MsXLabs
Sayfa 1 / 4

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Ölüm (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/1207-olum.html)

Misafir 21 Ekim 2005 14:11

Ne kadar uzak olduğunu düşünsek de, ne kadar kendimize konduramasak da,
hayatımızın belki de en gerçek ve en ciddi anı ölüm..
Ölüm uzun zamandır benim kafamı kurcalayıp duruyordu, sadece kavram olarak değil;
ölüm anı, ölümle ilgili çaprazlamalar, ve de özellikle ölüm sonrası..
Hayır ruhsal bir problemim yok, ya da sadece ölümü düşünerek yaşamıyorum..
Günlük hayatta aklıma bile çoğu zaman gelmiyo ama bunu inkar da edemiyorum..

Ölüm anı kafamı kurcalar, yani hangi birimiz "acaba ben ne şekilde ölücem" diye düşünmüştür ki!?!?
Hayatta son kez gözlerimizi kaparken hissedeceiğimiz "acı" mı olucak, yoksa "rahatlama" mı!?
Pişmanlık mı duyucaz, yoksa itaat mi edicez; kadere mi isyan edicez, yoksa kaderden çok kaderci mi olucaz!?

Peki ya ölümü bir umut olarak görebilmek, yani kimisi için korku veren bir gerçek;
lakin göreceli olarak da kimisi için bir çıkış noktası..
Yatağa mahkum ve ötenazi isteyen bir felçli için ölüm tam anlamıyla bir çıkış, tam anlamıyla bir umut değil mi!?
Bknz: Alejandro Amenabar'ın çok beğendiğim filmi olan Mar Adentro (İçimdeki Deniz)
Ya da fakir ve hayattan sadece acı alan, hayatta verebileceği en son canı kalmış bir hüzün sahibi için;
ölüm bir umut mudur, yoksa bu acı dolu dünyadan sadece bir kaçış mı!?
Ölümü belki de "hayatta kalmak" için bir zorunluluk olarak mı görür bu kişi!?

Ölümü bir kavuşma olarak da nitelendirebilir mi insan!?
50 küsür seni evli kaldığı eşinin ölümü üzerine, zaten hayata bunca zamandır verdiği uğraşlar yüzünden yaşlanmış,
ve de yıpranmış bir kalp sahibi, kendi ölümünü sevdiği kişiyle tekrardan "kavuşma" olarak görebilir mi!?
Sırf bu hayal yüzünden ölümü gerçekten gönülden isteyebilir mi!?

Ya ölüm süresi!? Bu kavramı nasıl açıklamalı insan..
"Ölüm" denilen süreç ne kadar uzun sürebilir ki; bikaç saniye, bikaç dakika, bikaç gün, bikaç yıl.....
Hiç "ne kadar sürede ölücem" diye düşünen oldu mu, bence olmamıştır..
Bu da unutulmaması gereken bir konu bence, hayattan ölüme geçiş yaparkenki süremiz,
o anki çekeceğimiz acıyla veya duyduğumuz hissiyatla doğru orantılıdır..
İnsan ne olup bittiğini anlamadan mı, yoksa herşeyin farkında olup da son kez derin derin düşünenek mi ölmek ister!?

Yukardaki sorunsallarımdan sonra belki de en önemlisi "ölüm zamanı"mızdır...
Ne zaman ölücez, ya da daha mantıklı bir soru olarak, ne kadar daha yaşayabileceğiz..
Hz Muhammed "Hiç ölmeyecekmişsin gibi çalış, yarın ölecekmişsin gibi ibadet et." demiştir..
Peki gerçekten biz ne zaman ölücez!?!?
Bu düşünceler kafamda oldupu zaman sanki 5dk sonra ölecekmişim gibi davranmaya başlıyorum,
bu da benim sorunsuzca kararlar vermemi ve bazen hata yapmamı sağlıyo, en iyi ölümü düşünmemek...

İnsanoğlunun ağzındaki asıl yutulmayan lokma ise, "ölüm sonrası"..
Hepimiz, ya da çoğumuz inanan insanlarız. Hangi dine inanmaktan çok, kudretli bir yaradan inancı ön plana çıkıyo..
"Cennet ve cehennem" çoğu insan tarafından kabullenilmiş bir olgu.
Peki ya ölümden sonrası diye bişey yoksa!? Ya ne cennet ne de cehennem varsa??
Ne olduğunu, ne de olmadığını ispatlayabiliyoruz, sadece bize yakın gelen olguya inanıyoruz..
(amacım din konusuna girmek değil, sadece ölüm sonrası ile ilgili kafamdaki soru işaretlerini tartışmak)

Sorguladığım bir diğer olgu da "ruh" kavramı..
Öldüğümüz an ruhumuz bedenimizi terk mi edicek,
klasik bir bahis olan "kendini yukardan görmek" olayına mı erişicez öldüğümüz an...
Gerçekten de bi ışık bizi içine mi çekecek, yoksa bu bazılarının da idaa ettiği gibi bir saçmalıktan mı ibaret!?
Gerçekten de "21 gram" hafifleyecek miyim öldüğüm an, peki herkesin ruhu aynı ağırlakta mı!?
Yani yeni doğan bir bebeğin ruhu ile 50 yaşında ve 150 kilo olan adamın ruhu da aynı mı çeker!?

Bunlar ölümle ilgili kafamda olan sorular,
bize düşen bu kavramı sonun kadar, belki de bir cevabını bulana kadar sorgulamak değil midir!?....

"Ölüm; yaşam denilen rüyadan uyanmaktır..." demişti Barış Manço bir zamanlar...
Peki herşey bu kadar basit mi!?...


Misafir 22 Ekim 2005 18:29

ÖLÜM

Sözünde durmadi mavi gökler;
Gün karariyor gitgide ölüm.
Aksam yeli nedameti söyler;
Nedamet yer etti bende ölüm.

Ne yapsam, gün dogmuyor gönlümce;
Sudur akar kendi bildigince,
Hangi pencereye kossam gece;
Gitmiyor bu can bu tende ölüm.

Ne vefasiz geçmisten hayir var,
Ne gelecekler imdada kosar,
Çoktandir tekneyi aldi sular;
Çoktandir ümitler sende ölüm.

Cahit Sıtkı Tarancı


Misafir 12 Kasım 2005 02:49

Sessizlik ve Ölüm
 
Biraz sessiz kalacaktım ölürken,
Fırtına camları kırmayacaktı
Son akşamın ışıklarıyla erguvan hüzünler örecektim saçlarımdan
Geceye asarak gözlerimi gidecektim
Karanlığın tasına dolduracaktım yaşamak denen sihri


Biliyorum beceremedim zengin sofralar kurmayı gönüllerde
Ömrümün zarını hep yoksulluğa attım
Ağlarken nasıl gülüneceğini bilemedim..


Misafir 12 Kasım 2005 17:54

Ölüme Uyanıs

Uyansam, uyandirilsam simdi, çok geç olmadan.
Bu rüya kötüye gidiyor, uyandirin beni bu uykudan.
Gördüklerim çok gerçekci, acaba yaniliyormuyum?
Herkes yasiyorda, ben mi uyukluyorum!

Yürüdügüm yollarin sonu çikmaz sokak.
Hiç yabanci degil bu yol, ayaklarim önceden geçmis olacak.
Bilmiyorum bu kaçinci geçisim bu yoldan, bir kisir dönence.
Uyanmayi bekliyorum, ayni dönemeci tekrar görünce!

Istiyorum kalkmayi, uyanmayi, herseyi silip bastan baslamayi.
Gayretimi tazeleyip yola koyulmayi, O'nu aramayi.
Bulmayi, beni uyandiracak olani, kapisina köle olmayi.
O ki, beni yasatip, yapan imtihani, ögreten aklimi kullanmayi!

Rüyamda bir dünya var, akarsulari soguk, denizleri derin.
Bir de levhâ var, yaziyor: mânayi maddeden ayirt edin!
Içimde bir fisilti; bir gün ayrilacagim ama bu kadar mi çabuk?
Dünya hayati, bitirmem gereken yolculuk!

Yollar eskisi gibi degil artik, sokaklar da degisik.
Insanlar ayni, lâkin rüyalardan açilmis birer pencerecik.
Bir uyanisa dogru ilerliyorum simdi, içimde haykiris...
Rüyamin sonu belliymis meger, ölüme uyanis!


Ahmet Arslan


Misafir 13 Kasım 2005 03:33

Ölmek mi ?
 
Gözlerim Yavaş yavaş Kapanacak Şimdi
Veda Edeceğim Tüm Dostlarıma
Körpecik Bedenim Kucaklarken Toprağı
Ruhumsa Kavuşacak Allaha

Gitmek İstemiyorum Ama Çaresizim
Vakit Dolmuş Azrail Öyle Dedi
Ya Hayallerim,Sevdiklerim,Eyvah Gençliğim
Ölmek İstemiyorum Nolur Bir Şans Daha Verin

Kalem Kırılmış , Defterim Kapanmış
Bu Son Nefesler Elvada Şarkısıymış
Banada 18 Yıllık Bir Hayat Yazılmış
Demekki Kaderimde Şefaatci Olmak Varmış

Son Kez Öpüp Kucaklayın Beni Doya Doya
Kokumu Hep Hissedin Burnunuzda
Sevgi Dolu Ellerinizle Yerleştirin Toprağa
Ama Sakın , Sakın Unutmayın Beni Ha !


Misafir 13 Kasım 2005 11:14

İNTİHARIN FELSEFİ NEDENLERİ
 
İNTİHARIN FELSEFİ NEDENLERİ

Çağlar boyunca toplumlar intihara farklı tepkiler göstermişlerdir. Kimi toplumlarda desteklenen ve doğru bir davranış olarak kabul edilen intihar, diğer bazı toplumlarda ise olumsuz bir davranış olarak değerlendirilmiştir. Bu tür tepkilerin yönünü belirleyen en önemli faktörlerden biri de kuşkusuz toplumların düşünce biçimleri ve dolayısıyla düşünürleridir. Hata bazı düşünürlerin eserleri, o dönemdeki intihar olaylarından sorumlu tutulmuşlardır.
Düşünürler daha çok insanın kendi yaşamına son verme hakkına sahip olup olmadıkları ve bu davranışın onurlu bir davranış olup olmadığı üzerinde durmuşlardır.
Eski Yunanistan’daki ilk filozoflar intihara karşı çıkmışlardır. Pisagor ve takipçileri ruhun ölümsüzlüğüne inandıkları için intiharı yasaklarlar. Platon ve Aristo da intihara karşıdır. Fakat bazı durumlarda intiharı onaylarlar. Platon, yasalarında, en yakınını, en iyi dostunu yani kendini öldürenin ********ce gömülmesini ister. Eğer kişi bu işi kamu yargısıyla, kaderin başına getirdiği önlenmez, çekilmez bir dert, katlanılmaz bir utanç yüzünden yapmışsa anlayış gösterilmesi gerektiğini belirtir (Montaigne 1984). Aristo ise, savaşta onur için olan intiharları destekler. Oysa, aşk vb. gibi nedenlerden olan intiharlar cesur insanın yapacağı şeyler değildir (Choron 1972). Bu düşünürlere göre, bizim hayattan nefret edip, yüz çevirmemiz doğaya aykırıdır.
İntihara karşı olan bir diğer düşünür de Epikür’dür. O da, öncekiler gibi, erdeme önem vermiş ve amacımızın bilgeliğe ulaşmak olduğunu savunmuştur. İnsan ihtiraslarını tatmin yoluyla mutluluğa ulaşamaz. Çünkü, hazzın tatminini doğal olarak bir sıkıntı ve isteksizlik takip edecektir. Bu, bizi, gerçek amacımız olan acıdan kaçmak hedefinden saptıracaktır (Fromm 1982). Hatta, ölümü aramaya kadar götürecektir.
Eski Yunan’da intiharın kabul edilebilir bir eylem olduğuna doğru yapılan kararlı ilk değişim, Epikür’ün en büyük rakibi Kitionlu Zenon tarafından olmuştur. Zenon, kişinin intihar etme hakkına sahip olduğunu savunur. Kendisi de yaşlandığında intihar etmiştir.
Stuacılara göre, akıllı adamın intiharı sorunu ahlâki bir doğru veya yanlış değildir. Fakat karşılaşılan bir durumda yaşamayı veya ölmeyi tercih kararıdır.
Stuacılar intiharı savunmakla kalmamış, şu durumlarda yapılması gereken bir davranış olarak kabul etmişlerdir. (Gibbs 1968)
1) Bu hareket diğer kişiler veya vatana bir hizmet taşıdığı zaman,
2) Kişi yasa dışı bir işe zorlandığı zaman,
3) Kronik hastalıklarda; ölümün yaşama tercih edileceği durumlarda,
Hegesias, işi daha ileri götürerek, bilgi olmayan kimselerin kendilerini öldürmeleri gerektiğini savunur. Ona göre mutluluk erdemdir. Günlük olayların nazzını arayan kimse bu mutluluğu hiçbir zaman elde edemez; o halde bilge olmayan kişi erdemsizdir, kendini öldürmelidir. Onun felsefesinin temelini ise, şu sözü çok iyi bir biçimde yansıtır: “Yaşamın yolunu olduğu gibi, ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz.” (Montaigne 1984).
Seneka; “iyi insan yaşaması gerektiği kadar yaşar, yaşayabildiği kadar değil” demektedir (Choron 1972). İnsan kendi ölümüne istediği zaman karar verebilir. Yaşamı ile felsefesi birbiriyle çeliştiği için, Roma Kralı Neron tarafından damarını keserek intihar etme cezasına çarptırılmıştır.
Eski Yunan’da son zamanlarda intiharın bu şekilde kabul edilebilir bir eylem olması, o devirde intiharların artmasına neden olan faktörlerden biri olabilir. Özellikle Yunan sitelerinin Roma’ya katılmasıyla bu oranlarda bir artış görülmüştür.
Hristiyanlığın batı dünyasında egemen olmasıyla beraber, kilise öğretileri felsefe alanında da etkin duruma gelmiş ve Rönesans dönemine kadar bu etkinliğini sürdürebilmiştir. Bu dönem filozoflarında, insan hayatının Tanrı’ya ait olduğu fikri egemen durumdaydı. Dinle felsefenin bu dönemde içiçe oluşu intihar olaylarının düşük bir oranda kalmasına neden olmuş; fakat tamamen engelleyememiştir. Rönesans ile birlikte kilise felsefesi etkinliğini yitirmiş ve intihar konusunda da daha tavizkâr bir tutum takınılmaya başlanmıştır.
Montaigne, insanın kendi iradesiyle yaşamına son verebileceğini savunmuştur. “hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz. Daha yaşayıp da ne yapacaksınız” diyen Montaigne’e göre, ölümle bütün dertler bitecektir (Montaigne 1984). Bunun için ölümden korkmamalı ve dertlerden kurtulmanın bir yolu olarak da intiharı düşünmelidir.
18. yüzyıl felsefesinde ençok işlenen konulardan biri özgürlük olduğu için, bu dönemdeki filozofların hemen hepsi intihara da izin verir bir tavır takınmışlardır. Montesquieu intihara karşı uygulanan kanunları eleştirmiştir. Hume, intiharın bir suç olduğu fikrini çürütmeye çelışıyor. Ona göre intihar, ilahi yasaya karşı gelme değildir; çünkü bu yasa doğa yasasıyla birlikte işler ve insanın doğadaki yerini bulmasına yardımcı olur. Rousseau, başkasına zarar vermedikce intiharı destekler. Söylentilere göre, mutsuz bir yaşamı olan Rousseau da intihar etmiştir. Aynı dönemlerde yaşamış olan Diderot ise, doğal olmadığı ve kilisenin öğretilerine karşı geldiği için anti-sosyal bir davranış olarak görür ve karşı çıkar.
19. yüzyılda Kant, intihara karşı çıkmaktadır. Hume’un görüşünü eleştirir. Kant’a göre, doğal olarak insanın ilk amacı kendini korumaktır. Bunun için intihar bir kusurdur ve lanetlenmelidir.
Schopenhauer, Kant’a göre daha çok taviz verir. Ona göre, kişi intihar etme hakkına sahiptir; ama bu, boş ve aptalca bir şeydir. İntihar, kişinin doğaya sorduğu bir sorudur: Ölümün ötesinde ne var? Kendilerini öldürenler sadece acı çeken bedenlerinin acısına son verebilirler; sonsuz sürekliliklerine engel olamazlar.
“Bazıları çok erken, bazıları çok geç hayattan ayrılıyorlar, asıl iş tam zamanında ölmektir” (Arkun 1963) diyen Nietzsche, intihara karşı değildir. İntihar kişinin hakkı ve ona verilen bir armağandır. Üst-insanın yaratılması için felsefesini yönlendiren Nietzsche, bu üstün amaca katkıda bulunamayacak kişinin intihar etmesini ve bundan da mutluluk duymasını söyler.
Hartmann ise, insanın sahip olduğu tek şeyin bu dünya olduğunu belirterek, en iyi olmamakla beraber elimizdeki bu dünyadan vazgeçmememiz gerektiğini savunur. Yaşamak, temelde arzu edilmeyen bir şeydir; hayal kırıklığı ile doludur. Fakat yine de, elimizdekinin en iyisi olan bu yaşamdan kaçmamalıdır.
Camus, “acaba hayat yaşamaya değer mi, değmez mi?” sorusuna cevap vermeye çalışır (Hübscher 1980). Camus için bu soru felsefenin temel sorusudur; bundan başka da temel felsefe sorusu yoktur. Bu sorunun cevabını Camus şöyle verir: İnsan intihar edebilir, ancak bu dürüstlük olmaz. Ölüm insanı huzura kavuşturur, fakat insanın gerçek çabası dünya üzerinde mümkün olduğu kadar çok kalmaya, onu incelemeye çalışmak olmalıdır.
Batıdaki bu çok farklı görüşlere karşılık, doğu dünyasında egemen olan mistik felsefenin görüşüne göre, intihar etmek kişinin istemine bağlıdır. Yani kişi, yaşam ile ölüm arasında karar verme hakkına sahiptir.
Jainizm ve Budizme göre, yüreklerimizden yaşama isteklerini çıkarmalıyız. İnsan ancak yokolarak acıdan kurtulur ve mutlu olabilir. Hatta, Jainizmin kurucusu olan Mahavira, insanın aç kalarak kendini öldürmesini büyük bir erdem olarak nitelendirir. Konfüçyus ise intihara karşı çıkar. Ona göre, insanın amacı iyi ve uzun yaşamaktır. İnsan ölümden sonrasını merak etmemelidir. Çünkü, ölümden sonra hayat olduğu bilinirse, kimileri canlarına kıyarak oraya gitmeyi isteyebilirler (Hançerlioğlu 1976).
Belirli bir tarihsel sırayla değindiğimiz bu düşünürlerin görüşleriyle, yaşadıkları dönemlerdeki intihar oranları arasında doğrudan bir ilişki göze çarpmaktadır. Konumuz açısından önemli olan nokta da budur. Fakat bu ilişkiye bakarak, intiharın sorumluluğunu sadece düşünürlere bağlamak da yanlış olur. Çünkü, genelde, toplumsal düşünce toplumu oluşturan öğelerden sadece bir tanesidir.
Konuya felsefi açıdan baktığımızda sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: İnsan yaşamak için doğar, yaşaması gereklidir; olumsuz toplumsal koşullar karşısında çaresiz kaldığını hissettiği anda kişinin, yaşamına son verme hakkı vardır. Çünkü insan yaşamı, insanın yaptığı eylemlerden oluşur. Şöyle veya böyle intihar da bir eylemdir ve kişi istediği takdirde bu eylemi gerçekleştirebilir.


ahmetseydi 16 Kasım 2005 10:54


Sürekli iç içe, karşı karşıya olmamıza rağmen; üzerinde zorunlu kalmadıkça konuşmadığımız bir konudur ölüm. Bu tutumumuzun, mantıklı sayılabilecek açıklamaları vardır. Konu, pek hoşa gitmez ve çoğumuz için iticidir. Öte yandan, bir doktor olarak "ölüm" konusuna uzak durmamız söz konusu değildir. Yaşamın kalitesini artırmaya ve süresini uzatmaya yönelik çabalarımızın; ölümü tanımadan, ölümü yok sayarak anlam kazanması ve başarılı olması mümkün değildir.

Ölüm ile yaşam arasındaki bağlantı bu iki kavramın tanımlarında kendini çok iyi sergilemekte; yaşamı tanımlamadan ölüm tanımlanamamaktadır... Ölümü genel anlamıyla "yaşamın olmaması" biçiminde tanımlamak çok pratik bir çözüm gibi görünmesine rağmen, bu tanım yanıltıcı olabilir. Uzayda yaşam olmaması ile uzayın ölü olması aynı değildir. Ölüm, yalnızca yaşamış veya yaşamakta olan varlıklar için söz konusu olabileceğinden, uzayın ölü olduğunu söylemek onun yaşamış olduğunu söylemek olur. Ölümü daima yaşama başvurarak tanımlamak zorunda olmamız, bizi yaşamın tutarlı bir tanımının gerekli olduğu yargısına götürür. Ancak, yaşamın her koşulda doğru ve anlamlı olan bir tanımı yapılamamış ve sınırları belirlenememiştir. Bu nedenle ölümün de ideal bir tanımı yapılamaz. Doğa, yaşam ile ölümü birbirinden ayırma konusunda bizim kadar ısrarcı değildir!


melish 15 Aralık 2005 14:04

Bir Intiharın Önsözü
 
Tanrım neler oluyor? Biz kaybediyoruz, o kazanıyor. Krallığından kovduğun evladın dünyayı yönetiyor. Her yerde onun izleri var. Dışarıya bak, dünyaya bak. Senin evlerinde sana sığınanlar kör kurşunlarla öldürülüyor.

Kusuyorum.Manevi kusmuğumun içinde yüzüyorum. Nasıl bu hale geldim. Aynaya bakıyorum, kusuyorum.

“Ben”i bu kadar önemsediğim için üzgünüm. Öyle öğrendim. Bazen farkındaydım, bazen değil. Ruhumu ona satarken farkında değildim. Sana inandığımı sanıyordum. Geceleri sana dualar ediyordum. Sonra sana kızdım. Neden engel olmuyordun ki? Sen değil miydin hepimizi seven. Hepimizi evladın gören. Beni neden sevmiyordun? Ya da neden doyurmuyordun açları, neden susturamıyordun silahları. Ama sonra anladım. Onlar için hiç dua etmiyordum ki ben. Tüm dualarımda ya terfilerim, ya başarılarım, ya sevdiklerim vardı. Hiçbir akşam aç çocukları doyurmanı, evsizleri soğuktan korumanı istemedim ki senden. İstediklerim hep benim içindi. Sana kızmaya ne hakkım vardı ki?

Evine geliyordum. Ama hep ona hizmet ediyordum. Ruhum onundu. Bir bedenden bir bedene uzanıyor, alkolün uyuşukluğunda çılgınca dans ediyordum. Yanı başımda insanlar açtı bilmiyordum. Dört bir yandan çaresiz çocukların ağlamaları geliyordu duymuyordum. Ben daha fazlasını istiyordum. Onun bana sunduklarına ulaşmak istiyordum. Daha çok kazanmalı, daha lüks yaşamalı, daha çok tüketmeli, daha çok sevişmeli, daha akıllı gözükmeli, önemli olmalı ve bedellerini ödemekten çekinmemeliydim. Mutluluk budur sanıyordum. Ben böyleyken, sana kızmaya ne hakkım vardı ki?

Evrende bir nokta kadar bile yer tutamazken her şeyin benim etrafımda döndüğünü sandım. En büyük, en güzel, en zeki bendim. En zengin, en başarılı, en çok alkışlanan olmayı hak ediyordum ama herkes kötü, her şey haksız sanıp kadere ve sana kızıyordum. Oysa her şey bir balondu. Ya da şeytanın elma şekeri…

Dostlarımı aradım. Dostlarım olsun istedim. Dostlar nerede? Dost nerede? Dostluk acı istiyor. Dostluk dayanışma istiyor. Kaç yıldır dostlar yok. Meyhanede içki içtiğim, gezip güldüğüm eğlendiğim insanlara nasıl dost diyebilirim ki? Onlar dost değil. O kadar yalnız ve o kadar koruma altındayız ki, dostumuz bile yok. Savaşta değilim ki beni cepheden çıkartan adamı bileyim.

Dostlarımı sınayamıyorum ki. Ödün vermediğin, kendinden vermediğin, fedakarlık yapmadığın birini nasıl dost tanımlarsın ki. Benim hiç dostum olmadı dost gibi diye tam kızacakken, gördüm ki ben dost gibi dost olamamışım ki... Vermek için almayı beklerken nasıl dost bulabilirdim ki? Ve nasıl sana kızabilirdim ki, yalnız olduğum için?

Artık sevişemiyorum bile. En şehvetli akşamın sonunda boşalırken acı çekiyorum. Ya milyonlarcasından biri, bir ben daha yaratırsa. Bir bencil asker daha. Şeytanın askeri.

Uzaktan kumandam elimde. O kadar kolay zaplıyorum ki. Spiker kıza bakıyorum. Ekranda savaş alanından cesetler var. 30 saniye sonra rengarenk bir fuar görüntüsü. Bu ne hız. Yetişemiyorum. Midem bulanıyor kusuyorum.

Hamsterlar gibi yaşıyorum. Bütün hayatım. Koşturmacalarım, hedeflerim, üzüntülerim, nefretim, aşklarım... Kafesin içinde dönen tekerde aptal aptal koşan hamster gibi. Yarın sabah öldüğümde patronlarım masamı doldurmak için eski özgeçmişleri dolaptan çıkartacaklar. Sevgilim çok ağlayacak. Ama nereye kadar? Hangi acı, hangi ölü unutulmadı ki? Hele ben. Ben kimim ki? Sıradan vatandaş. En fazla bir nesil sonra tamamen unutulmuş olacağım.

Ben yitirilmiş dünyanın zavallısıyım. Dönüşüm yok. Pisliğin içinde batıyorum. Dibe doğru iniyorum. Yanılsamaların içinde her gün biraz daha dibe… Çıkış kapım çok geride kaldı.

Eşyalar, odam bulanıklaşıyor. Terliyorum. Sırılsıklam debeleniyorum. Yatağımın üzerinde annemin karnındaymış gibi cenin pozisyonunda yatıyorum. Savunmasızım. Tüm kalkanlarım yerde. Tek istediğim bana dokunman. Beni sevdiğini, beni unutmadığını ve en önemlisi beni affettiğini bilmek istiyorum. Kapını çaldığımda beni cennetine almanı istiyorum. Ben kötü değildim. İnan bana kötü değildim.

Gözkapaklarım ağırlaşıyor. Derin, derin nefes alıyorum. Siyah beyaz film karelerinde, başkalarına küfür etmeden lanetler okumadan dolaşıyorum. Korkmuyorum. Yıllardır ilk kez huzurla gülümsüyorum. Çocukluğumdan kopamıyorum. Annem, babam, bakkal İsmail, şekerlerim, patlak topum… Nasıl da gülüyorum. Bu çocuğu ben nasıl harcadım? O, ben olamaz. Çok geç biliyorum ama sana karşı en büyük ve son günahımı işlerken, sevginin, vermenin, paylaşmanın, başkalarının ne demek olduğunu anlıyorum. Son günahımda temizleniyorum. Beni affeder misin? Beni affetmesen de kardeşlerimi affeder misin? İnan bana onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Ve hiçbiri kötü değil. Kurtar onları. Affet onları. Lütfen Tanrım…


mc_yAkaMoZ 15 Aralık 2005 14:39

Hayat; herkesin kendine ait serüveni, her kişinin bir benzeri daha olmayan hikayesi..
Bizler Adem' in evlatları sıramış gelmiş zamanın bir yerinden sessizce tutunmuşuz hayata; Hayatı biz dilememişiz ölümüde biz yazmamışız. Ölüm korkakların sonu inananların kurtuluşu ölüm bir son değil asıl hayatın başlangıcı.


su00can 15 Aralık 2005 18:41

Her canlı ölümü tatacak.Sonuçta ne zaman ölüm kapmıza gelirse onu o zaman anlayacağız,o zaman yaşayacağız.Bizden sonrakilere anlatacak zamanımız olmayacak.Her şey için çok geç olacak.O yüzden bütün sevdiklerimize sevgimizi gösterelim.Madem ki yaşıyoruz insan gibi yaşayalım o halde!


Misafir 16 Aralık 2005 07:34

Ölüm..
 
Ölüme Dair

Toprağın koynunda
O sonsuz uykuya dalmışken zavallı beden
Sessizliğe gömülmüşken en tatlı hayaller...

Umursanmaz olur vefasılığı sevgilinin
Duyulmaz artık terkedip gidenin ayak sesleri
Yaralayamaz olur en acımasız sözler

Bilinmezliğin en derininde bir yerde
Yapayalnız kalmışken kendi kendiyle insan
Yarınlar beklenmez olur birden...

Belki olur üç beş ağlayan uğurlarken
Kırmızı güller ve beyaz karanfiller
Yolun sonunda elinde kalanlar...


Jale Akman


Misafir 16 Aralık 2005 07:44

Ölüm Gelmişse
Bitmişse
Kızıllığını avuç avuç içtiğimiz şafaklar
Öğleler, ikindiler çoktan geçmişse
Bir akşamüstü garipliği
Sarmışsa her yeri
Güneş devrilmiş
Renkler solmuş
Sesler kesilmişse
Son kuşlar da geçip gitmişlerse ufuktan
Ve çiçekler
Bükmüşse boyunlarını dalgın dalgın
Bil ki ölüm saati gelmiştir
Senden uzak, kendimden uzak
Tüm umutlardan ve her şeyden uzak
Ben ölmüşümdür uzaklarda bir yerde
Gövdesini kurtların oyduğu
Bir ağaç gibi devrilmişimdir
O anı sen bileceksin herkesten önce
Herkesten iyi sen anlıyacaksın
Çâresizliğini, yıkılmışlığını
Sevdiğin adamın
Ve seni nasıl sevdiğini
Duyacaksın derinden derine
Belli belirsiz
Bir gölge düşecek gözlerine
Fakat ağlamıyacaksın, ağlamıyacaksın
Sen tek gelinim, sen tek kadınım
Sen güzelim, nazlım, bebeğim
Kadersizim sen
Gülerken ağlayanım, ağlarken gülenim
Varlığım, nedenim, alınyazım benim
Elbette ağlamıyacaksın
Çünkü sonsuzluklar
Sonsuz sevenler içindir
Çünkü ölüm
Sevmeyi ve ölmeyi bilenler içindir.

Ümit Yaşar Oğuzcan

Ölümü Düşünmek
Mümkün mü ağlasın annem
Mezarımın başucunda
Ben sesimi çıkarmıyayım
Hayırsız bir evlat gibi

Bir bulut uçsun da
Ben başımı kaldırmıyayım
Yağmur dindikten sonra
Gezinmiyeyim caddelerde

Ah, mümkün mü bir güzel kadın
Geçsin de yanımdan
Ben seyretmiyeyim
İçimi çekerek

Muzaffer Tayyip Uslu


Misafir 16 Aralık 2005 11:42

Hepsi Bu



Değişen ben değilim
dönüşen savaş
yaşlanmakla ıslanmak aynı şey:

bir yağmurun gölgesinde ihtiyarlanmak

şimdi ölüm bile yetmiyor
acılarımızı tartmaya
dostlar
alıngan bir sahili pinekliyorlar
bir merhabayı bıçaklar gibi artık
selamlaşmalar

değişen ben değilim
dönüşen savaş

artık zaman bile yetmiyor
yaşadığımızı sanmaya

yine de ışıklar bu kenti
güzelmiş gibi gösteriyor
geceleri...

geceler...
yani
Ahmet Haşim in kafiyeleri...

seni aklıma düşüren
yerçekimi değil
yalancı yıldızlar
öyle uzaksın ki
üflesem soğuyacaksın
sarılsam okyanus

bir aşka yetecek kadar
ve anımsatacak kadar
sebepsiz bir ölümü,
acılarımız
ve kafiyelerimiz var...

işte hepsi bu kadar...





Misafir 16 Aralık 2005 11:50

ÖLÜM
Ölüm güzel şey budur perde arkasından haber
Hiç güzel olmasaydı ölürmüydü peygamber
N.F.K


Misafir 23 Aralık 2005 07:15

Ben Ölecek Adam Değilim

Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.

Alıştım bir kere gökyüzüne;
Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.
Sıkılırım,
Kuşlar cıvıldamasa dallarında,
Yemişlerine doymadığım ağaçların,
Yağmur mu yağıyor,
Güneş mi var,
Farketmeliyim
Baktığım pencereden.
Deniz görünmeli çıksam balkona.
Tamamlamalı manzarayı
Karlı dağlarla sürülmüş tarlalar.
Ekmekten olamam doğrusu,
Nimet bildiğim;
Sudan geçemem,
Tuzludur teneffüs ettiğim hava.
Ya nasıl dururum olduğum yerde,
Öyle upuzun yatmış,
İki elim yanıma getirilmiş,
Hareketsiz,
Sükûta râmolmuş;
Sanki devrilmiş bir heykel?

Ellerim ne der sonra bana?
Soğumuş kalbime ne cevap veririm?
Utanmaz mıyım ayaklarımdan?

Kalkmalıyım,
Dolaşmalıyım,
Sokaklarda, parklarda.
El sallamalıyım
Giden trenlere,
Kalkan vapurlara.
Bilmeliyim,
Gölgelerin boyundan,
Saatin kaç olduğunu...
Islık çalmalıyım.
Türkü söylemeliyim
Yol boyunca,
Keyfimden ya hüznümden.
Geçmiş günleri hatırlamalıyım,
Dalıp dalıp akarsuya,
Hayaller kurmalıyım,
Güzel geleceğe dair.
Yanımdan geçenler olmalı,
Selâm almalıyım;
Robenson'u düşünmeliyim,
Garipliğini:
Şükretmeliyim
İnsanlar arasında olduğuma.
Nedir ki eninde sonunda ölüm?
Ayrı düşmek değil mi aşinalardan?

Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.


Cahit Sıtkı Tarancı


Misafir 23 Aralık 2005 10:08

ARKADASLAR BEN BU YAZIYI DINLEDIKTEN SONRA NAMAZA BASLADIM...DILERIM NAMAZ KILMAYAN ARKADASLARIN NAMAZA BASLAMASINA VESILE OLUR

SELAM VE DUA İLE.....

ADAMINBİRİSİ



KÂBUS

Çocukluğumdan beri dar mekânlardan sıkılır ve bu tür yerlerden feryat
edercesine uzaklaşırdım.İleri yaşlarda bunun bir hastalık olduğunu anlamış, fakat bu illetten bir türlü kurtulamamıştım. Oysa ki o dar mekânlara, şimdi ister istemez girecektim.




Beni sarıp sarmalamışlar ve uzunca bir tabuta yerleştirmişlerdi. Çevremde
dolaşanların seslerini gayet iyi duyuyor ve gözlerim kapalı olmasına rağmen, her nasılsa onları görebiliyordum.

- Genç yaşta öldü zavallı, diyorlardı. Halbuki yapacak ne kadar çok işi
vardı.
Gerçekten de birçok işim yarım kalmıştı. Meselâ oğluma iyi bir işyeri
açamamış, araba ile renkli televizyonun taksitlerini henüz bitirememiştim.
Büyük bir firma kurup dostlarımı orada toplamak da artık hayâl olmuştu.
Üstelik kış çok yaklaştığı halde odun kömür işini halledememiş ve çatının
akan yerlerini aktaramamıştım. Yarıda kalan işlerimi arka arkaya sıralarken, kulaklarımı çınlatan bir sesle irkildim. Sanki mikrofonla söylenen bu ses beynimin en ücra köşelerinde yankılanıyor ve:

- "Geçti artık geçti", diyordu. İçimden "keşke geçmemiş olsaydı" diyordum. Nereden başıma gelmişti o kaza bilmem ki? Halbuki ne kadar da iyi araba kullanırdım.

Olup bitenleri hatırlamaya çalışırken, dostlarımın çevremi sardığını ve
içinde bulunduğum tabutun kapağını örtmeye çalıştıklarını fark ettim. Onları engellemek için avazım çıktığı kadar bağırmak ve çırpınmak istediğim halde ne kımıldayabiliyor, ne de bir ses çıkartabiliyordum. Biraz sonra koyu bir karanlıkta kalmış ve gözlerimi, tabutun tahtaları arasından sızan ışığa çevirmiştim. Dehşet içinde:

- Aman Allahım.. dedim. Ne olacak şimdi hâlim? Korkudan hiçbir şey düşünemiyordum. Bu arada omuzlara kaldırılmış ve sallana sallana götürülmeye başlanmıştım. Dışarıdaki seslerden yağmur yağdığı belli oluyor ve su damlacıklarının sesi, tabutumun gıcırtısına karışıyordu.
Cenâze namazı için câmiye gidiyor olmalıydık. Câmi deyince aklıma gelmişti. Çok yakınımızda olmasına ve her gün beş defa davet edilmeme rağmen, bir türlü vakit bulup gidememiştim. Ama her zaman söylediğim gibi elli yaşına gelince namaza başlayacak ve herkesin şikâyet ettiği kötü alışkanlıklarımı terk edecektim. Evet evet, şu kaza olmasaydı, ileride ne iyi bir insan olacaktım. Daha önceden duyduğum ve nereden geldiğini kestiremediğim ses :

- Geçti artık geçti, diye tekrarladı. "Bitti artık."
Biraz sonra namazım kılınmış ve tekrar omuzlara kaldırılmıştım. Mahallemizdeki kahvehanenin önünden geçerken, her gün iskambil oynadığımız arkadaşlarımın neşeli kahkahalarını işitiyor ve "herhalde ölüm haberimi duymamış olacaklar" diye düşünüyordum. Sesler iyice uzaklaştığında, eğik bir şekilde taşındığımı hissederek mezarlığa çıkan yokuşu tırmandığımızı anladım. Şiddetle yağan yağmurun tabuttaki çatlaklardan sızarak kefenimi yer yer ıslattığının da farkındaydım. Buna rağmen dışarıda konuşulanlara kulak verdim. Dostlarımın bir kısmı piyasadaki durgunluktan bahsediyor, bir kısmı da milli takımın son oyununu methediyordu. Tabutumu taşıyan diğer biri ise, yanındakinin kulağına fısıldayarak:
- Rahmetlinin tersliği, öldüğü günden belli, diyordu. Sırılsıklam olduk birader. Duyduklarım herhalde yanlış olmalıydı. Yoksa bunlar, uykularımı onlar için feda ettiğim dostlarım değil miydi? Yolculuğum bir müddet sonra bitmiş ve tabutum yere indiri1mişti. Kapak tekrar açıldı ve cansız vücudumu yakalayan kollar, beni dibinde su toplanmış olan bir çukura doğru indirdi. Boylu boyunca yattığım yerden etrafıma baktım. Aman Allah'ıml.. Bu kabir değil miydi? O ana kadar buraya gireceğimi neden düşünmemiştim? Sessiz feryatlarımı kimseye duyuramıyor ve dostlarımın, üzerimi örtmek için yarıştığını hissediyordum. Tekrar zifiri karanlıkta kalmış ve bütün âcizliğimle dua etmeye başlamıştım.
- Yârabbi, diyordum. Bir fırsat daha yok mu, senin istediğin gibi bir kul olayım. Ve kabrimi, cennet bahçelerinden bir bahçeye çevireyim. Aynı ses, her zamankinden daha şiddetli olarak:
- Geçti artık geçti, diye tekrarladı. "Her şey bitti artık." Mezarımı örten tahtaların üzerine atılan toprakların çıkardığı ses gök gürültüsünü andırıyor ve bütün benliğimi sarsıyordu. Son bir gayretle yerimden fırlayarak gözlerimi açtım. Odamdaki rahat yatağımda yatıyor, fakat korkunç bir kâbus görüyordum. Bitişik dairede oturan doktor arkadaşım beni ayıltmaya çalışarak:
- Geçti artık geçti, diye bağırıp duruyordu.
"Geçti bak, hiçbir şeyin kalmadı." Yattığım yerden yavaşça doğruldum. Terden sırılsıklam olmuş ve sanki yirmi kilo birden vermiştim. Dışarıda sağanak hâlinde yağmur yağıyor, şimşek ve gök gürültüsünden bütün ev sarsılıyordu. Etrafımdakilerin şaşkın bakışları arasında kendimi toparlamaya çalışırken
- Yârabbi, sana zerrelerim adedince şükürler olsun, diyordum. iyi bir kul olmak için ya bir fırsat daha vermeseydin? [5]


Misafir 23 Aralık 2005 10:26

Üşür Ölüm Bile
Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca

Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz sesiyle

Diz çöktüler karsısına
Sonra ateş ettiler
Parçalanan yüreğine
Yuva kurdu mermiler

Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz sesiyle

Gelip kondu bir güvercin
Ellerine o gece
Kırmızı bir çelenk oldu
Bileğinde kelepçe

Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz sesiyle

Ülkü Tamer


Misafir 23 Aralık 2005 12:01

Ruhun bedenden ayrılması olayı. Ölüm insan varlığı için bir âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak değildir, kelâm bilginlerinin çoğunluğuna göre ruh, suyun yaş ağaca nüfuz etmesi gibi bedenle iç içe olan latif bir varlıktır. Ehli sünnete göre ruh bâkidir, yok olmaz. İslâm bilginleri; Allah, Ruhlar öldüklerinde onları vefat ettirir" (ez-Zümer, 39/42) ayetini "cesetleri ölünce" şeklinde anlamışlardır.
Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler. Kur'an-ı Kerim'de ölümle ilgili pek çok ayet vardır. Bazıları şunlardır: "Her can ölümü tadıcıdır" (Âl-i İmrân, 3/185); "Onlar için bir ecel tayin ettik ki onda hiç şüphe yoktur" (el-İsrâ, 17/99); Biz senden önce de hiçbir beşere dünyada ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar baki mi kalacaklardır?" (el-Enbiyâ, 21/34); "Yer yüzünde bulunan her canlı fanidir" (er-Rahmân, 55/26).
Allah'ın diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi şöyle açıklanır: "O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de dirimi de takdir edip yaratandır" (el-Mülk, 67/2). Ölüm ancak Yüce Allah'ın belirlediği zaman vuku bulur. Ölüm konusundaki kader yazgısı ayette şöyle ifade buyurulur: "Allah'ın emir ve kazası olmadıkça hiç bir kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle yazılmış bir yazıdır" (Âl-i İmran, 3/145).
Hiç bir kimsenin ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur: "Binlerce kişinin ölüm korkusuyla beldelerini terkettiklerini görmedin mi? Allah onlara "ölün" dedi, sonra da kendilerini diriltti” (el-Bakara, 2/243); "Şöyle de: Siz evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine şüphesiz öldürülecekleri yerlere çıkıp giderlerdi" (Âl-i İmrân, 3/154); "Nerede olursanız olun, tahkîm edilmiş yüksek kalelerde bile bulunsanız ölüm sizi bulur" (en-Nisâ, 4/78); Bir gün bakarsın ki, ölüm baygınlığı gerçek olarak gelmiş "işte bu, senin kaçıp durduğun şey" denilmiştir" (Kâf, 50/19).
Cenab-ı Hak gerçekte insan varlığına sonsuza kadar uzanan bir ömür takdir etmiştir. Ruhları dünya hayatından belirsiz bir süre önce topluca yaratmış ve onlara Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusunu yöneltmiştir. Kur'an'da ruhun başlangıcı ile ilgili olan bu olay şöyle belirlenir:
"Hani Rabbin Âdem oğullarından onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş; Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da; Evet, (Rabbimizsin), şahit olduk"demişlerdi. İşte bu şahitlendirme, kıyamet günü; Bizim bundan haberimiz yoktu" dememeniz içindir" (el-A'raf 7/172). Peygamber, Rabbinize iman etmeniz için hepinizi davet edip, dururken, size ne oluyor ki, Allah'a iman etmiyorsunuz? Halbuki O, sizden kesin teminat almıştır" (el-Hadîd, 57/8). Bu söz alma, "elestü birabbiküm" sorgulaması sırasında veya insanlara akıl vererek delilleri değerlendirme gücü kazandırmak suretiyle olmuştur (Hasan Basri Çantay, Kur'an-ı Hakim ve Meal-i Kerim, İstanbul 1959, III, 1006).
Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum yoluyla gelen insan oğluna anne karnın da dört aylık cenin döneminden sonra üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar (bk. "Kabir" maddesi). Kıyamet koptuktan sonra da ahiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insan oğlu dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki ebedî hayatta yerini alacaktır. İnanç sahibi olup da amel eksikliği bulunanlar ise Cenab-ı Hakk'ın bileceği sürelerde cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir.
Hayatın bu gerçeği karşısında ölüme hazırlıklı olmak her insanın şiarı olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak her mümin için müstehap sayılmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Lezzetleri yok eden ölümü çok anın" Nesâî ile Beyhakî bu hadise şunu ilâve etmişlerdir: "Eğer dünyada ölümü çok anarsanız, onu önemsemezsiniz; az anan ise onu çok önemser" (Tirmizî, Zühd, 4; Kıyâme, 26; Nesâî, Cenâiz, 3; İbn Mâce, Zühd, 31). Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir: "Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Ahiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder" (Tirmizî, Kıyâme, 24; Ahmed b. Hanbel, I, 387).
Hasta ziyareti sünnettir. Ebû Hureyre (r.a)'den rivayet edilen merfû bir hadiste şöyle buyurulur: "Müslümanın müslümandaki hakkı altıdır. Karşılaştığın zaman selam ver, çağırdığı zaman davetine git, öğüt istediği zaman öğüt ver aksırdığı zaman elhamdülillah"derse "yerhamûkellah (Allah sana merhamet etsin)"de, hasta olunca ziyaret et, ölünce cenazesine git" (Buharî, Libâs, 36, 45; Cenâiz, 2; Nikâh, 71; Eşribe, 28).
Hastanın yanında okunabilecek bazı dualar hadislerde yer almıştır. Şu duanın yedi kere okunması müstehap sayılmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Bir kimse eceli gelmemiş olan bir hastayı ziyaret eder ve onun yanında yedi kere; "Eselüllâhel-âzime, Rabbel-arşil-azîm en yüce (Ulu arşın Rabbi olan Yüce Allah'tan sana şifa vermesini dilerim)"diye dua ederse Allah Teâlâ o kişinin hastalığına şifa verir" (Ebû Davud Cenaiz, 8; Tirmizî, Tıbb, 32; Ahmed b. Hanbel, I, 236, 352, II, 441).
Yine hasta ziyaretinde, hastanın yanında Fâtiha, İhlas ve Muavvizeteyn surelerinin okunacağına dair hadisler vardır.
Ölüm hastasına ecel konusunda hoşuna gidecek, sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah'ın hükmünü hiç bir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur (Tirmizî, Tıbb, 35). Hasta tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir. Çünkü Allah elçisi; "Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında yanlı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi değildir" (Buharî, Vasâya,I; Müslim, Vasiyye, I, IV) buyurmuştur. Sıkıntı, bela ve hastalığa maruz kalanın sabretmesi Allah Resulünün isteği ve Allah'ın yardımı ile olur. Allah Teâlâ sabrı emrederek şöyle buyurur: "Sabret! Çünkü senin sabrın ancak Allahın yardımı iledir" (en-Nahl, 16/127, bk. Hûd, 11/110; el-Kehf; 18/28).
Bir kadın Allah elçisine gelerek; "Dua et, Allah hastalığıma şifa versin" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Dilersen Allaha dua ederim, sana şifa verir. Dilersen sabret, o zaman senin için sorgu sual yoktur". Kadın; o zaman sabredeyim de bana sorgu sual olmasın dedi" (Ahmed b. Hanbel, I, 347).
Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir. Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için "Ölü ve dirilerinizin kıblesidir" (Ebû Dâvud Vesâyâ,10) buyurmuş. Hz. Fatıma (r.anhüm), Rafi'nin annesine; "Beni kıbleye çevir" demiştir (Zeylaî, Nasbü'r-Raye, y.y., 1393/1973, II, 250). Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek mümkün olmazsa sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır. Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir.
Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak yakınları için bir görev ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehadet getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Ölülerinize; "Lâ ilahe illallah'ı" telkin ediniz. Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mümini bu kelime Cehennem'den kurtarır".
"Son sözü La ilahe illallah olan kimse Cennet'e girer" (Müslim, Cenâiz, 1, 2; Ebû Davud, Cenaiz, 16).
Hastanın yanında şehadet getirilir ki, o da hatırlayıp şehadet getirsin. Yoksa ısrarla, sen de yap denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese yeterli olur. Bu telkini hastanın sevdiği birisi yapmahdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır.
Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Bunu yaparken de şu dua okunabilir:
"Bismillahi ve ala milleti rasülih. Allahümme yessir aleyhi emrahu ve sehhil aleyhi ma ba'dehü ve es'idhu bi likaike vec'al ma harace ileyhi hayran mimma harace anhu". Anlamı: "Allah'ın ismiyle ve Resulullah'ın milleti (dini) üzerinde olsun. Allah'ım, onun işini kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay eyle, onu seni görmekle mutlu eyle. Dünyadan kendisi için çıkanı, kendisinin çıktığı şeylerden hayırlı eyle".
Sonra ölünun üstüne bir örtü çekilir. Öldükten sonra yıkanıncaya kadar yanında Kur'an okumak mekruhtur. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır.
İnsan ne zaman ve nerede öleceğini bilmez. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kıyametin kopma zamanına ait bilgi şüphesiz Allah nezdindedir. Yağmuru o indirir, Rahimlerde olanı o bilir, hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilmez hiç bir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır" (Lokmân, 31/34).
Müminin şiarı, bu dünyadan imanlı olarak ayrılmak olmalıdır. Kur'an'da Yâkub peygamberin oğullarına şu tavsiyesi bildirilir: "Ey oğullarım! Allah sizin için İslam (dinini) beğenip seçti. O halde siz de ancak müslümanlar olarak can verin" (el-Bakara, 2/132). Başka bir ayette bütün müminlere şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak lazımsa öylece korkun. Sakın siz, müslüman olmaktan başka bir sıfatla ölmeyin" (Âl-i İmran, 3/102). "Ey Rabbimiz! artık bizim günahlarımızı yarlığa, kusurlarımızı ört, canımızı da iyilerle beraber al" (Âl-i İmran, 3/ 193). "Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır, bizi müslümanlar olarak öldür" (el-A'raf, 7/126).


Hamdi DÜNDÜREN


Misafir 24 Aralık 2005 02:42

Bir ölüm cümlelere sigabilir mi?

Ölümleri dinleriz sessizce..yüreklerde onarilmasi imkansiz hatiralari nasil
birakarak derinlere gömüldügünü..sonra da hayatin eksilerek nasil devam edebildigine sasiririz hep!

Dinlerken ucar gider kelimeler..konusan agizlardir sadece aklimizda kalan ve tuhaf bir aci..
Sonra bir gün yasamak zorunda kaliriz..

Iste o zaman ucusan kelimelerdeki dayanilmaz aci, icimizde bir yerde bagdas kurup oturur..
Haykirislarimiz yankilanir bedenimizin duvarlarinda..o duvarlardan gözyaslari
süzülür,aglayan kayalar gibi..

Aslinda üzüldügümüz o insani bir daha göremeyecek olusumuz mudur yoksa vicdanimizin o korkunc sesi mi rahatsiz eder bizi..

Niye özür´ler icin son ana kadar bekleriz? Niye onu sevdigimizi söylemek icin kapali gözlere,son nefesteki sicak ellere sariliriz..görmezden geldiklerimiz cikar ortaya bir anda..
kisacik cümleler,anlamli bakislar,yapilan haksizliklar o anda vurur bizi!

Inanmak zordur yerde yatan hareketsiz bedene bakarken..alismak ise imkansiz gibi gelir!
Telasli kalabaliklar,hatirlanan anilar,inanamazlik kisa bir süreligine ölümün
cirkin yüzünü bastirir..
Sonra insanlar azalir,cümleler biter,karanlik ölümü cagristirir,gözler dalar bosluga..

Suclariz kendimizi..belki de bir ömür boyu sürecek pismanligi dualarla örtmeye
calisiriz. Sonradan fark ederiz ki,bir insani anlamak cok zor gelmistir,keske´lere dönüssüz ölüm yolunda soksak ta kendimizi,degisen ne hatalarimizdir ne de oluk oluk kanayan yaralarimiz ve bir daha affedemeyiz kendimizi! !

Yillarin yiprattigi caresiz bir bedeni, sevildigini hissedemeyen bir yüregi, belki
de yanindan ayiramadigi fotograflarda özlemlerini saklayan saclari aklasmis
basörtülü bir kadini, suskun bakislari hatirlariz her gecen gün!

O yara hep kanar unutmak istedigimiz bir yerlerde ve cogu zaman gözyaslari yardim eder vicdanimizi teselliye..

Unutmak imkansiz,alismak kolaylasmis gibi gelir artik.yine de cümlelere sigdiramayiz ölümü,ne zaman hayati terk eden birileri bize biz kadar yakindir,iste o zaman sakli acilar gömülü topraklardan cikar gercek olur,sadece dinleyipte hissedemedigimiz aci cümleler, yüregimizde yerini bulur ve biz savruluruz cigliklarla! ! !



Misafir 24 Aralık 2005 07:59

Bilmezler ki Bu Kabirle Yoktur Alakam



Kabrime çiçek getirenlere gülerim;
Gafil kişilermiş şu insanlar vesselam;
Bilmezler ki bu kabirle yoktur alakam;
Ben o çiçeklerdeyim, ben o çiçeklerim.



Cahit Sıtkı Tarancı



Misafir 24 Aralık 2005 08:45

Her Şey Uzaktadır
Uzaktadır her şey; gökyüzü, deniz,
Her an peşimizden koşan gölgemiz,
Özlenen limanlar, yanan yıldızlar.
Uzaktadır her şey; anneler, kızlar...

Uzaktadır her şey, hep... yalnız ölüm,
Her yerde, her an yakınımız, ölüm.


Ahmet Muhip Dıranas


Misafir 24 Aralık 2005 09:09

ÖLÜM

Ruhun bedenden ayrılması olayı. Ölüm insan varlığı için bir âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak değildir, kelâm bilginlerinin çoğunluğuna göre ruh, suyun yaş ağaca nüfuz etmesi gibi bedenle iç içe olan latif bir varlıktır. Ehli sünnete göre ruh bâkidir, yok olmaz. İslâm bilginleri; Allah, Ruhlar öldüklerinde onları vefat ettirir" (ez-Zümer, 39/42) ayetini "cesetleri ölünce" şeklinde anlamışlardır.
Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler. Kur'an-ı Kerim'de ölümle ilgili pek çok ayet vardır. Bazıları şunlardır: "Her can ölümü tadıcıdır" (Âl-i İmrân, 3/185); "Onlar için bir ecel tayin ettik ki onda hiç şüphe yoktur" (el-İsrâ, 17/99); Biz senden önce de hiçbir beşere dünyada ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar baki mi kalacaklardır?" (el-Enbiyâ, 21/34); "Yer yüzünde bulunan her canlı fanidir" (er-Rahmân, 55/26).
Allah'ın diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi şöyle açıklanır: "O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de dirimi de takdir edip yaratandır" (el-Mülk, 67/2). Ölüm ancak Yüce Allah'ın belirlediği zaman vuku bulur. Ölüm konusundaki kader yazgısı ayette şöyle ifade buyurulur: "Allah'ın emir ve kazası olmadıkça hiç bir kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle yazılmış bir yazıdır" (Âl-i İmran, 3/145).


erman_ts 25 Aralık 2005 23:53

bence ölüm kurtuluştur çünkü bu dünyada yaşadıgım müdtetce kendimi cehenneme bir adım daha yaklaştıgımı düşünüyorum ve bu beni korkutuyor aslında bir yandan ölmeyi isterken bir yandanda ölmeyi istemiyorum neden ölmeyi istemediğime gelince Allaha karşı görevlerimi tam anlamıyla yapıp yapmadıgım konusunda emin degilim.peki siz eminmisiniz ALLAHA karşı görevlerinizi yaptığınızdan


Misafir 30 Aralık 2005 06:20

Ölmek

ölmeden ölmek ne demek
bana bu sırrı kim söyler
gün doğumu gün batımı
bir varmış bir yokmuş
bana bunu kim anlatır...
kurumuş ağaç çiçek açarsa
taşların bağrından ağaç çıkarsa
her şeyin zıttı yaşıyorsa
gece ve gündüz aksamıyorsa
ve güneşe enerjiyi veren sırrı
insan soruyorsa
ölüm ve ötelere meraklı biri varsa
kim söyler cevabını.
ak sakallı bir adam tanıdım
sırtımı sıvazladı.
bir çiçekte arının işini öğreten ile
aynı iradedir kainatı yöneten.
var git bir cami avlusuna
uzan orada..uzan ki bilesin..
şimdi bir musalla taşı önündeyim
ölümlü ve ölümsüz hayat gerçeği
insan ve Allah..fani ve baki.
sonlunun sonsuza uçuşudur ölüm
senin gözlerin kadar güzel gülüm...
düğün gecesi bilmek
en güzel ölmek..

Mustafa kaya




Misafir 2 Ocak 2006 15:18

Ölüm Nedir

Her şeyin bir ömrü, bir de hak ölümü var
Aslında mevt her yerde ve her zaman var
Bedenimizdeki hücrelerde her an ölüm var
Duygu ve düşüncelerde her vakit mevt var
Kainaattaki canlılarda her zaman ölüm var
Küre-i arzdaki gece ve gündüzde ölüm var
Bak şu semadaki yıldızlarda dahi ölüm var
Hayat olan her yerde her zaman mevt var
Ölüm, hayatın son noktası, son durağıdır
Ölenin yatağı toprak, yorganı ot yapraktır
Lâyık olanın ondan sonraki bineği Buraktır
Yoksa, gideceği yer malum işiyse haraptır
Esasen, ölüm her an, göz kırpıp duruyor
Genç ihtiyar tanımıyor her an gelebiliyor
Her şeyin faniliğini en güzel ölüm anlatıyor
Hey nefis hisse almadınsa şair ne anlatıyor
Şu fani dünyada insanlar, farklı farklıdır
İnsanoğlunun ölümleri de farklı farklıdır
Alimin ölümü ile zalimin ölümü aynı mıdır
Söyle şehit ile teröristin ölümü aynı mıdır
Bazı hayatlar vardır, ölümden de beter
Eğer aradığını bulduysan o sana yeter
Eğer aradığını bulmadıysan sonun beter
Ey nefis, bu kadar nasihat da sana yeter
Her akşam kefensiz yatıp, kefensiz kalkarız
Görüp duyduğumuz mevti hayretle bakarız
Hiç aldırmadan hayatımızı boşuna geçiririz
Dünyalık her şeyi, kabir kapısında bırakırız
Madem ki kabir kapası açık, ölüme çare yoktur
O zaman ömrümüzü baki bir ömre çevirmeliyiz
Madem ömür kısa, hayatta lüzumlu işler çoktur
Ömrümüzü her an lüzumlu işlerde harcamalıyız
Kimbilir Azrail, ne zaman ne şekilde kapıyı çalacak
Bilemiyoruz, canımızı neyi vesile edip, nasıl alacak
Sizi bilmem ama bana hayatta birkaç kez ikaz etti
Dünya fani, ölüm hak, sakın ola unutma bak dedi
Ey Âdemoğlu, inanmazsan ölüm bir idam-ı ebedidir
Eğer ki inanırsan, o senin için bir terhis teskeresidir
İnanmayanları, kabir de adeta bir zindan-ı ebedidir
Ama inananlara cennet bahçesine açılan bir kapıdır

Bayram Tunca



Misafir 6 Ocak 2006 19:29

Adın Ölümdür Senin


Biliyorum vefalı bir dost'sun
Tadın buruk bir hoş'sun
Bu yürek boş yere coşsun
Yüzüm soğuk, adın ölüm'dür senin
Gece gündüz beni korur kollarsın,
zaman zaman bir nağmedir yolarsın,
Gidenlerin ardından beyaz mendil sallarsın
Yüzün soğuk adın ölüm'dür senin
Yerini bilmedğin bir canlı var mıdır?
Dünya geniş senin yurdun dar mıdır?
Bahçendeki gonca güller har mıdır?
Yüzün soğuk adın ölüm'dür senin.
Biliyorum sana emanet bir hazineyim
Sen kuzgunsun, bende bir serçeyim,
Dünyada malım,mülküm, herşeyim.
Yüzün soğuk,adın ölüm'dür senin
Alem uyur, bir sen uyumazsın,
Güzel diller döksem de duymazsın,
Şeytanın sözüne de uymazsın
Yüzün soğuk. adın ölümdür senin.
Aklına koyarsan bir kere,
Saklanmak anlamsız,kaçmak boş yere,
Tut elimden. vefa göster son kere.


Yüzün soğuk. adı ölüm olsada.


Mürüvvet Suner


Misafir 7 Ocak 2006 20:37

Ölüm Hakdır

Ölümden kurtulmak, mümkün müdür? Elbette değildir. Kimsenin bir saniye bile yaşamaya elinde imkânı yoktur. Eceli gelen ölür. Bu vakit, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir andır. Kur'ân-ı kerîmde bir âyet-i kerîmede meâlen, (Ecelleri geldiği zaman, onu bir saat ileri ve geri alamazlar) buyurulmuşdur.

Allahü teâlâ bir kimsenin ölümünü nerede takdir etti ise, o kişi malını, mülkünü, evlâdını bırakıp orada vefat eder.

Allahü teâlâ, bizim günde ne kadar nefes alıp verdiğimizi bilir. O'nun bilmediği bir şey yoktur. Îmân edip hayâtımız, ibâdet ile geçti ise sonu saâdet olur. Allahü teâlâ Azrâil "aleyhisselâma" buyurur ki: (Dostlarımın canını kolay al, düşmanlarımın canını güç al!). Îmân sahiplerine, bu ne büyük müjdedir. Îmândan mahrum kalanlar için de, ne büyük felâkettir.


Misafir 9 Ocak 2006 02:58

Ölüme Dair

I Ölüm olmasa,
Gözleri endişeli, yüreği titrek
Zamanda kor alevi gibi
Bu korku düşmese yüreğimize,
Beynimize, içimize,
Deprem gibi sarsma tehlikesi
Olmasaydı günlük ömrümüzü
Ne yapardık, nasıl yaşardık?
Ölüm değil midir
Yaşamı yaşam yapan,
Anlamını yükleyen ona?
Hepimiz adeta bir sevinçle
Bekliyoruz ölümü.
Neye göre yaşarız
Hiç düşündünüz mü?
Biz, hepimiz sonumuza göre
Yaşamaz mıyız hayatımızı?
Neden çok erken yaşlarda
Öğreniriz konuşmayı,
Yedi yıl sonra başlarız okula,
Yıllar sürer bu okumak
Ve neden kendimizi 20’ sinde,
24’ ünde hazırlarız hayata?
Bir acelemiz var gibi geliyor bana.
Öyleyse ölüme endeksli
Değil midir kiralık hayatlarımız,
Öyleyse bir sonla yaşayıp,
Bir sona hazırlamaz mıyız kendimizi?
Bazılarımız farklıdır
Sonu hep bir başlangıç düşünür
Ve başlangıca göre yaşar
Bir düşünsenize öyleyse
Ölümsüzlüğünde bir başlangıcı yok mudur?
Kimine kısa gelir,
Kimine uzun,
Kimine dost, rehber,
Kimine de düşman, karga.
Adım adım takip ediyoruz ölümü
Arka sokakta mı yakalar, sevişirken mi
Yoksa şimdi mi?
İnce ince dokuyoruz ölümü
Kendi ellerimizle, bilerek ve isteyerek.

Muhtacız ölüme, ölümden korkarak.

Orçun Oruç Aykaç



Misafir 13 Ocak 2006 14:29

ÖLÜM NEDİR?

Ölüm yokluk değil, hiçlik değil, bitiş değil, bir ebedi uyku değil; bilakis bir var oluştur. Aynen bir tohum gibi; yerin altına girer fakat vakt-i merhunu gelince, bir sünbül olarak arz-ı didar eder.Yine o, bir hiç hükmünde olan dünyadan her şey olan Allah’a yürüyüştür. O, bir başlangıçtır. Esas ve ebedi hayatın başlangıcı. Ve o bir uyanıştır. Hazreti Ali Efendimiz’in ifadesiyle, bu dünya bir rüyadır. İnsanlar ölünce uyanırlar.

O bir vuslattır; aşığın Maşuk’a, dostun Dost’a vuslatı. Sahabeden Huzeyfe el Yemanî, son demlerini yaşarken şöyle diyordu: “Dost aniden geldi, dostun gelişine pişman olan asla iflah olmaz.”

Ölüm yıllardır süren vatan hasretinin bitişidir. Zira, inanan bir insanın ana vatanı cennettir. Oraya göre bu dünya ise bir zindandan ibarettir. Hadiste, dünyanın mü’min için bir zindan olduğu ifade edilir.

Ölüm, bir istirahate çekiliştir. Zira insan yıllarca bu dünyanın yükünü çekmekle yorulmuştur. Ölümle o yükü sırtından atar ve rahatlar.

Hadisin ifadesiyle; “Mü’minin armağanı ölümdür.” Zira, bu dünya cennete kıyasla bir zindan gibidir. Ölen bu zindandan kurtularak en büyük hediyeyi kazanmış olur. Ölüm bize bayram sevinci, Yolda bulunmuş inci.

Ölüm, bu dünyadan öbür dünyaya atılan bir adımdır. Niceleri vardır ki, “ah ne olur, bir adım atsam ve sanki şu evin bir odasından diğer odasına geçer gibi öbür tarafa geçiversem” diyerek ölümü çok rahat karşılamışlardır. Fakat nice çok okumuş, çok görmüş insanlar da vardır ki, ölüm karşısındaki ürpertilerini yenememişlerdir.Ölüm, hadisin ifadesiyle bir nasihatçidir. İmam Gazali, iki vaiz vardır der. Biri vicdan, diğeri ölüm.

ÖLÜMÜ HATIRLAMAK:

“Her nefis ölümü tatmaktadır, tadacaktır. Sonra hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” (Ayet)

“Uyku ölümün küçük kardeşidir.”(Hadis) Uykuyla insan ölümü tadar. Sonbahar bir ölüm gösterisidir. Vücudundaki hücrelerin her altı ayda bir değişmesiyle insan, senede iki defa ölümü tatmış olur.

“İnsanların hesap günleri yaklaştı. Böyleyken onlar hala gaflet içindeler. Ölümü düşünmekten nasıl da yüz çeviriyorlar!”(Enbiya, 1)

“De ki, kendisinden kaçtığınız ölüm bir gün mutlaka karşınıza çıkacaktır. Sonra görülen görülmeyen her şeyi bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O siz yaptığınız her şeyi teker teker haber verecektir.” (Cuma, 8)

Hadis:Eksirû zikra hâdimil lezzât: “Bütün lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikredin.”

Hadis: “Ölümü çokca anın. Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, çok ağlar az gülerdiniz.”

Rivayete göre Hazreti Ömer, kendisine ölümü hatırlatacak bir adam tutmuştu. Sonra saçları ağarmaya başlayınca adama gerek kalmadığını söyledi ve bıraktı.

Bir kadın Hazreti Aişe Validemiz’e gelerek kalbim çok katı, ne yapayım der. Validemiz de ona ölümü hatırlamasını tavsiye eder. Kadın denileni yapar ve gelir Validemiz’e teşekkür eder.

İbrahim et Teymi der ki; “İki şey var ki benim için dünyada zevk lezzet bırakmadı: Ölüm ve Allah’ın huzuruna çıkma endişesi.

Ömer b. Abdülaziz, her gece bir sohbet grubu toplar, onların ölümden bahsetmelerini sağlardı.Ölümden bahsedilince hepsi de hüngür hüngür ağlardı.

Ömer b. Abdülaziz der ki; “Sıkıntılı bir hayat yaşayan ölümü hatırlasa teselli bulur, rahat bir hayata sahipse, dünya sevgisinden kurtulur.”

Eş’as diyor ki, “Ben ne zaman Hasan Basri Hazretlerinin yanına girsem, devamlı cehennemden, ölümden bahsederdi.”

Hadis: El Keyyisü men dâne nefsehû ve amile lima ba’del mevt: “akıllı kimse kendini Allah karşısında küçük gören ve ölümden sonrası için çalışandır.” Hasan Basri Hazretleri der ki; “Ne kadar büyük ve akıllı insan tanıdıysam, hepsini de ölümle içli dışlı gördüm.”

Hadis: “Allah’a kavuşmak istemeyene Allah da kavuşmak istemez.”

O’nunla büyük randevu, yani O’na kavuşma vesilesi ölümdür. Ölümü hatırlamayanı Allah da hatırlamaz. Ölüm istenmez ama hatırlanmalıdır.

Abdullah b. Salebe şöyle diyordu: “Kefeniniz kefencinin elinden çıkmış, siz hâlâ gülüyorsunuz.!”

Demir fırınında kalan bir işçinin yaşanmış hikayesi: Bir işçi yanlışlıkla demirin bilmem kaçbin derecede eritildiği fırında kalır. Fırının çalışma saati yaklaştıkça adam erir. Her saniyesi bir yıllık cehennem azabı olur. Nihayet adam, çalışma saatine az bir zaman kala arkadaşı vesilesiyle kurtulur; kurtulur ama simsiyah saçları o bir iki saat içinde bembeyaz olmuştur.

ÖLÜMÜ HATIRLAMADA METOD

Ölümü hatırlamada en etkili metod, insanın kendi akranının ölümünü düşünmesidir. Daha dün beraber gezip oynadığı, beraber çalıştığı, yol arkadaşlığı yaptığı, küçüklüğünü beraber yaşadığı, aynı okulu, aynı mahalleyi paylaştığı arkadaşının şimdi ölmüş olması insanda derin izler bırakır. Hem dünyadan soğutur, hem de öbür tarafa bir özlem oluşturur, arzu uyandırır.

Bir diğer mesele, meşhurların, zenginlerin ölümünü düşünmektir. Daha dün yanından geçilmeyen, herkesin imrendiği bir konumda bulunan, şöhretinin zirvesinde yaşayan insanlar, bugün toprak altındalar. Nasıl yaşamışlarsa öyle muamele görmekteler. Bunu düşünen insan, nefsinin iştahla istediği şöhretten de, mal mülk sevgisinden de soğur ve bunların doğuracağı akıbetten kurtulur.

Ölümü hatırlamada bir diğer yol, kabir ve hastane ve yaşlı insanları ziyarettir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de kabir ziyaretini ölümü hatırlattığından dolayı tavsiye eder.

Bir diğer metod, ölümü hatırlatan kitaplar okumak, vaazlar dinlemek.

Başvurulacak diğer bir metod da, görüldüğünde Allah’ı hatırlatan, nasihatçi bir arkadaş edinmek.

ÖLÜMÜ UNUTTURAN SEBEPLERDEN BİRİ: UZUN EMEL

İnsan, uzun emellerle ölümü unutur. Yarının hesabını yaptığı gibi elli yıl sonrasının da hesabını yapar. Bunu yaparken de sırf dünya için yapar. Allah, yeteri kadar rızkı garanti etmişken o, çoluk çocuğuna ne bırakacağını düşünür. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışır. Zamanla ölümü istemez hale gelir. Hatta keşke şu kadar sene yaşasam der, ömrüne ömür katılmasını ister.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a der ki: “Sabaha çıktığında akşamı bekleme, akşam olduğunda da sabahtan dem vurma. Hayatından ölümün için, sağlığından da hasta zamanların için bir şeyler ayır. Yarın isminin ne olacağını bilemezsin.”

Bir defasında da Hazreti Ali’ye (ra) der ki: “Hakkınızda iki şeyden endişeleniyorum. Nefsin hevasına uymanız ve uzun emellere saplanmanız.”

Hadis: “Yaşlandıkça, iki şey devam eder: Hırs, uzun emel.

Efendimiz, bir dikdörtgen çizerek ortasına müstakil bir çizgi çeker. O müstakil çizgiden dikdörtgenin kenarlarına doğru bağlantılar kurar. Sonra da dikdörtgenin dışına müstakil bir çizgi çizerek sorar: Bunlar nedir biliyor musunuz? (Dikdörtgenin içindeki) şu çizgi insanın hayatıdır. Şu (dikdörtgen), insanın ecelidir. Çekilen hatlar ise, insanı hayatında rahatsız eden ısıran olaylardır. Biri ısırmazsa diğeri ısırır. Dışardaki çizgi ise insanın emelleridir.

Allah Resulü bir gün ashabını ikaz ederek; “Yiyemeyeceğiniz şeyler biriktiriyor, içinde oturamayacağınız binalar yapıyor, ulaşamayacağınız şeyleri düşlüyorsunuz.” buyurur.

Süfyan Sevri der ki, “Zühd, kepekli ekmek yemek, yamalı elbise giymek demek değildir. O, uzun emellere girmemektir.”

ÖLÜMÜ HATIRLAMANIN FAYDALARI

Ölümü hatırlamak insanı salih amel işlemeye, ibadet yapmaya zorlar, zorlamalı. Hazreti Ömer der ki; “Her işte teenni (sırasıyla, sabırla, aheste aheste yapmak) iyidir. Fakat, Ahiret işinde acele edin!”

Hasan Basri bir vaazında şöyle diyordu: “ Acele edin! Acele edin! Bu hayat nefeslerden ibarettir.” Sonra da Meryem 84. Ayeti okuyordu: “ Biz ancak onların günlerini ve nefeslerini sayıyoruz.”

Ölüm insanı hayattan koparmaz, koparmamalı. Bilakis, daha da çalışmaya zorlar. Her işinde Ahiretini kazanması için insanı teyakkuzda tutar. Çünkü insan ne yaparsa yapsın, hesap vereceği endişesiyle yaşar.

Ancak insanı hayatın içinde ve dinamik tutacak ölümü hatırlama şekli, Bediüzzaman Hazretlerinin dediği şekilde olmalı. Yani, şu an öldüm, şimdi yıkanıyorum, şimdi kabire konuyorum.. şeklinde değil de, “ben bir faniyim ve er geç öleceğim. Ufukta, beni her şeyden koparacak bir ölüm görünüyor. o geldiğinde alakadar olduğum her şeyden alakamı kesip gideceğim. Ben şimdi adım adım ona doğru ilerliyorum. O ölüm ya ayağımın altında veya az ilerde her an beni bekliyor..”şeklinde olmalı.

Efendimiz buyuruyorlar ki; “Sabah akşam düşman orduları üzerinize gelecekmiş gibi ölüme hazır olun!” şimdi böyle bir ruh haline sahip insan hiç boş durur mu?

Özellikle gençler açısından düşünüldüğünde mesele daha bir ehemmiyet kazanır. Zira, dünya nüfusunun önemli bir bölümünü onlar oluşturdukları gibi, dünyanın önemli bir iş bölümü de onlar üzerinde yürür. Ölümü hatırlayan genç, işine daha iyi konsantire olur, daha verimli çalışır. Haksızlıklardan, yolsuzluklardan uzak bulunur. Serkeşlik yaparak kimsenin hakkına tecavüz etmez.



Misafir 19 Ocak 2006 13:18

Anadolu'da Ölümle İlgili Adet ve İnanışlar

Toplum hayatı birçok alanda değişik inanma, adet, töre, tören, ayin, kalıp davranış vb. tarafından kuşatılmıştır. Gelenek görenek ve inançların daha etkili olduğu özellikle küçük yerleşim birimlerinde, geçiş dönemlerinden olan ölüm de toplumsal yardımlaşma ve dayanışmanın yoğun olduğu alanlardan biridir. Kişinin beden olarak yok olurken ruh olarak yaşamaya devam etmesi şeklinde değerlendirilen ölüm, çoğu zaman korkulan bir süreç olarak karşımıza çıkar. Bu korkunun yarattığı bilinçaltı baskıyla da alışılmışın dışındaki bazı davranışlar, meteorolojik olaylar (yıldız kayması, gök gürlemesi, poyraz vb.), hayvanların hareket ve sesleri (köpek uluması, baykuş ötmesi, horozun vakitsiz ötmesi vb.), rüyada görülenler (tabut, gelinlik, düğün-dernek, deve, ev yıkılması, diş düşmesi, soğan, biber vb.), araç –gereçlerle (ayakkabının ters dönmesi, makasın ağzının açık kalması, evin tavanının gıcırdaması vb.) ve cenazeyle ilgili (boynunun eğri olması, etinin cıvık olması vb.) kimi durumlar, hastayla ilgili psikolojik ve fizyolojik değişiklikler (renginin sararması, yiyip içmesinin kesilmesi ya da artması, bakışlarını bir noktada sabitlemesi vb.) ölümün ön belirtisi sayılmıştır. Ölüme yol açacağı düşünülen olaylar karşısında da kaçınma yoluna gidilir. Bunlar arasında vakitsiz öten horozun kesilmesi; kötüye yorulan rüya görüldüğünde hayır olsun diye evde hazırlanan ya da hazır alınan yiyeceklerden fakirlere verilmesi, rüyanın akan suya anlatılması; cenaze götürülürken hamile kadınların ve küçük çocukların uyuyorlarsa kaldırılması; cenaze olan evde su kaplarının boşaltılması, cenazenin götürülmesiyle birlikte evin süpürülmesi; yıkama suyunun kaynatıldığı kazanın ters çevrilmesi vb. uygulamalar yer alır.
Ölüm sırasında kişinin rahat can vermesi sağlanmaya çalışılır. Bunu için öleceği anlaşılan kişinin başının altındaki yastık alınır, ağzına su verilir, yanında yüksek sesle ağlanmaz, uzaktaki yakınları çağrılır. Gelememişlerse üzerine onlara ait eşyalardan ya da fotoğraflardan konur, din görevlisi çağrılır ya da bilenler Kuran-ı Kerim okur.
Ölümün gerçekleşmesiyle birlikte cenaze/mevta genellikle öldüğü yerden, rahat döşeği adlandırılan ve yere hazırlanan yatağa alınır. Çenesi ve ayakları (iki başparmağından) bağlanır. Eğer gece ölmüşse ve uzaktan gelecek bir yakını varsa bekletilir. Bekletme süresi genellikle 14-15 saati (akşam ölmüşse ertesi gün öğleye kadar, sabah ölmüşse ikindiye kadardır) geçmez. Cenaze bekletilirken üzerine şişmemesi için bir demir parçası konur. Cenaze bekletilirken yalnız bırakılmaz. Ölüm haberi iletişim araçlarından yararlanarak camiden okunan sela vasıtasıyla çevreye duyurulur. Bundan sonraki süreçte cenazenin öbür dünyaya yolculuğunu kolaylaştıracağı düşünülen işlemlere girişilir. Bu uygulamalar aynı zamanda ölümün getirebileceği kötü etkilerden geride kalanları korumaya yöneliktir.
Ölenin öte dünyaya gönderilişine ilişkin ilk hazırlıklar cenazenin belli kurallar dahilinde yıkanması ve kefenlenmesiyle başlar. Kadın cenazeyi kadınlar, erkek cenazeyi erkekler yıkar. Yıkayıcılar bu işin kurallarını bilen ve tecrübeli olan kişilerdir. Yıkama köylerde evlerin içinde ya da bahçesinde teneşir tahtasının üzerinde yapılır ve yıkamanın yapıldığı yere fazla kişi alınmaz. Yıkama işlemi bitince bazı yörelerde yakınları, cenazenin üzerine bir tas su dökerek helalleşirler. Yıkama büyük kentlerde mezarlık gasılhanelerinde yapılır. Kefen olarak kullanılan bezin rengi beyazdır. Kadın kefeni erkek kefenine göre daha fazla parçadan oluşur. Kadın cenaze kefenlenirken genellikle kefenin içine kına (yıkama öncesinde bekletilirken de eline kına yakılabilir), çörekotu, gülsuyu, zemzem vb. dökülür. Cenaze bekletilirken ya da kefenlerken kötü koku olmasın gerekçesiyle tütsü yapılabilmektedir. Kefenlenen cenaze tabut ya da sal içine konarak cenaze namazının kılınacağı yere götürülür. Cenaze namazı mezarlıkta ya da camide kılınır. Cenaze namazına genellikle kadınlar katılamaz.
Cenaze namazının ardından tabut, gömüleceği mezara götürülür. Mezar, tabut getirilmeden önce hazırlanır. Genellikle kadın mezarı erkek mezarına göre daha derin kazılır. Bir çok uygarlığa mekanlık eden Anadolu’da Arkeolojik kazılar sonucu değişik gömme şekillerine rastlanılmıştır. Küp içinde, sanduka içinde, lahit içinde üst üste katlardan oluşan bölmeler içine yatırılmış halde, höyük ve tümülüs içinde, mumyalanmış olarak vb. Günümüzde ise yaygın olanı; mezarın düz bir şekilde kazılması ya da içine ayrı bir oygu (leht, sapıtma vb.) açılarak cenazenin oraya yatırılması şeklindedir. Oygu, ağaç parçalarıyla, ker***le, tuğlayla ya da briketle örülür sonrasında üzerine toprak atılır. Cenaze mezara genellikle tabutsuz konur. Gömülme işleminin tamamlanmasıyla birlikte din görevlisi ya da bilen bir kişi tarafından cenazeye öbür dünyada yardımcı olacağı inancıyla telkin verilir. Mezarın üzerinin yapılması için toprağın çökmesi beklenir. Bu süre genellikle bir yıl sonrasıdır. Mezarların baş ve ayakucunda ya da sadece başucunda mezartaşı bulunur. Mezarlar ahşap, taş, beton ya da son zamanlarda mermerden yapılabilmektedir. Mezarlar genellikle –köylerde olsun daha büyük yerleşim birimlerinde olsun- ortak kullanılan mezarlıklarda bulunmakla beraber aile arazisi içine yapılmış olanları da vardır. Bazı kentlerin geniş mezarlıklarında aile mezarları oluşturulmuştur. Mezar üzerine genellikle su bölmesi ya da kabı konur, çiçek dikilir. Başına çeşitli ağaçlar (çam, söğüt, dut, selvi, kavak vb.) dikilir. Mezartaşına süslemeler yapılır, ölen kişinin adı-soyadı, doğum-ölüm tarihi bazen de edebi niteliği olan sözler yazılır. Mezartaşları yapıldığı çağı yansıtmasıyla da birer tarihi belge özelliğindedir. Mezarın üzerine basılmaz ve hayvanların mezarlığa girmemesine dikkat edilir. Büyük kentlerde cenaze işlerini alan –ölüm ilanının verilmesinden defin işleminin yapılmasına kadar- ticari kuruluşlar da vardır.
Cenazenin gömülmesinin ardından cenaze evindekileri teselli etmek amacıyla mezarda ya da eve gelmek suretiyle baş sağlığı dilenir. Baş sağlığı için cenaze evine gelip gitmeler bir süre devam eder. Bu arada cenaze çıkan evde (köylerde) genellikle ilk 2-3 gün yemek pişirilmez; yemekleri komşular getirir. Ölünün ardından üçü, yedisi, kırkı, elliikisi, yılı şeklinde dinsel törenle ve yemekle anıldığı günler düzenlenir. Bu günlerde cenazenin kimi değişimler yaşadığına inanılır ki bunlardan en yaygın olanı kırkında ya da elliikisinde cenazenin etinin kemiğinden ayrıldığı, dolayısıyla o gün yapılanların ölünün acısını azaltacağına ilişkindir. Diğer yandan ölen kişi memnun edilerek ondan yakınlarına gelebilecek bir zarar da önlenmiş olur. Özel günlerde (ölünün üçü, yedisi, kırkı, bayramlar, Perşembe günleri vb.) pişirilen ve dağıtılan helvanın ya da diğer yiyeceklerin kokusunun ölüye gittiğine inanılır.
Ölen kişinin öte dünyada rahat etmesini sağlamaya yönelik uygulamalardan bir diğeri de borçlarını gidermek amacıyla yapılan devir, ıskat, kefaret, dardan indirme vb.dir.. Söz konusu uygulama farklı isimlerle ifade edilse de aynı işlevi yerine getirmektedir.
Ölen kişinin eşyalarından (elbise, ayakkabı vb.) bazıları hatıra olsun diye evde saklanırken pek çoğu da fakir olanlara dağıtılır; alan olmazsa ve işe yaramayacak durumdaysa da yakılır.
Cenaze olan yerde o gün düğün varsa davul-zurna çalınmaz. Daha sonraki günlerde de cenaze evinden izin alınır. Söz konusu durum kentlerde yaşayanlar için değil köyler gibi yüz yüze ilişkilerin daha yoğun olduğu küçük yerleşim birimleri için geçerlidir. Yakınlık duyduğumuz ya da tanıdığımız birinin kaybıyla duyulan acı ve üzüntü toplumsal kalıplar içerisinde yaşanır ve bu sürecin adı da yastır. Cenaze evindekiler ve cenazenin yakınları bir süre (40 günden 1-2 yıla kadar) eğlenceli ortamlarda bulunmazlar, yeni elbise giymezler. Kimi yörelerde erkekler 1-2 hafta tıraş olmaz. Cenaze için ağıtlar yakılır. Yas süresi ölen kişi genç ise daha uzun sürer.
Ölen kişinin ruhunun her yerde gezdiğine ve kimi zamanlarda evine ziyarete geldiğine, kendisi için bir şey yapılıyorsa memnun ayrıldığına, yapılmıyorsa üzgün ayrıldığına inanılır. Mezar ziyaretleri daha çok bayramlar ve arife günlerinde yapılmaktadır. Bu ziyaretlerde mezar başında dualar okunmakta; mum, tütsü yakılabilmekte, para, şeker, lokum, evde hazırlanmış yiyecekler dağıtılabilmektedir.
Hızlı değişimlerin ve teknolojik alanda önemli gelişmelerin yaşandığı dünyamızda şu da bir gerçektir ki; insanoğlu için ölüm kaçınılmaz bir sondur. İşte toplumu kuşatan söz konusu inançlar ve uygulamalar da kaçınılmaz olan bu sonun daha kabul edilebilir olmasını sağlamak şeklinde bir işlevi yerine getirmektedir.


MEZAR TAŞLARI YAZILARI
Mezar taşları, gerek yapısal özellikleri, gerekse üzerindeki yazıları ile Türk'ün zengin iç dünyasını, ince beğenisini, yüce düşüncesini gösteren en güzel örneklerdendir. O mezar taşları ki, yerine göre bir tarih, yerine göre bir ağıt, çok kere de ölenin dilinden duyulan acı ve elemli bir yankıdır. Biçimlerinden, yazılarından, kişilikler ile kimlikler anlaşılır. Kabristanlar birer müze, mezar taşları da buralarda yatanların anıtı, varlıklarının kanıtıdır.
Yaşlıların taşlarında kişilikler, gençlerinkinde dünyaya doymamışlığın özlemi vardır. Kimisi ecelinden, kimisi umulmadık bir olaydan göçüp gitmiştir. İyilikler, güzellikler tüm acılığı, çıplaklığı ile o taşlarda sergilenmiştir. Okuyanda kimi gözyaşı, kimi de derin bir düşünce görülür. Bu düşünce karşısında gerçek felsefe o taşın başında yapılır.
Gelenekler, görenekler, toplumun sosyal yapısı da yer alır o taşlarda. Dilekler, istekler vardır onlarda. Dünyanın hiçliği da anlaşılır o taşlarda. Çalışmanın, başarının gizi vardır üzerindeki satırlarda. Eski Türklerde "Balbal" denirmiş bu taşlara. Balballar, kahramanlığını gösterirmiş eski Türklerin. Bugünküler ise aynı ulusun yaşam felsefesini, duygu ve düşüncesini, evrene bakış açısını, inancını, dünya görüşünü koyuyor ortaya.
Aynı zamanda dil ürünlerinin güzel örnekleridir mezar taşları. Dilciye, tarihçiye, folklorcuya, felsefeciye, edebiyatçıya zengin bir hazinedir, hazine gibi sunulmuş büyük bir armağandır. Kısaca söylemek gerekirse mezar taşları; tarih yapraklarıdır, geçmişten gelen edebiyat sayfalarıdır. Tarihin unutulmuş sayfaları bile vardır orada.
Yazık ki, mezar taşları da zamana dayanamıyor, zamanla yapılan savaşta egemenliğini yitiriyor, doğadan silinip gidiyor. Çağdaş uygarlık yarışı da dünkü mezarları bile eski sayıp ortadan kaldırıyor.
Biz insanlar ise ilgisiz, vefasız varlıklarız. Yarınki geleceğimizin mezar taşlarının başına gelenler olacağını nedense anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz. Hergün biraz daha onlardan uzaklaşıyoruz, geçmişimizden kopuyoruz.
Mezar Taşı Yazılarından Örnekler:
İlim ve Maarif ve Hem
Vatanperver İdi.
Nesline Matuf İdi.
Bu Hizmeti Birakup
Ahfadına İrtihal Darı Baka Eyledi.
Rahat Olsun Cihan İçre
Ruhu Pak Ebedi.
Akuva Müftisi
El Hacci Hafız Şakir Burcu
Bey Ruhuna Fatiha.
82 Senelik Muallim
Doğumu 1854-Akuva'da, Ölümü
İnegöl'de 14 Temmuz 1926
Ey Birader!
Dikkat Et Şu Mezarımın Taşına,
Akıllı İsen Gafil Olma
Aklını Al Başına.
Sallanıp Gezer İdim,
Bak Ne Geldi Başıma.
Akıbet Turap Olup
Taş Dikildi Başıma
Rizeli Bayram
Ruhuna Fatiha
04.04.1935
Bakıp Geçme
Ey Muhammed Ümmeti!
Ölünün Diriden
Bir Fatihadır Minneti.
Necdet Çelebi
1937-1982
Kurtuluş Savaşı Gazisi
Hamdi Özşan
1899-1981
Ziyaretçi!
Burada Emekli Yarbay
Galip Aksoy Medfundur
Ruhuna Fatiha
1908-1954
Bir Kamyon Yaktı Canımı,
Devrilip Akıttı Kanımı.
Hasret Bıraktı
Annem İle Babamı.
Okuyunuz Taşımda,
Soldum 16 Yaşımda.
Beni Rahmetle Anın,
Ağlayın Başımda.
Ekrem Oğlu Kenan Akman
1960-1976


Misafir 29 Ocak 2006 14:39

Ölümün son iyiliği bir daha ölümün olmamasıdır." der Nietzsche.
Düşündüğümüzde, ölüm bir son mudur? Yoksa başlangıç mı? Başlangıçsa boşa mı geçiriyor ömür? Şu satırları yazarken bile ölüme adım adım yaklaşıyorum, herkes gibi. Evet herkes için geçerli olması ve "çaresinin" olmaması ne garip değil mi? İnançlarımızın dışında bize verilen "aklımız" bu konuda neler diyor?


Misafir 12 Şubat 2006 17:21

Ölüm Nedir
Her şeyin bir ömrü, bir de hak ölümü var
Aslında mevt her yerde ve her zaman var
Bedenimizdeki hücrelerde her an ölüm var
Duygu ve düşüncelerde her vakit mevt var

Kainaattaki canlılarda her zaman ölüm var
Küre-i arzdaki gece ve gündüzde ölüm var
Bak şu semadaki yıldızlarda dahi ölüm var
Hayat olan her yerde her zaman mevt var

Ölüm, hayatın son noktası, son durağıdır
Ölenin yatağı toprak, yorganı ot yapraktır
Lâyık olanın ondan sonraki bineği Buraktır
Yoksa, gideceği yer malum işiyse haraptır

Esasen, ölüm her an, göz kırpıp duruyor
Genç ihtiyar tanımıyor her an gelebiliyor
Her şeyin faniliğini en güzel ölüm anlatıyor
Hey nefis hisse almadınsa şair ne anlatıyor

Şu fani dünyada insanlar, farklı farklıdır
İnsanoğlunun ölümleri de farklı farklıdır
Alimin ölümü ile zalimin ölümü aynı mıdır
Söyle şehit ile teröristin ölümü aynı mıdır

Bazı hayatlar vardır, ölümden de beter
Eğer aradığını bulduysan o sana yeter
Eğer aradığını bulmadıysan sonun beter
Ey nefis, bu kadar nasihat da sana yeter

Her akşam kefensiz yatıp, kefensiz kalkarız
Görüp duyduğumuz mevti hayretle bakarız
Hiç aldırmadan hayatımızı boşuna geçiririz
Dünyalık her şeyi, kabir kapısında bırakırız

Madem ki kabir kapası açık, ölüme çare yoktur
O zaman ömrümüzü baki bir ömre çevirmeliyiz
Madem ömür kısa, hayatta lüzumlu işler çoktur
Ömrümüzü her an lüzumlu işlerde harcamalıyız

Kimbilir Azrail, ne zaman ne şekilde kapıyı çalacak
Bilemiyoruz, canımızı neyi vesile edip, nasıl alacak
Sizi bilmem ama bana hayatta birkaç kez ikaz etti
Dünya fani, ölüm hak, sakın ola unutma bak dedi

Ey Âdemoğlu, inanmazsan ölüm bir idam-ı ebedidir
Eğer ki inanırsan, o senin için bir terhis teskeresidir
İnanmayanları, kabir de adeta bir zindan-ı ebedidir
Ama inananlara cennet bahçesine açılan bir kapıdır

B. TUNCA/10.02.2001-09.35
Bayram Tunca


Misafir 12 Şubat 2006 17:22

ne güzel açıklamış dimi ölümü şiirinde bayram tunca kardeşimiz...
Allah ondan razı olsun...


Misafir 17 Şubat 2006 19:26

BİZ YAŞARKEN ‘ÖLÜM’ YOK MU?

“Kenan’ın babası Rüştü Bey vefat etmiş ve onun taziyesi dolayısıyla arkadaşı Fikret, Levent,
Erdem beyler ve cenaze namazında tanıştıkları Mesut Bey birlikte sohbet etmektedirler.”


ODAYA derunî bir hava hakim olmuştu. Herkes cenazeyi de kendilerini de unutmuş, bir başka iklime girmiş gibiydiler. O sırada kapı vuruldu. Kapıyı Levent açtı.
Kenan, ‘Amca!’ diyerek yerinden fırladı ve yaşlı adamın eline kapandı. Sonra ona sımsıkı sarılarak ağlamaya başladı. Yaşlı adam da bir süre göz yaşı döktü. Sonra köşedeki koltuğu ilişti. Dirseklerini dizlerine dayadı, çenesini kenetlenmiş olan ellerine dayayarak bir süre sessizce kalakaldı. Sonra doğruldu ve odadakilere,
“Kenan’ı bu acılı gününde yalnız bırakmadığınız için hepinize çok teşekkür ederim” dedi ve kendini tanıttı:
Kenan’ın amcasıyım. İsmim Veysel. Almanya’da ikamet ediyorum. Acı haberi hemen aldım, ama ancak bugün için uçakta yer bulabildim.
Bir iç çekti:
“Ağabeyimin cenazesine yetişmek nasipte yokmuş!” dedi.
Kısa bir sessizlikten sonra Fikret Bey, misafire Almanya’da ne görev yaptığını sordu.
“Şu anda bir görevim yok. Zaten yaş altmışa dayandı. Oğlum bir firmada çalışıyor. Onunla kalıyoruz” dedi ve ekledi:
“Almanya’ya gideli dört sene oldu. Daha önce basın dünyasında değişik görevlerde bulundum. Mülkiye mezunuyum ama mesleğimi icra etmedim. Gençliğimden beri edebiyata özel bir merakım vardı. Hem Doğu hem de Batı klasiklerinin büyük çoğunluğunu okudum. Kaderin sevkiyle kendimi Bab-ı Alide buldum. Bir dergide köşe yazarı olarak başlayan yazı hayatım, tam yirmi beş sene sürdü. Şimdi yazmaktan çok okumakla vakit geçiriyorum.
Fikret Bey,
“Kaderin sevki dediniz. Biraz açıklasanız memnun kalırız.”
“Mülkiye son sınıftaydım. O yıl hemen her ay yeni bir dergi çıkıyordu. Bunlar bir tek merkezden emir alıyor gibiydiler. Hepsinin tek ve ortak bir hedefi vardı: Gençleri dejenere etmek.
İçimde müthiş bir heyecan baş gösterdi:
Şehvet, menfaat ve eğlence üzere kurulu bu çarka kapılanlar insanlıklarını kaybediyorlar. Ben yarın bu adamların amiri olsam, yöneticisi olsam kaymakamı, valisi olsam ne yazar. Ben ahlâksızlara güzel bir eğlence ortamı hazırlamak için mi görev yapacağım. Ben bu selin önüne geçmenin çarelerine kafa yormalıyım. Ta ki benden sonra gelecek insanlar daha temiz bir toplumu yönetebilsinler.
Kafam bu ve benzeri düşüncelerle çalkanıyordu. O günlerde bir arkadaşım malûm dergilerden biriyle yanıma geldi.
‘Sana bir yazı okuyayım, bakalım ne diyeceksin.’ dedi.
Yazının en çarpıcı cümlesi başlığın altına büyük puntolarla verilmişti. Onu okuyunca yazının tümünü okumaya gerek kalmıyordu.
Şöyle diyordu yazar:
“Biz yaşarken ölüm yok, ölüm geldiğinde de zaten biz yokuz. Neyi, niye dert edinelim, hayatımızı zindan etmeye gerek yok, sefamızı sürelim.”
Kendini unutmuş, dünyaya geldiğini unutmuş, ölüme doğru durmadan yol aldığını unutmuş bir insan için bu demagoji yüklü cümleler bir cankurtaran simidi gibi görünebilirdi. Çok gencin bu gibi sinsi oyunlarla yolda çıkarıldığını bu cümleler zihnime iyice yerleştirdi ve beni bir fikir mücadelesine doğru adeta sürükledi.
Artık kararımı vermiştim: Yazar ve araştırmacı olacaktım.
İşte bütün bu olup bitenleri ben iki kelimeyle özetlemiş oldum: Kaderin sevki.”
Veysel Beyin konuşması odadakilerin hepsinin dikkatini çekmişti. Şu var ki, bakışlarda farkı mânâlar okunuyordu: Fikret Bey düşünceli, Mesut Bey üzgündü, diğerlerinde merak ve heyecan karışımı bir ruh hali hakimdi.
Mesut Bey söze karıştı. Kendini tanıttıktan sonra:
“Değerli kardeşim.” dedi, “Öncelikle seni tebrik ederim. Her devirde insanlar iki gruba ayrılmıştır:
Birinci gurup çoğunluğu teşkil eder. Bunlar hayatlarını kendi anlayışlarına göre değişik şekillerde sürdürür, daha doğrusu ömürlerini farklı şekillerde tüketirler.
Diğer gurup ise bu kalabalığa yön vermek, hayatı gerçek gayesine çekmek için çalışırlar. Bunlar sayıca azınlıkta kalırlar, ama hizmetlerine paha biçilmez.
Bu bahtiyar gurubun başında peygamberler gelir. O rehber şahsiyetlerin izinde gidenler de ikiye ayrılırlar:
Bir kısmı, o Hak elçilerinden öğrendiklerini hayatlarına tatbik etmeğe çalışır, fakat başkalarıyla fazla ilgilenmezler veya ilgilenemezler. Bunlar da bu grubun çoğunluğunu teşkil ederler. Az bir kısmı ise hayatlarını peygamber terbiyesiyle tanzim etmekle kalmaz bu noktada başkalarının da imdadına koşmaya çalışırlar.
Seni tebrik ediyorum, çünkü sen bu ikinci gruba girmeyi başarmış ve bu yolda çalışmayı hayatına gaye edinmişsin."
Dinleyenleri kısa bir süre süzdükten sonra bakışlarını tekrar Veysel Bey’de yoğunlaştırarak sürdürdü konuşmasını:
“Meslek hayatımda üzerinde hassasiyetle durduğum bir prensipten söz etmek isterim: Okuyucularımın kafasına bir soru attığımda onu mutlaka cevaplandırmam gerekir. Eğer buna zaman ve mekân fırsat vermiyorsa o zaman soruyu hiç ortaya atmam.
Bunu şunun için söyledim:
Siz gençlere karşı şefkat duygunuzu harekete geçiren bir sinsi oyunu burada gözler önüne serdiniz. Merakla dinledik. Ama bunun cevabını bizden, özellikle şu genç misafirlerimizden esirgememeniz gerekir.
Zaten taziye ziyaretimizle de doğrudan ilgili bir konu. Biz buraya bir bakıma ölümü hatırlamak için toplanmış bulunuyoruz. Her Fatiha okudukça ruhumuz iki hazzı birden yaşıyor. Birisi rahmetle Rüştü Bey’e bir hediye göndermiş olmanın mutluluğu, diğeri ise kısa bir süre de olsa bu dünyanın boğucu problemlerinden sıyrılıp kabir ötesinin sonsuzluk alemine yönelmenin zevki.
Ancak, sizin naklettiğiniz o manşet yazılar bizi adeta tenkit ediyor: ‘Bırakın taziyeyi de eğlenmeye kaldığınız yerden devam edin.’ mesajı veriyor.
Biraz açıklama getirmenizde fayda olur sanıyorum.”
“Haklısınız” dedi Veysel Bey. Ben de yıllar sonra okuduğum bir eserden aynı dersi almıştım:
“Bâtıl şeyleri iyice tasvir safi zihinleri idlaldir." Yani, yanlış yola, sapık yola itmektir.
Buna göre yanlış fikirleri tafsilatıyla anlatmak da karşıya zarar verebiliyor. Bunu önlemenin yolu o yanlışı düzeltecek açıklamalar getirmektir.”
“Çok yerinde bir tespit.” diye söze karıştı Erdem:
“Ben de bunun zararını çokça çekmiş birisiyim. Okuduğum kitaplarda kafama bir sürü şüphe girer ve bir daha da çıkmak bilmezler. Bundan çok huzursuz olmuşumdur.”
Veysel Bey, haklısın mânâsına başını esefle salladı ve devam etti konuşmasına:
“Bilirsiniz, yanlış faraziyelerle doğru sonuçlara ulaşılmaz. Bu cümlelerde bir hayli yanlış önyargı var. Dolayısıyla sonuç da yanlış çıkıyor.
‘Biz yaşarken ölüm yok,’ deniliyor. Halbuki biz yaşarken ölüm var. Kasaptan koyun yahut sığır eti alırken, tavukçudan tavuk, balıkçıdan balık alırken hep ölüleri satın aldığımızı ve onlarda beslendiğimizi unuturuz.
Her akşam günümüz ölüyor.
Her mevsim bir öncekinin ölümü üzerine kurulmuş.
Öte yandan bedenimiz durmadan hücre değiştiriyor. Bir saniyeye 250 milyon alyuvar yaratılıyor, bir o kadarı da görevini tamamlayıp ölüyor.
Her gece uyumakla yarı ölü haline geliyoruz.
Böyle ölümle iç içe yaşayan bir insanın, ‘Biz yaşarken ölüm yok.’ demesi bir tezat.
‘Ölüm geldiğinde de zaten biz yokuz.’ cümlesi de yanlış bir faraziye üzerine kurulu.
Bizler bir şehirden bindiği otobüsten bir başka şehirde zorla indirilip idam edilen yolcular gibi değiliz. Aksine bir limanda gemiye bindirilip bir başkasında indirilen askerleri andırırız. Binmemiz kendi irademizle olmadığı gibi inmemiz de yine kendi isteğimizle değil.
Böyle bir insan, ölüm ötesinin hiçlik olduğunu nasıl iddia edebilir. Onu yaratan zat, onu hiçliğe atacağını bildirmemiş ki böyle bir hükme varabilsin.
Demek oluyor ki, yokluk denilince bütün bütün mahvolmak, bir daha varlık yüzü görmemek anlaşılmamalı. O zaman varlığın bir mânâsı kalmaz.
Bir insan yüz sene de yaşasa sonunda yok olacaksa sonsuza göre yüz senenin hükmü yoktur, dolayısıyla dünyaya hiç gelmemiş, hiç var olmamış gibi olur.
O halde yokluk denilince, mevcut varlığın elden çıkması anlaşılmalıdır, hiçliğe gömülmesi değil.
Meselâ ben şu anda ihtiyarlamışım, benim gençliğim artık yok. Ama ben varım ve o gençlikten kalma nice miraslarla yaşıyorum. O zamanlar edindiğim bilgiler aklımda, gezdiğim yerler hafızamda duruyorlar.
İşin çok önemli bir yönü daha var ki, o da, o gençlikte işlediğim bütün ameller kaydedilmiş.
Bilirsiniz, Allah kelamında şöyle haber verilir:
“Kim zere miskal hayır işlese onu görür ve her kim zerre miskal şer işlese onu görür.”
O halde, hayır olsun şer olsun, hiçbir şeye yokluk ilişemiyor demektir. Hepsi var, hepsi mevcut ve hepsi bir hesap gününü adeta bekliyor gibiler.
O halde mutlak mânâda yok olma diye bir şey yok demektir.
Böyle bir düşünce, Allah’ın bir emaneti olan varlığını, yine O’nun mülkü olan bu muhteşem alemde O’ndan habersizcesine boşuna harcayan, yahut O’nu bildiği halde isyan yolunu tutan insanların kuru bir temennisinden ibarettir.
İnsan yokluktan gelmiyor ki yokluğa gömülsün. Onu, ezelî ve ebedî var olan Allah yarattı. Demek ki insan, Allah’ın bir kudret eseri, rahmet eseri, ilim eseri, irade eseri. İlâhî sıfatların ve isimlerin tecellisiyle yokluktan kurtulup varlığı tadan insan, yokluktan gelmiyor demektir.
Şu noktanın altını önemle çizmek isterim:
Yok iken var olma başka, yokluktan gelme daha başkadır. Bunlar birbirine karıştırılmamalı. Şu gördüğümüz varlıklar, yokluktan gelmiyorlar, yok iken var ediliyorlar.”
Veysel Bey, etrafa şöyle bir bakındı. Sonra ayağa kalktı. Televizyonun üzerine konulmuş gazeteyi alıp tekrar yerine oturdu:
“Bir kağıt baktım da. Neyse bu da işimizi görür.” dedi.
Gazetenin kenarındaki boş kısmı göstererek,
“Bakınız burada bir yazı yok, değil mi?” diye sordu.
Cevap beklemeden devam etti:
“Şimdi ben buraya bir cümle yazacağım.” diyerek elini cebine soktu. Kalemini çıkardı, o boş kısma bir cümle yazdı.
“Bu yazı az önce yoktu, şimdi var. Yok iken var oldu. Ama onun bu varlığı yokluğa dayanmıyor; benim varlığıma dayanıyor; ilmime, kudretime dayanıyor, irademe dayanıyor. Bunlar olmasa zaten o var olmaz.
Demek ki varlığın temeli yokluk değil, daha ileri bir varlık.
Benim varlığım kağıdın varlığından daha ileri derecede. Ben ona bir yazı yazıyorum. O, benim yazım oluyor.
O yazıyı bir an için akıllı farz etseniz o da kendisi için “Ben varım” diyecektir.
Veysel Bey, gazete kenarındaki o yazılı kısmı kopardı ve
“Şimdi artık soba devri geçti, her yer kaloriferli. Onun için bu kağıdı şu anda yakamayacağım.” diyerek kağıdı cebine koydu.
“Fakat, siz hayal âleminizde bu kâğıdı yaktığımı kabûl ediniz. Şimdi, “O yazı nereye gitti?” desem, “Yok oldu” demezsiniz; “Kağıt yandı” dersiniz.
Kağıdın yanması başka, yazının yok olması daha başkadır.
İşte, insan Allah’ın mahlûku. Onu yine kendi yarattığı element mürekkebiyle dünya sayfasında yazıyor. O yazı bir ömür boyu kendi varlığından, bilgisinden, iradesinde söz ediyor. Kendine tanınan ömür sermayesini doğru veya yanlış yolda dilediği gibi harcıyor. Ve sonunda ölüm gelip çatıyor. Ölen insan bir süre sonra kabirde yine elementlere dönüşüyor. Ortada artık o insan yok. Ama herkes biliyor ki, o yokluğu gitmedi. Az önceki yazı gibi, o da ömrü boyunca kendi varlık sayfasına neler yazdıysa onlar yine duruyorlar.”
Kenan,
“Çok güzel amca, çok güzel!” diye yüksek sesle takdirlerini dile getirdi. “Babam öldü ama amelleri ölmedi. Onlar durduğuna göre babam da hayatta demektir.”
Sonra, “Öyle ya!” diye seslice düşünmeye başladı:
“Böyle olmasa herkesin yaptığı yanına kâr kalacak demektir. Böyle bir dünya tasavvur etmek bile ruhuma çok ağır geliyor."
Veysel Bey, yeğeninin böyle düşünmesine memnun kalmıştı.
“Az önce,” dedi, “zihnimde bir fikir çaktı ve kaybolup gitti. O anda, çok kısa bir zamana müthiş bir mânâ birikimi adeta sıkıştırıldı. Ben sizden hayalinizi kullanmanızı isterken bir anda gözümün önünde o hayal mahsulü dev romanlar sıralandılar. Onlara büyük bir ustalıkla yerleştirilmiş olaylar geçti gözümün önünden. O romanlar hayal mahsulüydüler, olaylar da öyle. Hiçbiri bu dünyada olmuş şeyler değillerdi. Ama yine de yokluğa dayanmıyorlardı. Öyle olsa onlardan zevk alamazdık. Onlarda bir varlık kokusu alıyorduk. Bu koku, yazarın varlığından ve sanatının mükemmelliğinden geliyordu.”
Devam etti:
“Roman tahlillerini çokça okumuşumdur. ‘Falan roman şu yönüyle gerçekçi değil.’ denir. Meselâ, yazar romanında ismi geçen bir ilkokul öğrencisine yüksek Matematik bilgisi gerektiren şeyler konuşturursa hemen tepki görür. Çünkü olay gerçekçi değildir, inandırıcılıktan uzaktır.
Aslında her günümüz ayrı bir roman konusu. Bu dünyada insanlar sayısınca, hatta insanların yaşadıkları olaylar sayısınca gerçek romanlar yazılıyor gibi.”
Bakışlarını dinleyenlerin üzerinde süratle dolaştırdı:
“Bu gerçek romanlara ne deniliyor biliyor musunuz?” diye sordu.
Sorusuna yine kendisi cevap verdi:
“Amel defterleri.”
“Çok enteresan!” dedi Fikret Bey. “Demek ki biz şu anda bir gerçek romanda rollerimizi oynuyoruz. Siz Almanya’dan kalkıp buralara gelmişsiniz. Mesut Bey de bir cenaze vesilesiyle daha iki gün önce bizimle tanışmış. Şimdi bir aradayız ve değerli konuşmalarınızı zevkle dinliyoruz.”
Çok duygulanmış, bir o kadar da heyecanlanmıştı:
“Güzel, çok güzel, gerçekten harika!” dedi.
Gözünde hayret şimşekleri çakıyordu. İç aleminde müthiş bir çalkantı olduğu rahatlıkla hissediliyordu.
İçini çekerek,
“Evet! İşte böyle geçiyor ömür.” dedi. Sonra şu sözler döküldü ağzından:
“Bir filimde görev alan oyuncular ne kadar da dikkatli olurlar! Çünkü oyun bir kez seyredilir; beğenilir, yahut beğenilmez. ‘Bu defa olmadı, aynı oyunu bir kez daha sergileyeceğiz.’ deme hakkına sahip değillerdir. O seyirciyi bir daha bulamazlar. Onun için çok hassas olmak, her sözlerine, her davranışlarına çok dikkat etmek mecburiyetindedirler.
İşte insanlar bunu bilse ve buna göre ömür sürseler ne kadar güzel olur! Kimse kolay kolay yanlış yapmaz.
Herkes kendi rolünü iyi oynadığı için de sonunda iyi bir toplum yapısı çıkar ortaya. Bunun nimetlerini herkes tadar. Bu yapılmayışının acısını yine hep birlikte çekiyoruz.”
Odada çok tatlı bir hava oluşmuştu. Cenaze, keder, elem unutulmuş, yerini fikir sohbeti, bilgi alışverişi almıştı.
Bundan herkes mutluydu. Artık yokluk tartışmaları unutulmuş, varlığın tadı çıkarılıyordu.
Alaaddin Başar


Misafir 17 Şubat 2006 20:11

OTUZ BEŞ DUVARI

Ölümü düşünüyorum
O büyük yalnızlık içindeyim
Kulaklarımda duymadığım bir musiki
Kaskatı kesilmişim, kalbim durmuş
Artık hiç bir şeyi görmüyor gözlerim
İçimde ne bir umut, ne yasama zevki
Elim, ayağım buz gibi olmuş
Olumu düşünüyorum
Kulaklarımda duymadığım bir musiki

Olumu düşünüyorum
Lalelimde bir sokaktan tabutum geçiyor
Saygı durusunda bilmediğim insanlar
Butun pencereler acık biri kapalı
Kederlerim, ümitlerim, hayallerim
Ve gelen bir iki dost mezarlığa kadar
Sonra kadınlar gözleri yaşlı
Olumu düşünüyorum
Butun pencereler açık biri kapalı

Ölümü düşünüyorum
Simdi beni gömüyorlar bak
Ağlıyorsun, ellerinde dağ menekşeleri
Hazin bir parıltı gözbebeklerinde
İçin ziyanla doluyor, kahroluyorsun
Hatırladıkça geçmiş günleri geceleri
Bir acı ki öyle büyük öyle derinde
Olumu düşünüyorum


Misafir 17 Şubat 2006 20:18

Küçük Bir Öykü-Ölüm Üzerine

“Hayat bir durak gibidir aslında.Gelir,biner,inersin.Son durak ölümdür,yapacak şeyin kalmamıştır,inmelisin..”
Ölümü bu kadar basitleştirmişti.Takmazdı kafasına,öyle bir insandı işte...Ama bazı şeylerin farkına varmak,onları anlamak için ve aslında öyle olmadığını farketmek için;o şeyleri yaşamalısınız.O da,ölümü yaşadı...Kendi yaşamış gibi oldu,bu kadar basit olmadığını anladı.Sevgilisini kaybetmişti,herşey den çok sevmişti üstelik...Yanmıştı kız;aptal bir sigara izmariti yüzünden,tamamen yanan küçük evinin bir odasında...Herşeyi görmüştü adam,oradaydı çünkü..Sıyrılmıştı ölümün pençesinden,ama ölüm O’na unutamayacağı bir anı bıraktı ve şöyle dedi,”..kaderin ölmekti,olmadı,o zaman yaşarken ölmelisin..”
Sevgilisinden kalan bir avuç külü yanında aldı giderken..Uzaklaştı geceye doğru..Bir daha da gören olmamıştı O’nu...
Kimse görmedi...

*****

Yalnızdı...Bir banka oturmuş,denizi ve gökyüzünü seyrediyordu..Avuçlarının içinde kadife,küçük bir bohça vardı.Bazen gözleri bohçaya kayıyor sonra tekrar denize bakıyordu..

pıt...

pıt...

“Yağmur” dedi adam,hiç hareket etmedi ama...ıslanıyordu..Yarım saat oturdu,bir saat oturdu,iki saat...
Ayağa kalktı,bohçanın iplerini çözdü..Havaya baktı,damlalar ok gibi yüzüne çarpıyordu...
Fırlattı...
Küçük bohça havada süzülürken küçük,siyah tozlar yayıyordu..Ama hiç denize düşmedi...

*****

“Bu da neyin nesi?”.Gülüşmeler...”Adamın biri ölmüş,küllerimi Cihangir’den bırakın,demiş!”.Daha çok gülüşme...

*****

“Geri döneceğini biliyordum” dedi hafif ses tonuyla...Yüzüne yapışan siyah tozu aldı,üfledi...



Misafir 17 Şubat 2006 23:25

ÖLÜM. . AMA NASIL ÖLÜM?
Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz. (Hadis)
Yıllarca insanlara “iman bir vicdan işidir” diyerek imanı vicdanlara hapsedenler, bugün “Elhamdülillah müslümanım” diyenlere bile İslamî yaşantıyı askıya aldırdılar. Adeta inandığı gibi yaşamayan bir ülke haline getirdiler. Tabii bu anlayıştan “Ölüm” gerçeği de nasibini alarak unutulanlar arasına girdi.
Ölüm hakkındaki:
“Lezzetleri yenen ölümü çokca anın.”
“Siz insanoğlunun ölüm hakkında bildiklerinizi hayvanlar bilseydi onların vücutlarında et bulup yiyemezdiniz.”
“Mü’minin armağanı ölümdür.”
“Ölümü çokca anınız. Zira o günahları eritir ve dünyadan yüz çevirtir.”
“Ölüm öğütten ibarettir.” gibi hadisler hiç anılmaz, hatırlanmaz, anlamları üzerinde tefekkür edilmez oldu.
Ölümün dehşeti ve ölüm gerçeğini anlamak istemeyenlere, anlaşılmasını istemeyenlere şair aşık Seyrani bakın ne güzel söylemiş:
Can ipini ten yönünden. Soran kirmen olur bir gün
Sulu yalçınlar önünden. Açılan güller solar bir gün.
Gül dalında diken yarar. Diken güle vermez zarar
Turâb saçın baştan tarar. Saçakların yolar bir gün
Dünya olur bir gün harab. Ne bülbül kalır ne gurab
Rızka sebep olan turab. Gözlerine dolar bir gün
Acı tatlı yenmez olur. Yalan gerçek denmez olur
Taş çarh ile dönmez olur. Hep kesilir sular bir gün
Çal Seyrâni durma sazı. Hakk’a sen eyle niyazi
Sana secdesiz namazı. Kısmet olan kılar bir gün.
Ateist olsun, inkârcı olsun, meydanlarda laiklik ve çağdaşlık nutku atarak verilen Kur’an-ı Kerim’i, öptükten sonra fötr şapkasının altına koyanlara sorsan “ölüm gerçektir.” derler (yiğitlikleri varsa demesinler) demesine ama ölüme hazırlanmak (İslamî ölçüler içerisinde) sözkonusu olunca “ıgık, mıgık” derler.
İslam’ın dışında bir hayatı isteyen ve bu uğurda mücadele vererek Bedir Savaşı’nda ölenlere Peygamberimiz (s.a.v.):
“Ey falan oğlu falan! Ey filan oğlu filan! Uğrunda mücadele verdiğiniz idarenin temsilcilerinin vadettiği yardım size zafer kazandırdı mı?
Ey ölüler! Bilmiş olunuz ki ben Rabbimin bana vadettiği yardım ve zaferi gerçek olarak buldum.” demek suretiyle dünyadaki yalancı ilahların kendilerine bir şey kazandırmadıklarını vurgulamıştır.
Ölüm ve ölümü hatırlama, ölüme hazırlık konularını hadisler ışığı altında kısaca değindikten sonra yazımızın asıl konusu olan “Nasıl ölüm?” konusu üzerinde duralım.
Evet ölüm ama “Nasıl ölüm?” Ölüm anına gelinceye kadar yaşantımızla büyük ilgisi olan bu an nasıl gerçekleşecek. Yani ölümümüz iyi mi olacak, kötü mü olacak?
Ölüm anlarındaki hal ve durumları bir takım kaynaklardan anladığımıza göre Rasulullah (s.a.v.) şunları söylemiştir:
“Ölüm halinde olan kimsede üç şeye dikkat ediniz. Alnı ve yanakları terlerse; gözlerinden yaş akarsa; burun delikleri şişip genişlerse, ona Allah’ın rahmeti inmiştir.”
“...Zira hiç bir müslüman yoktur ki; ölümü anında Kelime-i Tevhid’i söyleyip de cehennemden kurtulmuş olmasın.”
Peygamberimizin ölümü hakkında Aişe (r.anha) diyor ki:
“Rasulullah (s.a.v.) benim evimde, benim kollarımda öldü. Efendimizin önünde su dolu bir kova vardı. Elini içine soktu ve:
- “La ilahe illallah, gerçekten sekeratı, sarhoşlukları, sancıları varmış” diyerek ellerini açtı ve:
- “Rafik-i A’lâ, Rafik-i A’la” dedikten sonra:
- “Allah’a, Sidret-i Münteha’ya, Me’va Cennetine, Firdevs-i Â’la’ya, dolu dolu kaselere, Refik-i A’lâ’ya, Paya Kutlu hayata! ifadelerini kullanıyor.
Allah Rasulü her baygınlık geçirdiğinde, bilakis “Rafik-i A’lâyı isterim” diyordu. Yine kendinde konuşacak kuvveti bulduğunda “Namaz, namaz”, “Cemaatla namaz kıldığınız sürece birbirinize bağlılığınız devam eder” diye tekrarlıyordu.
...
Rasulullah (s.a.v.) pazartesi günü kuşluk ve zeval arasında ruhunu teslim etti. (Cenab-ı Hak şefaatına bizi nail eylesin. amin)
Hz. Ebubekir Rasulullah’ın vefatından sonra yüzüne bakarak:
- “Sağ iken de güzeldin, ölünce de güzelsin.” ifadesini kullanmıştır. Ölümlerin en güzelini Cenab-ı Hak Rasulullah’a nasib etmiştir.
Yine unutulmayan ölüm anlarından biri de biliyorsunuz Yavuz Sultan Selim’in ölüm anıdır.
Yavuz Sultan Selim ölümle pençeleşmektedir. Hasan Can’ın elinde Kur’an-ı Kerim Yavuz’a: Haşmetlim.
- Allah’la beraber olmanız yaklaştı deyince o cengaver kumandan yattığı yerden aniden doğruluyor:
- Hasan Can... Hasan Can biz ne zaman Allah’la beraber olmadık?..
Harun-i Reşid öleceği sıra kefenlerini kendi eliyle seçer, onlara bakar ve Hakka süresinin.
“Malım bana fayda vermedi. Bütün saltanatım benden ayrılıp mahvoldu” mealindeki yirmi sekiz ve yirmi dokuzuncu ayetlerini okuyarak vefat eder.
Muaz (r.a.) vefat ederken şöyle yakarır:
- Allah’ım! Ben daha önce senden korkuyordum. Ama bugün senden umuyorum! Allah’ım! Sen biliyorsun ki ben dünyayı ve dünyada kalmayı seni zikretmek için istiyordum.
Çok büyük sancılar çeken Muaz zaman zaman bayılıyor, ayılınca:
“Allah’ım! Beni ne kadar boğarsan boğ! İzzetime yemin ederim ki kalbim seni sevmektedir.” diyerek vefat ediyor.
Selman-i Farisi son demlerini yaşarken ağlar.
- Niye ağlıyorsun? diye sorarlar.
- Dünyadan ayrılacağım için değil, ancak Allah Rasülü bizlere dünyalık olarak bir süvarinin menziline varacağı kadar aldığı azık kadar azık almamızı vasiyyet etmişti. Acaba bu vasiyyeti yerine getirebildim mi?” diye ağlıyorum der.
Ölüm döşeğindeki Ruveyme’ye:
- La ilahe illallah de, denilir.
O da:
- Ben zaten ondan başkasını güzel söyleyemem ki der.
El-Ceriri anlatıyor:
- Cüneyd-i Bağdadi son demlerini yaşarken yanına vardım. Günlerden Cuma idi ve Nevruz gününe isabet etmişti. Kur’an-ı hatmetmek üzereydi.
Kendisine:
- Ebul Kasım bu halde mi Kur’an’ı hatmediyorsun?
Cüneyd:
- Ömür sayfam dürülürken bu işi yapmaya benden daha layık kim olabilir? diyor.
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz... Evet İslam’a göre yaşayanlar onun gerektirdiği güzellikleri (sıkıntılı da olsa) tadarak öldüler.
Bir de madolyonun öbür yüzüne bakalım.
Bizzat şahit olduğum bir olayı konuya açıklık getirmesi için anlatmaya çalaşacağım.
Kesin olarak hatırlayamadığım bir tarihte Kayseri’ye bir dostumu ziyarete gitmiştim. Hal hatır, hoş sohbetten sonra ev sahibi kardeşimiz:
- Bir komşumuz var. Kendisi şu anda ölüm döşeğinde. Hayatı hiç İslam’a uygun olmamasına karşın inancımızın gereği ziyaretine gitmem gerekir. Gelin beraber gidelim dedi.
Ömrü boyunca içki, kumar bilhassa tavla oyununun müptelası olarak ömrünü geçiren komşusunun yanına vardık. Gerçekten ölmek üzereydi. Arada bir ellerini kaldırarak anlaşılması güç bir şeyler söylemeye başladı. Söylediklerine kulak verince “şaşı, beşi” gibi sözlere benzer bir şeyler söylediği anlaşılıyordu. Bunu duyan aile ve çevresi buruk ama memnuun bir ifadeyle:
- Görüyor musunuz, kelimeyi şehadet getiriyor. İmanın kimde olduğu belli olmaz der gibi yüzüme baktılar. Sevinmişlerdi. Sonra hastanın el hareketi ile sözleri iyice netlik kazanmaya başladı. Eliyle zar atıyor, diliyle de “şeş-beş” diyordu. Hayatta çok kullandığı sözlerle ve el hareketlerini yaparak ölüyordu...
“Allah’ım! Ahiretin hayrını engelleyen herşeyden Sana sığınırım. Ölümüm hayrını engelleyen hayattan Sana sığınırım! Amelin hayrına mani olan kuruntulardan yine Sana sığınırım.” (Amin)


Misafir 20 Şubat 2006 08:54

Çizginin Bittiği Yer


HEPİMİZ aynı yöne koşuyoruz. Var gücümüzle. Yanımızda günahlarımız, sevaplarımız.

Çünkü hayat, hep aynı yöne doğru sürdürülen bir koşudur.
Koşu biter; biz biteriz, koşu biter...
• • •
Dünyaya ölmeye gelinir.
Yaşanmaya gelinseydi, koşunun sonu hep yeni yaşamalara çıkardı. Koştukça hayata yaklaşır, bitmeyen ömürleri tekrar tekrar yakalardık.
“Her fâni ölümü tadacaktır...”
Koşuların, hedeflerin, bitirişlerin son soluğunda ölümü tatmak var...
Geldik, gideceğiz... Çare yok. Giderken doğduğumuz günkü gibi saf, temiz ve haramsız olabiliyor muyuz? Kazanç budur. Zor olan, imkânsız görünen budur. Ve inanmak, imkânsızı başarabilme gücü, azmi ve kuvvetidir.
İnanmak, dolu dolu yaşamaktır.
• • •
Aylardan ne, günlerden hangisi, ayın kaçındayız?
Dün kimler göçtü, bugün kaç kişi uğurlandı, yarınlar kimleri çağırmada? Dünler, bugünler ve yarınlar, bizleri hem çağıran, hem uğurlayandır.
Dünler de bitiyor.
Dünler de koşmakta idi bizim gibi... Demek, “dünya zamanı” da ömürlü. Bugün, dünün bittiği çizgi. Bugün ancak yarının sınırına kadar yaşayacak...
Zaman bile sonsuz değil, mekân bile.
Ve insan, zaman ve mekân ile birlikte eskiyor, koşuyor, tükeniyor.
• • •
Zaman, mekân ve insanın benzerlikleri kaderlerinde. Üçü de bitişe hizâlı ve hızlı.
Güneş her sabah bir başka zemine doğuyor; bir gün daha yorulmuş olarak, yorulmuş bularak... Bütün büyümeler sona doğrudur. Kâinat bile büyümekte ve kaderine koşmakta.
Demek ki, yaratılmışların tamamı ölüme yönelik...
Bu ölümde, beraberlikler ve büyüklükler olmalı...
Şair ne kadar haklı.. “Ölüm bunca güzel olmasaydı, Efendimiz ölmezdi...”
• • •
Ölüm bunca güzel olmasaydı, güzeller ölmezdi...
Giden, gitmeyi hak edebilmeli.
Dünyaya yaşamaya gelmek; ölüm varsa, yalandır, yanlıştır...
Çiçekler ölüyor, kuşlar ve ağaçlarla birlikte... Ekinler ölüyor, yamaçlarla, dağlarla beraber... Gün gelecek, ân gelecek, ölüm bile ölecek... Zaman, mekân ve insan ile birlikte.
Ölüm, “ölecekler” tükenince ölecek.
Çünkü, kâinat çapında bir görev sona ermiş olacak.
En son, en başa kardeş olacak.
Sonsuz büyüklükte bir aynaya bakar gibi, en son, en başı; kendini görecek...
• • •
Ölüm “kötü son” değil. Sürpriz netice değil.
Ölüm, koştuğumuz ve ulaştığımız tazeliktir...
Ölümün bir adım ötesi yenilik.
Ölümde konaklamadan ölümsüzlüğe varılmaz.. Ölümde dinleniriz. Ömür boyu süren yorgunluklar orada üstümüzden atılır.

Yaradana ve İki Cihan Efendisi’ne (asm) yorgunluksuz kavuşuruz...
Yepyeni!... ?




Gürbüz Azak


Misafir 20 Şubat 2006 15:17

Ne kadar yaşayacağınızı bilmek ister misiniz?
Korkmayın!
Bu sadece bir oyun...

http://www.deathclock.com/


Misafir 1 Mart 2006 00:36

Size de olur mu bilmem ; her ölümün ardından yaşamın pesine düşerim ben...Yakın bir dostu toprağa verir vermez, kabrinin çiçekleri kurumadan daha, ihmal edilmiş kapıları çalar, özlenip gidilmemiş adresleri ararım; eski dostlukların tozunu alır, cam gibi parlatırım. İşi gücü boslar, gecikmiş hal hatır sormaların, dar günde omuz omuza durmaların kapısını aralarım.

Hele erken ölüm...

Tuhaftır, yitirilmiş ortak dostların ardından `sesini duymak istedim` telefonları gelir es dosttan da...`hadi kaçıp bir şeyler içelim` davetleri, `sana gecen gün haksizlik ettim` itiraflarına dönüşür; gecikmiş günah çıkarmalar, samimi özeleştiriler, sıcak dokunuşlar getirir ardı sıra... Anlarım ki herkes benim gibi paniktedir. Bir musalla tasının ogukluguyla ürperir yalnız kalpler ve ısınmak için hayırsız sevdalara koşulur, gündelik telaşta kırıp döktüklerini tamire çıkarır insanoğlu...

Ölüm, yaşamı öğretir bize; döverek sevmeyi belleten hoyrat bir anne gibi... sevgi doğurur ecelinden... Kalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik sanmayın. Sıkıca asilin onlara, tıpkı hayata asıldığınız gibi... Çünkü onlarsiz hayat da anlamsızdır. Hayatinizi asla aşka kapatmayın. Aşkı bulmanın en kısa yolu, aşık olmaktır, korumanın en iyi yolu ise ona kanat takmak... Hayati çok hızlı koşmayın, nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın. Hayatin bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Dün tarih oldu...Yarin bir sır... Bugünün kıymetini bilin.


Misafir 2 Mart 2006 16:50

ÖLÜLERİN HAYKIRIŞI

Prof. Dr. Alaaddin Başar


DÜNYAYA gelmezden önce, bilemezdik, hangi erkeğin sülbüne geçeceğimizi, hangi hanımın rahminde büyüyeceğimizi. Şimdi de bir başka cehalet tablosuyla karşı karşıyayız. Üzerinde seyahat ettiğimiz bu dünyadan, berzah alemine hangi vasıta ile göç edeceğiz? Bu yolculukta trafik kazasına mı bineceğiz, kalp sektesine mi? Hangi hastalık bizi ölümün eşiğine getirip, ölüm meleğine teslim edecek? Beşer olarak bu sorumuza cevap vermekten son derece aciziz.

Azrail (a.s.) her gün üçyüzbini aşkın insanın ruhunu kabzediyor. Her gün bir deste insan, bir bağ beşer kaldırıyor bu dünyadan. İçinde ihtiyarı da var, genci de... Zengini de var, fakiri de, Hepsinden de önemlisi, içinde salihi de var, fasıkı da.. Mü’mini de var, kâfiri de...
Bu bağ ve desteler bize şunları haykırıyorlar:
“Ölümde herkes eşit... Bir gün de siz biçileceksiniz. Dikkat edin ve gafil yakalanmayın. Ölüm meleği sizi isyan üzere bulmasın.
Kendinizi sefahate değil, taata, ibadete kaptırın. Gözünüzü başkasının şusuna busuna değil, kendi ebedi hayatınıza dikin; onu düşünün, onun için birşeyler yapmaya gayret edin. Hayata gözünüzü dört açın ki, ölürken rahat kapayabilesiniz. Ölümünüz, vazifesini hakkıyla yapan bir askerin, kışlasını terki gibi olsun; yahut, imtihan kâğıdını doğru cevaplarla dolduran bir öğrencinin sınıftan çıkışına benzesin.

İhtiyarladığınızda sizi artık taşıyamayan ayaklarınızı eskimiş ayakkabılar gibi seyredin. Ağrılı sızılı bedeninizi yırtık elbise olarak değerlendirin. Bunlara fazla önem vermeyin. Yeter ki siz eskimeyin, ruhunuz dinç kalsın; bedeniniz yıprandıkça gönlünüze fer gelsin, kalbiniz kuvvetlensin...
Gönlünüz iman ve ibadet ile güçlü olursa, elbisenizden tamamen soyunacağınız o son günde sıkıntınız az olur. Kalbinizi ne kadar az şeye bağlarsanız, dünyadan kopmanız o kadar kolay olur.
Bu sizin elinizde.. Lakin tatbikatınız bu yolda değil. Ölümü düşündükçe dünyaya daha fazla sarılıyorsunuz. Ondan ayrılmanız, ruhunuza her geçen gün biraz daha zor geliyor. Bilmeden kendi kuyunuzu kendi elinizle kazıyorsunuz.

Halbuki bu kabir alemi, öyle pek korkulacak gibi değil. Aksine, dünyadan çok daha güzel. O alemden bu aleme sağlam doğabiliyor musunuz, gerisini hiç düşünmeyin. Buraya berzah alemi demeleri boşuna mı? Berzah, yani perde... Dünya ile ahiret arasında bir geçit, bir köprü... Mü’minler için dünyadan daha güzel, Cennetten daha geri... inanmayanlar için ise tam tersi.. Dünya’dan daha elim, cehennemden daha ferah.. Bir bakıma ilkbahar ve sonbahar gibi.. Bu mevsimler de birer perde değil mi? Birisi kış ile yaz arasında, diğeri yaz ile kış arasında...
Fırsat elinizde iken kabrinizi orada güzelleştirmeye bakın. Öyle çalışın ki, bu alem sizin için seher vakti gibi olsun, akşamın alaca karanlığına benzemesin...
Biz bütün fırsatları kaybettik.. Artık ne elimiz bizim, ne de dilimiz... Gafletinizi gördükçe, size bir şeyler söylemek, ondan da öte bir şeyler haykırmak istiyoruz. Ama artık ne dudaklarımızla, ne dilimizle, ne ses tellerimizle ve ne de hava tabakasıyla bir alakamız kalmadı... Şimdi bedenimiz, aslı olan toprağa rücu etmek üzere çürümeye terkedilmiş durumda.. Artık istesek de ayaklarımızı hak yola bir adım olsun attıramayız. Bir gün siz de bizim gibi olacak ve ömrünüzü daha iyi değerlendiremediğiniz için, ‘ah’lar çekeceksinin

Ölüm insana verilen cüz’i iradenin son sınırı. Ömür, nefes ve cüz’i irade... Çoğunun cenazesi birden kalkıyor. Artık bizim için bu üçü de çok gerilerde kaldı. Şimdi yaptıklarımızın karşılığını görmenin ilk durağındayız. Cüz'i irademizin acı ve tatlı meyvelerini burada tadıyoruz. Bize tanınan bütün fırsatlar şimdi son bulmuş durumda; Allah’ın mutlak iradesinin tam hükmü altındayız. O’nun lütfettiği kadar zevk alabiliyor ve yine O’nun irade buyurduğu kadar azap çekiyoruz. Bu alemden mahşere yine O’nun iradesiyle çıkacak ve kendi keyfimizce değil Allah’ın ceberutiyeti altında hesabımızı vereceğiz.
Biz mahşeri bekliyoruz, siz ölümden kaçıyorsunuz; ne garip değil mi?
Ölüm sizin önünüzde duruyor, bizim ise çok gerilerimizde kaldı. Yine de siz bize acıyor, bizim için elem çekiyorsunuz.

Bedenlerimizi terkedeliberi, kâinatla ve ondaki hadiselerle, sıkıntılarla hiçbir alakamız yok. Artık, dünya bizim için dönmüyor... Ne kışın soğuğu, ne yazın bunaltıcı sıcağı bizi ilgilendirmiyor.. Onlar hep bedenimizle alakalıydı. Şimdi, ayrı apayrı bir iklimdeyiz.. Bu da nasıl bir alem demeyin.. Düşünün bir kere: Şu anda sizde iki ayrı zevk ve elem iç içe değil mi? Eliniz iğneden incinirken, gönlünüz kötü sözden yaralanıyor. Mideniz lokma ile doyarken, aklınız ilimle, kalbiniz imanla tatmin oluyor. Misalleri çoğaltabilirsiniz. İşte, o bedenle ilgili zevk ve elemler bu alemde yok artık. Ama ikincisi, daha ileri derecesiyle burada hakim.. Ruhlar şimdi daha çok lezzet alıyor ve daha fazla elem çekiyorlar.

‘Kabir cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut Cehennem çukurlarından bir çukurdur.’ Hadis-i şerifini duymuşsunuzdur. Bizler bu alemde, o Hadis-i şerifin m******* yaşıyoruz.
Size ilk ve son tavsiyemiz: Ömrünüzü öyle geçirin ki, kabrinizi bir küçük Cennet olarak bulabilesiniz.” ?


Misafir 3 Mart 2006 11:03

Ölüm Gerçeği

Selim Gündüzalp


Ölüm Gerçeği


İnsanoğlu binlerce yıldan beri ölümü yok edemedi. Onu öldüremedi. Her gün, dünyaya veda eden ortalama 300.00 kişinin şahitliği bize bu ölümsüz gerçeği hatırlatıyor.
Çok azımızın özlediği, çoğumuzca istenmeyen ölümden hiçbirimiz kaçamıyor. En kudretli devlet başkanları, en yiğit savaşçılar bile onun karşısında boyun eğdiler. En bilgiç doktorlar kendilerini kurtaramadılar. Ne ilkçağın ölümsüzlük şurupları, ne de günümüzün en modern tıp teknikleri hayatın bu amansız takipçisiyle baş edemiyor. Bütün insanlara eşit davranan ölüm; mevkî, meslek, servet, şöhret, ırk, din, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeden bütün kapıları çalmaya devam ediyor.
Hayat, ölüm olmadan sürüp gitse ne olurdu, bilinmez. Ama, bugünkünden kat kat kalabalık bir dünyada ve yedi nesil öncesiyle beraber yaşamak zorunda kalacağımız düşünülürse, en değişmez gerçeğe olan düşmanca bakışımızı bir ölçüde yumuşatmak gerekiyor. Ölümün de bir nimet olduğunu anlıyoruz. Gerçekten öyle. Eflâtun ona "nimetlerin en büyüğü" derken, hiç de haksız olmayan bir hükmü dile getiriyor olmalı.
Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz. Zamana ve mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk-elli yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız kılıyor. Sonsuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, birgün işlemez olacak vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor. Herşeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama.
Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler bize huzur vermiyor. Her ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın formülünü arıyoruz.
Antropoloji, arkeoloji gibi disiplinlerle desteklenen insanlık tarihi, insandaki ebediyet arzusunu açıkça ortaya koyuyor. Tarihçi ve sosyal ilimci Richard Cavendish, insanların eskiden beri bazı tabiî olaylardan hareket ederek âhiretin varlığına dair bazı işaretler çıkardıklarını anlatıyor. Kışla bahar, med ve cezir, geceyle gündüz, güneşin batışı ve yeniden doğuşu, ayın büyüyüp küçülmesi, ipekböceğinin kelebeğe dönüşmesi, çağlar boyu insanlığa öldükten sonrasının da var olduğunu ihtar ederek, ebediyet arzusunu tatmin edegeldi. İlkçağda Mısırlılar güneşi, Yunanlılar da kelebeği âhiretin sembolü olarak kullanıyorlardı. Aztekler de âhiret hayatını sembolize etmek için güneşi kullandılar. Hindular ise, solan çiçekleri dirilişin sembolü olarak görüyorlar. Ölüm sonrasına dair araştırmalarıyla tanınan Elizabeth Kübler-Ross, ölmesi kesin hastaların ekseriyetle kelebeği kendileri için yeni bir hayatın müjdecisi olarak gördüklerini belirtiyorlar.
İnsan ruhu sonsuzluğa meftun olduğu içindir ki, bütün semavî dinler ebedî bir hayat müjdesiyle, ölümün dehşet veren yüzünü aydınlığa çeviriyorlar. Ölümden 190 yerde söz edilen Kur'ân-ı Kerim'de, bütün âyetlerin üçte biri öldükten sonra dirilmeyle ilgili.
Bediüzzaman?ın çocukluğunda kendi nefsine dediği bir imtihanı, biz de şahsımız için uygulayalım. Bediüzzaman kendi hayaline, saltanatlı bir milyon sene dünya hayatı ile zahmet içindeki ebedî bir hayattan hangisini tercih edeceğini sorduğunda, "Zahmetler içinde de olsa, bâki bir hayat isterim" cevabını alıyor. Onun buradan hareketle çıkardığı hüküm şöyle:
"Demek en büyük fâni, en küçük bir âlet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu istidattandır ki (kabiliyet) insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş efkârı ve ebedî saadetlerin envaına yayılmış arzuları gösterir ki, bu insan ebed için halk edilmiş (yaratılmış) ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhânedir ve âhiretine bir intizar (bekleme) salonudur."
Eski Yunan ve Roma felsefesiyle beslenerek boyutları belirmeye başlayan maddeci anlayış, ölümün yorumunu da değiştirdi. Her düşünceye, her hükme şüpheyle bakan ve gözün görmediğine inanmayan bir yaklaşımla, ebedî bir hayatın varlığı da inkâr edilir oldu. Nitekim zamanla bir din hüviyetine bürünen ve görülenden ötesini reddeden pozitivizmin kurucusu Auguste Comte, "Ruhu ve ebediyeti aramak, insanlığın tekâmülü içindeki çocuksu bir merhalenin ürünüdür" diyordu. Âhiret inancı "isbat edilmediği için" inkâr edilince, yerini ölümün bir son ve hiçliğe açılan bir kapı olduğu "inancına" bıraktı. Diğer yandan, kapitalizmi besleyen Protestan ahlâkını benimseyen insanlar da, öbür dünyadaki mevkiin, bu dünyada ne yolla olursa olsun en üst seviyeye ulaşmaya bağlı olduğuna inanıyorlardı.
Batıda bilhassa son iki asırda ortaya çıkan ve daha ziyade bir kargaşa şeklinde göze çarpan fikrî ve sosyal hareketliliğin ebedî hayatın inkârından kaynaklandığını söylemek fazla zor olmamalı. Ölümün bir yok oluş olarak kabulüyle insanın mutlaka öleceği gerçeğinin yol açtığı çelişki, Batı insanını -ve Batı düşüncesini benimseyen dünya insanlarını- birtakım yollara sevketti. Bir kere, intihara yeni bir kapı açıldı. İnkârcı düşünceler içinde bocalamaktan, kurtuluşu intiharda bulan insanlar görüldü. Eski Yunandaki sofestai düşünce "nihilizm" kılığına bürünerek yeniden ortaya çıktı. İnsanın zaten yok olduğunu, yok olan birşeyin bir daha yok olamayacağını telkin ederek, âdeta ölümün verdiği ıstırabı, dehşeti hafifletmek istiyordu.
19. Asır şiirlerinde sonsuzluk iştiyakının yanında, ölüm korkusu sık sık konu edilir. Yok olma acısının olmadığı huzurlu bir ölüm arzusu dile gelir. Fakat, korkusunu kendine bile itiraf edemeyen pekçok insan, hayalî oyuncaklar formülünü bulmuştur. Servetlere servetler eklenir. Huzur, istatistik rakamlarındaki büyüme alâmetlerinde aranırken yeni yeni oyuncaklar piyasaya sürülür. Radyo, sinema, otomobil, televizyon, bilgisayar oyuncaklarıyla eğlenir, gezer. Gününü gün eder, gündelik yaşar. Alkol ve uyuşturucu gibi "unutma" âletleriyle ne dünü, ne yarını hatırlamamaya çalışır. Bazı insanlar ise, geride bıraktıkları eserlerle yok olmaktan kurtulmuş olacağı ümitleriyle tesellî bulur.
Bediüzzaman, Batı felsefesinin temellerini ve tezahürlerini eşsiz bir vukufiyetle incelediği "Beşinci Nota"sında, Batının o günkü hâlini, yine ona seslenerek şöyle tasvir eder:
"Senin karanlıklı dehan nev-i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş (çevirmiş). Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceyi ısındırmak için yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvir ettin. O lâmbalar sûrur ile (sevinçle) beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hâllerinden eblehâne (ahmakçasına) gülüp eğleniyor. Herbir zîhayat (canlı) senin şakirdlerin nazarında zalimlerin hücumuna maruz, miskin birer musibetzededirler. Dünya bir matemhâne-i umumiyedir (bir umumî matem yeridir). Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vaveylâlardır."
Fakat asrımızın ilk yarısında yaşanan iki dehşetli savaş, insanlığa unuttuğu bazı şeyleri hatırlattı. Dünya hayatının gelip geçtiğini, medeniyet fantazilerinin kalıcı olmadığını gösterdi. Ebediyet arzusunu yeniden uyandırdı. Fânî mahbublara gönül bağlamayan fıtrî ?aşk-ı insanî? yi kış uykusundan kaldırdı. Artık yavaş yavaş bu uyanışın tezahürlerini görmeye başlıyoruz. İstatistikler, Batı ülkelerinde âhirete inananların günden güne arttığını gösteriyor. Life After Life gibi, ölümden sonrasıyla ilgili kitaplar ?en çok satanlar? listesinde yer alıyor. Milyonlarca insan, ruhun bedenden ayrı yaşayabileceğini telkin eden deneylere girişiyor. Bir LSD araştırması, uyuşturucu kullananların bir kısmının da, benzeri bir maksat güttüğünü açığa çıkardı. Ayrıca tıpta sağlanan ve hayatta kalma müddetini uzatmaya yönelik gelişmeler, vücut sağlığını korumayı hedefleyen çeşitli metodların gördüğü rağbet, ebedî hayat arzusunun yaşadığımız dünya dışına çıkamayan tezahürleri olarak nazara çarpıyor.
Büyük mütefekkir Muhammed İkbâl'in yıllar önce söylediği gibi, yıkılan dünyanın küllerinden yeni bir âdem ve yeni bir âlem çıkmaya hazırlanıyor. Son birkaç asırda dünya imtihanında felsefesinin sözlerine kulak veren insanlık, görmediğini inkârın kendi yaratılışıyla çelişmesi sonunda yaşadığı kaosu aşmak için ilâhî vahye yöneliyor. Hayatı yeniden keşfediyor. Ölümün, yaratılışın gerek ve gerekçelerini hatırlattığı ama dehşet vermediği huzurlu bir hayatın eşiğine adım atıyor.
Perspektifi dünya genelinden alıp, bir de kendimize çevirelim. İmtihan sırrı, hepimizi bir tercihle karşı karşıya bırakıyor. Âhireti kabul veya reddetmek elimizde. Ölümü bütün dostlarımızdan, sevdiklerimizden, herşeyimizden bizi ayıran bir darağacı veya gelmiş geçmiş bütün dostlarımızla yaşayacağımız bir hayata açılan kapı hükmüne getirmek bize bağlı.
Âhiretin varlığını öldükten sonra anlamak, insanoğlunun ne dünya huzurunu, ne de ebedî hayatın kurtuluşunu netice vermeyecek. Bizi bekleyen sonsuz hayat için açılan imtihanı başarmak, ömrümüzü hesap gününün sahibinin emrettiği istikamette geçirmemizi gerektiriyor. İşte o zaman ölüm bir darağacı, bir ebedî ayrılış, hiçliğe, yokluğa çürümeye, unutulmaya, kopkoyu bir karanlığa açılan kapı hüviyetinden çıkıp, ölümün olmadığı, gelmiş ve gelecek bütün sevdiklerimizin toplandığı, Allah'ın emirlerine uymuş olmanın mükâfatının verildiği âleme geçmek için bir basamak haline gelecek. Ancak bu sayede ölüm, hayatımıza bir mânâ, huzur ve mutluluk katacak.
Yoksa şu perişan dünyada başıboş insanlar arasında, meyvesiz bir hayatta, sahipsiz, koruyucusuz bir şekilde bütün dünyaya sultan olsak kaç para eder? Bütün dünya saltanatı bize verilse, hergün dünyaya veda eden yüz binlerce şahidin bize verdiği "yok oluş" endişesinden gelen elem ve acıyı kaldırabilir mi? Elbette kaldıramaz. İşte bundan sonraki sayfalarda yer alan yazılar bu arayışın ve seslenişin bir ifadesidir.


nedime86 3 Mart 2006 11:14

(F) kimine çok uzak görünsede aslında hepimize bir nefes kadar yakındır ölüm ne kaçışı nede çaresi vardır bunun . ama ben bunun bir son olduğuna inanmıyorum herçek yaşam ruhumuzun bedenimizden çıktığı an başlar çünkü o zaman ne yalanın yeri olucak hayatımızda nede sahte geçiçi bir yaşam işte asıl güzellikler ondan sonraaaa(U)


Misafir 3 Mart 2006 19:24

ÖLÜM ÜZERİNE NOTLAR


"Kimse doğrudan güneşe ve ölüme bakamaz"
Rochefoucalt


Bugün iyi birşeyler yapın. Mutlu olabilmek için sebep bulabilirseniz mutlu olun. ama yürek dolusu. Dudak kıvrımlarına biriken sahte gülümseyişlerle değil. Yazık ki o hep orada: Mutluluğa gölge düşüren süregen sebep.


"Nereden geldim?" sorusuna verilen kaçamak yanıt içinde barındırdığı bilinmezlikten kaynaklanan korkuyu "Nereye gidiyorum?" da dozunu arttırarak devam ettirir. İlkinde "Leylekler getirdi, sepette bulduk" şeklinde mizaha bürünmüş bilinmezlik, diğerinde "öte yana göçtü" deki ürpertici gerilime bırakır yerini.

Bu tür bir algılayışın altında yatan temel neden varlığın fiziksel son buluşundan sonrasının tam bir bilinmezliğin egemenliği altında olmasındandır.

Bu yüzden büyük bir kumar oynar insan: Ya fiziksel sonlanışın ardından gelen bir başka yaşam varsa diye. O yüzden elindekinin tümünü ölümden sonrası için oynar: Kazanması halinde elde edeceği büyük ödüller vardır. Kaybetmesi halinde ise sadece ortaya koydukları. Böyle müthiş getirisi olduğu varsayılan bir oyun oynanmaya değmez mi?


İki dinginlik noktası var: Doğum ve ölüm. Dinginlik sonu gelmez bir sessizlik ve huzuru çağrıştırıyor. Günün birinde "... çocuk doğar". Emekleyerek tırmanır tepeleri zirveye varmak için. Oysa tepeye vardığında iş işten geçmiştir. Heyecanla, ne olacağını bilmeden, kendini tepenin öte yanında buluverir. aman tanrım ne kadar da mutlanmıştır. Nereden bilsin zavallı ademoğlu kendini ölümün kucağına attığını. Ölümün kara-kuru kollarında sallanır durur. Pis bir koku, kulak tırmalayan bir ses ve iliklerini kemiren beynini deşen kahrolası karanlık.

Çok şeyin yanıtını şimdi biliyordur. Artık leyleklerde yalandır sepette. Zaten bunca zamandır öğrenememişsen zevk anlarının ürünü olduğunu ahmağın birisin sen ve inan başına gelenleri hak ediyorsun demektir. Bir tek gerçek vardır: yürek burkan, yüz ekşiten, dudak büktüren ö.l.ü.m.


Kahkahasını duymak istersiniz. Arasıra kolunuza sürtünmesini, omzunuza çarpmasını istersiniz. Ürpermek, monoton yaşamınıza zevk katmak için. Çünkü o, yaşama renk katan gerilimin kaynağıdır. Ölüm anı, ölüm sonrasının bilinmezliği; kısacası bir gizemdir bizleri ayakta tutan.


Her sürecin sonu, onun amcıdır. Yaşamın ise iki amacı var. Birinci süreç doğumdan biyolojik varoluşun doruğuna kadar olan zaman, diğeri ise ölüme değin geçen zaman. Yaşamın bu iki parçadan oluştuğunu bilenler için, ilk sürecin amacı çoğalma, anlamlandırma ve coşku anlamlarına gelirken; ikinci sürecin amacı, herkes içim ölümdür.


Bu süreçleri kesintiye uğratmak, her anlamda, normalliğin dışına çıkışı ifade eder.

Nefesini ensenizde duyunca vazgeçersiniz, nasıl da yakıcıdır. İpin ucuna bağladığınız taşı elleriniz kendiliğinden çözer. Boynunuzdaki urgan kendiliğinden koğar. Nefes almaz ciğerleriniz ve ne kadar zayıf olsa da vücudunuz taşlaşır birden. Bıçak kemiğe dayansa, eğilir.

Tepenizde bütün iğrençliğiyle sırıtan cellat sizi hala öldürmemişse, tek nedeni sadist benliğini doyuramamış olmasındandır. az sonra etrafınızda bir sis bulutu bırakarak çekip gider.


Mavi olduğundan söz açılan bu küre üzerinde ölümle flört bitmeyecek gibi. Siyah cüppeli ajan hep aklında kalacak.


Misafir 5 Mart 2006 09:59

biliyorum ki; ölümü de seveceğim!
Biliyorum ki Ölümü de Seveceğim

R. Ranuna

“Hepimiz ölümü kendimizde taşırız, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi...”

RİLKE

Cenaze teneşir tahtasına konmuş, bekleşiliyordu. Kimse yıkamaya yanaşamıyordu.
Kaynayan kazanlardan çıkan suların buğusu, soğuk atmosfere ürpertili bir sıcaklık aşılamaya çalışıyor gibiydi.
Cenazenin etrafını çepeçevre saran kalabalıktan hiç ses çıkmıyor,
sadece evden en içten melodileri bile yavan bırakan bir- iki kadının hafif ağıt sesleri etrafa yayılıyordu.
Dramatik, ağlamacıl, içli ve ürpertili bir ağıt.
İçten kopan fırtınaların dışa yansımasına yol veren insanın kılcallarından sıcak, acı damlalarını damıtan bir ağıt.
Oğlunu kaybeden bir annenin feryadı gibi...

“Ölüm, alıp götürdü düşlerimi güzelliğin ülkesine.

Ben işte böyle tanıdım ölümü; tanışınca ağlatan ölümü...”

Cenazenin yüzündeki hafif pembelik, beyazlıklar içinde ona ayrı bir albeni vererek güzelleştiriyordu.
Ölen gençti, zeki idi. Altı yaşında Kur’ân öğrenmiş, küçük yaşlarda câmide ezan okuyarak müezzinlik yaparak,
mahallenin ve câmi eşrâfının sevgili küçüğü hâline gelmişti.
İlk ve orta öğretimini başarıyla bitirmiş, başladığı lise öğreniminin başında takdir almıştı.

“Acıdır bütün ayrılış kelimeleri, acıdır ölüm.”

Fakat garip bir yanı vardı. Yerinde duramıyordu.
Sürekli hareket hâlindeydi; koşuyor, oynuyor, konuşuyor, okuyordu.
Bin dokuzyüz yetmiş dokuzdan bin dokuz yüz doksan iki ye kadar süren bir ömürdü bu...

“Biliyorum yaklaşıyoruz her an. Biliyorum oruçlu doğar insan, ölümün iftar sofrasına.”

Şimdi ise suskun, boylu boyunca uzanmıştı. İnsanın inanası gelmiyordu.
Bir rüya gibi, sanki kalkacak, şaka yaptığını söyleyecek,
yine sevimli yaramazlıklarını sürdürecekti.

“Bir akşam en yakın arkadaşımda güle düşen yağmur gibi ölüm.”

Olmadı, kalkamadı. Artık şaka yapmıyordu. Yüzündeki vakur ifade kararlı olduğunu gösteriyordu.
Sular kaynadı bekleşme sürdü.

“En güneşli günde ayrılır yollar. Aşk çiçeğini olgunlaşmadan yiyen bir kurt var.
Her kapıyı ölüm açar, ölüm kapar...”

geliyor dediler, işaret edilen yere çevrildi gözler. Orta yaşlı,sakalları bütünüyle aklaşan biri geliyordu.
Sakin sakin yürüyordu. Gelişi de öyle oldu. Oradakileri esenledi. Ölüye yaklaştı.

Avuçlarını ölünün yüzünde gezdirdi. Geriye döndü, en yakınındaki gence işaret etti, ceketini çıkarıp uzattı, kollarını sıvadı:

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

Ölüye ilk su ondan döküldü. Sakallarından süzülen yaşlar ölünün üzerinde hafif damlacıklar oluşturuyordu.
Ölü sanki gözyaşı ile yıkanıp, göz yaşı ile sarmalanıyordu.
Köpüklerle her taraf ustaca ve özenle bezeniyordu. Gözlerinden sessizce süzülen yaşların sahibi,
bir ara eğildi ve genç ölünün yanaklarından, alnından öptü.
Beyaz sakalı sabun köpüğüyle daha da beyazlaştı, aklaştı.
Karşıda duran gözlüklü adamın gözlerinden, genç ölünün üzerine dökülen su mîsalî yaşlar süzülüyordu.
Kolay değildi, on dört yıllık vazgeçil mez dostunu kaybetmek.

“Öldü, kim ısıtır artık onun ellerini ?!

Suların aynasında üşüyen ellerini

Suların saygısıyla üşüyen ellerini...”

O ise, ısıtıyordu onun ellerini; yıkıyor, öpüyor ve yıkama eylemi bu ikilem arasında sürüp gidiyordu. Ölünün yüzündeki, saçlarındaki beyazlıklar suyla birlikte yok oldu. Ortaya bembeyaz bir yüz ve simsiyah bir saç çıktı. Genç ölü hafif buruk bir tebessümle, kendini yıkayan beyaz sakalları köpükle kaplı orta yaşlı adama kendisini suyla ve göz yaşıyla yıkadığı için sanki teşekkür ediyor,saygı sunuyordu.

“Bir ölü ayağa kalkarsa, sonra yürürse alana, sonra konuşursa yürekten, yürürse buz tutmuş ellerini ovmadan ve ölüler susarsa...”

yüzlerce göz kırpış, nefes alış- veriş bitmiş, atan nabz, çarpan yürek, yürüyen ayak, konuşan dil susmuştu...

Biliyorum ki ölümü de seveceğim; ölüm sevdiklerimi alıp götürdükçe.

Ben de ölümü seveceğim; biliyorum ki ölüm beni de alıp götürecek sevdiklerime.
__________________


Misafir 7 Mart 2006 18:11

Ecel gelince can bedenden ayrilir. Ten eski bir hirka gibi bir yana atilir.Topraktan gelen ten topraga, ezeli nurdan gelmis olan ruh da kendi yerine giderler.
Rubailer, 1210/ Mevlana


Misafir 10 Mart 2006 04:10

Öncelikle tüm arkadaşlarıma merhaba. Ölümü en güzel anlatan ve Türk Sanat Müziğimizin bir klasiği olan "Dönülmez Akşamın Ufkundayız" şarkısının şiiri ile açmak istiyorum Evrensel Işık penceremi. Bu ay ölümü ve bize düşündürdüklerini anlatmaya çalışacağım, insanlık için kabul edilmesi en zor gerçek olan ölümü...
Kaybettiğimiz her yakınımız veya tanıdığımız bize acıyı tattırır. Paylaştığımız zaman dilimi ne kadar çok olursa bir canlıdan, hatta cansız maddeden ayrılmak bize o kadar zor gelir. Bazen paylaştığımız zaman dilimi azdır fakat o kadar yoğun duygu yüklü yaşanmıştır ki, yıllara değer. Bazılarımızın hayatın bir anında yaşadıklarını, tüm hayatları boyunca yaşayamayacak birçok insan vardır. Ben, yaşanan her anın değerli olduğunu bilen ve ona göre yaşayan birisiyim. Çevremdeki insanlara da bunu anlatmak istiyorum. Sonuçta hepimiz ölümlüyüz ve bu gerçek ile yaşamak zorundaysak yaşamın değerini bir an bile olsun unutmamalıyız. Çünkü hayatı bize anlamlı kılan, birgün sonlanacağı gerçeğidir.
Oysa yaşam şartları bize bu gerçeği o kadar güzel unutturmaktadır ki, ne yaptığını bile
bilmeyen, yaşama amacının ne olduğunu unutan kuklalar gibi olmaktayız. İnsanı diğer varlıklardan ayıran özellikleri unutan ve değerlerini kaybeden bir toplum yaşantısı içinde yaptıklarımızın doğru olduğu bilinci ile yaşıyoruz(!)
Yaşam sizce nedir?
Bu fiziksel bedenimiz, bir ucu mutfakta, diğer ucu tuvalette olan bir öğütme makinesi mıdır? Bedeniniz yok olduğunda geriye ne kalacak? İşte her ölüm bana bu soruları bir kez daha sorma ve unuttuklarımı hatırlama nedeni oluyor. Aranızda hiç cenazeye veya mezarlığa gitmeyen varsa, bir gün yakınını kaybetmeden bu ortamları görmesini tavsiye ederim. Sadece yaşam değil, ölüm de bize unutulmayacak dersler veriyor. Oysa biz her zaman ondan korkarız. Siz sonucunu bildiğiniz bir maçı televizyondan tekrarını izlerken korku veya heyecan duyar mısınız? Duymazsınız, o halde bu maçın da sonucunu bildiğimize göre bence ölüm hakkında çıkarabileceğimiz ilk ders "Ondan Korkmamak" olmalıdır. Bu duygu insan egosuna ve kendini koruma içgüdüsüne aykırı bir durumdur.
Hatta bu güdü içimize öyle yerleşmiştir ki sonun yaklaştığını bildiğimiz halde bizi bırakmaz ve sonuna kadar ayakta kalır. Bu sondan kaçış değil, içgüdüsel yapılan bir harekettir. Fakat çok ilginçtir ki bu içgüdü sayesinde pek çok kez de ölümden kurtulmayı başarabiliriz. Burada anlatmaya çalıştığım bu güdünün yok edilmesi değil, bir son gerçeği ile yaşamanın aslında ürkütücü algılanmaması gerekliliğidir. Dünyasal varlığımız bir dualite gerçeği ile sınırlı değildir. Fiziksel olarak belki evet ama varlık olarak hayır. Bu beden içinde dolaştırdığımız ruhumuz, eğitilmek ve öğrenmek için belki daha birçok kez bedenlenecektir. Yahya Kemal üstadın o güzel şiirinde de "Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile, avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle" demektedir. Bu düşünce bazı insanlar için bir kaçış yolu, bazıları için bir kabus, bazıları içinse asla olmayacak bir düşüncedir. Bazıları içinse bir dersi tekrarlamak değil, diğerlerine yardımcı olmak için gönüllü yapılan bir seçimdir. Bir daha gelişimde "şu olacağım" veya "bunu yapacağım" düşünceleri ise bence bir avuntudan öte bir şey değildir. Her uzay/zaman diliminde bu şansın yaşayan varlıklara tanındığına inanıyorum.
Bence alınacak ders için bir yaşam değil, bir an yeterlidir. Bakın ünlü yazar Jorge Luis Borges şiirinde bunu ne güzel anlatmış. Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama.
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar.
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı, asla. Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim, daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler, daha çok dağa tırmanır,
daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu. Hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten: Anlar sadece anlar
Sizde anı yaşayın.
Eğer yeniden başlayabilseydim.
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır.
Çocuklarla oynardım. Bir şansım daha olsaydı eğer.
Ama işte seksen beşindeyim ve biliyorum...
Ölüyorum.
Biliyoruz ve ölüyoruz, peki ne bekliyorduk hayattan ve neler aldık? Bu soruyu sorma cesaretini insan sanırım aslında ölüm karşısında ne kadar aciz olduğunu gördüğü an sormaya başlıyor. İşte bu nedenledir ki onunla çok yakınlaşan insanların hayata bakış açıları değişmektedir, hatta kişilikleri. Hayata daha sıkı sarılıp daha az kırıcı, daha çok paylaşımcı ve daha barışçı olmaktadırlar. Sonu hatırlamak, ölüm anını düşünmek burada bırakacaklarımızın neler olması gerektiği sorusunun yanıtını bize verecektir.
Dikkat edilecek olursa neleri bırakacaklarımız dışında birşeyden de bahsedemiyoruz, çünkü götüreceğimiz hiçbir fiziksel madde olmayacaktır. Bırakacağımız eserler maddi veya manevi uzunca bir süre yaşama şansına sahiptir. Hatta o kadar değerli bir eser bırakabilirsiniz ki on yıllar değil, bin yıllar boyunca değerini kaybetmeden kalabilir.
Bunun yanında duyacağınız manevi tatmin ve alınan derslerin de ruhsal gelişime katkıda bulunacağını ve tekrar doğuş yasası uyarınca tekamül yolunda atılan adımlar olduğunu söyleyebiliriz.
Sevgi yazarı Leo Buscaglia’ nın bir kitabında anlattığı öykü beni çok etkilemişti. Yazar ders verdiği sınıfa girer ve bir kompozisyon ister öğrencilerinden. Konu ise şudur: Bir ay ömrünüz kaldığını size söyleseler ne yapardınız? Gelen kompozisyonları sınıfta okur yazar. Herkesin bu konsantre zaman diliminde kendine göre yapmayı istediği hayaller vardır, fakat hiçbiri gerçekleşmeyecek türden değildir. Bu nedenle yazarımız sınıfa dönerek "Bunları yapmak için size birisinin ölüm zamanını mı hatırlatması gerekiyor, niçin hemen şimdi bu dileklerinizi gerçekleştirmiyorsunuz?" diye sorar. Çünkü hayatta hiç kimsenin yarına canlı olarak girme garantisi yoktur ve gerçekten "Ölüm bize şah damarımızdan daha yakındır". O zaman şöyle diyebilir miyiz? Bir maça çıkıyoruz, sonucu belli, fakat ne zaman biteceği belli değil. Sizce zevkli mi? Bence evet. Her ne kadar bitiş süresini bilmediğimiz fakat sonucunu bildiğimiz bir maçın doğrudan içinde yer alsak da kimse bu maçı nasıl oynayacağımızla ve kurallarla ilgilenmiyor. İşte özgür irade burada. Seçimler bize bırakılıyor. Maç kimsenin ilgisini çekmeyecek kadar tatsız veya tüm dünyanın ilgisini çekebilecek ve hayranlık uyandırabilecek kadar zevkli olabilir. Seçimlerimiz bu zaman dilimini değerli kılacaktır. Fakat bazıları bu yaklaşım tarzını hatalı yorumlamakta, yaşamın sonuçta bir ölüm sunduğu, bu nedenle hiçbir beklenti olmaması gerektiğini düşünüp yaşam tarzını buna göre yönlendirmektedir. Bir şey alamayacağını düşündüğü yaşam için vermek de gereksizdir bu yaklaşımda. Bazıları ise bunu daha farklı yorumlar, maç süresince fiziksel dünyanın sunduğu zevklerden maksimum yararlanarak hayatı bir eğlence merkezi olarak görür. Bu iki yaklaşım ne derece doğrudur ve ne derece tatmin edicidir? Sizce bedensel istekleri bastırmak veya onları hayatın temel amacı yapmak ne kadar doğrudur? Yaşamda vermeden almak veya alamayacağını düşünerek vermemek… O zaman şu soruyu soruyoruz, ne için yaşıyoruz?
Bir dostum bana geçenlerde hayat felsefesini güzel bir anektod ile anlattı. "Bana hayatı hiç ciddiye almıyorsun, sürekli işin eğlenceli yönünü görüyorsun, olaylar üzerine takılmıyorsun, kendini sıkmıyorsun diyorlar. Beni hayatı ciddiye almamakla suçlayan bu insanlara ben de ‘Tam tersine ben hayatı sizden daha çok ciddiye alıyor ve önemsiyorum’ diyorum. Çünkü insanoğlunun ortalama yaşam süresi 70 yıl. Bu süre dünya tarihiyle karşılaştırıldığında aslında hiçte o kadar uzun bir süre değil. Bu süre içinde yaptıklarımıza bir bakın. Savaşıyor, kendimizi boş yere üzüyor, kısıtlıyor, söyleyeceklerimizi söyleyemiyor, hayallerimizi bile gerçekleştiremiyoruz.
Buna değer mi? Bu kısa ömürde birbirimizi kırmadan, hayatın tadını çıkararak yaşamak bence hayatı ciddiye almaktır." Bu dostuma katılmamak mümkün değil. Bizler burada kendi özgür irademizle hareket edebilen varlıklarız. Hayatı güzelleştirmek, güzel görmek ve insanları kırmadan yaşamak bizim elimizde. Bizler yaşamımızdaki her anı güzel kılmak için özgür irademizi kullanabilecek varlıklarız. Bunu yapma gücü elimizdeyse ve hayatımızın bir gün sona ereceğini de biliyorsak yaşamımızı buna göre düzenleyebiliriz.
Şimdi,ölüm anını düşünün, aklınız size hakikati öğretmemişse, inancınız sizi koruyamaz.
Ölüm anını düşünün, istekleriniz görevlerinizin gereğine uymuyorsa, sizin için ümit kalmaz. Ölüm anını düşünün, geride sizi unutturmayacak bir iyilik bırakmadıysanız, ömrünüz boşa geçmiş demektir.
Şimdi de yaşamınızı düşünün,
İŞTE ŞİMDİ ANI YAŞAYIN…
MUTLU VE GÜZEL ANI…
SINIRLI AMA, SINIRSIZ;
BİLDİĞİNİZ AMA, CESARET EDEMEDİĞİNİZ;
TEK OLDUĞUNUZ AMA, SÜREKLİ ÇOĞALDIĞINIZ;
SONSUZ VE UÇSUZ BUCAKSIZ ANI DUYUMSAYIN.
İŞTE ŞİMDİ BUNA HEMEN BAŞLAYIN…

Bu yazı, yaşamın her anını güzel yaşayan, ölümden korkmayan herkese ithaf edilmiştir.
IŞIK ve SEVGİYLE...


Misafir 10 Mart 2006 04:12

ÖLÜM ÜZERİNE

İnsanların çoğunun hayatı öylesine sefil, öylesine önemsizdir ki, öldükleri zaman herhangi bir şey kaybettikleri söylenemez.

Bu çeşit kimselerde, değerli bir nitelik taşıyan biricik yan,yani insanlığın genel özellikleri ise, onlar ölseler bile,
öteki insanlarda var olmaya devam eder.

Devamlılık, bireylerin değil, insanlığın bir özelliğidir. İnsana sonsuz bir hayat verilmiş olsaydı, durmadan yaşayacağı için, en sonunda karakterinin değişmezliği ve sınırlı zekasından ötürü, öyle bir yeksenaklık duygusuna kapılacak ve öyle tiksinecekti ki, sonunda hiçliği tercih etmek zorunda kalacaktı.



Bireyin ruh ölümsüzlüğünü istemek, bir yanılgıyı sonsuz olarak tekrarlamayı istemekle birdir. Çünkü aslında her birey, özel bir yanılgı,zavallı bir şey ve varolmaması gereken bir varlıktır. Ve hayatın gerçek amacı, bizi bundan kurtarmaktır. Bunu açıkça gösteren şey, bir çok insanın, hatta bütün insanların, hayal ettikleri bir dünyada olsalar bile, mutluluğa ulaşamayacak bir biçimde yaratılmış olmasıdır.

Hayal ettikleri bu dünya, düşkünlük ve acıdan sıyrılmış olsa, can sıkıntısının avucuna düşecekler ve can sıkıntısından kaçabildikleri ölçüde de düşkünlüğe, acılara, sıkıntılara yeniden yöneleceklerdir. Demek ki, insanı daha iyi bir duruma ulaştırmak için, onu daha iyi bir dünyanın içine yerleştirmek yetmez; asıl yapılması gereken iş, onu tepeden tırnağa değiştirmek ve o ana kadar ne ise, artık öyle olmamasını sağlamaktır. Bütün hayat etkinliklerinin sona ermesi, bu etkinliği sürdüren gücün bir yük altında kurtuluşu gibi görünüyor. Ölülerin yüzlerinde görülen o yumuşak durulmuşluk, belki de bunu dile getirmektedir.

(...)

Köpeğinize bakın: ne kadar uysal, ne kadar uslu değil mi? Bu köpek, yeryüzüne gelene kadar, binlerce köpeğin ölüp gitmesi
gerekti. Ama bu binlerce köpeğin ölümü, köpek İdea'sına hiç dokunmadı bile. Bu İdea, onların ölümleri ile kararmadı.
Köpeğinizin, sanki bugün dünyaya gelmiş gibi canlı ve diri olması ve hiçbir zaman ölüp gitmeyecek gibi görünmesi bundan
ötürüdür. Onun gözlerinde, varlığında taşıdığı ölümsüz ilke yani archeus pırıldamaktadır.

Peki binlerce yıl içinde ölüm neyi ortadan kaldırdı? Ölüm köpeği ortadan kaldırmadı. Çünkü köpek, işte şurada gözlerinizin önünde
ve kılına bile dokunulmamış halde duruyor. Ölümün yok ettiği şey, bilincimizin güçsüzlüğünün, ancak zaman içinde algılayabildiği
biçimi ve gölgesidir onun.

(...)

Hayatın kısa rüyasına karşılık, sınırsız zamanın gecesi ne kadar uzun!

Arthur Schopenhauer


pasaklikedi 18 Mart 2006 18:51

ÖLÜM

Ruhun bedenden ayrılması olayı. Ölüm insan varlığı için bir âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak değildir, kelâm bilginlerinin çoğunluğuna göre ruh, suyun yaş ağaca nüfuz etmesi gibi bedenle iç içe olan latif bir varlıktır. Ehli sünnete göre ruh bâkidir, yok olmaz. İslâm bilginleri; Allah, Ruhlar öldüklerinde onları vefat ettirir" (ez-Zümer, 39/42) ayetini "cesetleri ölünce" şeklinde anlamışlardır.
Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler. Kur'an-ı Kerim'de ölümle ilgili pek çok ayet vardır. Bazıları şunlardır: "Her can ölümü tadıcıdır" (Âl-i İmrân, 3/185); "Onlar için bir ecel tayin ettik ki onda hiç şüphe yoktur" (el-İsrâ, 17/99); Biz senden önce de hiçbir beşere dünyada ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar baki mi kalacaklardır?" (el-Enbiyâ, 21/34); "Yer yüzünde bulunan her canlı fanidir" (er-Rahmân, 55/26).
Allah'ın diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi şöyle açıklanır: "O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de dirimi de takdir edip yaratandır" (el-Mülk, 67/2). Ölüm ancak Yüce Allah'ın belirlediği zaman vuku bulur. Ölüm konusundaki kader yazgısı ayette şöyle ifade buyurulur: "Allah'ın emir ve kazası olmadıkça hiç bir kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle yazılmış bir yazıdır" (Âl-i İmran, 3/145).
Hiç bir kimsenin ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur: "Binlerce kişinin ölüm korkusuyla beldelerini terkettiklerini görmedin mi? Allah onlara "ölün" dedi, sonra da kendilerini diriltti” (el-Bakara, 2/243); "Şöyle de: Siz evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine şüphesiz öldürülecekleri yerlere çıkıp giderlerdi" (Âl-i İmrân, 3/154); "Nerede olursanız olun, tahkîm edilmiş yüksek kalelerde bile bulunsanız ölüm sizi bulur" (en-Nisâ, 4/78); Bir gün bakarsın ki, ölüm baygınlığı gerçek olarak gelmiş "işte bu, senin kaçıp durduğun şey" denilmiştir" (Kâf, 50/19).
Cenab-ı Hak gerçekte insan varlığına sonsuza kadar uzanan bir ömür takdir etmiştir. Ruhları dünya hayatından belirsiz bir süre önce topluca yaratmış ve onlara Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusunu yöneltmiştir. Kur'an'da ruhun başlangıcı ile ilgili olan bu olay şöyle belirlenir:
"Hani Rabbin Âdem oğullarından onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş; Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da; Evet, (Rabbimizsin), şahit olduk"demişlerdi. İşte bu şahitlendirme, kıyamet günü; Bizim bundan haberimiz yoktu" dememeniz içindir" (el-A'raf 7/172). Peygamber, Rabbinize iman etmeniz için hepinizi davet edip, dururken, size ne oluyor ki, Allah'a iman etmiyorsunuz? Halbuki O, sizden kesin teminat almıştır" (el-Hadîd, 57/8). Bu söz alma, "elestü birabbiküm" sorgulaması sırasında veya insanlara akıl vererek delilleri değerlendirme gücü kazandırmak suretiyle olmuştur (Hasan Basri Çantay, Kur'an-ı Hakim ve Meal-i Kerim, İstanbul 1959, III, 1006).
Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum yoluyla gelen insan oğluna anne karnın da dört aylık cenin döneminden sonra üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar (bk. "Kabir" maddesi). Kıyamet koptuktan sonra da ahiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insan oğlu dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki ebedî hayatta yerini alacaktır. İnanç sahibi olup da amel eksikliği bulunanlar ise Cenab-ı Hakk'ın bileceği sürelerde cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir.
Hayatın bu gerçeği karşısında ölüme hazırlıklı olmak her insanın şiarı olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak her mümin için müstehap sayılmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Lezzetleri yok eden ölümü çok anın" Nesâî ile Beyhakî bu hadise şunu ilâve etmişlerdir: "Eğer dünyada ölümü çok anarsanız, onu önemsemezsiniz; az anan ise onu çok önemser" (Tirmizî, Zühd, 4; Kıyâme, 26; Nesâî, Cenâiz, 3; İbn Mâce, Zühd, 31). Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir: "Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Ahiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder" (Tirmizî, Kıyâme, 24; Ahmed b. Hanbel, I, 387).
Hasta ziyareti sünnettir. Ebû Hureyre (r.a)'den rivayet edilen merfû bir hadiste şöyle buyurulur: "Müslümanın müslümandaki hakkı altıdır. Karşılaştığın zaman selam ver, çağırdığı zaman davetine git, öğüt istediği zaman öğüt ver aksırdığı zaman elhamdülillah"derse "yerhamûkellah (Allah sana merhamet etsin)"de, hasta olunca ziyaret et, ölünce cenazesine git" (Buharî, Libâs, 36, 45; Cenâiz, 2; Nikâh, 71; Eşribe, 28).
Hastanın yanında okunabilecek bazı dualar hadislerde yer almıştır. Şu duanın yedi kere okunması müstehap sayılmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Bir kimse eceli gelmemiş olan bir hastayı ziyaret eder ve onun yanında yedi kere; "Eselüllâhel-âzime, Rabbel-arşil-azîm en yüce (Ulu arşın Rabbi olan Yüce Allah'tan sana şifa vermesini dilerim)"diye dua ederse Allah Teâlâ o kişinin hastalığına şifa verir" (Ebû Davud Cenaiz, 8; Tirmizî, Tıbb, 32; Ahmed b. Hanbel, I, 236, 352, II, 441).
Yine hasta ziyaretinde, hastanın yanında Fâtiha, İhlas ve Muavvizeteyn surelerinin okunacağına dair hadisler vardır.
Ölüm hastasına ecel konusunda hoşuna gidecek, sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah'ın hükmünü hiç bir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur (Tirmizî, Tıbb, 35). Hasta tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir. Çünkü Allah elçisi; "Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında yanlı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi değildir" (Buharî, Vasâya,I; Müslim, Vasiyye, I, IV) buyurmuştur. Sıkıntı, bela ve hastalığa maruz kalanın sabretmesi Allah Resulünün isteği ve Allah'ın yardımı ile olur. Allah Teâlâ sabrı emrederek şöyle buyurur: "Sabret! Çünkü senin sabrın ancak Allahın yardımı iledir" (en-Nahl, 16/127, bk. Hûd, 11/110; el-Kehf; 18/28).
Bir kadın Allah elçisine gelerek; "Dua et, Allah hastalığıma şifa versin" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Dilersen Allaha dua ederim, sana şifa verir. Dilersen sabret, o zaman senin için sorgu sual yoktur". Kadın; o zaman sabredeyim de bana sorgu sual olmasın dedi" (Ahmed b. Hanbel, I, 347).
Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir. Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için "Ölü ve dirilerinizin kıblesidir" (Ebû Dâvud Vesâyâ,10) buyurmuş. Hz. Fatıma (r.anhüm), Rafi'nin annesine; "Beni kıbleye çevir" demiştir (Zeylaî, Nasbü'r-Raye, y.y., 1393/1973, II, 250). Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek mümkün olmazsa sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır. Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir.
Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak yakınları için bir görev ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehadet getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Ölülerinize; "Lâ ilahe illallah'ı" telkin ediniz. Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mümini bu kelime Cehennem'den kurtarır".
"Son sözü La ilahe illallah olan kimse Cennet'e girer" (Müslim, Cenâiz, 1, 2; Ebû Davud, Cenaiz, 16).
Hastanın yanında şehadet getirilir ki, o da hatırlayıp şehadet getirsin. Yoksa ısrarla, sen de yap denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese yeterli olur. Bu telkini hastanın sevdiği birisi yapmahdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır.
Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Bunu yaparken de şu dua okunabilir:
"Bismillahi ve ala milleti rasülih. Allahümme yessir aleyhi emrahu ve sehhil aleyhi ma ba'dehü ve es'idhu bi likaike vec'al ma harace ileyhi hayran mimma harace anhu". Anlamı: "Allah'ın ismiyle ve Resulullah'ın milleti (dini) üzerinde olsun. Allah'ım, onun işini kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay eyle, onu seni görmekle mutlu eyle. Dünyadan kendisi için çıkanı, kendisinin çıktığı şeylerden hayırlı eyle".
Sonra ölünun üstüne bir örtü çekilir. Öldükten sonra yıkanıncaya kadar yanında Kur'an okumak mekruhtur. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır.
İnsan ne zaman ve nerede öleceğini bilmez. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kıyametin kopma zamanına ait bilgi şüphesiz Allah nezdindedir. Yağmuru o indirir, Rahimlerde olanı o bilir, hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilmez hiç bir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır" (Lokmân, 31/34).
Müminin şiarı, bu dünyadan imanlı olarak ayrılmak olmalıdır. Kur'an'da Yâkub peygamberin oğullarına şu tavsiyesi bildirilir: "Ey oğullarım! Allah sizin için İslam (dinini) beğenip seçti. O halde siz de ancak müslümanlar olarak can verin" (el-Bakara, 2/132). Başka bir ayette bütün müminlere şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak lazımsa öylece korkun. Sakın siz, müslüman olmaktan başka bir sıfatla ölmeyin" (Âl-i İmran, 3/102). "Ey Rabbimiz! artık bizim günahlarımızı yarlığa, kusurlarımızı ört, canımızı da iyilerle beraber al" (Âl-i İmran, 3/ 193). "Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır, bizi müslümanlar olarak öldür" (el-A'raf, 7/126).

Ahiret Hava Yolu

Hareket yeri.........Dünya

Varis yeri.............Ahiret

Ucus saati............Her an kalkabilir

Evraklar...............Kimlik karti yeterli

Isim .....................Ademoglu

Cinsiyet................Toprak

Adres....................Dünya

Musade edilen esyalar:

9 metre bez

Salih amel

Salih bir cocugun duasi

Faydali bir ilim

Kesinlikle yolcuya baska bir esya musade edilmez.Mutlu ve rahat bir yolculuk icin,saygin yolcularimizin;Kur'an-i Kerim ve Hadis-i Seriflerindeki talimatlara uymalari onemle rica olunur.

Not:Görevlilere verilecek formlari dogru ve noksansiz doldurunuz!!!

Form: Ömrunu nerede tukettin?

Vaktini nasil harcadin?

Parani nasil kazandin?

Allah icin ne yaptin?


Ahiret Hava Yollar
ı - Genel mudur: Azrail ( AS)


Misafir 26 Mart 2006 21:01

Olum budur perde ardindan haber
hic guzel olmasaydi olurmuydu peygamber...
Necip fazil Kisakurek..



Saat: 23:36
Sayfa 1 / 4

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık