyva’ şeklinde söylenişine halkımız aşinadır. Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de duyduğumuz bu kelam esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah’ın Araplardaki söyleme tarzıdır. “Ve” harfine gelince. Sadece gramer açısından incelendiğinde en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün.

Bu tabirde geçen “vav” için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için, bazıları da yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de maiyyet yani beraberlik bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır.
İkinci kelime olan “Allah” ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakk’ın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü ‘Zât-ı Ehadiyyet’in kendisini tesmiye ettiği isimdir. Öyle bir zat ismi ki, semavî kitapta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya sahiptir. Sadece içinde geçen lafzatullah bile eyvallah’ın alelade kullanılmamasına yeter bir sebeptir. Belki de gündelik Arapçada eyvaa olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur.
“Eyvallah”ın yukarıda geçen manasıyla beraber tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. ‘Hakla kabul ettik, haktandır’ m******* ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta. “Her tecelli eden, mademki Cenab-ı Hakk’ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul ettik, eyvallah. Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana şimdiden eyvallah. Güzel-çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah.”
“Eyvallah”ın ruhuna nüfuz edebilirsek içinde samimi bir tasdik havası barındığını fark edebiliriz. Samimi, içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de bu muhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz. İkilik de burada başlar, bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz. Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar. Eyvallah böyle bir halin nişanesidir. Bu mefhum ile alakalı Kitap’tan ve sünnetten pek çok örnek vardır.
Mesela Bakara Sûresi’nde anlatılan Hz. Mûsâ (as)’nın kıssasında; Hz. Mûsâ (as) kavmine Hz. ‘Allah’ın bir inek kes’ emri verdiğini söylediğinde onlar, “Sen bizimle alay mı ediyorsun” diye karşılık verirler. Mûsâ (as)’nın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez. “Bu ineği bize anlat, rengi nedir, neye benziyor, şöyle mi böyle mi?” gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler. Maide Sûresi’ndeki kıssaya göre ise önce Allah’tan doymak için rızk isterler, kendileri kudret helvası ve bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü sena edip Hak Teala’ya şükredecekleri yerde, ‘bu sofrada soğan, sarmısak yok’ diyerek onda bile kusur bulurlar. Anlaşılan ne emirlere karşı ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler. Zaten bu gibi hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın Yahudi şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallah ile kabullenemeyişin Mevlâ’sı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir.

Dinî kaynaklarda ve kültürümüzde ahlâkî güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî şahsiyetlerin hep eyvallah’ın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail olduklarına işaret vardır.
İnsan birçok musibete ‘ben’ belasından, çekişmekten dolayı uğramaz mı? Başka bir ifadeyle inayet-i Hak’la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek eyvallah’ı vird edinen kolay kolay gaflete, hırsa, kavgaya düşer mi? Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan eyvallah, hak suretinde bâtılın ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım bir virddir. “Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallah’a iyi tutunmalı der” sofiler. Hz. Mûsâ (as)’nın Cenâb-ı Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder. Bir zata sormuşlar: “Her şeye eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah?” Cevaben, “Gaflete eyvallahımız yoktur; fakat gafil bir kimse gördüğünde, ‘Bu, benim halim de olabilirdi; ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti.’ diye tefekkür edersin. Ve ibretle eyvallah dersin.” demiş. “Peki, yanlış olan şeyi nasıl düzelteceğiz?” diye sormuşlar. O zat devamla, “Kendi acizliğini hatırına getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur.” diye cevaplamış. Cenâb-ı Pir Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (kds)’nin oğlu Sultan Veled, şahane bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş:
“Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,
Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır”
(Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı. Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren) Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır.)


Misafir 22 Şubat 2006 16:44

Hakikat Damlaları-31
 

Bir inançsıza iman hesabına tereddüt kazandırmak bile kâr sayılmalıdır.
***
Cenâb-ı Allah emanetinini ancak emanette emin olanlara verir. Ehil insanlar çıkana kadar emanet, hep nâehil oldukları zâhir kimselerin elinde dolaşıp duracaktır.
***
Diliyle ‘Allah' deyip de yâd ellerde dolaşan bir sürü insan var. Dil ‘Allah' diyorsa, vücudun her bir zerresi de O'nu söylemelidir.
***
Günahlara karşı oruçlu olunmalı ve küçücük bir günahla bile oruç bozulmamalıdır.
***
Terbiyeden nasipsiz insanlara daha fazla ilim tavsiye etmeyin! Aksi takdirde hem ona hem de başkalarına zarar verebilecek bir yolu açmış olursunuz.
***
Dert, hadiseleri insana çok farklı okutturur.
***
Allah'ın nimetlerini hatırlamak zımnî bir şükürdür.
***
“Ölüme hazır değilim” demek, genellikle tûl-i emelin sevkettiği bir yalandır. Bugüne kadar hazır olmayan bundan sonra olabileceğini nasıl teminat altına alabilir ki!
***
Ne kadar çok uyursanız, hafızanız o kadar çok kapanır.
***
Bir tek tâlibi bile olsa hak haktır.
***
Müslümanlığın itibarını korumak dini korumak kadar önemlidir.
***


Misafir 26 Şubat 2006 13:03

Gönül Kabesinin Meleğ-i İnsânîleri
 
Dîl beyt-i Hüdâdır, ânı pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzûl eyler ol Sultan gecelerde...
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin dizelerinde ifadesini bulduğu üzere: Kalb de Kâbe gibi bir beytullahtır, Allah'ın Evi'dir. Kâbe'de bile olsa insan, aslında o semavî muhtevayı kendi kalb kâbesinde duyduğu ölçüde idrak edebilir. Kalb de, Kâbe de Allah'a ubûdiyet için birer ibadetgâh olarak yaratılmıştır, yapılmıştır. Ancak akıl, şuur ve irâde sahibi olan kalb-i insânînin matmah-ı nazar-ı ilâhî hâline gelmesi ve beytullah olarak kullanılması, o şahsın tahkikî iman edip marifet ve muhabbetle donanarak, yakînî inancı doğrultusunda ihtiyar-ı cüz'îsi ile amel-i salihler ortaya koymasına bağlı olduğu gibi, insan misali zîşuur, zîakıl ve zîirade olmayan Kâbe'nin beytullah haline gelmesi ve beşeriyet tarafından beytullah olarak kullanılabilmesi de –bir açıdan- kendisine değil, küllî meşîet-i ilahiye doğrultusunda- cüz'î irade-i insâniyeye bağlı bulunmaktadır –esbâb âlemine nazaran-. Dolayısı ile beyt-i Hüdâ olan gönül, beytullah olan Kâbe'den daha üstün olmuş olur, denilebilir.
Kaldı ki İbn-i Ömer'den rivayet edilen bir hadise göre, “Rasûlullah'a: Eyne'llâhü fi'l-ardı ev fi's-semâ? Allah nerededir? Gökte mi, yerde mi?' diye sorulunca, ‘Fî kulûbi ıbâdihi'l-mü'minîn. Mü'min kullarının kalblerinde...' cevabını vermişlerdir.” [Taberânî] . Keyfiyeti bizce meçhul de olsa Allah mü'minlerin kalblerindedir. Yine "Lem yesa'nî ardî velâ semâî velâkin vesianî kalbu abdi'l-mü'mini'l-leyyini'l-vâdiı. Yeryüzüm ve göklerim beni içine almaktan aciz kaldı. Lakin beni, yumuşak huylu, halim-selim ve mütevazi mü'min bir kulumun kalbi içine aldı/kuşattı." [Taberânî; Ahmet b. Hanbel] kutsi hadisi, tasavvuf dünyasında meşhur ve evliya-i hakk ü hakikat tarafından makbul addedilmiş bir kelam-ı ilahîdir. Bu hadis-i kutsiden mülhem, onu şerhedici mahiyette İbrahim Hakkı da:
Sığmam dedi Hak arz ü semaya
Kenzen bilindi dîl madeninden.
demiştir. Nitekim Aclûnî de mezkur hadisi: "Bana iman ve kulluğu, benim muhabbet ve marifetimi (gökler ve yeryüzü alamadı) ancak halim-selim yumuşak bir mü'minin kalbi alabildi." şeklinde yorumlamıştır. [Keşfü'l-Hafa] . Bütün bunlara göre kalb, çatısı Sidretü'l-Müntehâ olan göklere ve merkezi Kâbe-i Muazzama olan yeryüzüne teraccuh ediyordu. Bu teraccuhun sebebi de, mahiyeti mechul o gizemli istiâb oluyordu. Fakat o istiâbın bilkuvvesi değil, bilfiile çıkmış, iradenin hakkıyla ulaşılmış hâlidir mü'mine o rüçhaniyeti kazandıran. Yoksa yaratılış meziyetlerinde insanoğlunun hiçbir payı yoktur. Meselenin ıskalanamaz bir yönü bu.
Ne var ki, konuya yaklaşım keyfiyetinin değişmesine göre sözkonusu İnsan-Kâbe ikilisindeki melekûtî cihetten yapılan mukayesenin neticesi de değişkenlik arzedecektir. Şöyle ki: Allah'ın varlığı yüzüyusu hürmetine yarattığı biricik Habîb'i, Mahlûkât'ın en şereflisi, Peygamberler Peygamberi, Livâü'l-Hamd'in Sahibi, Makam-ı Mahmud'un Sâkini, Burak-Mi'raç-Refref binitlerinin Râkibi, Sidre Kul ol Hz. Ahmed-i Mahmud u Muhammed Mustafa, aleyhi ekmelü't-tehâyâ (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz ki o, bir yaratılmışın ulaşabileceğin en zirve makamı ihraz eden, imkan-vücûb arası bir taht-ı bilâmislin Sultan'ıdır. Hakikat-i Kâbe'nin hakikat-i Ahmediye'yenin tev'emi (ikizi) addedilmesi itibariyle mütekabil eşitliklerini iddia etme gibi bir mesele, bâdiye'r-re'y (evvelemirde) tercihsiz akla mümkin gözükebilse de, esmâ ve sıfat-ı ilahiyenin tecellileriyle şekillenen ruhî kıvamlarının farklılığı, takvîm ve teayyün dereceleri ve mukaddes emaneti yüklenme ayrıcalığı sebebiyle sözkonusu varsayımın mümkinü'l-vukû olmadığı âyet ve hadislerin de açık beyanlarından anlaşılıyor; binâenaleyh böyle bir tez, yanlıştır, isabetsizdir; mümkini mümkinü'l-vukû' yerine koymaktır, temelsizdir ve delilsizdir.
Kaldı ki bizatihi o Mefharatü'l-Kâinat: “Mü'min, Allah katında Kâbe'den daha hürmetlidir.” [İbn Mâce, Fiten 2; Nevâdiru'l-Usûl, 1/101] buyurmuşlardır. İslam'ın iki temel kaynağından birisi olan hadis-i şeriflerden birinin böylesi açık-seçik beyanı bu. Kâmil bir mü'min dahi nezd-i ilahîde Kâbe'den daha kıymettâr ise, Rasûllerin İmamı nasıl olmasın?! Evet ortada bir tereccuh sözkonusu ise, bunun sebeplerinin de bulunması gerekir. İnsanın sâir varlıklara tereccuhunun hikmetlerinden birisi sadedinde, sadece bir fikir vermesi bakımından şu nebevî beyan yeterli olur kanaatindeyim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz insanın mahlukat içinde Allah'ın sevdiği varlık olduğunu haber vermiştir: Abdullah İbnu Mes'ûd radıyallâhu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah Teâlâ hazretleri aklı yarattığı zaman ona: "Gel!" dedi, o da geldi. Sonra "Geri dön!" diye emretti. O da geri döndü. Bunun üzerine akla şunu söyledi: "Ben, kendime senden daha sevgili olan başka bir şey yaratmadım. Seni, nezdimde mahlükâtın en sevgilisi olan (insan)a bindireceğim." [Kütüb-ü Sitte, Hadis No: 1659 (Rezin ilavesi)] . Demek Allah'ın en sevdiği mahluk insanoğludur ki akıl gibi en değerli bir varlık onun mahiyetine konuluyor. Bu hadis-i şeriften hareketle, insanoğluna tevdi edilen kutsal emanetin “akıl” olduğu sonucuna gidilebilir. Sultan-ı Ezel ve Ebed'in: “Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi…” [Ahzab 33/72] buyruğunda insanoğlunun yüklendiği belirtilen mukaddes emanetin “akıl” ve ona bağlı olarak “düşünme” yeteneği olduğu anlaşılıyor. İbrahim Hakkı: “ Sendedir sırr-ı Hüdâ, bâr-ı emanet sende!“ derken, insanda Hüdâ'nın özel bir sırrı ve emanet hamûlesi olduğunu bildirirken, aynı zamanda herkese “kendine gel, sendeki emanetin hakkını ver” irşadında bulunmuştur.
“Mü'min, Allah indinde mukarreb meleklerden (veya bazı meleklerden) daha kerimdir, mükerremdir.” [İbn Mâce, Fiten 6; Nevâdiru'l-Usûl, 4/100] . Allah insanoğluna melekleri secde ettirmiştir. [Hıcr 15/28-29; A'raf 7/11, 172-173; Bakara 2/34; İsra 17/61-62.] İ nsanoğlu Allah'ın meleklere karşı iftihar ettiği bir mahlûkudur [ Bakara 2/31-33]. İnsan, mükerrem bir varlıktır ve mahlukâtın çoğundan üstündür [İsra 17/70] . Üzerinde Kâbe'nin de bulunduğu yeryüzünün halifesi insanoğludur. [En'am 6/25] . İnsanın, a'lâ-yı illiyyîn ile esfel-i sâfilîn arasında nihayetsiz terakkî ve tedennîlere açık bedenî-ruhî bir donanımı vardır [Tin 95/4-5; Nursi, İşaret'ül-İ'caz, s.84, 205; Mektubat, s.43] . Yerde-gökte ne varsa hepsi insanın emrine musahhar kılınmıştır [Câsiye 45/13; Hac 22/65; Bakara 2/29; Ra'd 13/2] . Kainatın ille-i gayesi ve şecere-i hilkatin en câmi', en kâmil semeresi insandır [Nursi, Lem'alar, s.80; Sözler, s.614; Şualar, s.22] . İnsan, bütün esmâ ve sıfât-ı ilâhiyeye mazhar, cami' bir âyinedir ve küllî bir tecelligâhtır [Nursi, Sözler, s.66, 129, 334, 336, 498, 578, 686; Lem'alar, s.99; Şualar, s.664; Mesnevi-yi Nuriye, s.139; Mektubat, s.367] . Bir mü'mini haksız yere öldüren, bütün insanları toptan öldürmüş demektir [Mâide 5/32] .
Daha bunlar gibi onlarca yüksek evsâfı cihetiyle insanoğluna bir kıymet biçen damad-ı Nebi Hz. Ali (kerremellâhü vecheh): "İnsanların en câhili, kendi kadrinden bîhaber olandır." demiştir. Bu kendini büyük görmek değil, belki mahiyetine bakarak yaratılış gayesinin ehemmiyetini idrak etmek için gerekli olan bir şuurdur. Yine İmam-ı Ali (ra): “Sen kendini küçük bir cisim sanıyorsun; oysa en büyük âlem sende dürülmüştür.” inci-mercan sözünü sarfetmişlerdir ki, çağın başındaki dertli ve dertli olduğu kadar da hikmetli şair Mehmet Akif bu manayı şiire şöylece dökmüştür:
Muhakkar bir varlığım diyorsun ey insan, eğer bilsen;
Avâlim sende pinhândır, cihanlar sende matvîdir.
Şeyh Galip de lafız farkıyla aynı öz manayı seslendirmiştir:
Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvâm olan âdemsin sen...
Mevlânâ Hazretlerinin dizeleri insanın gizemler dünyasından haber veriyor:
Sen su değilsin, toprak değilsin, başka bir şeysin sen...
Balçık dünyadan dışardasın, yolculuktasın sen.
Kalb bir arktır, can o arka akan bengisu
Fakan sen, senliğinde kaldıkça ikisinden de bîhabersin.
Bir başka yerde ise şöyle haykırır koca Mevlana: “Ey İlahî Kitab'ın nüshası! Ey Padişahın güzelliğine ayna kesilen! Âlemde her ne varsa hepsi sende var, senden dışarıda değil. Ne istiyorsan kendinden iste, kendinde ara!..” Devam ettirelim: Ey Hakk'ın tâlibi, hakikatin avcısı, sen de kalbinde çık yolculuğa. Maddî Kâbe'yi Hicaz'da, hakikat-i Kâbe'yi ise kalbinde ara!.. Kur'an'ın bir başka yazılımı sensin. Kainat kitabı sende dürülü. Her şey sende meknî, sende matvî. Bak, en kısa ve en geniş bir yol var kendi özünden Sidretü'l-Müntehâ'ya, tâ Arş-ı Muallâ'ya ve nihayet Huzûrullah'a… Bak “Gönül merdiveninden her an mi'raca yükselenler var.” “Eğer gönül sahibiysen, gönül Kâbesini tavaf et. Topraktan, taştan yapılmış olan Kâbe'nin asıl manası gönüldür. Cenab-ı Hak, görünen bilinen suret Kâbe'sini tavaf etmeyi, kirlerden temizlenmiş ve arınmış bir gönül Kâbe'si elde edesin diye farz kıldı.”
Mevlana Hazretleri bu değerlendirmesinde hiçbir yüzyılda yalnız kalmamıştır. Kimilerince Çağımızın Mevlanası olarak tavsif edilen M. Fethullah Gülen Hocaefendi de şöyle bir tespitte bulunmaktadır: "Kâbe'nin çevresindeki tavafı, tasavvufî ifadesiyle, daha çok, mübarek bir duygu, bir düşünce etrafında ve kendi içimizde derinleşme hedefli bir seyahatin ifadesi sayılan "seyr fillâh"a benzetebiliriz. Buradan hareketle sa'y mahallindeki gidip gelmeleri, halktan Hakk'a, Hak'tan halka urûc ve nüzûlün unvanı olan "seyr illallah", "seyr minallah" mânâlarıyla yorumlamak uygun düşebilir.”
Gönül kâbesini elde edebilen ehlullah, gönül Kâbelerinde eda ettikleri tavaf ile kanatlanır, o mi'rac-ı ibadet ile gönül arşına doğru urûç ederler ve Rahman'ın bir nevi hitabına mazhar olurlar, bir çeşit mükaleme-i Rahmâniye ile müşerref kılınırlar. Üstad Bediüzzaman Hazretleri gayet açık biçimde ifade ediyor ve diyor ki: "Cenab-ı Hak “Akrabü ileyhi min habli'l-verîd”dir. Herşeye, herşeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her veli, kalbi içinde onunla görüşebilir. (...) (Bu,) Âyine-i kalbe uzanan bir nisbet-i Rabbaniye ile bir tezahürdür ki; herkes istidadına ve tayy-ı merâtibde seyr ü sülûküne, esmâ ve sıfâtın tecelliyatına nisbeten cüz'î ve küllî o Şems-i Ezelî'nin nuruna ve sohbetine ve münacatına mazhariyeti var. Gâlib-i esmâ ve sıfâtın zılâlinde giden velayetlerin derecatı bu kısımdan ileri gelir.” [Nursi, Sözler, s.561, 562]. İşte bütün mesele bu, gönlün Kâbeleşmesi!..
Gönül Kâbe'si üzerine bir makale değil, belki bir kitap yazılabilir, belki bir kitaplık, hatta bir kütüphane dahi vücuda getirilebilir. Biz darlığımızın ve sığlığımızın sınırlarını tecavüz etmeme edebini koruma niyetimizle hareket edip icmâl ve ihtisâr üzere gitmeye çalıştık şimdiye değin. Ne “min gayri haddin”, ne de “nâçizâne” ifadeleri ile anlatımı mümkün olmayan bir acziyet ve fakriyet içre bulunduğumuzun farkındayız, çok şükür. Haddimizi aşkın bir konuda kapı aralığından gözümüze çarpan ışığı tavsif etmeye kalkışmadır bütün cür'etimiz ve cürmümüz. Demeye getirmedir bütün cümlelerimiz, bir işaretlemedir. O işaret taşları ki, hepsi sessiz birer nârâdır, birer yaralı haykırıştır… Deşmeyeyim, yok yere kan akmasın… Sözün bitişini çıkışına bağlayalım da kompozisyon tamam olsun…
Uzun sözün kısası:
Tasavvuf'a göre: “Kâbe-i dîdâr, bir sûret ve bir arazdır; Kâbe-i vuslat ise bir sîret ve bir cevher.” Yani: Şu gözler önünde arz-ı dîdâr eden Kâbe, bir surettir ve ilm-i kelâmın ifadesiyle bir arazdır; mülkî cihettir. Vuslat Kâbesi olan gönül ise bir sîrettir, bir cevherdir; melekûtî cihettir. Kalbin değerini bilmeyen, insanın değerini bilemez. Merkez-i arz olan Kâbe ile merkez-i insan olan kalb, Allah'ın evidirler. Birisi âlem-i dünyada, diğeri âlem-i insaniyette Beytullahtırlar. Konumları ve misyonları itibariyle adeta eşdeğer gibi gözükürler, en azından “ayniyet ölçüsünde misliyet”e sahiptirler. Her ikisi de Allah'ın işaretlerindendir, yani şeâir-i İslâmiyedendir, kutsal birer semboldürler. Her ikisine saygı, onların sahibi olan Allah'a saygı demektir. Erbâb-ı dîl "Ev sahibi evden daha kıymetlidir." derler ki bu, aynı zamanda o iki mâbedin Allah'a ibadetgâh olarak kullanıldığı ölçüde mezkur kıymeti hâiz olabilceklerini ima etmektedir.
Vücudun kıblegâhı Kâbe'dir, fakat kalbin kıblesi Vechullahtır. Yüzü kutsi Hicaz'a, gönlü ilahî rızaya dönük olarak gönül Kâbesi etrafında tavaf ede ede a'lâ-yı illiyyîne doğru kanatlanmış nice ehass-ı havâs veliler vardır ki, hac yahut umre için Mekke'ye yaklaştıklarında hakikat-i Kâbe yerinden ayrılır, onları istikbale koşar.. hatta onlar bedenleriyle Kâbe'nin etrafında tavaf ederken, hakikat-i Kâbe de onların rûhâniyetlerinin etrafında tavaf etmeye başlar. Başlar, zira Kâbe'nin kalbi, gönül kâbesine aşıktır, kâbe gönüllülere meftundur. Nasıl ki Mescid-i Haram İslam'ın haremgâhıdır, öyle de sinesi beytullah haline gelmiş hâs ehl-i velayetin kalbi de hakikat-i Kâbenin haremgâhı kılınmıştır. Aralarında buud ötesi bir birliktelik, bir muhabbet ve iştiyak câzibesi sözkonusu gibidir. Birinin incinmesi, diğerini dâğidâr eder; diğerinin rahatsızlığı, öbürünü ağlatır. –Allahü a'lem diyelim ve sükût edelim.-
Hülasâ-i kelam: Mü'min insanın bedenî/maddî ve ruhî/manevî kalbi, Kâbe'den ve hakikatinden daha ulvîdir, daha kıymettârdır. Gönül kâbesi, arzın kâbesinden yücedir. Öldürülmek, manevî kalbin değil, fikizî kalbin durdurulmasıdır ki şehitliği; kırılmak da, fizikî kalbin değil, manevî kalbin yaralanmasıdır ki gaziliği simgeler. Mahall-i iman olan kalbin mânen ölmesi ise, imansızlığı, günahlarla nurunu tamamen kaybedip küfür zulmetiyle ölmesini ifade eder. Dolayısıyla, Kur'an'ın bildirdiği üzere bir insanı haksız yere öldüren, bütün insanları öldürmüş gibi ağır bir günah işlemiş olunca [5/32] , bir mü'min kalbin manen öldürülmesi, yani küfür, şirk veya dalalate düşürülmesi, Kâbe hakikatinin adeta –farz-ı muhal- yok edilmesinden.. mü'min kalbin kırılması da Kâbe'nin fiziken yıkılmasından daha kötüdür. Bu böyledir, fakat hiçbir mü'min kendisini Kâbe ile kıyaslayamaz, çünkü kıyaslamak suretiyle düşeceği ucb ü kibrin ne denli vahim neticeleri doğuracağını çok iyi bilir.
Gönül yıkmak, kul haklarını ihlal nokta-i nazarından, ümmetin vahdetini ifsat zâviyesinden ve neticede ferdi öfkeye, kine, hasede, husûmete, adavete, dalalete, şirke ve hatta küfre kadar sürükleyebilmesi açısından değerlendirilirse, işte o zaman ancak meselenin dinî ciddiyeti ve uhrevî mes'uliyeti daha iyi anlaşılabilir, kanaatindeyim. Aksi takdirde bu cennet-cehennem arası kaderdenk hak ve sorumluluk, ediplerin, şairlerin ve âriflerin birer hissî duyarlılığı şeklinde algılanmaktan kurtulamayacaktır. Başta Allah Teala, sonra Rasûlullah Efendimiz, ardından Sahabe-i Kiram, müteakiben İslam uleması ve derken hemen bütün mutasavvıflar ve şâirlerin görüş birliği halinde ittifakla istikrah ettikleri bir fiil olan kalb kırma olayı, asla ve kat'â romantiklerin duygusallığına verilip geçiştirilemez, göz ardı edilemez, kulak ardına atılamaz.
Hz. Ömer'ul-Fâruk gibi gayet ciddi, vakur ve dirayetli bir halife-i sâni bile birgün Mescid-i Haram'da şöyle hitap etmiştir: “Ey Kâbe! Seni bin kez yıksam, yeniden yapabilirim; ama kırılan bir kalbi asla!” Bu sözü söylemeye niye gereksinim duyuyor? Nedir Hz. Ömer'e bu hitabı yaptıran? Kılı kırk yararcasına yaşayan ve konuşan bir Ömeru'l-Fâruk, hiç mümkün müdür ki ebediyatın mübalağasına kendisini salsın da, zımnî yalana tevessül etsin, hiç mümkün mü?!
Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî de sırr-ı vedûdiyetin tezahürü veciz beyânında:
Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Azeresi
Dîl nazargâh-ı Celîl-i Ekberest
"Bir kez gönül yıkmak, Kâbe'yi yıkmaktan daha kötüdür. Çünkü Kâbe, Azer oğlu Halil'in (Hz. İbrahim'in) yapmış olduğu binadır. Gönül ise Celîl-i Ekber, Yüceler Yücesi Allah'ın nazargâhıdır." irşadında bulunmuştur. Boşuna değil bunlar. Hepsi hep aynı noktayı işaretliyor:
“Gönül yapmak Halîlim,
Kâbe bünyâd etmekten yeğdir
Dîl-i mahzûnu şâd etmek
Kul âzâd etmekten yeğdir.”
Şah İsmail de bir mani kolaylığında aynı manayı seslendirmiş:
Hatâî hal çağında
Hak, gönül alçağında
Kâbe yapmaktan yeğdir
Bir gönül al, çağında.
Dârendeli Seyyit Osman Hulusi Efendi'nin, nefsine uyup Kâbe'yi yıksan dahi, zinhar bir gönlü yıkma diyen şu beyitleri ne manidardır, ne ürperticidir:
İncitme sen kimseyi, kimseye incinme hem
Güler yüzlü tatlı dil, her ağzın balı ol
Nefsine yan çıkıp da Kâbe'yi yıksan dahi
İncitme, gönül yıkma, ger uslu ol, ger deli ol
Fazilet kuru lafta değil, ve lafla hiç değil. “Bir tahrip olmuş gönlü bahtiyar kılmaktır hüner.” diyor şair. Evet: Gönlü kâbeleşmiş bir insan, asla gönül kıramaz. Bir kırsa, bin defa ağlar, gözyaşları ile kırıkların iltiyamına merhem sürer. Hiç aklına bile getirmeksizin gönülleri yıkanların göğüs kafesinde ise bir gönül kâbesinin var olduğu akla-hayale bile gelmez, getirilemez. Bu ağır tehdit sebebiyledir ki hiçbir gönlü gül kadar olsun incitmemek, dertli yüreklerin acısını hafifletmek, âh ü vâhlarını gidermek ve kalb merkezli incelerden ince bir hayat yaşamak ve yaşatmak herkesin, hemen hepimizin en tatlı bir hülyası olagelmiştir ve gelmelidir. Tabii bu, kimilerinin hayali, kimilerinin hakikati, kimilerinin ise hiçbir şeyi…
Dileriz Hz. Halîm ü Selîm, günahlarımıza hilmiyle muamelede bulunarak bizim elimizden, dilimizden ve belimizden başkalarını selamet ve emniyette eyler.. ve bizleri de mahiyet-i câmiasındaki esmâ-i hüsna ve sıfât-ı sübhâniye çekirdeklerini ism-i gâlibin riyasetinde çiçek açtırıp meyveye durdurmak suretiyle “Kalbin Zümrüt Tepeleri”nde reftâre arz-ı endâm eden Kâbe Ruhlu Sâlihler Neslinden yazar, yazar da Yunus Emre'nin:
Yürük değirmenler gibi dönerler
El ele vermişler Hakk'a giderler
Gönül Kâbe'sini tavaf ederler
Muhammed'in kösü çalınır bunda…
dediği esrâra mahrem kılarak, Muhammedî sancağın etrafında toplanıncaya kadar gönül Kâbe'sinin etrafında döne döne yükselip urûcunun ucu Sidretü'l-Müntehâ'ya, oradan Arş-ı Muallâ'ya, ve oradan da en son Huzur-u Kibriyaya doğru açılan tavaf ehli mukarreb meleğ-i insânîlerden eyler inşallâhurrahman…
O gönül kâbesinin meleğ-i insânîleri ki en büyük idealleri, yeryüzünde bir gönül devletinin kurulmasıdır; kalbin padişah, aklın vezir, vicdanın şeyhü'l-islam, latîfe-i Rabbâniyenin sadrazam, havâss-ı selîmenin nâzırân, hissiyât-ı ulviyyenin meb'usân, kuvve-i gadabiyyenin komutan, sâir kuvvelerin ordu, diğer his ve duyguların muvazzaf teb'a oldukları bir gönül imparatorluğu. Ferdin devlet, devletin fert kıymet ve ehemmiyetinde görüldüğü bir adalet-i mahzanın idaresinde; ferdin devlete, devletin de ferde hizmet ettiği onurlu, şahsiyetli ve asil bir muamelenin teşekkül ettiği; duyarlı, bilgili ve sistemli bir devlet-i aliyye-i kalbiyye, bir devlet-i şahsiyye-i maneviyye…


Misafir 14 Mart 2006 18:26

Hakikat Damlaları-32
 
Hak ve hakikat yolundaki başarıları ödüllendirmek, iyiliğe, dolayısıyla da dine ve Allah'a saygının gereğidir.
***
Bizim en büyük zaaflarımızdan biri de, akıl, mantık ve muhakemeyle davranılması gerekli yerlerde de hislerimizle hareket etmemizdir.
***
Hakikî bir müslüman hiç kimseyi aldatmayacağı gibi aldatmayı da düşünmez.
***
Hınç ve kine, hınç ve kinle mukabelede bulunmama bizim yüce ve yüksek ahlakımızın gereğidir.
***
Bizim mücazaatımız mükafaattan mahrum bırakmaktır.
***
Gönül bir taht ise şayet, bu tahtın Süleyman'ı Hazreti Muhammed (sallallahü aleyhi vesellem)'dir
* * *
Mücerred ilim bir şey ifade etmediği gibi mücerred gençlik de bir şey ifade etmez. Talim ve terbiye görmüş gençliktir ki, kendi milletini devletler muvazenesinde önemli bir konuma yükseltebilir.
* * *
Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) doğru tilavet edilse varlık doğru okunmuş ve hakkıyla anlaşılmış olur.
* * *
Nârı nur söndürür.
* * *
Diyalektik bize küfür dünyasının armağanıdır.
* * *
İnsan günaha bir dakika bile hakk-ı hayat tanımamalı, kaydığı noktadan, düştüğü çukurdan bir an evvel kurtulmaya bakmalıdır...


Misafir 15 Mart 2006 20:49

Mezmum Sıfatları Hayra Kanalize
 
Hubb-u câh (makam ve şöhret tutkusu), inat, hırs ve hazımsızlık gibi sıfatlar her insanda az-çok bulunan mezmum sıfatlardandır. Bunları kaldırmak çok zor hatta imkansız gibidir. Bunlarla başa çıkmanın en güzel yolunun zatında hoş olmayan bu vasıfları hayra kanalize etmek olduğu büyüklerimizden öğrendiğimiz kadarıyla önemli, önemli olduğu kadar da yürünebilecek bir yol. Bütün mesâvî-i ahlak belki bir manada böyle hayra kanalize edilebilir.
Hubb-u câh yani makam sevgisi bir çok insanı deviren bir virüstür. Bu zehire panzehir adına şunlar söylenebilir; kul Allah'a teveccüh ederse, Cenâb-ı Hak da onun beklentisi olmadığı halde insanları o kula teveccüh ettirebilir. O kimse de böyle bir mazhariyeti insanları Allah'a yönlendirmekle değerlendirmeye bakmalıdır. Diğer bir ifadeyle bir insan nazarını Allah'a çevirirse, Allah da o insana nazar eder ve insanları da o kula baktırır. O insan kendisine teveccüh eden insanları Cenâb-ı Hakk'a baktırırsa şükürle mukabelede bulunmuş olur. Aksine kendisine teveccüh eden insanları kendi menfaatleri için değerlendirirse bu öldürücü virüse karşı yenik düşmüş demektir. Bu bir alışveriştir. Daha ilerisi belki de hesapta insanların teveccühü hiç olmadan, sırf Cenâb-ı Hakk'ın rızasını, îlâ-yi kelimetullah ve O'nu tanıtma yoluyla tahsile kilitlenme olarak ifade edebiliriz. Bir mümin buna kilitlenmişse, Allah insanların teveccühünü de verecek demektir. Hasılı insan işte bu şekilde içindeki bu menfi duyguyu güzele kanalize etmiş olacaktır.
Her insanın tabiatında bulunan inat duygusu da, o duygunun yüzünü hak ve istikamette sebâta çevirmekle tehlikeli olmaktan çıkarılabilir, hatta bir hayır ve sevap menbaı haline getirilebilir. Bir müminin şiarı yanlış, lüzumsuz ve faydasız bir kısım his, hareket ve fiillerde inat etme yerine, güzel ve salih/faydalı işlerde inat (ısrar) etmek olmalıdır.
Diğer bir mezmum sıfat da herkeste şöyle-böyle bulunabilecek hırstır. Bu vasıf da, Allah rızasını tahsilde hırslı olmaya çevirilebilir. Hırsla O'nun rızasını tahsile çalışılacak. Biraz daha açılacak olursa: her şeyi Allah için verecek, Allah hayat verdi, hayatını O'nun yolunda kullanacak. Servet verdi, servetini kullanacak. Gençlik verdi, gençliğini kullanacak. İlim verdi, ilmini kullanacak. Beyan kabiliyeti verdi, onu kullanacak. Kalem verdi, kalemini kullanacak.. her şeyini kullanacak, ama kalbi tir tir titreyecek; “Allah'ım ne olur, bahtına düştüm, sadece Sen'in rızanı istiyorum” diyecek. “Yaptım, duydular, ettiler, heyecana geldiler, güzel şeyler oldu” kabilinden duygu ve düşüncelerle insan aldanmış olabilir. Ayette “kalb tir tir titreyecek” diyor. İşte bunlar, hayırda yarış yapanlardır; sâbıkundur. İşte esasen hayrı elde edenler de bunlardır. Yani bir taraftan yapılacak şeyi yapma, fakat beri taraftan da kabule karîn oldu mu, olmadı mı? O endişeyle tir tir titreme meselesi sözkonusu..
Hazımsızlık da insanın başına bir çok dert açabilecek ayrı bir zaaftır. Herkeste az-çok bulunabilecek olan hazımsızlık çok kötü bir şeydir. Mesela başka birisinin başarısını hazmedememeyi buna örnek olarak verebiliriz. Hazımsız insan genellikle “hiçbir şey” gördüğü kimseleri, hiçbir şey gördüğünden dolayı hazmedemez. Fakat o hazımsızlığı kişi hayra kanalize ederek şurada kullanabilir; “ Ben İnsanlığın İftihar Tablosunu, ziya ile gelmiş, nur ile gelmiş, Allah'ın kendisine nur dediği, bir ziya gördüğü o insanı kıskanıyorum. Çok batıl düşünceler, serseri felsefeler, mantıksız mülahazalar yeryüzünde insanlar arasında hüsn-ü kabul görüyor da, benim Efendim nasıl olur da tanınmaz, takdir edilmez. Dünyanın dört bir yanı, nâm-ı Celîl-i Muhammedî ile inlemeli; başka seslerin, sözlerin yankılanmasını hazmedemiyorum ” diyebilir. Bu hazımsızlık duygusu yine İslam'ın yeryüzünde herkesçe kabul görmesi için de kullanılabilir ve insan şöyle düşünebilir. “İslam gibi Allah sisteminin insanları iradeleriyle güzelliklere sevk eden ve insanları yanıltmayan.. insanların arzularına, isteklerine cevap veren, onların ebediyet arzularını karşılayan mükemmel bir sistem.. Allah sistemi.. mâverâî bir sistem. İşin doğrusu, bu sisteme karşı insanların lâkayt kalmasını bir türlü hazmedemiyorum.”

Endülüs hazmedilecek gibi değil...
İnsan bu hazımsızlık duygusunu daha bir çok yerde kullanarak onun zararlarından kurtulabilir. Mesela, Endüllüs Medeniyetinin ortadan kaldırılması hazmedilecek gibi değil. Sekiz asır Batı Rönesansının temel esasları o köprüden geçmiş ve Batılı tarihçiler oradaki o muhteşem o ilk çağların, beşinci asra kadar, altıncı, yedinci asra kadar tarihini yazarken hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Hayranlık duyuyorlar. Oranın birden bire çökertilmesini bir mümin hazmedemez/edememeli de. Koskocamam bir medeniyet yıkılmış. İnanan bir insan buna dayanamaz. Batı medeniyeti, ne Roma dehasına, ne Grek kültürüne dayanır. Batı rönesansının temelinde esas Endülüslü İslam düşünürlerinin düşünceleri vardır. Onlar ekosistemi de, tabiatı korumayı da, tecrûbî ilimleri de, pozitif ilimleri de hep İslam mütefekkirlerinden öğrenmişlerdir. Fakat Endülüste emanet bir yere kadar götürülmüş ve orada bırakılmış. O emanet orada hışımla karşılanmış. Üzerine gelmişler, bazı cânîler yıkmışlar orada sekiz asır yapılan her şeyi; eskilerin tabiriyle hâk ile yeksân etmişler. İşte bir insan ben de hazımsızlık var diyorsa alsın bunu hazmedemesin.
Bütün bunlardan sonra bir insan da hala hazımsızlık varsa; işte İslam dünyasının paramparça olması. Mütegallipler, sömürmeler hazmedilecek gibi değil. Hâlâ ilim, başkalarının kapısından dilenilerek elde ediliyor. Hâlâ dünyaya teknolojiyi başkaları satıyor. Hâlâ farmokoloji kartelleri başkalarının elinde. Hâlâ bir şey öğremek için başkalarının konferanslarına koşuluyor. Bir müminin bunları hazmetmesi düşünülemez.
Sonuç olarak diyebiliriz ki hazmın de kullanılacağı, hazımsızlığın da kullanılacağı yer var. Diğer mesâvi-i ahlak için de bu şekilde mâkul mahmiller bularak, onları o istikamette hayra kanalize etmek mümkündür. Vesselam...
Duyup dinlediğimiz, okuyup düşündüğümüz ve vesile-i necatımız bilerek kaleme aldığımız -menşei büyüklerimize ait- bu sözlerin istifadeye medar olması recasıyla...


zeki hoca 17 Mart 2006 22:24

Tembelin Duası.

..Hz. Davut zamanında bir adam vardı. Her yerde ve herkesin yanında durmadan:
"Yarabbi bana zahmetsiz ve eziyetsiz bol rızık ve servet ver, beni tembel, hor, hakir ve miskin yaratan sensin. Yarabbi madem ki beni böyle yarattın, rızkımı da bana çalışmadan zahmetsizce ver," diye dua ederdi.
Adam gece gündüz her yerde bu duayı ededursun, herkes bu hâlinden dolayı ona güler, onunla alay ederdi:
"Rızık çalışarak elde edilir, bu adam deli mi, yoksa sarhoş mu ki böyle dua edip duruyor. Bu devrin Allah elçisi Hz. Davut bile bunca hünerine, sesinin bunca güzelliğine rağmen çalışıp çabalıyor, rızkını elde etmek için, bu adam şaşırmış olmalı," diye düşünürlerdi.
Halkın alay etmesi, hakkında böyle düşünmesine kınamasına, aldırmadan durmadan duasına devam ediyordu.
Adam böylelikle halk arasında: "Boş ambarda peynir ekmek arıyor," diye şöhret buldu.
Günlerden bir gün bir seher vakti yine böyle dua edip dururken bir öküz geldi, adamın kilitli olan kapısını boy-nuzlarıyla zorlayıp kırarak içeriye girdi. Adam kalkıp öküzü kesti, başını gövdesinden ayırdı. Gövdesinin derisini yüzmek için alıp kasaba götürdü.
Bir müddet sonra öküzün sahibi çıkıp geldi, bağırıp çağırmaya başladı:
"Bre ahmak, bre tembel, bre kötü insan senin olmayan bir öküzü nasıl kesip yersin!..," dedi.
Adamı alarak Hz. Davut'un yanına götürdü. Meseleyi Hz. Davut'a anlattı.
"Bu adamdan davacıyım öküzümü, haksız yere kesip yedi hakkımı ondan al!" dedi.
Hazreti Davut bu işte-bir başkalık olduğunu anladı:
"Bu dava hakkındaki hükmü benden hemen istemeyin, kararımı yarın vereceğim," dedi.
Bunun üzerine davacı ve halk dağılıp gitti. Hz. Davut bir kenara çekilerek, bu işin hakikatini, kendisine bildirmesi için Allah'a (c.c.) yalvardı.

* * *

Ertesi gün öküzün sahibi şikâyetçi olduğu adamı da alarak Hz. Davut'un huzuruna geldi, kalabalık bir grup halk da işin sonunu merak ettiği için oraya toplanmıştı.
Hazreti Davut öküzün sahibine:
"Gel sen bu öküzü, bu müslüman kardeşine bağışla," dedi.
Bunu duyan adam feryat etmeye başladı:
"Ya Davut bu nasıl bir adalettir, benim hakkımı gasp etmek sana yakışır mı? Ey ahali şahit olun Hz. Davut bile bile benim hakkımı kayıp ediyor," dedi.
Bunun üzerine Hz. Davut:
"Buna razı olman senin için daha hayırlıdır. Sızlanmayı bırak da gel buna razı ol," dedi.
Adam sesini daha da yükseltmeye daha çok bağırıp feryat etmeye başlayınca:
Hz. Davut:
"Malının yarısını da senin öküzünü kesip yiyene bağışlaman lazım," dedi.
Bunu duyan adam deliye döndü, halk da söylenmeye başlamıştı:
Hz. Davut:
"Eğer razı olsaydın bu senin için çok hayırlı olurdu," dedi.
Sonra halka döndü öküzün sahibini göstererek: "Bu adamı yakalayın çünkü bu bir katildir. Ve suçlu diye karşıma getirdiği şu adamın babasını falan zamanda felan yerde, filan ağacın altında öldürdü, başını keserek bıçakla birlikte şehir dışında felan yerdeki ağacın altına gömdü yürüyün oraya gidelim," dedi.
Hz. Davut'un bahsettiği ağacın altına geldiklerinde Hz. Davut:
"Şurayı kazın," diye işaret etti.
Gösterilen yeri kazınca adamın başını ve yanında bıçağı buldular, bıçağın üstünde katilin ismi vardı.
Hz. Davut öküzün sahibinin, öküzü kesen adamın babasının kölesi olduğunu efendisini öldürüp bütün mallarını aldığını söyleyerek katili cezalandırdı. Böylece adalet yerini bulmuş oldu.


arwen 24 Mart 2006 19:52

Aradaki Fark


Hazret-i Ömer 'r.a.' anlatıyor:
- Bir gün Resûl-i ekrem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' bize, askeri donatmak için, sadaka getirin diye, emr etdiler. Benim malımın çok olduğu bir zemân idi. Gönlümden geçdi ki, her zemânda, kardeşim Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' sadaka husûsunda hepimizden fazla sadaka verirdi. Ammâ bu def'a ben ondan fazla vereyim diye, malımın yarısını götürdüm.
Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' buyurdular ki,
- Yâ Ömer! Ev halkına ne alıkoydun.
Dedim ki,
- Yâ Resûlallah! Yarısını alıkoydum. Bu sırada Ebû Bekr 'radıyallahü anh' cümle malını getirip, koydu. Hazret-i Fahr-i Enbiyâ buyurdu ki,
- Yâ Ebâ Bekr!Ev halkına ne alıkoydun?
Ebû Bekr,
- Yâ Resûlallah! Ehlime Allahü teâlâyı ve Resûlünü alıkoydum, deyince,
- İkinizin arasındaki fark, cevâbınız arasında olan fark gibidir, buyurdular.
Ondan sonra, Ebû Bekr-i Sıddîkın her bir işde, önüne geçme ümmidimi kesdim.


Misafir 25 Mart 2006 21:46

Hakikat Damlaları-35
 
Kendi özünde yokluğa ulaşmış bir insanı bütün dünya bir araya gelse yine de yok edemez.
***
Üç-beş insanın imanına ya da imanlarının inkişafına vesile olabilecek bir ocak yakma çok önemli bir vazifedir. Zaten hizmet-i imaniyenin temel esprisi de kalbleri imardan başka bir şey değildir.
***
Hiçbir tepki hareketi istikamet çizgisini tutturamaz; ya gider ifrata saplanır ya da tefrite mahkum olur.
***
Hakikî mü'min tavrını yakalayamayan insanların, ondan kaynaklanan boşluğu bağırıp çağırma ile doldurma gibi zaaflardan kurtulması pek zordur.
***
Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye'de iddianın yeri yoktur. İddiacının da bu dairede yeri yoktur. Bu gönüllüler hareketi aynı zamanda mahviyet, tevazu ve hacâlet hareketidir.
***
Teşriî emirlerle tekvinî emirler bir bütündür. Bunları birbirinden ayrı görme, kalb ve kafa izdivacından habersiz insanların çelişkisidir. Bu çelişkiden kurtulmanın yolu ise, aklın vahiyle bütünleşmesinden geçer.
***
Allah (celle celâlühû) kimseyi terketmez ama sırtını dönüp gidenin de bir çukura yuvarlanması mukadderdir.
***
“İşimiz Allah'a kalmış” gibi ifadeler bir bakıma yeis bir bakıma da hakaret gibi geliyor bana. Keşke işlerimizi bütünüyle O Kudreti Sonsuz'a bırakabilsek.
***
Büyük işlerde yapılan çok küçük ihmaller de pek büyük fiyaskolara sebebiyet verir.
***
Kuvvet, hakkı ve hakikatı muhafaza istikametinde gösterdiği performans ölçüsünde kıymet kazanır. Hakkı ikameye destek olmayan kuvvet yere batmaya müstehaktır.
***
Hız ölçüsünde dengeli olmak gerekir. Mantık ve muhakeme asla hıza feda edilmemelidir.


Misafir 2 Nisan 2006 17:41

Hakikat Damlaları-36
 
“Ne günahım(ız) var ki” diyen kimselere bu düşünceleri günah olarak yeter.
***
İbadete tutkun kullar namazı bekletmezler, vaktin bir an önce girmesini ve yeni bir niyaz anının gelmesini beklerler.
***
Kendisini olmazsa olmaz gören kimse, olmazsa olmaz meselelere karşı en büyük küstahlığı yapmış olur.
***
Kendisini olmazsa olmaz görenler hasta tiplerdir. Ölçü şudur: “Olsam da olur, olmasam da olur; olmasam herhalde daha iyi olur.”
***
Burada vazifelerini aksatanlar berzahta ve sıratta aksayarak, seke seke yürürler.
***
Bir Kur'an talebesinin asıl vazifesi, insanlarda Allah'a kulluk duygusunu güçlendirmektir.
***
Din hiçbir karşılığa kurban edilemeyecek fakat uğrunda her şey kurban edilebilecek bir müessesedir.
***
Kaderi tenkit etmemenin yolu insanın kendini sorgulamasından geçer.
***
Dinî müeyyideleri fertler uygulayamazlar.
***
Yiyecek ve içecekler maddî gıdalar olsa da, onların rûhî beslenmeyle ciddi alakaları bulunduğu da muhakkaktır.
***
Kayıp gidenleri gördükçe daha çok ürpermeli, hatta tir tir titremeli ve Allah'a sığınma hissimizi hep canlı tutmalıyız.


Misafir 2 Nisan 2006 18:22

Düşmanını dahi kendine hayran bırakan efsane: Şeyh Şamil
 
http://ailem.zaman.com.tr/static/images/sayilar/2006/173/seyh-samil.jpg1797 yılında Dağıstan’ın Gimri köyünde doğan İmam Şamil’in babası bölgenin yerli halklarından Avar Türklerine mensup Dengau Muhammed’dir. 15 yaşında iken at binip kılıç kuşanan genç Şamil, 20 yaşına geldiğinde iki metreyi aşan boyu ile birçok spor dalında üstün yetenek sahibi olmuştu. İmam Şamil, iyi bir eğitim almasının yanı sıra kendinden önce imamet makamında bulunan Gazi Muhammed ve Hamzat Beg’in müşavirliğini yaparak kendini bu alanda da yetiştirdi. Son derece sade ve kanaatkar bir hayatı vardı.
İmam Şamil, bazıları dinî ve siyasî, muhtelif zamanlarda beş defa evlenmiş ve bu izdivaçlarından altı oğlu ve beş kızı oldu. Şamil, devlet başkanı seçildikten sonra, Ruslara karşı daha etkili savaşmak için idari ve askerî teşkilatları yeniden tanzim etti, eğitime ve sanata önem verdi. Güçlü hitabeti, kararlı tutumu, otoritesi ve askerî dehasıyla ünü kısa zamanda geniş topluluklar tarafından duyulmuştu.
Şamil, imam seçildiği 1834 yılından 1859 yılına kadar Rusya’nın gücüne rağmen, tam 25 sene yılmadan mücadelesini sürdürdü.
Rus kuvvetlerine karşı büyük zayiatlar veren İmam Şamil’in, kısıtlı sayıdaki askerleri de günden güne erimişti. 1839’da Ahulgo tepesindeki savaşta, on bini aşkın üstün donanımlı Rus ordusunun kuşatmasına 80 gün direnişi harp tarihine geçmiştir. Şamil bu savaşta eşi Cevheret, oğlu Said ve kızkardeşi Mesedo’yu kaybetmiş, 8 yaşındaki oğlu Cemaleddin’i de Ruslara rehin vermek zorunda kalmıştır.
Rus komutanlarından Milyutin, Ahulgo savaşı hakkında hatıratında şöyle yazar:

Teslim olmak yok!

“Teslim olmayı katiyen reddeden dağlılar, hiçbir ümitleri kalmadığı halde kahramanca dövüştüler. Kadınlar, çocuklar ellerindeki kamalarla Ruslara hücum ediyor, süngülerin önünde göz kırpmadan can veriyorlardı.” Rusların engellemesiyle dost ülkelerden yardım gelmeyince İmam Şamil’in, nihayet elindeki bütün kuvvet kaynakları tükenir ve 1859’un 6 Eylül’ünde 70 bin kişilik Rus ordusuna, yanında birkaç yüz kişi kalıncaya kadar direndikten sonra teslim olur.
Rus Çarı II. Aleksandr, Şamil’i, sarayın kapısında son derece nazik karşılar ve kendisine olan hayranlığını dile getirir. İmam Şamil, bir ay kadar sarayda misafir edildikten sonra, saygın tutsak olarak esaret yıllarını geçireceği Kaluga’ya gönderilir. Şamil ve ailesine esaret çok ağır gelir. Kendisinin saçları beyazlar, kızı ile gelini vereme yakalanarak ölürler. Aradan on yıl geçtikten sonra Çar, İmam’ın hacca gitmesine izin verir. Ancak bir tedbir olarak oğlu Muhammed Şefi’yi alıkoyar ve haccı ifa ettikten sonra Rusya’ya dönmesini şart koşar. Şamil, 1870 yılında Rusya’dan ayrılarak önce İstanbul’a uğrar. Sultan Abdülaziz tarafından karşılanarak sarayda ağırlanır. Şamil’in İstanbul’a uğradığı haberi duyulduğunda, halk bu efsane kahramanı görebilmek için saray kapılarına akın etmişti.
Şamil, Sultan’ın kendisine tahsis ettiği gemi ile yola koyulur. Mekke’de, şehrin ileri gelenleri ve mahşeri bir kalabalık tarafından karşılanır. İmam’ın hacda bulunduğunu duyan binlerce Müslüman onu görmek için büyük izdiham meydana getirdi. Hükümet, bu izdihamı İmam Şamil’i Kâbe’nin üstüne çıkararak engelleyebildi. Şamil, hac farîzasını yerine getirdikten sonra Medine’ye geçer. Medine’de hastalanarak yatağa düşen İmam, burada 74 yaşında iken vefat eder. Hayatını, ülkesinin bağımsızlığına adayan, askerî dehasını dünyaya kabul ettiren Kafkas Kartalı, Cennet-ül-Bakî Kabristanı’na defnedildi...


asla_asla_deme 4 Nisan 2006 18:30

KÖTÜ ARKADAş
 
İnsanın dînini, îmânını, edebini, hayâsını ahlâkını bozan, dünyâ ve âhiret seâdetini kaybettiren arkadaş.
İşin temeli iyi insanlarla konuşmak, kötü arkadaştan sakınmaktır. (İmâm-ı Rabbânî)
Îmânın düşmanı dörttür: Sağda kötü arkadaş, solda nefsin hevâsı (arzu ve istekleri), önde dünyâya düşkün olmak ve arkada şeytan. Bunların hepsi insanın îmânını almak isterler. Kötü arkadaş, yalnız insanın malını, parasını çalmak, dünyâsını almak için aldatanlar değildir. Arkadaşların en kötüsü, en zararlısı, insanın dînini, îmânını, edebini, hayâsını, ahlâkını bozmağa uğraşanlar, böylece dünyâ ve âhiretine, ebedî seâdetine saldıranlardır. Îmânımızı, bu düşmanların şerrinden ve İslâm düşmanlarının aldatmalarından Allahü teâlâ emîn eyleye. (Muhammed İznikî)
Bir kalb, iyi arkadaşların nasîhatlarına ve akla tâbi' olup, İslâmiyet'e uyarsa, nûrlanır, temiz olur. Dünyâ ve âhirette seâdete, huzûra kavuşur. Kötü kimselerin iğfâl edici, aldatıcı sözlerine, yazılarına ve nefse, şeytana uyup, İslâmiyet'e uymayan kalb kararır, bozulur. Nurlu, temiz kalb, İslâmiyet'e uymayı sever. Kararmış kalb, kötü arkadaşa, nefse, şeytâna uymayı sever. Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, dünyânın her yerinde yeni doğan çocukların kalblerini temiz olarak yaratmaktadır. Bunları, sonraları anaları, babaları ve kötü arkadaşları karartmakta, kendileri gibi yapmaktadır. (Abdülhakîm bin Mustafâ)
Kötü arkadaş kötü yılandan daha kötüdür. Zîrâ kötü yılan can alır. Kötü arkadaş ise can ve îmân alır. (Ali Râmitenî)


asla_asla_deme 4 Nisan 2006 22:22

helal kazanç
 
Gencin birisi Kâbe'de hep, Ey dogrularin yardimcisi olan Allahim, ey haramdan sakinanlarin yardimcisi olan Allahim, sana hamdü sena ederim diye
dua eder. Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi, (Neden hep ayni duayi yapiyorsun, baska bir sey bilmiyor musun?) der. O da anlatir: 7-8 sene önce yine Kâbe'de iken içi altin dolu bir torba buldum.
Tam 1000 altin vardi. Içimden bir ses (Bu altinlarla, sunlari sunlari yaparsin) diyordu. Hayir dedim kendi kendime, bu benim degil, baskasinin mali, kullanmam haram olur dedim.Bu sirada birisi, (söyle bir torba bulan var mi?) diye bagiriyordu.Çagirdim onu, nasil bir torbaydi, içinde ne vardi diye sordum. Torbayi tarif etti ve içinde 1000 altin vardi dedi.
Al öyleyse torbani diyerek verdim. Adam torbayi açip içinden bana 30 altin verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri [köleyi] överek satiyorlardi.Gencin temizligi dikkatimi çekti. Yanlarina gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altin dediler. Adamdan aldigim 30 altini verip genci satin aldim.Bir iki yil geçti. Genç çok çaliskan, çok edepli idi. Onu aldigima çok memnun olmustum. Bir gün onunla giderken karsidan iki üç kisi geliyordu. Genç bana dedi ki, (Efendim, ben Fas emirinin ogluyum. Bu gelenler babamin adamlari. Beni buldular. Senden beni satin almak isterler. Sen iyi bir insansin, onlara 30 bin altindan asagiya satma) dedi.O kisiler yanima geldi, bu esiri bize satar misin dediler. Satarim dedim.60 altin verelim dediler. Olmaz dedim. Iyi ama sen bunu 30 altina almadin mi? Biz sana iki mislini veriyoruz dediler. Öyleyse gidin pazardan alin dedim.Artira artira 20 bin altina kadar çiktilar.
30 binden asagi olmaz dedim.Çaresiz kabul ettiler. Altinlari verip, genci alip gittiler.Ben o 30 bin altinla, isyerleri açtim, ticaret yaptim, daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaslar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kizi var.Babasi yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim" dediler. Ben de "olur" dedim. Nikah kiyildi. Deve yükleri çeyizini getirdiler.
Çeyiz arasinda bir torba dikkatimi çekti. Kiza, "bu nedir" dedim. "Içinde 970 altin var, babam Kâbe'de bunu kaybetmis, bulan gence 30 unu vermis. Kalanini da bana hediye etti, çeyizine koyarsin dedi". Demek ki buldugum altinlar benim rizkim imis, vermese idim haram yoldan gelecekti, simdi helal yoldan yine bana geldi.Bana yardim edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamd ederim.
Aci da olsa, dogrulari söyleyiniz.Hz. Muhammed (S.A.V.)


Pollyanna 4 Nisan 2006 22:53

Yolunacak Kaz
Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş.
Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.
Padişah, ihtiyarı selamlamış:
"Selamunaleykum ey pir'i fani..."
"Aleykumselam ey serdar'i cihan..."

Padişah sormuş:
"Altılarda ne yaptın?"
"Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..."

Padişah gene sormuş:
"Geceleri kalkmadın mı?"
"Kalktık... Lakin, ellere yaradı..."

Padişah gülmüş:
"Bir kaz göndersem yolar mısın?"
"Hem de ciyaklatmadan..."

Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah başvezire dönmüş:
"Ne konuştuğumuzu anladın mı?"
"Hayır padişahım..."

Padişah sinirlenmiş:
"Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım."

Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.
"Ne konuştunuz siz padişahla..."

Adam, başveziri şöyle bir süzmüş:
"Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim."

Başvezir, yüz altın vermiş.
"Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah
olduğunu."
"Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi."

Vezir kafasını kaşımış.
"Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne emek?..."

Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
"Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim."

Vezir bir soru daha sormuş...
"Geceleri kalkmadın mı ne demek?"

Adam bir yüz altın daha almış.

"Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim..."

Vezir gene kafasını sallamış.
"Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..."

Adam gülmüş.

"Onu da sen bul..."


asla_asla_deme 5 Nisan 2006 00:39

Her hâlimize razı mıyız?
 
Her şeyi veren Allah'tır. Mesela manava gideriz, elmayı alır parasını öderiz. Elma ağacı elma verdi. Onun ücreti nedir? Topraktan elma ağacını yaratan, elmanın odundan gövdesini laboratuvar gibi çalıştıran, elmanın dallarından renkli, kokulu faydalı meyveyi yaratan Allah'a inanmak ve güvenmek, elmanın manevi ücretidir.

Şimdi bilmem kaç milyona böbrek satıyorlar. Peki, böbreklerimizi kaça aldık? Gözümüze, kulağımıza ne kadar verdik? Beynimizi kaça aldık? Görülüyor ki Allah organlarımızın bütününü bize bedava vermiştir. Organlarımızı Allah'a satabiliriz. Mesela elimizi haramdan geri çekip helale uzatmak, yani Allah'ın verdiği organları onun istediği yolda kullanmak elimizi Allah'a satmaktır. Bunun karşılığında Allah bize ebedi cenneti vaat ediyor. Gözümüzü haramdan çekip helale yöneltmek gözümüzü Allah'a satmaktır. Bunun karşılığı cennettir. Nasıl ki sanat değeri olan kıymetli eşyaları, taşları, kılıçları, elbiseleri müzelerde saklıyorlar. Bizim organlarımız müzedeki eşyalardan daha kıymetlidir. Allah'ın yarattığı her şey kıymetlidir, güzeldir, iyidir.

İbrahim Hakkı Hazretleri şöyle diyor:

"Hoştur bana senden gelen,

Ya gonca gül, yahut diken

Ya hayattır yahut kefen,

Narın da hoş, nurun da hoş,

Kahrın da hoş, lütfun da hoş.

Gelse celalinden cefa

Yahut cemalinden vefa

İkisi de cana safa

Narın da hoş, nurun da hoş,

Kahrın da hoş lütfun da hoş"

Allah bizden razı mı? Biz Allah'tan razıysak, Allah da bizden razı olur. Yani başımıza gelen musibetler karşısında sabır gösterebiliyor muyuz? Her halimize şükredebiliyor muyuz? Allah'ın bizim hakkımızdaki tasarrufatından razı mıyız? Her mümin bunu kendi kendine sormalıdır.

Hiçbir şey başıboş değildir. Allah'ın izni olmadan sinek kanadını oynatamaz. İnsanlar Allah'a hakaret etmesin diye Allah perdeler yaratmıştır. Mesela çocuğu ölen anne, "hastalığın gözü kör olsun" der. Veya trafik kazasına kızar. Halbuki insanı dünyaya getiren de ahirete götüren de Allah'tır. Şuursuz insanlar haşa "Azrail'in gözü kör olsun, yavrumu aldı" der. Mukaddes şeylere dil uzatılmaması için Allah kullarının önüne bir sürü perdeler koymuştur. Şuurlu Müslüman perdelerin arkasında işleyen kudreti fark eder. Senden gelen hoştur, der, rahat eder. Razı olmak dertleri azaltır. Razı olmamak dertleri arttırır. Yangın çıkmış, ev sahibi 'mahvoldum' diye başını taşlara vuruyor. Ev yandı, birinci felaket, adam çıldırma noktasına geldi ikinci felaket. "Dünyaya geldiğimde bu evi bana vermediler, sonradan bana nasip oldu. Ev şimdi elimden gitti, inşaallah yine nasip olur" dese rahat eder. Razı olmak hayatı güzelleştirir. En önemlisi çocuğumuzdan, evimizden, ailemizden razı olmak. Yani hayatımızdan razı olmaktır.

Duamız şöyledir:

"Elhamdülillahi ala külli hal" yani her halimize Elhamdülillah.

Hastalığa da sağlığa da... Açlığa da tokluğa da... Varlığa da yokluğa da... Zenginliğe de fakirliğe de... Elhamdülillah...


arwen 5 Nisan 2006 01:20

Ağızdaki Taşın Hikmeti


Birgün hazret-i Ebû Bekr 'r.a.', hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin 's.a.v.' huzûr-ı şerîflerinde, se'âdetle otururlarken;
Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba'zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, susu, birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir.
Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 's.a.v.' buyurdu ki:
- Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la'înin olduğu yerde, ben durmam.
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk 'r.a.' ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.


Misafir 5 Nisan 2006 11:28

Hakikat Damlaları-37
 
Yeryüzünde işlenen vahşet bir zıpkın gibi sineme saplanıyor. Teknolojinin, canavar ruhluların elinde ne hâle geldiğini gördükçe ürperiyor ve dünyanın pırıl pırıl altın bir nesle ihtiyacını iliklerime kadar hissediyorum.
***
Hicret ettikten sonra o işten vazgeçmiş gibi geriye dönenler kendilerini helâke sürüklemiş sayılırlar. Hicret gibi bütün peygamberân-ı izâmın kaderi olmuş yüksek bir pâyenin hakkını vermeye bakmak lazım!
* * *
İnsan bütün güzel amellerini engin mülahazalarıyla daha derin hale getirebilir.
* * *
Ah Rab! Seni bilmek Cennet; bilmemek ne büyük nikmet!
* * *
Allah (celle celâlühû) müessiriyetteki temadîyi, aşk ve heyecanın sürekli dorukta olmasına bağlamıştır ki, bu bir âdet-i ilâhiyedir.
* * *
Sadık kullara göre insanın iradesiyle önleyebileceği gözyaşını önlemeyip izhar etmesi bir çeşit riyadır ve insana kazanma kuşağında kaybettirebilir.
* * *
“Adam sen de; dünyayı sen mi ıslah edeceksin!?” düşüncesi kendini rehavete salmış insanların nâhoş hırıltısından başka bir şey değildir.
* * *
İman aksiyonu lüzumlu hale getirir. Dolayısıyla inanan bir insanın âtıl olması düşünülemez.
* * *
Konumu ve kıvamı koruma ancak sürekli derinleşme peşinde bulunmakla mümkün olabilir.
* * *
Bazı yakışıksız ifadeleri dilimize bilerek yerleştirmişler. “Arap saçı”, onlardan sadece birisi. Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) içinde neş'et buyurduğu milleti bu kadarcık olsun saygısızca zikretmeyi hakaret saymalı ve ondan uzak durmalı.
***
Bütün tiranlar herkesi kendilerine benzetmek isterler; benzemeyenleri de fişlerler.
***


Pollyanna 5 Nisan 2006 14:07

"Bir zamanlar, bir çakal şehre yakın bir yerde vatan tutmuştu. Her gece şehrin çarşılarını ve pazarlarını geziyor, ekmek ve kemik parçalarını topluyor, bunlarla karnını doyuruyordu.
Bir gece bu çakal çarşı pazar dolaşıp nafaka ararken bir dükkanın kapısının açık olduğunu gördü, içeri girdi. Meğer burası bir boyacı dükkanıymış. Karanlıkta dolaşıp araştırmaya başladı. O sırada açık bulunan bir boya küpüne düştü. Neye uğradığını bilemeyen çakal, zor güç dışarı çıktı. Lakin bir öteki küpe düştü. Böylece küpten küpe sekiz on türlü boyanın içine girip çıktıktan sonra kendini güç bela dükkanın dışına attı. Acaip ve garip bir görünüme bürünmüştü.
Ertesi gün sahrada kendisini gören bütün hayvanlar hayret ettiler. O zamana kadar görmedikleri bu hayvanın ne olduğunu bir türlü anlayamadıkları için büyük bir topluluk halinde yanına gelip kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini sordular. Çakal, bunların hiçbirinin kendini tanımayışından istifade etmek istedi. Bu amaçla cevap verdi:
- Benim adım tavustur. Aslım cennettendir. Bütün hayvanlara hükmetmek için dünyaya geldim. Emirlerime itaat edenler, huzur ve rahat içinde yaşayacaklardır. En küçük bir muhalefette bulunan olursa derhal öldürürüm.
Bu sözleri dinleyen diğer hayvanlar, çakala bağlılıklarını bildirdiler, onu başlarına geçirdiler. çakal arslan, kaplan,kurt, ayı gibi iri cüsseli canavarları kendine yardımcı yaptığı gibi, diğer hayvanlara da birer görev vererek mükemmel bir ordu meydana getirdi. Onlara emirler vermeye başladı. Ne var ki bütün bu olanlara rağmen öteki hayvanlar, hâlâ onun ne olduğunu merak edip araştırmaktan geri kalmıyorlardı. Çakal ise son derece tedbirli ve ciddi hareket ediyor, kendi cinsine mahsus aşağılık hareketlerden hiçbirine yanaşmıyor, herkesi kendine saygı göstermeye sevk ediyordu.
Bir gün makamında oturduğu ve diğer hayvanlar da etrafına dizildiği sırada, civardaki bir bağa giren bir sürü çakal, adetleri olduğu üzere bağrışmaya ve ulumaya başladılar. Bunu gören tavus, kendini unuttu. Hemcinslerine uyarak onlar gibi ulumaya başlayınca diğer bütün hayvanlar, bunun adi bir çakal olduğunu anladılar. Kolundan tutup dışarı attılar. Arslanı önceki makamına geçirdiler. "
Kıssa bu. Tûtînâme'de Süleyman Tevfik merhum zikrediyor. Hisseye gelince:
insan ne kadar tedbirli davranırsa davransın, ****** sopunu saklamak için ne derece gayret gösterirse göstersin, - bir süre başarılı olsa bile - sonunda asıl karakterini ortaya çıkarır.
Çevrenize bir bakın. Çevrenizdeki insanlara alıcı gözle bir bakın. Hatta kendinizi de aynı mikyaslara vurun ve neticeyi büyük bir özeleştiri ile kabullenin. Çevremizde çakalların cirit attığını göreceksiniz. En candan ve samimi, toz kondurmadığınız kimselerin zaman içerisinde sizi hayretten hayrete düşürdüğü hakikat ise çakala arslan kıymeti verdiğinizdendir.



Misafir 6 Nisan 2006 00:40

YILANCININ HİKAYESİ


yakaza bildirdi:: Zavallı hırsız, yılan oynatıcısının yılanını çaldı. Hırsızlar her çaldıklarını ganimet bilirler ya!... Bu da öyle!.. Aptallığından kârda zannetti kendini!... Yılan hırsızı soktu, bütün zehrini akıttı, inleterek, kıvrandırarak öldürdü, canından etti!...

Yılanın sahibi ölü adamı görüp tanıdı. Dedi ki :

- Onu benim yılanım soktu öldürdü. “Hırsızı bulayım da yılanımı ondan alayım...” diye dualar ediyordum. Gönlüm yılanımı bulmayı istiyordu. Allah’a şükürler olsun ki duam kabul edilmedi. Bunu ben ziyan sanıyordum ama değilmiş, en büyük faydalardan biriymiş.

Nice dualar vardır ki ; zararın, helâk olmanın ta kendisidir. Tertemiz olan Allah, onları kereminden kabul etmez!...


Misafir 7 Nisan 2006 20:16

Kavga Yaş Dinlemiyor.!!!
 
13-14 yaşındaydım. Bugünkü gibi hafızamda canlı. Hafta içinde bir gün güzel bir yaz akşamı babamla dükkanımızı kapatıp eve gitmiştik. Rahmetli dedem her nedense o gün erken ayrılmıştı işten. Eve geldiğimizde ne görelim; rahmetli ninem kapının eşiğinde oturmuş babamı bekliyor. ‘Derhal araba tut gel. Bu adamdan canıma ciğerime doydum. Kaçacağım artık!” Babamın ‘nereye gideceksin anne' dediğini hatırlıyorum solgun ve ölgün bir sesle. “Dayına tabii ki” dedi ninem. Çünkü annesi de, babası da toprağın altına gireli uzun yıllar olmuştu. İknaya çalıştı babam ninemi ayak üstü. ‘Yemin ettim oğlum, gideceğim bu evden. Israr etme, tut arabayı gel' dediğini hatırlıyorum sert bir ses tonuyla. Sonunda ninemin dediği oldu. Ninem erkek kardeşine gitti belli bir süreliğine. Sonra geldi eve.
Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmem, yaşları kemale ermiş, 13-14 yaşında torunları olan -ki halamın çocukları benden büyüktü- çiftin birbirlerinden uzaklaşmayı gerektirecek ölçüde kavga etmeleri. Hani derler ya ‘aşk ferman dinlemez', aynen öyle de ‘kavga da yaş dinlemiyor' çiftler arasında. Tıpkı ecel gibi ne zaman kapıyı çalacağı belli olmuyor her nedense!
Yaşın eşler arası geçimsizliğin önlenmesi adına mutlaka etkisi var ama her zaman değil. Ya da herkes için geçerli değil. Batı toplumunda bugün yaşlılarda boşanma oranı hayli yüksek. Dedemle ninemin tartışma sebepleri neydi bilmiyorum ama gelenek ve göreneklerimizin gerektiğinde insanın hür iradesini baskı altına alan karakteri olmasaydı belki de ninem ‘kaçma' yerine boşanmayı tercih edebilirdi.
Bu hatırayı hatırlamama sebep gariptir yine memleketimde karşılaştığım yaşlı bir çift arasında geçen hadiseler zinciri ve bu zincirden bana şikayet olarak yansıyan halkalar. Torunlarının çocuklarını görmeyi bekleyen, yaşları 70'i aşkın bir çift sözünü ettiğim insanlar. Bir vesile ile önce kadın ile karşılaştık. ‘Dertli söylegen olur' derler ya, beni görünce hemen başladı kocasından şikayete. ‘Yaşlandıkça aksileşiyor. Beni sıfırlıyor. Ben onun için var mışım, yok muşum hiç anlam ifade etmiyor' Bu arada ağlamaya başladı. ‘Ne olur, seni sever ve dinler, gelsen bizim eve de benden duymuş gibi yapmadan bir şeyler desen bu adama! Eğer bir de benim dediğimi duyar veya anlarsa iyice didik didik eder benim etimi' dedi.
Güler misin ağlar mısın bu manzara karşısında. Ben henüz karar veremedim. Ama çifti, kısmen mazileri ile tanıdığım için bir tek soru sordum kocasından yana yakıla şikayet eden ve torunu yaşındaki insandan medet uman kadına. “Gençliğinizde nasıldı sana karşı tavırları? Yine böyle miydi?” diye sordum. Cevabını bildiğim bir soruydu bu, çünkü çocukluğumdan hatırlıyorum, o zamanlar 10 bin nüfusu ancak olan ilçemizde bir çokları o kocanın karısının sözünden çıkmadığını biliyordu. İç güveğinden beter bir hali vardı. Kılıbık fıkralarının konusu haline gelmişti.
Kadının cevabına dönelim. Dedi ki: ‘ Ne münasebet! Yüzüne başına okurdum onun ben. Bir dediğimi iki yapmazdı, yapamazdı. Haddine mi düşmüş! Bir yapsındı da göreydim onu!' Şöyle mukabelede bulundum: ‘O zaman roller tersine dönmüş gibi şu anda değil mi?' ‘Evet aynen öyle' dedi.
Ne anlatıyor size bu kıssa? Ama hayali değil, gerçek hayattan alınmış bir manzara. Kocasının karısına karşı olan bu tavırlarının doğru veya yanlış olduğunu bir kenara bırakarak düşünelim ve konuşalım; insanın ektiğini biçtiği hakikatını değil mi? Gerçekten her bir insan yaptığının karşılığını mutlaka ama mutlaka er veya geç görüyor. Bununla da Adil-i Mutlak olan Allah adaletinin tecellisini gösteriyor.
Ben ne yaptım? Gittim o eve. Yemek, çay derken bir şekilde mevzuyu açtım. ‘Kalb ameliyatından sonra insanlar aksileşiyormuş. Sende de var mı böyle bir tavır değişikliği' dedim. Keşke demez olaydım, hemen karısı atıldı ortaya ve başladı bir-iki gün önceki şikayetlerini dile getirmeye. Hem de ağlaya ağlaya. Ortam birden bire ciddileşti. Karısının şikayet esnasında 'beni tutup atıyor, bir kenara koyuyor' tesbitine, haklılığını isbat sadedinde bir teşbihle mukabelede bulundu koca: “nasıl şu sofra bezini silktikten sonra bir kenara koyuyor ve tekrar kullanıyorsun, bu da ayne öyle oğlum!” dedi gülerek. Ne kadar ciddiyet payı vardı bu şaka veya teşbihte bilmiyorum ama bu gergin olan ortamı yumuşattı. Ben de bunu fırsat bilerek mevzuyu başkaları üzerinden ele alıp anlatmayı tercih ettim. Her ikisinin de rahatladıklarını zannediyorum.
Bu hatırayı şunun için kaleme aldım; genç karı-kocalar arasında var olan tartışmalar, ihtiyarlar arasında da olabiliyor. Bu da eşler arasındaki karşılıklı sevgi, saygı ve güvene dayalı münasebetlerin dur durak bilmeden kabir kapısına kadar devam ettirmeleri gerçeğini bize anlatıyor. Eşler hayatlarının hiç bir döneminde karşılıklı ilişkileri itibariyle kendilerini salmamalıdır. Başlarının üzerinde, düşürmekten, kırmaktan korktukları değerli hazine misali birbirlerini başlarının üzerinde kabir kapısının eşiğine kadar taşımalıdır.
Ne güzel demiş atalarımız; ‘herkesin evi kabir.' Akşam kapılar kapanıp herkes evine, odasına çekilince o dünyada neler olduğunu herkes kendisi biliyor. Misalde olduğu gibi, dünyevi hiç bir sıkıntıları olmayan ve dışarıdan bakılınca mutluluğun zirvelerinde dolaştığını zannettiğimiz nice ailelerde ne fevvareler kaynıyor. Ah bir bilseniz.!!!


arwen 8 Nisan 2006 18:38

'ARKADAŞINI AL, BERABERCE CENNETE GİRİN'


Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:
'Resûlüllah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk. Bir ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular:
'Ümmetimden iki kişi Allâh'ın huzuruna gelirler. Birisi,
-Yâ Rab, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan al, bana ver, der. Allah Teâlâ da ötekine,
-Hakkını ver, buyurur. Adam,
-Yâ Rab, bende sevap nâmına bir şey kalmadı, der. Cenâb-ı Hakk,
-Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin? buyurur. Adamcağız,
- O halde benim günahlarımdan alsın, der. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bunu anlatırken gözleri yaşardı ve, 'O gün büyük bir gündür. İnsan; günâhının alınmasını ister' dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine,
-Başını kaldır ve cennete bak, buyurur. Adamcağız,
- Yâ Rab, inci ile işlenmiş, gümüşten apartmanlar ve altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi şehitler içindir? der. Allah Teâlâ,
-Bunlar, bana ücretini verenler içindir, buyurur. Adamcağız,
-Bunların hakkını kim ödeyebilir? der. Hz. Allah,
-Sen istersen bunlara sahip olabilirsin, buyurur. Adam,
-Nasıl olur, yâ Rab? deyince, Cenâb-ı Hakk,
-Hakkını bu adama bağışlamakla, buyurur. Adam,
-O halde ben bunu affettim, der. Allahü zû'l-Celâl hazretleri de,
-Arkadaşını al, beraberce cennete girin, buyurur.

Sonra Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,
'Allah'tan korkun, Allah'tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız, bizzat Hazret-i Allah mü'minlerin arasını buluyor' buyurmuşlardır.


Misafir 13 Nisan 2006 21:18

Hakikat Damlaları 38
 
Dünya imtihanının sonunda kazanılacak veya kaybedilecek şeyler o kadar büyüktür ki; böyle ciddi bir akıbetle karşı karşıya bulunan akıllı kimselerin lâubâlîce yaşamaları düşünülemez.
***
Tarihte yapılmış yanlışları tashih etmek mümkün değildir; fakat, Allah'ın izniyle aynı hataları yapmamak mümkündür.
***
“Bizden olmayan kim olursa olsun öteki sayılır” düşüncesi tiranca ve tabiî mel'unca bir düşüncedir.
***
Herkes imanı ölçüsünde Allah karşısında ciddi durur, dolayısıyla hakiki bir mü'minin gülüşleri bile damla damladır; dahası o, kalbinden süzülen ciddiyet boyasını çevresine de çalar.
***
Allahım! Beni kendi sığ ve boş isteklerimin peşinde yıpratma! Senin muradının mürîdi olmayı nasip buyur!.
***
Değil mi ki Allah'a inanıyoruz, günahkar da olsak bahtiyarız!.
***
Haklı olmak sert olmayı gerektirmez; yumuşak bir üslup haklılığa ayrı bir güzellik ve derinlik katar.
***
Dişini kırana ve başını yarana karşı dahi “Allahım, bunları affet ve hidayete erdir, beni bilmiyorlar; bilselerdi böyle yapmazlardı!” diyen Rasûl-ü Ekrem'in ümmeti olduğumuzu unutmamalı ve o En Ciddi İnsan'ın meselelerini taşkınlıklarla sokağa döküp ayak altına aldırmamalıyız.
***
Mü'minlerin tepkileri de Kabe'yi tavaf ediyormuşçasına ya da Arafat'ta vakfeye durmuşçasına derin bir ibadet ciddiyeti içinde olmalıdır.
***
Allahım! Beni bana unuttur ve kendimden bahsetmeyi ruhuma kerîh göster!.
***
Olana teslim olunur, olacağa değil.. zira, geçmişe kader, geleceğe ise irade açısından bakılır.


Misafir 14 Nisan 2006 16:55

Bir Kaşık Suda Boğulanlar.

..
Müritlerden biri anlatmıştı:
- Şah-ı Nakşibend Hazretleri, bir gün Şeyh Şâdî’den bir sığır satın almasını istedi. Şeyh Şadi, alaca bir inek satın aldı. Aradan birkaç gün geçti, Hace Hazretleri Gadyut’a geldi. Ancak Şeyh Şâdî’ye hiç iltifat etmiyordu. Sohbette Gadyutlu çok sayıda mürit vardı. Bu sırada Şeyh Şâdî’ye bir hâller oldu. Şeyh Şâdî’den, sanki biri içinde ceviz kırıyormuş gibi şiddetli sesler gelmeye başladı. Hace Hazretleri Şeyh Şâdî’ye döndü, şöyle dedi:

- Biz, sana eziyet etmiş değiliz. Bu sesler o alaca ineğin, kafa darbelerinden kaynaklanıyor! buyurdu.

Bu söz üzerine müritler sese, biraz daha dikkat kesildiler. Gerçekten ses, süsme sesine benziyordu! Nihayet müritler Hace Hazretlerinin, Şeyh Şâdî’yi affetmesi için devreye girdiler. Böylece Şeyh Şâdî affedildi.

Müritlerden biri anlatır:
- Şah-ı Nakşibend Hazretleri, Gadyut’a gelmişti. O sırada tanıdığım bir arkadaşım, tasavvufî terbiye almak için Şah-ı Nakşibend Hazretlerini, kendisine mürşit kabul etmek istiyordu. Sevgisini anlatmak için olsa gerek, Şah-ı Nakşibend Hazretlerine sunmak üzere bir miktar kır çiçeği toplamıştı. Bunları, Hace Hazretlerine ulaştırmamı istiyordu. Ben de çiçekleri alıp Hace Hazretlerine takdim ettim. Ancak Hace Hazretleri kabul etmedi. Bunun üzerine çiçekleri alıp sahibine geri verdim, olanları anlattım. Bu olanlardan sonra arkadaşım: ‘Artık ben, Hace Hazretlerinin velâyetine hiç inanmıyorum zaten çiçekleri verirken, ‘Hace Hazretleri gerçek bir veli ise, bunları kabul eder!’ diyordum, demeye başladı.

Kendisinden bu sözleri işitir işitmez, elinden kır çiçeklerini alarak tekrar Hace Hazretlerine gittim ve bir kez daha onları takdim ettim. Bu kez Hace Hazretleri, çiçekleri kabul etti, bana şöyle dedi:

- Bu çiçekleri korumalısın!

Daha sonra Hace Hazretleri başka bir yere gitmek üzere yola çıktı. Yolda önüne bir sufi çıktı, elinde nar dolu bir sepet vardı. Sufi, Hace Hazretlerine narları ikram etti. Şah-ı Nakşibend Hazretleri ise nar sepetini bana verdi. Ardından ‘Bunları o kişiye ver, bu narlarda bir sır olduğunu söyle.’ dedi.

Narları kendisine verdiğimde, arkadaşımda müthiş bir değişiklik oldu. Bana şöyle dedi:

- Kır çiçeklerini ikinci kez sana teslim ettiğimde, ‘Şah-ı Nakşibend Hazretleri bu kez çiçekleri kabul edip karşılığında nar gönderse...’ diye düşünmüştüm!

Ve...Arkadaşım, Hace Hazretlerinin büyük bir veli olduğuna artık kesinlikle inanmıştı. Hace Hazretlerinin teveccühlerinin bereketiyle bu yola girdi.

Bir gün Buhara zalimlerinin, yardakçılarından biri kaçıp Kasr-ı Ârifan’a gelmişti. Yolda Hace Hazretleriyle karşılaşmış, durumunu anlatmış, Hace Hazretleri kendisine köye gitmesini söylemişti. Ancak bu zalim kişi, Şah-ı Nakşibend Hazretlerine karşı edepsizlikte bulunarak onu tekmeledi, ardından Hace Hazretlerinin sırtında bulunan eski kürkünü alıp Gadyut’a kaçarak kayıplara karıştı.

Sonradan işittiğime göre, bu zalim kişi, o gece giderken köy halkından birinin namusuna göz dikmiş. Çıkan arbede esnasında kafası kesilmişti. Böylece insanlar da artık bu kimsenin şerrinden kurtulmuş oldular. Bu zalimin helâk olması, ihtimal onun Hace Hazretlerine karşı göstermiş olduğu edepsizliğinden kaynaklanıyordu. Bu hâdise, bazı kimselerin kurtuluşuna sebep olmuştu.

Müritlerden biri anlatır:
- Şah-ı Nakşibend Hazretleri Gadyut’taki nehir kıyısındaydı. O civarda turfa ağaçları olur, bu ağacın dalından çok güzel kaşık yapılırdı. Hace Hazretlerini nehrin kıyısında gören bir mürit kendisine yaklaştı. Elinde turfa ağacından kestiği bir dal vardı. Şah-ı Nakşibend Hazretlerinden kendisi için bir kaşık yapmasını istedi. Derken o esnada Gadyut’un meşhur zorbası oraya geldi. Başladı bu müridi tartaklamaya. Hace Hazretleri, ‘Bu müridin bir suçu yok. Eğer ortada bir suç varsa, onu ben işledim. Beni döv!’ dedi. Ancak o zorba, müride vurdukça vuruyordu. Bir ara, Hace Hazretlerine de sol ayağıyla bir tekme attı.

Bu nehir kenarında av kuşları çok olurdu. Aynı zamanda burası çok güzel bir mesire yeriydi. Aradan günler geçti. İşte bu zorba kişi, bir gün kuş avlamak amacıyla yine nehir kenarına geldi. Karşıdan karşıya geçerken atından düştü. Sol ayağı üzengiye takılı kalmıştı. At, bu zalimi üzengide bulunan ayağı kırılıncaya kadar yerlerde sürükledi. Nihayet götürüp nehrin sularına attı. Zorba, nehrin sularında boğulup helâk oldu.

Şah-ı Nakşibend
Şeyh Ahmed es-Sıddıkî


Misafir 14 Nisan 2006 19:28

Muavenet
 
http://www.sizinti.com.tr/images/konular/326/saffetbey.jpgMuavenet-i Millîye; 1909 yılında, padişahın öncülüğü ile kurulan ‘Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Millîye Cemiyeti’nin halktan topladığı yardımlarla Almanya’dan alınan savaş gemisidir. Çanakkale Harbi’nin kazanılmasında önemli roller üstlenen bu muhribin komutanı, Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey’di. Muavenet muhribinin ilk vazifesi, Marmara Denizi’ne giriş yaparak, İstanbul’dan cepheye asker, cephane, erzak taşıyan Osmanlı gemilerine musallat olan düşman denizaltılarını kovalamak ve tahrip etmekti. Yani Muavenet-i Millîye’nin gâyesi, Gayret-i Vataniye Muhribi ile birlikte Marmara’nın sakin gecelerinde suyun üstüne çıkacak olan denizaltıları avlamaktı.

Çanakkale Boğazı’nda savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışan, İngiltere ve Fransa savaş gemileri binlerce tonluk mermileriyle Boğaz’ı yangın yerine çevirmişler; ama “Üç günde geçeriz.” dedikleri Boğaz’ı geçememişlerdi. Bu başarısız denemeden sonra, İngiliz ve Fransızlar, mevcut kara birliklerine ilâveten, sömürge ülkelerinin halklarını da zorlayarak zamanın en güçlü ordusunu hazırladılar. Millî şairimiz M. Akif’in Çanakkale Destanı’nda belirttiği gibi, ‘eski dünya yeni dünya’ el ele vermiş; başka başka çehreli ve lisanlı, rengarenk derili bir vahşet ordusu, Müslüman Türk’ü bozguna uğratmak niyetiyle, 25 Nisan 1915’te, Gelibolu Yarımadası’na yüklenmişti.

25 Nisan’dan 10 Mayıs 1915’e kadar geçen sürede; İtilâf donanması ve orduları, Gelibolu Yarımadası’nda hayata dâir ne varsa, yakıp yıkmıştı. Gündüzünde sergilenen bu vahşet, gecesinde ayrı bir yoğunluk kazanıyor; sahile yaklaşan zırhlılar, Türk birliklerine ve siperlerine tonlarca mermi ile ölüm yağdırıyordu. Mehmetçiğe en fazla acı veren de, bu gece dehşetiydi. Özellikle Seddü’l-bahir cephesinde her gece yaşanan saldırılar, birliklerimizin direncini zayıflatıyordu.

Yarımadayı savunan 5. Ordu, Cevat Paşa vasıtasıyla Donanma Komutanlığı’ndan yardım istenmesine karar verdi. Donanma Komutanlığı da Muavenet-i Millîye Muhribi’nin, Marmara’daki vazifesini bırakıp, süratle Çanakkale’ye intikalini istemişti. Muavenet’in komutanı Kıdemli Yüzbaşı Ahmet Saffet, emri alır almaz dümeni görev yerine kırmış ve 10 Mayıs 1915 günü öğle saatlerinde Çanakkale’ye gelip demirlemişti.

İskelede bekleyen Cevat Paşa, sahile ayak basan Ahmet Saffet’e yaklaştı:
- Sefâlar getirdin İnşaallah oğlum!
- Sağ olun kumandanım! Emirlerinizi bekliyorum!

Çekilen acıların hüznü ile kararlılığın ciddiyetini yansıtan iki yağız çehre, birbirlerini süzdüler. İkisinin de göz bebeklerinde aynı yangının alevleri parlıyordu:
Bugün vatan bizden razı olacak,
Nefer şehit, ordu gazi olacak!

Çabuk adımlarla içeri geçtiler. Önünden geçtikleri odaların açık kapılarından görülen tek şey, her odada hummalı bir çalışmanın olmasıydı. Karınca misali herkes bir şeyleri takip ediyor, gidiyor ve geliyordu. Koridorun sonundaki merdivenden üst kata, Cevat Paşa’nın odasına geçtiler. Cevat Paşa, Ahmet Saffet’e oturmasını işaret ederek makamına geçti. Bu genişçe odanın bir köşesinde büyük bir masa ve üzerinde bir Boğaz haritası vardı. Paşa sandalyesine otururken bu defa evlâdına seslenircesine şefkatli bir tonda:

- Lütfen oturunuz Süvari Bey, yorgun olduğunuzu biliyorum. Hele gemiden karaya ayak basınca daha bir sarsılır insan. Oysaki durumumuz çok ciddi ve zamanımız yok denecek kadar az. Bu yüzden hemen çalışmaya başlamak icap ediyor. Lütfen oturunuz ve beni dinleyiniz.

Cevat Paşa problemi anlatırken, zaman zaman çaresizliği ifade eden cümleler ağzından dökülüyordu. Bu sırada kaşları çatılıyor, yanakları seğiriyor ve yumruklarını sıkıyordu. Bilgilendirmeyi tamamlayınca Ahmet Saffet’e döndü:

- Evet Süvari Bey, durum böyle ve buna bir çözüm bulacağız. İlk düşünceleriniz şekillenmeye başlamıştır zannediyorum!

Yüzbaşı Ahmet Saffet: ‘İzninizle!’ deyip kalktı ve masanın üzerine serili Boğaz haritasına yöneldi. Uzun sürmeyen bir incelemenin ardından:
- Saldırımızı gece yapacağız kumandanım. Ancak biraz daha bilgiye ihtiyacım var. Sahil şeridini bir de yerinde incelemeliyim. Ayrıca hedefimiz konusunda da bilgi ihtiyacımız var. Gücü nedir? Nerede demirliyor ve zamanlaması nasıldır?

Cevat Paşa hemen sandalyeden kalktı ve:
-Pekiyi, hemen başlıyoruz öyleyse. Muavenet’in durumu nedir? Personel ve levazım bu vazifeye yetecek mi?

Yüzbaşı Ahmet Saffet, beklemeksizin raporunu verdi :
- Gemimde çalışır durumda üç torpido kovanım var. 110’u bizden 15’i de Alman olmak üzere 125 mürettebatım mevcut. Rütbeli mürettebatıma ilâveten Rudolf Firle isminde bir Alman subayı da torpido uzmanı olarak müşavir görevindedir. Mevcut durum itibariyle tek ihtiyacımız istihbarat ve plândır kumandanım.

Bu konuşmayı takip eden 48 saat, sandalye üzerinde yarım yamalak uyku, üç-beş lokma yemek ve devamlı bir koşuşturma ile geçti. Önce Anadolu sahil şeridinden İntepe’ye kadar at üzerinde inceleme yapıldı. Ahmet Saffet, elindeki dürbün ile sürekli izlenecek seyir hattını inceliyordu. Kumkale, İntepe ve Kepez grubu birliklerinin komutanları ile baş başa görüşülüyor, hedef gemilerin yani Cornwallis ve özellikle Golyat’ın hareketleri ve durumları belirleniyordu.

İncelemenin ikinci günü akşam saatlerinde; Cevat Paşa, Yüzbaşı Saffet ve Gelibolu Yarımadası’nın Boğaz’a bakan sahillerin güneybatısında yer alan Domuzdere Tabyası Komutanı ertesi gece yapılacak saldırıya en yakın noktada son incelemeleri yapıyorlardı:

“Plâna göre, 12 Mayıs gecesi hedefe yürüyeceklerdi. Muavenet, bütün ışıklarını perdeleyecek ve hedefine görünmeden yaklaşacaktı. Bu arada Boğaz’ın her iki kıyısındaki bataryalar uyarılacak, hiç kimse ışıldak yakmayacak ve sessiz bekleyişlerini sürdüreceklerdi. Muavenet, vazifesini yapıp dönüşe geçtiğinde seyir fenerlerini yakacak, eğer takip ediliyorsa baş taraftan beyaz işaret fişeği atacaktı. Eğer Muavenet beyaz işaret fişeği atarsa bu tabyalardaki toplar bütün güçleri ile takip edenlere yüklenecekti.”

Değerlendirmeler tam bu noktaya geldiğinde hepsi, tüylerini diken diken eden bir cümleyle sarsıldılar. Domuzdere Tabyası subaylarından Mülâzım-ı Sani (teğmen) Ali İhsan, yüzü Boğaz’ın Ege girişine dönük ve sanki orada değilmişçesine (Kur’ân’da ve Tevrat’ta geçen hâdiseyi imâ ederek):
- Davud, Golyat’ı sapanıyla bir kere daha devirecek İnşaallah! dedi.

Hepsi irkilmiş, ürpermişti ve düşünmeye fırsat bile bulamadan:
- ‘İnşaallah!’ dediler.
Boğaz’ın girişinde bekleyen İngiliz ve Fransız zırhlıları, yıldızsız gecelerde aydınlatma fişekleri atıyor ve Boğaz’daki karakol gemilerinin işini kolaylaştırıyordu. Muavenet, bir aksilikle karşılaşmamak için kıyıya çok yakın seyretmek mecburiyetindeydi. Gelibolu Yarımadası’nın Boğaz’a bakan kıyılarına çok yakın gidileceği için geminin ağırlığı ve su kesimi azaltılmıştı. Kömür ve yağın yarısı boşaltılmış, gemiden ışık sızmaması için lumbuzlar siyaha boyanmış, dış güvertedeki ampuller sökülmüş ve bacadan kıvılcım çıkmaması için kazanlar en düşük devirde yakılarak ve nefesler tutularak Soğanlıdere Koyu’na kadar gelinmişti. Muavenet, saldırıdan önceki son durağı Soğanlıdere Koyu’nda; Karanfil Tepe’nin denize uzanan burnunun arkasına saklanmış geceyi bekliyordu. Gemiye dört tane torpido alınmış, üçü kovanlara yerleştirilmişti ve sessizce son hazırlıklar yapılıyordu.

Tarih 12 Mayıs 1915’i gösterirken, Gelibolu Yarımadası’nın Soğanlıdere Koyu, akşama hazırlanıyordu. Saat 19:30’u gösterirken gökyüzü, sarıdan turuncuya ve kızıla doğru perde perde yayılan bir yağlıboya tablo gibiydi. Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey, Muavenet-i Millîye’nin köprüsündeki kumanda odasında masasının üzerine serdiği Boğaz haritasına eğilmiş vuracakları darbenin son ayrıntılarını düşünüyordu. Kumanda odasının camlarından gökyüzüne baktı. Gözleri, bir süre bu güzel akşamın renklerinde gezindi; sonra belli belirsiz bir ses tonuyla:
“Ey kimsesizler kimsesi Rabb’im! Bizi Sensiz bırakma. Sen’in adını yaşatmak için şehadete koşan bu milleti aziz ve muzaffer eyle.” diyerek, dua etti.
Yüzbaşı Ahmet Saffet eğilmiş Boğaz haritasına bakıyordu. Haritadaki Arap harfleriyle yazılmış “Çanakkale Boğazı” ibaresinin son harfi olan “ye”, Boğaz hattından Morto Koyu’na doğru bir hançer gibi uzanıyordu. Ahmet Saffet, elindeki kalem ile harfin bittiği yere bir çarpı koydu ve üzerine bir kelime yazdı: “Golyat!”

Hedef Golyat'tı. Çünkü 750 kişilik mürettebatıyla 13.150 tonluk tepeden tırnağa zırhlı bu dev gemi, Mehmetçiğin üzerine ve Seddü’l-bahir cephesine ölüm topları yağdırıyordu. Akşam ezanı sonrası hava dönmüş ve yağmur bulutları, vahşete hazırlananların kasvetli yüreklerine simsiyah bir yorgan gibi çökmeye başlamıştı. Açıkta bekleyen İngiliz ve Fransız zırhlıları ışıldaklarını yaktılar ve aralıklarla işaret fişekleri atmaya başladılar. Ancak karanlık gittikçe koyulaşıyor, aydınlatma çabaları yeterli olmuyordu. Bir düşman karakol gemisi, Muavenet’e 600 metre kadar yaklaşmış ama onu görememişti.

Muavenet,Tevrat’taki kıssada olduğu gibi sapanına taşlarını yerleştirmiş; kendisinden yirmi kat daha büyük bu zırhlının 7 mil uzağında, Soğanlıdere Koyu’nda gecenin en karanlık, gaflet saatini sabırla bekliyordu. Boğaz’ın iki yakasındaki tabyalarda Mehmetçik, dualar okuyarak, sabırla bekliyordu. Çanakkale’de Cevat Paşa, abdestini tazelemiş, Kur’ân-ı Kerîm okuyor, gözlerinden pıtır pıtır yaşlar yuvarlanıyor “Allah’ım!” diyor, sabırla bekliyordu.

Nihayet, gece yarısına yarım saat kala düşman zırhlıları, ışıldaklarını söndürdü. Boğaz’ın girişine bir ölüm sessizliği çökmüştü. Ahmet Saffet Bey, Golyat’ta geceyarısı vardiyasının değişeceğini biliyordu. Böylece, bir vardiyanın yorgunluk ve uyku ihtiyacı ile diğer vardiyanın uyku mahmurluğunun verdiği sersemlik anından faydalanacaktı.

Yüzbaşı Ahmet Saffet, sessiz ama hızlı adımlarla kıç güvertesine indi. Mürettebat, hazırlıklarını tamamlayarak güvertede yerlerini almış, komutanlarının emrini bekliyorlardı.

Üç torpido kovanının son kontrolünü yapan Alman Rudolf Firle de koşarak Ahmet Saffet’in yanına gelmişti. Ahmet Saffet, gecenin karanlığında karşısında dikilen subay ve erlerinin yüzünü seçemiyor ama kalb atışlarını hissediyordu:
- Arkadaşlar! Görüldükten itibaren sadece 5 dakikamız var. Ne yapacaksak bu zaman zarfında yapacağız. Unutmayın, bizler din ve vatan uğruna fedai olduk. Rütbelerin en güzeli “şehadet” hepimizin arzusudur. Vazifemizi tam yapalım ve kendini beğenmiş bu devi susturalım.
Hemen yanıbaşındaki Alman Firle’ye döndü:
-Torpidolara ağ makası takılmasın Bay Firle, torpidolar 1.200 metre mesafe, 34 mil sürat ve 2 metre derinliğe ayarlansın.

Alman subay: “Gereği yapıldı kumandan!” dedi, usulca.

Ahmet Saffet, önünde bir sükût duvarı hâlinde bekleyen mürettebata döndü ve:
- Arkadaşlar! Bugün borcumuzu alnımızın akıyla ödeme günüdür. Vatan toprağının selâmeti için, yaşatmak uğruna gerekirse yaşamaktan vazgeçeceğiz. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe… Allah yardımcımız olsun!

“Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvut, Câlut’u öldürdü, Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve dilediği birçok şey öğretti.” (Bakara, 251) .

13 Mayıs saat 00.30’da Yüzbaşı Ahmet Saffet “Bismillah” dedi ve ilk emrini verdi:
- Kazanlar faryap, ağır yol ileri! Torpidoları sancağa çevir!

Muavenet, âdeta Gelibolu Yarımadası sahiline sürünürcesine hareket etti. Gecenin karanlığında, bir yılan gibi sessizce kayıyordu suyun üstünde. Bacadan kıvılcım çıkmaması için 7 mil hızla, kıyıların gölgeliğinde ağır ağır ilerliyordu. Karartma öylesine başarılıydı ki, Boğaz’da devriye gezen gemiler onu göremiyordu.

Muavenet, saat 01.00’de, Domuzdere tabyasının hizasından geçiyordu.Tabyanın erleri nefeslerini tutmuş, dudakları duada, bir taraftan Boğaz’ı gözlüyor, bir taraftan da önlerinden belli belirsiz giden Muavenet’i kolluyorlardı. Tabya kumandanı; gecenin karanlığından sıyrılmak, bir yerlere tutunmak ister gibi kollarını gök yüzüne uzatmıştı. Semaya çevirdiği yüzünden yaşlar süzülüyor, çaresizliğin içtenliği ile mutlak kudret sahibi Rabb’inin kapısını yine O’nun âyetleri ile çalıyordu: “Tâlut’un beraberindeki müminler ise Câlut (Golyat) ile ordusuna karşı çıkınca dediler ki: Yâ Rabbenâ, üstümüze (gürül gürül) sabır yağdır; ayaklarımıza sebat ver ve kâfir topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!” (Bakara, 250) .

Hedeflerine 700-800 metre kaldığında saat 01.10’u gösteriyordu. Ahmet Saffet, serdümene döndü:
- İskele alabanda!

Muavenet, kendinden emin, son derece teslimiyet ve tevekkül içerisinde Golyat’a biraz daha yaklaştı. Golyat, hâlâ hiçbir şeyin farkında değildi. Birazdan kopacak kıyametten habersizcesine uyuyordu denizin üstünde. Muavenet’te kimse soluk almıyor; herkes bir torpido olmuş gibi, Golyat’a kilitlenmiş gözleriyle son emri bekliyordu. Saat 01.13’ü gösterirken Golyat nihayet Muavenet’i fark etti. Golyat, ışıldakla (O) işareti veriyordu, yani parolayı soruyordu. Muavenet’in uyanık vardabandırası hiç beklemeden soruya soruyla karşılık verdi: (O). Belli ki Golyat’ın vardiya nöbetçi subayı henüz uyanmamıştı. İki defa daha tekrarladı aynı soruyu.

Muavenet, geçen bu iki dakika içinde manevrasını tamamlamış, aradaki mesafe 300 metreye düşmüştü. Golyat’ın parolayı üçüncü soruşunda saat 01.15’i gösteriyordu. O anda Ahmet Saffet’in gözünün önünde, üç ay önce batırılan Mesudiye zırhlımızda şehit olan can dostu Kale-i Sultâniyeli Yüzbaşı Ziya’nın solgun yüzü belirdi. Ahmet Saffet önce bu solgun yüze gülümsedi ve sonra bomba gibi patladı:
- Ateş!

Torpidolar, Davud’un sapanından çıkan üç taş gibi suyun içinde kayarak ilerlerken Muavenet de burnunu tekrar Çanakkale’ye çevirmişti. Daha dönme devrini tamamlamadan birbiri ardına üç patlama duyuldu. Koca dev, HMS Golyat zırhlısı baş taret, komuta köprüsü ve kıç taret olmak üzere üç isabet almıştı. Boğaz’ın girişinde göğe yükselen ilk alevlerin ardından kıyamet kopmuş; kampana sesleri, art arda gelen patlamaların şiddetinde boğulup gitmişti. Dev Golyat’ta can pazarı vardı şimdi. Dev zırhlı, kimse ne olduğunu anlamadan 750 kişilik mürettebatından gemi komutanı dahil 570’ini beraberinde alarak Boğaz’ın derinliklerinde kaybolmuştu.

Morto Koyu açıklarında tam bir kargaşa baş göstermişti. Cornwallis ve diğer muhripler ne olduğunu anlamaya çalışarak sağa sola manevra yapıyorlardı. Kimse Muavenet’i fark etmemiş, herkes hâdiseyi çözmeye çalışıyordu. Anadolu ve Rumeli sahil birliklerimizdeki Mehmetçikler siperlerinden fırlamış ve gözyaşlarıyla “Allahü Ekber” diye haykırıyorlar, avuçladıkları vatan toprağını saçıyorlardı dört bir yana.

Dönüş yolculuğundaki Muavenet’in güvertesinde, köprüde ve kazan dairesinde tekbirler yankılanıyor, kabaran yürekler gözyaşı olup yanaklardan süzülüyordu. Aynı anda gökyüzü de boşanmış; yağmur damlaları, yanaklardan süzülen gözyaşlarına yetişmenin telâşına düşmüştü sanki. Muavenet, geldiği yoldan geri dönüyordu. Saat sabah 05.00’i gösterirken Muavenet Çanakkale sahiline vardı. Pruva güvertesinde dikilen Ahmet Saffet, sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanan iskeleye bakıyordu. Sağanak yağışın altındaki iskelede biri bekliyordu. Kaputunun yakasını kaldırmış, elleri ceplerinde bir adam. Muavenet yavaşça iskeleye yanaştı. Kıyıya çıkan yüzbaşı koşarak ilerledi ve onu bekleyen adamla birbirlerine sarıldılar. Bir baba-oğul gibi, bir elmanın ayrı kalmış yarımları gibi kenetlendiler:
- Berhudar ol oğlum! Erenköy birlikleri telsizle bildirdi. İçeride duramadım, buraya geldim. Seni ve silâh arkadaşlarını karşılamanın iftiharını yaşamak için bekledim.

Ahmet Saffet, Cevat Paşa’nın kıpkırmızı olmuş gözlerine baktı ve:
- Sağ olun kumandanım! Çok şükür başardık. Şehadet arzusu ile gittik, nasipte gazilik varmış. Eğer izin verirseniz vakit geçirmeden Marmara’ya, yarım kalan vazifemi tamamlamaya gitmek isterim.

Cevat Paşa, bu yiğit askere bir kere daha sarıldı:
- Güle güle git oğlum, yolun açık olsun.

Günün ilk ışıkları, gündüzünü ve gecesini patlamalar eşliğinde yaşamaya alışmış Çanakkale’nin üzerine düşerken Muavenet, dümenini Marmara’ya kırdı ve ağır ağır Boğaz’ın sularını terk etti.

İngiliz Müttefik Ordular Komutanı Ian Hamilton, Golyat’ın batırıldığını öğrendiğinde günlüğüne: “Düşman madalyayı hak etti.” diye yazdı. Muavenet-i Millîye, İstanbul’da merasimle karşılandı ve Yüzbaşı Ahmet Saffet, Başkomutan vekili Enver Paşa tarafından takdirname ile kutlanarak binbaşılığa terfi ettirildi. Golyat’ın batırılışı üzerine İngilizler, “Çanakkale’yi hem karadan, hem de denizden birlikte geçeriz.” plânını terk ederek deniz harekatını tamamen iptal ettiler. Golyat’ın batırılış haberi, 14 Mayıs 1915’te toplanan İngiliz Harp Meclisi’ne bomba gibi düştü. Ertesi gün, Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Fisher, iki gün sonra da Çanakkale Savaşı’nın fikir babası, sadece İngiliz tarihinin değil, dünya siyasetinin müstakbel en büyük adamı gözüyle bakılan Bahriye Nezareti 1. Lordu W. Churchill istifa etti. Şok dalgası bu kadarla da kalmadı ve Golyat’ın batışından 12 gün sonra 25 Mayıs 1915’te İngiltere kabinesi toptan istifa etti.



Saat: 23:49
Sayfa 1 / 4

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık