![]() |
Uzay Hakkında Araştırmalar, Makaleler Fırlatılışından yaklaşık 20 yıl sonra Hubble Uzay Teleskopu'nun keskin gözleri evrenin derinliklerindeki sırları tarıyor.Bilimsel devrimi tetikleyen şeyin genelde araçlar -özellikle de teleskoplar- olması nedeniyle, insansız bir teleskopun bilimin sembolü haline gelmesi hiç de şaşırtıcı değil. Bizler, genellikle, bilimin büyük düşünürler tarafından ortaya çıkarılan büyük buluşlar olarak değerlendirilmesi eğilimindeyiz. Ancak bu, büyük oranda, bilimsel devrim öncesinde, bilginin genellikle filozofların kitaplarında arandığı dönemlerden kalma bir düşünce biçimi. Bilimde araçlar, savlardan daha güvenilir olabiliyor. Galileo'nun teleskopunun nesnel gözlemleri, o dönemde hakim olan Dünya merkezli evren modelinin eksiklerini gözler önüne sermekte Galileo'nun savlarından daha etkili oldu. Newton'un Hareket Yasaları, geçerliliklerini, kuşku götürmez bir biçimde açıklanmış olmalarından çok, gökbilimcilerin teleskoplarından göreceklerini tahmin edebildikleri için korudu. Galileo'nun çağdaşı Johannes Kepler, bilimsel aletler kullanılarak yapılan gözlemlerin, yüzyıllar boyunca süregelen akıllı ama cahil söylemlerin yerini alabileceğini kavramakta hızlı davrandı. Teorik matematikçi olan ve hiçbir zaman bir teleskopa sahip olmayan Kepler, Galileo'nun buluşunu, "Her şeyi bilen ve her asadan daha da değerli olan bir boru" sözleriyle övdü. Hubble, Galileo'nun teleskopunun Kepler yörüngesine fırlatılmış hali. Ve bu iki bilim insanı bugün yaşasalardı eğer, kanımca, Hubble'ın teknolojik karmaşıklığından çok, eski düşünceleri sorgulayan noktaları gün ışığına çıkarma -ve bunları İnternet'te yayımlama- potansiyelinden etkilenirlerdi; çünkü bilim her zaman bilgiyi yaymak amacını gütmüştür. Hubble'ın fırlatılmasından neredeyse 50 yıl ve onun dayandığı -mikroişlemciler, dijital görüntüleme ve haberleşme sistemleri ve uzay mekiği gibi- gelişmelerden çok önce, 1946'da, büyük astronomik bir teleskopu yörüngeye yerleştirmeyi öneren astrofizikçi ve dağcı Lyman Spitzer Jr. da eski düşünceleri sorgulamanın ve bilgiyi yaymanın öneminin bilincindeydi. Spitzer, bu teleskopun, mevcut düşüncelerin sınanması ve rafine edilmesinin yanı sıra yeni düşünceleri ateşleyeceğini de vurguluyordu. "Böylesine yeni ve çok güçlü bir cihazın yaptığı en önemli katkı, içinde yaşadığımız evrenle ilgili mevcut düşüncelerimizi desteklemek değil, henüz hayal edilemeyen yeni oluşumları ortaya çıkarmak ve belki de uzay ve zaman konusundaki temel kavramları tamamen değiştirmek olacak" öngörüsü de Spitzer'e aitti. Yazı: Timothy Ferris Hubble fırlatılışından yaklaşık 20 yıl sonra bile evren hakkında bilinmeyenleri açığa çıkarmaya devam ediyor. Hubble'ın Centaurus Takımyıldızı doğrultusunda elde ettiği görüntüyü, yıldız kümelerinden bir aurayla çevrilen elips şeklinde, dev bir galaksi kaplıyor. Evren genişledikçe sayısız galaksi de kara enerji adı verilen gizemli bir güç tarafından ivme kazandırılan bir hızla birbirlerinden uzaklaşıyor. Gaz, toz ve yıldızlardan oluşan parlak ışık sütunlarına yayılan Antennae galaksileri bu kozmik etkileşimin en net görüntüsünde çarpışıyor. M82 Galaksisi ilk kez 1774'te Alman gökbilimci Johann Elert Bode tarafından keşfedildi. Hubble'ın başarıyla gerçekleştirdiği görevlerden biri de yoğun yıldız oluşumu gözlenen bu gölgenin yüksek çözünürlüklü fotoğraflarını çekmekti. Messier 101 galaksisi, Hubble uzmanlarının şimdiye kadar sunduğu bu en ayrıntılı galaksi portresinde mükemmel piksellerle dönüyor. Bu görüntü Hubble tarafından gönderilen fotoğrafların yerdeki teleskoplarca elde edilen görüntülerle bir araya getirilmesiyle oluşturuldu. Hubble'ın kamerası siyah-beyaz görür; renkler daha sonra uzmanlarca eklenir. Carina Bulutsusu'na ait bu görüntü 50 ışık yılı genişliğinde bir bölgeyi kapsayan 48 Hubble görüntüsüyle yaratılmış büyük çaplı bir bileşik fotoğraftır. Dünya'ya 117.500 ışık yılı uzaklıktaki bulutsu, sıcak yıldızların radyasyon ve yıldız rüzgârları saldığı kozmik bir demir ocağı gibidir. Uçsuz bucaksız bir toz ve gaz bulutunda yeni yıldızlar doğar. Carina Bulutsusu'nun merkezi bölgelerinde, Dünya'dan 7500 ışık yılı uzakta, yıldız rüzgârları ve morötesi radyasyonun şiddetli cehenneminde yıldızlar doğup ölüyor. Merkezde, soldaki parlak, oval nokta, Samanyolu'nda bilinen en büyük kütleli yılıdızlardan biri olan ve devasa bir süpernovaya dönüşmenin eşiğinde olduğu düşünülen Eta Carinae. Genç yıldızlar, Küçük Macellan Bulutu'nun ortasında bir delik açıyor. Süpernova 1987A gibi parlayan yıldızlar, toz ve gaz püskürterek yeni yıldız ve gezengenler oluşturacak elementler yayıyor. Burada, dev bir yıldız patlamasının oluşturduğu şok dalgası bir gaz halkasına çarparak bazı bölümlerinin parlamasına neden oluyor. Uzmanlar on yılı aşkın bir süreden beri Hubble'ın kameralarını 1987A süpernovasına yöneltmiş bulunuyor. Bu görüntü dizisinde, büyük olasılıkla yıldızın patlamadan binlerce yıl önce püskürttüğü gaz ve molozdan oluşan kırmızı dış halka, ortadaki patlayan yıldızdan saçılan bir şok dalgasının bombardımanına uğruyor. Şok dalgasının dış halkaya çarpmasıyla birlikte, daha önce püskürtülmüş materyal ısınarak daha parlak bir ışık saçıyor. 24 Eylül 1994 6 Şubat 1998 23 Mart 2001 5 Ocak 2003 12 Aralık 2004 6 Aralık 2006 Ocak 2002'de Monoceros Takımyıldızı'nda bir yıldızdan, parlaklığı 600.000 güneşe eşit olan ve açıklanamayan bir ışık patlaması yayıldı. Bu oluşum, çevredeki toz bulutlarından sekerek ilerleyen radyasyon şeklinde bir dizi "ışık yankısı" yarattı. İki buçuk yıl içinde çekilen bu görüntüler dizisi, toz bulutuna vuran ışığı göstererek bulutun boyutlarını ortaya koyuyor. 20 Mayıs 2002 2 Eylül 2002 28 Ekim 2002 17 Aralık 2002 8 Şubat 2004 24 Ekim 2004 Geçtiğimiz yıl yankılar, bu tuhaf oluşumdan sorumlu olan soğuk kırmızı yıldız çevresinde söndü. Ölmekte olan bir yıldızı çevreleyen toz ve moloz bulutları. Bir zamanlar güneşimize benzeyen bu yıldız, dış katmanlarının dökülmesiyle ufalmış ve parlak bir nokta olarak seçilebilen küçük bir beyaz cüceye (ortada) dönüşmüş. Gökbilimciler güneşimizin de zamanla aynı yolu izleyerek ortalama büyüklükte bir yıldızdan bir cüce boyuna ineceğini öngörüyor -ama bu sona daha milyarlarca yıl var. Kedi Gözü Bulutsusu, zamanı dolan Güneş benzeri bir yıldız gibi, kozmik bir göle atılan bir taşın yarattığı dalgalar şeklinde aralıklarla küresel gaz katmanları yaydı. kaynak : National Geographic Türkiye |
Arkadaşlar yaptığım inceleme ve ip ucları bana amerikanın aya çıkma olayı yalan geldi , sizlerinde görüşlerinizi bekliyorum. 1- Ay da sıcaklık 250 - 300 Fahranayt bir insanın o elbiseler dahilinde bile olsa sıcaklığa dayanması çok zor , dayandığını var sayalım , çekilen resimlerin yada videoların filmleri , onlar nasıl erimedi ?. 2- Ay da güneşin vurmadığı yerin soğukluğu -60 ila -100 Derece arasnda olduğu söylendi.(NASA onaylıdır bunların hepsi) Peki maddelerin -50 dereceden sonra kırılganlıklarının arttıklarını biz okullarda öğrendik vu bu bilimsel bir gerçek. Oradaki araçlar nasıl çalıştı ? -50-100 derece arasındaki soğukta motorları yada yakıtları donmadı mı ?.. 3- En çarpıcı gerçekte bu olsa gerek , Ay da atmosfer olmadıkğını biliyoruz. Atmosferin de olmadığı yerde rüzgâr yoktur. Peki dikilen bayrak nasıl dalgalanıyordu sizce ?... 4- NASA ya göre ABD'ninde onayladığı , Ay'ın yüzeyinin yumuşak şeker gibi narin bir yüzeyi olduğu söylendi. Zıplayan insanlar neden gömülmedi yada araçlar nasıl gömülmedi oraya... 5- Yer çekiminin 6-7 kat daha az olduğu bir yerde dizlerinizi bükerek zıplamakda neyin nesi ? ... Üstelik fazla büküyor ve zıpladığı yer dünyada nekadar uzağa zılarsa bir insan aynı uzaklığa ayda zıplıyor ? İşin ilginç yanı NASA ya bu video'nun incelenmesi için tekrar istenmesine NASA'nın yanıtı çok düşündürücü " Arşivi (Video ve Resimler) bulamıyoruz. " Peki nerede çekildi bu resimler ve videolar ?... Bence bu videolar , Amerikanın eyaleti olan Texas da çekildi. "Neden ?" diye sorarsanız , çünkü resim ve videolarda toprak ve boş bir arazi göze çarpıyor. ABD'nin ise böyle yerleri çöl gibi olan Texas eyaleti var. Bomboş ıssız ve ağaçsız... Video ve resimlerdeki efektlere gelince. Bigisayarın olanaklarını hepimiz iyi biliyoruz.. Bana göre bütün hepsi düzmece... |
Uranüs ve Neptün'ün Keşfi İki yüz yıl kadar önce gök bilimciler tarafından tasarılması bile güç olan büyük uzaklıklardaki dev gezegenlerin varlıklarının bilinmemesi hiç de şaşırtıcı değildir. Bu gezegenler, eski gök bilimcilerin saptayabildikleri en uzak "gezgin yıldız" Satürn'ün ötesinde kaldıklarından uzun yıllar bilinmezliklerini korudular. Eğer gözlemci tam olarak ne zaman, nereye bakacağını biliyorsa, Uranüs gökyüzünde çıplak gözle, iğne ucu kadar ufak bir ışık noktası gibi görülebilir. Ama bu ufacık görüntü sayısız yıldızın içinde kolayca gözden kaçabilir ve uzun yörüngesinde çok yavaş hareket ettiği için, ancak güçlü teleskoplar yardımıyla seçilebilir. Daha uzaktaki Neptün ise çıplak gözle görülemez. O halde bu çok uzak gezegenler nasıl keşfedilmiştir? Gariptir ki, Uranüs bir rastlantı sonucu keşfedilmiştir. İngiltere'de, 1781 yılının ilkbaharında o zamanlar tanınmış bir gök bilimci olan William Herschel, ev yapısı teleskopuyla Gemini (İkizler) takım yıldızını inceliyordu. Bu arada, yakın yıldızlara hiç de benzemeyen değişik bir görüntü ile karşılaştı. Yıldızlar uzaklıkları ne olursa olsun, teleskopla bakıldığı zaman, hep iğne ucu kadar ufak bir ışık görüntüsü verirler. Oysa bu yeni görüntü, gezegene benzeyen belirgin bir disk biçimindeydi. Gökyüzünün bu kesiminde bir gezegenin varlığı hiç umulmadığı için, Herschel yeni bir kuyruklu yıldıza rastladığını sanıyordu. Uzun çalışma yıllarından sonra, bu "kuyruklu yıldız"m, Satürn yörüngesinin arkasında, dairesel bir yörünge olduğunu meydana çıkardı. Ancak bu bulgular, birleştirildiği zaman Herschel, güneş sisteminin çok uzak ve hiç bilinmeyen bir gezegenini bulduğunu anladı. Başka gök bilimciler de bu sonucu kabul ettiler. Yeni gezegene mitolojide gökyüzü tanrısının adı olan Uranüs adı verildi. Çok geçmeden Herschel ve öteki gözlemciler, bu yeni gezegenin yörüngesi üzerindeki hareketinde bir tuhaflık olduğunu fark ettiler. Yörüngesinde yavaş ve doğal bir biçimde hareket etmek yerine Uranüs, zaman zaman beklenenden çok daha yavaş hareket ediyor, bazen de belirli bir çekime yakalanmışçasına hızlanıyordu. Bilim adamları, bu durumda Uranüs'ten daha uzakta, henüz keşfedilmemiş bir başka gezegenin varlığını düşündüler. İngiliz J.C. Adams ve Fransız Urbain J.J. Le Verrier adında iki gök bilimci, matematiksel olarak, Uranüs'ün hareketini etkileyecek bir yerçekimi gücünde ve henüz bilinmeyen bir gezegenin konumunu saptamak için araştırmaya koyuldular. Çalışmalarının sonucu gerçek anlamda bir başarı oldu. Güçlü teleskoplarla, bir gezegenin bulunması gereken yer incelendiğinde, Uranüs'den ötede, denizler tanrısı Neptün'ün adı verilen gezegen böylece keşfedildi. |
Uzay ve Uzaylı Kavramları Uzay ve Uzaylı Kavramları İnsanoğlu da bir varlıktır (var oluştur). Uzayı sonsuz veya sonsuz olmayan bir mekân olarak düşünecek olursak; Dünya’mızdan başka Âlemlerin olmadığı düşünmemiz; biz insanoğlunun “bir tek bizler varız” bencilliğine örnektir. Bazı kişilerin “Ben uzaylıyım” demesi; bazı kişilerce alay konusu olmaktadır. Bu yazımda; Uzay ve uzaylı kavramlarının yanı sıra, uzaylılarında biz insanoğlu gibi dost olup olmadığına cevap bulacaksınız) Olaylara geniş bakmanın yanı sıra; oluşlardan kendimizi soyutlayarak 3. bir kişi olarak düşünmek; olayların daha çabuk anlaşılmasını veya çözülmesini kolaylaştıracaktır. “Biz Dünya’nın içinde var oluşumuzu sürdürürken; Dünya neyin içinde var oluşunu sürdürüyor?” sorusu bizimde uzaylı olduğumuzun bir ispatı gibidir. Dünya uzayın bir parçasıysa; bizlerde uzayın bir parçası değil miyiz? Örnek: Türkiyeliyiz, Amerikalıyız, Japonyalıyız… Tüm insanlık için düşündüğümüzde; “Dünyalıyız”. Tüm uzay için düşünüldüğünde; “Uzaylıyız”. Var oluşların bakış açısına göre nereli olduğu değişir. “Bizden başka uzayda var oluşlar var mı?” sorusuna cevap: Dünya’mızda bizden başka yaşamlar var olduğuna göre; Dünya’mızda çeşitli bitki örtüleri, çeşitli hayvanlar, tanımlanan veya tanımlanamayan yaşamlar var olduğu gibi; bizden başka Dünya dışı varlıklar yok diyemeyiz. Dünya dışı varlıklara yok diye bilmemiz için; Tüm uzayın keşfedilmesi gerekiyor. Bu keşifler Dünya için yapıldı. Dünyanın sonsuz bir düzlem değil; Elips şeklinde bir küreden olduğu ispatlanmıştır. Şu an ki nesil için sorulması gereken soru; Uzay sonsuz bir mekân mıdır? İnsanoğlu Dünya’mızda ki tüm canlıları merak edip; incelerken veya yaşayışları belgesellere kaydedip; Tüm insanlığa sunarken; belirli bir besin zincirinin olduğu ve bu besin zincirinin bir parçası olduğumuzu görüp; ister istemez doğaya(tabiata) uyum sağlamak zorundayız. Biz insanlık Dünya’mızdaki canlıların yaşam tarzlarını incelediğimiz gibi; Dünya dışındaki var oluşları merak ediyorsak, yıldızları gözlemliyorsak… Aynı düşünceleri bir Uzaylıymış gibi düşünürsek; Dünya dışındaki var oluşlar içinde bu düşünceler geçerlidir. Dünya dışındaki var oluşlarda bizleri merak edip gözlemeye hakları yok mu? Bence gözetlenmemiz doğaldır. Yanlıştır diyenlere cevap: Madem başka var oluşları gözetlenmesine karşısınız; neden belgesel seyrediyorsunuz? Örnek: Ülkeler arasındaki uydular bizleri gözetliyorsa; kimin nerede olduğunu 1saat içinde bulunabilir. Uyduların bizi gözetlemesine tepkide bulunmak yerine; Birkaç uzaylının bizleri veya doğamızı izlemesinde neden tepki gösterdiğimizi anlayamıyorum. Uydularımızı çıplak gözle görebiliyor muyuz? Hayır. Peki, uyduları kullanan kişiler bizleri görüyor mu? Evet. Bazı bilgilerin insanlıktan saklanması Dünyada kargaşa çıkmasını önlemek amaçlıysa; neden Dünya’mızda savaşlar hala devam ediyor? Dünya’mızda zaten kargaşaların var olduğunun ispatıdır. Bu kargaşaların çıkmasını da uzaylıların üstüne atmak mantıksızdır. Dünyadaki savaşlara neden olan insanoğlunun çıkar kavgalarıdır. Biz insanoğlu kendi aramızda anlaşmazlıklar sonucunda; tartışmalara, dargınlıklara, kavgalara, şiddete veya savaşlara neden oluyorsak; Dünya’mızdaki savaşlara neden olan uzaylılar değil insanlığın kendisidir. İnsanoğlu arasında iletişim yetersizliğinin örneğidir. Dünya’mızda vahşi hayatı veya doğayı koruma dernekleri olduğu gibi; Dünya dışındaki varlıklar arasında insanoğlunu korumayı görevini üstlenenler olamaz mı? Örnek: Bir meteor parçasının bilinmeyen bir cisim tarafından; Dünya’ya düşmeden yok edilmesi. Sorulması gerekenler; — Meteor parçası nereye düşecekti? Meteor nasıl olurda Dünyadaki radarlara görünmedi? Meteor düşmüş olsaydı, kim veya kimler yok olacaktı? bu örnek ile tüm uzaylıların düşman olmadığının bir ispatı gibidir. Her görülen UFO’lara füzeler ile saldırmamız çok saçma bir davranış olur. Aslanın arabayı ısırması gibi davranırsak; vahşi doğadaki canlılardan hiçbir farkımız kalmaz. Mevlana’nın sözü; “Gel, gel, ne olursan ol yine gel”. İnsanlar bile bazen kendi aralarında iletişim kuramadıkları için anlaşamıyorlar. Dünya dışı varlıklarında hemen bizleri anlamasını beklememiz bir hatadır. Biz onları onlarda bizi inceleyerek, gözlemleyerek birbirimizi tanıma fırsatı elde ederiz. Biz belgesellerdeki canlıları izleyerek tanıyorsak; Dünya dışı varlıklarında bizleri gözlemleyerek tanıma çabaları olamaz mı? İnsanoğlu neden saldırgan olur? Sevdiklerini koruya bilmek veya sevenleri için hayatta kalma mücadelesidir. Biz insanoğlu birbirimize iyi davrandığımız sürece; Dünya dışı varlıklarında bizlere iyi davranacaklardır. Uzayda bizlerden başka varlıkların da olması ne kadar güzel! Dünya’mız içindeki çeşitli canlılar, bitkiler… Olması; Dünya dışında da bizlerden başka canlılarında var olduğunun örneğidir. |
51.Bölge(Resmi Tanık) 51.BÖLGE RESMİ TANIK BOB LAZAR 1989 yılında Bob Lazar adında bir fizik mühendisi, Las Vegas televizyon istasyonlarından biri olan KLAS’da bir basın açıklaması yapmış ve S4 Bölgesi’nde UFO’ları yeniden oluşturmayla ilgili mühendislik projesinde görev almış olduğunu iddia etmişti. UFOların yerçekimini itici güç sistemine dayalı motorları üzerinde çalışmalar yaptığını söyledi. Bunların güç kaynakları bir anti-madde reaktörüydü. Lazar orada kendisine gösterilen uzay aracın bizim medeniyetimizden binlerce yıl daha gelişmiş seviyede bir teknolojiye sahip olduğunu ancak görünüşe göre bizlerden daha kısa varlıklar için yapıldığını vurgulamıştır. Lazar açıklamalarına ayrıca adı geçen bölgede dünya dışı varlıklara ait 9 adet disk şeklinde uzay aracı olduğunu da eklemişti: “Bu disklerden bir tanesi İsviçreli Eduard Billy Maier adındaki temasçının 1970 yılı ortalarında fotoğraflarını çekmiş olduğu ve Pleiades takım yıldızından geldiği iddia edilen araca benziyordu.” Lazar, takip eden aylarda kendisiyle yapılan röportajlarda, hikayesini daha ayrıntılı bir şekilde anlatmış, 51. bölgede bulunan birbirlerinden tamamen farklı disk şeklindeki 9 araç için yakıt olarak 223 gramlık –o zamanlarda henüz keşfedilmemiş bir element olan– element 155’in kullanıldığını açıklamıştı: “Bu element daha çok yanık turuncu renginde olup çok yumuşaktır. Öyle ki tırnağınızla üstüne çentik bile atabilirsiniz. Ancak çok ağırdır. Elementin bir parçasını kaldırdığınızda onun kurşun olmadığını hemen söyleyebilirsiniz. Şaşırtıcı derecede ağırdır.” Las Vegaslı bir araştırmacı-gazeteci olan George Knapp Lazar’ın geçmiş iş yaşamı araştırmış ve önceden gerçekten de Los Alamos’ta yaşadığını ve oradaki Las Alamos Ulusal Laboratuarı’nda fizikçi olarak çalıştığını doğrulamıştır. Ayrıca Lazar’ın iddia ettiği dönemlerde 51. Bölge/S4’de çalıştığını yasal olarak da onaylanan çalışma kayıtları, Donanma İstihbarat Departmanı’ndan sağlanmıştır. Lazar’ın fizik, elektrik mühendisliği ve itici güç sistemleri alanlarındaki sağlam ve güvenilir geçmişi nedeniyle kendisiyle pek çok görüşmede bulunulmuştur. Bugüne kadar işi, üssü, çalışma arkadaşları ve yapımı oldukça zor olan uzaylı araçları hakkında çok detaylı tarifler ve bilimsel bilgiler sunmuştur. HAVA İSTİHBARAT MERKEZİ ÜYESİ ANLATIYOR 51. Bölgede görülen disk şekilli cisimlerle ilgili diğer bir olay, bir Hava Kuvvetleri emeklisi olan gazeteci Robert Dorr tarafından bildirilmiştir. Dorr, 1953 yılı Nisan ayında Nellis test üssünde görev yapan Hava Teknik İstihbarat Merkezi takımının bir üyesinin, kendisine, yeniden düzenlemesi yapılmış bir uçan dairenin görgü şahidi olduğunu ihbar ettiğini belirtmişti. Cismin tanzimi, söylendiğine göre, Doğu Kıyısında gerçekleştirilmişti. “O, 8,5 m. çapında kusursuz bir diskti. Kalınlığı çemberin çevresinde 30 cm.den başlarken ortaya doğru 3,5 metreye ulaşıyordu. Savaş uçaklarınkine benzer yükseltilmiş bir kokpiti, hemen altında da onu çevreleyen 150’ye 150 cm. uzunluğunda ve 2 metre yüksekliğinde bir alan vardı. İtici güç sistemi tamamen mahvolmuştu, aygıtlar ve elektrik tertibatı tanıdık materyalleri içermesine rağmen neredeyse anlaşılmaz görünüyordu. Cisim, dünyanın yörüngesindeki bir ana gemi tarafından yönetilmek üzere dizayn edilmiş küçük bir araç olduğu kanısını uyandırıyordu. Boyutlarından ve hasar görmüş oturma yerlerinden anlaşılabileceği üzere, içinde görünüşe göre insan benzeri uzuvlara sahip 2 mürettebatı taşıyabilecek şekilde tasarlanmıştı, ancak bunlar çok daha kısa boylu varlıklar olmalıydı. Bu aracı bir insan pilotun sığabileceği şekilde tekrar dizayn etmek aylar sürmüştü.” DAHA ÇOK TANIK Atomik Enerji Komisyonu’ndan ‘Q’ tipi [çok gizli bölgelere giriş izni] ve servisler arası Top Secret (Çok Gizli) geçiş iznine sahip Mike Hunt 1960’lı yıların başında 51. Bölge’de, radar bakımıyla meşgul olduğu sırada disk şeklinde bir hava aracını gördüğünü itiraf etmiştir. Yeminli ifadesinde “sadece bir kere UFO gördüm” diyen Hunt şöyle devam etmiştir: “Araç, binaların arkasına yarı saklanmış bir şekilde yerde duruyordu. İlk gördüğümde, kuyruğunun ve kanatlarının olmadığını fark edene kadar onun küçük bir özel uçak olduğunu düşünmüştüm. Ondan yarım mil kadar uzaklıktaydım ve bu uzaklıktan gördüğüm kadarıyla araç yaklaşık 6 ya da 9 metre çapındaydı ve cilalı parlak alüminyumdan ziyade kalay ve kurşun karışımı gibi bir renkteydi.” Hunt, birçok kere uçan daire kalkarken ya da inerken orada bulunduğunu, fakat onu izlemesine hiçbir zaman izin verilmediğini kaydetti. Ayrıca, Tonopah yakınlarındaki radar istasyonunun kuzey ucunda görev yapan radar operatörü Richard Shakleford da Hunt’a, test alanının üzerinde sık sık UFOları gördüğünü fakat kendisine onları görmezden gelmesi emredildiğinden bahsetmiştir. Mike Hunt, o sıralarda 51. Bölgede –‘Kırmızı Işık Projesi’ ya da ‘Kırmızı Işık’ olarak bilinen- uçan dairelerle ilgili son derece gizli bir programın yürütüldüğünü biliyordu. Hunt, ayrıca kendisinin etrafta herhangi bir şey görüp görmediğine dair sorgulandığını da eklemiştir... “Her ne görmüş olursam olayım, orada gördüklerimle ilgili en ufak birşey dahi konuşursam başımın büyük belaya gireceği sıkça hatırlatılıyordu. Oradaki güvenliğin ne kadar sıkı olduğunu asla tarif edemem.” 1989 yılından beri, Japonya’dan da olmak üzere birçok uzak yerlerden gelen pek çok kişi ve haber ekibi, 51. Bölge üzerinde yerçekimine karşı yaptıkları hareketleri, manevraları ve kapasiteleri ile ordunun geleneksel araçlarının çok ötesinde bir teknoloji sergileyen, garip, parlak araçları fotoğraflamış ve kameraya almışlardır. Kaynak: Sirius |
Kurt Delikleri ve Zaman!!!.. KURT DELiKLERi VE ZAMAN KAVRAMI Profesör Stephen W. HAWKING, The Physics of Star Trek (Uzay Yolculugunun Fizigin adli yeni bir kitaba yazdigi ön sözde zamanda yolculugun mümkün olabilecegini söyledi. Zamanin iki ya da tek yönlü bir yolculuk olup olmadigi konusu, Aziz Augustin'in "zaman geçici bir sey midir, yoksa her zaman mevcut olmus mudur?" sorusunu ortaya atmasindan bu yana 1500 yildir insanlarin kafasini kurcalamayi sürdürüyor. Bundan 100 yil önce H.G.Wells, The Time Machine (Zaman Makinesi) adli romaninda bu konunun fizikçilerce arastirilmasini önermisti. Mekanda (gerçekte mekan-zaman ya da uzay-zaman) istenen yönde yolculuk yapilabildigine göre, acaba zaman içinde de istenen yönde seyahat edilebilir mi problemi teorik fizikçilerin zihnini kurcaliyor. Cambridge Üniversitesi'ndeki Isaac Newton kürsüsü profesörü Stephan Hawking, daha önce, eger evrenin genislemesi sona erer ve küçülmeye baslarsa, zamanin geriye dogru isleyebilecegi fikrini ortaya atmıştı. Ama bu nasil bilinebilirdi? Çünkü, bu takdirde, düsünce de geriye dogru isleyecekti. Fakat 1980'lerin sonunda, Hawking'in Zamanin Kisa Tarihi adli, yalnizca ciltli baskisi 6 milyon satan kitabin ilk yayinlandigi sirada, tartismalar kizismaya basladi. Hawking yalin ve kati kabullerle zamanda yolculuga izin vermiyordu. Uzayda evrenin çesitli parçalarini birbirine baglayan "solucan delikleri" vardi. Kafalari karistiran da bu de Worm Hole'lardi zaten. Hawking'in California Institute of Tecnoloy'deki dostu Kip Thorne 1194'te yayinlanan Kara Delikler ve Zaman Bosluklari adli kitabinda, genel relativiteye iliskin öndeyimlerin, uzaydaki bir solucan deliginden zamanda seyahat etmeyi mümkün kildigini öne sürdü. Ancak bunun için deliklerden birini açik tutmak ve buradan bir insani geçirmek gerekecegini yazdi. (Aslinda Philedelphia Deneyi'nde bilinmeden bir kurt deligi açilmis ve savas gemisi bu deligin içinden geçerek...) "Solucan Delikleri", Einstein'in varligini öngördügü, varsayimsal uzay bosluklaridir. Eger uzayda bosluklar varsa, zamanda da bosluklar olmaliydi. Ne var ki bu bosluklar atomdan milyar kere daha küçük ve hayal edilemeyecek kadar kisa süre ile varoluyor. Dolayisiyla, bu bosluklardan birini yakalamak, açik tutmak ve insanin geçecegi kadar genisletmek hayli güç olabilir. Baska bir bilim adami, Princeton Üniversitesi'nden Richard Gott'a göre de, evrenin baslangici olan patlamadan, Big Bang'den arda kalan, sonsuz uzunlukta ve hayli gizemli seyler olan "kozmik ipliklerden" ikisi alinip ayni hizla birbirlerinin yanindan geçmeleri saglanirsa, teorik bir zaman makinesi yapmak mümkün olabilir. Kurt delikleri "sonsuz ihtimali" temsil eder. Bizim bildigimiz uzayin ötesindir. Sonsuz tünel burada üst üste labirent gibi yumak gibi dolanir. Onlarin içinde zaman yoktur. Imkansiz ve zamansiz bir bölgedir. Bu atomalti tüneller sayisiz tanedir. Boylari uzar, kisalir, birbiri üzerine dolanan solucanlar gibi hep kipir kipirdir. Birbirlerine hiç dolasmayan 10E-33 cm'lik hortumlardir. Ve her an heryerdedirler. Salinimlariyla maddeye can verirler. Worm Hole'larda zaman olmadigi için dün ve yarin, en uzak ve en yakin, en büyük ve en küçük beraberdir. Zamanin ve mekanin ötesindedirler. Tünellerin kurgusu Geometrik-Dinamik denen iki yasayla yönetilir. Kipir kipir kaynayan bu geometrik biçim, dinamiktir. Tipki Windows'taki egriler ve renkler adli ekran koruyucu gibi. Döner, sallanir, uzar, kisalir, zamansizdir, dinamiktir. Philedelphia Deneyi'nde bu bölgeyi görmeleri muhtemel tayfalarin gözlerindeki dehsete ve saskinliga sasirmamak gerekir. Bu tüneller zaten imkansizi temsil ettikleri için her türlü garabete neden olabilirler. Telepati'den rüyalara, ilhamdan isinlanmaya kadar çözemedigimiz herseyin sebebi olabilirlerdirr. Kaynak:ufonet be |
UFO Öncelikle herkese selamlar İnternette dolaşmadığım yer kalmadı ve iyice kafam karıştı. Bu UFO denilen şey var mıdır? Yok mudur? Birçok resimle karşılaştım, bazıları gerçekten de inandırıcı, bazılarının ise yapmacık olduğu açık... Benim kafamı karıştıran konu ise yanlışım varsa düzeltin ama bildiğim kadarıyla evrendeki en üstün varlık insanlar, öyle ki melekler bile insanları kıskanıyormuş. Madem biz en üstün varlıklarız, peki o zmn neden bu UFO denilen cisimleri bizler göremiyoruz ki eğer gerçekten varlarsa onların teknolojileri bizlerden cok ustun olsa gerek. Bazı resimlerde ise UFO' nun birebir yüzü var. Fakat bu resimler nedense insana benziyor, hatta mutasyon geçirmiş insana diyebilirim. Peki bu uzaylıların insan olma ihtimali nedir? Ben BİLİNMEYEN CİSİMLERİN insan olduğu konusunda açıkcası şüphem var, bunu da size şöyle açıklayayım; Piramitler ise, yani Misir'in baskenti Kahire'nin güneybatisindaki Gize kenti yakinlarinda, kayalik bir düzlük üzerinde yer alan üç tas yapi, zamana meydan okuyarak, kimilerine göre binlerce, kimilerince de onbinlerce yildir ayakta duruyorlar. Yeryüzünün bilinen tarihinde, çevresinde bu denli çok iddia, gizem, söylence dolanan; adina bu denli çok kitap yayimlanmis, belgesel film çekilmis piramitler gibi ikinci bir yapi yoktur. Üstelik bunca çabaya, bilimdeki tüm ilerleme ve gelismelere karsin, Misir piramitlerinin barindirdigi gizemi çözmek, açik ve net bilgiler ortaya koymak hâlâ olasi degil. Bir kez, herseyden önce piramitlerin ne zaman yapildigina iliskin farkli bilgiler var. "Bu yapay dag, en küçügü 10 ton agirliginda olan 2.600.000 tas bloktan olusur. Harç kullanilmayan taslarin arasina bir saç teli ya da bir igne bile sokmak olanaksizdir. Çaliskan Misirli isçiler günde 10 adet tas blogu kaldirip yerine koysalar, 2.600.000 tasin üst üste konulmasi ve Keops Piramidi'nin ortaya çikmasi için tam 692 yil geçmesi gerekecekti. Oysa bizim arkeologlarimiz bu süreyi 20-30 yila sigdirmakmaktadirlar." Ayrıca; Eski Mısırlıların diş macunu kullandıkları, ilk göz damlasını kullanaların Antik Çinliler olduğunu, İlk deodorant'ı Eski mısırlıların kullandığını, bir çoğumuz biliyor. Peki Kainatın Yaratılışından beri en ileri teknolojiyi biz kullanmıyoruz. (örneğin, Babil'liler ve Kayıp kıta Atlantis'te yaşayanlar çok daha ileri bir teknolojiyi kullanıyorlardı.) Sonuç olarak eğer ki bunları kabul edersek, şu anda bizler en ileri teknolojiye sahip olup bütün bunları açıklayabilmemiz gerekirdi. Çünkü teknoloji sürekli ilerler değil mi? Ben burdan bir varsayım ortaya koymak istiyorum ve bu insanların belki de o zmnlarda uzayı keşfedip orada bir yaşam ortamı oluşturmuş olmaları ve dünyada büyük bir doğal afet oluşarak [ ki dünyanın 7 harikasından sadece piramidler ayakta kalabilmiştir, diğerleri belirlenemeyen sebeplerle zarara uğrayarak parçalanmış bozulmuşlardır ] dünyadaki birçok şeyin yok olup bu insanların da uzaya kaçmış olmaları ve insanların yeniden 0 teknolojiyle tekrar başlamış olabilme ihtimali var. Bu insanlar bizden çok ileri teknolojide olup sürekli gelip dünyayı inceliyor olabilirler mi? Valla ben UFO olayını etraftan birçok bilgi toplayarak ancak böyle açıklayabildim. Sizinde bilginiz varsa paylaşalım, konuşalım |
Dev yıldızlar neden ölüyor? Gökbilimcilerin yüzyıllardır gözlemlediği bir yıldızın, 19. yüzyılın ortalarında aniden sönünceye dek yoğun bir şekilde parlaması, süper kütleye sahip dev yıldızların ölüm süreciyle ilgili ayrıntıları ortaya çıkarıyor. Amerikalı astronomların Nature dergisinde bugün yayımladıkları makaleye göre, 7 bin ışıkyılı uzakta ve Carina yıldız kümesinde bulunan Eta Carinae yıldızı, Samanyolu'nda Güneş'ten sonra gözlemlenen en büyük ve en parlak gökcismi olarak dikkati çekiyordu. Britanyalı astronom Edmond Halley tarafından 1677'de keşfedilen ve yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra gökbilimcilerin giderek daha fazla parladığını tespit ettikleri Eta Carinae, aniden ışığının azalmaya başladığı 1843'e dek bu ışıldamasını sürdürdü. California'daki Berkeley Üniversitesinden bir astronom ekibi, bir gaz ve toz nebulasının yıldızdan saatte 2,4 milyon km hızla uzaklaştığını tespit ederken, ince gaz filamentlerinin de dev yıldızdan nebulanın hızının 5 katı hızla ayrıldığını hesapladılar. Nathan Smith ve meslektaşları, Eta Carinae'nin çıkarttığı enerji ve bunun hızının, yıldızın sadece yüzeyindeki materyalin püskürmesinden değil, aynı zamanda içindeki patlamadan da kaynaklandığını belirterek, "Bu patlama, yıldızın içinde başladı ve hidrojenden oluşan tüm dış katmanlarını püskürttü" ifadesini kullandı. Smith, Eta Cranae'nin, süper kütleli dev yıldızların, kendi öz kütlelerini patlatıp tüketerek sonunda süpernovaya nasıl dönüştüğünü gözlemleme olanağı sağladığını belirtti. Yıldızlar, sonra yerini çevresindeki her şeyi yutan bir karadeliğe bırakmak üzere sönüyor. |
Astrofiziğin Rosetta Taşı: "GÜNEŞ" Çap: 1.400.000km(yaklaşık110Dünyaçapı) Hacim:1.300.000 Dünya hacmi Kütle: 1.99× 10 ³³ g Merkezde yoğunluk: 150 g/cm ³ En dış tabaka yoğunluğu: 1× 10 15 g/cm ³ Kendi çevresinde dönme süresi: 25 gün (ekvator bölgesinde) Dünya'ya uzaklığı: 150.000.000 km Merkez sıcaklığı: 15.000.000 ° C Yüzey sıcaklığı: 6.000 ° C Güneş, gece gökyüzünde, çıplak gözle görülebilen 6000 yıldızdan, bize en yakın olan ve geceleyin göremediğimiz, bir yıldız. İçine bir milyon Dünya'nın, rahat rahat sığacağı kadar büyük. Ayrıca, o kadar yoğun ki, tek bir foton (temel ışık enerji birimi), bir atom parçacığına çarpmadan, 1 mm'nin küçücük bir bölümü kadar bile ilerleyemiyor. Bugün gördüğümüz Güneş Işınları, güneşin merkezinden çıktıkları yolculuklarına, son Buzul Çağı 'ndan önce başladılar. Işık Küre 'nin içinden kendilerine yol açmaları, yüz binlerce yıl sürdü. Ve ancak bundan sonra, uzayda 8 dakika süren, 150 milyon kilometrelik yolculuklarını tamamlayıp gözlerimize ulaşırlar. Güneş, genel yıldız sınıflamasında, G türü denilen, sarı cüceler arasında, o denli yaygın bir tür ki; sadece Samanyolu'nda, bu güneşlerden 100 milyar tane var. Güneş, yaşamımızın sürmesini sağlayan tüm enerjilerin kaynağı; havanın, iklimlerin belirleyicisi ve evrene enerji veren süreçleri işleten güç. Tahminen, 4,6 milyar yaşındaki termonükleer reaktörü(Güneşi), bilim adamları, ancak son 20 yıldır, gerçekten anlamaya başladılar. La palma'da, 1 metre çapındaki İsveç Güneş Teleskopu'yla yaptığı gözlemlerle, yüksek çözünürlük konusunda rekor kıran Scharmer: "Güneş, astrofiziğin Rosetta Taşı. Ancak şifresini, tam olarak çözebilmiş değiliz" diyor. GÜNEŞ'İN YAPISI VE İŞLEVİ Kütlece %74 kadarı hidrojen, %25 kadarı helyum, kalanı da daha ağır elementlerden oluşan Güneş, tümüyle ne katı, ne sıvı, ne de gaz. Gaz atomlarının, yeterince yüksek sıcaklıklarda iyonlaşmalarıyla oluşan ve maddenin dördüncü hali olarak tanımlanan "plazma" yapısında. Maddenin plazma halinde, atomlar, serbest elektronlar ve iyonlara ayrışır. Maddeyi bu hale getiren yüksek sıcaklık, yüksek voltaj, ya da yüksek basınçtır. Milyonlarca derecedeki bir sıcaklık, çekirdek çevresinde dolanan elektronları hızlandırır. Elektronlar öyle hızlanır ki, protonların, çekim etkisinden kurtulurlar. Güneş' te, plazma, yüzeye yakın bölgelerde seyrek ve gazsı özellikteyken, merkeze yakınlaştıkça yoğunlaşıyor. Güneş'in yüzeyi yoktur. Atmosferi, incelerek Dünya'ya ve daha ötelere uzanıyor. Elektromanyetik etkinlik açısından Güneş, tam bir karmaşa. Dünya'da, elektrik ileten madde sayısı çok az. Güneş'te ise, nötr atomlarının uyarılması nedeniyle, hemen her şey çok iletken. Çok güçlü ısı ve ışınım enerjileri, elektronları, atomlarından kaçabilecekleri noktaya kadar uyarıp, pozitif(+) yüklü çekirdekler ile serbest negatif elektronlardan oluşan, foku fokur kaynayan bir çorba meydana getiriyorYani, elektrik akımını, bakır tel kadar kolay iletebilen ve gazsı bir karışım olan plazma. Elektrik yüklü her nesne gibi, plazma da, hareket ettiğinde, manyetik alanlar üretiyor. Bu alanlar yön değiştirdikçe, daha fazla akım oluşuyor. Sonuçta bu da, daha fazla manyetik alan meydana getiriyor. GÜNEŞ'İN ÇEKİRDEĞİ(MERKEZİ) Merkez (çekirdek) bölümü, Güneş'in yakıt kazanı; tüm enerjisinin üretildiği yer. Yarıçapı, Güneş'in yarıçapının ¼ 'ü kadar. Sıcaklığı, yaklaşık 15 milyon °C. İçerdiği malzeme de, çok sıkı paketlenmiş; yani çok yoğun durumda. Böylesine yüksek sıcaklık ve yoğunluksa, nükleer tepkimelerin gerçekleşmesi için ideal koşulları sağlıyor. Yüksek ısıya maruz atomlar, yapılarını koruyamayıp bileşenlerine; proton, nötron ve elektronlarına parçalanıyorlar. Nötronlar, yüksüz olmaları nedeniyle, çevre atomlarla fazla etkileşime girmeden, merkezden hızlı bir biçimde 'sıvışırken', (+) yüklü protonlarla (-) yüklü elektronlar merkezde kalıp, Güneş'e enerji üretecek tepkimeleri(reaksiyonları) gerçekleştiriyorlar. Yüksek sıcaklıkla, fitilleri ateşlenmiş, yani gerekli ısı enerjisiyle donanmış bu kazan dairesi işçileri, sağa sola koşturup, birbirleriyle çarpışmaya başlıyorlar. Tabii yüksek yoğunluk ortamı, bu işi kolaylaştırıyor. Farklı parçacıkların, farklı kombinasyonlarla çarpışıp birleşmeleriyle gerçekleşen nükleer "füzyon tepkimelerinin" sonucunda enerji oluşuyor. GÜNEŞ'TE ÇEKİRDEK KAYNAŞMASI(FÜZYON) Tüm yıldızlar gibi Güneş'de, kütle çekiminin etkisiyle sürüklenen gaz ve tozların, girdap halinde dönerek bir küre oluşturmasıyla, meydana geldi. Kütle gittikçe büyürken, merkezdeki hidrojen, çok büyük bir basınçla sıkışır. Sonunda, hidrojen çekirdeklerinin bir araya gelerek, çok aşamalı bir tepkimede, helyuma dönüşeceği, bir füzyon tepkimesini tetikler. Ortaya çıkan çekirdekler, onları oluşturan birleşimdeki hidrojen çekirdeklerinden, daha az kütleye sahiptir. Bu kütle farkı, Einstein'ın ünlü; E = mc2formülüne göre, enerjiye dönüşüyor. Bu enerjinin büyük bölümü, gamma ışınları biçiminde, ışık olarak taşınıyor. Ki bu, elektromanyetik ışınımın, en şiddetli dalga boyudur. Ancak, Güneş'in çekirdeğinin yoğun olması nedeniyle, fotonlar, atomlara çarparak saçılıyor, ya da soğuruluyor ve yeniden yayılıyor. Foton, Güneş yüzeyine ulaşana dek, geçmesi gereken 700.000 kilometrelik yolda ilerlerken, o kadar çok enerji harcıyor ki; büyük bölümü, görünür ışık olarak adlandırdığımız, oldukça önemsiz bir ışınım olarak açığa çıkıyor. Nitekim merkezin hemen üzerindeki bölgede; (Güneş yarıçapının içten dışa doğru % 25'lik kısmından başlayıp, % 85'lik kısmına kadarki bölge), ışınım bölgesi(radiation zone), olarak adlandırılıyor. Bu bölgenin sıcaklığı, merkeze göre daha düşük; ortalama 5 milyon °C kadar. 1950'li yıllarda füzyon modeli, doğrulanmıştır. Ancak, füzyon sürecinde üretilen ve nötrino denilen, atomdan daha küçük, hayaletimsi parçacıklar, daha sonra fark edilmiştir. Araştırmacıların, onlarca yıl süren araştırmalarına göre, her gün Dünya 'ya çarpması gerektiği öngörülen nötrino miktarının, yalnızca üçte birini saptayabiliyorlardı. Sonunda, üç yıl önce, Japonya ve Kanada'daki tesisleri de içeren uluslararası düzeyde, dikkate değer bir çaba gösterildi. Ve kayıp nötrinoların, mutasyon geçirip, farklı türlere dönüştüğü kanıtlanarak, problem çözüldü. GÜNEŞ'İN YÜZEYİ YOK Işınım bölgesi'nin üzerindeki konveksiyon bölgesi de, Güneş yarıçapının % 85'ine karşılık gelen bölgeden başlayarak, yüzeye kadar uzanıyor. Bu nedenle, ışınımla iletim hızı, ciddi biçimde düşüyor. Bu yeni iletim biçimindeyse, ışınım bölgesi bitimi ve konveksiyon bölgesi, başlangıcdaki görece sıcak maddenin yükselerek, daha soğuk malzemenin, tabana çökmesi söz konusu. Bölge bitimine ulaşan sıcak madde, yeniden serinleyerek, aşağı çöküyor. Çökünce yeniden ısınıyor, ısınınca yeniden yükseliyor vs. Bu döngünün oluşturduğu dikey enerji iletimi, ışınımla iletime kıyasla çok daha dolaysız ve hızlı. Enerjinin, bu yolla bölgenin sonuna ulaştırılması, bir haftadan biraz uzun. IŞIKKÜRE Buradan, Güneş yüzeyi olarak betimlenen bölgeye; ışıkküre'ye(fotosfere) geliyoruz. Ancak Güneş'e baktığımızda, gazların birden yoğunlaşarak, saydamlığını neredeyse tümüyle yitirdiği, yaklaşık 500 km kalınlıkta bir sınır bölgesi var. Bir yüzey olarak algıladığımız bu bölge, aynı zamanda Güneş'e bir filtreyle baktığımızda gördüğümüz disk : bir tür hayali yüzey. İçerdiği gazın yoğunluğu da, öyle düşük ki; Dünya'nın deniz düzeyindeki atmosfer basıncının 10 binde 1'ine karşılık geliyor. Enerji, ışıkküre içinde de, ışınım yoluyla iletiliyor; çünkü burada bulunan gazın yoğunluğu, atomların enerji soğurup, sonra da salmalarına elverecek ölçüde incedir. RENKKÜRE Güneş atmosferinin, 'tabanı' sayılan ışıkkürenin hemen üzerindeki bölgeyse renkküre (kromosfer). Yaklaşık 2000 kilometre kalınlığındaki bu tabakada, enerji yine ışınımla iletiliyor. Hidrojen atomları, ışıkküredeki enerjiyi soğurarak, çoğunu hidrojen - alfa ışığı olarak bilinen, kırmızı ışık halinde yayıyorlar. Bu durumda, renkküreyi görmenin en iyi yolu, Güneş'in diğer bütün dalga boylarındaki ışığını devre dışı bırakan, filtrelerden yararlanan teleskoplar kullanmaktır. Tam Güneş tutulması da, bu ince kırmızımsı tabakanın görülmesine olanak sağlıyor. Renkkürenin bir özelliği de, sürekli biçim değiştiren, tırtıklı yapıdaki dış yüzüdür. GÜNEŞ TACI(KORONA) Sıranın sonunda, Güneş atmosferi olarak betimlenecek, taç (korona) kısmı var. Parıltısı, ışıkküreninkine kıyasla çok daha düşük olan bu bölgeyi,çıplak gözle,ancak Güneş tutulması sırasında görebiliyoruz. Taç 'ı görmenin bir yolu da, Güneş diskini perdeleyen özel bir aygıt olan koronagraftan yararlanmak. Taç kısmı, birçok ilginç özellik gösteriyor. Bunlardan biri, normalde Güneş 'in iç kısımlarından dışarıya doğru düşme eğilimi gösteren sıcaklığın, burada birden 2 milyon°C'ye kadar fırlaması. Bu ani sıcaklık artışının kanıtlarından biri, salınan elektromanyetik ışınım ve yüksek derecede iyonlaşmış atomların varlığı. Bu tür atomların oluşmasıysa, sıcaklığın milyon derece düzeylerine bağlı. Bu yüksek sıcaklığın bir nedeninin, Güneş'in manyetik alanıyla ilgili olabileceği düşünülüyor. Ancak nedenler, hala tam anlamıyla aydınlatılabilmiş değil. Bu bölümden salınan enerji, çok farklı dalga boylarındadır: Uzun dalga boylu radyo dalgalarından, kısa dalga boylu, X-ışınlarına kadar değişir. Burası, Güneş'in, X-ışını yayını yapabilmesine izin verecek sıcaklıktaki tek bölge. Dünya atmosferine giremeyen bu ışınları görüntülemekse, ancak uzay teleskoplarıyla mümkün. Taç kısmının önem li özelliği de, Güneş'in manyetik alanının etkisiyle, yer yer farklı şekillere girebilmesi. Bunlar, Güneş'in etkinliğiyle ilgili olarak, bize önemli bilgiler sağlayan ipuçlarıdır. Rosetta Taşı, üstündeki yazılarla, Mısır hiyeroglif yazısının çözülmesini sağlayan taş. Kaynaklar: 1) George Gamow, Güneş Diye Bir Yıldız , Çev. Gülen Aktaş, Reşit Canbeyli, İstanbul, 1982. 2) National Geographıc, Temmuz 2004. 3) Bilim ve Teknik, Aralık 2003. |
Uzay Dünya'nın atmosferi dışında evrenin geri kalan kısmına verilen isimdir. Atmosfer ile uzay arasında kesin bir sınır bulunmamaktadır, fakat Dünya'nın atmosferi yukarı doğru çıkıldıkça incelmektedir. Uzayda tahminen milyonlarca galaksi bulunmaktadır. Bu tahmini galaksilerin içinde tahminen milyonlarca sistemler, gezegenler ve astroitler bulunmaktadır. Fizikçi Carl Sagan'ın kitabı "KOZMOS" da yazdığı üzerine evrensel atom sabiti 1088 kadar yani 10 üst 88, yani evrende 10'un yanında 88 sıfır tane atom var. Bu şekilde bir hesaplama ve insanoğlunun bildiği her türlü galaksi uzayın büyüklüğünü kanıtlar. Uzay ayrıca evren terimi ile karıştırılır. Bu iki kavram karıştırılmamalıdır. "Uzay" içinde bulunduğumuz sonsuz sanılan boşluktur, "evren" ise canlı, cansız her varlığın uyumu ya da uyumsuz yaşadığı mekandır. Yani birbirlerinden farklı şeylerdir. Uzay karanlığı, büyüklüğü, olayları ile ilgi çekici, karmaşık ve araştırmaya değer olmuştur. Bu yüzden insan her çağda uzayı merak etmişti. Bu yüzden sürekli uzayı araştırmak için icatlar yapmıştı. Teleskop bu alanda çok önemli bir alettir. Çağlar geçtikçe insanların daha güçlü teleskoplarla uzayı incelemesi uzay hakkındaki bilgileri artırdı. Böylece merakını gidermeye başlayan insanoğlu bununla yetinmeyip uçarak daha fazla bilgi toplamak istedi. İnsanlığın uçmayı keşfetmesiyle Dünya'yı çevreleyen yakın uzay hakkındaki bilgiler, daha da artmaya başladı. Nihayet, güçlü füzeler, yapma uydular, Ay 'a insanlı ya da insansız araçlar gönderilmesi, yapay uydular geliştirilmesi, çok güçlü radyo teleskoplarla (bkz.Hubble Uzay Teleskobu) uzayın derinliklerinin araştırılması, 20. yüzyılın ikinci yarısında insanlığın uzay hakkındaki bilgilerini önemli ölçüde genişletti. Ayrıca insanlık uzayı araştırmak için "astronomi" bilimini doğurdu. Artık astrologlar uzayın bilgilerini daha hızlı buluyorlardı. Bu arada teorik fizik ve astronomi konusunda devrim yapacak görüşler ortaya atan Einstein gibi bilginlerin uzay konusunda ortaya attıkları pek çok kuram, gözlemcilerin uzay üzerine verdikleri bulguların mantıklı bir şekilde açıklanmasını sağladı. Uzay konusundaki ilk sağlam bilgiler, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında, özellikle kuzey ülkelerinde kurulan gözlemevleri sayesinde alındı. ABD'nin Kaliforniya eyaletinde bulunan Palamar Gözlemevi, Dünya'da mevcut gözlemevlerinin en büyüğüdür. Buradaki aynalı teleskopun çapı 5 m, yüksekliği 40 metre dir.Bu gözlemevlerinde uzaydaki gökcisimlerinin kütlesi, hacmi, ışığının şiddeti vb. incelenmektedir. Uygulamalı fiziğin geliştirdiği tayf (spektrum) analizi, uzaydan gelen ışıklardan, cisimlerin hangi elementlerden oluştuğunu göstermektedir. 1932'de K. G. Jansky adındaki bir mühendisin rastlantı sonucu bulduğu uzaydan gelen radyo yayınları, daha sonraki yıllarda radyoteleskopların doğmasına ve uzayın derinliklerinin dinlenmesine, bu radyo yayınlarının kaynaklarının ve nedenlerinin bulunmasına yol açtı. II. Dünya Savaşı sırasında Almanların geliştirdiği V-1 ve V-2 füzeleri daha sonraki yıllarda uzayın keşfi için yapılacak çalışmalarda büyük bir adım oldu. 1947-1956 yılları arasında özellikle ABD, uzay çalışmalarına büyük hız verdi. Yapılan uzay uçuşu denemelerinin hiçbiri bir uzay aracını yörüngeye oturtmayı başaramadı. Bu arada SSCB, 1957 yılında üç kademeli Vostok füzeleri ile "Sputnik" adındaki ilk yapma uyduyu Dünya çevresinde yörüngeye oturtarak uzay yarışında öne geçti. Uydulardan elde edilen uzay üzerine bilgiler, canlıların, özellikle insanların uzayda yaşayabilmeleri için hangi koşulların yerine getirilmesi gerektiğini ortaya koydu. Böylece uzay tıbbı doğdu ve gelişti. Uzayda ilk insan ise 12 Nisan 1961 tarihinde SSCB'nin uzaya gönderdiği Yuri Gagarin oldu. Bu arada, insanların uzay boşluğuna yerleşmelerini sağlamak, uzayı uzaydan izlemek, Dünya üzerinde haberleşme kolaylıkları sağlamak için binlerce uydu yörüngeye yerleştirildi ya da uzayın boşluğuna fırlatıldı. Nihayet 1969 Temmuzu'nda Ay'ın ABD'li astronotlar tarafından fethedilmesi, uzay çalışmalarında en önemi adımlardan biri oldu. Günümüzde uzay yarışı büyük bir hızla sürmektedir.Özellikle de Amerika ve Rusya bu büyük yarışta amansız birer rakiptir. |
Uzayın Derinliklerine Doğru 30 Yıllık Arayış Uzaybilim : Uzayın Derinliklerine Doğru 30 Yıllık Arayış Önce Voyager 2 uzayda yol almaya başladı, hemen ardından Voyager 1 de ayrı bir rotada keşif yolculuğuna koyuldu. İnsan ırkının biyolojik ve kültürel özelliklerinden örnekler ve işaretler taşıyan Voyager projesinin amacı, evrende bulunabilecek başka uygarlıklara mesaj götürmek ve onlarla teması sağlamaktı. Voyager'lar bugüne kadar uzayda 13 milyar kilometre yol yaptı ve dünyaya eşi benzeri olmayan görüntüler yolladı. İnsansız Voyager araçlarıyla bugüne kadar çekilen ve yayımlandığı gün herkesi hayran bırakan en çarpıcı fotoğraf, tam 4 milyar kilometre uzaktan çekilmiş Dünya manzarasıydı. Uzaybilimciler kadar filozof ve sanatçıları da çarpan bu karede sevgili Dünya'mız engin bir karanlık içinde yüzen küçük bir nokta olarak görünüyordu. Fotoğrafa "Pale Blue Dot" - Solgun Mavi Nokta - adı verildi Pale Blue Dot - Solgun Mavi Nokta-Fotoğrafın ortasında belli belirsiz görülen benek: Biz orada yaşıyoruz. Amerikalı astronom ve yazar Cari Sağan, bu görüntüden aldığı ilhamla yazdığı kitapta şöyle diyordu: "Orası, işte burası. Evimiz. Bizim evimiz. Tanıdığınız herkes, sevdiğiniz herkes, adını işittiğimiz herkes, yaşamış ya da yaşayan herkes orada... güneş ışığına asılı kalmış bu toz zerreciğinin üstünde." Uzaya önce Voyager 2, 20 Ağustos 1977'de fırlatıldı; hemen ardından da, 5 Eylül'de, Voyager 1 yola koyuldu. Kağıt üstünde 5 yıl süreceği öngörülen görevin temel amacı Jüpiter ve Satürn'e daha yakından bakıp onlar hakkında bilgi toplamaktı. Ancak 1979-1989 arasında iki araç toplam 48 ay ve 4 gezegeni inceledi, fotoğrafladı. Bunlar o güne kadar elde edilen en çok, en detaylı ve en doğru bilgilerdi. Voyager kardeşlerin yolculuğu orada bitmedi, uzayın derinliklerine doğru süzülmeye devam ettiler. Bugün Voyager 1, Güneş Sistemi'mizin dışına çıkmış durumda ve Dünya'dan en uzak insan yapımı cihaz unvanına sahip. Kardeşi Voyager 2 de şu sıralar Güneş Sistemi'nin en dış katmanı olan rüzgârlı heliosheath'i geçmek üzere ve yılın sonuna doğru dış uzaya çıkması bekleniyor. Bu uzaklık, Plüton gezegeninin Dünya'mıza olan uzaklığının yaklaşık üç katına denk geliyor. İki araç da Dünya'daki NASA takip merkezine sinyal yollamaya devam ediyorlar. Gereksinim duydukları enerjiyi de içlerindeki minik nükleer santrallerden alıyorlar. Bu nükleer enerji hücrelerinin her biri yaklaşık 300 watt enerji üretiyor. JÜPİTER YAKINDAN GÖRÜLDÜ Voyager görevinin en çarpıcı anlarından biri de 1979'da Jüpiter'in çok yakınından geçmesiydi. Çektikleri 52 bin kare fotoğraf sayesinde gezegenin üstünde bulunan ve Büyük Kırmızı Nokta adı verilen dev fırtına yakından izlendi, Jüpiter'in uydularından biri olan IO'nun yüzeyinde aktif halde bir volkanın bulunduğu görüldü. Voyager 1 Kasım 1980'de, Voyager 2 ise Ağustos 1981'de Satürn'e yaklaştı. Bugün Satürn'ün halkaları hakkında bilinenlerin çoğu Voyager'ların çektiği fotoğraflar sayesinde elde edildi. Voyager 2 yolculuğuna Uranüs ve Neptün istikametinde devam etti. Uranüs'ün beş büyük uydusunu incelemenin yanında, daha önce tespit edilememiş 10 yeni uydu ile birlikte gezegenin son derece güçlü bir manyetik çekim alanına sahip olduğunu keşfetti. Araç sonraki durağı olan Neptün'ün kuzey kutbunun 4,400 kilometre üstünden geçerek, o güne kadar bir gezegene en çok yaklaşan araç oldu. Voyager'ların bugün yıldızlararası uzayda yolculuklarına başladıkları tahmin ediliyor. Her birinde 12 inç (30cm) çapında, altın kaplı bakır diskler bulunuyor. Bu disklerin üzerindeki kayıtlar, 1970'lerde geçerli olduğu üzere, aynı bir plak gibi iğneyle çalınabiliyor. Kayıtlı veriler arasında Dünya'dan görüntüler, rüzgâr, gök gürültüsü, kuş, balina ve diğer hayvanların ses kayıtları, J. Sebastian Bach ve Chuck Berry gibi farklı müzisyenlerden örnekler bulunuyor. Disklere kaydedilen mesajlar 1970'de bir bilim adamı heyeti tarafından belirlenmişti ve Cari Sağan da heyetin üyelerindendi. 55 dilde selamlaşma ifadeleri ile Sagan'in altı yaşındaki oğlunun dillendirdiği ve 'dünya çocukları adına uzaydaki diğer yaşam formlarına iyilik dileyen' mesajı da disklerde yer aldı. Voyager'ların ilk gezegenler arası sisteme yaklaşması yaklaşık 40 bin yıl alacak. Dolayısıyla onlar tarafından gönderilebilecek mesaj ve fotoğrafların Dünya'ya ulaşıp ulaşmayacağı, ulaşırsa bile o zamanki Dünya'nın nasıl bir şey olacağını bilmenin imkanı yok. Ancak, Sagan'in dediği gibi, "Kozmik okyanusa bıraktığımız bu mesaj şişeleri, gezegenimizdeki yaşamın sürekliliği konusunda umutlarımızı güçlendiriyor." Kaynak: NASA, Independent, CNN / Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji |
Derin Uzayda Yaşam ve Ölüm Büyük kütleli yıldızların yaşamları, Büyük Patlama'dan bu yana yaşanan en büyük patlamalarla son buluyor. Ve araştırmacılar artık, ölen güneşlerin şifresini çözüyordur. Stan Woosley, ilk gençlik yıllarından beri kimyasal elementleri seviyor ve bir şeyleri havaya uçurmaya bayılıyor. Çocukluk yıllarını, 1950'lerin sonlarında Teksas'ta (ABD) geçiren Woosley, 'Potasyum nitrat, potasyum perklorat ve potasyum permanganatla birçok farklı şeyi karıştırarak elde edilebilecek herşeyi yaptım,' diyor. Woosley, patlayıcı karışımlarını Fort Worth'taki (Teksas, ABD) bir golf sahasında test ediyordu. Denemelerini, 'Kavanozun kapağını sıkıca kapatıp olabildiğince hızla uzaklaşırdım' diye özetliyor. Günümüzde California Üniversitesi'nde (Santa Cruz, ABD) gökbilimci olarak görev yapan Woosley artık daha büyük (çok daha büyük)patlamalarla uğraşıyor. Evrenin oluştuğu dönemden beri meydana gelen en güçlü patlamaların bazılarını, süpernovaları (yıldızların ölümünü) inceliyor. Bu patlamalar, hemen her saniye, genellikle insanın hayal dahi edemeyeceği kadar uzak galaksilerde, yüz milyarlarca yıldız parlaklığında ve genişleyip soğuması aylarca süren ateş topları olarak meydana geliyor. Gezegenimize yakın bölgelerde çok sık oluşmadıkları için şanslıyız. İçinde bulunduğumuz galaksideki son süpernova 1604'te patladı. Gece gökyüzünde Jüpiter'in parlaklığına rakip olan bu patlama, gökbiliminin öncülerinden Johannes Kepler tarafından büyük bir dikkatle izlenmişti. Böylesine uzakta meydana gelmelerine rağmen süpernovalar insan bedenini doğrudan etkiliyor. Hücrelerimizdeki karbon, havadaki oksijen, bilgisayar çipleri ve kayalardaki silisyum, kanımızdaki ve makinelerdeki demir, yani hidrojen ve helyumdan ağır olan atomların hemen hepsi, evrenin ilk dönemlerinde meydana gelen yıldızların içinde oluştu ve milyarlarca yıl önce patladıklarında tüm evrene saçıldılar. Gökbilimciler, onlarca yıldır, insanoğlunun kökenlerini anlamak amacıyla (ve bazı durumlarda da sadece patlamalara karşı duyulan meraktan hareketle) milyonlarca yıl boyunca huzurla parıldayan yıldızların nasıl olup da aniden patladıklarını anlamaya çalışıyor. Son dönemlerde iki önemli keşif yapıldı. Biri, uzayın derinliklerinden gelen ve Dünya'ya ulaşan yüksek enerjili gama ışını patlamalarına ilişkin bir bilgi. Gökbilimciler, onlarca yıldır, bu patlamaların kökeninin ne olabileceği üzerinde düşünüyordu ve uzay araçları yakın dönemlerde yanıtın ortaya çıkması yönünde ikna edici kanıtlar sunarak tartışmaya son noktayı koydu. Bu yanıt, Woosley tarafından on yılı aşkın bir süre önce ortaya atılan görüşle örtüşüyordu: Birçok gama ışını patlaması, asıl patlamadan dakikalar önce süpernovalardan yayılan erken uyarı sinyalleridir. Bu bağlantı bir diğer gizeme, asıl patlamaya doğru ilerleyen olaylara bir bakış sunuyor. Araştırmacılar bu konuda da ilerleme kaydetti. Yanıt için gökyüzü yerine süpernovaların bilgisayarda üretilen modellemelerini izleyen bazı araştırmacılar son felaketi tetikleyenin ne olduğunu bulmuş olabileceklerini düşünüyor. Yap bozun eksik kalan parçası, hayal edilemeyecek kadar güçlü yankılar (yıldızların son gösterileri) olabilir. Gökbilimcilerin, genellikle gökcisimlerini onlar yok olmadan incelemek gibi bir aceleleri yoktur. Ama bugünlerde yüzlerce gökbilimci acil bir durum olduğunda göreve çağrılan doktorlar gibi zamanında işlerinin başında olabilmek için, cep telefonları ve çağrı cihazlarını yanlarından ayırmıyor. Tümü, Swift adlı uzay aracından gelecek bir sinyali bekliyor. 2004'te fırlatılan Swift, gama ışınları için gökyüzünü tarıyor. Bir patlama saptadığında, merkeze odaklanmak ve geriye kalan ışığı tam olarak belirlemek için teleskoplarını gama ışınlarının kaynağına doğru çeviriyor. Ayrıca yeryüzünde bekleyen ve daha büyük teleskoplarla daha yakından gözlem yapabilen gökbilimcilere de çağrı gönderiyor. Swift, 18 Şubat 2006'da, Koç takımyıldızı doğrultusunda bir yerlerden gama ışını geldiğini saptadı. Uydu, üç dakika içinde patlamanın yerini belirlemiş ve dünyaya uyarı sinyali göndermişti. İki gün sonra Arizona'da (ABD) bir telekoskobun başındaki gökbilimciler patlamanın genelde olduğundan çok daha yakın bir yerde, yakındaki, küçük bir galakside olduğunu saptadılar. Gökbilimciler daha önce patlamalar ve süpernovalar arasındaki bağlantının izini sürmüşlerdi. Ama bu patlama çok yakındaydı ve Swift tarafından çok hızlı bir biçimde saptanmıştı. Araştırmacılar bunun, gama ışını patlamalarının, patlayan bir yıldızın sahneye koyduğu gösterinin ilk sahnesi olduğu konusundaki kuşkularını doğrulayacağını umuyordu. 18 Şubat'taki bu patlama, genelde olduğundan çok daha uzun, her zamanki birkaç saniyenin aksine yarım saatten fazla süren bir gama ve x-ışını selinin ardından görünür ve kızılötesi bölgelerde ışınımda bulundu. Patlamadan geriye kalan bu ışık izleyen üç gün içinde sönmeye başladı ve ardından sahneye süpernova çıktı. Şili'nin kuzeyindeki Çok Büyük Teleskop'la gözlem yapan gökbilimciler patlamadan geriye kalan ışığı izlerken bir parlama olduğunu fark ettiler. Yıldız, gama ışını patlamasından bir iki dakika sonra patlamıştı ama enerjisinin çoğu görünmeyen, morötesi ışınlar ve x-ışınları biçimindeydi. Görünür ışık daha yavaş parlamıştı ve şimdi, sonunda, patlamadan geriye kalan ışığı bastırıyordu. Gökbilimciler bir gama ışını patlamasının süpernovaya dönüşmesini baştan sona ilk kez izliyorlardı Kaynak:National Geographic |
Uzay Nedir?Uzay Nasıl Eğrilebilir? Uzay nedir? Uzay, boşluk mudur? Uzay nasıl eğrilebilir? Uzayın eğriliği ile kastedilen nedir? Einstein, evrenin geometrisinde yanıldığımızı anladı. Örneğin iki paralel ışığın uzayda hiç kesişmeden gideceğini sanırız. Çünkü Öklid geometrisinin sonsuz düzleminde paralel çizgiler kesişmez. Doğrunun iki nokta arasındaki en küçük uzaklık olduğunu söyleriz. Bir zamanlar insanoğlu, Dünya' nın düz olduğunu düşünürdü. Bugün Dünya' nın yuvarlak olduğunu biliyoruz. İzmir ile New York arasındaki uzaklık düz bir yol değil, bir çember yayıdır. Dünya söz konusu edildiğinde bile Öklid geometrisi geçerli değildir. Ekvator' un iki noktasından Kuzey Kutbu' na çizilen dev üçgenin iç açıları toplamı 180 derece değildir; daha büyük bir derecedir. Dünya üzerinde dev bir çember çizilse, çevresi ile yarıçapı arasındaki oran klasik değer "pi sayısı"ndan küçük çıkar. Çünkü bu dev çember bir düzlemde değildir. Dünya' nın yuvarlaklığından kimse şüphe etmez. Fakat insanoğlu bu gerçeği, Dünya' dan ayrılıp ona uzaktan bakarak bulmamıştır. Bu, Dünya' da dururken de, kolayca gözlenen olayların uygun matematiksel açıklaması ile rahatça anlaşılabilir. Einstein de astronomik gerçekleri dikkate alarak yeni bir evren modeli ortaya attı. Öklid geometrisi, bir çekim alanı içinde geçerli değildir. Çekim alanında doğruların, düzlemlerin anlamı olsa bile pek basittir. Işık bile çekim alanı içinden geçerken düz bir çizgi üzerinde gitmez. Çünkü çekim alanının geometrisi, içinde doğru bulunmayan bir geometridir. Işığın çizebileceği en kısa yol bir eğri, ya da alanın geomettrik yapısının belirlediği büyük bir çemberdir. Bir çekim alanının yapısını düşen cismin kütlesi ve hızı belirler. Bir bütün olarak evrenin geometrik yapısına biçim veren de evrende bulunan maddelerin toplamı olmalıdır.Evrende her madde toplanmasına karşılık uzay-zaman sürekliliğinde bir biçim bozulması vardır. Her gök cismi, her galaksi uzay-zamanda, bölgesel bozukluklar meydana getirir; denizdeki adaların çevresinde görülen çalkantılar gibi. Madde toplanması ne kadar yoğun olursa, bunun sonucu olan uzay-zaman eğrilmesi o kadar büyük olur. Sonuç olarak tüm uzay-zaman süreklisi bir bütün eğridir. Evrendeki hesaplanamaz madde kütlelerinin oluşturduğu biçim bozukluklarının yerleşmesi, sürekliliğin büyük bir kozmik eğri halinde kendi üzerine kapanmasına yol açar. Bu nedenle Einstein evreni Öklid' inkinden ayrıdır ve sonsuz değildir.Yerde sürünen bir solucan Dünya' yı düz ve sonsuz görür. Bunun gibi yerdeki bir insana bir ışın düz çizgi üzerinde sonsuza gidiyormuş gibi görünebilir. Einstein evreninde doğrular yoktur; yalnız büyük çemberler vardır. Uzay sonsuz değildir, fakat sınırsızdır. (Evren ve Einstein s: 110-115) Einstein evreninde yüz milyonlarca ateş halinde yıldızı ve hesaplanamayacak ölçüde seyrek gaz, soğuk demir, taş ve kozmik toz sistemlerini tutan milyarlarca galaksiyi içine alacak büyüklüktedir. Bu evrende, saniyede 300 bin kilometre hızla uzayda yola çıkan bir Güneş ışını, büyük bir kozmik çember çizecek ve 200 milyar yıldan biraz sonra kaynağına dönecektir ( Evren ve Einstein s:117) Bununla birlikte Einstein, kendi evren bilimini geliştirirken, yıllarca sonra açıklanan astronomi olayını bilmiyordu. Yıldızların ve galaksilerin hareketlerini rastgele sayıyordu. Einstein, evreni durgun saydı. Oysa evren genişliyordu. Bütün galaksiler, sistemli olarak bizimkinden uzaklaşıyor. Bu sonuç o kadar önemlidir ki, bunun nasıl ortaya konulabildiğini göstermek yararlı olacaktır. Oldukça yakın galaksilerin uzaklığının belirtilebilmesi onların içinde iyi bilinen çeşitli örnek yıldızların tanınması yolu ile olur. Bu yıldızlar için değişme devrelerinin, onların kendi öz aydınlatma miktarı ile belli olduğu bilinmektedir. Bu uzaklıkların, elverişli bir şekilde bulunabildiğini söylememize olanak sağlayan başka yöntemler de vardır ki, bunların sonuçları, oldukça iyi sayılabilecek derecede diğer yöntemlerin sonuçları ile çakışırlar. Galaksilerin hızlarını, bunların görünür ışıktaki ışımalarını çözümleyerek de belirlemek olanaklıdır. Şimdi herkes, evren ve zamanın kendisinin, büyük patlamada bir başlangıcı olduğunu düşünüyor. Ve Hawking, sitemini şöyle dile getiriyor: "Bu , birkaç değişik kararsız taneciğin keşfinden çok daha önemli olmakla birlikte, Nobel Ödülleri ile değerlendirilebilmiş bir buluş değildir" (s: 28) İki karadelik çarpışır ve birleşirse, sonunda ortaya çıkan karadeliğin alanı, baştaki karadeliklerin alanlarının toplamından daha büyüktür. Bu durum, termodinamiğin ikinci yasasına göre, entropinin davranışına çok benzemektedir. Entropi, hiç azalmaz ve tüm sistemin entropisi, onu oluşturan parçaların entropileri toplamından büyüktür. Bir karadeliğin kütlesindeki değişme, onun olay ufkunun alanın da değişmeye, açısal momentumundaki değişmeye ve elektrik yükündeki değişmeye bağlıdır. Bir karadeliğin uzay ufkunun her yerinde yüzey gravitesi aynıdır. Bu benzerlikten cesaret alan Bekenstein 1972' de olay ufku alanının belli bir katının karadeliğin entropisi olduğunu ileri sürdü. "Lakin bu teklif tutarlı değildi. Eğer karadelikler, olay ufkuyla orantılı bir entropiye sahip olsalardı, yüzey gravitesiyle de orantılı, sıfırdan farklı bir sıcaklıkları olurdu. Karadeliğin, kendi sıcaklığından daha düşük sıcaklıktaki bir termal ışınımla temasta olduğunu düşünelim. Karadelik, ışınımın bir kısmını yutarken dışarıya birşey gönderemeyecektir. Zira klasik kurama göre, karadelikten bir şey çıkamaz.Bu durumda, alçak sıcaklıktaki termal ışınımdan, yüksek sıcaklıktaki karadeliğe ısı iletilmiş olacaktır. Bu ise, genelleştirilmiş ikinci yasaya aykırıdır. Çünkü termal ışınımdan entropi kaybı, karadelik entropisindeki artmadan daha büyük olurdu. Lakin, bundan sonraki konuşmamda göreceğimiz gibi, karadeliklerin, tama da termal özellikte bir ışınım yaydıkları keşfedilince, tutarlılık yeniden sağlandı. Bu sırf bir tesadüf veya bir yaklaşım sonucu olamayacak kadar güzel bir sonuçtur. Böylece karadeliklerin gerçekten bir iç gravitasyonal entropisi olduğu anlaşılıyordur. Göstereceğimiz gibi bu, bir karadeliğin basit olmayan topolojisi ile ilgilidir. İç entropinin anlamı, graviteni çoğunlukla kuantum kuramıyla ilgili olanın dışında, ek bir belirsizlik düzeyi ortaya çıkarmasıdır. Bu nedenle, "Tanrı zar atmaz" dediğinde, Einstein yanılıyordu. karadelikler dikkate alındığında, Tanrının zar atmakla kalmayıp, bazen zarları görülemeyecek yerlere de atarak bizi şaşırttığı görülmektedir." (Uzay ve Zamanın Doğası s: 34-35 ) Gravitenin hiç olmazsa normal durumlarda, daima çekici olduğunu gördük. Eğer gravite elektrodinamikteki gibi bazen çekici, bazen de itici olsaydı, on üzeri kırk kere(10 40) daha zayıf olduğu için onu hiç fark edemezdik. Ancak, gravitenin daima aynı işareti taşıması nedeniyle, bizimle Dünya gibi iki makroskobik cismin taneciklerinin arasındaki gravitasyonal kuvvetler, bizim hissedeceğimiz ölçüde bir kuvvet toplamına yol açar. Gravitenin çekici olması, onun evrendeki maddeyi yıldız ve galaksi gibi cisimler oluşturmak üzere bir araya getirecek şekilde davranacağı manasına gelir. Daha fazla sıkışmaya karşı madde, yıldızlarda termal basınç ile galaksilerde de iç hareketler ve dönmelerle bir süre direnir. Ama en sonunda ısı veya açısal momentum dışarı taşınacak ve cisim büzülmeye başlayacaktır. Eğer kütle, Güneş' in kütlesinin bir buçuk katından küçükse, elektron veya nötronların dejenerasyon basıncı nedenle büzülme durabilir. Cisim de buna göre bir beyaz cüce veya bir nötron yıldızı haline yerleşir. Fakat, kütle bu limitten büyükse, büzülmeyi durdurabilecek bir şey yoktur. Belirli bir kritik büyüklüğe kadar küçülünce, onun yüzeyindeki gravitasyonal alan o kadar kuvvetli olacaktır ki, ışık konileri içeri doğru kıvrılacaktır. Bunun size dört boyutlu bir resmini çizmek isterdim. Fakat, hükümet tasarrufları, Cambridge Üniversitesini ancak iki boyutlu ekranlarla yetinmeye zorluyor. Bu nedenle zamanı düşey doğrultuda üç uzay doğrultusunun ikisini perspektif olarak gösterdim. "Uzay-zamanın, içinden sonsuza kaçmanın mümkün olmadığı bölgesine karadelik denir. Bunun sınırı olay ufku adını alır. Olay ufku, sonsuza kaçamayan ışık ışınlarının oluşturduğu bir boş yüzeydir. Saçsızlık teoremleri, bir cisim karadelik oluşturacak şekilde çökerken büyük miktarda enformasyonun kaybolduğunu gösteriyor. Daha önceleri, bu enformasyon kaybı önem taşımıyordu. Çünkü Çökmekte olan bir cisimle ilgili bilgilerin karadelik içinde kaldığı düşünülüyordu. karadelik dışında bulunan bir gözlemci için çöken cismin nasıl bir şey olduğunu belirlemek çık zordur. Ama klasik kuramda bu ilke olarak olanaklı görülüyordu. Gözlemci, çökmekte olan cismi gerçekte hiç gözden kaybetmeyecektir. Buna rağmen o yavaşlayacak ve olay ufkuna yaklaştıkça daha da kararacaktır. Fakat gözlemci hala onun hangi maddeden yapıldığını ve kütlesinin nasıl dağıldığını görebilecektir. Kuantum kuramı bunun hepsini değiştirmiştir. Önce, çöken cisim olay ufkunu geçmeden önce sadece sınırlı bir miktarda foton gönderecektir. Bunlar, çöken cisim hakkında tüm bilgiyi taşımaya yetmeyecektir. Bunun anlamı, kuantum kuramına göre, dışarıdaki bir gözlemci için, çöken cismin durumunu ölçmenin mümkün olmadığıdır. Bunun çok önemli olmadığı, çünkü dışardaki bir kişi ölçemese de enformasyonun hala karadelik içinde olduğu düşünülebilir. Fakat işte burada, kuantum kuramının ikinci etkisi ortaya çıkıyor. Dediğim gibi, kuantum kuramı karadelikleri ışıtır ve kütle kaybettirir. En sonunda bunlar tamamen yok olurken, içlerindeki tüm enformasyonu da birlikte götürürler. Bu enformasyonun gerçekten de kaybolduğu ve başka bir şekilde geri gelemeyeceği lehinde argümanlar vereceğim. Bu enformasyon kaybı, fiziğe, kuantum mekaniği ile ilgili olanın dışında ve onun üzerinde, yeni belirsizlik düzeyi katmaktadır." 1973 yılında bu olayı ilk defa incelediğim zaman, çökme sırasında bir emisyon patlaması olacağını, fakat ondan sonra tanecik oluşturulmasının duracağını ve geride gerçekten siyah bir kara cisim kalacağını bulmayı umuyordum. Fakat büyü şaşkınlıkla, çökme sırasındaki bir patlamadan sonra geriye, sabit hızda bir tanecik oluşumu ve emisyon kaldığını buldum.(s:56) Bir süredir, kuvvetli bir elektrik alanında pozitif ve negatif elektrik yükü taşıyan tanecik çifti oluşturulduğu bilinmektedir.(s:67) Karadelikler, elektrik yükü de taşıyabildiği için, bunların da çift oluşturulabileceği düşünülebilir. Lakin bunun miktarı, elekton-pozitron çiftleri ile karşılaştırıldığında çok küçük bulunacaktır. Zira, kütle bölü yük oranı on üzeri yirmi defa daha büyüktür. Bu şu demekti: karadelik çiftleri oluşturmak üzere önemli bir ihtimal belirmesinden çok daha önce, herhangi bir elektrik alanı, elektron-pozitron çiftleri oluşumu ile nötralize olacaktır. Bunun yanında, magnetik yüklü karadelik çözümleri de vardır. Magnetik yüklü tanecik olmadığı için, böyle karadelikler, gravitasyonel çökme ile oluşturulamazlar. Fakat bunların, kuvvetli bir magnetik alanda çiftler şeklinde oluşturulabileceği düşünülebilir. Bu durumda adi tanecikler magnetik yük taşımadığı için, adi tanecik oluşması ile arada bir rekabet yoktur. "Bu nedenle, magnetik yüklü bir karadelik çifti oluşturulabilecek kadar büyük bir ihtimal olabilmesi için, magnetik alan yeter derecede kuvvetli olabilir. Kaynak:Uzay ve Zamanın Doğası,69 |
Kozmik Duvar Yazıları İle Süslü Uydu: Enceladus Satürn, boyutça küçük ama gökcismi sayısını gözönüne aldığımızda büyük bir Güneş sistemine benzer. Çevresindeki muhteşem halkalar ve bu halkarın içinde ve dışında dolanan 56 uydusu ile dev bir Güneş sistemi. Bu uyduların içinde sadece Titan bizim Ay'ımızdan büyüktür, diğerleri daha küçüktür 1789 yılında keşfedilen Enceladus, çapı 500 km olan ve gezegenin kalın E halkası içinde bulunan ilginç bir uydudur. Yüzey yapısı nedeniyle üzerine düşen güneş ışığının tamamını yansııtır. Yaklaşık 1.37 günde bir gezegenin çevresinde dolanan Enceladus tam bir küre şeklinde değildir. Çatlaklar nasıl oluşuyor sorusuna bilim adamlarının yanıtı gecikmedi. 2004 yılının yaz mevsiminde Satürn'e ulaşan Cassini uzay aracı gezegeni ve uydularını yakından inceleme olanağı elde etti. Cassini bir çok bilimsel gözlem aracı taşıyordu. 2005 Temmuz ayında Cassini Encladus'un yüzeyinin 175 km yakınından geçti. bu geçiş sırasında uydunun güney kutup bölgesinin ayrıntılı fotoğrafını çekerken diğer gözlem aletleri de uydu üzerinde yoğunlaşmıştı. Uzay aracı birçok küçük buz parçaları ile karşılaşırken yüzeyde çok iri buz parçalarının da varlığını saptadı. Üstelik bu iri buz parçaları yeni oluşmuştu. Satürn ve Enceladus'a yakın iki büyük uydu olan Tethys ve dione'nin bu küçük uyduya uyguladığı tedirginlik etkileri sonucu ortaya çıkan ısı, tamamen donmuş olan uydunun iç yapısındaki buzları erittiğini ve buharlaşan gazın basıncı ile sıcak suyun gayzerler vasıtasıyla yüzeye püskürdüğünü ve hemen o anda yüzeyin soğuk olmasından dolayı donduğunu ileri sürdüler. Gerçekten Cassini'deki yüzey sıcaklığını ölçen aygıtlar tam o çatlaklardaki sıcaklığın daha yüksek olduğunu gösteriyordu. Resimdeki sicakliklar Kelvin olarak verilmiştir, onları bildiğimiz sıcaklık birimine dönüştürmek için kullanacağımız formül 0K derecenin -273 C derecesine eşit olduğudur. Yani 80K, -193C'ye ve 91K ise -182C'ye karşıt gelir. Bu ise çatlaklarda gayzer olduğunun açık kanıtıydı. İçeriden püsküren buhar ve sıcak su yüzeye çıktığında buz parçaları olarak uyduyu terkettiği yine Cassini uzay aracı tarafından kanıtlandı. Bu buz parçaları E-halkasının temel yapı taşlarını oluşturuyordu. Bu halka içinde dolaşan diğer uydular, yani Tethys, Mimas, Dione ve Rhea halkalardaki bu buz parçalarını yakalayarak yüzey şekillerinin daha parlak gözükmesine neden olmaktadır. Bu sayede güneş ışığını yansıtma oranları normale göre daha fazla olmaktadır. Enceladus hemen hemen sadece su buharından oluşmuş ince de olsa bir atmosfere sahiptir. Bu ise donmuş yüzeyin hemen altında sıvı suyun bulunduğunun bir göstergesidir. Bu atmosferde yine gayzerler dolayısıyla içerden yüzeye çıkan su buharı ile meydana gelmektedir. Cassini üzerindeki optik ve kırmızıötesi tayfçekerin yaptığı gözlemler yüzey ve atmosferin %99.9'unun sudan oluştuğunu gösterdi. geri kalan elementler ise karbon ve azottu. Bazı bilim adamlarına göre yaşamın temel taşını oluşturan tüm kimyasallar Enceladus'da bulunmaktadır. Yaşamın oluşması için bu uydu, Jüpiter'in Europa uydusundan çok daha elverişli olduğu anlaşılmıştır. Bu ilginç uydunun genel özelliklerini NASA ve Wikipedia sayfalarından, Cassini'nin bu uydu ile ilgili çektiği fotoğrafları NASA'nın Cassini sayfasından, yapılan bilimsel araştırmaların sonuçlarını ise BBC, SpaceFlight ve CNN sayfalarından çok daha ayrıntılı öğrenebilirsiniz. Kaynak:Tübitak(TUG) |
Paul Davies'in Çok Evren İçin Umutsuz Çabası The New York Times gazetesinin 12 Nisan 2003 tarihli sayısında, ünlü astrofizikçi Paul Davies'in "Çok Evrenin Kısa Tarihi" (A Brief History of the Multiverse) başlıklı bir yazısı yayınlandı Davies, materyalist düşünürlerin, evrendeki hassas tasarım karşısında sığındıkları son argüman olan "belki sonsuz sayıda evren vardır ve bunlardan biri olan bizim evrenimiz tesadüfen yaşama uygun olmuştur" iddiasını savunmaya çalışıyordu. Önce materyalistlerin neden böyle bir argüman geliştirdiklerini kısaca belirtmek gerekir: Binlerce yıldan beri İlahi dinler ve Allah'ın varlığını kabul eden felsefeler, evrende bir amaç ve tasarım bulunduğunu savunmuşlar, materyalistler (yani madde dışında bir şeyin bulunmadığını iddia edenler ise) böylesine bir amacın ve tasarımın varlığını reddetmişlerdi. Ancak 20. yüzyıldaki bir dizi astronomik ve fiziksel bulgu, evrendeki tasarımın reddedilemeyecek kadar belirgin olduğunu ortaya çıkardı. Bu bulgular, evrenin başlangıç anındaki Büyük Patlama'nın hızından evrendeki dört temel kuvvetin şiddetlerine, elementlerin yapısından içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi'nin yapısına kadar her şeyde, tüm değişkenlerin "tam olması gerektiği gibi" olduğunu gösterdi. Bilim adamlarının 70'li yıllarda "İnsani İlke" (Anthropic Principle) diye tanımlayarak açıkladıkları bu büyük keşif, materyalistlerin asırlardır savunageldikleri "evrende amaç ve tasarım yoktur" tezini açıkça çürütüyordu. Paul Davies de The New York Times'daki yazısında bu gerçeği özetlemekte ve gösterdiği doğal sonucu, yani Allah'ın varlığını itiraf etmektedir: Doğa neden bu kadar akıllıca, hatta denebilir ki kuşku uyandıracak derecede, yaşama uyumludur? Fizik kanunları yaşamı ve bilinci neden bu kadar korumaktadırlar, neden yaşanabilir bir evren yapmak için işbirliği içindedirler? Neredeyse bir Büyük Tasarımcı tüm bunları belirlemiş gibidir. Dikkat edilirse Davies evrendeki tasarımın Allah'ın varlığına delil olduğunu kabul etmekle birlikte, bu açık gerçeği reddetmektedir. Ve evrendeki tasarımın kaynağını açıklamak için, materyalistlerin başta da belirttiğimiz gibi son sığınağı olan "çok evren" (multiverse) teorisine sığınmaktadır. Çok Evren Teorisi Bu teoriye göre, içinde yaşadığımız evren, aslında çok daha büyük bir "çok evren"i oluşturan neredeyse sayısız evrenden biri olabilir. Bu kadar çok evren içinde bir veya bir kaç tanesinin yaşam için uyumlu olması ise, materyalistlere göre, normal bir durumdur. Peki bu teoriyi destekleyecek herhangi bir bilimsel kanıt var mıdır? Önce sorunun cevabını verelim: Hayır, yoktur. Bu, sadece bir spekülasyondan, öylesine ortaya atılmış bir senaryodan ibarettir. Paul Davies'in makalesinin ilginç yönü ise, okuyuculara, sanki çok evren teorisini destekleyen çok önemli kanıtlar varmış gibi bir izlenim vermeye çalışmasıdır. Yazının, gazetenin spotunda yayınlanan özeti tam bu amaca yöneliktir: Çoklu evrenler veya çoklu gerçeklikler fikri asırlardır var. Ama buna dair bilimsel kanıtlar yeni. Bu giriş cümlelerini gören okuyucular, eğer yazının tümünü okumazlarsa, çok evren teorisinin gerçekten somut bilimsel kanıtlarla desteklendiğini ve Davies'in de yazısında bunlardan söz ettiğini sanabilirler. Oysa aksine, ortada böyle bir kanıt yoktur ve nitekim Davies de eğer var olsalar, sözünü etmekten büyük zevk duyacağı ? sözkonusu "yeni bilimsel kanıtlara" dair tek bir kelime dahi etmemektedir. Aksine, Davies yazısında sözkonusu çok evren teorisinin bir spekülasyon olduğunu kabul etmeye varan itiraflarda bulunmaktadır. Davies'e göre, çok evren teorisine, "hayal etme yoluyla" yoluyla varılmaktadır. Dahası, bu teoriye giderken "inandırıcılık bir sınıra dayanmakta" ve "giderek daha fazla inanca dayalı bir kabullenme yapılmaktadır." Kısacası, Davies'in ve diğer tüm materyalistlerin çok evren teorisine olan ilgileri, bilimsel kanıtlardan değil, kişisel tercihlerinden kaynaklanmaktadır. Bu kişisel tercihin çıkış noktası ise, evrenin bir Yaratıcı'nın eseri olduğunu kabul etmeyi istememeleridir. Paul Davies yazısında bunu da belirtmekte ve "Allah bunu bu şekilde yarattı" şeklindeki bir açıklamanın bir bilim adamı için "tatmin edici" olmadığını ileri sürmektedir Materyalist Bilimin Amacı Söz konusu "tatmin olup olmama" durumu, aslında materyalist bilimin çıkış noktasıdır. Bu bilim anlayışı, Allah'ın varlığını inkar ederek evreni ve doğayı açıklamayı kendisine amaç olarak edinmiştir, çünkü bu bilim anlayışınının mimarları, Allah'ın varlığını kabul etmeyi istememektedirler. Benjamin Wiker'ın Moral Darwinism: How We Became Hedonists (Ahlaki Darwinizm: Nasıl Hedonistler Haline Geldik) adlı önemli kitabında detaylıca gözler önüne serdiği gibi, Epikür'den başlayarak Charles Darwin'e ve günümüz materyalistlerine uzanan "Allah'ın varlığını gözardı eden bir bilim kurma" çabasının ardında, hep bu niyet vardır. Materyalistler, bilimin kendisi öyle gerektirdiği için değil, dünya görüşleri ve felsefeleri öyle gerektirdiği için, Allah'ın varlığını göz ardı eden bilimsel teoriler geliştirmeye ve bunları umutsuzca kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Bilimin kendisi ise, materyalistlerin gözardı etmek istedikleri gerçeği ısrarla ve güçlü bir biçimde ortaya koymaktadır: Evren, onu yoktan yaratmış ve düzenlemiş bulunan Yaratıcı'nın kanıtları ile doludur. Allah'ın Varlığının Kanıtları Bu gerçeği reddetmek için ileri sürülen teorilerden biri olan çok evren teorisi, kuşkusuz çürüktür. Öncelikle bu teorinin bilimsel bir kanıtı olmayışı, Davies'in de kabul ettiği gibi, onu temelsiz bir inanç düzeyine indirmektedir. Bu durumda materyalistlerin "siz Allah'ın evreni yarattığına, biz de çok evrenlerin varlığına inanıyoruz" gibi bir itiraz öne sürmeleri, yani bir tür "eşitlik" durumu olduğunu ileri sürmeleri de aldatıcıdır. Çünkü; 1) Evrendeki tasarımı, bilinçli bir tasarımcının varlığı ile açıklamak doğru olandır. Bir heykel gördüğünüzde, bir bunu bir heykeltraşın varlığı ile açıklarsınız. "Tüm evrende sayılamayacak kadar taş olduğuna göre, bu taş da işte böyle tesadüfen şekillenmiş" gibi bir argüman, elbette akılcı değildir. "Occam's Razor" adı verilen ve bir konuyu açıklamada en dolaysız izahın kabul edilmesi gerektiğini bildiren mantık kuralı uyarınca, evrendeki hassas dengelerin kökeni için de tesadüf değil tasarım açıklaması tercih edilmelidir. 2) Allah'ın varlığının evrendeki hassas denge ve tasarımın ötesinde, daha pek çok bilimsel kanıtı vardır. Paul Davies, diğer materyalistler gibi, canlıların kökeni meselesinin Darwinizm'le çözüldüğünü sanıyor veya bunu varsayarak avunuyor olabilir. Oysa Darwinizm artık çürük bir teoridir ve canlıların kökeninde bilinçli bir tasarım bulunduğu somut kanıtlarla ispatlanmaktadır. Bu durum Allah'ın hem evreni kusursuz bir denge ve tasarımla yarattığını, hem de yarattığı bu evrene müdahale ettiğini bilimsel açıdan göstermektedir. 3) Allah'ın varlığının, pozitif bilimlerin ötesinde daha pek çok kanıtı vardır. İnsan psikolojisi, ruhun varlığının kanıtları, Kutsal kitaplar, son Kutsal kitap olan Kuran'daki mucizevi bilgiler gibi daha pek çok farklı alandan gelen bulgular, Allah'ın varlığını, insanları yarattığını ve onlara din yoluyla gerçekleri gösterdiğini göstermektedir. Materyalistler ise, giderek daha da güçlü bir biçimde önlerine çıkan bu kanıtlar karşısında yeni spekülasyonlar üretmekten başka bir çözüm bulamamaktadırlar. Yazısına "çok evren teorisinin yeni kanıtlarından" söz ederek başlayan, ama tek bir kanıt bile gösteremeyen Paul Davies gibi... Davies'in yapması gereken, evreninin kökeni hakkındaki bilimsel bulguları bir kez daha değerlendirmesi, ancak bunu yaparken, kendi materyalist önyargıları açısından "tatmin edici" bir sonuç bulmak için değil, yalın gerçeği bulmak için düşünmesidir. O zaman şimdiye dek defalarca yanına gelip de geri döndüğü yaratılış gerçeğini görebilir, kendisinin ve tüm insanların Yaratıcısı olan Yüce Allah'ın varlığını kavrayabilir. Kaynak:Bilgiler Dünyası |
Kozmik Işınlar Kozmos adı verilen ve enerji ile maddenin iç içe olduğu büyük alan içerisinde,belkide küçük bir pirinç tanesi kadar yer kaplamıyoruz Kozmos içerisinde yer alan Dünya gezegeninde yaşayan bizler,uzayı ve uzay ile ilgili bağlantılı olarak enerji-madde dönüşümlerini ne kadar biliyoruz?Bu soru ve sorulara ait türev ve integral sorular birbiri ardınca gelebilir,tarih boyunca da gelmiştir.4 element vardır diyerek insanları yanlış yönlendiren bilim anlayışından,günümüzdeki modern bilime ulaşıncaya kadar çok mesafe katedilmiş ve bu günün biliminin neredeyse yılda ikiye katlandığına şahit olmakta;bu da daha katedecek çok mesafemizin olduğuna tanıklık etmektedir. Konumun başlığından ve giriş bölümünden anlayacağınız üzere,yazımı enerji-madde-uzay konularında yoğunlaştırmak istedim.”Madde vardan yok,yoktan var olmaz.”Bu kanun ile beraber;”enerji maddenin sadeleştirilmiş halidir”hipotezini bir araya getirdiğimiz zaman,enerjinin korunum yasasınıda bulmuş oluruz.Yani “enerji vardan yok,yoktan var olmaz.”Madem ki madde vardan yok,yoktan var olmuyorsa ve enerji dediğimiz mefhumda maddenin türevi diyebileceğimiz niteliğe sahipse;enerjinin korunumu yasasınıda bulmuş oluruz.Bana diyebilirsiniz ki;bunlar bulunmuş bilimsel gerçekler,o zaman niye bunlar üzerine eğiliyorsunuz?Ama keşfedilen Amerika’yı tekrar keşfetmemek için Amerika’nın nerede olduğunu bilmek kadar nasıl gidileceğini de bilmek önemlidir.İşte,bilinen bir yasa ile bir hipotezin nasıl iç içe getirileceğini bilmezsek,bilimde yol kat edemeyiz.Bu nedenden dolayı,oluşturacağımız hipotez ve teorileri hangi gerçekler üzerine oturtmamız gerektiğini bilmeliyiz ki,oluşacak mantıksal süreç doğru işlesin. Peki bu kanunlar gerçeği ile konumuzun ne ilgisi var?? Konumuz bir enerji şekli olan,hem de yüksek bir enerji şekli olan kozmik ışınlar olunca,yukarıda ki tanımlamaların önemi ortaya çıkar.Bu enerji şekli,elektromanyetik spektrumda yer alır ve hem de enerjinin en yoğun olduğu bölümde,yani en sağ kısımda bulunur.Elektromanyetik spektrumun en sağ kısmında dalga boyu en küçük ve en küçük olduğu için en aktif harekete sahip,bunların yanında frekansı çok büyük olduğu için enerji düzeyi yüksek olan kozmik ışınlar yer almaktadır.Spektrumun tamamında olduğu gibi kozmik ışınlarda maddenin sadeleştirilmiş hali olup,normal şartlar altında üretilmesi mümkün değildir.Kozmik ışınların üretildiği merkezler ya süpernovalar,ya nötron yıldızları ya da atarca yıldızları olup;bunların tespiti ancak çok hassas aletler sayesinde olmaktadır. Kozmik ışınların insan doğasındaki etkileri tam bilinmemekle beraber,insanı olumsuz etkilediği ve insanda mutasyona neden olabilecek etkilere sahip oldukları tahmin edilmektedir.Öyle ki,küresel ısınma ile söz konusu olan güneş ışınlarının insanda meydana getireceği tahribatın büyüklüğü;kozmik ışınların meydana getireceği tahribat yanında devede kulak gibi kalmakta;bu da bize kozmik ışınların ne kadar büyük enerji yumakları olduğunu göstermektedir. Güneşten gelecek zararlı ışınlar mor ötesi ışınlar olup bunlar kozmik ışınların yanında çok basit denilebilecek etkiye sahiptir.Ancak süpernova ve diğer dev yıldızların bizden olan uzaklıkları nedeniyle etki azalmakta ve bu nedenden dolayı da etkiyi fazla hissetmemekteyiz.Ama ileriki dönem içerisinde yakın bir bölgede süpernova patlaması gerçekleşecek olursa bu insanlık için büyük tehlikelere neden olacaktır. Kaynak:Bilimnet |
Göklerdeki Düzen Göklerdeki Düzen Elementler, atomlarının yapısıyla birbirinden ayrılırlar. Bir hidrojen atomunu demirden ayıran fark, hidrojenin proton ve elektron sayısının 1, demirinkinin ise 26 olmasıdır. İşin önemli olan yönü, elementleri birbirine dönüştürmenin doğal Dünya koşullarında imkansız oluşudur. Çünkü bir elementin bir başka elemente dönüşmesi için, çekirdeğindeki proton sayısının değişmesi gerekir. Oysa protonlar, evrendeki en büyük fiziksel güç olan güçlü nükleer kuvvet tarafından birbirlerine bağlanırlar ve ancak "nükleer" reaksiyonlarla yerlerinden oynatılabilirler. Fakat doğal dünya şartlarında gerçekleşen reaksiyonların hepsi, elektron alışverişlerine dayanan ve çekirdeği etkilemeyen kimyasal reaksiyonlardır. Simya, Ortaçağ'da çok popüler olmuş bir uğraşıdır. Simyacılar, üstte belirttiğimiz gerçeği bilmedikleri için, hep elementleri birbirine dönüştürme hayalleri kurmuşlar, demir gibi METAlleri altına çevirmek için uğraşmışlardır. Oysa simya dünya koşullarında imkansızdır. Çünkü elementlerin birbirine dönüşümü, ancak çok yüksek ısılarda gerçekleşir.Gereken bu ısı o kadar yüksektir ki, sadece yıldızlarda bulunur. Simya Merkezleri: Kırmızı Devler Elementleri birbirine dönüştürmek için gereken ısı, yaklaşık 10 milyon derecedir. Bu yüzden gerçek anlamda bir "simya", sadece yıldızlarda gerçekleşir. Bizim Güneşimiz gibi orta büyüklükte yıldızlarda sürekli olarak hidrojen helyuma çevrilmekte ve böylece yüksek enerji açığa çıkmaktadır. Şimdi belirttiğimiz bu temel kimya bilgilerini düşünerek Big Bang sonrasını hatırlayalım. Big Bang'den sonra evrende sadece hidrojen ve helyum atomlarının ortaya çıktığını belirtmiştik. Astronomlar, bu atomlardan oluşan dev bulutların, özel olarak ayarlanmış koşulların etkisiyle sıkışarak Güneş tipi yıldızları oluşturduklarını öne sürerler. Ama bu durumda bile evren yine iki tür elementten oluşan ölü bir gaz yığını olmaya devam edecektir. Bir başka işlemin, bu iki gazı daha ağır elementlere çevirmesi gerekmektedir. Bu ağır elementlerin üretim merkezleri, kırmızı devlerdir, yani Güneş'ten ortalama 50 kat daha büyük olan devasa yıldızlar. Kırmızı devler, Güneş tipi normal yıldızlardan çok daha sıcaktırlar ve bu nedenle de normal yıldızların yapamadığı bir şey yaparlar: Helyum atomlarını karbon atomlarına dönüştürürler. Ama bu dönüşüm pek öyle basit bir şekilde gerçekleşmez. Amerikalı astronom Greenstein'in ifadesiyle "bu yıldızların derinliklerinde çok olağanüstü bir işlem gerçekleşmektedir."(1) Helyumun atom ağırlığı 2'dir; yani çekirdeğinde 2 proton yer alır. Karbonun atom ağırlığı ise 6'dır; yani 6 protonu vardır. Kırmızı devlerin olağanüstü sıcaklıkları içinde, üç helyum atomu biraraya gelir ve bir karbon atomu oluşturur. Bu, Big Bang'den sonra evrenin ağır elementlere kavuşmasını sağlayan en temel "simya" sürecidir. Ancak bir noktayı hemen belirtmek gerekir. Helyum atomları, yan yana geldiklerinde birbirleriyle mıknatıs gibi birleşen maddeler değildirler. Hele üç tanesinin yan yana gelip bir anda tek bir karbon atomu oluşturmaları imkansız gibidir. Peki o zaman karbon nasıl üretilir? İki aşamalı bir işlemle. Önce iki helyum atomu birbiriyle birleşir ve böylece ortaya dört protona ve dört nötrona sahip bir "ara formül" çıkar. Üçüncü bir helyum da bu ara formüle eklendiğinde, ortaya altı protonlu ve altı nötronlu karbon atomu çıkmış olur. Bu ara formüle "berilyum" denir. Kızıl devlerde ortaya çıkan berilyum, dört protondan ve dört nötrondan oluşmaktadır. Ancak bu berilyum, berilyumun Dünya'da bulunan normal yapısından farklıdır. Periyodik tabloda yer alan normal berilyum, fazladan bir nötrona sahiptir.Kırmızı devlerin içinde oluşan berilyum ise farklı bir versiyondur. Buna kimya dilinde "izotop" denir. Konuyu inceleyen fizikçileri uzun yıllar boyunca şaşkınlığa düşüren nokta ise, kırmızı devlerin içinde oluşan bu berilyum izotopunun anormal derecede kararsız olmasıdır. O kadar kararsızdır ki, oluştuktan tam 0.000000000000001 saniye sonra parçalanmaktadır! Peki ama nasıl olmaktadır da, oluştuğu anda yok olan bu berilyum izotopu, yanına bir tane helyumun tesadüfen gelip kendisiyle birleşmesiyle karbona dönüşmektedir? Bu, tesadüfen üst üste geldiklerinde 0.000000000000001 saniye içinde birbirini fırlatan iki tuğlanın üzerine bir üçüncü tuğlanın daha eklenmesi ve bu şekilde ortaya bir inşaat çıkması gibi imkansız bir şeydir. Peki ama bu iş kızıl devlerde nasıl olmaktadır? Bu sorunun cevabını yıllar boyunca dünyanın tüm fizikçileri merak ettiler. Kimse bir cevap bulamadı. Bu konuya ilk kez ışık tutan kişi ise, Amerikalı astrofizikçi Edwin Salpeter oldu. Salpeter ilk kez bu sorunu "rezonans" kavramıyla açıkladı.. Kaynak:Biltek |
Dev Yıldız Patlamaları Süpernovalar Dev Yıldız Patlamaları Süpernovalar Süpernova deyimi, astronomlar tarafından bir yıldızın patlayarak dağılmasını isimlendirmek için kullanılır. Dev bir yıldız, korkunç bir patlama ile kendisini yok eder ve içindeki madde de yine korkunç bir hızla uzayın dört bir yanına dağılır. Bu patlama sırasında yayılan ışık, yıldızın normal ışımasından binlerce kat daha kuvvetlidir. Evrende yeni sistemlerin oluşumunda çok önemli bir rol oynadığı düşünülen süpernovalar, astronomların tahminine göre maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yarıyor. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıkları, evrenin başka köşelerinde birikerek yeni yıldızları ya da yıldız sistemlerini oluşturuyor. Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette Dünyamız da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır. ( Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, İstanbul: Global Yayıncılık, Ağustos 1999 ) Süpernovaların Yaydığı Uzay Tozları Uzaydan atmosfere sağanak halinde yağan ve yıllık toplam ağırlığı 15.000.000 tonu bulan uzay tozları toprağa mikroskobik boyutta tanecikler olarak düşer. Bu tanecikler kutup buzullarına hatta deniz diplerindeki tortullara kadar sızar. Sigara dumanını oluşturan katı parçacıklar büyüklüğünde olan ve milimetreden küçük dalga boylarında ışıyan uzay tozu parçacıklarının önemli bir bölümü gerçekte zararsızdır. Dünyamıza bozulmadan ulaşabilen bu mikroskobik maddenin laboratuvar analizleri bilim için büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü Güneş Sistemimizin en eski kütlesini içeren bu maddenin analizinden elde edilen bulgular, Güneş'in ve diğer gezegenlerin bundan 4,5 milyar yıl önce oluştukları ilkel bulut hakkında detaylı bilgi vermektedir. Cardiff Üniversitesi ve Edinburgh Kraliyet Gözlemevi üyesi bilim adamları, bu alanda bir devrim olarak kabul edilen SCUBA adlı gözlem aracını kullanarak, uzay tozu araştırmaları konusunda önemli adımlar attılar. Bu çalışmalarda, " uzay tozu " olarak adlandırılan ve birçok yıldız ile birlikte Dünya benzeri gezegenlerin de oluşumunu sağlayan parçacıkların kaynağının süpernovalar olabileceğine dair ipucu elde edildi. Çalışmaya katılan Dr. Loretta Dunne, açıklamasında; "Uzay tozunun nereden kaynaklandığı sorusunun yanıtı, gezegenlerin kaynağının ne olduğunun da yanıtıdır. Üzerinde yaşadığımız Dünya da aslında, uzay tozu parçacıklarının yoğun miktarlarda bir araya gelmiş bir biçimidir. Bugüne kadar da bu tozun kaynağı hakkında emin değildik" dedi. Bilim adamları, SCUBA'yı kullanarak, Dünya'dan 11 bin ışık yılı uzaklıktaki "Cassiopeia A" adlı süpernovayı gözlemlediler. Süpernovaların bu tozun kaynağı olduğu daha önce de tahmin ediliyordu, ancak bu son çalışmayla, Güneş'ten 30 kat büyük bir yıldızın patlamasıyla oluşan "Cassiopeia A" süpernovasının, yoğun biçimde uzay tozu yaydığı belirlendi. Dunne, " eğer tüm süpernovalar Cassiopeia A'nın yaydığı miktarda uzay tozu yayıyorsa, bu parçacıkların kaynağının süpernovalar olduğunu söyleyebiliriz" dedi. İlk bakışta önemi pek anlaşılamayan süpernova patlamalarının gerçekte çok hassas bazı dengeler üzerine kurulmuş olduklarını Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında şöyle anlatır: Uzaklıktaki Hassas Denge Süpernovalar ve aslında bütün yıldızlar arasındaki mesafeler çok kritik bir konudur. Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı, bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı. Michael Denton'un süpernovalarla ilgili bu tespiti aslında evrenin bütünü için geçerlidir. En büyük kozmik olaylardan atoma kadar herşeyde son derece hassas ölçülerle kurulmuş bir düzen mevcuttur. Açıktır ki böylesine kusursuz bir yapı, şuursuz atomların biraraya gelmek için aldıkları bir kararın veya kör tesadüflerin sonucu olamaz. Gerçek olan, üstün bir ilmin gözler önüne serildiği evren, herşeyi bilen ve herşeye güç yetiren Rabbimiz'in eseridir. Bu gerçeği Allah Kuran'da şu şekilde bildirir: "Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi. 117) "O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)'ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi. 3-4) Ay'dan Daha Parlak Bir Yıldız Milattan sonra 1054 yılının 4 Temmuz gecesi, Çin İmparatorluğu'nun astronomları, gökyüzünde çok dikkat çekici bir olayın gerçekleştiğini gözlemlediler. Gökyüzünde aniden çok parlak bir yıldız ortaya çıktı. Yıldız o kadar parlaktı ki, ışığı gündüzleri bile kolaylıkla fark edilebiliyor, gece ise neredeyse Ay'dan daha parlak görünüyordu. Çinli astronomların gördükleri ve kaydettikleri bu olay, evrendeki en ilginç astronomik oluşumlardan biriydi aslında. Bu bir "süpernova"ydı. Kaynak:Bilgiler Dünyası (Güncel Makaleler) |
Eğri Uzay Zamanın Anlamı Eğri Uzay Zamanın Anlamı Einstein 1905 ve 1915 yıllarında ortaya attığı özel ve genel görelilik kuramlarıyla doğaya, maddeye, uzaya ve zamana farklı bir bakış açısı getirdi. Onun bu buluşlarıyla; belki de fizik, felsefe dalında en Önemli sınavını veriyordu. Birbiriyle İlintili olan bu kuramlara göre; hareket eden saatler yavaşlayabiliyor, cetvellerin boyları kısalıyor cisimlerin kütleleri, hızları dolayısıyla artabiliyordu. Einstein'ın yeni denklemleri Newton’un koyduğu klasik anlayışa, ancak ışık hızından çok küçük hızlarda uygunluk göstermekteydi. Einstein, hep saatlere, cetvellere ve gözlemcilere bağlı olmayan evrensel bir çekim kuramı hayal ederdi ve Allah'ın, kendine bir keçi inadı ile İyi koku alan bir burun verdiğini söylerdi. Gerçek şu ki; O'nun bu özellikleri amacına ulaştırmıştı. Genel görelilik kuramı, kütle çekiminin nasıl islediğini anlatır. Ama bunu yaparken; hiçbir zaman çekimi bir kuvvet olarak düşünmez. Bunun yerine, cisimlerin çevresindeki çekim alanlarının, uzay ve zamanın bükülmesi sonucu oluştuğunu söyler. Cisimler, içerdikleri kütlelerine oranla uzayda çukurluklar oluşturur. Ve zamanın akışını yavaşlatır. Ancak uzayın derinliklerinde, tüm çekim kaynaklarından uzakta, uzay ve zaman tam anlamıyla düzdür. Çekim alanının gücü arttıkça uzay-zaman eğriliği de artış gösterir. Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Madde uzay-zamanın nasıl eğileceğini, uzay-zaman da maddenin nasıl davranacağını belirler. Uzay-zaman düşüncesine somut bir örnek olarak sunu verebiliriz: Ilık bir yaz gecesi uzaya baktığınızı düşünün. Binlerce yıldız, gözlerinizin önüne serilmiştir. Bize en yakın yıldızlardan olan Sirius'a gözlerimizi kaydırdığımızı hayal edelim. Sirius, güneş sistemine yaklaşık 8,5 ışık yılı uzaklıktadır. Bu ise; o yıldızdan çıkan bir ışık ışınının gözümüze ancak 8,5 yıl sonra ulaşabildiğini bize anlatır. Yani yıldıza bakmakla onun 8,5 yıl önceki halini görmekteyiz. Ya 250 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir galaksiyi gözlemlediğimizi düşünsek? Tahmin edersiniz ki; galaksinin yeryüzünde dinazorların hüküm sürdüğü devirlerdeki görüntüsünü algılarız. Sonuç olarak, yıldızlara bakmakla uzayın zamandan ayrı düşünülemeyeceğini kavrarız. Çünkü, gökyüzünü incelerken, aslında evrenin geçmişine bakmaktayız. İşte. birbirinden ayrı olarak düşünmediğimiz bu dört boyutlu anlayışa (en, boy,yükseklik, zaman) uzay-zaman denir. Nasıl, bir cetvel uzunluğu ölçüyorsa ; kolumuzdaki saat de zaman yönünde uzaklığı ölçer. Einstein, kuramın matematiksel ispatı yanında bir de deney önerdi. O'na göre Güneş de ışığı belli bir oranda saptamalıydı. 1919'da bir Güneş tutulması esnasında, uzaydaki konumu önceden bilinen bir yıldız üzerinde gözlem yapıldı. Gerçekten de. yıldızın ışığı Güneş'in yanından geçerken: uzay-zaman eğriliği nedeniyle önceki konumundan daha açıkta görülüyordu. Gözlem sonunda elde edilen sayılar da teorik hesaplarla bulunana yakındı. 60 yıl boyunca tekrarlanan diğer deneyler de Einstein'i haklı çıkardı. Günümüzde de çok hassas aletler yardımıyla, uzayda yapılacak bir deney düşünülüyor. Dünyanın dönme ekseninin bulunduğu düzlem üzerine, yaklaşık 640 km yüksekliğe yerleştirilecek GP-B kütle çekim aracı en hassas uzay-zaman gözlemini yapacak. Görelilik kuramı, uzayın eğriliğine bağlı olarak zamanın da akışının yavaşlayacağını belirtir. Uzayda, eğim ne kadar fazlaysa o bölgede aynı oranda. zaman yavaş işler. Eğimin en fazla olduğu yerler de gök cisimlerinin merkezleridir. Merkezden uzaklık arttıkça zamanın büzülmesi de azalır. Çok katlı bir binanın zemin katı ile en üst katı arasındaki zaman farkı ilk defa 1960'da ölçülebildi. Günümüzde ise, en hassas saatler olan atom saatleriyle yapılan çeşitli deneyler de bu ilkeyi destekledi. Kaynak:Bilimnet |
Güneş Olayları Nasıl Oluşuyor? Güneş Olayları Nasıl Oluşuyor? Dünyadaki yaşam için vazgeçilmez bu enerji kaynağı saniyede 4.0x10E23 kilowatt enerji üreten mucizevi bir enerji makinasıdır. Güneş evrendeki milyonlarca benzeri gibi orta büyüklükte bir yıldızdır, sadece bir saniye içerisinde gönderdiği bu enerji miktarı eğer biriktirilebilseydi ve önümüzdeki 9 milyon yıl boyunca A.B.D. aynı oranda enerjiyi tüketmeye devam etseydi bu ülkenin hiç bir enerji sorunu olmayacaktı. Güneşin ürettiği enerjinin kaynağı nükleer füzyondur. Güneş, merkezindeki hidrojenin füzyonu için, bu bölgesindeki yoğunluktan ve yüksek sıcaklıktan yararlanmaktadır. Ürün olarak da gözlediğimiz enerjiyi ve helyumu üretmektedir. Merkezde üretilen enerjinin, yüksek yoğunluk ve Güneşin devasa boyutları nedeniyle yüzeye ulaşması için milyonlarca yıl geçmekte, bu süreç içerisinde sayısız soğurma ve yeniden ışınım mekanizmaları çalışmaktadır. Güneş üzerinde gözlenen aktif bölgelerin gelişimi, bu bölgelerde ortaya çıkan güneş lekeleri (Sunspots), güneş patlamaları (Solar Flares) ve patlamalarla ilişkili olaylar, korona, koronal delikler (Coronal Holes), koronal kütle atımları ( Coronal Mass Ejections), parçacık olayları (Solar Proton Events), yüksek enerjili parçacıkları ortaya çıkaran fiziksel süreçler, patlama oluşum kuramları, geniş ölçekli magnetik alanlar, güneş çevrimleri ve uzun dönemli aktivite değişimleri, patlama olaylarının önceden tahmininde yararlı olacak kısa dönemli aktivite değişimleri, güneş dünya etkileşmesi, bu doğal laboratuvarın güneş fizikçilerine sunduğu çalışma konularının bir kısmıdır Güneş Lekeleri (Sunspots) Güneş üzerinde görülen en ilgi çekici olaylardan biri de güneş lekeleridir. Güneş lekeleri güneş yüzeyi üzerinde yoğunlaşan magnetik alanlardır. Siyah bölgeler olarak görülen bu lekeler geçici olaylardır. Orta büyüklükte bir güneş lekesi aşağı yukarı dünya kadar büyüktür. Güneş üzerinde olşan bu lekeler günler, hatta haftalar boyunca izlendikten sonra yok olurlar. Lekeler, şiddetli magnetik alanlar güneş yüzeyinde belirdiğinde ortaya çıkarlar. Bulundukları alanın sıcaklığını 6000°C den 4200°C ye kadar düşürürler, bu nedenle lekenin bulunduğu alan çevresine göre daha koyu bir bölge olarak görülür. Güneş lekesinin merkezindeki siyah alan umbra olarak isimlendirilir, bu kısımda magnetik alan şiddeti en yüksek değerindedir. Umbranın çevresindeki daha açık, görülen gri bölge de penumbra olarak adlandırılır. Dünyadan gözlendiğinde lekelerin güneş yüzeyi ile birlikte bir tam dolanımları ortalama 27 gün sürmektedir. Güneş ekvatoru civarında görülen lekeler kutuplar civarında görülenlerden daha hızlı dolanım hızına sahiptirler. Güneş lekelerinin magnetik alan yapısı ne kadar karmaşıksa patlama (flare) üretme olasılıkları da o kadar yüksektir. 300 yıl süresince güneş lekelerinin sayısı ortalama 11 yıllık dönemler halinde düzenli olarak artmış ve azalmıştır. En son güneş aktivitesi maksimumu 1989, minimumu da 1996 yılında gerçekleşmiştir. Koronal Delikler (Coronal Holes) Koronal delikler, güneşin X-ışınlarında gözlenmesi sırasında geniş kara delikler halinde görülen, aylar hatta yıllarca sürebilen değişken güneş olaylarıdır. Bu delikler güneş yüzeyi üzerindeki tek kutuplu geniş magnetik alan hücrelerinin bulunduğu yerlerde yer alırlar. Bu hücreden yükselen magnetik alan çizgileri güneş sisteminin içinde çok uzaklara kadar uzanır. Güneş rüzgarı, bu açık magnetik alan çizgileri boyunca çok yüksek hızlarda gezegenler arası ortamda akmaktadır. Koronal delikler leke aktivitesi çevrimine tam uymayan bir dağılıma sahiptirler. Leke maksimumunun ardından gelen yıllarda daha fazla sayıda gözlenirler. Bu delikler aktivite çevriminin bütün evrelerinde, güneşin kuzey ve güney kutuplarında sürekli olarak görülürler. Güneş Patlamaları (Solar Flares) Enerji salınımı bakımından güneş yüzeyi üzerinde meydana gelen en şiddetli olaylardan biri gecici enerji boşalmaları olarak tanımlayabileceğimiz güneş patlamalarıdır. Patlamalar, yerden yapılan görsel bölge gözlemlerinde güneş üzerinde parlak alanlar olarak, radyo bölgede yapılan gözlemlerde ise ani gürültü artışları (Radio Bursts) olarak gözlenirler. Yaşam süreleri bir kaç dakika ile bir kaç saat arasında değişir. Bunlar güneş sistemimizde gözlenen, en şiddetli patlama olaylarıdır. Hiroşima'ya atılan bombanın yaklaşık 40 milyon katı bir enerjiye sahiptirler. Çok güçlü magnetik alanların parçalanmaları ve yeniden birleşmeleri patlamaların oluşması için gerekli olan ilk enerji kaynağını oluşturur. Gamma ışınım, X-ışınım, görsel ışınım ve radyo ışınım gibi elektromagnetik spektrumun hemen hemen her dalga boyunda ışınımda bulunurlar. Prominanslar (Prominences) Güneş diski üzerinde bulunduklarında koyu filamentler olarak görülen güneş prominansları, güneş yüzeyinden yükselen magnetik alanların taşıdığı sakin bulutlar görünümündeki güneş maddesidir. Bir çok sakin prominans yaşam sürelerinin belirli bir evresinde aktivite göstererek, uzaya önemli miktarda güneş maddesi bırakır. Koronal Kütle Atımları (Coronal Mass Ejections) Güneş atmosferinin en dış katmanı korona çok güçlü magnetik alanlarla yapılanmıştır. Kapalı bir yapıya sahip olan bu magnetik alanlar, genellikle güneş leke gruplarının üzerinde gelişen olaylarla birdenbire açık duruma geçebilirler. Şiddetle gelişen bu olaylar sırasında ivmelenen güneş maddesinin hızı güneşin çekim alanından kurtulmak için gerekli hıza (618 km/s) eriştiği andan itibaren koronal kütle atımı başlar. Büyük koronal kütle atımları sırasında atılan güneş maddesi 10E16 gram mertebesindedir. Bu aniden gelişen çok şiddetli patlama sırasında söz konusu madde 700-1000 km/s lik hızlarla ivmelenir. Yüklü parçacıklardan oluşmuş olan bu güneş maddesi yolu üzerindeki gezegenlere ve uzay araçlarına çarpmak üzere hızla gezegenlerarası ortama yayılır. Koronal kütle atımları genellikle bağımsız gelişen olaylar olmakla birlikte zaman zaman da güneş patlamaları sırasında gözlenirler. Kaynak:Fenomen |
Evrenin Rengi Evrenin Rengi U.K Schmidt Teleskobu'nun 6.4 derecelik açıyla kare bir gökyüzü parçasını kaydedebilen tek bir 35.6 ya 35.6 cmlik filmi, yüzlerce megabayt degerinde veri içeriyor.Daguerrenin 150 yıl önce çektiği ilk Ay fotoğrafıyla baslayan astronomide fotoğraf kullanımı, araştırmalar için önemini hala koruyor.Son on yıl içerisinde çoğu gözlemcinin , yük koşulu aygıtlar (charged-coupled-devices/CCD) ve fotoğraftan çok daha iyi ışık toplayan elektronik dedektörler kullanmaya başlamasıyla astronomide fotoğraf kullanımı azalmaya başlamıştı. Yinede, CCD'ler fotoğrafın birçok niteliğini özellikle de geniş alanların ince ayrıntılı ve dogru renklerini kağıda resmetme üstünlüğünü aşamıyorlar. Kısa bir süre önce,Anglo-Australian Gözlemevinde çektiğimiz renkli resimler bunu bir kez daha belgeledi. Kullandığımız teknik, iskoçyalı fizikçi James Clerk Maxwelin (1831-1879) yaklaşık 100 yıl önce geliştirdiği tekniğin geliştirilmiş bir biçimi. Elektronik görüntü ile karşılaştırıldıgında fotoğrafın en önemli üstünlüklerinden biride ,örnegin. Avustralyadaki U.K Schmidt teleskobun geniş görüş alanı gibi neredeyse sınırsız bir alanda, fotoğraf camlarının yüksek rezolusyonlu, ince görüntüler yakalayabilmesi. Oysa en büyük CCD ler ancak birkac santimetrekarelik bir alanda ölçüm yapabiliyorlar. Fotoğraf çekimi bu yüzden yakın gökada ve nebulalar gibi yaygın astronomik nesnelerin görüntülerini kayıt etmek için daha üstün bir yöntem olmayı sürdürüyor. Üstelik fotograf kağıdı , çok sayıda görsel bilgiyi birarada barındıracak bütünlügü olan bir ortam. U.K Schmidt teleskobunun 6.4 derecelik açıyla kare bir gökyüzü parçasını kaydedebilen tek bir 35.6 ya 35.6 cmlik filmi, yüzlerce megabayt degerinde veri içeriyor. Renkli goruntuler, astronomik bir fotografta saklanan bilgiyi , sezgimize açık ve çekici bir biçimde sunuyor.Gercekten de bulutsu, gökada ve yıldızların renklerini ölçmenin, bunların yapı ve fiziksel durumlarını anlamamızda önemli bir yeri var. Yinede aslına bakılırsa arastırmacılar astronomik nesnelerin çoğunda gizlenen renkleri açıga çıkarmanın değerini kavramakta gecikmişler. Astronomların çoğu rengi hala ölçülmesi kolay fakat film üzerine aktarımı pek olanaklı olmayan soyut bir kavram olarak görüyor. Geleneksel renkli filmlerin kısıtlılıgı astronomların renkli fotografla ilgilenmelerini sürekli engellemiş.modern filmlerde mavi yeşil ve kırmızıya gümüş tuzu tabakasından oluşan üç fotoğraf tabakası bulunuyor. Bu tabakalar film banyo edildiğinde mavi,sarı ve magenta renkler yaratıyorlar. Böyle filmler başka nesneler için kullanışlı olsada, uzak gök nesnelerini gerçek renkleriyle görüntülemekte başarılı değiller. Renkli filmler, gündüz boyunca güneş ışığının ayrıştırdığı elektron ve iyonların yeniden birleşmesinin atmosferin üst katlarında yarattığı zayıf fakat her yana yayılan ışıltısından, gece gögünün hava pırıltısından (night sky air glow) olumsuz sekilde etkilenir. Hava parıltısı fotoğraf filmlerini yavaş yavaş sislendirerek duyarlılıklarını azaltır. Üstelik, kimi bulutsular, ışığı renkli filmlerin iyi kayıt edemediği, kesintili belli renk ve dalga uzunluklarında yayarlar. Ve nihayet renkli filmler, fotoğraf ortamının duyarlılığını arttırmak için astronomların genellikle kullandıkları karmaşık aşırı duyarlılaştırma işlemlerini de gerektiği gibi karşılayamaz. İşte bu sorunlardan kaçınmak için,Maxwell'in renkli görüntü oluşturmadaki saygın tekniğine başvurduk.Maxwell, görmenin doğasını araştırırken, kırmızı,yeşil ve mavi ışıkla resmi çekilen bir nesnenin rengini, olduğu gibi elde edebileceğini kanıtlamıştır. Ortaya çıkan negatiflerden, daha sonra kırmızı, yeşil ve mavi filtrelerden beyaz perdeye yansıttığı, siyah beyaz üç saydam (diapozitif) elde etti. Maxwell perde üzerine yansıtılan görüntüleri üstüste koyarak, 1861 de Londra Kraliyet Ennstitüsünde şaşkınlıktan dona kalmış bir seyirci topluluğuna dünyanın ilk renkli fotoğrafını gösterdi. Biz maxwell yönteminin yenileştirlmiş bir türü ile üç ayrı siyah beyaz filmle, renkli fotoğraf çekiyoruz. Görüntüyü bu yolla elde etmek, renkli filmlerin bir çok kısıtlamalarına son verdiği gibi, teleskobun siyah beyaz negatiflerini pozitif filmlere dönüştürme aşamasında, bir çok karanlık oda teknikleri kullanmayada uygun. Bu tekniklerin en değerlisi, kimi astronomik negatiflerin geniş kontrast dizisini yitirmeksizin ince ayrıntıları yumuşatmak için, bulanık pozitif fotoğraf kullanan keskin olmayan maskedir (unsharp masking). Fotoğraf güçlendirme (photographic amplification) olarak bilinen başka bir yöntemde, görüntünün silik bölümlerini içermeye eğilimli fotoğraf emülsiyonunun üst tabakalarını seçerek aydınlatır. Aynı gökyüzü parçasının farklı pozları arasındaki ince ayrımlarını açığa çıkartmak için, bir çok negatifi üst üste getirerek birleştirir yada aynı nesnenin negatifini pozitifiyle aydınlatarak görüntüleri birbirinden çıkarırız. Fotoğrafın pozitiflerinin kalitesi hoşumuza gittiği zaman, bunları bir agrandizöre yerleştirir ve uygun kırmızı,yeşil yada mavi filtrelerden yansıtırız. Maxwell in aksine, görüntüleri, daha sonraki bütün renkli resimlerin yapılacağı ana negatif olacak geniş bir geleneksel renkli negatif film üzerine yansıtırız. Bu katma-ekleme yöntemi bize renk dengesini öyle denetlettirirki, astronomik nesneler, düşük ışık düzeylerinde tam renk hassasiyetini yitirmemiş insan gözüne nasıl gözükecekse, öyle gözükür. Fotografını çektiğimiz nesnelerin çoğu daha önce renkli olarak görülmemiştir. Bu yüzden, ilk görülüşleri çoğu kez, kişiye görkemli bir sürpriz gibi geliyor. Bu sayfalardaki resimler yaklaşımımızın hem bilimsel gücünü, hemde estetik değerini gösteriyor. DAVID F. MALIN EVRENİN RENKLİ FOTOĞRAFI Dvid Malin renkli yıldız fotoğrafçılıgının önde gelen uzmanlarından biridir.Fotoğrafçılık ve astronomi üzerine bir çok eseri vardır. yepyeni fotoğraf teknikleri kullanarak son derece sönük gökada ve bulutsular keşfetmiştir. Malin kimyager olarak eğitim gördükten sonra uzun yıllar İngiltere’de kalmis mikroskop ve x-ışınları yoluyla kimyasal problemler çözmüştür. 1975de yeni güney gallerdeki Eppingde Anglo-Australian Gözlemevinde calışmaya baslamıştır.Burada ilgisini biraz daha büyük cisimlere yönelten Malin bu gözlemevinin fotograf uzmanı olmuştur. Malinin çalışmaları kendisine arasında Sydney Üniversitesinin onursal doktorası da olmak üzere pek çok ödül kazandırmıstır.Kaynak:Bilim org (Scientific American) |
Güneş Batınca Yapılan Gözlemler Güneş Batınca Yapılan Gözlemler Güneş Batınca Nasıl Gözlem Yapılıyor? Gökyüzü gözlemleri genellikle geceleri yapılır. Ama, ilgimizi çeken sadece gece yapılan gözlemler değilse, gökyüzü gözlemciliğini gün boyunca yapabiliriz. Doğal olarak, hava kapalı değilse. Gündüz yapabileceğimiz en iyi gözlem, Güneş gözlemidir. Güneş, başlı başına bir gözlem konusudur. Bir de Güneş battıktan sonra, hava kararıncaya değin geçen süreç vardır. Alacakaranlık olarak bilinen bu süreçte de çeşitli gözlemler yapılabilir. Bir Iridium Uydusu Parlaması Gökyüzü neden mavidir? Gökyüzü mavidir; çünkü, bu dalgaboyundaki ışık atmosfer tarafından, kırmızıya oranla daha çok saçılır. Yani, mavi ışık, kırmızıya oranla atmosfere daha fazla dağılarak ona mavi rengini verir. Peki, Güneş'i batarken niye daha kırmızı görürüz? Bu, ışınların bu sırada atmosferde daha çok yol katetmesinin bir sonucudur. Bu sırada, mavi ışık daha kalın bir atmosferi geçmekte olduğundan, daha çok saçılır. Aynı zamanda kırmızı da soğurulduğu için Güneş daha sönük görünür. Batmak üzere olan Güneş'in gözümüzü rahatsız etmemesinin nedeni budur. Burada anımsatalım ki, Güneş'e doğrudan bakmak, gözlerde kalıcı hasara neden olabilir. Bu nedenle Güneş yüksekteyken kesinlikle ona çıplak gözle bakılmamalıdır. Yine, batarken bile olsa Güneş'e uzun süre bakmamak gerekir. Güneş'i batarken seyretmek çoğumuzun hoşuna gider. Bunda onun gözümüzü fazla rahatsız etmeyişinin yanında, gökyüzünde yüksekken olduğunun aksine, çok daha büyük görünmesidir. Bunun nedeniyse atmosferin mercek etkisidir. Gökyüzünde alçalan Güneş'in ışınları atmosfere eğik girdiği için kırılır. Güneş alçaldıkça bu etki artar. Bu da, Güneş'in ufka yakın kısmının daha basık görünüşünü açıklar. Güneş, batmadan biraz önce, bazen ilginç bir gösteri sunar bize. Çok kısa süren bu gösteri sırasında Güneş'in son ışıkları yeşil görünür. Yeşil ışık denen bu olay, renklerin atmosferde değişik miktarlarda kırılması sonucu oluşur. Yeşil, kırmızıya oranla daha fazla kırılır. Bu durumda, Güneş'in kırmızı görüntüsü "battığında" yeşil görüntüsü hala görülebilir. Bu olayın çok ender gerçekleştiği söylenir. Ancak, bunun bir nedeni yeterince gözlem yapılamaması olabilir. Açık bir ufukta, temiz bir havada gözlemler tekrarlanırsa, bu olaya tanık olma olasılığı artar. Güneş'in batmasıyla, havanın kararması arasında geçen süreye "alacakaranlık" denir. Alacakaranlık süresince Güneş ufkun altındadır. Ancak, atmosferin üst katmanlarından saçılan güneş ışınları havayı aydınlatmayı sürdürür. Alacakaranlık, Güneş ufkun altında belli bir konuma inene kadar sürer. Alacakaranlığın Güneş battıktan ne kadar sonra bittiği, ya da doğmadan ne kadar önce başlayacağı, üç farklı şekilde tanımlanır. Bu, "sivil alacakaranlığa" göre 6 derece, denizciliğe göre 12 derece, gökbilime göreyse 18 derecedir. Güneş, ufkun 18 derece altına indiğinde hava tümüyle kararmış demektir. Alacakaranlık en kısa ekvatorda sürer. Çünkü, Güneş burada ufka dik olarak batar. Dolayısıyla da ufkun 18 derece altına ulaşması öteki enlemlere oranla daha kısa sürer. Kuzeye ya da güneye ilerledikçe bu süre artar. 50 derece enleme ulaşıldığında, yaklaşık 5 hafta süren bir dönemde, Güneş hiçbir zaman 18 derecenin altına inmez. Yani hava tam olarak kararmaz. Bizim bulunduğumuz enlemde, alacakaranlık süresi mevsime göre bir buçuk ve iki saat arasında değişmektedir. Her iki yarıkürede de, yılın belli dönemlerinde Güneş hiç batmaz. Bu, 66,5 derece enlemi ve yukarısıdır. Bu enlemler, kutup bölgelerinin başlangıcı kabul edilen kutup daireleridir. Atmosferde Dünya'nın gölgesini görmeye ne dersiniz? Güneş battıktan yarım saat sonra ya da doğmadan yarım saat önce, Güneş'in bulunduğu ufkun tersine bakın. Güneş battıktan 20-30 dakika sonra, gökyüzüne oranla daha koyu tonlu bir bant belirecektir. Bu, Dünya'nın gölgesidir. Hava kararmayı sürdürdükçe, bu bant genişleyerek gökyüzünün tümünü kaplar. Dünya'nın gölgesini görebilmek için, havanın temiz olduğu bir yerde gözlem yapmalısınız. Gece boyunca sürecek bir gözleme başlamadan önce, genellikle gözlem yerine hava kararmadan gidilir. Bu sayede, gökyüzünde beliren yıldızları izlemek mümkün olur. Önce parlak olanlar belirir, sonra ötekiler de birer birer ortaya çıkar. Beliren yeni yıldızları tanımaya çalışmak oldukça eğlenceli ve eğiticidir. Güneş yukarıdayken yapılabilecek gözlemlerden biri de gezegen gözlemleridir. En parlak gezegen Venüs, gündüz en kolay seçilir. Jüpiter ve Mars da parlak oldukları dönemlerde gündüz çıplak gözle görülebilirler. Bu gezegenleri görebilmek için, konumlarını az ya da çok bilmek kolaylık sağlar. Onları rastgele gökyüzünde arayıp bulmak çok zor olabilir. Bir dürbün ya da teleskop, bu gezegenleri gündüz görmeyi kolaylaştırır. Bir dürbün ya da teleskopla, gündüz Satürn'ü bile görmek olasıdır. Gündüzleri gezegen gözlemi yapmak için havanın temiz olduğu günleri seçmek gerekir. Nem oranının fazla oluşu, güneş ışınlarının daha fazla saçılmasına neden olacağından, görüşü engeller. Ay, gündüzleri Güneş'ten sonra en kolay gözlenebilen gökcismi olmasına karşın, çok nemli havalarda onun bile görülmesi zorlaşır. Sabah saatleri gündüz gözlemleri için daha uygundur. Henüz Güneş atmosferi fazla ısıtmadığından, atmosferdeki çalkantılar daha az olur. Çok genç Ay'ı bulmak da ayrı bir uğraş olabilir. Ay, henüz 24 saatten genç bir hilalken çok incedir. Bu sırada, hava henüz kararmadan battığı için, görülmesi daha zordur. Çok ince hilali görebilmek için, öncelikle havanın temiz olduğu bir yer seçin. Güneş batar batmaz, onun battığı yerin biraz üzerine bakın. Eğer Ay çok alçaksa, onu çıplak gözle bulamayabilirsiniz. Bir dürbünle bakarsanız, bulma olasılığınız artacaktır. Uluslararası Uzay İstasyonu (UUİ), yörüngede dolanan en büyük uydu. İstasyon, çıplak gözle gözlenebiliyor. Alacakaranlığın bitiminden bir saat sonrasına değin yapabileceğimiz bir gözlem, yapay uydu gözlemleridir. Dünya'mızın yörüngesinde dolanan cisimlerin sayısı oldukça çoktur. Bunların yaklaşık 8000'i yeryüzünden radarla görülebilmektedir. Bunun yanında, çıplak gözle bile görebileceğimiz uydular vardır. Bu uyduları gözlemek için doğru zamanı seçmek önemlidir. Ayrıca, bakacağınız yeri de bilmelisiniz. Yapay uydu gözlemleri için en uygun zaman, alacakaranlığın sonlarından, yaklaşık bir saat sonrasına değin olan dönemdir. Çünkü, çok alçak yörüngelerde dolanan bu cisimleri görebilmemiz için onların güneş ışığını yansıtması gerekir. Bir süre sonra, Dünya'nın gölgesi uyduların üzerine düşeceğinden, gözlenmeleri olanaksızlaşır. Yapay uydular için bakmamız gereken yerse, gökyüzünün Güneş'e yakın yarısıdır. Görebileceğimiz uydular, yakınlıklarından dolayı çoğunlukla keşif (ya da casus!) uydularıdır. Bu uydular, genellikle kutuplardan geçen bir yörüngede dolanırlar. Yani, onları kuzey-güney ya da güney-kuzey doğrultusunda ilerleyen, 3-4 kadir parlaklıkta noktalar olarak görebilirsiniz. Eğer, herhangi bir yıldızdan çok daha parlak, hareketli bir cisim görürseniz, onun İridium haberleşme uydularından biri olduğuna emin olabilirsiniz. Ayrıca, Uluslararası Uzay İstasyonu da belli dönemlerde oldukça parlak görünebiliyordur. Kaynak:Tübitak |
İlk Yıldızlarda Evren’in İpuçları Olabilir İlk Yıldızlarda Evren’in İpuçları Olabilir İlk yıldızlarda Evren’in İzleri Bilim insanları, ilk yıldızlarda Evren’in büyük bölümünü oluşturan karanlık maddenin ipuçlarının bulunabileceğini düşünüyorlar. İngiltere’de düzenlenen Bilim Festivali’nde sunulan ve Science dergisinde de yayınlanan araştırmada, bilgisayar simülasyonlarıyla, Evren’in erken safhalarında ilk yıldızların çok büyük uzunlukta ve tel şeklinde olabilecekleri gösterildi. Bu simülasyonlarda, bir ucundan bir ucuna onbinlerce ışık yılı uzunluğundaki bu yıldızların, hakkında çok az şey bilinen “karanlık madde” tarafından biçimlendirilmeleri canlandırıldı. Durham Üniversitesi’nden Liang Gao ve Tom Theuns, çalışmalarının Evren’in büyük bölümünü oluşturan karanlık maddeye açıklık getirebileceğini belirterek, ilk yıldızların oluşturduğu bu yapılar ile bunları kuşatan karanlık maddenin ısısı arasında bir bağlantı bulunduğu kaydettiler. Karanlık maddenin ilk yıldızların oluşumu konusunda çok önemli rolü bulunduğunu keşfettiklerini söyleyen Tom Theuns, soğuk karanlık maddede parçacıkların çok yavaş, sıcak karanlık maddede ise çok hızlı hareket ettiklerini belirtti. “Eğer karanlık madde bu hızlı hareket eden parçacıklardan oluşuyorsa, ilk yıldızların da çok uzun ince filamentler (tel) şeklinde olduğunu bulduk” diyen Theuns, bu filamentlerin Samanyolu’nun dörtte biri uzunluğunda olduklarını ve Güneş’in 10 milyon katı madde ve gaz içerdiklerini, bunun da çok sayıda yıldız için önemli miktarda yakıt sağladığını söyledi. Astronomlar, daha az kütleye sahip filament şeklindeki yıldızların daha uzun ömürlü olduklarını ve bugüne kadar yaşamlarını sürdürebildiklerine inanıyorlar. Gökbilimciler, karanlık maddenin sıcaklığının da hangi parçacıktan oluştuğunun göstergesi olduğunu düşünüyorlar. Bilim insanları, daha önce Hubble teleskobu ile bin saati aşkın yaptıkları gözlemler sayesinde, Evren’in nasıl oluştuğu konusunda ipuçları veren gizemli karanlık maddenin ilk kez üç boyutlu haritasını yapmayı başarmışlardı. Bilim insanlarının bu öncü çalışması, Evren’in yüzde 22’sini oluşturan karanlık maddenin, yıldızlar ve galaksileri oluşturan diğer gözle görülen maddeleri nasıl bir iskelet gibi bir arada tuttuğunu gösteriyor. “Kimse karanlık maddenin ne olduğunu bilmiyor, ancak karanlık madde olmaksızın Dünya’da yaşam olmazdı” diye konuşan astronomlar, “gravitasyonel mercekleme” adı verilen teknikle bir yıldız ile gözlem teleskobu arasındaki ışığın yolundaki değişiklik tespit edilerek karanlık maddenin çekim gücünün hesaplandığını belirtiyorlar. Bilim adamlarına göre, Evren’in büyük bölümü karanlık enerji, yüzde 22’si de karanlık maddeden oluşuyor. Çevrede gördüğümüz bilindik madde ise kainatın ancak yüzde 4’ünü oluşturuyordur. Kaynak:Uzaybilim |
Orion Bulutsusu Orion Bulutsusu Hubble Uzay Teleskobu’nun bulanık görüntü özünün, üç yıl önce, düzenlenen olağanüstü başarılı bir uzay seferiyle düzeltilmesiyle birlikte astronomi araştırmaları için yeni bir dönem başlamış oldu. 29 Aralık 1993 tarihinde, göyüzünün en parlak bulutsusu olan Orion Bulutsusu’nu araştırmak üzere yönlendirilen Hubble, bulutsuyla ilgili birçok gizemin ortaya çıkarılmasını sağladı. Yıldızlar da bizler gibi doğar, yaşar, yaşlanır ve ölürler. Yıldızları oluşturan hammadde ise, yıldızlararası boşlukta bulunan gaz ve tozdur. Bu gaz ve tozun daha yoğun bulunduğu bölgelere ise bulutsu ismi verilir. Bulutsular, evrendeki temel madde olan hidrojenin dışında, daha ağır elementleri de içerirler. Bu ağır elementler, daha önce yıldızların içinde üretilmişler ve bir süpernova patlaması ya da diğer nedenlerle uzaya savrulmuşlardır. Yani bu olayı, çok büyük bir ölçekte gerçekleşen bir geri kazanım olarak düşünebiliriz. Yıldızları oluşturan bu yoğun gaz ve toz bulutları, çok düşük sıcaklıklarda olmalarından dolayı, karanlık bulutsu olarak adlandırılılar. Tipik bir karanlık bulutsu, birkaç bin Güneş kütlesini içerir ve yaklaşık 30 ışık yılı çapında (1 ışık yılı yaklaşık 10 trilyon kilometredir) bir hacim kaplar. Bulutsunun içerisindeki madde, yaklaşık %74 hidrojen, %25 helyum, ve %1 daha ağır elementlerden oluşur. Kızılötesi dalgaboyunda yapılan gözlemler, böyle bir bulutsunun sıcaklığının yaklaşık 10 Kelvin (-263°C) olduğunu gösteriyor. Bulutsunun bu kadar soğuk olması, içerisindeki atomların çok yavaş hareket etmeleri demektir. Eğer, herhangi bir şekilde, bulutsunun içerisindeki bir gaz ve toz yığını, çevresindeki maddeden daha yoğun bir hale gelirse, kütle çekiminin etkisiyle, bu yığınla birlikte, çevresindeki madde de sıkışmaya başlar. Sıkışmanın etkisiyle giderek yoğunlaşan gaz ve toz bulutunun merkezindeki sıcaklık kritik değere ulaştıktan sonra (10 milyon Kelvin) nükleer füzyon başlar. Bu sırada, hidrojen atomları, helyum atomlarına dönüşürken, büyük miktarlarda enerji serbest kalır. Merkezden kaynaklanan bu enerji, içeriden dışarıya doğru bir basınç oluşturarak, bulutun daha fazla sıkışmasını engeller. Yeni bir yıldız doğmuştur. Bu nükleer fırının etrafını saran gaz ve toz bulutu ise açısal hızından dolayı bir disk halini alır. Daha sonra, bu madde, yıldızdan kaynaklanan yoğun ışınımın oluşturduğu basınçtan dolayı uzaklaşarak yeniden yıldızlararası boşluğa dağılır ve içerisideki parlayan kütle açığa çıkar. Kışın, kuzey yarımkürede gökyüzünün en parlak ve belki de en romantik takımyıldızı olan Orion, binlerce yıldır gözlemciler için ilgi çekici bir hedef olmuştur. M.Ö. 2000 yıllarında Yunanlılar, takımyıldızı oluşturan yıldızları birleştirmiş ve bunun bir avcıya benzediğine karar vermişlerdir. Orion bulutsusu avcının belini temsil eden üç yıldızın altında, avcının kılıcını oluşturan üç ışıklı noktadan ikincisi olarak göze çarpar. Bulutsu, gaz ve toz karışımı yapısıyla, 56 trilyon kilometre uzunluğunda bir alan boyunca yayılmaktadır ve içerisindeki genç yıldızlar sayesinde parlamaktadır. Bir yıldızın rengi sıcaklığına bağlıdır. Güneş, sarı renkli ortalama bir yıldız olup, yüzey sıcaklığı 5800°C’dir. Avcı’nın sol dizini oluşturan Rigel, mavi-beyaz renkli bir yıldızdır ve yaklaşık 10000°C’de parlamaktadır. Rigel gibi büyük kütleli, sıcak yıldızlar yakıtlarını çok hızlı yaktıkları için kısa sürede kendilerini tüketirler. Büyük kütleli yıldızlar yaşamlarının son evrelerinde helyumu karbona, karbonu da demire dönüştürürler. Daha sonra bunlar, yaşlı ve şişman Betelgeuse gibi kırmızı dev haline gelirler. Avcının sağ omuzunda yer alan Betelgeuse soğuktur; yüzeyindeki sıcaklık sadece 3000°C’dir. Bir yıldızın içindeki nükleer fırın söndüğü zaman, çekim kuvveti yıldızın çökmesine ve büzülmesine neden olur. Bu hızlı büzülmeden dolayı serbest kalan enerji, büyük bir patlamayla sonuçlanır ve bir "süpernova" olarak ortaya çıkar. Patlama eğer bir gaz ve toz bulutunun yakınında gerçekleşirse, şok dalgaları bu bulutu sıkıştırıp yoğunlaşmasını sağlayabilir ve yıldız oluşum döngüsü böylece sürüp gider. Hubble’la yapılan ilk gözlemler, Orion’la ilgili gizemin ortaya çıkarılacağı konusunda oldukça ümit vermiştir. Hubble’ın ilk görüntüleri, bilinmeyen bir dizi parlak cisimle doludur. Dağınık bir şekilde yerleşmiş bu düzensiz noktaların, aynı Galileo’nun, teleskobundaki mercekte bulunan hava kabarcıklarını Jüpiter’in uyduları zannetmesi gibi, önceleri teleskobun optik alıcılarındaki bozukluktan kaynaklandığı düşünülmüştür. Houston Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren ve yaklaşık 30 yıldır Orion Bulutsusu üzerinde çalışan Robert O’Dell, bu cisimlerin, genç yıldızların etrafında dolaşan; gaz ve toz karışımı içeren gezegen sistemleri olabileceğine karar vermiştir. Eğer O’Dell haklıysa, evrenin başka bir yerinde yaşam bulunması olasılığı artıyor demektir. Çünkü sadece gezegenler, DNA oluşumu ve çoğalması için gerekli yoğunluğa sahiptir ve bilindiği kadarıyla yaşam için uygun sıcaklıklar sadece gezegenlerde bulunur. Robert O’Dell, Hubble’la yapılan gözlemlerde hiçbir yanıltıcı cisme rastlanmadığını, Orion’u olduğu gibi gözlemlediklerini ancak beklenmedik bazı bulgularla karşılaştıklarını belirtiyor. Bulutsunun merkezinin bir bölümüne yapılan ilk sağlıklı gözlem sonucunda 110 yıldız ortaya çıkarıldı ve bir sürprizle karşılaşıldı. Bunların 56’sı ince ve küresel bir bulut katmanıyla çevriliydi. Daha önce belirlenen parlak nesneler bu çatlak görünüşlü cisimlerdi. O’Dell, bunlardan başka, teleskobun keskin gözünün bile farkedemediği, yakın yıldızların az miktarda aydınlattığı birkaç cisim daha gözlemlemeyi başardı. Bulutlar her ne şekilde açıklanırsa açıklansın, bunların içinde bulunan yıldızlar (ve tüm diğer yıldızlar) Orion’daki gaz moleküllerinden Güneş Sistemi’mizdeki gezegenlere kadar tüm maddelerin asıl kaynağını oluşturur. Galaksimizin sarmal kolları içinde dağılmış pek çok yıldız toplulukları olmasına rağmen, hiçbiri Orion Bulutsusu kadar "canlı" değildir. Bize uzaklığı yaklaşık 1500 ışık yılı olduğu halde, kışın çıplak gözle bile gökyüzünde kolaylıkla farkedilebilir. Galileo, 1610 yılında teleskobunu Orion Takımyıldızı’na çevirdiğinde bulutsuyu nasıl olduysa farketmedi. Aynı yıl, bir amatör astronom olan Fransız hakim Nicolas Claude Fabri de Peiresc, Galileo’dan aldığı bir teleskopla bulutsuyu keşfetti. Bir teleskoptan bakıldığında, bulutsu renksizmiş gibi görünür çünkü içerdiği azot ve hidrojenden dolayı kırmızı renkli olan dış kısımlar parlak olmadığı için gözlerimiz tarafından algılanamaz. Bulutsu, aslında çoğunlukla hidrojenden oluşmuş olup daha az miktarda olmak üzere helyum, karbon, azot ve oksijen içeren sıcak ve parlayan bir gaz bulutudur. Bu gaz bulutu kendisinden daha geniş ve karanlık bir gaz ve toz bulutunun içinde bulunur. Su ve karbonmonoksit de dahil onlarca sayıda molekülün varlığı, bu gaz ve toz bulutunun yıldızların oluştuğu maddeyle yüklü olduğunu gösteriyor. Bulutsunun aydınlık kısmının topografyası oldukça düzensizdir. İçerdiği sıcak gazlardan gelen morötesi ışınlar özellikle moleküler bulutun ince olduğu yerlerde bulutsunun genişlemesine yol açmaktadır. Orion’a baktığımızda aynı bizim Güneş Sistemi’mizin de bir zamanlar içinde yeraldığına benzer bir "yıldız fabrikası" görüyoruz. Orion Bulutsusu’ndaki yıldızların çoğunluğu, 300,000 ile 1 milyon yaşındadır ve genç olanları genellikle kırmızı renkli ve küçük kütlelidir. Bir kıyaslama yapacak olursak, bizim ortayaşlı Güneş’imiz 4.5 milyar yaşındadır. Trapezium olarak adlandırılan dört büyük kütleli yıldız bu yıldız fabrikasının çarpan kalbini oluşturuyor. En büyükleri olan Teta 1C, Güneş’ten 20 kat daha fazla kütleye sahiptir ve 100,000 kere daha parlaktır. Bu yıldız tek başına bütün bulutsuyu aydınlatabilir. Trapezium’u oluşturan ve bir milyon yaşından daha yaşlı olmadıkları tahmin edilen yıldızlardan kaynaklanan morötesi ışınlar, çevrelerinde bulunan maddenin gökkuşağı renklerinde parlamasına yol açmaktadır. Trapezium’un dışında, bu yıldız fabrikası, oluşumlarının değişik aşamalarında olan yaklaşık 70,000 yıldız daha içermektedir. Bulutsu, bu haliyle, gökadamızdaki bilinen en yoğun yıldız kümelerinden birisine sahiptir. 1995 baharında, uzay teleskobu yönünü dört defa daha Orion Bulutsusu’na çevirdi ve 15 farklı bölgesinin değişik fotoğraflarını çekti. Uzun çalışmalar sonucunda bu görüntüler birleştirilerek bulutsunun tutarlı bir görüntüsü elde edilebildi. O’Dell’in söylediğine göre, bulutsu oldukça karmaşık ve şiddet dolu bir yer. Şok dalgaları, Orion Bulutsusu’nun son gizemlerinden birisidir. Astronomlar, şok dalgalarına, yeni oluşan yıldızlardan fışkıran gazların sebep olduğuna inanıyorlar. Gaz fışkırmalarının, yıldızı oluşturan gaz bulutundaki manyetik alandan kaynaklandığı düşünülüyordur. Bulut, kütle çekimi sayesinde sıkıştıkça, manyetik alan da bir miktar sıkışıyor ama belirli bir yere kadar sıkışıyor. Bu sınıra ulaştığında, manyetik enerji dönen kütlenin dışına taşmaya başlıyor ve yolu boyunca gaz parçacıklarının çok yüksek hızlara ulaşmasına sebep oluyordur. Manyetik enerjinin dışarı taşması için en uygun yer ise kutuplar. Bu nedenle, bu fışkırmalar yeni doğan yıldızların manyetik kutupların yerlerini gösteriyor olabilir. Eğer, şok dalgaları, yeni doğmuş yıldızlardaki aktif kuvvetlerin varlığı anlamına geliyorsa, bu yıldızların çevresindeki gaz ve tozdan oluşan diskler gezegenlerin oluşumuna dair en büyük kanıttır. Bu disklerin incelenmesi bize, Güneş Sistemi’mizin nasıl oluştuğu konusunda bilgi verebilir. Bu gaz ve tozlardan oluşan diskler Immanuel Kant’ın, 1755 yılında ortaya attığı hipotezini doğruluyor gibi görülüyor. Hipoteze göre, dönen gaz bulutu bir merkezde sıkışır ve yıldız oluşumunu sağlar. Arta kalan maddeler ise dönmeye devam ederek gezegenleri oluşturur. Yıldızları çevreleyen diskler genellikle küresel değil düzdürler. (Eğer bir bulutsu, gezegen oluşturacaksa, dönüyor olmak zorundadır ve döndükçe de bir disk halini alır.) Bu disklerden bazıları dairesel görünürler, çünkü cismin görünüşü bakış açısına göre değişir. Diğerleri ise damla şeklindedir. Bunun nedeni, maddenin, Trapezium Yıldızlarından kaynaklanan güçlü yıldız rüzgarları tarafından üflenmesidir. Bazı diskler Güneş Sistemi’mize oranla çok daha büyüktür. Bir tanesinin çapı Güneş Sistemi’ninkinin yaklaşık 7.5 katıdır. Merkezinde ise bizim Güneş’imizin üçte biri kütleye sahip kırmızı ve sönük bir yıldız vardır. Çevrelerinde disklere sahip olan yıldızların pek çoğu muhtemelen kendi gezegenlerini oluşturacaklar. Henüz yıldızlar çok genç oldukları için, yıldızlardan herhangi birinin çevresinde gezegen sistemine rastlanmadı. Ancak, benzer çalışmalar gökadamızda pek çok yerde gezegenlerin olma ihitimalini kuvvetlendiriyor. Şimdiye kadar, binlerce yıldızın aynı anda ve çok büyük kümeler içinde doğdukları düşünülüyordu. Fakat Arizona’daki Kitt Peak Ulusal Gözlemevi’ndeki astronomlar yeni kızılötesi teleskoplarını Orion Bulutsusu’ndaki bir bölgeye çevirdiklerinde sadece 10-15 yıldızın bulunduğu kümelerde de yıldızların oluşabildiğini gözlemlediler. Bizim gökadamız Samanyolu’nda birçok yıldız bu şekilde oluşuyor olabilir. Gözlenen yıldızların hemen hemen hepsi gaz ve tozdan oluşan bir diske sahiptir ve herbiri bizim Güneş Sistemi’mize benzer bir sistem olabilirler. Kaynak:Ufotrcx |
Evren ve Kozmik Zaman Evren ve Kozmik Zaman Bir gece başınızı kaldırıp ta hiç gökyüzüne baktınız mı? Uçsuz bucaksız karanlıkta kıpırdayan milyonlarca yıldızı ve onlarla aramızdaki mesafeleri düşünmeye çalıştığınızda, ne kadar büyük bir ıssızlıkta yapayalnız olduğumuz hissi mutlaka içinizi kaplamıştır... Üzerinde yaşadığımız şu koca gezegen Dünyanın büyüklüğünü bir hayal etmeye çalışın! Sonra da, Dünyadan 1 milyon 303 bin kez daha büyük, uydusu üzerinde yaşadığımız yıldızımız Güneşi: Hani şu başımızın üzerinde bir ateş topu gibi parlayan yıldızı! Bu büyüklüğü hissetmeye kimsenin hayal gücü yetmeyecektir. Onun için de Güneşi buradan seyrettiğimiz büyüklüğünde düşlemeye devam etmeyi seçeriz... Acaba, üzerinde yaşayan biz sakinlerinin gözünde bu kadar heybetli olan şu gezegenin ve çevresinde dönüp durduğu Güneşin, Evrende yeri ne? Hemen şunu söyleyeyim: Evreni bir yana bırakın, içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin bir başka köşesinden bakıldığında, ne bizler, ne dünyamız, ne de Güneş ismi anılır bir şey bile değil!.. İnsanın dünyadan gözlemleyebildiği, yani bizlerin gökyüzünde görebildiğimiz yıldızların sayısı yaklaşık 80 bin civarında hesap edilmiş! İçinde yeraldığımız Samanyolu Galaksisinde bulunan yıldızların sayısı ise, son bilimsel bulgulara göre yaklaşık 400 milyar civarında... 400 milyar, insanın algısı için sadece bir rakam olmaktan ibaret; çünkü hiç bir idrak, bunun ne anlama geldiğini kapsayabilecek güçte değildir... Ve bu 400 milyar akıl almaz büyüklükteki yıldızların arasında, yüzlerle, binlerle ışık yılı olarak ölçülen mesafeler var... Güneşten dünyaya ışık 8 dakikada ulaşıyor. Galaksi içerisindeki Güneşlerin birbiri arasındaki uzaklığı katetmesi ise yüzlerce, hatta binlerce yılı alıyor. Peki bu Galaksi içerisinde Güneş sistemimiz ne kadar bir yer tutuyor dersiniz? Kozmolog Profesor Carl Sagan'ın ifadesine göre, bulunduğunuz mekanda, havada uçuşan bir toz tanesi kadar birşey!... Bu toz tanesi içinde, gezegenler, bunlardan birisi Dünya ve onun üzerinde yaşayan bizler!... İş bu kadarla bitmiyor: Dahası var! Bu bahsettiğimiz büyüklük sadece Samanyolu'na ait; ve bu Galaksi ise, Evrende mevcut, milyonlarca galaksi içerisinde belki varlığı bile farkedilmeyen yalnızca bir gökada! Biz şimdilik bu kadarını bir yana bırakalım, yine dönelim Galaksimiz Samanyolu'na! Bizim Güneşimiz ve onunla birlikte çevresinde yeralan komşu yıldızlar, yapılan hesaplamalara göre bu galaksi merkezinin etrafında, varolduklarından beri ancak 8 tur tamamlayabilmişler. Güneşin bu merkez çevresindeki bir kez dönüşünü, onun bir yılı olarak kabul edersek, bu takvime göre Güneş henüz 8. yaşını doldurmak üzeredir... Her birimsel yapının kendi algılama kapasitesine göre bir zamanı ve ona karşılık gelen bir takvimi hesap edilir. Dünya üzerinde yaşayan insanların bir günü veya bir yılı ile, Jüpiter üzerinde varsayacağımız bir birimin günü veya yılı birbirinden tamamen farklıdır. Dünya takviminde bir insan 60-70 yıl ömür geçirdiğinde, Jüpiter takvimine göre ancak 5 yıl gibi bir yaşam sürmüş olur. Çünkü Jüpiter, Güneş çevresinde bir turunu 12-14 dünya yılında tamamlar... Tüm bu değişen ölçümlerin yansıra, kozmolojide kabul edilen bir KOZMİK TAKVİM sözkonusudur. Bu Kozmik Takvime göre, Evrenin varolduğu kabul edilen Big-Bang anından yaşadığımız şu ana kadar geçen 15 milyar dünya yılı, bir "Kozmik Yıl" demektir. Dolayısıyla, biz bu "Kozmik Yılın, Aralık ayının son gününün son saatlerini" yaşamaktayız. Yani eğer dünyayı değerlendiren değil de, Evreni gözlemleyebilen bir algıyla bakabiliyor olsak, Evrenin varoluşundan şu ana kadar geçen, seyrine daldığımız 15 milyar yıllık süre, bize "bir kozmik yıl" ifade edecektir... Peki bu "kozmik yıl" içerisinde, "güneş," "dünya" ve "insan" ne zamandan beri var?.. Hepsi de pek yaşlı sayılmaz. Güneşin "kozmik takvime" göre yaşı, henüz 4 ay kadar. Yani "kozmik yılın" Eylül ayının başlarında varolmuş. İnsan ise Aralık ayının son gününün son üç saatinde: Çünkü insanın Dünya üzerinde varolmasından buyana geçtiği kabul edilen 5 milyon yıllık süre, "kozmik takvime" göre 3 saat kadar birşey... Ya yaşadığımız şu günler, bir insan ömrü, "kozmik takvimde" ne ifade ediyor dersiniz?.. Nerdeyse bir hiç! Bir nefes verişinizde "Hu" deyişinizin alacağı süreden fazla bir şey değil!.. Belki 10 veya 15 salise! Kozmik takvimde 1 saniye ifade edebilmesi için ise dünyada asırlar geçmesi gerekiyor. Evet, işte dünyadaki tüm yaşamınız, evrensel zaman birimi kabul edilen, kozmik yıla göre, bir nefeste "Hu" deyişiniz kadar bir süre! Bu süre içerisinde doğumunuz, çocukluk, gençlik yıllarınız, acı, tatlı günleriniz, eşiniz, dostunuz, sevgileriniz, nefretleriniz, sağlık, hastalık zamanlarınız, dünyadaki tüm anılarınız, varınız, yoğunuz herşeyiniz ve nihayet dünyayı terkedişiniz, hepsi oldu ve bitti!... Hepsini bir "Hu!" da yaşadınız ve tamamladınız... Belki inanılır gibi değil ancak, bir insanın dünya yaşamının "evrensel gerçekler" karşısında gerçek yeri işte bu!.. Tamamen şartlanmalarımız ve bireysel dürtülerimiz yüzünden körü körüne sarıldığımız, uğrunda canlara kıyılan, günümüzde olduğu gibi kan ve gözyaşının durmak bilmediği dünya ve onun "geçici değerleri" evrende en fazla bu kadar bir yer ve zaman tutuyor? Belki bu bilimsel bulgular ışığında düşünmeye hiç vakit ayırmadık!.. Ne var ki yine de, henüz "alışkanlıklar ve toplumsal şartlanmalardan" çıkamamış, "dünyasal değerlerin" bile boyutlarını kavrayamaz bireylerken, dilimizden düşürmeyiz "EVRENSEL" kelimesini... Oysa, nerede, bilimsel gerçekçi düşüncenin "evrensel değerleri", nerede sadece adına "evrensel" denen geçici dünyasal değerler!.. Ne güzel söylemiş büyüklerimiz, "En büyük erdem haddini bilmektir," diye! Tıpkı bilimsel düşüncenin işaret ettiği gibi! Eğer bu noktayı idrak ile yaşamayı başarabilirsek, o zaman "yaşam" bize yeni ufuklar açacaktır: Ve o zaman sormaya başlayacağız: Peki, tüm bu gerçekleri kavrayabilen "insanın," gerçek yaşamı ve gerçek değerleri bu kadarla mı kalıyor?.. Elbette tüm bunları kavrayıp, yaşayabilen bilinç, bu kadarla kayıtlı kalamaz... Kaynak:Ultra ve Popülerbilim |
Gökadalar Hakkında Gökadalar Hakkında GALAKSİLER “Işık yılı” dediğimiz astronomi birimi, ışığın bir dünya yılı süresi içinde katettiği mesafedir. Bu da, bizim naçiz metrik sistemimizle 9.5 trilyon kilometre demektir… Gökadaların kendi çapları kabaca yüz bin ışık yılından başlayıp bunun beş altı katına kadar uzanabilir… Gökadalar arası uzaklıklara gelince: En yakın komşumuz olan M31 Andromeda gökadası bizden “yalnızca” 2.9 milyoncuk ışıkyılı uzaklıkta — yani bize çok yakındır!!… Bunlar, çevresini onbinlerce yıldır “iki mızrak atımı… tee şu tepeciğin ardı” gibi kavramlarla algılamış ilkel dünyalı yaratığın kolay kolay akıl erdirebileceği büyüklükler değildir… Evrenin her yöresine dağılmış durumda irili ufaklı bütün gökadalar, çekim gücüyle kümeleşmiş yıldızlar, daha küçük diğer gök cisimleri, dev gaz bulutları, yıldızlar arası toz ve gazlardan oluşmuş dev kitlelerdir. İçerdikleri yıldız sayısı, yüzbinlerle ölçülebilecek kadar mütevazi; yada milyarlarla ifade edilecek, aklın alamayacağı kadar çok da olabilir. Kendi aralarında “üstküme” yada “süperküme” diyebileceğimiz şekilde gruplaşmalar da sözkonusudur. Gökbilimciler gökadaları biçim ve görünümlerine göre sınıflıyorlar. Düzensiz biçim gösteren gökadalar genelde genç yıldızlar, toz ve gazlardan oluşurken; sarmal biçimli gökadaların ağırlıklı olarak orta-yaşlı yıldızlar ile gaz ve toz bulutlarından oluştuğu görülür. Bu tür gökadalar disk şeklinde olup, dönerken uçlarından dışarı doğru birer kol vermek eğilimindedir. Bir sonraki sınıf ise elips biçimindeki gökadaları içine alır. Bunlar başlıca yaşlı yıldızlardan oluşurken, gaz ve toz miktarı da belirgin derecede azdır. Çok değişik şekiller alabilirler. Yuvarlak, yassı, yada uzamış silindirik yapıda olabilirler.Bizim gökadamıza, “Samanyolu” adını veriyoruz. Evreni oluşturan milyarlarca gökadadan biri olan Samanyolu gökadamız, en son kestirimlere göre 200-400 milyar yıldız ve tabii binlerle ifade edilen sayılarda bulutsuya (nebula) evsahipliği yapıyor. Tipik bir sarmal gökada örneği olan Samanyolu gökadasının, merkezde bir çekirdek bölgesi ve onu çevreleyen spiral kolları olduğu biliniyor. 12 milyar yılı aşan yaşına karşın oluşumunu halâ sürdürüyor. 12 milyar yıl… Tıpkı mesafe kavramlarında olduğu gibi, onbinlerce yıldır zamanı birkaç kuşaklık insan ömrü ile tanımlamaya alışmış Dünyalı ilkel yaratık için yine kavranması çok zor bir zaman dilimi… Doppler etkisi karşılaştırmaları ile, bütün gökadaların evrende birbirlerinden hızla uzaklaşmakta oldukları sonucuna varılmıştır. Bu saptama, tabiatıyla, evrenin başlangıcına ilişkin “Büyük Patlama” kuramını destekler niteliktedir. Kaynak:Bilimnet |
Uzayın Bilinmez Sonsuzluğu Uzayın Bilinmez Sonsuzluğu 1. UZAY BOYUTLARI VE MANYETİK KUŞAKLAR Bilindiği gibi en eski ilim uzay uğraşılarıdır. Bu konuda bilinen, bulanan bilgilerle ilim başlamıştır. Sanki insan, dünya gezegenine sırf uzaya ait soruları çözmek, tartışmak için gelmiş gibidir. Üstelik insanların uzay merakı zorunlu oluşlarından değildir. Aksine evrenin seçkin varlığı insan böyle programlanmıştır. İnsanın uzayda aradığı ile bulduğu, şüphesiz aynı şeyler değildir. İnsan uzayda sonsuzluğu aramakta, yaradılışındaki esrarları bilmek, öğrenmek istemektedir. Halbuki bulabildiği şeyler öğrenmek istediği bunca önemli soruya ışık tutmaktan uzaktır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Önce iyi fizik bilmesi gerekmektedir. Uzaydan öğrenebildiklerini ancak derin bir fizik bilgisiyle yorumlayabilir. Yine çok önemli bir idrak taşımalıdır ki, gördüklerini anlayabilsin. Uzaydaki muhteşem bu sanat eserini incelediğini unutmamalıdır. Ayrıca evrenin sonsuzluklarına yansıyan yetişilmez ilmi, matematik bağlantıları, rakamların sonsuzluğunda izleyecek bilgiye muhtaçtır. Daha açıkçası evreni seyreden, izleyen insan; ya bir sanat sırrı içinde onu hayranlıkla görecek, ya da ilmin bitmeyen mâverasında fizik ve matematiği ile onun peşinden koşup kovalayacaktı. Ne yazık ki her nokta da ondokuzuncu yüzyılın bedbaht ateistinin kepaze mantığına yenilmiştir. Dünya ilim tarihi, 19. asrın ateist bilim adamlarına insanlığın yüz karası damgasını mutlaka vuracaktır. Çünkü onlar gökyüzünde yıldızları saymasını bilmedi ve gördüğü dev galaksileri ateş yığını sanarak masallar uydurdular. Bugün bile hâlâ insanların yarısından çoğu uzay çıkmazında bu hikâyelerin etkisinde bocalayıp duruyor. Yirminci asrın yarısından sonra önce dev teleskoplar kuruldu. Daha sonra X ışını ve radyo dalgaları gibi ışın seçici sistemler geliştirildi. Bu sayede normal ışınların dışındaki ışınları alarak onları şekillendiren programlı teleskoplar yapıldı; daha önce gökyüzüne bakıp da «burada bir şey yok» dediğimiz noktalarda nice güneşler, gezegenler, hatta galaksiler görüldü. Şimdi semalarda seyrettiğimiz bu ilâhî san'at şaheseri dünyaların, bilinçli bir tanımını yapacağız. Bilindiği gibi, biz güneşle birlikte henüz dokuzuncusu bilinen bir sistemin içindeyiz. Bu sistemin bugün bilinen hakiki yarı çapı 6 milyon km. dir. Güneş ışığı bize sekiz dakikada geldiği halde bu sistemin dokuzuncu gezegenine beş buçuk saatte gider. Güneş sisteminde 12 gezegen tahmin edilmektedir. Daha küçük ve daha uzak bu gezegenlerle birlikte güneş sistemi belki 10 milyar km.lik bir mekânı işgal etmektedir. Bu mekân aynı zamanda özel bir manyetik sistemdir. Bir cisim bu sisteme girerken de, çıkarken de büyük bir manyetik perdeyi aşmak zorundadır. Güneş sistemi bilindiği gibi samanyolu galaksisi üzerindedir. Yani biz güneşimizle birlikte bir yıldızlar topluluğu içindeyiz. Bu topluluğun yıldız sayısı 100.000.000 civarındadır. Saman yolundaki mesafeler artık kilometre ile hesap edilmez; ışık yılı ile tanımlanır. Bir ışık yılı yaklaşık olarak on trilyon kilometredir (9,45X1 012). Bu ölçü ile saman yolunu tanımaya kalkarsak; yarı çapı 100.000 ışık yılıdır. Biçim itibariyle, yandan ortası kalın bir elipse benzeyen galaksimiz üstten spiraller şeklindedir. Saman yolu galaksisi, tüm yıldız üyeleriyle birlikte ayrı bir manyetik sistem teşkil eder ki; aynı şekilde bu sisteme girmek, çıkmak başka bir yıldız için imkânsızdır. Bu akıl almaz yıldız sistemlerini mahrekleri içinde âdeta geometrik bir programa mahkûm etmiştir. Her yıldız, kaderinin senaryosunu kaneviçe gibi uzayın sonsuz derinliklerine işler durur. Samanyoluna en yakın galaksi Andromeda'dır; bizim galaksimize mesafesi 2 milyon ışık yılıdır. 0 da Samanyolu gibi milyarlarca yıldız barındırır. Samanyolu ve Andromeda, komşu olan galaksilerle birlikte (otuz galaksi) bir galaksi topluluğunu meydana getirmektedir. Bu sistemde bambaşka bir manyetik sistem teşkil etmektedir. Arzdan bakıldığında, arzın kendi manyetik kuşağı da göz önüne alınırsa, galaksi grubuna kadar üzerinde beş kat manyetik kuşak vardır. Farklı manyetik güçte beş gök ve sonra tüm galaksiler bambaşka bir manyetik tasarrufa girerler ve altına bir semanın süper manyetik perdesini oluştururlar. Bundan sonra galaksilerin ötesinde gittikçe genleşen yeni bir sema vardır. Kuasarların geçici durakları olan bu altıncı sema, âdeta sonsuzluğun bitmeyen ufuklarına doğru yeni dünyaları sergiler. Son olarak semaların mesafelerine ve yıldızların sonsuz sayılarına bir göz atalım. Bütün galaksilerin 100 milyar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Her bir galakside 100 milyar yıldız olduğu sanıldığına göre, semalarda 100 milyar kere 100 milyar yıldız vardır. Bu yıldızlara, birer telefon numarası versek ve telefon rehberi yapsak; her bir kitaba 2 milyon yıldız kaydetmek şartı ile, sırf bizim galaksimiz için 300.000 cilt rehber eder. Tüm yıldızlar için ise 300 trilyon cilt rehber basmak gerekir. Böylesine akıl almaz sayılarla temsil edilen maddesel evrenin âhengi, temel yapısı, nasıl yaratıldığı elbette büyük merak konusudur. Tüm yıldızlar yokken bir boşluğa, örneğin dünyanın bulunduğu mekâna dursanız acaba neyi tasavvur edebilirsiniz? Uçsuz bucaksız boş mekânda, mesafeleri boy, en, derinlik gibi sonsuz geometrik çizgileri mi? Buralarda bir varlığın görünmesi iki yeni şart gerektirir: Biri hareket, ikincisi denge. İşte tüm gördüğümüz galaksi ve yıldızlar mesafelerle (en, boy, derinlik) birlikte iki yeni kavramın varlığıyla ortaya çıkmıştır. Hareket zaman boyutunu dengeler. Aynı zamanda manyetik eylemi temsil etmektedir. 0 halde görebildiğimiz kadar maddesel yönüyle dahi semalarda seyrettiğimiz sonsuz dünyalar dördüncü boyut olarak zaman, beşinci boyut olarak manyetik eylem boyutuna tâbidir. Tüm galaksilerin yaratılma sırrı da zaman ve manyetik eylemin, yani dört ve beşinci boyutların faaliyete geçmesinde gizlidir. Zaten Big-Bang dediğimiz Büyük Patlama teorisi ancak bu tarz bakış sayesinde inandırıcı olur. Yoksa bir tek noktadan yüz milyar kere yüz milyar yıldızın doğması üç boyut kavramı içinde anlaşılmaz bir varsayımdan öteye geçemez. Zaman ve manteyik eylemin bir noktadan başlayıp intişarı ile sonsuz bir kudrete ve akıl almaz bir matematik programa muhtaçtır. İşte şimdi bu ilk yaratılış patlamasını zaman ve manyetik eylem açısından inceleyeceğiz. 2. BÜYÜK PATLAMA (BİG-BANG) VE GALAKSİLER 15 Milyar yıl önce kâinatta bir nokta âniden patlayıverdi. Bu noktaya Kozmik Yumurta, Simgularity, ya da Ak Nokta deniyor. Bu noktadan tüm enerjiyle birlikte özellikle zaman ve manyetik eylem doğdu. Bu an, bugünkü zaman kavramı ile 10-43 saniyedir. Bu sayıya «Planck Zamanı» denir. An dediğimiz en minik zaman budur. Eğer bu akıl almaz zamanı kavramak istiyorsak, Allah bu kavram içinde, bir saniye sürekli olarak yaratmaya devam etseydi, bugünkü galaksiler gibi trilyon kere trilyon kere trilyon kere milyon galaksi yaratırdı. Bu rakamın fevkalâde önemi vardır. Bugün Şikago'da dünyanin en büyük fizik laboratuarı olan Fermi laboratuvarında çalışan dünyanin en ünlü fizikçileri, bu korkunç hızları en hassas bilgisayarla ölçerek değişmez «Planck zamanı»nı tesbit etmişlerdir. Bunun anlamı nedir? Bu zamandan önce zaman yoktur ve zaman kesin olarak yaratılmıştır. Böylece ateistlere Fermi laboratuvarı bir daha unutamayacakları bir fizik tokatı atmıştır. Ak nokta kâinatın neresinden patlamaya başlamıştır? sorusu ise abesdir. Çünkü kâinat bu nokta etrafında mesafeler kazanarak var olmuştur. Yani ak noktadan çıkan enerji bir başlangıç yayılma değil; mesafeler, daha doğrusu boyutlar o nokta etrafında genişlemiştir. Böyle olmasa sıradan bir patlama olsa; dünya ile güneş, atom çekirdeği ile elektronlar genleşecek ve var olma imkânı bitecekti. Ak noktadaki ilk anın ısısı varlıkların yaratılması açısından çok önemlidir. Ak nokta eyleminden itibaren yüzbinde bir saniye ânında ısı 4 trilyon derecedir. Boltzaman formülüne göre ancak bu ısıda nötron-proton yaratılabilir. Dolayısıyla ancak bu ısı derecesi yaratılma ısısıdır. Ne var ki bu ısıda istikrar olmaz; yeniden birleşmelerle (zıdlarıyla) ağır ışınlar doğar. Yine bu ısıda, henüz elektron yoktur. Bu andan sonraki onbinde bir saniyede ısı bir trilyon dereceye kadar düşer. Bu derecede artık nötron-proton oluşmaz. Yüzde bir saniye sonra ısı 100 milyar dereceye düşer. Bu fazda elektron ve pozitonlar doğar. Onlar da zıd eşler halinde gama ışınına dönüşür. Onda bir saniyede ise sıcaklık 30 milyardır. Ilk saniyede ısı artık on milyar dereceye düşmüştür. İlk kurtulan, şahsiyet kazanan nötron ve anti nötronlardır. Bu enerji kazanında daha sonra nötron ve protonlara etki yapmaya, onları belki de enerji siluetinden eski hallerine çevirme eylemine girerler. İlk saniyede aşağı yukarı her şey tayin edilmiş olur. Bakın nasıl? Bir enerji kazanında nötron, proton, elektron molekülleri öylesine programlanmış olmalıdır ki, milyonlarca sene sonra da olsa galaksi ve gezegenler bugünkü dekorunu alabilsin. Halen ilim adamlarını hayran bırakan bilinmez olay elektron sayılarının proton sayıları ile eşleşmiş olmasıdır. Zira beraber yaratıldığı kesin olarak varsayılan pozitonların nasıl sahneden çekildiği hâlâ çözülebilmiş değil. Eğer yüz milyarda bir nisbette bile gezegen ve güneşlerde pozitron kalsaydı, evrende jiroskobik dönme eylemi imkânsız olacak; arz güneşden, güneş samanyolundan elektriksel dev bir itme ile uzaklaşacakdı. Demek ki ak nokta'dan başlayan patlama zamanı, 10-43 saniye gibi akıl almaz bir anda; ısı farklaşmaları her yüzbinde bir saniyede öylesine programlaştırılmış ki, bugünkü evrenler akıl almaz bir sanat şaheseri şeklinde ortaya çıkıvermiştir. İlâhi dev kompitür, «Ak nokta» dediğimiz nur yansımasına saniyenin trilyonlarda birinde evrenin kaderini yazıvermiştir. Şimdi aklı başında tüm fizikçiler ateistlere Big Bang olayının ışığı altında şu soruyu soruyor: Ak noktada doğan enerji kazanında, proton, nötron, elektron ve zıd eşleri ilk yüzbinde bir saniyede yaratıldı ve sonra eşleşerek yeniden ters fotonlara dönüştü. Peki elektron, nötron ve protonlardan bugünkü evreni kuracak bir miktar nasıl olup da sayısal bir âhenk içinde kurtuldu? Olayı yalnız dünyamız için bile düşünsek, tüm güzellikleri, canlılığa sergileyen atomlar, yıldırımlardan akan elektronlar, nasıl akıl almaz muhteşem bir hesabın örtüsünde saklı kaldılar? Elektronlar ve protonlar âdeta tek tek sayılmış ve enerji fırtınasından esirgenerek 15 milyar yıl sonra tamamlanacak görevlerine sevk edilmişlerdir. Aslında yaradılışın en büyük mûcizesi budur. 1965'de gelişip 1988'de tam olgunlaşan Big Bang (Ak nokta patlaması) olayının özündeki sır budur. Daha önce yaşayan talihsiz ilim adamları, enerji bulutları içinde donuklaşan maddesel oluşuma çeşitli kılıflar uydurmakla meşguldüler. Şimdi ise 1980'den bu yana Nobel alan fizikçiler ilâhî yaratılış programının sonsuz sanatına hayranlık içindeler. Ünlü Fizikçi Niels Bohr: «İnsan makro ve mikro kozmozun içinde kendini sıkışmış görür ve hayrete düşmekten başka bir şey yapamaz. Çünkü insan var oluşun hem oyuncusu hem seyircisidir» demişdi. Dünyanın en ünlü matematikçisi Martin Gardner son eserinde matematiği bir ilâhi beste gibi görüyor. Kitabının ismine de «THE WHYS OF A PHILOSOPHICAL SCRIVENER» diyor. Antropik kozmoloji ilim dalını kuran ünlü kara delikler olayına geniş boyutlar getiren John Wheeler: «Big Bang'la gelişen olayların amacı insandır. Bu sonsuz bilgi ona sunulmuştur» diyor. Bing Bang'dan çıkarılacak sonuç nedir? Bir ak noktada büyük bir infilâk olmuş, akıl almaz bir enerji korkunç hararet kazanınca kuvantlar doğmuş, bu kuvantlar hedefe atılan roketler gibi mesafeler kazanarak genleşmiş, bir yandan da zaman ve manyetik eylem boyutları doğmuştur. Saniyenin trilyonlarda birinde ortaya çıkan olaylar zinciri öylesine programlı gelişmiştir ki, ilk anki yazgı koskoca bir evrenin muhteşem dekorunu çizivermiştir. Tıpkı genetik kartlardaki şifre gibi evrenin kaneviçe örgüsü bu ak noktada bu anda var olmuştur. 15 milyar sene sonra ortaya çıkan o genetik kartın sonunda evren dekoru, onun doruğunda insan şimdi hilkat hedefinde seyrediyor. Bir mikron küçüklüğündeki genetik kartlarda bir santimin milyonda biri kadar bir sapma nasıl insanın dilini karnından çıkarırsa; Ak noktanın patlamasındaki ilk anda trilyonlarda bir hata kâinatı bir kaosa çevirirdi. Hiç bir eksik olmadı ve bir nur noktasından bir anda (10-43 saniye) fırlayan evren Allah'ın ilâhi şâheserini sergileyiverdi. İşte Şikago'daki ünlü Fermi Laboratuvarında (dünyanın en büyük fizik laboratuvarı) âlimleri hayretten hayrete bırakan gerçek, bu sırdır. Sonsuz küçük rakamlarla, sonsuz büyük rakamlar evren bestesinde öyle bir matematik sergilemiştir ki, sanki her formül ilâhî bir nağmenin âhengini beynin kıvrımlarında duyurmaktadır. Şimdi evrenin dördüncü boyutu zamanla, beşinci boyutu manyetik eyleme biraz daha yaklaşabilmek için evrenin bugün için bilinen en büyük fizik sırları Kuasar ve Black Holes'leri inceleyeceğiz. 3. KUASAR VE BLACK HOLESLER 1965 yılından bu yana ilmin uzaya bakış tarzı ve metodlarında büyük değişiklik oldu. Eski yıllarda dev teleskoplar yaparak, yarış halinde ülkeler birbirinin önüne geçmek isterdi. Sonradan uzaydan gelen ışın analizleri ve de bunlara bağlı kompitürize görüntüler elde edilmeye başlandı. O zaman bir şeyin farkına varıldı: Uzaya teleskopla bakmak, gözü biraz keskin çobanın çıplak gözle gökyüzüne bakmasından pek az farklıydı. Özellikle X ışını analizleriyle başlayan Radioteleskopi olayı uzaydan bize, müthiş bilgiler vermeye başladı. Bu bilgiler önceleri görülemeyen yıldızları göstermekle başladı. Daha sonraları karanlığın ve siyahlığın sırrı çözüldü. Bir cisim tüm enerjileri emerek siyahlaşıyor; siyahlık, böylece evrenin dekorunda binbir ışığın içinde uzaya bir başka âhenk kazandırıyordu. Bunların bir kısmı aldığı ışınları X ışını şeklinde salıyordu. Bir kısmı ise Big Bang teorisini isbat eden fosiller gibi enerjilerin evrende geometrik dağılımını anlatıyordu. Nitekim bu karanlık fosilleri bulup Big Bang teorisini isbat eden ilim adamları Pensias ve Wilsan (1978) nobel aldılar. Radioteleskopların üçüncü önemli olayı ise; enerjileri tükenen, bir anlamda ölen yıldızları bize tanıtmasıydı.Bir yıldızın enerjisi tükenince atom çekirdekleri büzüşüyor, dolayısıyla küçülüyor; elektronlarını kaybeden çekirdekler birbiri üstüne yığılarak gravidasyon yığınağına dönüşüyor. Bu tarz ölüm, yıldızın büyüklüğüne göre ya bir beyaz cüce, ya bir pulsar meydana getiriyor. Üst üste yığılan nötron ve protonlar denge sağlayıp büsbütün patlamamak için belli aralıklarla kısa dalgalı ışınlar salıyor. Radioteleskop altında bir yanıp, bir sönen bu yıldızlara, ilim adamları nabıza benzeterek, pulsar ismini verdiler. Ölüme yaklaşan dev bir yıldızda ise durum bambaşka olur: Yıldız önce beyaz cüce gibi küçülüyor, sonra kısa bir pulsar devri geçiriyor. Daha sonra acayip bir değişime uğruyor. Yıldız yerinde acayip bir siyah mezar doğuyor. Uzun incelemelerden sonra bu mezarın bir enerji şoku noktası olduğu anlaşıldı. İsmine «Karadelik (Black-Holes)» ya da «Yıldız yeri» denildi. Bu nokta önce elektronları çekirdek merkezine düşen atomların gravidasyon enerjilerini kaybederek nötron ve protonlarının üst üste yığılmasından doğuyordu. Üst üste yığılan bu parçacıklar bir hacimde öylesine güçlü bir gravidasyon (câzibe) enerjisi biriktiriyorlardı ki, sonunda üç boyutlu mekân gravidasyona teslim oluyor ve beşinci boyut olarak tarif ettiğim manyetik eyleme dönüşüyordu. Böylece kara delik artık üç boyutlu, hatta 4 boyutlu bir mekân niteliğini manyetik eylem fırtınasına ileten tünel manzarası kazanmıştı. İlim lisanında «Gravidation Collaps» denilen bu hârika fizik sonuç tüm madde fiziği kavramlarını yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini kesin olarak ortaya koydu. Kara delik önünden geçen her cisim, bir büyük gezegen, ışınlar bile aniden yok oluyor; onlar da manyetik eylem boyutuna yansıyorlardı. Acaba bu boyut nasıl bir boyuttu? Tıpkı mesafeler, zaman gibi evrene iskelet vasfı veren bir boyuttu. Manyetik eylem boyutu, varlıkların özünde gizli olan gravidasyona bir tarz biçim veriyordu. Bir başka tanımlı, gravidasyon, manyetik eylem boyutunun varlıklara zorunlu bir yaptırımıdır. Herhangi bir cisim, özündeki gravidasyon nedeniyle diğer boyutları, özellikle mesafe ve zamanı aşıp daha güçlü gravidasyona koşarak yok olacağı zaman manyetik eylem boyutu ona jiroskobik bir hareket vererek yok olmaktan kurtarıyor. Âdeta onu evrenin merkezine doğru koşmaktan alıkoyuyor. Manyetik eylem boyutunu dünyamızda fark eder, fakat bir türlü isim bulamayız. Bunun en iyi örneği bir daire üzerinde elektron akımı sağlamadır. Elektrik akımı geçince, belli bir yönde mıknatıslanma hasıl olur. Ortada bir demir ya da çelik yokken nasıl olup da manyetik alan doğuyor? İşte beşinci boyut dediğimiz manyetik eylem boyutunun çok basit bir görüntüsü budur. Tekrar kara deliklere dönüyoruz: Manyetik eylem boyutunun gravidasyonlara denge vererek eylem kazandırdığını anlatmıştım. İşte kara delikler fevkalâde şiddetli gravidasyonların manyetik eylem duvarında özel bir varlık biçimidir. Manyetik eylem boyutu, gravidasyon şokunu çözmek için o cismi üç boyuttan kurtarır. Bu kez cisim maddesel niteliğini bizim bildiğimiz ölçülerde kaybeder. Bu olay fevkalâde önemli bir olaydır. Zira bir varlık manyetik eylem boyutuna tam yansırsa mesafe eylemlerinin tümünü kaybeder. Eğer böyle bir imkânı bulsak bir anda kâinatın bir ucundan bir ucuna yansıyabiliriz. Ancak, kara deliklerde böyle bir mekân değiştirmenin olup olmadığı meçhuldür. Bazılarına göre kara delikde yok olmuş gibi görünen yıldızlar evrenin çok uzaklarına yansımaktadır. Bazılarına göre ise yıldızlar tamamen madde ötesi bir boyuta yansıyıp kalmıştır. Daha enteresanı, kara deliklerin yeni yıldızları yuttukça güçlenmesi; tam bir evren girdabı haline gelme ihtimalidir. Kara deliklerin en önemli özelliklerinden biri de zamanı emmesidir. Kara deliklere yaklaşan cisimler orada yok olurken zaman sonsuz bir hız kazanmaktadır. Bir çok ilim adamına göre kara deliklere girip yok olan yıldızların filmi çekilebilse tüm geçmişlerini seyretmek mümkün olabilir. Belki bu tanımlar ve kavramlar bugün için biraz fantazi gibi görülebilir. Fakat olay dünyanın başına gelse, örneğin güneşimiz kara deliğe dönüşse dünya tüm macerasını bir zaman şeridinde akıtarak boyutların ötesine geçer. Evrenin en ilginç varlıklarından biri de kuasarlardır. Ve sanki kara deliklerin zıddı bir görüntüye sahiptirler. Semanın altıncı manyetik kuşağındaki bu yıldızlar evreni sanki merkezden dışa doğru hızla terk eder görünümündedir. Güneşimizden bir kaç defa büyük olan bu yıldızlar, ışın salma, bir anlamda da parlaklık açısından güneşten milyarlarca daha güçlüdür. Başlı başına bir galaksi enerjisine sahiptirler. Sanki kara deliklerin tam tersine; mesafelerden, zaman ve manyetik eylem boyutundan kaçarak varlığını korumaktadırlar. Son yapılan araştırmalar bunların semanın daha alt kuşaklarına yansıması halinde bir bomba gibi patlayıp galaksiye dönüştüğünü düşünmektedir. Kuasarların varlığı Big Bang üzerinde daha değişik kavramlar getirmektedir. Big Bang (Ak noktada patlama) olayını biz hep dünyadaki gördüklerimize ve bilgilerimize göre yargılıyoruz. Gerçi fizikten bildiğimiz bir çok matematik bağlantıları bu büyük evren olayında parça parça seyredebiliyoruz. Ne var ki genleşme, jiroskobik dönme eyleminde ve gravidasyon olayından fark ediyoruz ki, Big Bang dediğimiz infilak olayı gerçekte bir noktadan fışkıran ilâhî kudretin mesafeler, zaman ve manyetik eylem boyutuna nakşettiği muhteşem bir varlıklar tablosudur. Zaman ve manyetik eylemden, mesafelerden kaçtıkça yeni dünyalar, galaksiler doğmakta (Kuasar); boyutlara doğru dürülüp büzüldükçe bu müthiş enerji, manyetik eylemin boyutlarında gözlemlerden öteye geçmektedir. Dev enerji depoları olan kuasarlar, galaksilerin meni hücreleri gibidir. Meni hücresindeki minicik genetik kartta nasıl koca bir insanın anatomisi programlanmışsa; kuasarlarda da koskoca bir galaksinin milyarlık yıldızlar sistemi yörüngelerine varana kadar programlanmış beklemektedir. Şimdi mesafeleri, teklik ve çokluk kavramlarını inceleyeceğiz. 4. SONSUZLUK - TEKLİK - ÇOKLUK Kitabımızın başından beri minik evrenler dünyasına ve sonra da kâinatın dev ihtişam tablosu galaksilere çok kısa bir gezi yaptık. Şimdi, buradan çıkaracağımız sonuçlar içinde fevkalâde önemli bir noktayı anlatmaya çalışacağım. Mesafe birimleri açısından olsun, zaman açısından olsun, ışınların ve atomun dünyası sonsuz küçükleri temsil ediyor. Sayısal çokluk açısından akıllara durgunluk veren bu minikler dünyası, aslında yıldızların sayısıyla kıyaslanmayacak kadar kalabalıktır. Hatta bir atom çekirdeğinden milyar kere milyaz büyük olan mikropların sayısı bile yıldızlardan kalabalıktır. Buraya bir nokta koyalım. Uzaydaki yıldız sayısı da yüz milyar kere yüz milyar ortalama rakamıyla ifade edilir. Yani hem mikrokozmoz dediğimiz minikler âleminde, hem makrokozmoz dediğimiz uzayda öylesine çok varlık vardır ki; bunların alt alta bir tek ismini yazsak sırf bu ameliye için tüm dünyanın insanları (5 milyar kişi) seferber olup saniyede iki isim yazsalar yıldızların kaydını 200.000 yılda bitiremezler. Atom, mikrop gibi minikler âleminin sırf isim kaydı ise, yine 5 milyar insan çalıştırarak 40 trilyon senede tamamlanamaz. Bu çokluğu bir düşünün ve bunların «Ak nokta» dediğimiz bir tek nurdan fırladığını anlamaya çalışın, Demek ki teklik âleminin sonsuz kudreti bir kez yansıdı mı, çokluk âleminde sayıları şaşırtan bir kesret (çokluk) oluyor. Teklik âlemi boyutlara tâbi değilken, çokluk âlemi mesafelere, zamana ve manyetik eylem boyutlarına uyum göstererek kimlik kazanıyor. Bir varlığın «Ak nokta» dediğimiz ilâhî nurdan doğup, çokluk âlemine yansıdığı zaman bir galaksi mi, bir yıldız mı, bir atom çekirdeği mi olacağı bu boyutlardaki geometrik eylemine tâbidir. Bir atomun başka atomlarla yeni dünyaları oluşturması ise yine eşyanın değişmez kader yazgısına tâbidir. Teklik âleminin temel vasfı boyutlara tâbi olan değişkenlik kazanmasıdır. Var olduğu andan itibaren değişimlere, bir anlamda yok olmaya mahküm olmaktadır. Ünlü Rus fizikçi Prof. Koziref bu gerçeği maddenin vazgeçilmez özelliği diye tanımlamaktadır. Teklik ise bitmeyen kudreti ve ölümsüzlüğü temsil etmektedir. Bu sır tüm varlıkların özünde gravidasyon dediğimiz câzibede saklanmıştır. Sanki varlıklar bu anayasayı biliyormuşçasına daima kendinden güçlü merkezlere akarak sonunda teklik sırrına ermek isterler. Ancak manyetik eylem boyutu onları bırakmaz. Ve çokluk âleminin temaşa (seyr) dünyasına çeker ve âlemler böyle kurulur. Çokluk âleminin muhteşem manzarasında iki gerçeği değişmez biçimde seyreder dururuz. Güzellik ve ilmî âhenk. Yüce Yaratıcı çokluk âlemini sergilerken grinin yanında yeşili, kırmızı nova alevleri yanında pırıl pırıl mavi ateş ışıklarını yaratmıştır. Mikrokozmozda olsun, makrokozmozda olsun bu akıl almaz güzellikler kesiksiz devam eder. Bir okyanus örümceği koyu bej sırtında inci taneleri gibi masmavi nakışlar taşır. Hiç bir galaksi şekil itibariyle birbirinin aynı değildir. Envai çeşit helezonlar, elipsler, mekik tarzları onlara öyle bir temaşa ihtişamı verir ki, insan bakmaya doyamaz. Sıradan bir gezegende bile renk renk atmosfer halkaları, ayrı yörüngelerde seyreden uydular vardır. Bütün bunların yanında hem o okyanus örümceğinde, hem galaksilerin fırtınalarında öylesine ilmî bir âhenk vardır ki; onlar sonsuz sayıda atımların gravidasyonları, ışınlar.ı saniyelerin on milyarda biri kadar küçük zaman birimlerinde dengelenmiş, âhenkleşmiştir. Aynı ilmî âhenk, dev galaksilerde de sonsuz dengelerle sürer durur. Şimdi hepimizin merakla kendimize sorduğu bir soruyu cevaplayalım: Acaba tüm varlıklar seyrettiğimiz, gördüğümüz bu âlemlerden mi ibaret? Bu sorunun cevabı; görüp seyrettiğimiz âlemlerin temel nitelikleriyle ilgilidir. Bir cismin, varlığın tanınabilmesi onun boyutlardaki eylemine, bir yerde süratine tâbidir. (Burada görmekten kastımız, gözle görmeden ziyade, tüm laboratuvarlarımızın müşahade imkânıdır.) Bir varlığın ışık hızından daha süratli hareket etmesi halinde, onu göremediğimiz gibi, fizik laboratuvarına da sokamayız. Şimdiye kadar bildiklerimize göre üç olay bu açıdan bir izah beklemektedir: 1 - Karadeliklerde maddesel varlıkların yok olma eylemi, 2 -Atom çekirdeğinde tanıştığımız nötrino elemanlarının çekirdek plazmasında bazan var, bazan yok olması, 3 - Ünlü Prof. Paul Davies'in mutlak boşlukta rastladığı değişik yeni kuvantlar. Hatırlayacağınız gibi Davies mutlak boşluğu (vakum) elde ettikten sonra orada yeni kuvantların doğduğunu kesinlikle tesbit etti. Yoktan bir şey vakumda yaratılamayacağına göre, bu kuvantlar nereden geldi? İşte bu üç olay bizzat tanıdığımız varlıklardan bazılarının bir başka boyuta geçtiğini ve maddesel tanıtım siluetlerini kaybedip tekrar kazanabildiğini göstermektedir. Bir varlık mesafeler (boy, en, derinlik), zaman ve manyetik eylem boyutlarında belli bir seviyede vardır. Yani geometrik koordinatlardaki sayısal varlığı ona biçim vermektedir. Ünlü Lorenz'in dediği gibi; sür'ati saniyede 300.000'i aşan cisim olamaz. Olursa maddesel vasfını yitirir. Çok süratli bir kuvant farz edin. Saniyede beş milyon Km. hızın sahibi olsun. Bu kuvant; boy, en, derinlik, hatta zaman boyutlarına intibak edemeyecek, kara deliklerde olduğu gibi yalnız manyetik eylem boyutuna intibak ederek varlığını ancak bu sayede sürdürebilecektir. Sür'ati düştüğü takdirde yeniden maddesel eylem kazanma imkânı bulacaktır. Son çağ fizikçileri böyle bir kuvantın varlığını kabul etmiştir. Tachyon ismini vermişlerdir. İşte biz Big Bang teorisini seyrederken, onda eksik olan bu noktayı da varsaymak gerektiğine inanıyoruz. Büyük infilakta sonsuz galaksiler boyutsal eylem kazanırken, akıl almaz hızları nedeniyle pek çok Tachyon da sonsuzluğa fırlamış ve bambaşka boyutlarda, bambaşka âlemler kurmuşlardır. Boyutlar bahsinde de değindiğim gibi; varlıkların özellikleri, boyutlara uyumuna bağlıdır. Dev mesafeleri sonsuz sür'atle aşan kuvantlar, elbette boy, en, derinlik çatısı altına sığınamaz. Bir kuşu kafese, bir kediyi odaya koyarsanız; bunların sür'atleri sınırlıdır. Bir gama ışınını değil odaya, bir şehre, bir kıtaya bile hapsedemezsiniz. İnsan bahsinde göreceğimiz gibi, sonlu ve ölümlü olmak bir yerde boyutlara eylemin ezgisidir. Mesafe boyutlarından kaçan varlıkların dizaynı da o boyutlara has muhteşem bir güzelliktedir. Kaynak: Onk.Dr.Haluk Nurbaki |
Yıldız Kümeleri ve Bulutsular YILDIZ KÜMELERİ Yıldızlar, bulundukları evrim düzeyine göre iki öbeğe ayrılır :1. öbek yıldızlar(populasyon1) daha yakın zamanda oluşmuş,değişik yaşlardadır.Dolasıyla bu yıldızlar,evrimlerinin sonuna ulaşan daha yaşlı yıldızların patlamasıyla oluşan ağır elementler bakımından zengindirler.II.öbek yıldızlar yaşlı yıldızlardır;bu yıldızlar ağır element bakımından fakirdir.I.öbek yıldızlar disk ve gökada yıldızlarından II.öbek yıldızlar ise küresel kümelerden oluşur. Yıldız kümelerinin astronomlar için iki önemli tarafı vardır: 1. Yıldız kümelerindeki yıldızlar aynı uzaklıkta kabul edilir. 2. Hepsi aynı anda oluşmuştur ve bu yüzden yaşları ve içerikleri aynı kabul edilir. Yıldız kümeleri yıldızların ortak bir çekim etkisiyle bir arada durmasıyla oluşmuştur. Tiplerine ve içeriklerine göre ikiye ayrılır: 1- AÇIK YILDIZ KÜMELERİ Galaktik küme olarak da adlandırılan açık kümeler,birbirlerine kütle çekimiyle bağımlı çoğunlukla genç ve sıcak yıldızlardan oluşmuştur.aynı bulutsunun oluşturduğu yıldızları kapsayan bu kümeler:50 ile 10000 arasında yıldız içerir.Açık kümeler, gezegenimsi bulutsular dışında gökyüzünün en gençleri sayılabilirler.Birkaç on milyon yıldan daha yaşlı açık kümelerin olmamasının sebebi,içindeki yıldızların zamanla, gökadanın dönüşünden dolayı dağılmasıdır Küresel yıldız kümeleri açık yıldız kümelerinden oldukça farklıdır.Tek ortak yönleri,birbirlerine kütle çekimiyle bağlı yıldızlardan oluşmalarıdır.Küresel kümeler,açık kümelerin aksine ,sadece galaktik düzlemde değil aynı zamanda bu düzlemin dışında,Samanyolu'nu küresel bir biçimde çevrelerler.Zaten galaktik düzlemde bulunan kümelerin gözlenmesi yoğun gaz bulutları tarafından engellendikleri için oldukça zordur.Bu nedenle gözlenen küresel kümelerin çoğu düzlemin dışındadır. Bugün yaklaşık 150 küresel küme biliniyor.Bu kümeler yaklaşık olarak 100000 yıldız içermektedir.Küresel kümelerin en belirgin özelliği ise düzgün küresel yapıda olmalarıdır.Teorik olarak diğer dönen gök cisimleri gibi,kutupsal bir basılma meydana gelmesi beklenir.fakat şekillerinin bu derece düzgün olması çok yavaş dönmesiyle açıklanabilir. Küresel kümelerin diğer bir önemli özelliğide ,açık kümelerin aksine,populasyon II olarak gruplandırılan yaşlı ve fakir yıldızlardan oluşmalarıdır.Bu yüzden çok fazla yeni yıldız oluşturamazlar Açık Yıldız Kümeleri M44:Yedi kız kardeş ve Ülker olarak adlandırılan küme Boğa takımyıldızında yer alıyor.çok yakın olması ve 1,4 kadirlik yıldızlardan oluştuğu için çok rahat gözlenebilir.Uzaklığı yaklaşık 400 ışık yılı M21:Yay takım yıldızında yer alan ve toplam parlaklığı 6,5 olan bu küme 12.kadirden olan 40 yıldız içermekte uzaklığı yaklaşık 3000 ışık yılı M23:İçerdiği yıldız bakımından zengin olan bu küme yay takım yıldızında yer alıyor.Toplam parlaklığı 6,9 kadir olan küme uçan yarasayı andırıyor.Uzaklığı yaklaşık 4500 ışık yılı M6:Akrep takım yıldızında bulunan bu küme toplam parlaklığı 4,3 olduğundan rahatlıkla çıplak gözle seçilebilir.Bize yaklaşık 2000 ışık yılı uzaklıkta. M7:M6'ya sadece 4 derece uzaklıkta bulunan kümenin parlaklığı daha az. M29:Gama Cyğni'nin(Kuğu) 2 derece güneydoğusunda bulunan bu kümenin toplam parlaklığı 7 kadirdir. Uzaklık ise 7200 ışık yılı. M39:Kuğu takımyıldızının en parlak yıldızı Deneb'in 10 derece doğusunda yer alan küme 5,4 kadirlikte bize 900 ışık yılı uzaklıkta. M52: 15.kadirden parlak 200 yıldıza sahip kümenin toplam parlaklığı 7 kadirdir.Kraliçe takımyıldızında. M103:Kraliçe takımyıldızında 2-KÜRESEL YILDIZ KÜMELERİ En çok yer aldıkları bölge yay takım yıldızı bölgesidir,yaklasık 20 küresel küme kapsar. M2:Kova takımyılzında bulunan küme yaklaşık 50000 ışık yılı uzaklıkta,toplam parlaklığı 7 kadir. M3:Küme,Av köpekleri takımyıldızında bulunuyor.yaklaşık 45000 yıldızdan oluşan küme her saniyede bize 170 km hızla yaklaşıyor.toplam parlaklığı 6,4 kadir. M13:Herkül takımyıldızında bulunan küme küresel kümelerin en tanınmışıdır.ışık kirliliği olmayan yerlerde çıplak gözle görülebilen küme yaklaşık 25000 ışık yılı uzaklıkta toplam parlaklığı 6 kadir. M5:Terazi ve Yılan takımyıldızları arasında bulunan küme 6 kadir parlaklıkta açık havalarda çıplak gözle görülebilir. M10, M12:İkiside yılancı takım yıldızında bulunmakta,birbirlerine çok yakın olup 16000 ışık yılı uzaklıktalar. M15: Pegasusta bulunan küme 7 kadir parlaklıkta ve 40000 ışık yılı uzaklıkta. M22:Bilinen en eski küme olarak düşünülen küme toplam 6 kadir parlaklıktadır.toplam 7000 yıldız içeren küme açık gecelerde çıplak gözle görülebilmektedir BULUTSULAR Bulutsular bir ya da bir kaç yıldızın yakınında yer aldığında ışıldar ve parlak bulutsu biçiminde gözlenir;bunların ayırtedıci niteliği uyarıcı yıldızın sıcaklığına ve uzaklığına göre değişir.B 1 tayf tipinde ya da daha soğuk yıldızların yakınında gözlenen parlak bulutsular,yalnızca bu yıldızların ışığını,içerdikleri tozlarla ve bir ışık yayınım mekanizmasıyla yansıtırlar.Bu tipe yansımalı bulutsu denir(Ülker Bulutsusu).Yayılan ışık,uyarıcı yıldızların soğurma çizgilerine benzeyen bir tayf ve yıldızlarda gözlenen bir mavilik gösterir.Bulutsular çok sıcak yıldızlarla birleştiğinde,yayım çizgileri taşıyan bir tayf oluşur, bu tip bulutsu sarmal bulutsu ya da H II bölgesi adını alır.(Orion bulutsusu) Parlak bulutsuların boyutları onlarca ışık yılı ve kütleleri de Güneşin birkaç bin katıdır.Bazı ışıklı bölgeleri,kimi karanlık maddeler örter(At başı nebulası) işte bunlar karanlık bulutsuları oluşturur. Yıldızlar arası parlak maddenin bir başka türüde Süpernova kalıntılarına bağlı bulutsulardır.(Crabe Bulutsusu) Çember biçimdeki bazı bulutsulara yanlış bir adlandırmayla Gezegenimsi bulutsular denmiştir.Gerçekte morötesi ışınların gazı iyonlaştırmasından doğan ve çok sıcak bir yıldızı çevreleyen küresel kabuk biçimindeki bir bulutsu söz konusudur.Bu bulutsu merkez yıldızın oluşum evrelerinde fışkıran gazlardır. Aslında amatör astronomlar için galaksilerin,yıldız kümelerinin ve bulutsuların göz zevki dışında bir önemi yoktur.Her ne kadar dergilerde ve kitaplarda gördümüz renkli ve parlak görüntüler görülmemesine rağmen gökyüzünde onları görmek değişilmeyecek bir ziyafettir.Bu yüzden önemli yıldız kümelerinin yerlerini belirtmeden geçemedik. Kaynak:Astronominet |
Güneş Enerjisinin Kaynağı Güneş Enerjisinin Kaynağı Nükleer enerjinin iki kaynağı vardır. Füsyon ve fizyon. Füsyon bildiğimiz atom bombasının çalışma prensibidir, yani ağır elementlerin çekirdeklerinin parçalanmasından çıkan muazzam enerji. Fizyonda ise, tersine hafif atomlar birleşerek daha ağır atomlar meydana getirirler. Ortaya yine çok büyük bir enerji çıkar. Bu hafif atomların birleşmesi çok kolay olmaz. Hafif atomların çekirdekleri artı yüklü olduklarından, bir araya geldiklerinde büyük bir itme kuvveti doğar. Bu kuvvetlerin etkilerini gidermek için çok yüksek sıcaklıklar gerekir. Pratikte bu kadar yüksek bir sıcaklığı, sürekli ve kalıcı bir biçimde sağlamak çok güçtür ama bu şartlar en ideal şekilde Güneş'in merkezinde mevcuttur. Güneşin merkezindeki 15 milyon derece sıcaklıkta olan gaz halindeki madde büyük basınç altındadır. Güneşin temel maddesi olan hidrojeni helyuma dönüştüren nükleer tepkime yani fizyon olayı burada oluşur. 4 hidrojen çekirdeğinin bir helyum çekirdeği halinde birleşmeleri sonucu son derecede büyük bir enerji miktarı açığa çıkar. Serbest kalan enerji ışınım ve iletim yoluyla Güneş'in merkezinden çevreye doğru ilerler. Bu yolculuk yaklaşık 10 milyon yıl sürer. Sonunda dış katmanlardan ısı ve ışık şeklinde uzaya yayılırlar. Güneş yaşı ve aydınlatma gücü olarak sıradan bir yıldızdır. Bütün yıldızlar doğada en çok bulunan, en basit, en hafif atom olan hidrojenin yavaş yavaş başta helyum olmak üzere diğer daha ağır elementlere dönüştüğü birer nükleer potadırlar. Peki nasıl oluyor da, atomlar birleşip, başka bir atom oluşunca bu kadar büyük bir enerji ortaya çıkabiliyor? Bu soru Albert Einstein, o ünlü E=mc2 formülünü geliştirene kadar cevapsız kaldı. Formül son derecede basitti. Her madde, çevrenizde görebildiğiniz her şey, enerjinin donmuş bir şeklidir. Gerekli ve yeterli şartlar oluşturulduğunda çok küçük bir maddeden bile büyük miktarda enerji açığa çıkabilir. Formülde 'E' enerji, 'm' maddenin kütlesi, 'c' de ışık hızıdır. Örneğin 1 litre hacmindeki (kütlesi 1 kilogram) olan bir kap suyu ele alalım. Eğer bu suyun tamamını Einstein'ın formülüne göre enerjiye çevirirsek, ortaya çıkan enerji, 100 watt'lık bir milyon ampulü, 30 sene boyunca yakabilecek güçte olacaktır. Güneşin merkezindeki fizyon olayında birleşen atomlar ile ortaya çıkan atomların kütlelerini karşılaştırdığımızda çok az bir kütle eksilmesi görülür. İşte bu fark kadar kütle Einstein formülüne göre enerjiye çevrilmektedir. Bir litre sudan elde edilen enerji bu kadar olduğuna göre dünyanın 330 bin katı olan Güneş'te, saniyede yakılan 564 ton hidrojenden çıkacak enerjiyi varın siz hesap edin. Kaynak:Bilimvebiz |
Yıldızların Titremesi Yıldızların Titremesi Geceleri gökyüzünde gördüğümüz yıldızların birçoğu bizim güneşimizden de büyüktürler ama o kadar uzaktadırlar ki, ancak birer nokta olarak gözükürler Gezegenlerin yıldızlardan farkları, güneş sistemimiz içinde bizimle beraber güneşin etrafında dönüyor olmalarıdır. Bu nedenle çok uzak olan yıldızlar gökyüzünde 'sabit' dururken, gezegenler sürekli yer değiştirirler. Güneş sistemimizde bile mesafeler o kadar büyüktür ki. dünyamıza 8 dakikada gelen güneş ışığı, Neptün'e ancak 4 saatte ulaşır. Zaten güneş sistemimizde bulunmalarına rağmen Neptün ve Plüton teleskop kullanmadan dünyamızdan görülemezler. Güneş Neptün'e o kadar uzaktır ki, bu gezegenden bakıldığında görünümü parlak bir yıldızdan farksızdır. Güneş ışıklarının dünyamıza gelmek için 8 dakikada aldığı bu yolu, saatte 1000 kilometre hızla giden modern bir jet uçağı ancak 17 yıl civarında gidebilirdi. Güneş sistemimizin dışındaki mesafeler ise inanılmaz. Örneğin, Andromeda galaksisinin ışığı dünyaya 2.2 milyon yılda ulaşmaktadır. Yani biz bu galaksiyi bu kadar yıl evvelki hali ile görüyoruz. Şimdi ne yapıyorlar acaba? Aysız berrak bir gecede gökyüzünde gözle görülebilen yıldız sayısı 7000'dir. Küçük bir teleskopla 25 milyon yıldız görülebilir. Ama örneğin ABD'deki Mount Palomar gözlem evindeki teleskopla tüm gökyüzü taranabilse 2 milyar yıldız görülebilir. Halbuki sadece Samanyolu galaksisinde 100 milyar yıldız olduğu tahmin edilmektedir. Yıldızların göz kırpıyormuş gibi ışıklarının kırpışmasının sebebi, çok uzaktan geliyor olmaları ve atmosferimizdir. Yeryüzünde nispeten ılınan hava devamlı olarak yükselme meylindedir. Bu durum gece de devam eder. Yıldızların zayıf ışıkları bu yükselen hava dalgası içinde kırılırlar. Bazen gözümüze tam olarak ulaşamazlar, yani kesik kesik gelirler. Bu evimizdeki sıcak radyatörün veya bir ateşin ya da yazın çok sıcak yolların üzerindeki yükselen havanın arkasındaki şekillerin görüntüsünü dalgalandırmasına benzer. Gerçi görülebilir gezegenlerden gelen ışıklar da yükselen hava dalgaları ile kırılır ama onların ışıkları daha güçlü olduklarından gözümüze ulaşmada kesinti olmaz ve göz kırpmazlar. Kaynak:Bilimnet |
Pluton'a Ne Oldu Pluton'a Ne Oldu? Bilinen gezegenler beş tanedir: Merkür, Venüs, Mars, Jupiter ve Satürn. Ancak Ay ve Güneş de yıldızlardan farklı hızda hareket ettiği için onlara da gezegen demişler… Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) 24 Ağustos 2006 tarihinde Prag’da düzenlediği toplantıda gezegen tanımını yeniledi ve oy birliği ile Pluton'u gezegen olmaktan çıkardı. Şimdi artık yeni tanıma göre Güneş Sisteminde sekiz gezegen var. 1930’dan buyana dokuzuncu gezegen olarak bilinen Pluton bu sıfatını hatta bir bakıma adını da kaybetti. Çünkü artık Pluton'a bir numara verdiler: 134340. Bundan sonra Pluton bu numara ile anılacak. Lakap olarak ta son birkaç yıl içinde Pluton un ötesinde bulunan üç küçük gezegen ile beraber cüce gezegenler olarak bilinecek. Bu güne kadar Güneş Sisteminin en küçük gezegeni olarak bilinen Pluton un yörüngesi oldukça basık olduğu için belli dönemlerde Neptün yörüngesinin içinden geçiyor ve Güneşe uzaklık bakımından bu dönemlerde 9. değil 8. gezegen durumuna geliyordu. Hatta yörünge dinamiği dikkate alınarak Pluton un bir zamanlar Neptün’ün uydusu olduğu, fakat sonradan ne olduğu bilinmeyen bir çekimsel etkiyle Neptünden kurtulup gezegen durumuna gelmiş olduğu tartışılıyordu. Geçtiğimiz yıllarda teleskoplar ve yeni gözlem teknikleri geliştikçe Pluton un ötesinde yeni cisimler keşfedilmişti. Hatta bunlardan 2003UB313 kod adıyla bilinen ve geçici olarak Zeyna adı verilen cisim Pluton dan daha büyük ve onun da bir uydusu var. Yeni kararlar bağlamında Zeyna adı da değiştirildi ve onun yerine bu yeni cüce gezegene Eris, uydusuna da Disnomya adı verildi. Yine geçtiğimiz yıllarda keşfedilen ve Güneş Sistemi’nin bilinen enuzak cismi olan Sedna var. Şimdi bu da cüce gezegen sayılıyor. Bu son keşiflerle yörüngesi bilinen cüce gezegen sayısı 136563’e ulaşmış. Aslında yörüngesi tam bilinmeyenlerle beraber sayı çok daha fazla ve önümüzdeki yıllarda yenileri de keşfedilecek. Yeni kabul edilen tanıma göre; Güneşin etrafında dönen, yuvarlak şekil alacak kadar kütleçekimine sahip, yörüngesinde kendi bağımsız ekosistemini sürdürebilen göktaşları gezegendir. İşte Pluton bu yeni tanımın ikinci kısmına uymadığı için 24 Ağustos 2006 tarihinde gezegen sınıfından çıkarılmıştır. Şimdi artık gezegen sayısı 9 değil 8 olacak. Pluton için ne acıdır ki 76 yıldır gezegen olarak bilinirken bir anda gezegen olmaktan çıkarılıyor. Şimdi tüm dünyada ders kitapları değişecek. Olur böyle şeyler demeyin. Pluton u savunanlar çok; Kaliforniya eyaletinde protesto yürüyüşü yapılmış ve imza kampanyası başlatılmış. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Gözlemevi’nde de ‘Pluton bir gezegendir, gezegenimi isterim’ yazılı tişörtler yapılmıştır; Yani protesto Türkiye’de de başlamıştır. Sonuç ne olacak bilmiyoruz ama geçmişte de gezegenlerle ilgili bilgiler çok değişmiş ve toplumların kültürlerini etkilemiş. Biz bu yazıda çok uzak geçmişe, 5000 yıl öncesine giderek gezegenlerle ilgili bilgilerin o zamandan bu zamana nasıl adım adım geliştiğini-değiştiğini anlatacağız. Beş bin yıl kadar önce Mezopotamya'da, yaşamının önemli bir kısmını geceleri yıldızların altında açık havada çalışarak ya da geceleri uzun kervan yolculukları yaparak geçiren insanları düşünün. Yıldızları tek tek tanımışlar, günlük, mevsimlik hareketlerini, nereden doğup nereye battıklarını öğrenmişler: Zamanlarını onlarla ölçer olmuşlar, yönlerini onlarla bulmuşlar. Uzak Doğu, Babil, Anadolu, Eski Yunanistan ve Eski Mısır arasındaki uzun kervan yolculukları bu sayede gerçekleşmiş. Yıldızların oluşturduğu şekilleri birşeylere benzetmişler: Arabacı, Aslan, Ejderha, Suyılanı, Başak vs. Gökyüzünde bu şekilde 88 şekil oluşturmuşlar ve bunlara takımyıldız demişler. Gökyüzünün sistemli incelenmesinde bu takımyıldız ayrımı hem de Babillilerin belirlediği biçimiyle hala kullanılmaktadır. Babilliler bazı parlak gökcisimlerinin yıldızlar arasında yıldızlardan farklı ama düzenli olarak hareket ettiğini farketmişler ve bunlara yıldızlar arasında gezen anlamında "gezegen" demişler. O zaman bilinen gezegenler beş tanedir: Merkür, Venüs, Mars, Jupiter ve Satürn. Ancak Ay ve Güneş de yıldızlardan farklı hızda hareket ettiği için onlara da gezegen demişler. Gezegenlerin açısal hızları, aynı yere gelmeleri için geçen süreler (yer etrafındaki yörünge dönemleri), birbirinden ve özellikle Güneşten olan açısal uzaklıkları (uzanım açıları) ölçülmüş. Açısal hızı büyük olan cisim yere daha yakın olmalı şeklindeki temel fiziksel kuraldan giderek gezegenleri uzaklık sırasına koymuşlar: Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jupiter, Satürn. Gezegenlerin hangi mevsimde göründükleri, ne zaman doğup battıkları belirlenmiş. Ay ve Güneşin hareketlerine göre takvimler yapmışlar; günlük işlerini bu takvimlere göre, yani Ay ve Güneş'in hareketlerine göre ayarlamışlar. Yedi gezegene atfedilen ardarda birer gün ile yedi günden oluşan hafta kavramı oluşturulmuş ve zaman ölçümünde bu güne kadar kullanılagelmiş yedi gezegenin nasıl olupta farklı hızlarla düzgün döndüğü, farklı boyutlarda iç içe görünmeyen kürelerin üzerinde oldukları ve kürelerin bir mekanizma ile farklı hızlarla döndürüldüğü şeklinde açıklanmıştır. O zaman "evrenin düzeni" olarak algılanan bu düşünce birçok toplumda birçok biliminsanı tarafından modellenmeye çalışılmıştır. Hatta Eski Yunan'da Aristo Okulu tarafından farklı hızlarla dönmesi gereken bu görünmeyen kürelerin dönme frekanslarına bağlı olarak sesler çıkarması gereğini ileri sürmüş ve insanlar ıssız yerlerde inzivaya çekilip bu sesleri duymaya çalışmışlar. Duydum diyenler Tanrı'nın iyi kulları olarak adlandırılmış, günahkar kul olmayı kabul etmeyen çok kimse bu sesleri duyduğunu söylemiş. Olmayan yedi kürenin yine olmayan yedi sesinin o zaman taklit edilmesiyle yedi nota ve müzik doğmuş. Gezegenleri taşıdığına inanılan ve görünmeyen iç içe yedi kürenin gökyüzünü yedi katman ayırması düşüncesiyle de yedi katlı gök kavramı doğmuştur. Bu kavramlar toplum yaşamını ve kültürünü öyle etkilemiştir ki, örneğin yedi katlı gök kavramı kutsal kitaplar da bile yerini almıştır. Evrenin düzeni kavramı ile sonraki dönemlerde Eski Yunan'da Eflatun'un (MÖ.427-347), Rönesans sonrası Avrupasında da Kepler'in (1571-1630) ilgilendiğini görüyoruz. O zamanlara kadar evrenin hemen Satürn'ün ötesinde bittiği düşünülüyor ve içerdiği yedi gezegenin de bir düzen içinde hareket ettiği biliniyor, ancak bu düzen formülleştirilemiyordu. Örneğin Eflatun gezegenlerin yere olan uzaklıklarının bir geometrik dizi ile ifade edilebileceğini düşünmüş ancak uzaklıklar doğru bilinmediği için doğru geometrik diziyi bulamamıştı. Kepler ise bulduğu üç yasa ile yetinmemiş (hatta bu üç yasaya inanmamış), gezegenlerin yörüngelerini içerdiğine inandığı görünmeyen kürelerin boyutlarını aralarına çokgenler yerleştirerek belirlemeye çalışmıştı, ancak bu düzen formülleştirilememişti. Bu alanda ilk somut adımlar 18. yy.'da atıldı. Bu gelişmenin öyküsü 1764 yılında Amsterdam'da meşhur filozof Charles Bonnet (1720-1793)'in yazdığı "Contemplation de la Nature" başlıklı kitabı ile başlar. Kitap çok tutulduğu için dört dile çevrilmiştir. Bizi ilgilendiren, kitabın Almanca çevrisidir. Bu çeviriyi Johann Daniel Titius (1729-1796) yapmıştır. Çeviride ilginç olan şey orijinalinden farklı olarak eklemeler içermesidir. Titius basit çevriyi yeterli bulmayıp kitabın bazı yerlerine eklemeler yapmıştır. Bu eklemeleri de çevirmenin notu şeklinde ayrı olarak değil, fakat metin içerisine hiç belirtmeden koymuştur. Alışılmışın dışında olan bu eklemeler sonradan, Titius'un alçak gönüllüğüne yorumlanmıştır. Almanca çeviride birinci kısmın dördüncü bölümüne yapılan ekleme oldukça önemlidir. Bu ekte şöyle denmektedir: Satürn gezegeninin Güneş'ten uzaklığı 100 birim alınırsa Merkür'ün Güneşten uzaklığı 4 birim, Venüs'ünki 4+3=7 birim, Dünya'nınki 4+6=10 birim, Mars'ınki 4+12=16 birim olmakta fakat bu sıraya göre Mars'tan sonra 4+24=28 birim konumunda bilinen hiç bir gezegen bulunmamaktadır. Bu yörünge boş olabilir mi? Kesinlikle hayır. Bu yörünge henüz keşfedilmemiş bir cisme ait olmalıdır. Bu cisim Mars'ın ya da Jupiter'in uydusu olabilir. Bu cisimden sonra Jupiter'in Güneş'e uzaklığı aynı kuralla 4+48=52 birim, Satürn'ünki 4+96=100 birimdir. Ne kadar ilginç bir bağıntı! Bağıntı gerçekten ilginçti. O zaman bilinen gezegenlerin Güneş'e uzaklıklarını tahmin etmek bir yana Mars ile Jupiter arasında bilinmeyen bir cismin varlığını da haber veriyordu. Kaynak: Popüler Bilim |
Güneşin Ömrü Ne Kadardır? Güneşin Ömrü Ne Kadardır? Güneş sistemimiz, bizim Güneş adını verdiğimiz tek bir yıldız ve onun etrafında dönen gezegenler, bu gezegenlerin etrafında dönen 60'dan fazla uydu (Ay),yine Güneş'in etrafında dönen gezegen olarak kabul edilemeyecek kadar küçük 5000 civarında astroid, sayısız göktaşı, toz ve parçalardan oluşur. Güneş bu sistemdeki enerjinin de tek güç kaynağıdır. Güneş'e baktığımızda katı bir maddeymiş gibi görürüz ama aslında yanan bir gaz kütlesinden başka bir şey değildir. Bilim insanlarına göre Güneş'ten söz ederken yüzey kelimesini kullanmak hatalıdır çünkü Güneş tamamen gazdan oluşmuştur. Güneş'in fotoğraflarında görülen keskin köşeler ise gazın yoğunluğunun birdenbire arttığı yerlerdir. Güneş evreni dolduran milyarlarca yıldızdan biridir. Üstelik tamamıyla sıradan bir yıldızdır. Gezegenimizin de içinde bulunduğu Samanyolu galaksisinde tam 200 milyar güneş bulunuyor. Bizim güneşimiz de bunlardan farklı bir oluşum değil. Güneş bize çok yakın (150 milyon kilometre) olduğu için çok büyük ve parlak görünür. Güneşten sonra bilinen en yakın yıldızın, bu mesafenin 250 bin katı daha uzakta olduğu düşünülürse, Güneş'e burnumuzun dibinde diyebiliriz. Dünyamızdan bakınca Güneş sabitmiş gibi görünür ama o da kendi ekseni etrafında döner. Dönüş yönü dünyanınkine göre terstir. Katı bir cisim olmadığından ekvatoru üzerindeki bir nokta 24,5 günde tam dönüş yaparken daha kuzeydeki bir noktası 31 günde yapar. Yani kutuplarına gittikçe dönüş hızı yavaşlar. Güneş'in ısı ve ışık olarak yaydığı enerji, merkezinin hemen çevresinde sürüp giden nükleer tepkime (hidrojen bombasında olduğu gibi) yani hidrojen atomlarının helyum atomlarına dönüşürken çıkardığı büyük enerjidir. Güneş tarafından saniyede yakılan hidrojen miktarı 564 milyon tondur. Bunun yüzde 0,7'si ise doğrudan enerjiye çevrilmekte, ısı ve ışın yayınımına gitmektedir.Yeryüzünde yaşam Güneş ışınlarına bağlı olduğuna göre, Güneş'in insanlar için gerekli olan enerjiyi daha ne kadar zaman sürdürebileceğini bilmek hakkımızdır.Güneş'in şu andaki enerji durumunda önümüzdeki 5 milyar yılda önemli bir değişiklik olmayacak, aynı şekilde ısı ve ışık vermeye devam edecektir.Daha sonra genleşmeye başlayacak, sıcaklığı bugünküne göre yüzde 20 artacak dev bir kızıl yıldıza dönüşecektir. O zaman yeryüzündeki sıcaklık dayanılmaz bir yüksekliğe ulaşacak, okyanuslar kaynayıp buharlaşacak ve gezegenimiz bizim bildiğimiz türden bir hayatın var olduğu bir yer olmaktan çıkacaktır. Kaynak:Uzaybilimnet |
Yeni Bulunan Gezegenler Ateşten Kavruluyor Yeni Bulunan Gezegenler Ateşten Kavruluyor Güneş sistemimiz dışında tespit edilmiş olan gezegenlerden üçü şimdiye kadar keşfedilenler arasında en sıcak olanlarıdır.Gezegenler, güneşlerine çok yakın yörüngelerde devinen gaz devlerini tespit etmek için geliştirilmiş olan Geniş Açılı Gezegen Araştırması Projesi (WASP) dahilinde tespit edilmişlerdir. Gezegenler, yıldızlar tarafından sıcaktan kavruldukları için sıcak-Jüpiter’ler adını almışlardır. Transit tekniği yani dünyadan gözlemlenen yıldızın önünden geçen gezegeninin neden olduğu yıldızın ışığındaki bir miktar azalma ile gezegenin tespit edilmesi olayı sayesinde keşfedilen gazdevlerinin üçüde farklı bir güneş benzeri yıldız çevresinde dolanmaktadırlar. WASP-4 ve WASP-5 güney takımyıldızlarından Anka Kuşu (Phoenix) yönünde, dünyadan 500 IY uzaklıkta bulunmaktadır. Bunlar Güney Afrika’da bulunan kameralar sayesinde gözlemlenmiştir. WASP-3 ise kuzey yarımküredeki Kanarya Adaları’nda konuşlanmış olan bir kamera sayesinde tespit edilmiştir. Yeni bulunan sıcak-Jüpiter’ler, dünyanın güneşe olan uzaklığından 50-40 kat daha yakın yörüngelerde yıldızlarının çevresinde dolanmaktadırlar. Bu kadar sıkı olan yörüngeleri yüzünden gezegenler, dünyanın aya yaptığı gibi kütleçekimsel olarak kilitli biçimde yıldızlarına sadece bir tarafı dönük olarak durmakta ve yıldızlarına dönük olmayan tarafı ise sürekli karanlıkta kalmaktadır. İngiltere’deki Keele Üniversitesi’nden ekip üyesi Pierre Maxted ‘e göre : Güneşlerine bakan taraflarındaki sıcaklığın 1726 *C dereceye çıkması sebebi ile bu yeni gezegenler şimdiye dek bulunanlar arasındaki en sıcak olanlardır. Çok kısa dönemlere sahip oldukları için de atmosferleri çok sıcak olmalıdır.” Bazı sıcak-Jüpiter’lerin tersine yeni gezegenlerin, yıldızlarından gelen ışığı dışarıya yayabilme kabiliyetlerinin olmadığı gözlemlenmiş. Enerji emilimi yüzünden gezegenler daha az kütleye sahip olmalarına karşın boyutları, Jüpiter’den 25 ila 50 kat daha büyük olmalıdır. Maxted şöyle eklemektedir : “Gezegenlerin gece olan kısmından bayağı bir radyasyon yayılımı olması gerekirken, bazı gezegenlerde bu olayın gerçekleşmediği gözlemleniyor. Bu da neden böyle olduğunu anlamak istediğimiz ve daha fazla örneğe ihtiyaç duyduğumuz şeylerden birisidir. Bu şeyler yıldızlarından nasıl oluyorda bu kadar enerji soğurabiliyorlardır.“ Kaynak:Gökbilim(Space) |
GIP(Gama Işını Patlaması) GIP(Gama Işını Patlaması) Parlamanın Hemen Ardından GIP(Gama Işını Patlaması) Bir Amatör Tarafından Keşfedildi. Finlandiyalı amatör Gökbilimci Arto Oksanen, NASA’nın Swift Uzay Aracı ile tespit edilmiş olan bir GIP’nın optik karşılığını keşfeden ilk kişi oldu. Finlandiya’daki Hankasalmi Gözlemevi’nde bulunan teleskobu kullanan amatör gökbilimci, GRB 071010B olarak adlandırılan bir GIP keşfetti. 10 Ekim 2007′de Amerikan Değişken Yıldız Gözlemcileri Derneği (AAVSO), Finli amatör gökbilimci Arto Oksanen’in bir gama ışını patlamasının ardıl ışınını keşfettiğini gururla ilan etti. Uzun süredir bir AAVSO değişken yıldız gözlemcisi, aynı zamanda da Finlandiya Muurame’de AAVSO konsül üyesi olan Oksanen keşfini Finlandiya’da bulunan bir grup amatör gökbilimci tarafından işletilen Hankasalmi Gözlemevi’ndeki 40cm’lik bir teleskop ile gerçekleştirmiştir. Swift tarafından keşfedilmiş olan GIP’nın yaklaşık konumunu kullanan Oksanen, uydunun GIP’nın tespitinden yanlızca bir kaç dakika sonra gökyüzünde o bölgeyi görüntülemeye başlamış. İlk görüntülerde gökyüzü tam olarak GIP’nın bulunduğu yerde yeni bir gökcismi göstermiş ilerleyen zamanlarda alınan görüntüler de ise gökcismi gittikçe sönükleşerek bir GIP’nın benzer ardıl ışınım sinyalini göstermiştir. Gama ışını patlamalarının dünyaya milyonlarca ışık yılı uzaklarda bulunan yıldızların ölümlerinin birer habercisi olduklarına inanılmaktadır. GRB 071010B’de süpernovalara has bazı özelliklere sahiptir -süperkütleli bir yıldızın çökerek ardında bir karadelik bırakması gibi-. Çok ağır yıldızlar ömürlerinin sonlarına yaklaşınca çökerek bir nötron yıldızı yada karadelik haline gelebilmektedir. Gama ışını patlamalarının ise, büyük kütleli yıldızın içinde karadelik meydana gelirken ortaya çıkan, ışık hızında hareket eden ve yüksek enerjili parçacıklardan oluşan ışıma jetlerinin oluşumu sırasında ortaya çıktıklarına inanılmaktadır. Çöken yıldızın dış katmanları ile etkileşen bu jetler, gamma ışınımından radyo dalgalarına değişen tüm dalga boylarında ışınım gerçekleştirir. Gamma ışını patlamasının insan gözünün görebileceği dalga boylarındaki ışığı tespit edildiğinde, bu olaya GIP’nın ardıl ışınımı denmektedir. Bu ardıl ışınımların tespit edilmesi sayesinde gökbilimciler GIP’nı oluşturan patlamayı inceleyerek, patlamanın gerçekleştiği mesafeyi ölçebilmektedirler. Gemini ve Keck teleskoplarını da içeren, dünyadaki büyük teleskoplar GRB 071010B’nin özelliklerini detayları ile gözlemleyebilmek için Oksanen’in gözlemlerinden yararlanmışlardır. Hem Gemini hem de Keck Gözlemevleri ardıl ışınımdan sonra patlamanın kırmızıya kaymasını ölçerek GIP’nın bizden 7 milyar ışıkyılı ötede (Dünya henüz oluşmadan evvel var olan uzak bir gökadada) gerçekleştiğini tespit etmişlerdir. Oksanen’in elini çabuk tutması sayesinde çok daha geniş bir astronomik topluluk bu GIP’nı izleyerek bu ilgi çekici fenomen hakkında daha fazla şey öğrenmişlerdir. Gama Işını Patlaması gözlemlemek için elinizi çabuk tutmanız gerekmektedir zira yanlızca saatler ve dakikalar tutan süreler içerisinde sönükleşmektedirler. Şu an dünya çapında dağılmış bir sürü robotik teleskop otomatik olarak gama ışını patlamalarını araştırarak saniyeler içerisinde tespit etmeye çalışmaktadırlar. Bazen diğer profesyonel gözlemevleri ve robotik teleskoplar gün ışığında yada kötü hava koşullarında dinlenirken, amatör gözlemciler bu tür keşifleri yapabilmektedirler. Arto, AAVSO email tartışma grubundaki mesajında not ettiği üzere: “Bu günlerde ardıl ışınımın ardından bir GIP’nı keşfedebilmeniz için oldukça şanslı(yada diğerlerinin şanssız olması) olmanız gerekmektedir. Bu GIP’nın gökdeki konumu alarm geldiğinde hemen kuzey kutbuna bakabildiğim için benim açımdan oldukça büyük bir avantajdı. Ve bu seferki parlak bir ardıl ışımaydı ayrıca hava da(2 hafta süren bulutlu gecelerin ardından) oldukça güzeldi. Epey güç bir iş olarak, GIP’ları hakkında ilgi duymaya başladığım 1997 den beri bunu gerçekleştirmeye çalışıyordum ve işte en sonunda! “ AAVSO direktörlerinden Dr. Arne Henden bu durumu “Amatör bir gökbilimci tarafından bu GIP’nın ardıl ışınımının keşfi, profesyonel gökbilim topluluğu için amatörlerin sağladıkları yüksek kalitede gözlemler ve bu ilgi çekici gökcisimlerine Keck ve Gemini gibi temel teleskopların yönlendirilmesi için gerekli olan gerçek zamanlı verilerin elde edilmesi için ne kadar değerli olduklarını göstermiştir.” Oksanen, Güney Afrika Pretoria’daki L.A.G. “Berto” Monrad’ın temmuz 2003′de GRB 030725′i keşfetmesinden bu yana bir GIP ardıl ışınımını keşfeden ilk kişi olmuştur. AAVSO topluluğu bu heyecan verici keşfi dolayısıyla Arto Oksanen’e en derin tebriklerini sunmaktadır… Kaynak : Astronomy |
Kütleçekim Dalgasının Peşinde Kütleçekim Dalgasının Peşinde Einstein, uzay-zamanda yayılan dalgacıklar öngörmüştü, ama onları fark edemiyorduk. Dev dedektörler sayesinde, artık onları yakalayıp evrenin gizemlerini aydınlatabileceğiz. Bir yıldız çok büyük bir patlamayla havaya uçuyor... Doğrusu, süpernova denilen bu yıldızlar patladığında, milyarlarca yıldızdan oluşan bir galaksi kadar parlıyor ve kısa süre sonra sönüyor. Bu arada, uzaya ağır elementler de içeren döküntüler saçıyor. Nitekim, dünyamız da ağır elementlerden oluşmuştur. Süpernovalar evreni başka şekillerde de etkiliyor, uzay-zamanın yapısını yırtarcasına dalgalandırıyor ve dalgalar, evrende milyonlarca ışık yılı uzağa yayılıyor. Bu görüngü, kütleçekim dalgaları olarak adlandırıyor. Dünyanın dört bir yanındaki gökbilimciler, kütleçekim dalgalarını yakalamak için yarışıyorlar. Kütleçekim dalgalarının varlığı öngörüldüğü gibi gözlemlenebilirse, büyük patlamaya kadar geri götürülebilen varsayımlarda bulunabileceğiz. Einstein, 1916'da Genel Görelilik Kuramı'nı yayımladığında, kütleçekim dalgalarının var olduğunu öne sürmüştü. Görelilik, uzay ve zamanın birbirine dikilmiş iki ayrılmaz parça olduğunu belirtiyordu. Artık üçboyutlu uzayı, saatin tik taklarından ayıramayacaktık; boyutlarla zaman, büyük uzay-zaman yapısını meydana getiriyordu. Garip bir fikir olmasına rağmen, şimdiye dek defalarca kanıtlandı ve evrenin nasıl işlediğini tanımladı. Genel Görelilik Kuramı'nın öngördüğü bir başka şey ise, henüz kanıtlanamadı. Aniden hızlanan bir cisim (eğer yeteri kadar kütleliyse), uzaktan gözlenebilecek kadar kuvvetli kütleçekim dalgaları yaymalıydı. Yalnızca süpernovalar, çarpışan kara delikler ya da nötron yıldızları, astronomik uzaklıklardan gözlemlenebilecek şiddetli kütleçekim dalgaları yayabiliyor. Bütün kuramlar kanıta gereksinir ve bazen kanıtlamak zordur. Kütleçekim dalgaları henüz saptanamadı, çünkü engin uzaya yayıldıkça zayıflıyorlar. Eğer bir süpernovanın yanında durabilseydiniz, kütleçekim dalgaları sizi ve komşu nesneleri paramparça ederdi. Nitekim, bulutsulardaki süpernovaların gazı nasıl dağıttığını kütleçekim dalgalarını da hesaba katarak açıklamalıyız, ama bunu yapamayacak kadar uzaktayız. Güçlü kütleçekim dalgaları, Dünya'ya ulaşana kadar çok zayıflıyor. Onları tespit etmek, 100.000 ışık yılı çapındaki gökadamızı 3 santimetrelik hata payıyla ölçmek kadar hassas bir girişim. Einstein'ın bile kütleçekim dalgalarının varlığından şüphe etmesine şaşırmamalı. Kaynak:Focus |
Evrendeki Cisimlerin Uzaklıkları Nasıl Ölçülüyor? Evrendeki Cisimlerin Uzaklıkları Nasıl Ölçülüyor? Yaşadığımız dünyada her şeyi metre, kilometre gibi ölçü birimleriyle ölçüyoruz. Karınca 5 milimetre, golf topu 5 santimetre, zürafa 5,5 metre, Çin Seddi 6,400 kilometre ve Dünya’nın ekvator bölgesinin çevresi 40.000 kilometredir. Ancak, Yüce Rabbimiz’in kusursuz yaratılış delilleriyle donattığı uzayın büyüklüğünü anlayabilmek için çok daha büyük uzaklık ölçü birimlerine ihtiyacımız vardır. "Işık yılı", bu birimlerden biridir. Işık yılı, evrendeki birbirinden çok uzak cisimlerin arasındaki mesafeyi bulmak için kullanılan bir uzaklık birimidir ve ışığın bir yılda gittiği yolu ifade eder.Işık bir saniyede 300.000 kilometre yol alabilir. Bir yılda ise yaklaşık olarak 9,461,000,000,000 kilometre yolculuk yapabilir. Bize en yakın yıldız 4.22 ışık yılı uzağımızdadır.Dünyamızın içinde olduğu Samanyolu galaksisi yaklaşık 100.000 ışık yılı büyüklüktedir.İçinde 200 milyar yıldız bulunan Samanyolu galaksisinin uzay içindeki hızı, saatte 950.000 km’dir.Evrende Samanyolu gibi 100 milyar civarında galaksi bulunduğu tahmin ediliyor. Galaksimize en yakın olan galaksi Andromeda’dır. Bu galaksi, 21 kentilyon kilometre uzağımızda bulunuyor. Kentilyon; 10’un yanına 17 tane sıfır eklenmesi ile oluşan bir sayıdır. Bu uzaklığı, bildiğimiz ölçümlerle anlatmak mümkün olmamaktadır. Işık yılı olarak ifade edersek, Andromeda galaksisi bizden 2.3 milyon ışık yılı uzakta bulunur. Evrende uzaklığı görüntülenebilen en uzak yapı olan kuasar ise, dünyadan 13.7 milyar ışık yılı uzakta bulunur. Bu uzaklıktan daha uzaktaki hiçbir şey henüz görülememiştir. "Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş'e, Ay'a ve yıldızlara Kendi buyruğuyla baş eğdirendir..." (Araf Suresi, 54) Kaynak:İlmi Araştırma 49. Sayı(Temmuz 2008/25.Sayfa) |
Dünya Ne Kadar Hızlı? Dünya Ne Kadar Hızlı? Bir pazar günü kendi kendinize söz verdiniz. Hiçbir yere gitmeyeceksiniz. Koltuğunuza oturup televizyon seyredeceksiniz. Siz öyle sanın. Koltuğunuzda otururken bile inanılmaz bir hızla dönüp duruyor, uzayın boşluğunda yol alıyorsunuz. Koltuğunuzda otururken, dünya ile beraber dönüyor, Güneş'in etrafında dolanıyor, Güneş sistemi ile birlikte galaksi içinde yol alıyor, galaksideki diğer milyarlarca yıldızla birlikte uzayın uçsuz bucaksız karanlıklarına doğru gidiyorsunuz. Dünyanın ekvatorundaki bir noktanın dönüş hızı saniyede 467 metredir yani bu noktada koltuğunda oturan biri zaten bu hızla hareket etmektedir. Dünyamız Güneş'in etrafında daireye yakın eliptik bir yörüngede dönerken hızı saniyede 30 kilometredir. Güneş sistemimiz Samanyolu galaksisinde merkezden 25 bin ışık yılı uzaklığında, ortalarda bir yerdedir. Sistemimiz bu merkez etrafında, galaksideki diğer yıldızlarla birlikte saniyede 220 kilometre hızla döner. Her bir turunu 240 milyon yılda tamamlar. Genişleyen evren teorisine göre galaksilerin hareketleri 'hız' terimi ile ifade edilemez ama yine de Samanyolu galaksisinin Aslan burcundaki takım yıldızlara doğru saniyede 600 kilometre hızla hareket ettiği varsayılıyor. Bütün bu hızlar sabit bir noktaya göredir. Nihai hızı bulmak için bütün bu hızları üst üste koyup toplamak doğru olmaz. Hareketler bazen aynı bazen ters yöndedirler. Bütün bunlar göz önüne alınıp, vektörel olarak toplanınca, galaksimiz dışındaki sabit bir noktaya göre hareket hızımız saniyede 390 kilometre çıkar. Peki nasıl oluyor da bu kadar büyük bir hızı hissetmiyoruz? Bunun nedeni vücudumuzda anatomik olarak hız ölçen bir organımızın olmamasıdır. Bir arabada saatte 90 kilometre sabit bir hızla giderken gözlerinizi kaparsanız, hareket ettiğinizi anlayamazsınız. Sert bir virajı hissedersiniz ama çok uzun ve yumuşak bir virajı algılayamazsınız. İnsanların duyu organları hız ve yöne değil, bunlardaki değişimlere hassastırlar. Dünya ile birlikte yaptığımız yolculukta hareketlerin hepsi sabit hızdadırlar. Yörüngeler düz olmasalar da mesafeler o kadar büyüktürler ki düz kabul edilebilirler. Ses hızı saniyede 331 metre, ışık hızı 300 bin kilometre iken siz pazar günü oturduğunuz koltuğunuzda saniyede yaklaşık 400 kilometre hızla gidiyorsunuz. Bu hızla bir yere çarpmadan gidebilmek büyük şans doğrusu. Kaynak:Bilimnet |
Güneş'in Kıyameti Güneş'in Kıyameti Yaratılan her şeyin bir sonu vardır. Dolayısıyla her şey gibi, Dünya'mızın ısı ve ışık kaynağı olan Güneş de bu kaçınılmaz sona hızla koşmaktadır. * Kur'ân'da "Güneş'in dürülmesi" ifadesi bu kaçınılmaz sonu mu işaretlemektedir? * İslâm âlimleri ve modern bilim bu hâdiseyi nasıl yorumluyor? * Güneş'in dürülmesi nasıl olacaktır, bu hâdise dünyanın sonu mudur? Sayısını bilemediğimiz yıldızlardan sadece biri olan Güneş, hayatın devamı adına önemli bir konuma yerleştirilmiş ve muazzam enerji üretim sistemiyle donatılmıştır. Güneş, Ay ve diğer gökcisimleri, ulvî gâyeler için Dünya misafirhanesine hizmetkâr kılınmıştır. Acaba bu gökcisimlerinin varlıkları sonsuza kadar devam edecek midir? Dünya misafirhanesinin korunmasında görev alan gökcisimlerinin, bir gün bombaların şiddetini dahi gölgede bırakacak şekilde varlıklarına son verileceğini, hem semavî kitaplar, hem de ilmî araştırmalar ifade etmektedir. Bombalar içinde en şiddetli olanlar, atom ve hidrojen bombalarıdır. Hidrojen bombasının çalışma prensibi, Güneş'teki enerjinin yaratılışına benzerdir. Güneş'te bunun gibi her saniye binlerce patlama meydana gelmektedir. Tonlarca hidrojen atomunun daha büyük çekirdekli helyum atomlarına dönüştürülmesi sırasında devasa boyutlarda enerji yaratılmakta, Hayy isminin tecellisiyle bunun çok küçük ve ölçülü bir miktarı dünyadaki hayat için gerekli ve yeterli enerjiyi sağlamak üzere gezegenimize gönderilmektedir. Güneş bir bomba olup patlasa, bu, kâinatın sonu olan kıyametin dehşeti yanında çok küçük kalacaktır. Bu dehşetli hâdise Kur’ân-ı Kerim'de; Tekvîr, İnfitâr ve Kâria sûrelerinin ilk âyetlerinde şu şekilde haber verilmektedir: 'Güneş dürülüp toplandığında.1 Gök yarıldığı zaman.2 Çarpacak olan felaket.’3 İlk âyette geçen "küvvirat" kelimesinin mastar şekli, yuvarlak bir cismi dürüp toplamak, devirmek, yıkıp atmak, yuvarlamak, herhangi bir şeyi yuvarlak bir cisme sarmak, dolamak mânâlarına gelmektedir. Razi'nin tefsirinde Hz. Ömer'den gelen bir rivayete göre, "küvvirat"ın "ışığını giderip karartmak" mânâlarına geldiği de belirtilmektedir.4-5 Güneş'in dürülmesi; bazılarına göre İsrafil'in (as) Sur'a ilk üflemesinden önce, bazılarına göre ise, birinci ile ikinci üfleme arasında gerçekleşecektir. Bu kıyamet gününün en korkunç hâdiselerinden biridir. Abd bin Humeyd ve İbn-i Münzir Ebu Aliye'den rivayet edildiğine göre, bu hâdise insanlar dünyada iken meydana gelecektir. İbn-i Ebi'd-Dünya, İbn-i Cerir'den, ve İbn-i Ebi Hatim de Übeyy b. Kâb'dan rivayet ettiğine göre, bu hâdisenin, insanları günlük işleriyle meşgulken yakalayacağı bildirilmiştir.5 Elmalılı Hamdi Yazır, Güneş'in dürülmesini üç değişik şekilde tefsir etmiştir: a) Güneş'in bir kabukla çevrelenerek ışığının sönmesi; b) Güneş tutulması anındaki duruma benzer bir durumun gerçekleşmesi; c) Güneş'in kütlesinin ortadan kaldırılıp görünmez olması. Diğer tefsirciler de meseleye genellikle bu zâviyeden bakmışlardır. İbn-i Abbas'tan gelen bir rivayette, Güneş'in dürülmesi onun Arş'a katılmasıdır. Mücahid'den gelen rivayetlere göre ise, ışığının sönmesi, çöküp yok olmasıdır. Kurtubi'ye göre de, dolanarak dürülmesi, sonra ışığının giderilip atılmasıdır. Güneş'te meydana gelecek böyle hâdiseler neticesinde, dünyamızdaki hayatın anında sona ereceği gayet açıktır.5 Bunun yanında dürülme meselesinin mecazî ihtimalleri de düşünülebilir. Meselâ, Nizamuddin en-Nişaburî, "Garaibu'l-Kur'ân ve Regaibu'l-Furkan" adlı tefsirinde, Güneş'in dürülmesini küçük kıyametin bir parçası olarak, ruhun bedenden ayrılması şeklinde yorumlayanlara da yer vermiştir. Bu yorumcuların gâyesi büyük kıyameti inkâr etmek olmadığı gibi, "Düşünün de ibret alın ey akıl sahipleri"6 çağrısına göre, ilgili âyetlerin küçük kıyamet olan ölüm hakkında da ibret alınacak mânâlarının olabileceğini göstermektir. Bu yönüyle bir milletin ölümü olan orta kıyamet hakkında da bu olayı düşünmek ibret vericidir. Yine de âyette geçen Güneş kelimesini, hakiki mânâda anlamamızı engelleyecek aklî veya naklî herhangi bir ipucu olmadığı için, bilinen mânâsıyla düşünmemize engel yoktur.5 İnfitar Sûresi'nin birinci âyeti, gökcisimlerinin nizam ve intizamı bozularak kâinatın harap olmaya başladığı zamanı haber vermektedir. Üçüncü âyette geçen "el-karia" çarpacak olan felâket mânâsında olup "el-hakka" gibi kıyametin isimlerinden biridir. Bu felâket insanların akıllarını alacak, ödlerini patlatacaktır. Âlemdeki büyük küçük her şey şiddetle çarpışacak, insanlar korku ve dehşete düşecek, gök yarılıp parçalanacak, Güneş dürülecektir.7 Bediüzzaman Hazretlerinin konuyla ilgili tespitleri ise orijinal ve tatminkârdır: "Evet nasıl ki insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır, o dahi ölümün pençesinden kurtulamaz. O da ölecek, sonra dirilecek veya yatıp, sonra haşir sabahıyla gözünü açacaktır. Hem nasıl ki kâinatın bir küçük nüshası olan bir canlı ağaç, tahrip ve dağılmaktan başını kurtaramaz. Öyle de: Yaratılış ağacından dallanmış olan silsile-i kâinat tâmir ve yenilenme için, tahripten, dağılmaktan kendini kurtaramaz. "Eğer dünyanın ecel-i fıtrîsinden evvel ezelî iradenin izni ile hâricî bir maraz veya muharrib bir hâdise başına gelmezse ve onun Sâni'-i Hakîm'i dahi fıtrî ecelden evvel onu bozmazsa, herhalde hattâ fennî bir hesab ile bir gün gelecek ki: 'Güneş dürülüp toplandığında, yıldızlar döküldüğünde, dağlar yürütüldüğünde' (Tekvîr, 1-3) mânâları ve sırları, Kadîr-i Ezelî'nin izni ile tezahür edip, o dünya olan büyük insan sekerata (ölüm dakikaları) başlayıp acib bir hırıltı ile ve müdhiş bir ses ile fezâyı çınlatıp dolduracak, bağırıp ölecek; sonra emr-i İlahî ile dirilecektir.” (Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksad, Dördüncü Esas) Kâinatın sonunu nasıl bir hâdisenin beklediğine dair yukarıdaki âyet ve hadîsler, modern bilimin tespitleriyle daha iyi anlaşılabilir. İlk yıldızlar tahminen 10 milyar yıl önce yaratılmışlardır ve yakıtları sebepler plânında proton füzyonuyla sağlanmaktadır. Proton füzyonu sonucunda oluşan radyasyon sıcaklığına bağlı basınç, yıldızın kütle-çekim kuvvetinin dengelenerek çökmesinin önlenmesinde rol oynamaktadır. Bu yüzden, eğer yıldızda yeterince proton tüketilirse ve proton füzyonu azalırsa, bu denge bozulur. Kütle-çekimi radyasyon sıcaklığına bağlı basıncı yenerek yıldızın içe doğru çökmesine sebep olur. Bu sırada açığa müthiş bir ısı çıkarak yıldızda yeni çekirdek reaksiyonlarını başlatır ve sırayla alfa (elektronsuz helyum çekirdeği) füzyonundan itibaren kararlı hale gelene kadar yıldızın kütle büyüklüğüne göre değişik füzyonlarla değişik elementler yaratılır. Daha evvel başka bir durumla karşılaşmazsa, Güneş de bu safhalardan (proton füzyonu...) geçerek ilmî verilere göre birkaç milyar yıl sonra beyaz cüceye dönüşecektir. Beyaz cücelerin büyüklükleri yaklaşık olarak Dünya’nınki kadardır. Kütlesi ise, Güneş'in kütlesinin yarısı ile 1,4 katı arasındadır. Yüzey sıcaklıkları yaklaşık 10 bin dereceyi bulan beyaz cüceler, zamanla enerjilerini kaybederek kararıp söner. Alfa füzyonu sırasında her ne kadar yıldızın çekirdeği çökse de, dış tabakalar yaklaşık 100 kat genişleyerek bir "kızıl dev" hâlini alır.Nükleer füzyon reaksiyonları gücünü kaybettikten sonra, radyasyon sıcaklığına bağlı basınç tekrar düşerek kütle-çekimiyle dengelenir ve yıldızın hacmi o kadar küçülür ki yoğunluğu suyunkinin bir milyon katına ulaşır. Bu duruma gelen yıldıza "beyaz cüce" denir. Beyaz cücelerin büyüklükleri yaklaşık olarak dünyanınki kadardır. Kütlesi ise, Güneş'in kütlesinin yarısı ile 1,4 katı arasındadır. Yüzey sıcaklıkları yaklaşık 10 bin dereceyi bulan beyaz cüceler, zamanla enerjilerini kaybederek kararıp söner.8 Daha evvel başka bir durumla karşılaşmazsa, Güneş de bu safhalardan geçerek ilmî verilere göre birkaç milyar yıl sonra beyaz cüceye dönüşecektir.8 Böyle bir durumda Kur'ân'ın ışığında iki ihtimal söz konusu olur: Birinci ihtimale göre, eğer Güneş'in kaderi gerçekten de bu hâdiseyle vuku’ bulacaksa, bu önümüzde büyük kıyametin gerçekleşmesi için birkaç milyar yıl daha olduğunu ve Tekvîr Sûresi'nin 1. âyetinde gecen 'Güneş'in dürülmesi' hâdisesinin de yukarıda açıkladığımız şekilde gerçekleşeceğini gösterir. İkinci ihtimale göre ise, eğer Güneş'in kaderi bu değilse, âyette bahsedilen dürülme başka şekilde de yorumlanacağı gibi, kıyametin o kadar uzun süre gecikmeyeceği sonucu da çıkarılabilir. Yukarıdaki senaryo şu şekilde devam etmektedir. Eğer çöken yıldızın kütlesi Güneş'inkinin 5 katından daha fazla ise, beyaz cüceninkinden farklı bir durum gerçekleşir. Tam çökme durumuyla karşılaşan bu yıldızlar kara deliğe dönüşürler. Kütle-çekimi o kadar güçlenir ki, ışık dahi kurtulamaz. Kıyamet ile ilgili bir diğer teoriye göre, dev karadelikler bütün kâinatı yutacaktır. Maddeyi yutuşu sırasında karadelik çevresinde oluşan akresyon (yığışım, toplanma) diski de bize maddenin "dürülme" tabirini hatırlatmaktadır. Daha kapsamlı bir bakış açısı ve bütünlüğün oluşması açısından, konumuza ışık tutabilecek Tekvîr Sûresi'nin diğer bazı âyetleri de şöyledir: 'Yıldızlar yerlerinden düşüp dağıldığı zaman, dağlar yürütüldüğü zaman... İşte o zaman... Her insan hazırladığını, ortaya ne koyduğunu anlayacaktır... Dolaşıp dolaşıp yuvalarına, yörüngelerine giren gezegenlere... kasem ederim ki: Kur'ân, değerli bir elçinin, Cebrail'in getirip okuduğu sözdür!’9 'Gün gelecek gök, beyaz bulutlar şeklinde yarılıp dağılacak, melekler bölük bölük indirilecek.'10 'Gök yarılıp kızıl sahtiyan gibi kıpkırmızı bir güle dönüştüğünde, öyle müthiş işler olacak ki.'11 'O gün gök yarılır, parçalanır, iyice kuvvetten düşer.'12 'O gün dehşetinden gök bile çatlar. Allah'ın va'di mutlaka gerçekleşir.'13 'Gökler kapı kapı açılır, her tarafı kapı haline gelen gökten melâike orduları birden indirme yapar.'14 'Dağlar atılmış rengarenk yünlere dönerler, artık kimin tartıları ağır basarsa, memnun kalacağı bir hayata girer.'15 *Hem modern bilim, hem de Kur'ân-ı Kerîm bir gün kâinatın sona ereceğinde ittifak halindedir. Modern bilim bu dehşetli kıyamet hâdisesinin sonrası hakkında fikir yürütemezken, Kur'ân, tafsilatlı beyanda bulunmaktadır. Kaynak: Sızıntılar |
Uzaydaki Mesafelerin Ölçüsü Uzaydaki Mesafeler Allah'ın İlmiyle Ölçülendirilmiştir Gök cisimlerinin uzaydaki dağılımı ve aralarındaki devasa boşluklar Dünya'da canlı hayatının var olabilmesi için zorunludur. Gök cisimleri arasındaki mesafeler Dünya'daki yaşamı destekleyecek biçimde pek çok evrensel güçle uyumlu bir hesap içinde düzenlenmiştir. Dünya gezegeni, bildiğimiz gibi Güneş Sistemi'nin bir parçasıdır. Bu sistem, evrenin içindeki diğer yıldızlara göre orta küçüklükte bir yıldız olan Güneş'in etrafında dönmekte olan gezegenlerden ve onların elli dört uydusundan oluşur. Dünya, sistemde Güneş'e en yakın üçüncü gezegendir. Önce bu sistemin büyüklüğünü kavramaya çalışalım. Güneş'in çapı, Dünya'nın çapının 103 katı kadardır. Bunu bir benzetmeyle açıklayalım; eğer çapı 12.200 km. olan Dünya'yı bir misket büyüklüğüne getirirsek, Güneş de bildiğimiz futbol toplarının iki katı kadar büyüklükte yuvarlak bir küre haline gelir. Ama asıl ilginç olan, aradaki mesafedir. Gerçeklere uygun bir model kurmamız için, misket büyüklüğündeki Dünya ile top büyüklüğündeki Güneş'in arasını yaklaşık 280 metre yapmamız gerekir. Güneş Sistemi'nin en dışında bulunan gezegenleri ise kilometrelerce öteye taşımamız gerekecektir. Ancak bu kadar dev bir boyuta sahip olan Güneş Sistemi, içinde bulunduğu Samanyolu galaksisine oranla oldukça mütevazıdır. Çünkü Samanyolu galaksisinin içinde, Güneş gibi ve çoğu ondan daha büyük olmak üzere yaklaşık 250 milyar yıldız vardır. Bu yıldızların içinde Güneş'e en yakın olanı Alpha Centauri'dir. Eğer Alpha Centauri'yi az önce yaptığımız ölçeğe, yani Dünya'nın misket büyüklüğünde olduğu ve Güneş ile Dünya'nın arasının 280 metre tuttuğu ölçeğe yerleştirirsek, onu Güneş'in 78 bin kilometre uzağına koymamız gerekir! Modeli biraz daha küçültelim. Dünya'yı gözle zor görülen bir toz zerresi kadar yapalım. O zaman Güneş ceviz büyüklüğünde olacak ve Dünya'ya üç metre mesafede yer alacaktır. Bu ölçek içinde Alpha Centauri'yi ise Güneş'ten 640 kilometre uzağa koymamız gerekir. Samanyolu galaksisi, işte aralarında bu denli inanılmaz mesafeler bulunan 250 milyar yıldızı barındırır. Spiral şeklindeki bu galaksinin kollarının birinde, bizim Güneşimiz yer almaktadır. Ancak ilginç olan, Samanyolu galaksisinin de uzayın geneli düşünüldüğünde çok "küçük" bir yer oluşudur. Çünkü uzayda başka galaksiler de vardır, hem de tahminlere göre, yaklaşık 300 milyar kadar! Bu galaksilerin arasındaki boşluklar ise, Güneş ile Alpha Centauri arasındaki boşluğun milyonlarca katı kadardır. Gök Cisimlerinin Birbirlerine Olan Uzaklıklarındaki Mucize Gök cisimlerinin uzaydaki dağılımı ve aralarındaki bu devasa boşluklar Dünya'da canlı hayatının var olabilmesi için zorunludur. Bu mesafeler gezegenlerin yörüngelerini hatta varlıklarını doğrudan etkiler. Mesafeler biraz daha az olsaydı, yıldızlar arası kütle çekim güçleri gezegenlerin yörüngelerini kararsız hale getirecekti. Bu kararsızlık ise gezegenlerde çok uç sıcaklık değişimlerine yol açacaktı. Eğer uzaklıklar biraz daha fazla olsaydı, süpernovalarla uzaya fırlatılan ağır elementlerin dağılımı çok seyrek olacak ve Dünya gibi dağlık gezegenler oluşamayacaktı. Yıldızlar arasındaki şu an var olan boşluklar bizimki gibi bir gezegen sisteminin var olabilmesi için en ideal mesafeye sahiptir. Ünlü biyokimya profesörü Michael Denton da, "Nature's Destiny" (Doğanın Kaderi) adlı kitabında şöyle yazar: Süpernovalar ve aslında bütün yıldızlar arasındaki mesafeler çok kritik bir konudur. Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı, bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı. Eğer evren yaşam için uygun bir mekan olacaksa, süpernova patlamaları çok belirli bir oranda gerçekleşmeli ve bu patlamalar ile diğer tüm yıldızlar arasındaki uzaklık, çok belirli bir uzaklık olmalıdır. Bu uzaklık, şu an zaten var olan uzaklıktır.1 Prof. George Greenstein da bu akıl almaz büyüklükle ilgili, The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında şöyle yazar: Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda ve diğer gök cisimlerinde süregiden temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama pardon, evet; bir fark daha olurdu: Bu manzarayı seyredecek olan "ben" olmazdım... Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır.2 Greenstein bunun nedenini de açıklar; uzaydaki büyük boşluklar, bazı fiziksel değişkenlerin tam insan yaşamına uygun biçimde şekillenmesini sağlamaktadır. Ayrıca Dünya'nın, uzay boşluğunda gezinen dev gök cisimleriyle çarpışmasını engelleyen etken de, evrendeki gök cisimlerinin arasının bu denli büyük boşluklarla dolu oluşudur. Kısacası evrendeki gök cisimlerinin dağılımı, insanın yaşamı için tam olması gereken ölçülerdedir. Dev boşluklar, rastgele ortaya çıkmamışlardır; amaçlı bir yaratılışın sonucudurlar. Sonsuz hikmet sahibi olan Allah, Kuran'da, göklerin ve yerin bir amaçla yaratıldığını pek çok ayetle bildirmiştir: Biz, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakileri hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o saat de yaklaşarak-gelmektedir; öyleyse (onlara karşı) güzel davranışlarla davran. (Hicr Suresi, 85) Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye yaratmadık. Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak onların çoğu bilmezler. (Duhan Suresi, 38-39) Kaynak: Bilgilerdünyası |
Süpernova ve Yoklukda Varlığa Geçiş Süpernova ve Yoklukta Varlığa Geçiş Yıldızlar da insan gibi doğar, yaşar ve ölürler. İnsanların vasatî altmış-yetmiş senelik Ömrüne mukabil onlar milyonlarca sene, oldukça şaşaalı ve enteresan bir hayat sürerler.Süpernova, kainatın en şaşaalı ve muhteşem hadiselerinden biridir ve yıldızın enerjisinin tükenip hayatının sonuna geldiğini gösterir. Yıldızlar hayatlarını termonükleer reaksiyonlarla idame ettirirler. Her nükleer yakım devresi bîr sonraki reaksiyonlar zincirine yakıt olabilecek daha ağır elementler hasıl eder. Yıldız, ömrünün büyük bir kısmını (takribi 10 yıl) çekirdeğinde hidrojeni helyuma çevirerek geçirir. Hidrojen, kâinatta en çok bulunan ve en hafif elementtir. Yıldız, çekirdeğinde hidrojen tükendiğinde, birikmiş olan helyumun füsyon reaksiyonunu başlatacak sıcaklığı meydana getirinceye kadar çöker. Helyumun füsyon reaksiyonuyla artan basınç, çekirdeği kısmen genişletir. Yıldız, çekirdeğinde helyumunu da tükettiğinde, helyum füsyonu ürünü olan karbonun füsyon reaksiyonuna girebilmesi için lüzumlu sıcaklığa erişinceye kadar çöker. Yıldız, böylece birbirinden reaksiyona girmemiş bir yakıt tabakasıyla ayrılmış üç enerji kaynağı ihtiva eder; İçinde karbon füsyon reaksiyonunun geçtiği çekirdek, helyum ve hidrojen tabakaları. Karbonun füsyon reaksiyonundan sonra yıldızın merkezinde O, Ne, Na, Mg gibi elementler meydana gelir Nova veya yıldız çok büyükse süpernova adı verilen bir patlamayla kendisini etrafa dağıtan yıldızın fezaya saçtığı maddeler yeni yıldızların tohumları hükmündedir. Novalar (patlamalar) adeta bir tohum gibi bir yıldızın hem başlangıç hem de sonucunu ifade eder. Novanın patlaması sırasında meydana gelen parlaklığına nazaran 100.000 kat fazladır. Bu parlaklık süpernovada ise 10 milyon kat daha fazladır. Nova ve süpernova hadiseleriyle bir yıldızın ölümü bir yokoluş değil bilakis yeni ve daha parlak yıldızların varoluşunun başlangıcıdır. Çekirdeğin tekrar büzülerek sıcaklığın artmasıyla reaksiyona giren bu elementler sıcaklığın daha da artmasını sağlarlar. Elementlerin atom ağırlığı arttıkça yıldızın nükleer füsyon esnasında neşrettiği enerji de azalır. Böylece birbiri ardısıra vukua gelen her reaksiyon zinciri yıldızı, gittikçe daha kısa zaman aralıklarında dengeler. Yıldızın kütlesi çok büyük değilse silikon füsyon reaksiyonuna, büyük ise silikonun füsyon reaksiyonu ile demire kadar olan bütün ağır elementler yıldızın bünyesinde meydana gelir. Biz burada ağır kütleli (yaklaşık 10 güneş kütlesi) yıldızları gözönüne alacağız. Çünkü hafif kütleli yıldızlarda süpernova hadisesi görülmez. Ağır kütleli yıldızlarda nükleer reaksiyonlar demir çekirdek meydana gelinceye kadar sürer. Demir kolayca nükleer reaksiyona girmeyen bir elementtir. Bu durumda yıldız, sathında kaybettiği enerjiyi sağlayabilmek için tekrar büzülerek iç sıcaklık ve yoğunluğunu arttırır. Bunun sebebi demir ve demirden sonraki nükleer reaksiyonların enerji üretimine imkan vermemesidir. Çünkü, protonlarla nötronların en çok kuvvetle birbirlerine bağlı bulundukları çekirdekler demir çekirdekleridir. Kısmen de olsa, iki demir çekirdeğinin birleşmesi enerji hasıl etmez, tersine enerji tüketir. Bu hengâmede, demirin daima yüksek enerjili fotonlara maruz kalması ve çökmeden oluşan gravitasyon enerjisi sonucu demir atomları, daha evvelki reaksiyonlara ters olarak daha, hafif elementlere parçalanır. Sonunda, elektron ve protonlardan meydana gelen madde içinde çökmenin hâsıl ettiği dış basıncın ısı enerjisine dönüşmesi elektronların her birinin protonlar tarafından yutulmasına imkân verecek kadar büyük bir ısı meydana getirir. Elektronlar çekirdekte bulunan protonlarla birleşerek nötronları üretirler (e + p → n + v n = nötron). Böylece yıldız çekirdeğinin büyük bir kısmı çok kısa bir sürede nötronlardan İbaret olan bir maddeye dönüşür. Meydana gelen nötron çekirdeğinde sıcaklık çok yüksek olduğundan bol miktarda nötrino ve antinötrino hâsıl edilir. Bunların meydana getirdiği yüksek basınç yıldızın dış kabuğunun bir anda saniyede 10 000 km. hızla fezaya yayılmasına sebeb olur. Güneş kütlesinin bir kaç katı olan maddenin fezaya fırlatılmasına sebep olan böyle bir patlamaya neyin sebeb olduğu hakkında kesin bir bilgiye sahip olunmamakla beraber, umumiyetle yukarıda izah edilen mekanizma üzerinde durulmaktadır. İnfilak neticesinde güneşimizin senelik enerji üretiminin 10 milyar katı bir enerji salınır. İnfilakla meydana gelen şok dalgaları hususiyetlerini kaybetmeden 10 000 ışık yılı çapındaki bir bölgeyi tesir altına alabilirler. Böyle bir patlama güneş sistemimizin merkezinde vuku bulsa, arzımız ve diğer gezegenler milyonlarca derece sıcaklık altında ve hayal edemeyeceğimiz kadar şiddetli şok dalgalarıyla ufalanıp, iyonlaşmış gaz halinde 15000 km.lik bir hızla uzaya fırlatılacaktır. Bir süpernovanın maksimum parlaklığa erişmesi yaklaşık iki hafta sürer ve içinde bulunduğu galaksiden daha parlak olur. Bir galaksinin içinde takriben 1011 yıldız olduğunu hatırlayalım. Patlama hadisesini yine güneş sistemimizin merkezinde varsayarsak, bu zaman zarfında genişleyen enkaz bulutu Pluton Gezegenine varmış olurdu. Süpernova hadisesinin bizimkine benzer bir galakside otuz senede bir meydana geldiği tahmin edilmektedir. Patladıklarında güneşten 10 milyar kere daha parlak olan süpernovalar uzak galaksilerde de müşahede edilebilir. 50 sene içinde astronomlar, bizim dışımızdaki galaksilerde 500 kadar süpernova müşahede etmişlerdir. Süpernova denilen patlamayla hayatına son verilen yıldız için bu bir yok oluş değildir. Süpernova hadisesi neticesinde fezaya fırlatılan maddeler, yıldızların yaratıldıkları nebülozlardaki gaz ve toz bulutlarını meydana getirmektedirler. Etrafımızda müşahede ettiğimiz bütün varlıkları, hatta bizleri meydana getiren daha ağır elementlerin üretildiği yerler olan süpernovalar kâinatta her ölümün bir yok oluş değil, bilakis yeni doğuşlara başlangıç olduğu gerçeğine güzel bir misaldirler. Kaynak: Sızıntılar |
Boş Uzay, Boş Değildir Boş Uzay, Boş Değildir Eski boşluk fikri yani boş uzay, hiçbir şey olmama fikri değişmiştir. 1930’lar ve 1940’larda göreceli kuantum alan teorisinin bulunmasından sonra, fizikçiler yeni bir boşluk kavramına geldiler, o da boşluğun boş olmayıp tersine doluluk olduğudur. Boşluk yani boş uzay, aslında kendiliğinden yaratılan veya yok edilen parçacıklar ve anti-parçacıklardan oluşmaktadır. Fizikçilerin keşfetmiş oldukları veya keşfedecekleri tüm kuanta boşluk olan mahşerde yaratılmakta veya yok edilmektedir. John A.Wheeler’in dediği gibi “ Hiç bir nokta şundan daha merkezi değildir, boş uzay boş değildir. Bu en şiddetli fiziğin bulunduğu yerdir “. Boşluk fiziğin tamamıdır, varolmuş olan veya varolabilecek olan her şey halihazırda potansiyel olarak orada uzayın hiçbirşeyliğindedir. Uzayın boş görünmesinin tek nedeni, tüm kuantanın bu büyük yaradılış ve yok edilişinin çok kısa süreler ve uzaklıklarda yer almasından ileri gelmektedir. Büyük uzaklıklarda boşluk, tıpkı bir jet uçağıyla yeterince yüksekten üzerinden uçulduğunda, oldukça düzgün görünen bir okyanus gibi sakin ve düzgün görünür. Fakat okyanusun yüzeyinde, küçük bir bot içinde, ona yakın olunca, deniz yüksek ve büyük dalgalarla dalgalanır durumda olabilir. Benzer şekilde, yakından bakılınca, boşluk da, kuantanın yaradılış ve yok edilişiyle dalgalanır. Atomlar düzeyinde bakarken bile, kuantanın bu boşluk dalgalanmaları son derece küçük, fakat gözlemlenebilir durumdadır, eğer daha da küçük noktalara bakılabilseydi, boşluk tüm kuantanın çalkalandığı bir deniz gibi görünecekti. Bu konuda Tao’cu öğreti şöyle demektedir: “ Boşluğu salt hiçlik ile karıştırmak yanlıştır. Hiçlik varlığın tersidir ve ikisi de maddeler düzeninde yerlerini alırlar. Buna karşın boşluk her ikisinin de ötesinde bulunur, veya daha doğrusu, o varolmanın veya varolmamanın anlamlı kavramlar olmasının sona erdiği bir yüksek gerçeklik seviyesinin ışığında her ikisidir “. Genel görecelik kuramında, Einstein, tek biçimli olmayan şekilde hareket etmekte olan iki gözlemci (örneğin, bir gözlemci hızlanan bir uzay gemisinde, diğeri yer çekimi olmayan uzayda yüzer durumda) tarafından yapılan uzay ve zaman ölçümleriyle ilgili yasaları bulmuştur. Bu yasaların değerlendirilmesi, Einstein’ı, Euclid geometrisinden eğri uzayın geometrisi olan Riemann’ın eğri-uzay geometrisine götürdü (örneğin Euclides geometrisinde üçgenin iç açıları toplamı 180 derece olmasına karşın bu geometride üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden farklıdır). Birbirinden çok farklı diye kabul edilen uzay ve zaman kavramları da böylece görecelik fiziği yardımıyla birleştirilmiş olmaktadır. Görünürde birbirinden ayrı, yalıtılmış ve bağımsız olan varlıkların bir üst boyutta bütünselleşmesini tecrübe edebilmek için illa da görecelik kuramına gerek yoktur. Bu bütünselleşme, bir boyuttan iki boyuta ve iki boyuttan da üç boyuta geçildiğinde aynen yaşanabilmektedir. Görecelik kuramının dört boyutlu dünyası, modern fizikte, karşıt ve bağdaşmaz gibi gözüken kavramların aslında aynı gerçekliğin farklı görüntüleri olduklarını gösteren tek örnek değildir. Böyle bir karşıtlık birleşmesinin belki de en ünlü örneği, atom fiziğinde kullanılan parçacık ve dalga kavramları ile ilgilidir. Kaynak: Sonsuz us |
Uzay Araştırmaları İnsanoğlunun daha ilk çağlardan beri süregelen merakı, düşünen ve araştırmacı yapısı hemen her konuda olduğu gibi uzayıda araştırma ve inceleme yapmasına neden olmaktadır. Günümüzde NASA (National Aeronautics and Space Administration, Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi olarak tercüme edilebilir), ESA (the European Space Agency, Avrupa Uzay Ajansı) gibi kuruluşların yanı sıra Rusya, Japonya, Kanada, Çin gibi ülkelerde uzay araştırmalarında öncülük yapmaktadır. Uzay araştırmalarının başlıca nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz: 1.Güneş sistemimizin araştırılıp incelenmesi, gezegenlerin yapısı! 2.Dünya dışında yaşam olasılığının araştırılması! 3. Galaksiler, yıldızlar, karadelikler ve diğer uzay yapıtaşlarının incelenmesi! Uzayın araştırılmasında daha onlarca neden sayılabilir. Ayrıca uzay araştırmaları; tıp, fizik, kimya, biyoloji, endüstri gibi diğer alanlara da çok önemli katkılar yapmaktadır. Uzay Araştırmaları Tarihi İnsanoğlunun uzay serüveni, Sovyetler Birliği’nin, 4 Ekim 1957′de Dünya’nın ilk yapay uydusu Sputnik-1′i uzaya göndermesiyle başladı. Sputnik-1, Dünya’dan 224 km yukarıda bazı bilimsel deneyler yapmak için fırlatılmıştı. Sputnik-1′in ardından, uzaya ilk insanlı uçuşu yine Sovyetler gerçekleştirdi. 1961 yılında Yuri Gagarin, Vostok-1 adlı kapsül ile, Dünya’nın etrafını 1 kez dolandı. Sovyetler’in bu önemli başarıları karşısında ABD, o zamanlar daha yeni filizlenen uzay yarışında öncülük şansını yitirmişti. Ancak, 20 Haziran 1969′da Apollo-11 uçuşu ile ABD, Ay’a ilk kez insan indirmeyi başararak tarihe geçecek ve uzay araştırmaları alanında önemli adımların neredeyse tek odağı haline gelecekti. İnsanoğlunun yaşadığı Dünya’ya “tepeden” bakmaya başladığı o tarihlerden bu yana, uzay araştırmaları ve uzaydan araştırmalar çok hızlı bir gelişim gösterdi; uzay teknolojilerinde ardı ardına devrimler yaşandı. Bir zamanlar yalnızca bilimsel merakın bir ürünü gibi görünen bu çalışmalar, bugün günlük yaşamın vazgeçilmez öğeleri haline geldi. Belki daha da önemlisi, felsefi görüşümüzü kökünden etkiledi. Artık evreni, her türlü etnik ve dinsel şovenizmden uzak, bir “dünya vatandaşı” duyarlılığıyla algılamaya başladık. Carl Sagan’ın deyişiyle “Merkezi ve kuruluş amacı biz olmayıp, enginlikte ve sonsuzlukta kaybolmuş minnacık; yüzlerce milyar galaksi ve milyarlarca trilyon yıldızla bezenmiş bir kozmik okyanusta dönüp dolaşan bir Dünya” üzerinde yaşadığımızı farkettik. İnsanoğlunun gözünü gökyüzüne çevirmesiyle başlayan bu süreç, uzayın kendisi gibi sonu olmayan bir serüvene benziyor. Uzay araştırmalarında kullanılan ve gün geçtikçe daha da güçlenen teknik donanım ve artan bilgi birikimi de bu serüvende insanoğlunun en büyük yardımcısı. Gelecek yüzyılın araştırmacıları hiç kuşku yok ki, uzay araştırmaları üzerine yoğunlaşacaklar. Bu araştırmaların temelini oluşturan, disiplinlerarası yatay çalışmalar, projeler, çalışma ve düşünce sistemleri de bu doğrultuda gelişecek. Bilimin tüm disiplinlerinin bir arada bulunmasını gerektiren uzay araştırmaları büyük organizasyonlarla yürütülüyor. Bunlar arasında en önemlisi hiç kuşkusuz Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi-NASA. Önemli adımlara imza atmayı ve bunu iyi bir reklamla dünyaya duyurmayı hep başarmış olan NASA, uzay serüvenlerinin “Baş Oyuncu”su! Sovyetler ise, her ne kadar uzay çalışmalarının başını çekmiş ve uzay yarışında adı ABD ile birlikte anılmış olsa da bugün bu alanda öncü rolü oynamaktan biraz uzak görünüyor. Günümüzde uzay araştırmaları bu iki ülkeyle sınırlı değil artık. Japonya, Kanada gibi gelişmiş ülkelerin bireysel çalışmalarının yanı sıra, adını son yıllarda sıkça duymaya başladığımız bir başka büyük organizasyon daha var: ESA. Uzay araştırmalarına oldukça iddialı başlayan ve görece daha genç bir organizasyon olan ESA, çokuluslu yapılanmasıyla da farklı bir ekolü temsil ediyor. Kısa adı ESA (European Space Agency) olan Avrupa Uzay Ajansı, 14′ü kıta Avrupa ülkesi (Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya ve Norveç) biri de kısmi işbirliği (Kanada) olmak üzere 15 ülkenin hükümetler düzeyinde üyesi olduğu bir Avrupa kuruluşu. ESA, Avrupa’da bulunan iki eski Avrupa Uzay Organizasyonu, ESRO (European Space Research Organization) ile ELDO’nun (European Organization for the Development and Construction of Space Vehicle Launchers) birleşmesiyle 1975 yılında kurulmuş bir organizasyon. Çekirdeğini oluşturan bu iki kuruluşun yükümlülüklerini ve haklarını elinde tutan ESA, temel olarak, uzay bilimleri (gezegenler, uzay boşluğu, Güneş, ısı, enerji, göktaşları, yıldız sistemleri, uzay fiziği, astronomi vb.), yeryüzü gözlemleri (enerji, su, maden ve mineral kaynaklarının araştırılması), telekomünikasyon (uydu haberleşmesi, GPS), uzay taşıyıcıları (uydu fırlatma sistemleri, araştırma uyduları), mikroçekim ve uluslararası uzay istasyonu gibi alanlarda çalışmalarını sürdürüyor. Uzay bilimi tek bir disiplin değil; Güneş ve gezegen araştırmalarından astrofiziğe dek uzanan geniş çaplı ve birbiriyle sıkı ilişki içinde olması gereken disiplinleri kapsıyor. Uzayı ve evreni araştırırken yakın çevremizi, gezegenleri ve her şeyden önemlisi Dünya’yı farklı bir açıdan inceliyor. Uzay araştırmaları, diğer deneysel bilimlerle karşılaştırılmayacak büyük kısıtlamalarla karşı karşıyadır. Göktaşları, Ay ve yakın gezegenler dışındaki hiçbir gökcismine ulaşılamadığı için, çoğu kez yalnızca gökcisimlerinden yayılan yada yansıyan ışınımlarla yetinmek gerekir. Yer’ in kendi ekseni ve güneş çevresinde dönen, yalpalayan ve nutasyon hareketi yapan bir gözlem yeri olması da ek güçlükler doğurur. Ancak, gözlem araçlarını atmosferin dışına taşıyarak ya da gözlem aracının Yer’ in dönüşünün etkisini dengeleyecek biçimde hareket etmesini sağlayarak, bu tür güçlükler bir ölçüde yenilebilmektedir. Gökcisimleri ile ilgili çalışmalar çoğu zaman, ölçümleri de içeren gözlemlerden ve kuramsal araştırmalardan oluşur. Kaynak: uzaysitesi |
Uzay Teknolojisi Uzay araçlarını genelde iki gruba ayırırız: * İnsanlı uzay araçları * İnsansız uzay araçları Bunlarda girdikleri yörüngelere göre üçe ayrılırlar: * Yer etrafında yörüngeye girecek olanlar! * Ay çevresinde yörüngeye girecek olanlar ya da Ay’a inecek olanlar! * Gezegen yörüngelerine girecek olanlar ya da Güneş çevresinde dolananlar! İnsansız uzay araçlarının Yer’i terk ettikten sonra geri dönmelerine gerek yoktur. Ancak insanlı olanların yere dönmeleri gerekmektedir. Bu nedenle içlerinde insan metabolizması için gerekli olan donanımın bulunması gerekmektedir. Başka bir sınıflama da amaca göre sınıflamadır. Buna göre: * Bilimsel amaçlı uydular (genelde tek bir uydudan oluşurlar) * Hizmet amaçlı uydular (birden fazla uydunun ortak çalışması vardır, örneğin, meteoroloji uyduları, haberleşme uyduları bu türdendir) * Askeri amaçlı uydular (erken uyarı sistemleriyle donatılmış aynı zamanda askeri haberleşme amacıyla kullanılırlar) * Casus uyduları, yapıları, amaçları, ömürleri saklı tutulan, düşman topraklarını gözleyen uydular İmha uyduları, askeri uyduların bir cinsidir. Düşmana ait bir askeri veya casus uyduyu işlemez hale getirmek için fırlatılan uydulardır. Bir bomba olarak düşünülebilir. Yer Çevresinde Yörüngeye Giren Uydular Bu tür uydular genellikle insansızdır. Şu anda yer yörüngesi etrafında binlerce uydu bulunmaktadır. Uydu bir merkezi cisim etrafında (yer, gezegen, güneş gibi) eliptik veya dairesel yörüngeye girmek üzere imal edilmiş araçlardır. İçlerinde ve dışlarında yapacakları işe göre uygun aletlerle donatılmıştır. Kabaca bir uydunun yapısı incelenirse, şu kısımlardan oluştuğu görülür: 1. Uyduların Dışı: Uydunun dış kısımları gümüş veya altın bir baraka ile kaplanmıştır (özellikle tüm haberleşme uyduları, iç gezegenlere gönderilen uydular ve ay modülleri). Bu tabakanın en belirgin özelliği yansıtıcı olmasıdır. Güneş ışınları yansıtılarak uydunun ısınması engellenmiş olur. İkinci neden ise özellikle altının iyi bir iletken olmasıdır. Yer yörüngeli uyduların büyük bir kısmı Van Allen manyetik kuşakları içersinde bulunurlar. Bu kuşaklar güneşten ya da yıldızlar arası ortamdan gelen yüklü parçacıkları hapsederek, kutup ışımasına neden olurlar. Bu parçacıkların oluşturdukları elektrik alan uydudaki elektronik aletlerin çalışmasını engeller. Altın barak oluşan elektriği toplamaya yarar. Özellikle haberleşme uydularının anten bağlantıları bile altın barak ile kaplanmıştır. Üçüncü bir neden ise mikron büyüklüğündeki asteroidlerin uydunun iç kısımlarına zarar vermesini engellemek içindir. 2. Haberleşme Sistemleri: Eğer uydu ölçüm yapıyorsa, örneğin astronomik amaçlı ise yıldızları, gezegenleri, güneşi ya da derin uzayı inceliyor demektir. Ölçümleri radyo sinyalleri ile yeryüzüne ulaştırıyordur. Uydudaki bilgi yerdeki belli istasyonlara belirli zamanlarda aktarılır. Haberleşme uyduları ise yeryüzünün belli bir bölgesinden gelen sinyalleri diğer tarafa aktarırlar (devletler ve kıtalar arası telefon konuşması, TV yayını vs.). Bu tür uydulara yansıtıcı uydular denir. Bunun dışında uydu ile bizzat haberleşmeyi sağlayan sistemler vardır. Bu sistemler yardımı ile uydunun yeri, enerji durumu, hızı tespit edilir. Ona görede gerekli yörünge düzeltmeleri yapılır. 3. Bilgisayar ve Veri Toplama Sistemleri: Dedektörler, radyo antenleri, teleskoplar, kameralar vs. 4. Güç Kaynakları: Güç kaynağı bir uydunun en önemli kısmıdır. Uydu üzerindeki elektronik ve mekanik donanımı çalıştırmak için enerjiye ihtiyaç vardır. Bu enerji ya imalat sırasında kendisine yüklenmiş piller (doldurulmuş pil veya atom pilleri) vasıtasıyla karşılanır. Ya da uydu enerjisini dış ortamdan tedarik eder. Dış ortamdan (Güneş’ten) enerji güneş panelleri ya da güneş pilleri yardımıyla sağlanır. Bu tür elde edilen enerji elektronik aksam için gereklidir. Bunun dışında uyduların yörünge düzeltmelerinde belli bir eksoz hızı elde etmek için itme kuvvetine ihtiyaçları vardır. Bu tür enerjiler genellikle imalat sırasında uyduya yüklenir (yanıcı ve yakıcı sıvı yakıtlar) ya da uzay mekikleri vasıtasıyla yörüngede yakıt nakli yapılır. 5. Pozisyon Belirleme ve Sabitleme Üniteleri: Uydular güneş ışınlarından korunmak için kendi eksenleri etrafında dönerler. Bu dönme düzgün olmak zorundadır ve daima kontrol edilir. Belli bir yıldıza kilitlenme için uydunun pozisyonu çok önemlidir. Ayrıca astroid veya yörüngedeki bir uydu artığı ile çarpışma uydunun kontrolden çıkmasına neden olabilir. Kutup Yörüngeli Uydular Bu tür uydular, yeryüzünün boylam çizgilerine paralel olarak dolanırlar. Yer küresi döndüğü için devamlı olarak yeryüzünün farklı bölgelerini gözlerler. Genelde Yer’in iyonosfer tabakası, kutup bölgeleri, okyanuslardaki akıntılar, erozyon, tarımsal ürünlerin tesbiti, yeryüzünün fotoğrafının çekilmesi, askeri bölgelerdeki hareketlilik, maden ve petrol yataklarının tesbiti gibi, yer küresine ait bilgi toplama işleri bu tür yörüngeli uydular vasıtasıyla yapılırlar. Bazı meteoroloji uyduları da kutup yörüngeli olarak atılabilmektedir. Alçak yörünge uydularıdır ve dolanma periyotları kısadır. Ekvatoral Uydular Yer’in ekvator düzlemine paralel ve o düzlem içinde dolanan uydulardır. Yörüngelerinin en öte noktası yaklaşık olarak 36000 km, peryodları da 24 saat civarındadır. Bu nedenle yeryüzünden bakıldıklarında sabit görünürler ve ampul uydu diye adlandırılırlar. Göz ile bakıldığında yıldız sanılabilirler. Haberleşme amacıyla atılan uydular, erken uyarı askeri uyduları, meteoroloji uyduları bu tür uydulardır. Yaşam süreleri daha uzundur. Rasgele Uydular Genellikle yörüngeleri yer ekvatoruyla belli bir açı yapan uydulardır. Çoğunlukla haberleşme ve meteoroloji uydularıdırlar. İnsanlı Uydular İlk insan taşıyan uydu Sovyetler Birliği’nin 12 Nisan 1961 de fırlattığı Vostok-1 uydusudur. Böylece Sovyetler Birliği içinde insan bulunan bir uyduya tam bir dönüş yaptırmayı başarmışlardır. Uzaya çıkan bu ilk insanın adı Yuri Gagarin idi. Sovyetler daha sonraları da uzaya gönderdikleri uyduları karaya indirmeyi başarmışlardır. İnme olayı, uydu atmosfere girdikten sonra, atmosferin alt kademelerinde paraşüt açarak sağlanmıştır. Halbuki bugün bile ABD paraşütle karaya uydu dönüşü yapamamaktadır. Bunun için uzay mekiği teknolojisini geliştirmiştir. Sovyetler Birliği’nin Vostok, Salyut, Soyuz serileri ile ABD’nin Mercury ve Gemini serilerine ait uydular insanlı ya da canlı yük (deney hayvanları) serilerdir. Uydunun yeryüzüne dönen canlı taşıyan kapsül kısmı son derece ısıya dayanıklı bir koruyucu ile kaplanmıştır. Bunun nedeni atmosfere girdiğinde sürtünmeden dolayı kapsülün erimesini önlemektir (yıldız kayması olayını düşününüz). Kaynak: uzaysitesi (03 Mart 2009) |
Hawking: Evreni Tanrı Yaratmadı İngiliz evrenbilimci, Profesör Stephen Hawking'e göre 'Evren'in yaradılışına ilişkin teorilerde Tanrı'ya gerek kalmadı' İngiliz evrenbilimci, Profesör Stephen Hawking'e göre 'Evren'in yaradılışına ilişkin teorilerde Tanrı'ya yer yok.' Hawking, yeni kitabında Big Bang - Büyük Patlama'nın fizik yasalarının kaçınılmaz sonucu olduğu saptamasını yapıyor ve Evren'in hiçten varolabileceğini söylüyor. BBC'nin İngiliz gazetelerinden derlediği habere göre Hawking, “Nasıl ki Darwinizm biyolojideki yaratıcı ihtiyacını sona erdirdi, yeni fizik teorileri de evrenin oluşumu konusunda yaratıcının rolünü gereksiz kılmıştır” diye yazıyor. Ünlü fizikçi, geçmişte bir yaratıcıya inanmanın, bilimle çelişmeyeceğini savunmuştu. Hawking, 1988'de çok satan kitabı "A Brief History of Time - Zamanın Kısa Tarihi"nde Evren'in yaradılışında Tanrı'nın rol oynamış olabileceği yolundaki görüşlere yer vermiş ve "Eğer bütün bir teori kurabilirsek bu insan mantığının nihai zaferi olacaktır. Hem bu sayede Tanrı'nın aklını da anlayabiliriz" demişti. Ancak Times gazetesinde bazı bölümleri yayımlanan "The Grand Design - Büyük Tasarım" kitabında Evren'in başlangıcını izah etmek için Tanrı'ya başvurmaya ihtiyaç olmadığı görüşünü dile getiriyor. Gezegenlerin Yörüngeleri Stephen Hawking, yayımlanmak üzere olan son kitabında İngiliz fizikçi ve matematikçi Sir Isaac Newton'ın teorilerini çürütmeye çalışıyor. Newton, Evren'in bir kaos sonucu oluşamayacağını ve Tanrı tarafından tasarlanmış olması gerektiğini söylemişti. Isaac Newton, bir seferinde "Yerçekimi gezegenlerin nasıl hareket ettiklerini açıklıyor, gezegenleri neyin yörüngeye soktuğunu değil... Her şeyi Tanrı yönetir" demişti. İngiliz fizikçi ise "Yerçekimi diye bir yasa olduğu için, Evren kendi kendisini hiçten yaratabilir ve yaratmaya devam edecektir" diyerek bizim varlığımızın, evrenin varlığının ve hiçbir yerine, birşey olmasının sebebinin kendiliğinden yaratılış olduğunu savunuyor. Hawking'in Amerikalı fizikçi Leonard Mlodinow ile ortaklaşa yazdığı kitabı "The Grand Design", İngiltere'de 9 Eylül'de piyasaya sürülüyor. **Nasıl ki Darwinizm biyolojideki yaratıcı ihtiyacını sona erdirdi, yeni fizik teorileri de evrenin oluşumu konusunda yaratıcının rolünü gereksiz kılmıştır” diye yazıyor.** **İngiliz fizikçi ise "Yerçekimi diye bir yasa olduğu için, Evren kendi kendisini hiçten yaratabilir ve yaratmaya devam edecektir" diyerek bizim varlığımızın, evrenin varlığının ve hiçbir yerine, birşey olmasının sebebinin kendiliğinden yaratılış olduğunu savunuyor.** Yorum:Hawkingin bu ifadesine bakılırsa,kendisi iyice tıkanmış gibi görünüyordur Hiçbir şey kendiliğinden varolamaz mutlaka bir sebebe ihtiyaç duyar Sonuçta yerçekimi adı verilen yasayı da yaratan bir yaratıcı vardır Darwinizm biyolojideki yaratıcı ihtiyacını sona erdirmiş falan değildir Bilakis tam tersine darwin ve darwinizm yaradılış konusunda (türlerin benzerliği) tamamen tıkanma noktasına gelmiş ve bir yaratıcının bunları dizayn ettiği fikrini kabullenmişlerdir Kaynak:Ntvmsnbc(03 Eylül 2010 Cuma/TSİ:09:12) |
Türkiye Uzay Çalışmalarında Neler Yapmalıdır? Türk uzay programı gösterişe değil, ulusal çıkarlara ve bilime katkı amacına yönelmelidir! "Sakın ha uzaya bir Türk gönderme hevesine kapılmayın. Bu çok pahalı ve çok gereksiz bir iş olur. Sizin en verimli olarak yapabileceğiniz şey robotik sistemler geliştirmeğe ve bunların yazılımlarını üretmeğe yönelmeniz olacaktır." 16 Aralık 2003 tarihinde bu yılki Kentin Konferansını veren dünyaca ünlü jeolog Prof. Wasserburg, 25 Aralık tarihinde bir konferans da Hava Harp Okulu'nda verdi. Konferansının başlığı, "Bilim Kurgu Bilimi: Spekülasyon, Dürtü ve Gerçek Buluş" idi. Bu konferansında Prof. Wasserburg 19. yüzyıldan itibaren insanoğlunun uzayın keşfi için bilim kurgu alanında neler düşlediğini anlattı, Jules Verne'den, kendi çocukluğunda popüler olan Buck Rogers gibi çizgi romanlardan örnekler verdi ve bunları gerçek uzay uçuşları başlayınca karşılaşılan gerçeklerle karşılaştırdı Vermek istediği mesaj, toplumda bilim kurgunun ve onun oluşturduğu dürtünün önemini vurgulamak, ancak hayal gücünün tek başına gerçek keşifler yapmaya yetmediğini, mutlaka gözlemin de hayal gücünün ortaya attığı varsayımları ve yaratıcı fikirleri kontrol etmesi gerektiğini göstermekti. Kendi çocukluğunda nelerin hayal edildiğini, ancak gerçekle karşılaşılınca ne büyük sürprizlerin ortaya çıktığını vurguladı. Bu sürprizlerin de daha sonra ne tür dürtüler ortaya çıkarttıklarını, hayal gücüne ne gibi yeni genişleme alanları oluşturduklarını anlatarak ABD'de uzay programlarının şimdi nasıl planlandıklarına değindi. Prof. Wasserburg'un konferansını dinleyen Harbiyeliler ve subaylar konferanstan sonra çok güzel, konunun püf noktasına dokunan sorular sordular. Bu soruların bazıları Türkiye'nin, Türk Hava Kuvvetleri'nin girişimiyle başlatılan uzay programında ne gibi öncelikleri olması gerektiğini gündeme getirdi. Bu noktada Wasserburg ABD'de ve diğer bazı "süper güçlerde" uzay programı ile ilgili yapılan hatalardan bahsetti. "ABD", dedi, "insanlı uzay uçuşları ve uzayda yaşam arama aşkına diğer programları gündemden kaldırdı. O kadar ki, haberleşme uydularımız için Avrupalılardan uçuş zamanı satın alma durumuna düştük. Hâlbuki insanlı uçuşların net getirisi, insansız uçuşlara kıyasla çok düşüktür. Uzayda son zamanlarda en önemli keşifler robotik sistemlerle donatılmış insansız uçuşlar sayesinde gerçekleştirilmiştir. Şimdi de bir uzayda yaşam arama hevesi başladı. ABD'de tüm diğer programlar bu programa feda ediliyor. Hâlbuki bu büyük ve çok pahalı bir yanlıştır. Öncelik, her şeyden önce, kâinatı oluşturan malzemenin köken ve evrimini anlamakta olmalıdır. Bunu anlamadan, rastlanılan bir yaşam izini anlamak bile olanaksız olabilir." Wasserburg daha sonra Türkiye'nin uzay araştırmalarındaki rolünün ne olabileceğine değindi. "Sakın ha uzaya bir Türk gönderme hevesine kapılmayın" dedi. "Bu çok pahalı ve çok gereksiz bir iş olur. Sizin en verimli olarak yapabileceğiniz şey robotik sistemler geliştirmeğe ve bunların yazılımlarını üretmeğe yönelmeniz olacaktır. Bu hem Türkiye'de büyük eksikliğini gördüğüm teknoloji üretiminde önünüze yeni ufuklar ve yeni iş imkânları açacak, araştırma kurumlarınızı ve sanayinizi kamçılayacak ve sonunda hem uluslararası bilime bir şeyler katabileceksiniz, hem kendi savunmanıza hem de ihracatınıza önemli katkılar yapabileceksiniz. Biz bunun tersini yaptık ve şimdi ağır bir fatura ödüyoruz. Columbia'nın başına gelen önceden tahmin edilemeyecek bir şey değildi. Ama biz gösteriş uğruna pek yanlış işler yaptık. Bunun kavgasını ben kendi ülkemde yıllardır veriyorum. Türk uzay programı gösterişe değil, ulusal çıkarlara ve bilime katkı amacına yönelmelidir." Wasserburg'a soru cevap kısmının sonunda Hava Harp Okulu komutanı Hv. Plt. Tümg. Şevket Dingiloğlu tarafından bir anı madalyası sunuldu. İkinci Dünya Savaşında gönüllü piyade eri olarak çarpışmış olan ve onbaşı rütbesiyle terhis olduğunu söyleyen 77 yaşındaki Wasserburg, komutandan madalyasını Harbiyelilerin tüm salonu inleten alkışları arasında çakı gibi bir asker selamıyla aldı. Türkiye'nin uzay çalışmalarında kendinden öncekilerin yanlışlarından ders alması çok mühimdir. ABD'nin, Rusya'nın veya Çin'in her yaptığını doğru sanmak bize pek pahalıya mal olabilir. Yapılacak iş kendimizden önce yapılanları geniş bir bilgi çerçevesi içerisinde eleştirel bir şekilde gözden geçirmektir. Yeşilköy'de sorulan sorular genç Harbiyelilerin bu mesajı iyi aldıklarını gösteriyordu Kaynak:Bilimbilmek(Şengör, A. M. Celal., "Türkiye uzay çalışmalarında neler yapmalı?", Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, Zümrütten Akisler Köşesi, 17 Ocak 2004.) |
Ben BİLİNMEYEN CİSİMLERİN insan olduğu konusunda açıkcası şüphem var, bunu da size şöyle açıklayayım; Ben burdan bir varsayım ortaya koymak istiyorum ve bu insanların belki de o zmnlarda uzayı keşfedip orada bir yaşam ortamı oluşturmuş olmaları ve dünyada büyük bir doğal afet oluşarak [ ki dünyanın 7 harikasından sadece piramidler ayakta kalabilmiştir, diğerleri belirlenemeyen sebeplerle zarara uğrayarak parçalanmış bozulmuşlardır ] dünyadaki birçok şeyin yok olup bu insanların da uzaya kaçmış olmaları ve insanların yeniden 0 teknolojiyle tekrar başlamış olabilme ihtimali var. Bu insanlar bizden çok ileri teknolojide olup sürekli gelip dünyayı inceliyor olabilirler mi? Ben son cümlelerinizi dikkate alıyorum. Bence insanoğlu son sürat''tamı tamına maddeciliğin oluşturduğu bir yaşamın'' içinde yol alıyor ve müthiş bir materyalist hayat yaşıyoruz.Belkide insanoğlu bir zamanlar hikayelerde anlatıldığı yada hayallerde düşünüldüğü gibi mistik bir yaşam sürüyordu.Ve zamanın bir anında ne olduysa maddeciliğe geçiş oldu.Biliyorum yorumlarım belkide çok uçuk ama olmayan bir şeyi hayal etmek insanın yaratılışında olmamalı,yani cennetteki meyvelerin dünya diliyle örneklendirip anlatılması gibi...Bilmiyorum ve bu bilinmezlik canımı fena sıkıyor. |
Güneş'in Yok Olmasını Engelleyen Mucize Güneş'in Yok Olmasını Engelleyen Mucize Dev bir nükleer reaktör olan Güneş'in içindeki reaksiyonlarda büyük bir enerji açığa çıkmaktadır. İnsan hayatının devamı için temel kaynak olan Güneş'te meydana gelen bu reaksiyonlarda oluşabilecek en ufak bir sapma Güneş'in sönmesine ya da birkaç saniye içinde havaya uçmasına neden olacaktır. Böyle bir tehlikenin meydana gelmemesi Güneş'teki bu işlemlerin mucizevi bir hassasiyetle tasarlanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Güneş'i ve Güneş Sistemi'nin yapısını incelediğimizde, büyük bir denge ile karşılaşırız. Gezegenleri dondurucu soğukluktaki uzaya savrulmaktan koruyan etki, Güneş'in "çekim gücü" ile gezegenin "merkez-kaç kuvveti" arasındaki dengede saklıdır. Güneş büyük çekim gücü ile tüm gezegenleri çeker, gezegenlerin dönmesinden kaynaklanan merkez-kaç kuvveti sayesinde bu çekimin etkisi azalır ve muhteşem bir denge oluşur. Eğer gezegenlerin dönüş hızları biraz daha yavaş olsaydı, o zaman bu gezegenler hızla Güneş'e doğru çekilirler ve sonunda Güneş tarafından büyük bir patlamayla yutulurlardı. Ama bunların hiçbiri olmaz ve tüm gezegenler kendi yörüngelerinde yol alırlar. Çünkü Allah'ın ayette bildirdiği gibi, "Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler." (Yasin suresi, 40) Güneş, dev bir nükleer reaktördür. Güneş'in içinde sürekli olarak hidrojen atomları helyuma dönüştürülür ve bu işlemler neticesinde ısı ve ışık açığa çıkar. Güneş'teki bu nükleer reaksiyon, insan hayatı için zorunludur. Dünya'ya ulaşan ısı ve ışığın açığa çıkması içinse dört hidrojenin birleşip bir hidrojene dönüşmesi gerekir. Çekirdeğinde sadece tek bir proton yer alan hidrojen, evrendeki en basit elementtir. Helyumun çekirdeğinde ise iki proton ve iki nötron bulunur. Güneş'te gerçekleşen işlem, dört hidrojenin birleşmesiyle bir helyum elementinin oluşmasıdır. Bu işlem sırasında çok büyük bir enerji açığa çıkar. Dünya'ya gelen ısı ve ışık enerjisinin neredeyse tamamı, Güneş'in içindeki bu nükleer reaksiyonla oluşmaktadır. (Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, İstanbul: Global Yayıncılık) Ancak, dört hidrojen atomunun biraraya gelip bir anda helyuma dönüşmesi mümkün değildir. Bunun için, iki aşamalı bir işlem gerçekleşir. Önce iki hidrojen birleşir ve bir proton ve bir nötrona sahip bir "ara formül" meydana gelir. Bu ara formüle "dötron" adı verilir. Sonra da iki dötronun birleşmesiyle bir helyum çekirdeği oluşur. En Güçlü Nükleer Kuvvet Şimdi asıl soruyu sorabiliriz. Peki, iki ayrı atom çekirdeğini birbirine yapıştıran kuvvet nedir? Bu kuvvete "güçlü nükleer kuvvet" denir. Güçlü nükleer kuvvet, evrendeki en büyük nükleer kuvvettir. Bu kuvvet yerçekiminden milyar kere milyar kere milyar kere milyar kat daha güçlüdür. Bu güç sayesinde iki hidrojen çekirdeği birbirine yapışabilmektedir. Ancak araştırmalar göstermiştir ki, güçlü nükleer kuvvet, bu işi yapmak için tam gereken miktardadır. Güçlü nükleer kuvvet eğer şu anda sahip olduğu değerinden biraz bile daha zayıf olsaydı, iki hidrojen çekirdeği birleşemezdi. Yan yana gelen iki proton, hemen birbirlerini iter, böylece Güneş'teki nükleer reaksiyon başlamadan biterdi. Yani Güneş hiç var olmazdı. Ünlü bilimadamı George Greenstein, bu gerçeği "eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı, o zaman Dünya'nın ışığı hiçbir zaman yanmayacaktı" diye açıklar Güneş'teki Dengeli Reaksiyon Peki acaba güçlü nükleer kuvvet birazcık daha güçlü olsa ne olurdu? O zaman da bir proton ve bir nötrondan oluşan dötron değil, iki protonlu di-proton meydana gelirdi. Ve bu durumda Güneş'in yakıtı aniden çok çok etkili bir yakıt haline gelirdi. Bu öyle bir yakıt olurdu ki, Güneş ve ona benzer diğer tüm yıldızlar, birkaç saniye içinde havaya uçardı. Güneş'in havaya uçması ise, birkaç dakika sonra tüm Dünya'yı ve üzerindeki tüm canlıları alevlere boğar birkaç saniye içinde kömür haline gelirdi. Ama yüce Yaratıcımız olan Allah'ın rahmeti sayesinde güçlü nükleer kuvvetin gücü, tam olması gereken düzeydedir ve Güneş dengeli bir reaksiyon gerçekleştirir yani "yavaş yavaş" yanar. Tüm bunlar, güçlü nükleer kuvvetin gücünün, tam insan yaşamına imkan verecek biçimde ayarlanmış olduğunu göstermektedir. Eğer bu ayarlamada bir sapma olsaydı, Güneş gibi yıldızlar ya hiç var olmazlar, ya da oluştukları andan çok kısa bir süre sonra korkunç birer patlamayla yok olurlardı. Allah, Güneş'i insanın yaşamı için özel bir şekilde yaratmıştır ve bunu Kuran'daki "Güneş ve Ay, belli bir hesap iledir" (Rahman Suresi, 5) ifadesiyle bizlere bildirmiştir. Tüm evreni yoktan var edip, sonra da onu dilediği biçimde tasarlayıp düzenleyen tek güç alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Allah, gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratmış sonra da ona belli bir düzen vermiştir. Evrendeki cisimlerin mucizevi dengeler sayesinde kararlı bir şekilde durmaları, Allah'ın yaratışındaki kusursuzluğu gösteren delillerden biridir. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi, "Göğün ve yerin O'nun emriyle durması da, O'nun ayetlerindendir". (Rum Suresi, 25) Kaynak:Bilgilerdünyası |
Güneş ve Nötrino'ların Gizemi Güneş ve Nötrino'ların Gizemi Güneş çekirdeğindeki termonükleer reaksiyondan yayılması gereken nötrino parçacıklarının deneysel olarak bulunamaması 1980'li yılların başında güneşin enerji kaynağı hakkında bilim adamlarını kararsız bıraktı. Güneş bu denli güçlü enerjisini nükleer reaksiyon sonucu elde etmiyorsa bu enerjinin kaynağı neydi? 1967 yılında Alman fizikçi Hans Bathe'ye güneşteki termonükleer reaksiyonlar üzerinde çalışması için Nobel Fizik ödülü vermeyi kararlaştıran İsveç Bilim Akademisi üyeleri ödüllendirdikleri bu çalışmanın 1945 yılında gene kendilerince verilen bir ödülün konusu yüzünden temellerinden sarsılacağını düşünemezlerdi. Yarının bilim tarihi yazarlarını belki bir çelişki içine sürükleyebilecek bu olay Einstein'in izafiyet Teorisini açıkladığı günlerden başlar. İngiliz astronom ve fizikçisi Sir Arthur S. Eddington İzafiyet Teorisine dayanarak Güneşin enerjisinin termonükleer reaksiyonlardan kaynaklandığını ileri sürdü. Güneş enerjisinin kaynağı, insanın doğa karşısında bilinçlenmeye başladığı günden beri ilgisini çekmişti. Çoğunlukla sıcak ülkelerde bu ilgi o kadar ileri gitmişti ki, insanlar Güneşi tanrılaştırmışlardı. Mısır, Sümer, Yunan, Inka ve Japon dinlerinde ve Budizmde Güneş tanrısal bir varlıktı. Güneşin sonsuz enerjisinin kaynağını arayanlar en bilimsel ve basit bir şekilde Einstein'in kütleyi enerji eşdeğeri şeklinde açıklayan izafiyet Teorisinde buluyorlardı. Sir Eddington ömrünün son otuz yılını bu konu üzerinde çalışmaya ayırmasına rağmen onun ölümünden 2-3 yıl önce aynı konuda çalışmaya başlayan Alman Fikzikçi Hans Bethe 1967 yılında Nobel Fizik ödülünü alacak kadar başarılı oldu. Bethe'nin Güneş modelinde,Ortada çapı Güneşinkinin 1/4'ü büyüklüğünde olan bir çekirdek mevcuttur. Bu çekirdek bölgesinde dört hidrojen atomu termonükleer reaksiyonla bir helyum atomu şekline dönüşür. Dört hidrojen atomunun kütlesiyle bir helyum atomunun kütlesi arasında 4.735x10(-26) gr fark vardır. İşte bu fark izafiyet Teorisinde açıklanan E=mc2 eşitliğine göre enerjiye çevrilir. Bu hesaba göre her saniyede Güneş çekirdeğinde 4 milyon ton Hidrojen, Helyum haline dönüşür. Ancak bu rakamlardan endişe edilecek bir şey yoktur. Güneşte daha 4 milyar yıl bu dengeyi devam ettirebilecek hidrojen mevcuttur. Çekirdekte ısı 15 milyon derece, basınç ise 250 milyon atmosfer olması gerekir. Güneş çekirdeğinde oluşan enerji gamma ışınları halinde Güneyin yüzüne doğru akarken çarpışan atomlar nedeniyle bu enerji başta X ışınlarına, mor ötesi ışınlara ve nihayet görünür ışık haline dönüşür. Bu sıcaklıkta madde plazma halinde olduğundan atomun içindeki elemanlar birbirleriyle olan ilişkilerini kaybetmiş durumdadırlar. Yüzeye doğru soğuyan atom çekirdekleri başıboş dolaşan elektronları etraflarında toplayarak yaklaşık 6000 ( C )° de gazlardan oluşan güneş yüzeyini yani ışınküreyi oluştururlar. Işınküre, yeryüzünden baktığımız zaman Güneşin gördüğümüz yüzeyidir. Bu yüzey üzerinde "granülasyon" denilen enerji çıkış noktaları, "Güneş lekeleri" denilen elektromanyetik fırtınalar ve bunlara bağlı alev fışkırmaları Dünyadan gözlenen olaylardır. Güneş yüzeyinin üzerindeki renkküre tabakası çok yüksek ısıda ince bir tabakadır. Her iki tarafı kendinden soğuk olmasına rağmen bu tabakadaki yüksek ısı yıllarca termodinamik yasaları ile açıklanamadı hatta bir çok yerde bu Güneş modeline gölge düşürdü. Günümüzde artık bu yüksek ısının Güneş yüzeyindeki enerji çıkış noktalarında oluşan süpersonik ses enerjisinin ısıya dönüşmesi olduğu anlaşılmıştır. Taç tabakası ise Güneşin dışa doğru uzanan kısmıdır. Şekli Güneş aktivitesine bağlı olarak değişir ve yer yer büyük magnetik alanlar oluşturur. Bir gaz kütlesi diye nitelendirebileceğimiz Taç tabakasındaki gazlar güneşten belirli bir mesafe kadar uzaklaşınca artık Güneşin çekim gücü tarafından tutulamazlar. Bu kez diğer gezegen ve gök cisimlerinin çekimine girerek Güneşten bu gök cisimlerine doğru akan ve adına "Güneş Rüzgarı" denilen akımı oluştururlar İşte son yıllara kadar başka bir alternatifi düşünülemeyen ve tartışılmayan Güneş modeli buydu. Ancak bu modeli sarsacak ilk fikirler 1931 yılında daha Güneşin termonükleer enerji hesaplanmadan ortaya çıktı. isviçreli fizikçi Wolfgang Pauli beta ışımasındaki enerji dengesini kurduğu zaman adına Nötrino denilen kütlesiz fakat ışık hızına giden parçacıkların da yayılması gerektiğini teorik olarak ispat etti. Bu parçacıkların diğer bir özelliği de maddenin içinden sanki boş evrende gidermiş gibi geçebilmesiydi. Fizikçiler bu buluştan son derece memnundular çünkü nükleer ayrışmada açıkta kalan enerji dengesi tekrar kuruluyor ve termodinamik yasalar gene geçerli hale geliyordu. Wolfgang Pauli'nin bu çalışmaları 1945 yılında Nobel Fizik ödülünü aldı. Wolfgang Pauli oluşturduğu teorik nötrino hayaletinin, birgün gerçekleşebileceğini düşünmemişti bile... Ama 1954 yılında Amerika'da Prookhaven ve Avrupa'daki Cern reaktörlerindeki araştırmalarda beta ışınımından nötrino demetleri elde edildi. Güneşte meydana gelen termonükleer reaksiyonda da nötrinoların oluşması gerekiyordu. Nötrinolar ışık hızında hareket ederek madde içinden geçme özelliğine sahip olduklarından Cüneş çekirdeğinde üretildikleri andan sekiz dakika kadar sonra yeryüzüne erişmeleri gerekmekteydi. Şu halde yeryüzünde bir anda erişen nötrinoları saymak suretiyle yapılacak bir genelleme o andan sekiz dakika evvel çekirdekteki termonükleer reaksiyonun gücü hakkında bilgi verebilecekti. Güneşten gelen nötrinolar nasıl yakalanabilecekti? Nötrinolar maddeyi tanımadan yeryüzünün bir tarafından girip öbür tarafından çıkabllıyorlardı. Amerika'da Brookhaven Labora*tuarının parça hızlandırıcısında elde edilen nötrinolar üzerinde yapılan deneylerde klor atomu içeren bir sıvı kütlesinin belli bir oranda nötrino tuttuğu belirlendi. Klor atomları nötrinoları bünyelerine alarak A37 denilen Argon gazının bir izotopuna dönüşüyorlardı. Bundan sonra argon gazını tanıyabilmek çok kolaydı. Amerikalı uzmanlar Brookhaven'deki deneyler ve hesaplara dayanarak C2H2CL4 formülündeki klor molekülü bakımından zengin bir temizlik suyunu nötrino tutucu olarak seçtiler. Adı karbon tetra kloretilen olan bu sıvı içinde nötrinonun klor atomuna çarpma olasılığı saptandı. Diğer önemli bir nokta da karbon tetra kloretilenin uzaydan gelen kozmik ışınlardan korunması gereğiydi. Bunun için deney yeri olarak 1500 m. derinlikte Güney Dakota'da bir altın madeni ocağı seçildi. Buraya konan 390.000 litre hacminde nötrino tutucu temizlik suyu ile çalışmalar başladı. Sonuç herkesi, şaşırtacak nitelikteydi. İki günde ancak bir tek nötrino tutulabiliyordu. Deneye üç yılı aşkın bir süre devam edildi. Tutulan nötrinolar yok denecek kadar az sayıda idi. Alınan sonuç ya deneylerde yanlışlık olduğu, ya bilinmeyen bir nedenle nötrinoların yok olduğu, ya da Güneşte Termonükleer Reaksiyon Olmadığı şeklinde yorumlanabilirdi.Ortada bilimsel bir skandal vardı. Ya duruma bir yorum bulunmalı veya Güneşin bu güne kadar benimsenen modeli değişmeliydi. Bilim adamlarının tepkisi başlıca üç grupta toplandı. *Birinci grup eski Güneş modelini kabul ediyor, nötrinoların Güneşle Dünya arasındaki seyahatlerinde şekil değiştirerek tanınmayacak yani yeryüzünde tutulmayacak bir hale geldiğini iddia ediyorlardı. Eski Güneş modelini korumakta ısrar eden bir başka grup da Güneşin çekirdeğinde oluşan termonükleer enerjinin Güneş yüzüne erişmesinin binlerce yıl aldığını kanıtladılar. Onlara göre Güneş enerjisini yitirmiş, çekirdek artık enerji yayınlamıyordu Ancak bu durumun yüzeye çıkması binlerce yıl alacaktı. *ikinci grup bilim adamları, modeli tamamiyle değiştiriyorlardı. Yeni model çalışmasında Nötrino sorunu yanındaki ikinci bir sorunun da yanıtlanması gerekiyordu. Bu ikinci sorun 1975 de ortaya çıkmıştı. Amerikalı bir araştırma ekibi Güneşin çapının 5 dakikalık periyotlarla 4 ila 8 kilometre genişleyip daraldığını saptadı. Aynı olay ingiliz ve Sovyet bilim adamları tarafından da gözlendi. iki sorunu da yanıtlayan yeni modele göre Güneş, çekirdeğindeki basınç düşüşü nedeniyle büzülmekte olup bu büzülme enerji kaynağı haline gelmektedir. *Üçüncü grup bilim adamları herhangi bir karar vermeden önce daha başka deneyler yapma gereğini savunuyorlardı. Sovyet bilim adamları Kafkaslarda Baksan Kanyonunda yaptıkları nötrino tutucusu ile 6 ay kadar çalışmadan sonra ancak Dünyaya erişen 10 adet nötrino bulabilmişti. Sistemin hatalı olabileceği göz önüne alınarak yeni nötrino tuzakları projelendirildi. Projelerden birinin uygulamaya geçmesi için 50 ton Callium'a gereksinme vardı Bu miktar günümüze kadar olan Dünya Gallium üretiminden fazlaydı. Şu anda üçüncü grup bilim adamları yeni nötrino tuzaklarının yapılmasını dört gözle bekliyorlar. Rusya'da dağlar altında 40 milyon litre hacminde, Donbasta tuz madeninde ve İtalyan Alplerinde nötrino tutucuları inşa edilmektedir Bugüne kadar alınan sonuçlar karar vermek için çok erken olmasına rağmen 1967 de Nobel ödülünü kazanan Bathe Güneş modelinin geçerliğine şüpheyle bakılmaktadır. Hiç olmazsa bu model esaslı olarak gözden geçirilecektir. Her araştırma ve her sonucun karşımıza getireceği hakikat değişmeyecektir. Her yeni buluş ve her yeni bilgi insanlığın önüne yeni sorunlar çıkaracaktır Kaynak:Enginbilim(Yük.Müh. Aydın SEZGİNER.Nötrino Muamması.Bilim ve Teknik.Mart.1981.sayı.160) Yararlanılan Diğer Kaynaklar:Büktaş, Bülent, Güneş Enerjisi İnsanlığın Hizmetin de Bilim ve Teknik Eylül 1979, Tübitak, Ankara Meydan Larousse, "Güneş", "Eddington", "Pauli", "Nötrino" kelimeleri, Meydan yayınevi, İstanbul 1971. Bray, R.J and Loughhead, RE. , Why Study the Sun? Sun World, August 1978, Victoria, Avusturalya Lennard Bickel, Güneşimiz: Yaşadığımız Yıldız, Bilim ve Teknik Ocak 1977, Tübitak, Ankara Rubin, Vera, C Stars, Galaxies, Cosmos: The Past Decade, The New Decade, Scence, Vol: 209 No. 4452, Washington DC. 1980 Denisov, Roman, An Impending Scandal in Astrophysics? Sputnik, May 1980, Novosti Pr ss Agency, Moskow |
Ölü Yıldıza Otopsi Ölü Yıldızlar Gökbilimciler NASA'nın chandra X-1 Işını uzay teleskobunun görüntülediği bir süpernova kalıntısı üzerinde yaptıkları bir otopsiyle 22.000 yıl önce ömrünü sonlandıran bir dev yıldızın son anlarına ışık tuttular G292.0+1.8 olarak tanımlanan kalıntı şimdiye kadar gökadamız samanyolunda büyük miktarda oksijen içerdiği belirlenen üçüncü süpernova kalıntısı.kalıntı oksijenin yanısıra yıldızın patlamadan önce sentezlemiş olduğu,neon ve silisyum gibi elementlerde içeriyordur.Değişik enerji bantlarında alınmış X ışını görüntülerini inceleyen araştırmacılar patlamanın simetrik olmadığı sonucunu çıkardılar.Örneğin mavi(silisyum ve kükürt)ve yeşil(magnezyum)renkler sağ üstte daha belirginken ,oksijenin varlığını gösteren sarı ve turuncu sol altta daha baskındır Tabii bütün bu renkler teleskoptan gelen sayısal verilere göre bilgisayarlarca yapay olarak oluşturuluyordur.Bu elementler değişik sıcaklıklarda ışıma yaptıklarından kalıntının sağ üst tarafında sıcaklığın daha yüksek olduğu ortaya çıkıyordur.kalıntının merkezinin biraz altında ve solda patlayan yıldızın 15-20 km boyuta kadar sıkışmış merkezi olan ve güneşimizinkinden daha fazla kütle içeren bir nötron yıldızı bulunuyordur.Bu nötron yıldızlarının özel bir türü olan ve düzenli aralıklarla X ışınları yada radyo dalga atımları yapan bir atarcadır.Nötron yıldızının başta kalıntının merkezinde olması gerektiğine işaret eden gökbilimciler asimetrik patlamanın yol açtığı geri tepmeyle şimdi görünen yerine itilmiş olabileceğini düşünüyorlar Görüntüyü soldan sağa kateden beyaz kuşağınsa yıldızın patlamadan önce şiddetli rüzgarıyla uzaya savurduğu madde olduğu sanılıyor. Kaynak:Tübitak NASA Basın Bülteni (23 Ekim 2007) |
Orion Orion Kuşağı Hubble Uzay Teleskobu'nun bulanık görüntü özünün,düzenlenen olağanüstü başarılı bir uzay seferiyle düzeltilmesiyle birlikte astronomi araştırmaları için yeni bir dönem başlamış oldu. 29 Aralık 1993 tarihinde, gökyüzünün en parlak bulutsusu olan Orion Bulutsusu'nu araştırmak üzere yönlendirilen Hubble, bulutsuyla ilgili birçok gizemin ortaya çıkarılmasını sağladı. Yıldızlar da bizler gibi doğar, yaşar, yaşlanır ve ölürler. Yıldızları oluşturan hammadde ise, yıldızlararası boşlukta bulunan gaz ve tozdur. Bu gaz ve tozun daha yoğun bulunduğu bölgelere ise bulutsu ismi verilir. Bulutsular, evrendeki temel madde olan hidrojenin dışında, daha ağır elementleri de içerirler. Bu ağır elementler, daha önce yıldızların içinde üretilmişler ve bir süpernova patlaması ya da diğer nedenlerle uzaya savrulmuşlardır. Yani bu olayı, çok büyük bir ölçekte gerçekleşen bir geri kazanım olarak düşünebiliriz. Yıldızları oluşturan bu yoğun gaz ve toz bulutları, çok düşük sıcaklıklarda olmalarından dolayı, karanlık bulutsu olarak adlandırılılar. Tipik bir karanlık bulutsu, birkaç bin Güneş kütleseni içerir ve yaklaşık 30 ışık yılı çapında (1 ışık yılı yaklaşık 10 trilyon kilometredir) bir hacim kaplar. Bulutsunun içerisindeki madde, yaklaşık %74 hidrojen, %25 helyum, ve %1 daha ağır elementlerden oluşur. Kızılötesi dalgaboyunda yapılan gözlemler, böyle bir bulutsunun sıcaklığının yaklaşık 10 Kelvin (-263°C) olduğunu gösteriyor. Bulutsunun bu kadar soğuk olması, içerisindeki atomların çok yavaş hareket etmeleri demektir. Eğer, herhangi bir şekilde, bulutsunun içerisindeki bir gaz ve toz yığını, çevresindeki maddeden daha yoğun bir hale gelirse, kütle çekiminin etkisiyle, bu yığınla birlikte, çevresindeki madde de sıkışmaya başlar. Sıkışmanın etkisiyle giderek yoğunlaşan gaz ve toz bulutunun merkezindeki sıcaklık kritik değere ulaştıktan sonra (10 milyon Kelvin) nükleer füzyon başlar. Bu sırada, hidrojen atomları, helyum atomlarına dönüşürken, büyük miktarlarda enerji serbest kalır. Merkezden kaynaklanan bu enerji, içeriden dışarıya doğru bir basınç yaratarak, bulutun daha fazla sıkışmasını engeller. Yeni bir yıldız doğmuştur. Bu nükleer fırının etrafını saran gaz ve toz bulutu ise açısal hızından dolayı bir disk halini alır. Daha sonra, bu madde, yıldızdan kaynaklanan yoğun ışınımın yarattığı basınçtan dolayı uzaklaşarak yeniden yıldızlararası boşluğa dağılır ve içerisideki parlayan kütle açığa çıkar. Kışın, kuzey yarımkürede gökyüzünün en parlak ve belki de en romantik takımyıldızı olan Orion, binlerce yıldır gözlemciler için ilgi çekici bir hedef olmuştur. M.Ö. 2000 yıllarında Yunanlılar, takımyıldızı oluşturan yıldızları birleştirmiş ve bunun bir avcıya benzediğine karar vermişlerdir. Orion bulutsusu avcının belini temsil eden üç yıldızın altında, avcının kılıcını oluşturan üç ışıklı noktadan ikincisi olarak göze çarpar. Bulutsu, gaz ve toz karışımı yapısıyla, 56 trilyon kilometre uzunluğunda bir alan boyunca yayılmaktadır ve içerisindeki genç yıldızlar sayesinde parlamaktadır. Bir yıldızın rengi sıcaklığına bağlıdır. Güneş, sarı renkli ortalama bir yıldız olup, yüzey sıcaklığı 5800°C'dir. Avcı'nın sol dizini oluşturan Rigel, mavi-beyaz renkli bir yıldızdır ve yaklaşık 10000°C'de parlamaktadır. Rigel gibi büyük kütleli, sıcak yıldızlar yakıtlarını çok hızlı yaktıkları için kısa sürede kendilerini tüketirler. Büyük kütleli yıldızlar yaşamlarının son evrelerinde helyumu karbona, karbonu da demire dönüştürürler. Daha sonra bunlar, yaşlı ve şişman Betelgeuse gibi kırmızı dev haline gelirler. Avcının sağ omuzunda yer alan Betelgeuse soğuktur; yüzeyindeki sıcaklık sadece 3000°C'dir. Bir yıldızın içindeki nükleer fırın söndüğü zaman, çekim kuvveti yıldızın çökmesine ve büzülmesine neden olur. Bu hızlı büzülmeden dolayı serbest kalan enerji, büyük bir patlamayla sonuçlanır ve bir "süpernova" olarak ortaya çıkar. Patlama eğer bir gaz ve toz bulutunun yakınında gerçekleşirse, şok dalgaları bu bulutu sıkıştırıp yoğunlaşmasını sağlayabilir ve yıldız oluşum döngüsü böylece sürüp gider. Hubble'la yapılan ilk gözlemler, Orion'la ilgili gizemin ortaya çıkarılacağı konusunda oldukça ümit vermiştir. Hubble'ın ilk görüntüleri, bilinmeyen bir dizi parlak cisimle doludur. Dağınık bir şekilde yerleşmiş bu düzensiz noktaların, aynı Galileo'nun, teleskobundaki mercekte bulunan hava kabarcıklarını Jüpiter'in uyduları zannetmesi gibi, önceleri teleskobun optik alıcılarındaki bozukluktan kaynaklandığı düşünülmüştür. Houston Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdüren ve yaklaşık 30 yıldır Orion Bulutsusu üzerinde çalışan Robert O'Dell, bu cisimlerin, genç yıldızların etrafında dolaşan; gaz ve toz karışımı içeren gezegen sistemleri olabileceğine karar vermiştir. Eğer O'Dell haklıysa, evrenin başka bir yerinde yaşam bulunması olasılığı artıyor demektir. Çünkü sadece gezegenler, DNA oluşumu ve çoğalması için gerekli yoğunluğa sahiptir ve bilindiği kadarıyla yaşam için uygun sıcaklıklar sadece gezegenlerde bulunur. Robert O'Dell, Hubble'la yapılan gözlemlerde hiçbir yanıltıcı cisme rastlanmadığını, Orion'u olduğu gibi gözlemlediklerini ancak beklenmedik bazı bulgularla karşılaştıklarını belirtiyor. Bulutsunun merkezinin bir bölümüne yapılan ilk sağlıklı gözlem sonucunda 110 yıldız ortaya çıkarıldı ve bir sürprizle karşılaşıldı. Bunların 56'sı ince ve küresel bir bulut katmanıyla çevriliydi. Daha önce belirlenen parlak nesneler bu çatlak görünüşlü cisimlerdi. O'Dell, bunlardan başka, teleskobun keskin gözünün bile farkedemediği, yakın yıldızların az miktarda aydınlattığı birkaç cisim daha gözlemlemeyi başardı. Bulutlar her ne şekilde açıklanırsa açıklansın, bunların içinde bulunan yıldızlar (ve tüm diğer yıldızlar) Orion'daki gaz moleküllerinden Güneş Sistemi'mizdeki gezegenlere kadar tüm maddelerin asıl kaynağını oluşturur. Galaksimizin sarmal kolları içinde dağılmış pek çok yıldız toplulukları olmasına rağmen, hiçbiri Orion Bulutsusu kadar "canlı" değildir. Bize uzaklığı yaklaşık 1500 ışık yılı olduğu halde, kışın çıplak gözle bile gökyüzünde kolaylıkla farkedilebilir. Galileo, 1610 yılında teleskobunu Orion Takımyıldızı'na çevirdiğinde bulutsuyu nasıl olduysa farketmedi. Aynı yıl, bir amatör astronom olan Fransız hakim Nicolas Claude Fabri de Peiresc, Galileo'dan aldığı bir teleskopla bulutsuyu keşfetti. Bir teleskoptan bakıldığında, bulutsu renksizmiş gibi görünür çünkü içerdiği azot ve hidrojenden dolayı kırmızı renkli olan dış kısımlar parlak olmadığı için gözlerimiz tarafından algılanamaz. Bulutsu, aslında çoğunlukla hidrojenden oluşmuş olup daha az miktarda olmak üzere helyum, karbon, azot ve oksijen içeren sıcak ve parlayan bir gaz bulutudur. Bu gaz bulutu kendisinden daha geniş ve karanlık bir gaz ve toz bulutunun içinde bulunur. Su ve karbonmonoksit de dahil onlarca sayıda molekülün varlığı, bu gaz ve toz bulutunun yıldızların oluştuğu maddeyle yüklü olduğunu gösteriyor. Bulutsunun aydınlık kısmının topografyası oldukça düzensizdir. İçerdiği sıcak gazlardan gelen morötesi ışınlar özellikle moleküler bulutun ince olduğu yerlerde bulutsunun genişlemesine yol açmaktadır. Orion'a baktığımızda aynı bizim Güneş Sistemi'mizin de bir zamanlar içinde yeraldığına benzer bir "yıldız fabrikası" görüyoruz. Orion Bulutsusu'ndaki yıldızların çoğunluğu, 300,000 ile 1 milyon yaşındadır ve genç olanları genellikle kırmızı renkli ve küçük kütlelidir. Bir kıyaslama yapacak olursak, bizim ortayaşlı Güneş'imiz 4.5 milyar yaşındadır. Trapezium olarak adlandırılan dört büyük kütleli yıldız bu yıldız fabrikasının çarpan kalbini oluşturuyor. En büyükleri olan Teta 1C, Güneş'ten 20 kat daha fazla kütleye sahiptir ve 100,000 kere daha parlaktır. Bu yıldız tek başına bütün bulutsuyu aydınlatabilir. Trapezium'u oluşturan ve bir milyon yaşından daha yaşlı olmadıkları tahmin edilen yıldızlardan kaynaklanan morötesi ışınlar, çevrelerinde bulunan maddenin gökkuşağı renklerinde parlamasına yol açmaktadır. Trapezium'un dışında, bu yıldız fabrikası, oluşumlarının değişik aşamalarında olan yaklaşık 70,000 yıldız daha içermektedir. Bulutsu, bu haliyle, gökadamızdaki bilinen en yoğun yıldız kümelerinden birisine sahiptir. 1995 baharında, uzay teleskobu yönünü dört defa daha Orion Bulutsusu'na çevirdi ve 15 farklı bölgesinin değişik fotoğraflarını çekti. Uzun çalışmalar sonucunda bu görüntüler birleştirilerek bulutsunun tutarlı bir görüntüsü elde edilebildi. O'Dell'in söylediğine göre, bulutsu oldukça karmaşık ve şiddet dolu bir yer. Şok dalgaları, Orion Bulutsusu'nun son gizemlerinden birisidir. Astronomlar, şok dalgalarına, yeni oluşan yıldızlardan fışkıran gazların sebep olduğuna inanıyorlar. Gaz fışkırmalarının, yıldız oluşturan gaz bulutundaki manyetik alandan kaynaklandığı düşünülüyor. Bulut, kütle çekimi sayesinde sıkıştıkça, manyetik alan da bir miktar sıkışıyor ama belirli bir yere kadar sıkışıyor. Bu sınıra ulaştığında, manyetik enerji dönen kütlenin dışına taşmaya başlıyor ve yolu boyunca gaz parçacıklarının çok yüksek hızlara ulaşmasına sebep oluyor. Manyetik enerjinin dışarı taşması için en uygun yer ise kutuplar. Bu nedenle, bu fışkırmalar yeni doğan yıldızların manyetik kutupların yerlerini gösteriyor olabilir. Eğer, şok dalgaları, yeni doğmuş yıldızlardaki aktif kuvvetlerin varlığı anlamına geliyorsa, bu yıldızların çevresindeki gaz ve tozdan oluşan diskler gezegenlerin oluşumuna dair en büyük kanıttır. Bu disklerin incelenmesi bize, Güneş Sistemi'mizin nasıl oluştuğu konusunda bilgi verebilir. Bu gaz ve tozlardan oluşan diskler Immanuel Kant'ın, 1755 yılında ortaya attığı hipotezini doğruluyor gibi görülüyor. Hipoteze göre, dönen gaz bulutu bir merkezde sıkışır ve yıldız oluşumunu sağlar. Arta kalan maddeler ise dönmeye devam ederek gezegenleri oluşturur. Yıldızları çevreleyen diskler genellikle küresel değil düzdürler. (Eğer bir bulutsu, gezegen oluşturacaksa, dönüyor olmak zorundadır ve döndükçe de bir disk halini alır.) Bu disklerden bazıları dairesel görünürler, çünkü cismin görünüşü bakış açısına göre değişir. Diğerleri ise damla şeklindedir. Bunun nedeni, maddenin, Trapezium Yıldızlarından kaynaklanan güçlü yıldız rüzgarları tarafından üflenmesidir. Bazı diskler Güneş Sistemi'mize oranla çok daha büyüktür. Bir tanesinin çapı Güneş Sistemi'ninkinin yaklaşık 7.5 katıdır. Merkezinde ise bizim Güneş'imizin üçte biri kütleye sahip kırmızı ve sönük bir yıldız vardır. Çevrelerinde disklere sahip olan yıldızların pek çoğu muhtemelen kendi gezegenlerini oluşturacaklar. Henüz yıldızlar çok genç oldukları için, yıldızlardan herhangi birinin çevresinde gezegen sistemine rastlanmadı. Ancak, benzer çalışmalar gökadamızda pek çok yerde gezegenlerin olma ihitimalini kuvvetlendiriyor. Şimdiye kadar, binlerce yıldızın aynı anda ve çok büyük kümeler içinde doğdukları düşünülüyordu. Fakat Arizona'daki Kitt Peak Ulusal Gözlemevi'ndeki astronomlar yeni kızılötesi teleskoplarını Orion Bulutsusu'ndaki bir bölgeye çevirdiklerinde sadece 10-15 yıldızın bulunduğu kümelerde de yıldızların oluşabildiğini gözlemlediler. Bizim gökadamız Samanyolu'nda birçok yıldız bu şekilde oluşuyor olabilir. Gözlenen yıldızların hemen hemen hepsi gaz ve tozdan oluşan bir diske sahiptir ve herbiri bizim Güneş Sistemi'mize benzer bir sistem olabilirler. Kaynak:Bilgiliknet |
| Saat: 16:41 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık