![]() |
Musevilik Yahudiler bir ırk yada, İsrail'de yaşayanlar dışında, bir ulus değildir. Daha çok kültürleri ve Musevilik olarak adlandırılan dinleriyle ayrılırlar. Ama günümüzde birçok Yahudi dindar değildir ve kendi insanlarına karşı güçlü bir bağlılık da duymaz. Dindar Yahudilerin inançları da farklılık gösterir. Önemli bir bölümü (ABD'dekiler dışında) Ortodoks'tur. Bu, dinsel yaşamlarını eskiden olduğu gibi sürdürmeye çalıştıkları, yani geleneklerine sıkı sıkıya bağlı oldukları anlamına gelir. Küçük bir bölüm de kendilerini, ilerici, liberal, reformcu yada tutucu olarak adlandırır. Bu, Museviliği 16. yüzyılda etkilemeye başlayan "çağdaşlaşma" hareketlerinden birine bağlı olduklarını anlatır. Ama her dindar Yahudi, Museviliğin başlıca inanç ve uygulamalarını benimser. Musevilikte temel inanç tek Tanrı'nın varlığıdır ve yalnızca ona tapılır. Tanrı insana, düşünme ve yaratma, doğru ile yanlış arasında seçim yapma, ibadet ederek Tanrı'yla ilişkiye geçe bilme yetenekleri ve ölümsüz bir ruh bağışlamıştır. İnsanın "iyiliğe" ve "kötülüğe" eğilimi vardır. Ama, günah işlediği zaman tövbe edebilir ve eğer bunu yaparsa Tanrı onu affeder. Tanrı doğayı yönettiğine göre, insan tarihine de yön verir. Tüm kadın ve erkeklerin onun varlığını kabul edecekleri, isteklerine uyacakları ve böylece hep birlikte adalet, kardeşlik ve barış içinde yaşayacakları yetkin bir çağa doğru yol gösterir. Ortodoks Yahudiler bunun Mesih'in gelmesi ve anayurtlarına dönmeleriyle gerçekleşeceğini ileri sürer. Yahudiler bu sona ulaşmada özel bir sorumlulukları olduğuna inanırlar. İnançlarına göre Tanrı bu amaçla onları "seçmiş", onlarla bir "Ahit" yapmış ve Tevrat'la, bunu kendilerine bildirmiştir. Ortodoks Musevilikte göre, Tevrat Tanrı buyruklarının gerçek, değişmez bir belgesidir ve bu yüzden her ayrıntısına uyulmalıdır. İlerici Yahudiler ise Tevrat'ın, Tanrı tarafından bildirilmiş de olsa, yanılgıya düşebilen insanlarca yazıldığına; bu nedenle de çağdaş bilgi ve koşulların ışığında bazı değişiklikler olabileceğine inanırlar. Musevilikte dinsel görevler, ahlaksal ve ibadetle ilgili olanlar biçiminde ikiye ayrılır. Ahlaksal açıdan Musevilerin doğru, adaletli, iyi, cömert olmaları ve böylece "komşunu kendin gibi sev" buyruğuna uymaları istenir. Musevilik genel olarak insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemenin yanı sıra, kan ile koca, ana baba ile çocuk, öğretmen ile öğrenci, tüccar ile müşteri, işçi ile işveren arasındaki ilişkilerde doğru davranışın nasıl olması gerektiğini de en ince ayrıntılarına kadar belirler. Musevilikte, günlük dualar, yemeklerden önce ve sonra şükran sunma, beslenme kuralları gibi, bazdan günlük yaşamı doğrudan etkileyen çok çeşitli ibadet gelenekleri vardır. Şabat, haftanın yedinci günüdür. Cuma günbatımından cumartesi günbatımına kadar sürer. Bu, ibadetle uğraşılan, bedensel ve ruhsal bir dinlenme günüdür. O gün ateş yakılmaz, yiyecekler bir gün öncesinden hazırlanır. Hatta, hastanın yaşamı tehlikede değilse, tedavi bile uygulanmaz. Musevilerin yıllık takvimlerinde çok sayıda bayram vardır. Bunlardan en önemlileri, sonbaharda kutlanan ve tövbeye çağrı olarak koç boynuzundan bir borunun üflendiği Roş Haşana (Yıl Başı) ile 10 gün sonra kutlanan, tümüyle ibadete ve günahların kefaretini ödeyerek Tanrıyla barışmaya adanmış olan Yom Kippur'dur (Kefaret Günü). Ayrıca, Tevrat' ta sözü edilen üç bayram da önemlidir. Hamursuz Bayramı (Pesah) baharda, 14 Ni-san'da, İsrail oğullarının Mısır'dan çıkışını kutladıkları özgürlük bayramıdır. Yedi yada sekiz gün süren bayram boyunca mayasız ekmek yenir. Hamursuz Bayramı, Mısır'dan kaçarken acele etmeleri gerektiği için ekineklerini mayasız pişirmek zorunda kalan Yahudilerin anısına yapılır. İkincisi, Hamursuz Bayramı'ndan yedi hafta sonra başlayan Hamsin yada Şavuot Bayramı'dır. Bu bayramda Tanrı'nın Hz. Musa'ya Sina Dağı'nda On Emir'i bildirmesi kutlanır. Üçüncüsü olan ve Çardaklar Bayramı da denen Sukkot bir sonbahar şenliğidir ve hasadın bereketi için şükran sunulur. Ayrıca, daha az önemli Yahudi bayram ve şenlikleri de vardır. Bazı Yahudiler sinagoglarda her gün dua eder. Çoğu bunu yalnızca Şabat günlerinde ya da daha seyrek yapar. Her sinagogda, içinde Tevrat'ın yazılı olduğu parşömen tomarlar bulunan Kutsal Sandık vardır. Her Şabat sabahı Tevrat'tan bölümler okunur. Haham dinsel öğütler verir; dualar ve şarkılar söylenir. Kadın ve erkeklerin ayrı yerlerde oturduğu Ortodoks sinagoglarında ayinler baştan sona İbrani’cedir. İlerici sinagoglarda ise yarı İbrani’ce, yarı o ülkenin dili kullanılır ve kadın, erkek birlikte oturur. Musevilikte erkek çocuklar sekiz günlükken sünnet edilirler. Dinsel eğitim 5-6 yaşlarında başlar ve en az 13 yaşına kadar sürer. Bu yaştaki erkek çocuklar Bar Mitzva denen bir törenle dine kabul edilirler. Oldukça yeni ve henüz genel olarak kabul görmemiş olan benzer bir tören kızlar için de yapılır. Birçok ilerici sinagog 16 yaşındaki kız ve erkekler için grup töreni düzenler. Yahudi evlenme törenleri oldukça renklidir. Cenaze törenlerinde ise kişinin Tanrı'ya şükretmesi ve üzüntülü zamanlarda olduğu kadar mutlu anlarda da onun düzeninin gerçekleşeceği dönemi beklemesi gerektiğini anlatan bir dua okunur. Kaynak: MsXLabs.org & Temel Britannica |
Yahudilikte din kavramı ve din anlayışı YAHUDİLİKTE DİN KAVRAMI VE DİN ANLAYIŞI Prof. Dr. Baki ADAM Yahudilikte din kavramının ne olduğuna, hangi kelimelerin din anlamında kullanıldığına geçmeden önce Yahudilik açısından dinin ne anlam ifade ettiğine bakmak gerekir. Her din gibi Yahudilik de, kendinden başka din tanımaz. Ortodoks Yahudilerin anlayışı böyledir. Bununla birlikte Yahudilik, kendisinin onayladığı ilkeler bakımından Yahudilik dışındaki bazı inanç biçimlerini reddetmez. Bunların bütününü oluşturan sistemleri kendisi gibi birer din olarak tanımasa da bu sistemlere uyanları kurtulmuş gözüyle bakar, onları tamamen dalalette görmez. Çünkü bu ilkeler, Adem'den Sina'daki vahye kadar Allah'ın bütün insanlık için vahyettiği evrensel genel ilkelerdir. Bunlara "Şeva mitsvot bney Noah" (Nuhilerin yedi kanunu) adı verilir. Bu ilkeler şunlardır: 1. Putperestlikten kaçınmak, 2. Küfürden kaçınmak, 3. Zinadan kaçınmak, 4. Adaleti sağlayacak adalet kurumlarını oluşturmak, 5. Kan dökmemek, 6. Hırsızlık yapmamak, 7. Canlı hayvandan et koparıp yememek Yahudi bilginlerine göre, Sina'daki vahiy öncesi dönemde yaşayan bütün insanlar gibi İsrailoğullarının ataları İbrahim, İshak ve Yakup da birer Nuhi idi[1]. Sina'da gerçekleşen vahiy olayından sonra İsrail ırkından olanlar Tora'nın buyruklarıyla mükellef kılındı. Diğer milletler ise, Nuh yasaları üzerine hayatlarını devam ettirmede serbest bırakıldılar. Bu Nuh Yasaları, vahiy yoluyla Tora'da Musa'ya bildirildi. Bu bakımdan, bu yasalara Nuhilerin yanında Yahudilerin de uyması gerekir. Özetle belirtmek gerekirse, Nuhiliğin yedi yasası aynı zamanda Tora'nın, yani Yahudilerin de yasasıdır. Daha önce maddeler halinde sıraladığımız bu ilkeler, tamamen insanın maslahatına yönelik ilkelerdir. Bu ilkelerle, insanların toplu halde barış ve huzur içinde yaşamalarının güvence altına alınması hedeflenmiştir. Bu ilkeler, beş madde halinde İslami literatürde de yer almaktadır. İyi tetkik edilirse, bütün dinlerde bu temel ilkelere rastlanabilir. O zaman buradan hareketle, dinin genel geçer bir tanımına ulaşmak da mümkün olabilir. Din ile ilgili kavramlar Eski Ahid'de dini ifade eden belli bir kavram yoktur. Yahudiler arasında da belli bir döneme kadar din karşılığında kullanılan İbranice bir kavram olmamıştır. Cantwell Smith'in dediği gibi, Yahudiler kendi dinlerinden söz etmek istediklerinde çeşitli kelimeler, kavramlar, semboller kullanmışlardır. Bugün batı dillerindeki "religion" karşılığında kullanılan "dath" kelimesi, Babil sürgünü dönüşünde kullanılmaya başlamıştır. İlk defa Ezra ve Ester kitaplarında bu kelime "hüküm", "yargı", "kanun" anlamında kullanılmıştır. Bu bakımdan Mordachai Menahem Kaplan gibi bazı modern Yahudi din bilginleri, Yahudi kutsal metinlerinde ve rabbani metinlerde "religion" karşılığında hiçbir kelimenin kullanılmadığını iddi etmişlerdir. Solomon Zeitlin bu iddiaların, Yahudi kültürünü bilmemekten kaynaklandığını ileri sürmektedir. Ona göre "dath" kelimesi, Tannaim literatüründe tam olarak din karşılığında kullanılmıştır. O, bu görüşünü ispat etmek için Talmud'un Sukkah 56b bölümünde yer alan "Hamir et dato" ifadesini, "kanununu, yolunu değiştirdi" anlamı yerine "dinini değiştirdi" şeklinde tercüme etmiştir[2]. "Dath" kelimesi, lugat anlamı itibarıyla "kanun, hüküm, yargı" gibi hukukla ilgili anlamlar ifade etmekle birlikte, Yahudi bilginler bu kelimeyi ortaçağdan itibaren Batı dillerindeki "religion", ve Arapça'daki "din" kelimesiyle aynı anlamda kullanmaya başlamışlardır. Maimonides gibi Müslümanlarla temasta olan Yahudi bilginler, İslami bir terim olan "usulu'd-din"i, "dinin esasları" anlamında "ikkarey ha-dat" şeklinde adapte etmişlerdir[3]. Hıristiyan dünyasıyla temasta olanlar da bu kelimeyi "religion" karşılığında kullanmışlardır. Elijah Delmedigos'un Behinat ha-Dat (1496) isimli kitabı bunun örneğidir[4]. İbranice'de "dat"ın yanında, lugat anlamı itibarıyla onunla aynı anlamı taşıyan "din" kelimesi de vardır. Fakat bu kelimenin, Arapça'daki "din" kelimesi gibi bir kullanımı yoktur. Bu kelime, "dath" gibi kanun anlamına gelmekle birlikte ıstılahtaki kullanımı kanunun uygulanma boyutuyla ilgilidir. Bu kelime, "dath" kelimesiyle birlikte "kanun ve kanunun uygulanması" anlamında bir terim olarak da kullanılır. "Din" kelimesinin Kur'an-ı Kerim'deki "yevmi'd-din" gibi "yom ha-din" şeklinde, "hesap günü", "ilahi adaletin tecelli ettiği gün" anlamında kullanımı da bulunmaktadır. Aynı şekilde, "Bet-din şel ma'alah" (ilahi mahkeme) gibi bir terim de vardır ki, bunun anlamı "ilahi mahkeme" demektir. Geleneğe göre, herkes Roş-haşana ve Yom Kippur'da bu mahkemede yargılanır. Din ile ilgili diğer bir terim "tora"dır. Rabbani metinlerde ve diğer dini içerikli kitaplarda din anlamında genellikle bu terim kullanılır. Bu terimin Arapça'daki "din" terimi gibi bir çok anlamı bulunmaktadır. Bu anlamları şu şekilde gruplandırabiliriz: 1. Eğitim, öğretim, ilim, 2. Din, şeriat, kanun, hüküm, mezhep, 3. Musa'nın şeriatı, 4. Musa'nın beş kitabı ve bundan kinaye Eski Ahid'in tümü, 5. Teori, sistem, bilimin herhangi bir branşıyla ilgili prensipleri ihtiva eden kılavuz kitap. |
YAHUDİLİK TARİHİ Avraam'ın Dünyası Yahudi tarihi boşlukta gerçekleşmemiştir. Hiçbir ulusun tarihi çevresinden bağımsız değildir.. Bu nedenle öncelikle konuya odaklanarak Avraam’ın, zamanının dünyasının neresine oturduğu hakkında biraz bilgi edineceğiz. Avraam Orta Bronz Çağı adlandırılan bir dönemde, M.Ö. 18. yüzyıl civarında ortaya çıkar. (Medeniyetler en çok kullanılan madenlerle adlandırılır. Orta Bronz çağı M.Ö. 2200 yılından M.Ö. 1550 yılına kadar olan zamanı kapsar.) Antropologların çoğu insanın ataları olan hominidlerin Afrika kökenli olduğuna inanırsa da medeniyet Orta Doğu’daki Verimli Hilal’de, Avraam’ın doğduğu yerde başlar. Medeniyet derken kastettiğimiz basit tarımsal yerleşimler ya da kulübelerde yaşayan birkaç kişi değil, birlikte yaşayan insanların meydana getirdiği sofistike düzenlemelerdir. Yaklaşık 5.500 yıl önce Orta Doğu’da avcı/devşiricilerden -bütün günlerini yiyecek arayarak geçiren insanlar- hayvanlarını evcilleştirebilen insanlara doğru bir evrim gerçekleşti. Bunun anlamı, yemek ya da sütlerini ve postlarını kullanmak için hayvan yetiştirebildikleri, ürün almak üzere topraklarını sürebildikleridir. Bu gerçekleştiğinde nüfus artışına yol açan bir yiyecek fazlası oluştu ve insanlar uzmanlık gerektiren işlere el attı: zanaatçılar, bilginler, rahipler ve savaşçılar ortaya çıktı. O zaman da şehirler büyümeye başladı. Dünyadaki ilk medeniyetler, birçok kişinin fikrine göre, Verimli Hilal denilen bölgede doğdu. VERİMLİ HİLAL Verimli Hilal Mısır’da Nil nehrinin suladığı alanı, Levant’ı (İsrail’in bulunduğu orta bölüm) ve Fırat’la Dicle nehirlerinin suladıkları alanı kapsar. Üç büyük nehir verimliliğe, dolayısıyla da bu alanın insanlar tarafından arzu edilmesine güçlü katkıda bulunur. Dünyanın en geniş nehri olan Nil inanılmaz bir akarsudur. Nil nehri olmasaydı Mısır bir çöl olurdu. Eski çağlarda Mısır’ın %3’ü ekilebilir topraklardan, %97’si ise çöllerden meydana geliyordu. Fırat ile Dicle de görkemli nehirlerdi; günümüzde Irak ve Türkiye’yi sularlar. Geçmişte ise tarihçilerin Mezopotamya diye adlandırdıkları, Yunanca “iki nehrin arası” anlamına gelen bölgeyi. İlk medeniyetin Mısır’da mı yoksa Mezopotamya’da mı (özellikle Mezopotamya’nın Sümer diye adlandırılan bölümü) ortaya çıktığı konusunda bazı tartışmalar vardır ama medeniyetin ilk işaretinin -yazının- Verimli Hilal’de icat edildiğinden emin olabiliriz. Yazı, bugün doğal karşıladığımız çok önemli bir icattır. Resimyazılarla başladı. Bir çöp adam çizerdiniz, “insan”ı simgelerdi. Bu resimler daha sonra fonetik sesleri temsil eden daha soyut simgeler şeklinde evrim gösterdi ve sonunda her biri bir sesi temsil eden ve bir araya geldiklerinde bir fikri ifade eden üç “harfli” bir sisteme dönüştü. (Günümüzde bile İbranice üç sesli harf sitemine dayanır.) Yazı insanın yegane en büyük icadıdır. Günümüzün bütün teknolojisi bilginin doğru iletilmesinin ortak birikimine dayanır ve artık o kadar hızlı bir şekilde gelişmektedir ki ayak uydurmakta zorlanıyoruz. “KONUŞAN BİR RUH” Yahudi görüş açısından, kendini ifade etme yeteneği -yazıyla ya da sözle- insanla ilgili her şeyi temsil eder. Tanrı’nın ilk insanı -Adem’i- yarattığında “burun deliklerine hayat nefesini verdiğini ve insanın yaşayan bir ruh olduğunu” öğreniyoruz (Bereşit 2:7). İbranice nefeş haya, “yaşayan ruh”, “konuşan ruh” olarak da tercüme edilebilir. (Targum Onkelos) Gelişmiş olan ilk iki medeniyet arasından Mısır olağandışıdır çünkü çöllerle çevrilidir, dolayısıyla da ulaşılmazdır. Bir medeniyet olarak Mısır 3.000 yıla yakın bir süre boyunca ayakta kalmıştır. Bu bir medeniyet için inanılmaz derecede uzun bir süredir. Neden Mısır o kadar uzun zaman boyunca ayakta kaldı? Çünkü kimse orayı işgal edemiyordu. Yunanlılar -özellikle Büyük İskender- gelip Mısır’ı sona erdirinceye kadar... Sonra da orası bir Yunan sömürgesi oldu. Mezopotamya’nın böyle doğal savunmaları yoktu. Tüm eski ulusların büyük göç yolunun ortasında duran dev bir sel ovasıydı. Asya ya da Avrupa’dan gelen her fatih buraya ayak basıyordu. Doğal muhafazalardan yoksundu - dağları, çölleri yoktu- üstelik çok arzu edilen bereketli bir topraktı. Dünyanın bu yöresinde toprağın sık sık elde değiştirdiğini ve çok sayıda medeniyet kurulduğunu görüyoruz: Asurlular, Babilliler, Persler, Yunanlılar, Romalılar ve sonra da tabii İslamlar. KESİŞME NOKTASINDA Yahudi tarihi bu kargaşalı yerde- medeniyetin beşiği olan Fırat ve Dicle Nehirleri vadisinde- başlar. Ziraat ve kültürün gelişmesi bakımından medeniyetin başlaması için mantıklı bir yerdi. Aynı zamanda da Avraam’ın ortaya çıkması için de mantıklı bir yerdi çünkü eğer Avraam dünyayı etkileyecekse, eski göç yollarının kesişme noktasında bulunması gerekir. Bir Eskimo ya da Kızılderili olarak dünyaya gelseydi tüm insanlık tarihi farklı olurdu. Ne var ki Avraam Mezopotamya’da, arkeologların kazılarını sürdürdükleri bugünkü Irak’ta, Ur Kasdim ya da Kalde Ur’u diye adlandırılan hareketli yerde doğdu. Burası erken medeniyetlerin merkezi, kozmopolit bir merkezdi. Avraam’ın yolculuğu da buradan başlar. Avraam'ın Yolculuğu Tarih gelecek için bir rehberdir. Yahudi tarihindeki ilk dersler bir şekli ortaya çıkarır, dolayısıyla o dönemde olup biten her şeye özel dikkat göstermeliyiz. Tora’nın Bereşit Kitabı’nda Avraam’la karşılaştığımızda artık 75 yaşındadır, bu da ilginçtir çünkü küçük bir çocukken ne yaptığını, hangi sporlarla ilgilendiğini bilmeyi çok arzu ederdik. Ama Tanrı kafamızı konuyla ilgili olmayan bilgilerle doldurmamızı istemez. Bize öğretmeye ve rehberlik etmeye çalıştığı için sadece öğrenmemiz gereken mesajları vermek ister. Avraam’ın hikâyesi Tanrı’nın ona konuşması ile başlar. Bu demektir ki Avraam hayatı boyunca hiçbir kehanetle karşılaşmadan, tektanrıcılık ideolojisi dışarıdan hiçbir şekilde doğrulanmadan yaşadı, dolayısıyla bu, Avraam’ın doğruya bağlılığı hakkında çok şey ifade eder. Bütünüyle çoktanrılı bir dünyada Avraam tek bir Tanrı gerçeğini seçti ve kendisini -gerekirse hayatı pahasına- bir misyona, insan bilincine gerçeği getirmeye adadı. Bunu Tanrı’nın insanların O’nun için ölmesine ihtiyacı olduğu için değil, gerçek bu olduğu için yaptı. Tanrı size düzenli olarak konuşursa bu gerçek uğruna her türlü sıkıntıya katlanırsınız ama sadece kendi inancınıza dayanarak bunu yapmak kolay değildir. Böylece Avraam’ın ne kadar büyük bir insan ve ne kadar idealist olduğu hakkında biraz fikir edinebiliyoruz. “Diğer yanda” durmakta bir mahsur görmedi, ki bu Ivri -İbrani- sözcüğünün anlamıdır. İşte bu yüzden Avraam’a “proto-Yahudi” diyebiliriz. Avraam’dan itibaren Yahudi kişiliğinde bu idealizmi -“dünyayı değiştirmek” için yılmaz bir dürtü- görüyoruz. Avraam bu dürtüyü soyundan gelenlere aktardı, onlar da dünya tarihindeki hemen her önemli ilerleme, amaç veya sosyal hareketin ön sıralarında yer aldı. (Yahudiler sadece entelektüel katkıları nedeniyle oransız sayıda Nobel ödülü almakla yetinmedi, aynı zamanda komünizm, sosyalizm, feminizm, vatandaşlık hakları, işçi sendikaları, vb. hareketlerin öncülüğünü yaptı). Yahudi olmayan tarihçi Ernest Van den Haag şöyle yazmıştır: Modern dünyanın düşünüşüne en çok hakim olan insanların listesini yapmaları istendiğinde birçok eğitimli kişi Freud, Einstein, Marx ve Darvin’i sayacaktır. Bu dördünden sadece Darvin Yahudi değildi. Yahudiler dünya nüfusunun çok küçük bir yüzdesini oluştururken, batı kültürünün tarihindeki oranlarıyla alakasız önemlerinin sırrı nedir? (Ernest Van den Haag, Yahudi Mistik.) Van den Haag’ın sorusuna cevap, Avraam’ın kişiliğini anlayarak bulunabilir ÜÇ İLKE Öyle ise Avraam’ın Tora’da nasıl tanıtıldığına bakalım. Tora’yı öğrenmek için değil de, orada karşılaştığımız kapsamlı ilkeleri tanımlamak için... Bunlardan üçünü teşhis edebiliyoruz. Tanrı Avraam’a dedi ki: “Toprağından, doğduğun yerden ve babanın evinden sana gösterdiğim toprağa git. (Bereşit 12:1) Burada Tanrı’nın Charles Dickens gibi olmadığını görüyoruz. Dickens kullandığı sözcükler başına para aldığından mümkün olduğunca laf kalabalığı yapacaktı. Tanrı ise tam tersine. Öyle ise sormamız gereken soru: Bütün Tora’da sözcüklerini o denli idareli kullanan Tanrı neden bu emrin üzerinde bu kadar duruyor? “Kendini tamamıyla ayır, sadece toprağından değil, doğum yerinde de, babanın evinden de.” Belli bir konutta belli bir zaman boyunca yaşamışsanız, orası her zaman sizin eviniz olacaktır. Daha sonra nerede ve ne kadar rahat yaşamış olursanız olun, evinizi düşündüğünüzde, aklınıza orası gelir. Bu çok derin bir inançtır. Dolayısıyla Tanrı Avraam’a “Kendini en temel duygusal seviyede ayır.” diyor. Daha da önemlisi, makrokozmik tarihi açıdan Tanrı Avraam’a ve dolayısıyla Yahudi ulusuna diyor ki: “Kendini tamamıyla ayır ve farklı bir yöne doğru git.” Tanrı’nın Avraam’a çıkmayı emrettiği yolculuk sadece fiziksel bir yolculuk değildir, tarihte herkesinkinden farklı olacak bir yolculuktur. Avraam diğer uluslar arasında kabul görmeyen, tek başına yaşayan bir ulusun babası olacaktır. Bu Yahudi tarihinin ilk benzersiz özelliğidir. İkincisini bir sonraki pasuk’ta öğreniyoruz: “Seni büyük bir ulus yapacağım, seni kutsayacağım ve adını ululaştıracağım; ve sen bir kutsama olacaksın.” (Bereşit 12:2) Bu pasuk Tanrı’nın Yahudi tarihine aktif olarak katılacağı sözünü iletir: “Yapacağım...” 17. yüzyılda XIV. Louis bir doğaüstü delili göstermesini istediğinde büyük Fransız aydınlanma filozofu Blaise Pascal şöyle cevap verdi: “Yahudi ulusu Majesteleri.” Neden? Çünkü Yahudi tarihini biliyordu ve Yahudi ulusunun 17. yüzyıla kadar hayatta kalmasının tarihin bütün kanunlarını ihlal ettiğinin farkındaydı. Yahudilerin 20. yüzyıla kadar hayatta kalmayı başardığını görseydi ne derdi acaba? Yahudi tarihi doğaüstü bir fenomendir. Yahudi ulusu hiçbir zaman var olmayacaktı çünkü Avraam’ın karısı Sara kısırdı. Avraam ölecekti ve misyonu da onunla birlikte ölecekti. Ama öyle olmadı. Bir mucize gerçekleşti. Böylece Yahudi ulusunun mucize sonucunda ortaya çıktığını, tüm insanlık tarihi boyunca mucize eseri hayatta kaldığını ve en büyük imparatorluklardan daha uzun yaşadığını öğreniyoruz. Bunun nedeni, Yahudilerin benzersiz bir misyona, benzersiz bir tarihe sahip bir ulus olmasıdır. Yahudilerin başına gelen, diğer halkların başına gelmez. 2000 yıl boyunca milli bir anavatanı olmayan bir ulus olarak yaşamak normal bir şey değildir. İnsanlık tarihinde benzersizdir. 2000 yıl önce sizin olan yerde anavatanı yeniden kurmak normal değildir. İnsanlık tarihinde benzersizdir. Ve üçüncüsü: “Seni kutsayanı kutsayacağım ve seni lanetleyeni lanetleyeceğim ve senin aracılığında dünyadaki tüm aileler kutsanacak.” (Bereşit 12:3) Tanrı burada Avraam’a onun ve soyundan gelenlerin -Yahudilerin- Tanrı’nın koruması altında olacağını söylüyor. Yahudilere karşı iyi davranan uluslar ve halklar iyi durumda olacak. Yahudilere kötü davranan imparatorluk ve halklar kötü durumda olacak. Ve bütün dünya Yahudi halkı tarafından değiştirilecek. Bu, tarihin büyük ilkelerinden biridir. Batıdaki medeniyetlerin neredeyse hepsinin yükselişinin ve çöküşünün grafiğini, Yahudilere nasıl davrandıklarına bakarak çizebilirsiniz. Kuşkusuz bunun bir kısmı doğa üstüdür, İspanya veya Almanya olsun, Polonya, ya da Amerika olsun. Zaman içinde ilerledikçe bunu göreceğiz. Başka bir kısmı ise hiç de o kadar doğaüstü değildir çünkü ülkenizde yaşayan bir grup insan varsa -eğitimli, gayretli, kendini işine vermiş, sadık, yaratıcı, iyi bağlantıları olan insanlar- onlara iyi davranır, onların size anlamlı bir şekilde katılmasını ve katkıda bulunmasına izin verirseniz, ülkeniz bundan yararlanacaktır. Bu insanları ezer ve kovarsanız, ekonomik düşüş yüzünden ıstırap çekersiniz. Ama tabii ki bundan çok daha fazlası söz konusudur. Yani üçüncü bir ilke de vardır: ulusların ve imparatorlukların yükselişi ve çöküşü Yahudilere nasıl davrandıklarına bağlıdır. Bu şaşırtıcı bir fikir olmakla birlikte insanlık tarihinde açıkça kanıtlayabileceğiniz bir fikirdir. Yahudilerin dünya üzerindeki inanılmaz derecedeki olumlu etkisini görebilirsiniz. Bunların hepsinin en temel olanı, Yahudilerin şimdi demokrasi ile bağlantılı olan değerlere katkıda bulunmuş olmasıdır -Tora’dan gelen değerler: yaşama saygı, adalet, eşitlik, barış, sevgi, eğitim, sosyal sorumluluk, vb. Dolayısıyla Bereşit’teki bu üç pasuk’ta Yahudi tarihindeki ilkeleri çözecek anahtarı buluyoruz. Avraam’ın yolculuğu paradigmanın kendisidir. Kişisel yaşamı ve kendisinden hemen sonra gelenlerin yaşamı, Yahudi tarihinin ne olduğunun mini bir versiyonu, mikrokozmu olacaktır. VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR Yahudi tarihi Bereşit Kitabı’nın 12. bölümünde Tanrı’nın Avraam’a ilk konuşması ile başlar ve Yaakov ile Yosef’in ölümü ile devam eder. Bereşit, Şemot Kitabı’nda bir “ulus” olacak olan İsrail “ailesi”nin gelişmesi şeklinde tanımlanabilir. Bu dizinin bir önceki bölümünde Tanrı’nın Avraam’ı yolculuğa gönderdiği zaman tarihte yer alan ilkeleri incelemiştik. Avraam Mezopotamya’da (bugünkü Irak) Ur Kasdim’de doğmuş, sonra babasıyla Haran’a (bugünkü kuzey Irak/Mezopotamya) göç etmiş, orada iken de ileride İsrail toprağı olacak olan Kenaan’a, Vaat Edilmiş toprağa gitme talimatı almıştı. Tanrı Avraam’a dedi ki: “Toprağından... sana göstereceğim toprağa git.” (Bereşit 12:1) Bu birçok kez tekrarlanan önemli bir beyan ve sözdür. Örneğin: O gün Tanrı Avraam’la bir anlaşma yaptı ve dedi ki: “Bu toprağı senin soyundan gelenlere verdim, Mısır’ın nehrinden büyük Fırat nehrine kadar. Kenitlerin, Kenizilerin, Kadmonilerin, Çitilerin, Perizlerin, Refaim’in ülkesi; Emoritlerin, Kenaanlıların, Gigaşitlerin ve Yevusitlerin.” (Bereşit 15:18-21) “Ve sana ve soyundan gelenlere, geçici olarak kalacağın toprağı, sonsuza kadar sahip olacağın tüm Kenaan toprağını vereceğim ve onların Tanrısı olacağım.” (Bereşit 17:8) Yahudiliğin Tanrı, Tora ve İsrail toprağı olduğunu söyleriz. İsrail toprağı bir bedel değildir. Tanrı Avraam’a “beni destekle ve eğer tektanrıcılık dünyaya yayılırsa sana iyi bir toprak parçası vereceğim” demedi. Tanrı Avraam ve ailesine İsrail toprağını, onun soyundan gelenlerin dünyaya örnek olacak bir ulusu yaratacakları bir laboratuar olarak verdi. DİNSEL OLARAK DUYARLI BİR YER İsrail toprağı özel bir yerdir; dünya gezegeninde Yahudi ulusunun misyonunu yerine getirebileceği tek yerdir. Örnek bir ulus başka hiçbir yerde oluşamaz. Dolayısıyla Yahudilerin toprakla ilişkisini anlamak önemlidir. Özel bir yer, tinsel olarak duyarlı bir yer, büyük potansiyele sahip bir yer olduğu için de insanın orada özel bir şekilde davranması gerekir. Yahudilere bu toprak sadece misyonları yüzünden verilmiştir. Misyonu terk ederlerse, toprağı kaybederler. Bu Yahudi tarihinde tekrarlanan çok önemli başka bir derstir. Aynı zamanda çok sık tekrarlanan kehanetlerden biridir: “Tora’ya uymazsanız toprak sizi kusacaktır.” Tora’nın ilk kısmı boyunca Tanrı sürekli olarak Yahudi ulusuna İsrail toprağını vermekten bahseder ve taahhüdünü teyit eder. 11. yüzyılın büyük Tora yorumcusu Raşi , Tora’nın ilk cümlesi hakkında bir soru sorar: Neden Tanrı işe evrenin yaratılışı ile başlar? Tora Yahudiler için bir teoloji kitabı ise, neden Yahudi ulusunun yaratılışı ile ve hemen ardından Mısır’dan çıkışın hikâyesi ile başlamaz? Yahudilerin bir ulus olması, Tora’yı almaları ve toprağa gitmeleri o zaman gerçekleşir. Raşi eski sözlü bir geleneğe göre, gelecekte dünya uluslarının Yahudi halkına “siz hırsızsınız” diyeceğini aktararak cevap verir. Toprağı Kenaanlı kavimlerden çaldınız. Dolayısıyla Tanrı Tora’yı evrenin yaratılışı ile başlatır ki dünyaya şöyle desin: “Ben evrenin Yaratıcısıyım. Her şey benimdir. İsrail toprağını Yahudi halkına vermeyi seçtim.” FETİH İDDİALARI Dünyadaki bütün öbür uluslar toprak iddialarını fethe dayandırır. Bir halk gelir (örneğin İngilizler veya İspanyollar) yerli halkı fetheder (örneğin Kızılderilileri), toprağı alır, oraya yerleşir, yeni bir isim takar (örneğin Amerika Birleşik Devletleri. “Güç doğru kılar”, tarihteki hemen her ulusun tarihi iddiasıdır. Ancak Yahudi ulusu iddialarını Tanrı’nın sözüne dayandırır. Bu manevi bir iddiadır çünkü Tanrı Tanrı’dır ve Tanrı tanım olarak gerçektir ve Tanrı tanım olarak maneviyattır. Tanrı Yahudi ulusuna İsrail toprağını verdi. Bu olmadan, modern İsrail devletinin ileri sürebileceği tek iddia daha güçlü olduğu ve toprağı Arapların elinden alabildiğidir. Bir din devleti olmayan ve çoğu zaman Yahudi değerlerinden çok uzak olan İsrail devletinin Tora’nın Yahudilere manevi bir iddia kazandırdığını idrak etmesi çok önemli ve temel bir husustu. Gerçekten de modern devletin kurucu ataları, dindar olmasalar bile Yahudi halkının Tora’dan kaynaklanan mirasının ve toprakla bağlantılarının son derece farkındaydılar. Ben Gurion modern, hatta laik İsrail devletini Yahudiliğe ve Yahudi geleneğine dayandırmanın gerekliliğini duyuyordu. (İleride bu dizilerde Siyonizm’den daha fazla söz edeceğiz.) YİŞMAEL Avraam Vaat Edilmiş Toprağa vardığında bir ikilemle karşı karşıya kalır. Karısı Sara kısırdır ve Avraam’ın bir çocuğunun olmasını istemektedir. Dolayısıyla Avraam’a bir kuma, Mısır’dan geçerken Avraam’ın kervanına katılan Hagar’ı, almasını önerir. Hagar Paro’nun kızıdır ve Sara’nın hizmetçisi olarak Avraam’la yolculuk etmeyi seçmiştir. Büyük insanların büyük hizmetçileri vardır. Dolayısıyla Avraam ikinci eş olarak Hagar’ı alır; ilişkilerinden Yişmael adında bir çocukları olacaktır. Yişmael Avraam’ın misyonunu sürdürmeyi istemeyecektir. Ayrılacak ve kendi soyunu kuracaktır. Bütün bunlar Tora’da, Bereşit Kitabı’nın 16. bölümünde kayıtlıdır. İnsanlık tarihinde, Yahudilik 2.000 yılı aşkın bir zamandır kurulmuş olduktan sonra ortaya çıkacak iki büyük tektanrılı inanç olacaktır: Hıristiyanlık ve İslam. İslam Arap halklarından kaynaklanan bir dindir. Araplar kendi geleneklerine ve Yahudi geleneğine göre Yişmael’ın soyundan gelir. Arap kültürünün önemli niteliklerinden biri misafirperverliktir. Tora bize Avraam’ın misafirperverliği ile ünlü olduğunu söyler. Dolayısıyla Yişmael’in Avraam’ın misyonunu sürdürmediği halde, büyük olmayı engellemenin elinde olmadığı ortaya çıkmaktadır. Kutsanmıştır. Tora Yişmael’in büyük olacağını ve medeni dünyanın geri kalanı ile arasının hep açık olacağını özel olarak belirtir. “Ona Yişmael adını vereceksin... Vahşi bir adam olacak; elleri hep herkese karşı olacak ve herkesin elleri ona karşı olacak; ve bütün kardeşlerinin varlığı ile yaşayacak”. (Bereşit 16:11-12) DOĞAÜSTÜ BİR BAŞLANGIÇ Yişmael’in misyonu sürdürmeyeceği açıkça ortaya çıktığında Tanrı o zaman 99 yaşında olan Avraam’a 90 yaşındaki Sara’nın hamile kalacağını söyler. Yitshak işte böyle doğmuştur, doğaüstü bir şekilde. Daha önce belirttiğimiz gibi, Yahudi ulusunu tanımlayan budur. Yahudiler hiçbir zaman olmayacaktı. Yahudiler hiç kuşkusuz hayatta kalmamalıydı ama kaldılar ve hâlâ buradalar. Sara hamile kalmadan önce Tanrı Avraam’a şöyle der: “Karın Sara sana bir oğul verecek ve ona Yitshak adını takacaksın. Onunla, soyundan gelenlerle sonsuza kadar sürecek bir akit olan akdimi yapacağım. Yişmael’e gelince... Onu kutsadım, onu verimli yapacağım ve fazlasıyla arttıracağım. On iki prensin babası olacak ve onu büyük bir ulusa dönüştüreceğim. Ama akdimi Sara’nın sana gelecek yıl bu zaman vereceği Yitshak’la yapacağım.” (Bereşit 17:19-21) Yani Yitshak Avraam’ın misyonunu, Yahudilerin misyonunu sürdürecek olan kişidir. |
YİSHAK Tarih kendini tekrarlar. Avraam, Yitshak ya da Yaakov hangi kovuğu oyarlarsa onlardan sonra gelenler bu kovukta kalacaklardır. (yishak ve oğulları) Yahudi tarihine bir ailenin öyküsüyle devam ediyoruz. Tarih olarak M.Ö.18.yüzyıldayız ya da 3700 yıl öncedeyiz. Şimdiye kadar Avraam’dan bahsettik. O dünyaya tek tanrıcılığı yayma misyonunu üstlenen ilk Yahudiydi. Onun ailesi de bu misyonu devam ettirecektir. Dünyaya Tanrı kavramını getirecek, insanlığı ideal düzeye yeniden yükseltecektir. Avraam’ın farklı iki karısından iki oğlu olur. Mısırlı karısı Agar’dan Yişmael ve kısır olduğu sanılan karısı Sara’dan Yitshak. Babasının misyonunu devam ettirmeyi seçen Yitshak olur. Burada Yisthak’ın hayatından öyküler anlatmayacağız. Üzerinde durmak istediğimiz daha sonra Yahudi tarihinde de göreceğimiz bir düzen. Çünkü daha önce söylediğimiz gibi babaların hareketleri çocuklarını bağlamaktadır. Bir vagonun tekerlekleri toprak yolda giderken derin oluklar oluşturur. Bunlara bir kere tekerlekler saplandı mı çıkmak çok zordur. Eğer iyi bir düzen kurabilirsen içinde kalırsın, eğer kötü bir düzense yine ona takılırsın ve onu kırmak, dışına çıkmak çok zordur. Avraam, Yitshak ya da Yaakov iyi ya da kötü nasıl bir düzen kurarlarsa onlardan sonraki nesiller de o düzenin içinde kalacaklardır. Tabii eğer oluşan olukları doldurmakla, yolu düzeltmekle, asfalt dökmekle ya da yeni taş döşemekle uğraşmazlarsa ki bu büyük bir iştir, tarihteki eski düzenlerde takılıp kalacaklardır. TEKRARLAR Yitshak’ın hayatında gördüğümüz bir olay, Avraam’ın yaşadığı bir durumun tekrarıdır. Bereşit Kitabı(20. Ve 21.bölümler) Avraam’ın Filistinlerin ülkesine gittiğinden ve onlarla bir süre yaşadığından bahseder. Ama bazı sorunları olur- örnek olarak onlar karısı Sara’yı almak istemişlerdir. Yıllar sonra (Bereşit 26.bölüm) Yitshak aynı durumla karşılaşır. Israel’in kıyı şeridinde Filistinlerle yaşamaya başlar ve onlar karısı Rifka’yı almak isterler. Yine Yitshak’ın hizmetkarlarının Filistinlerin kralı Avimeleh’in hizmetkarlarıyla sorunları olur. “ Yitshak gittiği zaman, Filistin için her şey kötüye gitmeye başlar, ekonomileri çöker.” Sonunda ne olur? Filistinler Yitshak’ı kovarlar. Oysa Tanah’ın bize söylediği kadarıyla Yitshak bunu hakedecek bir davranışta bulunmamıştır. Bunun dışında Filistinler Yitshak’ın açmış olduğu kuyuların hepsini doldururlar. Bu ortadoğu gibi kurak iklimi olan ve suyun çok değerli olduğu bir bölgede mantıksız bir davranıştır.( Bu aslında antisemitlerin tarihte sürekli tekrarlanan bir davranışıdır. Yahudi varlığını silmek için kendilerine zarar verirler.) Fakat sonra ilginç bir olay olur. Avimeleh Yitshak’a gelir ve “ görüyorum ki biz senin sayende zenginleşmişiz” der. Çünkü Yitshak gidince, Filistin’de herşey kötüye gitmeye başlar ve ekonomileri çöker. Hiçbir iş yolunda gitmez ve Filistinler farkederler ki bu Yahudiler gittikleri için böyledir. Böylece kral bir anlaşma önerir ve Yitshak’tan geri dönmesini ister. Bu, tarihte Yahudilerin Yahudi olmayanlarla karşılaşmalarında hep gördüğümüz olaylar zinciridir. Önce Yahudiler genelde davet edilirler. Ülke Yahudilerin katkılarından dolayı çok iyi bir durumdadır. Sonra hiçbir neden yokken ülke Yahudileri kovmaya karar verir aynı zamanda kendi ekonomisine de zarar verir. Yahudiler kovulur, ülke zor durumda kalır. Bu hep böyle olur. Bu şizofreni gibidir-bir sevgi-nefret ilişkisi. İKİZLER Yitshak Rifka’yla evlidir. Rifka ikiz bebeklere hamile kalır. Zor bir hamilelik geçirir, ikizler kavga etmeye anne karnında başlamışlardır. Doğduklarında birbirleri arasında rekabet vardır. İkizlerin adları Yaakov ve Esav olur. İkiz olmalarına karşın, Yaakov ve Esav çok farklı kişiliklere sahiptir ve fiziksel olarak da birbirlerine benzememektedirler. Tanah Esav’ı saçlı sakallı olarak tarif eder, Yaakov’u ise yumuşak ciltli. Esav bir avcıdır, hareket adamıdır. Yaakov ise bilgindir, hareket adamı değil. Hikâyeden, Yitshak’ın Esav’ı ilk doğan olduğu için daha çok sevdiği anlaşılmaktadır. Esav sadece birkaç dakika daha büyüktür fakat ailenin mirasını devam ettirecek kişinin belirlenmesi açısından bu önemlidir. Rifka ,Yaakov’un tarafını tutmaktadır. Tanah der ki kadınların içgüdüleri daha fazladır-“binah yeserah”. Bir çok kez Tora’nın öykülerinde erkekler, aptalca hatalar yaparken kadınlar doğru olanı yaparlar. “Yitshak gibi büyük bir adam bir dua ettiği zaman, o dua manevi güçleri etkiler ve gerçeğe dönüşür.” Yitshak yaşlandığı zaman oğullarına birer dua vermeye karar verir. İlk doğan oğlu olan Esav’a ek olarak özel bir dua daha yapacaktır. Esav aslında ilk doğan(behorluk) duasını, babasının misyonunu devam ettirme sorumluluğunu istememektedir. Ama onunla birlikte gelen zenginlik ve güç duasını istemektedir. Ancak Rifka o duanın Yaakov’a gitmesi gerektiğini farkeder. Çünkü Yaakov bunu istemektedir ve Avraam gibi dünyayı değiştirebilecektir. Böylece Esav babasının akşam yemeğini hazırlamak için ava çıkar. Bu sırada Rifka ne yapar? Yaakov’un kollarını keçi derisiyle sarar, bu şekilde Esav’a benzeyecektir. Kör olan Yitshak kandırılmış olur. SEMBOLLER Tanah’ın öykülerini basit ve birinci sınıf Pazar okulu seviyesinde okumak yanlıştır. Bu yaşlı kör bir adamın karısı ve oğlu tarafından kandırılmasının öyküsü değildir. Burada çok derin olaylar olmaktadır. Yaakov Esav gibi giyinip babasının karşısına çıktığında, Yitshak şöyle der: “ Ses Yaakov’un sesi, ama eller Esav’ın elleri.”(Bereşit 27:12) Ses zekanın gücünü, ellerse hareketin, kılıcın gücünü simgelemektedir. İhtişamın ve kılıcın gücüne sahip olan Esav’ın nesilleri Roma İmparatorluğu’nu, Tanah’ın deyişiyle Edom’u oluşturacaktır. Tabii dünyayı Hıristiyanlığa başka büyük bir monoteist dine döndüren de Romalılar olacaktır.( daha sonra Romalı Hıristiyanlarla doğudaki Ortodoks Hıristiyanları birbirinden ayrılacaklardır. Ve yine yıllar sonra protestan Hıristiyanları da ayrı bir mezhep olacaklardır.) Burda yine Avraam’ın oğullarına bir gönderme görüyoruz. Esav da Yişmael gibi misyonu devam ettirmemiş ama büyük bir güç olmuştur. “ Bu, kozmik mücadeleden başka bir şey değildir.” Çok ilginç bir durum var burda. Kozmik mücadeleden başka bir şey değil. Bu ikili, Yaakov ve Esav anne karnında kavga etmeye başlarlar ve tarih boyunca da kavga edeceklerdir. Roma batı kültürünü oluşturur ve Yahudi ulusuyla kavga etmeye devam eder. Bu hiçbir zaman adil bir savaş değildir. Roma her zaman fiziksel olarak daha güçlü olacaktır ama Yahudiler de zeka ve manevi açıdan daha güçlüdürler. Görüyoruz savaş burada başlamaktadır ve tarih boyunca sürecektir. AMALEK Avraam’ın soyundan gelenler ellerinde olmadan büyük kişiler olmuşlardır. Hepsi Yahudi olmasalar bile dünyada etkisi büyük bir toplum oluşturdular. Aslında Yahudilerin en büyük düşmanları yine bu aileden gelmektedir. Yahudi ulusunun tarihteki en azılı düşmanı kimdi? Amalek ulusu. Bu ulus kötüdür ve günahı simgelemektedir. Tanah’ta da onları yeryüzünden silmek için bir emir vardır. Onların nefreti o kadar büyüktür ki ellerine bir şans geçse onlar Yahudi ulusunu yeryüzünden sileceklerdir. Amalek ulusu Tanah’ın bize söylediği kadarıyla Yişmael’in soyundan birinin Esav’ın soyundan biriyle evlenmesi sonucu oluşur.(bereşit 36:2-4) Evlenen kuzenler Amalek adında melez bir düşman yaratırlar. Bu ulusun Yahudilere karşı hastalıklı bir düşmanlığı vardır. Kabala’nın baş eserini, Zohar’ı yazan Ribi Şimon bar Yohay şöyle demiştir: Esav dünyanın gidişinden nefret eder. Yaakov ise dünyanın gittiği yolu temsil eder. Bu sözler Yahudilerle Esav’ın soyundan gelenler arasındaki ilişkinin deyim yerindeyse fizik kurallarıdır. Sonunda Esav ve Yaakov karşılaşırlar. Yaakov duayı çalmıştır ve Esav geldiğinde neler olduğunu anlar. Baba Yitshak kandırıldığını farkeder ama kızmamıştır. Çünkü şimdi Yaakov’u hareket edebilecek ve misyonu devam ettirebilecek güçte görmektedir. Rifka Esav’ın kızgınlığının kardeşini öldürmeye kadar varabileceğini görür ve Yaakov’u Harran’a yollar ve ordan kendine bir eş bulmasını söyler. BAY BEYAZ Harran’da Rifka’nın Lavan adında bir kardeşi yaşamaktadır. Lavan’ın kelime anlamı beyazdır.Bu isim Tanrı’nın espri anlayışını yansıtır, Bay Beyaz Tanah’taki en büyük sahtekarlardan biri olacaktır. Yaakov beş parasız dayısının kapısını çalar ve kuzini Rahel’e aşık olur. Onunla evlenmek ister fakat Lavan bunun için Yaakov’un yedi sene kendisiyle çalışmasını şart koşar. Yedi sene sonunda Lavan, Yaakov’u Rahel yerine ablası Lea’yla evlendirir. Rahel için yedi sene daha çalışması gerekir. Sonunda Yaakov’un 4 karısı olur: Lea, Rahel ve onların cariyeleri Zilpa ve Bilha. Sonra 12 oğlu ve bir kızı olacaktır. Önceki nesillerden farklı olarak Yaakov’un bütün oğulları kendilerini misyona adarlar. Onlar dünyayı değiştirecek olan ulusun çekirdeğini oluştururlar. "Yaakov Eretz Israel’e dönmesi gerektiğini anlar, çünkü bir misyonu vardır.” Lavan Yaakov’u kendisine bağlamak ve hep çalıştırabilmek için elinden geleni yapar. Buna rağmen Yaakov büyük bir servet biriktirir. Bu da başka bir Yahudi özelliğidir. Elleri arkadan bağlı Yahudi kendisine bir fırsat verildiği zaman çok iyi bir duruma gelmeyi başarır , en zor iş koşullarında bile. O zaman Yaakov Eretz Israel’e geri dönmesi gerektiğini anlar çünkü bir misyonu vardır. Tıpkı Avraam gibi Yaakov da bu topraklarda yaşaması gerektiğine inanıyordu. Böylece sahip olduğu herşeyi alarak geri dönmek için yola koyulur. REUNİON-BULUŞMA Ve sonunda Yahudi tarihinde tekrarlanan bir sahneye daha geldik. Yaakov ve Esav’ın yeniden birleşmesi. Eve dönüş yolunda Yaakov, Esav’ın onu 400 kişilik bir orduyla beklediğini duyar. Karşılık olarak, her zamanki gibi aklını kullanır ve hediyeler gönderir. Sonunda karşılaşırlar. Esav Yaakov’u öldürmeye kalkmaz ama hala ondan nefret ettiği açıktır. “ kardeşim, seni yeniden burda görmek çok güzel. Benimle Har Sa’ir’e gel ve birlikte iş yapalım. Senin aklın ve benim gücümle bütün Ortadoğu’ya hakim olabiliriz.” Kuşkusuz eğer bu ikili bir takım olsalardı, insanlık tarihinde önemli bir güç olurlardı. Romalıların fiziksel gücüyle Yahudilerin manevi ve zeka gücünün birleştiğini hayal edin. Ancak Yaakov, “sen önden git ben seni yakalarım” der. Öyküden Yaakov’un hiçbir zaman Har Sa’ir’e Esavla yaşamaya gitmediğini biliyoruz. Büyük Tanah yorumcularından Raşi, peygamber Ovadya’dan alıntı yaparak onların yeniden birleşeceklerini açıklar, günlerin sonunda. Yaakov manevi gücü temsil ederek Esav’a büyük fiziksel güce diyor ki: “ Ben sana izin veriyorum, önden git ve insanlık tarihine fiziksel olarak hakim ol. Fakat günlerin sonunda, aslan kuzuyla birlikte yaşadığında, biz biraraya geliriz. O zaman Yahudiler en üstte olacaklar.” Bu Yahudilerin bütün dünyayı ele geçirip büyük bir imparatorluk kuracakları anlamına gelmez. En sonda bütün dünya tek bir Tanrı olduğunu anlayacak ve standard bir ahlak sistemiyle barış ve kardeşlik içinde yaşayacak. Yahudi misyonu işte o zaman gerçekleşecek ancak o zamana kadar Esav daha üstte olacak. Tarihteki mücadele Yahudi fikirleriyle Esav’ın fikirleri ve yarattığı kültür arasında olacaktır. İşte bu kozmik bir mücadele: iyi kötüye karşı. Bu çok güçlü ve Yahudi tarihine hakim olan bir düşüncedir. |
YOSEF Yosef’in hikayesi, Diaspora Yahudisi’nin klasik tarihsel hikayesini yansıtır. Fakir olarak gelen Yahudiler çok çalışırlar ve en üst seviyeye ulaşırlar Yaakov, - Lea ile evlendirilmek için kandırılmak yerine- amaçladığı gibi Rahel ile evlenmiş, Yosef de onun ilk oğlu gibi olmuştur. Yosef, Yaakov’un 11. oğlu olduğu halde, 12 kardeşinin de hayatını yönlendirir. Yosef’in hikayesinde muhteşem tarihi olaylar gözümüze çarpar. Başlarken şunu söylemeliyiz: Yosef, Yaakov’un en sevdiği karısından uzun süredir beklediği ilk çocuğu olduğundan ,ailede önemli bir konuma sahiptir. Babası, kendisine dikkat çekecek kadar fazla ilgi gösterir Yosef’e özel bir gömlek alır- bu da diğer kardeşlerin Yosef’i kıskanmalarına sebep olur. Fakat, kardeşlerin bu tutumlarını , her ailede ortaya çıkabilecek olağan bir durum şeklinde değerlendirmek yanlış olur. Bu insanlar kuşkusuz, hataya düşmüş olsalar da , ruhsal anlamda inanılmaz üst bir seviyedeydiler. Bu nedenle, burada olan olayları iyi bir şekilde incelememiz gerekmektedir. Yosef, rüyalar görür ve onları yorumlar. Öğrendiğimize göre, Yosef’in rüyaları yorumlamaya özel bir yeteneği vardır. Rüyaları da ,yorumları da tutarlı ve kehanet niteliğindedir. Mesela, kardeşlerine; birgün kendisi önünde eğileceklerini söylemiştir ki birkaç sene sonra bu olay söylediği şekilde gerçekleşecektir. Fakat, kardeşlerine göre, Yosef’in rüyaları yorumlaması megalomani sınırlarına varmaktadır. Kendilerinin dünyayı değiştirebilecek kişiler olduklarını bildiklerinden , Yosef’in tüm insanlığın geleceğini tehlikeye soktuğunu düşünürler. Ailelerinin geçmişini bildiklerinden her nesilde bir ‘kötü’ kişinin bulunduğunun da farkındadırlar. –İlk Yişmael, sonra Esav -. Böylece, kendi nesillerindeki kötünün de Yosef olduğuna kanaat getiriler. Onu öldürmeyi planlarlar fakat bunun yerine ,Yosef’i esir olarak satarlar. Güzel gömleğini alıp, keçi kanına bularlar ve babaları Yaakov’a gösterip Yosef’in vahşi bir hayvan tarafında parçalandığını söylerler. Bu arada, Yosef, Yişmaelitler tarafından kervanlarla Mısır’a getirilir ve orada, soylulardan Potifar’ın evinde hizmetçi olur. MISIR İMPARATORLUĞU Bu aşamada, Mısır’ın , tarihin bu noktasında varolan iki büyük medeniyet merkezlerinden ikincisi olduğunu ve nasıl bir gelişim içinde bulunduğunu göz önünde bulundurmamız gerekir. ( Bu merkezlerin ilki , bu serinin 3. Bölümünde anlattığımız Mezopotamya uygarlığıdır ) Mısır, bu zamanda, Nil Nehri çevresi dışında çölden oluşuyordu. Nil, dünyanın en büyük nehridir ve eğer Mısır’ın ortasında bulunmasaydı , ülke sadece kumdan ibaret olacaktı. Eski çağlarda, Mısır’ın sadece %3 ‘lük bölümü yaşanılabilir ve ekilebilir alanlardan oluşuyordu . Doğal korunakları sayesinde, Mısır tamamiyle dış etkilere kapalıydı ve fethedilmesi imkansız bir yerdi. ( Bir kez Hiksoslar, sonra Asurlular ve Büyük İskender Mısır’ı işgal etmiştir. Fakat bu da 3,000 senede sadece 3 keredir ) Mısır, insanlık tarihindeki en statik, ve uzun süre yaşayabilmiş uygarlıktır. Ve görünüşte de değişmemiştir. Bir Mısır’ın 3,000 senede ne kadar değiştiğini ve bir de modern yaşamın sadece birkaç yüzyılda ne kadar geliştiğini düşünün. Bir toplumun bu kadar durgun oluşu akıl karıştırıcıdır . Bunun nedeni de büyük ölçüde Mısır’ın coğrafyasıyla ilgilidir . Mısır uygarlığının ne zaman kurulduğuyla ilgili elimizde kesin belgeler bulunmuyorsa da , erken Bronz çağında , MÖ 3,300 yılları sırasında ortaya çıktığı sanılıyor. Piramitlerin mühendislik bilgilerini düşünürsek,Mısırlılar’ın ne kadar sofistike bir kültür olduklarını görebiliriz. ‘ Keops ‘ olarak bilinen büyük piramit Khufu, 13 akrelik alanı, 500 feet yüksekliği ve 5 milyon tonluk taşlarıyla şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük piramittir. Ve bu piramit, demir aletleri bile bulunmayan kişilerce inşa edilmiştir. Piramitleri nasıl yaptıkları hakkında hiçbir fikrimiz yok. Büyük taş bloklarının yukarıya kadar çıkarılmalarını sağlayan , engin mühendislik bilgilerine, ve kusursuz taş kesim işçiliğine sahip oldukları açıktır. Makaralara, kaldıraçlara ve önemli bir kas gücüne sahiptiler. Keops’un inşa edilmesi için 100,000 işçinin 30 sene çalıştığı tahmin ediliyor. Bir mabedi inşa etmek için neden bu kadar çaba sarf etmişler ? Bunun nedeni, Mısırlıların aynı zamanda ruhsal anlamda da bilgili olduklarıdır. Onların yoğun manevi hayatlarını göz ardı etmemsi imkansızdır. Ölümle ilgilenirlerdi ve bu nedenle mumyalama teknikleri de mükemmeldi. Kutsal kitaplarının adı da ‘ Ölüm Kitabı’ idi. Sürükleyici bir kitap olsa gerek … Mısırlılar, Firavunun yaşayan bir tanrı olduğuna , mutlak gücü elinde bulundurduğuna ve Firavunun ölümden sonraki yaşamının , tüm Mısır’ın geleceğini etkileyeceğine inanırlardı. Bu nedenle, mezarlarının mükemmel olması , doğru hediyelerin sunulması, ölümden sonraki yaşamına iyi bir şekilde gitmesinin sağlanması gerekmekteydi. Aksi takdirde işler, herkes için kötü gidebilirdi. Bu da, Mısır halkının esas amacının neden Firavunları için olağanüstü mezarlar inşa etmek olduğunu açıklar. Tabii ki, bu sofistike uygarlık , Judaizm ile zıt karakterdeydi, çünkü Mısırlılar putlara tapıyorlardı. Eski Mısır’da 2.000 farklı tanrıya taparlardı. Hipopotam, şahin,ve timsah başlı tanrıları vardı. Mısır uygarlığı, putlara tapınmayı en uç noktalara götürmüştü. – kendileri açısından çok ruhani ve dindarlardı ama aynı zamanda inançları tamamen maddeciliğe, puta tapınmaya dayanıyordu. İlkel, aptal veya batıl inançlara sahip kişiler değillerdi. Manevi gücün farkındaydılar ve putların gücüne inanmış çok bilgili insanlardılar. Mısır, putların ülkesi olduğu kadar, ahlaksızlığın da ülkesiydi. . Yani, Yosef’in böyle bir ortama girmesi kötü bir haber. Hem de çok kötü bir haber… BİR ESİR EN ÜST NOKTAYA YÜKSELİR Ailesinden erken yaşta kopartılan Yosef, ahlaksız bir toplum içinde büyük bir dezavantaja dönüşebilecek bir özelliğe sahipti: Kendisi çok yakışıklıydı. Ve de sahibi Potifar’ın karısı, kendisini çok çekici buluyordu. Bunun yanında, Yosef kendini sürekli geliştiriyordu. Çok zeki ve çalışkandı. Başta sadece genç bir hizmetkarken , Potifar’ın evinde uşakların başına kadar yükselmeyi başarmıştı. Bu, Diaspora’daki Yahudiler’in klasik tarihsel gelişimleridir. – Fakir olarak gelirler, kötü bir durumla ilgilenirler, çok çalışır ve en üst noktaya yükselirler. Bu arada, Potifar’ın karısı, Yosef’in kendisini reddetmesinden hoşnut değildir. Bir ara, herkesin ulusal bir kutlama için evden çıkmış olduğu bir zaman, Yosef’i kıstırıp , giysilerini parçalamaya çalışır. Yosef kaçarken de Potifar’ın karısı , sanki tecavüze uğramış gibi çığlık atar. Potifar eve gelir. Potifar’ın ,karısına inanmadığı bellidir, çünkü eğer inanmış olsaydı, Yosef’i hemen o anda öldürürdü. Onun yerine Yosef’i hapse atar. İşte Yosef, hizmetkarların başıyken, birden yine en alt seviyeye inmiştir. Bu , Diaspora’daki bir Yahudi’nin halidir. Yahudiler, bir ülkeye gelir, yükselir, ve kovulurlar. Ve yeniden, başka bir yerde, en alt konumdan başlarlar. Yosef, şimdi hapishanededir ve kısa sürede baş gardiyan olur. Tüm hapishaneyi yönetmektedir. Bu aşamada yine klasik bir Yahudi insanını görüyoruz… Hapishaneye, günün birinde Firavunun şarapçısıyla ekmekçisi de atılır. Ve bu kişiler rüyalar görür. Yosef’in rüya yorumlama konusunda ne kadar usta olduğunu biliyoruz ve onların rüyalarını da yorumlaması , şarapçıya firavunun kendisini affedip eski yerine geri getireceğini , ekmekçiye ise öleceğini söylemesi şaşırtıcı değildir. Ve söyledikleri de kelime kelimesine gerçekleşmiştir. FİRAVUNUN RÜYASI Bu sefer, firavunun kendisi birkaç rahatsız edici rüya görür. Rüyasında Nil’in içinden çıkan yedi şişman inek , yedi sıska ineğe dönüşür. Bir başka rüyada da yedi dolu buğday sapı , cılız , kuru buğdaylar haline gelir. Bu rüyalar, kendisini çok rahatsız eder. Ve inanın ki, dünyada yaşayan tanrı olduğuna inanılan firavun , uyuyamazsa, Mısır’da başka kimse uyuyamaz. Firavun, tüm sihirbazlarını , falcılarını ve astrologlarını uyandırır fakat hiçbiri rüyaların ne anlama geldiğini anlayamaz. Bu anda şarapçı firavuna: “ Hapishanede, rüyaları yorumlayabilen Yahudi bir esirin olduğunu hatırlıyorum .” der. Bu arada, şu hikaye, Yahudiler’in üstün başarısının hikayesidir. Yosef’i hapishaneden çıkartırlar, yıkarlar,tıraş ederler,ve tüm bunların sonunda firavunun huzuruna çıkartırlar. Rüyayı duyduğunda Yosef, firavuna şöyle der: “ Yedi yıllık bir bolluktan sonra, yedi yıllık kuraklık baş gösterecek.” “ Ne yapmalıyım? “ diye firavun sorunca da Yosef : “ Bolluk zamanında, kurak geçecek yedi yıl için buğday depo edin, böylece zor zamanlarda yiyecek bir şeyler olacaktır.” der. Firavun da, “Madem sen düşündün, bu işi de yapacak olan sen ol” der. İşte Yosef bu şekilde firavunu baş danışmanı olmuştur. Mısır’ın altyapısal görev dağılımındaki en güçlü ve imparatorluktaki en yetkili insan artık Yosef ‘tir. Hapishaneden danışmanlığa yükselmiştir. Ve sonra da evlenir, Potifar’ın kızı Osnat ile… Kuraklık başlamadan Yosef’in iki çocuğu olmuştur: Menaşe ve Efrayim. Bu güne kadar, dindar Yahudiler, çocuklarını , Şabat geceleri Menaşe ve Efrayim gibi olmaları için kutsarlar. Neden ? Öncelikle, Tora’daki diğer kardeşlerin – Kayin ve Evel, Yitshak ve Yişmael, Yaakov ile Esav- aksine, bu iki kardeş birbirlerini çok severler ve birbirlerinin başarılarını kıskanmazlar. İkinci olarak, bu iki çocuğun, firavun danışmanın oğulları olarak yetiştirildiğinden, asimile olmaları veya şımarık olmaları beklenirken, tam tersine böyle bir ortamda bile,onlar , Yahudiliklerine çok bağlı olarak yetişmişlerdir. Yosef şimdi danışmandır ve eski rüyaların gerçekleşme zamanı gelmiştir. Yosef , bunu kardeşleri kendi önünde eğildiği zaman anlayacaktır. Ve bu da birazdan gerçekleşecek olaydı. |
YOSEF VE YAAKOV'UN OĞULLARININ BİRLEŞMESİ Yosef, nesiller boyunca , ailenin kardeşler arasında bir nefret yarattığını fark etmiştir. Bu durumu düzeltmek için , büyük bir sınama planlayıp ,sahnesini hazırlar… Tora’da tam Yosef’in hikayesinin ortasında çok ilginç bir olay meydana gelir. Birdenbire hikaye durur. Yosef’i bir süreliğine Mısır’da bırakırız ve Kenaan’da yaşayan 12 kardeşin 4.sü olan Yeuda ile devam ederiz. Ve tam bu anda neden birdenbire Yeuda’nın hayatının bu bölümünün anlatıldığını da anlayamayız. ( Bereşit kitabı, 38. Bölüm ) Yeuda’nın 3 oğlu olduğunu ve en büyüyünün de Tamar adında bir kadınla evli olduğunu öğreniriz. En büyük oğlan ölür. Ve Yahudi yasalarına göre Tamar’la ikinci büyük oğlan evlenir. O da ölür. Tamar , diğer kardeşle evlenecekken Yeuda bunu durdurur. Tamar, Yeuda’nın kanunlara uymayacağını anlar ve kendisinin de çocuksuz bir şekilde yaşlanıyor olduğunu fark edince, kontrolü eline almak ister. Tora’nın anlattığına göre Tamar bir ****** kılığına girerek Yeuda’yı kandırır. Yeuda, hizmeti karşılığında Tamar’a bir keçi önerir.Bu arada Tamar, Yeuda’nın eşyalarını ve mührünü alır. Yeuda, keçiyi vermek için geldiğinde ‘****** ‘ortalıklarda yoktur. Bu olaydan kısa bir süre sonra, Tamar’ın hamile olduğu anlaşılır ve yarattığı bu karışıklık yüzünden ölümle cezalandırılır. Buna rağmen, Tamar , Yeuda’nın çocuğun babası olduğunu söyleyerek onu utandırmaz. Bunun yerine, eşyalarını ve mührünü bir istekle geri gönderir: “Lütfen bunların ait olduğu kişiyi tanıyın” . Bu sözcükler, Yeuda’nın , babası Yaakov’a , Yosef’i esir olarak sattıktan sonra söyledikleriyle aynıdır. O zamanlar,Yosef’in gömleğini alıp keçi kanına bulamışlar ve Yaakov’a vermişler, Yosef’in vahşi hayvanlar tarafından parçalandığını söylemişlerdi. Kendi hatasını hatırlatan bu sözcükleri duyunca Yeuda: “ Tamar benden çok daha ahlaklı bir insandı” diye bir itirafta bulunmuştur. Suçunu kabul ederek, Yeuda, Tora’da sorumluluğu üstlenen ilk kişi olmuştur ve samimi olarak kalben yapılan pişmanlığın sembolü haline gelmiştir. Bu olayda, kendisi Yahudi bir lider modelidir ve gelecekteki krallık da Yeuda’nın soyundan gelecektir. Kral David ve Kral Şlomo , gelecekteki Maşiah gibi onun soyundan geleceklerdir. Aslında Yahudiler, Yeuda’dan sonra ‘Yahudi ‘olarak anılmaya başlanacaktır. Şimdi de hikaye, diğer kardeşlerin pişmanlıklarına ve Yosef’le birleşmelerine sahne olacaktır. KURAKLIK Bu arada, kuraklık gelip çatar. Kuraklık, sadece Mısır’ı değil, tüm Ortadoğu’yu etkisi altına almıştır ve Mısır , – ileri görüşlü Yosef sayesinde – buğday depolayan tek ülkedir. Yaakov, oğullarını alışveriş için gönderir. Sadece, Yosef’in öz kardeşi, ve en sevdiği karısı Rahel’in diğer oğlu Binyamin’i yanında tutar, çünkü onu hiçbir şekilde riske atmak istememektedir. Kardeşler, Mısır’a gelirler. Danışmanın önünde eğilirler ve aslında onun seneler önce esir olarak sattıkları kardeşleri olduğunu anlayamazlar. Ne de olsa, Yosef , Mısır’lı gibi giyiniyor, Mısır’lı gibi yürüyor ve Mısır’lı gibi konuşuyordu. Yosef, , nesiller boyunca ailenin kardeşler arasında bir nefret oluşturmuş olduğunu fark eder. Ve artık bundan kurtulmanın gerektiğini düşünerek , bunun için tek çözüm yolunun da pişmanlıktan geçtiğine karar verir. Yahudilik’te pişmanlık ,kendini aynı durumda bulduğun zaman, hatanı tekrar etmemek demektir. Değiştiğini göstermektir. Yosef de, o an, kardeşlerini yeniden aynı duruma sokmak için çok iyi bir fırsat olduğunu düşünür. SINAMA Böylece, Yosef kardeşlerini casus olmakla suçlar. Onlar ise, casus olmadıkları konusunda ısrar ederler , sadece kardeş olduklarını, evde bir kardeşleriyle babaların da bulunduğunu anlatmaya çalışırlar. “Eğer bu söyledikleriniz doğruysa” der Yosef, “eve gidip kardeşinizi buraya getirin.” Şimdi hepsi birden başlarına bu olayın, eskiden kardeşleri Yosef ‘e yaptıkları için geldiğini kavramaya başlar. Ve şimdi de Binyamin’i getirmek zorundadırlar. –Eğer ona bir şey olursa, babalarının bunu kaldıramayacağının hepsi farkındadır. Fakat Yosef ısrar eder ve onların geri gidip kardeşlerini getirmesini sağlar. Sonra, Binyamin’in çantasına gümüş bir kadeh koyar ve onu hırsızlıkla suçlar. Fakat, tüm kardeşleri salıverip sadece Binyamin’i esir alarak cezayı çekmelerine karar verir. İşte bu sınamadır. –Kendilerini kurtarmak için kardeşlerine sırt mı çevireceklerdir? Fakat onlar artık değişmişlerdir ve aynı hatayı bir kez daha tekrarlamayacaklardır. Yeuda sertçe tartışır ve kardeşi Binyamin yerine kendisinin esir olarak alıkoyulmasını ister. Bununlar birlikte Yosef ağlamaya başlar ve sonunda gerçek kimliğini açıklar: “ Ben Yosef’im. Babam hala hayatta mı?” Kardeşlerin şok olmuş bir halde, yıllardır kayıp olan , şimdi de danışman olan kardeşlerine bakmaları Tora’daki en muhteşem anlardan biridir. İLAHİ PLAN Bundan sonra Yosef, Yahudi tarihini anlamak açısından yapılan en önemli açıklamalardan birini yapar: “ Şimdi endişelenmeyin, Beni buraya sattığınız için kendinize kızmayın.Tanrı , beni sizlerin önüne çıkardı. 2 senedir kuraklık var bu topraklarda ve önümüzdeki 5 yıl da tarlalarda ne ekin olacak , ne hasat.Tanrı, sizin yaşamanızı garanti altına almak için beni önünüze çıkardı.Beni buraya getiren siz değil, Tanrı’dır ve, Tanrı beni firavunun babası ve tüm eviyle Mısır’ın başı yapmıştır.” ( Bereşit 45: 5 – 8 ) Rabiler’in Yahudi tarihini açıklayan en önemli sözlerinden biri ,“ hastalıktan önce çaresini yartır” sözleridir. Bu dizinin başında, tarihi , bir amaçla kontrol edilen süreç olarak açıklamıştık. Kararlarımız bir fark yaratır fakat bizlere , amaçlanan sona ulaşacağımıza dair söz verilmiştir. Buna göre, hangi yolu seçersek seçelim , Tanrı her zaman kendi amaçlarına ulaşacaktır. Küçük parçaları yerlerine yerleştirecektir. Olaylar gerçekleşirken, küçük parçaların yerlerine nasıl tam olarak oturduğunu göremiyoruz fakat herşey bittikten sonra tüm olayların bir nedeni olduğunu anlayabiliyoruz. Tanrı’ya inanılmaz bir güveni olan akıllı Yosef, köleliğinin İlahi bir planın bir parçası olduğunu anlamıştı , çünkü bu olay çok büyük kozmik tarihi bir sürecin bir bölümüydü. YAP – BOZ BULMACASI Yahudi tarihi dev bir yap-boz gibidir. 6.000 parçası vardır. Her bir parça 1 yıl demektir. Ve kapağında , yap- bozu tamamlayınca neyin oluşacağını size gösteren bir kutu yoktur elinizde. İlk bir kaç parçayı yerlerine yerleştirmek için – Yosef’in yaptığı gibi - çok büyük çaba harcamak gerekir. Fakat ilerledikçe – bazı şeyler gerçekleşmeye başlar: Resim oluşmaya başlar, her şey birbirine uymaya başlar, dışarıda kalan bir parça olmaz , sona yaklaştıkça işiniz kolaylaşır. Bu insanlık tarihi ve pek tabii ki de Yahudi tarihidir. Her şey birbirine uyar ve hiçbir şey kaza değildir. Her şeyin bir nedeni vardır. Ve geriye dönüp baktığınızda her olayın ne kadar mantıklı olduğunu ve uyum sağladığını görebilirsiniz. Yosef de bunu görmüştür. Babasına haber yollamış, Yaakov da mutluluktan dört köşe olmuştur. Yıllarca oğlunun ölmüş olduğunu düşündükten sonra, dramatik bir birleşme , karşılaşma yaşamışlardır. Tüm Mısır, danışmanlarının ailesini görebilmek için onları karşılamaya gelmişlerdir. Hepsi de Yosef’in kehanetleri doğru çıktığı için, onun önünde eğilmektedir. Daha sonra, firavun, tüm aileyi yaşamaları için Mısır’a davet eder. Ve onlar Mısır’a gelip beraberce yaşamaya başlarlar. Tora, Yaakov ,12 oğlu , karıları ve çocukları da dahil olmak üzere 70 bireyin Mısır’a girdiğini söyler. Yahudi ulusunun çekirdeği, Mısır’a ulaşmışlardır. Ve yine, bir diaspora ülkesine gelen Yahudi kitlesiyle karşılaşıyoruz. Mutlulukla karşılanmışlardı. Goşen topraklarında en güzel araziler onlara verilmişti. Mutluluk ve zenginlik içinde yerleşmişlerdi. Her şey çok güzel bir şekilde devam ediyordu, ta ki Mısırlılar, onların çok rahat bir şekilde yaşadıklarını fark edinceye kadar. Fakar burada ,Bereşit kitabı son bulur. – Yaakov ve Yosef’in ölümleriyle – Her şey hala iyidir. Ortaya çıkacak problemler Exodus- Şemot- kitabında anlatılacaktır. |
MOŞE En büyük çelişkilerden biri: Yahudi ulusunun kurtarıcısı, en büyük Yahudi düşmanlarının evinde yetiştirilmişti. Kuşkusuz, Exodus, yani çıkış hikayesi , Yahudi tarihindeki en önemli olaylardan biridir. Mikro kozmozda, gelecekte olan olayların küçük bir modelini oluşturmuştur. Salıncakta bir aşağı bir yukarı giden olayları tarih boyunca sürekli görmeye devam edeceğiz. Genel olarak, en üst noktada, Yahudiler yükselmişler, en alt noktada ise, düşüşe uğramışlardır. Exodus hikayesi, nasıl Yahudilerin iyi bir durumdayken ,( Mısır’a firavunun kendisi tarafından kabul edilmişlerdi ) çok kötü şartlar içine girdiklerini ( Köle olmuşlardı ) ve daha sona ruhani değerlerin en üst noktasına ulaştıklarını ( Allah tarafından kölelikten kurtarılmışlar ve Sina Dağı’nda Tora’yı almışlardı ) anlatır. Exodus hikayesinin başladığı noktada, Yosef zamanında Mısır’a 70 kişilik bir grup olarak gelen Yahudi ulusu 3 milyon kişi olmuştu. Bu gözüktüğü gibi inanılmaz bir rakam değildir. Tek yapmanız gereken her ailenin 12 çocuğunun olduğunu varsaymaktır. ( Tıpkı Yaakov’un çocukları ve bugün İsrael’de yaşayan çok dindar Yahudi ailelerinde olduğu gibi ) 5 nesilde bu sayıya kolayca ulaşılacağı hesaplanabilir. Yahudiler’in hızla çoğalması Mısırlılar’ı tedirgin etmişti. “ Yahudiler çok fazla, gelecekte bizlere karşı ayaklanacaklar”diye düşünmeye başlamışlardı. Bunun üzerine firavun da soykırımı çağrıştıran bir karar alır: Tüm yahudi oğlanları öldürülecektir! . ( Bu klasik antisemitik olayların gelişim aşamalarıdır- Diaspora’daki Yahudi her zaman yaşadığı ülkeye bağlıdır fakat yine de hiçbir zaman ikiyüzlülükle suçlanmaktan kaçamaz. ) Bu sırada Moşe doğar. Ailesi ilk önce onu saklamaya karar verir, fakat birkaç ay sonra, yakında yakalanacaklarını anlarlar. Daha sonra, annesi, bir şekilde oğlunu kurtarmak için onu su geçirmeyen bir sepete koyduktan sonra, Nil nehrinin sularına bırakır. Hepimizin bildiği gibi, onu kurtaran kişi firavunun kızından başka kimse değildir. En büyük çelişkilerden biri ! Bu planın bir parçasıdır. Önceden belirtildiği gibi, ilaç, hastalıktan önce yaratılmıştır. Bu klasik olaylara başka bir örnektir. Bu olay insanın aklına bir soru getirir: Yahudi milletinin kurtarıcısı, Yahudiler’e düşman olan bir milletin evinde mi yetiştirilecekti? Bunun modern bir versiyonu , Nazi Almanya’sından atılacak bir çocuğun Adolf Hitler’in torunu olarak yetiştirilmesi olurdu herhalde. Buradaki olay da tıpkı bunun gibidir. Modern haliyle düşündüğümüzde Moşe’nin sarayda büyütülmesinin ne kadar ters olduğunu daha iyi anlayabiliriz. MISIR TARİHİ Bu arada, hikayenin bu kısmındaki firavun kimdir ? Yahudi takvimini, dünyanın bugün kullandığı Miladi takvime çevirirsek, Exodus olayı, MÖ 1314- 1313 yılları arasında gerçekleşir. Fakat bu tarih bizi yanlış yönlendirebilir. Öncelikle,modern dünya tarihinde kullandığımız Mısır kronolojileri , insanlık tarihinin en eski uygarlıkları olan Mısır ve Asur krallarını tahmin etmeye çalışan bilim adamları tarafından sadece geçen yüzyıl derlenmiştir. Bu kronolojilerde , çoğunlukla eğitimli tahminlerden oluşmuştur . Eski Mısır hakkında herhangi bir kitap açtığınızda, farklı firavunların ne zaman başta olduğuna dair birçok farklı tahminle karşılaşırsınız. Genel olarak Exodus olayıyla eşleştirilen firavunlar Seti ve Ramses’tir. Ramses II, kuşkusuz döneminde en fazla yapı inşa ettiren firavundur. Ve Tora’nın da Yahudiler’in Piton ve Ramses şehirlerini inşa ettiklerini belirtmesi ilginçtir. (Şemot 1:11 ) Tabii ki, onların bu şehirleri inşa etmeleri 116 yıl almıştır. Bu arada da birden fazla firavunun başa geçmiştir. Şaşırtıcı olay, Ramses’ten sonra Mısır’da 10 senelik bir kaos döneminin yaşanmış olmasıdır. Bu elimizdeki kaynakların aktardığı bilgilerdir. Aslında, Mısır, 10 doğaüstü bela ile yok edildiyse bu durum bilimsel tarihsel kaynaklarla da örtüşmektedir. Bu belalardan sonraki birkaç sene durumun iyi olmaması doğaldır. Ramses’ten sonra başa geçen firavunun adı Merenptah idi ve MÖ 13. yüzyılın sonundan 12. Yüzyılın başına kadar Mısır’ın başındaydı. İlginç olan, onun zamanından , günümüzde ‘ İsrael Stele ‘ denilen bir tabletin bulunmuş olmasıdır. Bu tablette, Firavun Merenptah’ın Kenaan , Sina/İsrael bölgesindeki , kampanyalarından bölümler vardır. Bu da ‘İsrael’ in Tora’dan başka bir kaynakta görüldüğü ilk yerdir. 3,200 yıllık bir buluntudan söz ediyoruz. Bu da, Yahudi tarihinde Exodus’tan sonraki bir döneme rast gelmektedir. Tablette neler yazılıdır ? “ İsrael bir dul. Artık tohumları yok., Yahudi insanları sildik, artık onlar yok .” Bu şu anlama geliyor: 1. Mısırlılar, tarihsel olayları belgelerken yalan söylemişler . 3,200 yıl sonra daYahudiler burada, hala hayattadırlar. Mısırlılar , Yahudileri yok etmemişlerdir. Yahudiler, Mısır’ı terk etmişlerdir. ( Eski toplumlarda, resmi belgelerde, baştaki firavunu kızdırmamak için yalan başarılar yazıldığından bu olay, şaşırtıcı değildir. ) 2. Tarihin bu döneminde, Yahudilerin Kutsal topraklara girdiği zaman, başka ülkelerin belgelerinde İsrael adının geçtiği hakkında sağlam kanıtlarımız var. Bu da arkeolojik açıdan önemli bir buluntu. MISIR PRENSİ Moşe, firavunun torunu olarak yetişir. Firavun , o zamanlar her kimse, dünya üzerindeki en gelişmiş uygarlığın yöneticisi olarak dünya üzerindeki en güçlü kişidir. Moşe, tamamen asimile olup şımarık bir Mısır’lı gibi büyüyebilirdi. Fakat firavunun kızı, Moşe’nin annesini çocuğun bakıcısı olarak işe almıştı , böylece Moşe de hiçbir zaman Yahudiler’le bağlarını koparmamış oldu. Bu nedenle ,günün birinde Mısır’lı bir nöbetçinin Yahudi bir işçiyi dövdüğünün gördüğünde , buna dayanamayıp, Mısırlı nöbetçiyi öldürmesi şaşırtıcı değildir. Bu olay kulaktan kulağa yayilınca, Moşe canını kurtarmak için kaçmak zorunda kalır. Sina yarımadasının diğer tarafındaki Midyan şehrine kaçar. Orada, Moşe, Yitro ile karşılaşır ve kızlarından biriyle evlenir. Moşe’nin karısının ismi Tziporah’tır ve Tora, onun siyah olduğunu söyler. Moşe’nin Gerşon ve Eliezer adında iki oğlu olur. ( Haklarında fazla birşey duymayacağız ) , daha sonra da çoban olur. Bu açıdan, Yahudiler’in en büyük atalarının da örnek almış olur: Avraam, Yitshak ve Yaakov ve Yaakov’un 12 oğlunun hepsi çobandılar . Aklımıza şöyle bir soru gelebilir: Neden Yahudiler’in liderlerinin birçoğu çabandı ? Eğer çobanları , işleri sırasında izlediyseniz, birçoğunun bir kösede oturup hayal kurmaktan başka birşey yapmadıklarını görmüşsünüzdür. Bir çobanın düşünmek için çok zamanı vardır, bu da peygamber olabilmek için en fazla gereken şeylerden biridir. İnsanın kendi kendini daha üst bir konuma ,fiziksel gerçekliğin ötesinde sonsuzla ilişki kurduğu yüksek bir boyuta yükseltebilmesi için çok çalışması ve çok düşünmesi gereklidir. Özellikle de düşünmek için zamana ihtiyaç vardır. Yahudi liderlerinin çoban olmalarının bir başka sebebi de çobanların , büyük bir grup canlıyla ilgilenip , onları yönlendirmeleridir. Yahudiler’in başında olup onları yönlendirmek, dünyadaki en zor iştir. Yahudi tarihinden öğrendiğimiz en büyük derslerden biri, Yahudiler’i birleştirmenin ve dünya üzerindeki bu en bireysel toplumu bir arada tutmanın en zorlayıcı işlerden bir olduğudur. Çoban olma, da bu görev için iyi bir alıştırmanın yapılmasını sağlar. YANAN ÇALILAR Bir gün Moşe, koyunlarını otlatırken, yanan bir çalı görür. Moşe’nin hikayesi , yanan çalı ileTanrı’nın Moşe’ye göründüğünden bahseder ve birçok derin anlamlar içerdiğinden son derece değerli ve önemlidir. Fakat bizler , Yahudi tarihini analiz ettiğimizden , yanan çalıları Yahudi insanlarla eşanlamlı tutacağız. Oradaki çalılar yanıyordu , fakat çalı ateş tarafından yok edilmiyordu. Yahudi ulusu da , her zaman yok olmanın eşiğinde görülmüş fakat her zaman varolmayı sürdürmeyi başarmıştır. Başka bir açıdan, Yahudiler’in Tora’nın ateşiyle , dünyayı değiştirecek bir ideolojiyle yandıklarını söyleyebiliriz. Moşe, yanan çalıda Tanrı’yı gördüğünde Allah, kendini birçok kez , sonsuz bir anlaşma yaptığı ataları Avraam, Yitshak ve Yaakov’un Tanrı’sı olarak tekrar tekrar tanıtır. ( Şemot, Exodus 3:6, 3:13,3:15,3:16,4:5 ) Bu son derece önemli bir bölümdür , çünkü Yahudi tarihinin gelecek dönemlerinde birçok insan ortaya çıkıp - örneğin Hristiyanlar-Tanrı’nın Yahudiler ile yaptığı anlaşmayı bozduğunu ve kendileriyle yeni bir anlaşma yaptığını ( Yunanca, ‘yeni Ahit’ ) öne süreceklerdir. Fakat Tanrı, ‘sonsuza kadar sürecek ‘ anlaşmayı Avraam, Yitshak ve Yaakov’la yapmış ve bu birçok kez farklı zamanlarda yenilemiştir. Öğreniyoruz ki, Tanrı’nın ,insanlık hakkında çok önemli planları vardır ve Yahudiler de bu planda önemli bir yere sahipler. Bu noktada, Tanrı Yahudiler’i Mısır’dan çıkarmaya karar verir. Yahudiler’i Mısır’a getirenin de Tanrı olduğunu aklımızdan çıkarmamak önemlidir. –Yani Tanrı olabilecek hem iyi hem de kötü olaylardan sorumludur. Talmud, iyi şeylerin yanında, kötüleri için de şükretmemiz gerektiğini söyler. Bir insan öldüğünde, dindar bir Yahudi “gerçek yargıç tarafından kutsanacak “ der, çünkü bizler her zaman fark edemesek de , Tanrı’nın yaptığı her şey bir planın parçasıdır . Bazen, insanları , kötü bir durum içine sokar ki, dünya üzerindeki görevlerini gerçekleştirebilsinler. Kötü olaylar sadece ‘şeytanın işi , iyilikler de Tanrı’nın değildir. Bunları göz önüne alırsak, Mısır’da Yahudiler, ulus olarak çok zor bir durumda kalmışlardır , ve böylece Tanrı da onları çıkartıp , Yahudi ulusuyla özel bir ilişki kurabilmiştir. Tanrı, Moşe’ye bunları anlattıktan sonra şöyle der: “ Geri dön ve firavuna , insanlarımı gitmek için serbest bırak de” İNSANLARIMI GITMELERI IÇIN BIRAK Emredildiği gibi, Moşe, Mısır’a geri döner, kardeşi Aaron ile firavunun huzuruna çıkar ve “AtalarımınTanrı’sı sana söylememi istedi ki “ İnsanlarımı bırak da gitsinler” der. Buna karşılık olarak, firavun öfkelenir: “Sen neden bahsediyorsun? Allah da kim? Ben onu tanımıyorum” Eski Mısırlılar’ın 2.000 farklı tanrıları vardı .Ruhani dünya hakkındaki bilgilere çok önem verilerdi. İyi bir araştırma yapmak için lap-topları olmadığı için , büyücüleri tanrıların isimlerinin bulunduğu uzun listeyi incelemiş ama Moşe’nin bahsettiği tanrının adına rastlamamıştı. Tek ve güçlü bir tanrı fikri, çoktanrılı Mısırlılar için anlaşılmaz bir kavramdı –onların dünya görüşüne uymuyordu. Firavun dinlemiyorsa, Moşe ne yapacaktı ? Asasını alıp , yere attı ve birden asası yılana dönüşüverdi. Firavun bundan hiç etkilenmemişti. Kendi sihirbazları da aynı şeyi yapabilirlerdi. Eski dünyada sihrin ve ruhani fikirlerin , günümüzde hiç düşünmediğimiz şekilde kavrandıklarını anlamak önemlidir. Bugün sihirden bahsettiğimizde, aslında, o günlerdeki gibi doğa güçlerine karşı koymayı değil illüzyondan bahsederiz. Bir maddesel gerçeğin, bir de ruhani gerçeğin varolduğu fikri, Yahudi inancındaki temel kavramlardan biridir. Fiziksel olan ruhani gerçeğe aktarabilir, fizikseli değiştirmek için ruhani güçler kullanılabilir. Ve bunları da ya karanlık güçleri ya da aydınlık güçleri kullanarak yaparsınız .Mısırlılar da karanlık güçleri kullanabiliyorlardı, ve bir asanın nasıl yılana dönüştürüleceğini de biliyorlardı . Bu nedenle Moşe’nin yaptığından etkilenmediler. Fakat Moşe daha yeni başlıyordu… |
10 BELA 10 Bela, ( Kan, bitler, kurbağalar ,vs..) Mısır’ı vurduğunda, yıkım bir yıldan fazla sürer. Her bela , doğanın olağandışı bir değişimi olduğundan, açıkça ,birer mucize olarak değerlendirilebilir. Yahudiler’e yardım etmek için tüm doğa yasaları tersine dönmüştür. Bu açık mucizeler, erken Yahudi tarihinin çok önemli bir bölümüdür 1. Tapınak’ın yıkılışından sonra, bu mucizeler bitecektir ve sürekli devam eden gizli mucizeler olmadan Yahudiler’in bu kadar uzun süre varolup olamayacakları tartışılmaktadır. 10 Belayı incelerken sormamız gereken soru ‘neden?’ dir. Neden Tanrı, Yahudiler’i Mısır’dan çıkartmak için bu kadar uzun ve zorlu bir yöntem seçmiştir? Eğer isteseydi, sınırsız güce sahip Tanrı, daha Moşe’nin ilk konuşmasında tüm Mısırlılar’ı öldürebilir veya hepsini oldukları yerde dondurabilirdi. Böylece Yahudiler de beş dakika içinde eşyalarını toplayıp Mısır’dan çıkabilirlerdi. 10 Belanın neden gerçekleştiğini anlayabilmek için, önce Yahudiler’in mucizelere nasıl baktığını açıklamamız gerekir. Yahudilik, doğanın Tanrı’dan ayrı işlemeyeceğine inanır, aynı zamanda , Tanrı’nın doğa yasalarını oluşturduğunu ve onlara müdahale etmediğine de inanır. Tanrı, istediği her şeyi yapabilir fakat fiziksel dünyayla veya düzenin işleyişiyle oynamaz. Kaldı ki, birçok mucize çok iyi zamanlanmış doğa olaylarıdır. Fakat 10 Bela, bu kuralın dışında kalır. BÜTÜNÜYLE BİR İSTİSNA 10 Beladan farklı olarak Kızıldeniz’in ( Yam Suf ) ikiye ayrılışını , çok iyi zamanlanmış bir doğa olayı şeklinde açıklamak mümkündür. Birkaç yıl önce, iki okyanus araştırmacısı , her 2500 yılda bir, rüzgarın ve dalgaların doğru birleşimlerinin Kızıldeniz’de ayrılmalara neden olduğunu belgelemişlerdir. Her ne kadar sinema filminde, Kızıldeniz’in yarılması dakikalar içinde gerçekleşiyorsa da , Tora’da bu olayın daha uzun süre içinde olduğu belirtilmektedir. Tıpkı bilimsel belgelerde açıklandığı gibi, Tora’da da tüm gece süren rüzgarlardan ve gündüz oluşmuş yürünecek kuru yerden sözedilmektedir. 200 sene önce, Napolyon da benzer bir durumla karşılaşmıştır. Bunun sizin başınıza geldiğini düşünebiliyor musunuz ? Tam bir su kütlesini aşmak isterken, bir gece içinde suyun ikiye yarılması…Eğer her 2,500 yılda bir olan bir olaya, tam da ihtiyacınız olduğu sırada rastlasaydınız , “Rüzgarın ve dalgaların iyi bir birleşiminin olması ilginç oldu “ demezdiniz . “ Aman Tanrım! Bu bir mucize ! “ derdiniz. Tora’da gerçekleşmiş birçok mucizede olmuş olay budur işte. Fakat, buna rağmen, 10 Bela’nın herhangi doğal bir açıklaması yoktur. 10 Bela, Tanrı’nın, doğa dengelerini tamamen tersine çevirdiği bir durumdur. Ateşin üzerindeki – donmuş olması gereken – dolu , hiç kimsenin birşey göremediği yoğun bir karanlık, ve Mısır halkını kasıp kavurmasına rağmen Yahudiler’i hiç etkilemeyen bir sürü felaketle karşı karşıyayız. Bütün bu doğaüstü olay neden gerçekleşmiş? İşte nedeni: Putlara tapmanın esası, her bir doğa gücünün , onu kontrol eden bir tanrısı bulunduğu inancıdır. Mısır’da, Nil tanrısına, güneş tanrısına, kedi tanrısına, koyun tanrısına, vs. .. inanıyorlardı . Tanrı’nın 10 Bela’yı göndermesinin nedeni, -sadece Yahudi milleti için değil, herkesin, tüm insanlığın Tanrısı’nın kendisi olduğunu – ve tüm doğa güçlerine kendisinin kontrol edebildiğini , kendi isteği dışında hiçbir şey olamayacağını göstermekti. Eğer, her bir belayı incelersek, doğadaki tüm güçlerin hakiminin Tanrı olduğunu göstermek için planlandığını açıkça görebiliriz. : Su ve toprak, ateş ve buz, böcekler, sürüngenler ve memeliler, ışık ve karanlık ve en son olarak da yaşam ve ölüm ARKEOLOJİK KANITLAR Arkeolojik kalıntılarda 10 Bela hakkında hiç bir kanıt var mı? Bu serinin bir önceki bölümünde belirtildiği gibi, Mısır tarihinde tam bu sıralarda, 10 senelik bir karışıklık ve kaos döneminin yaşandığı belirlenmiştir. Başka, tam net olmayan referanslar da bulmak mümkündür. Bunların en ünlüsü, Ipuwer Papyrus’tür. Bu aslında, Mısır’da olan bir sürü felaketi , her yerin kanla bulandığını insanların öldüğünü açıklayan bir dizi papirüs belgedir. Immanuel Velikovsky, Ipuwer Papyrus’u , kitabı ‘Çarpışan Dünyalar- Worlds in Collision’ ın temeli olarak kullanmıştır. Bu kitapta, tüm Exodus, çıkış hikayesinin doğru olduğunu , tüm belaların dünyaya çarpan bir kuyruklu yıldız sonucunda gerçekleştiğini tartışır. Kuyrukluyıldızdan gelen tozun, suları kırmızıya dönüştürdüğünü , kuyrukluyıldızın yerçekimsel manyetik alanının, denizi ikiye ayırdığını , vs..açıklar. Fakat, Tora’yı okursanız , suyun sadece tozdan kırmızıya dönmediğini de görmüş olursunuz. Midraş, bizlere Mısırlılar’ın kanlı sular yüzünden mahvolduklarını fakat Yahudiler’in bundan etkilenmediklerinin anlatır. Bunlara rağmen, Mısırlılar, - sadece firavun değil , tüm Mısır halkı- Yahudiler’i serbest bırakmaya karşı çıkarlar. Bu klasik antisemiztizmdir: “ Yahudiler ‘i beraberinde tuttukça, tüm ülkenin geriye gitmesinin umurda olmaması “ fikrini yansıtır . Bu aslında, tarih boyunca karşımıza çıkabilecek alışılmış bir süreçtir. Bunu Hitler’i incelediğimiz zaman görebilirsiniz. – Doğu cephesini desteklemek için trenlere ihtiyaçları vardı fakat onlar, trenleri Yahudiler’i Auschwitz’e göndermek için kullandılar. Savaşı kaybediyorlardı fakat asıl güçlerini kazanmak için değil, kendilerini kurtarmak için değil, Yahudiler’i öldürmek için kullanmışlardı. En sonunda, ilk doğan erkek çocukların ölümünden sonra firavun, “ Gidin!” demişti. Yahudiler Mısır’ı terkederler, deniz ikiye ayrılır, onları takip eden Mısırlılar’ın hepsi boğulurlar. Bu gerçekleşen en son büyük olay olur…ta ki Sina Dağı’na gelinceye kadar… |
SİNAY(SİNA) DAĞI VE TORA'NIN KABULÜ İndiana Jones ve Kutsal Hazine Avcıları filmini izlemiş herkes, Ahit Sandığı’nın neye benzediğini, filmdeki benzer bir kopyası sayesinde anlamıştır. Ahit sandığı, altınla kaplı ,tahtadan bir sandıktı ve tepesinde birbirlerine bakan , kanatlı iki küçük melek heykeli bulunurdu. Yorumcular, bu iki meleğin, - bir kız ve bir erkek – normalde birbirlerine baktığını , fakat İsraeloğulları’nın Tanrı’yla iyi geçinmedikleri durumlarda birbirlerinden ayrıldıklarını söylerler. Sandığın içinde, iki çift 10 Emir tableti bulunuyordu-kırık olanı Allah tarafından yazılmış, sağlam olanı ise Moşe tarafından yazılmıştı. Tüm yapı –İbranice Mişkan denir – taşınabilen bir sinagog veya müze değildi. Bu, tüm Yahudiler tarafından kişisel olarak Allah’a bağlanmak için kullanılan bir araçtı. Tamamlandığında, Tora ‘ ihtişamın bulutunun ‘ ( bu, Tanrı’nın sonsuz varlığı Şehina hakkındaki söylemdir ) bu tapınağın üstünde olacağını , bunun da Tanrı’nın her zaman Yahudi halkıyla beraber olduğunu göstereceğini söylemektedir. Tapınak ayakta durduğu zaman , insanlar, dünyadaki kutsiyeti, günümüzde anlayamayacağımız bir şekilde, hissedeceklerdir. Şu an tapınağımız olmadığından, 613 emirden 369’unu yerine getirebiliriz ve bunların çoğu da yasaklardır. Yapılması gerekenlerin birçoğu, Allah’a bağlanmak için Mişkan’ı nasıl kullanmamız gerektiği hakkındadır. Bu yapının kaybı, Yahudiler’in Tanrı’ya bağlanabilmelerinde ve insan olarak görevlerini yerine getirebilmelerinde büyük etkilere yol açmıştır. Kolayca kurulup –toparlanabilen bu tapınağı, Yahudiler , çöldeki 40 yıllık yolculukları sırasında her zaman beraberlerinde taşımışlardı. Sonradan, İsrael topraklarına ulaştıkları zaman , tapınağı dört farklı noktada kurmuşlardı. David kral olup da Yeruşalayim’i başkent yaptığı zaman, şehrin hemen dışında , Avraam’ın oğlu Yitshak’ı kurban edeceği ve Yaakov’un rüyasında cennete çıkan bir merdiven gördüğü ,Moriah Dağı’nda kalıcı bir tapınak inşa etmeyi düşünmüştü. Fakat bunu gerçekleştirememişti. Sonunda, MÖ 825’te , oğlu Kral Şlomo , burada 1. Tapınak’ı inşa etmişti. Ve MÖ 422 yılında Babilliler yıkana kadar, kalıcı bir tapınak olarak kalmıştı. Bu sırada Ahit sandığı kaybolmuş ve bir daha onu gören olmamıştı. ( İleride, tarihin o bölümüne geldiğimiz zaman nerede saklandığı konusundaki spekülasyonlara da değineceğiz ) İlk yıkılış ve sürgünden 70 yıl sonra, Yahudiler, geri dönmüş ve Tapınak’ı yeniden inşa etmişlerdi .Fakat bu sefer de MS 70’de Romalılar tapınağı yıkmıştı ve bir daha Tapınak inşa edilmedi. Günümüzde orada bulunan Altın Kubbe MS 691 yılında oraya kurulmuş ve o zamandan beri ayakta durmuştur. Fakat bizler, tarihin önünde gidiyoruz. Zamanın bu kesitinde, Yahudiler ulusal bir uyanışa geçerler. Kendilerine Tora verilmiş, veTanrı’nın aralarında yaşaması için Tapınak kurmuşlardı .Şimdi Vaadedilmiş Topraklara girmeye hazırdılar. Pesah, çoğu zaman özgürlük bayramı olarak anlatılır. Liberal demokrasilerde, özgürlük sık sık, yanlış anlaşılarak başta sıkı bir otorite olmadan, insanların istediği her şeyi yapabilmeleri olarak açıklanır. Fakat bu Yahudiliğin ve Tora’nın özgürlüğü açıklama biçimi değildir. Yahudiliğe göre özgürlüğü en iyi açıklayan cümle şudur: “ Firavunun hizmetkarları olmayan Tanrı’nın hizmetkarlarını övün” Özgürlük, Sina Dağında durabilmek ve belli bir sorumluluğu üstlenmek için, baskıcı bir otoritenin etkisi altından kurtulmaktır. Sina Dağı’nda neler olmuştur ? Bunu basitçe cevaplarsak, her Yahudi insan – her kadın, erkek ve çocuk-Tanrı’yla karşılaşmıştır. Bu tüm insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir olaydır. Tora’nın Şemot – Çıkış bölümünde (4: 33) böyle bir olayın başka hiçbir yerde gerçekleşmediği yazar. Bütün tarih kitaplarını kontrol edebilirsiniz ama hiçbir yerde Tanrı’nın tüm insanlığa konuştuğu başka bir zamana rastlayamazsınız. Tanrı’nın insanla buluştuğunu iddia eden ,tarihteki diğer söylemlerin hepsinde ya sadece tek bir insanın ya da en fazla başlangıç olacak küçük bir grubun deneyiminden bahsedilir. Mesela, İslam dini, Tanrı’yabir mağarada rastlayıp , öğretilerini Kur’an yoluyla aldığını söyleyen Muhammed tarafından kurulmuştu. Tüm insanların Tanrı’yla karşılaşması fikri , sadece Yahudiliğe özgü bir olgudur. Ve aksi iddia edilemez bir şeydir. Mesela , dün gece Tanrı’yı gördüğümü ve onunla konuştuğumu söyleyebilirim ve eğer yeterince karizmatiksem ve konuştuğum kişiler de yeterince safsa, benim peygamber olduğuma inanabilirler. Fakat hiçbir zaman birisini , görmediklerini bildikleri bir şeyi görmüş olduklarına ikna edemem. Yahudilerin , binlerce yıldır Toralarına bağlı kalmalarının nedeni , mucizeler ve doğaüstü güçler değil , her birinin Sina Dağı’nda durup Tanrı’nın konuşmasını duymuş olmaları ve bu olayı nesilden nesile tarih boyunca aktarmalarıdır. Yahudi insanların hayatta kalmalarını , şalşelet akabala’nın hikayesi- yani Tora’nın nesilden nesile aktarılmasının hikayesi oluşturacaktır. YENİ BİR ULUS DOĞUYOR. Sina Dağı’nda, Yahudiler bir ulus haline geldiler. Yine, bu olay, Yahudiler’in tarihinde bizlere çok şey ifade eden, benzersiz bir olaydır. Bu olayı benzersiz kılan nedir? Peki , Fransızların nasıl ‘Fransız ‘olduklarını bir düşünelim. Birden hepsi bir sabah kalkıp beyaz şarabı, mavi peyniri sevmeye karar verip Fransızca konuşmaya mı başladılar ? Hayır. Bu çok uzun bir süreçti aslında. Diğer tüm milletlerde olduğu gibi, bu süreç belli bir coğrafyada ,belli bir süre yaşadıktan sonra ortak bir dil ve ortak bir kültür oluşturmuş , benzer bir tarihsel geçmişten gelen insanları kapsamaktadır. Zamanla, bu insanlar; politik bir sistem ve başında kral bulunan bir hükümet oluşturmuş, sınırlarını belirlemiş , bayrağını asmış , para basmış ve kendilerine ‘Fransız ‘ demişlerdir. Yahudiler için, millet olma süreci, kendi topraklarının dışında başlamıştır. –aslında herhangi tarihsel ve kültürel birikimin yok edilmek istendiği bir anda başlamıştır.- Yahudiler, İsrael Devleti’yle olan bir bağlılık sonucu bir ulus haline gelmediler. Bir grup kaçmış köle, Sina Dağı eteklerinde Tanrı’yla “ Yapacağız ve dinleyeceğiz “ diye yalvararak , yani Tora’nın isteklerini yerine getirmeye ve zamanla beraberinde gelecek görevleri de yerine getirmeye söz vererek bir millet haline geldiler. Tıpkı Avraam’ın nesiller önce söylediği gibi, “ Ben yaşamayı seçtim, ve Tanrı için gerekirse ölmeyi de..” ve Avraam’ın şimdiki nesli de aynı bağlılığı göstermişlerdi. Bu Yahudiler’in nasıl İsrael ulusu haline geldiklerini anlatır. Aynı zamanda, Yahudiliği neden sadece bir din olarak nitelendirmediğimizi açıklar – Yahudilik ulusal bir kimliktir. Yahudi olmak, Hristiyan olmakla aynı şey değildir. Hristiyanlık tamamiyle dinsel bir inançtır. İngiliz, Amerikan, Fransız olup aynı zamanda Hristiyan da olabilirsiniz. Ama Yahudiler böyle olamaz. Yahudiler, tabii ki yaşadıkları ülkenin vatandaşları olabilirler , diğer herkes gibi giyinip davranabilirler , fakat her zaman için kendileri ve diğer insanlar onların farklı olduğunu bilirler. Eğer, Yahudiler, bunu reddetmeye kalkışırlarsa , geri kalanlar bunu her zaman onlara hatırlatacaklardır. Yahudi olmak, ayrıcalıklı bir ulusun , toprağa , dile , ortak bir tarihe ve dünyasal bir göreve sahip olan bir ulusun parçası olmak demektir. En önemlisi, Yahudiler’in Tanrı’yla sadece ruhani / dini bir yönden ibaret olamayan bir ilişkisi de söz konusudur. – Bu dünyayı algılayış biçimidir –hayatın her saniyesini nasıl yaşayacağımızı bize açıklayan, dünyada benzeri bulunmayan bir şeydir. Yahudi ulusal kimliği , Yahudiler’in görevlendirildiği ve bu görevi kişisel ve ulusal olarak başarmada rehber niteliğine sahip Tora’nın kurallarıyla uyum içinde olacak belli bir yaşam şekliyle tanıştıkları Sina Dağı’nda kazanılmıştır. NİHAİ YAZICI Tanrı, kendini ilk kez ‘ hissettirdikten ’ sonra, Moşe, , Tanrı’yı dinlemek ,onunla konuşmak ve Tanrı’nın kendisine yazdırdığı Tora’nın 613 emri ( Emirler 10 Bildirinin içindeydi- daha sonradan 10 Emir denecektir. ) ve bu emirleri uygulayabilmek için dikkate alınacak esasları ( Sözlü Kurallar olarak geçer ) yazabilmek için 40 gününü Sina Dağı’nda geçirdi. Sözlü kuralların ilk önce verildiğine dikkat edin. Sözlü Kurallar da Yahudiler için son derece önemliydi. Hristiyanlar, Yahudiler’in yazılı kanunlarını almışlardır – Tora’yı ve Tanah’ın diğer İbranice bölümlerini – fakat sözlü kanunlar tamamen Yahudiler’e özel kalmıştır. Çünkü bizlere, Yahudi olarak nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyen Sözlü kanunlardır. Sözlü kanunun ne kadar önemli olduğunu tam olarak vurgulayamıyorum. Birisi, bu kanunlar olmadan Yahudi olarak yaşayamaz. Yahudi tarihinin ileriki aşamalarına bakıp Yahudilerdeki farklı kesimleri inceleyince, bu kanunlar çok önemli bir hale gelecek. Yazılı Kanun, Yahudiler’in çölde dolaştıkları 40 yıl içinde tamamlanmıştı ve bu sırada Tanrı , Moşe’ye yazdırıyordu. Tora’da , çöldeki yaşamlarında ilerde neler olacağını açıklayan birçok bölüm vardır ki bu da yazılı bölümün Sina Dağı’nda verilmediğini gösterir. Yoksa, yapılanlar insanların kendi seçimleri olmazlardı. Her ne kadar Tora, - Bereşit, Şemot, Vayikra, Bamidbar , Devarim- Moşe’nin beş kitabı olarak bilinse de , bu kitapların yazarı Moşe değildir. Moşe, sadece yazıcıydı. Moşe’ye yazdıran Tanrı idi. Fakat, Moşe’nin diğer peygamberler arasında eşi benzeri olmadığı Tora’da tekrar tekrar yazar ve bu çok da açıktır. Bir daha, İsrael’de Allah’ı yüz yüze tanıyan hiçbir peygamber çıkmamıştır ( Devarim : 34:10) Peygamberlik, bir insanın ruhani gerçekte daha üst bir boyuta çıkması demektir ve tabii ki bu boyut da peygamberin doğrudan İlahi ile olan tecrübesi sonucunda belirlenir. Birçok peygamber bir görüntüyle karşılaşmışlar ve bu görüntüyü kelimelerle ifade etmeye çalışmışlardı. Allah’ın kendisiyle konuşmasında Moşe’nin peygamberliği benzersizdi. O, Allah’ı direkt olarak duymuştu. Tora da doğrudan doğruya yazdırılmış bir kitaptır . Moşe’nin 5 kitabının Yahudilikteki diğer kitaplar arasındaki eşsiz yerinin ve Yahudi dünyasındaki tartışılmaz otoritesinin nedeni budur. Elinde 10 Emir tabletleriyle aşağı inen Moşe, gördükleri karşısında öyle şaşırır ki , tabletleri yere düşürür.Dağın eteklerinde, birkaç hafta evvel, Allah ile ilişkide olan Yahudiler, şimdi , kendi yaptıkları bir puta tapıyor, daha henüz verilmiş Tora kanunlarını çiğnemiş oluyorlardı. Bu rezaletin günü, sonsuza kadar İbrani takviminde işaretli kalacaktı: 17 Tamuz. Bu günde, tarihin ilerleyen aşamalarında Babilliler ve Romalılar Yeruşalayim’in duvarlarını, ,hem 1. hem de 2. Tapınağı yıkmadan evvel yerle bir edecektirler. Altın Buzağı ile neler olduğunu ve Tora’nın Yahudiler’i bu günahları yüzünden neden son derece katı bir biçimde eleştirdiğini incelememiz gerekmektedir. Aslında bu olayla, Tanrı’nın Yahudiler’e olan bakış açısı da ortaya çıkmış bulunmaktadır. Tüm Yahudi milleti, Tanrı’yı duyup İnsanlık tarihinde daha önce görülmemiş benzersiz bir tecrübe yaşadıktan sonra, Moşe dağa çıkmış, orada 40 gün kalmış ve geri döndüğünde bir putun etrafında dans eden insanlarla karşılaşmıştır. Şimdi , eğer ben kainatın yaratıcısı İlahi Tanrı ile karşılaşsaydım ve bana “ Ben senin Tanrı’nım! Başka tanrılara tapmayacaksın 1” dediğini duysaydım, altın bir buzağı etrafında dans edecek kadar aptallık yapmazdım. Peki, hikayenin bu kısmında olup biten nedir? Bu Tora’yı doğru okumayı bilmemiz gereken klasik bir yerdir. Doğru okumadan kastım, ideal olarak İbranice, ve mutlaka açıklamalarıyla birlikte okunmasıdır. Basit metinle birlikte giden açıklamalar her zaman incelenmelidir. Moşe, dağdan indiğinde, 3 milyon Yahudi’nin hepsi de altın buzağıya tapıyorlar mıydı? Hayır. Tora’nın Şemot - çıkış bölümü 32:28- bu insanların toplam 3,000 civarı olduğunu söyler. Bunların çoğu da 10 Beladan çok etkilenip Yahudiler’le birlikte Mısır’dan çıkan karışık halklardandır. Bu da Yahudiler’in %0.1’inin katıldığını , %99.9’unun bu işlere hiç katılmadığını gösterir. Fakat,Tanrı’nın tepkisi, tüm millete kızgın olduğunu açıkça ifade eder. KESİN STANDARTLAR Tanrı, Yahudiler’i çok yüksek bir standartta tutar çünkü onlar, insanlık tarihinde çok büyük bir sorumluluk üstlenmişlerdir. Yahudiler olmadan , dünya mükemmel bir hale gelemez ve, Allah korusun, eğer Yahudiler bir hata yaparlarsa, sadece onlar değil, tüm insanlık bundan zarar görecektir. Buna bağlı olarak, Tora da bazı önemli prensipleri vurgulamak için çok eleştirel bir dil kullanır: 1. Sizin sorumluluk düzeyiniz, bilgi düzeyinizle belli olacaktır. Gücü elinde bulunduran insanların hatalarının sonuçları ciddi olacaktır. 2. Sorumluluk düzeyiniz, sizlere duyulacak güveni de belirleyecektir. Ne kadar büyükseniz, kararlarınız o kadar etkili olur, bu yüzden çok yüksek standartları hedeflemelisiniz. Sina Dağı’nda, Yahudiler’e tüm dünya için bir sorumluluk verilmişti. Ve bu prensipler de Allah’ın Yahudiler’e karşı eleştirilerini ortaya koymakta ve neden bu kadar güçlü olduğunu açıklamakta. Burada, Tora’nın bir başka temel fikrini de öğrenmiş oluyoruz. –Her Yahudi , bir başka Yahudi’den sorumludur. İsrael ulusu bir vücüt, bireyler de bu vücudu oluşturan hücrelere benzerler. Eğer, vücudun bir bölümü yanlış bir şey yaparsa, tüm vücut bundan sorumlu tutulur. Yahudilik, bize , ya problemin bir parçası olduğumuzu ya da çözümün bir parçası olduğumuzu öğretir. Bizim de çözümün bir parçası olmamızı gerektiren yasal bir zorunluluğumuz vardır. Çekimser olmak bir çözüm yolu değildir. Yahudi tarihi boyunca bu konu tekrar tekrar Tora’da vurgulanır. Küçük bir grup Yahudi, bir hata yaptığında ,eğer geri kalanlar onları durdurmazsa , hepsinin sorumlu tutulmasını sebebi budur. SONUÇ Moşe, geri döndüğünde altın buzağı olayının sonuçlarıyla çok uğraşmak zorunda kalmıştı. Putu kırmış, çevresine bağlılıklarını devam ettiren Levitleri toplamış ve sorumlu olanları ortadan kaldırmıştır. ( Burada farkettiğiniz gibi, Tora liberal bir kitap değildir. Allah’ın birçok lütufları ve iyilikleriyle doludur fakat aynı zamanda yanlış yapanların sonunun ciddi olduğunu da vurgular. ) Moşe, 1 Elul’de tekrar Sina Dağı’na çıkar– Roş Hodeş Elul, Yahudi yılının başlangıcı olan 1 Tişri’deki Roş Aşana’nın 1 ay öncesidir. – Dağda yine 40 gün kalır ve aşağıya ikinci tabletlerle iner, bu daTanrı’nın Yahudiler’i tamamiyle affettiğini kesin bir gösterir. Moşe’nin geri geldiği gün hangi gündür? Yom Kipur… Bütün Yahudi bayramları , belli bir tarihsel olaylarla bağlantılıdır. Bu olaylardan her biri, bayramlara ruhani bir güç katarlar. Yom Kipur’da ‘Teşuva’’nın ruhani gücünü alırız. – tövbe etmenin, pişmanlık duymanın, Tanrı’ya geri dönmenin ve insanlarla olan ilişkilerimizi düzeltmenin önemini kavrarız. Bağışlayıcılığının işareti olarak, Allah, Moşe’ye ,her zaman Yahudi milleti arasında yaşayacağını ve onlara ‘evinin ‘nasıl inşa edileceğini söyleyeceğini belirtir. “Benim için bir tapınak yapacaklar ve ben, onların arasında yaşayacağım “ ( Şemot 25:8) Bu emrin ardından, Tora, birçok bölümde bu taşınabilen tapınağın nasıl inşa edileceğine dair ayrıntılı bilgileri çerir. Bu kutsal yer, bahçeyle çevrili geniş bir çadırdan oluşacaktı ve buna ‘ Toplanma Çadırı’-Tebernacle - denecekti .Bahçenin içinde kurbanların sunulacağı bir sunak bulunacaktı. Çadırda iki oda olacaktı. Dıştaki odada yedi kollu bir şamdan ,üstünde 12 somun ekmek olan bir masa ve bir sunak olacak, İç odada ise Ahit sandığı bulunacak ve burası – Kutsalın kutsalı- olarak isimlendirilecekti ALTIN BUZAĞI VE MİŞKA'NIN KURULUŞU AHİT SANDIĞI |
CASUSLAR VE MOŞE'NİN ÖLÜMÜ Sina Dağı’ndaki olaylardan sonra, Yahudi insanlar, taşınabilir mabetlerini toparlayıp, İsrael topraklarının sınırlarına gelmişlerdi. Bu noktada, topraklara hemen girmeleri gerekiyordu fakat içlerinden birisi şöyle dedi: “Bir dakika bekleyin. Bu toprakları önce bir araştıralım ! ” Böylece Yahudiler, aralarından 12 araştırmacı ya da ‘casus’ seçerler – her 12 kabileden 1 kişi – ve toprakları incelemek üzere görevlendirilirler. Casusuların trajedisi üzerine konuşmamız mutlaka gereklidir çünkü bu olayın etkisi Yahudi tarihi boyunca kendisini değişik zamanlarda gösterecektir. Ayrıca, bu olay Yahudi takvimindeki en belirgin ve kuşkusuz en acı günü , 9 Av’ı yani Tişabeav’ı da belirlemiş olacak. Görünüşe bakılırsa, Yahudi tarihindeki her büyük felaket bu tarihle ilişki içindedir. – 9 Av, hem 1. hem de 2. Bet-Amikdaş’ın yıkıldığı gündür. Yine, Yahudiler’in davranışları ciddi sonuçlara sebep olacaktır. Yahudiler, tarih boyunca ‘o zamanlar ‘ yaptıkları hataların cezasını çekeceklerdir. Peki bu casusların büyük hatası neydi ? 12 casus , 40 gün boyunca toprakları inceledikten sonra, geriye kocaman üzüm salkımlarıyla geri dönerler ve şöyle derler: “ Bu üzümlerin boyuna dikkat ettiniz mi? Bu üzümleri yiyen insanların boyutlarını da bir tahmin etmeye çalışın . Onlar birer dev! Onları yenmemize imkan yok . Mısır’a dönsek de olur…” Sadece 2 casus, bu söylenenlerle hemfikir değildir. : Moşe’nin bir numaralı öğrencisi Yeoşua ben Nun ve Yeuda kabilesinden Caleb ben Yefuna. Fakat Yahudiler, casusuların çoğunluğunun verdiği raporu dikkate alırlar. Herkesin cesareti kırılır ve gözyaşları içinde , oldukları yere çökerek ilerlemeyi reddederler. Moşe tamamen dehşet içindedir ve Tanrı da çok kızmıştır. Ve ceza olarak şu iki maddeyi açıklar: 1. Allah, onlara bu kadar yardım edip, bu noktaya getirdikten sonra bile kendisine güvenmedikleri için, yaşayan tüm erkekler ölene kadar, yani 40 yıl boyunca, tüm Yahudiler’in çölde dolaşacaklarını söyler. ( Yahudiliğe bağlılıklarını her zaman koruyan ve casuslara inanmayan kadınlar , İsrael topraklarını görebilecek kadar yaşayacaklardı. ) 2. Yahudiler hiçbir neden olmadan böyle bir günde ağlamışlardı .Allah da buna kızarak , tarih boyunca aynı tarihte , Yahudi halkının çok haklı sebeplerle ağlayacaklarını söyledi . ( Bu olayları , bu serinin gelecek bölümlerinde göreceğiz. ) MOŞE’NİN ÖLÜMÜ Yahudiler, 40 yıl boyunca çölde dolaştılar. 40 yılın sonlarına doğru , -daha önce birkaç kez olduğu gibi – susuz kaldılar. Ve yine, daha önce yaptıkları gibi şikayet etmeye başladılar.Tanrı , Moşe’ye bir kayaya konuşmasını ve böyle yaparsa kayadan su akacağını söyler. Geçmiş bu 40 yılda –Moşe, dünyanın en zor işini gerçekleştirmiştir. – Tanrı’nın kendisinin “ sert-enseli ” olarak nitelendirdiği kuralsız bir topluma liderlik etmiştir. Yahudi insanların kuvvetli yanlarını ve zayıf yönlerini gördük. En güçlü yönleri neydi ? Onları, tarihteki en büyük toplumlardan biri haline getirecek bir fikre olan bağlılıkları, ve bir ideoloji uğruna ölümü bile tercih etmeleri en güçlü özellikleriydi. . En zayıf yönleri neydi? Her zaman doğru olduklarını ileri süren ve bu yolla dünyayı değiştirebileceklerini düşünen çok inatçı karakterleri…İşte böyle bir grubun yönetilmesi imkansızdır. ( Bu noktayı gözler önüne seren komik bir hikaye eski Amerika Birleşik Devletleri başkanı Harry Truman ile İsrael başbakanı Golda Meir arasında geçmiştir. Truman, liderliğin zorlukları hakkında konuşurken şöyle bir cümle söylemiş: “250 milyonluk bir ülkenin başkanı olmanın ne demek olduğunu bilemezsiniz.” Bunun üzerine de Golda Meir şöyle cevap vermiş: “ Siz de 2,5 milyon başbakanın bulunduğu bir ülkenin başbakanı olmayı bilemezsiniz. “ ) Böylece, 40 yıl kuralsız bir toplumu yöneten Moşe, bir anda sinirlerine hakim olmaz ve bağırır: “Siz asiler!” Ve kendisine emredildiği gibi, kayaya konuşmak yerine, ona vurur. Ve Tanrı Moşe’ye şöyle der: “ Bana güvenmediğin için Yahudi insanlarla birlikte İsrael topraklarına girmeyeceksin !” Rabiler, kızgınlığın da bir çeşit putperestlik olduğunu söylerler , çünkü eğer Tanrı , dünyayı yönetiyorsa , iyi veya kötü her ne olursa olsun Tanrı istediği için oluyordur. Sinirlenmek de Tanrı’nın dünyayı yönettiğinin bir çeşit inkarıdır, her ne olursa iyiliğimiz için olduğu fikrinin reddedilişidir. Moşe ise- ki kendisi Tanrı’nın yüz yüze konuştuğu tek peygamberdir- bir an için sinirlenmiş, bunun sonuçları ise çok kötü olmuştur. Bu , Tanrı’nın adını , tüm insanların önünde küçük düşürmekti. Bu olayın sonuçları , yüksek seviyelerde sorumluluk sahibi insanların nasıl küçük hatalar yaptıklarını, ve bu hatalarının bedelini nasıl ödediklerini bizlere gösteriyor. Moşe, tabii ki, hatasını görür ve Tanrı’nın emrine boyun eğer. FİNAL Moşe, şimdi tüm insanlarını Vaadedilmiş Topraklara girmeleri için hazırlamaktadır. 5. kitabın sonuncusu, Moşe’nin insanlarına yaptığı son konuşmalardan oluşmuştur.. Moşe’nin 5 kitabının , Yahudiler’in çöldeki hayatları hakkında ne kadar az bilgi verdiğine dikkat edin -özellikle bu sürenin 40 yıl olduğunu da düşünün -. Casusların trajedisinden sonra, Tora, sonraki 39 yılı atlamıştır. Bu dönemden sadece, Tora’nın son kitabı Devarim’de, Moşe, hataları halka hatırlatırken bahsedilmiştir. Devarim kitabı başladığında, Moşe Kutsal topraklara giremeyeceğini biliyordu ve bu kitabın tamamı onun halkına yaptığı veda konuşmasından oluşmuştur. Burada, Moşe emirleri tekrar etmekte, Yahudi ulusal görevlerini halka hatırlatmaktadır. Tekrar tekrar üstünde durduğu nokta : “Tora’ya sahip çıkın!” olmuştur. Bir yerde Moşe şöyle der: “İnsanla Tanrı ve insanla insan arasındaki kurallara uyarsanız her şey sizin için güzel olacak. Hiçbir ulus size dokunmayacak. Maddi açıdan varlıklı olacak,ve dünyayı değiştirmek için yaşayacaksınız. Fakat eğer Tora’ya uymazsanız, anlaşmanın size düşen payını yerine getirmemiş olursunuz, bu topraklar sizi dışarıya kusar, düşmanlarınız size saldırır ve sizler acı çekersiniz” Mesaj son derece açıktır. Problemlerimiz için hiçbir çözümün dışarıdaki tehditlerle ilgisi yoktur. Çözümler her zaman Yahudiler’in birbirleriyle ve Tanrı’yla olan ilişkilerine bağlıdır. Yahudi tarihinde, 20. yüzyıl, çok sayıda Yahudi’nin en çok Tanrı’dan uzaklaştıkları ve ‘Tanrı nerede?” şeklinde sorular sorarak etrafta dolandıkları dönem olmuştur. 1. Dünya Savası, 9 Av’da başlamıştır. Almanya, 1914’de başlayarak Doğu Avrupa’nın içlerine girmiş, Yahudi cemaatlerini ortadan kaldırmaya ve yüzyıllarca süregelen gelenekleri yoketmeye çalışmıştır. Bütün bu olaylar korkunç Holocaust’un habercisi olmuştur. Holocaust’tan kurtulan bir kişi şöyle diyor: “Holocaust ‘u belirgin kılan en önemli unsur, Tanrı’yı arayışımızdı. Getto ve kamplarda yaşamış her Yahudi, her şeyi etkisi altına almış ‘Tanrı Sendromu’nu hatırlar. Sabahtan akşama kadar, Tanrı’nın hala bizimle olduğuna dair işaretleri arıyorduk. ..O’nu çok aradık fakat bulamadık. Her zaman içimizdeki Tanrı’nın yok olduğuna dair rahatsız ve huzursuz düşüncelere dalıyorduk. “(Machshavot Magazine, Vol. 46, p. 4) Yahudiler, tarihlerinin geçmiş bölümlerinde , yaptıkları hatalardan dolayı , dış tehditler tarafından çok zor durumda bırakılmışlar, hatta Haçlılar tarafından topluca katledilmeye kadar felaketler yaşamışlardır. Fakat bu yüzyıla kadar, hiçbir zaman ‘Tanrı Nerede? dememişlerdir. Her zaman düşündükleri “Bu çektiklerimiz günahlarımızdan dolayı Tanrı’nın bize cezasıdır “ demek olmuştur. Bu son mesajı da ilettikten sonra, Moşe ölür ve Ürdün dağlarının karşısında bir yer olan Nebo Dağı’na gömülür. Mezarın tam nerede olduğu, hiç kimse oraya gidip ibadet etmesin diye özellikle belirtilmemiştir. Yeoşua bir sonraki lider olur. Yahudilik’te liderlik, ailesel değildir, babadan oğula geçmez . Liderliği en fazla haketmiş kişi görevlendirilir. Böylece, Moşe’nin görevi, adını fazla duymadığımız oğluna değil, kendini casusular olayında da kanıtlamış , Moşe’nin en iyi öğrencisi Yeoşua Ben Nun’a geçer. Tanah, Yeoşua’nın kitabıyla devam eder. |
YEOŞUA VE VAAD EDİLMİŞ TOPRAKLARIN ALINMASI Yeoşua’nın kitabı şöyle başlar: “Tanrı’nın kulu Moşe’nin ölümünden sonra, Tanrı, Moşe’nin yardımcısı Nun’un oğlu Yeoşua’ya şöyle der: “ Kulum Moşe ölmüştür ve şimdi kalk ve Ürdün Nehrini geç. Sen ve tüm halkın, İsraeloğulları’na verdiğim topraklara gideceksiniz. Ayağınızın bastığı her karış toprağı, Moşe’ye söylediğim gibi, size verdim. Yaşamın boyunca hiç kimse senden yetkili olmayacak. Ben de Moşe’de olduğum gibi, senin yanında olacağım. Ne sana yardımımı azaltacak, ne de seni terk edeceğim. Güçlü ve cesaretli ol ki Moşe’nin sana emrettiği gibi, Tora’ya uygun bir şekilde yaşayabilesin. Nereye gidersen git, sağa ve sola sapmazsan, doğru yoldan ayrılmazsan başarıya ulaşacaksın .” Yeoşua’nın kitabı, Yahudi tarihinin çok önemli bir bölümünde, İsrael topraklarının alınışını ve İsraeloğullarının oraya nasıl yerleştiklerini anlatır. O zamanlar, ‘Vaadedilmiş topraklar’ diye anılan yerlerin, güneyi Mısırlılar, kuzeyi ise Asurlular’ın elindeydi. Fakat iki devlet de orayı yönetmiyorlardı. Aslında, toprakların bu bölümünü yöneten kimse olmasa da , 7 Kenaan kavmi , haritanın tümüne dağılmış , duvara çevrili 31 tane şehirde yaşıyorlardı ve her birinin de kendi kralı vardı. ( Yeriho, Ay şehri ve o zamanlar Yebusiler denilen kavmin yaşadığı Yeruşalayim de bu şehirlerden biriydi. ) İsraeloğulları , topraklara girmeden evvel, Kenaan kavimlerine şöyle bir mesaj gönderirler: “ Dünyanın yaratıcısı Tanrı , bu toprakları atalarımıza vermiştir.Biz de mirasımızı almak için buradayız ve sizlerin de barış içinde burayı terk etmenizi istiyoruz.” Birçok Kenaanlı’nın bunu yapmadığını söylemeye gerek yok. ( Sadece 1 kavim, doğru şeyi yapıp topraklardan ayrılır. ) Bu arada, Yeoşua, Tanrı’dan , eğer Kenaanlılar gitmezlerse, onları topraklardan atması gerektiğine dair kesin emirler alır, çünkü eğer diğer kavimler o topraklarda yaşamaya devam ederlerse Yahudiler’i ortadan kaldıracaklardır. Kenaanlı kavimler son derece ahlaksız olduklarından ve puta taptıklarından , Yahudiler’le komşu olamazlardı . Bu, tıpkı kötü bir muhitte yaşamanın, çocuklarınıza zarar verdiğini düşünmeniz gibidir. Dış etkilere karşı her zaman dikkatli olmalısınız. Peki , bundan sonra neler olur? YERİHO SAVAŞI Yahudiler, topraklara girerler ve ardı arda birkaç savaş yaparlar. Bunların ilki, Kenaan’ın merkezinin girişinde gerçekleşmiş olan Yeriho Savaşı ‘dır .Bazı arkeologlar, surlarla çevrili bu şehirlere girebilmelerini, o zamanlarda olan büyük bir depremle açıklarlar. Tam Yahudiler şehri almak istediklerinde bir deprem olması çok dikkat çekicidir. Tabii ki o zaman, halk bu olayı mucize şeklinde değerlendirmiştir.. Ürdün tarafındaki sular çekilir ve onlar kuru topraktan geçtikten sonra yeniden suyla geri gelir. Bundan sonra, şehrin duvarlarını sararlar ve gözlerinin önünde duvarlar yerle bir olur. Şehri fethederler ve Allah’ın emri doğrultusunda hiçbir yeri yağmalamazlar. İnanılması zor mu ? Arkeolog – fizikçi Charles Pelegrino , ‘ Sodom ve Gomore’ye Dönüş ‘ adlı kitabında şöyle yazar: : “ … Yeoşua’nın kitabında ( 4: 18 ) Ürdün Nehri’nin sularının çarçabuk normal seviyesine geldiği söylenir. Bu durum, Ürdün’ün doğal barajlarının güncel tarihiyle de tutarlıdır. 48 saat içinde ( ve çoğu zamanda 16 saat gibi kısa bir sürede ) , depremin yarattığı taştan bir engelin arkasında biriken sular , taşar ve döküldükçe bu duvarda kocaman delikler açar.” ( sayfa 267 ) Pellegrino, antik şehir Yeriho olduğuna inanılan kalıntılar hakkında detaylı bilgiler verir. ( sayfa 257 – 268 ) . Hikayenin ,Yeoşua’nın kitabında anlatıldığı şeklini destekleyen birçok kanıta yer verir ve çok değerli ganimetler olarak kabul edilen tahıl ambarlarının da açılmamış ,yağmalanmamış olduğunu belirtir. Herhalde, bu savaşın, tarih derslerinde okuduğumuz kanlı , tecavüzlerin ve yağmalanmaların sürdüğü tipik bir fetih savaşı olmadığı açıktır. Allah, “ Benim emirlerimi yerine getirin ve başarıya ulaşacaksınız “ demiştir. HEPİMİZ BİRİMİZ, BİRİMİZ HEPİMİZ İÇİN Yahudiler, bir sonraki şehir olan Ay şehrine varırlar. Fakat işler burada çok kolay yürümez. Yahudiler, bu şehirde birçok kayıp verdikten sonra ağır bir yenilgiye uğrarlar. Yaşadıkları bu olayla çöküntüye uğrayan İsraeloğulları ,Tanrı’nın kendilerini neden bu kadar kısa zamanda terk ettiğini merak ederler ve korkunç gerçeği öğrenirler: Ahan adlı biri, Yeriho’da bazı eşyaları çalmıştır! 3 milyondan bir kişi , Tanrı’nın sözlerini dinlememişti ve bunun cezasını herkes çekiyordu. ! Tanah’ın burada bizlere söylediği en harikulade şey , Tanrı’nın emirlerine uymanın ne kadar önemli olduğu ve Yahudiler için – birimizi hepimizi ,hepimiz birimiz için -,ilkesinin geçerli olduğudur. Bu dersten yola çıkarak, Yahudilik’te, kişisel sorumluluğun yanında, kollektif sorumluluğun da olduğunu görmekteyiz – hiç kimse bir ada değildir. , herkes bir bütünün parçasıdır ve kendinin olduğu kadar, başkalarının hareketlerinden de sorumludur.. Bugünün dünyasında, herkesin diline doladığı söz: “kendi işine bak “tır. Halbuki eğer Yahudiler’in eski zamanlarda yaptıkları gibi hareket edersek , dünyadaki sorunların yarısı ortadan kaybolur. ISRAEL TOPRAKLARINDA YAŞAM Birçok zorluklarla karşılaşmış olmalarına rağmen, İsraeloğulları, Vaadedilmiş topraklara yerleşirler fakat bundan sonra da yaşamları sakin geçmez, özellikle de Yeoşua öldükten sonra… Tanah, bu durumun suçlususunun sadece Yahudilerin kendileri olduğunu açıklar: “ Ve İsrael’in çocukları, Tanrı’nın gözünde kötü olanı yaptılar…VeTanrı’nın kızgınlığı İsrael’in üzerindeydi ve Tanrı, onları iş bozanların eline verdi…Ve onları düşmanlarının eline verdi.” ( Hakimler, 2:8-14 ) Bu metni basitçe okuyan bir kişi, İsraeloğullarının tamamının Tanrı’yı bıraktıklarını ve putperestliğe döndüklerini sanabilir. Fakat aslında bu doğru değildir.Altın buzağı olayında olduğu gibi ( 12. Bölüme bakabilirsiniz ) , sadece halkın ufak bir bölümü günah işlemiştir , fakat bu olaydan tüm millet sorumlu tutulmuştur. Son derece eleştirel olan bu pasuk, İbraniler’in kutsal kitabını eşsiz bir belge yapan tipik pasukların bir tanesidir. –insanların kutsal kitabıdır fakat aynı zamanda bu insanların günahlarını da açıklar. Bu kitabı eğer Yahudiler yazmamışsa, antisemitler yazmıştır denir .Tıpkı Gabriel Sivan’ın ‘ Kutsal Kitap ve Uygarlık ‘ adlı kitabında incelediği gibi: Tanah’taki kahramanlar, tüm başarıları, yetenekleri ve insani hatalarının tümüyle oldukları gibi anlatılmıştır, Etik olarak uzlaşmaz anlatım tarzı , özellikle İngiliz-Yahudi yazar İsrael Zangwill’i çok etkilemiştir : “ Kutsal kitap, antisemitik bir kitaptır. İsrael, kendi hikayesinde kahraman değil.,aksine kötü adam rolündedir”, Kutsal kitap, doğruları öğretmek için vardır, kahramanlıkları övmek için değil. ( sayfa 10 ) Kutsal kitapta , Yahudiler hakkındaki eleştirilerin fazla olduğu su götürmez bir gerçektir fakat ufak bir grup tarafından yapılan en küçük bir hatanın bile bu kadar sertçe yargılanmasının 2 sebebi vardır: 1. Yukarıda belirtildiği gibi, her Yahudi , bir diğer Yahudi’den sorumludur. Ve bir kişinin yaptığı herkese mal edilebilir. 2. Ve insanlık tarihinde örneğine sıkça rastladığımız bir olay var dır ki, bir hataya toleranslı yaklaşıldığı zaman, o hata yaygınlaşır ve kısa zaman içinde genel bir durum haline gelebilir. Bu nedenle, Yahudiler için önemli bir noktaya dikkat çekilmektedir: Sizler , ruhani açıdan yüksek bir kademedesiniz. ! Eğer , sadece küçük bir grubun yaptığı bir hataya göz yumulursa, zaman içinde bu küçük grup, tüm topluma zarar verecektir. Bu zaten zamanla gerçekleşmiş olan şeydir fakat tarihin o bölümüne gelmeden önce, Yahudiler , Vaadedilmiş topraklarda Hakimler dönemi denilen güzel ve tatlı zamanlarını yaşayacaklardır. |
HAKİMLER DÖNEMİ Talmud, Hakimler kitabına ‘Doğruluk Kitabı ‘ der. Neden? Çünkü, her Yahudi’nin amacı , Tora’yı rehber olarak alarak, iyilikle kötülüğü ayırabilmek için kendi inisyatifini kullanabilmektir .Ve Hakimler döneminde de gerçekleşen budur. “O zamanlar, İsrael’de kral yoktu, herkes kendine göre doğru neyse, onu yapıyordu.” ( Hakimler, 21:25 ) Bazıları, bu açıklamanın anarşiyi anlattığını düşünürler. Fakat anarşi yoktu , Yahudiler’in büyük bir çoğunluğu Tora’ya son derece bağlıydı , doğru kararlar alıyorlardı ve kendilerine neyi yapmaları gerektiğini söyleyecek birilerine ihtiyaçları yoktu. Ve bu da ideal olan yaşamdı. Tabii ki, Yeoşua’nın ölümünden sonra herhangi bir liderin olmamasının olumsuz sonuçları da oldu , küçük bir kesim bu durumu, putperestliğe dönmek için fırsat olarak gördü. Böyle bir olayın gerçekleşmesinin sebebi, Yahudiler’in henüz daha tüm Kenaanlı kabilelerden kurtulamamış olmasıydı. Ve Kenaanlı putperestlerin etkileri hissedilebiliyordu. Yahudiler ne zaman Allah’ın yolunu bıraksa, tepki hemen geliyordu: “Ve onlar, atalarını Tanrı’yı bırakıp, başka tanrıları takip ettiler. Ve Tanrın’ın gazabı İsraeloğuları’nın üstündeydi. . ve onları iş bozanların ve düşmanlarını ellerine bıraktı…” ( Hakimler 2: 8 – 14 ) Bu Yahudi tarihinde anlamamız gereken en önemli süreçten biridir. Yahudiler, Tanrı’yla yaptıkları anlaşmaya ihanet ettikleri zaman, kötü olaylar meydana gelir – çoğu zaman bir düşman gelir ve saldırır. Tanrı’yla yapılan anlaşma, sadece inananların Tanrı’ya karşı olan davranışlarını içermez, bunun yanında, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinin de düzenleyen emirler içerir. Ve her ikisi de mutlak emirlerdir. UYARIYI DİKKATE AL! Tanrı , tekrar tekrar söyler :Her bir kelimesine kadar Tora’ya uyun ve sizleri kimse rahatsız etmeyecektir. Kendi topraklarınızda barış içinde yaşayacaksanız. Refah içinde olacaksınız ve sadece bununla kalmayacaksınız, tüm dünya sizden doğru yolu öğrenecek ve tüm dünyayı yükselteceksiniz. Fakat Tora’ya uymazsanız, tabii ki cennetten bir el size gelip bir yumruk atmayacak , çünkü Tanrı kendini tarih içinde ,farklı şekilde gösterir. Bunun yerine fiziksel bir düşman karşınıza çıkacak veya uzun bir kuraklık tüm topraklarınızı kurutacak ve hepiniz acı çekeceksiniz. Yahudiler’in başına kötü bir şey geldiği zaman, bu hiçbir zaman şans eseri olmaz. Bunlar her zaman, Yahudiler’in yaptıkları bir hatanın sonucudur, ve bu yüzden çözüm hiçbir zaman sadece dış tehditlerle savaşmak değildir. Eğer bir düşman saldırırsa, savunma kaçınılmazdır fakat bu arada içe dönüp bakmak da kaçınılmaz olmalıdır. Bir düşmanın varlığı , sadece içte olan daha büyük bir problemin işaretidir. Biz bunu MÖ 1244’den MÖ 879’a kadar süren Hakimler döneminde görüyoruz. “ Ve Allah, Hakimleri çıkardı ve onlar İsraeloğulları’nı düşmanlarının elinden kurtardılar…” ( hakimler, 2:16 ) Hakimler kimdi? Hakimler, bu zamanlarda yükselerek insanları birleştiren , onları pişmanlığa yönelten , ulusun ruhani problemleriyle ilgilenen ve aynı zamanda fiziksel tehditlerle de uğraşan ,Yahudi liderlerdi. Hakimler, düşmanlara karşı halkı nasıl örgütleyeceğini bilen askeri liderlerdi de aynı zamanda, fakat onların gerçek güçleri Tora bilgilerinde ve Yahudi yasalarını uygulamalarında yatıyordu. Şimdi,Kutsal Kitap’ta geçen 16 hakimden birkaçının üzerinde duracağız: DEBORAH İlk hakimlerden biri Deborah adında bir kadındı ( Hakimler , bölüm 4 –5 ) Herkesin kendisine gelip akıl danışabileceği bir palmiye ağacının altına oturmasıyla ve aynı zamanda oradan savaşları yönetmesiyle tanınırdı. O zamanların en büyük askerlerinden Barak, Deborah olmadan savaşa gitmeyi reddederdi. İkisi beraber, 900 demir arabası olan güçlü Kenaan ordularına karşı İsrael ordusunu yönetirlerdi. Hakimler kitabı, Sisera tarafından yönetilen Kenaanlılar’la yapılan önemli bir savaşı anlatır. Savaşın ortasında, Barak, bu kadar güçlü bir orduya karşı, İsrael’in dayanabileceğinden şüphelenmeye başlar fakat Deborah, kendinden emin bir şekilde ayakta durmaktadır. Cennetten , hiç beklenmedik bir fırtına gelir , ve toprağı çamura dönüştürür, böylece bütün arabaları çamura saplanan Kenaanlılar panik içinde kalır. Debora’nın kehaneti: “Tanrı , Kenaanlılar’ın generali Sisera’yı ellerine verecektir ..” sözleri gerçekleşmiş olur. ŞİMŞON Şimşon, insanüstü gücüyle bilinen bir hakimdir. Ve Peliştiler’e karşı savaşları yönetmesiyle ünlüdür. ( Hakimler , Bölüm 13 – 16 ) Peliştiler, İsrael’in ve Lübnan’ın kıyı kesiminde ve Gazze- Aşdod- Yafa bölgesinde yaşayan ve denizden korkan bir kavimdi. Bu bölgeye, Akdeniz’den göç etmiş ve geç Bronz çağı veya erken demir çağı döneminde buraya yerleşmişlerdi. Peliştiler’den kalma kalıntılar , bu haklın çok kültürlü olduğunu gösterir. Çok mükemmel demir aletleri ve demir silahları vardı , bu da komşularına karşı onlara çok önemli teknolojik bir avantaj sağlıyordu. Bu güçleriyle, bu zamanlarda , yukarı bölgelerde yaşayan Yahudiler’i rahatsız etmeye başladılar. Şimşon, Peliştiler’le mücadele etmiş kişilerden biridir. Şimşon saçlarını hiç kesmezdi ve insanüstü kuvveti de bu saçlarından geliyordu. Peliştiler’in içine sızmak için , onlara katılmış gibi yaparak Filistin’li bir kadınla evlenmiş fakat kadın, kendi insanları tarafından öldürülmüştü. Şimşon daha sonra Delilah adında başka bir Filistinli kadınla evlendi. Ve bu çok büyük bir hataydı. Delilah, Şimson’un kendi halkı için çok büyük bir tehdit olduğunu anlamış, gücünü saçlarından aldığını da öğrenince, bir gece uyurken, Şimson’un saçlarını kesmişti. Bunun sonucunda Peliştiler Şimşon’u yakalayabilmişlerdi. Şimson’un gözlerini oyup hapse atmışlardı. Ama bu sırada saçlarının uzadığını da unuttular. Saçları uzadıkça, Şimşon’un insanüstü kuvveti de geri geliyordu. Bundan habersiz olan Peliştiler, Şimşon’u , Dagan tapınağında herkesin önünde infaz etmeye karar veririler. Büyük bir halk kitlesi, infazı seyretmek için toplandığında , kör Şimşon , bir esirden , kendisini tapınağı ayakta tutan kolonların yanına götürmesini istedi. Yenilenen kuvvetiyle kolonları devirdi ve tüm tapınak içindekilerin başına yıkıldı, herkes öldü. Hayatını Yahudiler için feda ederek ölmüştür. Tanah, ayrıca, o anda , geri kalan tüm hayatından daha fazla Filsitinli’yi öldürdüğünü söyler. ŞEMUEL Hakimlerin sonuncusu , Yahudi tarihindeki en önemli peygamberlerden olan ve İsrael’in ilk iki kralı Şaul ve David’i açıklamasıyla da bilinen Şemuel peygamberdir. ( 1. Şemuel 1 – 16 ) Şemuel, sahnede belirdiği anda, Yahudiler, neredeyse 400 yıldır , güçlü bir liderden yoksundu. Herkes, bireysel sorumluluklarının bilincinde olarak yaşamaya çalışıyordu, aksi bir durumda, Tanrı ,onlara bunu Kenaanlılar, Peliştiler veya Midyanlılar’ı kullanarak hatırlatıyordu. Bu çok zor bir yaşam şekliydi. Son zamanlarda, ulus, bu yaşam şeklini , güçlü bir liderleri olmadan sürdürmeye başlamıştı. Şemuel gençken, Yahudi yasalarını uygulayarak topraklarda seyahat eder, insanlara tavsiyelerde bulunurdu , fakat şimdi yaşlandığından buna daha fazla devam edemiyordu. Bu arada, onun yerini alan iki oğlu,insanlar tarafından Şemuel’in yerine konmamışlardı. Bunu üzerine , bir heyet toplandı ve Şemuel’den bir kral seçmesini istedi. “ Ve insanlar Şemuel’e dedi: “ Sen artık yaşlandın ve oğulların da senin yolunda ilerlemiyorlar. Şimdi bize, tüm uluslar da olduğu gibi bir kral belirle.” Bu olay da Şemuel’in gözünde hoş değildi…” ( 1. Şemuel 8:5-7 ) Şemuel, bunu yapmak istemez. , fakat Tanrı ona ilerlemesini ve insanlar için bir kral bulmasını söyler. Ve bu şekilde hakimler dönemi son bulur. Şemuel, 13 yıl hakimlik yapar ve son iki yıl da yeni kral olan Şaul’la birlikte Yahudi insanları yönetir. |
Sinagog Nedir? Sinagog Havra veya Sinagog, (İbranice בית כנסת) Musevilerin toplu halde ibadet ettikleri tapınak. Yunanca sun (birlikte) ve agein (getirmek) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur ve "toplanmak, biraraya gelmek" anlamlarına gelir. (. Gerek günlük, gerekse haftalık ibadetin yapılması, kutsal kitaplârın okunması ve dini emirlerin öğrenilmesi için Yahudi cemaatinin toplandığı yapılardır. Toplanmalar ŞabatCumartesi) günü ve günde üç defa yapılır. Özelliği Sinagoglar doğu-batı yönüne doğru yapılır, sinagogun doğu kısmında içinde Tevratların bulundu Ehal Akodeş ve bunun sağında solunda ya da bazen sinagogun tam ortasında Tevrat'ın okunduğu bölüm olan teva bulunur. İbadet doğu yönüne (mizrah) dönülerek yapılır. Musevilikde şirk kabul edildiğinden sinagoglarda resim heykel gibi tasvirler kesinlikle bulunmaz. Reformist sinagoglarda kadınlar ile erkekler karışık otururken, Ortodoks Musevilik ve Tutucu musevilik'de kadınların oturma yeri ayrılıdır. Genellikle sinagogun üst tarafında loca şeklinde olan bu kadınlar bölümüne İbranice Azara adı verilir. Sinagog içinde erkekler başlarını Kipa adı verilen ufak takkeler ile örterken, evli kadınlar da başlarını örterler. Ancak reformistlerde bu tür uygulamalara rastlanmayabilir. Sinagogda dini töreni Hazan (Kantor) adı verilen din görevlisi yönetir, hahamlarTevrat'ın o haftaki bölümü olan peraşanın ise daha çok ayinin bir bölümünde açıklamasını yerel dilde yaparlar. Yine de bir törenin idaresi için illa Haham gerekli değildir. Hatta hazannın bulunmadığı durumda halktan biri çıkarak töreni sevk ve idare edebilir. http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/0/09/Sarajevo_jewish_synagogue.JPG/200px-Sarajevo_jewish_synagogue.JPG Saraybosna Sinagogu Günlük tören sidur adı verilen ayin kitabından sabah, öğlen veya akşam bölümlerinden uygun olanının okunması şeklindedir, halk da ellerindeki kitaplardan bunu takip eder. Dualar ezberden bilinse dahi kitaba bakma ve kitaptan okuma mecburiyeti vardır. Ayin sırasında özellikle ayağa kalkıp doğu yönüne yönelilerek yapılan Amida duasında tam konsantrasyon gerekir. Bu bölüm sessiz olarak kitaptan Amida bölümünün okunması ile gerçekleştirilir. Sinagog'da ayin dili çoğunlukla İbranice bazı bölümler ise Aramicedir. Bununla beraber bazı kısımlarda Ladino ve yerel dil de kullanılabilir. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ (KRALLAR DÖNEMİ) KRAL ŞAUR Tüm halka hitaben yaptığı veda konuşmasında Moşe halkı şöyle uyarıyor: “Tanrı’nın size vermekte olduğu, miras alacağınız ve yaşayacağınız ülkeye vardığınızda ve ‘Çevremizdeki tüm uluslar gibi bir kral seçelim’ dediğinizde, (o zaman) kendinize Tanrı’nın seçtiği bir kral atayacaksınız. Kendinize kardeşleriniz arasından bir kral atayacaksınız. Kardeşiniz olmayan bir yabancıyı atayamazsınız. Ancak kral çok fazla at edinmemeli... Ve çok fazla eş edinmemeli... Çok fazla gümüş ve altın da edinmemeli. Ve krallığının tahtına oturduğunda kendisi için Tora’dan bir nüsha yazacak...” (Devarim 17:14-19) Şimdi bunun zamanı gelmiştir. Yahudi ulusu neredeyse dört yüzyıldan beri güçlü bir merkezi liderlik olmadan yaşamış ve artık eksikliğini duymaya başlamıştır. Dolayısıyla Peygamber Şemuel’den bir kral atamasını ister. BÜTÜN DİĞERLERİ GİBİ Şemuel bu istekten ötürü pek memnun değildir ama Tanrı yerine getirmesini söyler. Ancak Tanrı’nın da memnun olmadığı açıktır: “Halkın sana söylediğini dinle çünkü seni reddetmediler ama Benim onlara hükmetmemi reddettiler.” (1 Şemuel 8:7) Moşe olayların bu şekilde gelişeceğini öngördüğü ve Tora’da bu konuda bir emir olduğu halde neden Şemuel ve Tanrı hoşnutsuzdu? Cevap halkın kral isteme şeklinde gizlidir: Ve halk (Şemuel’e) dedi ki: “... Şimdi diğer bütün uluslar gibi bizi yargılayacak bir kral seç...” (1 Şemuel 8:6) Yahudi bir kral “diğer bütün uluslar”ınki gibi bir kral olmamalıydı. Yahudi bir kral ideal Yahudi’nin bütün niteliklerini taşıyan bir örnek, ulusun taklit edeceği bir kahraman olmalıydı. “Diğer bütün uluslar gibi” bir kral talep etmeleri, Yahudilerin her gün üstlenmek zorunda kaldıkları ağır sorumluluk yükünü atarak rahatça arkalarına yaslanmak için büyük, güçlü bir adam istediklerini göstermektedir. Sizin yerinize karar verecek birinin olması birçok şeyi kolaylaştırır. Bu yüzden Talmud der ki “köle, köle olmaktan ötürü daha mutludur”, kendisine iyi davranılan bir köle, kendisine bakılması ve onun yerine karar verilmesi karşılığında özgürlüğünden vazgeçecektir. M.Ö. 836 yılında Şaul, halkın istekleri doğrultusunda Peygamber Şemuel tarafından kral olarak meshedilir (İbranice moşah: başına yağ dökerek kutsamak. Moşiah, Mesih sözcüğü buradan gelir. SEÇİM Şaul nasıl kral seçildi? Şaul’un meshedilmesinin hikâyesi Yahudi toplumunun o dönemde ne durumda olduğu hakkında çok şey öğretir. Bir kere ortalıkta çok sayıda peygamber vardır. Talmud, Moşe’nin zamanından 1.Bet -Amikdaş’ın yıkılışına kadar -insanların her konuda danıştığı- bir milyonun üzerinde peygamber olduğunu söyler. Yahudi kanunu konusunda karmaşık bir sorunuz mu var? Bir peygambere sorun. Evlilik konusunda fikir mi istiyorsunuz? Bir peygambere sorun. Eşeğinizi mi kaybettiniz? Bir peygambere sorun. Aslında Şaul ile Peygamber Şemuel’in karşılaşması da böyle oldu. Şaul kaybettiği bazı eşeklerin yerini bulmak için yardım istemek üzere Şemuel’e gelir. Bu tuhaf bir hikayedir. Bir adam gider ve hayatta olan en büyük peygambere sorar: “Eşeğim nerede?” Peygamber cevap verir: “Eşeğin barakanın arkasında. Ha, yeri gelmişken, sen İsrael’in kralısın. Şemuel ona kral olacağını söylediğinde Şaul saklanır. Karakterinin zayıflığını ilk burada görürüz. ÖLDÜRÜCÜ ZAYIFLIK Talmud, Şaul’un fiziksel olarak herkesin üzerinde olduğunu açıkça belirtmekle yetinmez. Ahlaki ve etik açılardan da herkesin üzerindedir. Örnek bir kişidir ama bir zayıf yönü vardır: alçakgönüllülük konusunda bir sorun yaşamaktadır. Gerçekten alçakgönüllü bir insan gerçek güç ve zayıflıklarını bilir. Kendisine ve konumuna gösterilmesi gereken saygının da ayrımını yapar. Ancak Şaul Yahudi ulusunun lideri olacak kadar güçlü değildir. Yahudi ulusuna önderlik etmek çelik gibi bir irade ve diplomasi karışımı gerektirir. Moşe’nin Yahudilere çölde önderlik ederken karşılaştığı zorlukları gördük (13. bölüm). Lider yeterince güçlü değilse Yahudi milleti onu ezip geçecek, fazla güçlü olduğu takdirde de başkaldıracaktır. Şaul ile başlayan zayıf liderler sorunu, apaçık bir şekilde ortaya çıkacağı gibi, Yahudi ulusunun tarihi boyunca başına bela olacaktır. Şaul M.Ö. 879 yılında 877 yılına kadar hükümdar kalır. Sadece iki sene boyunca krallık yapar ve trajik bir şekilde ölür. Aslında kısa krallığının kendisi de trajiktir, bunun nedeni de baştan yaptığı öldürücü hatadır. Tanrı’nın Amalek haklını ortadan kaldırma emrini yerine getirmez. Yahudi ulusuna Erets Yisrael’e girerken verilen önemli emirlerden biri “Amalek’i yok etmektir”. Amalek tarihte Yahudi ulusunun en büyük düşmanıdır. Bu ulus kötülüğü simgeler ve Yahudilere karşı duyduğu patolojik nefret öylesine büyüktür ki fırsatı eline geçirdiği takdirde Yahudileri yeryüzünden sileceği için Tora’da onları yeryüzünden silme emri vardır. Amalek’in en büyük hırsı dünyayı Yahudilerden ve ahlaki etkilerinden kurtarmak ve gezegene putperestliği, paganizmi ve barbarlığı geri getirmektir. İyi ile kötü arasındaki kozmik savaş anlaşmalarla halledilemeyeceğinden Tanrı Yahudilere Amalek’i yok etmesini emreder: bütün ulusu, son ineğine kadar. Şaul’un bunu yapma fırsatı vardır. Emredildiği gibi Amalek’e karşı savaşır ve kazanır ama sıra hükmü yerine getirmeye gelince, duraksar. İnekler esirgenir. Amalek’in kralı Agag da öyle. AMALEK’İN İDEOLOJİSİ Tarih hâlâ Şaul’un hatasının sonuçları ile uğraşmaya devam etmektedir. Agag, Peygamber Şemuel tarafından öldürülmeden önce bir çocuk vücuda getirir, sonra da Amalek ulusu yeraltına iner. Günümüzde Amalek soyundan gelenleri tanımlama olanağımız yok ama ideolojisinin hayatta kaldığını biliyoruz. Bazı halklar Yahudileri defalarca yok etmeye yeltenmiştir. Bunun bir örneği, Kraliçe Ester zamanında (M.Ö.355) Yahudileri ortadan kaldırmaya çalışan Pers veziri Aman’dır. Hitler de kesinlikle Amalek ideolojisini benimsemişti: Evet, biz barbarız! Barbar olmak istiyoruz. Bu bizim için onurlu bir ünvandır... İlahi takdir insanlığın en büyük kurtarıcısı olmamı emretmiştir. İnsanı, vicdan ve ahlak adlı küçültücü ve utandırıcı sahte vizyonundan kurtarıyorum... Vicdan bir Yahudi icadıdır. (Hitler Konuşuyor, sh.87, 220-222) Hitler’e ve holokosta bakınca Tora’nın Amalek’e atfettiği öylesine derin bir nefretin dünyada var olabileceğini anlıyoruz. Naziler her bir Yahudi’yi öldürmek istedi. Yahudi asimile olmuş, üç nesilden beri Hıristiyanlarla evlenmiş olabilirdi ama bunun önemi yoktu. Naziler en küçük Yahudi mirasına sahip herkesi öldürme eğilimindeydi. Yahudi ulusunun ve Yahudi etkisinin bütün izlerini silmek istiyorlardı. ŞAUL’UN SONU Bu arada Peygamber Şemuel Şaul’a şöyle der: “Sana doğru dönmeyeceğim çünkü sen Tanrı’nın sözünden çıktın ve Tanrı seni İsrael Kralı olarak kabul etmiyor.” Ve Şemuel gitmek üzere döndü ama o (Şaul) giysisinin eteğini tuttu ve yırttı. Ve Şemuel ona dedi ki: “Tanrı bugün İsrael krallığını senden kopardı ve senden daha iyi olan adamına verdi.” (1 Şemuel 15:26-28) Bu kritik hata sonucunda Şaul’un işi biter. İkinci bir şansa sahip olmaz. Söz konusu İsrael Kralı olduğunda Tanrı vakit kaybetmez. Eğer bu sert gibi görünüyorsa, Tanrı ve Yahudi ulusu arasındaki ilişkilerin ana hatlarını aklımızda tutmamız gerekiyor: 1. Sorumluluk düzeyiniz bilgi düzeyinizle orantılıdır. Güçlü konumlardaki kişilerin hatalarının çok büyük sonuçları vardır. 2. Yükümlülük düzeyiniz sorumluk düzeyinizle orantılıdır. Ne kadar büyükseniz, kararlarınızın etkisi o kadar büyüktür. Dolayısıyla son derece yüksek bir standart tutturmanız gerekir. Bu nedenle Yahudi liderlerin en küçük hataları bile ağır bir şekilde cezalandırıldı. Şaul’un işinin bitmiş olmasına rağmen bu, anında devreden çıkarıldığı anlamına değil, soyunun monarşiyi sürdüremeyeceği anlamına gelir. Gerçekten de Şaul’a bu bildiriyi yaptıktan sonra Şemuel meshetmek üzere başka bir kral aramaya gider ve onu en olmayacak yerde bulur. MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ (KRALLAR DÖNEMİ) KRAL_DAVİD Kral David Yahudi tarihinin en önemli kişiliklerinden biridir. M.Ö. 907 yılında doğmuş, 40 yıl boyunca İsrael kralı olarak hükmetmiş, M.Ö. 837 yılında 70 yaşında ölmüştür. Onun hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki. Bazıları savaşçı yönüne odaklanmak ister: Tanrı için savaşan cesur figür... Ama kişiliği ve başardıkları bir bütün olarak ele alındığında, her şeyden çok tinsel büyüklüğü ortaya çıkar. David gerçek bir insandır. İlksel ve en önde gelen becerisi Tanrı ile bir ilişki kurmak olan, gerçek insani hataları olan biri... Ruhunun güzelliğini, çoğunu kendi yazmış olduğu mizmorlarını okuduğumuzda görürüz. Bunları kim bilmez? Tanrı çobanımdır ve hiçbir şeyden yoksun olmayacağım... (Mizmor 23) Tanrı ışığım ve selametimdir, kimden korkacakmışım... (Mizmor 27) Gözlerimi dağlara doğru kaldırıyorum, bana yardım nereden gelecek? Bana yardım Tanrı’dan, gökyüzünü ve yeryüzünü Yaratan’dan gelir. (Mizmor 121) Askeri başarılarını ele aldığımızda bile arkasındaki itici gücün Tanrı’ya bağlılığı olduğunu görürüz. YERUŞALAYİM’İN FETHİ İsrael’in Şemot’tan itibaren bütün bu döneminin hikâyesinin , iki büyük medeniyet olan Mısır ve Mezopotamya (çeşitli zamanlarda Asurlular, Babilliler ve Persler tarafından yönetilmiş olan) arasında sıkışıp kalmış minik bir ulusun hikâye olduğunu, tarihi olarak biliyoruz. David tahta çıktığında Mısır ve Asurlular düşüşe geçmiştir. Artık yayılacak durumda değillerdir, bu da İsrael’in bulunduğu orta yerde bir boşluk bırakmaktadır. Bu sayede İsrael bu büyük imparatorluklar tarafından rahatsız edilmeden yayılabilir. Böylece David en sonunda Filistin tehdidini ortadan kaldırır ve İsraellilerin o zamana kadar fethetmeyi başaramadıkları son Kenaan şehir-devletini, Yeruşalayim’i fetheder (Geçmiş dönem için 14. Bölüme bakınız: Yeoşua ve vaat edilen toprağın fethi) Yeruşalayim, Yahudi halkının Erets İsrael’e girmesi ile Kral David’in zamanına kadar geçen 450 yıl zarfında fethedilememiştir. Jebusitler diye adlandırılan bir Kenaan kavminin oturduğu bir şehir-devlettir (Arap Silwan köyü şimdi orada bulunmaktadır). Güçlü surlarla çevrilidir ancak zaptedilemez görünümüne karşın zayıf bir noktası vardır. Tek su kaynağı şehir surlarının dışında kalan bir pınardır. Şehir içinden bu pınara kayalara oyulmuş uzun bir dehlizden ulaşılmaktadır. Şemuel ve Chronicles Kitapları David’in generali Yoav’ın tsinor’a (sözcük anlamı boru) nasıl tırmandığını, şehre girdiğini ve fethettiğini tarif eder. Bazı arkeologlar bunun Gihon Pınarı’ndan yukarı çıkan dikey bir tünel olan “Warren Tüneli” (bugünkü Yeruşalayim’in surları dışında kalan “David’in Şehri”nin turistleri çeken bir bölümü) olabileceğini düşünür. NEDEN YERUŞALAYİM? Şehri işgal ettikten sonra David’in ilk yaptığı orayı başkenti ilan etmek oldu. Burada durup sormak zorundayız: Neden Yeruşalayim? Kuşkusuz İsrael’in başkenti olabilecek daha uygun şehirler vardı. Yeruşalayim ne herhangi önemli bir suyun kıyısında, ne de herhangi bir ticaret yolunun üzerindeydi. Dünyadaki bütün başkentler bir okyanus, deniz, nehir, göl ya da en azından büyük bir ticaret yolunun yakınında kurulmuştur. (O dönemde İsrael’i çaprazlamasına kesen önemli ticaret yolları bulunuyordu. Eski Ortadoğu’nun Kızıldeniz’deki Akaba Körfezi’nden Şam’a uzanan büyük ticaret yollarından biri Kralın Yolu idi. Ayrıca Mısır’dan Akdeniz kıyısı boyunca İsrael’e, oradan da Suriye’ye giden Via Maris “Deniz Yolu” vardı.) İsrael’in başkenti Akdeniz kıyısında bulunmalıydı. Yafa (bugünkü Tel-Aviv’in yanında) gibi bir yer daha mantıklı olurdu. Öyle ise neden Yeruşalayim? Yeruşalayim’in Yahudi ulusunun benzersiz bir yönü ile ilgisi nedir ve İsrael oğulları neden bir ulusa dönüştü? Normalde uluslar bir toprak parçasında uzun bir süre yaşayıp ortak bir dil ve ortak bir kültür geliştirdikten sonra ulus haline gelir. Örneğin Fransızlar. Günün birinde uyanıp da beyaz şarap, peynir ve kruasan sevdiklerine karar vermediler. Bir grup insan bir süre zarfında bir toprak parçasına yerleşti (ki daha sonra Fransa olarak bilindi) ve ortak bir dili paylaştı. Paylaşılan bir ulusal deneyim döneminden sonra Fransız olarak bilinen bir kimlik altında birleştiler. Bu senaryo az çok her ulus için geçerlidir. Yahudiler Mısır esaretinden kurtulduktan kısa bir süre sonra ulus oldu. Daha Erets İsrael’de değillerdi, çölde, Sinay Dağı’nın eteklerinde sahipsiz bir arazi parçasında kamp yapıyorlardı. Yahudiler orada “yapacağız ve dinleyeceğiz” diye söz vererek Tanrı ile bir akit yaptıklarında bir ulus oldu. İsrael’in ulusluğu en başta ve her şeyden çok, Tanrı ile toplumsal ilişkisi ile tanımlanır. Ve Tanrı ile bağlantı kurmak için Yeruşalayim’den daha iyi bir yerin bulunmadığı ortaya çıkar. TANRI’NIN YERİ David Yeruşalayim’i başkent yapar yapmaz şehrin kuzey sınırındaki küçük bir tepeyi, sahibi olan Jebuslu Aravna’dan satın alır. Bu satın alma Tora’da iki yerde kayıtlıdır (2 Şemuel 24:24 ve 1 Chronicles 21:25). Bu tepe Moriah Dağı’dır. Burası, Tora’nın belirttiği gibi Avraam’ın Yitshak’ı kurban etmeye gittiği ve şu sözleri söylediği yerdir: “Tanrı görecek” bugüne kadar dendiği gibi “Tanrı’nın dağında, O görünecek.” (Bereşit 22:14) Burası, Yaakov’un rüyasında gökyüzüne çıkan bir merdiveni gördüğü ve şöyle dediği yerdir: “Bu yer ne kadar huşu verici! Tanrı’nın evinden başka hiçbir şey yok ve bu, gökyüzünün kapısı.” (Bereşit 28:17) Burasının insanlık tarihinde her büyük fatihin sahip olmak istediği yer olmasına şaşmamak gerekir. (Yeruşalayim 3.000 yılda 36 kez fethedilmiş ve yıkılmıştır.) Bugün o noktada Kubbet’ül Sahra olarak bilinen İslam yapısı bulunur. Bu altın kubbenin altında metafizik olarak even ştiah “içme kayası” olarak bilinen bir kaya vardır. Su içmek ve tinsellik eşanlamlıdır ve Tora mayim hayim “hayat suyu” olarak bilinir. Yahudiliğe göre dünya tinsel olarak bu noktadan, bu taştan beslenir. Dünya gezegeninde Tanrı’nın varlığı ancak burada bu yoğunlukta hissedilir. Dolayısıyla Yahudi halkının sahip olduğu en kutsal iki nesnenin -Mişkan ve Ahit Sandığı- sürekli kalacağı mekanın burada inşa edilmesi mantıklıdır. BET -AMİKDAŞ’IN YERİ Kral David vakit kaybetmeden Ahit Sandığı’nı Yeruşalayim’e getirir. Bu büyük bir toplumsal mutluluk fırsatıdır. Huşu içindeki David bu kutlama sırasında çılgınca dans eder. Bu yüzden ona çok bağlı olan, hatta Kral Şaul onu öldürmek istediğinde hayatını kurtaran karısı, Şaul’un kızı Mihal tarafından kınanır. Mihal, davranışını gülünç göstererek David’e saldırır (2 Şemuel 6:16-23): “Hizmetkarlarının cariyeleri önünde kendini bir köylünün teşhir edeceği gibi teşhir eden İsrael kralı bugün ne kadar onurluydu!” Tanrı ile özel bir bağlantı yapmanın sevinci ile onurunu hiç düşünmeyen David hayretle cevap verir: “ Tanrı’nın huzurunda neşeleneceğim. Ve bundan daha da mütevazıca davranacağım ve kendi gözümde daha da düşük olacağım; ve bahsettiğin cariyelerden onurla muamele göreceğim.” Hikâye, Tanrı tarafından İsrael’in kralı olarak seçilen adamı sert bir şekilde eleştirdiği için Mihal’a verilen ceza ile sona erer: Ve Şaul’un kızı Mihal öldüğü güne kadar çocuk sahibi olamadı. David Ahit Sandığı’nı Moriah Dağı’na getirdiği halde Tanrı onun Bet- Amikdaş’ı inşa etmesine izin vermedi. Çeşitli nedenler ileri sürülmektedir. Birincisi, Bet- Amikdaş’ın Tanrı’nın evi ve bir barış evi olması, David’in ise İsrael’in düşmanlarını alt ederken çok kan dökmüş olmasıdır. Ancak ona, oğlunun Bet -Amikdaş’ı inşa edeceği sözü verilir. David’in birçok eşinden, bazıları ona ciddi sıkıntılar yaşatan birçok oğlu vardır. Bu oğullardan biri olan Amnon kızkardeşi Tamar’a tecavüz eder. Bir diğeri Avşalom David’e karşı entrikalar çevirir ve onun yerine geçmeye çalışır. Ama David’in güzel Batşeva ile ilişkisinden doğan çok özel bir oğlu da vardır: Şlomo. DAVİD VE BATŞEVA David’in Batşeva ile ilişkisi Tora’da en yanlış şekilde değerlendirilen hikâyelerden biridir ve bunu bir pembe dizi gibi okumamaya çok dikkat etmeliyiz. Ne var ki özetle olan budur. Bir gece David huzursuzca sarayının damında gezinmektedir. Aşağıda, şehirde bulunan evler ve bahçeler görünmektedir. Orada yıkanmakta olan güzel bir kadın görür. Bu kadın, savaşta olan generallerinden birinin, Hititli Uriah’ın karısıdır. David Batşeva’yı yanına çağırtır ve geceyi onunla geçirir. Batşeva hamile kalınca Uriah’ın ön cephelere gönderilmesini emreder ve general savaşta ölür. O zaman da David Batşeva ile evlenir. Bu aşamada peygamber Natan kralı ziyaret eder (2 Şemuel 12). Krala, ülkede meydana gelen büyük bir haksızlığı haber vermeye geldiğini söyler. Çok koyunu olan zengin bir adam yoksul bir adamın çok sevdiği koyununu çalmış ve bir ziyafet için kestirmiştir. Duyduklarından ötürü öfkelenen Kral David “Bunu yapan ölümü hak ediyor” der. Peygamber de cevap verir: “O adam sizsiniz!” David boynunu eğer. “Tanrı huzurunda günah işledim” der. Bu son derece karmaşık bir hikâyedir ve ardında, göründüğünden çok daha fazlası gizlidir. Teknik olarak Batşeva evli bir kadın değildi çünkü David’in askerleri, savaşta kaybolmaları ve eşlerinin evlenememeleri ihtimaline karşı, eşlerine her zaman şartlı boşanma hakkı tanırdı .Yine de Tora David’in doğru hareket etmediğini açıkça belirtir. Bilgeler ise sözcük anlamında David’in zina işlemediği halde ahlaki açıdan hatalı olduğunu açıklar. Önceki bölümlerde gördüğünüz gibi Tora, Yahudi liderlere karşı son derece eleştirici bir tavır alır. Kimsenin geçmişini aklamaz. Genellikle krallarını hatasız tanrıların soyundan gelen kişiler olarak tanımlayan eski halkların kayıtları arasında, Tora tek başına, ayrı bir konumdadır. David’in büyüklüğü suçunu kabul etmedeki alçakgönüllülük ve takip eden pişmanlıkta ortaya çıkar. Bu yüzden Yahudi halkının ve dünyanın en yüce kurtarıcısı David’in soyundan gelecek, “Maşiah ben David” olacaktır. Batşeva kısa zaman sonra doğurur ama çocuk, Peygamber Natan’ın öngördüğü gibi ölümcül bir şekilde hastalanır. David dua ve oruç dönemine girer ama çocuk ölür. David bunun yaptıklarının karşılığı olduğunu anlar. Aynı zamanda Tanrı’nın onu affettiğini de. Aradan uzun zaman geçmez, Batşeva yine hamile kalır. Bu kez sağlıklı bir çocuk dünyaya getirir. Adına Şlomo denecek, olağanüstü bir zekâya sahip, altın bir çocuk olacaktır. ŞELOMO VE 1. BET-AMİKDAŞIN KURLUŞU David ölmeden önce o sıralarda 12 yaşında olan oğlu Şlomo’yu bu sözlerle kral atar: “Dünyadan ayrılıyorum. Güçlü ol ve bir erkek ol. Moşe’nin Kanunu’nda yazdığı gibi Tanrı’nın yolunda yürü, O’nun kanunlarına ve emirlerine ve yargılarına uy ki her yaptığında ve her döndüğün yerde başarılı olasın.” (1 Melahim 2:2-3) Bu klasik kutsama günümüzde her oğlan çocuğa Bar Mitsva’sında yapılan kutsamadır. Sinay Dağı’nda Tora’nın verildiği zamandan itibaren Yahudi halkına rehberlik eden ana kuralı tekrarlamaktadır: başarılı olmak için Tora’ya uyman yeterli. Şlomo kral meshedildikten kısa zaman sonra Tanrı rüyasında ona görünür ve onu kendisi için bir dilekte bulunmaya davet eder. Şlomo şöyle cevap verir: “Ben daha küçük bir çocuğum... Dolayısıyla kuluna Senin halkını yargılamak için anlayışlı bir kalp ver...” Bu isteği Tanrı’yı memnun eder ve ona der ki: “ Zenginlik ve onur istemediğin, sadece tüm halkın yararına olan bir şey istediğin için, senden önce ve senden sonra kimsenin sahip olamayacağı kadar anlayışlı bir kalp vermekle yetinmeyecek... günündeki hiçbir kralın sahip olmadığı kadar zenginlik ve onur da vereceğim.” (1 Melahim 3:7-13) M.Ö. 848 yılında doğan Şlomo, M.Ö. 796 yılında, 52 yaşında iken öldü. 40 yıl boyunca kral olarak hükmetti, bunlar tüm İsrael tarihinin en iyi yılları oldu. Haham mi’kol ha’adam, “insanların en bilgesi” olarak bilinir. Tora dünyadaki tüm kralların, sadece Tora bilgisini değil, dünyevi bilgi ve bilimi de içeren bilgeliğini duymak için geldiğini aktarır. Ünü çevredeki tüm uluslara yayıldı. 3.000 vecize ve 1.005 şiir yazdı. Lübnan’ın sedirlerinden duvarlara yetişen zufa otuna, ağaçlardan söz etti. Hayvanlardan da söz etti, kuşlar, sürüngenler ve balıklardan. Bilgeliğini duyan dünyadaki kralların yaptığı gibi, tüm uluslardan insanlar Şlomu’nun bilgeliğini duymaya geldi. (1 Melahim 5:11-14) BET-AMİKDAŞ Şlomo’nun hükümdarlığının en büyük başarısı, babası Kral David’in düşünü kurduğu Bet Amikdaş’ı inşa etmektir. Bu dizinin bir önceki bölümünde öğrendiğimiz gibi Kral David Ahit Sandığı’nı Yeruşalayim’in Moriah Tepesi’ne getirmiş ama kan dökmüş olan bir savaşçı olduğu için Tanrı’nın Mabedi’ni inşa etmesine izin verilmemişti. Ancak bu işi başarmak oğluna bırakılmıştı, o da bunu yaptı. Tora İsrael ulusunun bu en önemli yapısının inşasına birçok bölüm ayırmıştır: Yahudi halkı ile Tanrı arasındaki paylaşım yeri... Bütün Bet -Amikdaş’ın, zeminler ve kapılar dahil, içinin ve dışının altınla kaplandığını anlatır. Ayrıca sütunlar, mikve ve havuzlar gibi bronz yapılar da vardı. Harikulade yapının inşası yedi yıl sürdü. Tamamlandığında Şlomo Bet -Amikdaş’ı adar: “İşte, gökler ve göklerin gökleri Seni içeremez: inşa etmiş olduğum bu ev çok daha az! Yine de Tanrım, kulunun duasına ve yakarışlarına kulak ver: kulunun bugün Sana ettiği duayı dinle; Gözlerin gece gündüz “İsmim orada olacak!” dediğin bu evin, bu yerin üzerinde olsun. Kulunun ve İsrael ulusunun burada edeceği duaları dinle... (1 Melahim 8:27-29) DORUK Bu Yahudi tarihinin doruğudur. Herkes birleşmiştir. Komşuları Yahudileri rahatsız etmemektedir. Aksine, Yahudilerden öğrenmeye gelmektedirler. Barış ve refah hüküm sürmektedir. İsrael gelebileceği en iyi noktaya gelmiştir. Zirvededir. Öyle ise bu altın çağ neden sürüp gitmez? Şlomo büyük bir hata yapar. Çok fazla eş alır. Gerçekten de 700 karısı ve 300 cariyesi vardır. Yahudilerin günün birinde kral isteyecekleri fikrinin ilk tartışıldığı Devarim Kitabı’na geri dönersek, Moşe’nin kralın çok fazla ata ve çok fazla eşe sahip olmaması konusunda uyardığını görürüz (Devarim 17:17). Büyük Tora yorumcusu Raşi bize bu sayının 18’den fazla olmaması anlamına geldiğini ve Kral David’in sadece altı karısının olduğunu söyler. Dolayısıyla Şlomo’nun işi biraz abarttığını görüyoruz. Bunun nedeni tarihin o döneminde asiller arasındaki evliliğin sadece iki nedeninin bulunmasıdır: çocuklara sahip olmak ve siyasi birleşmeler yapmak. Şlomo’nun zamanında Ortadoğu birçok şehir-devletten oluşmuştu ve bu şehir-devletlerin kralları, onunla bir birleşme yapmak için kızlarını, evlenmesi için Şlomo’ya göndermek istiyorlardı. Bunlar kulağa hoş geliyor, öyle ise sorun nerede? Cevabı bize Tora veriyor: Yaşlandığında karıları Şlomo’nun kalbini başka tanrılara doğru çevirdi. (1 Melahim 11:4-5) Bu Kral Şlomo’nun putperest olduğu anlamına gelmez tabii ki. Ama Tora bu ağır sözcükleri, karılarının putperestlik alışkanlıklarını önlemediği için kullanır. Kral olarak, etkisi altındakilerin hareketlerinden sorumlu tutulacaktır. Yahudi halkının en büyük liderlerinden biri, Şir Haşirim’i, Kohelet’i ve Vecizeler Kitabını yazmış olan onun tinsel düzeyinde bir insan, Tora’da kendisi hakkında yazılanı bilerek gökyüzünde ebedi ıstırap çekiyor olmalıdır. Tora Şlomo’nun hikâyesini Tanrı’nın ona öfkelendiğini ve şunları söylediğini belirterek bitirir: “Bütün bunlardan suçlu olduğun ve Benim anlaşmam ile Benim kanunlarıma uymadığın için... krallığı senden koparacağım... Ama baban David’in hatırına bunu senin zamanında yapmayacağım. Bunun yerine oğlundan koparacağım... Oğluna, kulum David’in ve Yeruşalayim’in hatırı için seçmiş olduğum bir kavmi vereceğim.” (1 Melahim 11:9-13) Tanrı’nın Kral David’i ne kadar sevdiği ve onu kusurlarından dolayı nasıl tamamıyla affettiği açıkça ortadadır. Ama aynı zamanda İsrael krallığı ikiye bölünmek üzere olduğu için Yahudi halkını zor günlerin beklediği de açıkça ortadadır. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ (KRALLAR SONRASI DÖNEM) “ Kralın kibirine tepki olarak kuzeydeki 10 kabile çekildiler ve Israel ikiye bölündü.” Kral Şlomo M.Ö. 796 da öldüğünde Israel bir bütün olmasına rağmen kuzey ve güney arasında bir gerginlik hakimdi. 10 kabile kuzeyi, iki kabile-Yehuda ve Binyamin de güneyi aldılar. Yeruşalayim ortadaydı- hem coğrafi hem de manevi olarak farklı bir yer olarak düşünülmekteydi. Şlomo’nun ölümünün ardından oğlu Rehoboam kral olur . Politik duruma bir tepki olarak taç giymek için kuzeye Şehem’e gider. Bu sırada kuzeydeki kabileler krala şikayetlerini bildirmek için temsilciler gönderir. Şikayetlerin başında Kral Şlomo’nun inşaat projelerinin- Yeruşalayimdeki tapınak, saraylar vs.- halka vergiler ve zorunlu çalışma bakımından maliyeti geliyordu. Bunun üzerine kuzeydeki kabileler yeni kraldan vergilerin kısılmasını talep ettiler. Rehobaoam danışmanlarına durumu açar. Kral Şlomo zamanında çalışmış daha yaşlı olanlar ona şöyle derler: “ onlarla kibarca konuş ve sonsuza kadar senin hizmetkarların olsunlar.” ( Krallar 1 12:7) Ancak işe yeni başlayan genç danışmanlar kralın halka kimin patron olduğunu göstermesi gerektiğini söylerler. “ Rehoboam’ın danışmanları kralın, halka kimin patron olduğunu göstermesi gerektiğini söylerler.” Rehoboam ikinci öneriyi dinler ve insanlara şöyle seslenir: “ Eğer babamın size çok katı davrandığını düşünüyorsanız, beni izleyin! Ben çok daha katı olacağım.” Büyük hata. Rehoboam , Tanrı’nın bile Yahudiler için inatçı bir toplum dediğini unutmuştur. Yahudiler dikbaşlıdırlar. Rehoboam’ın kibirine tepki olarak , M.Ö. 796 yılında, kuzeydeki kabileler çekilirler ve Israel adında yeni bir ülke kurarlar. Rehoboam iki kabile ve Yeruşalayim’le kalmıştır ve onun ülkesinin adı Yehuda olur. Başlangıçta kral kuzeye savaş açmayı düşünür ancak peygamber( nevi) Şemaya bunu yapmaması konusunda onu uyarır. Ona kazanamayacağını çünkü ulusun bu hareketinin Tanrı tarafından getirildiğini söyler. Bölünme açıkça kötü bir haberdir- hem jeopolitik hem de manevi nedenlerle bir felakettir. Bir zamanlar bir bütün ve güçlü olan bir ulus şimdi zayıf, bölünmüş bir ulustur ve yükselmekte olan Mısır ve Asur İmparatorluklarına av olacaktır. KRAL YEROBOAMIN PLANLARI Kuzeydeki ülke Israel’in kralı ,Navat’ın oğlu Yeroboam olur. Kral Şlomo’yla tartışabilecek kadar bilgilidir ve çok iyi bir liderdir. Ne yazık ki eski bir söz “ güç ahlaken çöker, mutlak güç mutlaka çöker” yine doğrulanmış olur.. Çok geçmeden Yeroboam halkını yönetmekten çok tahtta kalmayla ilgilenmeye başlar. Yeroboam kuzeydeki Yahudilerin hala Yeruşalayim’e çok bağlı olduklarını görür. Ne de olsa Bet -Amikdaş ordadır içinde anlaşmanın tabletleriyle Tanrı’nın varlığının en çok hissedildiği yerdir. Üç büyük bayramda Pesah, Şavuot ve Sukot’ta halk Yeruşalayim’e gitmeye devam etmektedir. Yeroboam güneyle olan bu ortak inancın iki ulusun tekrar birleşmesine neden olabileceğini görür. Bu durumda kral olamayacaktır. “ Yeroboam dua etmek için kuzeyde alternatif bir yer oluşturmaya karar verir.” Yeroboam bir plan yapar. Kuzeyde dua etmek için alternatif bir yer yapmaya karar verir. İki tapınak daha inşa eder. Biri Bet-El’de diğeri Dan’dadır.( bugünkü Tel Dan’ın bulunduğu yerde) Bu durum tek başına zaten kötüdür ancak Yeroboam bununla yetinmeyip bu tapınakların içine altından buzağılar yerleştirir. Kimseye bunların tanrılar olduğunu söylemez ama açıkça putlarla ilgili emri ihlal etmiştir. Daha da fazlası bir kere alternatif yerler ve dua etme şekilleriyle putperestliğe kapı açılırsa bu önemli bir sorun demektir. Böylece Yahudi tarihinde korkunç bir dönem başlar. Sonraki 240 yıl içinde kuzeydeki Israel ülkesinin 19 tane birbirinden kötü kralı olacaktır. Onlar putperest ve kötüydüler ve halkı da putperestliğe ittiler. Bu liderlerden bazıları potansiyel olarak büyük liderlerdi ancak manevi olarak çökmüşlerdi. Bildiğimiz tek şey Yahudilerin manevi olarak birlikte hareket etmezlerse fiziksel olarak da birlikte olamayacaklarıdır. Sonuçta politik düzensizliğin ve saray entrikalarının yaşandığı bir dönem izliyoruz. Kralların birinin gidip diğerinin geldiği ve tahta çıkışların kanlı olduğu bir dönem. KRAL AHAB VE YEZEBEL Israel’in kötü krallarının arasında en kötü olanı Kral Ahabdır. Tanah ondan şöyle bahseder: “ Omri’nin oğlu Ahab Tanrı’nın gözünde kötü olan ne varsa yaptı, kendinden önce gelenlerden daha fazla.” ( Krallar 1 16:30 ) Ahab, adı kötüye çıkmış Yezebel ile evlendi, Kenaan’ın tanrısı Baal’in yanında bir tapınak inşa etti. Bu şekilde putperestliği Yahudiler arasında popüler kılmaya çalıştı. Krallar kitabını okurken ve o sıralarda Yahudilerin yaptıklarına bakarken, o dönemdeki insanların çok dindar olduklarını ve inançlarını yüceltmek için yollar aradıklarını anlamak önemlidir. Bu yüzden yanlış tanrılara bu kadar kolay kapılabiliyorlardı. Bugün aynı düşünce biçimine sahip değiliz. Bugünkü Yahudi dünyasının yalancı tanrıları para ve humanist laikliktir. Baal’e gidip dua eden Yahudiler kaşeruta bakıyor ve diğer Yahudi kurallarına uyuyorlardı ama arada ‘pasta alıp onu yemek de’ istiyorlardı. Hem Tanrı’yı hem de putperestliği istiyorlardı. Bu sırada önemli bir peygamber Eliya’ydı. Eliya Yahudilerin pişmanlıklarını dile getirmelerini çok istiyordu. Bunun için Baal rahipleriyle bir tartışma yapmaya ve fiziksel olarak putperestliğin yalan olduğunu Yahudilere göstermeye karar verdi. Eliya kuzeye Karmel Dağı’na gider. Bugün oraya giderseniz büyük bir dağ sırası görürsünüz. Bunun bir ucunda Haifa diğer ucunda bir manastırın bulunduğu Mukhraka vardır. Burda Eliya’nın bir heykeli vardır. İşte burasının nerdeyse kesin olarak Eliya’nın Baal rahipleriyle karşılaştığı yer olduğu düşünülmektedir, coğrafi tasvirler tam olarak uymaktadır. Eliya Yahudilerin putperestliğin bir hiç olduğunu ve tek bir Tanrı olduğunu görmelerini ister. Bunun için 450 Baal rahibine meydan okur. Her iki tarafın da tanrısına bir boğa kurban etmesini teklif eder. Bunun karşılığında kimin tanrısı göklerden ateş indirirse onunki gerçek tanrı olarak kabul edilecektir. Baal rahipleri hemen işe koyulurlar, kurbanı keser ve Baal’e yakarıp gökyüzüne bağırırlar. Ancak tam bir gün geçmesine rağmen hiçbir şey olmamıştır. Hayvanın etrafında sinekler gezmeye başlar. Eliya onlarla alay eder: “ Daha yüksek sesle bağırın! Ne de olsa sadece bir tanrı belki de bir sohbette veya seyahattedir. belki de uyuyordur, uyanacaktır.” ( Krallar 1 18:27) Daha yüksek sesle bağırırlar ama yine hiçbir şey olmaz. Sonunda başlarını bıçaklarla yararlar. Bu eski bir ibadet şeklidir. Ama yine sonuç vermez. Bu çok yüz kızartıcı bir durumdur. Tüm Yahudi halkı izlemektedir. Günün sonunda Eliya kendi kurbanını sunmak için hazırlıkların başlamasını emreder. Kurbanın ıslatılmasını ister. Bu şekilde yanması üç kat daha zor olacaktır. Sunağın etrafına hendek kazdırıp içini suyla doldurtur. Daha sonra kısa bir dua okur: “ Avraam’ın , Yitshak’ın ve Israel’in Tanrısı, Israel’de Tanrı olduğunu bugün herkes görsün; benim senin hizmetkarın olduğumu, bütün bunları senin sözünle yaptığımı bilsinler. Duy beni ey Tanrım, bu insanlar senin Tanrı olduğunu ve kalbini yeniden onlara çevirdiğini görsünler.” ( Krallar 1 18:36-37) Bundan hemen sonra göklerden ateş iner ve kurbanı, tahtaları, taşları, tozu ve hendekteki suyun hepsini tüketir. Toplanan kalabalık şaşkınlık ve hayranlık içinde cevap verir: “ İşte Tanrımız O!” ( Yom Kipur duasında bu şekilde sesleniriz, kaynağı burasıdır.) Olanları duyan Yezebel Eliya’ya bir mesaj yollar. “ Yarın seni öldüreceğim.” Yezebel mucizelerin çabuk unutulduğunu biliyordu. Bugün Yahudiler “İşte Tanrı” diye sesleniyorlardı ama yarın başka bir gündü. Elbette öyle. Putperestlik çok yakında yeniden başladı ve Eliya hayatı için kaçmak zorunda kaldı. Bir anlaşma vardı ama Yahudiler kendilerine düşen görevi yerine getirmiyorlardı. Anlaşma açıkça Erets Israel’in Yahudilere belirli şartlarla verildiğini belirtir. Bu şartların yerine gelmediği takdirde Yahudiler bu topraklardan sürülecektir. Bu güney için henüz olmasa da kuzey ülkesi için çok yakında gerçekleşecektir. Ülkeyi ele geçirmek isteyenler bugünkü Suriye yerlileri Asurlulardır. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ (KRALLAR SONRASI DÖNEM) Asur İstilası Kuzey İsrael’de yaşayan Yahudiler, manevi olarak zayıfladıkları sırada , - bu da aynı zamanda fiziksel,yani ordusal bakımdan da zayıflamalarına yol açıyordu- Asurlular da giderek güçleniyorlardı. Asurlular, bu zamanda hemen kuzeyde, bugünkü Suriye, Irak ve Türkiye’nin bulunduğu toprakları ele geçirmişlerdi ve imparatorluklarını genişletmeye devam ediyorlardı. Eğer Londra’daki İngiliz Müzesine giderseniz, bu dönemde yaşamış Asurlular’dan kalmış müthiş kalıntıları görebilirsiniz. 1.Dünya Savaşı’ndan sonra, ,İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını ele geçirdiği zaman, Ortadoğu’ya arkeologlar göndermişler, ve birçok yerel antik eseri İngiliz Müzesi’ne getirtmişlerdi. Kuzey İsrael kralı Yehu’nun ,Asur kralı Shalmanaser III ‘e ödediği vergileri anlatan Meşi taşını görebilirsiniz. Ayrıca, Asurlular’ın başkenti Nineyeh’teki muhteşem sarayın duvarlarında bulunan rölyefleri de burada inceleyebilirsiniz. Bu saray, Kral Sennacherib’e aitti ve rölyef de İsrael şehri Lachish’in kuşatılmasını gösteriyor. Şehir, Sennacherib tarafından istila edilmişti ve kendisi de bundan çok gururlanarak, saray duvarlarını bu başarısını anlatan rölyeflerle doldurmuştu. İngilizler de, bu rölyefleri Ninyeh sarayının duvarlarından söküp, Londra’ya getirdiler. TAKVİM SİSTEMİ Ingiliz Müzesi’nde , eserlerle ilgili tarihlendirmelerin ( ve ortadoğuya ait eski eserlerin sergilendiği diğer müzelerdeki tarihlerin de ) bu yazı dizisinde kullandığımız Yahudi takvimiyle uyuşmadığını görürüz. Bunun nedeni, bu yazı dizisinde geleneksel Yahudi takviminin kullanılmış olmasıdır- bu da milattan onceki tarihleri kapsıyor. Yahudi ve Hıristiyan takvimleri arasında, Babil ve Asur dönemlerinde 150 yıllık bir fark vardır, fakat Roma dönemine geldiğimizde ( Hristiyan takvimine göre 1. Yıla mesela ) bu fark ortadan kalkmaktadır. Neden? Eski dünyanın kronolojilerinin detaylı bir açıklamasını yapmak böyle kısa bir tarihsel anlatım serisinin kapsamına girmese de, modern tarihçilerin genel olarak kullandığı tarihleme sistemini,özet halinde anlatacağız. Yahudi takvimi, ilk olarak yaklaşık MÖ 2. Yüzyılda Rabbi Yosef Ben Halafta tarafından yazıldığına inanılan Seder Olam Rabba adlı bir kitaptan alınmıştır. Halafta’nın kitabındaki tarihlerin kaynağı , İbranice yazılmış Tanah’taki bazı yazılar olduğu kadar, Talmud’da belirtilmiş bazı dinsel geleneklerdir Hatırlanması gereken esas noktalardan biri de- Yahudi kaynaklarının ve tarihlerinin, ( Yahudi takviminin başladığı 6.000 sene öncesinden itibaren ) kesin ve yüksek oranda tutarlı bazı astronomik verilere de dayanıyor olmasıdır : Ayın dünya etrafında dönüşüne ( aylar), ve dünyanın güneş etrafında dönüşüne ( yıllar )dayalı bir esas üstüne kurulmuştur. İbrani Tanah’ının ve tutarlı, astronomik zamansal verilerinin birleşimi , geleneksel Yahudi takvimine ,özellikle Yahudi tarihindeki önemli olaylar sırasında yüksek bir tutarlılık kazandırmıştır. Düşündüğünüzün aksine, modern tarihçilerin kullandığı kronolojiler,kesin olmaktan çok uzaktır. 20. Yüzyılın başına kadar, uluslararası bir takvim ( Gregoryen takvimi de olarak bilinen Hıristiyan takvimi ) kabul edilmemişti bile. Eğer tarihte biraz gerilere gidersek, bu takvim sisteminin sandığımızdan da karmaşık olduğunu görebiliriz. Tutarlı tarihsel takvimler duyulmamış olgulardı ve neredeyse her imparatorluk, çok farklı kriterlere dayanılarak geliştirilmiş ,kendi takvim sistemini kullanıyordu. Uluslararası kabul edilmiş bir sistem yoktu ve Seder Olam Rabba ‘da geliştirilmiş Yahudi geleneksel takvimine benzer bir takvim bulunmuyordu. , .Peki, tarihçilerin bugün kullandıkları kronolojileri nasıl elde ediyoruz? 19. yüyılın sonundaki ve 20. Yüzyılın başındaki tarihçiler, tarihte geriye giderek çalışmışlar ve çeşitli parçaları birbirine birleştirerek ilerlemişlerdir. Bu işlem, asıl Roma, Yunan, Mezopotamya ve Mısır’dan günümüze gelmiş kalıntıların incelenmesi ve diğer arkeolojik kalıntıların araştırılıp radyo karbon işleminin kullanılmasıyla yapılmıştır. Tüm bu metodlarda hata payı bırakıldığından, ve bazen de yoruma açık konular bulunduğundan , farklı bilim adamları arasında halen süregelen tartışmalar yaşanmaktadır. Bu nedenle, modern tarihçilerin kullandığı tarihleme sistemi en iyi şekilde, -iyi yapılmış ve incelenmiş tahminler – olarak açıklanabilir. Bu yazı dizisi, geleneksel Yahudi bakış açısıyla yazıldığından ve Yahudi takvimi de tarihsel açıdan tutarlı olduğundan , Yahudi tarihlerini kullanılması uygun görülmüştür. Günümüzde, birkaç akademisyen, modern kronolojiyi de sorgulamakta , hatta Yahudi takvimiyle ilişkisini ortaya çıkarmaya ve incelemeye çalışmaktadır. Bunların arasında İngiliz Peter James şunları söylemektedir: “MÖ 12. Yüzyıldan 10. Yüzyıla kadar olan Filistin’deki Demir Çağı’nın yeniden tarihlendirilmesi ve İsrael arkeolojisine yeni bir bakış açısıyla bakılması mümkündür: Hem de bu yeni öneri Tanah’taki tarihlerle son derece uyum içindedir !” (Centuries in Darkness by Peter James; Rutgers University Press, 1993, p. 318.) Bunu aklımızda tutarak, hikayemize devam edebiliriz. KUZEY KRALLIĞI DÜŞÜYOR MÖ. 6. Yüzyılda, Asur kralı Tiglathpileser III ,Asur devletini güçlendirmiş, çok büyük bir imparatorluk yaratmış ve bununla çok övünmüştü. ( Asur, zaman içinde güçlü Mısır’ı bile zorlayacaktı ) Asur, aynı zamanda ele geçirdiği yerlerdeki insanları yeni bir uygulamayla tanıştırmıştı: Ve buna sürgün diyordu. İstila ettikleri toprakları zayıflatıp etkisiz hale getirmek için, yerel halkı alıyor, başka bir yere gönderiyorlar, ve boşalan bu yerlere başka insanları getiriyorlardı. Sürgüne gönderilenler de nerede olduklarını anlayana kadar on yıllar geçiyor , sonunda isyan etmeyi de unutuyorlardı . MÖ 575’ten başlayarak, kuzey krallığını zayıflatmak için, Tiglathpileser ,Zevulun ve Naftali kabilelerine ait toprakları alır ve bu iki kavmi sürer. Başka bir Asur kralı, Shalmanaser V, Reuven, Gad ve Menase kabilelerine ait toprakları ele geçirip sürer. En sonunda MÖ 556’da , Asurlular’ın en büyük imparatorlarından Sargan II, bu görevi tamamlar ve ülkenin kuzeyinin tümü artık Asur imparatorluğunun himayesi altındadır. “ Ve Asur krallığı, Samarya’yı ele geçirir ve İsraelliler’i Asur topraklarına sürer, onları Habor nehrinin kıyısındaki Halah’a ve Gozan nehrini kıyısındaki Media’ya yerleştirir Bu olay gerçekleşti çünkü İsraelliler, Tanrı’larına karşı günah işledi ve başka tanrılara taptı , başka milletlerin geleneklerini benimsedi.” ( 2 Krallar 17: 6- 7 ) Yahudiler, yerlerinden atılınca, oralarla kimler geldi ? Asurlular, başka başka yerlerden ,daha sonradan Samaritanlar olarak bilinecek – şimdiki Şomron ve Samarya’da yaşadıklarından –birçok insan getirdiler. Samaritanlar az çok Yahudiliği benimsemiş insanlardı , fakat tamamen değil. Bu nedenle, Yahudiler tarafından hiçbir zaman kabul edilmemişlerdi. Bu sebepten dolayı Samaritanlar da her zaman Yahudiler’e karşı kırgın olmuşlardı . Aslında, Samaritanlar’ın, Yahudiler’e olan –kinleri hakkında uzun bir hikayeleri vardır. Hıristiyan ilahilerinde Samaritanlar genel olarak ‘ iyi insanlar’ olarak geçse de , Yahudi bilincinde ( ve tarihinde ) Samaritanlar, ender olarak iyi kabul edilir. Günümüzde sadece 600 Samaritan kalmıştır ve Arapça Nablus olarak bilinen, Şehem şehrinin hemen sağındaki Grizim Dağı ‘ndaki kültürel yerleşmelerinde yaşamlarını sürdürürler. KAYIP KABİLELER Bu arada, kuzeydeki Yahudi insanlar Asur imparatorluğunun tümüne dağılmışlardı. Bu 10 kabileye ne olmuştu? Asimile oldular ve kayıp 10 kabile oldular. Dünyanın birçok yerinde, özellikle uzakdoğu’da bu 10 kabileden geldiklerini iddia eden birçok insan bulunmaktadır. Londra Üniversitesi’nde Dr. Tutor Parfait adında bir tarih profesörü uzmanlığını bu insanların yerlerini belirlemek üzerine yapmış. ‘Onüçünçü Kapı ‘ -“ The Thirteenth Gate “- adında bir kitap yazmıştır ve Yahudi soyundan geldiklerini söyleyen insanları araştırmıştır. Çoğunun Yahudilikle ilgisi olmadığı bu kadar insanın nasıl Yahudi soyundan geldiklerini iddia ettiklerini görmek çok şaşırtıcı bir şeydir. Mesela, Afganistan ve Pakistan’ın kuzey kesiminde yaşayan Müslüman kökten dinci olan Pathan’lar , güçlü nüfuslarının 5 milyonunun bu kayıp 10 kabileden gelmiş olduğunu ileri sürerler. Kayıp 10 kabilenin, ‘ Sambatyon nehrinin üzerinde’ yaşadığını söyleyen bir midraş vardır. Bu , tüm hafta boyunca kum ve toprakla akan, fakat Şabat günü duran mistik bir nehirdir. Bu geçilmez bir nehirdir. Tabii ki böyle bir nehir yoktur , bu sadece kabilelerin yok olduklarını ve geri gelmeyeceklerinin alegorik bir söyleyiş biçimidir. Günlerin sonunda, tüm kayıp Yahudiler’in geri geleceği hakkında bir inancımız vardır. Büyük bilginlerden Vilna Gaon, başka dine geçenlerin, tekrardan Yahudik’e geri dönmenin yollarını arayan kayıp ruhlar olduğunu söyler. Fakat şimdilik, bu kabileler yok olmuşlardır. Kuzey İsrael krallığından dağılmış olan Yahudiler’den sonra, Asur İmparatorluğu, gözlerini güneye dikmişti. Fakat burası, kolay bir av değildi. Ama güneyin de Babilliler’le mücadele edeceklerini söylemeye gerek yok… |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ (KRALLAR SONRASI DÖNEM) İsrael'in Sonu Ve 1. Bet-Amikdaş'ın Yıkılışı Yehuda denilen Güney İsrael Krallığı, kuzey krallığından yaklaşık 134 sene fazla yaşamıştır.Bunu nedeni düzensiz bir yerde bulunmaması ve putperestlik yoluna sapmamalarıydı. Kuzeyde, ortalama her 12 yılda bir kral değişiyordu , fakat güneyde ise bir kral yaklaşık bu sürenin iki katı kadar başta kalıyordu. Kuzey krallarının aksine, güney krallarının hepsi dürüst insanlardı. Ve diğer kralların arasında öne çıkan biri Hezekiah idi. ( Bu kral, peygamber İşaya’nın kızıyla evlenmişti ) Kral David’den sonraki 14. Kraldı ve MÖ 590 – 561 yılları arasında ülkeyi yönetti .Tanah, onun hakkında şunları söyler: “Ve O, Allah’ın gözünde doğru olanı yaptı , tıpkı babası David’in yaptığı gibi. Ve İsrael’in Allah’ına güvendi. Yehuda kralları arasında ondan önce veya sonra onun gibisi yoktu ve olmadı . “ ( Krallar 2, 18:3-5 ) Bu pasuk gerçekten övgü doludur. Bu zamanda, kuzey İsrael krallığı ,Asur İmparatorluğu tarafından ele geçirilmişti. Hezekiah da , Asur saldırısından korunmak için Yeruşalayim’in duvarlarını sağlamlaştırdı. Onun yaptırdığı bazı işleri bugün hala görebiliriz. YERUŞALAYİM’İN GÜÇLENDİRİLMESİ Hezekiah’ın zamanından itibaren, Yeruşalayim, artık orijinal ‘David’in Şehri’ ile sınırlı değildi. Büyük bir nüfus da , Tapınak dağının batı kısmındaki yeni yerleşim yerinde yaşıyordu. Fakat şehrin bu kesimi korumasızdı ve Hezekiah da bu bölgeyi, günümüzde arkeologlar tarafından ortaya çıkartılmış surlarla çevirdi. Buraya ‘Geniş Yol’ denir. Kral Hezekiah’ın yaptığı bir diğer iş de , şehre su sağlayan sistemi, büyütmek olmuştu. ( 18. Bölümde bahsedilen ,şehir duvarları dışındaki Gihon kaynakları şehre su sağlıyordu. ) Bunu gerçekleştirebilmek için Hezekiah, Gihon kaynaklarından şehre bir tünel kazmaları için, iki ekip organize eder. Bu ekiplerden birisi, tünelin bir ucundan, diğeri de öbür ucundan kazmaya başlarlar ve ortada buluşurlar. O günlerin kısıtlı teknolojisini göz önünde bulundurursak , kazdıkları bu tünel, inanılması güç bir eserdir. – tam 533 metre uzunluğundadır. Bugün Eski Yeruşalayim şehrinin hemen dışındaki Arap köyü Silvan’a gidebilir ve bu tünelin içinde yürüyebilirsiniz. ( Günümüzde su, sadece dize kadar gelmektedir. ) Ayrıca, eski işçilerin aletlerinin izlerini ve birleşen iki takım işaretierini de hala duvarlarda görebilirsiniz. Aslında burada bir de plaka bulunuyordu fakat Osmanlılar, Yeruşalayim’i aldıkları zaman bu plakayı söktüler ve şimdi bu plaka İstanbul, Türkiye’de bir müzede bulunmaktadır. Sennacherib tarafından yönetiler Asurluluar, Yeruşalayim’i kuşatmak için kapıya dayanmadan hemen önce, şehrin surlarla güçlendirilmesi tamamlanmıştı. Bu yaklaşık MÖ 547 yılları arasında gerçekleşmiştir. Daha, önceden, 21. Bölümde, Ortadoğu’daki birçok değerli eşyanın İngilizler tarafından alındığını ve şu an İngiliz Müzesi’nde sergilendiklerinden bahsedilmişti. Bu kalıntılardan biri de Sennacherib’in zamanından kalma,bir tablettir ve üstünde şunlar yazılıdır: “ Yehuda kralı Hezekiah’ı kafesteki kuş gibi şehrin içine hapsettim”. Farkındaysanız, Yeruşalayim’in düşüşü anlatılmamış , çünkü Yeruşalayim zaten düşmedi. Neler olduğunu bize Tanah anlatır. Asurlular şehri kuşatırlar ve neredeyse amaçlarına ulaşma noktasına gelirler. Fakat kamplarında bir veba salgını baş gösterir ve bir gecede 185,000 Asur askeri ölür. Sennacherip , hemen toparlanıp , Asur’daki evine geri döner ve kısa bir süre sonra da çocukları tarafından öldürülür. Asur İmparatorluğu’nun kana susamış imparatorunun kötü çocuklara sahip olmasını herkes anlayabilir. Fakat ne yazık ki, aziz kral Hezekiah da , bu konuda şanslı değildir KÖTÜ TOHUM Hezekiah’ın oğlu, Menase, babası öldükten sonra tahta geçer. Babası ne kadar iyiyse, kendisi o kadar kötüdür. Tanah, Menase hakkında şunları söyler: “O, Tanrının gözünde kötü olanı yaptı …Baal için sunaklar kurdu. .Oğlunu ateşten geçirdi, astrolojiyle ilgilendi , fallara inandı , ruhlarla uğraştı. Allah’ın gözünde kötü olanı yaptı ve onu kızdırdı”( Krallar 2,21:2 –6 ) Menase, o kadar kötüydü ki, kendi dedesi peygamber İşaya’yı bile öldürttü. Onun zamanında, krallığın ruhani bir çöküşe gittiğini görmek şaşırtıcı değildir. Bir sonraki kral, Amon, Menase kadar kötüydü. Fakat sonra, Allah’ı çok seven Josiah gelir ve birçok etkileyici dini reformlar yapar. Ne yazık ki, öldüğünde bu reformları da kendisiyle birlikte ölür ve ruhani çöküş devam eder. ( Josiah’tan kalma bir gelenek vardır. Josiah, güney krallığının da, kuzey krallık gibi istila edileceğini düşünür ve Ahit Sandığı’nı, düşmanların eline geçmesin diye saklar. Bu dizinin ilerleyen bölümlerinde , Ahit Sandığı’nın bugün nerede olabileceğini tartışacağız. ) Bu arada, İsrael için çok büyük bir tehdit oluşturan Asur İmparatorluğu , yeni bir güç olarak ortaya çıkan Babilliler tarafından yok edilmişlerdi. Ve şimdi de istila edecek olan Babilliler idi. BABİLLİLER GELİYOR Babilliler, önceki Asur imparatorluğunun tüm gücünü ele geçirme politikası dahilinde İsrael’e doğru yürüyüşe geçtiler. Yıl MÖ 434 civarlarıydı. ( ya da Tapınak’ın yıkılışından 11 yıl evvel ) Babililer’in amacı, güçlerini kabul ettirmek, ve İsrael’den geri kalan bölgeleri derebeylikleri yapmaktı. Eğer bu işte başarılı olurlarsa, en zeki ve parlak 10,000 Yahudi’yi himayeleri altına almış olacaklardı. Bu korkunç bir felaket öyle değil mi? Fakat öyle olmadı. Hatta, bizi koruyan bir olay haline geldi ki, bunu bir sonraki bölümde ele alacağız. Babilliler, Yahudiler arasından kukla bir kral olan , Zdekiah’ı başa getirdiler. Fakat bu büyük bir hataydı. Zedekiah, büyük egoya sahip zayıf bir kraldı ve bir süre sonra isyan etmeye karar verdi. Tabii, buna kalkışır kalkışmaz da, Babil imparatoru Nebukadnezar, Yeruşalayim’i kuşattı. Bu konuyu yanlış anlamayın. Bu olay, İsrael, Babilliler’e karşı ayaklandıkları için değil, Tanrı’ya karşı ayaklandıkları için oldu. Yahudiler, Tanrı’yla iyi ilişkiler içindeyken, -Kral Hezekiah zamanında olduğu gibi yenilmezdiler.Bazen, savaşmaya bile gerek kalmıyor,Tanrı , düşmanları bir veba salgınıyla yok ediyordu. Fakat Tanrı’ya ihanet ettiklerinde , İsrael ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, düşmanları karşısında ayakta duramıyorlardı. Fakat, her zaman olduğu gibi, Tanrı, Babilliler, tüm Yeruşalayim’i kuşatana kadar Yahudiler’e doğru yolu bulmaları için yeteri kadar zaman vermişti.. Peygamber Yeremya, 40 yıldır bıkıp usanmadan yaptığı gibi ,tüm halkı pişmanlığa çağırıyordu fakat onu dinleyen olmadı Aksine, dövülüp hapse atıldı! Hapisteyken, Yeremyah, tapınağın ve Yeruşalayim’in yıkılışını tahmin ettiği Lementations- Yakarışlar - kitabın yazdıysa da kimse buna aldırış etmedi. Günümüzde, Yakarışlar Kitabını , her sene 9 Av’da , bu korkunç tahminlerin gerçekleşmiş olduğu günde okuruz. Bu Yahudi tarihi, hala bir utanç günü olarak hatırlanmaya devam edilmektedir. ( 13. Bölümde gördüğümüz gibi ) 9 Av, Tişabeav, Yahudi tarihindeki felaketler günüdür. Moşe’nin İsrael topraklarına gönderdiği casusuların , geri gelip İsrael topraklarına gitmemeyi önerdikleri, Allah’ın da tüm İsraeloğulları’nı 40 yıl çölde dolaşma ile cezalandırdığı, , 1. Tapınak’ın Babilliler tarafından yıkıldığı, 2. Tapınak’ın Romalılar tarafından yıkıldığı, İspanya’da yaşayan Yahudiler’in engizisyonla tehdit edilmeye başlandığı, - Ya vaftiz , ya ölüm – kararı, , Holocaust’un ön evresi 1. Dünya savası’nın başladığı , ve Yahudi insanların yaşadığı diğer pek çok felaketin başlarına geldiği gündür bugün . YERUŞALAYİM’İN KUŞATILMASI Kuşatma, 2 sene sürmüştür. Bu olay hakkında, şu an Yeruşalayim’in eski Şehrinde görebileceğiniz arkeolojik kanıtlar bulunmuştur . Hezekiah’ın ‘Geniş Yolu’nun yakınlarında, İsrael Tower müzesini ziyaret edebilirsiniz. Bu, yaklaşık 60 feet yeraltında olan bir müzedir ve şehrin kuzeydeki savunma duvarına ait üç kapının kalıntılarını burada görmeniz mümkündür. ( Arkeologlar, burayı “E kapısı” olarak adlandırmışlardır. ) Burada, 1970’lerde kazı çalışmaları yapan arkeologlar, Babil kuşatması hakkında kalıntılar ortaya çıkarmışlardır. Buldukları kalıntılar arasında, Babil ve İsraelliler’in kullandıkları ok başlıkları vardır. Peki bunların kimlere ait olduklarını nasıl anlamışlardı ? Ok başlıklarının üzerlerinde isimler vardır. , çünkü eski zamanlarda bunlar çok değerli aletlerdi. Ve , krallar kitabıyla ilgili olarak, şehrin yandığının işareti olan , kömürleşmiş toprak katmanına da rastlamışlardır. 2 yıl sonra, Yahudiler, artık dayanamadılar. Ve boyun eğmek zorunda kaldılar. “Meme emen bebeklerin susuzluktan dilleri damaklarına yapışır, genç çocuklar bir parça ekmek için dilenirler , kimse onlara yardım etmez. Bir zamanlar ziyafetler verenler, şimdi sokaklarda sürünüyor, kırmızı kıyafetlerle yetiştirilenler çöplüklerde yaşıyor, ..Görünüşleri kurumdan da kara bir hale geldi, sokaklarda tanınmıyorlar , derileri kemiklerine yapışmış , ve bir tahta parçası gibi kurudular. ..Merhametli kadınların elleri ,kendi çocuklarına zarar veriyor, … (Lementations-Yakarışlar 4 :4-5,8-10 ) 7 Av’da , Babilliler, şehrin duvarlarını yıkarlar. İçeri girip, herkesi katletmeye başlarlar. Bu felaket sırasında, Zedekiah, gizli bir tünelden Yeruşalayim’den Ölü Deniz’e kaçmaya çalışır Fakat yakalanır ve yakalanma şekli de çok ilginçtir. Rashi, tarafından anlatılan Midraş’a göre, Nebukadnezar’ın kaptanı Nebuzardan, adamları şehre dağılırken ava çıkmış. Bir geyik görüp ve onu takip etmeye başlamış. Geyik de tam bu tünelin üstünden koşmaya başlamış. ( Bu , tabii ki Tanrı’nın , Zedekiah’ın cezadan kaçmasını önlemek için düzenlediği bir şeydi ) Zedekiah, tünelden çıkınca, karşısında geyiği dururken görmüş , ve tam arkasında da Nebuzardan’ı…İşte Zedekiah, bu şekilde yakalanmıştır. Zedekiah, da geri kalan İsraelliler gibi felaket bir kaderin pençesindedir. Bunu Tanah şöyle yorumlar: “ ve onlar…Zedekiah’ın gözlerini oyarlar, bronz prangalara vurular, ve Babil’e götürürler. Ve Nebukadnezar’ın Babil’in başında bulunduğu 19. Yılın beşinci ayının onyedisinde, koruma kaptanı ve Babil kralının hizmetçisi Nebuzaradan ,Yeruşalayim’e gelir.Ve o , Allah’ın evini ( Tapınak’ı ) yakar, kralın evini de ve Yeruşalayim’deki tüm evleri de… ve her büyük adamın evi alevler içinde yanıp kül olur…”( Krallar 2, 7 – 9) Tapınak’ın yıkılışıyla, -MÖ422 yılının 9 Av’ında, Yahudiler’le , Allah arasındaki çok özel bir bağ yok edilmiş oldu. İşte, her şeyin yıkıldığı zaman gelmişti. Korkunç fiziksel yaraların yanında, Yahudi insanların manevi değerleri de yok oluyordu. . Daha önceden, Babilliler, İsrael’i , derebeylikleri yapmakla yetinirken, şimdiki cezaları çok daha ağırdı. Bu sefer, Asurluluar’ın sürgün politikasını benimsemişler ve Yahudiler’i Vaadedilmiş Topraklar’dan dışarı atmaya başlamışlardı.… |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ İLK SÜRGÜN (70 YIL) BABİL SÜRGÜNÜ “Babilliler Tanrı’nın Yahudileri terk ettiğini düşündüler ve sevindiler. Fakat onları büyük bir sürpriz bekliyordu.” Babil nehirlerinin kıyısında oturduk ve Sion’u hatırladığımızda ağladık. İçindeki söğütler üzerine harplarımızı astık. Çünkü orda bizi sürgün edenler bizden bir şarkı istediler. Ve bize acı çektirenler bizden şenlik istediler. ‘Bize Sion şarkılarından birini söyleyin’ dediler. Tanrı’nın şarkısını yabancı topraklarda nasıl söyleyebiliriz? Eğer seni unutursam ey Yeruşalayim Sağ elim hünerini unutsun Eğer seni anmazsam, Eğer Yeruşalayim’i en büyük sevincimin üstünde tutmazsam Dilim damağıma yapışsın.(Teilim-Mezmurlar 137:1-6) Bet-Amikdaş’ın yıkılması ve Babil’e sürülmek Yahudiler için büyük bir şok olmuştu. Bizler için bu durumun ne anlama geldiğini hayal etmek çok zordur. O günlerde Yahudilik Bet-Amikdaş’ta Tanrı’nın varlığıyla birlikte yaşamak demekti. Orda mucizeler her gün olurdu ve herkes onlara tanıklık yapabilirdi. Örnek olarak rüzgar hangi yönde eserse essin, kurbanların dumanı direk gökyüzüne yükselirdi. Bugün kutsallığı hissetmek, o zaman hissetmekle karşılaştırıldığında hiçbir şeydir. O zaman Tanrı Yahudilerle birlikteydi. “ Her şey gitmişti-toprak, tapınak, Tanrı’nın varlığı. Yahudilerin Babil nehirlerinin kıyısında ağlamalarına şaşırmamalı.” Toprak için de durum aynıydı. Olan mucizelerden biri her altı yılda bir, iki misli ürün alınmasıydı. Böylece Yahudiler yedinci yıl toprakta çalışmayabiliyorlardı. Bu inanılmazdı. Şimdi bunların hepsi gitmişti. Toprak, Tapınak, Tanrı’nın varlığı. Fakat, sürgünde bile Tanrı Yahudi ulusunun arkasındaydı, şimdi varlığı gizlenmiş olsa bile. Bunu Tanrı’nın sürgünden önce yaptığı hazırlıkta görebiliriz. Babilliler Israel’e ilk saldırdıklarında, Yahudilerin arasından en iyi ve en akıllı 10 000 kişiyi beraberinde götürdüler. Bu o sırada bir felaket gibi görünüyordu. Ancak bu şekilde,Yahudiler daha sonra Babil’e geldiklerinde burada Yahudi bir alt yapı bulabilmişlerdi. Yeşivalar kurulmuş, sinagoglar inşa edilmiş, kaşer bir kasap bulunmuş ve bir mikve yaptırılmıştı. Böylece Yahudi yaşamı burada devam edebilmiştir. Bunun sonucu olarak Babil’de çok az asimilasyon olmuştur. “Babil sürgününde asimilasyon çok nadirdir.” Şimdi tarihte 2500 sene ileri gidelim, Yahudilerin Amerika’ya göç ettikleri zamana. Ne kadar farklıydı.1880den itibaren Çarlık Rusyasındaki katliamlardan kaçan Yahudiler Yeni Dünya’ya yerleşmeye başladı. Ama gittikleri yerde sinagoglar ve yeşivalar yoktu. Sonuç olarak Yahudi tarihindeki tek toplu asimilasyon gerçekleşti. Böylece Babilde, olayların bu şekilde gelişimi pozitif olarak karşımıza çıkmıştır. Bu, tarihte bir çok kez gördüğümüz Tanrı’nın hastalıktan önce tedaviyi vermesine müthiş bir örnektir. SÜRGÜNDE AYAKTA KALMAK Tanrı, Sinay Dağında Yahudilere ‘ölümsüz bir ulus’ olacaklarına dair söz vermiştir ve sözünü tutacaktır: ‘ Yahudiler düşmanlarının topraklarında olduğu zamanlar bile onları reddetmeyeceğim, onları yok ederek anlaşmayı bozmayacağım. Çünkü ben, onların efendisi Tanrı’yım. Onları, atalarıyla bütün ulusların önünde Mısırdan çıkardığımda yaptığım anlaşma için hatırlayacağım.’ (Levililer 26:44) İnsanlık tarihinde, bütün bir ulusun toprağından sürülmesi çok enderdir. Bütün bir ulusu alıp topraklarından dışarı atmak çok garip bir fenomendir. Üst üste bir çok sürgün hiç duyulmamıştır. Çünkü uluslar ilk sürgünden sonra diğer toplumlara karışmışlar ve yok olmuşlardır. Aslında insanlık tarihinde, çok sayıda sürgün yaşamak sadece Yahudi ulusuna özgüdür. Sürgünlere rağmen Yahudiler ayakta kalabilmişlerdir; çünkü Tanrı onlara ‘ölümsüz bir ulus’ olacaklarına dair söz vermiştir. SÜRGÜNDE YAŞAM Babillilerin Yahudilere yaklaşımı ‘yaşa ve yaşamalarına izin ver’ şeklindeydi. Böylece Babil’de yaşam hiç de kötü değildi. Yahudi cemaatini Babil otoritelerinde temsil edecek bir lider bile atanmıştı. İlk lider sürgün edilen Yehuda kralı Yehoiahin oldu. (Krallar 2 25:27) Ona Aramice Reş Galusa sıfatı verildi. ( Aramice eski Yakındoğuda uluslararası kullanılan bir dildi. Bir Sami dili olup, İbranice’yle benzerlikleri vardır. Talmud’un büyük bir kısmının yazıldığı dildir. Babildeki Yahudiler Aramice konuşurlardı ve Israel’e döndüklerinden sonra bile bu dilde konuşmaya devam ettiler.) “ Diaspora Yunanca bir sözcüktür ve dağılma anlamındadır.” Reş Galusa İbranice Roş Galut, türkçede “Diasporanın başı” anlamındadır. (Diaspora Yunanca bir sözcüktür ve dağılma anlamındadır.) Reş Galusa Kral David’in soyundan gelen bir kişidir. Israel’de kral olmasa da, Babil ‘de hem Yahudi cemaatinin temsilcisidir hem de asil bir statüsü olduğu kabul edilir. İlerdeki 1500 yıl içinde yaklaşık 40 kişi bu sıfatı taşıyacaktır. Hepsi köklerini Kral David’e kadar takip edebilir. Bu Yahudi tarihinde hep korunan asil bir soydur. Dünyadaki en eski Diaspora toplumu Babil cemaatidir. Hiç tartışmasız Yahudiler Babil’de Iraklılardan çok daha önce yaşamıştır. 1940larda ve 50lerde Israel’e dönen ‘Bavli’ yahudilerden bir çoğu köklerini Babil sürgünü zamanına kadar takip edebiliyorlardı. Neden orda bu kadar çok kaldıklarının cevabı Babillilerin, Perslerin ve daha sonra Osmanlıların orda yaşamı kolay kılmış olmalarıdır. ( örnek olarak, Yahudiler İspanya’dan kovuldukları zaman Sultan Beyazıt onları kabul etmiştir. Tabii ki herşey her zaman bu kadar kolay değildi. Daniel kitabı, kaşer olmayan yemeği yemeyi, putlara tapmayı reddeden genç adamların Nebukadnezar tarfından zindana atıldığından bahseder. Genç adamlar mucizevi bir şekilde kurtulunca Nebukadnezar Israel’in Tanrısına saygısızlık etmeyi yasaklayan bir ferman çıkarır. DUVARDAKİ YAZI Babil’in son kralı Belşazardır. Çoğu komşu kral gibi Belşazar da Yahudi kaynaklarında yer almıştır. Politeistik dünyada Israel’in Tanrısının bir ünü vardı. Herkes onu tanırdı. Bu yüzden krallar Yahudi inançlarına sadık kalırlardı. Belşazar, Nebukadnezar Israel’i ele geçirdiği sırada Yirmiya’nın yaptığı kehaneti biliyordu: “ Tüm Israel toprakları bir harabeye dönecek ve Israel kabileleri 70 yıl Babil kralına hizmet edecekler. 70 yıl tamamlandığındaysa ben Babil kralını cezalandıracağım...”(Yirmiya 25:11-12) Doğal olarak Belşazar bu durumdan endişe duymaktadır ve yılları saymıştır. Fakat yanlış sayar. M.Ö. 371 yılı geldiğinde Belşazar kehanetin gerçekleşmeyeceğine inanır. Tanrı Yahudileri terketmiştir ve Yirmiya’nın kehanetinde söz verdiği gibi onları topraklarına geri götürmeyecektir: “ Tanrı böyle söyledi, ‘Babil’de 70 yıl geçtikten sonra, size verdiğim sözü tutacağım ve sizi kendi toprağınıza götüreceğim.’( Yirmiya 29:10) Kutlamak için, Belşazar büyük bir ziyafet verir ve Nebukadnezar’ın Yeruşalayim’den çaldıklarını herkesin görmesi için sergiler. Bütün karılarına ve metreslerine Bet-Amikdaş’ın kaplarından içmelerini altın, gümüş,bakır, demir, tahta ve taşın tanrılarını övmelerini emreder.(Daniel 5:1-5) Tam o anda büyük bir el ortaya çıkar ve duvara bir yazı yazmaya başlar. Belşazar tir tir titrer ama kimse duvardaki yazının anlamını çözemez. Sonunda kraliçe ‘ olağanüstü güçleri, zekası ve anlayışı’ olan bir adamın çağırılmasını önerir. ‘ Tanrı’nın ruhunun içinde olduğu ‘ söylenen bu kişi Daniel’dir. Daniel duvardaki yazıyı okumakta hiç zorlanmaz: “ Tanrı senin ülkenin günlerini saydı ve günlerin sonunu getirdi.....ülken ikiye bölündü, Medes ve Pers arasında paylaşıldı.” (Daniel 5:25-28) O gece Pers ve Medes ordusu saldırır. Kral ve etrafındakiler öldürülür. Sadece Nebukadnezar’ın torunu Vaşti hayatta kalır. O da daha sonra Pers kralı Ahaşveroş ile evlenecektir. Yahudi tarihindeki en önemli öykülerden biri Pers İmparatorluğu döneminde yaşanacaktır. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ PERS DEVLETİNDE PURİM MUCİZESİ Darius yönetimindeki Medes ordularıyla, Sirüs yönetimindeki Pers orduları, Babil’e girmiş ve imparatorluğu ele geçirmişlerdir. Babil İmparatorluğu yok olup Pers yönetimi altına girmiştir. O zamanlar dünyanın bu bölümünde neler olduğuna bir bakalım. İlk önce Asur, sonra Babil, en sonunda da Persler…Bunların hepsi büyük Mezopotamya imparatorluklarıydı ve artarda Yahudi insanlarla ilişki içine girmişlerdi. MÖ.375’te Kral Sirüs, yok olan Babil İmparatorluğu zamanında ana vatanlarından sürülen insanların tekrardan eski topraklarına geri dönebileceklerine izin veren bir ferman çıkartmıştı. Bu fermanın bir kopyası şu an İngiliz Müzesi’nde bulunmaktadır. Burada özellikle Yahudiler’in adı geçmese de, Ezra’nın kitabından öğrendiğimize göre bu fermandan Yahudiler de yararlanmışıtır: “ Pers Kralı Sirüs’ün ilk yılında , Allah’ın Yeremya yoluyla duyurduğu kehaneti sonucunda , Allah Sirüs’ün ruhunu yükseltmiş ve tüm krallığında geçerli olacak ,hem sözlü hem yazılı bir karar açıklamasını sağlamıştır: “ Pers Kralı Sirüs şöyle dedi: “ Dünyadaki tüm topraklara sahip olan Allah , Cennetin Allah’ı , bana Yeruşalayim’de bir tapınak inşa etmemi emretti, Yeuda topraklarında…O’nun halkı olan sizler, Yeruşalayim’e dönüp , Yeuda’da Kutsal Tapınağı inşa edin …” ( Ezra 1: 3 ) EVE DÖNÜŞ Yahudiler’in sevinçten dört köşe olup , hemen toparlanıp yola çıktığını düşünüyor olabilirsiniz. Fakat olaylar böyle gelişmemiştir. İmparatorlukta yaşayan yaklaşık 1 milyon Yahudi’den sadece 42,000’i geri dönmüş. Yani 70 yıl önce sürülenlerin ancak %5 ‘i geri dönmüş, %95’i yaşadıkları yerde kalmıştır. Aynı olay 1948 yılında İsrael Devleti kurulduğunda da yaşanmıştır. O zamanlar dünyada 12 milyon Yahudi yaşamaktaydı ve sadece 600.000 ,kişi yani % 5’i İsrael’e gitti. Geri kalan % 95’i sürgünde kalmayı tercih ettiler. Neden? Bu sorunun cevabı MÖ 370’te de, 1948’de de , günümüzde de aynıdır. Diaspora güzeldir.Bu davranış Yahudi tarihinde sürekli tekrar etmiştir. Yahudi tarihinde sıkça rastladığımız bir durum vardır: Yahudiler Diaspora’da ne kadar yükselirlerse, sonunda o kadar aşağı düşerler. Yahudiler, Diaspora’yı ne kadar güzel ve rahat görürlerse, Diaspora’dan Yahudiler’e gelen tepki o kadar fazla ve ağır olur. Bu duruma Mısır’da rastlarız. Yahudiler Mısır’a davet edilir., Oraya yerleşirler, zengin olurlar, ve sonradan neler olduğuna bir bakın: Köle olurlar! Aynı durumu İspanya’da da görüyoruz,sonuçlarıyla Almanya’da da karşılaşıyoruz. Bir zamanlar sevdikleri ve hoş karşılandıkları yerlerde Yahudiler, hep felaketlerle karşılaşmışlardır. MÖ 370 yılında Yeruşalayim’e dönen 42,000 Yahudi, hemen Yeruşalayim’i yeniden inşa etmeye başladılar. Tabii ki yaptıkları ilk iş, Tapınak’ı yeniden inşa etmek olmuştu, çünkü bir Yahudi , dua edecek Tapınak’ı olmadan tam bir Yahudi hayatı yaşayamaz. Yahudiler’i hiçbir zaman sevmemiş ve bu yeni karardan da son derece rahatsız olan Samaritanlar, Pers Devleti’ne bir mesaj göndermiştir. Yahudiler’in inşa etmelerine yasak getirilmesini istemişler , aksi durumda Tapınağı inşa ettikten sonra ayaklanacaklarını iddia etmişlerdir. Ve, bu tehditler sonucunda, Pers Devleti inşa etme iznini dondurur. 18 yıl boyunca hiçbir yapıma izin verilmez. Ve Ester’in kitabıyla ilgili Purim hikayesi de bu arada yaşanır... BU ARADA, PERS DEVLETİ’NDE… Pers Devleti’nde, Sirüs’ün yerine yeni bir kral geçer. Adı Ahaşveroş’tur ve Pers işgalinde Belshazzar ‘ın kraliyet sarayındaki kan banyosundan kurtulan Vaşti ile evlidir. ( Bkz: bölüm 23 ) Ahaşveroş, birkaç yıl evvel, Belshazzar’ın yaptığı gibi bir ziyafet düzenler. Ahaşveroş da , Belshazzar gibi hesaplamalar yapıyordu ve Yeremya’ın kehanetindeki ,Yahudiler’in , İsrael topraklarına yeniden hakim olmaları için geçmesi gereken 70 yıllık sürenin sona erdiğine karar vermişti... ( Aslında, Yeremya , kehanetinde 70 yıldan daha farklı şekillerde bahsetmektedir. Bir tanesinde Allah Yeruşalayim’i ‘ hatırlayacak ‘ , birinde de ‘ kurtaracaktır’. Yeuda’nın alınışından itibaren sayılan ilk 70 senenin sonunda, Yahudiler’e Yeruşalyim’e geri dönüş izni verilmişti. 1. Tapınak’ın yıkılışından itibaren sayılan İkinci 70 sene ise henüz dolmamıştı ve 2. Tapınak inşa edildiği zaman sürenin dolmasına 14 sene daha vardı. ) Bu ziyafete, Ahaşveroş Yahudiler’i de davet eder ve Yahudiler de kendi sonlarını kutlamak için bu ziyafete gelirler ! Bu olay, Diaspora’da Pers Devleti’nde yaşayan Yahudiler’in ne durumda olduklarını iyi bir şekilde gösteriyor… Yıllar öce, “ Babil nehirlerinin kıyısında oturup ağladım” diyen Yahudiler, gittikçe sürgün yaşamının rahatına alışmışlar,ve putperest dünyanın zevk ve mutluluklarına kendilerini kaptırmaya başlamışlardı. Bu yaşama katılmak için içlerinde öyle bir arzu duyuyorlardı ki, Yahudiler, kendilerini aşağılık bir duruma bile getirmekten bile çekinmiyorlardı. Ahaşveroş, içip sarhoş olduktan sonra, kraliçe Vaşti’nin çıplak olarak konuklar önüne çıkmasını ister. Vaşti, bu isteği reddeder, Ahaşveroş da onu öldürtür. Kraliçesiz kalan kral, tüm görevlilerini ülkenin dört bir yanında gönderir ve kendisine uygun kadınların araştırılmasını ister. Ester ‘in de sarayla ilgisi böyle başlamıştır. Kimse onun Yahudi olduğunu bilmez, dayısı Mordehay, Ester’e kimliğini gizli tutmasını söylemiştir. Kral, Ester’e aşık olur , ve saraya çağrılan tüm kadınlar arasında Ester, kraliçe olarak seçilir. ( Ester’in kitabı, en iyi ,Talmud ‘un Tractate megila yorumlarıyla okunur çünkü hikayede birçok olağanüstü ayrıntı gizlidir ve bu ayrıntılar basit okuma sırasında okunmaz. Fakat bu ayrıntılardan, bu dizinin kapsamına girmediğinden .bahsedilmeyecektir. ) AMALEK SOYUNDAN HAMAN Ahaşveroş’un en yüksek yardımcısı, Aman HaAgagi adında bir adamdı. Bu isim size bir yerlerde tanıdık geliyorsa haklısınız. Agagi, Amalek ulusunun kralıydı ve Kral Şaul, emredildiği gibi onu öldürmeyi ihmal etmişti. Aman, Amalek soyundan geliyordu ve Yahudiler’e karşı patalojik bir nefret besliyordu. ( Amalek ideolojisi hakkında daha ayrıntılı bilgi için 16. Bölüm’e bakabilirsiniz) Çeşitli olaylar sonunda, Aman, İbrani takvimine göre 13 Adar’da bütün Yahudiler’in yok edilmesini emreden bir fermanı krala kabul ettirmeye çalıştı. Ve katliamın gününe de ilginç bir yöntemle karar vermişti. Haman ‘purim ‘ denilen zarları atarak bu güne karar verdi. Neden? Amalek düşüncesine göre her olay rastlantısal biçimde belirlenir – her şey şans eseri gerçekleşir. Bu olayları yürüten bir tanrı yoktur. Tanrı da gerçeğin tamamen reddidir. Purim ,‘ Şans’ adı verilen bu bayram da aslında hiçbir şeyin şans eseri olmadığını bizlere gösterir. Aman zarları atıp konuşmaya başladığı andan itibaren , her şey onu açısından tam tersine dönmeye başlamıştır bile. Kraldan onurlandırma bekleyen Aman kendisini, birdenbire ,düşündüğü tüm onurlandırmaları ,düşmanı Mordehay’a yaparken bulur. Kralın yanında, kraliçenin ziyafetine davet edilen ve gururla dolan Aman , burada sadece kraliçenin de bir Yahudi olduğunu öğrenecektir. Ve şimdi de, geri kalan Yahudiler ‘le birlikte , kraliçeyi de öldürmeye teşebbüs etmekle suçlanacaktır. Kraliçenin yatağına atlayıp yalvar yakar merhamet dileyen Aman, bu hareketinden dolayı tecavüze yeltenmekle de suçlanacaktır. İşler, Aman için daha kötü gidemez fakat Aman’ ı asıl yok eden olay şimdi gerçekleşecektir: Mordehay için darağaçları hazırlatan Aman, kendi yaptırdığı darağacında ölüme mahkum edilecektir. Ve dünyadan silip atmak istediği Yahudiler, öldürülmek yerine, onlara tehdit oluşturan düşmanlarının ortadan kaldırılışını izleyeceklerdir. Ester’in kitabında bu hikaye hakkındaki en ilgi çekici nokta, tüm hikaye boyunca Allah’ın adının bir kez bile belirtilmemiş olmasıdır. Buradan öğreniyoruz ki , 2. Bet-Amikdaş’ın yıkılışından sonra Allah, kendini saklamıştır, fakat bizler tarihsel olaylarda O’nun varlığını , Yahudiler’in hayatta kalması için gerçekleştirdiği ,birbiri ardına gelen mucizelerden anlayabiliyoruz , ve böylece İsrael ulusunun ‘ sonsuz ulus’ olacağına dair verdiği sözü tuttuğunu görebiliyoruz. Talmud’dan , bu olayların yaşanacağını Devarim kitabının söylediğini öğreniyoruz: “ O gün yüzümü saklayacağım……” ( Devarim, 31:18 ) ‘ Saklamak ‘ anlamına gelen İbranice sözcük, ‘ Hester ‘ – Ester ismiyle aynı kökten geldiğinden – bu olayları hatırlayarak okunur. ALLAH’IN SAKLI YÜZÜ Birinci Bet-Amikdaş zamanında, Allah’ın varlığını açıkça görebilirdiniz. Allah’ı Yeruşalayim’de hissedebilirdiniz. Allah, aslında her zaman buradadır fakat Bet-Amikdaş’ın yıkılışından beri , insanların içindeki manevi duygular zayıflamıştı ve bu zamandan sonra Yahudiler’in Allah’la ilişkileri daha dolaylı bir hale gelmişti. Bu zamandan itibaren, Allah, daha önce olduğu gibi kendini tarih sahnesinde açıkça göstermeyecektir. Tabii ki Allah her zaman oradadır. O , her şeyi yerli yerine koyan sahne arkasındaki düzenleyicidir. Ester’in kitabında da Allah’ı hastalığa nasıl hemen çare getirdiğini görebiliyoruz. Her şey bir felakete doğru giderken, en sonunda Yahudiler kurtulmuş ve geriye dönüp baktıklarında yaşadıklarının ne kadar olağanüstü olduğunu fark etmişlerdir. Bu Purim’de herkesin sarhoş olup, ‘ Kutsanmış Mordehay’ ile ‘ Lanetlenmiş Aman’ arasındaki farkı anlayamayacak hale gelmelerinin sebebidir. En kötü olayların bile aslında Allah’ın isteği olduğunu bize gösterir.Herşey göründüğü gibi değildir, ve bu da Purim’de maske giymemizin nedenini açıklar. İbranice’de Purim’i en iyi nitelendiren sözcük, ‘ hikayede tersine dönmüş’ anlamındaki ‘venahafoh hu’dur. Şans eseri kötü gözüken olaylar, aslında Yahudiler’in iyiliği için tasarlanmışlardır. Hiçbirşey kaza sonucu gerçekleşmemiştir, aksine herbiri bir tasarımın parçasıdır. Hikaye, aslında Yahudi tarihini de özetler. Tıpkı Purim hikayesinde olduğu gibi, her şey olup bittikten sonra, geriye dönüp bakarız ve olayların nasıl yerli yerine oturduğunu fark ederiz. Hiçbirşey şansa bağlı değildir. Allah , Yahudiler’e yardım etmek ve bu dünyadaki görevlerini başarıyla gerçekleştirmelerini sağlamak için , en kötü durumda bile , olayların Yahudiler’in lehine işlemesini sağlayacaktır. Yahudiler’in bundan sonraki görevi Bet-Amikdaş’ı yeniden inşaa etmektir. Ahaşveroş’tan sonra, Pers kralı 2. Darius olur. Onun Ester’in oğlu olduğuna inanılır ve Darius, Sirüs zamanında Yahudiler’in başladıkları işi bitirmelerine izin verir. Bu , Yahudiler’in tarihlerindeki çok özel dönemlerden biri olan , 2. Bet-Amikdaş’ı tamamladıkları zamandır. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ İLK SÜRGÜNDEN DÖNÜŞ (40 YIL) II. BET-AMİKDAŞ'IN KURLUŞU Persler Babil İmparatorluğu’nu ele geçirdiğinde Sirüs’ün hükümdarlığında başlayan ve 18 yıl boyunca kesintiye uğrayan Bet-Amikdaş’ın yeniden inşası, Ester’in oğlu olduğuna inandığımız Pers Kralı II. Darius’un kutsanmasıyla devam etti. Çalışmalar M.Ö. 350 yılında tamamlandı ve Bet-Amikdaş yeniden adandı ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Birinci Bet-Amikdaş’ın yoğun ruhaniliği ikincininkiyle karşılaştırılamaz. Sürekli gerçekleşen mucizeler artık yoktur. Peygamberlik de öyle. Aron Akodeş (Ahit Sandığı) gitmiştir: bir Kodeş Akodeşim vardır ama boştur. Aron, On Emir tabletlerini içeren o özel, altın kaplı sedir sandık, Şehina’nın, Tanrı’nın varlığının altından iki altın meleğin açık kanatlarının arasından indiği yerdi. Aron’a ne oldu? Talmud (Taanit’te) bundan söz eder ve iki görüş aktarır. Birinci görüşe göre Babilliler onu alıp götürmüştür. İkinci görüş ise yaklaşan işgali ve yıkımı öngörmüş olan Kral Yoşiah tarafından saklandığını belirtir. (22. Bölüme bakınız.) Talmud’daki ünlü bir hikâyeye göre bir koen Mabetler Tepesi’nde yerinden oynamış bir taş görür ve Aron’un orada saklı olduğunu anlar. Diğerlerine söylemek üzere yola koyulur ama ölür. Bu hikâyenin ana fikri Aron’un bulunmaması gerektiğidir. Henüz... EZRA Yeruşalayim’de Bet-Amikdaş’ı yeniden inşa eden Yahudiler çok iyi niyetli insanlardı ama ne yazık ki liderleri yoktu. Boşluğu doldurmak için Ezra ortaya çıktı. İran Yahudi toplumunun bir lideri, bir sofer (Tora yazıcısı), bilgin ve koen olan Ezra, Kutsal Toprak’taki Yahudi toplumunun başında bir kral ya da peygamber olmadan zorlandığını duyar. Yanına liderlik yetenekleri bulunan, iyi seçilmiş 1.496 adam alır ve yardıma koşar. Talmud’un Ezra hakkındaki görüşü o kadar olumludur ki ondan, “Moşe daha önce ortaya çıkmasaydı, Tora Yisrael’e Ezra aracılığıyla verilirdi” diye söz etmektedir (Sanhedrin 21b). Bu büyük övgü Ezra’ya, Yahudi ulusunun ruhaniliğini yeniden oluşturduğu ve Tora kanununu ülkeye yeniden yerleştirdiği için yapılmaktadır. En önemli reformları arasında asimilasyona ve karma evliliklere karşı yürüttüğü savaş vardır. Gerçekten de Ezra’nın Kitabı Yahudi olmayan kadınlarla evlenen bütün erkekleri kınar ve isimlerini verir: 112 erkeğin her birinin ismi (Ezra 10:18-44). Mesele nedir diye sorabilirsiniz. Neticede sadece 112 adam yoldan çıktı. Bugün milyonlarca Yahudi karma evlilikler yapıyor. Amerika’da karma evlilik yapma oranı %60. Mesele şu ki 2.500 yıl önce bir Yahudi’nin karma evlilik yapması hakaret sayılıyordu. Şimdi toplum bunu normal karşılıyor. Hatta Amerika’da “progressive-ilerlemekte olan” diye adlandırılan topluluklar, Tora’nın tekrar tekrar yerdiği ve Yahudi halkının ölümüne yol açacak olan bir şeye yasallık kazandırmak için karma evlilikleri kutsayacak rabi’ler aramaktalar. Ezra’nın çabalarıyla bu karma evlilikler bozulur. Herkes –ülkenin dört bir yanından kadın ve erkekler- Yeruşalayim’de toplanır ve Tora yüksek sesle okunur. Sonunda hepsi karma evlilik yapmamaya ve Tora’ya uymaya ant içer. (Nehemya 10:30-31) RUHANİ BOŞLUK Ezra’nın (ve diğer liderlerin) çabalarına karşın Bet-Amikdaş, ruhani açıdan öncekinin soluk bir kopyasıdır. sırada görüntü olarak mütevazı bir yapıdır. Büyük Herod tarafından (M.Ö. 30 dolaylarında) yeniden inşa edilecek, görkemli bir görünüm alacak ama Birinci Bet-Amikdaş ile karşılaştırıldığında ruhani olarak boş kalacaktır. Koen Gadol’lar olacağı halde bu kurum yoldan çıkacaktır. Talmud’a göre yaklaşık 410 yıl süren Birinci Bet-Amikdaş dönemi boyunca sadece 18 Koen Gadol olmuştur. 420 yıllık İkinci Bet-Amikdaş süresince 300 Koen Gadol olmuştur! Talmud’dan biliyoruz ki Yohanan 80 yıl boyunca, Şimon 40 yıl boyunca, Yişmael ise 10 yıl boyunca Koen Gadol idi. Bu demektir kadar geriye kalan 290 yılda 298 koen görev aldı. Yani yaklaşık yılda bir koen. Bunun sebebi nedir? Talmud der ki Kodeş Akodaşim Yom Kipur dışında girilmesi yasak olan bir yerdi. Koen Gadol sadece o gün, Tanrı’nın huzurunda özel ritüeller yapmak üzere oraya girerdi. Ama Koen Gadol’un kendisi ruhani olarak temiz değilse ve odaklanamıyorsa, Tanrı ile o heyecan verici karşılaşmaya dayanamıyor ve hemen oracıkta ölüyordu. İkinci Bet-Amikdaş döneminde Koen Gadol’a, öldüğü takdirde Kodeş Akodaşim’den dışarı çekilebilmesi için bir ipin bağlandığını biliyoruz. Koen Gadol’luk İkinci Bet-Amikdaş döneminin büyük bir kısmında yoldan çıkmış bir kurum olduğundan, Koen Gadol’lar her yıl ölüyordu. Yine de insanlar bu iş için çıldırıyor, görev en yüksek bedeli ödeyenin elinde kalıyordu. O halde sorulması gereken soru: Madem ki Yom Kipur’da ölecekti, bu işi kim isterdi? Olası bir yanıt, adayların öylesine büyük egoları vardı ki başarabileceklerini düşünüyorlardı. İşler böylece kötüye gitmeye başladı. PEYGAMBERLİĞİN KAYBEDİLMESİ İşler neden böyle kötü gitti? Bunun en büyük nedeni peygamberliğin yok olmasıdır. Çevrede peygamberler varken sapkınlık mümkün değildi. Peygamber Tanrı ile konuşur ve bir sapkını hemen yola getirirdi. Kimse peygamberliğin ve açık mucizelerin karşısında Yahudiliğin temel öğretilerini inkar edemezdi. Ama peygamberlik kaybolunca ve merkezi otorite zayıflayınca insanların yoldan çıkması ve kutsal kurumların (Koen Gadolluk gibi) bozulması kolaylaştı. Peygamberlik kayboldu çünkü Tanrı artık eskisi gibi Yahudi halkının yanında değildi. Aynı zamanda insanlar ruhani olarak daha zayıftı ve peygamberliği başaracak yoğun ruhani çalışmayı yapamıyordu. Peygamber olmak için ruhani olarak mükemmel ve kendinize tamamen hakim olmanız gerekir. Bu, Yahudiliğe göre büyük adamın kim olduğunun en son tanımıdır. Bilgeler şöyle der: “Büyük adam kimdir? Kendini fetheden.” (Pirke Avot 4:2) Yahudi anlayışına göre peygamberlik sadece geleceği önceden bilmek değildir. Fiziksel dünyanın ötesine geçme durumudur. Yani peygamber öyle yüksek bir anlayış düzeyine ulaşır ki Sonsuz ile iletişim kurabilir. Moşe en yüce peygamberdi, yani insani olarak mümkün en yüksek peygamberlik seviyesine ulaştı. Ama daha düşük seviyelere ulaşan ve peygamber olan birçok -Tamud’a göre yüz binlerce- kişi vardı. Şaul’un hikâyesinde (16. Bölüm) Yahudi halkının kayıp eşyalar dahil, nasıl her konuda peygamberlere başvurduğundan söz etmiştik. Ama bu olgu Bet-Amikdaş’ın yıkılmasıyla ortadan kayboldu ve yeniden inşa edildiğinde geri gelmedi. Nasıl peygamber olunduğu ile ilgilenen varsa... böyle bir talimat kitabı mevcut. Adı “Doğrunun Yolu”, 18 yüzyılda Ramhal olarak da bilinen büyük Kabalacı Rabi Moşe Hayim Luzzato tarafından yazılmıştır. Bu, kendinizi fiziksel, duygusal ve tinsel olarak tamamıyla nasıl kontrol edebileceğiniz, bu dünyanın ötesine geçebileceğiniz ve peygamber olabileceğiniz hakkında bir kılavuzdur. Ama bu kitabı hatmetseniz bile peygamber olamazsınız. Neden mi? Çünkü peygamberlik ancak Yahudi halkının geride kalanı da ruhani açıdan yüksek bir seviyede ise mümkündür. Birey olarak olağanüstü yüksek bir seviyeye ulaşabilirsiniz ama ancak o kadar. En üste çıkmak ve sınırı yarmak için Yahudi halkının omuzlarının üzerinde durmanız gerekir çünkü peygamberlik düzeyine ulaşmak için bütün ulusta minimum bir ruhanilik düzeyi bulunmalıdır. Ulus bu düzeyin, bu sınırın altına düşerse, ayak parmaklarınızın ucunda istediğiniz kadar yukarı uzanın, başaramayacaksınız. İkinci Bet-Amikdaş döneminde Yahudi halkının belli bir ruhanilik sınırının altına düştüğünü ve hiçbir zaman o düzeye tekrar ulaşamayacağını göreceksiniz. Tamud o zamanda, daha önceki zamanlarda yaşadıkları takdirde muhakkak peygamber olacak kişilerin yaşadığını söyler. Ne var ki peygamberlik kapısı Yahudi halkının suratına kapanmıştır... Ve Mesihsel döneme kadar da açılmayacağı söylenmektedir. Yahudi halkının ruhani olarak zayıfladığını fark eden bir grup bilge lider bir araya geldi ve Yahudiliği güçlendirme hedefiyle Sanhedrin’i (Yahudi Yüce Mahkemesi) 70 üyeden 120 üyeye çıkardı. Bunlar Büyük Meclisin Adamları’ydı. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ İLK SÜRGÜNDEN DÖNÜŞ 40 YIL BÜYÜK MECLİS Büyük Meclis ,-İbranice’de Knesset Agedola -MÖ 410 ve MÖ 310 yılları arasında Yahudi liderliğini üstlenmiş, cemaatin önde gelen insanlarının oluşturduğu, alışılmışın dışında bir kurumdu . Bu zaman dilimi , 1. Bet-Amikdaş’ın yıkılışından sonra , 2. Bet-Amikdaş’ın yapıldığı dönem, ve, Büyük İskender tarafından yönetilen Helenliler’in istilasına kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Yahudilerin manevi olarak zayıf düştüklerini fark edince, bir grup bilge lider bir araya gelirler ‘Büyük Yahudi Mahkemesi’ olan Sanhedrin’deki kişi sayısını , Yahudiliği güçlendirmek için 70 kişiden 120 kişiye yükseltirler. İlk olarak Ezra ( Ezra’nın Yahudiliğin manevi gücünü yeniden ortaya çıkarmak için yaptığı çalışmalar 25. Bölümde anlatılmıştı ) önderliğinde toplanarak, Yahudi insanların inançlarının zayıfladığı böyle bir karışıklık döneminde Yahudiliği savunmuşlar ve düzenlemişlerdir. . ( Günümüzde ‘ Knesset’ diye adlandırılmış İsrael Parlamentosunda da, Büyük Meclis’teki gibi 120 sandalye bulunmaktadır. Bu meclis üyeleri arasında, son peygamberlerden Haggai, Zeharia ve Malahi’nin yanında Mordehay’a ( Purim hikayesindeki ) , Yeoşua’ya ( Büyük haham) , Nehamya’ya (Yeruşalayim’i yeniden inşa eden baş mimar ) , ve Şimon Atsadik ‘e ( Başka bir büyük haham ) de rastlıyoruz. Bu dönemde Talmud ‘un hala yazıya geçirilmediğini aklımızda bulundurmamız gerekir. İnsanlar ,nasıl bir Yahudi yaşamına sahip olacaklarını , Tora’daki emirleri bilerek ve bu emirlerin sözlü olarak nesilden nesile aktarılmış yorumlarını öğrenerek bilebiliyorlardı. Kısacası, Moşe’nin Sina ‘da halka öğrettiği Sözlü ve Yazılı Tora’yı bilmeleri gerekliydi. Sözlü Tora’yı bilmeden Yazılı Tora’yı anlamak, imkansızdır. Örneğin, Yazılı Tora, “Sana emrettiğim bu sözler her zaman kalbinin üstünde olacak,…ve sen bunları evinin kapısına ve girişlerine yazacaksın” dediğinde, Yazılı Tora’nın belirttiği ‘ sözleri’, ve bu sözlerin nasıl küçük bir rulo halinde kapı eşiklerine asılması gerektiğini açıklayan kaynak, Sözlü Tora’dır. Sözlü Tora olmadan mezuzanın ne olduğunu ve Yahudilik’te günlük yaşamla ilgili sayısız ayrıntının ne olduğunu bilemezdik. TUTARLI AKTARIM Yahudiler, sürgünün getirdiği sıkıntılarla mücadele ederken, bu sözlü geleneklerin tutarlı ve değişmez bir şekilde nesilden nesile aktarımı çok önemli bir konu haline gelmiştir. Ve Büyük Meclisteki liderlerin Yahudiliğe yaptıkları en büyük katkılar, işte bu noktada görülür. Tarihte gördüğümüz gibi, Yahudiler ne kadar ( kendilerini Yahudi yapan ) gelenek ve göreneklerinden uzaklaştılarsa, o kadar asimilasyona uğrayıp yok olma tehlikesiyle karşılaşmışlardır. Yani, bu bilge kişilerin katkıları , Yahudiliğin yaşaması ve devam etmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Talmud, onların saygınlığını şöyle belirtir: Moşe, Tora’yı Sina’da almış ve onu Yeoşua’ya, Yeoşua yaşlılara, yaşlılar peygamberlere, peygamberler de Büyük Meclisteki kişilere aktarmışlardır. …Şimon Atsadik, Büyük Meclisteki en yaşlı kişilerden biriydi. Her zaman “ Dünya 3 şeyin üstüne kuruludur: Tora, Allah’a karşı sorumluluklarımız ve sevgi – şefkatimizi gösteren davranışlarımız …” derdi. ( Pirke Avot 1:1 ) TORA’NIN İÇERİĞİ Sözlü Tora’nın tutarlı ve değişmeden aktarımının sağlanması dışında, Büyük Meclis’teki kişiler, Tanah’da Yahudiliğin kutsal yazılarından hangilerinin bulunması gerektiğine de karar vermişlerdir. Yahudi insanlardan , hem kadın hem erkek olmak üzere yüz binlerce bilge kişi ve peygamber yetişmiştir. Acaba bu kişilerin hangi ürünleri gelecek nesiller için korunmalıydı ve hangilerinin uygulanma olanakları sınırlıydı ? Büyük Meclis üyeleri, bu kararları veririler ve bizim Tanah olarak bildiğimiz kitabı oluştururlar. ( Tanah, İbranice’de, Tora, Peygamberler ve Yazılar kelimelerinin kısaltmalarından oluşmuş bir kelimedir. ) Bu Hıristiyanların ‘Eski Ahit ‘ diye isimlendirdikleri kitaptır .Fakat eğitimli Yahudiler , asla bu ismi kullanmazlar. ‘Ahit’, ‘ anlaşma ‘ anlamına gelen Yunanca bir sözcükten gelmektedir ve İbranice Tanah’ın Hıristiyanlarca böyle adlandırılmasının nedeni, Hıristiyanların; Allah’ın Yahudiler’le yaptığı anlaşmayı iptal edip , İsa’yı takip eden kendileriyle yeni bir anlaşma yaptığına ( Yeni ahit ) inanmalarıdır. Yahudiler , Allah’ın, kendilerini , sonsuz ulusu kabul ettiğini bilirler ve bunun sonsuza kadar da değişmeyeceğine inanırlar. Bu nedenle Hıristiyanların ‘eski ahit’ adlandırmasını bir hakaret olarak kabul ederler. Tanah, Tora’nın beş kitabını , Peygamberlerin 8 kitabını ( en sonuncusu 12 küçük kitabı içerir ) ve çoğu Kral David tarafından yazılan pasukları ,Kral Şlomo tarafından yazılan (Şarkıların Şarkısı , Atasözleri , Ecclesiastes ), ve Job, Rut , Ester, Daniel ‘in kitaplarını da içeren çeşitli yazılardan oluşmuş 11 kitabı içerir. DUA Büyük Meclisin yaptığı en son iş de duaları düzenlemek olmuştur. Aslında, MS 2 . yüzyıla, yani 2. Bet-Amikdaş’ın yıkılışına kadar sürecek bir işlemin başlangıcını yapmışlar ve esas kuralları ortaya koymuşlardır. 1.Bet-Amikdaş Dönemi’nde ,Yahudiler’in hep birlikte söyledikleri düzenli duaları yoktu çünkü insanların bireysel olarak Allah’la çok yakın, yoğun bir ilişkileri söz konusuydu. Ayrıca, zamanımızda dualarla ulaşmaya çalıştığımız amaçlara, o zamanlar kurban keserek ulaşılabiliyordu. Tabii ki, 2. Bet-Amikdaş inşa edildiğinde, kurban geleneği devam etti, fakat Yahudiler’in birçoğu İsrael topraklarına geri dönmediğinden ,Allah’a ulaşmak için böyle bir ortama sahip olmamışlardı. Bu nedenle, düzenli dualar , Bet-Amikdaş zamanında yapılanların yerine ortaya çıkmıştır: Örneğin sabah duası, Bet-Amikdaş’taki Şahrit duası yerine, öğlen duası Minha duası , akşam duası Ma’ariv ise akşam yapılan işlemlerin yerine ( Bet-Amikdaş’ta akşam kurban kesilemezdi ) düzenlenmişlerdir. Duaların her birindeki ortak bölüm, günde 3 kez tekrarlanan ‘Şmonaesre- 18’ kutsamadır. Her kutsama, Yahudiler’in birbirlerine bağlılığını yansıtmak için çoğul olarak ifade edilmiş ve her biri, kaynağını Tora’dan veya Kabala’dan almıştır. Bu duanın mistik derinliği - Büyük Meclisin yazdığı en önemli parçalardan biri – hayret vericidir. Örneğin, iyileşme duasında 27 kelime bulunmaktadır. Bunun da nedeni ,Tora’da Allah’ın Yahudi insanların iyileştiricisi olacağına dair söz verdiği pasuğun ( Çıkış 15:26 ) 27 kelimeden oluşmasıdır. Şmonaesre bölümünün manevi olarak o kadar güçlü olduğu söylenir ki (Nefeş Ahayim 2:13 ) hissedilemden veya anlaşılmadan söylense bile dünya üstünde büyük etkileri olur. İlahi ilham ve Büyük Meclisin saf zekası sayesinde, fiziksel olarak parçalanmış bir milletin külleri arasından, manevi olarak gelişen bir millet yaratılmıştır. Onların yaptıkları bu çalışmalar, Yahudiler, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar ,Yahudi dini ve ulusal kimliğini ifade edip pekiştirmiş , Yahudi insanlar için bir odak noktası, ve bütünlük yaratmıştır Büyük Meclisin son üyesi Shimon Atsadik olmuştur. Eski Tarihçi Josephus’a göre, (Contra Apion 1: 197 ) Shimon Atsadik’in yönetiminde, İsrael’deki Yahudiler, refaha kavuşmuşlardır ve nüfusları 350,000 e ulaşmıştır. Persler’in bu kadar hayırsever oluşları, manevi anlamda olmasa da, maddi olarak Yahudiler’e çok yardımcı olmuştur. Fakat bu durum ufukta parlamaya başlayan Helenliler’in gelişen gücüyle değişecektir. |
YAHUDiLiK (MÜSEViLiK) Yaşayan ilâhî kaynaklı dinlerden, mensûbu en az olan bir din. Günümüzde yeryüzünde yaklaşık 15-24 milyon dolayında Yahûdî vardır. Yahûdili'ğin, dinler tarihinde özel bir yeri bulunmakta ve bu din, en eski ilâhi kaynaklı din olarak nitelendirilmektedir. Mâzisi birkaç bin yıl geriye giden bu dinin başta gelen özelliklerinden biri İsrail oğulları ile Tanrı arasındaki "ahd'e kutsal kitaplarında geniş yer ayrılmasıdır. Bu nedenle bu din, bir "ahid dini" olarak da bilinmektedir. İsrail oğullarının başına gelen bütün sıkıntıların, onların bu ahde uymamaları, verdikleri sözü tutmamalarından ileri geldiği, hem kendi mukaddes kitaplarında, hem de Kur'an-ı Kerîm'de belirtilmektedir. Bu din, Bâbil Sürgünü'nden sonra millî bir din haline getirilmiştir. Ancak bu din, tek Tanrı'ya, vahye dayanan mukaddes kitâba ve peygamberlere yer vermesiyle millî dinlerden; millileştirilip bir ırka tahsis edilmesiyle de, ilâhî dinlerden farklı bir durum arz etmektedir. Aslında bugünkü Yahudiliğin bir din mi, ırk mı, yoksa millet mi olduğu, pek net değildir. Tartışmaya girmeden onun kendine has özellikleri ve nitelikleri bulunan bir din olduğu, benzerinin bulunmadığı ve bu yüzden de tanımının zor olduğu söylenebilir. Çünkü Yahûdilikte din ve ırk içiçe girmiş olduğundan birini dinlerinden ayırmak güçtür. Onun en güzel tanımını, mukaddes kitaplarında yer alan "Balam" hikâyesindeki şu cümle yapmaktadır: "İşte ayrıca oturan bir kavimdir ve milletler arasında sayılmayacaktır"(Sayılar, 23/9). Yahudiler, mukaddes kitaplarında yer alan ifadelere dayanarak kendilerini, dünya milletleri arasından seçilmiş kavim olarak görürler. Tanrı, bu kavmi Sina'da kendine muhatâp kılmış, onlarla ahidleşmiş, onlardan buyruklarına uyacakları konusunda söz almış ve Hz. Mûsa'nın şahsında onlara Tevrât'ı göndermiştir. Bu dinin odak noktası, Kudüs'deki "Mâbed"dir. Tahribinden önce bu Mâbed'in bir odasında "Ahid Sandığı" bulunmaktaydı. Yahûdiliğin sembolü, "Yedi kollu şamdan" ve "altı köşeli yıldız" (Hz. Dâvûd'un yıldızı)dır. Yahudiliğin Tarihi Seyri M. Ö. İkinci bin yılın başlarında Yahudilik Hz. İbrahim'in oğlu İshak'la sahneye çıkmıştır. İshak'tan sonra Yakub (a.s) yerine geçti (İbn Haldun, Tarih,2/40). Yakub'un diğer adı "İsrail" idi. Dolayısıyla Yakub'un oğullarının adıyla anılan on iki kabile de İsrail oğullarını oluşturdu. Bundan sonra Yusuf (a.s)'un daveti (Taberî, Tarih,1/185) üzerine Yakub ve oğulları Mısır'a göç ettiler (İbn Esir, Kâmil, 1/155). Yahudilik, sözün tam manasıyla İsrail oğullarının Babil'de geçirdikleri sürgünden sonra inkişaf etmiştir. Oradan Filistin'e döndükten sonra (M.d. 538) İlahi şeriatı bildiren Tevrat, daha fazla bütün hayatın merkezi sanılmıştır. Yahudilere mahsus hükümleri havi Tevrat'a göre, Yahudiler yabancılarla evlenemezler. Bu durumda kendilerini ileride üstün ırk saymalarına kadar vahim sonuçlara ulaşmıştır (A. Schimmel, Dinler Tarihine Giriş, 110). M. Ö. İki binlere değin İsrail oğulları Mısır'da üçüncü sınıf insan muamelesi gördüler, orada tutsak kaldılar. Ta ki kavmin içinden (İsrailoğullarından) Musa'nın, onları Firavun'un zulmüne karşı Hak'la gelip kurtulmalarına kadar. İsrailoğulları Ken'an iline ulaşarak kurtuldular. Musa, Şeriatıyla İsrailoğullarına iki özellik kazandırdı. Biri, Allah'ın kanunlarına itaat etmek, diğeri ise isyana, başkaldırmaya yönelten bir tabiat hali. Ken'an ülkesinde başta Filistinliler olmak üzere çeşitli topluluklarla savaşmak zorunda kalan Yahudiler, İ.Ö 990 dolayında Hz. Davud'un peygamberlik ve liderliğiyle bileşik bir devlet (krallık) şeklinde örgütlenerek Kudüs'ü ele geçirdiler. Hz. Davut'a (a.s) gönderilen Zebur adlı semavi kitap, Tevrat'ın hükümlerini tasdikleyici olarak geldi. Bu yüzden Yahudilik İsa'ya kadar sürecektir. İ. Ö. Dokuzuncu yüzyıldan beşinci yüzyıla kadar Aramiler, Asurlular ve Babillilerle çeşitli savaşlar sürmüştür. Babilin Yahuda Krallığını ele geçirmesi ile İsrail oğulları yeni bir sürgün dönemine giriyordu. Yahudilik kendi tarihinde Büyük İskender'in İ.Ö. 322'de Filistin'i ele geçirmesi ile İ.Ö. 4-2 y.y'lar Helenistik bir dönemin başlangıcı olmuştur. Helenistik dönemde Suriye, Anadolu, Babil ve İskenderiye'de Yahudilik önemli merkezler elde etmişti. Bu dönemde Yahudiliğin kutsal metinleri Yunanca'ya tercüme edildi. Mısır'da zengin tarih, şiir, felsefe birikimi Yunan bilgisiyle oluştu. Bu dönem için biraz farklı bilgi şöyledir: Aşağı yukarı M.Ö. Üç yüz senesinden M.Ö. yüz beş senesine kadar Yâhudi dini büyük bir devir yaşamıştı. Selevkyalı hükümdarların, Yahudileri Helenistik fikir ve siyaset sistemlerine mecbur bırakmalarına karşı 175-143 seneleri arasında Makkabe'lerin isyanları sayesinde Yahudiler evvela dinî, sonra da siyasî hürriyet elde etmişlerdir. Selevkyalıların devrini müteakip Romalı hakimiyet devrinde tekrar Filistinli vatanperestlerin birçok isyan hareketleri meydana gelmiştir. O zaman da, Eski Ahid çeşitli kaynaklardan gelen, çeşitli yazar tertip edicilerin izlerini gösteren rivâyet, hikayet, tarihi ve şairane kısımlarının bir kül haline getirilmesinden sonra şimdiki şeklini almağa başlamıştır (A. Schimmel, Dinler Tarihine Giriş, III). "Yahudiliğin Helenistik dönem"i İ.Ö. 63-İ.S.135 arasında süren Roma egemenliğine kadar devam etti. Roma egemenliği sırasında bağımsız devlet fikri yoğunlaştı. Hristiyanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte o yıllar Yahudilik en önemli mezhep çatışmaları yaşadı. Birbirini takip eden başarısız ayaklanmalar Yahudilikte büyük yıkıma yol açtı. Bunun ardından (doğal olarak) Yahudilik kendi içine dönmeye başladı. Bu dönem, "Talmud'un geliştirilmesi" adıyla II. yüzyıldan XVIII. yüzyıla değin sürdü. Filistin ve Babil'deki amoralar Filistin ve Babil talmudlarını vücuda getirdiler. Bunlardan Babil Talmudu Yahudi yaşamının o zamanlardaki temelini oluşturdu. Akdenizdeki Yahudi topluluğu V. yüzyılda parçalandıysa da Yahudi takviminin korunması ve hahamların çabalarıyla Avrupa'da Yahudi topluluğu tutunabildi. Diğer yandan Filistin'den Babil'e geçen hahamlık kurumu Yahudiliğin Şeriat sistemini bu yeni ülkenin şartlarına başarıyla uyguladı. VII. ve VIII. yüzyılda İslâm'ın genişlemesiyle birlikte "goon" adıyla anılan Babilli Yahudi önderler kendi geleneklerini bütün yahudi toplumlarına ulaştırdılar. Ortaçağda Yahudilik, kültürel köklerini Babil'e dayandıran Sefardi Yahudileri (ki bunlar Endülüs-İspanya'da idiler. Bunlar Müslüman-Arap kültüründen etkilenmişlerdir) ve Aşkenazi yahudileri (ki bunlar da Avrupa'nın latin-hristiyan kültüründen etkilenmiş Fransız-Alman Yahudileridir) türünde biçimlenmişlerdir. Yine XII. yüzyılda Alman Aşkenazileri arasında Hasidilik, XIII. yüzyılda Provence ve Kuzey İspanya'daki Talmud akademilerinde ortaya tefekküre dayalı olarak çıkan bir Kabala türü de Yahudi mistisizminin en tipik örneklerini oluştururlar. Bütün bu sayılan kültürlerin arasında çeşitli çatışmalar ortaya çıktı. Gerek bu çatışmalar, gerek hristiyan yöneticilerin baskıları ve gerekse 1306 yılında Fransa'dan Yahudilerin sürülmesi Yahudi kültürünü çözümsüz ve bağlılarının açıktan dinî bağlılığı söyleyememesi dolayısıyla dinin bağlılar açısından kendi içinde kalmasına sebep olmuş, bu durum XVIII. yüzyıla kadar sürmüştür. XVIII. yüzyıldan sonraki en önemli hareket Haskala adıyla bilinen Yahudi aydınlanması olarak gerçekleşti. Bu dönemde Haskala özellikle Rusya'da ruhbanlık karşıtı bir harekete dönüştü, toplumsal ve ekonomik reform talepleriyle birlikte gelişerek yayılma ortamı buldu. Batı Avrupa'da 1800-1815'te Napolyon döneminde başlayan "Yahudi Reformu Hareketi" de Haskala'ın ürünü sayılır. Reformcu yahudilik Almanya'da 1840'larda kurumlaşırken Avrupa'nın büyük bölümünde başarısız kaldı. Ancak ABD'de yaygınlaştı. Yine bu yıllarda "fanatik yahudilik" (1845) Almanya'sında görüldü. Fanatik Yahudilikte de günümüze değin sürecek gelenekçilik hakimdi. XIX.y.y'larda dindışı özellikleriyle "siyonizm hareketi" reform hareketlerinin sonuçlarından birisi olması açısından önemlidir. Siyonist hareket ulusal canlanma ve ana yurda dönme yönünde geliştirdiği plan ve programla 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasını sağlayacak kadar Yahudilik açısından başanlıydı. II. Dünya savaşı sıralarında Nazi Almanya'sının giriştiği Yahudi soykırımından bu yana Yahudilerin yerleşim açısından temel olarak Avrupa'nın dışında İsrail, SSCB ve ABD'de toplandıkları dikkat çeker. Günümüzdeki Yahudi İsrail Devleti resmen "gelenekçi yahudiliği" benimsemiştir. Bu genel bilgiden sonra, bu kavmin dünya literatüründe "Yahûdî, İbrânî, İsrail oğulları" gibi terimlerle adlandırılmasının kısaca açıklanması yapılacaktır. Çünkü konunun iyi anlaşılabilmesi bu terimlerin bilinmesine bağlıdır: Yahudî: Hz. İshâk'ın oğlu Hz. Yâkûb'un on iki oğlu vardı; dördüncü oğlunun adı "Yuda" veya "Yahuda" idi. Bu nedenle onun adına dayanarak İsrailoğullarına, "Yahudî" denmiştir. Filistin'in göneyinde kurulan Yuda veya Yahuda Krallığı da, ayrıca bu adın kaynağı olarak ileri sürülmektedir. Çünkü (Ürdün'ün batısı, Samiriye'nin güneyindeki bölge, yuda veya Yahuda adına nisbet ediliyordu. Esaretten sonra genel olarak halk "İsrailliler" diye adlandırılırken, şahıslar birbirine "Yahudi" diyorlardı. Böylece onların torunları da günümüze kadar bu adla anıldılar. İbrânî: Bu kelime, "İbrî" veya "Hibrî" kelimelerinden gelmektedir. Bu kelimeler, M.Ö. XV-XIV. yüzyıllarda Filistin'de görülen göçebe bir kabîlenin adıdır; "öte tarafın insanları" anlamında, Fırat ve Ürdün nehirlerinin öbür kıyısından gelmiş olan göçmenleri ifade eder. Yahûdîlere bu ad, Ken'an ülkesinin yerlileri tarafından verilmiştir. Bu konuda Yahûdî mukaddes kitabında bilgi verilmektedir (Tekvîn, XI/27-28; Tesniye, XXVI/5-6). İsrâîl: Bu kelime, Tanrı ve insanlarla güreşip yenen anlamında Hz. Yâkûb'a, Tanrı tarafından verilmiş bir lâkabdır. Bu husus, Tevrât'ta yer almaktadır (Tekvîn, XXXII/28; XXXV/9-15; Hoşea, XII/4-5). Yahûdi Ansiklopedisinde kelimenin asıl anlamının belirsiz olduğu, Tevrat'ta "Tanrı ile güreşen" şeklinde yer almasına rağmen, "Tanrı ile mücâdele eden" anlamına gelebileceği belirtilmektedir. (The Universal Jevish Encyc, V/613). Taberî ise, Hz. Yâkub'a gece içinde Allah'a giden anlamında "İsrâil" dendiğini yazmaktadır (Taberî, Thiru't-Taberî, I/320). Ayrıca on iki Yahudî kabîlesi de "İsrail” adıyla anılmaktadır (Çıkış Hurûc, III/16). Ancak, bu adın, Hz. Süleymân'dan sonra ikiye ayrılan ülkenin kuzeyinde kalan bölümünü teşkil eden kabîlelerin krallığını nitelendirmek üzere kullanıldığını belirtmek gerekir. Bununla birlikte Bâbil Sürgününden sonra Yahûda (Yuda)'ya geri dönen İbrânîler, Yahûda kabilesine mensup olmalarına rağmen, genel olarak "İsrailliler" adını aldılar. Yahûdî inancına göre bu ad Yâkûb'a, Tanrı tarafından verilmiştir. Bu nedenle Yahûdîlik milli bir din, Yahova da millî bir tanrı olarak kabul edilmiştir. Onlara göre İsrail oğulları seçkin bir kavimdir. Sonraları bu ad genelde, bütün Yahudileri kapsayacak bir biçimde kullanılmıştır. Bugünkü Yahudi Cumhuriyeti de bu adı kullanmaktadır. Bu kavim, Ken'an diyarına (Filistin) yerleşmeden önce "İbrânî", orada "İsrailliler", Sürgün'den sonra da genelde "İsrailoğulları", ferden "Yahudi" şeklinde adlandırmıştır. Ancak bu üç terim, birbirinin yerine kullanılmış ve halen kullanılmaktadır; yani, üçüyle de aynı din mensuptan ve aynı topluluk ifade edilmektedir (G. Tûmer-A.Küçük, Dinler Tarihi, 110-111; Dinler Tarihi Ansiklopedisi, II 361 vd). Tevrât'a Göre Yahûdîliğin Tarihçesi Yahûdîliğin tarihçesi, onların kutsal tarihini oluşturan mukaddes kitaplarına dayanır. Mukaddes kitap, âlem'in ve ilk insanın yaratılışından, peygamber Malaki'ye kadar geçen olayları içinde bulundurur. Samî ırkından sayılan İbrânîler, kildânilerin Ur şehrinden çıkıp Harran'a gelirler (Tekvîn, XI/27-30). Yahve (Tanrı), Abram'a (Hz. İbrahîm) Harran bölgesinden, Ken'an diyarına göçmesini buyurur. O da karısı Saray'ı, kardeşinin oğlu Lut'u (Hz. Lût) ve Harran'da kazandıklarını da yanına alarak Ken'an diyarına varırlar. O zamanlar orada Ken'ânîler bulunmaktaydı. Tanrı, Abram'a görünüp o ülkeyi, onun nesline vereceğini bildirir. Abram da, kendine görünen Rab için bir mezbah (kurban kesme yeri) yapar. Memlekette kıtlık çıkınca Abram, Mısır'a gider. Mısır'a yaklaştıklarında Abram, karısı Saray şöyle der: "İşte biliyorum ki, sen görünüşü güzel bir kadınsın; ve olur ki Mısırlılar seni görünce: Bu, onun karısıdır derler ve beni öldürürler, fakat seni sağ bırakırlar. Senin yüzünden bana iyi davranılsın, senin sebebinle canım yaşasın diye: Onun kız kardeşiyim' de. Ve vâkî oldu ki, Abram Mısır'a girdiği zaman, Mısırlılar kadının çok güzel olduğunu gördüler ve Firavun'un emîrleri onu gördüler ve onu Firavun'a medhettiler; kadın, Firavun'un sarayına alındı. Ve onun yüzünden Abram'a iyi davrandı; ve onun koyunları, sığırları oldu. Ve Rab, Abram'ın karısı Sara'dan dolayı, Firavun'u ve onun sarayını büyük vuruşlarla vurdu. Ve Firavun, Abram'ı çağırıp dedi: Bana bu yaptığın nedir? Bu senin karın olduğunu niçin bana bildirmedin? Niçin, Bu benim kız kardeşimdir' dedin, ben de onu karı olarak aldım ve şimdi, işte karın, al ve git! Ve onların hakkında Firavun adamlara emretti; ve onu ve karısını ve kendisine ait olan her şeyi gönderdiler" (Tekvîn, XII/1-20). Abram ve beraberindekiler, Mısır'dan böylece ayrıldılar. Çok zengindirler. Çobanları arasındaki bir tartışmadan sonra Abram'la Lut, birbirinden ayrılırlar. Lut, doğuya doğru gider. Abram ise, Ken'an diyarında oturur. Abram, bulunduğu bölgede hakimiyetini kabul ettirir ve bu arada esir edilen kardeşi (daha önce kardeşinin oğlu olarak belirtilir. Bkz. Tekvîn, XII/5. Karş. Tekvîn, XIV/14-16) Lut'u kurtarıp yanına alır (Tekvîn, XIII-XIV. Bâb.). Bu olaylardan sonra Rab, rüyâsında Abram'a görünür, ona yardım edeceğini bildirir. Abram, O'ndan zürriyet ister. Tanrı da vereceğini vâdeder. Karısı Saray'ın teklifi üzerine câriyesi Hacer ile evlenir ve ondan İsmail doğar. Bu sırada Abram, seksen altı yaşındadır (Tekvîn, XI-XIV. Bâb). Doksan dokuz yaşına geldiğinde Tanrı ona görünür ve onun zürriyetini çoğaltacağını bildirir. Bunun üzerine Abram, yüzüstü düşer ve Allah, onunla şöyle konuşur: "Ben ise, işte, ahdim seninledir ve birçok milletlerin babası olacaksın ve artık adın Abram (yüce baba anlamında) çağırılmayacak, fakat İbrahim (cumhûr -halk, umûm-'un babası anlamında) olacak; çünkü seni birçok milletlerin babası ettim. Ve seni ziyâdesiyle semereli kılacağım ve seni milletler yapacağım ve senden sonra zürriyetini, Allah olmak için seninle ve senden sonra zürriyetinle benim aramda ahdimi, nesillerince ebedî ahid olarak sabit kılacağım. Ve senin gurbet diyarını, bütün Ken'an diyarını, sana ve senden sonra zürriyetine ebedî mülk olarak vereceğim ve onların Allah'ı olacağım" (Tekvîn, XVII/1-8). Allah, İbrahim'den ve zürriyetinden gelecek olanlardan ahid olarak her erkek çocuğun sünnet edilmesini ister. Yine Allah, İbrahim'e, karısı Saray'ın, bundan sonra Sara (prenses anlamında) olarak çağırılmasını ve ondan bir oğul vereceğini, adının da İshak olacağını bildirir. Böylece Sara, Hacer'i kıskanmaktan kurtulmuş olacaktır. İbrahim, ahid gereği, kendisi doksan dokuz, İsmail de on üç yaşında iken, aynı gün sünnet olurlar. Öte yandan Sara, İshâk'ı doğurur. İbrahim, oğlu İshâk'ı sekiz günlükken sünnet ettirir. Çocuk büyüyüp sütten kesildiğinde İbrahim, oğlu için büyük bir ziyâfet verir. Bu sırada İsmail'in güldüğünü gören Sara, İbrahim'den, onu kovmasını ister. Bu durum İbrahim'e kötü görünür. Ancak Allah, İbrahim'e, Sara'nın dediğini yapmasını, çünkü neslinin, İshâk'ın adıyla çağrılacağını söyler. Hacer, İsmail'i alıp çöle gider (Tekvîn, XVII/19-27; XXIXII. Bâb). Bir gün Allah, İbrahim'i denemek için, ondan biricik oğlu İshâk'ı kurban etmesini ister (İslâm'a göre Hz. İsmail) İbrahim emri yerine getirmek üzere bir mezbah yapıp bıçağı eline aldığında Rabb'ın Meleği göklerden ona çağırıp çocuğu boğazlamamasını, çünkü emri yerine getirdiğini bildirir. Bunun üzerine İbrahim, gözlerini kaldırdığında, çalılıkta bir koçun hazır olduğunu görür ve onu kurban eder. Bu olay üzerine Rab, ona, sözünü yerine getirdiğinden dolayı, zürriyetinin düşmanlarının kapısına hâkim olacağını ve zürriyetinden gelen bütün milletlerin mübârek kılınacağını bildirir (Tekvîn, XXV/1-20). İbrahim, yüz yetmiş beş yaşında iken ölür. "Ve oğulları İshâk ve İsmail onu Mamre karşısında olan Makpela Mağarasına, Hitti Tsohar oğlu Efro'nun tarlasına, İbrahim'in Het oğullarından satın aldığı tarlaya gömdüler. İbrahim ve karısı Sara, oraya gömüldüler ve vâkî oldu ki, Allah, İbrahim'in ölümünden sonra İshâk'ı mübârek kıldı" (Tekvîn, XXV/8-11). İshâk'ın çocuğu olmadığından Rabb'a yalvarır, Esav ve Yakub adlı iki oğlu olur. Bir gün ülkesindeki kıtlık sebebiyle İshâk, Filistinlerin kralı Abimelek'in ülkesi Gera'ya gider. Orada karısını, kızkardeşi olarak tanıtır. Durumu anlayan Kral, niçin böyle yaptığını sorar. O da, elinden alınıp kendisine zarar gelme korkusundan böyle yaptığını söyler (Babası Abram (İbrahim)in aynı hareketini karşılaştırmak için bkz. Tekvîn, XII/10-20; XVI/6-12). Bunun üzerine Kral, onları korur. Varlık sahibi olurlar. Ancak, Filistinler, onları kıskanarak ülkelerinden çıkarırlar. İshâk artık yaşlanmış ve gözleri görmez olmuştur. Bunun üzerine Yakub, babasının sevdiği Esav'ın yerine, hîle ile kendisini mübârek kıldırır. Bunu öğrenen Esav çok sinirlenir ve onu öldüreceğini söyler. Yakub, Harran'a gitmek üzere oradan ayrılır. Gecelediği yerde, rüyâsında, yerden göğe doğru yükselen bir merdiven görür. Bu merdivenden, Allah'ın melekleri çıkıp inmektedir. Başı, göklere ermiştir. Rab, ona şöyle der: "Baban İbrahim'in Allah'ı ve İshâk'ın Allah'ı Rab benim. Üzerinde yatmakta olduğun diyarı sana ve senin zürriyetine vereceğim; ve senin zürriyetin, yerin tozu gibi olacak ve garba ve şarka ve şimâle ve cenuba yayılacaksın ve yerin bütün kabîleleri senden ve zürriyetinde mübârek kılınacaktır..." (Tekvîn, XXVIII/13-15).. Yakub, uyanınca, "Burası Allah'ın evidir ve bu, göklerin kapısıdır" deyip oraya "Beyt el-Lehem" (Allah'ın evi) adını koyar; yoluna devam edip Harran'a ulaşır. Orada annesinin kardeşi Laban'ın yanında çalışır; onun iki kızı yanında, iki de câriyeden on iki oğlu ve bir de kızı olur. Onları alıp Ken'ân'a babasının yanına döner. Yakub, çocuklarından en çok Yusuf (Yosef)'u sever. Bu yüzden kardeşleri onu kıskanırlar. Yusuf, bir rüya görür ve kardeşlerine anlatır. Bu rüyâda, "kardeşleriyle birlikte bir tarlada buğday demetleri bağladıklarını, kendi demetinin dik durduğunu, ötekilerin demetlerinin ise, kendisininkinin çevresini kuşatıp eğildiklerini" söyler. Kardeşleri, bu rüyâdan onun, kendilerine hâkim olacağı anlamını çıkarırlar, ona karşı kin ve kıskançlıkları artar. Yusuf, bir başka rüyâsında güneş, ay ve on bir yıldızın, kendisine secde ettiğini görür. Bu rüyâyı babası ve kardeşlerine anlattığında, babası onu azarlayıp, "Gerçek ben ve anan ve kardeşlerin yere kadar sana eğilmek için mi geleceğiz?" der. Kardeşleri onu kıskanırlar, babası da bu sözü yüreğinde tutar. Yakub, Yusuf'u sürüleri otlatmakta olan kardeşlerinin yanına gönderince onlar da onu, elbiselerini çıkararak bir kuyuya atarlar. Daha sonra da kuyudan çıkarıp onu, Mısır'a giden tüccarlara yirmi gümüşe satarlar. Babalarına, kardeşlerini bir canavarın yediğini söyleyip, onun kana batırılmış entarisini gösterirler. Yusuf, Mısır'da, Firavun'un bir memuru olan Potifar tarafından satın alınır. Potifar'ın karısı Yusuf'a aşık olup, ilgisine karşılık görmeyince iftira ederek onu hapse attırır (Tekvîn, XXXIX/20). Yusuf, hapisteyken, Firavun'un gördüğü bir rüyâyı tâbir ederek (yorumlayarak) hapisten kurtulur ve Firavun'un yanında önemli bir mevkie yükselir (Tekvîn, XLI/40). Daha sonra Filistin'de bulunan babası Yakub ve kardeşlerini Mısır'a getirtir. İsrail oğulları, böylece Mısır'a yerleşmiş olurlar (Tekvîn, XLIII. Bâb). Önceleri burada rahat bir hayat geçiren Yahûdiler, zamanla büyük sıkıntılara, köleliğe düşerler (Çıkış, I/12-13). Onları bu sıkıntıdan kurtarıp "Arz-ı Mev'ûd"a (Vâdolunmuş toprak Filistin'e) döndüren Moşa (Hz. Mûsâ) olur (Tah. M.Ö, 1250). Musa, Firavun ve ordusunun Kızıldeniz'de boğulup onları izleyememesi sonucu Yahûdileri, Sina'ya getirir. Burada, Sina Dağında, Hz. Mûsâ'ya Tevrât ve On Emir verilir. Yahûdiler Sina çölünde kırk yıl dolaşırlar. Mûsâ'dan sonra Yeşu onları Filistin'e götürür (Çıkış-Hurûc, VII-XL. Bâblar; Yeşu, I-XXIV. Bâb). Filistin'de Hâkimler ve Krallar devrinden sonra Kral David (Hz. Dâvûd, M.Ö. 1013-973), Kudüs'ü alır ve Yahûdilerin en parlak devresini başlatır (bk. II. Samuel, V-IX. Bâblar). Oğlu Kral Şelomo (Hz. Süleymân, M.Ö. 973-933), babası tarafından hazırlatılan yere kutsal Mâbed'i inşa ettirir. O zamana kadar bir çadırda korunan ve içinde On Emir tabletleri bulunan mukaddes Ahid Sandığı, Mâbed'in bir odasına konur (bk. I. Krallar, V-IX. Bâblar). Hz. Süleymân'ın ölümünden sonra krallık, güneyde Yuda (Yahuda), kuzeyde İsrail olmak üzere ikiye ayrılır (I. Krallar, XI-XII. Bâblar vd.). On kabîle, İsrail; ikisi de, Yuda Krallığına bağlanır. Önce İsrail Krallığı, Asurlular tarafından M.Ö. 721'de; sonra da Yuda Krallığı Babilliler tarafından M.Ö. 586'da yıkılır. Mâbed tahrîb edilir ve Yahûdiler, Babil'e sürgün edilir. Sürgünde Yahûdi halkı, Ezra'nın çevresinde birleşir ve M.Ö. 538'de Kudüs'e döner. Mâbed, M.Ö. 520'den sonra yeniden onarılır (bkz. Daniel, Ezra, Ester). Yahûdi Mukaddes Kitabı, önceki peygamberler kadar, sonraki küçük peygamberlere de yer verir. Bâbil Sürgünü döneminde İşaya, Yermiya (Yeremya) gibi peygamberler gelmiştir. İlya-Mesih'ten önceki peygamber, Malaki'dir. Yahûdi tarihinde Kudüs, İskender'den sonra Ağidler, Selefkî'lerin eline geçti. Mâbed (Tapınak), M.Ö.168'de yağma edildi. Makkabî'ler, yeniden hâkimiyeti sağladılarsa da, M.Ö. 63'de başlayan Roma esâreti dönemi, M.S. 70'de Roma'lı komutan Titus'un, Kudüs'ü ve bu arada Mâbed'i de yakıp-yıkmasıyla sonuçlandı. Yahudiler, dünyanın her tarafına dağıldılar. Mâbed'den arta kalan Batı Duvarı (Ağlama Duvarı) yüzyıllarca onlarda millî ve dinî şuûru ayakta tutmuştur. Mesîh inancının verdiği ümit, onlarda bu şuûrun devamlı varlığını sürdürmesini temîn etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'e Göre Yahudilik Kur'n'da, Yahudilikten bahsedilen âyetlerin sayısı oldukça fazladır. Onlardan "Ben İsrail", "Yahud" vb. deyimlerle söz edilen âyetler bulunduğu gibi, bir bölümünde bazı peygamberler (Hz. Yakub... gibi) konu edilirken, Yahudilerle ilgili olarak bilgi verilir. Ayrıca Kur'ân'daki "Ehl-i Kitap" deyiminin şümûlüne, onlar da girerler. Kur'ân'da, Yahûdiler ile ilgili olarak verilen bilgileri şöylece sınıflandırmak ve sınırlamak mümkündür: 1- Allah tarafından Yahûdilere bahşedilen nimetler. 2- Uymakla yükümlü oldukları dînî hükümler. 3- Peygamberler tarafından kendilerine getirilen hükümlerle tebliğleri değiştirmeleri ve doğru yoldan sapmaları. 4- Allâh'a karşı ahidlerini bozmaları, verdikleri sözden dönmeleri ve bunu alışkanlık hâline getirmeleri. 5- Yaptıkları kötü işler yüzünden zillet ve meskenete uğramaları. 6- Yeryüzünde fesad çıkarmaya çalışmaları. 7- Bazı peygamberler ile sâlih kimselere iftirâ etmeleri veya onları öldürmeleri. 8- Basit menfaatleri uğruna gerçeklere yüz çevirmeleri. 9- Allah'ın, Yahûdilere tavsiyeleri. Yahûdilerin tarihçesiyle ilgili olarak Kur'ân'da, Hz. Musâ'ya kadar olan dönem hakkında yer alan bilgiler şu şekilde özetlenebilir: Hz. İbrahim, Ulu Allah'ın seçkin kıldığı peygamberlerden biridir (Alu İmrân, 33-34; Meryem, 58-59). O, ne Yahûdi ve ne de Hıristiyan'dır. O, müşriklerden de değildir. Allah'ı "bir" tanıyan gerçek müslümanlardandır (Alu İmrân, 67, 95; Meryem, 43, 47). Ulu Allah, onu dost edinmiştir (Nisâ, 125). O çok içli, yumuşak huylu, konuksever ve kendini Allah'a adamış, dosdoğru bir kimsedir (Hûd 75; Tevbe,114; Meryem, 41; Buhârî, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IX,107). O, görevini tam olarak yapan (Bakara, 124) ve kendisine suhuf verilen (A'lâ, 19) bir peygamberdir. Ona, göklerin ve yerin sırları, yakînî bilgi bahşedilmiştir. Bununla ilgili olarak Kur'ân'da şöyle denir: "Biz İbrahim'e, yakînen bilenlerden olması için, göklerin ve yerin melekutunu şöylece gösteriyorduk"(En'âm, 7/75). Hz. İbrahim, Allah'dan başka putlara, ay, güneş ve yıldızlara tapınan babası (Âzer) ile kavmine karşı, görmeyen; batan, zevl bulan şeylere, Şeytana tapınılmayacağını anlatmaya çalışır. Kendicinin Ulu Allah'a tapındığını, O'na hiçbir şeyi ortak koşmadığını, onları ve yonttuklarını O'nun yaratığının, dolayısıyla o'na ibadet, şükür etmeleri gerektiğini, çünkü O'na döneceklerini bildirir. Onlar, hattâ babası, bu dâvete uymadılar. Ona, babalarını da böyle bulduklarını söylediler (En'âm, 74-80; Enbiyâ, 58-67; Sâffât, 85-95: Meryem, 44; Ankebût, 17; Şuarâ, 70-82). Hz. İbrahim, düşmanının putlar; dostunun da âlemlerin Rabb'i olduğunu belirterek şöyle diyor: "Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifâ verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Âhiret gününde yanılmalarını bana bağışlamasını umduğum O'dur" (Şuarâ, 26/79-82). Hz. İbrahim, görevini yapmış, tebliğde bulunmuştur. Onu ateşe atarlar, fakat Ulu Allah onu ateşten kurtarır (Ankebût, 24; Enbiyâ, 70; Sâffat, 93). Kur'ân-ı Kerîm, Hz. İbrahim ile ilgili olarak verdiği kıssalarda insanlara, Allah ve âhiret inancı konusunda yol göstermekte, ibret vermekte ve onları düşünmeye dâvet etmektedir (bkz. Bakara, 260; En'âm, 76-79; Sâffât, 85-94). Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'i ve onun soyundan gelenleri peygamber kıldı. Onlara iyi işler işlemelerini, namaz kılmalarını, zekât vermelerini emretti (Enbiyâ, 73). Hz. İbrahim, Allah'dan, iyilerden olacak bir çocuk istedi (Sâffât,100-101). Allah da ona ihtiyarlığında İsmail ve İshâk'ı verdi (İbrahim, 39). İsmail çocukken babası, rüyasında onu kurban ettiğini gördü ve bunu ona açtı. İsmail, babasına emrolunduğu şeyi yapmasını, kendisini sabredenlerden olacağını söyledi. Böylece Hz. İbrahim, oğlunu kurban etmek için yanı üzere yatırdı. Ulu Allah, rüyasındaki emre bağlılıkları sebebiyle bir kurban gönderdi (Sâffat, 102-107). Hz. İsmail doğru, uysal, sabırlı, sözünde sâdık bir kimse olarak Cebrâîl aracılığıyla kendisine vahyedilen, Allah'ın bir peygamberidir; çevresine zekâtı, namazı emretmiştir (Sâffat,101; Meryem, 54-55; Enbiyâ, 85; Sâd, 48; Bakara, 156; Âlu İmran, 84). Hz. İshâk da doğru, sâlih, mübârek kılınmış, hidâyete erdirilmiş, âhiret yurdunu düşünen, gönülden Allah'a bağlı bir peygamberdi (Enbiyâ, 72; En'am, 84; Saffât, 113; Sâd, 45-47). İshâk, annesi çok yaşlıyken Allah'ın bir lütfu olarak bahşedilmiş ve annesi bu olaya çok sevinmiştir (Zâriyât, 29-30; Hd, 72-73; Meryem, 49; Sâffat 112). Hz. İshak da, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gibi, kendisine vahyolunan peygamberlerden olmuştur (Nisâ, 163; Hd, 71). Hz.Yakûb, Hz.İshâk'ın ardından müjdelenen, kendisine vahiy indirilen peygamberlerden, dinde kuvvetli, hâlis, sâlih, sabırlı, hidâyete erdirilmiş bir kimse idi (Bakara, 136; Âlu İmran, 84; Nisâ,163; Hûd, 71). Hz. Yakûb'un en sevgili oğlu Hz. Yusuf; ihlâslı, ilim ve hikmet sahibi, güzel bir yaratılışa sahip, Rüyâ tâbirini bilen, kendisine vahiy gelen peygamberlerdendi (Yûsuf, 4-8,15, 21-24; En'âm, 84; Mü'min, 34). Hz. Yusuf, çocukluğunda bir gün babasına, "rüyamda on bir yıldız, güneş ve ay'ın sona secde ettiklerini gördüm" der (Yûsuf,12/4). Bu rüyâyı dinleyen babası ona, bunu kardeşlerine anlatmamasını söyler (Yûsuf, 5). Ayrıca Hz. Yakub, ona, Allah tarafından seçileceğini, kendisine rüyâ tâbiri öğretileceğini, daha öncekilere olduğu gibi, Allah'ın hem ona, hem Yakub âilesine nîmetini tamamlayacağını söyler (Yûsuf, 6). Kardeşleri, rüyâsında gördüğü gibi, Yûsuf'u kıskanırlar. Onu, ortadan kaldırmayı plânlarlar. Babalarının iknâ ederek onu yanlarında götürür ve kuyuya atarlar. Onu bir kurdun yediğini söyleyip, kanlı gömleğini babalarına gösterirler. Bir yolcu kafilesi, Yusuf'u kuyudan çıkarıp beraberlerinde Mısır'a götürerek bir vezîre satarlar. Vezirin karısı, Yusuf'a âşık olur ve kendisine sahip olmasını ister. Yusuf reddedince de kadın, ona iftirâ eder ve Yusuf zindana atılır. Zindanda, rüyâ tâbir eder. Mısır Melîki, bir rüyâ görür. Bu rüyâyı, kimse tâbir edemez. Yusuf'un iki hapishane arkadaşı, onu Melîke tavsiye ederler. Melîkin rüyâsını yorumlayan Yusuf, saraya alınır ve Mısır hazînesine memur yapılır. Bir süre sonra, zahîre almak üzere Mısır'a gelen kardeşleri, onun huzûruna çıkarlar. Yusuf, kardeşlerini tanır, bir vesileyle ailesini Mısır'a getirtir. İsrail oğulları, böylece Mısır'a yerleşirler (Yusuf, 7-100). Hz. Yusuf zamanında Mısır'a yerleşmiş olan İsrailoğulları, daha sonra Firavun'un zulmüne uğrayarak, uzun bir esâret hayatı yaşamaya başlarlar. Onları bu sıkıntıdan Hz. Musa kurtarır. Tevrât'a Göre Hz. Musa Yusuf un ölümünden sonra Mısır'da Yahûdiler çoğalmaya başlayınca, yeni Firavun, Yusuf'un hizmetlerini unutup bundan endişelendi. ilerde ülkelerine yönelecek bir saldırıda düşmanla işbirliği yapmaları endişesiyle onlara eziyet etmeye başladı. Bu arada onların çoğalmalarını önlemek için, her doğan erkek çocuğun öldürülmesini emretti. Musa, işte böyle bir zamanda doğdu. Annesi onu, ancak üç ay gizleyebildi. Sonra onu ziftlenmiş bir sepete koyarak ırmağa bıraktı. Nil kıyısındaki sazlıklara bıraktığı sepetin durumunu, Musa'nın kız kardeşi Meryem gözlüyordu. Nil'de yıkanmakta olan Firavun'un kızı, onu buldu ve bir İbrânî çocuğu olduğunu anlayıp ona acıdı. Meryem, çocuğu emzirmesi için bir İbrânî kadın çağırabileceğini söyledi. Firavun'un kızının kabul etmesi üzerine gidip annesini çağırdı. Çocuk ona verildi ve "sulardan çekilmiş" anlamına gelen "Moşe" (Musa) adı verildi (Hurûc Çıkış, I/8-22; II/1-7). Musa, gençlik yıllarında Yahûdilerin yanına gider, şikâyetlerini dinlerdi. Yine bir gidişinde, Mısırlılardan birinin, bir Yahûdiyi dövdüğünü gördü. Yahudiyi koruyarak Mısırlıyı öldürdü. Olayın duyulması üzerine Musa, Midyan'a kaçtı. Orada Midyan kâhininin kızıyla evlendi. Kâhinin sürüsünü otlatırken, Tanrı'nın meleği, Horeb'de bir çalı ortasında, ateş alevinde ona göründü. Yanan çalının ateşi bir türlü bitmek bilmiyordu. Bunu merak edip geri dönen Musa'yı çalının ortasından Allah çağınp şöyle dedi: "... Ben, babanın Allah'ı, İbrahim'in Allah'ı, İshâk'ın Allah'ı ve Yakub'un Allah'ıyım. Ve Musa yüzünü örttü; çünkü Allah'a bakmaya korkuyordu. Ve Rab dedi: Gerçekten Mısır'da olan kavminin sıkıntısını gördüm... Onların feryâdını işittim; çünkü onların acılarını bilirjm... Ve şimdi gel ve benim kavmimi, İsrailoğullarını Mısır'dan çıkarmak için seni Firavun'a göndereyim" (Hurûc-Çıkış, III/1-13). Böylece Musa, Yahûdîleri Mısır'dan çıkarmak üzere görevlendirilmiş oldu. Kardeşi Hârun da ona yardımcı olarak verildi. Bu görevi yerine getirmek üzere Musa Mısır'a geri döndü. Kavmini Mısır'dan çıkarıp Ken'an diyarına götürmek istediğini, bunun Allah'ın emri olduğunu söyleyince Firavun, "Allah kimdir ki, ben ona itaat edeyim" diyerek onları saraydan kovdu. İkisi arasında mücâdele başladı. İş, mucize göstermeye kadar vardı. Firavun, bütün sihirbazlarnı topladı. Onlar da bütün hünerlerini ortaya koydular. Musa'nın asâ'sı (değneği) kocaman bir yılan olup, onların bütün sihirlerini yuttu. Bütün bunlara rağmen Firavun, İsrailoğullarının Mısır'dan çıkmalarına izin vermedi. Bunun üzerine Rab Yahve, "Mısırlılara belâ vereceğini, insandan hayvana kadar bütün ilk doğanları öldüreceğini" bildirdi. Allah, Musa aracılığıyla Mısır topraklarına "on felâket" verdi. Firavun, bu işlerin olduğunu görünce onların Mısır'dan çıkmalarına izin verdi. İsrail oğulları, Kızıldeniz'e doğru yola çıktılar. Ancak Firavun, kararından pişman olarak onların peşlerine düştü. Kızıldeniz'e ulaştıklarında Musa elini denize uzattı, sular yarıldı, İsrail oğulları geçti. Sonra Musa tekrar elini uzattı, sular eski halini uldı ve Firavun ile ordusu boğuldu (Hurûc Çıkış, VII/9-12; XII/21-31). |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ (500 YILLIK GERİLEME DÖNEMİ) II. BET-AMİKDAŞ DÖNEMİ 420 YIL YUNAN DÖNEMİ(180 YIL) YUNAN İMPARATORLUĞU VE MUSEVİLER M.Ö. 4. yüzyıl Yahudi halkı için olaylı geçer. § Babil’e sürülürler ve Persler’in işgal ettiği güçlü imparatorluğun gözlerinin önünde çöküşüne tanık olurlar. * M.Ö. 370 yılında Pers İmparatoru Sirüs Yisrael ülkesine dönmelerine izin verir, teklifi isteksizce kabul ederler, sadece 42.000 kişi geri dönüş yapar. * Geri dönenlerin Yeruşalayim’de Bet-Amikdaş’ı yeniden inşa girişimleri, öfkeli komşuları Samiriyeliler’in imparatora şikayeti üzerine kısa zamanda son bulur. * İran’da Kral Ahaşveroş’un veziri Aman Yahudileri yok etmek için bir plan kurar ama Yahudi olan ve bunu gizli tutan Kraliçe Ester M.Ö. 355 yılında yardıma koşar. * Bir sonraki Pers hükümdarı olan Ester’in oğlu II. Darius M.Ö. 347 yılında Bet-Amikdaş’ın yeniden inşa edilmesine izin verir. * Yisrael topraklarında yaşayan Yahudi halkı Ezra’nın liderliği ve Sanhedrin üyelerinin sayesinde ruhani bir güç kazanır. Şimdi M.Ö. 312 yılındayız ve Sanhedrin üyelerinin sonuncusu Şimon Atsadik Koen Gadol olur. Akdeniz’in öbür yanında yeni bir tehdit oluşmaktadır. Adı Yunanistan’dır. YUNAN İMPARATORLUĞUNUN YÜKSELİŞİ Yunanistan’ın kökeni esrarengiz olup Avraam’ın zamanına, M.Ö. 18. yüzyıla, belki de daha öncesine uzanır. Tarihçiler Yunanlılar’ın nereden geldiği konuşunda aynı fikirde değildir. Asya’dan Avrupa’ya göç etmiş ve Yunan Adaları’na yerleşmiş bir halk ya da sahil boyunca yerleşmiş, denizcilikle uğraşan bir halk olabilirler. Her kim idiyseler (Misen’de bulunan kalıntılara dayanarak Misenliler adı verilen) Yunanistan anakarasının ilk oturanları ileri bir kültür geliştirdi. Ancak M.Ö. 1100 yılı civarında Misenliler, Dorlar adı verilen barbarların işgaline uğradı ve yok oldular. Yunanistan karanlık bir döneme girdi ve yüzlerce yıl sonra yeniden ortaya çıktı. Klasik Yunan dönemi M.Ö. 7. yüzyılda başlarsa da tarihiyle, Yunanistan’ın en ünlüleri Atina ve Sparta olan, sürekli savaşan şehir devletlerden oluştuğu 5. yüzyılda daha aşina oluruz. Birbirleriyle savaştıkları halde Persleri kovacak kadar güçlüdürler ama 4. yüzyılda Makedonyalı II. Philip’e yenik düşerler ve onun oğlu Büyük İskender Yunan medeniyetini dünyaya yayar. 4. yüzyıl Yahudiler için olduğu kadar Yunanlılar için de olaylıdır. Bu klasik Yunan kültürünün altın çağıdır: demokrasinin doğuşu, Aristo, Sokrat ve Plato’nun zamanı... YUNAN VAHŞETİ Yunanlıların medeniyete katkılarına –politika ve felsefe- hayran olurken Yunan toplumunun gerçekte ne olduğunu unutmak kolaydır. Örneğin “Spartalı yaşam tarzı”nı duymuşuzdur da uygulamada bu ne anlama geliyordu? En başta Spartalı kız ve erkek çocuklar ailelerinden koparılıyordu. Askeri barakalarda yaşıyor, dövülüyorlardı. Çalmayı öğrenmeleri için yemek verilmiyordu. Spartalı olmak, sert olmak demekti. Atinalılar Spartalılar kadar sert olmasa da, “yumuşak” olarak da tanımlanamazdı. Örneğin çocuk öldürmek onlar için sorun değildi (bu tüm eski medeniyetlerde, “yüksek” olanlarda bile, yaygın bir uygulamaydı). Batı entelektüel tarihindeki en etkili düşünürlerden biri, Aristo’nun kendisi, Politikalar’ında (VII.16) çocuk öldürmenin toplumun işleyişi için esas olduğunu savunur. Şöyle yazmıştır: “Kusurlu ya da sakat çocuk yetiştirilmemesi için bir kanun olmalıdır. Nüfus fazlalığını önlemek için bazı çocuklar bırakılmalıdır (yani ölsün diye çöp yığınının üzerinde). Devletin nüfusu için bir sınır belirlenmelidir.” Bu beyanın ifadesine dikkat edin. Aristo “bebek öldürmeyi severim” demiyor ama soğuk, rasyonel bir hesaplama yapıyor: fazla nüfus tehlikelidir, bu nüfusu kontrol altında tutmanın en uygun yoludur. Yunanlılar meydan savaşını icat etmiştir: binlerce yaya asker düşmanla çarpışır, ilerledikçe ölür ya da öldürülür. Bugün Yunanlıları kültürlü ve asil olarak düşünsek de fetih sırasında nasıl davrandıklarını öğrenmek insanı sarsar. Yunan fetihlerini yeni doruklara taşıyan Büyük İskender olmuştur. BÜYÜK İSKENDER Aristo’nun öğrencisi ve Homeros’un büyük etkisinde olan İskender 20 yaşında iktidara çıkar ve savaşmaya başlar. Askerlik tarihinde en büyük başarı olarak kabul edilen bir işe girişir. 45.000 kişilik bir orduyla on iki yıl boyunca durmaksızın çarpışır ve bilinen dünyanın büyük bir kısmını ele geçirir. Kendisi ön saflarda olmak üzere Yunan ordusuna önderlik eder. Askeri bir dehadır. Çoğu zaman ordusundan on kat büyük güçlere karşı savaşlar kazanır. Ana taktiği düşman hattının en güçlü noktasını (en zayıf değil) hedef almaktır. Örneğin Perslerle savaşırken, liderliği yok etmek amacıyla Pers ordusunun en çok korunan noktasına saldırır. Pers İmparatoru Darius Galgamel Savaşı’nda kaçınca , Pers ordusu yıkılır. 33 yaşında ateşlenip ölmeden önce İskender Asya ve Ortadoğu’nun neredeyse tamamını, Kuzey Afrika’nın bir kısmını fetheder, bütün Pers İmparatorluğu’nu parçalar ve gittiği her yere Helenizm’i –Yunan yaşam tarzı ve kültürünü- yayar. HELENİZM Helenizm tam olarak neydi? Çok kısaca, tamamıyla insana odaklanan bir hayat yaklaşımıydı. Yunanlılar bütün insani yetenekleri sergilerdi: edebiyat, tiyatro, şiir, mimarlık, heykel, vb. İnsan vücudunun güzelliğini yüceltir, Olimpiyatlarda atletik yiğitlikler gösterirlerdi. İnsan bedeni ile ilgili hiçbir şey utanç verici, gizli ya da özel sayılmazdı. Ortalıkta çıplak koşmak Yunanistan’da normal sayılırdı. Umumi tuvaletler ana caddede, delikleri olan bir banktan oluşurdu; insanlar oturur ve başkaları yoldan geçerken ihtiyaçlarını giderirdi. Doğal olarak insani tutkular saygı görürdü, bu yüzden de çok az seksüel tabu vardı: pedofili ve homoseksüellik bile kabul görürdü. Hatta genç bir erkeğin cinselliği daha yaşlı bir erkekle tanıması aşkın en yüce şekli olarak görülürdü. Plato Sempozyum’unda bu konuda şöyle yazar (178C): “Ben şahsen bir erkeğin ilk gençliğinde saygıdeğer (daha yaşlı) bir aşığa sahip olmasından daha büyük hangi kutsamaya sahip olabileceğini söyleyemiyorum...” Yunan tanrıları bile insani ifadelerle tanımlanıyor ve Yunan mitolojisinde çoğu zaman insanlar tarafından yenilgiye uğratılıyorlardı. Zamanla entelektüel Yunanlılar tanrılarını hor görmeye ve onlardan alaycı bir şekilde ve saygısızlıkla söz etmeye başladı. Kısacası Yunanlılar insan bilincinde çağdaş tarihte en kuvvetli entelektüel güçlerin biri haline gelecek olan bir fikri uyandırdı: hümanizm. İnsan her şeyin merkezindedir. İnsan zihni ve olayları rasyonel bir şekilde anlama, gözlemleme ve algılama yeteneği her şeyin başı ve sonudur. Bu Yunanlılardan gelen bir düşüncedir. Yunanlılar her şeyin ötesinde, bunun bir aydınlanma, medeniyetin en yüksek seviyesi olduğunu düşünüyordu. Güçlü bir kader anlayışları vardı ve kültürlerinin, insanlığın evrensel kültürü olmaya mahkum olduğuna inanıyorlardı. Yahudiler, gayet tabii, farklı bir görüşe sahipti. Onlar bir Tanrı inancı ile birleşmiş ve yaşama, barışa adalete saygı ile zayıfla yoksula karşı sosyal sorumlulukla dahil olmak üzere, mutlak ahlaki değerlere sahip bir dünyanın insan ırkının en son geleceği olduğuna inanıyordu. Bu Yahudi ideolojisi tapınmada ödün vermiyor (tek Tanrı’ya inancın gerektirdiği gibi), çoktanrılı inanç ve uygulamalara tam bir hoşgörüsüzlük gösteriyordu. Sadece bir Tanrı vardı, dolayısıyla sadece bir Tanrı’ya tapılabilirdi, nokta. Yahudilikte insan Tanrı’nın görüntüsünde yaratılmıştı. Yunanlılarda tanrılar insanın görüntüsünde yapılmıştı. Yahudiler için fiziksel dünya mükemmelleştirilmesi ve ruhani olarak yükseltilmesi gereken bir şeydi. Yunanlılara göre fiziksel dünya mükemmeldi. Dennis Prager’in söylediği gibi “Yunanlılar için güzel olan kutsaldı; Yahudiler için kutsal olan güzeldi.” Böylesine farklı görüşler eninde sonunda çarpışmaya mahkumdu. YUNANLILAR VE YAHUDİLER Yunanlılar M.Ö. 312 yılında Pers İmparatorluğu’nu fethettiğinde, Yisrael’i de işgal eder. Talmud (Yumoh 69a’da) İskender’in Yeruşalayim’e gelişini ve Sanhedrin üyelerinin sonuncusu Şimon Atsadik ile karşılaşmasını aktarır. İskender, Yahudilerden nefret eden Samiriyelilerin kışkırtmasıyla, Bet-Amikdaş’ı yıkmayı planlamaktadır. Ne var ki Şimon Atsadik’le karşılaştığında derinden sarsılır ve Yahudi bilgenin önünde eğilir. Hatırlayın ki bu Büyük İskender’dir, tüm zamanların en büyük askeri dehası. İsmine uygun büyük bir egosu vardır ve kimsenin önünde eğilmez. Dolayısıyla bu davranış herkesi şaşkına çevirir. Generalleri korkuya kapılır: ne oluyor? Herkese şunu açıklar: Her çarpışmadan önce –hiçbir çarpışmayı kaybetmemiştir- rüyasında tuhaf bir adam görür. Bu rüyayı zafer işareti olarak yorumlar. Onları az önce karşılayan yaşlı adam, Şimon Atsadik, rüyalarındaki adamdır! Böylece Büyük İskender Bet-Amikdaş’ı yıkmaz. Şimon Atsadik Yahudilerin değil ama Samiriyelilerin Yunanlıların düşmanları olduğunu söylediğinde onu dinler. Bunun sonucunda Yahudiler Samiriyelilerin hakkından gelmesi için yeşil ışık yakılır, bunu da kısa zamanda yaparlar. Yisrael ve Yeruşalayim barışçı bir şekilde Yunan İmparatorluğu’nun içine girer. O kuşağın rabileri şükranlarını göstermek için ilk doğan erkek çocuklara Alexander adının verilmesini buyurur. Günümüzde Alexander halen bir Yahudi ismi olmakla birlikte bazı çevrelerde Sender olarak kısaltılmıştır. Başta Yunan mercileri yerel Yahudi nüfusun haklarını muhafaza eder ve Yahudi dini ibadetine karışmaya yeltenmez. Yahudiler 165 yıl boyunca ayrı ve belirgin bir varlık olarak gelişmeye devam eder. Bu, Helen dünyasında nadir görülen bir olgudur. Büyük İskender tarafından fethedilen halkların büyük bir çoğunluğu kendi istekleriyle Helenleşmiştir. Yahudilerin, küçük bir azınlık dışında, Helenizm’i reddetmesi Yahudiliğin hep var olan misyon dürtü ve anlayışının güçlü bir göstergesidir. Ünlü klasik tarihçi Michael Grant, From Alexander to Cleopatra adlı eserinde (sh.75) şöyle açıklar: Yahudiler sadece asimile olmamakla kalmadı, asimile edilemeyeceklerini de kanıtladılar ve dinlerinin çağlar boyunca yaptığı devasa etki sayesinde bu, Yunan tarihinin en önemli dönemeçlerinden biri oldu. Ne var ki zamanla Yahudilik yola getirilemeyen inançları ve tuhaf ibadet şekilleriyle Helen dünya üstünlüğü kavramına karşı açık bir meydan okuma gibi durmaya başlar. Genelde hoşgörülü olan Yunanlılar için bu meydan okuma giderek hoş görülemez hale gelir. Çatışmanın başlaması zaman meselesidir. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ YUNAN ZULMÜ Büyük İskender’in ölümünden sonra büyük Yunan İmparatorluğu üçe ayrıldı: » Selevki ya da Asur Yunanistan’ı » Ptolemya ya da Mısır Yunanistan’ı » Makedonya ya da Atina, Sparta vb. bağımsız şehir devletlerini içeren asıl Yunanistan Başta Yisrael Mısır Ptolemyalıları tarafından yönetilen kısmın egemenliğine girdi. Ptolemyalılar genellikle liberal ve açık fikirli kişilerdi. Dünyanın kültürel merkezi olan başkentleri İskenderiye’nin görüşünü sürdürüyorlardı. Ancak bu durum M.Ö. 198 yılında Panyas (ya da Banyas, İsrail’in kuzeyinde, bugün de ziyaret edebileceğiniz bir belde) Savaşı’ndan sonra değişir ve Asur Selevkileri Yisrael’in kontrolünü ellerine geçirir. Artık durum istikrarsızdır. Yeni Selevki imparatoru Antiohos Epifanes kendini büyük baskı altında hisseder. Bir yandan Ptolemyalıları sindirmeye çalışmakta, diğer yandan Roma’nın artan gücünün endişesini yaşamaktadır. Savunmasındaki zayıf noktanın Yisrael olduğuna karar verir. Yisrael’in Mısır ve Akdeniz’e (Romalılar oradan gelecektir) sınırları vardır. En kötüsü de Yahudiler Yunan kültürünü benimsememiştir. Bunun çaresine bakacaktır. DÜNYALAR ÇARPIŞINCA Yıllar önce bilinen bütün dünyayı fetheden Yunanlılar Yahudilerle ilk karşılaştıklarında şaşırır. Daha önce hiç böyle bir halkla karşılaşmamışlardır. O zamanlar Yahudiler dünyadaki yegane tektanrıcılardır ve herkesinkinden tamamıyla farklı bir dünya görüşüne sahiptirler: var olan her şey sonsuz, görülmez ve şefkatli bir Tanrı tarafından yaratılmış ve sürdürülmektedir. Yunanlılar bu görüşü, özellikle de ölümlülerin yaşamlarıyla ilgilenen bu şefkatli Varlık fikrini anlaşılamaz bulmaktadır. Üstüne üstlük Yunanlılar Yahudilerin Tora görüşünü anlayamaz. Yahudilerin Tanrı’dan aldıklarını ileri sürdüğü ve barış, kardeşlik, sosyal sorumluluk, hayata saygıya dair garip öğretiler içeren eski bir kitap... Bütün bu değerler Yunanlıların mükemmel bir dünya fikrinden olabildiğince uzaktır. Kısacası Yunanlılar Yahudilerle ne yapacaklarını bilemez Yahudilerin de kafası karışmıştır. Yunanlılar eğitime ve entelektüel arayışlara – Yahudilerin de çok değer verdiği ve hayranlık duyduğu unsurlar- değer veren ulustur. Yunanlılar Yahudilerin çok hoşuna giden güzel bir dil konuşmaktadır. (Talmud Rumca’nın dünyadaki en güzel lisan olduğunu ve İbranice dışında kaşer bir Tora rulosunu yazabileceğiniz tek lisan olduğunu söyler). Gerçekten de Tora kısa zamanda Rumca’ya çevrilmiştir (M.Ö. 3. yüzyılda) ve bu, Yahudi tarihindeki ilk çeviridir. Bu çeviri, yapan 70 rabi’den esinlenerek “Septagent” diye adlandırılmıştır. (Bu çeviri Yahudi halkı için ulusal bir felaket olarak kabul edilir. Yahudi olmayan bir ulusun elinde artık erişilir olan İbrani Tora’sı sık sık Yahudilere karşı kullanılmış ve kasten yanlış yorumlanmıştır. Günümüzde Hıristiyan Tevratlarının çoğu Roma İmparatorluğu’nun dili olan Latince’ye, ondan da İngilizce’ye çevrilen Rumca versiyona dayanır. Bu süreçte ne kadar yanlış yorumlama ve hata yapıldığını tahmin edebilirsiniz.) Ne var ki İbrani Tora’sının Rumca’ya çevrilmesi kaçınılmazdı çünkü Rumca eski Akdeniz aleminin dili oldu. Şimdi İngilizce’nin olduğu gibi her yerde kullanılıyordu! Böylece çoğu Babil sürgünü sayesinde Aramice konuşan Yahudiler Rumca da konuşmaya başladı. (O zaman İbranice esas olarak dua ve öğrenim diliydi.) Karşılıklı beğeniye rağmen –ki bu birçok Yahudi’yi çekti- büyük farklılıklar hakim kültür tarafından daha fazla hoş görülemedi. ZORUNLU HELENLEŞTİRME Antiohos Epifanes M.Ö. 169 ile M.Ö. 167 yılları arasında Yahudiliği yok etmeye yeltenerek Yisrael Yahudilerini Helenleştirmek için kasti önlemler alınca balayı dönemi sona erer. Antiokos’un ilk yaptığı şey Yahudilerin güç makamını ele geçirmek olur. Koen Gadol’ü görevden alır ve yerine, kendisine bağlı olan bir Yahudi’yi getirir. Koen Gadol’luk o andan itibaren büyük ölçüde yoldan çıkmış bir kurum haline gelir (25. bölümde açıkladığımız gibi). Böylece Yahudi tarihinin ileriki dönemlerde bütün temel kurumlarında bozulmaya yol açacak bir değişim gerçekleşti: monarşi, koenlik, Bet-Amikdaş ayinleri. Nispeten temiz kalacak olanlar Sanhedrin, Yahudi Yüce Mahkemesi ve göreceğimiz gibi Talmud’u yazacak olan rabi’lerdir. Kendi Koen Gadol’unu yerleştirdikten sonra Antiohos Yahudi takvimini ortadan kaldırmaya çalışır. Antiohos artık Yahudileri çok iyi anlamaktadır. Ona göre zaman bu insanlarda sabit fikir haline gelmiştir. Zamanı kutsallaştırmaya çalışmaktadırlar. Zamanı yok ederseniz, Yahudilerin Yahudiliği uygulama yeteneğini de yok edersiniz. Dolayısıyla Antiohos Şabat’a ve Yeni Ay’a uymayı (Roş Hodeş), bayramları kutlamayı –Pesah, Şavuot, Roş Aşana, Yom Kipur, Sukot- yasaklar. Ardından Antiohos kaşerut kurallarına uymayı ve Tora öğrenmeyi de yasaklar. Tora ruloları herkesin gözü önünde yakılır ve kutsal kitapları kirletmek için üzerlerinde domuzlar kurban edilir. Antiohos domuzun Yahudiler için özellikle tiksindirici olduğunu bildiğinden, aklını bu hayvana takmış gibidir. Koen Gadol’u Yeruşalayim’deki Bet-Amikdaş’ta domuz kurban etmeye ve Yunan tanrılarına tapmaya izin vermeye bile zorlar. En sonunda Antiohos sünneti de yasaklar. Yahudiler için bu, Tanrı ile antlaşmalarının fiziksel, elle tutulur işaretidir. İnsan vücudunun mükemmelliğine tapan Yunanlılar ise bu son derece tiksindiricidir. Onlara göre sünnet etmek, kötürüm etmektir. Yahudiler direnir, Antiohos ve yandaşları vahşete başvurur. Yahudi tarihçi Rabi Berel Wein “Echoes of Glory” (İhtişamın Yankıları) adlı kitabında bunları anlatır: Oğullarının sünnet edilmesine izin veren kadınlar, oğulları boyunlarına bağlanmış şekilde öldürülüyordu. Yisrael’in bilginleri kovalanıyor, yakalanıyor ve öldürülüyordu. Domuz yemeyi ya da kurban etmeyi reddeden Yahudiler ölünceye kadar işkence görüyordu. Yeuda’daki en küçük köy bile Helenistlerin baskısından kurtulamıyordu. Her kasabada Zeus ve diğer pagan tanrılar için sunaklar kuruluyor ve her bölgeden Yahudiler kurban törenlerine katılmaya zorlanıyordu. Bu türde bir dini zulüm insanlık tarihinde o ana kadar görülmemişti. O zamana kadar eski dünyada hiç kimse başka bir ulusun dinine karşı savaş ilan etmemişti çünkü çoktanrıcılığın görüşü şuydu: “Ben senin tanrına tapacağım, sen de benim tanrıma tapacaksın. Ne kadar çok tanrı varsa o kadar iyi.” (Daha ileride Yunan ve Roma mitolojilerinin karıştığını ve Zeus’un Jüpiter olduğunu, vb. göreceğiz. Çokçulukta en son nokta: herkesin dini başkasınınki kadar iyidir.) Çoktanrılı alemde kimse dini için ölmedi. Hiç kimse. Yahudiler hariç. Yahudiler bu hayatta, uğruna ölmeye değer şeyler olduğu görüşünü savunur; hayatın kendisinden de önemli şeyler... Yahudiler, Yahudilik için hayatlarından vazgeçmeye hazırdır. Tanrı’nın insanların O’nun için ölmesine ihtiyacı duyduğundan değil, Tora’nın ideolojisi, o olmadığı takdirde insanlık yok olmasına yol açacak bir şey olduğu için. “Ulusların üzerindeki ışık” olması gereken Yahudiler misyonlarını terk edemez, hayatları tehdit altında olsa bile. Tabii ki Yahudilerin kesime giden kuzular gibi olması gerekmez. Böyle bir zulme karşı koyabilirler, koyarlar da. Ancak bu mücadelenin en korkunç yönü Yahudiliği savunan Yahudilerin, Yunanlıların yanı sıra Helenizmi kabul eden Yahudi kardeşleri ile de savaşmaları gerektiğidir. YAHUDİLER YAHUDİLERİN KARŞISINDA Yunanlılar Yahudiliğe saldırdığında bunu Yahudi halkının belli bir hizip mezhebinin yardımıyla yapar: Helenleşmiş Yahudiler. Yunan kültürüne girmiş olan Yahudiler vardı. Bunda şaşacak bir şey yok. Yunan kültürü eski dünyanın en önemli kültürel ortamıydı. Yahudi tarihinde bunun örneklerini görürüz. Aydınlanmış, gelişimci ve dünyayı değiştiren bir dünya kültürü gelir ve bazı üst sınıf Yahudiler bu kültürü benimser. Neden? Çünkü zengin ve sofistikeler, çok boş zamanları vardır. O zaman diğer Yahudilere derler ki: “Modernleşelim. Bu eski Yahudi saçmalıklarını unutun.” (İspanya’da, Almanya’da ve hatta günümüzde Amerika’da bu örnek tekrarlanmıştır.) O dönemde Yunan yetkililerinin isteklerine uyan ve Helenleşen küçük ama çok yerel ve güçlü bir Yahudi grubu vardır. Yunanlıların yaptığı her şeyi yaparlar. Çocuklarını beden eğitimi okullarına yollarlar ve birçok Yunan faaliyeti çıplak yapıldığından, Yunanlılar onları sakat addetmesin diye sünnetlerini çok acı veren bir operasyonla düzelttirirler. İşleri daha da zorlaştıran, Helenleşmiş ve ana görüşü savunan Yahudiler arasındaki ayrılmaya paralel başka bir ayrılma daha olmasıdır: dindar Yahudilerin iki fraksiyonu arasında. Bu ayrılma Zadok ile Bysos adlı iki öğretmenin Sözlü Tora’nın ilahi özelliğinden yoksun yeni bir Yahudilik şeklini vaaz etmesiyle başlar (26. bölümde açıklamıştık). Yandaşlarına Sadusiler ve Bysosimler denir ama tarihte devamlılıklarını sürdürenler Sadusilerdir. Ana görüşü savunan ve Yahudi kanununu her zaman uygulandığı şekliyle koruyan Yahudiler ne tuhaftır ki, “Farisiler” yani “ayrımcılar” diye adlandırılır. Sadusiler Sözlü Tora’nın Tanrı’dan geldiğine inanmadığından sadece Yazılı Tora’nın kanunlarına uymak zorunda olduklarını savunurlar, Yazılı Tora’yı da harfi harfine okurlar. Ama Yazılı Tora’nın çok sayıda kuralı Sözlü Tora olmadan anlaşılamaz. Yanıtları mı? Her koyun kendi bacağından asılır. Herkes ne anlama geldiğine kendi karar verecek ve buna göre hareket edecek. Sadusiler, Rabi Berel Wein’in açıkladığı gibi, Helenleşmiş Yahudiler arasında doğal müttefikler bulur: Sadusiler, Helenist Yahudilerin gözünde rabinik düşmanlarından her zaman daha çok kabul gördü. Helenistlerle Sadusiler arasındaki geleneksel Yahudiliğe karşı birleşme, İkinci Bet -Amikdaş ve sonrasında Yahudi yaşamında sürekli bir karmaşa sağladı. (Echoes of Glory, sh.38) (Sadusileri daha ayrıntılı bir şekilde gelecek bölümlerde, Roma İmparatorluğu ve Yahudiler üzerindeki hakimiyetine geldiğimizde işleyeceğiz. Eski tarihçi Josephus Contra Apion adlı eserinde o zamanlar Yahudilerin inançlarını söyle açıklar: (Kanunlarının tam olarak açıklanmasında en yetenekliler olarak kabul edilen ve öncü ekol olan) Farisiler her şeyi kadere ve Tanrı’ya atfeder, kader her eyleme eşlik ettiği halde yine de doğru olanı ya da aksini yapmanın başlıca olarak insanın elinde olduğunu kabul eder. Bütün ruhların ölümsüz olduğuna ama sadece iyi insanların ruhunun başka bedenlere geçtiğini, kötü insanların ruhununsa ebedi cezaya tabi tutulduğunu söylerler. İkinci örgütü meydana getiren Sadusiler kaderi tamamıyla devre dışı bırakır ve Tanrı’nın bizim kötü olanı yapıp yapmamamızla ilgilenmediğini varsayar. İyi ve kötü olanı yapmanın insanın seçimi olduğunu ve bu seçimin, istediği gibi hareket etmekte özgür olan her bir insana ait olduğunu söyler. Ruhun ölümsüzlüğüne ve öbür dünyada cezaya ve ödüle inanmazlar. Dahası Farisiler birbirlerine karşı dostça hareket eder, cemaatle ahenkli ilişkiler geliştirir ama Sadusilerin birbirlerine karşı davranışı kabaca, kendi taraflarından olanlarla konuşmaları sanki yabancı imişler gibi barbarcadır. Sadusilerin Yunan düşüncesinin nasıl etkisinde kaldığını görebilirsiniz. Koen Gadol’luğun ve Bet-Amikdaş ayinlerinin neden öylesine yoldan çıktığının (o zamanlar üst sınıf sayılan koen sınıflarının birçoğu Sadusiliği seçtiğinden) nedenlerinden biridirler. Talmud’un o kadar çok Koen Gadol’un Yom Kipur ayini sırasında öldüğünü söylemesi de bu yüzdendir. (Bkz. 25. bölüm) Bet -Amikdaş’ın bozulması, zorunlu Helenleştirme ve zulüm sonunda ana görüşü savunan Yahudilerin sabrını taşırır. Yunanlılara karşı ayaklandıklarında Yahudiler arasındaki işbirlikçilere de saldırırlar. Makabilerin başkaldırısı –bugün Hanuka olarak kutladığımız- Yunanistan’a karşı bir savaş olduğu kadar Yahudiler arasında da bir iç savaştır. Ulusal özgürlük ya da fiziksel özgürlük savaşı değil, bir fikirler çarpışmasıdır. |
Sinagoglar Ahrida Sinagogu 1400'lü yıllarda Makedonya'nın Ohri kasabasından gelen Yahudiler İstanbul Balat'ta bir Sinagog inşa ettiler. Teva'sını da (dua okuma kürsüsü) bir rivayete göre Nuh'un Gemisi'ni, bir başka rivayete göre de Sefarad'ları (İspanya'dan göç eden Yahudilere verilen ad) İspanya'dan Osmanlı topraklarına getiren kadırgaları simgelemek için gemi pruvası şeklinde yaptılar. 550 yıldır aralıksız hizmet veren bu sinagog tarih boyunca hem dini hem de sosyal açıdan pek çok önemli olaya mekan oldu. http://www.minidev.com/images/spacer.gif http://www.minidev.com/images/ikulturler/1yahudi_sin.jpg17.yy.da kendisini Mesih ilan eden Sabetay Sevi'nin İstanbul'a geldiğinde vaaz verdiği iddia edilen Ahrida Sinagogu'nda, Osmanlı-Rus savaşına (93 seferi) katılan Osmanlı Ordusu'nun zaferi için 18 Mayıs 1877'de düzenlenen ve Sadrazam İbrahim Edhem Paşa ile üst düzey görevlilerin de katıldığı bir dua töreni yapıldı. 2. Dünya Savaşı'nda da, seferberlik döneminde bir süvari müfrezesi Ahrida Sinagog'unda barındı. http://www.minidev.com/images/spacer.gif Yıllar boyunca sayısız Bar-Mitzva (13 yaşına gelen Musevi erkek çocuğun ibadet topluluğuna kabulü ve ergenlik töreni) töreninin yapıldığı Sinagog'taki düğünler bütün Balatlılar'ın unutamayacakları anlara sahne olurdu. Gelinin denizdeki balıklar gibi doğurgan olması için, sinagog içindeki görkemli düğün töreninden sonra kapı dışına serilen bir halı üzerine, içinde levrek balığı olan bir tepsi konur, gelin bunun üzerinden atlayarak dışarı çıkardı. İsrail'e karsı olan ve hatta yahudilere karşı olan bir terorist grubun, Karaköy'deki Neve Şalom'a düzenlediği kanlı baskından sonra, İstanbul'daki bütün sinagoglarda olduğu gibi Ahrida Sinagogu da sadece hafta içi ve randevu alınarak geziliyor. Bütün sinagoglarda her Cumartesi sabahı ayin var. Çünkü her Cumartesi Museviler için Şabat yani en kutsal gün. Cumartesi günleri Museviler çalışmıyor, günü ibadetle geçiriyor, akşam da bütün aile toplanıp dua ediyor ve birlikte yemek yiyor. Ahrida Sinagogu'nu gezmek için 22 Aralık'ı seçerseniz, Hanuka (Işık) Bayramı kutlamalarını da görürsünüz. Hanuka Bayramı, Kislev ayının 25. gününden başlayarak (bu yıl 22 Aralık) sekiz gün boyunca kutlanır. Hanuka Bayramı'nda yakılan Hanukiya'daki (dokuz kollu şamdan) ilk mum Şamaş adını taşıyor. Dualar eşliğinde yakılan Şamaş'ın yanısıra sekiz gün boyunca her gün bir mum yakılır ve Hanukiya ışıl ışıl olur. Birinci mum Tanrı'nın "ışık olsun" deyişini anımsatır, 2. mum Tora'yı (Kutsal kitap) simgeler, 3. mum "Adalet", 4. mum "Merhamet", 5. mum "Kutsallık", 6. mum "Sevgi", 7. mum "Sabır", 8. mum da "Cesaret" ışığıdır. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ HAŞMONAİM DÖNEMİ(103YIL) MAKABİLER'İN İSYANI VE HANUKA MUCİZESİ(M.Ö.138) Yahudilerin Yunanlılara ve Helenizm’e karşı mücadelesinin ayrıntılarını Makabilerin iki kitabından biliyoruz. (Bu kitaplar Tevrat’ta yer almaz çünkü 26. bölümde öğrendiğimiz gibi Sanhedrin üyeleri o dönemden yıllarca önce Tevrat’ın neleri içermesi gerektiğine karar vermiş, bu olaylar ise çok daha ileriki bir zamanda gerçekleşmiştir. Muhtemelen Haşmoni ve kesinlikle peygamber olmayan bir tarihçi tarafından yazılmış olan Makabilerin kitapları, Tevrat’ın dışında bırakılmış ve Talmud’da sözü geçen başka yazıları da içeren Sefer HaChitzonim adlı bir derlemede bulunur.) Yahudilerin isyanı insanlık tarihinde bir örnektir. Dünyadaki ilk ideolojik/dini savaştır. Eski dünyada hiç kimse tanrıları için ölmemiştir. Sadece Yahudiler dinlerinin –o zamanın yegane tektanrılı dini- uğruna can vermeye değer olduğunu düşünüyordu. Ancak (28. bölümde gördüğümüz gibi) bu sadece Yunanlılara karşı bir savaş değil, aynı zamanda bir iç savaştır. Yahudiliğe sadık olan Yahudiler, Helenleşen ve Yunanlıların tarafını tutan diğer Yahudilere karşı çarpıştı. M.Ö. 167 yılındayız ve Yunanlıların Yahudiliğe karşı zulmü doruk noktasındadır. Yunan birlikleri Modiin şehrine (günümüzde de ziyaret edebileceğiniz Yeruşalayim-Tel Aviv yolu üzerinde, Yeruşalayim’in batısında bir belde) varır ve Yahudilerin Yunan tanrılarına bir domuz kurban etmesini talep eder. Şehrin büyüğü, bir koen olan Matatya bunu reddeder. Ama orada, Yahudilere sözü bile edilmeyecek olanı yapmaya istekli Helenleşmiş bir Yahudi bulunmaktadır. Domuzu kurban etmek üzereyken Matatya onu bıçaklar ve yanındaki Yunanlı yetkiliyi öldürür. Ardından kalabalığa doğru döner ve şöyle der: “Tanrı’nın kanunundan yana ve antlaşmaya sadık olan herkes beni izlesin.” (I Makabiler 2:27) Matatya ve beş oğluna –adları Yeuda, Elazar, Yohanan, Yonatan ve Şimon olan- katılanlar tepelere doğru yol alırken Yunan tanrılarının gelip intikam olarak bütün köyü yerle bir etmesini beklemektedir. Tepelerde bir gerilla ordusu örgütlerler. Başlarında lakabı “çekiç” anlamına gelen Makabi olan en büyük oğul Yeuda vardır. Makabi aynı zamanda Yahudi halkının savaş çığlığı mi kamoha baalim Aşem (Tanrı’nın güçleri arasında senin gibi olan) sözcüklerinin baş harfleridir. Bu Makabi ordusunun tam olarak ne kadar büyük olduğunu bilmiyoruz ama en iyimser tahmin bile 12.000 kişinin üzerine çıkmaz. Bu minik güç 40.000 kişilik Yunan ordusuna karşı çarpışmaya başlar. Yunanlıların üstünlüğü sadece sayısal değildir. Profesyonel askerleri, teçhizatları, eğitimleri ve eski dünyanın tankları olan savaş filleri vardır. Yahudiler ise sayı, eğitim ve teçhizat açısından (fillerinin olmadığını söylemeye gerek bile yoktur) çok daha zayıftır ama bu eksiklikleri cesaretleriyle kapatırlar. Çarpışmaların çoğu sahildeki ovalık bölgeden (Tel Aviv) Yeruşalayim’e uzanan bayırlarda gerçekleşir. Yunanlılar ordularını doğal kanyonlardan, Yahudilerin en iyi korudukları yerler olan dağlık yörelere çıkarmaya çalışmaktadır. Ulaşabilecekleri birkaç yer vardır, Makabiler de onları buralarda kıstırır. Makabilerin hikayesini okuduğunuzda birkaç hafta içinde olup biten bir olaymış izlenimine kapılırsınız. Savaşılır, Yahudiler kazanır, Yunanlılar da evlerine gider. Aslında çarpışmalar 25 yıl sürer ve her iki taraf da büyük zararlara uğrar. HANUKA İlk iki yılın sonunda Yahudiler Yeruşalayim’i yeniden fetheder. Bet-Amikdaş’ın kirletildiğini ve putperest bir mabede dönüştürüldüğünü, sunakta domuzların kurban edildiğini görürler. Bet-Amikdaş’a girer girmez ilk yaptıkları uydurma bir menora’yı (altından olanı Yunanlılar tarafından eritilmiştir) yakmaya çalışmaktır. Ne var ki özel mühürlü sadece bir tane saf lamba yağı şişesi bulabilirler. Bu şişeyi menora’yı yakmak için kullanırlar ve mucize eseri sekiz gün boyunca yanar. Bu arada taze saf yağ üretilir ve Bet-Amikdaş’a ulaştırılır. Makabiler ardından Bet-Amikdaş’ı temizler ve İbrani takviminde Hanuka’nın sekiz gününü kutlamaya başladığımız 25 Kislev’de yeniden adarlar. (İbranice Hanuka sözcüğü “adamak” ya da “açılış töreni” anlamına gelir.) Hanuka –Yahudi takvimine rabiler tarafından eklenen iki bayramdan biri- iki ayrı mucizeyi kutlar: 1) Yahudilerin çok daha kalabalık olan Yunanlılara karşı askeri zaferini; ve 2) Yahudi değerlerinin Yunan değerlerine karşı ruhani zaferini. Hanuka ışıklarının simgelediği, bu ruhani zaferdir. Bet-Amikdaş’ın yeniden adanması çarpışmalara son vermez. Ne yazık ki Helenleşmiş Yahudilerden bazıları Makabilerin Yeruşalayim’i almasından memnun olmaz ve Yunanlılarla güç birliği eder, savaş da sürer gider. Yunanlılar ancak M.Ö. 142 yılında Selevki hükümdarı Demitrius zamanında savaşmaktan usanır ve Matatya’nın beş oğlundan tek hayatta kalanı Şimon’la barış anlaşması imzalar. Bu yıl Yisrael putperest boyunduruğundan kurtuldu; insanlar sözleşmelerine ve anlaşmalarına şöyle yazmaya başladı: “Birinci Şimon yılında, büyük Koen Gadol, Yahudilerin general ve lideri.” (I Makabiler 13:41-42) Böylece Yahudiler Yisrael ülkesine resmi olarak yeniden egemen olur. HAŞMONAYLARIN SALTANATI Yukarıda belirttiğimiz gibi Matatya bir koen’di, dolayısıyla oğlu Şimon’un da Koen Gadol olması şaşırtıcı değildir. Ancak Şimon “prens/başkan/lider” anlamına gelen nasi unvanını alır. Kendisini kral olarak adlandırmaz çünkü Yahudi bir kralın ancak David soyundan gelebileceğini gayet iyi bilmektedir. (David’in soyu –kralların soyu- Yeuda kavminden gelir. Koen’lerin soyu ise Yaakov’un on iki oğlunu -Yisrael’in on iki kavmi- kutsaması uyarınca Levi kavminden gelir.) Şimon’un yaptığı kötü bir seçimdir çünkü onun soyundan gelenler bu farklılığa saygı göstermedi. Yisrael’de yeni bir hükümdarlık hanedanı başlatırlar: 103 yıl boyunca sürecek olan ve korkunç bir ahlaki ve dini çöküşe neden olacak Haşmonay hanedanı. Bir kere kral olmamaları gerekirdi, üstelik kendi güçlerinin esiri olarak yoldan çıktılar. Bir sonraki hükümdar Yohanan Hyrcanus’tur. İsminden Yunan etkisinin nasıl yer ettiğini görüyoruz. Haşmonaylar Helenleşmektedir. Bu feci bir trajedidir çünkü ataları Helenizm’in boyunduruğundan kurtulmak için canlarını vermişti. Yisrael’in sınırlarını genişletme çabalarının parçası olarak yeni fethettiği halkları din değiştirmeye zorlar. Bu, Yahudiliğin ne önce, ne de sonrasında hiç yapmadığı bir şeydir: Yahudiler aksine, din değiştirerek Yahudi olmayı desteklemez. O sırada zorla dini değiştirilen halklardan biri İdumeanlardır. Bu hata, Yahudilere çok pahalıya mal olur. İsrail’de, Bet Şemeş yakınlarında turistlere açık olan Bet Guvrin Mareşa adında, büyüleyici bir arkeolojik sit vardır. Çoğu kireçtaşından yapılmış 2000 kadar mağaradan oluşur. Burası İdumeanların önemli şehirlerinden biriydi. Kendiniz bile arkeologluğa soyunup bir günlüğüne kazı yapabilirsiniz. Hasmonaylar burayı fethetmiş ve halka bir seçenek vermiştir: din değiştirmek ya da gitmek. Zorla dini değiştirilen İdumean ailelerden biri, birkaç yıl sonra Romalılar saldırdığında yer alacak olan dramda çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu aileden gelen Herod Yahudi kral atanacak ve şizofren bir hükümdar olacaktır. Koen Gadol’u, Yahudi Yüce Mahkemesi’nin 45 üyesini ve ailesinden birçok kişiyi katledecek, Kesarya şehrini, Masada’daki kaleyi ve Bet-Amikdaş’ın tamamıyla baştan yapımını da içeren bir fantastik inşaatlar dizisine girişecektir. Göreceğiniz gibi Herod (sadece ismen Yahudi olan) Yahudilerle son derece şizofrence bir ilişki kuracaktır. YAHUDİ HÜKÜMDARLIĞININ ÇÖKÜŞÜ Yohanan Hyrcanus’un oğlu Alexander Yanai bütünüyle yoldan çıkmış klasik bir Hasmonay hükümdar örneğidir. Tamamen Helenleşmiştir, Sadusilerin (sadece Yazılı Tora’yı izleyen ve kendi yorumlamalarını yapan Yahudiler) yandaşıdır ve Farisilere (ana görüşü savunan Yahudiler) karşıdır. Bazı Farisiler ona karşı çıktığında, önce ailelerinin katledilmesini izlemeye zorladıktan sonra aralarından 800’ünü öldürür. Bu katliamlar sırasında Alexander Yannai Yunan tarzı bir ziyafet vermektedir. Bu, öylesine şanlı bir başlangıç yaptıktan sonra feci bir sona giden ve Yahudi halkının mahvına yol açan büyük ailelerin klasik bir örneğidir. Son iki Haşmonay hükümdarı Hyrcanus ve Aristobolus adında iki kardeştir. Her ikisi de tamamıyla Helenleşmiştir. Hyrcanus daha zayıftır ama Yahudi olan İdumeanlardan gelen Antipater adında (tam o sırada doğmuş Herod isminde bir erkek bebeği bulunmaktadır) güçlü bir danışmanı vardır. İki erkek kardeş kimin kral olacağı konusunda birbirleriyle savaşmaktadır. Aşikar yanıt, hiçbiridir. Ama gelin de bunu ahlaktan uzaklaşmış, güce susamış insanlara anlatın. Akıllarına Roma’nın kavgalarına hakemlik yapması fikri gelir. Romalıları davet etmek, çok uluslu bir barış gücünü ya da uluslararası bir aracı kuruluşu davet etmeye benzemez. İnanılmaz bir fetih enerjisine sahip, ele geçirebilecekleri her yeri fethetmek isteyen bir halktan söz ediyoruz. M.Ö. 63 yılındayız. Romalı büyük general Pompeii Yunan İmparatorluğu’ndan geride kalanları temizlemekle meşguldür. Davete memnuniyetle icabet eder ve ordularını Yisrael’e yollar. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ YAHUDİLER VE ROMA DÖNEMİ ROMALILAR Yisrael’in İkinci Milletler Topluluğu’nun Roma İmparatorluğu’nun elinde acıklı sona ulaşmasının hikayesini anlatmadan önce zamanda geriye bir yolculuk yapalım ve Roma’nın ne olduğuna, güçlü Yunanlılara nasıl meydan okuyabilecek bir kuvvet haline geldiğine değinelim. Roma’nın tarihi M.Ö. 753 yılında bir şehir devlet olarak başlar. Şehrin kuruluşu ünlü bir efsaneye dayanır. Tiber Nehri kıyılarına yerleşenlerin, akıbetlerinin bağlı olduğuna inandıkları “Vesta’ya, yani ocak tanrıçasına bağlı bakireler” tutmaları yaygın bir uygulamaydı. Bu genç kadınların saf ve temiz kalması gerekiyordu. Bir ocak tanrıçası bakiresi yanlış yola saptığında canlı gömülerek öldürülüyordu. M.Ö. 8. yüzyılda Rhea Silvia adlı bir ocak tanrıçası bakiresi hamile kaldı. Hata onun değildi, tanrı Mars tarafından iğfal edilmişti! Silvia Rhea ikiz oğlanlar doğurdu: Romulus ve Romus. Ne var ki yerel kral onları yarı-tanrı olarak kabul etmedi ve Tiber Nehri’ne attırdı. Mucizevi bir şekilde kıyıya yüzdüler, bir dişi kurt tarafından bakıldılar sonra da bir çoban tarafından büyütüldüler. Oğlanlar büyüdüklerinde, boğulmaktan kurtuldukları yerin yakınında, Tiber’e bakan yedi tepe üzerinde Roma şehrini kurdular. (Daha sonra Romulus Romus’u öldürdü ve tanrı Quirinus oldu.) İlginç olan şudur ki Yahudi geleneği Romalıların, Yaakov’un ikiz kardeşi, kızıl saçlı ve kana susamış Esav’ın soyundan geldiğini ileri sürer. Yahudilik Roma’ya hem “kırmızı” hem de “kan” anlamına gelen İbrani kökten yola çıkarak “Edom” der (Bereşit 36:1’de Esav’a verilen başka bir isim). Daha sonraki Yahudi-Romalı ilişkisine baktığımızda, Romalıların Esav’ın hayat görüşünün ruhani mirasçıları olduğunu anlarız. ROMA CUMHURİYETİ Romulus’un zamanından birkaç yüz yıl ileriye gittiğimizde, yaklaşık M.Ö. 500 yıllarında Roma halkının ona hükmeden monarşiyi devirdiğini ve bir senato tarafından yönetilen bir cumhuriyet kurduğunu görürüz. Senatonun yüksek sınıflardan oluştuğu, toprak sahibi erkek vatandaşların “patrisyen-soylu” adlandırıldığı bir oligarşi... Sağlıklı ve güçlü her eski medeniyet gibi Romalılar da hakimiyet alanlarını genişletmek için savaşmaya koyulur. Hırslı Romalılar karşılarında kendi görüşlerinde olan Kartacalıları bulur ve M.Ö. 264 yılında M.Ö. 146 yılına kadar sürecek olan ve Roma’nın zaferle çıkacağı, Pun Savaşları olarak bilinen muazzam bir mücadeleye girişirler. Romalılar Yunan sömürgelerini, ardından Yunanistan’ın kendisini fetheder ve Akdeniz’deki büyük güç haline gelirler. Büyük ölçüde Yunan hayat görüşünü miras almışlardır. Kültürlerine Greko-Romen deriz çünkü Yunanistan’la Roma iki farklı halk, medeniyet ve kültür oldukları halde Romalılar kendilerini çok büyük oranda Yunanlıların kültürel mirasçıları olarak görüyordu. Daha ileride Roma tarihinde çok sayıda Romalı kendilerini Yunanlıların reenkarnasyonu addedecektir. Yunanlılar Roma mimarisini ve Roma hayat görüşünü birçok açıdan etkilemiştir. Ancak Romalıların kendi benzersiz katkıları da olmuştur. Roma, Yunanistan’dan çok daha muhafazakar, ataerkil bir toplumdu. Ayrıca çok çalışkan, son derece iyi örgütlenmiş kişilerdi, bu da onları imparatorluk kurma ustası haline getirdi. Örgütleme yeteneklerini her alanda görürüz: Mühendislikte: Romalıların hakim olduğu nereye baksak, halen ayakta duran Roma su kemerleri, yolları, kaleleri, duvarları buluruz. İnanılmaz inşaatçılardı. İnşaat bilgileri şaşırtıcıydı. Hükümet ve kanunlarında: Bütün Akdeniz havzasında kullanılan bir kanun sistemi kurdular. Yönetim, vergi toplama yetenekleri. Her şeyin ötesinde sistematik bir şekilde savaşma ve fethetme yetenekleri. Fetih ve imparatorluk kurmak, Roma organizasyonunun en büyük özelliklerindendi. ROMALILARIN FETHİ Romalılar savaşmada devrim yaptı. Yunanlıların aksine, vatandaşları askere almaz, profesyonel bir ordu kullanırlardı. Askerler savaşmak için para alır, bunu hayat boyu sürecek bir kariyer haline getirirdi. Romalı için askerlik sadece bir iş değildi, bir yaşam biçimiydi. Romalıların görüşü tartışmasız en büyük Romalı general olan Jül Sezar’ın ünlü deyişinde saklıydı: Veni, vidi, vici – “Geldim, gördüm, yendim.” Hızlı hareket edemeyen Yunanlı mızraklı ve kalkanlı asker alayları yerine Romalılar, her biri 10 tane daha küçük ve daha hareketli piyade taburuna bölünmüş lejyonları oluşturdu. Lejyon Roma ordusunun temel birimi oldu. Roma, her biri yaklaşık 5.000 kişilik 24 ile 28 arasında, çoğu piyade, birazı süvari lejyonuna sahipti. Bu lejyonların örgütlenme şekli Romalılara savaş alanında inanılmaz bir esneklik kazandırıyordu. Aynı anda yüz kişiyle savaşabilecek daha küçük birimlere ayrılabiliyorlardı. Yunanlıların hiçbir zaman başaramayacağı şekillerde manevra yapabiliyorlardı. Romalılar Yunanlıları işte böyle ezdi. Karşılarına çıkan herkesi katlettikleri gibi onları da katlettiler. Bu bizi Roma kültürünün bir başka kilit özelliğine götürüyor. Romalılar çok sofistike insanlar oldukları halde, çok da vahşiydiler. Belki de tarihteki en vahşi medeniyet... Vahşetleri savaşta görülebilir tabii. İnanılmaz derecede saldırgan insanlardı. Her şeyi fethetmek için kontrol edilemez bir hırsa sahip insanlar... (Bu, Yahudilerin Esav’ın soyundan gelenler hakkındaki görüşlerine uymaktadır. Esav fiziksel olarak hakimiyet kurma gücüne sahipti. İkiz kardeşi Yaakov ise ruhani açıdan hakimiyet kurma gücüne sahipti.) Daha da çarpıcı olanı, vahşetlerinin eğlence şekillerinde de ortaya çıkmasıdır. Romalılar imparatorluğun 200 farklı yerinde, günlerini yiyip içerek ve insanların tuhaf bir şekilde boğazlanarak öldürülmesini seyrederek rahatlayarak geçirdikleri anfitiyatrolar kurdular. (Bu uygulama son derece popülerdi. İmparator Avgustus hükümdarlığı sırasında 10.000 kişinin dövüştüğü ve 3.500 vahşi hayvanın öldürüldüğü oyunları başlatmakla övünmektedir.) Bu nokta insanlık tarihinde çok ilginç bir ders oluşturmaktadır. En sofistike kültürlerin, aynı zamanda en vahşileri olduğunu da sıklıkla görüyoruz. Bunu Roma’da (daha sonraları birçok başkasında, en yakın zamanda da Almanya’da) gördük. ROMA İMPARATORLUĞU Roma orduları dışarıda zaferler elde ederken, ülkede cumhuriyetin hali pek iyi değildi. M.Ö. 1. yüzyılda Roma iç çekişme ve sınıf mücadelesi ile uğraşmak zorundaydı. Bunların arasında Spartaküs’ün başını çektiği tutsakların ayaklanması (M.Ö.72) belki de en ünlüleridir. Bu sözde “sosyal savaş” Roma’yı vatandaşlığı geniş ölçüde yaygınlaştırmaya zorladı ama cumhuriyet yine de ortadan kalktı. General Pompeii popüler bir galip olarak ortaya çıktı, Krasus ve Jül Sezar ile M.Ö. 60 yılında Birinci Triumvirlik’i kurdu. Ancak Pompeii ile Sezar’ın arası bozuldu ve Sezar Roma’ya hakim olarak Roma İmparatorluğu’nun temellerini attı. Yisrael ülkesindeki hikayeyi bu noktada bırakmıştık. Son iki Hoşmanay hükümdar (Makabilerin soyundan) iki erkek kardeşti: Hyrcanus ve Aristobolus. Birbirleriyle kimin kral olacağı konusunda kavga ederken akıllarına Roma’nın aracılık yapması fikri geldi. Böylece M.Ö. 63 yılında Pompeii, ordularını Yisrael’e hareket ettirmeye davet edildi. Eski tarihçi Josefus daha sonra neler olduğunu ayrıntılarıyla açıklar. Romalılar gelir, birçok Yahudiyi katleder ve iki kardeşten zayıf olanı, Hyrcanus’u ülkenin kukla hükümdarı yaparlar. Bu Roma sisteminin bir parçasıydı. Vekâletle hükmetmeyi severlerdi. Roma’nın vergileri ödendikçe ve Roma kanunlarına uyuldukça yerel vali ya da kralın, ülkeyi yönetmek için gündelik sorunlarla uğraşmasına izin verirlerdi. Roma’nın Yisrael’e müdahalesi Yahudi bağımsızlığına son verdi ve Yahudi tarihinin en karanlık dönemlerinin birini başlattı. Hükmeden Hyrcanus veya herhangi bir başka Yahudi değil, Roma idi. (Sanhedrin’in nüfuzu Pompeii’nin fethinden altı yıl sonra bir Roma kararnamesiyle iptal edilmişti.) Bağımsız Yisrael devleti artık yoktu. Roma’nın Judea eyaleti olmuştu. Pompeii savaştaki yararlılıkları karşılığında ödül olarak askerlerine geniş toprak parçaları vererek ülkenin büyük kısmını böldü. Gaza, Yafa, Aşdod ve diğer Yahudi şehirleri artık Roma İmparatorluğu haritasında yer alıyordu. Kendisine kral deme hakkı bulunsa da Hyrcanus sadece Yeruşalayim’e ve kuzeyi ile güneyinde birkaç parçaya sahipti ama bu küçük alanı bile Şam’daki Roma konsülüne danışmadan yönetemiyordu. 29. bölümde sözünü ettiğimiz gibi Yisrael’in Roma tarafından alınışında kilit rolü Hyrcanus’un baş danışmanı, İdumean generali Antipater oynuyordu. Idumeanlar Yahudilerin benzeri görülmemiş bir hatasının tanıklarıydı: Yohanan Hyrcanus’un zorla Yahudi yaptığı kişilerdi. Zayıf Hyrcanus’un arkasındaki gerçek kuvvet olan Antipater, fırsatı eline geçirmişken kendi ailesini güçlü konumlara getirmeyi ihmal etmedi. Hyrcanus’a rehberlik etmeyi sürdürdü ve M.Ö. 49 yılında Pompeii ile Jül Sezar iç çatışmaya girişince, kazanan tarafı seçmesine yardım etti. Antipater kısa zaman sonra iktidardaki adam oldu. Romalılar bu zorla Yahudi olmuş adamın, Yahudi değerleriyle veya milliyetçiliği ile özdeşleşmediği konusunda doğru tahminlerde bulundu. Antipater iktidarda olduğu sürece “militan tektanrıcılık” yeniden tehlikeli bir biçimde ortaya çıkmayacaktı. Antipater tarihe adını yazdırmadı ama oğlu Herod, dini zorla değiştirilmiş bir aileden gelmesine ve sadece ismen Yahudi olmasına rağmen Yahudilerin en ünlü krallarından biri oldu. Tarihe Büyük Herod olarak adını yazdırdı. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ YAHUDİLER VE ROMA DÖNEMİ YUHUDA KRALI HEROD BÜYÜK HEROD Büyük Herod (daha sonra gelen Herod Antipas ile karıştırılmamalı) Yahudi tarihindeki en önemli karakterlerden biridir. Kuşkusuz kötü biriydi ama Yahudi üzerindeki Roma egemenliğinin bu dönemini anlamak açısından çok önemli bir kişi olarak kalmaya devam etmektedir. Herod Yehuda kralı olarak (Romalılar tarafından atanarak) M.Ö. 37 yılında M.Ö. 4 yılında ölümüne kadar 33 yıl süren çok uzun bir süre boyunca iktidarda kaldı. Bu, ekonomik bolluk ve sosyal istikrar açısından altın bir çağdır. Bolluk ve istikrarın nedeninin bir kısmı, Romalıların bu zaman boyunca Yahudilerin gündelik yaşamında arka planda rol oynamasıdır. Romalıların genel tutumu hoşgörülüydü, yani Yahudiler resmi Roma devlet dininden muaf tutuluyordu. Hatırlanması gereken çok önemli bir nokta, eski dünyadaki tüm imparatorluklarda din ve devletin birlikte gittiği, Roma’nın imparatorlara tapması–yani imparatorun ölümünden sonra ilahlaştırılması- yüzünden bunun Roma’da her yerden daha çok uygulandığıdır. Devlet ve dini birleştirmek tabii ki hükümdarlarla fazladan bir yasallık kazandırıyordu. Cismani ve ruhani güç arasındaki bağlantı, tebaalarının fiziksel ve ruhani varoluşu üzerinde tam bir kontrol sağlıyordu. (Daha ileride Katolik kilisesinin Ortaçağ Avrupa’sında aynı şeyi yaptığını göreceğiz.) Devlet dinini kabul etmek Romalı kimliği ve devlete sadakatin çok önemli bir parçası olduğu halde Romalılar aynı zamanda pragmacıydı. Yunan deneyiminden Yahudilerin putlara tapmaya zorlanamayacaklarını öğrenmişlerdi. Ayrıca Yahudilerin diğer pagan halklar gibi olmadıklarını, boyun eğmeyeceklerini kendi gözleriyle görmüşlerdi. Dolayısıyla Romalılar Yahudilere, Roma devlet dininden muaf resmi bir statü verdi. Bu bir yandan çok akıllıca ve hoşgörülü bir politikaydı. Diğer yandan ise bu politikaya fiscus Judaicus adlı cezai bir vergi eşlik ediyordu. Devlet dininden muaf mı olmak istiyorsunuz? Bu ayrıcalık için para ödediğiniz sürece kabul. Yahudilerin vergiyi ödeyip kendi yollarına gitmesi mümkün olabilirdi ama bu kadar kolay olmadı (göreceğimiz gibi). EKONOMİK BOLLUK Yahudiler, büyük ölçüde Herod’un Roma ile dostane ilişkisi sayesinde şimdilik iyi durumdaydı... En azından ekonomik açıdan (ruhani açıdan değilse bile). Herod, birçok başlıca ticaret yolunu da içeren çok önemli bir alanı yönetmede Roma’nın tam desteğine sahipti. Her şey, Yemen’den Akdeniz’e giden tütsü ticaretinin bir tür büyük istasyonu olan Yehuda’dan geçiyordu. Ayrıca burası, zeytinyağı (sadece yemek pişirmede değil, başlıca aydınlanma kaynağı olarak da kullanılan) ve hurmaları (şekerden önceki ana tatlandırıcı) ile ünlü Ortadoğu’nun en bereketli tarım topraklarından biriydi. Herod ticaretten elde ettiği kârları, bazıları dünyada en harikuladeleri olan bir dizi devasa inşa projesini gerçekleştirmede kullandı. Gerçekten de, eğer eski dünyanın harikaları onun zamanından önce belirlenmiş olmasaydı muhtemelen listenin yarısını onun yaptıkları oluştururdu. Eski dünya mimarisinin hemen tüm arkeolog ve öğrencileri, insanlık tarihinin en büyük inşaatçılarından olduğunu kabul eder. Durmaksızın inşa etti: kentler, saraylar ve kaleler. Bazıları hâlâ ayaktadır. Masada, Antonia ve Herodium kaleleri Kesarya şehrinin limanı Hebron’da Atalar Mağarası’nın (Mearat Hamahpela) tepesindeki devasa yapı Yeruşalayim’in etrafındaki muazzam duvarlar ve şehrin girişindeki üç kule (kalıntıları günümüzde hatalı olarak David’in Kulesi diye adlandırılan) ve çok daha fazlası... Herod, inanılmaz bir mühendislik harikası olan Herodium’da yapay bir dağ inşa etmiş ve tepesine çok büyük bir saray oturtmuştur. Ne yazık ki bu saray M.Ö. 70 yılında Büyük İsyan sırasında yıkılmıştır. Çölde, kayadan bir platonun üzerinde başka bir kale olan Masada’yı inşa etmiştir. İnsanın gereksinim duyacağı tüm konforu ile Masada, tarım ürünlerinin yetiştirildiği bahçeleri besleyen inanılmaz bir su tedariki sistemine sahipti. (Masada günümüzde turistler açık olup görülmeğe değer bir yerdir.) Kesarya şehrindeki limanın özellikle belirtilmesi gerekir. Sadece bir ticaret ve Yehuda’nın Roma idari merkezi olduğu için değil, Yahudiliğin gözünde pagan, Roma’nın ve ahlak dışı olan her şeyin simgesi haline geldiği için. Herod burada şaşırtıcı bir yapay liman oluşturdu (İmparatorluklaki en büyük iki limanın biri), harika bir amfitiyatro, at arabası yarışları için bir hipodrom (Ben Hur filmindeki gibi), banyolar ve Romalı tanrı-imparatoru Augustus Sezar’a adanan dev bir tapınak inşa etti. (günümüzde, son derece etkileyici olan Kesarya Maritina kazılarını ziyaret edebilirsiniz.) HEROD’UN TAPINAĞI Herod’un projeleri arasında en iddialı olanı Bet-Amikdaş’ı yeniden inşa etmekti. Bu hareket onu hor gören tebaaları arasında sempati kazanma girişimiydi kuşkusuz. Mabet Tepesi’nın (günümüzde Müslümanların türbesi Kubbet-ül Sahra’nın bulunduğu tepe) etrafındaki istinat duvarlarını inşa etmek için bile 10.000 kişi ve on yıl gerekti. Batı Duvarı (eskiden ağlama Duvarı olarak bilinen) on iki futbol sahası büyüklüğünde insan yapımı dev bir platformu içerecek 500 metre uzunluğundaki istinat duvarının ancak bir parçasıdır. Tapınak Tepesi’ni niye bu kadar büyük yaptı? Tarihçiler Roma İmparatorluğu’nda yaşayan 6-7 milyon Yahudi olduğunu (ayrıca İran’da bir milyon) ve bunların çoğunun üç hac bayramı için Yeruşalayim’e geldiğini tahmin eder: Pesah, Şavuot ve Sukot. Bu kadar çok sayıda insanı barındırmak için dev bir alana gereksinim vardır. Bu platformun üzerinde Bet-Amikdaş’ı inşa etmeye gelince, Herod gerçekten kendisini aştı. Talmud bile son sonucun harikulade olduğunu kabul eder. Kodeş Hakodaşim altınla kaplıydı; diğer yapıların duvar ve sütunları beyaz mermerden, zeminler karara mermerindendi; mavi rengi insana denizin üzerinde hareket ediyormuş durgusunu veriyordu; perdeler mavi, beyaz, kızıl ve eflatun iplikten dokunmuş olup Jesephus’a göre gökyüzünün tüm manzarasını resimliyordu. Jesophus ne denli inanılmaz göründüğünü şöyle tanımlar: Dışarıdan bakıldığında mabet zihni ve gözleri büyüleyecek her şeye sahipti. Her taraf kalın altın tabakalarıyla kaplanmıştı. Güneşin ilk ışınları öyle kuvvetli bir ateşle yansıyordu ki bakmaya çalışanlar doğrudan güneşe bakmışçasına başlarını çevirmeye mecbur kalıyordu. Yaklaştıkça karla örtülü bir dağa benziyordu çünkü altınla kaplı olmayan her şey göz alıcı beyazlıktaydı. (Yahudi Savaşı, sh.304) Herod ana girişe, dindar Yahudilerin saygısızlık olarak gördüğü devasa bir Roma kartalı koymayı uygun görmüştü. Bir grup Tora öğrencisi bu putperestlik ve baskı simgesini kısa zaman sonra parçaladı ama Herod onları yakalattı, zincirleterek Yeriho’daki malikanesine getirtti ve canlı canlı yaktırdı. Bet- Amikdaş’ı inşa ettikten sonra Herod bu türden sorunlar olmadan yönetilmesi için çaba sarfetti. Sanhedrin’in önde gelen kırk altı üyesini ölüme gönderdikten sonra kendi Koen Gadol’unu atadı. HEROD’UN ZULÜMLERİ Herod’un zulmü kendi ailesine bile uzanıyordu. Yahudi kökenlerinin kuşkulu olduğunu bildiğinden, Yahudi halkı arasında yasallık kazanmak için Hyrcanus’un torunu, dolayısıyla bir Haşmonay prensesi olan Miryam ile evlenmişti. Ama aynı zamanda Miryam’ı delicesine seviyordu. Josephus’un aktardığı gibi: Herod’un Miryam’dan olan beş çocuğundan ikisi kız, üçü oğlandı. Bu oğulların en küçüğü Roma’da eğitim gördü ve orada öldü. En büyük ikisini annelerinin asaletinden ötürü ve Herod kral olduktan sonra doğduğu için onlara kraliyet kanı taşıyormuş gibi davranıyordu. Ama bütün bunlardan daha güçlü olan, Miyram’a karşı duyduğu ve gün geçtikçe alevlenen aşktı... Miryam ise Herod’dan nefret ediyordu. Buna büyük ölçüde neden, kardeşi Aristobulus’a yaptıklarıydı. Herod Aristobulus’u on yedi yaşındayken Koen Gadol yapmıştı. Genç adam popülarite kazandıkça onu endişeyle izliyordu. Aristobulus’un popüler olması şaşırtıcı değildi çünkü Koen Gadol olmak için yasal hakkı olan bir Haşmonay, gerçek bir Yahudi ve gerçek bir koen idi. Bu Herod’u öylesine ürküttü ki onu boğdurdu. Herod daha sonra kendi oğullarını kıskanmaya başladı, onları da öldürttü. Hatta bir kıskançlık krizi sırasında karısını da öldürttü. Yine Josephus’a göre: Hiddeti onu çılgına çevirdi ve yatağından fırlayarak sarayda deli gibi koşmaya başladı. Kızkardeşi Salome Miryam’a iftira etme fırsatını kaçırmadı ve Herod’un Yosef (Miryam’ın aşığı olduğu iddia edilen) hakkındaki kuşkularını doğruladı. Kontrol edemediği kıskançlık ve öfkesiyle her ikisinin derhal öldürülmesini emretti. Ama hiddeti diner dinmez pişmanlığa kapılıyor, öfkesi sönünce duyguları yeniden alevleniyordu... Miryam’a karşı duyduğu arzu öylesine güçlüydü ki ölmüş olduğunu düşünemiyor, hâlâ yaşıyormuş gibi onunla konuşuyordu... En hafifinden istikrarlı bir kişi değildi. Avgustus bile onun hakkında şöyle demişti: “Herod’un çocuklarından biri olmaktansa, köpeği olmak daha iyidir.” Herod’un paranoyası, Bet-Amikdaş hiyerarşisine müdahale etmesi, Yahudi halkının Helenleşmesine çalışması, artan ve ölümünden 70 yıl kadar sonra Roma’ya karşı bir başkaldırıyla sonuçlanacak bir hoşnutsuzluğa yol açtı. RUHANİ ÇATIŞMA Yüzeydeki olayların altında büyük bir ruhani çarpışma vardı: paganlık ve Yahudilik arasında. Dahası Yahudilerin milliyetçi duyguları yüzeye çıkıyordu. Helenizm’in Yehuda’ya hakim olması işleri daha da karıştırdı. Orada Yunan İmparatorluğu hakimiyetinden beri yaşayan önemli sayıda Yunanlı ile Yunan yaşam tarzını benimseyen diğer Yahudi olmayanların yanı sıra Romalıların teşvik ettiği başka Helenistler de ülkeye yerleşti. Ayrıca azınlıkta olsalar da, Yahudi üst sınıfları da bu “yüksek” kültürü kabul etti. Ve tabii kral onaylı bir Helenist idi. Geri kalmış halkını çağdaş dünyaya getirecek aydınlanmış bir lider olarak gören Herod “idealist” amaçlarına ulaşmak için gerekeni yaptı. Buna, sadece otoritesine karşı tehdit olarak değil, Yahudilerin kütle halinde Helenleşmesine karşı engeller olarak da gördüğü tüm rabi’lere zulmetmek ve onları öldürmek de dahildi. Herod’un müdahaleleri ve Yahudi üst sınıfları arasında yayılan Helen etkilerinin sonucunda Bet-Amikdaş hiyerarşisi yoldan çıktı. Güçlerini korumak için Romalılarla işbirliği yapan varlıklı bir dini grup olan Sadusiler, ana görüşü savunan Yahudi çoğunluk Farasilerin ve ekstrem dini azınlık Zilotları devreden çıkararak Bet-Amikdaş’ın kontrolünü ellerine geçirmişlerdi. (Bu gruplar hakkında daha fazla bilgi edinmek için 28. bölüme bakınız.) Kazan kaynamaya başlıyordu. Yakında patlayacaktı... |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ YAHUDİLER VE ROMA DÖNEMİ HİLLEL VE ŞAMAY 28. bölümde Farisiler (ana görüşü savunan Yahudiler) ile Sadusiler (sadece Yazılı Tora’yı izleyen ve kendi yorumlamalarını yapan Yahudiler) arasındaki bölünmeyi tartışmıştık. 31. bölümde ise Herod’un rabi’leri katletmesinin ve Bet-Amikdaş hiyerarşisine müdahalesinin (ayrıca da Yahudileri Helenleştirme çabalarının) koenlerin yoldan çıkmasına nasıl etki yaptığını açıklamıştık. Ama Yahudilikte neyi yolunda gittiğine değinmemiştik. Bir kere bütün normatif kurumlar –yeşivalar, sinagoglar, vb.- ana görüşü savunan Yahudiler tarafından yönetiliyor ve işliyordu. Yetkileri ciddi bir şekilde kısıtlanmış olsa da hâlâ bir Sanhedrin (Yahudi Yüce Mahkemesi) vardı. Daha da önemlisi, rabi’lerin öğretileri ve “aktarma” zinciri bozulmamıştı. Pirke Avot’un (“Ataların Etikleri”) açılış cümleleri aktarma zincirinin nasıl korunduğunu kaydeder: Moşe ile başlar, Yeoşua’ya, peygamberlere, Sanhedrin Üyeleri’ne vb. uzanır... Sanhedrin’in son üyesi Şimon Hatsadik (26. bölüme bakınız) M.Ö. 273 yılında ölünce Zugot, yani “çiftler” olarak bilinen bir dönem başladı. Bundan sonra Yahudi geleneğinin yönetiminde hep iki rabi oldu. Birine Av Bet Din (Sanhedrin’in başı), diğerine Nasi (başkan) denirdi. Bu çiftlerin hepsi Pirke Avot’ta sıralanmıştır. En son çift belki de en ünlüsüydü: İlel ve Şamay. Yisrael’e Babil’den gelmiş olan İlel çok yoksuldu. Talmud ne kadar yoksul olduğu ve Tora’yı öğrenmeyi ne kadar çok sevdiği hakkında bazı ilginç hikâyeler anlatır. Örneğin o kadar yoksuldu ki Bet Hamidraş’a (Öğrenim Evi) girmek için gerekli olan birkaç gruşim’i bile ödeyemezdi. Dolayısıyla öğrenebilmek için damın üzerine oturur, aydınlatma penceresinden gelen sesleri dinlerdi. Bir gün hava öylesine soğuktu ve o kadar üşümüştü ki kendinden geçti. Aşağıdaki öğrenciler bir şeyin ışığı engellediğini fark etti, dama çıktı, onu buldu ve hayata döndürdü. İnsanların bilgeliğine saygı duymasına engel olmayan yoksulluğuna rağmen İlel Nasi konumuna geldi. O sıralarda Şamay Av Bet Din konumundaydı. İlel ve Şamay ekolleri Yahudi kanunu konusundaki tartışmalarıyla ünlüdür. Bunlardan biri, birinin geline düğün gününde, gerçek olmadığı halde güzel olduğunu söyleyip söylememekle ilgiliydi. Şamay ekolü yalan söylemenin yanlış olduğunu savunuyordu. İlel ekolü ise gelinin düğün gününde her zaman güzel olduğunu. (Talmud, Ketubot 16b-17a). Tartışmayı İlel ekolü kazandı. Günümüzde Yahudi kanunu genellikle İlel ekolüyle hemfikirdir. Talmud (Eruvin 13b) nedenini açıklar: Semavi bir ses bildirdi: “Her iki ekolün de sözleri yaşayan Tanrı’nın sözleridir ama kanun İlel ekolünün yargısını izler.” Peki neden kanun İlel ekolünün yargısını izler? Talmud İlel’in öğrencilerinin nazik ve alçakgönüllü olduğunu, hem kendi görüşlerini, hem de diğer ekollerin fikirlerini incelediklerini ve kendi sözlerinden önce diğer ekolün sözlerini dile getirdiklerini açıklar. TEHLİKELİ ZAMANLAR İlk Bet-Amikdaş günlerinde rabi’lerin Yahudi kanunu ile ilgili noktaları tartışırken uzun münakaşalara girmediklerini hatırlayabilirsiniz. Öyle ise Herod’un Bet-Amikdaş’ının günlerinde farklı olan neydi? Artık Sinay’dan beri yaklaşık 1.300 yıl geçmişti. Yahudi halkı Yisrael toprağından sürülmüş ve geri döndüğünde birçok mücadele ile karşı karşıya kalmıştı. Yunanlıların etkisi, Yunan hakimiyetine karşı verilen mücadele, Haşmonay hükümdarlarının yoldan çıkması, bunların hepsi izlerini bırakmıştı. Daha yakın zamanlarda ise Roma işgali, Herod ile gelen bozulma vardı. Bu huzursuzluğun sonucunda Yahudi halkı içinde bilginlikte gerileme, dolayısıyla zihin açıklığında azalma görüldü. Gerçekten de sözlü aktarma yavaş yavaş yıpranmaya başlamıştı (Talmud henüz yazılmamıştı ama rabi’lerin kaybolur korkusuyla Sözlü Tora’nın yazılmasına karar vereceği günler yaklaşmaktadır). Bugün Talmud’daki bu tartışmaları okursanız –Talmud binlercesini içerir- rabi’lerin “Yahudiler domuz yiyebilir mi?” türünden önemli konuları tartışmadığını görürsünüz. Kavgalar genellikle küçük şeyler hakkındaydı. Bazıları Yahudi kanununun uygulanması üzerinde etkisi olmayacak nitelikteydi. Birçoğu gerçek durumlarda hiçbir zaman geçerli olmayacak teorik prensiplerdi. Anlaşılması gereken çok önemli bir nokta, kavgalar olduğu halde, ana görüşü savunan, geleneksel, Ortodoks hiçbir Yahudi’nin aşmadığı kırmızı hatların olmasıydı. Bütün bu tartışmalar küçük ayrıntılar hakkındaydı, yani büyük ayrıntılar hakkında herkes aynı fikirdeydi. RUHANİ GERİLEME Bu tartışmalar küçük bile olsa onları kötü bir işaret olarak görmeliyiz çünkü sadece bilginlikte bir gerileme değil, daha önemlisi Yahudi halkının ruhani durumunda bir gerileme anlamına geliyorlardı. Buna yeridot hadarot yani “nesillerin gerilemesi” denir. Kronolojik olarak Yahudiler Sinay Dağı’na ne kadar yakınsa, her şeyin anlamı o kadar açıktı. Yahudi halkının aktarma sürecine geleneksel olarak nasıl baktığını anlamak önemlidir. Modern insan tarihte ne kadar ilerlersek, o kadar teknolojiye sahip olduğumuzu, dolayısıyla daha iyi durumda olduğumuzu düşünür. Bu Yahudiliğin ne tarih, ne ruhanilik, ne de Yahudi kanunu hakkındaki görüşüdür. Yahudi düşüncesine göre eski adamlar ruhani açıdan daha sofistike idi. Aynı şey aktarma süreci için de geçerlidir. Her şey, kronolojik olarak Sinay Dağı’na yakın olduğumuz oranda daha açıktı. Yahudi halkının bütün aktarma süreci Yahudi tarihinin en şaşırtıcı yönlerinden biridir. Sözlü Tora’nın binlerce yıl boyunca aktarılmış ve her türden yeni senaryolara uygulanmış olması, buna rağmen Yahudi kanununun temel gövdesinin değişmemiş olması şaşırtıcıdır. Ama Yahudiler Sinay’a yakın oldukları oradan ruhani idi ve Tanrı’nın iradesini daha açık bir şekilde anlıyordu. Bugün en uzak noktadayız ve her şey çok daha belirsiz. Bu yüzden bizden önceki bilgeler tarafından belirlenmiş olan Yahudi kanununu yok etme yetkisine sahip değiliz. Bu, bütün aktarma süreci için temel niteliktedir. Tartışmalar Yahudiliği çok daha karmaşık hale getirecek olan bir sürecin başlangıcı oldu. Sırada daha çok tartışma var. Bu dönem Yahudi halkının başına bela olacak çok önemli bir sorunun belirtilerini gösterir: fikir ayrılığı. Sadusiler, Farisiler ve Zilotlar arasındaki fikir ayrılığı, Yahudi halkı tam da Roma’ya karşı ayaklanmaya karar verdiğinde, birliğini zayıflatan bir “donuk nefret” atmosferi yarattı. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ ROMA DÖNEMİ BÜYÜK İSYAN M.S. 1. yüzyılda Roma’ya karşı bir başkaldırı, günümüzde İsrail’in Doğu ve Batı Avrupa’ya aynı anda savaş ilan etmesi ile eşdeğerdir. Roma işte bu kadar güçlüydü. Öyle ise Yahudiler intihar anlamına gelen bu girişime nasıl karar verdi? Bu sorunun çeşitli yanıtları vardır. Denkleme girenler: » Pagan Greko-Romen alemi ile tektanrılı Yahudi alemi arasındaki ideolojik farklılıklar » Yahudilerin, çeşitli fraksiyonları arasında bölünmeye yol açan Roma hakimiyetine tepkisi: Farisiler, Sadusiler ve Zilotlar » Vergi ile başlayıp kıyıma kadar uzanan Roma zulmü Bunların her birine ayrı ayrı eğileceğiz. İDEOLOJİK FARKLILIKLAR Romalılar, Yunanlılar gibi birçok tanrıya tapıyordu. Sadece bununla yetinmiyor, bir karış toprak fethettiklerinde ele geçirdikleri halkın tanrılarını da Roma panteonuna ekliyorlardı. Romalı tarihçi Vero, M.Ö. 1. yüzyılda 30.000’in üzerinde tanrıya sahip olduklarını yazar. Yahudilerin gözle görülmez, bir tek kendisine tapılmasını talep eden ve diğer tanrılar havuzuna eklenemeyen bir Tanrı fikri Romalılara tamamıyla anlaşılmaz geliyordu. Daha da önemlisi, Yahudilerin inanışları yanlarında, Roma hayat görüşüne ters olan bir emirler dizisine itaati gerektiren bir yaşam tarzı getiriyordu. Örneğin Yahudilerin yaşama olan saygılarının, halkın diğer insanlar katledilirken eğlenmesi için amfitiyatrolar inşa eden bir ulusu eninde sonunda bıktırması kaçınılmazdı. Talmud (Megilla 6a) farklılığı çok ilginç bir saptama ile belirtir: Kesarya ve Yeruşalayim: biri size “her ikisi de yıkıldı” derse inanmayın; biri “her ikisi de duruyor” derse inanmayın; Ama biri size “Kesarya yıkıldı, Yeruşalayim duruyor” ya da “Yeruşalayim yıkıldı, Kesarya duruyor” derse inanabilirsiniz. Kesarya ve Yeruşalayim’in aynı anda var olduğunu tarihi olarak biliyoruz. Herod hayatta iken Kesarya şehrini inşa etti ama kesinlikle Yeruşalayim’i yok etmedi. Öyle ise bu ne anlama geliyor? Rabi’ler bu saptamayı yaparken Yisrael ile Roma, Yaakov ve Esav’ın soyundan gelenler arasında teolojik, tarihi ve siyasi bir noktaya parmak basmaktadır. Kastettikleri, kozmik mücadele açısından birinin üstte olup da diğerinin altta olmamasının mümkün olmadığıdır. Yahudiler üstte ve Yahudi değerleri güçlü olduğunda, Roma değerleri altta kalacaktır, ya da tersi. Bu, insanlığın ruhunun kozmik mücadelesidir. YAHUDİLİĞİN BÖLÜNMESİ Yahudilerin kutsal toprağa hakim olan ve putlara tapan Romalılara karşı tepkisi çok yönlüydü. Helenleşmiş ve asimile olmuş Yahudiler. Roma varlığını memnuniyetle kabul ediyor, ondan yararlanıyorlardı. Roma hakimiyetine direnen Yahudilere kızıyorlardı. Sadusiler. Bunların çoğu Sözlü Kanun’un tanrısal kökenini inkar eden, varlıklı Yahudilerdi. Bet-Amikdaş hiyerarşisine hakimdiler (ve onu yoldan çıkarıyorlardı), gücü ellerinde tutabilmek için Romalılarla işbirliğine istekliydiler. Diğer Yahudi fraksiyonlarını sorun çıkarıcılar olarak görüyorlardı. Farisiler. Bunlar Romalılarla hiçbir işleri olmasını istemeyen, ana görüşü savunan Yahudilerdi ama pragmacıydılar. Yahudiliğin ayakta kalmasını istiyorlar ve dini ilkelerinden sapmamak şartıyla Roma hakimiyetini kabulleniyorlardı. Romalılara yaranmak isteyen ya da başkaldırıyı açıkça destekleyen diğer Yahudi fraksiyonlara hoşnutsuzlukla bakıyorlardı. Zilotlar. Birçok farklı milliyetçi ekstremci gruplardan oluşmuşlardı. Roma varlığına içerliyor, Romalılarla aktif bir şekilde ya da sessizce işbirliği yaptıklarını düşündükleri diğer Yahudilere kızıyorlardı. Sicariiler (anlamı “hançer”) Çoğu zaman milliyetçilik maskesi arkasında gizlenen suç örgütü. Zilotların yanında yer alıyorlardı. Hizip mezhepler. Bu dini gruplar (Essenler gibi) uç görüşlere sahip olup hem Sadusilerin, hem de Farisilerin karşısındaydı. Örneğin Ölüdeniz Mezhebi (Ölüdeniz rulolarıyla ünlü) dünyanın kısa zamanda sona ermesini bekliyordu. Kent yaşamının ahlaksızlığından ve bozulmasından uzaklaşmak ve Günlerin Sonu’na hazırlanmak için çölde yaşamaya gittiler. Yahudi kaynakları 24 ayrı fraksiyon sıralamaktadır. Çelişen görüşleri Yahudi halkını o zamanlar etkisi altına alan bir hastalığın belirtileriydi. Rabi’ler bu hastalığı bir Yahudi’nin diğer bir Yahudi’ye karşı duyduğu “anlamsız nefret” sinat hinam diye adlandırır. Ne yazık ki günümüzde de benzer bir durumu görüyoruz. İsrail’de ve bir bütün olarak Yahudi aleminde en büyük sorunun Yahudilerin birbirlerine karşı duydukları nefret olduğunu anlamak için siyasal bilimler alimi olmak gerekmez. Aşkenaz, Sefarad, laik, dini fraksiyonlar var. Dindarlar arasında Hasidim, Mitnagdim ve dindar Siyonistler var. Zayıf düşmüş, bölünmüş bir Yahudi ulusu hem Antisemitler, hem de İsrail’in düşmanlarının karşısında kolay bir avdır. Bugün olan her şeyin paradigmasına Roma döneminde rastlamak mümkündür. ROMA ZULMÜ İdeolojik ateşe körükle giden başka bir konu, Romalıların yerel halktan vergiler veya düpedüz gaspla para koparmaya çalışmasıydı. Bu, olağanüstü gaddar ve hırslı olan birçok Yudea valisi için geçerliydi. Tarihçi Paul Johnson History of the Jews (Yahudilerin Tarihi) adlı kitabında (sh.136) bu noktanın anlaşmazlıktaki rolünü şöyle açıklar: “Yerel sivil hizmetlileri ve vergi toplayıcıları oluşturan Helenleşmiş, Yahudi olmayan kitle antisemitizmi ile ünlüydü. Roma aptalca bir şekilde Yudea’daki maliye memurlarını Yunanca konuşan Yahudi olmayan bölgelerden seçmekte ısrar ediyordu. Bunların sonuncusu ve en duygusuzu Gessius Florus, Yunan Küçük Asya’sından geldi.” Florus Neron’u Kesarya Yahudilerini vatandaşlıktan çıkarmaya ikna etti, böylece onları şehrin yabancısı yaparak tamamıyla Greko-Romen halkın insafına terk etti. Yahudiler başkaldırdı, protestoları şiddetle bastırıldı, aralarından birçoğu öldürüldü, sinagogları kirletildi. Pogrom diğer şehirlere yayıldı. Helenleşmiş halk Yahudilerden kurtulma fırsatını kaçırmadı, evlerine el koydu, yağmaladı, yaktı. İntikam yemini eden Yahudi sığınmacılar Yeruşalayim’e akın etmeye başladı. Ancak Florus, Roma askerlerine kendisiyle alay eden 3.600’den fazla Yahudi’yi katletme, ardından Yahudi bilgeleri tutuklama, herkesin önünde kamçılama sonra da çarmıha germe izni vererek çatışmayı daha da kızıştırdı. Artık dönüşü olmayan noktaya gelinmişti. Yahudiler silahlandı. Güçlü Roma İmparatorluğu’na başkaldırmak intihardan başka bir şey değildi; gerçekten de Yahudi Savaşı büyük bir trajedi ile sona erecekti ama M.S. 66 yılında başladığında bazı şaşırtıcı başarılar elde etti. Florus canını kurtarmak için Yeruşalayim’den kaçtı, Roma garnizonu tek başına, zor durumda kaldı. Güçlü Roma’nın böyle hakaretlere tahammülü yoktu. Yahudi tarihçi Rabbi Berel Wein Echoes of Glory (İhtişamın Yankıları) adlı kitabında (sh.155) daha sonra neler olduğunu yazar: Yahudilerin Roma’yı Yeruşalayim’den kovması Roma İmparatorluğu’nda şok dalgalarına neden oldu. Aynı zamanda başta Kesarya, İskenderiye ve Şam olmak üzere Yahudilere karşı kanlı pogrom dalgaları da başlattı. Bu ayaklanmalarda binlerce Yahudi katledildi ve binlercesi Roma’nın esir pazarlarına satıldı. Bilgeler ve rabi’ler, daha fazla kızdırılırsa Roma’nın daha da şiddetle cevap vereceğini, sonunda bütün ülkeyi yok edeceğini ve Yahudi halkını katledeceğini anlayarak Romalılarla anlaşma yoluna gidilmesini önerdi. Sadusilerin zaten Roma yandaşı olduğu ve Farisilerin genellikle ılımlı görüşlere sahip olduğu göz önüne alınırsa sağduyu galip gelebilirdi ama ekstremci Zilotlar’a söz geçirmek mümkün değildi. Ölüme kadar savaşmaya ant içerek Yeruşalayim’e giden yeni bir Roma birliğine saldırdılar ve 6.000 Roma askerini öldürdüler. Rastlantı eseri zaferleri Makabiler’in Yunanlıları yendiği aynı yerde gerçekleşti. İlahi bir elin onlara yardım ettiğini düşünen Zilotlar daha da cesaretlendi. Roma’nın cevabı, imparatorluğun en deneyimli kumandanı Vespasyanus’un emrinde dört tümen yollamak oldu. Vespasyanus’un stratejisi önce bölgedeki çalkantıyı bastırmak, ardından son ödülü almaktı: Yeruşalayim. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ ROMA DÖNEMİ YERUŞALAYIM İÇİN SAVAŞ Yahudi tarihine hızlı bir bakış – 34. bölüm – Yeruşalayim için Savaş Roma’nın gücüne karşı meydan okunamazdı. Yahudilerin M.S. 67 yılındaki isyanına karşı Roma, dört lejyonun başında imparatorluğun en deneyimli kumandanı Vespasianus’u gönderdi. Bu çok büyük bir kuvvetti. Her lejyonda 6.000 savaşçı artı eşit sayıda yardımcı, yani toplamda yaklaşık 50.000 Roma askeri bulunuyordu. (Bu dört lejyondan en ünlüsü 10. lejyondur. Vespasianus’un oğlu Titus tarafından komuta edilmekte olup simgesi bir yaban domuzudur.) Romalıların hedefi: Roma’ya karşı ayaklanmaya cüret eden ve bunu şimdiye kadar (inanılmaz bir şekilde) başaran Yahudileri yok etmek. Vespasianus kurnazca harekete kuzeyden başlar. Ona direnen şehir ya da kasaba yerle bir edilir, halkı katledilir ya da tutsak alınır, kadınların ırzına geçilir, mallar talan edilir. Sonra civardaki alan ağaçtan arındırılır, tarlalar artık hiçbir şeyin yetişmemesi için tuzla kaplanır. Savaşta her zaman vahşi olmalarına rağmen sıra Yahudilere gelince Romalılar kendilerini aşar. Amaçları bütün imparatorluğa mesaj yollamaktır: Roma’ya karşı herhangi bir direniş topyekun imha ile son bulacaktır. Vespasianus sıra Yeruşalayim’e gelinceye kadar Yahudilerin direnmenin boş olduğunu anlayacağını ve teslim olacağını ummaktadır. Ancak dört lejyon ile bile olsa, Vespasianus’un önünde zor bir savaş vardır. JOSEPHUS İlk direnenlerden biri Atzmon Dağı yamaçlarında kurulmuş olan Jotapata kalesidir. Galile’deki Yahudi kuvvetlerinin komutanı Yosef ben Mattityahu –daha çok Josephus Flavius olarak tanınır- kahramanca karşı koyar ama Roma saldırısına dayanamaz. Yenilginin kaçınılmaz olduğu anlaşılınca gruptaki Zilotlar tutsak düşmekten ya da ailelerinin Romalılar tarafından acımasızca katledilmesini seyretmektense kendilerini öldürmeye karar verirler. Eşlerini, çocuklarını sonra da kendilerini öldürmek üzere bir anlaşma yaparlar. Josephus hayatta kalan az kişiden biridir. Kendini öldürmektense Romalılara teslim olur. Vespasianus Josephus’un Romalılara yararlı olabileceğini hemen anlar ve onu rehber/çevirmen olarak, sonra da savaş tarihçisi olarak kullanır. Josephus’un eserleri günümüze kadar kalmıştır. En tanınmışları arasında Antiquities (Eski Zamanlar) ve M.S. 66 ile 70 yılları arasında, Büyük İsyan öncesinde, sırasında ve sonrasında yer alan bütün olayların öyküsü olan The Jewish War (Yahudi Savaşı) bulunur. Anlatıları tarihi anlatı açısından benzersizdir çünkü yazdığı birçok şeye tanık olmuştur. (Bu bakımdan daha sonra yaşamış olan ve resmi kayıtlarda okuduklarını tekrarlamakla yetinen Deo Cassius gibi diğer Romalı tarihçilerden farklıdır.) Tabii ki Josephus olayları kendi görüşüne göre anlatır. Örneğin Romalılar için yazmaktadır (eserlerinin dokunulmadan bugüne kadar kalmış olmasının nedeni muhtemelen budur) ama yaşamı boyunca Yahudiliğe sadık kalmıştır. Aynı zamanda herkesi memnun etmeye çalışır gibidir, bu yüzden onu çok dikkatli ve eleştirel bir şekilde okumak gerekir. Ancak onu eleştirenler bile İsrael toprağındaki yerlerin ve yapıların fiziksel tasvirlerinin çok doğru olduğunu kabul eder. Arkeoloji anlatılarından birçoğunu doğrulamıştır. GAMLA Vespasianus M.S. 67 yılının yazı ve sonbaharı boyunca Yahudi direnişini kırarak Yisrael’in kuzeyinde ilerler. Bazıları –Tiberia gibi- savaşmadan teslim olur. Bazıları ise sonuna kadar savaşır. En kahramanca öykülerden biri Golan Tepeleri’ndeki Gamla şehri ile ilgili olanıdır. Kısmen ortaya çıkarılmış, güzel bir doğa rezervinin merkezi olan Gamla bugün İsrail’de görülmesi gereken yerlerden biridir. Bu siti benzersiz kılan, Yisrael’de yıkılan birçok şehrin aksine Gamla’nın hiç kimse tarafından yeniden inşa edilmemiş olmasıdır. Bu yüzden dünyada en iyi korunmuş Roma savaş alanlarından biri olarak kabul edilmektedir. Kazılar şehri M.S. 67 yılında yıkıldığı günkü gibi göstermektedir. (Gamla, İsrail Golan Tepeleri’ni 1967 yılında geri alıncaya kadar tam 1900 yıl boyunca kumlar altında kalmıştır.) Romalıların gelişini öngören Gamla hemşehrileri üzerinde “Kutsal Yeruşalayim’in Kurtarılmasına” yazan paralar basmıştır. Yeruşalayim’in geleceğinin direnişlerinin sonucuna bağlı olduğunu düşünüyorlardı. Ne yazık ki haklıydılar. Romalılar 4.000 kadar Yahudi’yi öldürerek Gamla’yı yerle bir etti. Geriye kalan 5.000 Gamlalı Romalılar tarafından vahşice katledilmeyi beklemektense, şehri çevreleyen uçurumlardan ölüme uçtu. (Bu yüzden Gamla kuzeyin Masada’sı diye adlandırılır. Masada’yı gelecek bölümde ele alacağız.) YERUŞALAYİM M.S. 70 yılının yazında Romalılar Yeruşalayim’e gelir ve şehri kuşatır. Romalılar Yeruşalayim’ı yıkarlarsa Yahudi halkını yıkacaklarını bilmektedir çünkü Yeruşalayim ruhani yaşamlarının merkezidir. Büyük İsyan başlamadan önce Yeruşalayim’in nüfusu 100.000 ile 150.000 arasıdaydı ama şimdi, başka yerlerden gelen sığınmacılarla nüfus normalin iki ile üç katına çıkmıştır. Bunlar iki bölgede yoğunlaşmıştır: Aşağıda Şehir, Mabet Tepesi’nin güneyi (Yeruşalayim’in bu bölümü bugün şehrin surlarının dışındadır; günümüzde David’in Şehri ya da Arapça Silwan diye adlandırılmaktadır) Yukarı Şehir, Mabet Tepesi’nin batısı, zengin halkın ve koenler sınıfının oturduğu yer (şehrin bu kısmının kazıları Wohl Müzesi’nin yeraltında görülebilir) Şehir güçlü surlarla çevrilidir. Büyük yiyecek depoları da vardır. Su tedariki iyidir. Yeruşalayim Romalılara uzun bir süre boyunca dayanabilir. Dolayısıyla Romalılar çok kötü durumda gibidir. Eski dünyanın gayet iyi korunmuş, bol miktarda yiyeceği ve suyu ve ölmekten korkmayan çok sayıda insanı bulunan en büyük şehirlerinden birini kuşatmaya çalışmaktadırlar. Yeruşalayim tarihe Romalıların kuşatarak alamadığı tek şehir olarak geçebilirdi. Ama olmadı. Olmamasının nedeni sinat himan “Yahudiler arasındaki anlamsız kin”dir. İÇ SAVAŞ Romalılar şehri dışarıdan kuşatırken içeride Yahudiler arasında iç savaş hüküm sürmektedir. Çeşitli fraksiyonların güçleri şehrin çeşitli yerlerini işgal etmektedir. En önemlisi, Guş Halavlı Yohanan liderliğindeki Sicariiler ve Zilotlar Mabet Tepesi’nin kontrolünü ellerinde tutmaktadır. Sadusilerle Farisilerin kötü ittifakı, şehrin geri kalanını idare eden ılımlı güçleri oluşturmaktadır. Ilımlılar ekstremcileri Mabet Tepesi’nden çıkarmaya yeltenince Guş Halavlı Yohanan Yahudi olmayan paralı askerler, İdumeanları getirir ve ılımlı Yahudileri katlettirir. Bu yetmezmiş gibi Zilotlar büyük yiyecek depolarını imha eder ki insanların açlıktan ölmek ya da savaşmaktan başka seçeneği olmasın. Yiyecek depoları yok edilince şehirde açlık baş gösterir ve çaresiz insanlar yiyecek aramak için duvarların dışına sızmaya çalışır. Romalılar tarafından yakalananlar standart Roma infaz şekliyle, çarmıha gerilerek öldürülür. O kadar kişi ölür ki şehir çarmıha gerilmiş binlerce Yahudi ile çevrilidir. Bu arada Romalılar şehrin savunmalarını sistematik bir şekilde katman katman yok etmeyi sürdürür. Sonra ne olur? YOHANAN BEN ZAKAY Farisilerin lideri Yohanan ben Zakay Yeruşalayim’in dayanamayacağını görür. Artık çok geç kalınmıştır. Ama Zilotlar intihar çarpışmalarına devam etmektedir. Dolayısıyla bir plan kurar. Zilotlar bu sırada cenaze gömmek dışında kimsenin şehirden çıkmasına izin vermemektedir (sanki çarmıha gerilmek için kaçmak isteyen olacakmış gibi). Yaklaşmakta olan felakete karşı bir şeyler yapma çabasıyla Rabi Yohanan ben Zakay kendisini bir tabutun içine koydurur ve Vespasianus’a göndertir. Vespasianus’u imparatormuş gibi selamlar, Vespasianus cevaben bu tavrından dolayı öldürülmesi gerektiğini söyler. Pek dostça bir karşılama sayılmaz. Ama Rabi Yohanan ben Zakay ısrar eder ve Vespasianus’a Tanrı’nın ancak büyük bir hükümdarın Yeruşalayim’i almasına izin vereceğini söyler. Tam o sırada bir haberci Roma’dan gelir ve Vespasianus’a bir mesaj getirir: “Ayağa kalkın çünkü Sezar öldü ve Roma’nın ileri gelenleri sizi başlarına getirmeye karar verdiler. Sizi Sezar yaptılar.” Rabi Yohanan’ın geleceği öngörmesinden etkilenen Vespasianus, bir dileğini dile getirmesini ister. Rabi Yohanan Tora’yı kurtarmak der. Vespasianus o zamanın Tora bilgelerinin Yeruşalayim’den ayrılması ve Yavne’de bir Sanhedrin toplaması için Rabi Yohanan’a güvenli bir eşlik sağlar. Rabi Yohanan Vespasianus’tan Yeruşalayim’i esirgemesini isteyebilir miydi? Pek olası değil. Romalılar bir şeyi kanıtlamak zorundaydı. Yeruşalayim’i esirgemezlerdi. Ama Rabi Yohanan, hızlı düşünmesi sayesinde Yahudiliği esirgedi. Yahudi halkı fiziksel yıkımdan her zaman kurtulabilir. Ruhani yıkım çok daha büyük bir tehlikedir. Romalılar Rabi Yohanan’ın dileğini yerine getirdikleri için bilgeler hayatta kaldı, aktarma zinciri hayatta kaldı ve Yahudi halkı hayatta kaldı. Bu arada Vespasianus artık imparator olduğuna göre Roma’ya dönmek zorundadır. Kuşatmayı oğlu Titus’a devreder ve işi bitirmesini söyler. |
ŞABAT Mistik anlamı haftanın altı günü birşeyeri inşa ederek,bir şeyleri başarmak için çabalayarak dünya ile yarışırız. Şabat ise yaratıcı çabalardan dinlenmek anlamına gelen ‘’ Menuha’’ yı yaşarız. İbranicede ruh için dinlenme anlamına gelen Şavat Vayinafaş , Yahudiler’in canlanacağı , Tora çalışacağı , ailesiyle , arkadaşlarıyla ve bir o kadar önemlisi de kendisi ile bir araya geleceği bir zamandır. Neşama Yetera : Ribilere göre Şabatı koruyan bir kimse Neşama Yetera , yani bir ruh daha kazanır.Başka bir inanışa göre eğer her Yahudi üç Şabat korursa Maşiah gelecektir. Buna göre de Şabat , Yahudiler’e birey ve millet olarak gelişmeleri için güçlü ruhani bir fırsat tanımaktadır. Bu ruhani güç hafta içinde yaşam mücadelesi verirken etkisini göstermez. Şabat günü melahaları ya da yaratıcı aktiviteleri bıraktığımızda ruhumuzun hakim olmasına izin veririz. Bu şekilde yeni bir şeyin yani yeni bir ruhun gelişmesi mümkün olur ve sonuç olarak daha güçlü ruhani bir duruma geçebiliriz. Bir bakıma her Şabat , insanın , evreni düzeltmesi için bir şansı olduğu küçük bir Kipurdur. Bu olduğunda , ruhani bir mutluluk yaşarız. Bu, sanki cuma akşamları evimize gelen ve Şabatın bitiminde de giden özel bir duygudur. Şabat Kala : Şabat genelde Şabat Kala - Şabat gelini ya da Şabat Amalka - Şabat kraliçesi olarak ifade edilir.Şabatın geline benzetilmesi , geleneksel cuma gecesi dualarında bulunmuştu. 16.yüzyıl Sfat mistikleri ibranicede Kabalat Şabat denilen ve Şabatı karşılama anlamına gelen cuma gecesi dualarını yaratmışlardır. Bu dualar arasında Leha Dodi isimli şarkı veya şiir vardır. Şabatı karşılamaya gel sevgilim Şabatın varlığını karşılayalım Huzur içinde gel , sevinç içinde gel Gel ey gelin , gel ey gelin Günümüzde bile bu son mısra söylendiğinde cemaat gelin içeri girmek üzereymiş gibi Ehal Akodeş’ten ( Sefer Toraların bulunduğu dolap ) sinagogun kapısına doğru dönerek eğilir. Şabat Amalka : Kala , Şabatın feminen ve duygusal yönünü temsil ederken , krallığa ait yönü ise Şabat Amalka yani Kraliçe Şabat olarak ifade edilir. Malka ruh durumunu garanti ederek bir denge verir. Şabatın korunuşuna bir süreklilik katar. Ancak her ikisi de gereklidir. Kala’nın şefkati ve tutkusu olmadan ,Malka duygusuz bir gün , kurallar ve yasaklar anlamına gelebilir. Tıpkı zahor ( Şabatı sevgiyle hatırlamak ) ve şamor’un ( şabatı koruma ) birleşmesi gibi , kala ve malka da birleşerek iç duyguları ve dış dünyada korumayı temsil eder. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ II. BET-AMİKDAŞ'IN YIKILIŞI(M.S. 68) Bir önceki bölümde Vespasianus imparator olmuş, Roma’ya dönmektedir. Yeruşalayim kuşatmasını oğlu Titus devralır. Titus M.S. 70 yılında Pesah’tan hemen sonra saldırarak, halkın üzerine taş, demir ve ateş yağdıran mancınıklarla şehri döver. Yeruşalayim’i savunanlar artık açıktan, belki açlıktan da çok, iç savaştan zayıf düşmüştür. Buna rağmen Titus şehrin surlarını, iki ay sürecek şiddetli çarpışmalar sonunda yarmayı başarır. Bu olay İbrani ayı Tamuz’un 17’sinde gerçekleşir. Yahudiler o günden beri 17 Tamuz’da bu olayı anmak için oruç tutar. Romalı tarihçi Deo Cassius şöyle aktarır: “Surda makineler yardımıyla bir yarık açıldığı halde şehir hemen ardından ele geçirilemedi. Aksine savunucular gedikten girmeye çalışan çok sayıda Romalıyı öldürdü, yakınlardaki binaları ateşe vererek Romalıların ilerlemesini durdurmaya çalıştı. Askerler batıl inançları yüzünden hemen içeri dalmadı ama sonunda Titus’un zorlamasıyla şehre girdi. O zaman Yahudiler kendilerini öncekinden çok daha canhıraşça savundu; Bet Amikdaş’ın yakınında çarpışmak ve savunması uğruna can vermek ender bir şansmışçasına.” Romalılar şehri adeta evleri birer birer alarak ele geçirirken korkunç bir kıyım gerçekleşir. Yıkımı kanıtlayan kazılardan biri, bugün eski Yeruşalayim’de ziyarete açık olan “Yanmış Ev”dir. Burada evinin girişinde ölmüş bir kadının, elinde hâlâ bir mızrak tutan kolunun iskelet halindeki kalıntısı bulunmuştur. Üç haftasını alır ama Titus yavaşça Mabet Tepesi’ne ilerler. Artık ölümüne düellolar gerçekleşmektedir. Romalılar saldırıyı başlattıktan dört ay sonra Titus İkinci Bet Akimdaş’ın yerle bir edilmesini emreder. Tarih 9 Av’dır, Birinci Bet Amikdaş’ın yıkıldığı aynı tarih. Yine Deo Cassius’a göre: “Halk aşağıda avluda, bilgeler merdivenlerde, koen’ler ise Bet Amikdaş’ın içinde toplanmıştı. Çok daha kuvvetli bir güce karşı dövüşen bir avuç insan oldukları halde, Bet Amikdaş’ın bir kısmı ateşe verilinceye kadar ele geçirilemediler. Ölümü isteyerek karşılıyor, kendilerini Romalıların kılıçlarının üzerine atıyor, bazıları birbirlerini öldürüyor, başkaları kendi hayatlarına son veriyor, başkaları ise alevlere atlıyordu. Herkese bu, özellikle de Bet Amikdaş’la birlikte can verenlere yıkım gibi değil, zafer ve kurtuluş gibi görünüyordu.” Çevrede kuşatmadan sonra ayakta kalan ne kadar ağaç varsa kesilir ve Bet Amikdaş yapılarını tamamıyla yakmak için dev bir ateş yakılır. Yangından çıkan yoğun sıcaklık kireçtaşının genleşmesine ve mısır gibi patlamasına yol açan rutubete neden olmakta, bir reaksiyon zinciri oluşturmaktadır. Muhteşem Bet Amikdaş bir gün içinde moloz yığını haline gelir. KADER OLARAK TARİH İkinci Bet Amikdaş’ın yıkılışı Yahudi halkının tarihindeki en önemli ve kuşkusuz en üzücü olaylarından biridir. Tanrı’nın Yahudilerden uzaklaştığının (ama onları kesinlikle terk etmediğinin) bir işaretidir. Yahudiler, “ebedi bir ulus” olacakları sözüne uygun olarak hayatta kalacaktır ama Bet Amikdaş ayakta iken Tanrı ile aralarında bulunan özel ilişki sona etmiştir. Ne yazık ki bu dönem, başka dönemlerden belki daha da çok, Yahudi geçmişinin Yahudi geleceği olduğu, Yahudi tarihinin Yahudi kaderi olduğu vecizesini yansıtır. Bugün İsrael’de ve dünyada Yahudi halkı arasında olanları daha iyi yansıtan başka bir dönem yoktur. İkinci Bet Amikdaş’ın yıkılışının sonuçlarını hâlâ ruhani ve fiziksel olarak yaşıyoruz. O zamanlar sahip olduğumuz sorunlar, bugün hâlâ sahip olduğumuz sorunlardır. Talmud (Yomah’da) şöyle der: “İkinci Bet Amikdaş niye yıkıldı? Sinat hinam, bir Yahudi’nin başka bir Yahudi’ye karşı duyduğu anlamsız nefret yüzünden.” Yahudi aleminde bugün böylesine yaygın olan bu sorunun panzehiri nedir? Yanıt ahavat himan’dır. Yahudilerin diğer Yahudileri sevmeyi öğrenmesi gerekir. Birbirimizle farklılıklara aldırmadan nasıl iletişim kuracağımızı, saygı duyacağımızı öğreninceye kadar Yahudi halkı için umut yoktur. Tanrı’nın birbirleriyle dövüşen Yahudilere gösterecek sabrı yok. Bu dönemi dikkatle incelemek son derece önemlidir çünkü kaçınılması gereken tuzaklar hakkında alacağımız birçok önemli ders vardır. “YUDEA ELE GEÇİRİLDİ” Romalılar Bet Amikdaş’ı ateşe vermeden önce değerli ne varsa aldı. Paha biçilmeyen sanat eserlerini Roma’ya götürmek için bir grup Yahudi tutsağı koşum takımlarına bağladılar. Roma’ya varışları Forum’un yakınında bulunan ve günümüzde hâlâ ayakta duran Titus Takı’nın üzerindeki oymalarda resmedilmiştir. Yahudilerin asla bu takın altından geçmemesi, Roma Yahudi cemaatinin geleneği idi. 14 Mayıs 1948 akşamı İsrael devlet ilan edildiğinde Roma Yahudileri görkemli bir geçit yaparak takın altından yürüdü. Mesajları: “Roma gitti, biz hâlâ buradayız. Zafer bizimdir.” Ama o dönemde korkunç bir felaket söz konusuydu. Yüz binlerce insan öldü, çok daha fazlası tutsak edildi. Büyük İsyan’dan sonra esir pazarında o kadar çok sayıda Yahudi vardı ki, bir at fiyatından daha ucuza Yahudi bir tutsak satın almak mümkündü. Yisrael umutsuzdu. MASADA Yeruşalayim fethedilmiş, Bet Amikdaş yıkılmıştı ama her şey daha bitmemişti. Yaklaşık 1.000 kişilik bir Zilot grubu kaçarak çöle, Masada adlı bir dağ platosunun tepesindeki büyük kaleye sığındı. Masada Büyük Herod tarafından sığınak olarak inşa edilmişti. Kendine yeten bir yerdi. Su toplama sistemi ve bir orduyu yıllar boyunca doyurabilecek ambarları vardı. Dahası, kaleye aşağıdan ulaşmak neredeyse imkansızdı. Korunması kolaydı. Gerçekten de Zilotlar orada üç yıl boyunca hayatta kalmayı başardı. Masada harabelerini ziyaret ederseniz kalenin ve Romalıların Masada’yı ele geçirmek üzere Yahudi tutsakları çalıştırarak inşa ettiği rampanın kalıntılarını görebilirsiniz. Josephus’un Masada’nın M.S. 73 yılında nasıl ele geçirildiği anlatısı bir bakıma Gamla’nınkine benzer. Burada da Zilotlar kendi ailelerini, sonra birbirlerini öldürdü, tek bir adam kalınca o da intihar etti. Modern İsrael devleti için Masada, Romalılar tarafından tutsak alınmak ya da öldürülmektense, özgür bir adam olarak ölmeyi tercih eden Yahudilerin simgesidir. Bir Siyonist ideali olarak görülür. Yakın zamanlara kadar İsrael askerleri yemin etmek için Masada’ya çıkar, dağdan “Masada bir daha düşmeyecek” diye bağırır ve yankıyı dinlerdi. M.S. 73 yılına geri dönecek olursak, son Yahudi kalesi de düşünce Romalılar sonunda isyanın sona erdiğini ilan etti. Başkaldıran Yahudilere Roma gücünü kanıtladıkları için kendilerini kutlayan Romalılar, ağlayan bir kadını resmeden ve Judea Capta “Yudea Ele Geçirildi” yazılı paralar bastırdı. Gerçekten öyle mi oldu? YAHUDİLERİN HAYATTA KALMASI Ülke artık Yahudi kontrolü altında değildi ama Haşmonayların zamanında beri değildi zaten. Bet Amikdaş, Yahudilerin tapınma merkezi ve Yahudiliğin tek Tanrı ile özel bağlantısının simgesi ortadan kalkmıştı. Ama Yahudilik –ve benzersiz değerler sistemi- canlı ve iyi durumdaydı. Rabi Yohanan ben Zakay’ın öngörüsü sayesinde Yavne’deki öğrenim merkezi başarılı olmuştu. Rabi’ler Yahudilerin, Yahudiliğin iskeleti olan normatif kurumlarının birçoğu olmadan (Bet Amikdaş ve ayinleri, Koen Gadol’luk, monarşi) hayatta kalmasına olanak tanıyacak yasal/ruhani altyapıyı orada kurdu. Rabi’ler orada Bet Amidaş ayininin yerine geçmek üzere toplu duayı kurumsallaştırdı ve sinagogu Yahudi cemaat hayatının merkezi haline getirdi. Daha da önemlisi rabi’ler Yahudiliğin her Yahudi evinde yaşamasını sağlayacak yöntemi orada tasarladı. Daha sonraki yıllarda Yahudiler dünyanın dört bir yanına dağılacak, iki bin yıl boyunca ortak bir ülkeleri, merkezi bir liderlikleri, İbranice kutsal yazılar dışında ortak bir dilleri olmadığı halde Yahudiliklerini hiçbir azalmaya maruz kalmadan yanlarında taşıyacaklardı. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ BAR KOHBA İSYANI Bet-Amikdaş artık yoktu. Yeruşalayim ele geçirilmişti. Roma gücünü göstermiş ve Yahudilerin Büyük İsyanı’nı bastırmıştı. Sükunet geri gelebilirdi. Öyle olmadı. Kendi hallerine bırakılmakla yetinmeyen ve Yahudilerin yaralarına tuz ekmeye kararlı olan Helenistlerin ürettiği şiddetli Antisemitizm Roma İmparatorluğu’nda hiçbir azalma göstermeden devam etti. (Bu aşırı öldürme ihtiyacı Yahudilerin daha ileriki düşmanlarında da görülecekti. Yahudi cemaatlerinin tümünü ortadan kaldırdıktan sonra, katledecek Yahudi kalmayınca Yahudi mezarlarını kirletecekler ve Yahudilerin cesetlerine saldıracaklardı.) Yahudilere karşı düşmanlığın ve kötü muamelenin düzeyi Roma İmparatorluğu’nun tamamında artarak dayanılmaz hale geldi. Buna yanıt olarak Yahudiler birçok kez daha başkaldırdı. Her seferinde binlercesi öldürüldü. Bunun sonucunda ortalama Romalı her Yahudi’ye Roma’ya düşman gözüyle bakmaya başladı. Yahudiler resmi olarak “düşman statüsü”ne (Latince dediticci) konuldu. Yisrael toprağındaki Yahudiler Büyük İsyan sırasında tamamıyla ezilmişti tabii ve –en azından Bet-Amikdaş’ın yıkılışından hemen sonra- dövüşmeye güçleri yoktu. Ama hatırlamamız gereken bir şey var: o dönemde önemli sayıda Yahudi Yisrael dışında yaşıyordu. Tarihçiler Roma İmparatorluğu’nda yaşayan Yahudilerin sayısının 6-7 milyon olduğunu tahmin ediyor. Bu sayının en az %60’ı Yisrael toprağı dışında bulunuyordu. Mısır’da İskenderiye gibi yerlerde (dönemin en kozmopolit kentlerinden biri) Yahudi nüfusu yaklaşık 250.000 idi. Dünyadaki en büyük sinagoga sahip olmakla övünüyorlardı. Bu diaspora Yahudileri (ve Yudea’da yaşayanlar da) Trajan’ın hükümdarlığı sırasında M.S. 116 yılında Partiyalıların Romalılara indirdiği darbelerden cesaret alarak ayaklandı. Roma’nın yanıtı, bölgedeki Antisemitlerin yardımıyla Yahudileri katletmek oldu. Dikkatinizi çekmek istediğimiz nokta: Romalılar savaşırken kesinlikle vahşi ve kaba oldukları halde Yahudi halkı tamamıyla yok etmeye yönelik hiçbir politika gütmüyordu. Bunu, 20. yüzyılda sadece Hitler ve Nazilerde görürsünüz. (Gerçekten de “jenosit” terimi İngilizce’ye ancak 1940-1945’lerde girmiştir.) O dönemde Yahudilerin topyekun katletmek Romalıların çıkarına görünmüyordu. Fethettikleri diğer halklar sıranın kendilerinde olduğunu düşünüp başkaldırabilirdi. Romalılar çok pratik kişilerdi. İstedikleri bu değildi. ADRIANUS Adrianus M.S. 117 yılında güç dizginlerini eline geçirdiğinde bir tolerans havası başlattı, en azından başlangıçta... Yahudilerin Bet-Amikdaş’ı yeniden inşa etmesine izin vermekten bile söz etti. Helenistler bu teklife şiddetle karşı koydu. Adrianus’un bu tutumunu neden değiştirerek Yahudilere düşman olduğu bilinmiyor ama tarihçi Paul Johnson History of the Jews (Yahudilerin tarihi) adlı eserinde, o sıralarda Yunanlıların Yahudilere karşı iftiralarını yaymakla meşgul olan Romalı tarihçi Tacitus’tan etkilendiğini düşünüyor. Tacitus ve çevresi kendilerini Yunan kültürünün mirasçıları olarak gören bir grup Romalı entelektüel arasında yer alıyordu. (Bazı Romalı asiller kendilerini Yunanlıların gerçek mirasçıları olarak addediyordu ancak bu iddia tarihi bir temele dayanmaz.) Bu grupta Yunan kültürünün bütün özelliklerini benimsemek moda idi. Helenizm’in antitezini temsil eden Yahudilerden nefret etmek de buna dahildi. Böylece etkilenen Adrianus 180 derecelik bir dönüş yaptı. Yahudilerin yeniden inşa etmesine izin vermek yerine Yeruşalayim’i Yunan polis modeline göre bir pagan şehir devletine dönüştürmek ve Yahudi mabedin alanına, Jüpiter için bir tapınak kurmak üzere bir plan oluşturdu. Yahudilerin gözünde hiçbir şey Yahudi aleminin en kutsal yerine bir Roma tanrısına adanmış bir tapınak oturtulması kadar kötü görünemezdi. Bu yapılabilecek en büyük hakaretti. BAR KOHBA Yahudilerin zulümlere karşı tepkisi Roma dönemindeki en büyük başkaldırıyla sonuçlandı. Şimon Bar Kosiba M.S. 132 yılında tam gücüyle başlayan ayaklanmayı yönetti. Tarihçiler uzun yıllar boyunca Şimon Bar Kosiba hakkında pek bir şey yazmadı. Derken arkeologlar Ölüdeniz yakınlarında Nahal Hever’de mektuplarından bazılarını ortaya çıkardı. İsrail Müzesi’ne giderseniz son derece ilginç olan bu mektupları görebilirsiniz. Ordusu tamamıyla dini bir ordu olduğundan mektupların bir kısmı dini konularla ilgilidir. Ancak geniş tarihi olaylar da içerirler. İsyana katılan Yahudilerin mağaralarda saklandığını öğreniriz. (Bu mağaralar da bulundu, Bar Kosiba’nın adamlarına ait eşyalarla doludurlar. Bunlar –çömlekler, ayakkabılar, vb.- İsrael Müzesi’nde sergilenmektedir. Mağaralar, boş olmakla birlikte, turistlerin ziyaretine açıktır.) Mektuplardan ve diğer tarihi verilerden M.S. 132 yılında Bar Kosiba’nın geniş bir gerilla ordusu örgütlediğini, Romalıları Yeruşalayim ve Yisrael’den kovmayı başardığını ve çok kısa bir süre için de olsa, bağımsız bir Yahudi devleti kurduğunu öğreniyoruz. Bar Kosiba’nın başarısı birçoklarının –aralarında Yisrael rabi’lerinin en bilge ve kutsallarından biri olan Rabi Akiva da olmak üzere- onun Mesih olduğuna inanmasına yol açtı. Bamidbar kitabındaki bir pasuk’tan (24:17) esinlenerek “Bar Kohba” ya da “bir yıldızın oğlu” diye adlandırıldı: “Yaakov’dan bir yıldız gelecek.” Bu yıldız Mesih’e atıf yapmaktadır. Bar Kohba’nın Mesih olmadığı anlaşıldı ve daha sonraları rabi’ler gerçek adının Bar Kosiva, yanı “bir yalanın oğlu” olduğunu yazdı ve sahte bir Mesih olduğunu vurguladılar. Ne var ki o dönemde Bar Kohba –liderlik yeteneği çok yüksekti- bütün Yahudi halkını etrafında birleştirmeyi başardı. Yahudi kaynakları onu, at sürerken bir ağacı kökünden sökebilen, son derece kuvvetli bir adam olarak tanımlar. Bu muhtemelen bir abartma da olsa, çok özel bir lider ve Rabi Akiva’nın onda gördüğü mesihsel potansiyele sahip olduğu kuşku götürmez. Yahudi kaynaklar Bar Kohba’nın ordusunun 100.000 kişiden oluştuğunu bildirir; bunun abartılı olduğunu ve gerçek sayının yarısı kadar olduğunu varsaysak bile, hâlâ büyük bir güçten söz ediyoruz (dört Roma lejyonuna eşit). Birleştiklerinde Yahudiler ciddiye alınması gereken bir kuvvet oluşturuyordu. Romalıları yendiler, Yisrael toprağından kovdular, bağımsızlık ilan ettiler, hatta para bastılar. Bu Roma İmparatorluğu’nun tarihinde benzersiz bir olaydır. ROMA’NIN YANITI Roma buna izin veremezdi. Böyle bir cüret ezilmeli ve sorumluları sert ve kesin bir şekilde cezalandırılmalıydı. Ne var ki Yahudileri bastırmak kolay değildi. Adrianus Bar Kohba ile dövüşmek üzere Yisrael’e birbiri ardına birlikler gönderdi. Sonunda Roma ordusunun neredeyse yarısı, tam on iki lejyon Yisrael’e gelmişti (65 yıl önceki Büyük İsyan’ı bastırmak için gönderdiklerinin üç misli). Bu devasa gücün başında Roma’nın en iyi generali Julius Severus vardı. Ancak arkasındaki bütün kuvvete karşın Julius Severius Yahudilerle meydan savaşına girişmekten çekiniyordu. Bu bile çok manidardır çünkü Romalılar meydan savaşında ustaydı. Yahudilerden korkuyorlardı çünkü onların inançları uğruna ölmeye istekli olduklarını görüyorlardı. Romalılar bu zihniyeti intiharla bir tutuyordu. O halde ne oldu? Bunu bize Romalı tarihçi Dio Cassius anlatıyor: “Severus sayıları ve umutsuzlukları yüzünden düşmanlarına hiçbir zaman açıkta saldırmaya girişmedi, yalnızca küçük grupların yolunu kesti. Asker ve subaylarının sayısı sayesinde ve düşmanlarını yiyeceksiz bırakıp kıstırarak, yavaş ama emin adımlarla ve nispeten az tehlikeye girerek, onları ezmeyi, yıpratmayı ve yok etmeyi başardı. Pek azı hayatta kalabildi. En önemli karakollarından ellisi ve en ünlü köylerinden 985’i yerle bir edildi. 580.000 adam çeşitli baskın ve çarpışmalar sonucunda öldürüldü. Açlık, hastalık ve yangın sonucu ölenlerin sayısı bilinmiyor. “Böylece Yudea’nın neredeyse tamamı harap edildi. Halk savaştan önce sonucun böyle olacağı konusunda uyarılmıştı. Yahudilerin saygı duyduğu Şlomo’nun mezarı kendiliğinden parçalanıp yıkıldı. Çok sayıda kurt ve çakal uluyarak şehirlere akın etti. Ancak bu savaşta çok Romalı da can verdi. Bu yüzden senatoya yazarken Adrianus imparatorların genelde yeğlediği açılış cümlesini kullanmadı: “Siz ve çocuklarınızın sağlığı yerinde ise iyi, ben ile lejyonlarım da sağlıklı.” Deo Cassius’un bu anlatısı –sayıları abartıyorsa bile- çok ilginç. İsyanın çok kanlı olduğunu ve çok pahalıya mal olduğunu söylüyor. Gerçekten de Romalılar savaşta bütün bir lejyonu kaybetti. 22. Roma lejyonu pusuya düşürüldü ve öldürüldü. Başkaldırının sonunda Romalılar Yahudileri bastırmak için tüm Roma ordusunun yarısını Yisrael’e getirmek zorunda kaldı. YAHUDİLER NEDEN KAYBETTİ? Görünürde Yahudiler savaşı kazanmaya çok yaklaştı. Bir ara kazandı da. Öyle ise sonunda neden kaybettiler? Bilgelere göre fazla küstah oldukları için. Zaferi tadınca kohi v’otsem yadea asiti et a hayal aze “bunu gücüm ve değerimle yaptım” tavrı takındılar. Bar Kohba da çok küstahlaştı. Kazandığını gördü. Halkın onu Mesih çağırdığını duydu. Rabi Akiva öyle düşündüyse, o halde Yisrael’in en yüce lideri olma potansiyeline sahipti. Bütün bunlar başını döndürdü ve çarpışmaları kaybetmeye başladı. Yahudilikte halk çaba sarf ederken, savaşları Tanrı’nın kazandığı öğretilir. Bunu yapan insan kuvveti ya da gücü değildir. BETAR’IN DÜŞÜŞÜ Bar Kohba’nın son durağı Yeruşalayim’in güneybatısındaki Betar kenti oldu. Eski Betar kazısı yapılmadığı halde orayı bugün gezebilirsiniz. Talmud (Gittin 57a’da) Betar’da olanları şöyle anlatıyor. “Betar’da erkek bebek doğduğunda bir sedir ağacı, kız bebek doğduğunda ise çam ağacı dikme geleneği vardı. Evlendiklerinde ağacı keser, dallarından düğün kubbesini yaparlardı. Bir gün Sezar’ın kızı oradan geçerken tahtırevanının şaftı kırıldı. Bir sedir ağacını keserek ona getirdiler. Betar Yahudileri üstlerine yürüdü ve onları dövdü. Sezar’a Yahudilerin ayaklandığını ve onlara saldırdığını haber verdiler... Kanları Akdeniz’e akıncaya kadar (Yahudi) erkek, kadın ve çocuk öldürdüler... Yahudi olmayanların yedi yıl boyunca gübreye gereksinim duymadan, Yisrael’i kanıyla bağlarını yetiştirdiği öğretildi.” Şehir Yahudi takviminin en acı gününde düştü: 135 yılının 9 Av’ı. Birinci ve İkinci Bet-Amikdaş’ın düştüğü aynı günde. Öfkeli Romalılar Yahudilerin cesetlerinin gömülmesine izin vermek istemedi; açıkta çürümelerini istiyorlardı. Geleneğe göre cesetler aylarca açıkta kaldı ama çürümedi. Bugün Yahudiler yemekten sonra şükrettiğinde, Birkat Amazon, Tanrı’ya Betar’daki bu merhamet eylemi için özel bir şükran (a tov u’mativ) ekler. Bitkin düşen Romalılar imparatorluk tarihindeki tüm diğer halklardan daha fazla insan gücü ve malzeme kaybına yol açan Yahudilerden bıkmıştı. Adrianus Bar Kohba isyanının sonunda bunun bir daha tekrarlanmamasının yolunun,Yahudileri sevgili ülkelerinden ayırmak olduğuna karar verdi. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ SÜRGÜNDEKİ İLK 300 YIL SÜRGÜN HAYATI Hiçbir halk Romalılara karşı Yahudilerden daha fazla başkaldırmadı ve onları daha çok insan gücü ve maddi kayba uğratmadı. Ancak bunu yaparken kendileri de çok büyük bir bedel ödedi. Romalı tarihçi Dio Cassius çarpışmada yarım milyonun üzerinde Yahudi’nin öldüğünü yazar. Bu rakam abartılı da olsa, yüz binlerce Yahudi’nin öldüğü ve ülkenin yerle bir edildiği kuşku götürmez. Yahudilerin Roma’ya karşı meydan okuması M.S. 66 yılında başladı ve yaklaşık 70 yıl sürdü. Nispeten böylesine küçük bir grubun Roma’yı defalarca ve bu kadar uzun bir süre boyunca nasıl alt edebildiğini hayal etmek zordur. Ancak yanıt belki de çatışmanın arkasındaki nedende yatmaktadır. Yaşam tarzının kendisi için savaşmak, toprak ya da mülkiyet için çarpışmaya benzemez. Tektanrıcılık ve Tora kanunları Yahudilerde öylesine derin bir yer etmişti ki, halkı Yahudiliğin özünden ayırmaya yeltenmek, ulusun ruhunun ölümü gibi görünüyordu. Yahudiler kendilerinde normal insan sınırlarının ötesinde bir güç buldu. Tıpkı çocuğunun hayatını kurtarmak için insanüstü bir kuvvet gösterme yeteneği olan bir anne gibi. Yahudiler sonunda ezildi. Ve Romalılar ezik durumda kalmaları için ellerinden gelen her şeyi yaptı. Hiçbir Yahudi’nin bir daha kardeşi ile bir araya gelecek durumda olmamasını sağlamak istiyorlardı. Çözümleri: Yahudileri ülkelerinden ayırmak. AELİA CAPİTOLİNA Adrianus, Yahudi varlığını Yisrael’den silmek politikasının parçası olarak Yeruşalayim’i yerle bir etti ve molozların üstüne planladığı ve Aelia Capitolina diye adlandırdığı pagan kenti kurdu. Şehrin kalbine Cardo adlı sütunlu bir meydan inşa etti. (Bugün Yeruşalayim eski şehrinde kazısı bulunan Cardo o zamanları hatırlatan bir simgedir. Cardo İngilizce “kalp” demektir ve “kalbin durması” tıbbi terimi ile ilgilidir. Tur rehberleri “Adrianus bugün yaşasaydı, Cardo’daki tüm Yahudi dükkanlarını ve Yeruşalayim ile İsrail’in canlı ve iyi durumda olduğunu görseydi kalbi dururdu” demekten keyif alır.) Bölgede kalmış olan Yahudilerin Aelia Capitalona’ya girmesi kesinlikle yasaklanmıştı. Yahudilerin şehre girmesine izin verilen tek gün, en büyük felaketlerini hatırladıkları ve Mabet Tepesi’ni çevreleyen duvarların bir kısmı dışında geriye hiçbir şeyin kalmadığı Bet-Amikdaş’ın yıkıntıları için ağladıkları 9 Av günüydü. (Kotel –Batı Duvar’nın “Ağlama Duvarı” diye adlandırılan bölümü- Yahudilerin yüzlerce yıl boyunca ulaşabildiği tek duvar parçasıydı. Buraya gelir, ağlar ve dua ederlerdi.) Kral David’in bin yıl önce başkent yaptığından beri ilk kez Yeruşalayim Yahudilerden arınmıştı. Tarihte kasıtlı olarak ve tamamen Juden rein “Yahudi’den arınmış” (Naziler tarafından daha sonra kullanılan terimi ödünç alırsak) yapılan ilk şehrin, kendi Yeruşalayim’leri olması kaderin garip bir cilvesidir. Hepsi bu değil. Herhangi bir başka milliyetçi duyguyu bastırmak için Adrianus ülkeyi, bir zamanlar Akdeniz kıyı bölgesini işgal etmiş ve Tora’da Yahudilerin en amansız düşmanlarından biri olarak tanımlanan, nesli tükenmiş bir halk olan Filistinlilerden esinlenerek Philistia (Filistin) diye adlandırdı. Bu isim Hıristiyan yazılarında yaşamaya devam etti ve 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Britanyalılar Ortadoğu’yu Osmanlı İmparatorluğu’ndan aldıktan sonra 1917 yılında yine doğdu. Yarden Nehri’nin doğu ve batısındaki toprakları –Britanyalıların 1923 yılında yarattığı Ürdün ülkesi dahil olmak üzere- Filistin Mandası diye adlandırdılar. (Tabii ki o zamanlar Filistin Mandası altında yaşayan Yahudiler de Filistinli diye adlandırılıyordu.) RABİ AKİVA Roma planı sadece Yahudileri Yisrael toprağından değil, onları Yahudilikten de ayırmayı amaçlıyordu. Tarihçi Rabi Berel Wein Echoes of Glory adlı kitabında (sh.217) şöyle yazar: “Planları (Romalıların) Yahudilerin gerçek liderleri olan Yisrael’in bilgin ve bilgelerini ortadan kaldırmak, Yisrael’in yaşam kanı olan Yahudiliğin uygulanmasını yasaklamak ve böylece Yahudilerin Roma kültürü ve hegemonyası altına girmesini garanti etmekti. Şabat, sünnet, Tora’nın halka açık bir şekilde öğrenilmesi ve öğretilmesi ve tüm Yahudi ritüel ve geleneklerine uyulması yasaklanmıştı.” Bu emirlere uymayı reddedenlerden ve zamanın en büyük rabi’lerinden biri, Rabi Akiva idi. Birçok rabi aynı şeyi yaptığı ve itaatsizliklerinden ötürü Romalılar tarafından öldürüldüğü halde Rabi Akiva Yahudi alemindeki yeri ve ölümle buluşma şekli yüzünden özel bir ilgi gerektirir. Rabi Akiva’nın 40 yaşına gelinceye kadar Tora öğrenmeye başlamadığını belirtmek bile büyüleyicidir. O zamana kadar cahil bir çobandı. Derken aşık oldu ve sevgili Rahel’i onunla ancak Tora’yı öğrenmesi şartıyla evleneceğini söyledi. Başta bunun imkansız olduğunu düşündü ama akan suyun oyduğu bir taş gördü. Şöyle dedi: “Yumuşak olan su, sert olan taşı oyabiliyorsa, Tora’nın sert olan sözcükleri, yumuşak olan kalbime işleyemez mi?” Böylece çalışmalarına başladı ve kısa zamanda Yisrael’in en bilge adamlarından biri halime geldi. Her yerden öğrenciler ona akın ediyordu. Bir ara 24.000 öğrenciye ulaşan bir okullar zincirinin başında bulunduğu bildirilir. Talmud Rabi Akiva hakkında öykülerle doludur. En ünlü öykülerden biri pardes’e -meyve bahçesi- giren, yani mistik meditasyon tekniklerine girişen ve ilahi bilincin ülkesine çıkan dört büyük bilge ile ilgilidir. Bu dört bilgeden üçü mistik akınlar sonucunda korkunç akıbetlerle karşılaşmış, biri ölmüş, bir başkası aklını kaçırmış, üçüncüsü de sapkın olmuştur. Sadece Rabi Akiva “huzurla girmiş ve huzurla çıkmıştır.” Ancak öylesine yüksek bir ruhani seviyede yaşayan ve Tora’ya şaşmaz bir bağlılığa sahip olan Rabi Akiva gibi biri Roma kararları tarafından susturulamazdı. Romalılar Rabi Akiva’nın açıkça Tora’yı öğrettiğini haber alınca onu halkın önünde cezalandırmaya karar verdi. Onu tutukladılar ve M.S. 136 yılında Yom Kipur’da (ya da o güne yakın bir günde) Kesarya’daki hipodroma götürdüler, uzun bir işkenceye tabi tuttular. Korkunç gösteri, Rabi Akiva’nın derisinin demirden taraklarla yüzülmesini de içeriyordu. Rabi Akiva ölüme Tanrı’nın ismini kutsayarak, dudaklarında Şema’nın sözcükleri ile gitti: “Dinle Yisrael, Ad.. Tanrı’mızdır, Ad... tektir. Rabi Akiva’nın ruhu, en büyük tehlikeler karşısında Yahudiliği canlı tutmaya çalışan bilgelerin ruhuna örnek oldu. Gelecek bölümlerde nasıl başardıklarını göreceğiz. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ SÜRGÜNDEKİ İLK 300 YIL MİŞNA(M.S. 200) VE TALMUD'UN (M.S. 500) TAMAMLANMASI Adrianus’un zulümleri sırasında çeşitli zamanlarda bilgeler saklanmak zorunda kaldı, buna rağmen M.S. 122 yılında Uşa’da yeniden toplanmayı başardılar ve bir sessizlik döneminde, M.S. 158 yılında Yavne’ye yerleştiler. Rabiler bu kadar çok zulüm ve huzursuzluğun ortasında, Yahudi halkı Yisrael ülkesinden kaçarken rabinik gücün merkezini daha uzun süre canlı tutamayacaklarını biliyordu. Yine de bu büyük kaos dönemlerinde rabilerin en mükemmel olanlarından bazıları şöhrete ulaşmayı başardı. Aralarında sayabileceklerimiz: Rabi Akiva (bir önceki bölümde ele almıştık) Rabi Akiva’nın baş öğrencisi Rabi Meir, aynı zamanda efsanevi Bruria’nın kocası Rabi Şimon Bar Yohay, Kabala’nın merkezi metni Zohar’ın yazarı Rabi Şimon Bar Yohay’ın oğlu Rabi Eliezer Rabi Şimon Ben Gamliel II, Hilel hanedanından ve Kral David’in direkt olarak soyundan gelen. YEUDA HA NASİ Yükselecek ve şöhrete kavuşacak bir kişi daha vardı. Rabi Şimon Ben Gamliel II’nin oğlu Rabi Yeuda HaNasi (yani “Prens” Yeuda). Kaos zamanında rabiler daha önce yapılmamış bir şeyi yapmak zorunda olduklarına karar verdi: Sözlü Kanunu yazmak. Bu zaman dönemini anlamada kesinlikle temel bir şahsiyet ve Yahudi tarihinin en büyük kişilerinden biridir. Öylesine büyüktü ki Yahudi bilginler şimdi onu şefkatle sadece Ribi diye anar. Benzersiz bir yetenekler kombinasyonuna sahipti: hem büyük bir Tora bilgini, hem de kuvvetli bir liderdi. Bu da ona bu kaotik zamanda Yahudi halkına öncülük etme gücünü verdi. Ayrıca son derece varlıklı bir kişiydi, bu sayede sadece Yisrael ülkesindeki Yahudilere karşı değil, Romalı makamlar nezdinde de yapılması gerekenleri yapacak konuma geliyordu. Nispeten sessiz bir dönemde Rabi Yeuda HaNasi Adrianus’u izleyen Roma imparatorları ile, özellikle de Markus Aurelius ile dost olmayı başardı. Tarihçi Rabi Berel Wein Echoes of Glory (sh.224) adlı kitabında şöyle yazar: “Parta savaşı sırasında, büyük şans eseri, Markus Aurelius Rabi (Yeuda HaNasi) ile karşılaştı; dost, hatta sırdaş oldular... Markus Aurelius Yehuda’da dostuna devlet politikası konularında olduğu kadar, kişisel konularda da danıştı... “Markus Aurelius’un, M.S. 180 yılında ölümü ile sona eren hükümdarlığı sırasında Roma ile Yahudiler arasındaki ilişki doruğa ulaştı. Rabi’nin (Yeuda HaNasi) liderliğindeki Yahudiler bu mutlu huzur dönemini köşede bekleyen karanlık günlerin mücadelesine hazırlanmak için kullanacaktı.” Mişna bu zamanda –M.S. yaklaşık 177-200 yıllarında- doğdu. MİŞNA Mişna Nedir? Geçen bölümlerde Yahudi halkının Sinay Dağı’nda Yazılı ve Sözlü Tora’yı aldığını anlatmıştık. Sözlü Tora, yazılı kanunların nasıl uygulanacağının ve takip edileceğinin sözlü açıklamasıydı. Sözlü Tora nesilden nesle geçti ama hiçbir zaman yazılmadı. Neden? Çünkü Sözlü Tora’nın akışkan olması gerekiyordu. Prensipler aynı kalıyordu ama uygulamanın her türden yeni koşula uyarlanması lazımdı. Bu sistem olağanüstü iyi çalıştı, merkezi otorite –Sanhedrin- de öyle, aktarma zinciri ise hiç kesintiye uğramadı (yani öğretmenler bilgeliklerini gelecek kuşak öğrencilere aktarmakta özgürdü). Ne var ki Bet-Amikdaş’ın yıkılmasından sonra Sanhedrin defalarca yok edilmeye çalışıldı, öğretmenler de gizlenmek zorunda kaldı. Rabi Yeuda HaNasi işlerin kısa zamanda düzelmeyeceğini anladı. Bet-Amikdaş’ın kendi döneminde, hatta gelecek birçok nesil sırasında da yeniden inşa edilmeyeceğini gördü. Sürekli zulümler ve çok zor yaşama koşulları yüzünden Yahudilerin ülkeden kaçtığını gördü. Merkezi otoritenin her zamankinden zayıf olduğunu ve bütünüyle sona erebileceğini (ki 4. yüzyılda olan budur) de gördü. Aktarma zincirinin hiçbir zaman kırılmaması için Sözlü Tora’yı yazma zamanının geldiğine karar verdi. Bu devasa bir işti . Rabi Yeuda HaNasi bütün anılarını toplamak için mümkün olduğunda çok rabi’ye başvurdu. Sinay Dağı’nda Moşe’ye kadar izlenebilecek kanuni geleneklerle ilgili bütün bildiklerini sordu. Bütün bu hatırlananları derledi, düzenledi, sonucunda da Mişna ortaya çıktı. (Mişna sözcüğü “tekrar” demek çünkü tekrarlayarak öğrenilirdi; mişna genişletildiğinde “öğrenmek” anlamına gelir.) YAHUDİ KANUNUNUN ALTI KATEGORISI Mişna, Yahudi kanununun altı temel alanını ele alan altı temel bölüme ayrılmıştı: Zeraim, sözcük anlamı “tohum”, bütün zirai kuralları, yiyecekle ilgili kanunları ve kutsamaları kapsar. Moed, sözcük anlamı “bayram” Şabat ve diğer Yahudi bayramlarının ritüellerini ele alır. Naşim, sözcük anlamı “kadınlar”, erkekle kadın arasındaki bütün konuları, evlilik, boşanma, vb. inceler. Nezikin, sözcük anlamı “zararlar”, medeni kanunu ve ceza kanununu kapsar. Kodaşim, sözcük anlamı “kutsal şeyler”, Bet-Amikdaş kanunları ile ilgilidir. Taarot, sözcük anlamı “saf şeyler”, ruhani temizlik ve kirlilik kanunlarını konu alır. Rabi Yeuda HaNasi Mişna’yı, M.S. 219 yılında Galile’deki Tsipori şehrinde tamamladı. Arkeolojik açıdan çok ilginç olan bu siti bugün hâlâ ziyaret edebilirsiniz. Bet Şearim adlı yerde arkeologlar bir dağın eteğinde bir dizi yeraltı mezarı buldu. Hatta dönemin birçok büyük bilgininin mezarının yanı sıra, üzerinde ismini taşıyan onun mezarını da buldular. TALMUD’UN YAZILMASI Rabi Yeuda HaNasi Mişna’yı bitirir bitirmez rabiler bunun yeterli olmadığını fark etti. Steno tarzında, yer yer de şifreli yazılmıştı çünkü okuyacak kişinin konuyu çok iyi bildiği varsayılmıştı. Böylece Mişna hakkında tartışmaya başladılar ve bu tartışmaların özünü yazmaya koyuldular. O zamanlar Yahudi nüfusun önemli bir kısmı Roma İmparatorluğu’nun sınırları dışında bulunan Babil’de yaşadığından, oradaki rabiler tartışmalarını bir araya topladı ve ortaya Talmud Bavli, ya da Babil Talmud’u çıktı. Yisrael toprağında ayrı tartışmalar yer aldı, bunların da sonucu Talmud Yeruşalmi, ya da Yeruşalayim Tamud’u idi. (Aslında Yeruşalayim Talmud’u Yeruşalayim’de değil, Sanhedrin’in bulunduğu Tiberya’da yazılmıştı ama Sanhedrin’in asıl yuvasına saygı göstergesi olarak Yeruşalayim Talmud’u diye adlandırıldı). Yeruşalayim Talmud’u Babil Talmud’undan çok daha kısa, anlaşılması çok daha zordu çünkü düzenlenmesi çok daha aceleye gelmişti. Yisrael’deki durum, çok daha istikrarlı olan Babil’dekinden çok daha kötüydü. (Günümüzde yeşiva’da Talmud’u öğrenen Yahudi öğrenciler başlıca olarak Babil Talmud’unu kullanır). Talmud, Mişna’da yorumlanan Yahudi kanunu ayrıntılarının yalnızca bir uygulanışından fazlasıdır. Tüm Yahudi varlığının ansiklopedisidir. Talmud aynı zamanda çok sayıda agadata da içerir, bunlar Yahudi dünya görüşündeki birçok konuyu resmetmeye yönelik öykülerdir. Bu öyküler birçok konuda zengin bilgiler içerir. Ne arasanız bulabilirsiniz. Bu bilgiler Yahudi halkı için hayati önem taşıyordu çünkü Yahudi kanunu Tora’daki bir cümleyi okuyup onu kelimesi kelimesine hiçbir zaman uygulamamıştı. Örneğin “göze göz, dişe diş.” Yahudi kanunu eğer biri seni kör ettiyse, sen de gidip onu kör etmelisin demiyordu. İki kör kişinin ortaya çıkmasının kime ne yararı olacaktı? Bu her zaman iki seviyede anlaşılıyordu: 1) adaletin orantılı olması gerektiği (bir göz için bir hayat değil) ve 2) bir gözün değerine karşılık bir gözün değeri, yani maddi hasarlar için. Böylece Talmud hem yazılı, hem de sözlü geleneği bir arada sunuyordu. Talmud’u okumak çok sayıda argümanı okumak demektir. Her sayfada rabiler tartışır gibidir. Bu tür bir tartışmaya –amacı gerçeğin özüne ulaşmak olan- pilput denir. Bu sözcük yeşiva dünyasının dışında olumsuz bir çağrışıma sahiptir çünkü bu tartışmaları okuyan eğitimsiz kişinin gözünde rabiler sadece kılı kırk yarmaktadır. Bazı argümanlar ise gerçek yaşamda hiçbir temele dayanmamaktadır. Ama öyle değil. Rabilerin gündelik yaşamda hiçbir uygulaması olmayacak konular hakkında tartışmasının nedeni gerçeğe soyut bir şekilde ulaşmak, prensibi ortaya çıkarmaya çalışmaktı. Bu rabiler gerçeğin ne olduğunu anlamak ve doğru olanı yapmakla ilgileniyordu. Gerçek Yahudiliğin özüdür, en yüce gerçek de Tanrı’dır. Dikkat çekilmesi gereken bir başka önemli nokta da rabilerin hiçbir zaman büyük konular hakkında tartışmadıklarıdır. Domuz yemek ya da yememek, Şabat günü ateş yakılabilir mi yakılamaz mı gibi tek bir tartışma dahi bulamazsınız. Bu konu verilmiş ve tamamıyla kabul edilmiştir. Sadece küçük hususlar tartışma konusudur. Bu rabiler gerçeğin özüne ulaşarak belirlenen prensiplerin günün birinde çok daha ileri düzeyde anlamlar kazanacağını bilecek kadar bilge idi. GEMARA Bugün Talmud sayfasına bakacak olursanız, Mişna’nın İbranice metninin sayfanın ortasında yer aldığını görürsünüz. Mişna’nın İbranicesinin arasına Aramica açıklamalar serpiştirilmiştir. Buna Gemara denir. Aramice Gemara sözcüğü “gelenek” demektir. İbranice ise “tamamlamak” anlamına gelir. Gerçekten de Gemara, Mişna konusundaki çeşitli rabinik tartışmaların derlenmesi olup Mişna’yı tamamlar. Mişna ve Gemara metinleri, daha ileriki bir dönemin metin ve yorumları katmanları ile örtülüdür. Mişna metni yaklaşık M.Ö. 100 ile M.S.200 yıllarında yaşamış rabilerin deyişlerini içermektedir. Bu rabilere Tanaim, “öğretmenler” denir. Bu gruba Rabi Şimon Ben Zakay, Şimon Bar Yohay, Rabi Akiva ve tabii Rabi Yauda HaNasi gibi büyükler dahildir. (Gemara’da hepsi isimlerinden önce Ribi unvanını taşır). Gemara metni ise yaklaşık M.S. 200 ile M.S. 500 yılına kadar yaşamış olan rabilerin deyişlerini içerir. Bu rabilere Amoraim, “açıklayıcılar, ya da “yorumcular” denir. Bu gruba Rav Aşi, Rav Yohanan, vb. dahildir. (Amoraim’lerin isimleri o kadar ünlü değildir ama hepsi Rav ile başlar). Bugünkü Talmud’un çevre metni Rişonim’i, yani “ilkleri” de içerir: Şulhan Aruh olarak bilinen Yahudi kanunun 16. yüzyıldaki yazarı Rabi Yosef Caro’dan önce gelen rabinik otoriler. Rişonim’lerin en önde gelenleri arasında Raşi, öğrencileri ve soyundan gelenler, Tosafos’un baş yazarları olan Maimonides ve Nahmanides de yer alır. Bu rabilerin katkılarını ileride tartışacağız. Rabi Yeuda HaNasi ve onu izleyenlerin eserinin ne kadar önemli olduğu, bir sonraki yüz yıl içinde, Yahudi halkının dini bir başka tehditle karşı karşıya kaldığında çok daha açıklık kazanacaktır. Roma İmparatorluğu’nun, bütün halkının Hıristiyan dinini kabul etmesine karar verdiği zaman.. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ SÜRGÜNDEKİ İLK 300 YIL HRİSTİYANLIĞIN TOHUMLARI Geçen bölümü tamamlarken 3. yüzyılda, Talmud’un oluşturan Mişna ile Germara’nın yazılışında kalmıştık. Şimdi Roma İmparatorluğu’nun Yahudiliği kabul etmek üzere olduğu dönemdeyiz... Yahudilerin üzerinde çok kötü bir etkisi olacak olan bir hamle. Yine de bu öyküyü anlatmadan önce 1. yüzyıla, Bet-Amikdaş’ı hâlâ ayakta olduğu zamanda geri dönmeliyiz. Hatırlayacağınız gibi Roma’nın istilasından, özellikle de bilgelerin Kral Büyük Herod tarafından zulme uğratılmasından ardından Yahudi halkı karmaşa içerisine girmişti. Kısa zaman sonra milliyetçi duygular uyanacak, Büyük İsyan başlayacak ve Yahudiler hem Romalılara, hem de birbirlerine karşı savaşacaktı. Bu gergin ortamda Yahudiler, Roma boyunduruğunu atmalarına yardım edecek bir liderin özlemini çekerken, daha sonra Hıristiyanlığa dönüşecek olanın tohumları atılmaya başlanmıştı. MESİH Yahudiler bir kurtarıcının özlemi çekerken, Mesih’in özlemini çekerler. Mesihlik kavramının Hıristiyanlık tarafından icat edilmediğini bilmeliyiz. Bu eski bir Yahudi fikridir: Yahudiliğin içindeki “inancın 13 prensibi”nden biri. İşaya, Miha, Zefanya ve Ezekyel dahil, peygamberlerin çeşitli kitaplarından defalarca kaydedilmiştir. (Gerçekten de Yahudi tarihi boyunca güçlü liderler ortaya çıktı ve bir süreliğine Mesih sanıldılar. Ama Mesihsel kehanetleri yerine getirmeyince –dünyaya barışı getirmek, vb.- Mesih olmadıkları açıkça anlaşıldı.) Mesih sözcüğü, İbranice “meshetmek” anlamına gelen maşhah sözcüğünden gelir. Dolayısıyla Maşiah, Tanrı’nın “Meshedilmiş Olan’ıdır. Örneğin Şemuel’in Kitabı David’in kral meshedilişini böyle anlatır: Şemuel boynuz şeklindeki yağ kabını aldı ve ağabeylerinin arasında onu (David) meshetti ve o günden itibaren Tanrı’nın ruhu David’in üzerinde kaldı. (1 Şemuel 16:13) Yahudiliğin Mesih tanımı, Kral David’in soyundan gelen, Tora bilgisi olan, tüm Yahudi halkını sürgünden Yisrael toprağına geri getirebilecek liderlik yeteneği olan Yahudi bir liderdir (hiç kuşkusuz bir insan). Bet-Amikdaş’ı yeniden inşa edecek, dünyaya barış getirecek ve bütün dünyayı tek Tanrı fikrine yükseltecek. (Bu noktaların yukarıdaki sıralama ile Yahudi kaynaklarında nasıl yer aldığı için bakınız: Devarim 17:15; Bamidbar 24:17; Bereşit 49:10; Chronicles 17:11; Mezmurlar 89:29-39; Yeremya 33:17; 2 Şemuel 7:12-16; İşaya 27:12-13; İşaya 11:12; Miha 4:1; İşaya 2:4; İşaya 11:6; Miha 4:3; İşaya 11:9; İşaya 40:5; Zefanya 3:9; Ezekyel 37:24-28). Bu konudaki kehaneti belki de en tanınmış olanı Peygamber İşaya, Yahudiliğin Mesihsel Vizyonunu bu sözcüklerle tanımlar: Gelecek günlerde Tanrı’nın Evi’nin Tepesi dağların üzerinde sağlam duracak ve tepelerin üzerinde yükselecek. Ve bütün uluslar oraya akacak. Ve birçok halk gidip diyecek ki: “Gelin, Tanrı’nın Tepesi’ne çıkalım, Yaakov’un Tanrısının evine ki bize Kendi tarzlarını öğretsin ve O’nun yolunda yürüyebilelim .” (İşaya 2:3) Ve kılıçlarını sabanlara, mızraklarını oraklara dönüştürecekler; ulus ulusa karşı kılıcını kaldırmayacak. Kimse bir daha savaşmayı öğrenmeyecek... (İşaya 2:4) (O zaman) kurt kuzu ile, leopar oğlakla beraber yaşayacak, buzağı ile yırtıcı hayvanlar birlikte olacak ve küçük bir çocuk onları güdecek. (İşaya 11:6) Yahudi halkını kurtaracak bir kişi kavramı, Yahudi dünya görüşünün temel, felsefi bir parçası olduğundan, kurtarılma beklentisinin her zaman kriz zamanlarında ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Gerçekten de bilgeler Mesih’in 9 Av’da doğacağını söyler: Yahudi halkının başına en büyük felaketlerin geldiği, Yahudi takvimindeki en kötü tarihte. Ezekyel Kitabı örneğin, Gog ile Magog’un Savaşı’nda (tüm ulusların Yahudilere karşı birleştiği korkunç bir savaş) nihai bir sonuçtan söz eder. Olası bir senaryoya göre bu, Mesih’in gelip son kurtuluşu getireceği zamandır. Bu yüzden zaman çok kötüleşince Yahudi halkı nihai sonucun geldiğini düşünme eğilimindedir. İşler bundan kötüye gidemez. O halde Mesih köşede bekliyor olmalı. KARANLIK ZAMANLAR Roma işgali Yahudi tarihinde böylesine karanlık bir zamandı. Rabinik bilgelerin en parlakları Herod tarafından öldürülmüştü. Bet-Amikdaş hiyerarşisi yoldan çıkmıştı. Yahudiler üç büyük gruba bölünmüştü: 1. Varlıklı Sadusiler; Sözlü Kanunu reddediyor, Roma’ya sadakat yemini ediyorlardı; 2. Fanatik Zilotlar: Roma’ya karşı intihar savaşı yapmaya hazırlardı; ve 3. Ana görüşü savunan Farisi çoğunluk: hâlâ Tora’ya ve Sözlü Kanuna sadık, arada sıkışmışlardı. Şiddetli bir Antisemitizm ile Yahudilere karşı acımasız bir zulmün görüldüğü bu kaotik zamanda, üyeleri Apokalips’in (kıyametin) yakın olduğuna inanan birtakım hizip mezhepler ortaya çıktı. Vatandaşlık haklarından mahrum edilenler arasında taraftar bulan bu mezhepler, iyi ile kötü arasındaki nihai savaşın yakında yer alacağını, ardından da insanlığın Mesih tarafından kurtarılacağını vaaz etti. Ölüdeniz Kültü (modern zamanlarda Ölüdeniz rulolarının bulunmasıyla ün kazanan ve Essenler ile bir ilişkisinin olması muhtemel olan) bu mezheplerden biriydi ama birçoğu daha vardı. Bu mezheplerin öğretileri Yahudiler arasında önemli bir yer edinmedi. Yahudiler yabancı dinleri reddettiği gibi, Yahudiliğin içsel çalışmaları ile oynanmasını de reddetti. Ne var ki bu karışık zamanda Yahudiler her zamankinden hassastı. Ülke karizmatik iyileştirici ve vaizlerle doluydu, insanlar da bölünme ve acı dolu yılların sona erdiğini duyma umuduyla onları izliyordu. Bunların en efsanevi olanı Yeoşua idi ki daha sonra tarihte Christ -Mesih’in Yunanca’sı- diye adlandırıldı. Erken Hıristiyanlığı İsa ile başlatmak bu yazı dizisinin kapsamı dışındadır. Halen bu konuda yayımlanmış yaklaşık 2.700 kitap vardır. Son yıllarda yazılmış olanlarından birçoğu tarihi İsa ile efsanevi İsa konusu ile, neyi söyleyip neyi söylemediğini ve onun hakkında kesin olarak neyin söylenebileceğini tartışır. Tarihi olarak konuşacak olursak bilinen çok az şey var. Talmud’da rabilerin tasvip etmediği çeşitli kişiler hakkında birçok atıf vardır. Bazıları bu atıfların İsa ile ilgili olduğunu düşünür. En yakın olasılık Yeşu HaNotsri’dir ama Yahudi kronolojisine göre bu şahıs Yeşua Ben Perahya’nın Sanhedrin’in başında olduğu (M.Ö. yaklaşık 150) zamanda yaşamıştır, dolayısıyla Hıristiyan kronolojisine göre İsa’dan 200 yıl öncesine dayanmaktadır. Eğer İsa yaşadığı zamanda öylesine etkili olsaydı, çağdaşı tarihçi Josephus’un ona önemli yer ayırması gerekirdi. Ne var ki Josephus bu konuda sessiz kalmaktadır. Neredeyse tüm bilginler İsa ile ilgili oldukları düşünülen birkaç atfın, metinleri kilise kütüphaneleri için kopya eden Hıristiyan keşişler tarafından daha sonra eklendiği fikrindedir. Kesinlikle söyleyebileceğimiz en iyi şey, Hıristiyan aleminin İsa’nın Tora’yı bilen, “Moşe’nin Kanunlarına” uyan, emirlerinden birçoğunu öğreten ama bazılarından sapan bir Yahudi olduğu kabul ettiğidir. En ünlü öğretilerinden biri Yahudiliğin ürünü olan ve Tora’da yer alan iki deyişten ibaret olup, döneminin rabinik öğretilerini yansıtır. En büyük emrin hangisi olduğu sorulduğunda İsa, Matta İncili’nde yazıldığı gibi, şöyle yanıt verir: “Tanrı’nı bütün kalbi ve bütün ruhun ve bütün zihninle sev. Bu ilk ve en büyük emirdir. İkincisi de buna benzer. Komşunu kendin gibi sev. Bütün kanun ve peygamberler bu iki emre bağlıdır.” “Tanrı’nın bütün kalbin, ve bütün ruhun ve bütün gücünle sev” Devarim 6:5’te yer alır. “Komşunu kendin gibi sev” ise Vayikra 19:18’dedir. Bu öğretiler İsa’dan 1.300 yıl kadar öncesine dayanır. İsa’nın öğretilerini kaydettiği söylenen İnciller, ölümünden (ki Hıristiyan kaynaklar M.S. 35 yılını, ya da Bet-Amikdaş’ın yıkılmasından 35 yıl öncesi olarak vermektedir) uzun yıllar sonra Yunanca yazılmıştır. İSA’NIN YAHUDİ TAKİPÇİLERİ İsa mezhebinin üyeleri, İsa’nın Mesih olduğuna inanan dindar Yahudilerdi. Hem Yahudi olup, hem de İsa’nın “tanrı” olduğuna inanmaları mümkün değildi çünkü bu inanç Yahudilerin gözünde tam bir putperestlik olurdu. Bu, tanrıların insan şekli aldığı ve insanlarla ilişkiye girdiği Greko-Romen putperest inanışlarına daha yakın gelirdi. (Gerçekten de “Tanrı’nın oğlu” kavramı Hıristiyan teolojisinde daha sonra ortaya çıkar ama İnciller peygamberlerin yazılarından alınan ve Mesih’i kasteden “İnsan oğlu” terimini çok kullanır.) Her durumda İsa’nın Yisrael ülkesindeki mezhebi kısa ömürlü oldu. Bar Kohba İsyanı’nın başarısızlığa uğramasını takiben Yahudilerin Romalılar tarafından kovulmasından sonra İsa’nın Yahudi takipçileri Essenler, Sadusiler ve Zilotlar gibi ortadan kayboldu. (Farisiler kısmen liderleri Rabi Yohanan ben Zakay’ın vizyonu sayesinde hayatta kaldı.) O halde bütün Hıristiyanlar nereden geldi? Hıristiyanlık nereden çıktı? Yanıtı için sahneye İsa’nın ölümünden sonra çıkan ve İsa’nın mesajını dünyaya yaydığı, -hatta Hıristiyanlığı pagan dünya için şekillendirdiği- neredeyse her tarihçi tarafından kabul edilen bir başka renkli kişiliğe bakmalıyız. Bu kişi bir Yahudi idi. Başta Şaul olarak biliniyordu. Hıristiyanlıkla “Aziz Paul” olarak ünlü oldu. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ SÜRGÜNDEKİ İLK 300 YIL PAUL'DEN KONSTANTİN'E Yeruşalayim’deki İsa mezhebi ufak kalmayı sürdürdü. Yahudiler arasında bir türlü yayılmıyordu. Gerçekten de Yahudilerin gözüne itici görünüyor, İsa’nın takipçileri ise sapkın olarak nitelendiriliyordu. Rabi’lerin tutumu, bu kişiler her ne kadar Yahudi olsa da, Yahudi yolunun dışında bir ideoloji izledikleri ve çarpık inançlarının Yahudi halkını kirleteceği yönünde idi. Bu, Yahudilikte yeri olmayan hizip bir mezheptir, dolayısıyla onları kovmalıyız. Bu kovma işini ciddiye alanlardan biri Şaul adlı, Tarsus kökenli bir Yahudi idi. Ne var ki “mektuplarında” daha sonra yazdığı gibi, İsa’nın mezhebine yapılan zulümlere katıldıktan sonra aniden görüş değiştirdi. İsa’nın hayalinde ona göründüğünü ve takipçilerine zulmetmekten vazgeçmeye ikna ettiğini yazdı. Bu mistik karşılaşmadan sonra Şaul sahneden kayboldu ve 13 yıl kadar sonra (M.S. yaklaşık 47-60 yıllarında) misyoner Paul olarak ortaya çıktı. Dünya sahnesine yeniden çıktığında Paul, en deneyimli İsa takipçilerinde bile başta öfkeye yol açan bazı devrimci fikirler ortaya attı. Yeruşalayim’de İsa’nın mezhebi ile dramatik bir toplantının sonunda görüşleri galip geldi: yeni din Yahudilikten ayrılacaktı. Paul bir dizi misyonerlik gezisine çıktı ve dönmeleri yeni dine çekmekte çok başarılı oldu: Hıristiyanlığa. Paul kuşkusuz tektanrıcılığı vaaz ediyordu ama genellikle Yahudi kanununu inkar ediyordu. Kurtuluş, Tora’nın emirlerine uymakta değil, çok daha basitti: İsa’ya “Tanrı’nın oğluna” inançta. Paul çabaları ve ilk müritlerinin hevesi sayesinde Hıristiyanlık büyük popülerlik kazandı. Baştaki başarıları Yahudi olmayan nüfusun Yahudi fikirlerine önemli derecede maruz kaldığı yerlerde gerçekleşti. ROMA’NIN YAHUDİLİĞE KARŞI DUYDUĞU ÇEKİM Daha önce Greko-Romen aleminde Helenizmi Yahudiliğe karşı kışkırtan gerilimden söz etmiştik. Ancak Romalıların Yahudiliğe karşı büyük bir çekim hissettiğini belirtmeyi ihmal ettik. Bu özellikle Neron’un imparatorluğunda Roma’nın çöküşünün başladığı ve düşünceli, akıllı insanların imparatorluğun kokuşma, şiddet ve topyekun ahlaksızlık uçurumuna düştüğünü gördüğü M.S. 1. yüzyıl için geçerlidir. Bu insanlar istikrar, evrensel manevi bir dünya görüşünü aramaya başladı. Gözlerini resmi devlet dininden daha egzotik tapınma şekillerine çevirdiler. Arayışları Roma’ya birçok yabancı dini mezhebi getirdi, özellikle Yunan güneş tanrısı Helios ve Roma güneş tanrısı Sol ile özdeşleştirilen Pers ışık ve bilgelik tanrısı Mitra’ya tapınmayı. Bu mezhep o kadar popüler oldu ki Romalılar haftanın bir gününü Mitra’nın onuruna “Sunday” diye adlandırdı ve güneş tanrısının doğum gününü, Kış Gündönümü ile bağlantılı olarak Aralık sonlarında kutladılar. Devlet tanrılarına sadakat, Roma’nın fethettiği halkların tanrılarını çalma politikasıyla daha da zayıfladı. “Ele geçirilen tanrılar” Roma’ya “ait” oluyor ve resmi panteona dahil ediliyordu. İmparatorluk büyüdükçe tanrıların sayısı çılgınca arttı. Romalı yazar Varro’ya göre Roma’nın 30.000’den fazla tanrısı ve yılda 157 bayramı vardı. Bu tanrıları kim ciddiye alabilirdi ki? Bir başka önemli faktör sürekli yaşadıkları iç başkaldırı ve dış istila tehdidi idi. Onları acımasız bir akıbetin ve vahşice bir ölümün beklediği düşüncesi endişeli ve korkak kılıyordu. Karanlık atmosferi siyasi entrikalar, genel kokuşma ve belirgin ahlaki çöküş daha da karartıyordu. İnsanlar tıka basa yiyor, sonra daha da fazla yiyebilmek için kusuyordu. Bu arada halka açık banyolarda esirler ve ******lerin de katıldığı bitmek bilmeyen seks partileri yer alıyordu. Tarihçi Michael Grant The World of Rome (Roma Dünyası) adlı kitabında (sh.129) durumu şöyle özetlemektedir: “Roma dönemi yalnızca kana karşı kontrolsüz bir şehvet değil, insanın kendi geleceğini şekillendirme gücü ile ilgili olarak kötümserlik ve sinir bozukluğu zamanıydı. Eski tanrıların desteğini talep eden imparatorluk hükümetinin varlığı ve propagandası, her insanın başıboş, her şeyin de tesadüfi olduğu duygusunu ortadan kaldıramıyordu. Sinir bozukluğunun tanrısı Fortune (talih) idi. “Dünyanın her yerinde” der Büyük Pliny, “her saatte, her ses Fortune’u çağırır ve adını söyler... Talihin merhametine o kadar bağımlıyız ki talih bizim tanrımız.” Böyle bir ortamda kişinin rastlantısal ve düşman bir evrende kaybolmadığı, dünyayı düzenleyen ve yöneten tek, güçlü ve sevecen bir Tanrı tarafından korunduğu Yahudi görüşünün ilgi uyandıracağı olasıydı. Ancak Yahudiliğe geçiş her zaman uzun ve zor bir süreç olmuştur. Din değiştirmek isteyen, Yahudi halkına katılmaya duyduğu samimi arzuyu kanıtlamak zorundadır... Bu da kolay bir şey değildir. Buna rağmen tarihi Roma kayıtları Yahudiliğin tutulduğunu -özellikle de Roma ve İskenderiye gibi önemli kültürel merkezlerde- göstermektedir. Melez Yahudi ideolojisinin en iyi tanınan ihracatçısı M.Ö. 20 ile M.S. 50 yılları arasında yaşadığı sanılan Philo Judeas idi. Helenizm tarafından kuvvetle etkilenmiş, Yunan felsefesi ile Yahudiliği birleştirmeye ve bu karışımı dünyaya ihraç etmeye çalışmıştır. Philo çok takipçisi olan verimli bir yazardı. O sırada din değiştirenlerden biri Neron’un yeğeni olduğu söylenen ve sonradan İbranice Tora’yı Aramice’ye tercüme eden Onkelos idi. Tarihçiler Neron’un karısı Pompeia’nın da Yahudiliği seçtiğini ve Marcus Aurelius’un bunu ciddi olarak düşündüğünü söyler. Tarihçi Howard Sachar History of Israel (İsrail Tarihi) adlı kitabının 111. sayfasında nedenler için şöyle bir öneri getirir: “Koşullar son derece uygundu. Eski paganlık çöküyordu ve duyarlı zihinler bunu itici buluyordu. Düzgün hatlı tektanrıcılık ve İbranilerin rasyonel uygulamaları, Helenleşmiş Yahudi yazarlar tarafından dile getirildiğinde büyük etki bırakıyordu. Çok sayıda din değiştiren vardı. Resmi olarak Yahudiliğe değilse bile, en azından Yahudi uygulamaları ve ideallerine doğru.” İmparatorluğun bazı vatandaşları din değiştirdi, çok daha fazlası da Yahudilere karşı sempati duydu diye Moşe’nin dini Roma’yı kasıp kavurdu anlamına gelmez. Nedeni basittir: Yahudi kanunları, kısıtlamaları ve ritüelleri karmaşık ve zordu. Şabat günleri dinlenmek ve kaşerut kuralları gibi bazı emirler çok popüler ve uygulanmaları nispeten kolay olsa da, Yahudiliğin diğer ritüelleri çok uç ve fazla zor görülüyordu. Örneğin sünnet ve her ayın belirli bir döneminde cinsel perhiz. Buna ilaveten birçoğu Yahudiliği belirli bir halkın ulusal dini olarak görüyordu. Yani Yahudi olmak sadece dini bir inanca sahip olmak değil, ayrıca farklı bir ulusal kimliği benimsemekti. Tabii Roma’da doğmuşsanız, Roma vatandaşlığından vazgeçmeyi arzu etmezdiniz. Yudea’nın imparatorluğun en isyankar ve belalı eyaletlerinden biri olması, Yahudilere de genelde kuşku ve düşmanlıkla bakılması işleri kolaylaştırmıyordu. Kuşkusuz bu, Romalıların Yahudi saflarına katılmadan önce iki kere düşünmesine yol açtı. Paul’un sahneye çıkması bu ana denk gelir. PAUL’UN DEVRİMİ Paul’un başarısı Yahudiliğin en çekici yanlarını ve Tora ile yakın ilişkiyi muhafaza etmesi, buna karşı “itiraza açık” bileşkeleri atmasıydı. Paul, İsa’ya inancın Tora kanunlarının yerine geçtiğini vaaz ediyordu, yani Yahudiliğin çektiği Romalıların pek zahmetli bulduklarının. Hıristiyanlığı seçecek Romalılar sevecen bir Tanrı, Tora’nın manevi barış, adalet ve komşusunu sevme görüşlerini benimseyebilecekti. Bir Romalı bu fikirleri, Yahudilerin olduğu gibi “farklı” olmadan benimseyebilirdi. Böylece Paul bu engelleri kaldırdı ve kapakları açtı. John G. Gager Kingdom and Community: The Social World of Early Christianity (Krallık ve Toplum: İlk Hıristiyanlığın Sosyal Dünyası) adlı eserinde şöyle yazar (sh.140): “... Hıristiyanlık Yahudi mirasının bütün avantajlarını koruyordu ama büyümesini engelleyecek yegane iki unsur dışında: ritüel kanun zorunluluğu ve din ile ulusal kimlik arasındaki yakın ilişki. Helen Hıristiyanlık, İsa’nın “kanunun sonu” olduğunu ilan ederek ve kendisini dünyaya “yeni ruhani Yisrael” olarak tanıtarak, Helen Yahudiliğin üç yüzyıl boyunca ektiği siyasi ve sosyal meyveleri toplamayı başarmıştı.” Dindar Yahudilerin, en kötü cinsten bir sapkın Yahudi olarak gördüğü Paul’e karşı çıktığını söylemeye gerek yok. Gerçekten de ona karşı Yahudilerin şikayetleri nedeniyle Paul Roma yetkilileri tarafından tutuklandı, bir süre bir tutuk evinde kaldı ve sonunda M.S. 67 yılında ya da civarında infaz edildi (Yisrael’de Roma’ya karşı Büyük İsyan’ın başladığı yıl). Hıristiyan geleneğine göre Paul ile İsa’nın baş havarisi Peter, Roma Katolik Kilisesi’nin şimdiki merkezi olan Vatikan Tepesi’nde gömülmüştür. Paul’un ölümünden sonra Hıristiyanlık ilerlemeye ve büyümeye devam etti. Yeni din çekirdek teolojisini geliştirmeye çabalarken birçok tartışma ortaya çıktı. Konumuz Yahudi tarihi olduğu için Teslis (Trinity), bakire doğum, diriliş gibi Hıristiyan dogmalarını tartışmayacağız. İlk Hıristiyan Kilisesi’nin çekirdek dogmasını oluşturmasının 300 yıl aldığını ve Yahudi, Yunan ve diğer pagan fikirlerin bir sentezi olduğunu söylemekle yetineceğiz. Hıristiyanlığın büyümesi resmi Roma tarafından direnişle karşılandı. Yeni din fazlasıyla ilgi görüyor, devlet dinini, dolayısıyla da devletin istikrarını tehdit ediyordu. Hıristiyanlık Roma’da kanun dışıydı, uygularken yakalananlar düzenli olarak çarmıha geriliyor ya da Coliseum’da aslanlara yem ediliyordu. Dalgalar halinde gelen bu zulümler (iktidardaki roma imparatorunun hoşgörü seviyesine göre) Hıristiyanlığın daha da güçlenmesine yol açtı. Bu açıdan Hıristiyanlar Yahudilerin Yunan İmparatorluğu’ndaki davranışlarını izliyordu. O zamana kadar kimse- Yahudiler hariç- dini için ölmemişti. Derken aniden M.S. 312 yılında Hıristiyanlığın kaderini değiştiren olağanüstü bir olay gerçekleşti ve Hıristiyanlık bir düzine yıl içinde Roma İmparatorluğu’nun devlet dini haline geldi. Bu olağanüstü olay, Roma imparatoru olacak olan Konstantin’in din değiştirmesiydi. KONSTANTİN Roma tahtı için rakibi ile savaşın gecesinde Konstantin rüyasında İsa’yı ve güneşin üzerinde duran bir haç gördüğünü söyledi. Konstantin hayallere eğilimliydi. Birkaç yıl öncesinde güneş tanrısı Sol’u Galya’da bir korulukta gördüğünü ileri sürmüştü. Bu ikisinin yan yana gelmesi –haç ve güneş- zafer belirtisiydi, Konstantin savaşı kazanınca başarıyı yeni bulunmuş tanrısına atfetti ve Hıristiyan oldu. Oxford bilgini David L. Edwards, Londra Southwark Katedrali Dekanı ve Christianity:The First Two Thousand Years (Hıristiyanlık: İlk İki Bin Yıl) kitabının yazarı, başka bazı Hıristiyan bilginler gibi Konstantin’in din değiştirmedeki samimiyetinden kuşku duymaktadır. Ama bunlar tarihin cilveleridir. Konstantin kısa zaman sonra imparator oldu, başkentini doğuda, Bizans’ta kurmayı seçti ve adına Konstantinopolis dendi. İmparatorluk ikiye bölünecekti. Batı imparatorluğu 5. yüzyılda yıkılacak ama Doğu imparatorluğu bin yıl kadar daha ayakta kalacaktı. Hıristiyanlık böylece yeni teşkilatın, Bizans İmparatorluğu’nun resmi devlet dini oldu. Konstantin Hıristiyanlığa bakışta benzersiz bir tarz başlatmıştı: pagan ve Hıristiyan simgelerini (güneş ve haç) birleştirerek. Sonraki birkaç yüz yılda bu türden başka sentezler ortaya çıktı. Hıristiyanlar Hıristiyanlığı “sevgi dini” ve Yahudiliği “kanun dini” olarak görmekten hoşlansa da, Konstantin’in siciline bakan bir Yahudi şöyle sorabilir: “Sevginin burada işi ne?” Johnson History of Christianity (Hıristiyanlığın Tarihi) adlı kitabında şöyle yazar (sh.68): “Onun (Konstantin) insan hayatına karşı hiçbir saygısı yoktu. İmparator olarak büyük oğlunu, ikinci karısını, en sevdiği kızkardeşinin kocasını ve birçok kişiyi kuşku götüren suçlamalarla öldürdü... Savaş tutsaklarını Trier ve Comar’da vahşi hayvanlara dövüşmeye mahkum ettiği için ve Kuzey Afrika’daki katliamları yüzünden çok eleştirildi.” Kısa zaman sonra zenginlik ve güç için acı bir mücadelenin başlaması işleri değiştirmedi. Hıristiyan kalabalıklar paganlığı kökünden yok etmek için ülkeyi alt üst etti, putları parçaladı, mabetleri yaktı. Johnson şöyle yazıyor (sh.76): “(Kilise) acı çeken, kurban edilen, hoşgörü dilenen bir varlıktan, baskı uygulayıcı, tekel talep eden bir varlığa dönüştü...” Alaycı kişiler devlet gücü haline geldiğinde Hıristiyan Kilisesi’nin haçı kılıca dönüştürdüğünü ve batı dünyasının dinini değiştirme becerisinin mesajlarda değil, yöntemlerde yattığını ileri sürer. M.S. 4. yüzyılın sonlarına doğru resmi hükümetin kanun ve yönetmeliklerle çekingenlik uyandırma çabaları –kalabalıkların terörünün de yardımıyla- Hıristiyanlığı imparatorluğun çoğunluğuna yaymayı başardı. Paganlığın ortadan kaybolmasıyla Yahudilik göze batmaya başladı. Her zamanki gibi yabancı ve ayrı idi ve boyun eğmiyordu. Daha önce inanç sistemlerine saldıran diğer bütün dinlere karşı yaptıkları gibi, yeni teşkilata karşı da inatla direniyorlardı. Bu, William Nicholls’un Christian Antisemitism: A History of Hate (Hıristiyan Antisemitizmi: Bir Nefret Tarihi) adlı kitabında açıkladığı gibi özel bir sorun oluşturuyordu. (sh.90): “... Tanrı’nın ilksel antlaşmaya sadakatine inanmaya devam eden Yahudi halkının dünyadaki varlığı, Hıristiyanlığın İsa aracılığı ile yapılan yeni antlaşmaya inancın yanına büyük bir soru işareti koyuyor. Çoğunlukla Hıristiyan zihninin derinliklerine gömülmüş olan bu soru işareti büyük bir endişe yaratmazlık edemezdi. Endişe çoğu zaman düşmanlığa yol açar.” Kısa bir zaman içinde imparatorlukla yaşayan Yahudiler medeni haklarından çoğunu kaybetti (örneğin bir Yahudi’nin bir Hıristiyan’la evlenmesi ölümle cezalandırılabilecek bir suçtu). Yahudi Yüce Mahkemesi Sanhedrin’in toplanması yasaklanmıştı. Yahudilere karşı çoğu zaman şiddete yol açan vaazlar düzenli olarak veriliyordu. Yahudileri İsa’nın katilleri olarak tanıtma fikri o zamanlar doğdu ama birkaç yüzyıl sonrasında popülerlik kazandı. 7. yüzyılın başında Bizans sendelemeye başladığında –büyük toprak parçaları, hatta Yeruşalayim’i de ele geçiren Pers saldırıları karşısında- imparatorlukla yaşayan Yahudiler çok istikrarsız bir durumdaydı. Yahudi karşıtı yasalar, ağır vergiler, şiddet gösterileri ve zorla din değiştirmeler halkı bezdirmişti. Bazıları Hıristiyanlardan kurtulmak umuduyla evlerine, güvenceye geri döndü. Ama Bizans İmparatoru Heraklius M.S. 629 yılında Yeruşalayim’i geri alınca zavallı Yahudiler vahşice katledildi. Kurtuluş için dua eden bu Yahudiler, kurtuluşun en beklenmedik yerden, Suudi Arabistan’dan “karma bir lütuf” şeklinde geleceğini hayal bile edemezdi. Orada, Mekke’de –Kâbe’deki ünlü Siyah Taş’ın uzun süredir pagan tapınma merkezi olduğu- Muhammed adlı olağandışı bir adam, olağandışı bir mesaj vaaz ediyordu. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ 1000 YILLIK SÜRE DİNSEL AÇIDAN : PUTPERESTLİKTEN TEK TANRI'YA EKONOMİK AÇIDAN:İMPARATORLUKTAN FEODALİTEYE... MEZOPOTAMYADAKİ TORA MERKEZLERİ'NİN 500 YILI BABİL YAHUDİLERİ Babil Yahudilerinin öyküsü, Babillilerin eski Asur İmparatorluğu’na karşı seferlerinin parçası olarak Yisrael’e ilk saldırılarının yer aldığı M.S. 434 yılında başlar. Babilliler bu ilk akın sırasında ne Bet-Amikdaş’ı yıktı, ne de Yahudileri sürgüne yolladı. Ancak en iyi ve başarılı Yahudilerin 10.000’ini tutsak almayı başardılar. Bu o sırada her ne kadar bir felaket gibi görünse de hepsi Tora bilgini olan bu parlak adamlar Babil’e varır varmaz bir Yahudi altyapısı oluşturdu. Bir düzine yıl kadar sonra Bet-Amikdaş yıkıldığında, Babil’e sürgün edilen Yahudiler orada bir Yahudi yaşamı sürdürmek için esas olan yeşivalar, sinagoglar, kaşer kasaplar, vb. buldu. Yetmiş yıl sonra Babilliler Perslere yenildiğinde ve Yahudilerin geri dönmesine izin verildiğinde, sadece az sayıda Yahudi geri döndü. Pers İmparatorluğu’nda yaşayan tahmini bir milyon Yahudi’den yalnızca 42.000’i gitti, yani %95’i Pers hakimiyeti altındaki Babil’de kaldı. İkinci Bet-Amikdaş döneminde, M.S. 70 yılında yıkılışına kadar Babil’deki Yahudi cemaati –Yisrael ülkesinde hüküm süren kasırgadan uzakta- gelişmeye devam etti. Gerçekten de burası Yahudi rabinik makamının, Bizans İmparatorluğu Sanhedrin’i M.S. 363 yılında kapattıktan sonra yerleştiği yerdir. Pers makamlarınca resmen tanınan Babil’deki Yahudi cemaatinin başına, Aramice Reş Galusa adı verilmişti. Bunun anlamı İbranice Roş Galut, yani “Diasporanın Başı”dır. Reş Galusa, Kral David hanedanının doğrudan soyundan gelen bir kişi değildi. Yisrael toprağında kral olmadığı halde, hem Babil’deki Yahudi cemaatinin temsilcisi, hem de asil bir statüye sahip biri olarak tanınıyordu. Yahudi cemaatinin Babil’de 1.500 yıldan fazla süren tarihi boyunca yaklaşık 40 kişi bu unvana sahip oldu ve bunların hepsinin ataları Kral David’e kadar uzanıyordu. Bu, Yahudi tarihinde her zaman korunmuş olan asil bir soy çizgisiydi. Sasani Hanedanı Babil’deki Yahudi cemaatinin istikrarı kısmen o bölgenin M.S. 3. yüzyıldan itibaren Pers Sasanileri’nin hakimiyeti altında bulunmasından kaynaklanıyordu. Sasaniler önce Romalıları, sonra da Bizanslıları krallıklarının dışında tutmayı başardı. Böylece Babil Yahudileri Bizans Hıristiyanlarının başka yerlerde verdiği zararlardan korundu. Yahudi bilginliği bu ortamda Sura (Rav olarak bilinen Rabi Abba Ben İbo tarafından kurulmuş olan) ve Nehardea’daki (Babilli bilge Rav Şmuel tarafından kurulmuş ve sonradan Pumbedita’ya taşınmış olan) büyük yeşivalarda gelişmeyi başardı. Babil Talmud’u burada yazılmış, başta Abbaye ve Rava olmak üzere Babil’in büyük rabi’lerini ölümsüzlüğe kavuşturmuştur. Tarihçi Berel Wein, Echoes of Glory (Görkemin Yankıları) adlı kitabında şöyle belirtir (sh.267): “Tahlil ve tartışmalarının etkisi kendini Talmud’u oluşturan sayısız müzakere ve tartışmada gösterir. Gerçekten de Talmud’un bir adı da “Abbaye ve Rava’nın tartışmaları”dır.” (Babil’deki bir başka büyük rabinik bilgin, 5. yüzyılın başında Babil Talmud’unun baş editörü olan Rav Aşi idi.) Bu rabi’ler Yahudi bilginliğinde Amoraim, yani “açıklayıcılar” ya da “yorumlayıcılar” olarak bilinir. Amoraim M.S. 200 yılından yaklaşık 500 yılına kadar yaşamıştır. Onları Gaonim, yani “büyükler” ya da “dahiler” izlemiştir. Gaonim, Yahudi bilginliğinin Babil’de başarının zirvesine ulaştığı bir zamanda yeşivaların başlarıydı. Ama bu tarihten sonra durum değişti. 5. yüzyılın ortasında Pers rahiplerin saldırgan Hıristiyan misyonerlere karşı mücadelesi sırasında Hıristiyanlara karşı zulümler başlatıp Yahudileri de buna dahil ettiğinde işler kötüye gitmeye başladı. Wein şöyle yazar (sh.277): “Babil’de durumunun kötüleşmesi Yahudi cemaati için bir şok oldu çünkü neredeyse bin yıl boyunca Babil’de böyle bir şey resmi olarak yapılmamıştı. Yahudilerin güveni sarsılmıştı.” Bizanslılar saldırılarını sürdürürken Babil bir iç savaşla çalkalanmaya başladı; Reş Galusa’nın infazıyla durum daha da kötüledi. Bu kaosun ortasında Müslümanların 7. yüzyılda Ortadoğu’yu fethetmesi Babil’deki Yahudi cemaatine beklenmedik yararlar sağladı. HALİFE ÖMER Hazreti Muhammed 632 yılında, yerine geçecek kimse bırakmadan ölünce gelişme halindeki Müslüman alemi bölünmeye uğradı. Halifeliğin iki adayı vardı: 1) Muhammed’in kızı Fatma ile evlenmiş olan kuzeni Ali; 2) Müslümanlığı ilk kabul eden kişi olan kayınpederi Ebu Bekir. Bu mücadele iki Müslüman mezhebinin doğmasına neden oldu: 1) Ali’yi Muhammed’in meşru varisi olarak kabul eden Şiiler; 2) Ebu Bekir’i meşru varisi olarak kabul eden Sünniler. Ebu Bekir ve onun yerine geçen Ömer’in takipçileri ilk büyük İslam hanedanı Umayyad’ın kurucuları oldu. Halife Ömer birliğe giden yolun ortak bir düşmana sahip olmaktan geçtiğini anladı ve Müslümanların son derece başarılı olduğu bir dizi fethe başladı. Bu fetihlerin parçası olarak 638 yılında Yeruşalayim’i Bizanslıların elinden aldı. Bu dönemden kalan Bizans evlerinin kalıntılarını görmek için eski Yeruşalayim şehrinde Mabet Tepesi’nin güney ucundaki arkeolojik kazıları ziyaret edebilirsiniz. Hazreti Ömer, fethi takiben 70 Yahudi aileye bu bölgede yer verdi. (O zamanda kadar Bizanslılar Yahudilerin Yeruşalayim’de yaşamasını tamamıyla yasaklamıştı.) Hazreti Ömer Mabet Tepesi’nin tamamıyla çöple kaplanmış durumda buldu. Bizanslılar Yahudileri küçük düşürmek için çöplerin oraya boşaltılması için bir kararname çıkarmıştı. Hazreti Ömer alanı temizletti; güney ucunda (Mekke’ye doğru dönerek) dua etmiş olabileceği ve orada ilk olarak küçük bir caminin inşa edildiği tahmin ediliyor ancak tarihçiler bundan emin değildir. Yeruşalayim’in ele geçirilmesi Hıristiyanlar için büyük bir darbe oldu. Yahudiler ise bunu daha olumlu bir şekilde karşıladı çünkü Hıristiyanlar onlara karşı insafsızca davranmıştı. Hazreti Ömer Persleri yenip de Babil’i alınca Reş Galusa’nın Yahudi cemaatinin başı olmasına hemen izin verdi. Hazreti Ömer Reş Galusa’dan (Bustenay Ben Haninay) öylesine hoşnuttu ki kendisi Pers kralının kızı ile evlenmeye karar verdiğinde Bustenay’ın prensesin kızkardeşi ile evlenmesi için ısrar etti. Böylece kaderin garip bir cilvesinin eseri, Reş Galusa halifenin kayınbiraderi oldu. (Bustenay’ın ölümünden sonra önceki bir karısından olan oğulları Pers prensesi Yahudiliği seçmediğini ileri sürerek ondan doğan oğullarının gayrı meşru sayılması için çalıştı. Bu pek olası değildir çünkü Reş Galusa’nın Yahudiliği kabul etmeyen bir kadında evlenmesi kamuoyunda isyan yaratırdı. Nitekim dönemin Gaonim’i tüm çocuklarının meşru Yahudiler olduğunu kabul etti.) KARAYLAR Babil Yahudiliğinin uzun tarihi boyunca bazen Reş Galusa, bazen de Gaonim daha fazla güce sahip oldu. Her şey siyasi ortama ve kişilere bağlıydı. Ancak genellikle Gaon’un konumu bilgeliğe, Reş Galusa’nınki ise soya (Reş Galusa geleneksel olarak Kral David’in soyundan geldiği için) dayanıyordu. 8. yüzyılda Bağdat’ta Karaylar adlı hizip bir mezhebin doğmasına neden olan, bu soy hakkındaki bir mücadeledir. Reş Galusa Şlomo 760 yılında geride çocuk bırakmadan ölünce yeğenlerinden ikisi, Hananya ve Anan makama göz dikti. Görevi Hananya aldı, Anan ise kendi dinini başlattı. Bu, daha önce görmüş olduğumuz, bir ego probleminin sonucunda doğan bir bölünme örneğidir (mesela Rehoboam ile Yeroboam arasındaki). Anan’ın mezhebi bazı yönlerden Sadusilere benzer bir şekilde başladı. Karaylar tıpkı onlar gibi Sözlü Tora’yı kabul etmiyor, Yazılı Tora’yı kelimesi kelimesine okuyordu (Karay adı İbranice kara fiilinden, yani ”okumak”tan gelir). Daha önce gördüğümüz gibi Yazılı Tora yeterince açık olmadığından Sözlü Tora olmadan bir Yahudi hayatı yaşamak mümkün değildir. Tora “bu sözcükleri evinin kapısının kenarına yazacaksın” diye emrettiğinde, Tora’nın hangi sözcüklerini ya da bütün Tora’yı mı kapının kenarına yazacağınızı nasıl bilebilirsiniz? Bu bölümün Şema duası ile ilgili olduğunu, bir parşömen rulosuna yazılacağını ve kapı kenarına belli bir şekilde iliştirileceğini -mezuza!- açıklayan Sözlü Tora’dır. Tora’yı kelimesi kelimesine okumanın sonucunda Karaylar Şabat’ı tamamıyla karanlıkta geçirmeye ve sinagoga gitme dışında evlerinden ayrılmamaya başladı. Hanuka’yı kutlamadılar çünkü Yazılı Tora’da sözü edilmiyordu. Aynı nedenden etli ile sütlüyü de ayırmadılar. Bu mezhebin pek ilgi çekmediği düşünülebilir. Başta çekmedi de. Ama zamanla Karaylık rabi’lerin fikirlerini gözardı etmek isteyen Yahudileri cezbetmeye başladı, bu da büyük bir kalabalık oluşturdu. Büyük bilge Sa’adiah Gaon devreye girinceye kadar. SA’ADİAH GAON Sa’adiah Gaon başta İnanç ve Görüşler Kitabı olmak üzere yazıları ve Karayları inançları yüzünden yerden yere vuran eleştirileri ile ünlüdür. Argümanları bütün Yahudi alemini ele geçirebilecek olan Karaylığın yayılmasını durdurdu. Karaylık bir an öylesine popülerdi ki 10. yüzyılda Yisrael toprağındaki Yahudilerin çoğunluğu Karay idi. Ancak Karaylar Sa’adiah Gaon’un inançlarının mantığına karşı saldırısından sonra hiçbir zaman toparlanamadı. Sayıları zamanla azaldı ama Sadusilerin aksine hiçbir zaman tamamıyla yok olmadılar. (2. Dünya Savaşı’na kadar Kırım’da geniş Karay cemaatleri vardı. Kendilerini Nazilerden kurtarmaya çalışırken gerçekte Yahudi olmadıklarını ileri dürdüler. Tabii ki onlar da katledildi.) Günümüzde başlıca olarak İsrail’de yaşayan az sayıda Karay vardır ancak sayıma kaçının katılmadığından kimse emin değildir. Nüfusları 7.000 ile 40.000 arasında tahmin edilmektedir. Karaylar çok sofu insanlar olarak bilinir. Dıştan bakıldığında Ortodoks Yahudilerden ayırt edilemezler ama başka Yahudilerle evlenmeleri yasaktır, yalnızca birbirleriyle evlenirler. Sa’adiah Gaon 942 yılında öldüğünde Babil Gaonim dönemi neredeyse sona ermiştir. Resmi olarak son bulması 1038 yılında Hai Gaon’un ölümü ile olur. O zamana kadar çok sayıda Yahudi Babil’i terk etmiş, dünyanın Müslümanlar tarafından fethedilen başka yerlerinde onlara açıklan fırsatların peşine düşmüşlerdir. Özellikle de İspanya’da. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ MEZOPOTAMYADAKİ TORA MERKEZLERİ'NİN 500 YILI İSPANYA YAHUDİLERİ İslam orduları Avrupa’da giderek daha geniş toprak parçaları fethederken Ortadoğu Yahudileri Müslüman Avrupa’da yeni fırsat kapılarının kendileri için açıldığını gördü. En iyi fırsatlardan biri, 711 yılındaki Müslüman fethinden itibaren İspanya oldu. Gerçekten de orada koşullar Yahudiler için o kadar iyiydi ki günümüzde Yahudi aleminin yarısı Sefarad, yani “İspanyol” olarak bilinir. (Diğer yarısı daha sonra Aşkenaz, yani “Alman” olarak bilinecektir. Müslüman İspanya’da Yahudilerle çevrelerindeki Yahudi olmayan dünya arasında bir ortakyaşarlık oluştu. Bir kere Müslümanlar Yahudileri etkiledi. En büyük Yahudi bilginlerden bazıları Arapça yazdı. Ancak karşı etki çok daha büyüktü. İslam aleminin özellikle İspanya’daki büyük başarısının, orada özgürce çalışmasına izin verilen çok sayıdaki Yahudi sayesinde gerçekleştiği şüphe götürmez. YAHUDİLERİN KATKILARI Yahudiler her alanda –ekonomik olsun, entelektüel olsun- katkıda bulundu. Örneğin: · Yahudiler beceri gerektiren zanaatta başarılı oldu. Yahudiler mükemmel dericiler, metal işleyicileri, altın ve gümüş işleyicileri ve kuyumculardı. (Bu becerilerin bazılarının günümüzde var olduğunu görürüz. Yemenli Yahudiler gümüş işleyicileri olarak ünlerini sürdürmekte, Yahudi elmas tüccarları ise dünyanın her yerinde tanınmaktadır.) · Yahudiler bilimlerde, özellikte de tıpta başarılı oldu. Yahudi doktorlar her yerde bulunuyordu. Aralarında en ünlüsü, 10. yüzyılda iki halifenin hekimi olan Hasday İbn Şaprut, İspanya’daki en etkili kişilerden biri olarak görülmekteydi. · Yahudiler ticarette başarılı oldu. Yahudiler o zamanlar büyük rekabet içinde bulunan ve birbirleriyle doğrudan iletişim kurmayan Müslüman ve Hıristiyan alemleri arasındaki aracılardı. Bunun sonucunda Yahudiler Uzakdoğu, Ortadoğu ve Avrupa’ya hakim tacirler haline geldi. · Yahudiler bilimde başarılı oldu. Klasik bilimler Müslümanları büyülüyordu ama Yunanca ve Latince bilmediklerinden Yahudiler bu eserleri Arapça’ya çevirerek boşluğu doldurdu. Yahudiler Arapça metinleri önce İbranice’ye çevirerek, sonra da bunları başka Yahudiler tarafından Latince’ye çevrilmek üzere Avrupa’ya göndererek –Roma İmparatorluğunun dili o zamanlar hâlâ kullanılıyordu- Arap bilginliğinin Hıristiyan Avrupa’da yayılmasına yardım etti. YAZARLAR VE FİLOZOFLAR En büyük Yahudi yazar ve filozoflarından bazıları bu dönemde ortaya çıktı. Üç tanesi özel olarak belirtilmeyi hak eder: · Abraham İbn Ezra, ünlü fizikçi, filozof, astronom ve Tora yorumcusu. · Bahya İbn Pakuda, Kalbin Görevleri adlı, kişinin içsel yaşamının zorunluluklarını inceleyen ve kişinin geçek dini taahhüdünü değerlendiren bir sistem sunan kitabın yazarı (Günümüzde Yahudi etik incelemelerinde son derece popüler olmayı sürdüren bir kitap). · Yeuda HaLevi, Karadeniz ile Hazar Denizi arasında bulunan bir krallık olan Hazarya kralının öyküsü üzerine dayanan felsefi romanın, Kuzari’nin ünlü yazarı. (Hazarya kralı, 8. yüzyılda Hıristiyanlara mı, yoksa Müslümanlara mı katılacağına karar verememiş, büyük bilginlerin dünya dinlerinin faziletlerini huzurunda tartışmasını sağlamış, bunun sonucunda ülkesinin büyük çoğunluğu ile birlikte Yahudiliği seçmişti. Hazarya’nın tarihi 11. yüzyılda Bizans/Rusya koalisyonu tarafından yıkıldığında sona erdi.) HaLevi doğru olduğu rivayet edilen bu hikayeye dayanarak kralın huzurundaki tartışmaları hayal ederek yeniden oluşturmuştur. Kitap günümüzde popüler olmaya devam etmektedir. İspanya’daki Yahudi cenneti Müslüman Berber Hanedanı Almohatların 12. yüzyılda iktidara geçmesiyle aniden son bulmuştur. Almohatlar güney İspanya’yı ele geçirdiğinde Yahudilere üç seçenek sundu: İslam’ı seçmek, gitmek ya da ölmek. O sırada İspanya’dan kaçan çok sayıda Yahudi’nin arasında ünlü Maimonides (çoğu zaman tam adı olan Rabi Moşe ben Maimon’un ilk harfleri olan Rambam olarak tanınır) de vardı. (Birçok ünlü Yahudi’nin isimlerinin ilk harfleriyle tanındığını fark etmiş olabilirsiniz. Bunun nedeni, Yahudilerin soyadlarının bulunmamasıdır. Daha ileriki tarihlerde Hıristiyan vergi memurları tarafından zorlanıncaya kadar soyadı kullanmadılar. Yahudiler ilk adları ve babalarının adı, bazen kavimsel adları, Koen ve Levi gibi, ya da geldikleri yerin adı ile anılır, dolayısıyla bu kadar çok ismi baş harflerini kullanarak kısaltmak daha kolay olurdu.) MAIMONIDES Maimonides, Moşe ben Maimon olarak ünlü bir rabi ailesinde 1135 yılının Pesah akşamında Kordoba’da doğmuştu. Soy ağacında Kral David ve Mişna’yı derleyen Rabi Yeuda HaNasi’nin adları yer alıyordu. İlk öğretmeni babası, Yahudi bir hakim olan Rabi Maimon ben Yosef’ti. Ona sadece Talmud’u değil, matematik, astronomi ve felsefenin de temellerini öğretti. Ailesi İspanya’yı terk etmeye zorlandığında Maimonides yalnızca 13 yaşındaydı. Uzun yıllar boyunca vatansız olarak dolaştıktan sonra –bu yolculuklar sırasında babası öldü- Maimonides ile kardeşi David sonunda Mısır’da Kahire’ye yerleşti. Değerli taş ticareti yapan kardeşi aileyi geçindirirken Maimonides Tora eğitimini sürdürdü. David bir deniz yolculuğunda hayatını kaybedince de yük Maimonides’in omuzlarına bindi. Maimonides Tora bilgisinden ötürü para almayı reddetti, dolayısıyla hayatını kazanmak için kendi kendine tıp öğrendi. Kısa zaman sonra iyileştirici olarak öylesine ün kazandı ki Kahire’de Sultan Selahaddin’in sarayına hekim olarak atandı. Kahire’nin baş hahamı da seçilmişti. Ancak Mısır’da yaşamaktan memnun değildi. Çıkış’tan sonra bir Yahudi’nin Mısır’da yaşaması kanuna aykırıydı; bu yüzden imzasını “Mısır’da yaşayarak Tora’nın emirlerini her gün ihlal eden Moşe ben Maimon” diye atıyordu. Ünlü bir hekim ve iyileştirici olmanın yanı sıra, verimli bir yazardı. Muazzam eserleri arasında –Arapça dile getirilmiş ama İbranice harflerle yazılmış- dört tanesi en ünlüleri olarak dikkat çeker: Mişna Yorumları – Mişna hakkındaki açıklamaları Mişne Tora – Talmud’daki tüm hukuki kararlar hakkındaki kitabı (Yad Hazaka olarak da bilinir) Zihni Karışmış Olanların Rehberi – Tora’nın görünürdeki çelişkili öğretilerinin aslında bir bütün olduğu hakkındaki açıklamaları Gelecek Dünya Hakkında Söylev – İnancın 13 İlkesi’ni de içeren Mesihsel Çağ hakkındaki açıklamaları (bu söylev Sanhedrin Risalesi 10:1’in girişinde yer alır). (Miamonides’in yeni ufuklar açan çalışmalarından kilit alıntıların çevirileri için Avraham Yaakov Finkel’in The Essential Maimonides (Temel Maimonides) adlı eserine bakabilirsiniz.) Maimonides’in yazıları o dönemde son derece tartışıldı. Beyanlarından bazıları radikal bulunuyor, bazıları ise anlaşılamıyordu. Eserleri yasaklandı ve ölümünden sonra 1233 yılında rabi’lerin kışkırtması sonucunda yakıldı. Ancak bundan dokuz yıl sonra Fransa kralı IX. Lui Talmud’un yakılmasını emrettiğinden Yahudiler bunu Maimonides’in eserlerini yaktıkları için Tanrı’nın “göze göz, dişe diş” cezası olarak yorumladı. Cezayı ve yakmayı başlatan Rabi Yona Gerondi pişmanlık duymaya başladı ve Maimonides’e karşı beyanlarından ötürü bir tür özür olarak Şa’arei Teşuva “Pişmanlığın Kapıları” adlı kitabı yazdı. Maimonides’in eserleri günümüzde bütün dünyada kabul ve saygı görmektedir. Gerçekten de Maimonides Yahudi aleminde Rişonim yani “İlkler”in en önemlilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu Yahudi bilgeler grubu, daha önce sözünü ettiğimiz bilgeleri izler: Mişna’da adı geçen Tanaim ya da “Öğretmenler” (M.Ö. 200’den M.S. 100’e) ; Gemara’da adı geçen Amoraim ya da “Açıklayıcılar” (200 ile 500 yılları arasında); Talmud sonrası Babil Akademileri’nin ustaları olan Gaonim ya da “Dahiler” (500 ile 1038 yılları arasında). Rişonim (1038 ile 1439 yılları arasında) Yahudi bilginliğine önemli katkılarda bulunmuştur. Maimonides’in yanı sıra Rişonim’lerin en ünlüleri arasında, dünyanın isminin ilk harfleriyle tanıdığı Fransız rabi Solomon ben Isaac – Raşi- yer alır. RAŞİ Burada şöyle bir soru sormak mümkündür: Fransa’ya kaç Yahudi gitti? Bazı Yahudiler 1000 yıl kadar öncesinden, Roma İmparatorluğu’nun uzaktaki ileri karakol mevkilerine yerleşmişti. Bu Yahudi yerleşimleri uzun süre boyunda küçük kaldı. Genişlemeleri kaderin ilginç bir cilvesi sonucunda oldu. Yahudi geleneğine göre Frenklerin Kralı Charlemagne, Yahudilerin Müslümanlara ne kadar yardımcı olduğunu gördü ve halifenin ona birkaç rabi göndermesini istedi. Rabi’ler geldikten sonra başka Yahudilerin onları izleyeceğini biliyordu. Buna ilaveten Yahudiler, dindaşlarının onları geri almak için büyük paralar ödeyeceğini bilen korsanlar tarafından sık sık kaçırılıyordu. Küçük bir Fransa Yahudiler grubu, Rabi Nosson HaBavli’yi kurtarmak için, gelmesi ve Fransa’daki cemaatlerinde bir yeşiva kurması şartıyla çok para verdi. Fransız rabi’lerin en ünlüsü olan Raşi, 1040 yılında Solomon Ben Isaac olarak Fransa’da doğdu ve Almanya’da yeşiva’ya gönderildi. Öğrenimini tamamladıktan sonra Raşi Fransa’ya döndü ve doğduğu yer olan Troyes’a yerleşti. Tıpkı Maimonides gibi Tora bilgisinden ötürü para almayı reddetti ve hayatını sahip olduğu bağlar sayesinde kazandı. Raşi’nin tam bir ansiklopedik Tora bilgisi vardı. Metni okurken karşısına çıkan en aşikar sorulardan bazılarını yanıtlamayı görev bilirdi. Günümüzde Tora’nın çok sayıda baskısının, metnin yanında onun açıklamalarına yer vermesinin nedeni budur. Raşi’nin yaptığı bir başka şey, bütün Babil Talmud’u hakkında bir yorum yazmak oldu. Günümüzde bu yorumlar Tora’nın neredeyse her sayfasındaki “iç” marjda yer alır. Raşi’nin açıklamalarını vazgeçilmez buluruz çünkü Sinay Dağı’ndan uzaklaştıkça Yahudi kanunundaki nüansları anlamak giderek zorlaşır. Raşi’nin oğlu yoktu ama Talmud’u öğrettiği iki çok ünlü kızı vardı: Miryam ve Yoşeved. Raşi’nin kızları büyük bilginlerle evlendi ve büyük bilginler doğurdu. Raşi’nin damatları, öğrencileri ve torunları Ba’alei HaTosefot, “Toplama Ustaları” olarak bilinen bir bilginler grubu oluşturdu. Ba’alei HaTosefot, Talmud’a yorumlar ilave etti. Bu yorumlar her Talmud sayfasının “dış” marjında yer alır. Bu grubun en tanınmış kişisi Raşi’nin torunu Rabi Yaakov ben Meir, ya da Rabbenu Ta’am’dır. Raşi 1105 yılına kadar yaşadı ve Avrupa Yahudileri’nin yaklaşık %30’unun katledildiği ilk Haçlı Seferi’nden sonra hayatta kaldı. Yahudi geleneğine göre Haçlı Seferi’nin liderlerinden biri, Fransız asilzade Godfrey de Bouillon’la görüştü. Godfrey Kutsal Topraklar’ı Müslümanların elinden kurtarmak için Haçlı Seferi’ne çıkarken Raşi ona başaracağını ama yalnızca iki atla geri döneceğini söyledi. Buna karşı Godfrey, Raşi’nin kehaneti yanlış çıktığı takdirde dönüşünde onu öldüreceğine ant içti. Godfrey Haçlı Seferi’nden yalnızca üç atla geri döndü ama Troyes şehrinin kemerli kapısından geçerken, kemerin kilit taşı düştü ve atlardan birini öldürdü. Gelecek bölümde Godfrey de Bouillon’un Haçlı Seferleri’nde oynadığı rolü ve tarihin bu utanç verici dönemini ele alacağız. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ HRİSTİYANLIK VE İSLAM'IN YAYILMASI HAÇLI SEFERLERİ Merkezi Konstantinopolis’te bulunan Bizans (Doğu) İmparatorluğu, Hıristiyan kilisesine hakim olduğu sürece, Konstantinopolis piskoposu ile Roma piskoposu arasındaki güç dengesini korudu. Bizans İmparatorluğu çöküşe geçtiğinde, Roma kendisini göstermeye başladı. Göreceğiniz gibi Haçlı Seferleri Roma ile doğdu. Ancak Haçlı Seferlerini ve Yahudileri nasıl etkilediklerini tartışmadan önce, sahneyi hazırlamalı ve tarihte geriye doğru gitmeliyiz. 4. yüzyıldan beri, merkezi Roma’da bulunan Batı Roma İmparatorluğu Gotların ve Frenklerin sayesinde önemli ölçüde küçülme göstermiş, 476 yılında da tamamıyla yok olmuştur. Bunun sonucunda ortaya çıkan ekonomik, hukuki ve idari altyapıdaki boşluk, bir kaos durumuna yol açmıştır. Frenklerin tarafına geçen kilise, düzeni sağlamaya girişir. Bürokratik çerçevesini eskiye göre şekillendiren kilise, insanların alışkın olduğu unvanlar ve idari konumlar geliştirdi. Papa’nın önceden Roma imparatoruna verilen unvanla piskopos (pontifex maximus yani baş rahip) diye adlandırılması rastlantı eseri değildir. Bugün kilisenin Batı Avrupa’yı demirden bir elle yönettiği zaman sürecini “Karanlık Çağlar” olarak hatırlarız. Daha merhametli tarihçiler buna “Ortaçağ” diyecektir. FEODALCİLİK İyi örgütlenmiş bürokrasisi ile kilise, feodalciliğin Avrupa toplumunda gelişmesinde son derece önemli bor rol oynamıştır. Feodalciliğin kökleri o dönemde süregiden savaşlara uzanır. Krallar süvari sınıfını desteklemek için askerlerine bağımlı işçiler tarafından işlenen çiftlik arazileri verir. Halkın çoğunluğunun dipte, serfler ya da başkaları için basbayağı köleler gibi çalıştığı dev bir piramit oluşturulmuştu. Feodal serfler gün doğumundan batımına kadar çok ağır şartlarda çalışıyordu. Tam bir pislik ve sefalet içinde yaşıyorlardı. Bugün, o zaman döneminin koşullarını ve yoksunluklarını hayal etmek bile bizim için zordur. Kilisenin feodal sistemdeki rolü oldukça tuhaftı. Haksızlığa karşı mücadele etmediği gibi, sistemi yaratmaya yardım etmiş ve bundan büyük yararlar sağlamıştı. Kilise feodal sistemin eşitsizliğini çeşitli dogmatik formüllerle desteklemiş, Tanrı’nın Kendisinin işlerin bu yönde gitmesini istediğini, yoksulluğun büyük bir ruhani değerinin olduğunu, kralın ilahi güçlerle atanmış otoritesi sorgulanamaz bir insan olduğunu kuvvetli bir şekilde ima etmişti. Neden? Çünkü kilise bu feodal oyunun “önemli bir oyuncusu” idi. Tarihinin başından itibaren kilise toprak elde etmeye başladı. Başlangıçta pagan tapınaklara ve tapınak rahiplerinin mülklerine el koydu. Sonra Avrupa’daki en büyük toprak sahibi oluncaya kadar varlığını genişletmeyi sürdürdü, zavallı köylülerden muazzam vergiler topladı. Oxford bilgini Henry Phelps-Brown Egalitarianism and the Generation of Inequality (Siyasal ve sosyal eşitlilik ve eşitsizliğin doğuşu) adlı eserinde kilisenin tektanrıcılığı temsil ederken kendisini eski Helenci pagan eğilimlerden kurtarması gerektiğini ileri sürer (sh.33): “Böylece Hıristiyanlığın kendisi ile varlık ve güç hakkındaki görüşleri, laik dünyanın eşitsizliğine karşı çıkmadı. Aksine bunu destekledi. Böylece pagan felsefelerin ana eğilimini takip etti. İnsan kapasitesinin eşitsizliği aşikardı, boyun eğme ihtiyacı kaçınılmazdı.” Kilisenin imparatorluğu boyca büyürken, para ihtiyacı da arttı. Haçlı Seferleri kısmen İslam İmparatorluğu’nun büyümesini durdurmak amacıyla başlatılırken, kilit bir motivasyon Avrupa’da artan nüfus için yeni topraklar ve zenginlikler elde etmekti. Toprak isteyen şövalye ve asilzadelerin hırslarını tatmin yoluydu. Ancak o zaman gösterilen neden kilisenin, Yeruşalayim’deki Kutsal Kabri Müslümanlardan geri almasıydı. Bu tapınak 4. yüzyılda Konstantin’in annesi İmparatoriçe Helena tarafından İsa’nın çarmıha gerildikten sonra gömüldüğü yer olarak tanımlanmıştı. (Haçlılar tarafından yeniden inşa edilmiş olan bu kilise bugün halen durmaktadır; Hıristiyan hacıların Yeruşalayim’deki odak noktasıdır ancak Protestan Hıristiyanlar buranın İsa’nın gömüldüğü yer olmadığını ileri sürmektedir.) “ASİL” ARAYIŞ Haçlı Seferleri denince tarihin Hollywood versiyonları ile yetişmiş Batılı kafalarımızda, zor durumda olan genç kızları kurtaran asil şövalyeler canlanır. Ne büyük palavra... Şövalyelerin, kralların ve şövalyelik idealinin olduğu doğrudur. Bir Haçlı Seferi’nin lideri Aslan Yürekli Rişar’ın (bu arada İngiltere’nin sahip olduğu en kötü krallardan biriydi) kesinlikle maço bir savaşçı olduğu da doğrudur. Ama hepsi bu. Haçlı Seferleri katliam, ırza geçme ve talan kampanyalarına, zavallı Yahudiler için de felakete dönüştü. Gerçekten de Haçlı Seferleri, ne yazık ki sonraki birkaç yüz yıl boyunca model olacak, Yahudilere karşı ilk büyük ölçekli kitle vahşetinin başlangıcını oluşturur. Daha ileriki pogromlar bu fikrin tekrarı olacaktır. Yahudiler Haçlıların tek –ve birincil- kurbanları değildi. Müslümanlarsa öyleydi. İslam tarihi öğrencisi iseniz, bugün Arap aleminin içinde bulunduğu durumun büyük ölçüde Haçlı Seferleri’nden kaynaklandığını bilirsiniz. Kendilerine karşı yöneltilen vahşet Arap halklarını ekonomik yıkıma uğratmış, Arap aleminin çok kapalı olmasına yol açmış ve Arapların Batı’ya karşı nefretine katkıda bulunmuştur. (Araplar neden bugün bile evlerinin kapılarını maviye boyar? Kem gözü uzaklaştırmak için. Neden mavi? Açıklamalardan biri, onları katletmeye gelen kuzey Avrupalıların gözlerinin mavi olmasıdır.) 11. ile 13. yüzyıllar arasında toplam on Haçlı Seferi yapıldı: Birinci Haçlı Seferi, 1095-1099, sırasında Yeruşalayim Müslümanlardan alındı, şehirdeki Müslüman ve Yahudi halk kılıçtan geçirildi ve Haçlı yönetimi altındaki Yeruşalayim Latin Krallığı kuruldu. İkinci Haçlı Seferi, 1147-1149, Hıristiyanların Türklerin eline geçen topraklarını geri almak için örgütlendi ama başarısızlıkla sonuçlandı. Üçüncü Haçlı Seferi, 1189-1192, Mısır Sultanı Selahaddin Yeruşalayim’i yeniden ele geçirdikten sonra örgütlendi. Kral Aslan Yürekli Rişar’ın katıldığı sefer budur. Başarısızlıkla sonuçlandı. Dördüncü Haçlı Seferi, 1202,1204, sırasında Romalı Papa’nın hakimiyetini kabul etmeyen Yunanca konuşan Doğu Ortodoks Hıristiyanlar tarafından işgal edişmiş olan Konstantinopolis fethedildi. Çocukların Haçlı Seferi, 1212, sırasında Kutsal Topraklara binlerce çocuk gönderildi. Bu çocuklar Müslümanlar tarafından esir alındı, köle olarak satıldılar ya da açlık ve hastalıktan öldüler. Beşinci Haçlı Seferi, 1217-1721, Mısır’a yönelikti ama başarısızlıkla sonuçlandı. 13. yüzyılda gerçekleştirilen sonraki dört Haçlı Seferi Müslümanların kazandıklarını geri almayı başaramadı. Acco’daki son Haçlı kalesi de düştü. Haçlı Seferlerinin çok kısaca özeti bu. Şimdi Haçlı Seferlerinin Yahudileri en çok etkileyen yönlerini ayrıntıları ile ele alabiliriz. KAFİRLERİN TEMİZLENMESİ Papa II. Urban ilk seferi kısmen Müslümanlar tarafından kuşatılmış olan Konstantinopolis’teki Hıristiyanların yardım çağrısına cevaben başlattı. Amacı “kafirleri” (Hıristiyanların diğer tektanrılıları adlandırdığı gibi) püskürtmek ve Kutsal Toprakları geri almaktı. Seferi cazip kılmak için Papa katılanlara bol miktarda ganimet olacağı, ayrıca da tüm günahlarının Tanrı tarafından affedileceği sözünü verdi. Papa hevesli bir yanıtla karşılaştı. 15.000 kişilik –5.000 şövalye, gerisi de piyade- bir ordu giysilerinin üzerine büyük bir kırmızı haç takarak yola koyuldu (Haçlılar ismi buradan gelir ama onlar kendilerini “hacı” diye adlandırıyordu). Orduya bir de köylü gücü katıldı. Bu köylüler Avrupa boyunca ilerlerken (şövalyelerin önünde) yemeğe ihtiyaçları vardı ve etrafı talan ederek karınlarını doyurdular. Yine ilerlerken akıllarına, kafirlerden de kurtulabilecekleri fikri geldi: yani Yahudilerden. İşte Mayıs 1096’da Mainz Yahudilerine karşı yapılan saldırının bir görgü tanığının anlatısı. Bu, August Krey’in The First Crusade (İlk Haçlı Seferi) adlı kitabından alınmış, hayatta kalan bir Yahudi tarafından yazılmış bir mektuptur. “Şehirdeki Yahudiler kardeşlerinin katledildiğini bildiğinden güvenlikte olma umuduyla Ruthard Piskoposuna sığındı. Korumasına çok değer veriyor, inanıyorlardı. Piskopos Yahudileri kendi evinin çok geniş bir holüne yerleştirdi. Bu şekilde çok güvenli ve dayanıklı bir yerde sağ salim kalacaklardı. “Ama... Takım görüş alışverişinde bulundu ve gün doğduktan sonra kapıların kilitlerini kırarak holdeki Yahudilere oklar ve mızraklarla saldırdı. Binlerce kişinin saldırısına karşı koymaya çalışan 700 kadar Yahudi’yi öldürdüler. Kadınları da öldürdüler ve kılıçlarıyla, yaşları ve cinsiyetleri ne olursa olsun körpe çocukları da delip geçtiler.” Avrupa’daki Yahudi cemaatinin %30 ile 50’si böyle can verdi. 20.000 ile 30.000 arasında tahmin edilen Yahudi nüfusunun 10.000’i Haçlılar tarafından katledildi. YERUŞALAYİM’İN DÜŞÜŞÜ Haçlılar Türkiye’de Antakya’yı fethettikten sonra Yeruşalayim’e gittiler. Aralarından çoğu yoldaki savaşlarda ölmüştü. Yeruşalayim kapılarında, ağır zırhlarını ısıtan kavurucu güneş altında çarpışırken birçoğu daha can verdi. 44. bölümde Raşi’yi tartışırken Fransız asilzade Godfrey du Boullion’dan söz etmiştik. O, ayrıca da Raymond of Guilles, Raymond of Flanders ve Robert of Normandy, o zamanlar önemli bir Yahudi nüfusuna sahip olan Yeruşalayim’in kapılarını kuşattı. Güçleri duvarları deldi ve şehre akın ettiler. (Haçlıların “Hep! Hep!” çığlıkları o zaman ortaya çıktı. Bu, Latince “Yeruşalayim Düştü”nün baş harfleriydi. Zamanla “Hip hip hurra!” oldu, Yahudilerin hiçbir zaman kullanmadığı bir selamlama şeklidir.) Haçlılar şehre girdikten sonra ne oldu? Müslüman tarihçi İbn Al Kalanisi, gereksiz vahşeti tüyleri diken eden bir şekilde tasvir eder. Zavallı Yahudiler bir sinagoga sığınır, Haçlılar onları burada bulur, sinagogu ateşe verir ve hepsini diri diri yakar. Haçlılar Yeruşalayim’i fethettikten sonra tüm Yisrael’de büyük bir inşa işine girişti. Kurdukları birçok kale ve kilisenin kalıntıları günümüzde ziyaret edilebilmektedir. (Bunların çoğu Müslümanlar tarafından ele geçirildikten sonra, Haçılar geri döner korkusuyla yıkılmıştır.) Haçlılar bu krallıkla ilgilenmek üzere özel şövalye örgütleri kurdu. Bizi özellikle ilgilendirenler Tapınak Şövalyeleri ve Hospitalier (Konuksever) Şövalyelerdir. Tapınak Şövalyeleri Tapınak (Mabet) Tepesi’ne yerleşmişti (adları buradan gelir). İlginç olan şudur ki Tapınak Şövalyeleri Kubbet-ül Sahra’yı yıkmadı (oysa Haçlılar kiliseye dönüştürmedikleri tüm camileri yıkmıştı). Neden mi? Oranın Şlomo’nun Mabedi” olduğunu ve yakındaki El Aksa camiinin Şlomo’nun Sarayı” olduğunu sandılar. Peki ne yaptılar? Kubbet-ül Sahra’nın tepesindeki hilali çıkarıp bir haç yerleştirdiler ve Templum Domini “Tanrı’nın Mabedi” diye adlandırdılar. El Aksa camiinin ve altındaki kemerli kabri manastıra dönüştürdüler. Diğer yanılgılarına uyumlu bir şekilde, Herod tarafından inşa edilmiş olan bu alana “Şlomo’nun Ahırları” ismini verdiler. (Bu sözde ahırlar son zamanlarda Müslüman Vakfı tarafından kazılmış ve İsrail hükümetinin durduramadığı devasa arkeolojik yıkım çerçevesinde başka bir camie dönüştürülmüştür.) Hospitalier Şövalyelerin, Hıristiyan kutsal mekanlarını ziyaret edecek çok sayıdaki Hıristiyan hacıya konukseverlik göstereceği ve aralarındaki hastaları tedavi edeceği farz ediliyordu. (Gördüğünüz gibi konukseverlik daha sonra hastaların bakıldığı yerle eşanlamlı oldu: hospital – hastane.) Hospitalier Şövalyeler ana binalarını Kutsal Kabir Kilisesi’nin yakınına, yani mantıklı bir yere inşa etti. Bir kilise, acizler yurdu ve hastaneden oluşan başka bir kompleksi ise bugün eski Yeruşalayim şehrindeki Yahudi mahallesinin kalbi olan yerde, Batı Duvarı’na giden ana merdivenin yakınlarında kurdular. Bu kalıntı korunmuş, turistleri çekmektedir. Yakınlarındaki Haçlı yapıları yenilenmiş ve apartman dairesi, okul ve dükkan olarak kullanılmaktadır. Hospitalier Şövalyelerin Yahudilere konukseverlik göstermediğini söylemeye gerek yok. Şehrin Hıristiyan nüfusunu artırmak için Hıristiyan Arap kabileleri getirdiler. Yahudiler ise her zaman kutsal şehrin parçası olmaya can atıyordu. Bu Yahudilerden biri, Kutsal Topraklardaki Haçlı istilasına meydan okudu. Bu Yahudi ünlü şair ve yazar Yeuda HaLevi’den başkası değildi (44. bölümde ele aldığımız Kuzari eserinin yazarı). Yeuda HaLevi şehre ulaşmayı başardı ama şehir kapılarının hemen dışında Hıristiyan bir Arap atlısı tarafından çiğnendi. Ölürken kendi şiirlerinden birini okuduğu söylenir: “Sion, seni görürsem... Taşlarını bağrıma basacak, onları öpeceğim ve toprağının tadı, bana baldan tatlı gelecek.” SULTAN SELAHADDİN Haçlıların Kutsal Topraklardaki hükümdarlığı kısa ömürlü oldu. Yüz yıldan kısa bir sürede, 1187 yılında Mısırlı Sultan Selahaddin tarafından fethedildiler (44. bölümde gördüğümüz gibi Maimonides, Sultan’ın ailesinin hekimi idi). Sultan Selahaddin Haçlıları Ortadoğu’nun ortaçağ tarihinin en önemli savaşlarından biri sırasında yendi: Galile Denizi’nin kuzeybatısında yer alan Hattin’de. Selahaddin orada Haçlıları açık alana sürmeyi başardı. Yazın ortasında, yakıcı sıcak altında kendilerini sayıca çok daha az, manevra yapma yeteneğinden yoksun buldular. Selahaddin onları bu şekilde yok etti. Yeruşalayim’i kaybettikleri halde Haçlılar vazgeçmedi. Kutsal Toprakları yeniden ele geçirmek üzere sefer üzerine sefer düzenlediler. Hiçbir zaman Yeruşalayim’i geri alamadılar (ama Müslümanlar oradaki Hıristiyan mekanlarına girmelerine izin verdi). Sonunda son haçlı kalesi Acco (Akka) 1291 yılında düştü. Bugün İsrail’in her yerinde Haçlı döneminden kalma şaşırtıcı kalıntılar vardır. En büyük ve etkileyici olanlarından bazıları Kesarya, Acco, Tiberya ve Belvoir’dadır (Hattin savaşının yer aldığı alanın yakınında). Bu yerleri ziyaret edecek olursanız, onlara hayranlıkla seyrederken Haçlıların Yahudilere neler yaptıklarını hatırlayın |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ HRİSTİYANLIK VE İSLAM'IN YAYILMASI İFTİRALAR(1144_1215) Yahudi tarihinin sürekli ve amansız Hıristiyan zulmü altında kalan acı verici bir dönemini tartışmaya başlamak üzereyiz. Bu dönem zarfında göreceklerimiz: İngiltere’den kovulan Yahudiler (1290) Fransa’dan kovulan Yahudiler (1306 ve 1394) Macaristan’dan kovulan Yahudiler (1349 ve 1360) Almanya’dan kovulan Yahudiler (1348 ve 1598) Avusturya’dan kovulan Yahudiler (1421) Litvanya’dan kovulan Yahudiler (1445 ve 1495) İspanya’dan kovulan Yahudiler (1492) Portekiz’den kovulan Yahudiler (1497) Bu sadece kısmi bir liste. (Çoğu zaman Yahudiler kovuluyor, ardından yokluklarında önemli bir ekonomik çöküş kaydedilince tekrar kabul ediliyor, sonra yine kovuluyorlardı. Klasik “ne onlarla, ne onlarsız” felsefesi. Bu zulümlerin hikayesi gerçekte 1.000 yılı –ilk milenyum- civarlarında başlar. İnsanların, özellikle de Vahiy kitapları bin yılın sonunda şeytanın hapisten çıkıp dünyayı alt üst edeceğini öngören Hıristiyanların, büyük tarihler konusunda huzursuz olduğu anlaşılmaktadır. Yaklaşan milenyum Hıristiyan aleminde, tarihçilerin “Yeni Dindarlık” diye adlandırdığı dini bir canlanmaya yol açtı. Yeni Dindarlık özellikler İsa’nın tarihselliğine odaklandı. İsa’nın hayatına odaklanmak, onun ölümüne odaklanmak demekti. Hıristiyanların “Yeni Ahit”i İsa’yı Romalıların öldürdüğünü söylese de, Yahudiler onun ölmesini istemekten dolayı suçlanıyordu. Böylece o dönemde, en başta 4. yüzyılda ortaya çıkan Yahudilerin “İsa’nın katilleri” olduğu kavramının popülerlik kazandığını görüyoruz. Yine de bu tek başına Hıristiyan zulümlerinin şiddetini açıklamaya yetmez. Bu konuyu tam manasıyla anlamak için başka, daha karmaşık nedenlere bakmamız gerekir. TEOLOJİ DEĞİŞİKLİĞİ Bir kere Yahudilerin varlığı bile birçok Hıristiyan’ı sinirlendiriyordu. İşte nedeni: Hıristiyan teolojisi İbranilerin Tevrat’ını kabul eder. İçinde yer alan, Yahudilerin Tanrı tarafından Tora’yı almak ve dünyaya kutsallık getirmek üzere seçilmiş özel bir halk olduğu beyanını tartışmaz. Ama Hıristiyan teolojisi Yahudilerin misyonlarını başaramadığını söyler. Bu nedenle Tanrı, işleri düzeltmek için “oğlunu” (İsa) gönderdi ama Yahudiler onu “tanrı” olarak tanımayı reddetti. Bunun sonucunda Tanrı Yahudileri terk etti ve onların yerine “yeni seçilmiş ulusu”, Hıristiyanları getirdi. (Tevrat’ın Hıristiyan bölümü bu yüzden “Yeni Ahit” adını taşır). Bu mantık yürütmenin sonucunda Yahudilerin dünyada var olması için hiçbir amaç kalmamıştır. Birçok güçlü ulus gibi, onlar da yok olmalıdır. Ne var ki ilk milenyumda –İsa’nın ölümünden 1.000 yıl sonra- Yahudiler hâlâ her tarafta varlık gösteriyordu. Hıristiyan teolojisi bu soruna bir tür çözüm getirmek zorundaydı ve getirdi. Yahudiler Tanrı tarafından “tanık ulus” olarak (Latince teste veritatis) dünyada dolaşmaya mahkum edilmiş olmalıydı. Tanık bir ulusun amacı, İsa’nın sözde “İkinci Geliş” için tekrar ortaya çıkacağı “günlerin sonuna” tanıklık etmek üzere tarih boyunca hayatta kalmaktır. Ancak Hıristiyan teolojisinin açıklamaları Yahudilerin –zaman zaman güçlü ve başarılı- varlığını ortadan kaldıramıyordu. Meselenin kalbinde, Hıristiyanların Yahudilerin insan ruhu için doğrudan bir rakip olduğu görüşü yer alıyordu. Hıristiyanların Yahudilere karşı husumeti Hıristiyan kilisesinin ilk atalarının yazılarında görülebilir. (Bkz. Alan Gould’un What Did They Think of the Jews? –Yahudiler Hakkında Ne Düşünüyorlardı- kitabı, sh.24-25): Konstantinopolis Patriği John Chysostom’dan bunları öğreniyoruz. “Yahudiler insanların en değersizleridir: şehvet düşkünü, açgözlü, zorbadırlar; Hain Hıristiyan katilleridirler. Şeytana taparlar. Dinleri bir illettir. Yahudiler İsa’nın iğrenç katilleridir ve tanrı öldürmenin kefareti, hoşgörüsü, affı yoktur. Hıristiyanlar intikamı hiçbir zaman bırakmamalıdır. Yahudiler sonsuza kadar köle olarak yaşamalıdır. Bütün Hıristiyanların görevi Yahudilerden nefret etmektir.” Nyssalı Greogry’den ise aynı bağlamda daha fazlasını öğreniyoruz: “Tanrımızın katilleri, peygamberlerimizin canileri, tanrının rakipleri, tanrıdan nefret edenler, kanunu hor görenler, merhamet düşmanları, babanın inancının hasımları, şeytanın avukatları, yılan yuvaları, iftiracılar, alaycılar, zihinleri karanlıkta olan adamlar, Farisilerin mayası, iblisler topluluğu, günahkarlar, kötü adamlar, doğruluğu taşa tutanlar ve ondan nefret edenler.” Böylesine iftiralar bazı yerlerde insanları şiddete sevk ediyordu. (Örneğin 45. bölümde Haçlıların Avrupa’da yaşayan Yahudilerin %30 ile 50’sini katlederek oradaki Yahudi nüfusunu nasıl mahvettiğini gördük. 1095 yılında ilk Haçlı Seferi başladığında yaklaşık 20.000-30.000 arasında tahmin edilen Yahudi nüfusunun 10.000 kadarı öldürüldü.) Bu iftiralar başka yerlerde farklı zulümleri doğurdu. TEFECİLER Makul bir Hıristiyan, kilise babalarının birinin Yahudiler hakkında böyle konuştuğunu duyunca doğal olarak, bu türden insanların temiz bir toplumda yerinin olmadığı sonucuna varabilirdi. Zamanla çıkarılan sonuç da bu oldu. İlk milenyum civarında Yahudilerin anlamlı bir şekilde dışında bırakıldığı Hıristiyan ticaret loncalarının yükselişini görürüz. Artık Yahudi altın ve gümüş işleyicileri ve cam üfleyicileri yoktur. Yahudiler toprak sahibi olamaz, işyeri açamaz, doktor ve avukat olamaz. Yahudiler onları ayıran “belirleyici bir elbise” –bir rozet, işaret ya da aptal görünüşlü bir şapka- giymeye zorlanıyordu. Bunun amacı onların yalnızca farklı görünmesini sağlamak değil, aynı zamanda aşağılamaktı. Sonra 1123 yılından başlayarak kilise piskoposları politikalarını belirmek üzere Lateran Konsilleri diye adlandırılan bir dizi toplantı başlatınca, Yahudilere Hıristiyan toplumunda yeni bir görev verildi. Papazların bekar kalması gerektiğini ilan eden bir kararnamenin yanı sıra, piskoposlar Hıristiyanların birbirlerine para borç vermesine izin verilmediğini kararlaştırdı. (Bu, kişinin kardeşine borç verirken faiz uygulamasını yasaklayan Tora emrinin yanlış anlaşılmasından doğdu.) Yahudilere gelince, piskoposlar onları Hıristiyanların hizmetkarları ilan eden bir doktrin yayınladı ve onlara küçük düşürücü para borç verme –tefecilik diye adlandırılan ve Hıristiyanların bu şekilde ellerini kirletmesine izin verilmeyen- görevini verdi. Piskoposlar aptal değildi. Bankacılığın olması için faiz uygulanması gerektiğini ve ekonomik gelişmenin olması için bankacılığın şart olduğunu, aksi takdirde büyümenin olamayacağını ve ekonominin durgunluğa gireceğini biliyorlardı. Birisinin para borç vermesi lazımdı. Bu birisi de Yahudiler olacaktı diye karar verdi piskoposlar. Daha sonra olan şu ki Yahudilerin, belirli sayıda tefeci çıkarmadıkları takdirde Avrupa’nın çeşitli kentlerinde yaşamasına izin verilmiyordu. Ne var ki para borç vermek tehlikeli bir işti. Bir kere çok düşmanlığa yol açıyordu. Kim borç aldığı parayı geri ödemek ister ki? Yerel asilzade ya da piskopos borcunu geri ödememeye karar verdiyse ne olurdu? Yahudi’yi korkunç bir şey yapmış olmakta suçlardı, örneğin Hıristiyan bir bebeği öldürmek gibi. Bu şekilde borçlarının üstüne yatar, Yahudilerin tüm mallarına el koyar, sonra kovar, hatta öldürürdü. Bu defalarca tekrarlandı. Bazıları Yahudilerin tefecilik uygulamalarının bu tür eylemlere yol açtığını ve Antisemitizm’den önemli ölçüde sorumlu olduğunu iddia etmiştir. Bu tamamıyla uydurmadır. O dönemde Yahudiler ortalama %45’lik bir faiz oranı uyguluyordu. Bugünün standartlarına göre yüksek görünse de, Vatikan’ın burnunun dibinde yaşayan İtalyan bankerler Lombardlar’ın %250’ye kadar varan faizler uyguladığını düşünün. Böylece görüyoruz ki Lombardlar’ın para borç verme uygulamaları çok daha kötüydü, kimse de gidip Lombard bankerlere zulüm etmiyordu. Diğer yandan Yahudilere yapılan zulümlerin sınırı yoktu. KAN İFTİRASI Yahudilere bu zaman zarfında yapılan suçlamaları açıklamak neredeyse imkansızdır. Yahudiler yalnızca “İsa katilleri” değil “bebek katilleri” oldukları için de zulüm gördü. Bu türden ilk suçlama –kan iftirası olarak bilinir- 1144 yılında İngiltere’de Norwich’te yapıldı. Yahudiler Hıristiyan bir bebeği kaçırmak ve bebeğin kanını boşaltmakla suçlandı. Bu suçlama o kadar popüler oldu ki, çeşitli şekillerde Avrupa’ya yayıldı, oradan da dünyanın diğer kısımlarına sıçradı. Hıristiyanlara göre Yahudiler neden Hıristiyan kanına ihtiyaç duyuyordu? Bu çok seçenekli bir sorudur: a. Yahudiler İsa’yı öldürmenin cezası olarak hemoroitten çekiyordu ve kan içmek o dönemde hemoroitin en iyi tedavisiydi. b. Tüm Yahudi erkekler adet görüyordu ve aylık bir kan nakline ihtiyaçları vardı. c. Yahudi erkekler sünnet edildiğinde cerrahi işlem yüzünden o kadar çok kan kaybeder ki Hıristiyan bebeklerinin kanını içmeye gereksinim duyar. d. Kan matsanın ana malzemesidir, dolayısıyla her Pesah Yahudilerin bol miktarda kana ihtiyacı vardı. e. Yukarıdakilerin hepsi. Doğru yanıt hangisi sizce? Şoke edici de olsa, (e), yukarıdakilerin hepsi. Bu Antisemitizm’de çok önemli bir derstir. Yahudiler hakkında herhangi bir şey söyleyebilirsiniz, insanlar da buna inanır. Yahudi kanunu ile her ne şekilde olursa olsun kan tüketmeleri yasak olan (kaşer et tüm kan kalıntılarını yok etmek için dikkatle yıkanır ve tuzlanır) Yahudilerin, kan içmekle suçlanması kaderin garip bir cilvesidir. Kan iftirası kilisenin 13. yüzyılda ekmek ve şarabın İsa’nın et ve kanına dönüşmesi doktrinini benimsemesi karşısında daha da anlamsızlaşır. Bu mistik fikre göre papaz ekmek ve şarap hakkında bir ayin yaptıktan sonra bu nesneler mistik bir şekilde İsa’nın bedenine ve kanına dönüşür. Ekmeği yiyen ve şarabı içen Hıristiyanların mistik olarak İsa’nın etini yiyip, kanını içtiği söylenmektedir. “İsa’nın kanını içme” ritüeli ile meşgul olan Hıristiyan aleminin, kan içmesi yasak olan Yahudileri bu tamamıyla uydurma cürümle suçlaması komiktir. Ama suçlamalar daha da azdı. 13. yüzyılda İsviçre ve Almanya’da Yahudiler kiliselerdeki ayin ekmeklerini kaçırmakla suçlandı. Hıristiyanların görüşüne göre Yahudiler bunları ne yapacaktı? İşkence edeceklerdi. Ortaçağ belgeleri bir Yahudi’nin (genellikle Abraham adında) bir kiliseden nasıl ekmek çaldığını, içine bıçağını batırdığını ve ekmekten kan akmaya başladığını tarif eden hikayeler anlatır. Sonra ekmeği parçalara böler ve işkence etmeleri için başka Yahudilere gönderir. Binlerce Yahudi bu türden hikayelerin sonucunda katledilmeseydi bu hikayeler komik olabilirdi. Örneğin Berlin yakınlarındaki Berlitz Yahudi cemaatinin tamamı bir ekmek parçasına işkence etme suçlamasıyla diri diri yakıldı. YAHUDİ VERGİLERİ Bütün bu zaman zarfında Yahudiler fiziksel olarak zulüm görüyor, dövülüyor, yakılıyor, ırzlarına geçiliyor; ekonomik açıdan zulüm görüyor, talan ediliyor, soyuluyor, ölümüne vergilendiriliyordu. Aslında onlara tahammül edilmesinin nedenlerinden biri paralarıydı. Yahudiler krallık için iyi bir gelir kaynağı idi. Onlara ceza niteliğinde özel “Yahudi vergileri” kesiliyordu. Almanya’da daha sonra Yahudilere 38 özel verginin dayatıldığını göreceğiz. Doğum, ölüm, kipa takma, evlenme, sünnet, Şabat mumları yakma, Yahudi oldukları için her durumda hizmet etmelerine izin verilmeyen Alman ordusundan muaf tutulma vergileri... Yahudilerin vergiden kaçınmada neden bu kadar becerikli olduğunu, neden bu kadar çok Yahudi muhasebeci olduğunu öğrenmek isterseniz, bu düşmanları tarafından ölümüne vergilendirilmeleri karşısında sağ kalmaya çalıştıkları 1.500 yıllık deneyimden kaynaklanmaktadır. Sonunca olacak olan da, paraları tükendiğinde Yahudilerin kovulmasıdır. İngiltere’de 5.000 kişilik Yahudi nüfusun krallığa gelirinin %20’sini sağladığı İngiltere’de olan budur. 1290 yılının 9 Av günü –Yeruşalayim’deki Bet Amikdaş’ın iki kez yıkıldığı gün, dolayısıyla Yahudi tarihindeki en kötü gün- Yahudiler İngiltere’den kovuldu ve neredeyse dört yüz yıl boyunca geri dönmelerine izin verilmesi. Başka ülkeler kısa zamanda onları izleyecekti. Ama önce Yahudilere yapılan zulümlere bir değişim olacaktı. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ HRİSTİYANLIK VE İSLAM'IN YAYILMASI KARA VEBA (1368/9) 14. yüzyılda “Kara Ölüm” olarak bilinen hıyarcıklı veba Avrupa’yı vurdu. O zamanlarda insanların hastalıklara nelerin sebep olduğu ve hijyen yokluğunun bakterinin yayılmasına neden olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Bazı tarihçiler alaycı bir şekilde, Klasik Çağ ile Karanlık Çağlar arasındaki farkın yıkanmak olduğuna işaret eder. Yunanlılar ve Romalılar çok temiz insanlardı. Her yerde halka açık banyolar vardı. Diğer yandan Ortaçağ Avrupalıları hiç yıkanmazdı. Bazen bütün bir yıl boyunca giysilerini değiştirmezlerdi. Terziler bir tek Paskalya dolaylarında insanların doğrudan üzerine yeni giysiler dikerdi. Pencerelerini kapalı tutarlardı çünkü hastalıkların havada hareket ettiğini zannederlerdi. Buna “kötü gökyüzü” derlerdi. Herhangi bir yeni hastalık Avrupa’ya ulaştığında sağlıksız koşulların hastalığın yayılmasına neden olduğunu belirtmeye gerek yok. Pireli fareler tarafından taşınan “Kara Ölüm” için de aynı şey söz konusu oldu. Hıyarcıklı vebanın Avrupa nüfusunun yarısını, yaklaşık 25 milyon insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Hastalığın nedenini bilmedikleri halde Avrupalılar bunu bulmakta zorlanmadı: Neden Yahudiler olmalıydı! Yahudiler şeytandan zehir elde ediyor ve Hıristiyanların tümünü öldürmek için kuyularına döküyordu (ya da havaya atıyorlardı). Adil olmak gerekirse, Kilise bunun öyle olmadığını söyledi ama kitleler dinlemedi. Kilisenin Yahudilerin “tanrıyı” öldürdüğü ama Hıristiyan alemine kötülük yapmak niyetinde olmadığı mesajları birbirleriyle bağdaşmıyordu. Hıyarcıklı veba süresince (başlıca olarak 1348-1349) çeşitli Avrupa cemaatlerinde Yahudiler katledildi. Örneğin Strasbourg Yahudileri diri diri yakıldı. Yahudi tarihi belgeleri koleksiyonu “Uluslar Arasında Dağılmış” (Alexis Rubin tarafından derlenmiş) bu olayı da içerir: “Aziz Valentine günü olan Cumartesi, Yahudileri mezarlıklarında tahta bir platformun üzerinde yaktılar. Yaklaşık 2.000 kişiydiler. Vaftiz olmayı isteyenler esirgendi. Çok sayıda küçük çocuk ateşten çıkarıldı ve anne ve babalarının isteği dışında vaftiz edildi. Yahudilere olan bütün borçlar iptal edildi...” (Özellikte bu son cümleye dikkat ediniz.) Yahudilere karşı yapılan bu gülünç suçlamaların Karanlık Çağlar ile sınırlı olmadığını hatırlamalıyız. Bunlara inananlar bir tek Ortaçağ Avrupa’sının cahil ve batıl inançlı kitleleri değildi. 20. yüzyıl dahil her çağda bu tür olaylara rastlıyoruz. Örneğin Chicago Belediye Başkanı’nın bir yardımcısı 1990 yılında zenci toplumunda o kadar çok AIDS vakasına rastlanmasının nedeninin Yahudi doktorların kan tedariklerine hastalığı bilerek koyması olduğunu söyledi. Filistin yetkilileri aynı şeyi defalarca tekrarladı. Filistin yetkilileri, İsrail hükümetinin tüm Arap kadınları ******ye dönüştürmek için Gazze’ye satılan tüm tahıllara hormonlar, Arap çocuklara satılan sakızlara da zehir koyduğu gibi çirkin başka suçlamalarda da bulundu. Yaser Arafat’ın karısı Hilary Clinton’un yanında Yahudilerin Filistin’in su tedarikini zehirlediğini söyledi. Rutgers Üniversitesi’nden Profesör Michael Curtis bunu mükemmel bir şekilde özetledi: “Herhangi bir şey ve her şey Yahudi’den nefret etmek için bir nedendir. Nefret ettiğiniz her ne ise, Yahudi odur.” GETTO Bir halkın kuyularınızı zehirleyebildiğini düşünürseniz, onun yanınızda olmasını istememeniz doğaldır. Gerçekten de 11. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Yahudilerin fiziksel ve ekonomik genel tecridinin parçası olarak, Yahudilerin yaşaması için özel alanlar oluşturuldu. Bunlara İtalyan kökenli bir sözcük olan “getto” dendi. Getto İtalyanca “dökümhane” veya “demirhane” demektir ve metalin eritildiği, gerçekten çok kötü kokan, duman dolu, suyun kirli olduğunu bir yeri tanımlar. Başka bir deyişle, istenmeyen kişiler için mükemmel bir yer. Getto terimi Yahudiler için bir yer olarak ilk kez 1516 yılında Venedik’te kullanıldıysa da, Yahudilerin onlar için özel olarak tasarlanmış yerlere konulması yüzyıllarca önce başladı. Bu alanlar genellikle sınırlarını belirlemek için bir hendek ya da çitle çevriliydi. Yahudilerin gündüz saatlerinde dışarı çıkmasına izin verilirdi ama gece içeride kalmak zorundaydılar. Getto Yahudiler için karma bir kutsamaydı. Bir yandan toplumun geri kalanından ayrı tutuluyorlardı ki bu aşağılayıcı idi, diğer yandan da bir arada bulunuyorlardı. Birlikte yaşamak toplum ruhunu muhafaza ediyor, Yahudi olmayanlarla yakınlaşmadıklarından, asimilasyona karşı koruyordu. Gettoda yaşamanın en kötü yanı, kitleler kafalarına Yahudileri öldürmeyi koyduğunda –Paskalya dolaylarında sık sık yaptıkları gibi- onları nerede bulacaklarını bilmeleriydi. Hıristiyanlar Yahudilere gettodan çıkış yolunu her zaman sundu: Hıristiyanlığı seçmek. NAHMANİDES Büyük Kabalacı ve Tora-Talmud bilgini Nahmanides, Yahudileri Hıristiyan’a dönüştürme çabalarının biri sırasında öne çıktı. Nahmanides, Rabi Moşe ben Nahman, daha çok Ramban olarak bilinir (Rambam ya da Maimonides ile karıştırılmamalı), Hıristiyan Barselona’da 1194 yılında doğdu. Hıristiyanların Yahudilerin din değiştirmesini sağlamak için dinlerinin yanlış olduğunu kanıtlamaya yeltendiği tartışmaların en ünlüsü olan 1263 yılındaki büyük Münakaşa sırasında Yahudilerin savunmacısı oldu. Yahudiler bu tartışmalardan, vebadan kaçar gibi kaçınmaya çalıştı. Yahudilerin Hıristiyanlığı hiçbir şekilde kötü göstermesine, yani Yahudilerin kazanmasına izin verilmediği için, her tartışma bir “kaybet” durumuydu. 1263 yılında İspanya Kralı Aragonlu James huzurunda bir tartışma yapıldı ve kral, Nahmanides’in cezalandırılma korkusu olmadan konuşmasına izin verdi. Nahmanides bundan tam olarak yararlandı ve sözlerini sakınmadı. Rakibi Hıristiyanlığı seçen Pablo Christiani adında (bu ismi din değiştirdikten sonra almış) bir Yahudi idi. Tarihte daha ileride göreceğimiz gibi, Hıristiyanlardan daha Hıristiyan olmak isteyen Yahudilerden büyük Antisemit yoktur. Aslında büyük bilgini bu tartışmaya çekmek Pablo’nun fikriydi, bu da bir lisenin fizik öğretmeninin Einstein’a meydan okuması gibi bir şeydi. Pablo’nun yardıma ihtiyacı olacağını düşünen Kilise, danışman olarak Dominiken ve Fransisken tarikatlarının ileri gelenlerini gönderdi. Ancak onlar bile Nahmanides’in karşısında tutunamadı. Tartışma üç konunun etrafında döndü: 1. Mesih, Hıristiyanların dediği gibi geldi mi, yoksa Yahudilerin dediği gibi daha gelmedi mi? 2. Mesih, Hıristiyanların dediği gibi ilah mıdır, yoksa Yahudilerin dediği gibi insan mıdır? 3. Yahudiler mi gerçek kanunu uygular, Hıristiyanlar mı? Nahmanides, Mesih gelseydi Tora’daki kehanetler yerine gelirdi diye cevap verdi. Aslan kuzu ile yatmadığına, barış dünyaya egemen olmadığına göre Mesih’in gelmediği açıktı. “İsa’nın zamanından şimdiye kadar dünya şiddet ve haksızlık dolu oldu ve Hıristiyanlar diğer halklardan daha çok kan döktü” diye belirtti Nahmanides. İsa’nın ilahlığına gelince, Nahmanides bir Yahudi’nin “Yeryüzünün ve gökyüzünün Yaradan’ının bir Yahudi kadının rahmine başvurduğunu... ve çocuğun doğduğunu... sonra da düşmanlarının ihanetine uğrayıp ölüme mahkum edildiğini... Yahudi zihninin ya da başka herhangi bir kişinin zihninin bunu kabul edeceğini” inanmasının imkansız olduğunu söyledi. Kilise’nin zararı en aza indirmek için çabalarken yarıda kalan tartışmanın sonunda kral şöyle dedi: “Bir insanın yanlış bir davayı bu kadar iyi savunduğunu hiç görmedim.” Nahmanides’e 300 solidos (altın para) ve dokunulmazlığının devam edeceği sözünü verdi. Ne yazık ki bu söz tutulmadı. Kilise Nahmanides’in hakaretten yargılanmasını emretti. Nahmanides İspanya’yı terk etmeye zorlandı. 1267’de Yeruşalayim’e geldiğinde orada o kadar az sayıda Yahudi vardı ki, dua etmek için “minyan” oluşturacak on erkek bile bulamadı. Bir sinagog kurmaya kararlıydı. Hebron’dan bir çift Yahudi getirtti. İlk sinagogu Siyon Dağı’nda, şehir duvarlarının dışındaydı ana ölümünden sonra duvarların içine alındı. (1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan sonra –arada mezbeleliğe dönen- sinagog restore edildi ve günümüzde etkileyici bir ibadet yeri haline geldi. Ramban Sinagogu bir yer altı sinagogudur çünkü o zamanlar İslam kanunu Yahudi ibadet yerlerinin Müslüman ibadet yerlerinden daha yüksek olmasını yasaklıyordu.) Bu arada Avrupa’da Kilise hâlâ Nahmanides’in maharetinin verdiği zararları düzeltmeye çalışıyordu. Sonuçları ne yazık ki Yahudiler için iyi olmadı. Kilise Hıristiyan karşıtı bölümler içeren bütün kitapları sansür edilmesini emretti. Sayfaları yırtılmamış ya da bölümleri herhangi bir şekilde silinmemiş olan bu tür kitaplar yakıldı. Ayrıca Papa IV Clement, papalık bülteni adı verilen Turbato Corde başlıklı özel bir belge yayınladı. Bu belge daha sonra, “Yahudileşenlere” zulmetmek için engizisyon politikasının temelini oluşturdu. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ HRİSTİYANLIK VE İSLAM'IN YAYILMASI ENGİZİSYON (1480) Haçlı Seferleri’ni tartıştığımızda, Kilise’nin Ortadoğu’da Müslümanlara karşı savaşını ele almıştık. Şimdi ise Kilise’nin Avrupa’da Müslümanlara karşı savaşını ele alacağız. Bu savaş Müslüman Mağribilerin 711 yılında İspanya’ya gelmesi ile başladı ve düzensiz bir şekilde, yıllar boyunca sürdü. Hıristiyanların onları alt etmesi uzun zaman aldı. İlk düşen Müslüman kalesi 1085’te Toledo, sonuncusu ise 1492’de Granada idi. Hıristiyan fethi başlar başlamaz Yahudilerin durumu çok zorlaştı. İspanyol Hıristiyanlar Müslümanlara karşı kanlı intikamlarına, kâfir sınıfına koydukları Yahudileri de dahil ettiler. Örneğin Barselona’da Yahudi cemaatinin tümü, ayaklanan kalabalık tarafından katledildi. Başta bazı Hıristiyanlar tarafından korunan Yahudiler, din değiştirmeye zorlandı. Kabul etmeyenler korunmadı. Profesör B. Netanyahu 1.400 sayfalık The Origins of the Inquisition (Engizisyonun Menşei) adlı eserinde zamanın görgü tanıklarının anlattıklarını şöyle yazar: “Vaftiz olmayı reddedenler hemen öldürülüyor, cesetleri sokak ve meydanlarda sergileniyor, korkunç bir görüntü oluşturuyordu.” (sh.159) Hıristiyanların İspanya’yı fethi sırasında kitle halinde din değiştirmeye zorlanan Yahudilerin sayısı neydi? Tahminler on binlerce ile 600.000 arasında değişmektedir (The Origins of the Inquisition, sh.1095). Din değiştirenlerden çoğu bunu görünürde yaptı ve gizlice Yahudiliği uygulamaya devam etti. Hıristiyanlar zamanla bu sahte dönmeleri yakaladı ve sapkınların kökünü kazımaya karar verdi. İSPANYOL ENGİZİSYONU Burada ele alacağımız, resmi olarak 1 Kasım 1478 yılında Papa IV. Sixtus tarafından çıkarılan kararname ile başlayan İspanyol Engizisyonudur. (Ancak ilk engizisyonun Papa IX. Gregory’nin emriyle, “Albigenses” adı verilen bir grup Fransız-Hıristiyan sapkınla mücadele etmek için 1233 yılında gerçekleştiğini belirtmeliyiz. İlk engizisyon nispeten daha yumuşaktı ve kural olarak insanları ölüme mahkum etmiyordu. Yahudi sapkınlara yönelik İspanyol Engizisyonu için aynı şeyi söylemek mümkün değildir). Daha önceki versiyonunun aksine İspanyol Engizisyonu, Hıristiyanlığı seçen ama bunda gerçekten “samimi” olmayan Yahudileri cezalandırmanın peşindeydi. Burada garip bir çelişki vardır. İnsanlara ya din değiştirmeleri, ya da ölmeleri gerektiğini söylüyorsunuz, din değiştirince de “samimi” olmadıkları için onları her halükarda öldürmeye karar veriyorsunuz. Engizisyonun din değiştirmenin içtenliği ile pek alakası olmayan başka bir nedeni de bulunmaktadır. Hıristiyanlığı seçtikten sonra Yahudiler ekonomi ve politika alanına serbestçe girebiliyordu. Tabii ki büyük başarı gösteriyorlardı. Bu da Hıristiyanların onlara düşman olmasına yol açıyordu: İbranilerin Mısırlılar tarafından tutsak edilmesinden itibaren Yahudi tarihinde sürekli görülen olgu... Hıristiyanlar din değiştiren Yahudileri “Eski Hıristiyanlar”dan, yani kendilerinden ayırt etmek için “Yeni Hıristiyanlar” diye çağırmaya başladı. Hıristiyanlığı seçen Yahudiler küçültücü bir şekilde converses, yani “dönme”, ya da daha kötüsü marranos, yani “domuz” diye adlandırılıyordu. Bu Yahudilere karşı yöneltilen ana suçlama, gerçekten Hıristiyanlığı benimsememeleri idi. Gizlice Yahudiliği uygulamaya devam ediyorlardı. Bu gerçekten de böyleydi. Görünürde Hıristiyan olan ama gizlice Yahudiliği uygulayan Yahudilerin sayısı çoktu. Bugün bile Yahudi kökleri açıkça o döneme uzanan Hıristiyan cemaatler vardır. A.B.D.de (New England, New Mexico ve Arizona’da), aynı zamanda Güney ve Orta Amerika’da İspanyol ya da Portekizli yerleşimcilerin soyundan gelen ve açıklayamadıkları garip gelenekleri olan insanlar bulunur. Örneğin Katolik oldukları halde Cuma akşamı mahzene iner ve mum yakarlar. Geleneğin kökenini bilmezler ama bunu yaparlar. Bu insanların Hıristiyan olduklarını ileri süren ama gizlice Yahudi ritüellerini uygulayan Yahudilerden geldikleri açıktır. Engizisyonun işi bu insanları bulmak, onlara “suçlarını” itiraf edinceye kadar işkence etmek ve onları öldürmekti. FERDİNAND VE İZABEL Herkes Kral Ferdinand ve Kraliçe İzabel’i bilir: Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfini destekleyen hükümdarlar. Ancak çoğu kişinin haklarında bilmediği başka şeyler de vardır. Ferdinand ile İzabel’in 1469 yılındaki evliliği İspanya’yı birleştirmiş, bu da bir yerde Müslümanlara karşı zaferi mümkün kılmıştır. Hükümdarlıklarından önce İspanya, başlıca ikisi Aragon ve Kastilya olan bir dizi eyaletten oluşuyordu. Aragonlu Ferdinand Kastilyalı İzabel ile evlenince bu iki eyalet güçlü bir krallık oluşturacak şekilde birleşti. İzabel “ateşli” bir Hıristiyan’dı. 1478 yılında Papa’dan Hıristiyan dünyasındaki sapkınlığı ortadan kaldırmak için bir engizisyon başlatmak için izin istedi. Papa kabul etti ve 1 Kasım 1478’de Exigit Sincere Devotionis adlı bir kararname çıkardı. Arkasından Ferdinand ile İzabel 27 Eylül 1480’de bir kraliyet kararnamesi yayınladı. Hıristiyanlığı sapkınlardan kurtarmanın yalnızca din değiştiren Yahudileri değil, başka grupları da hedef aldığı düşünebilir. Ancak kraliyet kararnamesi başka hiç kimseden söz etmiyordu. Profesör B. Netanyahu şöyle yazmaktadır (sh.3): “Kraliyet kararnamesi engizisyonun gizlice Yahudi inançlarına bağlı olan ve Yahudilerin ayin ve törenlerini uygulayarak Hıristiyanlığa karşı gelen, din değiştirmiş Yahudileri aramak ve cezalandırmak için kurulduğunu özellikle belirtiyordu. Başka hiçbir grup ve amaçtan söz edilmiyordu. Bu da engizisyonun oluşturulması ile İspanya’daki Yahudi yaşamı arasındaki yakın ilişkiyi gösteriyordu. Bu ilişkiyi gösteren başka olaylar da vardır.” İlk engizisyoncular kararnameden birkaç ay sonra işe giriştiyse de engizisyonun kanlı ününü kazanması 1487’de, İspanyol bir Dominiken keşişi olan Tomas de Torquemada’nın Baş Engizisyoncu atanması ile olmuştur. Bir süre önce Hıristiyanlığı seçen Yahudi bir aileden gelen Torquemada (ama kesinlikte Yahudi bir anneden gelmiyordu) vahşeti ile en kötü Antisemitleri yaya bıraktı. Engizisyon nasıl işliyordu? Din değiştiren Yahudiler tutuklanıyor ve gerçek Hıristiyanlar olmamakla suçlanıyordu. Onları kimin suçladığını bile bilmiyorlardı. Onlara karşı deliller gizlice sunuluyordu. Sapkın olduklarını itiraf edinceye kadar işkence görüyorlardı. İtiraf edince de öldürülüyorlardı. Genellikle yakılarak öldürülüyorlardı ama haçı öpmeyi kabul ederlerse yakılmak yerine boğuluyorlardı. Kilit nokta, pişman olmalarının bir önem taşımamasıydı. Her durumda ölüyorlardı. İnsanlar işkence altında bile itiraf etmeyi reddedince ne oluyordu? Ya da daha kötüsü, bazıları gizlice Yahudiliği uyguladığını hemen itiraf edip, işkenceye rağmen Hıristiyanlığı kabul etmeyince ne oluyordu? Korkunç işkencelerden sonra sağ kalmayı başarırlarsa auto-da-fe, yani “inanç eylemi” adlı bir törenle yakılıyorlardı. Bu durum 1834 yılında engizisyonun nihayet kaldırılmasıyla sona erdi. Artık her İspanyol gücünden korkar olmuştu. Engizisyonun çalışma alanı Hıristiyan sapkınlara, Protestan mezheplere, cadılara, hatta yanlış kitapları okuyan insanlara kadar yayılmıştı. İspanyol engizisyonu yegane engizisyon değildi çünkü din değiştiren Yahudiler daha dost ülkelere kaçtığında engizisyon onları takip etti. Son yakılarak ölümün 19. yüzyılda gerçekleştiği Brezilya’ya kadar... KOVULMA İberya Yarımadası’ndaki son Müslüman kalesi olan Granada’nın düştüğü 1492 yılında yaklaşık 800 yıl süren İspanya’daki Müslüman hakimiyeti sona erdi. İspanya tamamıyla Hıristiyan bir ülke oldu. Kısa zaman sonra Ferdinand ve İzabel Yahudileri İspanya’dan kovmaya karar verdi. Bu kez kararnameleri Hıristiyanlığı seçen Yahudileri değil, hiçbir zaman din değiştirmeyenleri hedef alıyordu. Neden? Antisemitizm dışında büyük rol oynayan bir faktör, Yahudi parasının Müslümanlara karşı masraflı savaştan sonra krallığı yeniden inşa etmek için gerekiyor olmasıydı. Yahudilerden vergilerle yavaşça para sızdırmaktansa hepsini kovmak ve geride bırakacakları para ve mülke el koymak daha kolaydı. Yahudiler kararnamenin iptaline çalıştı tabii. Dramın kilit oyuncusu büyük bir Tora bilgini ve rabi olan Don İsaac Abranavel idi. Döneminin büyük Yahudi kişiliklerinden biriydi, İspanya’nın hazinecisi, dolayısıyla İspanya’daki en güçlü Yahudi idi. Kovulma emrini kaldırmak için çok uğraştı, hatta hükümdarlara 300.000 ducat bile teklif etti. Kararın ertelenmesini başardı ama bu başarısı Baş Engizisyoncu Tomas de Torquemada’nın öfkesini uyandırdı. Torquemada Kraliçe İzabel’in günah çıkardığı rahip olduğu için üzerinde büyük etkiye sahipti. Abravanel davasını savunurken içeri girdi. Haçını kraliçenin kafasına fırlattı ve şöyle bağırdı: “Judas Yahuda) efendisini (İsa) 30 gümüşe sattı. Şimdi onu yeniden satıyorsun!” Böylece Don Isaac Abravanel kaybetti. Ancak önemi o kadar büyüktü ki hükümdarlar kalması için ona özel bir izin verdi. Hatta bir minyan ile dua edebilmesi için dokuz başka Yahudi’nin kalmasını da kabul ettiler. Abravanel reddetti. Sürgüne giderlerken İspanya Yahudilerinin lideri oldu. Şimdi... Yahudi cemaati hangi tarihte sürgüne gönderildi? 2 Ağustos 1492. Yani 9 Av, Yeruşalayim’deki birinci ve ikinci Bet Amikdaş’ın yıkıldığı tarih (ve birçok başka felaketin meydana geldiği tarih). O gün İspanya Yahudileri (150.000-200.000 kadar kişi) büyük varlıklarını arkada bırakarak gitmeye zorlandı. Diğerleri (sayıları tam olarak bilinmese de 60.000 kadarı) kaldı ve din değiştirmeyi kabul etti. KRİSTOF KOLOMB Kovulmanın ertesi günü, 3 Ağustos 1492’de Kristof Kolomb ünlü keşif yolculuğuna çıktı. Günlüğü şöyle başlar: “Majestelerinin bütün Yahudilerin krallık ve topraklarından kovulması hakkında kararnamelerini çıkardığı ay. Hindistan’ı keşif yolculuğum için yanıma yeterli sayıda insan almam için emir verdikleri ay.” Birçok kişi Kolomb’un Yahudi olduğunu düşünmekten hoşlanır, aslında yeterince neden de vardır. İşte birkaç örnek: Cenova, İtalya’da doğduğu halde ilk lisanı Kastilya İspanyolca’sıdır. Çok sayıda Yahudi doğumundan yaklaşık yüz yıl kadar önce Kastilya’yı terk etmeye zorlanmıştır. Bunlardan bazıları Cenova’ya gitmiştir. (14. yüzyıl Kastilya İspanyolca’sı, “Ladino” olarak bilinen Yahudi İspanyolcası’dır.) Kolomb yazarken sayfanın üzerine, dindar Yahudilerin bugün bile yazdıkları sayfanın tepesine koydukları küçük tuhaf işaretleri koyuyordu: Aramice “Tanrı’nın yardımı ile” anlamına gelen besiyata d’işmaya sözcüklerinin kısaltılmışı. Yazılarında Sion’dan çok söz etmiştir. Mürettebatı arasında doktoru, usta gemicisi ve tercümanı dahil olmak üzere bilinen beş Yahudi vardı. Kolomb, İbranice dahil on iki dil konuştuğu için Luis de Torres’i (bir gün önce Hıristiyanlılığı seçen) tercüman olarak tutmuştu. Kolomb Uzakdoğu’ya gittiğini sanıyor, orada kayıp on kavimden en az birini bulmayı umuyor, bu yüzden İbranice konuşan birine ihtiyaç duyuyordu. Dahası, Kolomb’un Amerika’ya yolculuğunun kovulma ile tinsel olarak bağlantılı olduğu kuşku götürmez. Ortaçağ Avrupa’sının en büyük Yahudi cemaatlerinden biri yok olurken, Tanrı tarihte Yahudiler için en büyük barınak olacak olan yerin kapılarını aralıyordu: Amerika. Bu tarihte gördüğümüz bir başka ilginç şekildir: Tanrı hastalıktan önce tedaviyi verir. Kolomb’un yolculuğu sık sık söylendiği gibi İzabel’ın mücevherlerini satmasıyla finanse edilmemişti. Başlıca finansmancılar iki saray yetkilisiydi –ikisi de din değiştirmiş Yahudi- kraliyet ailesinin kâtibi Luis de Santagel, ve Aragon’un hazinecisi Gabriel Sanchez. Kolomb’un Yeni Dünya’dan yolladığı ilk mektup Ferdinand ve İzabel’e değil, Santagel ve Sanchez’e destekleri için teşekkür eden ve bulduklarını anlatan mektuptu. Kolomb’un yolculuğu, çok sayıda kaşifin Yeni Dünya’nın yolunu açtığı Keşif Çağı’nın kilometre taşıdır. Diğerlerinden hiçbirinin Yahudi olduğu düşünülmese de, Yahudi icatları ya da Yahudilerin mevcut icatlarda yaptığı gelişmeler keşiflerinde önemli oranda rol oynamıştır. Örneğin denizcilerin kilit araçları kadran ve usturlap Yahudiler tarafından yapılmıştır. Aslında o zamanlar kullanılan kadran Gerşonides olarak da bilinen Rabi Levi ben Gerşon tarafından icat edilmişti. Kolomb ve diğer kaşiflerin kullandığı ünlü atlas, Catalon Atlası olarak tanınırdı. Mayorkalı Yahudi Crasca ailesi tarafından hazırlanmıştı. Catalon Atlası dönemin en büyük ve önemli haritalar koleksiyonu olmanın yanı sıra, rakipsizdi. O zamanlar Yahudiler haritacılığı tekellerinde tutuyor, bilgiler bilinen dünyanın dört bir yanından Yahudi tacirlerden elde ediliyordu. BİR KUTSAMA Kolomb Amerika’yı keşfederken İspanya’dan kovulan Yahudiler ne yapıyordu peki? Birçoğu sınırı geçerek Portekiz’de gitti ama kalışları kısa süreli oldu. Beş yıl sonra Portekiz İspanya gibi aynı seçeneği sundu: “din değiştir, git ya da öl.” Binlercesi, tarihi olarak Yahudilere çok iyi davranmış olan Türkiye’ye gitti. Osmanlı İmparatorluğu’nun Sultanı II. Bayezid onlara kapılarını açarken şöyle dedi: “İspanya Kralı Ferdinand’ın akıllı bir adam olduğunu söylüyorlar ama aslında aptal. Hazinesini bana gönderiyor.” Yahudilerin yolculukları bu ülkeleri nasıl etkiledi? İspanya birkaç iyi yıldan sonra korkunç bir çöküşe geçti. Türkiye ise gelişti. Osmanlı İmparatorluğu dünyanın en büyük güçlerinden biri haline geldi. Sonraki iki sultan I. Selim ve I. Süleyman imparatorluğu Viyana’ya kadar genişletti. (Bu arada Yeruşalayim’in surlarını yeniden inşa eden, Muhteşem Süleyman olarak bilinen I. Süleyman’dır. Bu duvarlar halen ayakta olup Eski Şehri belirlemektedir.) Hatırlayacağımız gibi Tanrı Avraam’a ve onun soyundan gelenlere özel bir kutsama verdi: “Seni kutsayanları kutsayacak, seni lanetleyenleri lanetleyeceğim ve senin aracılığınla yeryüzünün bütün aileleri kutsanacak.” (Bereşit 12:3) Tanrı Avraam’a dedi ki o ve soyundan gelenler –Yahudiler- Tanrı’nın koruması altında olacak. Yahudilere iyi davranan ulus ve halklar iyi durumda olacak. Yahudilere kötü davranan imparatorluk ve halklar kötü durumda olacak. Bu, tarihin şimdiye kadar gördüğümüz ve gelecek bölümlerde görmeye devam edeceğimiz büyük şekillerinden biridir. Ortadoğu ve Batı dünyasındaki ülkelerin yükseliş ve düşüş grafiklerini, Yahudilere nasıl davrandıklarına göre çizebilirsiniz. Bu ülkelerden biri de Polonya idi. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ HRİSTİYANLIK VE İSLAM'IN YAYILMASI REFORM VE YAHUDİLER Yahudi tarihinin vakum ortamında gerçekleşmediğini ve geniş anlamda dünyada olup biten her şeyin Yahudileri önemli bir şekilde etkilediğini her zaman aklımızda tutmalıyız. Avrupa’yı sarsan önemli olaylardan biri de Proteston Reformu oldu. Buna ne yol açtı? Basitçe söylemek gerekire Roma’daki Kilise’nin yoldan çıkması. 45. bölümde gördüğümüz gibi Roma İmparatorluğu’nun çöküşü ile birlikte Kilise Avrupa’nın ekonomik sisteminde büyük feodal oyuncu haline geldi. Bu, bir yandan büyük insan kitlelerini neredeyse köle haline getirirken Kilise’yi çok zengin ve güçlü –hem politik, hem de siyasi olarak- kıldı. “Güç yoldan çıkarır ve mutlak güç mutlaka yoldan çıkarır” demişti Lord Acton. O zamanlar Kilise için bu kesinlikle doğruydu. Para içinde yüzen Kilise büyük yapılar inşa etti, kendi ordularını kurdu ve ahlaksızlık, maddiyatçılık ve çöküş batağına saplandıkça saplandı. Papalık işlerinin ve siyasi entrikaların listesi çok uzundu. Örneğin Papa VI. Alexander Yahudilerin İspanya’dan kovulduğu 1492 yılında seçilmeyi garanti etmek için kardinaller heyetinin bazı üyelerine rüşvet verdi. (History of Christianity – Hıristiyanlığın Tarihi – Paul Johnson, sh.280, 363). Göreve geldikten sonra da papalığı ruhani gevşekliğin zirvesine taşıdı. Ondan önceki birkaç papa bekâretten vazgeçmişti ama VI. Alexander büyük bir aşık olmakla açıkça böbürlendi. Yatak odasının kapısının üzerinde metresinin, İsa’nın annesi Meryem gibi giyinmiş bir portresi yer alıyordu ve sonradan meşhur olacak gayrı meşru çocuklarını kamu önünde kabul ediyordu: Cesare ve Lucrezia Borgia. (Chronicle of the World – Dünya Tarihi, Derrik Mercer ed., DK Yayınları, sh.391). 14. yüzyılın büyük İtalyan hümanist yazarı Giovanni Boccaccio gününün Kilisesi’nin yoldan çıkmışlığı ve çöküşü hakkında bize mizahi bir anlatıda bulunur. Klasik eseri Decameron’da Abraham adlı bir Yahudi, çok etkilenerek Hıristiyanlığı seçeceği umuduyla bir arkadaşı tarafından Roma’yı ziyarete ikna edilir. Abraham oradan tiksinmiş halde döner ve şöyle der: “Doğru görebildimse, kilise adamlarının hiçbirinde dindarlık yok, sofuluk yok, iyi iş yok. Gördüğümde şehvet, haset, aç gözlülük ve beteri... Bana öyle geliyor ki baş papazınız ve dolayısıyla tüm diğerleri Hıristiyan dininin değerlerini sıfıra indirmek ve dünyadan yok etmek için bütün becerilerini, zekalarını ve sanatlarını kullanıyor...” Abraham her şeye rağmen samimiyetsiz bir şekilde din değiştirmeyi kabul eder çünkü yoldan çıkmışlığına rağmen Hıristiyanlık gelişmektedir, bu da onun aklına göre Tanrı’nın zulüm gören Yahudilerin değil, Hıristiyanlığın tarafında olduğu anlamına gelmektedir. TEHLİKELİ KİTAP Kilise’nin ahlaki yapısında reform isteyenler güçsüzdü. Durumun riyakarlığı dayanılmaz hale gelirken, Kilise gücünü karşı koyma işaretlerini bastırmak için kullanıyordu. Meydan okuma 14. yüzyılda Kilise doktrinine karşı koyma ve İncil’i Latince’den (Roma İmparatorluğu’nun az sayıda kimsenin konuştuğu dili) başka dillere çevirme girişimleriyle başladı. Bu girişimler sertçe engellendi. Kilise sıradan insanların İncil’i okumasını neden istemiyordu? Serfler İncil’i ele geçirip de her kişinin (“Lord hazretleri” ve “Kardinalleri” bile) zorunlulukları hakkında gerçekte neler söylediğini öğrense ne olurdu, hayal edebilir misiniz? Bütün insanlar Tanrı’nın görüntüsünde yaratıldığına göre insanın komşusunu sevmesi ve ona eşit olarak davranması gerektiğini?... Kilise’nin İncil’i gündelik dile çevirmekten kaçınmasının nedeni tam olarak buydu. Henry Phelps-Brown Egalitarianism and the Generation of Inequality (Siyasal ve sosyal eşitlik ile eşitsizliğin doğuşu) adlı eserinde şöyle yazar (sh.68): “İnsanın ruhunu ölümden sonra kurtuluşa hazır tutmak için, dünyevi arayışların mahvından kurtarma isteğine rağmen ortaçağ kilisesi öğrencilerini kutsal yazıların tehlikeli bulaşıcılığından tecrit ediyordu. Yalnızca papaz olanların teoloji okumasına izin veriliyordu. İncil’in gözetimsiz, bağımsız bir şekilde incelenmesi sapkınlığa eşitti ve sadece yüksek konumdaki rahiplerin anlaşılmaz Latince metinleri Hıristiyan kitlelere açıklamasına müsaade ediliyordu.” MARTIN LUTHER 1506 yılında Roma Kilisesi en büyük ve pahalı projelerinden birine girişti: Vatikan’ın ortasında yeni St. Peter bazilikasının inşası. Kilise o kadar şaşalı ve devasa olacaktı ki, 150 yıl sonra tamamlandığında, o zamana kadar inşa edilmiş en büyük kilise oldu ve 1989 yılına kadar öyle kaldı. Böylesine astronomik bir proje astronomik paralar gerektiriyordu ve para kaynağı olarak Kilise günah affetme satışına yöneldi. Günahların affolunması uygulaması o zaman bile uzun geçmişe sahipti. Ancak önceden af, bir günahkarın Kilise için tehlikeli bir görevi yerine getirmesi durumunda veriliyordu. Haçlı seferine gitmek gibi... Kutsal topraklara bir haçlı seferi ve işlediğiniz bütün günahlar affolunuyordu. Daha sonra affı ölüm döşeğinde satın almak mümkün oldu. (Böylece Araf –geçici olarak günah cezası çekilen yer- pas geçilerek doğrudan cennete gidiliyordu). Kilise büyük paralar toplama işine girişince af satışları da yeni bir anlam kazandı. Papa IV. Sixtus insanların ölmüş sevdiklerini Araf’tan kurtaracak aflar satmaya başladı. Kilise’nin yolladığı kişiler, kutsal arındırıcı alevlerde acı çeken anne babaları taklit ederek çocuklarından azaplarına son vermeleri için onları af satın almaya ikna ediyordu. Johann Tetzel adlı yaratıcı bir Dominiken keşişi bunu basit bir şiire çevirmişti: “Para kutuya girdiği an, ruh kurtulur Araf’tan”. Af satışları zirveye ulaştığında Almanya’dan bir Ogüsten freri olan Martin Luther Roma’ya seyahat etti ve gördükleri karşısında sarsıldı. Kilise Tanrı’nın armağanlarını en fazla parayı verene nasıl satabilirdi? Piskopos ve kardinaller nasıl böyle ahlaki bir çöküş ve dünyevilik içinde olabilirdi? Luther ülkesine döndüğünde bir tür inanç krizine girdi. İkilemini, daha sonra Protestan teorisini parçası olacak olan lütuf teorisini bularak çözdü. Bu teoriye göre kurtuluş Tanrı’nın lütfüyle gelir, ya da Tanrı’nın merhametiyle. Tanrı’nın bir armağanının Kilise tarafından satılamayacağı açıktı. Gençliğin verdiği idealist hevesle (o zamanlar yalnızca 34 yaşındaydı) Luther protestosunu –ünlü “Doksan Beş Tez”- 31 Ekim 1517’de Wittenberg’deki All Saints Kilisesi’nin kapısına astı. Uzun lafın kısası, protestosu Roma’ya ulaştı ve sert bir şekilde sözünü geri alması istendi. Ünlü savunmasını ilan ederek bunu reddetti: “Burada duruyorum, başka türlüsünü yapamam.” Dört yıl sonra aforoz edildi. Ancak onu susturmak için çok geç olmuştu çünkü tarihi sonsuza kadar değiştirecek teknolojik bir icat yapılmıştı: Gütemberg matbaası. Luther’in protestosundan sadece elli yıl önce Johann Gutenberg kalıplar içinde metalden harfler yapan, onları sıralara dizen, böylece bir belgenin birçok kopyasını dakikalar içinde basan bir sistem geliştirdi. Bu inanılmaz matbaa makinesi Luther’in “Doksan Beş Tez”ine uygulanınca kıyamet koptu. Yerel olan bir kavga, halk mücadelesine dönüştü ve iyice yayıldı. Martin Luther’in Protestanlık adı verilen yeni dini, topraklarından Kilise’yi kovmak ve zenginliğine el koymaktan fazlasıyla memnun olan kuzey Avrupalı asilzadelerden büyük destek gördü. Kilise’nin de müttefikleri vardı ve Avrupa Otuz Yıl Savaşı’na (1618-1648) girdi. Protestanlar ve Katolikler arasındaki bu savaş çok kan dökülmesine, can kaybına ve yıkıma yol açtı. Ve Yahudiler üzerinde büyük bir etki yaptı. LUTHER VE YAHUDİLER Luther Kilise’nin Yahudilere ne kadar kötü davrandığını görmüş, bunu değiştirmek için bir plan yapmıştı. Yahudilerin Hıristiyan olmamasının nedeninin Kilise’nin yoldan çıkmışlığını hazmedememeleri olduğundan emindi. Artık Yahudiler Protestanların farklı olduğunu görecekti. Yahudilere iyi davranacaklardı. O zaman da Yahudilerin tümü Hıristiyan olacaktı. That Jesus Christ Was A Jew (İsa bir Yahudi idi) adlı eserinde şöyle yazdı: “Çünkü onlar (papaz sınıfı) Yahudilere insan değil köpekmiş gibi davrandılar. Onları sadece lanetlediler ve mallarına el koydular... Umuyorum ki Yahudilere dostça davranılırsa ve İncil öğretilirse aralarından birçoğu gerçek Hıristiyanlar olacak ve peygamberlerle atalarının dinine dönecek.” Tabii Yahudiler Protestanlığı da kabul etmedi. Yahudilik ve Tora’ya olan bağlılıklarının Hıristiyanlara onlara kötü davranmasıyla bir alakası yoktu. Yahudilere göre Hıristiyanlık baştan beri sahte bir dindi, Hıristiyanların davranışları da bunu kanıtlıyordu. Artık Martin Luther de bunun yeni bir kanıtı olacaktı. Yahudiler çağrısını reddedip de kitleler halinde din değiştirmeyince Luther tarihin en tehlikeli Antisemitlerinden birine dönüştü. Birkaç yıl sonra Concerning the Jews and Their Lies (Yahudiler ve yalanları hakkında) adlı kitabında şöyle yazdı: “Aramızda yaşadıklarına ve yalanları, küfürleri ve lanetleri hakkında her şeyi bildiğimize göre bu reddedilmiş, kahrolası Yahudi ırkına karşı ne yapacağız? Yaşamlarını, lanetlerini ve küfürlerini paylaşmasak da onlara tahammül edemeyiz. Belki aralarından birkaç tanesini ateş ve alevlerden kurtarabiliriz. Size dürüst fikrimi söyleyeyim...” Luther’in “dürüst fikri” Yahudilerle baş etmek için bir plandı ve şunları kapsıyordu: 1. Bütün sinagogları yakmak 2. Yahudilerin kutsal kitaplarını yok etmek 3. Rabi’lerin öğretmesini yasaklamak 4. Yahudi evlerini yıkmak 5. Yahudilere yolları ve pazar yerlerini yasaklamak 6. Yahudilerin borç vermesini yasaklamak 7. Yahudi mülklerine el koymak 8. Yahudileri ağır işler yapmaya zorlamak 9. Yahudileri Hıristiyan şehirlerinden kovmak (Luther’in planı hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak için bkz. Paul Johnson’un A History of the Jews –Yahudilerin Tarihi- sh.242, ayrıca Why the Jews? –Neden Yahudiler?- Dennis Prager ve Joseph Telushkin, sh.107) Dört yüz yıl sonra Hitler ve Naziler Yahudi karşıtı propagandalarında Luther’in yazılarından yararlanarak bu planı gerçekleştirecekti. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ YAHUDİ DÜNYASINDAKİ DEĞİŞMELER DOĞU AVRUPA 1700'LER HASİDİZM (POLONYA) BAAL ŞEM-TOV Hasidik hareket –“dindarların” hareketi ya da İbranice adıyla Hasidut, 18. yüzyılda Doğu Avrupa’da, “İyi İsimli Usta” anlamına gelen Baal Şem Tov olarak bilinen Rabi İsrael ben Eliezer tarafından başlatıldı. Baal Şem Tov (Beşt olarak da tanınıyordu) 1698 yılında Dinyester Nehri yakınında Podolya eyaletinde (şimdi Ukrayna olan) Okup’da doğmuştu. Karpat Dağları’nda işçi olarak çalışan yoksul bir yetimdi. Gizli bir Yahudi mistikler örgütü olan Nestarim’de öğrenim görmüş, saygıdeğer bir rabi olmuştu. Cemaatten cemaate seyahat etti, gittiği her yerde ruhani bir kutsal kişi, mistik bir iyileştirici olarak ün yaptı, büyük bir izleyici kitlesi çekti. Öğretileri Doğu Avrupa’nın morali bozuk, zulüm gören Yahudileri arasında devrim yaptı. Pogrom ve katliamlardan sonra Doğu Avrupa Yahudileri büyük bir yoksulluk içerisine düşmüştü. Bu durumun kurbanlarından biri de Yahudi bilginliği idi. Sadece birkaç elit yeşivalarda okuyor, gerisi güçlükle geçiniyordu. Bilginlikteki azalışın sonucunda Yahudi dini yaşamı sıkıntıya düşmüştü. Ortalama Yahudi Tanrı ile ne entelektüel, ne de ruhani olarak bağlantı kurabiliyordu. Baal Şem Tov’un değiştirmeye çalıştığı buydu. Öğretileri Tanrı’yı yaşamın her yönüne getirme fikrini vurgulayan bir hareket başlattı. Özellikle yoğun dua ve neşeli şarkılarla. Hasidik düşünce devekut’un, “Tanrı’ya tutunma”nın önemini vurguladı. Bunun anlamı kişinin varlığının her anında Tanrı’nın varlığını hissetmesidir. Kişinin yaşamını her yönden ruhanilikle doldurmaya çalışmak özellikle sıradan Yahudiler arasında büyük hızla yayıldı. Özellikle de Doğu Avrupa’da binlerce ve binlerce Yahudi büyük hızla Hasidik harekete katıldı. HASİDİK HANEDANLAR Baal Şem Tov 1760 yılında ölünce öğrencileri Hasidik hareketin içinde özel akımlar geliştirdi ve kendi hanedanlarını kurdular. Bu grubun içinde birçok önemli şahsiyet vardı. (Bu konuda okumak isteyenler için Chassidic Masters: History, Biography and Thought – Hasidik Ustalar: Tarih, Biyografi ve Düşünce- Aryeh Kaplan). Biz yalnızca birkaçından söz edeceğiz: Rabi Dov Ber (1704-1772). Mezritch Maggid’i olarak bilinir. Hasidik hareketin başı olarak Baal Şem Tov’un yerine geçti ve hareketin felsefelerinden birçoğunu daha da geliştirdi. Büyük psikolog Carl G. Jung ölümüne yaklaşırken, psikolojideki bütün ilerlemelerini Rabi Dov Ber’e borçlu olduğunu söyledi, bu da Maggid’in entelektüel yararlıkları hakkında bize bir fikir vermektedir. (Bkz. C.G. Jung Speaking –C.G. Jung Konuşuyor – sh.271-272.) Liadili Rabi Shneur Zalman (1745-1812(. Alter Rebbe ve Baal HaTanya olarak tanınıyordu. Ünlü eseri Tanya’yı yazdı ve Hasidizm’in Lubaviç mezhebini kurdu. Lubaviç Hasidleri, hohma (“bilgelik), bina (“anlayış”) ve da’at (“bilgi”) sözcüklerinin baş harflerinden oluşan Habad olarak bilinir. Kabala’ya göre bunlar on sefirot’un –İlahi enerji kanalları- entelektüel olan üçüdür. Bu Hasidik mezhebin ismi, öğretilerinin Kabala’ya ne kadar çok girdiğini göstermektedir. Breslavlı Rabi Nahman (1772-1811) Baal Şem Tov’un torununun oğluydu. Çöküntüye uğrayanlara yoğunlaşan ve içten dua ile onları Tanrı’ya geri dönmeye teşvik eden eseri Likutei Moharan’ı yazdı. Ancak daha çok, sıradan insanlara derin düşünceleri aşılamaya çalıştığı dilenciler ve prensler hakkındaki alegorik öyküleriyle bilinir. Hasidizm’in Breslaver mezhebini kurdu. Birçok Hasidik mezhebin Kotzk, Sanz, Belz, Satmar, Skvar gibi isimleri vardır. Bütün bunlar Polonya, Litvanya, Ukrayna, vb. yerlerdeki cemaatlerin adlarıdır. Bu Hasidik hareketler göç ettiğinde, isimlerini de yanlarında götürdü. Bugün İsrail’de Kiryat Sanz, Kiryat Belz vardır. New York’ta ise New Square Hasidim vardır – bunlar orijinal isimleri Square olarak İngilizceleştirilen Skvar Hasidim’dir. Satmar Hasidim, Romanya’daki Saint Mary şehrinden gelmiştir; Ge’er Hasidim, Polonya’daki Gur Calvaria (“Calvary Tepesi”) şehrinden gelmiştir. Hareket Yahudi aleminin ruhani canlanışı üzerinde çok büyük bir etki yaptı. Büyük sayıda Yahudi’yi Yahudilikte muhafaza etti ve Yahudiliğe büyük bir coşku getirdi. Aryeh Kaplan “Chassidic Masters:History, Biography and Thought kitabının “A World Beyond” (İleri bir Dünya) denemesinde şöyle yazar (sh.4): “Hasidizm kitleleri ayağa kaldırdı ama öğretilerinin kişinin hasta olduğu zamanlara yönelik bir tür ruhani ilaç ama sağlıklı olan için yararsız olduğunu düşünmek hatalı olur. Hasidizm’in başlıca bir öğretisi, kapsamının her Yahudi’nin ruhani iyiliği için önemli olduğudur. Ustalarının enerjilerinin çoğunu yoksul, cahil Yahudilere odaklamasına karşın, bunun Hasidizm’in ana özellikleri olduğunu söylemek yanlış olur çünkü hareket, bütün Yahudi düşüncesine yeni bir vizyon ve derinlik kazandırmıştır.” MUHALEFET Hasidik hareket yayıldıkça, daha entelektüel fikirli olanların büyük muhalefetini çekti. Hasidik harekete karşı olan en önemli şahsiyet Vilna Gaon (“Vilna Dahisi”) olarak bilinen Rabi Şlomo Zalman, aynı zamanda da aynı zaman döneminde (1720-1797) yaşamış olan Gra (“Gaon Rabi Eliya”nin ilk harfleri) oldu. Vilna Gaon Yahudi öğrenimi üzerinde çok büyük bir etkide bulunmuş olan parlak bir bilgindi. Farklı ilgi alanlarına sahip, çeşitli konularda 70 kadar kitabın yazarı olan Vilna Gaon bilginliğin her yönünde mükemmelliğe ulaşmış gibidir. Yahudi kanununu, Kabala’yı, matematiği, astronomiyi, fiziği, anatomiyi biliyordu. Neredeyse hiç uyumazdı; günde dört kez bir saat kadar uyuklar, geriye kalan zamanda okurdu. Yorulduğunda canlanmak için ayaklarını soğuk suyla dolu bir kovaya sokardı. Bir dakika bile kaybetmek istemezdi. Hiç Yisrael’e gitmediği halde öğrencilerinin birçoğunu yeşivalar kurmak üzere oraya yolladı. Vilna Gaon Hasidik hareketin tehlikeli olduğunu düşünüyordu. Fikirleri öylesine kuvvetliydi ki Hasidik temsilcilerle karşılaşmayı bile istemedi. İki kez kendisine heyetler gönderildi ama onları dinlemeyi reddetti. Vilna Gaon’u endişelendiren Hasidizm’in Kabalacı yönleri değil (ne de olsa kendisi de Kabala okumuştu), yeni bir sahte Mesih (51. bölümde ele aldığımız Sabetay Sevi gibi) üretme potansiyeli idi. Hareketin sonunda Baal Şem Tov’u Mesih ilan edeceğini düşünüyordu (öyle bir şey hiç olmadı). Rebbe (her Hasidik mezhebin lideri böyle adlandırılıyordu) kavramı da canını sıkıyordu çünkü her cemaati bir kişinin Yahudilik yorumuna son derece bağımlı kılıyordu. Bu kişi “yoldan çıktığı” ve Yahudiliğin doğru düşünce ve uygulamalarından saptığı takdirde, bütün cemaati beraberinde götürecekti. Vilna Gaon’un ikinci büyük endişesi Tora’nın entelektüellikten arındırılmasıydı. Hasidik hareket büyük ölçüde, basit, cahil Yahudilerin hareketiydi ve Yahudi bilgeliğinin yerini dans edip şarkı söylemenin alacağından korkuyordu. Yürek ve aklın sentezi olan bir din, akılsız kocaman bir yüreğe dönüşecekti. Vilna Gaon Hasidik harekete öylesine karşıydı ki kendisi ve onun gibiler misnagdim, yani “karşı olanlar” diye adlandırıldı. Misnagdim 1772 yılında Hasidim’i aforoz etti ama bu geçerli olmadı. Sonunda Hasidik hareket ayrı bir din oluşturmadı ve kendi geleneklerini geliştirdiği halde önemli bir bölünmeye yol açmadı. Günümüzde bilginliğe oldukça yönelmiş, kendi yeşivalarını açan ve Talmud’u yoğun bir şekilde öğrenen Hasidik mezhepler görürüz. Hasidik hareketin sonradan anlaşılan özellikleri Doğu Avrupa Yahudiliğinin yeniden canlanmasına büyük katkıda bulunmuştur. Öğrenmeye zamanları olmadığı için kaybedilebilecek çok sayıda insanı Yahudiliğe geri getirmiştir. Ama misnagdim tarafından uygulanan baskı, hasidim’in fazla ileri gitmesini muhtemelen önlemiştir. Hasidik katkı sayesinde Yahudilik daha güçlü ve Batı’da “Aydınlanma” diye adlandırılan yeni laik hareketin, yakında karşılaşacağı saldırısına hazır duruma geldi. |
YAHUDİLİK VE MUSEVİ TARİHİ YAHUDİ DÜNYASINDAKİ DEĞİŞİMLER BATI AVRUPA 1800'LER REFORM HAREKETİ (1818-ALMANYA) Daha önceki bölümde gördüğümüz gibi Aydınlanma Yahudilere daha önce hiç sahip olmadıkları yeni haklar kazandırdı: insan hakları ve vatandaşlık hakları. Yeni geniş fikirlilik o kadar ileri gitti ki, Yahudiler “fazla Yahudi” olmadıkları, fazla farklı giyinmedikleri, fazla farklı davranmadıkları, farklı beslenmedikleri ve “demode” dinlerini takınmakta ısrar etmedikleri takdirde topluma kabul edilmeye başlandı. Bazı Yahudilerin buna karşı tepkisi, işbirliğini ısrarla reddetmek oldu: tarz ve şeklen. Hasidim’in günümüzde hâlâ 18. yüzyıl Doğu Avrupa kıyafetlerini giymesi bu yüzdendir. Ancak başkalarında tam tersi tepkiler de oldu. Bu Yahudiler özgürleşme ve çağdaşlaşma ruhuna katıldı; kaşerut kurallarına, Şabat’a uymak gibi onları diğer insanlarda farklı kılan şeylerden vazgeçti. Tabii Yahudiler dinlerinden vazgeçer geçmez, asimile olmaya başladı. Bu da büyük sayılarda oldu. Tam sayısını bilmiyoruz. Bildiğimiz, bu dönemde tahmini bir çeyrek milyon Yahudi’nin Hıristiyanlığı seçtiği ve sayısız başkasının da Avrupa kültürüne asimile olduğudur. İlginç olanı asimilasyon oranının, daha az sayıda Yahudi’nin yaşadığı yerlerde daha yüksek olmasıdır. Yahudi nüfusunun yaklaşık 5 milyon olduğu Doğu Avrupa’da 90.000’i (yani %2’si bile değil) daha kolay bir hayata sahip olmak ve toplumun ana kesimine karışmak için Hıristiyanlığı seçti. Ancak daha az sayıda Yahudi’nin bulunduğu Batı Avrupa’da, oranlar çok daha yüksekti. Fransa, İtalya ve Almanya Yahudilerinin çoğunluğu asimile oldu. Neden? Çünkü Batı Avrupa’da Yahudi olmayanlar Yahudilere karşı çok daha iyi davranıyor ve toplumun ana kesimine katılmak onlara çok daha cazip geliyordu. Hıristiyanlığı seçen Yahudilerden bazıları çok ünlüydü. Önceki bölümde Viktorya emperyalizminin büyük mimarı olan Britanya Başbakanı Benjamin Disraeli’den söz etmiştik. Ama komünizmin babası Karl Marx’tan da söz etmeliyiz. Marx’ın dini babası tarafından altı yaşında iken değiştirilmişti. Babası kanun adamı olabilmek için birkaç yıl öncesinden din değiştirmişti. Sonunda ateist olan Marx, kaderin cilvesi sonucunda “İşçinin İncili” diye adlandırılan “Komünist Manifestosu”nun ve “Das Kapital”ın yazarıdır. Dini, “kitlelerin uyuşturucusu” diye adlandırmakla da ünlüdür. Korkunç bir “kendinden nefret eden Yahudi” örneği olan Marx, öfke dolu “Yahudisiz bir Dünya” eserinde dünyanın bütün sorunlarının suçunu Yahudilere yükler. Yahudilikten ve diğer Yahudilerden büyük nefret, bu türden din değiştirenlerin ortak bir özelliğidir. Bu nefret başkalarının yanı sıra 19. yüzyıl Alman edebiyatının büyük isimlerinden Heinrich Heine’da da bulaşmıştır. Heine birçok başkası gibi pragmacı nedenlerden din değiştirmiş olup şöyle bir açıklama getirmektedir: “Düşünce tarzımdan vaftizin beni ilgisiz bıraktığını ve simgesel bir önem bile taşımadığını saptayabilirsiniz. Hıristiyan oluşum Avrupa kültürüne giriş biletimdir.” Yahudilik hakkında da aynı derecede alaycı görüşlere sahipti. Yahudiliği dünyanın üç büyük kötülüğünden (yoksulluk ve acı ile birlikte) biri ilan etti. ALMAN REFORMU Bu zaman döneminin değişimlerine en farklı tepki belki de, “Reform Hareketi” olarak bilinecek olan akımı oluşturan bir grup Alman Yahudi’sinden geldi. 1800’lü yılların başında Reform Hareketi’ni başlatan Alman Yahudileri, Yahudi kalmak istiyor ama aynı zamanda kişinin Avrupa toplumunun tam üyesi olduğu takdirde sahip olabileceği yeni kazanılmış haklardan yararlanmak istiyordu. Geleneksel Yahudi yaşam tarzı ve ulusal kimliği buna engeldi. Dolayısıyla bu Alman Yahudileri geleneksel Yahudiliğin bazı kilit yönlerinden vazgeçmeye koyuldu. Bunların arasında en dramatik olanı, Tora’nın Yahudilere Tanrı tarafından Sinay Dağı’nda verildiği inancı idi. 3.000 yıl boyunca Yahudiler Tora’nın Tanrı’dan geldiği konusunu hiç sorgulamamıştı. Ortaya çıkan çeşitli mezhepler –Sadusiler ve Karaylar gibi- sözlü ve rabinik kanunu sorgulamıştı ama Tora’nın ilahi menşeini, asla. Bu, dünyayı sarsan bir ilkti. İlk çatlak, “kambur filozof” olarak tanınan parlak düşünür Moses Mendelssohn’dan (1724-1804) kaynakladı. “Judaism as Revealed Legislation” (İlham Edilmiş Yasa Olarak Yahudilik) eserinde yazdığı gibi dine “rasyonel” yaklaşımı savunuyordu: “Dini doktrin ve öneriler... bir ulusun inancına ebedi veya geçici ceza tehdidi altında değil, rasyonel onaya kabul ettirilen ebedi doğruların cinsine ve gerçekliğine göre dayatılır. En Yüce Varlık bunları rasyonel yaratıkların hepsine ilham etmiştir.” Aslında Mendelssohn “Akıl Çağı” Aydınlanma düşünürlerinin izinden gidiyordu. Din rasyonel olmalıydı. Eğer Tanrı’nın kanunu akılcı gelmiyorsa, o zaman insan aklın peşine düşmeli. Yahudilikte böyle bir rasyonel kuşkuculuk kapısını açan Mendelssohn, başkalarının da içeri dalacağı kapıyı açmış oldu. Bu ondan önce Yahudiliğin kuşkuculuğa kapalı olduğu anlamına gelmez. Gerçekten de kuşkucu olmak her zaman Yahudiliğin büyük bir parçası olmuştur ama Reform Hareketi’nin kuşkuculuğu bazı inanç ve varsayımlara dayanıyordu. İlk Reformcu ayin Israel Jacobson tarafından 1810 yılında Almanya’ya Seesen’de okul şapelinde yönetildi ve 1818 yılında Hamburg’da açılan ilk Reformcu sinagog tarafından benimsendi. Reformcu ayinde bir koro, cüppeler ve bir org vardı. Milliyetçi sadakat ve kimliği vurgulamaya yönelik Alman şarkıları ve Alman duaları eşliğinde Almanca yapılmıştı. Yahudilik açısından bu büyük bir başlangıçtı. O zamanda kadar Yahudiler İbranice dua eder, iki bin yıl kadar önce Sanhedrin üyeleri tarafından yazılan duaları okurlardı. Yahudiler hiçbir zaman Şabat ayini sırasında bir müzik aleti, üstüne üstlük Hıristiyan kiliselerine özgü bir enstrüman olan org çalmamış, koro ve cüppe kullanmamıştı. Kısa zaman sonra Reform Hareketi Şabat’ı Yahudi Cumartesi’sinden Hıristiyan Pazar’ına çevirdi ve Reformcu Yahudilerin Yeruşalayim’deki “Bet Amikdaş”ı yeniden inşa etmeyi artık beklemediğinin altını çizmek için sinagoglarına “temple” diye adlandırmaya başladı. Berlin’deki Reformcu cemaatin başı olan Samuel Holdheim (1806-1860) ayinler sırasında Yeruşalayim, Sion ya da Yisrael toprağından söz etmeye itiraz etti. Sünnete, kipa ve tallet giymeye, şofar çalmaya, kısaca geleneksel olarak Yahudi olan her şeye karşı çıktı. Breslau, Frankfurt ve Berlin’de reformcu gruplara başkanlık eden bir başka Reformcu lider Abraham Geiger (1810-1874) sünnete “barbarca ve kanlı ritüel” dedi ve “her yerdeki Yahudilerle otomatik dayanışmaya” karşı geldi. Bunlar geleneklerden büyük ayrılmalardı. Avraam’dan beri sünnet Yahudilerin Tanrı ile anlaşmasını simgeliyordu. Yahudilerin sıkıntı zamanlarında birbirlerine yardım etmesi –hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için- Tanrı tarafından tanımlandığı şekliyle Yahudi doğasının ayrılmaz bir parçası olarak görülüyordu. Almanya Reformcuları Yisrael ulusunun üyeleri değil, “Mozaik mezhep Almanları” olduklarını ilan etti. Alman Reform Hareketi’nin felsefesi 1844 yılında Brunswick’te ve 1845 yılında Frankfurt’ta yapılan konferanslarla daha da ilerledi. İşte Alman Yahudilerinin yaşadıkları ülkeye bağlılıklarını göstermeyi ne kadar istediklerini –ki bu Yisrael toprağı ve İbrani diline herhangi bir bağlılığı inkar etme anlamına geliyordu- kanıtlayan bazı alıntılar: Yahudilik için insan onuru ilkesi kozmopolittir ama aralarında yaşadığımız halka ve bireylerine sevgiyi vurgulamak istiyorum. İnsan olarak bütün insanlığı seviyoruz ama Alman olarak Almanları baba yurdunun çocukları olarak seviyoruz. Yalnızca kozmopolit değil, vatanseveriz ve öyle olmalıyız.” “Ulusal geri dönüş (Yisrael’e) umudu, baba yurduna (Almanya) karşı duygularımızla çatışmaktadır.” “Siyasi imparatorluklarını kurmak üzere Filistin’e dönme arzusu gereksizdir.” İbranice’nin Yahudilik için merkezi bir önemi olduğunu düşünen, bunu ulusal bir din olarak tanımlar demektir. Çünkü ayrı bir dil, ayrı bir milliyetin karakteristik bir unsurudur. Ama bu konferansın hiçbir üyesi Yahudiliği belli bir ulusa bağlamayı istemeyecektir. ORTODOKSLAR Reform Hareketi’nin üyeleri geleneksel Yahudiliğe bağlı kalanları tanımlamak için yeni bir terim yarattı: onlara “Ortodoks” dediler. Reform Hareketi’nin Yahudilerin çoğunluğunu çekmeyi başardığı yerlerde, gündemini azınlığa dayatmak için elinden geleni yapmaya çalıştı. Örneğin Frankfurt’ta mikve kapatıldı, kaşer kesim durduruldu, Tora öğretimi yasaklandı. Ortodoks Yahudiler bir anlamda, şehirden kovuluyordu. Neden? Alman Reformcular, Yahudi gibi davranan ve öyle oldukları açıkça belli olan Yahudiler olduğu sürece –yani Almanları bıktıracak kişiler- Almanların herkesi bir görmesinden ve Alman kültürüne asimile oldukları halde onlara da düşman olmayı sürdüreceklerinden korkuyordu. Reform Hareketi’ne katılmayan Yahudiler, bunu oturdukları yerden yapmıyordu. Reform Hareketi’ne karşı saldırının Ortodoks lideri Samson Raphael Hirsh (1808-1888) adlı bir rabi idi. Hamburg’da doğmuş, Bonn Üniversitesi’nde öğrenmiş görmüş, 50.000 Yahudilik bir cemaat olan Moravia’nın hahambaşısıydı. Reform’a karşı felsefi savaşı başlatmak üzere 1851 yılında Frankfurt’a taşındı (orada sadece 100 Ortodoks aile kalmıştı). Mücadelesinin bir parçası olarak Frankfurt’ta Kahal Hadas Yeşurin adlı kendi Ortodoks kurumunu kurmayı başardı ve kendi dini okul sistemini oluşturdu. Amacı modern olmak isteyen Yahudilere bunun geleneksel Yahudilik koşulları içinde mümkün olduğunu göstermekti. Gelişen bir dünyaya ayak uydurmak için Tora’dan vazgeçmeye gerek yoktu çünkü Tora bütün bunları öngörüyordu. 1854 yılında “Religion Allied to Progress” (İlerleme ile Müttefik bir Din ) başlıklı bir makalesinde şöyle yazdı: “İstediğimiz nedir? Yegane alternatifler ya dini terk etmek ya da ilerlemeden vazgeçmek midir? Dinimiz medeniyet ve ilerleme denilenlerden vazgeçmemizi isteseydi, gökyüzünün ve yeryüzünün huzurunda beyan ediyoruz ki soru sormadan itaat ederdik çünkü dinimiz bizim için her şeyden önce Tanrı’nın sözüdür. Ama böyle bir ikilem söz konusu değil. Yahudilik hiçbir zaman gerçek medeniyet ve ilerlemeye karşı ilgisiz kalmadı. Üyeleri hemen her alanda çağdaş öğrenim seviyesindeydi ve çoğu zaman da çağdaşlarından daha başarılı oldular. Tora öğrenimi ile dünya işlerinin birleştirilmesi mükemmel bir şey.” Rabi Hirsch’in vurguladığı, normal Yahudi tarzının dünyanın tam anlamıyla içinde olmak, aynı zamanda da kendisini Tora’ya tam olarak kaptırmak olduğu idi. “Ya Tora ya da Dünya” diye bir şey söz konusu değildir. Bu bir öncelik meselesidir. İlk önceliğin Tora olduğunu gayet açıkça ortaya koyuyordu. Mendelssohn’a tezatla, Tora’nın bir kısmını anlamasanız bile uymanız gerektiğini çünkü Tanrı’nın sözü olduğunu söylüyordu. Rabi Samson Hirsch ve diğerlerinin çabalarına rağmen Reform Hareketi sadece Almanya’nın içinde değil, başka ülkelerde de yayıldı. Örneğin İngiltere’deki Reformcu Yahudiler Batı Londra sinagogunda neredeyse Karaycı bir konum benimsedi. Tanrı’nın sözü olarak Tora’ya bağlandılar ama Talmud’un öğretilerini reddettiler. Amerika’da da Reform Hareketi 19. yüzyılın ortasında oraya göç eden yüz binlerce Alman’ın beraberinde özel bir kimlik kazandı. Amerika’daki Yahudi yaşamını ele aldığımızda bu konuya da göz atacağız. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ YAHUDİ DÜNYASINDAKİ DEĞİŞMELER BATI AVRUPA 1800'LER YAHUDİLER VE AMERİKA'NIN KURULUŞU Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşu dünya tarihinde benzersiz bir olaydır: başlangıçtan beri bir demokrasiydi, kökünü İncil’den alıyordu ve ilk ilkelerinden biri dini toleranstı. Bunun nedeni 17. yüzyılın başında Amerika’da “New England”a yerleşen ilk göçmenlerin Avrupa’daki dini zulümlerden kaçan Püriten sığınmacılar olmasıdır. Bu Püritenler İngiltere’den göçlerine, Yahudilerin Mısır’dan Çıkış’ı gözüyle bakıyordu. Onlar için İngiltere Mısır, kral firavun, Atlantik Okyanusu Kızıldeniz, Kızılderililer ise eski Kenaanlılar idi. Onlar yeni bir Vaat Edilen Toprak’ta Tanrı ile yeni bir anlaşmaya giren yeni Yisraelliler idi. İlk kez 1621 yılında, Mayflower gemisinin yanaştığı yılın ertesi yıl kutlanan şükran yortusu başta Yahudi Yom Kipur’una paralel olarak tasarlanmıştı; bir oruç, içe dönme ve dua günü olacaktı. Gabriel Sivan The Bible and Civilization (İncil ve Medeniyet) adlı eserinde şöyle yazar (sh.236): “Tarihteki hiçbir Hıristiyan cemaati, hayatını İbrani ulusunun Tevratsal dramının tekrarı olarak gören Massachusetts Bay Colony’ye ilk yerleşenler kadar kendilerini Kitabın Ulusu ile özdeşleştirmemiştir... Bu göçmen Püritenler durumlarını, “Babil felaketi” ile yoldan çıkmış Kilise’nin haklı artıkları şeklinde dramatize ediyor, kendilerini ilahi takdirin aletleri, Sinay Dağı’nda yapılan antlaşma uyarınca yeni uluslarını kurmak üzere seçilmiş bir halk olarak görüyorlardı.” İngiltere’deki Püriten İsyanı (1642-1648) sırasında Püriten ekstremciler İngiliz hukukunu Eski Ahit ile değiştirmeye çalışmış ancak engellenmişlerdi. Amerika’da kolonilerin yasalarında Tevrat kanununu uygulamayı deneme özgürlükleri çok daha fazlaydı; ilk yerleşimcilerin yapmaya koyulduğu da tam olarak bu oldu. New England’daki kolonilerin ilk yasaları kutsal yazıları temel aldı. New Haven’da 1639 yılındaki ilk mecliste John Davenport koloninin yasal ve manevi temeli olarak İncil’in önceliğini açıkça belirtti. “Kutsal yazılar bütün insanların Tanrı’ya ve insanlara karşı bütün görevleri ile ailelerin ve ulusun Kilise konularında yönetimi için mükemmel kurallar içermektedir... Tanrı’nın sözü burada hükümet işlerini organize etmede göz önüne alınacak tek kural olacaktır.” New Haven meclis üyeleri daha sonra 79 kadar hüküm içeren ve yarısı İncil’den alıntılar –hemen hepsi Tevrat’tan- olan 1655 Yasası’nı benimsedi. Plymouth kolonisi 1641 yılında neredeyse tamamıyla Moşe kanununa dayanan “New England Ana Kanunu”nu benimseyen Massachusetts meclisininkine benzer kanunlara sahipti. Yahudilerin Tora’yı anlamasına yardım eden Sözlü Gelenek olmadan, Püritenler kendine hallerine bırakılmış oluyor ve kelimesi kelimesine yorumlamaya eğilim gösteriyordu. Bu bazı durumlarda Yahudiliğin hiç tanık olmadığı daha katı ve köktendinci bir uygulamaya yol açtı. YAHUDİLERİN EĞİTİM ÜZERİNDEKİ ETKİSİ Harvard, Yale, William and Mary, Rutgers, Princeton, Brown, King’s College (daha sonra Columbia olarak bilinecek), Johns Hopkins, Dartmouth, vb. dahil çeşitli eğitim kurumunun kuruluşunda Tevrat merkezi bir yol oynadı. Bu okulların birçoğu resmi amblem veya mühürlerinde İbranice bir sözcük ya da cümleyi benimsemiştir. Yale mührü Latince “Lux et Veritas”ı içeren bayrağın altında, Koen Gadol’ün Bet Amikdaş zamanında göğüs levhasının üzerinde bulunan İbranice “Urim ve Timum” sözcüklerinin yer aldığı açık bir kitap vardır. Columbia’nın mühründe üstte ortada Tanrı’nın İbranice adı, ortadaki bayrakta ise meleklerden birinin İbranice ismi yer alır. Dartmouth’un mührünün üst ortasında bulunan bir üçgenin içinde “Her şeye kadir Tanrı” anlamına gelen İbranice sözcükler yazılıdır. İbranice 16. yüzyılın sonunda ve 17. yüzyılın başında öylesine popülerdi ki Yale’deki öğrencilerden çoğu ilk söylevlerini İbranice yapardı. Harvard, Yale, Columbia, Brown, Princeton, Johns Hopkins ve Pennsylvania Üniversitesi’nde İbranice dil kursları vardı. Bu çok dikkat çekiciydi çünkü o zamanlar İngiltere’deki hiçbir üniversitede böyle bir uygulama yoktu. (Amerika’da İncil ve İbranice öğrenimi bu okulların hemen hepsinde gerekli olup öğrenciler ilk söylevlerini İbranice, Latince ya da Yunanca yapma seçeneğine sahipti.) Nüfusun büyük kısmı, Amerika’nın kurucu atalarının önemli kısmı dahil, bu Amerikan Üniversiteleri’nden mezundu. Örneğin Thomas Jefferson, William and Mary’ye; Alexander Hamilton ise King’s College’e (yani Columbia’ya) gitmişti. Dolayısıyla bu siyasi liderlerin çoğunluğunun yalnızca Eski ve Yeni Ahitlerin içeriğini değil, bir miktar İbranice de bildiğinden emin olabiliriz. Abraham Katsch The Biblical Heritage of American Democracy (Amerikan Demokrasisinin İncilsel Mirası) adlı eserinde şöyle yazar (sh.70): “Amerikan Devrimi sırasında İbranice öğrenmeye ilgi öylesine yaygındı ki meclisin bazı üyelerinin Birleşik Devletler’de İngilizce kullanımının resmen yasaklanmasını ve yerine İbranice’nin geçmesini önerdiği söylentileri dolaşır.” AMERİKA’DA YAHUDİ SEMBOLİZMİ İncil eğitimleri Amerika’nın kurucularının yalnızca din ve etik konularındaki tutumunu değil, politika alanındaki tutumlarını da etkilemiştir. Püritenlerin İncilsel görüşlerini siyasi nedenlerden de benimsediklerini görürüz. Örneğin eski İbranilerin kötü firavuna karşı mücadelesi, yerleşimcilerin İngiliz tiranlara karşı mücadelesini temsil eder. Kolonilerin siyasi mücadelelerinin nasıl eski İbranilerle özdeşleştirildiğini açıkça gösteren çok sayıda örnek bulunabilir. • Birleşik Devletler’in Benjamin Franklin, John Adams ve Thomas tarafından 1776 yılında önerilen resmi mührünün ilk şekli, Kızıldeniz’i geçen İbranileri resmetmektedir. Mührün etrafındaki slogan ise “Tiranlara direnmek Tanrı’ya itaattir” şeklindedir. • Philadelphia’daki Independence Hall’daki Liberty Bell’in üzerindeki yazı Levililer’den (25:10) doğrudan bir alıntıdır: “Ülkede bütün yaşayanlar için özgürlük ilan edeceksiniz.” Bağımsızlık mücadelesi dönemindeki vatansever söylev ve yayınlar çoğu zaman İncil’den bölüm ve alıntılarla doluydu. Amerika’nın temel anayasası bile Amerika’nın siyasi şekillenmesine İncil’in etkisi ile Yahudi fikirlerinin gücünü yansıtır. Bağımsızlık Bildirisi’nin açılış cümlelerinde bu gayet açıktır: “Bütün insanların eşit yaratıldığı, Yaradanları tarafından, aralarında hayat, özgürlük ve mutluluk arayışı da bulunan, ellerinden alınamayan bazı haklarla donatıldıkları aşikar gerçeklerdir.” Bu sözcükler kuşkusuz Aydınlatma Dönemi’nin fikirlerini yansıtsa da, bu hakların Tanrı’dan geldiği kavramı Tevrat kökenlidir. Amerika’nın ilk dönemlerine ait bu ve diğer belgeler, Tanrı tarafından verilen bir ahlak standardının Amerikan demokrasisinin merkezi sütunu olduğunu açıkça gösterir. Yeni demokrasinin parası bile “Tanrı’ya inanıyoruz” diye ilan eder. Amerika’nın değerleri üzerindeki Yahudi etkisi konusunda daha çok şey söylenebilir. Biz Yahudilere dönelim. İLK AMERİKAN YAHUDİLERİ Yahudilerin Amerika’daki tarihi Birleşik Devletler bağımsız bir ülke olmadan öncesinde başlar. İlk Yahudiler Amerika’ya Kristof Colomb ile 1492 yılında gelmiştir. Hıristiyanlığı yeni seçen Yahudilerin da Conquistador (Fatih) Hernando Cortez ile 1519 yılında Mexico’ya gelen ilk İspanyolların arasında bulunduğunu da biliyoruz. Aslında o kadar çok sayıda Yahudi dönme Mexico’ya geldi ki İspanyollar dört nesil öncesine kadar Katolik atalara sahip olduğunu kanıtlayamayanların göçünü engellemeyi kural haline getirdi. Engizisyonun bu Yahudi dönmelerin aslında sapkın olmadığından emin olmak için onları izlediğini ve yakılarak öldürülmenin Mexico City’de yaygın hale geldiğini belirtmeye gerek yok. Kuzey Amerika’da kayıt edilen Yahudi tarihi 1654 yılında, 23 Yahudi sığınmacının Recife, Brezilya’dan (Hollandalılar orada sahip oldukları her şeyi Portekizlilere kaptırmıştı) New Amsterdam’a (daha sonra New York olarak bilinecek) gelmesiyle başlar. New Amsterdam da Hollandalılara aitti ancak vali Peter Stuyvesant Yahudileri istemiyordu. Arthur Hertberg The Jews in America (Amerika’daki Yahudiler) adlı eserinde şöyle yazar (sh.21): “Geldiklerinden iki hafta sonra Stuyvesant yerel tacirlerden ve Kilise’den ‘gelen Yahudilerin hemen hepsinin orada kalmak isteyeceği’ konusunda şikayetler duydu. Stuyvesant onları kovmaya karar verdi. Dini hakaret formüllerini kullanarak Yahudilere “iğrenç, hileci ve İsa’nın düşmanları ve ona küfredenler’ dedi. Stuyvesant yöneticilerine ‘dostça bir şekilde gitmelerini istemelerini’ tavsiye etti.” Yahudilerin kovulmamasının tek sebebi, Yahudi yatırımlarına çok bağımlı olan Dutch West Indian Company’nın (Hollanda Batı Hindistan Şirketi) buna engel olmasıdır. YAHUDİLER VE AMERİKAN DEVRİMİ 1776 yılında ve Bağımsızlık Savaşı sırasında Amerika’da tahmini 2.000 Yahudi (erkek, kadın ve çocuk) vardı, buna rağmen davaya katkıları önemliydi. Örneğin Charleston, South Carolina’da yetişkin hemen her Yahudi erkek bağımsızlık için savaştı. Georgia’da öldürülen ilk vatansever bir Yahudi (Francis Salvador) idi. Ayrıca Yahudiler vatanseverlere önemli finansman sağlıyordu. Finansmancıların en önemlisi Continental Congress’e büyük miktarda para borç veren Haym Salomon idi. Savaşın son günlerinde Salomon Amerikan hükümetine 200.000 Dolar verdi. Parası hiçbir zaman geri ödenmedi; öldüğünde iflas etmişti. Başkan George Washington ilk sinagog (adı Turo Sinagog olup Sefarad sinagogu idi) Newport, Rhode İsland’a 1790 yılında açıldığında Yahudilerin katkılarını hatırladı. 17 Ağustos 1790 tarihli bu mektubu gönderdi: “Ülkede yaşayan Abraham’ın çocukları diğer yaşayanların iyi niyetini hak eder ve yararlanır umarım. Herkes kendi bağının ve incir ağacının altında güvenle oturduğu sürece onu korkutacak hiç kimse olmayacaktır.” “Bağ ve incir ağacı” sözcüklerine dikkat edin. Bu cümle Peygamber Michah’ın Mesihsel ütopya kehanetinde yer alır: Ama son günlerde, Tanrı’nın evinin dağı, dağların tepesinde kurulacak ve tepelerin üzerinde yükselecek; insanlar oraya akın edecek. Ve birçok ulus gelecek ve şöyle diyecek: ‘Gelin, Tanrı’nın dağına ve Yaakov’un Tanrı’sının evine gidelim; bize tarzını öğretecek ve O’nun yollarında yürüyeceğiz; çünkü Tora Sion’dan çıkacak ve Tanrı’nın sözü Yerulaşayim’den çıkacak. Ve birçok halkı yargılayacak ve uzaklardaki güçlü uluslar hakkında karar verecek; kılıçları tırpana ve mızrakları budama çengellerine dönüşecek; ulus ulusa karşı kılıç kaldırmayacak ve artık savaşmayı öğrenmeyecek. Ama her zaman kendi bağının ve kendi incir ağacının altında oturacak; ve hiç kimse onları korkutmayacak; çünkü Tanrı’nın ağzı böyle dedi. Washington’un bu sözcükleri seçmesi ilginçti ama yukarıda belirtildiği gibi Tevrat’ın seyyahlar ve yeni ulusun kurucu babaları üzerindeki büyük etkisinin ışığında, bu şaşırtıcı değildir. AMERİKA’NIN YAHUDİLERE KARŞI KARIŞIK DUYGULARI Diğer kurucu atalardan bazılarının Yahudilere karşı Washington’dan biraz daha kararsız olduğunu belirtmek gerekir. Yahudiler hakkında çok iltifatçı sözler söyleyen John Adams aynı zamanda “onların (Yahudiler) birçoğunu sevmenin çok zor iş” olduğunu da belirtmiştir. “Karakterlerinin pürüzlerinin ve tuhaflıklarının” aşınacağı ve “liberal ünitaryen (teslis –üçleme- doktrinini kabul etmeyen) Hıristiyanlar” olacakları günü bekliyordu. Thomas Jefferson Yahudilerin daha laik öğrenim görmesi gerektiğini düşünüyordu. Böylece “eşit saygı ve himaye görecekler” ki bu da böyle bir öğrenimin saygı görmesinin beklenmediğini ima etmektedir. Arthur Hertzberg The Jews in America adlı eserinde şöyle yazar (sh.87): “Jefferson Aydınlanma’nın ana görüşünü dile getiriyordu: her insan toplamda eşit bir yere sahip olabilirdi ama ‘giriş bileti’, ‘aydınlanmışın tarzını ve görünümünü benimsemesiydi. Jefferson, Yidiş konuşan ve Talmud’u bilen Yahudi’nin topluma kendisi gibi klasik öğrenim görmüş bir düşünür kadar yararlı olmadığını düşünüyordu Amerika’da “fazla Yahudi” olmadığınız sürece sizin için Amerika’da özgürlük var fikri, Yahudilerin büyük kısmını oradan uzak tuttu. 1820 yılına kadar Amerika’daki Yahudi nüfusu sadece 6.000 idi. Geleneksel Yahudiliği bir yana atan ve “fazla Yahudi” olmayan Reformcu Alman Yahudiler 1830’lu yıllarda gelmeye başlayınca durum değişti. Doğru Avrupa’dan yoksul, zulüm görmüş Yahudilerin gelişi ise sonraki yüzyılın başında gerçekleşti. Ancak devam etmeden önce Avrupa Yahudilerine ne olduğuna bakmalıyız. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ YAHUDİ DÜNYASINDAKİ DEĞİŞMELER AVRUPA 1800'LER PALE YERLEŞİMİ Batı Avrupa Yahudilerini özgürleştiren Napoleon Aydınlanma’sı, 18. ve 19. yüzyıllarda Yahudilerin çoğunluğunun yaşadığı Doğu Avrupa’ya ulaşmadı. Yahudiler en çok oralarda yoğunlaşmıştı: yaklaşık 5 milyon kişi; bu da dünyadaki Yahudi nüfusunun %40’ını temsil ediyordu. Doğu Avrupa’da yaşayan Yahudiler 1791 yılından 1915 yılına kadar Çarlık Rusyası tarafından –Büyük Katerina ile başlayarak- Pale Yerleşimi (yani yerleşimin sınırları ) olarak bilinen bir alana kapatılmıştı. Pale, Ukrayna, Litvanya, Belarus, Kırım ve Polonya’nın (1772 yılında Rusya, Prusya ve Avusturya arasında bölüştürülmüştü) bir kısmını da içeren 25 eyaletten oluşuyordu. Yahudiler özellikle Moskova ve St. Petersburg’dan kovulmuş, Pale’de yaşamaya zorlanmıştı. Daha sonra Pale içindeki kentsel alanlardan da kovulmuş ve yalnızca ştetl’lerde yaşanmaya mecbur edilmişlerdi. Zulme rağmen Pale’de bazı şaşırtıcı şeyler oldu. Bir kere yardımseverlik –İbranice “adalet” anlamına gelen tsedaka- hüküm sürüyor, Yahudiler birbirlerine yardım ediyordu. Tarihçi Martin Gilbert Atlas of Jewish History (Yahudi Tarihi Atlası) adlı eserinde Pale’deki tüm eyaletlerde Yahudilerin en az %14’ünün yardıma ihtiyacının olduğunu ve Litvanya ve Ukrayna Yahudilerinin %22 oranındaki yoksul halka destek verdiğini yazar: “Yahudiler tarafından örgütlenen yardım kuruluşları arasında yoksul öğrencilere giyecek, askerlere kaşer yiyecek, fakirlere bedava tıbbi tedavi, yoksul gelinlere drahoma, yetimlere teknik eğitim verenleri vardı.” Bu inanılmaz derecede sofistike bir sosyal refah sistemiydi. Büyük zorluk döneminde, hiçbir Yahudi terk edilmiyordu. Yahudilerin birbirlerine karşı duyarlı olmaları, Yahudi olmayanların gözünden kaçmadı. Gerçekten de bu dönemde rabi’ler yerel Slav nüfustan olanların Yahudiliğe kabulünü yasaklayan bir kararname çıkarmak zorunda kaldı. Hıristiyan Slavlar neden Yahudi olmak istesin? Hiçbir Yahudi’nin sokakta açlıktan ölmeye bırakılmadığını anlamışlardı. Oysa Hıristiyan bir köylü olduğunuz takdirde kolaylıkla sokakta açlıktan ölebilirdiniz çünkü kimse sizinle ilgilenmeyecekti. Ne hükümet size yadım edecekti, ne de Kilise. Dolayısıyla rabi’ler binlerce samimiyetsiz dönmenin hayatını kurtarmak için Yahudiliğe akın etmesini ve Yahudi sosyal refah sisteminden yararlanmasını istemiyordu. TORA ÖĞRENİMİ Zulme karşın Pale’de olan bir başka şaşırtıcı şey, Tora öğreniminin yeniden doğuşu oldu. Daha önceki bölümlerde gördüğümüz gibi Tora öğrenimi 18. yüzyılda kenara atılmış, elitlerin konusu olmuştu. 1803 yılında Vilna Gaon’un bir öğrencisi Volozhinli Rabi Chaim ben Isaac (1749-1821) durumu düzeltmeye koyuldu. Bu dönemde yeşivaların çoğu, bulundukları bireysel kasabalar tarafından desteklenen küçük kurumlardı. Rabi Chaim herkese açık ve birçok cemaat tarafından desteklenen büyük bir kurum oluşturmayı önerdi. Avrupa şehirlerinin hahambaşlarına mektuplar göndererek Volozhin’deki yeşivasına en iyi öğrencilerini göndermelerini istedi. Onlara maddi destek, en iyi öğretmenler ve yüksek seviyeli standart bir müfredat sözü verdi. Bu mektuba gayet olumlu şekilde yanıt verdiler. Çok sayıda öğrenci Volozhin Yeşivası’na gönderildi. Okulun 450 öğrencisi oldu. Ne yazık ki Volozhin Yeşivası çok uzun süre ayakta kalamadı çünkü Rusya’daki Çar hükümeti olup bitenleri fark etti ve onları daha az Yahudi yapacak daha laik bir müfredat benimsemeye zorladı. Volozhin Yeşivası bazı laik öğrenimlere müsaade etmeye istekliydi ama tüm fakülte üyelerinin “Rus dili ve kültürü” öğretmek üzere Rus eğitim kurumlarınca tanınmış bir diplomaya sahip olması talebi kabul göremezdi. Yeşiva böylece 1892 yılında Rus denetçiler tarafından kapatıldı ve öğrencileri dört bir yana dağıldı. 100 yıldan az bir süre boyunca işlemesine rağmen modern yeşiva modeli oldu. Volozhin kapanıncaya kadar onun örneğine dayanan ve çoğu Volozhin öğrencileri tarafından başlatılan başka yeşivalar hayata geçmişti bile. MUSSAR HAREKETİ Tora öğreniminin yeniden doğduğu dönem zarfında, Pale’de bu öğrenimlerin ana odağı olacak yeni bir düşünce ortaya çıktı. Tetikleme, Yahudilikte çok önemli bir hareket olan Mussar Hareketi’nden (“Ahlak Hareketi”) geldi. Kurucusu daha çok Rabi Israel Salanter olarak tanınan çok değişik bir kişi, Salantlı Rabi Israel Lipkin (1810-1833) idi. İyi kalpliliği hakkında çok hikaye anlatılır. En ünlü hikaye bir Yom Kipur’da sinagogundan kaybolmasıyla ilgilidir. Topluluk güvenliği için endişe eder, duayı geciktirirken genç bir anne tek başına bıraktığı bebeğine bakmak üzere evine koşar. Rabi’yi orada beşiği sallarken bulur. Bebeğin ağladığını duymuş, sakinleştirmek için durmuş, başka bir insanın gereksinimlerini kendi kişisel ruhani tatmininin önünde tutmuştu. İyilik timsali olan Rabi Salanter etik ve ahlak söz konusu olduğunda canavar kesilebilirdi. Zengin bir adam, oğlunun askere alınmaması için yetkililere rüşvet verdiği için zavallı bir dulun iki oğlunun Rus ordusuna alınacağını öğrendiğinde öyle yaptı. Dulun hakkını korumak için sinagogdaki bütün cemaati karşısına aldı. Rabi Salanter Tora öğreniminde, ahlak ve etik öğrenimini yeniden merkezi yerine yerleştirmek istiyordu. Talmud öğreniminin fazla yasacı, entelektüel hale geldiğini ve Tanrı ile kişisel bir ilişki geliştirme ya da diğer insanlarla ilişkilerde nasıl daha iyi bir kişi olunacağı konusunda öneriden yoksun kaldığını düşünüyordu. Mussar Hareketi’nin kitabı Kabalacı Moşe Hayim Luzatto’nun 18. yüzyıldaki eseri oldu: Doğrunun Yolu. Rabi Salanter Mussar öğrenimlerini başlattığında, sistemi yeni olduğu için çekişmelere yol açtı. Ortodoks Yahudiler başka bir “reform” türü olacağından endişeleniyordu. Ancak Mussar Hareketi kaygılarını yok etmeyi başardı. Öğretileri şimdi birçok yeşiva’nın merkezi müfredatıdır. Mussar öğreniminde uzman yeşivaların en ünlüsü, Rabi Salanter’in bir öğrencisi olan Navaradoklu Rabi Joseph tarafından kurulan Navaradok Yeşivası idi. Burası aynı zamanda kadının eğitim sistemi Bet Yaakov’u başlatan yerdir. Çoğu Volozhin Yeşivası mezunları tarafından kurulmuş olan ve Rabi Salanter’in öğretileri ile Mussar Hareketi’ni öğreten diğer yeşivalar şunlardır: • Mir (Holokost sırasında Şangay’a göç eden ve sonunda Yeruşalayim ile Brooklyn’e yerleşen büyük yeşiva) • Slobodka (Hebron – İsrail’e göç eden ve Araplar tarafından yıkıldığında Yeruşalayim ve Bnei Brak’a taşınan) • Telshe (şimdi Clevand, Ohio’da) • Slutzk (şimdi Lakewood, New Jersey’de). ZORUNLU LAİKLEŞME Ortodoks Yahudiler baştaki tereddütten sonra Mussar Hareketi’ni kabul edip kucakladığı halde, Ortodoks olmayanlar karşı çıkmayı sürdürdü. Karşıtlar arasında başı çeken Maskilim (Aydınlanmışlar) adlı ve her tür ve şekilden geleneksel Yahudiliğe karşı çıkan gruptu. Volozhin Yeşivası’nın kapatırken Çar hükümetine yardım eden bu gruptu. Neden? Çünkü Maskilim Yahudi kardeşlerinin Yahudiliği bırakmasını ve Rus kültürüne katılmasını istiyordu. Şunu ileri sürüyorlardı: “Rus kültürünü öğrenelim... Rusça konuşup Rusça yazalım... onlar gibi olalım, o zaman bizi kabul edecekler, toplumla daha etkin bir şekilde bütünleşebileceğiz. Çoğumuzun mücadele ettiği korkunç yoksulluk son bulacak.” Maskilim’in önemli bir şahsiyeti Rusya’ya Riga “aydınlanmış” Yahudi okulunun müdürü olarak gelen bir Alman olan Dr. Max Lilienthal (1813-1882) idi. Çar I. Nikola’nın hükümeti tarafından Yahudi Eğitimi Bakanı atandı ve Pale Yahudilerini, Çarın onlar için yeni bir eğitim sistemi kurma konusundaki “iyi niyeti” hakkında ikna etmeye yeltendi. Bunlar Çarın Rusya’da Yahudi toplumunu “yeniden yapılandırmaya” çalıştığı zamanda oldu: geleneksel elbiselerin giyilmesinin yasaklanması, Talmud öğrenimine karşı kararname ve Yahudilerin “yararlı” (çiftçi, zanaatçı, kalifiye işçi) ve “yararsız” (niteliksiz işçiler, rabi’ler, yetimler, hastalar ve işsizler) olarak bölünmesi. 1843 yılında bu ilklim hüküm sürerken Lilienthal’ı Volozkinli Rabi Yitshak, Rabi Menahem Mendel Schneersohn ve Tzemach Tzedek olarak bilinen Chabad Lubavitch Rebbe’si ile karşı karşıya getiren Yahudi eğitimi konusunda bir konferans toplandı. Lilienthal bu rabi’lerin argümanlarına karşı duramadı. Rabi’ler Lilienthal’in yeni okul sistemi ile geleneksel okul sistemi rekabetinde, Yahudilerin geleneksel okullarını koruma hakkını kazanmayı başardı. Lilienthal’ın okulları on yıl içinde öğrenci yokluğundan kapandı. Lilienthal’ın savunmacıları onun Çarın “iyi niyetinin” Yahudileri Hıristiyan’a dönüştürmek olduğunu anladığı için gittiğini ileri sürer. Cincinnati, Ohio’ya göç etti ve bir reform cemaatinin başı oldu. |
MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ YAHUDİLİK DÜNYASINDAKİ DEĞİŞİMLER BATI AVRUPA 1800'LER ÇARLAR VE YAHUDİLER Rus çarlarının hangisinin Yahudilere karşı daha kötü olduğu tartışılabilir. 1825 ile 1855 yılları arasında tahtta olan Çar I. Nikola ile başlayacak ve devam edeceğiz. Çar I. Nikola 1827 yılında Kanton Kararnameleri olarak bilinen kararları çıkardı. (Kanton sözcüğü “askeri kamp” demekti.) Bu kararnameler Yahudi erkek çocuklarının Rus Ordusu’na katılmasını şart koşuyordu. Bu oğlanlar 12 ile 18 yaşları arasındaydı ve 25 yıl boyunca hizmet etmeye zorlanıyordu! Askerlikleri sırasında Hıristiyanlığı seçmeleri için her türlü çaba sarf ediliyordu. Hizmet koşulları çok zor olduğundan askere giden çocukların pek azı sağ kalıyor, sağ kalanlar ise kendilerini artık Yahudi olarak tanımlamıyordu. Bu, Yahudi cemaati açısından bir ölüm emri idi. Bazı Yahudi anne babalar öylesine umutsuz duruma düşüyordu ki oğullarının sağ başparmağını kasap bıçağı ile kesiyorlardı ki tüfek kullanamasınlar ve askerlikten muaf tutulsunlar. Başkaları oğullarını rüşvet vererek kurtarmaya çalışıyordu. Kanton Kararnameleri Yahudi cemaati üzerindeki baskıları yeni uçlara taşıdı. Bu yetmezmiş gibi, hükümet destekli bir Antisemitizm vardı. SİON YAŞLILARININ PROTOKOLLERİ Rus gizli polisi yüzyılın sonuna doğru, tarihteki en ünlü Antisemit “belge” olan sahte dokümanlar yaymaya başladı: Sion Yaşlılarının Protokolleri. Bu protokollerin dünya Yahudi liderlerinin her yüz yılda bir yaptığı ve amacı gelecek yüzyılda dünyayı nasıl idare ve kontrol edeceklerini planlamak olan gizli toplantının notları olduğu ileri sürülüyordu. Günümüzde bu oldukça komik gelse de, Protokoller dünyanın bütün sorunlarından sorumlu tutulan Yahudilerin hakimiyeti altında olduğunun “kanıtı” olarak gösterildi. Protokollerin meraklıları ve savunucuları arasında, sayacağımız Antisemitlerin yanı sıra başkaları da vardı: Ford Motor Company’nin kurucusu Henry Ford; tahmin edileceği gibi Adolf Hitler; Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdül Nasır; ve Suudi Arabistan Kralı Faysal. Protokollerin sahte olduğunun kanıtlanması, içeriklerinin tamamıyla gülünç olmasına ve en kötü cinsten Antisemitizm örneği olarak görülmelerine rağmen günümüzde satışları canlılığını korumakta ve Barnes and Noble ve amazon.com gibi dev kitapçı zincirleri tarafından konuşma özgürlüğü adına pazarlanmaktadır. POGROMLAR Pogromlardan –Yahudilere karşı kitle halinde şiddet- Ukraynalı Kazak Bogdan Chmielnicki’nin 17. yüzyıl Polonya’sındaki ölümcül saldırılarını anlatırken söz etmiştik. Çarlık Rusya’sında Yahudilere karşı o kadar çok pogrom yapıldı ki hepsini sıralamak mümkün değildir. (Örneğin dört yıllık bir dönemde 284 pogrom yapılmıştı.) Bu pogromlar rasgele bir şekilde değil, Hıristiyan bayramları sırasında Hıristiyan papazların kitleleri çılgınca kışkırtması sonucunda meydana geliyordu. Ancak Çarlık Rusya’sında pogromların çoğu hükümet tarafından örgütleniyordu. Çarlık hükümeti neden kalabalıkları Yahudilere karşı örgütlesin? Çünkü Yahudiler Rusya’nın (ve tarihte birçok başka ülkenin) ekonomik problemlerinin klasik günah keçileriydi. Tabii ki Rusya’nın sorunlarının Yahudilerle hiçbir alakası yoktu. Rusya’nın sorunları tamamıyla geri kalmış, feodal ve yoldan çıkmış bir rejimle ilgiliydi. Dikkati yolsuzluktan dağıtmanın yollarından biri, suçu Yahudilere atmak ve kitlelerin Yahudilere saldırarak rahatlamasına izin vermekti. Rusya’nın sorunları Çar II. Alexander’in (en yetkin çarlardan biri olan ve Yahudilere karşı nispeten iyi davranan) 1881 yılında arabasına bir bomba aran bir anarşist tarafından katledilmesinden sonra daha da kötüleşti. Rusya’nın sorunları kötüleşince, Yahudilerin de sorunları kötüleşti. Yeni Çar III. Alexander’in (1881-1894 yılları arasında tahtta kaldı) hükümeti, kitlelerin öfkesini Yahudilere odaklamak için pogrom üstüne pogrom düzenledi. III. Alexander pogromlara ilaveten Yahudilere karşı bir dizi kanun çıkardı. Bu kanunlar Mayıs Kanunları olarak adlandırılıyor ve aşağıdaki türden yasaklamalar içeriyordu: 1. “Yahudilerin şehir ve kasabaların dışına yerleşmesi yasaktır.” 2. “Mülk ve ipoteklerin Yahudilerin adına kaydı geçici olarak durdurulacaktır. Yahudilerin bu türden mülkleri yönetmesi yasaklanmıştır.” 3. “Yahudilerin pazar günleri ve Hıristiyan bayramlarında ticaret yapması yasaktır.” Berel Wein Triumph of Survival (Hayatta Kalmanın Zaferi) adli eserinde III. Alexander’in saltanatı hakkında şöyle yazar (sh.173): “Kovulmalar, sürgünler, tutuklamalar ve dayak Yahudilerin gündelik kaderi olmuştu. Sadece aşağı sınıfın değil, orta sınıfın, hatta Yahudi aydınların. III. Alexander’in hükümeti Yahudi nüfusa karşı savaş başlattı... Yahudilerin peşine düşüldü. Romanofların korkunç tiranlığından kaçmanın tek yolu göç gibi görünüyordu.” III. Alexander’ın saltanatı sırasında Rusya’yı korkunç bir açlığın vurması ve 400.000 köylünün ölmesi işleri hiçbir şekilde kolaylaştırmadı. Sağ kalanlar acılıydı, öfkeleri artmıştı (bu öfke 1905 yılında bir devrim girişimi ve 1917 yılında Komünist rejimini getiren başarılı Rus Devrimi ile ifade buldu.) SON ROMANOF III. Alexander ölünce, yerine Romanofların sonuncusu II. Nikola geçti. Yeni Çar babasının geride bıraktığı karışıklıkla baş etmek zorundaydı, bunu da çok kötü bir şekilde yaptı. Saltanatı sırasında en ünlü pogromlardan biri gerçekleşti: 1903 Paskalyası’nda (6-7 Nisan), Kishinev’de. Kishinev pogromu Rusya’da gerilimin çok olduğu bir anda meydana geldi (birinci başarısız devrimden iki yıl önce yine başarısız bir devrim girişimi olmuştu). Gerilimi dağıtmak isteyen Çarcı hükümet bir kez daha Yahudilere karşı bir pogrom düzenledi. Tuhaf gelse de, Kishinev pogromu uluslararası kamuoyunun dikkatini çok çekti. Nedeni, “aydınlanmış” batı dünyasının artık pogromları kabul edilemez bulmasıydı. (40 yıl sonra kendilerinin Yahudilere neler yapacaklarını bilselerdi!) İşte New York Times gazetesinde pogrom hakkında çıkan yazıdan bir alıntı: “Birkaç saatte yok edilen mal miktarını anlatmak mümkün değil. Ayaklananların naralarını... Kurbanların acıklı çığlıkları etrafta yankılanıyordu. Ne zaman bir Yahudi görseler kendinden geçinceye kadar vahşice dövüyorlardı. Bir Yahudi kalabalık tarafından tramvaydan çekilerek çıkarıldı ve ölünceye dövüldü. Parçalanmış şilteler ve tüyler havada uçuşuyordu. Her Yahudi evine girilmişti; zavallı Yahudiler dehşet içinde kilerlere, tavan aralarına gizlenmeye çalışıyordu. Kalabalık sinagoga girdi, en büyük ibadet evini ve Sefer Tora’ları kirletti. Aydın Hıristiyanların davranışları utanç vericiydi. Ayaklanmayı durdurmak için hiçbir girişimde bulunmadılar. Sadece etrafta dolaştılar ve ürkütücü sporun tadını çıkardılar. Salı günü, yani üçüncü gün askerlerin ateş etme emri aldığı öğrenilince ayaklanma durdu.” İki günlük kargaşanın ardından Çar “Pekala” dedi, “görev tamamlandı. Şimdi durma zamanı.” Ve durdu. Bir dahaki sefere kadar. Rusya’da büyük bir iç huzursuzluk dönemi olan 1903 ile 1907 yılları arasında, 50.000’i aşkın kişinin öldüğü 284 pogrom oldu. Vahşetin seviyesi inanılmazdı. İnsanların artık tahammülü kalmamıştı. Yahudi cemaati yıkıma uğramış, halk kurtuluş yolu arıyordu. Shtetl’lerden kaçıyor, Rusya’daki durumu değiştirebilecekleri umuduyla bulabildikleri anarşist, komünist, sosyalist hareketlere katılıyorlardı. Yahudiler tarihin en büyük idealistleri olmuştur. O sırada umutsuzca, işleri düzeltebilecek bir yolun peşine düşmüşlerdi. (I. Dünya Savaşı’nın etrafındaki olayları incelerken, aktivizmlerini de tartışacağız.) Bu dönemde gerçekleşen başka bir şey de göç idi. Rusya’dan Yahudilerin kitle halinde göç ettiğini görüyoruz. 1881 ile 1914 yılları arasında her yıl 50.000 kadar, toplamda 2,5 milyon Yahudi Rusya’yı terk etti. Bu göçlere rağmen Rusya’daki Yahudi nüfusu, çok yüksek doğum oranı yüzünden değişmedi: yaklaşık 5 milyon. Rusya’dan gidenler olmasaydı 7-8 milyon olacaktı. Bu zaman döneminde Yahudi göçmenlerin büyük kısmını alan Amerika oldu. ALTIN TOPRAK Yahudilerin Babilliler tarafından sürgüne götürüldüğünde, göçün iki aşamada olduğunu hatırlayacaksınız. Babilliler önce en iyi ve en akıllı 10.000 kişiyi aldı. Bu bir kutsamaya dönüştü çünkü Yahudiler Babil’e vardığında orada oluşmuş bir Yahudi altyapısı buldu. Yeşivalar kurulmuş, sinagoglar inşa edilmişti. Kaşer bir kasap ve mikve vardı. Yahudi yaşamı devam edebilirdi. Bunun sonucunda Babil sürgünü sırasında neredeyse hiç asimilasyon olmadı. Ancak zavallı Rusya Yahudileri 19. yüzyılın sonunda kitle halinde Amerika’ya vardığında –ünlü Ellis Adası’ndan geçerek- orada yerleşmiş bir Yahudi altyapısı bulmadılar. 1830’ların göçü sırasında onlardan önce gelenler Alman Yahudileri idi (yaklaşık 280.000 kişi). Daha yoksul olan Rus Yahudilerine içerleyen bu Alman Yahudileri ya Reformcuydu (ne Tora’nın Tanrı tarafından verildiğine inanıyorlardı, ne de Yahudilerin uymak zorunda olduğu, Tanrı tarafından verilmiş belli kanunlara) ya da Yahudi geleneğinden tamamıyla kaçınan laik Yahudiler idi. Böylece zavallı Rus Yahudileri Altın Asimilasyon Toprağı’na ayak basmış oldu. |
| Saat: 13:35 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık