MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Çevre Bilimleri (https://www.msxlabs.org/forum/cevre-bilimleri/)
-   -   Küresel Isınma Nedir? Küresel Isınma Hakkında (https://www.msxlabs.org/forum/cevre-bilimleri/19434-kuresel-isinma-nedir-kuresel-isinma-hakkinda.html)

evo 4 Aralık 2006 13:11


Yazı: Tim Appenzeller ve Dennis R. Dimick
Fotoğraflar: Peter Essick


Dünya'nın ısınıyor, hem de hızla. Peki bizler bu ısınmanın ne kadarından sorumluyuz?
Küresel ısınma, endişelenmeyi gerektirmeyecek kadar uzak ya da belirsiz bir gelişme olarak görülebilir –bir hafta sonrasının hava durumunu dahi genellikle doğru tahmin edemeyen günümüz bilgisayar teknolojilerinin öngördüğü bir diğer gelişme... En azından, soğuk bir kış gününde birkaç derecelik ısınmanın o kadar da kötü olmadığını düşünebilir ve iklim değişikliğine ilişkin uyarıları, yaşam biçimlerimizi değiştirmek için geliştirilen çevreci korkutma taktikleri olarak algılayabilirsiniz. Ancak değişen Dünya konulu dosyamızın birinci bölümü “Jeo–Alarm”a göz atmanızda yarar var. Dünya'nın insanlığı tedirgin eden haberleri olduğunu göreceksiniz.
Şu anda Alaska'dan And Dağları'nın karlı zirvelerine kadar her yer ısınıyor, hem de hızla. Sıcaklıklar geçtiğimiz yüzyıldan bu yana Dünya genelinde 0,6ºC arttı ancak en soğuk, en uzak noktalar çok daha fazla ısındı. Sonuçlar pek de iç açıcı değil. Buzullar eriyor, nehirler kuruyor, kıyılar erozyona uğruyor ve yakınlarda yaşayan toplulukları tehdit ediyor.


Yazı: Daniel Gliek
Fotoğraflar: Peter Essick


Çekilen buzullar, yükselen denizler ve küçülen göller halen sürmekte olan küresel değişimin örneklerinden sadece birkaçı.
Daniel Fagre, sırt çantalarımızı yüklenirken, “Gerekli olmayan hiçbir şeyi yanımıza alamayız” diyor. Kramponlar, buz baltaları, ip, GPS alıcıları ve boz ayıları uzak tutacak özel spreylerle silahlanıyor ve Montana'da, Glacier (Buzul) Ulusal Parkı'nda, Sperry Buzulu'na doğru güçlükle ilerliyoruz. Fagre ve ABD Jeoloji Servisi Küresel Değişim Araştırma Programı'ndan iki araştırmacının yanında yürüyorum. Onlar 10 yılı aşkın bir süredir yaptıkları gibi, yine, parktaki buzul katmanlarının ne kadar eridiğini ölçüyorlar.
Şu ana kadar elde edilen sonuçlar insanın kanını donduruyor. Glacier Ulusal Parkı 1910'da kurulduğunda yaklaşık 150 buzula ev sahipliği yapıyordu. O dönemden bugüne buzul sayısı 30'un altına düştü ve geriye kalanlar da alan olarak üçte iki oranında küçüldü. Farge, parka adını veren buzulların tümü olmasa da büyük bölümünün 30 yıl içinde yok olacağını öngörüyor.
“Normal koşullar altında jeolojik zaman ölçeğinde meydana gelen olaylar artık insan ömrü kadar kısa bir dönemde gerçekleşiyor” diyor.
Gezegenin sağlık durumunu değerlendiren uzmanların elinde Dünya'nın ısındığını gösteren kesin kanıtlar var. Ve bazı kanıtlar bu ısınmanın hızla gerçekleştiğini ortaya çıkarıyor. Çoğu uzman, insan etkinliklerinin, özellikle de fosil yakıt kullanımı sonucunda atmosferde biriken sera gazlarının, küresel ısınmayı etkilediği inancında. Araştırmacılar son 10 yılda yıllık ortalama yüzey sıcaklıklarında rekor artış kaydetti ve gezegenin her yanında başka değişiklikler de –buz dağılımında, okyanus suyu sıcaklık ve tuzluluk oranında değişiklikler– gözlemleniyor.
Bir buzul yamacına tırmanırken Fagre, “Bu buzul eskiden daha yakındaydı” diyor. Patikanın kenarındaki levha, Sperry Buzulu'nun kapladığı 325 hektarlık alanın 1901'den bu yana 120 hektara düştüğünü gösteriyor. Soluklanmak için duran Fagre, “Aslında bu bilgi güncel değil” diyor. “Artık bu alan 100 hektarın da altında.”
Dünyanın her yanında, buz değişime uğruyor. Kilimanjaro'nun ünlü karları 1912'den bu yana yüzde 80'in üzerinde eridi. Garhwal'da (Himalaya) buzullar öylesine büyük bir hızla eriyor ki araştırmacılar Himalayalar'ın orta ve batı kesimlerindeki buzulların 2035'e kadar yok olacağına inanıyor. Kuzey Kutbu'nda deniz buzu son 50 yılda büyük ölçüde inceldi ve son 30 yılda da kapladığı alan yaklaşık yüzde 10 azaldı. NASA'nın düzenli aralıklarla yapılan lazer altimetre ölçümleri Grönland'ın buz örtüsünün küçüldüğünü gösteriyor. Kuzey Yarıküre'de tatlı su buzları ilkbaharda çözülmeye 150 yıl öncesine göre 9 gün erken, sonbaharda donmaya ise 10 gün geç başlıyor. Alaska'nın bazı kesimlerinde, permafrostun (donmuş toprak tabakası) erimesi nedeniyle yüzeyde neredeyse 5 metrelik çökme meydana geldi. Kuzey Kutbu'ndan Peru'ya, İsviçre'den Endonezya'nın İrian Jaya buzullarına kadar çok büyük buzul alanları, dev buzdağları ve deniz buzları yok oluyor; hem de büyük bir hızla.
Eko–Alarm” başlıklı bölümde okuyacağınız gibi, flora ve fauna da ısınmadan etkileniyor. Değişiklikler büyük ölçüde gözden ırak gerçekleşiyor. Ancak akıldan ırak olmamalı çünkü bunlar gezegenin geri kalanı için geleceği gösteren işaretler.
Bazı şüpheciler, “Hemen karar vermeyin” diyor. İklim kararsızlığıyla ünlüdür. Bin yıl önce Avrupa ılımandı ve İngiltere'de şaraplık üzümler yetişiyordu; 400 yıl öncesine gelindiğinde ise iklim değişmiş, hava serinlemiş ve Thames belirli aralıklarla donmaya başlamıştı. Şu andaki ısınma da doğanın kaprisi, geçici bir durum olamaz mı? Uzmanlar, “Bundan çok da emin olmayın” diyor. Ancak gezegen genelinde ateşi yükselten bir diğer etken daha var.
Yüzlerce yıldır ormanları kesiyor; kömür, petrol ve benzin yakarak bitkilerle okyanusların soğurabileceğinden çok daha büyük bir hızla karbon dioksit ve ısıyı tutan diğer gazları atmosfere salıyoruz.
Atmosferdeki karbon dioksit düzeyi bugün, yüz binlerce yıl önce olduğundan çok daha yüksek. İklim uzmanlarından George Philander, “Bizler artık iklimi belirleyen süreç üzerinde etkili olabilen jeolojik unsurlarız” diyor.
BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), 2001'de yayımladığı ve bir dönüm noktası oluşturan raporda, geçtiğimiz yüzyıldaki ısınmanın çok büyük ölçüde insan etkinliğinden kaynaklandığını açıkladı. Küresel sıcaklıklar, binlerce yıl öncesindeki dönemlerde olduğundan çok daha hızlı bir şekilde artıyor. Ve iklim modellemeleri, yanardağ ve güneş patlamaları gibi doğal iklim güçlerinin tüm bu ısınmayı açıklayamadığını gösteriyor.


Yazı: Fen Montaigne
Fotoğraflar: Peter Essick


Sıcaklıklar arttıkça canlıların yaşam alanları değişiyor; hayvanlar ve bitkiler daha yüksek rakımlara doğru çekiliyor. Ancak öyle bir nokta gelecek ki türlerin kaçacak hiçbir yeri kalmayacak.

Fraser, Humble Adası'nda bir asil penguen kolonisine yaklaşarak dört kiloluk bastıbacak kas yumaklarını, 100'den fazlasını, inceliyor. Biraraya toplanan penguenler sınırlarına giren komşularını gagalıyor. Koloniden sürekli bir bağırış yükseliyor. Armut şeklindeki gri yavrular idrar ve guanoya bulanmış; yuvalarının yakınlarında dolanıyor ve ebeveynlerinden birinin gelip kursağından geri çıkaracağı yaklaşık 100 gramlık krille kendilerini beslemesini bekliyorlar. Kokudan burnumun direği kırılıyor ama Fraser bunu hiç umursamaz gibi görünüyor.
Sekiz santimlik su geçirmez vericiyi takmak için bir penguen arıyor; bu, asil penguenlerin nerede yiyecek aradığını öğrenmesini sağlayacak. Çömelerek koloninin içlerine doğru birkaç adım attığında penguenlerin koro halinde çılgınca uyarı çığlıkları atmasına neden oluyor. Bir pengueni kanadından yakalıyor ve acı acı cıyaklayıp çırpınan kuşu, sırtına vericiyi yerleştirmek için bekleyen biyolog Cindy Anderson'ın kucağına götürüyor.
Bu verici Fraser ve Anderson'a, bu yıl kıyıya yakın yerlerde krilin bol olması nedeniyle, asil penguenlerin 15 kilometrelik mesafe içinde beslendiği bilgisini verecek. Bu tür bir bilgi, Fraser ve meslektaşlarının Antarktika Yarımadası'nda parçalarını birleştirmekle uğraştıkları ekolojik bilmecenin önemli bir parçası. Deniz buzu, krillerin üreme alanı ve kril; penguen, balina ve diğer pek çok hayvanı kapsayan besin zincirinin kilit halkası. Buz çekilmeye devam ederse kriller –ve onlarla beslenen tüm canlılar– için tehlike oluşabilir.
Fraser, Antarktika'ya ilk olarak 1974'te, lisansüstü öğrencisiyken geldi. Yarımadanın batı yakasına, Palmer İstasyonu'na yerleşti. Palmer'a yalnızca denizden ulaşılabiliyor ve o günlerde oradaki yaban hayatla ilgili neredeyse hiçbir şey bilinmiyordu. Fraser, fok ve martıların sayımını yapmaya başladı; bölgeye gelişleri, yavruların yumurtadan çıkış ve ilk tüylenmeye başlama tarihlerini kaydetti. Küresel ısınma konusunu pek düşünmüyordu ama düzenli olarak topladığı veriler, gelecekte iklim değişimiyle ilgili yapacağı çalışmalar için büyük önem taşıyacaktı.
“Asil penguenler şimdiye dek gördüğüm en dayanıklı canlılar” diyor Fraser. “Boyları 45 santim. Uçamıyorlar ama kış göçleri sırasında 5600 kilometre yüzebiliyorlar. Gezegenimizdeki en zor koşullarla çok iyi başa çıkıyorlar.”
IPCC, yüzyılın sonuna kadar 1,5 ila 5,5ºC 'lik bir sıcaklık artışı öngörüyor. Ancak ısınma aşamalı olmayabilir. “Süre–Alarmı” bölümünde yer verilen geçmiş dönemlere ait iklim kayıtları, gezegenin karmaşık bir termostatı olduğunu akla getiriyor. Ve bazı uzmanlar günümüzdeki sıcaklık artışının yıkıcı bir iklimsel sendelemeyi hızlandırabileceği konusunda kaygılı.

Yazı: Virginia Morell
Fotoğraflar: Peter Essick


İklim değişimine yol açan şey ne? Acaba bir gece ansızın iklim "darbe"si yaşayabilir miyiz?
“Bir. İki. Üç. Kaldır!” Komutu veren, Oregon Üniversitesi'nden polen fosili ve paleoiklim uzmanı Cathy Whitlock... Hep birlikte –Whitlock, iki öğrencisi ve ben– göl yatağına yerleştirilen ve yeraltından örnek çıkaran büyük matkabın soğuk metal borusunu daha da sıkı tutup asılıyoruz. “Hadi, bir kez daha” komutu geliyor. Whitlock ve öğrencilerinin Oregon'da, Orta Kıyı Sıradağları'nda bulunan masmavi sulara, Little Gölü'nün bataklık kıyısına soktuğu boru yavaş yavaş, milim milim, inleye inleye, çamurdan çıkıyor.
“Bir daha” diyor Whitlock. Dediğini yapmak üzere eğilip sonunda boruyu çamurdan kurtarıyoruz. Whitlock gölün derin çökellerinden buna benzer yaklaşık 200 örnek çıkarmış olsa da beş santimetre çapında, bir metre uzunluğundaki en yeni çamur örneğini borudan çıkarırken ilk bisikletini alan bir çocuk gibi seviniyor.
“Çok güzel bir örnek” diyor. Bana kalırsa hiçbir ilginç yanı yok. Ama çamurun rengi bile Whitlock'ın uzman gözü için farklı bir anlam taşıyor. Örneği uzunlamasına keserken, “Koyu kahverengi olması, organik madde –özellikle de polen– ile dolu olduğunu gösterir” diyor. “Mikroskop olmadan poleni göremezsin ama orada.”
Ve bu polen, Whitlock gibi araştırmacıların karşılaştığı en büyük bilmecelerden birinin ipuçlarını barındırıyor: Gezegenimizin belirli aralıklarla geçirdiği –ve geçireceği– ani iklim değişikliklerinin nedeni nedir? Konu, son bir milyon yıldır buzullarla kaplanan, ardından ısınan bir Dünya'da 100.000 yılda bir yaşanan değişimler değil; Dünya'nın aniden buzul çağından ılıman bir iklime, sonra yine buzul çağına döndüğü, uzmanlar tarafından yakın dönemlerde belirlenen ve daha hızlı gerçekleşen değişimler. Bu tür büyük değişiklikler ne sıklıkta ve ne hızda gerçekleşti? Belki de en önemlisi, geçmişte yaşanan bu ani dönüşümler Dünya'daki iklimin bugün ve gelecekteki yönü hakkında ne söylüyor?
Uzmanlar bu tür soruları yanıtlamak için çok çeşitli kaynaklar –buzullar, mağara dikitleri, ağaç halkaları ve mercanlar, toz ve kumullar– kullanarak eski dönemlerdeki iklimlerin izlerini gün yüzüne çıkarmaya uğraşıyor. Daha yakın geçmişin iklimini çözmeye çalışan diğerleri de insanların tuttuğu kayıtlara yönelip arkeolojik yazıtlar, bağcı ve bahçıvan günlükleri ve kaptanların seyir defterlerini kullanıyor. Buzul bilimci Lonnie Thompson, “Bize hem insanlar, hem de doğanın bıraktığı kayıtlar gerekli” diyor. “İklim dinamiğinin insanlardan önce ve sonra nasıl işlediğini anlamak istiyoruz. İnsanların iklim üzerindeki etkisini, yaşanan değişimden ne oranda sorumlu olduğumuzu anlamanın tek yolu bu.”

Fotoğraf: Peter Essick

İşin Özü
Buzulbilim uzmanı Victor Zagorodnov (solda) ve Patrick Ginot, Peru'nun Quelccaya buz takkesinin yaklaşık 5670 metre yükseklikteki doruğundan 170 metrelik bir örnek çıkarırken görülüyor. Buzdaki belirli oksijen izotoplarının oranı sıcaklığa bağlı olarak değişiyor; bu durum uzmanların binlerce yıl geriye doğru giderek sıcak ve soğuk dönemleri ayırt etmelerine olanak veriyor. Artan sıcaklıklar, tropikal bölgelerdeki en büyük buz takkesi olan Quelccaya'nın eriyerek hızla geri çekilmesine yol açıyor. En büyük buzul 1963'ten beri 930 metre geri çekildi ve yaklaşık 5000 yıl içindeki en küçük halini aldı.


Fotoğraf: Peter Essick

Buz Dağı Fabrikası
Antarktika Yarımadası'ndaki Palmer İstasyonu'nun yakınlarında bulunan Marr Dağ Eteği Buzulu'nun ufalanarak denize düşen parçaları... Yarımadanın başka bir yerinde, devasa bir buzulun bir bölümü 2002 başlarında parçalanarak yarıldı. Peki, bu tür olaylara neden olan ne? En ağır darbeyi dünyanın en soğuk kuşaklarından bazılarını vuran iklim ısınması. Antarktika Yarımadası'nda kış aylarındaki ortalama sıcaklıklar 1950'den bu yana yaklaşık 5°C kadar yükseldi.


virtuecat 11 Aralık 2006 09:44

Küresel Isınma
 
İnsanlığın yerleşik yaşama geçişinden bu yana, dünya iklimi neredeyse değişmeyen bir gidiş izliyor; sıcaklıklarda herhangi bir ciddi değişim olmuyor. Bu nedenle bizler de gerek hava sıcaklıklarının gerekse iklim desenlerinin dünya tarihi boyunca hep aynı kaldığını, değişmediğini düşünüyoruz. Ne var ki iklimbilimcilerin bulguları hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Gerçekte dünya iklim sistemi, durgun bir yapıda olmaktan çok uzak. Yüzlerce milyon yıllık sıcak dönemler, bunların ardından gelen onlarca milyon yıllık soğuk dönemler; soğuk dönemlerin içinde yüz bin yıllık periyodlarda ve yaklaşık on bin yıl süren ılık vahalar ve bunların içinde de onlarca ya da yüzlerce yıl süren görece hafif, soğuklu sıcaklı birçok dönem var. Kısacası dünya zaman zaman değişen sürelerle hem ısınıyor hem de sonra yeniden soğuyor. Örneğin son bir milyar yıl içinde yaklaşık 250 milyon yıl süren sıcak dönemlerin ardından gelen dört büyük soğuk dönem oldu. Sıcak dönemlerde, dünyanın ortalama sıcaklığının 22°C kadar olduğu sanılıyor; bugünkünden 7°C daha fazla! Bu dönemlerde kıtalar bugünkü yerlerine oturmamıştır. Karaların iç bölgelerinde ılık ve sığ denizlerle bataklıklar vardır; deniz düzeyleri yüksektir, kutuplarda buz bulunmaz; oraları da bitkiler ve ormanlarla kaplıdır. Bu sıcak dönemler, bir süre sonra soğuk ama daha kısa süren dönemlerle kesiliyorlar. Bu köklü iklim değişimi de birkaç yüz yıl gibi kısa bir sürede oluyor.
Gezegenimiz, son olarak, yaklaşık elli milyon yıl önce soğuk bir döneme girdi. Aslında su anda hala onun içindeyiz. Bu dönemde hava sıcaklıkları düştü, kutuplardan başlayarak orta enlemlere değin uzanan buz tabakaları kapladı dünyayı. Canlıların doğal yaşam alanları değişti. Yeni koşullara uyum sağlayamayan türler yok oldu; yeni türler ortaya çıktı. Bu soğuk çağda, yüz bin yıl arayla görülen ve yaklaşık on bin yıl süren kısa dönemlerin dışında dünya sürekli soğuk oldu.
Peki bu periyodik ısınma ve soğumaların nedeni nedir? 250 milyon yıllık sıcak ya da yüz bin yıllık soğuk dönemlere yol açan güçlü etkiler nelerdir? iklimbilimciler de çok uzun zamandır bu sorulara yanıt arıyorlar, ilk soruya daha yanıt bulabilmiş değiller. Ancak ikincisi için bazı ipuçları var.
1930'lu yıllarda Sırp bilim adamı Milutin Milankoviç, Dünya'nın Güneş çevresindeki elips biçimli yörüngesinin, 95 000 yılda bir basıklaştığını gösterdi. Bu periyod akla hemen, yüz bin yıllık buz çağlarını getiriyor. Yörüngedeki bu değişimin yanı sıra Milankoviç, Dünya'nın ekseninde de 41 000 yıllık periyodu olan doğrusal bir kayma ile 23 000 yıllık periyodu olan dairesel bir sapma daha olduğunu buldu. Günümüz bilim adamları Dünya'nın bu hareketlerim bilmekle birlikte, bunların Dünya'nın değişken iklimiyle olan ilişkisini daha tam olarak kuramadılar.

Kimi iklimbilimciler, kıta kayma hareketlerinin ve dağ oluşumlarmın iklim değişimlerinde bir etkisi olabileceğini düşünüyor. Çünkü bu tür hareketler okyanuslardaki akıntı sistemlerini ve atmosferdeki rüzgarları etkiler. Kimi bilim adamları da yanardağ etkinliklerindeki periyodik bir aşırılığın iklim sistemini etkileyebileceğini savunuyorlar. Yanardağ patlamalarıyla atmosfere çok büyük miktarlarda toz yükselir. Bu tozlar, güneş ışınlarının geçişini engelleyen bir tabaka oluşturur ve böylece dünyanın sıcaklığı da düşer. 1991'de Filipinler'deki Pinatubo yanardağının patlaması yüzünden bir yıl boyunca dünyanın ortalama sıcaklığı 1°C kadar düşmüştü. Bunlardan başka Güneş lekeleriyle iklim olayları arasında bir ilişki arayan bilim adamları da var. Gerçekten de Güneş'in manyetik alanındaki değişimler ve Güneş lekeleri, yayılan enerji miktarını etkiler. Bu da doğal olarak Dünya'nın aldığı enerji miktannın değişmesine yol açar.
Soğuma ve ısınmaların nedenleri daha anlaşılabilmiş değil; ama son bir milyon yılda dünyayı en azından dokuz kez buz tabakalarının kapladığı biliniyor. Bugün aslında, bundan elli milyon yıl önce başlamış olan soğuk dönemin içindeki kısa süreli sıcak vahalardan birindeyiz: Büyük bir olasılıkla da vahanın sonu görünmeye başladı. Amerika ve Avrupa'nın ortalarına değin gelen buz tabakaları, bundan 18 000 ile 14 000 yıl önce çekilmeye başladılar. Buzların çekilmesi ısınmanın ilk belirtileriydi. Bu kısa ılık dönemin en yüksek sıcaklıklarına 8000 yıl kadar önce ulaşıldı; hava bugünkünden yalnızca 1-2°C daha sıcakti. Dört bin yıl kadar önce sıcaklık düşüşleri başladı. Tabii ki arada kısa süreli görece ılık dönemler oldu. Örneğin bin yıllarındaki böyle bir ısınma sırasında, Vikingler Izlanda'ya ve o zamanlar yeşil olan Grönland'a gidip koloniler kurdular; hatta Amerika'ya bile gittiler. Ama sonra soğukların geri gelmesiyle Grönland buzla kaplandı ve koloniler de çöktü.

Bilim adamlarına göre dünya şu anda artık soğuma eğiliminde olmalı. Ancak son yüz elli yıllık gözlemler, bir şeylerin sanki ters gittiğini gösteriyor. On dokuzuncu yüzyılın ortalarından 1940'a değin, dünyanın özellikle kuzey yarım küresinde belirgin bir ısınma gözlenmişti. Sonra, 1940'tan başlayıp 1960'lı yılların sonuna değin süren yaklaşık 0,25°C'lik bir soğuma yaşandı. Bu dönemde Alaska ve İskandinavya'daki buzulların geri çekilmesi durdu. Hatta isviçre'dekiler ilerlemeye bile başladılar. Ne var ki 1970'li yıllarda dünya yeniden ısınmaya başladı. Kasım 1976'da iklimbilimci Dr. Wallace S. Broecker "Yirmi-otuz yıl sürecek, hızlı bir ısınma döneminin başında olabiliriz. Eğer doğal soğuma eğilimi sona erdiyse, küresel sıcaklık büyük bir artış gösterecektir... bu ısınma 2000 yılında, dünyanın ortalama sıcaklığını son bin yılın en üst düzeyine çıkartabilir" demişti. Bugünkü durum ortada: Ağaç halkaları, buz örnekleri, mercanlar ve okyanus tabanlarından alınan örnekler üzerinde yapılan incelemeler, 1997 yılının son 1200 yıllık dönem içindeki en sıcak yıl olduğunu ortaya koydu. 1998 ise 1997'den bile daha sıcak geçti.

Isınıyoruz Bugün dünyanın en soğuk bölgesi neresidir sorusuna verilecek yanıt, kuşkusuz Antarktika'dır. Avustralya'nın iki katı büyüklüğündeki bu kıtanın hemen hemen tümü (% 98) buzla kaplıdır. Yaklaşık yüz milyon yıl önce süper kıta Gondwana'dan kopan kıta yavaş yavaş bugünkü yerine oturdu. Oluşumundan sonra çok uzun bir süre üzerinde buz bulunmayan Antarktika'da yaklaşık on beş milyon yıldır değişmeyen bir buz takkesi bulunuyor.
Kıtayı kaplayan buz tabakası, gelen güneş ışınlarının %80-85'ini geri yansıtır. Antarktika'nın günümüzde bu denli soğuk olmasının temel nedeni budur. Buz tabakasının ortalama kalınlığı 1,5 km'dir ama bu kalınlığın 4,5 km'yi aştığı yerler de vardır. Dünyadaki buzların % 90'ı (yaklaşık 30 milyon kilometreküp), Antarktika'da bulunur ve bu buzlar, dünyadaki temiz suların % 70'ini içerir.
Bu yapısıyla, Antarktika'nın dünya iklimi içinde önemli bir yeri vardır. Her şeyden önce kıta, dünya iklim sisteminin soğutucu birimidir. Soğutma etkisinin dünya rüzgar desenlerinin oluşumunda önemli bir yeri vardır. Bu etkinin yanı sıra Antarktika'nın okyanusla olan ilişkisi de çok önemlidir.

Dünyadaki iklimin en önemli öğelerinden biri de bilim adamlarının taşıyıcı bant adını verdikleri okyanus akıntı sistemidir. Mobius şeridine benzer biçimdeki akıntı, kimi zaman dipten kimi zaman da yüzeyden gider. Dünyadaki tüm ırmaklarda akan suların yirmi katı kadar su taşıyan bu akıntı sistemi izlanda yakınlarında soğur ve yoğunlaşarak dibe batar. Yön değiştiren akıntı dipten, güneye, Afrika'ya, doğru ilerler.
Afrika'nın güneyinde, Antarktika yakınlarında, akıntı iki kola ayrılır. Kollardan biri Avustralya'nın .doğusundan geçerek Pasifik Okyanusu'nun kuzeyine yönelir. Yol boyunca ısınır ve yüzeye çıkar; sonra ABD'nin batı kıyılarını izleyerek güneye iner ve Avustralya'nın kuzeyinden geçer. Öteki kol Hint Okyanusu'nda bir çember çizer; ısınan ve yüzeyden akan sular Avustralya'nın batisında birinci kolla birleşir. Ondan sonra taşıyıcı bant tek bir büyük kol biçirninde Afrika'nın batisından geçerek kuzeye yönelir. Yol boyunca buharlaşma nedeniyle suları azalan akıntının tuz oranı yükselmiştir; kuzeye yaklaştıkça da. soğur, izlanda yakınlarında bu soğuk ve yoğun sular dibe batar. Böylece döngü tamamlanır.

Taşıyıcı bant, okyanuslar arasında su ve ısı alışverişini sağlar. Bu sistem sayesinde Pasifik ve Hint Okyanuslarının sıcak suları Atlantik'e taşınır. Bu sırada yüzeyden giden akıntının üzerindeki hava da ısınır ve akıntının yakınından geçtiği karaların iklimi yumuşar. Örneğin Kuzeybatı Avrupa, taşıyıcı bant sayesinde yaklaşık 10°C daha sıcak olur.
Güney yarımkürede yaz mevsimi geldiğinde, Antarktika'da eriyen buzların soğuk suları da dibe çöker ve taşıyıcı banta katılır; sonra da kuzeye yönelir. Bu nedenle Antarktika, hem soğukluğu hem de taşıyıcı banta aktardığı soğuk suları nedeniyle dünya iklim sisteminin dengesi açısından çok önemlidir.
Son yıllarda bilim adamları kıtanın iç bölgelerinin aldığı yağış miktarında bir artış, bunun yanında kıyılarındaki buz hacminde de bir azalış gözlüyorlar. Buz hacmindeki benzer bir azalma Arktik Denizi'yle dünyanın orta ve alçak enlemlerindeki buzullarda da kendini gösteriyor. Örneğin Afrika'da Kilimanjaro Dağı'ndaki buzul, 20. yüzyılda kütlesinin yaklaşık dörtte üçünü yitirdi. Aynı dönemde Kafkaslardaki buzulların kütlesi yarıya indi. Çin-Rusya sınırında, Tiyen Şan Dağları'ndaki buzullarsa son kırk yılda yaklaşık % 20 küçüldüler. Yirminci yüzyılda denizlerin düzeyi 10-25 cm kadar yükseldi ve günümüzde de her yıl yaklaşık 2 mm yükseliyor. Bunun 0,2-0,6 mm kadarı okyanusların ısıl genleşmesinden (tıpkı yazın ısınan elektrik hatlarının sarkması gibi) kaynaklanıyor. Yükselmenin geri kalan bölümünün, buzların ve buzulların erimesi yüzünden olduğu sanılıyor. Bilim adamları bu durumu kaygıyla izliyorlar. Ama onları daha da kaygılandıran olay, buzulların erime hızının son yıllarda giderek artıyor olması. Örneğin Yeni Zelanda'daki buzullar yalnızca yirmi yılda kütlelerinin dörtte birini yitirdiler, İspanya'da 1980'de yirmi yedi olan buzul sayısı bugün on üçe düşmüş durumda. Peru Andları'ndaki Qori Kalis buzulu, 1963-78 yılları arasında, yılda dört metre kadar geri çekilirken, 1995'te buzulun yıllık geri çekilme hızı otuz metreye ulaştı. Bilim adamlarına göre buzullardaki bu erime, bir tek şeyi gösteriyor; küresel bir sıcaklık artışını.
Sıcaklık artişının tek göstergesi buzulların erimesi değil kuşkusuz. Göllerin su sıcaklıklarındaki artışlar ya da atmosferde sıcaklığın 0°C'ye düştüğü yüksekliğin, 1970'ten bu vana her yıl, 4,5 m kadar artması da birer gösterge. Ancak dünya sıcaklığındaki artışı, en belirgin olarak gözler önüne seren kanıt, yaklaşık 140 yıldır dünyanın birçok yerinde tutulan sıcaklık kayıtları. Bu kayıtlar incelendiğinde, 1860-2000 yılları arasında küresel sıcaklığın yaklaşık 0,5-0,7°C yükselmiş olduğu görülüyor. Sıcaklığın en hızlı arttığı dönem de son yirmi yıllık dönem.
Bir dereceden bile küçük bu artışın aslında pek de önemli bir artış olmadığı düşünülebilir. Ancak 1500'lü yıllarda başlayıp 1800'lü yıllara değin süren ve Avrupa'da Küçük Buz Çağı olarak anılan soğuk dönemde, ortalama küresel sıcaklık, bugünkü değerinin yalnızca 1°C altındaydı. Günümüzden 12 000 yıl kadar önce sona eren son buzul çağındaysa dünyanın ortalama sıcaklığı bugünkü düzeyinden yalnızca5°C daha düşüktü. Bize sayı olarak pek küçük gelen bu sıcaklık değişimlerinin, iklim kuşakları, canlıların doğal yaşam alanları ve insanların toplumsal yaşamları üzerinde gerçekte büyük etkileri olur.

Atmosfer Güneş sisteminde, Merkür dışındaki tüm gezegenlerde, hatta kimi gezegenlerin uydularında bile atmosfer bulunur. Bu atmosferlerin kalınlığı, içerdiği gazlar ve yapısı gezegenden gezegene değişir. Örneğin Mars'ta, karbon dioksitten (CO2) oluşan ince ve soğuk bir atmosfer vardır. Öte yandan Venüs'te başta yine CO2 olmak üzere, azot, kükürt dioksit ve su buharından oluşan çok yoğun ve sıcak bir atmosfer bulunur. Mars'ın yüzey sıcaklığı -130°C'ye kadar düşerken Venüs'te sıcaklık 500°C kadardır. Mars'ın atmosferi çok incedir ve Güneş'ten gelen yüksek enerjili morötesi ışınları engelleyecek bir yapıda değildir. Öte yandan Venüs'ün atmosferindeki bulut tabakası öylesine kalındır ki yüzeyden Güneş'i görmek olanaksızdır. Her iki gezegenin atmosferi de bugün için hem insanlar hem de Dünya'daki başka canlılar açısından -kimi mikroorganizmalar dışında- bu gezegenleri yaşanamaz kılıyor. Yeryüzünde yaşam, atmosferimizin oluşturduğu uygun koşullar sayesinde başlamış ve onun değişimleriyle birlikte evrim geçirerek biçimlenmiştir.
Bilim adamları, oluşumunun ilk aşamalarında Dünya'nın bir atmosferi bulunmadığını düşünüyorlar. Tektonik hareketlerin sonucunda Dünya'nın iç kısımlarından gelen gazların zamanla bir atmosfer oluşturduğu var sayılıyor. Bu ilk atmosferin içeriği ve yapısı bugünkünden çok farklıydı. Örneğin oksijen yok denecek kadar azdı; bir ozon tabakası da yoktu.

Günümüzde dünya atmosferim oluşturan temel gazlar azot (N2) ve oksijendir (O2). Bu iki gazın yanı sıra argon (Ar), karbon dioksit (CO2), metan (CH4), su buharı (H2O), eser miktarda başka gazlar ve havada asılı küçük parçacıklar, ayresoller, bulunur. Atmosferimiz, birbirinen farklı özellikler gösteren katmanlardan oluşur. Gazların, her katmandaki oranları değişiktir. Ama ilk yüz kilometre boyunca azotun (% 78) ve oksijenin (%20,5) oranları pek değişmez. Yükseklik arttıkça katmanlardaki gazların yoğunluğu (metreküpteki atom ya da molekül sayışı) da düşer. Atmosferin ilk ve en yoğun tabakası troposferdir. Troposferin kalınlığı yalnızca 10-15 km'dir ama atmosferdeki gaz kütlesinin % 85'i de bu katmanda bulunur. Burada yükseklik arttıkça sıcaklık azalır; en üst kısımları -60°C kadardır. Atmosferdeki su buharının hemen hemen tümü buradadır. Troposferin üzerinde yaklaşık 50 km kalınlığındaki, kuru ve daha az yoğun stratosfer yer alır. Stratosferin ilginç bir özelliği vardır; troposferin tersine, sıcaklık yükseklikle birlikte artar. Güneş'ten gelen morötesi ışınlar, stratosferin üst kısımlarındaki (35-48 km arası) iki atomlu oksijen moleküllerini parçalar. Ama oksijen atomları, bu kez ozon (03) oluşturacak biçimde yeniden birleşirler. Oluşan ozon tabakası, Güneş'ten gelen ve Dünya'daki yaşam için tehlikeli olan morötesi ışınların geçişini engeller. Stratosferden sonra sırasıyla mezosfer, termosfer ve iyonosferyer alır.
Uzaydan bakıldığında, dünyamızın yaydığı enerjinin dalgaboyuyla, -18°C'deki bir cisimden yayılan enerjinin dalgaboyunun aynı olduğu görülür. Ne var ki Dünya'da ortalama yüzey sıcaklığı 15°C'dir. Bu durum, ısının yer yüzüyle atmosferin alt katmanları arasında tutulduğunu gösterir. Gerçekten de Güneş'ten Dünya'ya gelen enerji, troposferde tutulur. Atmosfer olayları diye adlandırdığımız rüzgar, yağmur, dolu, fırtına vb. olaylar hep bu en alt ve en yoğun tabakada olur.

Sera Etkisi

Güneş'in iç bölgelerinde oluşan füzyon tepkimeleri sırasında, çok büyük miktarlarda enerji açığa çıkar. Bu enerji yavaş yavaş Güneş'in yüzeyine doğru iletilir ve oradan da bütün dalgaboylarındaki elektromanyetik dalgalar biçiminde uzaya yayılır. Güneş sistemindeki gezegenler, büyüklüklerine ve Güneş'e olan uzaklıklarına göre, bu enerjinin küçük bir bölümünü paylaşırlar geri kalanı, uzayda yayılmayı sürdürür.
Dünya'ya gelen ışınların yaklaşık dörtte biri, bulutlardan yansıyarak uzaya döner. Geri kalan enerjinin yaklaşık dörtte birini (% 28) stratosferdeki ozon tabakasıyla troposferdeki bulutlar ve su buharı soğurur. Atmosferin soğurduğu ışınların % 90'ı bizim göremediğimiz kızılötesi ve morötesi ışınlar, % 10'u da görünür ışındır. Bir başka deyişle atmosfer, Güneş'ten gelen görünür ışınların onda dokuzunun yeryüzüne geçişini engellemez. Yeryüzüne ulaşan bu ışınlar da onu ısıtır. Tropikal kuşaktan yükselen sıcak hava kutuplara doğru, soğuk kutup havası da yüzeye inip ekvatora doğru yönelir. Böylece atmosfer olayları, su çevrimi, karbon çevrimi vb. süreçler isteyerek dünyada yaşamın sürmesi sağlanır.

Gelen ışınlarla ısınan Dünya, tıpkı dev bir radyatör gibi davranmaya başlar. Ancak bu ısıyı Güneş gibi tüm dalgaboylarında yayamaz; yalnızca kızılötesi ışınlar biçiminde yayabilir. Ne ki yüzeyden yayılan bu ışınların yalnızca küçük bir bölümü uzaya gidebilir. Çünkü atmosferdeki su buharı, karbondioksit ve metan molekülleri bu ışınları soğurur; sonra da yüzeye doğru yansıtır. Böylece Dünya'nın yüzeyi ve troposfer, olması gerekenden daha sıcak olur. Bu olay, Güneş ışınlarıyla ısınan ama içindeki ısıyı dışarıya bırakmayan seraları andırır ve bu nedenle de doğal sera etkisi olarak bilinir. Bu sürecin başlıca aktörleri olan, su buharı, karbon dioksit ve metan da sera etkisi yapan gazlar ya da kısaca sera gazları olarak anılırlar. Bunların yanı sıra azot oksit (N2O) ve kloroflorokarbonlar (CFC) da sera etkisi yapar. Ancak bunların atmosferdeki oranları çok küçüktür.
Dengeli bir sera etkisinin Dünya'daki yaşam için büyük bir önemi vardır. Çünkü dünyayı sıcak ve yaşanabilir kılar. Eğer bu etki olmasaydı yeryüzünde ortalama sıcaklık -18°C dolayında olurdu. Tıpkı Mars'takine benzer bir durum. Öte yandan şiddetli bir sera etkisi de Dünya'yı çok sıcak bir gezegen yapabilir; tıpkı Venüs gibi. Sera etkisinin, Dünya'yı olduğundan daha sıcak yapmasının yalnızca insan için değil tüm canlı türleri için yaşamsal bir önemi vardır. Hatta Dünya'da yaşamın başlamasının bile sera etkisiyle belki bir ilişkisi olabilir.
1970'li yılların başında ABD'deki Corneli Üniversitesi'nden iki bilim adamı, Cari Sagan ve George H. Mullen, ilginç bir düşünce ortaya attılar. Dünya'da okyanusların yaklaşık 3,8 milyar yıldır var olduğu ve en basit yaşam biçimlerinin de bu okyanuslarda yaklaşık 3,5 milyar yıl önce ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Ayrıca aynı dönemde oluşumunun ilk aşamalarındaki Güneş'in, bugünkünden % 30 daha sönük olduğu ve çevresine daha az enerji yaydığı da biliniyor. Sagan ve Mullen'in düşüncesine göre, o dönemde Güneş'ten gelen enerji miktarı, Dünya'yı bugünkü gibi ısitamayacak ve okyanuslardaki suların da sıvı olarak bulunmasına olanak vermeyecek denli azdı. Bu durumda okyanusların donması ve yaşamın da ortaya hiç çıkamaması gerekirdi. Ama hiç de öyle olmadı. Çünkü o dönemde atmosferin yapısı ve içeriği bugünkünden çok farklıydı. Güneş'ten gelen yetersiz enerjiye karşın Dünya'nın yüzeyi, suların sıvı kalmasını sağlayacak denli sıcakti. Bunun nedeni de günümüzdekinden çok daha şiddetli bir sera etkisinin yaşanıyor olmasıydı. O dönemde atmosferdeki CO2 oranı bugünkü düzeyinin 100-1000 katiydı. Zamanla oksijen üreten alglerin ve fotosentez yapan kara bitkilerinin ortaya çıkmasıyla bu oran giderek düştü. Atmosferin içeriği değişmeye başladı; canlılar sayesinde atmosferdeki karbon dioksit sürekli azalırken oksijen miktarı artti.
Bu düşüncenin kanitlanması olanaklı değil. Kuşkusuz başka bilim adamları sera etkisini dışlayan değişik senaryolar üretebilir. Ama Sagan'la Mullen'in senaryosunda aksayan bir yan da yok. Atmosferimizin içeriğinin, milyarlarca yıllık dünya tarihi boyunca zaman zaman değişmiş olduğu artık herkesçe biliniyor. Hatta bunun somut bir örneğine, bugün bizler tanıklık ediyoruz; 20. yüzyıl boyunca sera gazlarının atmosferdeki oranları sürekli artti ve hala da artıyor. Bunlardaki artış da atmosferin ısı tutma kapasitesini arttırıyor ve böylece küresel sıcaklığın yükselmesine yol açıyor. Bu gazlar arasında en çekilişi su buharı. Dünyadaki sera etkisinin % 75'inin su buharından kaynaklandığı düşünülüyor. Bu durum, ilginç ve tehlikeli olabilecek bir kısır döngü oluşturuyor. Çünkü dünya ısındıkça okyanuslardan, deniz, göl ve ırmaklardan daha büyük miktarlarda su, buharlaşıp atmosfere karışır. Atmosferdeki daha çok su buharı da sera etkisinin artması yani dünyanın biraz daha ısınması demektir. Ne ki insanların su çevrimi üzerinde yapabilecekleri doğrudan bir etki yok. Ama sera etkisini arttıran öteki gazların büyük bir bölümünü, insanlar üretiyor. Bunların başında da karbon dioksit geliyor.
On yedinci yüzyılın başlarında keşfedilen karbon dioksit, renksiz bir gaz. Atmosferde % 0,03 (on binde üç) oranında bulunuyor ve temel olarak, karbon içeren maddelerin (kömür, petrol, doğalgaz vb) yakılmasıyla, fermantasyonla, hayvan ve bitkilerin solumalarıyla üretiliyor.

Günümüzde bilim adamları, 1860'tan bu yana görülen yaklaşık 0,7°C'lik küresel ısınmanın % 60'lık bölümünden, karbon dioksitin sorumlu olduğu kanısındalar. Çünkü atmosferdeki karbon dioksit miktarı son 200 000 yılın en üst düzeyinde. Bu kadar fazla karbon dioksitin atmosfere karışmasından da kuşkusuz, otomobillerde, fabrikalarda, elektrik santrallarında vb. fosil yakıtları yakan insanlar sorumlu.
Gerçekte bu düşünce hiç de yeni değil. Daha 19. yüzyılın ortalarında, atmosferin bileşimindeki küçük değişimlerin bile büyük iklimsel değişikliklere yol açabileceği tahmin ediliyordu. Bu konu üzerinde çalışan ve atmosferdeki karbon dioksitin dünya iklim sistemine olan etkisini ilk fark eden, Nobel Ödüllü isveçli kimyacı Svante A. Arrhenius oldu. Arrhenius 19. yüzyılın sonlarında, karbon dioksit oranındaki değişimin, dünyanın yüzey sıcaklığım nasıl etkileyeceğini hesapladı. Onun hesaplarına göre karbon dioksit oranı iki katma çıkarsa, yaklaşık 6°C'lik bir küresel ısınma olacaktı! Arrhenius'un bulduğu değer, bugün iklimbilimcilerin öngörülerine oldukça yakın.
Bu konuya yönelik ilk pratik uygulamalar ancak 20. yüzyılın ortalarında gerçekleştirildi. Atmosferdeki karbon dioksit miktarının sistematik olarak gözlenmesine 1958'de başlandı. O yıllarda yapılan gözlemler, yaklaşık yüz yıllık bir dönemde atmosferdeki karbon dioksit miktarının % 25 oranında artmış olduğunu ortaya koydu. Bilim adamları, bu artışın temel nedenini fosil yakıtların kullanılması ve ormanların yok edilmesi gibi insan etkinlikleri olduğunu düşünüyor. Çünkü buz örnekleri üzerinde yapılan çalışmalar atmosferdeki karbon dioksit oranının binlerce yıldır değişmediğini ortaya koyuyor; ta ki Endüstri Devrimi başlayana dek.


virtuecat 11 Aralık 2006 09:48

Sera Gazları ve Küresel Isınma
 
Sera Gazları
Dünyanın kabuğu denince akla hemen, dünyanın iç kısmında sıvı durumundaki mantonun üzerinde bulunan ve kalınlığı yer yer 6 km ile 70 km arasında değişen katı bölüm, litosfer, gelir. Ne var ki bilim adamlarının Dünya'nın kabuğundan anladıkları daha farklıdır. Onlara göre kabuk, o katı bölüm, litosfer, ile birlikte hidrosferi (okyanuslar, denizler, göl ve ırmaklar), atmosferi ve buralarda yaşayan canlıları (biyosfer) da kapsar. Kabuğu oluşturan bu katı, sıvı ve gaz bölümler ve biyosfer birbirleriyle sürekli ve yoğun bir etkileşim içindedir. Bunlardan herhangi birindeki bir değişiklik ötekilerde de değişimlere yol açar. Karbon çevrimi, bu karşılıklı ilişkiyi ortaya koyan güzel ve somut bir örnektir.

Yaşam, havadaki karbon dioksitin, canlı organizmalardaki karbon temelli organik bileşiklere dönüşmesi üzerine kuruludur. Dünyadaki karbonun büyük bölümü kayalardadır. Ancak bun­lardaki karbonun çevrime katılması çok uzun sürer. Öte yandan atmosferle hidrosfer arasında çok daha hızlı bir karbon alışverişi vardır. Atmosferdeki karbon dioksit suda çözünerek karbonik asit oluşturur; son­ra sırasıyla bikarbonat ve karbo­nat iyonlarına dönüşür. Suyun içinde yaşayan bitkiler fotosentez için suda çözünmüş olarak bulunan karbonatlardan ve karbon dioksitten yararlanırlar. Okyanuslar her yıl atmosferden yaklaşık 104 milyar ton karbon dioksit çeker ve 100 milyar ton kadar da karbon dioksit salar. Okyanusların karbon çevrimindeki etkisi bilinmekle birlikte bu çevrimde yer alırken hangi iç süreçlerin işlediği hala açıklığa kavuşmuş değil.
Karadaki bitkiler de fotosentez sırasında atmosferdeki karbon dioksiti alır ve karbon temelli bileşiklere çevirirler. Bunların bir bölümü metabolizmalarında kullanılır; geri kalan bölümü de depolanır. Bitkilerin depoladığı karbon, bitki yiyen hayvanlara geçer. Kara bitkileri fotosentez yoluyla her yıl yaklaşık 100 milyar ton karbon dioksiti atmosferden çeker. Bitkiler, hayvanlar ve toprak her yıl soluma yoluyla 100 milyar ton karbon dioksit salar.

Karbon, ağaç dokularında da depolanır. Kayalardan sonra karalardaki en büyük karbon deposu ormanlardır. Yaşayan ormanlar yeryüzündeki; geçmiş dönemlerde yaşamış ormanlar da yer altmdaki (kömür, petrol ve doğalgaz biçiminde) karbon depolarıdır. Dünyadaki doğal süreçlerin on milyonlarca yıldır depoladığı bu karbon stokları, yirminci yüzyıl boyunca insanlar tarafından çok hızlı bir biçimde atmosfere (karbon dioksit olarak) geri verilmiştir; hala da veriliyor. Öte yandan atmosferdeki karbon dioksit oranım düşürecek ormanlar da hızla yok ediliyor. Fosil yakıtların tüketimi ve ormansızlaştirma yüzünden her yıl atmosfere yaklaşık 7 milyar ton karbon dioksit salınıyor.
Şu anda atmosferde 750 milyar ton dolayında karbon dioksit bulunuyor. Bitkilerin, hayvanların ve toprağın soluması, fosil yakıtların kullanılması, ormansızlaştirma ve okyanus-atmosfer etkileşimi yüzünden her yıl yaklaşık 207 milyar ton karbon dioksit atmosfere salınıyor. Bu miktar her yıl artıyor. Öte yandan, kara bitkilerinin fotosentezi ve yine okyanus-atmosfer etkileşimi nedeniyle de yaklaşık 204 milyar ton karbon dioksit her yıl atmosferden çekiliyor. Bu durumda yılda 3 milyar ton dolayında karbon dioksit atmosfere ekleniyor. Bu da aslında insanların fosil yakıt kullanımı sonucunda atmosfere salınan karbon dioksit miktarına eşit. Ne var ki dünyadaki fosil yakıt rezervleri, atmosferdeki karbon dioksit düzeyini 5-10 katına çıkaracak denli fazla. Bilim adamlarının tahminlerine göre insanlar, yer altmdaki bu karbon stoklarını yavaş yavaş atmosfere aktaracak. 2050 yılında atmosferdeki karbon dioksit oranının 1850'deki düzeyin iki katına, 2100'de de üç katına çıkması bekleniyor.

Su buharı ve karbon dioksitle birlikte, dünyanın ısınmasına yol açan bir başka gaz da metan. Havadan hafif olan metan, renksiz ve kokusuz bir gaz ve atmosferde, karbon dioksit miktarının iki yüzde birinden daha az bulunuyor. Ama metan moleküllerinin ısı tutma yeteneği, karbon dioksit molekül­lerinin 20 katıdır. Atmosferde kalış süresi de 10 yıl kadardır. Bilim adamları yaşadığımız küresel ısınmanın % 10-15'lik bölümünden atmosferdeki metanın sorumlu olduğunu düşünüyorlar. Atmosferdeki metan miktarı tıpkı karbon dioksit miktarı gibi biyolojik süreçlerden etkileniyor. Ülen bitki ve hayvanların anaerobik çözünmesi sırasında topraktaki bakterilerce ortaya çıkartılıyor. Bu nedenle de nemli topraklarda, pirinç tarlalarında, bataklık bölgelerde ve çöplüklerde bolca bulunur. Ayrıca doğal gazın % 50-90'ı metandır. Petrol, doğal gaz ve maden çıkarma çalışmaları sırasında da atmosfere metan karışır. Günümüzde atmosferdeki metan oranı 18. yüzyıldakinin 2,5 katıdır. Yapılan araştırmalar metan miktarının her yıl % l oranında arttığını gösteriyor. Küresel ısınma organik madde çözünümünü hızlandırdığı için bilim adamları metan miktarındaki bu artışın daha da hızlanacağını tahmin ediyorlar.


Küresel Isınma
Dünya iklim sistemi çok karmaşık bir bulmaca gibidir. Atmosfer, okyanuslar, okyanus akıntı sistemi, kutup bölgeleri, ormanlar, çöller, buzullar, yanardağlar, insan etkinlikleri vb. birçok değişkeni vardır. Bunların iklim sistemi üzerindeki tek tek etkileri ve birbirleriyle karşılıklı etkileşimleri hala tam olarak anlaşılmış değil. Hatta bu yönde daha alınması gereken çok uzun bir yol olduğu bile söylenebilir. Bu nedenle hava durumu tahminlerinde, kasırga rotalarının ve gelecekteki iklim desenlerinin öngörülmesinde iklimbilimcilerin en çok başvurdukları araç, bilgisayar ortamında oluşturulan matematiksel modellerdir. Bu matematiksel modellere yönelik ilk çalışmayı, 1940'lı yılların sonunda dünyaca ünlü matematikçi John von Neumann'ın başkanlığındaki bir grup bilim adamı başlattı. Bu çalışmalar sayesinde hava durumu tahmini, kişilere bağlı bir sanat olmaktan çıkıp bilimsel bir yapıya kavuştu. Küresel iklim sisteminin modellenmesine yönelik ilk çalışmalar da 1956'da başlatıldı. Gözlem tekniklerinin ve gözlem aygitlarının gelişimiyle birlikte atmosfer olayları ve dünya iklim sistemine ilişkin toplanan bilgiler sürekli artti. Bu bilgiler sayesinde ma­tematiksel modeller de her geçen gün daha iyileşti. Meteoroloji uydularının kullanılmaya başlaması, yüksek hızlı ve büyük bellekli bilgisayarların devreye girmesiyle atmosfere ve okyanuslara yönelik gözlemlerin niteliğinde ve gelen verilerin değerlendirilmesinde de bir atılım yaşandı.

Günümüzde, iklimbilimcilerin kullandığı birkaç küresel iklim modeli bulunuyor. Bunlar kimi zaman ayrıntılarda farklı sonuçlara ulaşsalar da genel öngörüleri aynı oluyor. Örneğin bu modellerin tümü, karbon dioksit oranındaki bir artışın dünyada yavaş yavaş bir ısınmaya yol açacağım söylüyor. Bu ısınmanın gidişi de küresel enerji kullanma hızına bağlı olacak. Yapılan hesaplar, 1990'da 10 terawatt olan dünya güç tüketiminin, 2020'de 20 terawatt'a ve 2050'de de 30 terawatt'a çıkacağını gösteriyor. Bununla birlikte atmosferdeki karbon dioksit oranmın da 2050'li yıllarda ikiye katlanacağı tahmin ediliyor. Bu artışın ne kadarlık bir ısınmaya yol açacağı konusundaysa, değişik iklim modelleri farklı sonuçlar veriyor. Bazı modeller, sıcaklık artişının 1°C ile sınırlı kalacağım söylerken bazıları da artışın 5°C'ye kadar çıkabileceğini söylüyor. Bir başka deyişle küresel bir ısınmanın olacağından neredeyse herkes emin. Ama bu ısınmanın ne kadar olacağı, ne kadar süreceği ve en önemlisi dünyada ne gibi değişikliklere yol açacağı konusunda kimse net bir şeyler söyleyemiyor. Bir derecelik bir artışın bugünkü toplumsal yapıları ve düzeni pek etkilemeyeceği düşünülüyor. Ancak eğer dünyanın sıcaklığı 5°C artarsa, bu durum yalnızca insanlık için değil tüm canlılar için çok büyük etkileri olacak.
Bu noktada politikacılar devreye giriyor, ilki 1979'da düzenlenen Dünya iklim Konferans'ından bu yana, sıcaklık artişının insanlık için bir yıkım olabileceği düşüncesi yavaş yavaş politikacıların gündemine de girmeye başladı. Ne var ki ani ve büyük sıcaklık artışları ve insan sağlığını tehdit eden ciddi gelişmeler olmadığı için, bu düşüncenin politikada yerleşmesi zaman aldı. Ama bugün gelinen noktada politikacılar da artık geleceğe yönelik kimi önlemler almak istiyorlar. Çünkü günümüzde yalnızca bilim adamlarının ve çevreci örgütlerin değil kamu oyunun da ciddi bir baskısını üzerlerinde duyuyorlar. Ama politikacıların doğru kararlar alabilmesi için resmi tam olarak görmeleri gerek. Bir başka deyişle küresel ısınmanın, dünyanın hangi bölgelerini nasıl etkileyeceğim bilmek istiyorlar. Çünkü bu kararlar, toplumsal ve ekonomik yapılarda köklü değişimlere yol açacak ve belki de yüz milyonlarca insanın yaşam biçimini değiştirecek.


Geleceğin Sıcak Dünyası
Küresel ısınmaya karşı alınacak önlemlerin maliyeti yüzlerce milyar dolar olacağından, zamanı gelmeden ya da gereksiz bölgelere yönelik önlem almayı kimse istemiyor. Bunun için de politikacılar, bilim adamlarından olabildiğince doğru öngörüler bekliyorlar. Ne var ki bilim adamları, küresel ısınmanın sonuçlarım tahmin etmekte şu an için güçlük çekiyorlar, iklimbilimciler yaklaşık yüz elli yıl önce ortaya çıkan ve bugünlerde biraz hız kazandığı görülen bu sürecin nedenleri, süresi, olası sonuçları ve yapılması gerekenler konusunda bir görüş birliğine daha varabilmiş değiller. Isınmanın, gezegenin çehresini ve üzerindeki yaşamı köklü biçimde değiştireceğinin farkındalar. Ama onlar için bölgesel olarak öngörülerde bulunmak, şimdilik gerçekten çok zor. Yalnızca genel olarak ne tür değişiklikler olacağını söyleyebiliyorlar.
Bir kere ısınma, dünya yüzeyinde her bölgede aynı ölçüde olmayacak. Sıcaklık artişının, yüksek enlemlerde ve özellikle de kutup bölgelerinde daha şiddetli hissedilmesi bekleniyor. Bu bölgelerdeki sıcaklık artişının dünya ortalamasının iki katı kadar olacağını tahmin ediliyor. Yani dünyanın ortalama sıcaklığı 3,5°C artarsa, kutup bölgelerinde ortalama sıcaklık 7°C kadar artacak. Doğal olarak bu durum Arktik Denizi'yle Antarktika'daki buzların ve dağlardaki buzulların erimesini de beraberinde getirecek. Uzun erimde bu bölgeler belki yine bitki ve ormanlarla kaplanacak. Buzların erimesinin de çok önemli bir etkisi olacak; deniz düzeylerinin yükselmesi. Ancak bu yükselmenin ne kadar olacağı, sıcaklık artişına ve buzların erime miktarına bağlı.
Yapılan hesaplara göre 3-4°C'lik bir sıcaklık artışı, 2050 yılında denizlerin düzeyini en fazla 35 cm kadar yükseltecek. Bu yükselmede, buzların erimesinin yanı sıra sıcaklık artışı yüzünden okyanuslardaki suların ısıl genleşmesinin de payı olacak. Deniz düzeyinin yükselmesi kıyı şeritlerinin değişmesine ve kıyı ülkelerinin toprak kaybetmesine yol açacak. Örneğin 2100 yılına doğru, deniz düzeyi 60 cm yükseldiğinde, ABD'nin toprak kaybının 25.000 kilometrekareye ulaşacağı hesaplanıyor. Büyük bir bölümü alçak deltalardan oluşan Bangladeş'se topraklarının %10'unu yitirebilir. Bu durum daha şimdiden başta Bangladeş, Maldiv Adaları, Mozambik, Pakistan ve Endonezya olmak üzere birçok ada halkını ve kıyı ülkeleri endişelendiriyor.
Deniz düzeyinin yükselmesi, kıyılardaki toprak kaybının yanında bir başka önemli sorun daha yaratacak: Kıyılara yakın temiz su kaynaklarının denizle birleşmesi. Temiz su sorunu, 21. yüzyılda, sıcak dünyanın belki de en önemli sorunu olacak. Çünkü artan buharlaşma yüzünden de göl ve ırmak sularında % 20'ye varan bir su kaybı olması bekleniyor.
Sıcaklığın artış oranı orta enlemlerde ve ekvatorda, kutuplardakinden daha farklı olacak. Örneğin ekvatorda bu artışın, dünya ortalamasının çok altında olacağı tahmin ediliyor. Bunun yanında sıcaklık artışı kışları, yazlara göre birkaç derece daha fazla olacak. Benzer bir durum, geceyle gündüz arasında da görülecek. Gece sıcaklarındaki artışın gündüzkülerden yaklaşık %10 daha fazla olacağı tahmin ediliyor. Bu durumda karalar, geceleri eskisi kadar soğumaya fırsat bulamayacak. Yazla kış, geceyle gündüz arasındaki sıcaklık farkının azalması, bütün dünyadaki rüzgar desenlerini etkileyecek; belki de fırtınaların sıklığı, şiddeti ve rotaları değişecek.

Küresel ısınma, insan sağlığı açısından yeni durumlar oluşturacak. Temmuz 1995'te ABD'nin Şikago kentinde aşırı sıcaklar yüzünden 465 kişi yaşamını yitirmişti. Sıcaklık artışı nedeniyle bu tür olaylar yüzünden her yıl binlerce kişinin yaşamım yitirmesi bekleniyor. Ayrıca böcek yumurtalarının ölmesini sağlayan gece ve kış soğuklarının hafiflemesi, önemli bir sorun olacak. Bunun basit ve somut örneği, sıtma taşıyan sivrisinekler. Bu sivrisinekler, 17°C'nin altında en fazla 1-2 gün yaşayabilir. Bu durum, onları dünya nüfusunun % 58'nin yaşadığı bölgelerden şimdilik uzak tutuyor. Ama 5°C'lik bir küresel ısınma, onların doğal yaşam alanını genişleterek, dünya nüfusunun % 60'ını o alanın içinde bırakacak. Bu düzeydeki bir küresel ısınmanın, her yıl fazladan bir milyon kişinin sıtmadan ölmesine yol açacağı sanılıyor. Bunun yanında kimi bölgelerde şiddetli kuraklık dönemlerinin ardından gelecek aşırı yağışların virüs mutasyonlarını hızlandırabileceği tahmin ediliyor. Bu nedenle yalnızca sıtmaya değil, bugün kuzey enlemlerinde seyrek rastlanan kimi hastalıklara da daha sık rastlanacak. Ayrıca sıcaklıkla birlikte salgın hastalıklarında artması bekleniyor.
Küresel ısınmanın oluşturacağı çok daha önemli bir başka etkinin de taşıyıcı bant üzerinde olmasından korkuluyor. Küresel ısınma yalnızca hava sıcaklıklarım değil, deniz suyu sıcaklıklarını da arttıracak kuşkusuz. Eğer bu ısınma, taşıyıcı bantın alttan ve üstten giden akıntıları arasındaki sıcaklık farkını azaltirsa ve bu sırada okyanusların daha fazla yağış almasına yol açarak tuzluluk oranını düşürürse, bu dev akıntı sistemi durabilir. Okyanus tortulları üzerinde yapılan araştırmalar, geçmiş dönemlerde taşıyıcı bantın birkaç kez durmuş olduğunu ortaya koyuyor. Eğer böyle bir durum olursa Belfast'ın iklimi, yüzlerce kilometre kuzeydeki Spitsbergen'inki gibi olur. Bir başka deyişle küresel sıcaklık artişının, Kuzey Avrupa'daki sonuçlarından biri, şiddetli bir soğuma olabilir!

Bu ilginç örnekten de anlaşılacağı gibi küresel ısınmanın etkisi, hava sıcaklıklarmın dünyanın her yerinde artması biçimde olmayacak. Gerçekte bu ısınma, çok karmaşık bir yapısı olan dünya iklim sisteminde köklü değişimlere yol açacak; kimi bölgeler (kuzey yarı küredeki kıtaların iç bölgeleri gibi) çok ısınıp kuraklık çekerken kimi bölgeler ılıman bir iklimin, kimileri de aşırı yağışların ve taşkınların etkisinde kalacak. Yağış dönemleri, mik­tarları ve türleri değişecek. Artan sıcaklık, daha çok buharlaşmaya ve buna bağlı olarak da daha çok bulut oluşmasına yol açacak. Yani 21. yüzyılın ortalarında dünyamız daha sıcak, daha nemli ve bol yağışlı olacak. Böyle bir dünyada tarım üretiminin nasıl olacağı çok karmaşık ama çok da önemli bir konu. Bilim adamları arasında yaygın kanı; sıcaklık ve yeni yağış düzeni nedeniyle, ekilebilecek alanların kuzeye doğru bir miktar genişleyeceği. Yeni iklim desenleri, çiftçilerin bir bölümünü, ektikleri tarım bitkilerini değiştirmeye zorlayacak. Ama atmosferdeki karbon dioksit miktarında­ki artışın, genel olarak dünya tarımım olumlu etkilemesi bekleniyor. Japonya'da yapılan bir araştırmada, karbon dioksitin iki katına çıkması durumunda pirinç üretiminin % 25 artacağı ortaya çıktı. Karbon dioksit bitkiler için besin demek. Atmosferdeki karbon dioksit oranının iki katma çıkması -öteki koşulların aynı kalması durumunda-dünyada alınan tarım ürününü % 10 ile % 50 arasında artıracakmış gibi görünüyor. Öte yandan tarım bitkilerinde görülen hastalıklarda da sıcaklıkla birlikte bir artış bekleniyor. Bu yüzden kurak bölgelerdeki çiftçiler hem daha çok sulama yapacaklar hem de daha fazla tarım ilacı kullanacaklar. Bir başka deyişle bu bölgelerde tarımsal etkinliklerin maliyeti artacak.
Küresel ısınmanın bir başka önemli etkisi de iklim kuşaklarmın kayması olabilir. Örneğin bilim adamları yağmur kuşağının kuzeye doğru genişlemesini bekliyorlar. Ancak bu genişleme çerçevesinde yağışlar her bölgede de artmayacak; belli bölgelerde yoğunlaşacak. Birçok iklim modeli Güney Avrupa'daki yaz yağmurlarının azalacağını öngörüyor. Amerika, Avrupa ve Asya'nın 55° Kuzey enleminin yukarısında (yılın büyük bir bölümünde sıcaklığın sıfır derecenin altında olduğu bölgeler) karyağışının artması bekleniyor. Daha güney bölgelerde kar yağışında bir azalmanın ve yağmurlarda da bir artışın olacağı, karın toprakta kalma süresinin azalacağı tahmin ediliyor. Şiddetli yağmurların daha sık yağması ve daha çok su bırakması bekleniyor.
Son çalışmalar, ısınan bir dünyada iklimsel aşırılıkların da yaygınlaşacağını, yani kuraklık, orman ve çayır yangını, taşkın ve sıcaklık dalgası gibi olaylarda bir patlama yaşanacağını gösteriyor. Doğal olarak tüm bunlar, hayvan ve bitkilerin doğal yaşam alanlarında değişikliklere yol açacak. Birçok hayvan türünün beslenme düzeni sarsılacak, yaşam alanları daralacak ve büyük göçler yaşanabilecek. Yeni koşullara uyum sağlayamayan çok sayıda bitki, böcek ve kuş türü ortadan kalkacak.


Önlemler
Sera gazlarının üretimi bugün dursa bile, atmosferdekiler yüzünden sıcaklık artışının daha 20-30 yıl sürmesi bekleniyor. Ama zaten böyle bir olayın gerçekleşeceği yok. Tersine, her geçen gün ülkelerin atmosfere saldığı sera gazı miktarı artıyor. Bu alanda başta Çin olmak üzere gelişmekte olan ülkeler yakın bir gelecekte gelişmiş ülkeleri geçecekler. Bu durumda da iklimbilimcilerin öngörülerinin gerçekleşeceğini düşünebiliriz. Peki dünya iklim düzenindeki değişikliklerin toplumlar üzerindeki etkisi nasıl olacak?

Bu soruya, ülkeleri tek tek ele alarak yanıt vermek olanaksız. Bilim adamları bu soru karşısında yine çok genel açıklamalar yapmakla yetiniyorlar. Öncelikle küresel ısınma dünyadaki tüm ülkeler için bir felaket olmayacak. Yeni durumun mutlu edeceği kimi ülkeler de olacak kuşkusuz. Günümüzde dünyanın genelinde olmasa bile birçok bölgesinde iklim koşulları çetindir. Daha ılıman kışlar ve daha bol yağış, bu bölgelerde yaşayanların yüzünü güldürecektir. Öte yandan kuraklığın ya da aşırı yağmurlar yüzünden taşkınların arttığı ülkeler üzülecektir. Sıcaklığın artacağı soğuk ülkelerde ısınma harcamaları düşecektir. Değişen fırtına ve kasırga rotaları nedeniyle kasırgalardan kurtulan ülkeler sevinirken aynı nedenle kasıngaların etki alanına giren ülkeler mutsuz olacaklar. Günümüzde birçok ülke su sıkıntısı çekiyor. Su sıkıntısı çekerken, genişleyen yağmur kuşağına giren ülkeler sevinecek ama yeni düzende giderek kuraklaşan bölgelerdeki ülkeler üzülecektir.
Bütün bunlara ek olarak küresel ısınmayı durdurmak için alınacak önlemler de kimi ülkeleri zor durumda bırakacak. Dünyada sera gazlarının salımına bir sınırlama getirilmesi planlanıyor. Bu durum fosil yakıtlarla elektrik üretiminin yerini zamanla biraz daha pahalı olan alternatif enerji kaynaklarının almasına yol açacak. Enerji harcamalarının artması da gelişmekte olan ülkelerin gelişimini yavaşlatacak. Ayrıca yer altında büyük karbon rezervleri (kömür, petrol, doğal gaz vb.) bulunan ülkeler de artık o kaynaklarından eskisi gibi yararlanamayacak.
Dünya ikliminin önümüzdeki yüz yıllık dönemde yeniden dengeye kavuşabilmesi için atmosferdeki karbon dioksitin, okyanusların ve ormanların emebileceği bir düzeye indirilmesi gerekiyor. Bu da yılda en fazla 1-2 milyar tonluk bir salımla sağlanabilir; yani bugünkü miktarın yalnızca % 20'siyle!
Atmosferdeki sera gazlarının miktarının kontrol edilmesine yönelik uluslararası çalışmalar yaklaşık 15 yıldır sürdürülüyor. Bu amaçla düzenlenen ilk uluslararası konferans 1988'de yapıldı. Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletlerin ortaklaşa düzenlediği ve kısaca IPCC diye anılan, küresel ısınma konulu konferansa, iki bin dolayında bilim adamı, uzman ve çevreci katıldı. Konferansın sonuçlarım değerlendiren 140 ülke, bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmaya göre taraf ülkeler, 2000 yılına gelindiğinde sera gazı üretimlerini 1990 yılı düzeyine geri çekmiş olacaklardı. Ancak herhangi bir yaptırımı olmayan anlaşmaya kimse uymadı.
Daha sonra 1992'de Rio de Janeiro'da ve 1995'te Berlin'de aynı amaçla birer toplantı daha yapıldı. Berlin'de, iklim değişiminin doğal ekolojik sistemler, sosyo-ekonomik yapılar ve insan sağlığı açısından olası etkileri değerlendirildi. Ama bu sırada katılımcı ülkelerin daha önceden alınan kararlar uyarınca sera gazı üretimlerini azaltmaları şöyle dursun, neredeyse tüm ülkelerdeki üretimin % 5 ile % 40 arasında artmış olduğu görüldü. Tabii ki bu sırada küresel sıcaklık, artışını sürdürüyordu. Bu nedenle Aralık 1997'de Japonya'nın Kyoto kentinde büyük bir konferans daha düzenlenmesi kararlaştırıldı.
Kyoto'daki konferansa 160 ülkeden on bin dolayında bilim adamı, uzman, çevreci ve hükümet yetkilisi katıldı. Konferansta iklim değişiminin çevresel ve ekonomik sonuçları ve bunlara yönelik politikalar görüşüldü; enerjinin daha verimli kullanılması, yeni ve temiz enerji kaynaklarının araştirılması, ormanların korunması ve yeni orman alanlarının oluşturulması kararlaştırıldı. Ama konferansın en önemli olayı Kyoto Protokolü diye anılan bir anlaşmanın imzalanmasıydı. Buna göre gelişmiş ülkeler, başta karbon dioksit ve metan olmak üzere altı sera gazı üretimlerini 2012 yılına değin 1990 düzeylerinin en az % 5 altına çekecekler. Tek başına dünya sera gazı üretiminin neredeyse dörtte birini yapan ABD için bu oran % 8; Japonya için de % 6.
Öte yandan gelişmekte olan ülkeler herhangi bir kısıtlamaya gitmiyorlar. Çünkü onlara göre küresel ısınma sorunu, günümüzün gelişmiş ülkelerinin yol açtığı bir sorun. Bu saptamalarında haklılar. Ne ki yakın bir gelecekte durum biraz değişecek.
Kyoto'da çok yerinde kararlar alındı ama bakalım taraf ülkeler bu kararlara uyacaklar mı? Anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için en az 55 ülke parlamentosunca onaylanması gerekiyor. Mayıs 2000 tarihine değin yalnızca 22 ülke bunu başarabildi. Yani protokol yürürlüğe daha giremedi. Aslında durum, görüldüğü gibi gelecek için çok da umut vaat etmiyor. Tahminlere göre, 2015'te insan etkinlikleri yüzünden atmosfere karışan karbon dioksit miktarı 1990'daki miktarın % 50 fazlası olacak; 2100 yılındaysa üç katına çıkacak.
Bugün gelişmekte olan ülkelerdeki kimi fabrika kentleri, 1950'li yıllardaki Pittsburgh'u ya da Essen'i anımsatıyor. Karbon dioksit salımı en hızlı artan ülke Güney Kore. Brezilya, Çin ve Hindistan da bu alanda onunla yarışıyorlar. 1990'da atmosfere bırakılan yaklaşık 6 milyar ton karbon dioksitin % 36'sı gelişmekte olan ülkelerin bacalarından çıktı. Aynı ülkeler 2015 yılında salınan 8,5 milyar tonluk karbon dioksitin %52'sinden sorumlu olacaklar.
Sera gazlarını salanlar gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler olsun hiç fark etmiyor. Sonuç olarak atmosferimizdeki ısı tutan gazların miktarı her geçen gün artıyor. Bu da aslında soğuması beklenen dünyamızın ısınmasına yol açıyor. Küresel ısınmanın ciddi sonuçları kendini daha göstermedi. Öyle görünüyor ki Sovyetler Birliği'nin eski lideri Gorbaçov'un sözleri galiba gerçek olacak; Önümüzdeki yüzyılda çevre koşulları dünya çapında yıkımlara yol açtıkça, askeri değil ama ekolojik güvenlik tüm ulusların en çok önem verdiği konu olacak.

Çağlar Sunay


asla_asla_deme 30 Aralık 2006 01:35

Küresel ısınma, dünya atmosferi ve okyanuslarındaki ortalam sıcaklığında belirlenen artış için kullanılan bir terimdir. Bu olay son 50 yıldır iyice saptanabilir duruma gelmiş ve önem kazanmıştır.
Dünya'nın atmosfere yakın yüzeyinin ortalama sıcaklığı 20. yüzyılda 0.6 (± 0.2)°C artmıştır. İklim değişimi üzerindeki yaygın bilimsel görüş, "son 50 yılda sıcaklık artışının insan hayatı üzerinde farkedilebilir etkiler oluşturduğu" yönündedir.

Küresel ısınmaya, atmosferde artan sera gazlarının neden olduğu düşünülmektedir. Karbondioksit, su buharı, metan gibi bazı gazların, güneşten gelen radyasyonun bir yandan dış uzaya yansımasını önleyerek ve diğer yandan da bu radyasyondaki ısıyı soğurarak yerkürenin fazlaca ısınmasına yol açtığı ileri sürülmektedir.

Su buharı, diğer sera gazlarından farklı olarak güneşten gelen radyasonun şiddetine ve gezegenin ortalama ısısına göre sabit olan bağlı bir değişkendir. Dolayısıyla küresel ısınma konusunda pasif etkiye sahiptir. Ancak diğer sera gazları, yer yer bağımsız değişken olarak küresel ısınma üzerinde aktif bir etki yaratabilirler. Örneğin karbondioksit, yoğun volkanik etkinlik sonucu ya da insanlar tarafından fosil yakıtların yakılmasıyla yoğun olarak atmosfere salınabilir. Bu durum, gezegenin ortalama ısısından bağımsız olarak ortaya çıkabilen ve ortalama ısının artması sonucunu doğuran bir etken olarak işlev görür.

Bugün için bilim çevrelerinde küresel ısınmadan başat rolün atmosferde karbondioksit oranının artmasına bağlanmaktadır. Her ne kadar atmosferdeki karbondioksit,
  • yeşil bitkilerin fotosentez olayında,
  • karbondioksitin litosfer yüzeyinde suda çözünmesiyle,
atmosferden çekilmekte ise de, bu mekanizmaların kapasitesinin üzerinde karbondioksit salınımı, gezegen üzerinde sera etkisi yaratmaktadır.
Su buharı dışındaki sera gazları dolayısıyla gezegen yüzeyindeki ortalama ısının artması, buharlaşmanın artmasına yol açacaktır. Bu ise atmosferde daha fazla su buharı, yani bulut oluşmasına yol açar. Bulutlar, güneşten gelen radyasyonun bir bölümünü dış uzaya yansıtırken bir bölümünü soğurarak ısınırlar, bir bölümünü de yeryüzüne geçirirler. Litosfer ve hidrosfere ulaşan bu radyasyonun da bir bölümü soğurularak ısınmaya yol açarken bir bölümü dış uzaya yansır. Dış uzaya yansıyan radyasyon yeniden bulut kütlesi ile karşılaştığında, aynı olaylar yaşanır, yansıtılır, soğurulur, dış uzaya kaçar.

Bu mekanizma, su buharı dışındaki sera gazlarının atmosferde artması sonucu bulutların sera etkisini artırmakta, küresel ısınmaya yeni bir katkıya yol açmaktadır.


Misafir 4 Şubat 2007 17:42

2 ek
Küresel Isınma
MsXLabs.org & Vikipedi, özgür ansiklopedi

Alıntıdaki Ek 10147
1856-2004 arası küresel ortalama yüzey sıcaklığı

Küresel ısınma, dünya atmosferi ve okyanuslarının ortalama sıcaklıklarında belirlenen artış için kullanılan bir terimdir. Bu olay son 50 yıldır iyice saptanabilir duruma gelmiş ve önem kazanmıştır.
Dünya'nın atmosfere yakın yüzeyinin ortalama sıcaklığı 20. yüzyılda 0.6 (± 0.2)°C artmıştır. İklim değişimi üzerindeki yaygın bilimsel görüş, "son 50 yılda sıcaklık artışının insan hayatı üzerinde farkedilebilir etkiler oluşturduğu" yönündedir.
Küresel ısınmaya, atmosferde artan sera gazlarının neden olduğu düşünülmektedir. Karbondioksit, su buharı, metan gibi bazı gazların, güneşten gelen radyasyonun bir yandan dış uzaya yansımasını önleyerek ve diğer yandan da bu radyasyondaki ısıyı soğurarak yerkürenin fazlaca ısınmasına yol açtığı ileri sürülmektedir.
Su buharı, diğer sera gazlarından farklı olarak güneşten gelen radyasonun şiddetine ve gezegenin ortalama ısısına göre sabit olan bağlı bir değişkendir. Dolayısıyla küresel ısınma konusunda pasif etkiye sahiptir. Ancak diğer sera gazları, yer yer bağımsız değişken olarak küresel ısınma üzerinde aktif bir etki yaratabilirler. Örneğin karbondioksit, yoğun volkanik etkinlik sonucu ya da insanlar tarafından fosil yakıtların yakılmasıyla yoğun olarak atmosfere salınabilir. Bu durum, gezegenin ortalama ısısından bağımsız olarak ortaya çıkabilen ve ortalama ısının artması sonucunu doğuran bir etken olarak işlev görür.
Bugün için bilim çevrelerinde küresel ısınmadan başat rolün atmosferde karbondioksit oranının artmasına bağlanmaktadır. Her ne kadar atmosferdeki karbondioksit,
  • Yeşil bitkilerin fotosentez olayında,
  • Karbondioksitin litosfer yüzeyinde suda çözünmesiyle,
atmosferden çekilmekte ise de, bu mekanizmaların kapasitesinin üzerinde karbondioksit salınımı, gezegen üzerinde sera etkisi yaratmaktadır.
Su buharı dışındaki sera gazları dolayısıyla gezegen yüzeyindeki ortalama ısının artması, buharlaşmanın artmasına yol açacaktır. Bu ise atmosferde daha fazla su buharı, yani bulut oluşmasına yol açar. Bulutlar, güneşten gelen radyasyonun bir bölümünü dış uzaya yansıtırken bir bölümünü soğurarak ısınırlar, bir bölümünü de yeryüzüne geçirirler. Litosfer ve hidrosfere ulaşan bu radyasyonun da bir bölümü soğurularak ısınmaya yol açarken bir bölümü dış uzaya yansır. Dış uzaya yansıyan radyasyon yeniden bulut kütlesi ile karşılaştığında, aynı olaylar yaşanır, yansıtılır, soğurulur, dış uzaya kaçar.
Bu mekanizma, su buharı dışındaki sera gazlarının atmosferde artması sonucu bulutların sera etkisini artırmakta, küresel ısınmaya yeni bir katkıya yol açmaktadır.


Etkileri

Alıntıdaki Ek 10148
Laguna San Rafael'deki buzulun, küresel ısınma sonucu 1990 ile 2000 yılları arasındaki geri çekilişin, karşılaştırmalı uydu görüntüleri.

II. Dünya Savaşı sonrasında dünya nüfusu 2 kat, buna karşılık enerji kullanımı 4 kat artmıştır. 1958 yılında atmosferdeki 315 ppm/m3 karbondioksit oranı 2004'te 379 ppm/m3 olmuştur. ABD dünya nüfusunun %4'üne sahipken karbondioksit üretiminin %25'ini gerçekleştirmektedir.
The Observer gazetesinin Şubat 2004'te yayımladığı Pentagon'a ait Küresel Isınma Raporu'na göre önümüzdeki 20 yıl içerisinde Avrupada birçok kıyı kenti sular altında kalacaktır. Guardian gazetesinde 2004 yılında yer alan küresel ısınma haritasına göre bundan en az etkilenen bölgeler Türkiye ve Ortadoğu ile kıyı kesimleri hariç Kuzey Afrika'dır.


Dünya'nın ısınma tarihçesi

Ölçümlere göre 1860-1900 yılları arasında, denizde ve karadaki küresel sıcaklık her ikisinde de 0,75°C yükseldi. 1979'dan beri kara sıcaklığı deniz sıcaklığının iki katı hızla yükseldi. Uydudan yapılan sıcaklık ölçümlerine göre alt troposferdeki sıcaklık 1979'dan beri 0.12 ile 0.22°C arasında yükselmiştir.
NASA'nın hesaplamalarına göre, güvenilir ölçümlerin yapılabildiği 1800'lerden beri 2005 yılı, 1998'i geçerek, en sıcak yıl olmuştur. Dünya Meteoroloji Organizasyonu ve BK İklim Araştırma Biriminin hesaplamalarına göre ise 2005, 1998 yılının ardından hala ikinci sıradadır.


Nedenleri
İklim sistemi içsel ve dışsal (insani etkiler, güneş hareketleri ve sera gazları, vb.) nedenlerden etkilenmektedir. Klimatologlar dünyanın bugünlerde ısındığı konusunda hemfikirdirler. Bu değişimin detaylı nedenleri açık bir araştırma alanıdır ama bilimsel çoğunluk sera gazlarının son zamanlardaki sıcaklık artışının başlıca nedeni olduğunu belirtmektedir.
Dünya'nın atmosferine karbondioksit (CO2) ve metan (CH4) eklenmesi dünya yüzeyinin sıcaklığını yükseltmektedir. Atmosferdeki CO2 artışı dünyanın yüzeyini ısıtmakta ve kutuplara yakın buzların erimesine yol açmaktadır. Buzlar eridikçe, yerini kara veya açık sular almaktadır. Her ikisi de buzdan daha az yansıtıcıdır ve böylece daha fazla solar radyasyon emmektedirler. Bu da daha fazla ısıya, dolayısıyla erimeye yol açmaktadır.


Misafir 4 Şubat 2007 19:18

KÜRESEL ISINMA VE TÜRKİYE DENİZLERİ RAPORU
Türkiye üç tarafı 4 değişik özellikteki denizlerle çevrili bir ülke ve denizlerimiz hem sınır ötesi ve hem de yerel kirleticilerin etkisi altındadır. Diğer yandan son zamanlarda bilim dünyasında dünya ölçeğinde okyanus ve denizlerin küresel ısınmadan ne kadar etkileneceği veya hangi türlerin ısınma etkisiyle dağılım bölgelerini değiştireceği ve denizel biyoçeşitlilikle olan ilişkileri konusu bilim dünyasında sıkça tartışılmaktadır. Zira ; gezegenimizin büyük bir kısmını oluşturan okyanuslar ve denizlerdeki değişim hızla devam etmektedir . Hükümetler arası iklim değişimi paneli çalışmalarında (IPCC) geçen yüz yılda küresel deniz seviyesinin 10-20 cm yükseldiğini ve bunun ağırlıklı olarak küresel ısınmadan kaynaklandığını ve bu yüzyılda 40-60 cm daha yükseleceği öngörülüyor. Küresel iklim değişiklikleri ve deniz seviyesindeki yükselmelerden ektilenecek ülkelerin başında Maldiv, Tuvalu v.s gibi küçük ada devletleri gelmektedir. Bu devletler sadece 2-5 metre kadar denizden yüksektedirler ve denizi suyu seviyesindeki yükselmeler bu ülkelerin ortadan kalkmasına neden olabilir. Öngörülere göre Bengaldeşte ise su seviyesinin yükselmesi toplam ülke alanın % 12-28 arasında kayıplara neden olacaktır. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin esas etkisi denizlerin en verimli alanları olan kıyılarda görülecektir. Çünkü rüzgar ve yağmurların düzensiz hale gelmesi sonucu denizlere taşınan ve canlıların biyojenik madde olarak kullandıkları besleyici maddeler akıntılarla düzensiz olarak dağılacaklardır . Bilindiği gibi deniz suyundaki sıcaklık artışı Pasifik ve Hint okyanusundaki mercanların sararması ve toplu ölümüne yol açmıştır . Örneğin Karayiplerde 1989 -1990 yılllarında deniz suyu sıcaklığının 2 Co artması yani 28-29 Co den 30-31 Co ye yükselmesi mercanların kitlesel ölümüne neden olmuştur (Gesamp,1997). Buna benzer olaylar Malezya , Endonezya ve Taylandda görülmüştür . Diğer dünya denizleri ve okyanuslarında bunlar yaşanırken küresel ısınma ve deniz suyu seviyesi yükselmeleri veya değişimleri ülkemizi nasıl etkileyecektir.
Ne yazık ki bu sorulara yeterli cevabı verecek durumda değiliz. Zira ülkemizde bu konuda çalışan uzmanın az olması , deniz araştırmalarına önem verilmemesi ve bu konuda bir ulusal politika belirlenmemesi bu gün olduğu gibi gelecekte de önümüzü görememize neden olacaktır. Oysa , Türkiye deniz suyu yükselmesi ve küresel ısınmadan etkilenecektir. Çünkü ülke ölçeğinde 27 ilimiz deniz kıyısındadır ve bu illerin hepsinde kıyı yapıları , balıkçılık, turizm gibi ticari faaliyetler bulunmaktadır. Nüfus artışının ülkemizde % 2.1 gibi bir oranda olması sahip bulunduğumuz denizleri bir protein deposu olarak görmemizi gerektirirken deniz suyu yükselmesinin geleneksel balık avcılığına, av türlerine ve yöntemlerine nasıl bir etki yapacağını en azından tahmin etmemiz gerekir. Uzun dönemli tahminlerde ise mutlaka izleme çalışmaları yani ölçüm zorunluluğu bulunmaktadır. Ne olursa olsun , doğadaki , denizlerdeki devinim ve değişimler bizim takip etmek arzumuza bakmaksınız devam ediyor. Bu değişimleri takip eden ülkeler uzun zamanda ulusal politikalarını üreteceklerinden karlı çıkacaklar değişimi takip etmeyenler ise diğerlerine avuç açacaklardır.
Bu yazının amacı denizlerimizdeki olası değişimlere dikkat çekerek bir tartışma ortamı yaratmak ve geniş kitlelere sorunun aktarılmasına katkıda bulunmaktır . Bunu yaparken üç temel yaklaşım seçilmiştir.
Bunlar :
a) Akdeniz –Kızıldeniz -Hint okyanusu bağlantısını oluşturan Süveyş kanalının soruna etkisi veya teknik anlamda lesepsiyen göç,
b) Akdeniz-Türk boğazları ilişkisi,
c) Karadeniz –Akdeniz arasındaki hidrolojik ve ekolojik ilişki olarak ele alınacaktır.
Her şeyden önce Akdenizdeki durum nedir. Akdenizin ana su bütçesini oluşturan Cebeliktarık boğazı Atlantikle ilişkilidir ve buradaki ekolojik ve hidrolojik değişimleri Akdenize yansıtmaktadır . Diğer yandan ,Akdenizdeki değişimler Kızıldeniz ve Hint okyanusudaki değişimlerle de ilişkilidir. Çünkü 163 km uzunluk, 15 metre derinlik ve 365 m genişlikte 1869 yılında açılan Süveyş kanalı yoluyla bir çok tür akdenize girmektedir. Örneğin Akdenizde bulunduğu bilinen 650 balık türünden 56 farklı familyadan 90 tanesi havzanın yeni müdavimleridir (Golani ve diğ , 2002) Bunlardan 59 tür Süveyş kanalı yoluyla akdenize girmiştir (Golani , 2002) . Bazıları da Atlantik okyanusundan gelerek yeni ortama uyum için çaba sarf etmektedirler. Halen 300 civarında Kızıl deniz kökenli denizel tür Akdenizdedir. Ülkemiz sularında tesbit edilen Hint okyanusu kökenli balıkların sayısı şimdiden 30 un üzerindedir ve bunların arasında ticari değere sahip olanlar balıkçılarımızca avlanmaktadır.Sadece İskenderun körfezinde avlanan ticari türler toplam avın % 20 sini oluştururken bu oranın yakın zamanda artması beklenmektedir. Yani, yeni balık türlerinin akdenize girmeleri zamanla balık avcılığında değişimlere neden olmuştur. Çünkü avın kompozisyonu değişmiş , Hint okyanusu kökenli, çok renkli bir çok yeni ve ticari değeri olan tür avlanır hale gelmiştir. Doğu akdenizde görülen bu balık türlerindeki değişme ve yeni gelen türlerin tüketici açısından önemi ise lezzetteki farklılıktır. Bir çok tatil köyünde yenilen bu renkli balıklar gelenesel tatları aratmakta , çoğu kez kimse yediği balığın hint okyanusunun sıcak sularından geldiğini ve ne olduğunu bilmemektedir.
Bütün bu türlerin doğu Akdenize girmeleri ve koloni oluşturup yerli türlerle alan rekabeti yapmalarının ana nedenlerinden biri akdenizdeki su sıcaklığının artışı ve bunun sonucunda Akdenizde görülen tropikalleşme belirtileridir. Bu Tropikalizasyonun bütün havzayı etkilemesi kaçınılmazdır. Daha şimdiden, tropikal türlerden olan ve katil yosun olarak bilinen Caulerpa taxifolia türü yosun ile bir çok balık havzada başarılı bir şekilde gelişmekte hatta alan kazanmaktadır. Çünkü Batı akdenizde son 10 yılda yüzey suyu sıcaklık artışı + 0.2 Co dir. Ve bu 13 Co lik sabit bir sıcaklıkta yaşamaya alışan derin deniz balıklar için tehdit oluşturmaktadır. Akdeniz içinde doğu akdeniz her zaman daha sıcak bir bölgedir. Öyle ki bazen yaz aylarındaki yüzey suyu sıcaklığı 28-29 Co bulur ki bu da tropik denizlere benzer , kış aylarında ise her zaman 20 Co üstünde dir ve sıcak denizlerin özelliklerine benzer şartlar oluşur (Bouduresque ve diğ ,1999) .Batı akdenizde dip sularındaki sıcaklık 1960 tan beri 0.12 Co yükselmiştir (Bethoux ve diğ , 1990 ) .Buna karşın Doğu akdenizdeki deniz suyu yükselmesi 1992 den beri ortalama olarak 12 cm'dir.
Akdenizdeki bu sıcaklık artışları sadece balıklar ve omurgasız türleri değil bir çok göçmen tür için de tehlikelidir.Bu değişimin devam etmesi halinde sıcaklık artışına duyarlı olan veya dar sıcaklık aralıklarında üreme yeteneğine sahip denizel türlerin üreme dönemlerinin değişmesi ve dağılım alanlarının alt üst olması kaçınılmaz olacaktır.
Son yıllarda Orta akdeniz ve Ege denizi’nde de görülen yumuşak mercanların (Gorgonlar) ölümününde küresel ısınmayla ilintilidir.Soğuk suya yatkın bu türlerde yüzey sularının termoklin tabakasının altına inmesiyle gorgonların ölüm görülmektedir.
12.000 den fazla deniz canlısının bulunduğu Akdenizde bunların kaç tanesinin ve hangi türlerin küresel ısınmadan ve deniz suyu yükselmesinden etkileneceğini kestirmek şimdilik zordur. Kaldı ki Akdeniz 6 milyon yıl önce de Miyosen denilen dönemde deniz seviyesinde düşme yaşamış çok tuzlu ortamlarda tuza dayanıklı türler yaşarken bir çok tür izole olarak kalmış veya yok olmuştur . 1 milyon yıl sonra ise Pliosen döneminde Atlantik okyanusunun canlılar Cebelitarıktaki jeolojik engelin ortadan kalkmasıyla tekrar Akdenize geçmişlerdir.
Deniz suyu seviyesindeki değişimler Akdenizdeki uzun ve geniş plajların supralitoral veya serpinti zonu ile med -cezir bölgesindeki (Mediolitoral) türleri daha fazla etkileyecektir.Bu canlıların arasında kumsalları üreme alanı olarak kullanan veya yumurta bırakan deniz kaplumbağası gibi türlerin üreme alanları plajların yüzey alanlarının azalmasıyla tehlike altına girecektir. Akdenizde deniz suyu seviyesindeki yükselmeler sesil ve sedenter türleri hareket edemediklerinden dolayı daha fazla etkilerken balık gibi aktif yüzücü türleri adaptasyon yeteneği nedeniyle daha az etkileyecektir.
Denizlerde yaşayan canlılar özellikle de belli indikatör türler küresel ısınmada belirteç görevi görürürler. Balık toplulukları oşinografik ve çevresel değişiklikleri gösterme de önemli bir işlev görür (Francour ve diğ 1995). Su sıcaklığı balık türleri için yaşam alanı ve üreme gibi temel etkenleri belirleyen bir faktördür. Balıklar larva ve juvenil denilen ergin öncesi safhalarında su sıcaklığının değişmesine karşı oldukça duyarlıdır. Bu nedenle deniz ve nehir arasında göç eden balıkların bu olumsuzluktan etkilenmeleri kaçınılmazdır. Akdenizde yaşayan ve Karadeniz ve Marmara da 20 yıl önce nadir görülen Sardalya, Kupes ve Salpa gibi balıkların bu denizlerde sıkça görülmeye başlanması hatta İğneada gibi Batı karadenizde avcılığına başlanması deniz suyu sıcaklığının artışıyla ilişkilendirilmektedir. Yine, Thallossoma pavo (Gün balığı) türü balıkların artık Marmara Denizi’nde de görülebilmesi , dağılımının Akdenizin güneyinden daha kuzeye çıkması küresel ısınmasın etkileriyle açıklanmaktadır.
Termofilik olarak adlandırılan (Sıcağı seven) Arbacia lixula denilen bir tür deniz kestanesinin Kuzey ege ve Marmara denizinde yoğun olarak görülmeye başlanması bu denizlerdeki faunal değişimin öncüsü olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan , Karadenizin Akdenizleşmesi süreci devam etmektedir. Bilindiği gibi , Akdeniz -Karadeniz bağlantısı son 6.000 yılda tekrar sağlanmış ve Akdeniz kökenli türler bu denize girmişlerdir. Bu dönemde bu günkünün aksine Akdenizin su seviyesi daha yüksek idi. Bu giriş günümüzde de devam etmekte olup buna Mediteranizasyon (Akdenizleşme ) denmektedir. Akdenizden Karadenize geçen türlerin temel özelliği yüksek tuzluluk ve sıcak sularda yaşamasıdır. Örneğin Mıgrı, Baraküda, Peygamber balığı gibi balık türlerinin bu denize girmesi termofilik türlerin dağılımının genişlemesi ve bununda sebebinin havzanın su sıcaklığındaki yükselmeyle ilişkilendirilmektedir. Karadenizin Akdenizleşmesinin hızlanması bir çok yeni türün bu denize girmesi ve besin zincirini değiştirmesi olası. Örneğin Hamsi ve Çaça gibi balıklar planktonlarla beslenerek daha fazla organik maddenin dipte çokmesi yani H2S oluşmasına engel olur. Bu sisteme yeni giren balıklar bu dengeyi bozarsa H2S tabakasının yükselmesi kaçınılmaz olabilir. Bu haliyle Akdeniz ve Karadeniz arasında biyolojik koridor, barier ve aklimizasyon görevi gören Türk boğazlar sisteminin bu görevlerinden aklimizasyonun yerini adaptasyonun alacağını söylemek zor olmaz. Ayrıca , Hint Okyanusundan Akdenize geçen türlerin geçişini sağlayan Süveyş kanalının yaptığı görevi İstanbul boğazı’nın yapıp yapmayacağı veya bunu etkileyen faktörlerin ne olduğu sorusu cevaplanmayı beklemektedir. Zira , yüzey suyunda tuzluluğu o % 40 olan Akdenizin , o% 38 olan Ege ,o % 20 olan Marmara , % o18 olan Karadeniz , o% 16 olan Kuzey batı ,o % 14 olan Azak- Kerç boğazı sisteminde yüzey suyu sıcaklığının artışı Akdeniz kökenli türlerin bu denize girişini hızlandırabilir. Aynı ilişki Kerş boğazı ,Rostov kanalı ve Hazar denizi içinde düşünülebilir. Böylece Zoocografya ve teorik ekolojinin konuları önümüze gelmektedir. Öyle ki , dış çevredeki değişimin hızına kalıtsal olarak yetişemeyen türlerin kaybolması olasıdır. Diğer yandan , Küresel ısınma nedeniyle okyanuslar ve denizlerdeki ana taşıyıcı akıntılarda değişimler görülebilir.Bunun Akdeniz ve Karadeniz arasındaki akıntı sistemine vereceği etki de incelemeye değer bir başka konudur. Çünkü Akdenizden Karadenize çıkan yüksek tuzululuklu ve sıcak alt akıntı ile Karadenizden gelen daha hafif ve az yoğun bir üst akıntı deniz canlılarının dağılımını ve göçlerini düzenler. Denizi suyu sıcaklığının artışı Termofilik balık türlerinin karadenize geçişleri ve girişlerini etkileyeceğinden bu yeni bir lesepsiyen göçe benzetilebilir. Kaldı ki Akdenizin aksine Karadenizde bunu önleyebilecek deniz çayırları v.s de yoktur ve bu deniz biyolojik istilaya açıktır .Bu ne zaman olur, kestirmek güçtür ama olacaklardan biridir. O halde , Karadenizdeki av kompozisyonu ve balık türleri değişerek artacaktır. Avlanan balıkların miktarları da değişebilir.Bu ise yüzyılardır geleneksel hale gelmiş karadeniz balıkçılığının değişime uğraması demektir.Ancak , küresel ısınma karadenizde en fazla H2S tabakasının değişmesi ve yükselmesiyle fark edilebilir. Çünkü Akdenizden gelen sular daha sıcak olacak , karadenizde bu dengeyi sağlayan tatlı su girdisiyse sıcaklık artışıyla hem azalacak hem de sıcaklık ve yoğunluk ara tabakası yükselecektir. Bu ise anoksik tabakanın yükselmesini sağlayacaktır .Bu tabakanın yükselmesi ise zaten hacimsel olarak sadece % 7 lik bir alanı deniz canlılarının beslenme ve üremelerine uygun olan alanın azalması demektir.Bu da karadeniz gibi kapalı bir denizdeki su yenilenmenin az , izole ve genetik değişimin az olduğu bir deniz için kaos demektir.Karadenizdeki deniz suyu seviyesinin yükselmesi veya su sıcaklığının artışı soğuk su seven mersin balıği, alabalık başta olmak üzere bir çok türü de olumsuz etkileyecktir. Küresel ısınma sonucu olarak Karadenizde denizel hayatın nasıl bir yön çizeceği üzerine çeşitli öngörüler kurulabilir. Bununla birlikte doğal olayların çok maddeli, çok bileşenli olması nedeniyle öngörüler sadece bir senaryodan ileri de değildir. Küresel ısınmayla Karadenizin ısınmasının dahası, değişen atmosferik ritm nedeniyle yağış rejiminin değişmesi, denize ani besleyici yüklerin girmesi bunların mevsimsel plankton patlamalarına dönüşmesi gerekecektir. Sorun günümüzde yaşandığı gibi tüketiminden fazla gelişen planktonik organik maddelerin dibe yığılması ve bunların denizel sülfatları kullanarak parçalanmaları ve deniz ortamında sülfatların sülfürlere indirgenmesiyle canlı yaşamın dar bir kuşağa hapsedilmesidir. Gerçektende küresel ısınma sonucu deniz suyundaki organik bileşiklerin sentezlenmesi daha mı kolay olacaktır. Muhtemelen daha da ısınan su planktonik üretimin artmasını sonuçlayacaktır. Zaten fazla olan ve daha da artan planktonik kütle tüketilemeyecek ve çökmek amacıyla deniz tabanına doğru harekete geçerek denizde oksijeni kullanarak parçalanacağından oksijen tüketimi artacak ve oksik zon 200 metreden belkide 150 metreye veya şimdikinden daha yukarı doğru harekete geçecektir.
Türkiye kıyılarındaki uzun dönemli deniz seviyesi değişimleri için kullanılan ölçüm (Mareograf) istasyonları yeterli değildir. Sınırlı da mevcut veriler yılda 4-10 mm lik deniz seviyesi artışının olduğunu göstermektedir (Demir ve diğ , 2005) Bununda kıyısal ekosistemde başta erazyon olmak üzere tuzlanma ve diğer değişim ve tahribatalara yola açacağı aşikardır. Çünkü , deniz seviyesi ne kadar yükselirse onun 100 katı kadar bir uzaklıktaki sahil erezyona ugrar (Kadıoğlu , 2001).
Özellikle dalga etkisindeki sprey zonu olarak bilinen alanlarda yaşayan deniz yosunlarının ve bunlarla birlikte yaşayan omurgalı ve omurgasız canlıların su seviyesi yükselmelerinden etkilenmeleri kesindir . Bu yosunların başta eklembacaklı, kabuklu ve balıklara yaşam alanı oluşturması ve bunun zamanla yok olarak besin zincirini temelden etkilemesi kaçınılmazdır. Ancak burada bunun ne zaman olacağı ve türlerin bu ekolojik değişimlere karşı hangi adaptif yeteneklerini geliştirecekleri de inceleme konusudur.
Doğal olarak , Karadenizdeki bu hidrolojik değişimler akıntılarla taşınan pelajik göçmen balıkların yumurtalarının dağılım alanını ve derinliğini değiştirecektir. Örneğin ilk baharda Karadenize çıkan göçmen pelajik balıkların yumurtlama ve dağılımları yeniden incelenmeye değer bir konudur.Sulak alanlarda ki su seviyesi yükselmeleri ise yeni türlerin bu alanlara girmesi ve yerli türlerle yenilerin mücadelesine sahne olacaktır.
Nihayet, deniz suyunun ısınması sonucunda yüksek sıcaklıkta yaşayan bakterilerin artması ve bunların hastalık oluşturma kapasiteleri daha da artacaktır.Belki de , küresel anlamda bir salgın olasılığı muhtemeldir. Küresel ısınma denizlerde yapılan balık yetiştiriciliği için tehlikeldir .Çünkü su sıcaklıklarının artması özellikle yazın daha fazla hastalık demektir. Bunun için üretimde daha fazla aşı ve kimyasal madde kullanma zorunluluğu ortaya çıkacaktır .


Sonuç olarak
Küresel ısınma ve Tropikalizasyon etkisiyle Akdenize ve Karadenize giren türlerin sayıları ve diğer özellikleriyle ilgili bir veri bankasınını oluşturulması gerekir .Ayrıca , gelecek dönemdeki gelişmelerle ilgili doğru tahminler yapılmasını sağlar.
GOOS olarak bilinen ve UNEP –IOC ,UNECSO tarafından yürütülen (Deniz suyu yükselmeleri izleme ağı) çalışmalarının takip edilmesi ve bu konuda etkin çaba göstermemiz gerekmektedir. Bu ise deniz araştırmlarına verilen maddi katkı ve yetişmiş eleman sağlanmasıyla olabilir. Oysa , ülkemizde deniz araştırmaları için ayrılan bütçe , bir marinada ki mütevazi bir yatın fiyatı kadar bile değildir.
Ülkemizde kurulan Maregraf istasyonların sayısı artırılmalı bunlardan elde edilen veriler bilim insanlarının ulaşabileceği şekilde düzenlenmelidir. Özellikle Karadenizdeki veri eksiğimiz giderilmelidir.
Özellikle deniz suyu yükselmelerine karşı kıyısal alanlardaki yerleşim yerlerinin planlaması yeniden yapılmalı , erezyon ve su yükselmeleri için tedbir alınmalıdır. Bu amaçla , uzun dönemli ve gerçekçi afet yönetim planlarının yapılması zorunludur.
Küresel iklim değişikliğini incelerken bunların ekonomik ve teknolojik sebeplerini göz ardı edemeyiz. Çünkü sorunun başlangıcı sanayii devriminden bu yana % 30 ‘un üzerindeki Co2 artışıyla ilişkilidir. O halde , mevcut kapitalist üretim ilişkileri ve araçlarının sorgulanması gerekir . Artık , insanlığın klasik üretim ilişkilerini değiştirecek yolları arayıp bulması gerekmektedir.İleri kapitalizmin ve emperyal sistemin dünyaya ve insanlığa vereceği hiçbir şeyi olmadığı bir kez daha görülmektedir. Öyle ki bu üretim ilişkisiyle gezegende ki insan ve diğer canlı türlerinin en hafifinden yaşama hakları bile tehlike altına atılmıştır. Küresel iklim değişikliği kapitalist üretim biçimi ve süreçlerinin 200 yıllık sonucu olduğuna göre bu süreçlerin yeniden değerlendirilmesi ve insanlığın mutluluk ve refahına göre dizayn edilmesi gerekir. Aksi takdirde , suyu ısınan okyanuslar , denizler veya dünya değil buna neden olan biz insanlar olacağız...


*****
SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA

  • Bethoux , J.P. Gentili ,B. Raunet , J. Taillez ,D. 1990. Warming trend in the Western Mediterranean deep water .Nature , 347 , 660-662.
  • Bouduresque ,C.F. 1999. The Red Sea – Mediterranean Link : Unwanted effects of canals . Invasive species and Biodiversity management , 213-228. Kluwer Academic Pub.Nedherland.
  • Demir , C. Yıldız , H.Cingöz , A. Simav. M. 2005. Türkiye kıyılarında uzun dönemli deniz seviyesi değişimleri . 5.Kıyı müh. Semp. Bodrum
  • Francour , P. Bouduresque , J. Harmelin , J.G. Harmelin , V. M,.L.Quignard. J.P. 1994 . Are the Mediterranean waters becoming warmer ? Information from Bioiogical Indicators .Mar.Poll.Bull. Vol.28. No: 9, pp.523-526 . Elsevier science. Ltd.
  • Gesamp, 1997 . Marine biodiversity : patterns , threats and conservation needs.Reports and Studies No .62 . London.
  • Golani , D. 2002 . Lessepsian Fish migration characterisation and impact on the eastern Mediterranean . Workshop on Lessepsian migration , Gökçeada . p 1- 9. Tüdav yayınları no . 9. İstanbul.
  • Golani ,D. Relini ,O. Massuti,E. Quignard.J.P. 2002. Ciesm. Atlas of Exotic species in the Mediterranean Vo. 1. 256 p. Monaco.
  • Kadıoğlu, M. 2001. Bildiğiniz havaların sonu , Küresel iklim değişimi ve Türkiye . Güncel yayıncılık. 110. 368 s. İstanbul.


evo 13 Şubat 2007 18:52

KÜRESEL ISINMAYA KARŞI DAHA ÇOK ORMAN
ANKARA
- Özgür Çoban - TEMA Vakfı Danışma Kurulu Üyesi Süleyman Çetin, dünyadaki karbondioksit oranının artmasının en önemli nedeninin yeşil örtünün hızla yok edilmesi olduğunu belirterek, ''Çünkü, 20 metre boyundaki bir ağaç 1 yıl boyunca 12 kişinin birlikte ürettiği karbondioksidi emerek oksijene dönüştürebiliyor'' dedi.
Çetin, özellikle son 30 yılda ormanların, makilik alanların, meraların, göllerin ve çayırların ''inanılmaz bir hızla katledildiğini'' söyledi.
Doğal alanların, daha fazla sanayi alanı veya tarım alanı açmak adına yok edildiğini belirten Çetin, ''Bu yüzden karbondioksit salınımına ilişkin doğal denge bozuldu'' dedi.
Çetin, ''Eğer siz binlerce ağacı yok ederseniz oksijen azalacak. Bu nedenle, ozon tabakasındaki delik büyüyor, küresel ısınma artıyor'' diye konuştu.
Türkiye'de, yılda ortalama 33 milyon metre küp ağacın yakacak ve ham madde olarak kullanıldığını anlatan Çetin, bu ihtiyacın bir kısmının doğal orman alanlarından yasal kesimle sağlandığını söyledi. Çetin, ''Ancak, Türkiye'de her yıl yaklaşık 11 milyon metre küp ağaç kaçak olarak kesiliyor. Özellikle, Ege ve Akdeniz bölgelerinde rant sağlamak adına ormanlar hunharca katlediliyor'' görüşünü dile getirdi.


a.a.


*****
http://img61.imageshack.us/img61/4421/kureselisinma23de1fasx8.png
"İKLİMLER DEĞİŞİYOR, YA SİZ?"
Bölgesel Çevre Merkezi (REC) Türkiye Merkezi tarafından hazırlanan, ''İklimler Değişiyor, Ya Siz?'' başlıklı broşürde, son 125 yılda 1 trilyon varil petrol tüketildiği, küresel orman varlığının ise yüzde 15 azaldığı vurgulandı. Broşür, insanların küresel ısınma sonucu çevrelerinde nelerin değiştiğine dikkatlerinin çekilmesi amacıyla hazırlandı.
Küresel iklim değişikliğinin geri dönülmez noktalara ulaşmasının engellenebilmesi için hala bir şans olduğu ifade edilen broşürde, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü'nün bu amaçla kurgulandığı ve uygulandığı belirtildi.
Gerçekçi ve kalıcı çözümler için gelişmiş ülkelerin önümüzdeki 10 yıl içinde sera gazı salınımlarını, 1990 yılı düzeyinin en az yüzde 50 altına çekmesi gerektiği vurgulanan broşürde, gelişmekte olan ülkelerin, kalkınma çabalarında gelişmiş ülkelerin yaşadığı hatalardan ders alması gerektiği ifade edildi.
Son yüzyılda küresel sıcaklığın en az yüzde 0.6 oranında arttığı belirtilen broşürde, önlem alınmazsa 21. yüzyılın sonunda sıcaklık artışının 5 dereceyi geçeceğinin öngörüldüğü kaydedildi. Bu kadar sıcaklık artışının bile dünyanın dengesini bozduğu vurgulanan broşürde, kutuplarda 1970 yılından bu yana eriyen buzul alanının, Türkiye'nin yüzölçümünün 2 katına eşit olduğu vurgulandı.

a.a.


*****
EN SICAK OCAK AYI BU YIL OLDU
Dünyada 2007 ocak sıcaklıkları, bu dönemde şimdiye kadar kaydedilen en yüksek sıcaklıklar oldu.
Amerikan Atmosfer ve Okyanus Bilimleri Dairesi (NOAA) uzmanları, "gerek karalarda gerekse okyanus yüzeyinde şimdiye kadar ocak ayında hiç bu denli yüksek sıcaklık kaydedilmemiş olduğunu" bildirdi.
Uzmanların açıklamasına göre, gerek karaların gerekse okyanusların ocak ayı sıcaklık ortalaması, 20. yüzyıl ortalamasından 0,85 derece yüksek oldu. 2002 yılında, ocak ayı ortalaması yüzyıl ortalamasından 0,71 derece yüksekti.
Sırf karalardaki sıcaklıklar ise ocak ortalamasının 1,89 derece üstünde çıktı, bu da rekor anlamına geldi. Okyanus sıcaklıkları ise son 128 yılda kaydedilen dördüncü en yüksek sıcaklık oldu. Bu da 1998'de El Nino yüzünden rekor düzeyde yükselen sıcaklıktan 0,1 derece düşük oldu.
NOAA uzmanlarına göre, sıcaklıklardaki bu anormal artış, Avrasya'da kar yağışının ciddi oranda azalmasına da neden oldu.
Uzmanların açıklamasına göre, yeryüzündeki sıcaklıklar geçen yüzyıl boyunca 10 yılda 0,06 derecelik artış hızıyla yükseldi. Ancak 1976 yılından bu yana artış oranı, üçe katlanarak 0,18'e yükseldi.

a.a.


asla_asla_deme 15 Şubat 2007 02:22

Türkiye'nin suyu tarıma gidiyor.
Türkiye'de toplam su kullanımının dörtte üçü yanlış uygulamalar yüzünden tarımsal sulamaya gidiyor. Doğa Derneği’nin hazırladığı su raporuna göre küresel ısınma ve yanlış su yatırımları, Türkiye'nin ''su bütçesini'' ve kalan sulak alanlarını yok edebilir.
Devlet Su İşleri’nin 2030 yılı hedefleri ve halen uygulamadaki verileri dikkate alınarak hazırlanan su raporunda DSİ'nin küresel ısınmayı da dikkate alarak 2030 yılı hedeflerini gözden geçirmesi isteniyor.
DSİ’nin verilerine göre 2003 yılı itibariyle yararlanılan su miktarı 40.1 milyar metreküp. Bunun 6.2 milyar metreküpü içme suyu, 4.3 milyar metreküpü sanayi, 29.6 milyar metreküpü ise tarımsal amaçlı olarak kullanılıyor. Yani toplam su kullanımının dörtte üçü tarımsal sulamaya gidiyor.
Rapora göre, kötü su kullanımı nedeniyle 1 milyon 400 bin hektarlık doğal sulak alan, Marmara Denizi'nden daha büyük yüzölçümlü sulak alan kaybedildi.
DSİ 2030 yılında kullanılan su miktarının yüzde 143 artarak 72 milyar metreküpe çıkacağı tahminini yapıyor. Bu durumda sulanabilir alanlar da 4.9 milyon hektardan 8.5 milyon hektara çıkacak, yani yüzde 73 büyüyecek.

Tarımsal sulamada yüzde 50 tasarruf mümkün
Doğa Derneği’ne göre, DSİ planlarında, su tüketimi artarken suyun tasarruflu kullanımı ve ürün deseni üzerinde yeterince durulmaması büyük eksiklik.
Halen sulanan alanların yüzde 94'ünde, suyu israf eden yüzey sulama metotları kullanılıyor olması da su potansiyelinin azalacağı yönündeki endişeleri artırıyor.
Halen sulanabilir alanların sadece yüzde 6'lık bölümünde yağmurlama ve damlama metodu kullanılıyor. Oysa bu yöntemlerin yaygınlaştırılmasıyla en az yüzde 50 oranında tasarruf sağlanabileceği belirtiliyor.

Küresel ısınma faktörü
Raporda küresel ısınma da dikkate alınarak DSİ’nin su politikalarını değiştirmesi gerektiği öne sürülüyor. Bunun için de, yeni sulu tarım alanları açma hedefinin gözden geçirilmesi ve çevresel açıdan risk taşıyan projelerin iptal edilmesi isteniyor.
Ancak DSİ bu görüşlere sıcak bakmıyor. Kurum, artacak nüfusla birlikte Türkiye’nin kendi kendine yeten bir ülke olması ve artan enerji ihtiyacı için 2030 yılı hedeflerini olmazsa olmaz olarak görüyor.

Bölgesel Çevre Merkezi'nin (REC) Türkiye merkezi tarafından hazırlanan, ''İklimler değişiyor, ya siz?'' başlıklı broşürde, son 125 yılda 1 trilyon varil petrol tüketildiği, küresel orman varlığının ise yüzde 15 oranında azaldığı vurgulandı.
Broşür, insanların küresel ısınma sonucu çevrelerinde nelerin değiştiğine dikkatlerinin çekilmesi amacıyla hazırlandı.
Küresel iklim değişikliğinin geri dönülmez noktalara ulaşmasının engellenebilmesi için hala bir şans olduğu ifade edilen broşürde, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü'nün bu amaçla kurgulandığı ve uygulandığı belirtildi.
Gerçekçi ve kalıcı çözümler için gelişmiş ülkelerin önümüzdeki 10 yıl içinde sera gazı salınımlarını, 1990 yılı düzeyinin en az yüzde 50 altına çekmesi gerektiği vurgulanan broşürde, gelişmekte olan ülkelerin, kalkınma çabalarında gelişmiş ülkelerin yaşadığı hatalardan ders alması gerektiği ifade edildi.
Broşürde, ''Birey ve toplum olarak bugünden hayata geçirebileceğimiz küçük ve önemsiz görünen çabalarımızla hem bizler hem de gelecek kuşaklar için küresel ölçekte büyük farklar yaratabiliriz'' denildi.

"1 trilyon varil petrol tüketildi"
Broşürde, son 125 yılda 1 trilyon varil petrol tüketildiği, küresel orman varlığının ise yüzde 15 azaldığı vurgulandı.
Karbondioksit ve diğer sera gazlarının, dünyanın ortalama sıcaklığının yaklaşık 15 derece düzeyinde kalmasını sağladığı belirtilen broşürde, fosil yakıtlarının tüketilmesi, orman alanlarının yok edilmesi sonucunda, 1750 yılından bu yana atmosferdeki karbondioksit birikiminin yüzde 30, metan birikiminin yüzde 150, kükürtdioksit birikiminin ise yüzde 17 oranında arttığının altı çizildi.
Son yüzyılda küresel sıcaklığın en az yüzde 0.6 oranında arttığı belirtilen açıklamada, önlem alınmazsa 21'inci yüzyılın sonunda sıcaklık artışının 5 dereceyi geçeceğinin öngörüldüğü kaydedildi.
Bu kadar sıcaklık artışının bile dünyanın dengesini bozduğu vurgulanan broşürde, kutuplarda 1970 yılından bu yana eriyen buzul alanının, Türkiye'nin yüzölçümünün 2 katına eşit olduğu vurgulandı.
Broşürde, Hindistan'ın Bombay eyaletinde 2005 yılında tarihin en büyük sel felaketi yaşanırken, Amazonlarda, Afrika kıtasında ve Avustralya'da son 100 yılın en kurak mevsiminin yaşandığına dikkat çekildi. Atlantik kasırga sezonunda ise çıkan kasırgaların, sayısı şiddeti ve süresi açısından rekor düzeye ulaştığına işaret edildi.

Felaket senaryolarından bazıları...
Broşürde, bilimadamlarınca ortaya atılan küresel ısınmanın neden olabileceği iklim senaryolarına da yer verildi. Broşürde, felaket senaryoları arasındaki ihtimallerden bazıları:
* Artan sıcaklıkların Sibirya buzulları altındaki binlerce ton sera gazını serbest bırakmasıyla küresel ısınmanın kontrolden çıkması
* Eriyen buzulların ise okyanuslardaki su akıntılarını yavaşlatarak ya da durdurarak Kuzey yarımkürenin ani bir buzul çağına girmesi

Küresel ısınma Kyoto'da masaya yatırılacak
Bu arada Japonya'nın Kyoto kentinde gerçekleştirilecek Dünya Belediye Başkanları Zirvesi'nde küresel ısınma ve çevre konuları ele alınacak.
Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek, dünyanın önde gelen tarihi kentlerinin belediye başkanlarının katılacağı zirveye Türkiye'den sadece kendilerinin davetli olduğunu belirtti ve bunun çok anlamlı olduğunu dile getirdi.
Akyürek, Konya bölgesinin küresel ısınmadan en fazla etkilenecek yerler arasında bulunduğunun altını çizdi.Akyürek, zirvede 'yenilenebilir enerji kaynakları' konulu bir konuşma yapacağını belirterek, ''Bu konuda yaptıklarımız ve yapacaklarımızı anlatacağız. Örnek bazı çalışmalarımız var. Örneğin rüzgar ve termal enerji kaynakları üzerinde çalışıyoruz. Bunları anlatacağız. Ayrıca küresel ısınmaya yönelik görüşlerimizi aktaracağız'' dedi.


Kaynak: CNNTÜRK




evo 20 Şubat 2007 17:53

TÜRKİYE'DE KARBONDİOKSİT SALINIMI HIZLA ARTIYOR
BURSA - Zuhal Uzundere - Türkiye'nin, Birleşmiş Milletler'in (BM) son açıkladığı, "İklim Değişikliği Raporu"na göre, 1990-2004 yılları arasında yüzde 72.6 ile karbondioksit gazı salınımında dünyada en hızlı artış kaydeden ülke olduğu bildirildi.
Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) Kaynak Geliştirme ve Halkla İlişkiler Bölüm Başkanı Yeşim Beyla, Türkiye'nin, yıllık 294 milyon tonluk karbondioksit salınımıyla, ABD (5.5 milyar ton), Rusya (2.8 milyar ton) ve Japonya'nın (1.3 milyar ton) ilk 3 sırayı oluşturduğu dünyada; en fazla karbondioksit gazı salan ülkeler arasında 13. sırada yer aldığını belirtti.
Enerji üretimi ve tüketiminde kullanılan fosil yakıtların sera etkisi yaratarak, çevre kirliliğine ve iklim değişikliğine neden olduğuna değinen Beyla, "Enerji verimliliği ve başta güneş olmak üzere bir an önce yenilenebilir kaynaklara ağırlık veren, fosil yakıtlara bağımlılığı azaltan enerji stratejisi geliştirmemiz gerekli" diye konuştu.
Yeşim Beyla, küresel ısınmayı önlemek için en önemli çalışmalardan birinin ağaçlandırma olduğunu, bu nedenle ormanların korunması ve daha fazla ağaç dikilmesi gerektiğini de vurguladı.

AB, SERA GAZI SALINIMININ %20 DÜŞÜRÜLMESİ HEDEFİNİ KORUYOR

AB Çevre Bakanları, küresel ısınmayla mücadele için karbondioksit, metan ve nitrotoksit gibi sera etkisi yaratan gazların salınımının 1990 yılı verileri temel alınarak 2020 yılına kadar en az yüzde 20 oranında düşürülmesi hedefine destek verdi.

a.a.


*****
ADALAR SULAR ALTINDA KALABİLİR
ADANA - Ali Güreli - Avrupa Yenilenebilir Enerjiler Birliği (EUROSOLAR) Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Tanay Sıdkı Uyar, küresel ısınmanın yavaşlatılamaması durumunda irili ufaklı çok sayıda ada ile ada devletinin sular altında kalabileceğini bildirdi.
Doç. Dr. Uyar, başta enerji üretimi amaçlı fosil atıkların kullanımı olmak üzere insan etkinliklerinden kaynaklanan küresel ısınmanın yavaşlatılması için tüm dünyanın el birliği içinde olması gerektiğini kaydetti.
Küresel ısınmanın önüne geçilememesi durumunda Küçük Ada Devletler Birliği'ne üye, deniz seviyesinden 3-4 metre yükseklikte olan ada devletlerinin tamamen, yerleşim birimleri kıyı şeridinde olan ada devletlerinin de kısmen tehlike altına gireceğini bildiren Uyar, kutuplardaki buzların kopmaya, dağlardaki karların erimeye başladığını ve daha fazla suyun atmosferde dolaştığını belirtti.

"DENİZ SEVİYESİ YÜKSELEBİLİR"
Uyar, daha önce ortalama 16 derece olan sıcaklığın, fosil yakıtların kullanımı nedeniyle son 150 yılda, 16.5 ile 16.8 derece düzeyine ulaştığını ifade ederek, ''Küresel ısınma konusunda yapılan çalışmalarda deniz seviyesinin son 150 yılda 25 santimetre arttığı belirlendi. Bu olumsuzlukların devamı, önlenememesi durumunda deniz seviyesinde önümüzdeki yüzyılda 1 metrelik yükselme olması tahmin ediliyor. Bu kadarlık yükselmenin neden olacağı doğal afetler adaları tamamen su altında bırakabilir''dedi.

a.a.


*****
İKLİMDEKİ DEĞİŞİMİN BEDELİ
ÇANAKKALE
- Mehmet Bayer
- Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Özpınar, bu yıl sonbahar ve kış mevsiminde yaşanan ekstrem koşulların uzamasının ekosistemde bazı bitki ve hayvan popülasyonlarının azalmasına, bazılarının da dominant hale gelmesine neden olabileceğini bildirdi.
Prof.Dr. Özpınar, bu yıl sonbahar ve kış mevsiminin geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında herkesi kaygılandıracak derecede sıcak ve kurak geçtiğini, iklimde anormal süreç yaşandığını söyledi.
Sıcaklık derecesinin mevsim normalinin üzerinde seyretmesinin doğadaki canlıların adeta ''şaşırmasına'' neden olduğunu anlatan Prof. Dr. Özpınar, şöyle konuştu:
''Mevsimsel farklılıklardan ileri gelen ısı değişimleri canlıların biyolojik faaliyetleri için vazgeçilmezdir. Hayvanlar ve bitkiler kış aylarında soğuklama ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Örneğin ülkece hepimizin belleklerinde yer edinen buğdaylarda zararlı olan Süne böceği kış aylarında düşük sıcaklıklarda soğuklama ihtiyacını karşılayamaz ise ertesi yıl buğday alanlarına geldiğinde beslenip çoğalamaz. Yine bazı buğday çeşitleri soğuklama ihtiyacını giderememesi halinde çiçek açsa bile döllenip istenilen verimi sağlayamaz.''

a.a.


*****
KÜRESEL ISINMAYA KARŞI KÜRESEL EYLEM
ANKARA
- Özgür Çoban - Küresel ısınmaya dikkati çekmek amacıyla yarın yerel saat farkı gözetilmeksizin, 19.55-20.00 saatleri arasında dünyanın dört bir yanında enerji kaynakları kapatılacak.
Eylem, söz konusu kesintiyle meydana gelecek enerji tasarrufunun önemine değinerek yetkilileri harekete geçirmeyi amaçlıyor. Eylem planı, e-posta adreslerine gönderilerek duyuruldu.
''Tüm dünyada küresel ısınmaya karşı ortak bir eylem'' başlığıyla gönderilen e-postada, eylem planı hakkında şu bilgiler verildi:
''Yerel saatlerin farklılığı gözetilmeksizin bütün dünyada 1 Mart 2007 Perşembe akşamı, 19.55-20.00 saatleri arası tüm enerji kaynakları kesilecek. Evde ya da işteyseniz şalterler inecek, elektrikler kesilecek. Arabalar yol kenarına çekilecek. Yapabilen yapacak... Amaç, bütün dünyada yaşanacak bu 5 dakikalık kesintiyle meydana gelecek enerji tasarrufuyla karar mercilerinin dikkatini çekmek.''
a.a.


M.u.R.a.T 21 Şubat 2007 19:20

Dünyaya neler oluyor?
Amerikan, İngiliz ve Avustralyalı bilimadamları ortak bir raporla dünyanın 10 yıl sonra çevre felaketleri açısından geri dönülemez noktaya geleceğini duyurdu. Çünkü dünya ısınıyor.
Karbondioksit oranı artıyor, okyanuslar ısınıyor, buzullar eriyor, deniz seviyesi yükseliyor, orman yangınları artıyor, buzul tabakaları parçalanıyor, göller küçülüyor, kurak dönemler uzuyor, ırmaklar kuruyor
Kış sıcaklıkları artıyor, ilkbahar erken geliyor, sonhabar gecikiyor, bitkiler erken çiçek açıyor, göç dönemleri değişiyor, yaşama alanları farklılaşıyor,
kıyı şeritleri erozyona uğruyor, mercan resifleri ağarıyor, kar yığınları azalıyor, bulut ormanları kuruyor, hastalıklar yayılıyor, yüksek enlemlerde sıcaklık artıyor, dünyaya neler oluyor?
Rapora göre 1960'lardaki kirlenme buzulların yüzde 20'sini eritti. 300 bilimadamının yürüttüğü araştırma sonuçlarına göre, Kuzey Kutbu'ndaki ısınma dünyanın geri kalanından iki kat daha hızlı. Bugünkü ise 2070'te dünyayı buzulsuz bırakacak, küresel çölleşme olacak, denizler yükselecek.
Dünya küresel ısınma yüzünden 10 yıl içinde geri dönülmez bir noktaya gelecek. Ormanların yok olması sonucu çölleşme yaşanacak, bu tarıma da yansıyacak, deniz seviyesi yükselecek ve dünya salgın hastalıkların pençesine düşecek. Bu felaket senaryoları "korkutucu" fakat "gerçek."
http://img.sabah.com.tr/i/1_pix_beyaz.gifhttp://img.sabah.com.tr/i/1_pix_beyaz.gif

Küresel ısınma insanoğlunun suçu
İklim Değişimi Uzmanlar Grubu uyardı: Küresel ısınma son 50 yılda yüzde 90 insan eliyle yaratıldı ve etkisi yüzyıllarca sürecek.
Dünyanın dört bir yanından 500 kadar bilim adamını bir hafta boyunca bir araya getiren ve Birleşmiş Milletler'in finanse ettiği "Hükümetler Arası İklim Değişimi Uzmanlar Grubu" (HİDUG) 21 sayfalık beklenen raporunu dün açıkladı. Fransa'nın başkenti Paris'te düzenlenen panelde yayımlanan raporda, küresel ısınmanın son 50 yılda yüzde 90 oranında insan eliyle yaratıldığı ve asırlarca süreceği belirtildi. Rapora göre, dünya yüzyılın sonuna kadar 1.8 ila 4 derece arasında ısınacak, denizler 58 santimetreye kadar yükselecek, kuraklık bütün dünyayı saracak.

KARBONDİOKSİT REKORU...
130 ülkeden 2500 araştırmacının raporuna göre, 650 bin yıldır atmosferdeki karbondioksit gazı ilk kez bu kadar yoğunlaştı. Raporda, insan eliyle sera gazlarının salınımının neden olduğu bugünkü sorunlar, şöyle sıralandı: "Öldüren sıcak hava dalgaları, seller ve yoğun yağışlar, yıkıcı kuraklıklar ve özellikle Atlas Okyanusu'nda kasırga ile tropikal fırtına gücünde artış." Karar mercilerinin önüne sunulan rapora göre; 2100 yılına kadar Antarktika'daki buzların erime ve tamamen yok olma riski var. Bilim adamları özellikle otomobillerden, fabrikalardan, elektrik santrallerinden çıkan gazlara tedbirler alınmasını istiyor. Rapora göre 2001 yılında insan sorumluluğu yüzde 66 oranında tahmin edilirken bugün bu oran yüzde 90'a ulaştı.


Misafir 21 Şubat 2007 19:53

Küresel ısınma kıskancında Türkiye raporu
 
KÜRESEL ISINMA KISKACINDA TÜRKİYE RAPORU
Mevsimler birbirine karışıyor, baharı görmeden yaz geliyor. Dünyanın her yerinde görülmeye başlayan kavurucu sıcaklar, kuraklık, seller, insanlığın yeni kabusu küresel ısınmaya işaret ediyor.
İşte G8 ülkeleri bu felaket senaryolarının gölgesi altında bugün İskoçya'da toplanıyor. Toplanıyor toplanmasına ya, kimse bu toplantıdan insanlık adına yararlı bir sonuç çıkmasını beklemiyor. Çünkü insanlığın çıkarları ülke çıkarlarının önüne bir türlü geçemiyor.
Ankara Ticaret Odası'nın hazırladığı "Küresel Isınma kıskacında Türkiye" raporuna göre, Türkiye iklim değişikliğinin olumsuz etkileri açısından "risk grubundaki ülkeler" arasında yer alıyor. Türkiye'de kuraklaşma, seller hızla artıyor, içme suları ise azalıyor.
Son 70 yılda 70 istasyonda kaydedilen sıcaklık verilerine göre, Türkiye'nin yıllık ortalama sıcaklıkları artma eğiliminde. Özellikle Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki ısınma oranları, her 10 yılda 0.07- 0.34 derece arasında artıyor.
Dünya Yaban Hayatı Koruma Fonu (WWF) nın raporuna göre Akdeniz havzasında bulunan Türkiye'de 40 dereceye yakın sıcaklıklar mevsim normali olacak. Tarım alanlarının ise yüzde 40'ı kuruyacak .

DÜNYAYI CEHENNEME ÇEVİRİYORUZ

Atmosferdeki karbondioksit gazı tabakası tıpkı bir 'sera' gibi güneş ışınlarının içeri girmesine izin veriyor ancak ısının dışarı çıkmasına engel oluyor. Eğer sera etkisi olmasaydı dünyanın sıcaklığı ' 20 dereceyi bulur ve dünyada yaşam olmazdı.
Ancak, karbondioksit gazı oranının artması, dünyanın aşırı ısınmasına, bir başka deyişle 'küresel ısınma'ya neden oluyor. Karbondioksitin artmasının baş sorumlusu ise insanoğlu. İnsanoğlu, yaşamını kendi elleriyle cehenneme çeviriyor. Sanayileşme ile birlikte atmosferdeki karbondioksit gazı miktarı artmaya başladı. Sanayi üretiminde kullanılan kömür, petrol ve doğalgaz karbondioksit oranını artırıyor. 1958'de karbondioksit bir metreküp havada 315 ppm (milyonda bir) iken, 2004'te 379 ppm'e çıkmış durumda. Sanayileşmenin ilk dönemlerinde yılda 1 ppm kadar artış yaşanırken 2003-2004 artışı 3 ppm'
2. Dünya Savaşı'ndan sonra dünya nüfusu 2 kat, enerji kullanımı 4 kat arttı. Bilim adamlarına göre, bu gidişat yeryüzündeki yaşamın giderek kötüleşmesine yol açacak.

EN ÇOK ABD KİRLETİYOR
Son yıllarda karbondioksitteki artışın hızını inceleyen bilimadamları, Çin ve Hindistan'ın bu artışa büyük katkısı olduğunu öne sürüyorlar. Ancak, 'dünya karbondioksit üretimi'ni sıraya koyduğumuzda, ABD başı çekiyor.
ABD dünya nüfusunun yüzde 4'üne sahip ancak karbondioksit üretiminin yüzde 25'ini sağlıyor. İngiltere yüzde 3 üretiyor. Hindistan, nüfusu 15 kat fazla olmasına rağmen karbondioksit üretimi hemen hemen İngiltere ile aynı.
Ortalama bir Amerikalı yılda 6 ton, bir İngiliz 3 ton, bir Çinli 0.7 ton, bir Hintli 0.25 ton karbondioksit üretiyor.
Atmosfere yılda 220 milyon ton karbondioksit bırakan Türkiye ise 20. sırada.2010 yılında bu rakam 400 milyon tonlara ulaşacak.
Atmosfere yılda ortalama 21 milyar ton karbondioksit salınıyor ve bu miktar giderek artıyor.

DÜNYA ALARM VERİYOR
Küresel ısınma, kutuplardaki buzulların erimesine, iklimin ve mevsim şartlarının değişmesine, okyanusların ısınmasına, deniz seviyesinin yükselmesine, orman yangınlarının artmasına, göllerin küçülmesine, ırmakların kurumasına, kışın sıcaklıkların artmasına, ilkbaharın erken gelmesine, sonbaharın gecikmesine, bitkilerin erken çiçek açmasına, göç dönemlerinin değişmesine, kıyı şeritlerinin erozyona uğramasına, bulut ormanlarının kurumasına yol açıyor.
Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından yapılan araştırmaya göre, küresel ısınma bu yüzyılın sonunda bitki ve hayvan varlığının üçte birini tehdit ediyor.
Küresel ısınmanın etkileri dünyanın her yanında görülüyor. Milyonlarca insanı sel, kasırga, kuraklık, susuzluk ve salgın hastalıklarla karşı karşıya bırakıyor. Yükselen deniz seviyesi Pasifik adaları ve Hint Okyanusu'ndaki adaların çoğunu tehdit ediyor.

DÜNYADA NELER OLUYOR?
Grönland eriyor...
Kuzey Yarımküre'nin en büyük buz kütlesi olan Grönland adası, küresel ısınma nedeniyle eriyor. Grönland kütlesinin erimesi, düşük seviyedeki sahil şeridinde bulunan yerleşim yerlerinin sular altında kalmasına neden olacak.
Amazon ormanları yok oluyor - Brezilya hükümetinin yaptığı araştırmalar, dünyanın akciğeri sayılan Amazon'un 2003 yılında rekor düzeyde ormanlık alan yitirdiğini gösteriyor. Büyüklüğü 4.2 milyon kilometrekare olan Amazon'un şimdiye dek yüzde 20'si yok oldu.
Buzullar eriyor - Küresel ısınma, buzullarıyla ünlü Arjantin'i etkisi altına aldı. Buenos Aires'in 3 bin 200 kilometre güneybatısında bulunan Lago Argentino şehri, bugüne kadar buzullarıyla turistleri kendine çekerken, artık tursitler dev buzulların sıcaklığın etkisiyle yıkılmasını izlemek için şehre geliyor.
Hollanda kıyılarının 100 yılı kaldı: Hollanda sahillerinde, zeminin gelecek 100 yıl içinde 40 santimetre dolayında çökmesi bekleniyor.
Avustralya'da 2002 yılında şiddetli kuraklık yaşandı.
Kuzey Pasifik'te somon balığı popülasyonunda, bölgedeki sıcaklığın normalden 6 derece artması yüzünden büyük düşüş görüldü.
Kalifornia kıyılarında binlerce deniz kuşu, denizlerin ısınmasının yol açtığı besin kıtlığı yüzünden öldü.

TÜRKİYE AFRİKALAŞACAK
Bilimadamlarına göre küresel ısınma önlenemediği taktirde Türkiye 100 yıl içinde Kuzey Afrika'ya dönecek.
Yağışlar azalınca, başta GAP bölgesi olmak üzere, tüm nehirlerin taşıdığı su miktarı düşecek. Baraj göllerinin su seviyesi azalacak, hidroelektrik enerji üretimi ciddi oranda aksayacak.
Yüksek basınç kuşağının kuzeye kaymasıyla ülkemizde hakim olabilecek tropikale benzer bir iklim; düzensiz, ani ve şiddetli yağışlar, seller, hortum, kasırga, heyelan ve erozyona yol açacak. Kasırga ve fırtınaların tetikleyeceği seller can ve mal kaybına neden olacak.
Isınmayla birlikte denizlerimizdeki su akıntıları ve sıcaklık rejimleri değişecek. Balıkların göç yolları bozulacak.
Kuru kesimlerde yüksek sıcaklıklarla birlikte orman yangınları ile tarımsal hastalık ve tarım zararlılarında büyük artışlar görülecek.
Kavurucu sıcaklar ve kuraklık tarımsal ürünlerin hem çeşidinin hem de miktarının azalmasına neden olacak.
Yaz yerine bahar turizmi yapılacak. Güney bölgeleri, turizmi kuzeye kaptıracak. Akdeniz yerine Karadeniz öne çıkacak.
Kar yağışı giderek azalacak. Hatta kış mevsimi ortadan kalkacak.
İklim değişiklikleri, göçlere neden olacak. Türkiye'de yaşayanlar kuzeye yerleşmeye çalışacak.
Daha sık ve uzun süreli kuraklıklar olacak. Araştırmalara göre, 2030'da Türkiye'nin büyük bir kısmı oldukça kuru ve sıcak bir iklimin etkisine girecek, sıcaklıklar 2-3 derece artacak. Deniz seviyesinin 2030'da 30, 2050-2100 arasında da azami 100 santimetre yükselmesi bekleniyor.
Denizlerin yükselmesinden kıyı kesimleri etkilenecek. Özellikle Sadullah Paşa ve Amcazade Hüseyin Paşa gibi bazı yalılar sular altında kalacak.
Deniz seviyesinde yükselmelerle birlikte kıyı şeridi ve deltalardaki tarım alanları, plajlar ve yat limanları, kullanılamaz hale gelecek.

VAN GÖLÜ KURUYOR
Türkiye'de küresel ısınmanın birinci derecede etkisini gösterdiği yer Van Gölü. Göl ve çevresinde yıllık ortalama sıcaklık 1 derece arttı ve Van Gölü kurumaya başladı. Göldeki su seviyesi1994'te maksimum seviyeye ulaştı. 11 yıldır bu seviyeye ulaşamaması küresel ısınmanın göstergesi.. Küresel ısınma devam ettikçe su seviyesi azalmaya devam edecek.
Uydu görüntülerinden Van'ın Özalp ve Saray ilçelerinde tamamı kurumuş göletler saptandı.

PENTAGON'UN FELAKET SENARYOSU
Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon'un raporuna göre, 2020 yılından itibaren dünyada su ve enerji kıtlığının baş gösterecek. Rapora göre küresel ısınma nedeniyle dünyada şu değişimler yaşanacak:
Avrupa'daki kıyı kentleri sular altında kalacak.
İngiltere'de 'Sibirya' soğukları yaşanacak.
Küresel ısınmanın kuruttuğu bölgelerde su kaynaklarına sahip ülkeler, ellerindeki doğal kaynakları korumak için nükleer silahlara başvuracaklar.
Tarım alanlarının ve su havzalarının korunması ve ele geçirilmesi nedeniyle çıkacak çatışmalar, terör örgütleri kanalıyla bölgesel savaşlara dönüşecek.

KYOTO PROTOKOLÜ
Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleyi sağlayacak uluslarası tek çerçeve.. Protokolü 141 ülke imzaladı. Protokol, ülkelerin atmosfere saldıkları karbon miktarını 1990 yılındaki seviyelere düşürmelerini gerekli kılıyor.
1997'de imzalanan protokol, 2005'te yürürlüğe girebildi. Çünkü, protokolün yürürlüğe girebilmesi için, onaylayan ülkelerin 1990'daki emisyonlarının (atmosfere saldıkları karbon miktarı) dünyadaki toplam emisyonun yüzde 55'ini bulması gerekiyordu. Bu orana 8 yıl sonunda Rusya'nın katılımıyla ulaşılabildi.

ABD KİRLETİYOR AMA İMZALAMIYOR
ABD, 'Benim çıkarlarım önce gelir' diyerek protokolü imzalamayı reddediyor. Bugün başlayan ve ana gündem maddelerinden birini küresel ısınmanın oluşturduğu G-8 Zirvesi öncesi bu tavrını imzalamama tavrını sürdüren Bush yönetimi, enerji fiyatlarını artıracağı ve ABD'de 5 milyon kişiyi işsiz bırakacağı gerekçesiyle Kyoto Protokolü'ne karşı çıkıyor.
Kyoto Protokolü hükümlerine uyum, imza atan ülkeler açısından zorunlu. Tüm dünyada çevrenin korunmasına evrensel standartlar getiren protokole AB ülkelerinin tamamı taraf... Kyoto Protokolü ile devreye girecek önlemler son derece pahalı yatırımlar gerektiriyor. Sözleşmeye göre,
  • Atmosfere salınan sera gazı miktarı yüzde 5'e çekilecek.
  • Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat yeniden düzenlenecek.
  • Daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketen araçlarla uzun yol alma, daha az enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstriye yerleştirme, ulaşımda, çöp depolamada çevrecilik temel ilke olacak.
  • Atmosfere bırakılan metan ve karbondioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynaklarına yönelinecek.
  • Fosil yakıtlar yerine örneğin bio dizel yakıt kullanılacak.
  • Çimento, demir çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri yeniden düzenlenecek.
  • Termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler, teknolojiler devreye sokacak.
  • Güneş enerjisinin önü açılacak. Nükleer enerjide karbon oranı sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak.
  • Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacak.
ATO BAŞKANI AYGÜN
Rapora ilişkin değerlendirmelerde bulunan ATO Başkanı Aygün, hükümetler ve iş dünyasını yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı konusunda sorumluluk almaya davet ettiğini söyledi.
Küresel ısınmaya engel olmak için kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtlar yerine su, jeotermal, ve güneş enerjisinin kullanılması gerektiğini dile getiren Aygün, vatandaş olarak herkese düşen önlemler olduğunu kaydetti. Aygün şunları söyledi:
"Otomobilimizde kullandığımız benzin ve evimizde kullandığımız kömür ve doğalgaz ile bireysel olarak küresel felakete katkıda bulunuyoruz. Otomobilimizin hava ve yakıt filtrelerinin her zaman temiz olmasına dikkat etmeliyiz. Çünkü kirli filtreler fazla yakıt harcanmasına yol açıyor. Otomobillerimizde klimayı yalnızca gereksinim duyduğumuzda çalıştırmamız gerek. Çünkü klima da yakıt tüketimini artırıyor. Evlerimizde ısı yalıtımına dikkat etmemiz, çift cam tercih etmemiz gerekiyor. Dünyayı ultraviyole ışınlardan koruyan ozon tabakasını incelten sprey ve deodorantlardan da uzak durmalıyız Başka dünya yok. Herkese sorumluluk düşüyor. Böyle giderse bu dünya Bush'a da kalmaz..."


NihLe 24 Şubat 2007 09:53

Küresel ısınma nedir?
 
1 ek
İnsan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor. Sera etkisinin artması, atmosferin üst bölümünün yani stratosferin soğumasına, alttaki troposferin ise ısınmasına yol açıyor.

Alıntıdaki Ek 10332
Sera Etkisi
Sera etkisi doğal bir süreç aslında. Sera etkisi, dünyada yaşam olması için gereken sıcaklığı sağlıyor.
  • Su buharı, karbondioksit ve metan gazı, dünyanın üzerinde doğal bir örtü oluşturuyor. Ancak fosil yakıtların kullanılması ve ormanların yok edilmesi, bu örtüyü oluşturan gazların, atmosferde normalin çok üzerine çıkmasına neden oldu.
  • Dünyanın yüzeyi güneş ışınları tarafından ısıtılıyor. Dünya bu ışınları, tekrar atmosfere yansıtıyor.
  • Dünyaya ulaşan güneş enerjisinin yaklaşık yüzde 70’i, böylece tekrar uzaya gönderlmiş oluyor. Ancak bazı infrared ışınlar, sera gazları tarafından tutuluyor. Bu da atmosferin, ısınmasına neden oluyor.
  • Sera etkisi, dünyanın yeterince sıcak olmasını sağlıyor. Ancak bazı bilim adamları, insan tarafından fazla miktarda sera gazının atmosfere verilmesinin bu karmaşık dengeyi zedelediği ve küresel ısınmaya neden olduğu görüşünde.
Global Isınma mı Nükleer Kış mı?
Dünyanın geleceğine ilişkin kehanetler muhtelif. Bazı bilim adamlarına göre, global ısınmadan çekinmemize gerek yok, zaten pek yakında donarak öleceğiz. Nasıl mı? Süpervolkan diye bir şey var. Bunlar aslında dağ değil, bir nevi alçak basınç alanı ya da büyük ve sıkışmış kraterler olarak tanımlanabilir.
Jeologlar, er ya da geç, bir süpervolkanın patlayacağını ve bu patlamanın yarıkürede, hatta global düzeyde, sıcaklığı önemli ölçüde düşüreceğini söylüyorlar. ABD’de Yellowstone Milli Parkı’nda bulunan bir volkanın patlamasının geciktiği belirtiliyor. Yellowstone’un 600 bin yılda bir harekete geçtiği sanılıyor. Son patlamanın üzerinden ise 640 bin yıl geçti.

İnanmayan Kuşlara Sorsun?

Eskiden madenciler, madene beraberlerinde bir kanarya indirirdi. Çünkü kuşun fenalaşması, havadaki metan gazının arttığının habercisiydi. Şimdi de hızla yok olan narin kuş türleri, bize atmosferimizin kimyasal bileşimin iyice bozulduğunu göstermekte. Sadece İngiltere’de son 25 yılda 22 milyon çift kuşun, 17 milyon çifti yok oldu.
Küresel ısınma ve iklim değişimi; seller, kuraklık, insan, hayvanlar ve tarım kuşaklarının yer değiştirmesi, kutuplardaki buzulların erimesi ve deniz su seviyelerinin yükselmesi gibi dünya üzerindeki tüm canlı yaşamı için birçok tehlike oluşturuyor.
En büyük doğal afet olan kuraklığın etkisi; en fazla, suya talebin en yüksek olduğu zamanlar hissedilir. Nüfus arttıkça ihtiyaç duyduğumuz su miktarı da artıyor. Ama gelişmiş ülkelerdeki gibi, köy, kasaba, şehir ve ülke bazında kuraklık ile mücadele ve su kaynaklarımızın yönetimi için "kuraklık mücadele planlarını" geliştirebilmiş değiliz.
Hükümetler Arası İklim Değişimi Paneli’ne (IPCC) göre 1990’da Türkiye’de yılda kişi başına düşen su miktarı 3 bin 70 metreküp. Fakat bu suyun büyük bir kısmı, ihtiyaç olan yerlerde değil. İklim şartlarının değişmeyeceğini kabul etsek bile, sadece nüfus artışı nedeniyle 2050’de Türkiye’de bu miktar 1240 metreküp olacaktır.

Artan nüfus ve küresel iklim değişimi sonucu daha kurak bir iklime sahip olacağımız göz önüne alındığında 2050’de Türkiye’de bir yılda kişi başına düşen su miktarı 700 ila 1910 metreküp arasında olacak. Yani su fakiri bir ülke olacağız.
Dünya nüfusunun yaklaşık üçte biri deniz kıyılarındaki 60 kilometrelik alanda yaşıyor. IPCC tahminlerine göre 2100 yılına kadar deniz su seviyesindeki artış 40 ila 65 cm arasında olacaktır. Bu durumda adalarda, kıyı şeritlerinde, kıyı şehirlerinde ve nehir yataklarında yaşayanlar ile birlikte balıkçılık ile ve kıyılarda turizm tesisi işleten ve tarım yaparak geçimini sağlayanlar, yerleşim ve geçim alanlarını kaybedebilecektir.

Alıntıdır.


MaKaLeLe 1 Mart 2007 01:33

Küresel ısınmaya 5 dakika ara
Küresel ısınmaya dikkati çekmek amacıyla bugün yerel saat farkı gözetilmeksizin, 19.55-20.00 saatleri arasında dünyanın dört bir yanında enerji kaynakları kapatılacak.
Eylem, söz konusu kesintiyle meydana gelecek enerji tasarrufunun önemine değinerek yetkilileri harekete geçirmeyi amaçlıyor.
5 dakika karanlık kampanyası, çevre örgütlerinin girişimiyle internet üzerinden yürütülüyor.
Kampanya uyarınca, 1 Mart akşamı saat 19.55 ile 20.00 arasında binalarda ışıklar söndürülecek, elektrikli gereçler kullanılmayacak. Sürücüler, araçlarını kenara çekecek ve kontak kapatacak.

Rakamlarla iklim değişikliği

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, çeşitli kaynaklardan derlediği bilgilerle, küresel ısınmanın ardından ortaya çıkan iklim değişikliğini rakamlarla ortaya koydu.
Dernek, iklim değişikliğine ilişkin rakamların yer aldığı araştırmayı, BM'nin iklim değişikliğiyle ilgili raporları ile Doğal Hayatı Koruma Vakfı, Doğa Derneği ve Devlet Su İşleri verilerine dayanarak hazırladı.

Araştırmada, BM Çevre Programı'nın Şubat ayında açıklanan raporunda, dünya ısısının 2100 yılına kadar 1.8 ile 4 derece arasında yükseleceğinin kaydedildiği anımsatıldı.
Türkiye'nin, 1990-2004 yılları arasında gerçekleşen yüzde 110'luk artışla sera gazları emisyonlarını en hızlı arttıran ülke olduğu vurgulanan araştırmada, Türkiye'nin küresel ısınmadan sorumlu ülkeler sıralamasında ise yüzde 1.3'lük pay ile 13'üncü sıraya yükseldiği bildirildi.

Avrupa tarımına darbe

Araştırmada, 2003 yılında küresel ısınmaya bağlı oluşan sıcak hava dalgaları nedeniyle Avrupa'da tarımın ''büyük darbe'' aldığı, bazı Avrupa ülkelerinin, yüzde 10-80 arasında verim kaybına uğradığı belirtildi.
Türkiye'de, henüz bu tür istatistiklerin bulunmadığına işaret edilen araştırmada, ''Ama küresel ısınmanın sonucu olarak Çukurova, Konya ve benzeri yerlerin kuraklık nedeniyle verim kaybına uğrayacağı belirtiliyor'' denildi.
DSİ verilerine göre, Türkiye'nin yararlandığı suyun yaklaşık yüzde 73,8'inin tarımsal amaçlı kullanıldığı ifade edilen araştırmada, Doğa Derneği'nin su kullanımıyla ilgili araştırmasında ise ''bu suyun yüzde 50'sinin boşa gittiğinin'' belirtildiği anımsatıldı.
Araştırmada, vahşi sulama şeklinden yağmurlama ve damlama sulamaya geçildiğinde sudan yüzde 50 oranında tasarruf sağlanabileceği görüşüne yer verildi.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı'nın Türkiye'nin 2006 Su Raporu'na dayanılarak verilen bilgide, kentsel su kullanımında kaçak ve kayıp su oranının yüzde 40'ı bulduğuna dikkat çekildi.
Araştırmada, ''Bugün dünyada tüm ülkeler acil önlem alıp sera gazı salınımlarını aşağıya çekseler bile atmosferdeki karbondioksit gazı, etkisini 100 yıl daha sürdürecek. Çünkü, yılda 3,5 milyon ton düzeyinde salınan karbondioksit gazının atmosferdeki ömrü 100, metan gazının ise 40 yıldır'' denildi.

Küresel ısınma nedeniyle, Gröndland'da, her 40 saatte bir 40 kilometre küp hacminde buz eridiği vurgulanan araştırmada, bunun gelişmiş bir ülkedeki 3 ile 4 milyon nüfuslu bir kentin, örneğin Los Angeles'ın bir yıllık su kullanımına eşit olduğu belirtildi.


nisan_yagmuru 2 Mart 2007 16:15

Küresel Isınma ve Yapabileceklerimiz

Bulunduğunuz ortam sıcaklığını düşürün
Fazla değil, sadece 1°C düşürün, böylece bir miktar enerji tasarrufu yapabilirsiniz. Eğer üşürseniz; ki bu ihtimal genelde yoktur, üzerinize modaya uygun bir kazak, süveter giyebilirsiniz.

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece yılda atmosfere 0,4 ton CO2 verilmesini engellemiş olacağı gibi parasını da tasarruf etmiş olur.

Elektrikli cihazların Stand by konumunda bırakmayın
Televizyonlarımızı standby konumunda bırakmak bir miktar enerjiyi gereksiz yere harcamamıza neden olur. Kumandayla kapatmak yerine oturduğumuz yerden kalkarak TV'yi üzerinden kapatabiliriz.

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece yılda 150 kg CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Şarj cihazlarını prizlere takılı bırakmayın
Küçük şarj cihazları kullanılmadıkları zaman bile bir miktar enerji harcarlar. Cep telefonu, PlayStation… gibi cihazlarınızı şarj etmediğinizde ya da pilleri dolduğunda şarj cihazlarını prizde bırakmayınız.

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece yılda 7 kg CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Daha fazlasını kaynatmayın
Su ısıtıcıları sizin çay ya da kahve içmeniz için gereken enerjiden çok daha fazlasını harcarlar. Eğer bir bardak içecekseniz sadece bir bardak su kaynatın daha fazlasını değil.

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece yılda 45 kg CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Uçağa daha az binmeye çalışın
Bu toplantıya katılmak için gerçekten uçakla mı gitmeniz gerekiyor? Tatilinizi gerçekten yurtdışında yapmaya mı ihtiyacınız var? Ve tüm dünyadaki akrabalarınız, sizi gerçekten sevselerdi size yakın bir yere yerleşmezler miydi?

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece yılda 4 ton CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur

Çok parlak ışıkları söndürün
Gerçekten onlara ihtiyacınız yoksa lütfen onları kapatın. Zira onlar çok fazla enerji tüketirler. Eğer karanlıktan korkuyorsanız , inanın hayaletler gerçek değil.

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece yılda 4 ton CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Duşu kullanın
Duşlar banyo yapmanız için yeterli olan suyun yarısını harcarlar ve banyo için gerekli olan suyun ısıtılmasından daha az enerji gerektirirler.

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece yılda 4 ton CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur ve iyi bir para tasarrufu yapmış olur.

Daha verimli ampul kullanın
Düşük enerji ampulleri size gereken ışığı verdikleri gibi 3 kat daha az güç harcarlar. Eğer ki bir gece kulübünde yaşamıyorsanız, tüm ampullerinizi değiştirin.

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece yılda 200 kg CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Dondurucularınızı sızdırmaz hale getirin
Dondurucular çok iyi sızdırmazlık sağlandığında en yüksek verimde çalışırlar, bu sayede havayı dondurmak için yoğun bir şekilde çalışmak zorunda kalmazlar.

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece bir miktar CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Arabanızı olabildiğince az kullanın
Yürüyün, ata binin, koşun, paten kayın, toplu taşıma araçları kullanın ya da en kötüsü otostop yapın. Her ne durumda olursa olsun aracınızı kullanmamaya çalışın

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece fazlasıyla CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Evinizin ısısını havaya atmayın
Evinizin çatı arasını, duvarlarını, sıcak su hatlarını ve kazanı ısı kaçağına karşı izole edin. Kapı pencere ve çerçevelerinizi hava kaçaklarına karşı kontrol edin. Evinizi ılık tutun, sıcak değil ve böylece gezegenimizi biraz daha soğutmuş olursunuz.

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece yılda 3.8 ton CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur ve iyi bir para tasarrufu yapmış olur.

Çamaşır yıkama sıcaklığını düşürün
Kıyafetlerinizi 40-60 derecede yıkayacağınız yerde 30 derecede yıkayın. makineniz daha az enerji kullanmış olur ve elbiseleriniz hala parlayan beyaz renklerde kalır.

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece yılda 90 kg CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Yiyeceklerinizi kendi bölgenizden temin edin
Yakın çevrenizdeki yiyeceklerle beslenin, dünyanın bir ucundakilerle değil, sadece çevrenizdeki yiyecekleri yemekle ölmezsiniz. Böyle bu yiyecekler dünyanın diğer uçlarından uçaklarla size taşınmaz.

CO2 salınımı açısından bize faydası
Ortalama bir aile böylece yılda 4 ton CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur ve iyi bir para tasarrufu yapmış olur.


Misafir 2 Mart 2007 17:44

‘Küresel ısınma inkar edilemez’
NTV-MSNBC
29 Ocak 2007 Pazartesi
http://www.ntvmsnbc.com/news/257846.jpg
James E. Hansen, NASA'nın Goddard Uzay Merkezi'nde çalışıyor.
Küresel ısınmanın ilk somut getirilerinin gelecek 10 yıl içinde görülmeye başlayacak. İlk etapta bazı hayvan türleri yeryüzünden silinecek.

MAMMOTH LAKES - NASA’nın önde gelen uzmanlarından James E. Hansen, meteorologları bir araya getiren Operation Sierra Storm toplantısında yaptığı bir konuşmada, küresel ısınmanın sonuçlarına dair uyarılar yaptı. Hansen, konuşmasında “Küresel ısınma şimdiden başladı ve artarak devam edecek. Küresel ısınmayla mücadele etmek için hala zamanımız var, ancak çabuk hareket etmeliyiz” ifadesini kullandı.
Hansen, Dünya’nın son 30 yılda 1 santigrat derece’ye yakın ısındığını belirterek bugünkü sıcaklığı son 400.000 yılın en üst seviyesi olduğuna vurgu yapıyor. Hansen, yeryüzünün bu yüzyılda 3 santigrat derece daha ısınmasının felaket olacağını düşünüyor. Hansen, atmosfere salınan karbondioksidin kontrolünün tamamiyle insanların elinde olduğunu belirterek, “İnsanlar yeryüzünden silinmedikçe bir daha Buz Çağı olmayacak” diye konuştu.
http://www.ntvmsnbc.com/news/257847.jpg
Hansen’in vurgu yaptı bir konu da, son verilere göre Grönland buzullarının tahminlerden daha hızlı eridiği. Bu doğruysa, denizler her yıl 3.5 millimetre yükselecek. Bu senaryo gerçekleşirse, buzullar eriyecek, yeryüzündeki canlıların yarısına yakını yok olacak. Yükselen su seviyesi birçok kıyı kentini yutacak.

‘ALTERNATİF ENERJİLERE YÖNELMELİYİZ’
Hansen de diğer bilim insanları gibi, küresel ısınmayla mücadele için fozil bazlı yakıtların terkedilmesi gerektiğini düşünüyor. Uluslararası işbirliğinin önemine dikkat çeken Hansen, halen bu konuda gerekli liderliğin eksik olduğunu belirtiyor. Hansen yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanılması için daha fazla yatırım yapılması gerektiğini de sözlerine ekledi.
NASA için çalışan Hansen, Aralık 2005’te küresel ısınma nedeni sera gazlarının azaltılması gerektiğini söylediğinde Beyaz Saray’ın eleştiri oklarına hedef olmuştu. Bu konuşmasında da Bush hükümetinin politikalarına değinen Hansen, ABD’nin küresel ısınmayla mücadelede geri kaldığını söyledi.


evo 7 Mart 2007 20:54

KÜRESEL ISINMA "SUUÇTU"YU DA KURUTTU
BURSA - Vedat Yücebaş - Bursa'nın Mustafakemalpaşa ilçesine bağlı Muradiyesarnıç köyü yakınlarındaki Suuçtu Şelalesi'nin su miktarında, mevsim normallerinin üzerinde seyreden hava sıcaklıkları nedeniyle önemli ölçüde azalma meydana geldiği bildirildi
Mustafakemalpaşa Kaymakamı Adem Saçan, 39 metre yüksekliğindeki şelalenin, bu sene bölgeye yeterli yağışın düşmemesi sonucu geçen yıllara göre çok daha ''Cılız'' aktığını söyledi.
Nisan ayında beklenen yağmurların yağması halinde şelalenin eski halini alabileceğini belirten Saçan, şöyle konuştu:
''39 metrelik şelale 21 köyün içme suyu ihtiyacını karşılıyor. Geçen yıllarda gürül gürül akan, dibinde köpükler oluşan şelalenin suyunda çok ciddi azalma var. Umarım, nisan yağmurları verimli olur. Aksi halde içme suyu ihtiyacını şelalenin suyundan karşılayan köyler sıkıntı yaşayabilir.''

a.a.


*****
AB Zirvesi...
KÜRESEL ISINMAYLA MÜCADELEDE İDDİALI HEDEFLER

BRÜKSEL - Geleneksel olarak ekonomik konulara ağırlık verilen AB bahar zirvesi taslak kararlarında, küresel ısınmayla mücadele için AB'nin iddialı hedefler belirlerken, sanayileşmiş diğer ülkelerin de katılımı halinde daha ileri adımlar atabileceği belirtiliyor.
Rüzgar, güneş ve hidroelektrikten oluşan yenilenebilir enerjinin 2020 yılına kadar toplam tüketimde en az yüzde 20 pay almasını AB için bağlayıcı hale getiren kararlarda, "Tüm ülkeler farklı sorumlulukları ve ilgili kapasiteleriyle bu amaca katkı sağlamaya davet edilir" denilerek esneklik sağlanıyor.
Karbondioksit gibi sera etkisi yaratan gazların salınımını 1990 yılı verileri temel alınarak 2020 yılına kadar en az yüzde 20 oranında düşürülmesi hedefini "AB'nin tek yanlı taahhüdü" haline getiren taslak kararlarda, sanayileşmiş diğer ülkelerin katılımı halinde bu hedefin yüzde 30'a yükseltileceği dile getiriliyor.
Zirve taslak kararlarında ayrıca biyoyakıtların (bitkisel akaryakıt) ulaştırma amaçlı petrol ve motorin tüketimindeki payının 2020 yılına dek en az yüzde 10'a yükseltilmesi zorunlu hale getiriliyor.

a.a.


*****
SUSUZLUK 2025'DE 2 MİLYAR KİŞİYİ TEHDİT EDECEK
ANKARA - Dünyadaki su kaynakları, yetersiz yağışlar, aşırı buharlaşma, mevcut su kaynaklarının tüketimi ve kirletilmesi nedeniyle hızla azalıyor.
Bu nedenle, 2025 yılında 2 milyar, 2050'de ise 7 milyar kişinin susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı belirtiliyor. Küresel ısınma kaynaklı yağış azlığı, aşırı buharlaşma, hızlı tüketim ve kirlilik nedeniyle dünyadaki temiz su kaynakları hızla tükeniyor. Bu nedenle 2025 yılında 2 milyar, 2050 yılında ise 7 milyar kişinin susuzlukla karşı karşıya kalacağı ifade ediliyor.
Günümüzde ise 1.1 milyar kişi, sağlıklı içme suyuna ulaşamıyor. Su yetersizliği ve kirli sulardan kaptığı hastalıklar nedeniyle de her gün 3 bin 800 çocuk, hayata veda ediyor.
Jeoloji Mühendisleri Odası Genel Başkanı İsmet Cengiz, Türkiye'nin tüketilebilecek su potansiyelinin toplam 110 milyar metreküp olduğunu belirterek, ''Ülkemizde kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı, bin 600 metreküptür. Nüfus artışına ters orantılı olarak, kullanılabilir su miktarımızın değişmemesi, göç ile yüksek düzeyde ekonomik etkenler de göz önünde bulundurulursa önümüzdeki yıllarda bu miktar daha da azalacak ve Türkiye, su fakiri ülkeler arasında yer alacaktır''dedi.

a.a


*****
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ AĞAÇLARI DA YERİNDEN EDECEK
ANKARA - Özgür Çoban - Küresel iklim değişikliği nedeniyle, ''ağaç türlerinin artan sıcaklıklara yanıt olarak, daha kuzeye ya da dağlar gibi daha yüksek yerlere göç etmesinin beklendiği'' bildirildi.
Bölgesel Çevre Merkezi Türkiye tarafından hazırlanan ''Cemre'' adlı derginin son sayısında yer alan, ''İklim Değişikliği ve Ormanlar'' adlı araştırmada, ormanların, kara üzerinde yaşayan türlerin yarıdan fazlasına yaşanabilir bir ev sunmanın yanı sıra, karbondioksidi atmosferden uzaklaştırarak ve biriktirerek, küresel ısınmanın yavaşlatılmasına da yardımcı olduğu anımsatıldı.
Araştırmaya göre, ormanlar, yerel ve bölgesel yağışın düzenlenmesine yardımcı olurken, milyonlarca insan için, besin, ilaç, içme suyu ve sınırsız rekreasyonel, estetik ve manevi yararlar açısından yaşamsal bir kaynak olarak algılanıyor.
İklim değişikliği sonucunda ormanların üretkenliğinin de değişeceği vurgulanan araştırmada, şu bilgilere yer verildi:
''Ormanlar, sıcaklık, yağış ve toprak neminin ne kadar değişeceğine, ormanların atmosferdeki yüksek karbondioksit birikimlerine nasıl karşılık vereceğine, yok oluş oranlarının değişip değişmemesine bağlı olarak daha az ya da daha fazla üretken olabilecektir. Ayrıca, bu etmenlerin bir çoğunun bölgeden bölgeye değişeceği de bekleniyor.''

a.a.


*****
YAĞIŞ MİKTARI 6 AYLIK DÖNEMDE YÜZDE 18 AZALDI
ANKARA - Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye genelinde 1 Ekim 2006-31 Mart 2007 tarihleri arasında metre kareye düşen yağış miktarında normale göre yüzde 18 oranında azalma olduğunu bildirdi.
Türkiye geneli 6 aylık dönemde yağış ortalaması 370 milimetre olarak gerçekleşirken, normali 449 milimetre, geçen yıl yağış oranı ise 461 milimetre olarak kaydedildi.
Kümülatif yağış ortalamasında Ege Bölgesi'nde normale göre yüzde 45, Marmara Bölgesi'nde ise yüzde 35 oranında azalma oldu.

a.a.


*****
DOĞA HARİKALARI TEHDİT ALTINDA
PARİS - Amazon ormanları, Himalaya buzulları, mercan adaları veya Bengal kaplanı gibi doğa harikası türler veya bölgeler, küresel ısınma tehdidiyle karşı karşıya bulunuyor.
Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) tarafından yayımlanan araştırma, 40 bin bitki ve 47 memeli türünün yaşadığı Amazon ormanlarının yüzde 30 ila 60'ının, iklim değişikliği yüzünden Afrika savanlarına döneceğini gösteriyor.
Araştırmaya göre, Şili ve Arjantin'deki Valdivian ormanları da aynı şekilde tehdit altında bulunuyor.
ABD ile Meksika arasında, 3500 bitki ve hayvan türünü barındıran Chihuahua çölü de alarm listesinde yer alıyor.
Avustralya açıklarındaki büyük mercan adaları, yine tehdit altında.
Isınmanın diğer bölgelerden iki kat hızlı olduğu Kuzey Kutbuna gelince, Alaska sahillerde sombalıklar, namlunun ucundaki hedef olarak gözüküyor.
Asya'da Hindistan'la Bangladeş arasındaki ormanlarda yaşayan Bengal kaplanı gibi nadir türler, küresel ısınmanın hedefi olarak beliriyor.
Kutuplar dışında dünyanın en fazla buzuluna sahip Himalayalarda buzullar hızla eriyecek ve taşkınlara yol açacak.

a.a.


Misafir 9 Mart 2007 15:02

Küresel ısınma okyanus akıntısını durduracak
ABD'li bilim adamları, küresel ısınmanın okyanuslardaki akıntı sistemini aniden durdurabileceğini ve özellikle Avrupa'da soğuk iklimin egemen olabileceğini açıkladı.
“American Association for the Advancement of Science”ın yıllık olağan toplantısında konuşan okyanus bilimci Tim Bernett, okyanus sularının izlenmesi ile oluşturulan yeni bilgisayar modellerinin, ”küresel ısınmanın devam ettiğini açıkça gösterdiğini” söyledi.
Küresel ısınmanın anlaşılmasının en iyi yolunun okyanusları izlemek olduğunu vurgulayan Barnett, “Çünkü atmosferde yapılan incelemelerin sonucu, yeterli ipuçları sağlayamadığı için zayıf kalıyor” dedi. Okyanuslarda yapılan milyonlarca sıcaklık ölçümü ile küresel ısınmanın sürdüğünü kesinleştirdiklerini belirten Barnett, “Bu çalışmalardan sonra artık küresel ısınmanın işaretlerinin olup olmadığı tartışması geride kalmıştır” diye konuştu.


BULGULAR, ABD'NİN TEZLERİNİ ÇÜRÜTÜYOR
Küresel ısınmaya karşı uygulamaya sokulan ancak ABD hükümetinin, ”küresel ısınmanın olup olmadığının kesinleştirilmediği, varsa da bunun nedeninin insanlar olduğu kuşkulu” şeklindeki bir gerekçeyle kabul etmediği Kyoto Protokolü için de Washington yönetimine çağrı yapan Barnett, ABD yönetiminin, yeni bulgulardan sonra tutumunu yeniden gözden geçirmesini istedi.

OKYANUS AKINTISI SİSTEMİ DEĞİŞTİ
Aynı toplantıda konuşan, “Woods Hole Oceanographic Institution”dan Ruth Curry, kutuplardaki buzulların incelmesinin, okyanuslardaki akıntı sistemini değiştirdiğini belirtti. Bu değişimin, iklim değişikliklerine de yol açtığını belirten Curry, “Dünya ısındıkça, akıntı sistemi de değişiyor, bozuluyor” dedi.
Okyanus akıntı sisteminin tamamen durma tehlikesi bulunduğunu kaydeden Curry, bunun gerçekleşmesi halinde Kuzey Avrupa'nın aşırı soğuk kışlarla karşı karşıya kalacağını belirtti. Atlas okyanusundaki akıntı sistemi güneydeki sıcak suları kuzeye, Kuzeybatı Avrupa kıyılarına taşıdığı için bu bölgelerde ılıman bir iklime yol açıyor. Curry, okyanus akıntılarındaki değişikliklerin, ABD'nin batı kıyılarında kuraklıklara yol açamaya başladığını da ifade etti.

GRÖNLAND'IN BUZ KÜTLESİ ERİRSE DENİZLER 7 METRE YÜKSELEBİLİR
Curry, Grönland'daki buz kütlesinin incelmeye başladığını ve buradaki buzul sisteminin “aniden çökebileceğini” belirterek,”Grönland'daki buz kütlesi, tüm dünyada deniz seviyesini 7 metre yükseltebilecek miktarda” diye konuştu.

KÜRESEL ISINMA; BUZUL ÇAĞI; KURAKLIK VE SELLER
Artık hemen hemen her gün yeni bir felaket teorisi ile karşı karşıyayız. Küresel ısınma bir yandan patlarsa buzul çağını başlatacağı söylenen Endonezya’daki yanardağ bir yandan sıkıştırırken; şimdi de Nostradamusun binlerce yıl öncesinden gelen kuraklık ve sel felaketlerine değin kehanetleri var. Öyle gözüküyor ki, bunlardan biri veya hiç ummadığımız bir başka felaketle burun buruna yaşıyoruz.

Peki! Neler oluyor? Bütün bunların anlamı ne? Ya da biz ne yapmalıyız? Ne yapabiliriz?

Bu doğal afetlerden ruhsal yönümüzü ve anlayışımızı geliştirmek için yararlanabilir miyiz? Elbette yararlanırız. Zaten amaç da budur. Gezegen kendi değişimini gerçekleştirip, kabuk değiştirirken bizim de anlayış kabuklarımızı çatlatıp, derinlerde saklı özümüzün meyvesine ya da asıl doğasına yakınlaşmamız gerekmiyor mu?
Öncelikle kehanetlerin ve öngörülerin bazılarının binlerce yıldır işaret ettiği gibi her şeyin kontrol altında olduğunu bilmemiz gerekiyor. Hiçbir şey tesadüfen, kendiliğinden olmaz. Her şey belli bir amaç yönünde, hedefe doğru hızla ilerlemektedir. Yani eşyanın her türü ve her varlık belli bir amaç içerisinde, belli bir yöne doğru bütün gayreti ile gitmektedir. Varlığın yaptığı bütün hareketler, bütün işler, bütün davranışlar hedefe ulaşmak içindir.
O hedef şimdiki halde en büyük amaç olarak görülmektedir. Fakat o hedefe ulaşıldıktan sonra ufkun çok daha genişlediğini, çok daha yüksek amaçların da o varlıkların önünde olduğu fark edilir. Ve bu durum büyük kozmik tekamül açısından hiç durmadan sonsuza dek uzanıp gider…


Misafir 23 Mart 2007 19:52

Tarımsal üretim düşecek
19 Şubat, 2007

Dünyayı tehdit eden küresel ısınma, 'yüksek oranda görüleceği' Akdeniz Havzası'nda dağlık kesimlerdeki bitkilerin yarısının kaybına yol açacak ve tarımsal üretimde düşüşe neden olacak.
Doğal Hayatı Koruma Vakfı-Türkiye'nin (WWF-Türkiye) küresel ısınma konusunda hazırladığı rapora göre, iklim değişikliğiyle 20-50 yıl içinde 2 derecelik sıcaklık artışının ciddi anlamda etkileyeceği Akdeniz ve Türkiye'de Konya Ovası, dünya üzerinde küresel ısınmadan en fazla etkilenecek bölgelerin başında geliyor.
Küresel ısınma nedeniyle oluşacak 2 derecelik artış sonucunda Akdeniz iklimi daha da ısınacak, kuraklık geniş ölçüde hissedilecek ve iklimde değişiklikler görülecek.
Bu sıcaklık artışı Kuzey İtalya ve Türkiye gibi denizin hafifletici etkisinden uzak kalan iç kesimlerde 5 derecelik artış olarak hissedilecek Özellikle iç kesimlerde sıcak dalgaları ve aşırı sıcak gün sayısının artması bekleniyor.
Akdeniz'de yıllık yağış miktarının düşmesi, yıl boyunca kurak zamanların değişmesi ve uzaması, yangın tehlikesinin altı haftaya kadar uzaması bekleniyor.
Sıcaklık ve kuraklık yüzünden tarımsal üretimin olumsuz etkileneceği, fasulye, soya fasulyesi ve mercimek gibi ürünlerin veriminin düşeceği belirtiliyor.
Mevcut etkisiyle bile tüm Akdeniz Havzası'nda yağışlar son 25 yılda yüzde 20 azaldı ve daha da azalacak.

Akdeniz'de deniz seviyesinde artış

2050'de Akdeniz'de deniz seviyesinin 20-40 santimetre oranında artması bekleniyor. Bu durumdan en çok zarar görecek yerler, Türkiye ve Cezayir gibi ülkeler ve deltaları olacak.

Küresel ısınma, Akdeniz'in dağlık alanlarındaki bitkilerin yarısının kaybına yol açacak. Bu durum özellikle İspanya ve Fransa'da daha vahim sonuçlara bitki türlerinin yüzde 80 oranında kaybolmasına neden olacak.
Güneydoğu Bölgesi'nde yaşanan sel, ülke genelinde kışın daha kısa sürmesi gibi olaylar, küresel ısınmaya ve iklimlerin değişmesine bağlanıyor. Sellerin daha da artacağı belirtiliyor.
Küresel ısınma Türkiye'yi sıcak dalgalarının süresinin altı haftaya uzamasıyla etkileyecek. Yangın tehlikesi ve kurak günlerin sayısı üç haftayı aşacak.
Türkiye, tarım politikasını, sulama tekniklerini değiştirmezse, iklim değişikliğinin de etkisiyle susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Türkiye bu gidişle su fakiri ülkeler arasına girecek.

Giderek azalan yağışlar, kaçak su kullanımı ve yeraltı suyuna olan yoğun talep sonucu yeraltı su seviyeleri hızla düşüyor. Yeraltı kaynaklarında eksilen tatlı suyun yerine tuzlu su girişi olmakta, bunun etkisiyle yeraltı suları nicelik ve nitelik olarak sürekli bozuluyor.
Konya Havzası'nda yeraltı suyu seviyesi her yıl 2-3 metre azalmaktadır. Bu azalma yüzünden havzayı çok zor bir gelecek bekliyor


HayLaZ61 24 Mart 2007 02:33

İKLİMİ anlama ve değişikliği yakalama amacının neresindeyiz? Türkiye’de ekolojik yaşamı benimseyen, doğa ve çevreyi korumayı amaçlayanların çoğu ve doğa ile ilgili farklı meslek grupları için bile küresel iklim değişikliği "orada bir iklim değişikliği var uzakta, görmesek de, algılamasak da" konumunda kalıyor.
Bu nedenle de günümüzde yaşanan ve ileride şiddetlenecek olan zorlayıcı koşullar gündeme gelmiyor. Örneğin 2004’ün Kasım ayı sonunda gerçekleşen “Gıda Güvenliği ve Biyoçeşitlilik”, Aralık ayı sonunda yapılan “Ormancılık”, 2005’in Ocak ayı başında düzenlenen Tarım Teknolojisi ile ilgili mesleki etkinlikler ile mart ayında toplanacak “1. Ormancılık Şurası” programlarının hiç birinde küresel iklim değişikliği ve ülkemizdeki etkileri konusu yer almıyor.

2004’te sonbahar yaşanmadı
2004 yılı sonbaharının aradan çıkması sonucu ağaçların, çalıların yapraklarını dökemeden don etkisinde kalmaları, güneyde meyve ağaçlarının uykuya giremeden verimsiz kalmalarına neden olacak olan ikinci çiçeklerini açmaları kamuoyunu rahatsız etmiyor. Devlet Meteoroloji İşleri veya Meteoroloji Mühendisleri Odası'nın eylül ayında düzenledikleri “İklim Konferansı” veya diğer tarım ve ormancılıkla ilgili etkinlikler de günümüze kadar olan iklimsel değişimler ve bu konuda yapılması gerekenler hakkında bilgi verilmesine gerek duyulmuyor.
Bu yazıda geçen yıl BM tarafından bilimcilere yapılan çağrının da desteği ile başlatılan ve Amy Gough ve arkadaşları tarafından "Bilimcilerin kalkınma konularını anlamaya gereksinimleri var" başlığı ile özetledikleri hedefler çerçevesinde iklim değişikliği ve etkileri konusunun önemine dikkat çekmeye çalışacağım.

Tarihsel süreç
İklim değişikliğinin risklerini anlama konusunda insanlık maalesef çok geç kaldı. Tüketilen fosil yakıtların, sera gazı salınımlarının iklimi değiştirdiği ilk olarak 1896 yılında İsveçli bilim adamlarınca rapor edilmiş, ancak bu rapor birçok bilim adamınca spekülatif olarak değerlendirilmiştir. 1930'larda Amerikalı amatör bir bilimci olan Callendar tarafından ısrarlı şekilde desteklenen rapor, 50'lerde Amerikalı bilim adamlarınca benimsenmeye başladı. Pentagon'un soğuk savaş döneminde okyanuslardaki Amerika donanmasının başarısı için ciddiye alınması ile ABD yönetimi konunun ayrıntılı şekilde araştırılması için fon ayırdı. Sonuçta 1961 yılında küresel iklim değişikliği ve her yıl artan küresel ısınma kanıtlandı ve 1967'de 21. yüzyıldaki sıcaklık artışlarının hızlanabileceği projeksiyonları yayınlandı. 1970'lere henüz bilim dünyasının kesin projeksiyonlara hazır olmadığı, ayrıntılarına girildikçe iklim mekanizmalarının bilinmezlerinin arttığı anlaşılarak bilgisayar ve uydu teknolojilerinden yararlanan güvenilir stratejilerin oluşturulmasına başlandı. 1988 yazının kayıtlara en sıcak yaz olarak geçişi ilgiyi artırdı. İlk olarak bir Japon araştırıcının saptadığı bazı sera gazlarının ozon tabakasını incelterek canlıları etkilediği ciddiye alınır oldu. 1972'de ‘BM Stokholm İnsan Çevresi Konferansı’ ile çevre duyarlılığının uluslararası örgütlenme ve ulusal etkinliklere yansıması süreci bir dizi uluslararası zirve, hükümetler arası toplantılar ve bilimsel işbirliğine yol açtı. 1988'de Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli’nin kurulması ile başlayan “Rio Zirvesi” ve “Kyoto Protokolu” ile süren, fakat maalesef 2005'te yürürlüğe girecek olan protokolun işlemesi bile iklim değişimini önlemedi. Çünkü yılda 3.5 milyon ton düzeyinde salınan karbon dioksit gazının atmosferdeki ömrü 100, metan gazının ise 40 yıldır. Protokol, salınımların sıfırlanmasını değil, 1990 yılı düzeyine indirilmesini öngörüyor. Ayrıca atmosferin üst tabakalarında çok küçük miktarlarda bulunan gazlardaki değişimlerin etkileri henüz NASA tarafından araştırılan ve 2007 IPCC Zirvesi’nde açıklanması için çaba gösterilen bir konu. Bu denli önemli bir konu, zirveler, gelişmeler, kararlar, medya, hatta bilimsel toplantılarda dahi irdelenmiyor. Örneğin yakın tarihlerdeki Johanesburg Zirvesi’ni izleyen Yeni Delhi, Aralık 2004'teki Boines Aires toplantıları, Kyoto Protokolu'na verdiği değeri vurgulayan AB’nin iklim değişikliği etkilerini azaltma karar, strateji ve planları ile 2004'teki başarılarının beklenen düzeyde olmadığı açıklaması pek ilgi çekmedi. Bugünlerde medyaya yansıyabilen (Örneğin,13 Ocak 05, Hürriyet Gazetesi) Associated Press'in Avrupa'daki kış mevsimi ortasında yaşanan bahar havası haberi sanki iklim değişikliği Türkiye'nin sınırlarından içeri sokulmuyormuş gibi bir hava ile yayımlandı. Haberde Portekiz'deki kuraklığın tarımı vurmasından söz ediliyordu; buna karşılık Türkiye’deki durum hiç irdelenmemişti ve sonuçta yetkililer, kamuoyu ve medya nezdinde bir etki yaratmadı. Kasım sonunda Akdeniz Bölgesi’nde meyve ağaçlarının ikinci kez çiçek açması gibi gelişmeler ise olağan karşılanıyor. İklim değişikliğinin etkilerini "Allah'a emanet" etmiş durumdayız. Türkiye’de sinsi şekilde gelişen kuraklaşma, erozyon, çölleşme, yaygın kirlenme, yüzey ve yeraltı su kaynaklarının azalması, kirlenmesi, mevsimsel değişimler, biyoçeşitlilikle ekosistem kaybı, fakirleşme ve göç kısırdöngüleri -ilgi çekmese de- sürüyor. Pentagon’un önümüzdeki 20 yılda iklim değişimi, kuraklaşma yaşanacağı yönündeki uyarı raporu ve 20. asırdaki iklimsel afetlerin 1 kat/10 yıl hızla şiddetlenerek sıklaştığı, 1987-2002 döneminde 1 trilyon olan zararın 2012’de 2.5 trilyon dolara’a ulaşacağı ve sigorta sektörünü çökerteceği, sosyo-ekonomik kaosa götüreceğini belirten UNEP raporuyla ilgilenmek gerekiyor. Raporda sera gazlarının azaltılmasını, emilimini sağlayacak ekosistemlerin korunması, geliştirilmesi için gereken "karbon ticareti" yatırımlarının 2020'ye kadar 4 trilyon dolar gerektirdiğine yer verilmiş, sonuçta politika, finans çevrelerinin hala risklerin bilincinde olmadığı, pasif kaldığından yakınılıyor.

Çin öngörülü davranıyor
Küresel ölçekte 03/02 yılları zararının yüzde 10 artışla 60 milyar dolar'a ulaşmasının önemini kavrayan Çin, giderek ağırlaşan zararlarını asgariye indirebilmek üzere örgütlenme, sistem kurma kararı aldı. Çin Bilimler Akademisi, son 100 yılda sıcaklık ortalamalarının 0.5 derece arttığını, 2030'a kadar 1.7, 2050'ye kadar ise 2.2 derece yükseleceğini bildiriyor. Bunun yaratacağı felaketlere karşı alınması gereken önlemler üzerinde çalışmalara da başladılar. Çin'in ne kadar doğru hareket ettiği 2004 yılında NASA tarafından yapılan çalışma sonuçları incelendiğinde ortaya çıkıyor. Karalar ile iklim ve değişimleri konularında çalışan ekip, toprak nemi ile iklimsel koşulların etkileşimi üzerinde araştırma yapmış. Uzun vadeli iklim tahminlerinin doğruluğunu artıracak olan araştırmalarının tarımda ekim zamanı ve sulama rejimi, ekosistem koruma ve geliştirme gibi yararlarını sıralamışlar.

Ekosistem demografisi

Araştırmalar, Türkiye'nin büyük kısmı gibi yarı-kurak alanlarda toprak neminin yağışlarla etkileşimini gösterdi. Ayrıca "Sıcak noktalar-lekeler" adı verilen bu bölgelerde sıcak aylarda bitki örtüsünü kaybetmiş olan toprağın kurumasının yağışları engellediği kanıtlandı. Yine NASA tarafından yapılan bir araştırmada "ekosistem demografisi" modeli geliştirilerek ABD’de bitki örtüsü değişimlerinin iklime etkileri incelendi ve orman alanlarının tarım arazilerinden, onların da bitki örtüsünü kaybetmiş boş arazilerden daha serin atmosfere sahip olduğu, arazi kullanımındaki değişikliklerin evaporasyon ve evapotranspirasyonun (buharlaşmayla) yağışlarla etkileştiği ortaya çıktı. Çin, benzeri bulgular sonucu denizlerden gelen nemli rüzgârları olabildiğince kurak iç kısımlara çekebilmek için kıyı şeritlerindeki dağları ağaçlandırmaya değil, yeşillendirmeye, "ekosistemler" oluşturmaya başladı. İklim değişikliği etkilerinin zararlarını azaltma, iklim değişikliğinin, kuraklaşmanın ülkeleri üzerindeki zararlı etkilerini azaltmak için uzun süredir ulusal stratejiler geliştiren ülkeler var. Bu ülkeler arasında ABD, AB ülkeleri ve Avustralya gibi gelişmiş ülkelerin yanı sıra Tunus ve son yıllarda BM desteği ile bu konuda planlama başlatan İran bulunuyor. Darısı başımıza!

Nedir sera etkisi?
Yerküre, Güneş'ten gelen kısa dalgalı ışınımın bir bölümünü yeryüzünde, bir bölümünü alt atmosferde (troposferde) emer. Güneş ışınımın bir bölümü ise, emilme gerçekleşmeden, yüzeyden ve atmosferden yansıyarak uzaya kaçar. Yüzeyde ve troposferde tutulan enerji, atmosfer ve okyanus dolaşımıyla yeryüzüne dağılır ve uzun dalgalı yer ışınımı olarak atmosfere geri verilir. Yeryüzünden salınan uzun dalgalı ışınımın önemli bir bölümü, yine atmosfer tarafından emilir ve daha az Güneş enerjisi alan yüksek enlemlerde ve düşük sıcaklıklarda salınır. Atmosferdeki gazların gelen Güneş ışınımına karşı geçirgen, buna karşılık geri salınan uzun dalgalı yer ışınımına karşı çok daha az geçirgen olması nedeniyle Yerküre’nin beklenenden daha fazla ısınmasını sağlayan ve ısı dengesini düzenleyen bu doğal süreç "SERA ETKİSİ" olarak adlandırılmaktadır.

KÜRESEL ISINMAYI DUYDUNUZ MU?
İnsanların çeşitli aktiviteleri sonucunda meydana gelen "sera gazları" olarak nitelenen (karbon dioksit, di azot monoksit, metan, su buharı, kloroflorokarbon) gibi gazların miktarlarının artması sonucunda yeryüzüne yakın atmosfer tabakaları ve katı, yeryüzü sıcaklığının yapay olarak artması "KÜRESEL ISINMA" olarak adlandırılır.
İnsanların çeşitli faaliyetlerinin küresel ısınmaya katkısı şöyledir:
  • Enerji kullanımı %49
  • Endüstrileşme %24
  • Ormansızlaşma %14
  • Tarım %13


evo 8 Mayıs 2007 09:15

KÜRESEL ISINMA ORMANLARI TEHDİT EDİYOR
ANTALYA - Mustafa Keleş - Antalya Orman Bölge Müdürü Ahmet Gedikağaoğlu, küresel ısınma ve yağışların azalması nedeniyle ormandaki otların çabuk kuruyacağına dikkati çekerek, vatandaşların bu yaz orman yangınları konusunda daha hassas olmaları gerektiğini bildirdi.
Gedikağaoğlu, normal koşullarda derelerin temmuz ayına kadar aktığını, ancak bu yıl mayıs girmeden derelerin kurumaya başladığını bildirdi. Gedikağaoğlu, şunları söyledi:
''Bu sene kar ve yağmur yağışı az oldu. Dağlarda kar olmadığı için dereler de kuruyor. Toprak ve otlar da erkenden kuruyacak. Özellikle maki florası barut gibi olacak. En ufak bir kıvılcım ormanlarımızı yok eder. Temmuz ve ağustos aylarında küçük yağışlar olmazsa bu yaz orman yangınları açısından çok zor geçecek. Bu nedenle yangın söndürme helikopterlerimizi bu yıl erkenden getiriyoruz.''
Antalya'nın yüzde 55'inin ormanlarla kaplı olduğunu belirten Gedikağaoğlu, halka büyük iş düştüğünü belirterek ormanlarda ateş yakılmamasını istedi.

a.a.


*****
Küresel ısınma riski artırdı
ORMANLAR İÇİN SEFERBERLİK
BURSA/ANKARA - Küresel ısınma ve yağışların azalmasına bağlı olarak orman yangını riskinin artması üzerine harekete geçen Orman Genel Müdürlüğü, araç ve personel takviyesi yaparak, eğitim ve bilgilendirme çalışmalarına başladı.
Orman Genel Müdürü Osman Kahveci, "Her yıl normal olarak aldığımız yangınla mücadele tedbirlerimizi, sıcak ve kurak geçmesi beklenen yaz sezonu öncesinde bu sene en üst seviyeye çıkardık. Helikopter sayımızı artırdık. 25 helikopter, 3 uçak kiraladık. İstanbul Büyükşehir Belediyesi de 2 uçak kiraladı. Bu uçakları da koordineli şekilde müşterek kullanacağız" dedi.
Türk Hava Kurumundan da 15 uçaktan oluşan 3 filo kiralandığını anlatan Kahveci, son yılların en büyük hava aracı filosunu oluşturduklarını vurguladı. 200 adet arazöz sipariş verdiklerini kaydeden Kahveci, "10 bin işçimizi tam donanımlı hale getirdik. Bütün mühendis ve teknik elemanlarımıza yoğun bir eğitim verdik. Yangın çıkması muhtemel olan köylerde 3500 köylümüze ulaştık. Dağdaki çobandan piknikçiye kadar ormanla uzaktan yakından bağlantısı olan herkese ulaşmaya çalıştık" diye konuştu.
Ormanla ilgili diğer işlerin askıya aldığını bildiren Kahveci, bu yıl öncelikli işlerinin yangınla mücadele olacağını vurguladı.

a.a.


*****
G-8 LİDERLERİ ANLAŞMA SAĞLADILAR
BERLİN - Almanya'nın Heiligendamm kentinde görüşmelerini sürdüren G-8 ülkeleri hükümet ve devlet başkanlarının, küresel ısınmaya karşı mücadele dahil olmak üzere tüm konularda anlaşma sağladıkları bildirildi.
Müzakerelere katılan Alman heyet üyeleri, küresel ısınmaya karşı mücadele konusunda anlaşmaya varıldığını belirttiler.
Emisyonun azaltılması konusunda da anlaşmaya varıldığını ifade eden heyet üyeleri, ayrıntılar konusunda açıklama yapmadılar.

a.a.


*****
SUYUMUZU VE TOPRAĞIMIZI KAYBEDİYORUZ
KONYA - Zafer Akpınar
- Türkiye'de son 40 yılda Van Gölü'nün 3 katı, Türkiye'nin en büyük tatlı su gölü olan Beyşehir Gölü'nün 25 katı oranında sulak alan yok olurken, kara yüzeyinin yüzde 90'ında çeşitli şiddetlerde erozyon görülüyor ve verimli topraklar da hızla kaybediliyor.
Doğal Hayatı Koruma Vakfı-Türkiye ve TEMA'dan alınan bilgilere göre, küresel ısınma ve bilinçsiz tarımsal sulama yüzünden Türkiye'nin sulak alanları ve birbirini tetikleyen sorunlar yüzünden verimli toprakları kaybediliyor.
Son 40 yıl ele alındığında 2,5 milyon hektarlık sulak alanın yarısı çeşitli nedenlerle yok oldu. Bazıları sinek üreten bataklık olduğu gerekçesiyle kurutuldu, bazıları besleyen kaynaklarının üzerine baraj ve gölet kurulması nedeniyle kurudu, birçoğu da tarımsal sulamaya esir düşerek haritadan silindi.
Türkiye'de kaybedilen sulak alanların boyutu küçümsenmeyecek kadar büyük... Yaklaşık 1 milyon 250 bin hektarlık kuruyan alan, Marmara Denizi'nin yüzölçümüne eşit. Sözkonusu kaybın Van Gölü'nün 3 katı, Türkiye'nin en büyük tatlı su gölü olan Beyşehir Gölü'nün 25 katı, ülkenin en önemli göllerinden olan Tuz Gölü'nün ise 9 katından fazla olması dikkat çekiyor.
10 yıl önce 260 bin hektar olan Tuz Gölü'nün alanı bugün 130 bin hektara düşerken, giderek suyu azalan Beyşehir Gölü'nün önlem alınmazsa 3-5 yıl içinde bataklık haline geleceği belirtiliyor.

a.a.


*****
KÜRESEL ISINMA 2009'DAN SONRA ARTACAK
WASHINGTON
- Çevre uzmanları, küresel ısınmanın 2009 yılından sonra artacağı tahmininde bulundular.
Küresel ısınmanın, 21. yüzyılda karbon gazı salımının etkisiyle artacağı yönündeki genel uyarının yanında, 2005 yılını takip eden 10 yıl içindeki olasılıklara değinen İngiliz bilim adamlarının raporunda, insanın neden olduğu küresel ısınmadan ziyade, doğal etkenlerin sebep olduğu iklim değişikliği üzerinde duruldu.
Tahminde bulunmak için, El Nino ile okyanus sirkülasyonundaki diğer dalgalanmalarla ısı üzerinde çalışmalarda bulunan uzmanların Science dergisinde yayımlanan raporuna göre, dünya gerçek ısınmayla 2009 yılında tanışacak. 2009'a kadar ise doğal güçler, insanın yol açtığı tahmini ısınmayı dengeleyecek.

a.a.


P.u.S.u 8 Mayıs 2007 09:51

Küresel ısınma nedeniyle doğa giderek daha da kırılganlaşıyor.
THE INDEPENDENT


LONDRA - Bilim insanları, küresel sıcaklığın her 50 yılda bir 0.5 derece artmasıyla bugün için anormal sayılan hava olaylarının normal bir hal alacağını, 2005’teki Katrina benzeri fırtınaların sıklaşacağını vurguluyor. Ancak Bristol Üniversitesi’nde yapılar bir araştırma, bu öngörülerin ötesinde şimdiye dek pek dile getirilmeyen çok daha ciddi bir senaryoya dikkat çekiyor. Yeni bir teze göre, artan hava sıcaklığı bitkilerin fotosentez yeteneklerini kısacak, bitkilerin bulunduğu topraklar bugünkü gibi karbondiksidi tutamayacak. Bu durumda, atmosferdeki CO2 oranı artacak ve küresel ısınma daha da hızlanacak.

Bristol Üniversitesi’nden Marko Scholze, küresel ısınmanın 200 yıl içinde 3 santigrat derece’yi aşması halinde, orman yangınları, kuraklık ve sel baskınları olağan hale gelecek. Scholze’nin öngörüsü korkutucu; “Yüzyılda bir meydana gelen olağanüstü hava koşulları, bu yüzyılın sonunda artık 10 yılda bir gerçekleşecek. Bu durumda insanlar da felaketlerden çok daha ciddi etkilenecek ve afet kurtarma maliyetleri yükselecek.”


DÜNYA ORMANLARININ YÜZDE 60’I YOK OLACAK
Scholze, sera etkisi yaratan gazların salınımı durdurulsa dahi küresel ısınmanın doğadaki bazı süreçler nedeniyle süreceğini savunuyor. Bilim çevrelerinde kabul gören tahminlere göre, sadece 2 santigrat derecelik bir artış dahi, Avrasya, Doğu Çin, Kanada, Orta Amerika ve Amazonlar’daki ormanların yüzde 30’su yok olacak. İşte Scholze’nin 3 santigrat derece artış için yaptığı öngörüye göre ise, Dünya’daki ormanların yüzde 60’a yakını yok olacak. Yükselen sıcaklıklar, tatlı suların buharlaşmasına ve dolayısıyla da Afrika, Güney Avrupa, Orta Amerika’da kuraklığa neden olacak.

TOPRAK CO2’Yİ SALMAYA BAŞLARSA

Scholze’nin en önemli öngörüsü ise bitkilerin bulunduğu toprakların karbon dioksidi tutmasıyla ilgili. İnsanların saldığı karbon dioksidin yarıya yakını bitkiler tarafından emilerek fotosentezde kullanılıyor. Bu sayede bir kısım CO2 toprakta tutulmuş ve atmosfere karışmamış oluyor. Bristol Üniversitesi profesörü Dr. Marko Scholze.Ancak Scholze, sıcaklığın 3 derece yükselmesi halinde, toprağın da karbon dioksidi kimyasal çürüme nedeniyle atmosfere bırakabileceğini öne sürüyor; “İnsanların o zamana kadar saldığı CO2’yi biriktiren toprak, bunu atmosfere kaçıracak. Topraktan açığa çıkan CO2, bitkilerin fotosentezini geride bırakabilir.” Scholze, bu senaryonun gerçekleşmesi halinde küresel ısınmanın sürekli ısınan, ısıdıkça sıcaklığı daha da artan bir sarmala gireceğini tahmin ediyor.


DESİRE 8 Mayıs 2007 16:05

Küresel ısınmaya yapabileceğimiz 10 katkı
 
Küresel ısınmayı durdurmak için siz de birşeyler yapabilirsiniz. İşte, karbondioksit salınımını azaltmak için gerçekleştirebileceğiniz 10 basit katkı ve bunları yaptığınızda ne kadar karbondioksit tasarrufu sağlayabileceğinizin hesabı.

1- Ampulünüzü değiştirin: Standart akkor ampulünüzü tasarruf ampulü ile değiştirin, yılda 75 kg. karbondioksit tasarrufu sağlayın.

2- Daha az araba kullanın: Her zamankinden daha sık yürüyün, bisiklet kullanın ve toplu taşıma araçlarından daha çok faydalanmaya özen gösterin. Araba kullanmadığınız her iki kilometre için 0.75 kg. karbondioksit tasarruf edeceksiniz.

3- Geri dönüşüme katkıda bulunun:
Evinizden çıkan çöplerin sadece yarısını geri dönüştürerek yılda bin 200 kg. karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz.

4- Lastiklerinizi kontrol edin: Düzgün şişirilmiş lastiklerle litre başına aldığınız yol yüzde 3 oranında artacaktır. Her 4 litre benzin tasarrufu, 10 kilo karbondioksiti atmosferimizden uzak tutar.

5- Daha az sıcak su kullanın: Suyu ısıtmak için çok fazla enerji gerekmektedir. Daha az su tüketen bir duş başlığı ile 175 kg., giysilerinizi soğuk ya da ılık suda yıkayarak da 250 kg. karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz.

6- Ambalajları fazla olan ürünlerden kaçının:
Çöpünüzü yüzde 10 oranında azaltarak 600 kg. karbondioksit tasarrufu yapabilirsiniz.

7- Su ısıtıcınızı ayarlayın: Isıtıcınızı kışın iki derece aşağı, yazın iki derece yukarı ayarlayın. Bu basit ayarlamayla yılda bin kg. karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz.

8- Bir ağaç dikin: Bir ağaç ömrü boyunca bir ton karbondioksit emer.

9- Çözümün parçası olun: Harekete geçmek ve daha fazla bilgi almak için 'www.iklimkrizi.net'i ziyaret edin.

10- Herkese anlatın: Küresel ısınmayla ilgili bildiklerinizi çevrenize anlatın.


CyniX 15 Temmuz 2007 20:10

Küresel Savaş
 
Önce Birleşmiş Milletler, sonra İngiliz Stern Komisyonu'nun hazırladığı raporlar, dünyanın felakete gittiğini gösterdi. Daha önce bu çağrıya "fenomen" diye burun kıvıran ülkeler şimdi küresel ısınmayla mücadele için program açıklıyor.
Yarından sonra (The Day After Tomorrow) adlı Hollywood filmi, küresel ısınmanın sebep olabileceği felaketin boyutlarını ortaya koyduğunda başta Amerika, Rusya, Çin gibi dünyayı en çok kirletenler olmak üzere birçok ülke bilim dünyasının çağrılarına kulak asmıyordu. Ancak BM tarafından hazırlanan iklim raporları felaketin boyutlarını gözler önüne serdi. Yeryüzündeki canlı türlerinin yüzde 50'sinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olması hükümetleri harekete geçmek zorunda bıraktı. İşte 2007 başından beri ülkelerin küresel ısınmata karşı attığı adımlar:
  • AVUSTRALYA: Dünyada ilk kez bir hükümet, geleneksel ampulleri yasaklayarak çevre dostu ampuller kullanılması kararını aldı. 2010 yılında Avustralya genelinde normal ampul kullanımı yasaklanıyor. Enerji dostu yeni nesil ampuller, standartlardan yüzde 66 daha az enerji harcıyor.
  • MEKSİKA: Hükümet, ülke genelinde 250 milyon ağaç dikilmesi kararı aldı. Çok fazla karbondioksit salan yaşlı otomobillerin trafiğe çıkması yasaklandı.
  • AVRUPA BİRLİĞİ: Otomobil üreticilerine küresel ısınma standartı getirildi. 2012'ye kadar üretilen otomobiller kilometrede 120 gramdan daha az karbondioksit salma şartı geldi. Ortalama bir jeep şehir içinde 10 kilometrede 3 kg karbondioksit gazını atmosfere salıyor. 94 model bir Ford Escort için bu oran 1.8 kg. Enerji tüketimini azaltmak için elektronik aletlerdeki "stand-by" konumunun kaldırılması fikri benimsendi. Cihazlarını fişten çekmek yeribe kumandadan kapatan Türk Ailesi yılda 5.2 YTL kaybediyor. Bu nedenle ayrıca çok büyük bir enerji kaynağını boşa harcamış oluyor.
  • İNGİLTERE: Blair hükümeti, görev süresinin dolmasına çok kısa bir süre kala "Yeşil Vergi" adı verilen bir proje için düğmeye bastı. Yeşil vergi, uçak yolculukları, ve 4x4 araçlar gibi doğa dostu olmayan ürünlere kullanılacak.
  • ENDONEZYA: 17 bin dolayında adacıktan oluşan lkede adaların yüzde 30'unun 2100 yılına kadar su altında kalması olasılığına karşı ülke tarihinde ilk kez adaların sayılmasına karar verildi.
  • JAPONYA: Hükümet, klima kullanımı nedeniyle enerji tüketiminin artması üzerine yaz aylarında tüm kamu çalışanlarının kravat takmasını yasakladı.
  • ABD: Uzaya güneş ışınlarını yansıtacak dev bir ayna yerleştirilmesi için hükümet proje başlattı.
Küresel Isınmaya Çare
Nanoteknolojiyle üretilen 'LED', çok az ısı yayarak elektrik enerjisini direkt ışığa çeviriyor. Tasarruf yüzde 90. 'LED' bazlı ışık kaynakları küresel ısınmaya da çareDünyanın gelmiş geçmiş en önemli icatlarından ampulü Edison buldu, ona alternatif nanoteknoloji ürünü ışık kaynağıysa Türk araştırmacıların elinden çıktı. Bilkent Üniversitesi'nden araştırmacılar, geliştirdikleri ayarlanabilir beyaz ışık teknolojisiyle, klasik ampulleri değişime uğrattı.

Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü ve Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Hilmi Volkan Demir'le öğrencileri Sedat Nizamoğlu, Tuncay Özel ve Emre Sarı'nın nanoteknolojiyle üretilen nanokristalli 'LED'leri (Işık Yayan Diyot-Light Emitting Diode), ısıyı ışığa dönüştüren normal ampulün aksine, elektrik enerjisini direkt ışığa çeviriyor. Yüzde 90 oranında enerji tasarrufu sağlayan LED bazlı ışık kaynakları küresel ısınma sorununa alternatif çözüm getirmeye aday. LED tabanlı ışık kaynaklarının ömrü 23 yıl sürecek ve otomobillerin aydınlatma sistemlerinde köklü değişikliklere gidilecek. Çalışma dünyanın prestijli bilimsel yayın organlarından 'Nanotechnology' dergisinin 14 Şubat 2007 baskısında da kapak konusu oldu.

Ömür boyu en fazla dört kez yenilenecek
2004'te başladıkları çalışmanın sürdüğünü söyleyen Demir, TÜBİTAK ve AB'den destek alan projeyi şöyle anlattı: "Farklı nanokristalleri farklı kombinasyonlarda kullanarak, farklı beyaz ışıklar elde ettik. Bilimsel olarak bu tür bir beyaz ışık kontrolü önemli. Çok uzun yıllar kullanılabilen LED'ler evimizdeki ampul ve floresanların yerine geçecek. LED'ler elektrik enerjisini 1'e 10 oranında az kullanıyor. Ampulün dayanaksızlığını ne sıklıkta değiştirdiğimizi düşünerek anlayabiliriz. Bir LED'i günde 12 saatten 23 yıl kullanabilmemiz mümkün. Bu da insanın, ömründe sadece dört defa ışık kaynağını yenileyeceği anlamına geliyor."

Demir, LED bazlı ışık kaynaklarının önemi hakkındaysa şunları söyledi:
"Şu an dünyada enerjinin yüzde 20'si aydınlatmada kullanılıyor. LED bazlı ışık kaynağıyla bu miktarı yüzde 50 azaltmak mümkün. Dünyada yaklaşık 2 milyar insansa elektriğe ulaşamıyor, evlerinde bile güvensiz, sağlıksız, ışık kalitesi çok düşük gaz bazlı aydınlatma sistemlerini kullanıyor. Elektrik gereksinimi çok az olan LED bazlı beyaz ışık kullanımıyla bu sorunlar azalabilir."
LED bazlı ışık kaynaklarıyla küresel ısınmaya yol açan karbon emisyonunun 300 milyon ton azaltılabileceğini söyleyen Demir, beş yıl içinde otomobil farlarının da LED bazlı ışık kaynaklarına yönelmesini beklediklerini söylüyor.


BsM 15 Ağustos 2007 08:53

Eskiden anakaraya bağlı bir kara parçası, küresel ısınma nedeniyle Grönland'dan koptu. Uzmanlara göre bu, küresel ısınmanın en çarpıcı göstergelerinden biri.
http://www.milliyet.com.tr/2007/04/25/yasam/resim/axyas02.jpg
Dünyanın en büyük ikinci buz kütlesi olan Grönland'da, küresel ısınma yüzünden buzullar eriyince eskiden anakaraya bağlı olan bir kara parçası ada haline geldi.
Kuzey kutup dairesinin 600 kilometre kuzeyinde, Grönland'ın doğu kıyısında ortaya çıkan ada, 1985'te Grönland'a tamamen bağlıyken, 2002'de anakaraya ince bir buz tabakasıyla bağlı bir yarımada haline geldi. 2005 yazında da tamamen ayrıldı.

Grönland açıklarındaki yeni adayı keşfeden ABD'li araştırmacı ve Grönland uzmanı Dennis Schmitt, adaya Eskimo dilinde "Isınma Adası" anlamına gelen "Uunartoq Queqertoq" adını verdi. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi de "Isınma Adası"nın yeni bir oluşum olduğunu doğruladı.

Küresel ısınmanın en büyük göstergelerinden biri olarak nitelendirilen yeni ada, Grönland'daki buz kütlesinin tahmin edilenden daha hızlı şekilde eridiğini de ortaya koydu.
Bilim adamları, birkaç yıl öncesine kadar Grönland'ın eriyerek parçalara ayrılmasının 1000 yıl süreceğini tahmin ediyordu. Ancak son gelişmeler ve buzulların erimesiyle yeni bir adanın oluşması, Grönland'ın daha hızlı şekilde parçalanarak dünya genelinde deniz seviyesini yükselteceğini gösterdi. Antarktika'dan sonra dünyanın ikinci büyük buz kütlesi olan Grönland'da bulunan 2.5 milyon kilometreküp buzun erimesi halinde deniz seviyesinin 7.2 metre yükseleceği tahmin ediliyor.


evo 24 Ağustos 2007 10:31

KÜRESEL ISINMA, BM'NİN ÖZEL GÜNDEMİNDE
NEW YORK - BM Genel Kurulu, bu yıl Eylül ayında yapacağı toplantıda küresel ısınma ve iklim değişikliğiyle mücadele konusunu özel gündemle ele alacak.
BM'den yapılan açıklamada, 25 Eylül ile 3 Ekim arasında düzenlenecek 62. yıllık BM Genel Kurulu genel görüşmelerinde ele alınacak küresel ısınma konusuyla ilgili olarak, 24 Eylül'de de özel bir toplantı yapılacağı bildirildi.
BM, 60. kuruluş yıldönümü olan 2005'ten beri, BM Genel Kurulu genel görüşmelerinde özel bir tema seçiyor. 2005'te BM'de reformlarla ilgili daha etkin ve daha güçlü bir BM örgütlenmesi, 2006'da da kalkınma için dünya ortaklığının ortaya koyulması gibi özel temalar seçmişti. Temalar, üye devletlerin onayıyla Genel Kurul başkanı tarafından belirleniyor. 62. Genel Kurula, eski bir Makedonyalı diplomat ve bakan olan Sırcan Kerim başkanlık edecek.

a.a.


*****
KÜRESEL ISINMA ULUSAL GÜVENLİĞİ DE ETKİLEYECEK
ANKARA - Eşref Fahri - Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Stratejik Araştırmalar ve Etüdler Merkezi Başkanlığı Ortadoğu Uzmanı Tank Yarbay Süleyman Özmen, "ulusal güvenlik stratejisinin" küresel iklim değişikliğinden kaynaklanan tehditlere karşı önleyici tedbirleri alacak şekilde gözden geçirilmesi ve değiştirilmesi gerektiğini belirtti.
Özmen, Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde yayınlanan yazısında, gerek Türkiye'de gerekse komşu ülkelerde yaşanacak kuraklık ve çölleşmenin, küresel ısınmadan daha az etkilenecek bölgelere doğru yoğun bir göç hareketine neden olabileceğine dikkati çekerek, bu durumun Türkiye'nin ulusal güvenliği bakımından tehlikeler doğurabileceğini bildirdi.
Türkiye'nin sınır aşan sular konusunda diğer ülkelerle olan sorunlarını halen tam anlamıyla çözüme ulaştıramadığını belirten Yarbay Özmen, ileride doğacak bu sulardan yüksek oranda yararlanma ihtiyacının diğer ülkelere verilen taahhütlerin yerine getirilmesinde zorluklara neden olabileceğini vurguladı. ''Fırat ve Dicle nehirlerinin zengin su potansiyelleriyle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin stratejik önemini artıracağına'' işaret eden Yarbay Özmen, ''Bu iki nedenden dolayı bu bölgelerimize yönelik dış tehditlerin oluşması gündeme gelebilecektir'' dedi.

a.a.


*****
"DÜNYAYI EN ÇOK ABD VE AVUSTRALYALILAR KİRLETİYOR"
ANKARA - Dünyayı en çok kirleten ülkenin ABD, en çok kirleten halkın ise Avustralya halkı olduğu bildirildi.
"Center for Global Development" düşünce kuruluşunun desteğiyle dünya genelinde yapılan araştırma, karbon salımında kişi başına düşen pay hesap edildiğinde Avustralyalıların, ülkeler listesinin ikinci sırasındaki Çin'in büyük farkla önünde olduğunu gösterdi.
50 bin kadar elektrik santrali ve 4 bin firmayı dahil ederek yapılan araştırmaya göre, kişi başı karbon salımında 10 ton ile başı çeken Avustralyalıları, 8 ton ile Amerikalılar izliyor. Genel olarak bakıldığında ise listenin başında ABD, ikinci sırada ise Çin yer alıyor.
Araştırmada, ABD'nin sahip olduğu elektrik santrallerinden atmosfere her yıl 2,5 milyar ton karbon salındığına, bu alanda ikinci sırada ise 2,4 milyar tonla Çin'in yer aldığına dikkat çekiliyor.

a.a.


*****
2007'DE 1 MİLYARDAN FAZLA AĞAÇ DİKİLDİ
OSLO - Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), küresel iklim değişikliklerini yavaşlatmak amacıyla 2007 yılında 1 milyar ağaç dikilmesi kampanyasının hedefini aştığını açıkladı.
UNEP Başkanı Achim Steiner, Kenyalı çevreci ve 2004 Nobel Barış Ödülü sahibi Wangari Maathi'nin fikrinden yola çıkılan kampanyada, 2007 yılı içinde 1 milyar ağaç dikilmesi hedefinin başarıldığını ve hatta bu hedefin geçildiğini belirtti.
Çevre Programına göre, kampanyada en fazla ağaç diken ülke 700 milyon ağaçla Etiyopya olarak görülürken, bu ülkeyi 217 milyon ağaçla Meksika, 150 milyon ağaçla Türkiye izledi.

a.a.


_PaPiLLoN_ 24 Ağustos 2007 20:01

Küresel ısınmanın Türkiye'ye etkileri
 
2070’te Türkiye genelinde sıcaklıklar 6 derece kadar yükselecek, Karadeniz Bölgesi dışında yağışlar iyice azalacak. Ekosistem değişince, birçok canlı türü de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü, küresel ısınmasının, Türkiye üzerindeki etkilerine ilişkin bir senaryo hazırladı. Bu senaryoya göre, küresel ısınma aynı şekilde devam ederse, 2070’te Türkiye genelinde sıcaklıklar 6 derece kadar yükselecek. Ekosistem değişecek, canlı türleri yok olma tehlikesi yaşayacak.Prof.Dr. Nüzhet Dalfes, Türkiye’nin küresel ısınmayla mücadele karşısındaki tutumunu, “İlk defa bir yerde Türkiye Cumhuriyeti hükümeti bizden bilgi talep eder durumda oldu. Bu tabii bizi çok sevindirdi ama Türkiye bu açıdan geç kalmış bir ülke” sözleriyle eleştirdi.
Çevre ve Orman Bakanlığı’nın isteğiyle, “Türkiye için iklim değişikliği senaryoları” başlıklı bir rapor hazırladıklarını söyleyen Dalfes, şu ana kadar elde edilen verilerin, 2070 -2100 yılları arasını kapsadığını açıkladı.
Dalfes, çalışmayla en kötü durum için hazınlanmış bir projeksiyon yapıldığını dile getirerek, “Türkiye’yi hoş olmayan bir tablo bekliyor” dedi.
Eldeki verilere göre küresel ısınma aynı şekilde devam ederse, yaz aylarında Türkiye’nin batısında sıcaklıklar 5 ila 6 derece, Orta ve Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ise 3 ila 4 derece yükselecek.
Kış aylarında da sıcaklıklar 2 ila 3 derece yükselecek.
Senaryoya göre, 2070 yılında Karadeniz Bölgesi’nde yağışlar yüzde 10 ila 20’lik artış gösterecek, güneyde ise yüzde 30’a kadar azalacak.
Prof. Dr. Nüzhet Dalfes, iklim değişikliklerinin farklı şekillerde hissedileceğini, önümüzdeki on yıllarda iklimin değişikliğinin daha fazla hissedileceğini vurgulayarak şöyle diyor:
“Kar yağdığı kışlar da olacak, daha az kar yağdığı kışlar da olacak. Türkiye’nin ekosistemlerinde ciddi sorunlar olacak ki bu ekosistemler de bir ülkeyi bir coğrafyayı ayakta tutan şeyler... Böceğiyle, merasıyla, kurduyla, hayvanıyla canlılar etkilenecek, bir sürü canlı yok olacak...”
Dalfes, küresel ısınmayla mücadele konusunda, öncelikle, sera gazlarının yayılımının azaltılması gerektiğini vurguluyor.
İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü tarafından yürütülen çalışmaların önümüzdeki yıl tamamlanması planlanıyor


_PaPiLLoN_ 27 Ağustos 2007 19:51

Birey olarak küresel ısınmaya karşı yapabileceklerimiz:
  • Evde en çok kullanılan 5 ampülü en az enerji tüketen cinslerle değiştirmek. 2.5 milyon evde yapılan bu uygulama ile 1 yılda 800.000 aracın atmosfere verdiği sera gazına eşdeğer tasarruf yapmış oluyoruz. Aynı zamanda elektrik faturamız da düşük gelecektir.
  • Evlerdeki 2. televizyonları teke indirmeliyiz. Klimaların filtrelerini 3 ayda bir değiştirmeliyiz. Kirlenen filtreler hava akışını yavaşlatacağından cihaz daha fazla enerji harcayacaktır.
  • İşyerinize veya evinize alacağınız yeni ekipmanların mutlaka enerji tasarrufu fazla olanlarını tercih edin.
  • Su kullanımındaki savurganlık, hem enerji tüketimini, hem de su tüketimini artırmaktadır. Örneğin, diş temizliğinde ve traş olurken musluklar mutlaka kapatılmalıdır.
  • Tuvaletlerin sifonları, sızıntılara karşı gözden geçirilmelidir.
  • Ekili hobi bahçenizi mutlaka küçültün. Sulama gerektirmeyen alanları büyütün. Az sulama gerektiren bitkiler dikin.
  • Aracınızı hortumla değil de kova su ile yıkayın.
  • Evinizde ve işyerinizde, kullanmadığınız zamanlarda, TV, radyo, bilgisayar gibi elektronik cihazların fişlerini çekin.
  • Yaz aylarında evinizin güneş alan penceresine beyaz perde takın ve gün boyu kapalı tutun.
  • Ağaç dikin. Her ağaç atmosferden önemli ölçüde sera gazı (CO2) emer.
  • Yakın mesafelere yürüyün. Uzun mesafeler için metro ve tramvayı tercih edin.
  • Tüketimi azaltın.
  • Aracınızı düşük hızda kullanın. "Para sizin olabilir ama dünya hepimizin."
  • Bunları en az beş kişiye anlatın.


_PaPiLLoN_ 1 Eylül 2007 20:51

Tehditin Boyutları
WWF tarafından yapılan araştırmaya göre, küresel ısınma bu yüzyılın sonunda bitki ve hayvan habitatının üçte birini tehdit ediyor. Nadir görünen türler ve bölünmüş ekosistemler şimdiden kirlilik ve ormanların yok edilmesinden dolayı tehdit altında ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.1990'lar geçen yüzyılın en sıcak yıllarıydı. Küresel ısınmanın etkileri en yüksek zirvelerden, okyanusun derinliklerine, Ekvator'dan kutuplara
kadar hissediliyor.Küresel ısınmanın etkileri gezegenin her yanında görülüyor, milyonlarca insanı sel, kuraklık ve susuzlukla karşı karşıya bırakıyor.
Avustralya'da 2002 yılında yaşanan şiddetli kuraklığın ana nedeni küresel ısınmaydı. Kuzey Pasifik'te somon popülasyonunda, bölgedeki sıcaklığın normalden 6 derece artması yüzünden büyük düşüş görüldü.
Kalifornia kıyılarında yüzlerce deniz kuşunun, denizlerin ısınması yüzünden besin kıtlığı yaşamalarının sonucunda, öldüğü görüldü. Okyanuslardaki ısının artmasıyla mercan kayalıklarının büyük zararlar gördüğü belirlendi.
Avustralya'daki Great Barrier Reef, sürdürülebilir olmayan balıkçılık yöntemleri, yapılaşma ve iklim değişikliği yüzünden çok yakında kaybedilme tehlikesiyle karşı karşıya.
Şikago, Atina ve Yeni Delhi gibi şehirlerde ölüm çanları artarak çaldı, sıcak hava dalgalarından bunaldılar. Yükselen deniz seviyesi Pasifik adaları ve Hint Okyanusu'ndaki adaların çoğunu tehdit ediyor.
Büyük kasırgalar, seller, kuraklık ve sıtma gibi hastalık salgınları bizi bekliyor. Küresel ısınma, çevre felaketlerin etkilenen mültecilerin zorunlu göçleri yüzünden bölgesel çatışmalar yaşanabilir. Küresel ısınma yüzünden dünya ormanların ve hayvan türlerinin üçte biri tehdit altında.

Türkiye'de hava 3-3.6 derece ısınacak

Bilimadamları sadece 11 Avrupa ülkesinde 2001 yılında 80 kişinin seller yüzünden hayatını kaybettiğini belirtirken, sıcak dalgasından geçtiğimiz yıl 20 bin kişinin öldüğüne dikkat çekiyor. Son 5 bin yıldır Avrupa'daki buzulların şu an en alçak durumunda olduğuna da dikkat çeken Avrupalı bilimadamları, bu yaşanan ani iklim değişikliklerinin 600 bin kişiyi etkilediğini ve sadece geçen yıl 18.5 milyar dolarlık zarara yol açtığını kaydetti. Bilimdamlarının çıkardığı haritaya göre; Türkiye'de 3 ila 3.6 derece oranında ısınacak. Özellikle güneyde artış daha fazla görünüyor.

Grönland'da orman varmış

ABD'nin saygın üniversitelerden Colorado Üniversitesi Prof Dr. James White başkanlığında yürütülen Greenland Ice Core Project çerçevesinde yapılan araştırmalar, Grönland'ın da eskiden "ormanlık bir alan" olduğunu ortaya çıkardı. White ve ekibinin adayı kaplayan buzullar üstünde yaptığı araştırma, tam "3 kilometre" derinlikte sonuç verdi. Ekip elde edilen sonuçlar içinde çam tipi iğneli ağaçlarınkine benzeyen dikensi yaprakların, buğdaya benzeyen bitkilerin ve otların olduğunu tespit etti. 2003 yılı yazında 3085 metre derinlikte bir kayaya ulaştı ve araştırmalarını o derinlikte devam ettirmeye karar verdi. Yapılan özel işlemler sayesinde de son 123 bin yıldır adada meydana gelen değişiklikleri tespit edebildiler.


evo 18 Ekim 2007 09:25


Küresel ısınmaya karşı atılacak ilk adım, hesap yapmak.

İşler şöyle gelişti. Endüstri Devrimi'nden önce Dünya'nın atmosferinin içerdiği karbon dioksit miktarı yaklaşık olarak milyonda 280 parçacıktı. Bu, iyi bir miktardı. Buradaki "iyi", "alıştığımız gibi" anlamına geliyor. Karbon dioksitin -moleküler yapısı gereği- gezegenin yüzeyinde, uzaya geri ışıyacak olan ısıyı hapsetmesi nedeniyle uygarlık, termostatın bu sayıyla sabitlendiği bir dünyada gelişti. Bu sayı da, kentlerimizi kurduğumuz tüm yerlere, yetiştirip yediğimiz tüm ürünlere, muhtaç olduğumuz tüm su kaynaklarına ve hatta yukarı enlemlerde psikolojik takvimimizi etkileyen mevsim geçişlerini belirleyen yaklaşık 14 santigrat dereceye denk geliyordu.
Elektrik için kömür, doğalgaz ve petrol yakmaya geçtiğimizde, 280'i gösteren bu değer yükselmeye başladı. Ölçüm yapmaya başladığımız 1950'lerin sonlarında 315 seviyesine ulaşmıştı bile. Günümüzdeki değeri de 380 ve her yıl yaklaşık olarak milyonda iki parçacık artıyor. Bu, kulağa yüksek bir rakam gibi gelmese de, CO2'in yer yüzeyinde her metrekare için fazladan hapsettiği birkaç vat, gezegenin önemli ölçüde ısınması için yeterli. Daha şimdiden sıcaklığı yarım derecenin üzerinde artırdık. Atmosferin içerdiği CO2 miktarındaki daha büyük bir artışın sonuçları üzerinde kesin bir tahmin yapmak olanaksız. Ama şimdiye kadar gördüğümüz ısınma Dünya üzerinde donmuş olan neredeyse her şeyi eritmeye başladı; mevsimleri ve yağış dağılımını değiştirdi; deniz seviyesinin yükselmeye başlamasına neden oldu.
Şu anda ne yaparsak yapalım ısınma biraz artacak, çünkü ısı, atmosferde etkisini göstermeden önce belli bir zaman geçiyor. Bir başka deyişle, küresel ısınmayı durduramayız. Artık görece yavan bir görev söz konusu:
Yapılması gereken şey, zararı kontrol altına almak ve işlerin kontrolden çıkmasını önlemek. Ancak bu bile kolay değil. Yakın döneme kadar felaketin yaklaştığına dair açık bir veri yoktu. Artık elimizde daha çok veri var: Son birkaç yılda milyonda 450 parçacık CO2 miktarının, eğer aklımız varsa, saygı göstermemiz gereken bir eşik olduğunu belirten bir dizi rapor yayımlandı. Araştırmacılar, bu eşiğin aşılması halinde gelecek yüzyıllarda Grönland ve Batı Antarktika'nın buz örtüsünün eriyeceğine ve deniz seviyesinde devasa bir artış olacağına inanıyor. Milyonda 450 parçacık hâlâ en iyi tahmin (ve bu cadı kazanında daha az miktarlarda bulunan metan ve azot oksit gibi sera gazlarını içermiyor). Ama bu, dünyanın o noktaya gelmemeye çalışacağı bir sınır noktası işlevi üstlenecek. Ve değerler sözü edilen sınır noktasına doğru hızla yükseliyor. Oran her yıl milyonda iki parçacık artmaya devam ederse bu sınıra ulaşmamıza sadece 35 yıl kalmış demektir.


_PaPiLLoN_ 18 Ekim 2007 21:00

Küresel ısınma Akdeniz havzasını yakacak
WWF Türkiye Su kaynakları Program Müdürü Buket Bahar Dıvrak, küresel ısınmanın en önemli etkilerinden olan kuraklığın son yıllarda yalnızca Türkiye'yi değil, Avrupa'nın birçok bölgesini de etkisi altına aldığını belirtti.
Kuraklıktan en çok zarar gören ülkeler ise İspanya, Türkiye, Portekiz ve İngiltere.
Avrupa Çevre Ajansı'nın verilerine göre Avrupa'da kuraklıktan en çok etkilenecek kesimin Akdeniz havzası olduğunu anlatan Dıvrak, Türkiye'de ise Karadeniz ve Marmara bölgelerinin bir kısmının düşük su sorunuyla karşı karşıya kalacağını, Ege ve Orta Anadolu bölgelerininde ise çok ciddi su sıkıntısıyla baş etmek zorunda kalacağını belirtti.
Buket Bahar Dıvrak, 20'nci yüzyılda dünya sıcaklığının ortalama 0.6 derece, Avrupa sıcaklığının ise 0.95 derece arttığına dikkati çekti:
"Özellikle Akdeniz havzasında gelecekteki gelişmelerin etkilerinin, dünya ortalamalarından daha vahim olacağı öngörülmektedir. 2025 yılında, küresel ısınmanın 1 derece olacağı tahmin edilmektedir ve böyle birdurumda Akdeniz havzasında sıcaklıklar 0.7-1.6 derece arasında artacaktır. 20-50 yıl sonra sıcaklık artışının 2 dereceyi bulabileceği tahmin edilmektedir.
2 derecelik bir artışla Akdeniz iklimi daha daısınacak, kuraklık geniş ölçüde hissedilecek ve iklimde değişiklikler görülecek. Yani bölgedeki sıcaklık artışı şu anki koşullardan 1-2 derece daha artacak. Ancak, İtalya ve Türkiye'nin, denizin hafifletici etkisinden uzak kalan iç kesimlerinde sıcaklıklar 5 dereceye kadar artabilecek."

Orman yangını tehlikesi
Buket Bahar Dıvrak, Akdeniz'de özellikle iç kesimlerde aşırı sıcak günlerin sayısının artması ve bölgenin kuzeyinde yaz mevsiminde yağış miktarının yüzde 30 azalmasının beklendiğini dile getirdi:
"2 derecelik sıcaklık artışı, Güney Akdeniz'de yıl boyunca orman yangını tehlikesini de beraberinde getirecek. Akdeniz'in diğer bölgelerinde ise orman yangını tehlikesinin altı haftaya kadar uzayacağı bildiriliyor. Sıcaklık ve kuraklık tarımsal verimde düşüşe yol açacak.
Sıcak hava dalgalarındaki artış ve orman yangınları, yaz aylarında Akdeniz'in tatilcileri kaybetmesine neden olacak. İlkbahar ve sonbahar bazı tatilciler için halen cazip olmaya devam etse de aileler yaz tatillerini başka yerlerde geçirmeyi tercih edecek."
Kuraklığın etkilerinin hissedilmeye başlandığı bölgede, daha kurak iklim, yağış miktarında düşüş, tarımda su tüketiminin giderek artması, yüzey sularının kaybedilmesi gibi sorunların şimdiden büyük sıkıntı yaratmaya başladığına değinen Dıvrak, yapılan son çalışmaların 2 derecelik sıcaklık artışının Kuzey Akdeniz'de bitkilerin yüzde 50 oranında kaybedilmesine yol açacağını gösterdiğini, bu kaybın İspanya'nın kuzeyi, dağları ve özellikle Fransa'da yüzde 80'e kadar çıkabileceğini kaydetti.
Buket Bahar Dıvrak, orman yangınlarındaki artışın, istilacı türlerin ve otların yayılmasına, dolayısıyla orman yangınlarının daha geniş alanlara sıçramasına neden olacağını belirterek, "WWF'nin 2006 yılında yayımlanan raporuna göre, küresel iklim değişikliği Akdeniz havzasını kuraklıkla vuracak" dedi.
Tüm Akdeniz havzasında yağışların son 25 yılda yüzde 20 azaldığının görüldüğünü, 2050'ye gelindiğinde deniz seviyesinin 20-40 santimetre oranında artmasının beklendiğini dile getiren Dıvrak, bu durumun en çok Türkiye ve Cezayir gibi ülkeler ve deltalarının zarar görmesine neden olacağını vurguladı.


Misafir 21 Ekim 2007 17:23

Küresel ısınma nedir?
İnsan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda, dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor. İklim sisteminde vazgeçilmez bir yere sahip olan sera gazları, güneş ve yer radyasyonunu tutarak, atmosferin ısınmasında başlıca etkendirler. Sera gazlarının bulunmaması durumunda yeryüzünün sıcaklığının bugüne göre 30oC daha soğuk olacağı hesaplanmıştır. Son yıllarda atmosferde çeşitli insan aktivitelerinden kaynaklanan nedenlerle karbondioksit, metan, ozon ve di azot monoksit gibi gazlardan oluşan sera gazları, yeryüzü sıcaklığında belirgin artmalara sebep oluyor. Sera etkisinin artması, troposferin ısınmasında, stratosferin de soğumasında en önemli etken olarak gösteriliyor.

Dünya sıcaklığı değişiyor
Küresel ısınmanın etkisi, hava sıcaklıklarının dünyanın her yerinde artması biçiminde olmayacak. Sıcaklığın artış oranı, orta enlemlerde ve ekvatorda, kutuplardakinden daha farklı olacak. Örneğin ekvatorda, bu artışın, dünya ortalamasının çok altında olacağı tahmin ediliyor. Aslında bu ısınma, dünya iklim sisteminde köklü değişimlere ve aşırılıklara yol açacak. Öyle ki, dünyanın bazı bölgelerinde kasırgalar, seller ve taşkınlar gibi hava olaylarının şiddeti ve sıklığı artarken, bazı bölgelerde de uzun süreli, şiddetli kuraklıklar ve çölleşme olayları etkili olabilecek. Bunun yanında, sıcaklık artışının kışları, yazlara göre birkaç derece fazla olması bekleniyor. Benzer bir durum, geceyle gündüz arasında da görülecek. Gece sıcaklarındaki artış, gündüz sıcaklıklarındaki artıştan fazla olacak. Bu durumda karalar, geceleri eskisi kadar soğumaya fırsat bulamayacak. Yazla kış, geceyle gündüz arasındaki sıcaklık farkının azalması, bütün dünyadaki rüzgâr çeşitlerini etkileyecek; fırtınaların yoğunluğu, gücü ve rotaları değişecek.
Yağış dönemleri, miktar ve türlerinin değişmesiyle artan sıcaklık, daha çok buharlaşmaya ve buna bağlı olarak da daha çok bulut oluşmasına yol açacak. Kısaca söylemek gerekirse, dünyanın iklimi daha sıcak, daha nemli ve bol yağışlı olacak.

Yeni yağış düzeni
Küresel ısınmanın önemli etkilerinden olan iklim kuşaklarının kayması sonucu, yağmur kuşağı kuzeye doğru genişleyecek. Ancak bu genişleme sonunda yağışlar her bölgede artmayıp, belli bölgelerde yoğunlaşacak. Güney Avrupa'daki yaz yağmurları azalırken, Amerika, Avrupa ve Asya'nın 55 Kuzey enleminin yukarılarında kar yağışı artacak. Daha güneyde kar yağışı azalırken, yağmurlarda bir artış olacak; karın toprakta kalma süresi azalacak. Şiddetli yağmurlar daha sık yağacak ve daha çok su bırakacak.
Sağanak yağışların artışı, yüzey nemliliğini ve bitki örtüsünü etkileyecek. Bunun sonucunda suyun toprakta süzülmesi azalacak, seller artacak. Yeni yağış düzeni, ekilebilecek alanların kuzeye doğru genişlemesine yol açacak. Dağlardaki buzullar ve kar örtüsünün azalmasından dolayı, hidrolojik sistemler ve toprak yapısı çok etkilenecek.

İnsan da tehlikede
Küresel ısınma, kalp, solunum yolu, bulaşıcı, alerjik ve diğer bazı hastalıklara sebep olacak. Sürekli sıcak hava, seller, fırtınalar gibi hava olayları, psikolojik rahatsızlıklar, hastalıklara ve ölümlere yol açacak. Yeni alanlara yayılan böcekler ve diğer hastalık taşıyıcılar, bulaşıcı hastalıkların çoğalmasına neden olacak. Hava sıcaklığının artması ve su kaynaklarındaki azalma, kolera tipi hastalıkları yaygınlaştıracak. Üretimdeki bölgesel azalmalar sonucu, açlık ve kötü beslenmede artışlar görülecek. Böcek yumurtalarının ölmesini sağlayan gece ve kış soğuklarının hafiflemesi, önemli bir sorun olacak. Kimi bölgelerde şiddetli kuraklık dönemlerinin ardından gelecek aşırı yağışlar, virüs mutasyonlarının artmasına, buna bağlı olarak da sıtma gibi hastalıkların yayılmasına neden olacak. Öte yandan tarım bitkilerinde görülen hastalıklarda da sıcaklıkla birlikte artış gözlenecek.
Buzulların erimesi ve sıcaklık artışı, okyanuslardaki suları genleştirip, denizlerin seviyesini yükseltecek. Deniz seviyesinin yükselmesi, kıyılardaki toprak kaybının yanı sıra, kıyılara yakın temiz su kaynaklarının denizle birleşmesine neden olacak. Artan buharlaşma yüzünden göl ve ırmaklarda meydana gelecek su kaybı, 21. yüzyılın en önemli meselelerinden biri olacak. Tatlı su kaynaklarının kalitesinde, tuzlu su karışımı nedeniyle azalma olacak.
Tarım, turizm ve diğer ekonomik aktiviteler bu durumdan olumsuz etkilenecek; gelişmekte olan birçok ülkede yerli halkın beslenme ve yakıt kaynakları yok olacak. Yüksek deniz seviyesi, yüksek gel-git, kuvvetli dalga ve tsunami gibi riskli doğa olaylarına sebep olacak. Deniz seviyesindeki yükselmesiyle düz alanlar seller altında kalarak, kıyılardaki üretim alanları zarar görecek. Bunun sonucu milyonlarca insan kıyı alanları ve küçük adalardan göç edecek. Kurak bölgelerdeki çiftçiler daha çok sulama yapıp, daha fazla tarım ilâcı kullanacaklarından, bu bölgelerde tarımsal etkinliklerin maliyeti artacak. Gelişmekte olan ülkelerin kurak ve yarı kurak alanları, bazı kıyı alanları, deltalar ve küçük ada gibi bölgeleri tehlike altında kalacak. Kırsal alanlarda doğal kaynakların verimliliğindeki gerileme sonucu, kırsal alandan kente göç hızlanacak.

Küresel İklim Sisteminin Korunması Çabalarının Tarihsel Gelişimi
Toplumun ilgisini son 20 yıl içinde çekmeye başlayan artan sera etkisi ve küresel ısınma konusu, bilim adamları tarafından yaklaşık yüz yıldır bilinmekte ve incelenmekteydi. Atmosferdeki karbondioksit (CO2) birikiminin değişmesine bağlı olarak iklimin değişebilme olasılığı, ilk kez 1896 yılında Nobel ödülü sahibi İsveçli S. Arrhenius (1896) tarafından öngörülmüştür. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen, atmosferde artan CO2 birikiminin yol açabileceği olumsuz etkiler konusundaki uluslar arası ilk ciddi adımın atılması için 1979 yılına kadar beklenilmiştir. Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO)'nün öncülüğünde 1979 yılında düzenlenen Birinci Dünya İklim Konferansı'nda konunun önemi dünya ülkelerinin dikkatine sunulmuş ve özetle şunlar ortaya konmuştur. Toplumun, ana enerji kaynağı olarak fosil yakıtlara olan uzun süreli bağımlılığının ve ormansızlaşmanın gelecekte de sürmesi durumunda, atmosferdeki karbondioksit birikimi büyük ölçüde artabilecek gibi görünmektedir. İklim süreçlerini anlayabilmemizi sağlayan bugünkü bilgilerimiz, CO2 birikimindeki bu artışın küresel iklimde önemli ve olasılıkla da uzun süreli değişikliklere yol açabileceğini göstermektedir. İnsan etkinlikleriyle atmosfere eklenen CO2 nin, atmosferden insan etkinlikleriyle uzaklaştırılması yavaş gelişen bir süreçtir ve bu yüzden artan CO2 birikiminin iklimsel sonuçları da uzun bir süre etkili olmaktadır..
Bu konferansı izleyen uluslararası etkinlikler, artmakta olan CO2 nin, küresel iklim sistemi ve bölgesel iklimler ile atmosfer-okyanus-biyosfer ortak sistemi içerisindeki karbon döngüsü üzerindeki etkilerini ve bu etkilerin sosyoekonomik sonuçlarını araştırmak gerektiğini pekiştirmiştir. Çok sayıda bilim adamının katıldığı çalışma toplantıları, seminerler ve sempozyumlar, yalnızca 1979'daki düşünceleri kuvvetlendirmekle kalmamış, küresel ısınmanın ortaya çıkardığı tehdit konusunda dünyada örneği çok az görülen bilimsel bir uzlaşma ortamı oluşturmuştur.

1985 ve 1987 yıllarında Villaca da (Avusturya) ve 1988’de Toronto’da düzenlenen toplantılar, dikkatleri ilk kez iklim değişikliği karşısında siyasal seçenekler geliştirilmesi konusu üzerinde toplamıştır. Villaca 1985 Toplantısı, Karbondioksit ve Öteki Sera Gazlarının İklim Değişimleri Üzerindeki Rolünü ve Etkilerini Değerlendirme Uluslararası Konferansı. başlığını taşımaktaydı. 1988 yılında düzenlenen Değişen Atmosfer konulu Toronto Konferansında, uluslararası bir hedef olarak, küresel CO2 emisyonlarının (salınımlarının) 2005 yılına kadar %20 azaltılması ve protokollerle geliştirilecek olan bir çerçeve iklim sözleşmesinin hazırlanması önerilmiştir.
Aralık 1988'de Malta'nın girişimiyle, BM Genel Kurulu .İnsanoğlunun Bugünkü ve Gelecek Kuşakları için Küresel İklimin Korunması. konulu 43/53 sayılı kararı kabul etmiştir. Kararda, küresel iklim insanoğlunun ortak mirası, iklim değişikliği ortak sorunu olarak nitelendirilmiştir. Kasım 1989'da, Hollanda'nın Noordwijk şehrinde Atmosferik ve Klimatik Değişiklik konulu bir Bakanlar Konferansı düzenlenmiştir. Bu toplantıda, ABD, Japonya ve eski Sovyetler Birliği dışındaki ülkelerin çoğu, CO2 emisyonlarının %20 oranında azaltılmasını destekledikleri halde, azaltmaya ilişkin özel bir hedef ya da takvim belirlenememiştir.

Küresel ısınmadan kaynaklanan iklim değişikliğinin önlenmesi konusunda küresel bir anlaşmaya yönelik sondan bir önceki adım, 29 Ekim-7 Kasım 1990 tarihlerinde Cenevre'de yapılan İkinci Dünya İklim Konferansıdır. Dünya Meteoroloji Örgütü'nün (WMO) öncülüğünde düzenlenen Konferansta, ana konusu iklim değişikliği ve sera gazları olan İkinci Dünya İklim Konferansı Bakanlar Deklarasyonu, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 137 ülke tarafından onaylanmıştır. Hem Konferans sonuç bildirisi, hem de Bakanlar Deklarasyonu, BM Çevre ve Kalkınma Konferansında (UNCED) imzaya açılmak üzere, bir iklim değişikliği çerçeve sözleşmesi görüşmelerine ivedilikle başlanması açısından tarihsel bir önem taşımaktaydı. Bu belgelerde, sera gazlarının atmosferdeki birikimlerinin azaltılmasını sağlayacak önlemler savunulmuştur. Dahası, konuyla ilgili belirsizliklerin, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini en aza indirmek için gerekli olan eylemlerin geciktirilmesi amacıyla kullanılmaması gerektiği vurgulanmıştır.

Sera Etkisi Nedir?
Uzun dönemde, yeryüzünün, güneşten aldığı enerji kadar enerjiyi uzaya vermesi gerekir. Güneş enerjisi yeryüzüne kısa dalga boyu radyasyon olarak ulaşır. Gelen radyasyonun bir bölümü, yeryüzünün yüzeyi ve atmosfer tarafından geri yansıtılır. Ama bunun büyük bölümü, atmosferden geçerek yeryüzünü ısıtır. Yeryüzü bu enerjiden, uzun dalga boyu, kızılötesi radyasyonla kurtulur.
Gezegenimizin yüzeyi tarafından yukarıya salınan kızılötesi radyasyonun büyük bölümü atmosferdeki su buharı, karbondioksit ve doğal olarak oluşan diğer “sera gazları” tarafından emilir. Bu gazlar enerjinin, yeryüzünden geldiği gibi doğrudan uzaya geçmesini engeller. Birbiriyle etkileşimli birçok süreç (radyasyon, hava akımları, buharlaşma, bulut oluşumu ve yağmur dahil) enerjiyi atmosferin daha üst tabakalarına taşır ve enerji oradan uzaya aktarılır. Bu daha yavaş ve dolaylı süreç bizim için bir şanstır; çünkü yeryüzünün yüzeyi enerjiyi uzaya hiç engelsiz gönderebilseydi, o zaman yeryüzü soğuk ve yaşamsız bir yer, Mars gibi çıplak ve ıssız bir gezegen olurdu.
Atmosferdeki gazların gelen güneş ışınımına karşı geçirgen, buna karşılık geri salınan uzun dalgalı yer ışınımına karşı çok daha az geçirgen olması nedeniyle Yerküre’nin beklenenden daha fazla ısınmasını sağlayan ve ısı dengesini düzenleyen bu doğal süreç sera etkisi olarak adlandırılmaktadır.

Sera Gazları
Doğal sera gazları (su buharı (H2O), CO2, CH2, N2O ve ozon (O3)) ile endüstriyel üretim sonucunda ortaya çıkan florlu bileşikler, atmosferdeki sera etkisini düzenleyen temel maddelerdir.
UNFCCC Sözleşmesi, 1987 tarihli Birleşmiş Milletler Ozon Tabakasının Korunması Sözleşmesi Montreal Protokolü ile kontrol altına alınamayan bütün sera gazlarını içermektedir.
Buna karşılık Kyoto Protokolü aşağıda belirtilen sera gazlarıyla ilgilidir:
- Karbon dioksit (CO2)
- Metan (CH4)
- Nitrik oksit (N2O)
- Hidroflorokarbon (HFC)
- Hidrokarbur perflor (PFC)
- Kükürt heksaflorit (SF6)
- Su buharı ( H2O)
Atmosferdeki karbon dioksit ve diğer sera gazlarının ulaştığı birikim düzeyi, sanayi devriminden bu yana hızla yükselmiştir. Atmosferdeki sera gazı birikimlerinin artmasına en başta fosil yakıt kullanımı, ormansızlaşma ve diğer insan etkinlikleri yol açmış; ekonomik büyümeyle nüfus artışı bu süreci daha da hızlandırmıştır.

Gazların Çeşitli Sektörlere Göre Atmosfere Yayılımıyla İlgili Oranlar
  • Sanayi %22
  • Yapılaşma %20
  • Tarım (özellikle çiftlik hayvanlarının sıvı atıkları ve metan yayılması) %19
  • Soğutucu gazlar %0,5
  • Enerji %11
  • Atıklar ve diğerleri %2
Sera gazlarının bu günkü sevide sabit tutulması mümkün olsa dahi dünyamız ısınmaya devam edecektir. Zira okyanusların atmosfer değişikliklerini izlemesi daha uzun zaman almaktadır

Sera gazı emisyonunu etkileyen faktörler
  • Fosil yakıtlar
    • Karbon içeriği, kalori değeri gibi yakıt özellikleri
    • Madenin tipi ve yeri
    • Yakıtın çıkarılma yöntemi
    • Doğal gaz için boru hattı kayıpları
    • Dönüşüm verimliliği
    • Yakıt temini, tesisin kurulması ve sökülmesi için kullanılan elektriğin elde edildiği yakıt cinsi
  • Hidrolik
    • Tipi (akarsu veya rezervuar)
    • Tesis yeri (tropik bölge, kuzey iklimi)
    • Baraj inşaatı için kullanılan enerji
    • İnşaat malzemelerinin (beton, çelik...) üretiminden kaynaklanan emisyonlar
  • Rüzgar
    • Bileşenlerin üretimi ve inşaat sırasında kullanılan enerji
    • Tesisin yeri (iç bölge ya da kıyı bölge)
    • Verim ya da kapasite faktörü (bölgedeki rüzgar durumu)
  • Güneş
    • Pil üretiminde kullanılan silikonun miktarı ve niteliği
    • Teknolojinin tipi (amorf, kristal malzeme)
    • Üretim için kullanılan elektriğin elde edildiği yakıt cinsi
    • Yıllık verim ya da tesis ömrü (düşük kapasite faktöründen dolayı rüzgar ve güneş enerjisinin kW başına emisyon miktarı düşüktür ancak kWsaat başına emisyon miktarı yüksektir)
  • Biyokütle
    • Yakıt özelliği (nem içeriği, kalori değeri)
    • Yakıt hazırlamada kullanılan enerji (büyütme, hasat, taşıma)
    • Tesis teknolojisi
  • Nükleer
    • Yakıtın çıkarılması, dönüştürülmesi, zenginleştirilmesi ve tesisin inşaası ile sökülmesi sırasında kullanılan enerji
    • Yakıt zenginleştirme için gerekli olan enerji (gaz difüzyon teknolojisi yakıtın zenginleştirilmesi aşamasında enerji yoğun bir işlemdir ve santrifüj işlemine göre 10 kat daha fazla sera gazına sebep olur. Lazer teknolojisi ise santrifüj işlemine göre daha az emisyona sebep olur.)
    • Yakıtın yeniden işlenmesi ve geri dönüştürülmesi seçeneği yakıtın tek sefer kullanılmasına göre enerji üretim zincirinde %10-15 daha az sera gazı emisyonuna sebep olur.
Küresel İklimde Gözlenen Değişimler
Atmosferdeki birikimleri artmaya devam eden sera gazları nedeniyle kuvvetlenen sera etkisinin oluşturduğu küresel ısınma, özellikle 1980'li yıllardan sonra daha da belirginleşmiş ve 1990'lı yıllarda en yüksek değerlerine ulaşmıştır (Şekil 2). 1998 yılı, hem kuzey ve güney yarımküreler için hem de küresel olarak hesaplanan yıllık ortalama yüzey sıcaklıkları dikkate alındığında, güvenilir aletli gözlemlerin başladığı 1860 yılından beri yaşanan en sıcak yıl olmuştur. Başka sözlerle, küresel ısınma 1998 yılında, hem küresel hem de yarımküresel olarak yeni bir yüksek sıcaklık rekoru daha kırmıştır. 1961-1990 klimatolojik normali ile karşılaştırıldığında, ki bu dönemin kendisi de sıcak bir devreye karşılık gelmektedir, 1998'de yerkürenin yıllık ortalama yüzey sıcaklığının normalden 0,57°C daha sıcak olduğu hesaplanmıştır (WMO, 1999). Bundan önceki en sıcak yıl ise, 1997 idi.
1990-1997 döneminde (bazı yıllarda kesintiye uğramakla birlikte) etkili olan ısrarlı El Niño (sıcak) olayı, tropikal orta ve doğu Pasifik Okyanusunda deniz yüzeyi sıcaklıklarının normalden 2-5 °C daha yüksek olmasına neden olmuştur. 1998'de ise, küresel iklim sistemi Güneyli Sağınımın hem sıcak (El Niño) hem de soğuk (La Niña) uç olaylarından etkilenmiştir. Buna karşın, El Niño olayı, bundan önceki küresel rekor yılı olan 1997'de olduğu gibi, 1998'de de küresel rekor ısınmaya katkıda bulunan ana etmen olarak kabul edilmektedir (WMO, 1999).
Gerçekte, küresel ortalama yüzey sıcaklığında gözlenen ısınma eğilimi, dünya üzerinde eşit bir coğrafi dağılış göstermemiştir; bölgesel farklılıklar belirgindir. Uzun süreli ısınma eğilimi, 40°K ve 70°K enlemleri arasındaki anakaralarda en fazladır. Buna karşılık, Atlas Okyanusu’nun kuzeyinde ve içerisinde Türkiye’nin de yer aldığı Doğu Akdeniz ve Karadeniz havzalarında, özellikle son 25-30 yıllık dönemde, ortalama yüzey sıcaklıklarında bir soğuma eğilimi egemen olmuştur.Atlas Okyanusu’nun kuzeyi ile Doğu Akdeniz ve Karadeniz havzalarında gözlenen bu bölgesel soğumanın, esas olarak bu bölgeler üzerindeki sınırlar ötesi kaynaklı sülfat aerosolü (uçucu küçük parçacık) birikimindeki artışla, kısmen de kentsel ve bölgesel hava kalitesinin bozulmasıyla ilişkili olabileceği düşünülebilir. Bu bölgeler üzerindeki uçucu parçacık yoğunluğunun 21. yüzyılda da süreceği, ancak uzun vadede artan sera etkisinin sıcaklıklar üzerindeki pozitif katkısının uçucu parçacık negatif katkısını bastıracağı öngörülmektedir (UKMO, 1995). Bu yüzden, Türkiye ile bu bölgelerin de gelecek yüzyılda ısınacağı, ama bu ısınmanın öteki bölgelere göre daha az olacağı beklenmektedir.
Bunun dışında, son 35-40 yıllık dönemde çoğunlukla dünyanın büyük kentlerinde olduğu gibi, Türkiye’de de, özellikle hava kirliliğinin, hızlı nüfus artışının ve yoğun bir yapılaşmanın yaşandığı büyük kentlerde, genel olarak gece sıcaklıklarında bir ısınma, gündüz sıcaklıklarında bir soğuma ve günlük sıcaklık genişliğinde ise bir azalma eğilimi gözlenmektedir. Bu eğilimler, özellikle bulutluluğun az olduğu sıcak ve kurak yaz mevsiminde belirgindir. Yağışlar, genel olarak Kuzey Yarımküre’nin yüksek enlemlerindeki kara alanlarında, özellikle de soğuk mevsimde bir artış gösterirken, 1960’lı yıllardan sonra Afrika’dan Endonezya’ya uzanan subtropikal ve tropikal kuşaklar üzerinde bir azalma eğilimi gösterdi. Bu değişiklikler, akarsularda, göl seviyelerinde ve toprak neminde de gözlendi.
Subtropikal kuşakta ve özellikle Afrika’nın Sahel bölgesinde 1960’lı yıllarda başlayan şiddetli kuraklıklar, on binlerce insanın göç etmesine ve milyonlarca hayvanın ölümüne neden oldu. Subtropikal kuşak yağışlarındaki ani azalma, 1970’li yıllarla birlikte Doğu Akdeniz Havzası’nda ve Türkiye’de de etkili olmaya başladı. Yağışlardaki önemli azalma eğilimleri ve kuraklık olayları, kış mevsiminde daha belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Kuraklık olaylarının en şiddetli ve geniş yayılımlı olanları, 1973, 1977, 1989 ve 1990 yıllarında oluşmuştur . Genel olarak Doğu Akdeniz Havzası’nın ve Türkiye’nin yıllık ve özellikle kış yağışlarında, 1970'li yılların başı ile 1990'lı yılların ortası arasında gözlenen önemli azalma eğilimleri, bu bölgede etkili olan cephesel orta enlem ve Akdeniz alçak basınçlarının frekanslarında özellikle kış mevsiminde gözlenen azalma ile yer ve üst atmosfer seviyelerindeki yüksek basınç koşullarında gözlenen artışlarla bağlantılı olabilir. Öte yandan,özellikle karasal yağış rejimine sahip bazı istasyonların ilkbahar ve yaz yağışlarında, yazın daha belirgin olmak üzere, bir artış eğilimi gözlenmektedir.
Gel-git ve su seviyesi ölçüm kayıtlarına göre, küresel ortalama deniz seviyesi 19.yüzyılın sonundan günümüze kadar geçen yüzyıl süresince yaklaşık 10-25 cm kadar yükselmiştir (IPCC, 1996). Deniz seviyesi yükselmesinin belirlenmesinde karşılaşılan ana belirsizlik, düşey yönlü yerkabuğu hareketlerinin gel-git ölçerleriyle yapılan deniz seviyesi ölçümlerinin üzerindeki etkisidir. Uzun süreli düşey arazi hareketlerinin etkileri giderildiğinde, okyanus sularının hacminin artmakta olduğu ve deniz seviyesinde yukarıda verilen oranlar arasında bir artışa yol açtığı bulunmuştur. Küresel deniz seviyesindeki bu yükselmenin önemli bir bölümünün, küresel ortalama sıcaklıkta aynı dönemde gözlenen artışla ilişkili olduğu öngörülmektedir.

Dünyanın İklimi Gerçekten Değişiyor mu?
Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), hazırladığı Üçüncü Değerlendirme Raporu’nda “son 50 yıl içinde gözlenen ısınmanın büyük ölçüde insan etkinliklerine bağlanabileceğini gösteren yeni ve daha güçlü kanıtlar elde edildiğini” doğrulamıştır. Gelecekteki eğilimlerin tahmini sürecindeki belirsizlikler hata paylarını artırsa bile, IPCC önümüzdeki 100 yıl içinde yüzey sıcaklıklarında küresel ortalama olarak 1.4 ile 5.8°C arasında artış olacağını öngörmektedir.

EK 1 VE EK 2 LİSTELERİNDE YER ALAN ÜLKELERİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ

Madde 4:

EK 1:
Ülkelerinin taahhütleri
  • Sera gazı emisyonları sınırlandırılacak,yutak ve hazneleri korunacak, ulusal politikalar benimsenecek, uygun önlemler alınacak (2000 yılına kadar).
  • Sözleşmenin kendisi açısından yürürlüğe girmesinden 6 ay sonra ve periyodik olarak politika ve önlemler hakkında ayrıntılı bilgi verecekler. (Emisyonların 1990 yılı seviyesine çekilmesi ile ilgili olarak)
  • Sera gazı emisyonları ve yutaklarla uzaklaştırılmaları konusundaki hesaplamalar mümkün olan en iyi bilimsel bilgiye dayandırılacak.
  • Sözleşmenin amacının yerine getirilmesi için geliştirilmiş ilgili ekonomik ve idari birimlere eşgüdüm sağlanması.
  • Montreal protokolü ile denetlenmeyen,insan kaynaklı sera gazlarının daha yüksek seviyelere ulaşmasına yol açan faaliyetleri teşvik edici politikalar ve uygulamaları teşhis edilerek,dönemsel olarak gözden geçirilmesi.
EK 2: Ülkelerin taahhütleri
  • Gelişmekte olan ülkelerin yükümlülüklerini yerine getirmeleri için ek mali imkanları sağlayacaklar.
  • İklim değişikliğinin zararlı etkilerine en fazla açık gelişme yolundaki ülkelere yapacakları masraflar konusunda yardım edilecek.
  • Gelişmekte olan ülkelere çevre ile uyumlu teknolojiler,bilgi transferi;bunlara erişilmesini sağlamak için teşvik,kolaylık,finansman tedbirlerini sağlayacaklardır.
3. Tüm taraf ülkeler (Ek 1 dahil) özgün ulusal ve bölgesel kalkınma önceliklerini, hedeflerini, koşullarını dikkate alarak;
  • Sera gazı emisyon envanterlerini; yutak absorbasyon envanterlerini; hazırlayacak, güncelleştirecektir.
  • İklim değişikliğini azaltacak ulusal ve bölgesel programlarını hazırlayacak önlemleri oluşturacak,uygulayacak ve yayınlayacaktır.
  • Enerji,ulaştırma,sanayi,tarım,ormancılık ve atık yönetimi sektörlerinde sera gazı emisyon kontrolü için emisyonları azaltan,önleyen,işlemlerin teşvik geliştirilmesinde teknoloji transferinde işbirliği.
  • Tüm sera gazı yutak ve haznelerinin korunması ve takviyesi için işbirliği.
  • İklim değişikliği etkilerine uyum hazırlığı için işbirliği yapacaklardır.
  • İklim değişikliği mülahazaları ülkelerin kendi sosyal,ekonomik ve çevresel politikaları ve eylemleri çerçevesinde dikkate alınacak.
  • Veri arşivlerinin geliştirilmesi desteklenerek işbirliği yapacaklardır.
  • İklim sistemi,iklim değişikliği ve stratejiler hakkındaki bilgilerin alışverişini sağlayacak.
  • İklim değişikliği konusunda öğretim,eğitim ve kamu bilinci oluşturulması,hükümet dışı kuruluşların da bu işleme katılmasını teşvik için işbirliği yapacaklardır.

Madde 5: Araştırma ve Sistematik Gözlem
1 - Araştırma, veri toplama ve sistematik gözlem faaliyetlerinin tanımlanmasını, yönetilmesini, değerlendirilmesini amaçlayan uluslararası ve hükümetler arası programları, şebekeleri destekleyecek ve geliştireceklerdir.
2 - Gelişme yolundaki ülkelerin sistematik gözlem ve ulusal düzeydeki bilimsel ve teknik araştırma kapasiteleri ve kabiliyetlerini güçlendirilmesine matuf çalışmalar desteklenecektir.
3 - Gelişmekte ulan ülkelerin yukarıda atıfta bulunan çabalarına katılmaları amacıyla kapasite ve kabiliyetlerini geliştirmeleri için işbirliği yapılacaktır.

Madde 6: Öğretim, Eğitim ve Kamunun Bilinçlendirilmesi
1 - Taraf ülkeler ulusal yasa ve yönetmeliklerine, kapasitelerine göre eğitim ve kamuoyunun bilinçlendirilmesi için alt bölge ve bölge düzeyinde çalışmalar yapacaklardır. Eğitim ve kamuoyunun bilinçlendirilmesi materyallerinin geliştirilmesi ve değişimini sağlayacaklardır. Ulusal kurumların güçlendirilmesi için, gelişmekte olan ülkelerin uzmanlarının eğitimi için programlar geliştirilecektir.

Madde 12: Uygulama ile ilgili Bilgi İletişimi
1 - Taraflar, tarat ülkeler konferansına sera gazı emisyonlarının ve yutaklar tarafından emilen miktarların envanterlerini, alınması öngörülen önlemlerin tanımını vereceklerdir
2 - Ek 1 ülkeleri, 4. Madde 2 (a) ve 2 (b) paragrafları altındaki taahhütlerini uygulamak için benimsediği politika ve önlemlerin tanımını, 2000 yılma kadar bu politikaların sera gazı emisyonları ve yutaklarca emilen emisyonlar üzerindeki etkilerinin tahminlerini vereceklerdir.
3 - Ek 1 ve Ek 2 ülkeleri, Sözleşmenin 4. Maddesi 3, 4, ve 5. Paragrafları uyarınca aldığı önlemlerin ayrıntılarını vermek durumundadır.
4 - Ek 1 ülkeleri, Sözleşmenin kendileri için yürürlüğe girdiği tarihten sonraki 6 ay içinde ilk bildirimlerini (İst national communication) sunmak durumundadır.

Madde 15: Sözleşme de Değişiklikler
Herhangi bir taraf. Sözleşmede değişiklik yapılmasını önerebilir.

Madde 17: Sözleşmenin Protokolleri
Sadece Sözleşmeye taraf olanlar bir Protokole taraf olabilirler.

Madde 22: Onay, Kabul, Uygum Bulma veya Katılma
Sözleşme, imzaya kapatıldığı günün ertesi gününden itibaren katılma açıktır. Onay, kabul, uygun bulma ve katılma belgeleri Depozitöre tevdi edilecektir.

Madde 23: Yürürlüğe giriş
Sözleşme, bir ülke için onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesini sunduktan sonraki 90. Günde o ülke için yürürlüğe girer.

Madde 24: Çekinceler
Bu sözleşmeye çekince koyulamaz.


_PaPiLLoN_ 21 Ekim 2007 19:19

İklim daha hızlı bozulacak
Atlas Okyanusu'nun karbondioksit soğurması son 10 yılda yarı yarıya azaldı. Bu, dünyanın daha hızlı ısınabileceği ve iklimin daha da kötü boyutlarda bozulabileceği anlamına geliyor.
İklimin karbondioksit salımı nedeniyle bozulması ve atmosferin giderek ısınmasına ilişkin en somut verilerden biri Kuzey Atlas Okyanusu'ndan geldi.
İngiltere'nin East Anglia Üniversitesi'nden Dr. Ute Schuster ile Prof. Dr. Andrew Watson'un "Journal of Geophysical Research"e açıkladıklarına göre, Kuzey Atlas Okyanusu'nun karbondioksit soğurması son 10 yılda yarı yarıya azaldı.
Reuters ajansına konuşan Dr. Shuster, "Atlas Okyanusu'nda karbondioksit emilimindeki azalmada tespitimiz devasa, beklenmedik sonuçtur" dedi.
Araştırma, yük gemilerine konulan ölçüm cihazları dahil 1995 ile 2005 yılları arasında 90 bin kez yinelenen ölçümlerle yapıldı.
Bilimadamları, Anglia Üniversitesi'nden çıkan bu sonuçtan, zaten sera etkisi altında olan dünyanın daha da hızlı ısınabileceği ve iklimin daha da kötü boyutlarda bozulabileceği anlamının çıktığını belirtiyor.
İklim ve doğa bilimlerinde çalışanlar, Büyük Okyanus, Hint Okyanusu, güney kesimi denizlerinin de giderek daha az karbondiksit emdiği sonucunun aşikar olduğunu bildiriyor.
Doğada kutup buzlarının ve buzulların hızla erimesi, yakında gelecek felaketin en bariz işaretleri olarak görülüyor.
ABD, Çin ve Hindistan'ın hiç yanaşmaması, devletler arasında karbondioksit salımını düşürme sözleşmesi olan Kyoto Protokolü'nü hemen hemen hiç durumuna sokuyor.
1997 yılında oluşturulan Kyoto Protokolü, 1992'de imzalanan çerçeve anlaşmada belirlenen ilkelere dayanıyor.
Sanayileşmiş ülkeler, 1990'daki salım oranlarını 2008-2012 yılları arasında yüzde 5 oranında azaltmayı taahhüt etmiş oluyorlar.
Bu da bazı bilimadamlarınca "mütevazı" çizginin ötesinde son derece yetersiz bulunuyor.


VerSchL@GeN 27 Kasım 2007 01:51

Küresel Isınma
Neler yapabiliriz?

Pek çok ülke, çevreye son derece zararlı olmasına karşın, özellikle kömür gibi fosil yakıtları kullanmaktadır.Kyoto protokolü sera gazı emisyonlarını azaltmaları için OECD ülkelerine çağrıda bulunmaktadır. Kyoto'da 2008-12 yılları arasında toplam sera gazı emisyonlarının 1990 yılı seviyesinin %5.4 altına çekilmesi hedeflenmiştir. ürünleri seçin.WF, dünya çapında yürüttüğü Powerswitch! kampanyasıyla, hükümetler ve iş dünyasını WF, dünya çapında yürüttüğü Powerswitch! kampanyasıyla, hükümetler ve iş dünyasını yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı konusunda sorumluluk almaya davet ediyor. Kampanya kapsamında, kömür, petrol, doğal gaz gibi fosil yakıtlar ve nükleer enerji yerine su, jeotermal, biyokütle ve güneş enerjisinin kullanılması teşvik ediliyor.
Ulusal enerji stratejileri en az 30 yıllık bir süreyi öngörür şekilde hazırlanmalıdır. Diğer enerji kaynaklarının geliştirilmesine ve güvenli kullanımına yönelik politikalar belirlenilmelidir. Ulusal enerji politikasının oluşumuna sivil toplum kuruluşlarının ve yerel halkın katılması sağlanmalıdır.
Çevresel Etki Değerlendirmesi yapılmak koşuluyla, yerel ölçekte rüzgar ve güneş gibi alternatif enerji kaynaklarından yararlanılmalıdır.
Tarım, amonyak ve metan gibi değişik emisyonların atmosfere karışmasına neden olmaktadır. Avrupa amonyak emisyonunun %90'ı çiftlik hayvanları ve kimyasal gübrelerden kaynaklanmaktadır. Kimyasal gübre kullanımı, bir sera gazı olan azotdioksit emisyonunu da artırır. Azot ve fosfor içeren gübrelerin kullanımı azaltılmalıdır.

Biz neler yapabiliriz?

  • Enerji dostu ampuller kullanılmalı.
  • Televizyonlar bekleme konumunda bırakılmamalı.
  • Doğru ışıklandırma kullanılmalı.
  • Klima yerine vantilatör kullanılmalı.
  • Evler ısı kaybına karşı yalıtılmalı.
  • Eşyalar, radyatörleri kapatmayacak şekilde yerleştirilmeli.

Su kaynaklarının kıtlığı da bir başka önemli sorun. Ancak, alınabilecek önlemler de yok değil.

  • Diş fırçalama, bulaşık yıkama, traş esnasında musluk açık bırakılmamalı.
  • Daha az su tüketen yeni teknoloji klozetler kullanılmalı.
  • Klozetlere asılan temizleme maddeleri kullanılmamalı.
  • Çamaşır suyu tüketimi en aza indirilmeli.
  • Akan tesisatlar onarılmalı.
  • Hortumla sulama ve yıkama yapılmamalı.
  • Suyu, kireç ve bakterilerden arındıran filtreler kullanılmalı.

Çevre örgütleri, tüketicileri ulaşım sektörü konusunda da uyarıyor.

Bu sektör, yenilenemeyen enerji kaynaklarının baş tüketicisi ve sektörde kullanılan gazların emisyonları, hava kirliliğine, iklim değişikliklerine neden oluyor.
  • Toplu taşıma araçları tercih edilmeli.
  • Kısa mesafelere arabayla gitmek yerine, yürümeli.
  • Kurşunsuz benzin tüketen araçlar tercih edilmeli.
  • Aracın taşıma kapasitesi aşılmamalı.
  • Uzun duraklamalarda aracın kontağı kapatılmalı.

Çevre örgütleri, tüketicilere geri dönüşümü bir yaşam tarzı olarak benimsemelerini, alışveriş sırasında aşırı tüketimden kaçmalarını öğütlüyor.
Tüketicilerin özenli davranması gereken en önemli konuların başındaysa ambalaj tüketimi geliyor. Zira plastik ambalajların doğada kaybolma süresi bin yılı buluyor.

  • Tüketiciler, uzun ömürlü ürünlere yönelmeli.
  • Geri dönüştürülemeyen ambalajlarda satılan ürünler alınmamalı.
  • Başta PVC olmak üzere, plastik ambalajlardan kaçınmalı.
  • Şişe ve kavanoz gibi cam ürünler tercih edilmeli.
  • Plastik poşet ve yiyecek kapları gibi ürünler yeniden kullanılmalı.
  • Alışverişlerde plastik poşet kullanılmamalı.
  • Cam malzemeler, organik çöplerle birlikte atılmamalı.

Gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelen bilgisayarların yarattığı kirlilik de azımsanacak gibi değil.

  • Elektrik tüketimi daha düşük modeller alınmalı.
  • Yazıcıdan kağıt çıktısı alınması asgariye indirilmeli.
  • Bilgisayarlar bekleme konumunda bırakılmamalı.
  • Kullanılmayan bilgisayarlar atılmamalı.


Hi-LaL 30 Kasım 2007 21:36

Amerika Atmosferi "Özgürleştiremiyor"
17-02-2005
Modern dünyanın en ciddi problemlerinden olan küresel ısınma ile ilgili Kyoto Protokolü, 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girdi. Protokolün amacı, seragazı salınımlarını, 1990 düzeyinin yüzde 5.2 altına çekmek ancak atmosfere salınan seragazının yaklaşık yüzde 25’inden sorumlu olan Amerika Birleşik Devletleri, protokolü tanımıyor. Gerekçesi ise ekonomisinde meydana geleceğini iddia ettiği 400 milyar dolarlık kayıp. Protokolü reddeden bir diğer ülke de Avustralya. İmza atmasına karşın pek çok Avrupa ülkesinin protokolün yükümlülüklerini yerine getirip getirmeyeceği ise tartışma konusu.
Ahmet Görmez
Japonya’nın Kyoto kentine 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü, gelişmiş ülkelerin seragazı salınımlarını 2008-2012 yılları arasında 1990 düzeyinin yüzde 5.2 altına çekilmesini hedefliyor. Özellikle kömür, petrol gibi karbon temelli yakıtların yoğun kullanımı ile özellikle kozmetik sektöründe çok kullanılan kloroflorokarbon, atmosferdeki karbondioksit oranında ciddi artışa sebep oluyor. Bu artış, yeryüzünden sekerek atmosferi terk etmesi gereken güneş ışınlarının bir bölümünün daha atmosferde hapsolmasına yol açıyor. Sera Etkisi ya da Green House Effect olarak anılan bu olay sonucunda küresel ısınma oluşmuş oluyor.

Felakete 1,2 Derece Kaldı
Sanayi Devrimi’nden bu yana dünyanın ortalama sıcaklığı 0,8 derece arttı. Bu artışın 2 dereceyi geçmesi halinde gezegeni, geri dönüşü mümkün olmayan çevresel felaketler bekliyor.
Avrupa Komisyonu’na göre; Avrupa Birliği, ABD, Kanada, Rusya, Japonya, Çin ve Hindistan, dünya atmosferine yönelik seragazı salınımlarından sorumlu tutuluyor. ABD tek başına, sera etkisi yaratan gazların %25’inin atmosfere salınımına neden oluyor.

Al Gore İmzaladı, George Bush Çekildi
Bilimadamlarının bu uyarıları, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) için herhangi bir anlam ifade etmiyor. ABD, Bill Clinton döneminde, dönemin başkan yardımcısı Al Gore tarafından imzaladığı Kyoto Protokolü’nden, George W. Bush’un iktidara gelmesi ile çekildi. Bush’un bu kararında Kömür ve Petrol devi şirketlerden aldığı ciddi maddi desteğin olduğu iddia ediliyor.
George Bush’un ve diplomatları ise, “küresel ısınma ile ilgili teorilerin henüz tam olarak kanıtlanamadığı” gerekçesiyle Kyoto Protokolü’ne taraf olmadıklarını belirtiyor. George Bush 14 Şubat 2002’de, Küresel Isınma ile ilgili konuşmasında şu cümleleri sarf etmişti: “Kyoto Protokolü, Birleşik Devletler ekonomisinde derin ve ani kısıtlamalara neden olacak ve ekonomiyi keyfi bir hedef haline getirecektir. O (Protokol), Ekonomimizde 400 milyar dolara kadar çıkabilecek bir kayıp yaratacak ve 4.9 milyon insanın işsiz kalmasına yol açacaktır… Birleşik Devletler Başkanı olarak, Amerikan halkının ve işçilerinin refahını korumakla yükümlüyüm. Sağlam temelleri olmayan uluslar arası bir tehlike için milyonlarca vatandaşımı işinden çıkaramam”. Bush’un bu görüşüne en büyük destek ise, Competetive Enterprise Institude’dan geliyor. Enstitü’nün, Kyoto Protokolünün yürürlüğe girmesi ile ilgili yaptığı açıklamada: “İklim değişikliği konusunda bu hafta yürürlüğe giren Kyoto Protokolü, dünyanın pek çok sanayileşmiş ülkesinin akılsız bir eylemini temsil ediyor. O (protokol), küresel ısınmanın hafifletilmesi konusunda herhangi bir atmayacağı gibi, dünyayı ekonomik bir felakete sürüklemektedir. O, yanlış bir soruna, yanlış bir zamanda yanlış bir çözümdür” ifadeleri dikkat çekiyor.
Başkanların bu açıklamasına karşın, Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi, Kyoto protokolünün imzalanması gerektiğini savunuyor.

Sorun Sadece ABD Değil
Kyoto Protokolünün 1997 yılında imzalanmasına kadar 2005 yılı başına kadar işlevsellik kazanamamasının nedeni, 1990 yılındaki toplam karbondioksit emisyonunun en az yüzde 55’inden sorumlu olan sanayileşmiş ülkelerin anlaşmaya taraf olması zorunluluğu. 2004 yılı sonunda Rusya’nın da protokole taraf olmasıyla anlaşma işlevsellik kazandı.
Ancak protokole tam olarak uyulup uyulmayacağı büyük tartışma konusu. AB ülkelerinin tamamının protokolü tanımasına rağmen, 1994 yılından bugüne seragazi salınımlarında meydana gelen ciddi artış ve bu artışın büyük bir bölümünde sorumluların gelişmiş ve zengin ülkeler olması, Kyoto Protokolü’nün sadece kağıt üzerinde kalma tehlikesine yol açıyor.

Türkiye’nin Henüz Bir Yükümlüğü Yok
Türkiye’nin henüz Kyoto Protokolü kapsamında herhangi bir yükümlülüğü bulunmuyor ancak 15 Şubat 2005 tarihinde, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, Greenpeace Akdeniz ve Eurosolar Türkiye imzasıyla yayınlanan basın bildirisinde, Türkiye’nin, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne 24 Mayıs 2004 tarihinde taraf olduğu hatırlatılıyor ve Türkiye'nin;
- Seragazı envanteri ile orta ve uzun vadeli seragazı öngörüm çalışmalarının başlatması, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının arttırması,
- Enerji verimliliği çalışmalarının ilerletmesi,
- Toplu taşımacılık sistemlerinin yaygınlaştırması,
- Sürdürülebilir atik yönetiminin yasama geçirmesi ve
- Ormanlaştırma çalışmalarının hızlandırması gerektiğini yönünde çağrıda bulunuyor. Aynı açıklamada, Bu çalışmalar doğrultusunda, Türkiye’nin Kyoto Protokolü ve 2012 sonrasındaki yükümlülüklerinin de belirlenebileceği ifade ediliyor.



İlgili siteler:
BM İklim Değişikliği Çerçeve sözleşmesi (UNFCC)
WWF Türkiye, Doğal Hayatı Koruma Vakfı
Çevre ve Orman Bakanlığı, Sera etkisi ve Küresel Isınma
Eurosolar, Avrupa Yenilenebilir Enerjiler Birliği Türkiye Bölümü
Greenpeace Türkiye
Competetive Enterprise Institude
George Bush’un Küresel Isınma ile İlgili Konuşması


Bu doküman, ilef.net | Akıl Defteri | Özel Haber | Amerika Atmosferi "Özgürleştiremiyor" adresinden alınmıştır.


evo 19 Şubat 2008 20:32

KÜRESEL ISINMAYA DİKKAT ÇEKMEK İÇİN KÜRESEL EYLEM
Küresel ısınmaya dikkati çekmek amacıyla 29 Mart'ta dünyanın 24 metropolü bir saat süreyle ışıklarını söndürecek.Avustralya'nın en büyük kenti Sidney'de geçen yıl başlatılan "Earth Hour" (Yeryüzü için bir saat) adlı girişimin organizatörü Andy Ridley, bu yerel eylemin büyük ses getirdiğini ve bu yıl 23 dünya kentinin daha buna katılmak istediğini belirtti.

a.a


*****
TÜRKİYE SERA GAZI SALIMINDA DÜNYA REKORTMENLERİNDEN
İSTANBUL - Zülal Yılmaz - Açık Toplum Enstitüsü'nün hazırladığı ''Karbondioksit Salımları Araştırması'' raporunda, Türkiye'nin, küresel ısınmaya sebep olan sera gazı salımında 1990-2004 yılları arasında yüzde 74,4 artışla dünya rekortmenlerinden biri olarak kabul edildiği bildirildi.
Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü'nden Doç. Dr. Gürkan Kumbaroğlu ile Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesi'nden Doç. Dr. Yıldız Arıkan'ın hazırladığı raporda, Türkiye'nin, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Ek 1 (Sanayileşmiş Ülkeler) listesinde yer alan 41 ülke içinde karbondioksit ve diğer gaz salımları oranı açısından açık farkla birinci geldiği belirtildi.
Türkiye'nin, kişi başına salımlar açısından en alt sıralarda olmasına rağmen, nihai enerji tüketimi başına sera gazı salımlarında AB içinde 1. sırada yer alan Belçika ile aynı değere sahip olduğu belirtilen raporda, verimsiz altyapının yanı sıra ülkenin kömür, doğal gaz ve petrol gibi en büyük küresel ısınma etkenlerine büyük bağımlılık içinde olduğuna dikkat çekildi. Türkiye'de rüzgar, güneş, hidrolik ve jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına rağbet edilmediği ileri sürülen raporda, termik santrallerin Türkiye'nin toplam karbondioksit salımında yüzde 20 payla 3. sırada yer aldığına işaret edildi.

a.a.


*****
BM İKLİM TOPLANTISINDA ÇALIŞMA TAKVİMİNDE UZLAŞMA
BANGKOK - BM himayesinde Tayland'ın başkenti Bangkok'ta düzenlenen, küresel ısınmayla dünya ölçeğinde mücadele toplantısında, 2009 sonundan önce yeni bir anlaşmaya varılması için hırslı bir çalışma takvimi yürütülmesi konusunda 160'dan fazla ülke uzlaşma sağladı.
Bangkok'taki toplantıya katılan ülkelerin delegeleri, üzerinde uzlaştıkları çalışma takvimiyle bu yıl içinde ormanların yok olması veya iklim değişikliğiyle mücadelenin finansmanı gibi çeşitli konularda üç toplantı daha düzenlenmesini kararlaştırdılar.
Küresel ısınmaya etki eden sera gazları salımının azaltılması yolunda 2009 sonundan önce bir anlaşmaya varılması amacıyla çalışma takvimi üzerinde uzlaşan ülkeler, 2009 yılı içinde de dört ayrı toplantı düzenlenmesi konusunda görüş birliğine vardılar.
İklim toplantılarının bu yıl 6 hafta sürmesine karşılık 2009 yılındaki toplantıların 8 hafta sürmesini kararlaştıran delegeler, 2012'de ilk yükümlülükleri sona erecek Kyoto sözleşmesinin yerine alacak yeni bir anlaşmaya varmanın esas hedef olduğunu vuruladılar.

a.a.


*****
"KÜRESEL ISINMA İÇİN ADIMLAR HEMEN ATILMALI"
İSTANBUL
- Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) International Genel Müdürü James Leape, global ısı artışını 2 derecede tutabilmenin tek yolunun, gerekli adımları hemen atmak olduğunu belirterek, "Dünyada bu konuda bilinçlenme artıyor ancak, ne kadar acil olduğunu tam olarak kavramış değiliz'' dedi.
Leape, Capital ve Ekonomist dergileri ile AvivaSA Emeklilik ve Hayat işbirliğinde düzenlenen "CEO Forum Toplantısında" küresel ısınmanın etkileri konusunda bir konuşma yaptı.
Küresel ısınmanın etkilerinin artık birebir hissedildiğini kaydeden Leape,küresel ısınmanın etkilerinin ne olacağı uzun yıllardan beri dile getirilmesine rağmen bu sürecin aslında beklenilenden daha hızlı gerçekleştiğine dikkati çekti. Leape, artık fırtınaların, kasırgaların sıklaştığını, Kuzey ve Güney Kutbunda ciddi miktarda erime meydana geldiğine ve Grönland'daki buzulların tamamen erimesi durumunda denizin 7 metre yükseleceğine işaret etti. Leape, "Bu belki yakın bir tehlike değil ama siz eğer İstanbul'da yaşıyorsanız bundan etkileneceksiniz" diye konuştu.
Leape, yıllık ısı artışının 2 dereceden fazla artmamasının sağlanması gerektiğini vurgulayarak, 2 derece aşıldığında, açlık, susuzluk, hastalık gibi pek çok olayın gerçekleşeceğini belirtti. Liape, bu yüzden 2 derece eşiğinin önemli olduğunu belirterek, "Global ısı artışını 2 derecede tutabilmenin tek yolu gerekli adımları hemen atmamız olabilir. Dünyada bu konuda bilinçlenme artıyor, ancak ne kadar acil olduğunu tam olarak kavramış değiliz. Eğer 10 yıl gecikirsek iki kat oranında emisyonları azaltmamız gerekecek" şeklinde konuştu.
Leape, küresel ısınmanın etkilerini en aza indirebilmek için orman kayıplarının önüne geçilmesi, daha az kömür kullanılması, güneş enerjisi ve yakıt pili kullanımının artırılması gerektiğini anlattı.

a.a.


*****
ÇÖLLEŞME DÜNYA EKOSİSTEMİNİ TEHDİT EDİYOR
ANKARA - Özgür Çoban - BM tarafından çevreyle ilgili yapılan çeşitli araştırmalar, dünyada çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olan 110 ülke bulunduğunu ortaya koydu.
BM, BM Çevre Programı (UNEP) aracılığıyla çevreye ilişkin çeşitli araştırmalar yaptı.
Araştırmaların sonuçlarına göre, dünyanın önemli bir bölümünün çölleşme tehdidi altında olması nedeniyle bir an önce ciddi tedbirler alınması gerekiyor.
Çölleşme, yılda 42 milyar doları bulan yıllık maliyetinin yanı sıra açlık, yoksulluk ve göç ile de insanoğlunu tehdit ediyor.
Merkezi ABD'de bulunan Worldwatch Institue, her yıl toprağın üst tabakasının 24 milyar tonunun kaybedildiğini ileri sürdü.
Araştırmalar, son 20 yıl içinde ABD'deki bütün ekili alanı kaplayacak kadar toprağın kaybolup gittiğini ortaya koydu.
Bu kriz, dünya üzerindeki karaların üçte birinden daha fazlasını kaplayan kurak alanlarda ortaya çıkarken, çölleşme, toprak tabakasının hassas, bitki tabakasının ince ve iklimin son derece sert olduğu bölgelerde kendini hissettiriyor.
Araştırmaların sonuçları, çölleşme nedeniyle yaşanan manevi kayıpların bedelinin daha ağır ve 1 milyardan fazla insanın yaşamının tehlikede olduğunu gösterdi.
Kuraklığın çölleşmeyi başlattığı ve daha da kötüleşmesine neden olduğunu vurgulayan araştırmalarda, yanlış tarım uygulamalarının toprağı tükettiği belirtildi.

TÜRKİYE'NİN DURUMU
Çevre ve Orman Bakanlığı Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğünde görevli Şube Müdürü Erdoğan Özevren, ''İklimsel verilere göre, ülkemizde Iğdır ve Konya ovaları ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi kuraklık ve çölleşmeye en hassas bölgeler olarak ortaya çıkmaktadır. Unutulmamalıdır ki ülkemizde erozyon olması sebebiyle ülke topraklarının tamamına yakını tehdit altındadır'' dedi.

a.a.


fadedliver 19 Mayıs 2008 20:00

23.11.2006

Fındık ve çay Karadeniz'i terk edecek
Küresel ısınma, birçok tarım ürününün, bitkinin neslini tüketmek üzere!..
Araştırmaların sonucu pek de iç açıcı değil: Önlem alınmazsa Türkiye 2040'ta çöl olacak! Küresel ısınma, birçok tarım ürününün, bitkinin ve deniz canlısının neslinin tükenmesine yol açacak.
NASA'nın (Amerikan Ulusal Hava ve Uzay Ajansı) yaptığı bir araştırmaya göre, erozyonun şiddetlenerek devam etmesi ve etkili tedbirler alınmaması halinde, Türkiye'nin büyük bir bölümü 2040 yılında çöl olacak.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin 2000 yılı sonlarında açıkladığı rapor ise ülkemizin yer aldığı Akdeniz ve Ortadoğu bölgesinde kuraklık artışı ve tarımsal verimde düşüş öngörmekte, küresel ısınmanın zararlı etkilerini en önce ve en şiddetli biçimde yaşayabileceğimize dikkat çekmekte. Aynı şekilde çölleşmeyle mücadele eylem planı verilerine göre düzenlenen Dünya Çölleşme Haritası'nda Anadolu, çölleşme tehlikesi derecesi "yüksek" ve "çok yüksek" sınıfına sokulmakta.
Türkiye'nin çölleşmesi, özellikle ülke tarımını büyük ölçüde etkileyecek. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Ahmet Atalık da, "Küresel ısınmanın denizlerimiz ve tarımımız üzerine etkileri" konusunda çeşitli kaynakları inceleyerek yaptığı araştırmasında, Türkiye'de yaşanacak olumsuzlukları özetledi. Atalık'ın araştırmasında dikkat çeken başlıklar şöyle:

Hamsi tehlikede
Atmosferde olduğu gibi denizlerimizde de sıcaklık yükseliyor. Denizlerimizde daha sıcak sulardan gelen ve damak tadımıza uymayan balıklar görülmeye başlandı. Serin olan Marmara ve Karadeniz gibi kuzey denizlerimizde sardalye, kupes ve salpa gibi nispeten sıcağı seven balıklara rastlanmakta. Sıcaklık artışıyla başta hamsi olmak üzere mevcut balıklarımız üreme sorunu yaşayacaklarından, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelecek.
İç sularımızda meydana gelecek zayıflama, akarsu ve göllerimizdeki canlı yaşamını da etkileyecek. Bakteri ve hastalıklardaki çoğalma, hem denizlerimizdeki, hem de iç sularımızdaki balık yetiştiriciliğini tehlikeye sokacak.

Kaplumbağalar gelemeyecek
Buzulların erimesi sonucu denizlerde görülecek yükselmeler, özellikle Türkiye'deki sahil kumullarını üreme alanı olarak kullanan deniz kaplumbağalarının, gelecek nesilleri üzerinde büyük olumsuzluklar yaratacak. Kumulların sular altında kalması nedeniyle denizkaplumbağaları gelemeyecek.

Bitki türleri azalacak
Deniz seviyelerindeki yükselme sahillerde erozyon etkisi yaratacak. Bu da bitki türleri ve topraklar üzerinde olumsuz bir etkiye neden olacak. Türkiye 13 bin bitki türüne ev sahipliği yapması nedeniyle zengin bir biyo- çeşitliliğe sahip. Bunun özellikle tarım ve tıp alanında önemi çok büyük. Küresel ısınmanın etkisiyle Türkiye, zengin biyoçeşitliliğini kaybedecek. Bitkiler ısınmanın etkisiyle kuzeye doğru hareketlenecek, göç yolları üzerinde kimyasallar kullanılarak tarım yapılan büyük tarlalarla ya da kentlerle karşılaşan bitki türleri bunları aşamayacaklarından dolayı yok olacak.

Harran Ovası'na dikkat!
Su kaynaklarındaki zayıflamaya karşın bugünkü miktarlarda ürün alabilmek için sulamada kullanılan su miktarını artırmak gerekiyor ki, artan nüfusumuzun su ihtiyacı da göz önüne alındığında bu olanaksız. Ayrıca sıcak iklimde suyun yanlış kullanımı çölleşmeye yol açmakta. GAP bölgesinde özellikle en yaygın sulamaya açılan Harran Ovası'nda bu sorun belirgin şekilde görülmeye başlanmış durumda. GAP topraklarının ilerideki en önemli sorunu tuzluluk olacak. Bir zamanlar "verimli ay" olarak tanımlanan Mezopotamya bölgesindeki toprakların yüzde 80'inin tuzlanarak elden çıktığı unutulmamalı.

En hızlı çölleşen yerler
Tarım toprakları üzerinde hızlı kentleşme ve sanayileşme yaşanan Bursa, Sakarya ovaları, Çukurova, İzmir, Manisa, Kocaeli ve İstanbul, Türkiye'nin en hızlı çölleşen yöreleri. Küresel ısınmanın etkisine girildiğinde, bu ovaları ve tarım arazilerini çok arayacağız.

Su ihtiyacı artıyor
Küresel ısınma nedeniyle şu anki üretimi yapabilmek için yapılan hesaplamalara göre yüzde 40 daha fazla sulama yapılması gerekmekte. Ancak su kaynaklarımızın zayıflamaya başlaması, nüfusun artması ve sıcaklıktaki artışla daha fazla içme ve kullanma suyuna ihtiyaç olması bunun mümkün kılmayacak. Türkiye'de bitkisel üretim miktarı yaşanacak kuraklıkla birlikte azalacak.

Pamuk kuzeye göçecek
Tarım ürünlerinde önemli değişimler yaşanacak. Şu anda Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde yaygın olarak yetiştirilen pamuk, meydana gelecek sıcaklık artışıyla muhtemelen Karadeniz ve Marmara bölgelerimize doğru hareket edecek. Ancak yağışların kısa periyotta ve birden meydana geleceği düşünülürse, sık sık sel yaşanacağı da kaçınılmaz bir doğa olayı olacak. Yağıştaki bu olumsuzluklar özellikle pamuk üretimini kötü etkileyecek. Bölgesel olarak uygun olsa da sert rüzgâr, yağış ve buna bağlı yaşanacak seller, ülkemizde pamuk üretimini önemli ölçüde sınırlandıracak.

Kuzeye gidecek!
Türkiye'deki tarımsal ürün ihracatı içinde fındık önemli bir yer tutuyor. 2005'te 8 milyar dolarlık tarım ürün ihracatının 2 milyar dolarlık kısmını tek başına sağlamış. Ülkemizdeki sıcaklık artışına bağlı olarak fındık da muhtemelen daha kuzeye göç edecek. Böylece Türkiye fındık üretimindeki tekel konumunu kaybedecek. Özel iklim koşullarına ihtiyaç gösteren ve ülkemizde fındıktan da daha dar bir şeritte yetiştirilebilen çay da ülkemize getirildiği Batum ve daha da kuzeye hareket edecek tarım ürünlerimiz arasında yer alacak.

Şekerimiz düşecek
Şekerpancarı şeker üretimimiz açısından stratejik öneme sahip bir ürün. Türkiye'nin hemen her bölgesinde sulu arazilerde yetiştirilmekte. Sıcaklık, sulama, tuzlanma ve en önemlisi de su kaynaklarımızın zayıflayacağı ihtimali göz önünde bulundurulduğunda Türkiye'nin gelecekte şekerpancarı üretiminin de yetersizleşeceğinden söz edilebilir.
Genellikle düz arazilerde sebze üretimi yapılması nedeniyle ülkemizde yaşanan ve artarak yaşanacak olan sel felaketleri de üretime olumsuz etki yapacak.

Gıdada dışa bağımlı olacağız
Sığır, koyun ve keçi olarak hayvan varlığımız 1980'de 80 milyon baş iken günümüzde artan nüfusumuza karşın yarı yarıya azalarak 40 milyon başa düşmüş. Bununla bağlantılı olarak et tüketimimiz de gelişmiş ülkelerin altında. Küresel ısınma hayvanlarımızın et ve süt verimini de kötü etkileyecek, yetersiz beslenmeyi daha da artıracak. Ülkemizde hayvansal protein açığı baklagillerle kapatılmakta. Gerek baklagiller gerekse petrolden sonra alımına en fazla döviz ödediğimiz yağlı tohumlu bitkiler de sulu tarım alanlarında yetiştirilebildiğinden küresel ısınma baklagil ve yağlı tohumlu bitkiler üretimimizi de olumsuz yönde etkileyecek. Özetle gıdada dışa bağımlı hale geleceğiz.

Hastalıklar ve zararlılar artacak
İklimde görülecek sıcaklık artışı ile hastalık ve zararlılarda artış görülecek ve tarımsal üretimde daha fazla zirai mücadele ilacı kullanmak gerekecek. Bu da toprak ve su kaynakları üzerinde kirlenmelere yol açacak.

Yalıları su basabilir
İTÜ Uçak ve Uzay Fakültesi Meteroloji Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Orhan Şen, deniz seviyesinin yükselmesiyle birlikte özellikle kıyılarda bulunan bazı ünlü yalıların da bundan etkileneceğini belirterek, "Su seviyesinin yükselmesiyle birlikte özellikle Boğaz kesiminde yer alan su seviyesine yakın bazı tarihi yalıların en az birinci katları sular altında kalacak" dedi.
Şen, Anadolu'nun kurak ve sıcak bir iklime girmesiyle tarımda büyük değişimler yaşanacağını, özellikle Karadeniz'de bağcılığın giderek önem kazanacağını söyledi.

Japonların büyük projesi
Japonların Türkiye ile büyük bir projeye başlayacaklarını anlatan Şen, "Japonlar küresel ısınma sonucunda Türkiye'nin tarımında 100 yıl sonra ne gibi değişiklikler olacağını araştırmak üzere görüşmelere başladılar. Çukurova'da araştırma yaptılar. İklim değişimi sonucu Türkiye'den ileride ne gibi tarım ürünlerini alabileceklerine dair geniş kapsamlı büyük bir proje bu" dedi.

Neler yapılabilir?
İnsanlarımıza su kaynaklarını kirletmeden kullanmaları bilinci yerleştirilmeli.
Tarımda suyun kullanımı, çölleşmenin önüne geçilebilmesi açısından kontrol altında tutulmalı.
Denizlerimizdeki ve iç sularımızdaki balık popülasyonlarımızın durumu yakından izlenmeli, bu konuyla ilgili Ar-Ge bütçeleri ve çalışmaları artırılmalı.
Bitkisel ve hayvansal üretim materyallerinin kuraklığa adaptasyonu üzerinde önemle durulmalı.
Zirai mücadele ilaçlarının kullanımı yakından izlenmeli. 8 Kasım 2006 tarihinde yayımlanan 9. İlerleme Raporu'nda da belirtildiği üzere ülkemizde 2000 ilaç bayisi ilkokul mezunu.
Küresel ısınmanın olumsuz etkilerinden en fazla etkilenecek Akdeniz kuşağında yer alan ülkemizin bu tehlikeyi en hafif şekilde atlatabilmesi açısından tarımımız, denizlerimiz, su kaynaklarımız ve topraklarımızın yönetimini tek elde toplayacak bir genel müdürlük zaman kaybetmeden kurulmalı ve çalışmalarına derhal başlamalı.


HerHangiBiri 9 Kasım 2008 00:41

Bu kaya küresel ısınmaya çare olabilir
NEW YORK - İklim değişikliğine yol açan önemli gazlardan karbondioksidi, küresel ısınmayı yavaşlatacak miktarlarda emebilecek bir kaya türü keşfedildi.
''Proceedings of the Natural Academy of Sciences'' adlı bilimsel derginin 11 Kasımda yayımlanacak yeni sayısında yer alan makaleye göre, bu kaya türüne daha çok Umman'da rastlanıyor.
Karbondioksit gazı, ''peridotite'' türü kaya ile temas ettiğinde tepkimeye girerek katı hale dönüşüyor, kalsiyum karbonat'ı oluşturuyor.
New York Coumbia Üniversitesi'ne bağlı Lamont-Doherty Gözlem Evi'nden Jeolog Peter Kelemen ve Jeokimyacı Juerg Matter'ın açıklamalarına göre, insanoğlunun faaliyetlerinden ötürü her yıl 30 milyar ton karbondioksit üretiliyor ve atmosfere bırakılıyor. Bu karbondioksidin yılda 2 milyar tonu yer altı mineralleri tarafından emiliyor. Bu kaya türü doğru kullanıldığında ise yeraltı minerallerinin zaten yaptığı bu emme süreci 1 milyon kata kadar arttırılabilecek.
Peridotite adlı kaya türü, yer kabuğunun hemen altında yer alan manto tabakasındaki en yaygın kayalarından biri. Bu kaya, yeryüzünde de bulunuyor. Yeryüzünde en çok da Umman'da rastlanıyor.
Bu kayanın yer altından çıkarılarak, karbondioksit salımı yapan fabrikalara veya diğer tesislere taşınması ve buralarda gazın emilerek dönüştürülmesi için kullanılması imkanı var. Ancak bunun çok pahalı bir işlem olacağı belirtiliyor.
İki bilim adamı, sıcak su yardımıyla karbondioksidin Umman'daki kayalık bölgeye enjekte edilebileceğini, böylece yılda 4-5 milyar ton karbondioksidin yeryüzünden kaldırılabileceğini belirtiyorlar.

SENTETİK AĞAÇLAR
Makalede, yine Columbia Üniversitesinden Klaus Lackner'ın geliştirdiği ''sentetik ağaçlar'' yoluyla, atmosfere salınan karbondioksidin emilebileceği, Umman'daki bu özel kayalık bölgeyle suni ağaçlar birlikte kullanılınca, küresel ısınmaya yol açan karbondioksidin atmosferdeki miktarının dengelenebileceği belirtildi.
Bu kaya türünün daha az miktarlarda da olsa, Adriyatik kıyıları ve Kaliforniya kıyılarında, Pasifik adalarından Papua Yeni Gine ve Kalidonya'da da bulunduğu kaydedildi.


AA
GAZETEPORT


HerHangiBiri 17 Aralık 2008 22:48

Uydudan Gelen Korkunç Veri
Küresel ısınma her gün yeni doğal felaketlere yol açıyor. Ama uydudan geçen bu veriler çok daha ürkütücü.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA) yeni uydu verilerine göre, Grönland, Antarktika ve Alaska'da 2003'ten bu yana 2 trilyon tondan fazla buzul erdi.
Bilim adamlarının küresel ısınmaya ilişkin son veriler olarak nitelediği bulguların, NASA'nın GRACE uydusunun ölçümlerine dayandığı belirtildi.
NASA'da görevli jeofizik uzmanı Scott Luthcke, uydunun buz ölçüm verilerine göre son beş yıl içindeki kara buzulları kaybının yarısından fazlasının Grönland'da meydana geldiğini kaydetti.
Luthcke, Grönland'daki buzulların 2008 yazındaki verilerinin henüz tamamlanmadığını ancak bu yılki buz kaybının, hala çok önemli olmakla birlikte 2007'deki kadar ağır çıkmayacağını söyledi.
Alaska'daki durumun daha iyi olduğunu ifade eden Lutchke, 2005'deki büyük azalmanın ardından kara buzullarının 2008'de, kışın yoğun kar yağışı nedeniyle biraz arttığını belirtti. Luthcke, Alaska'nın NASA uydusunun ölçümlere başladığı 2003'ten bu yana 400 milyar ton kara buzulunu kaybettiğini ifade etti.
Bilim adamları iklim değişikliğine ilişkin değerlendirmelerinde genel bir eğilime karar vermek için genellikle birkaç yıla bakıyor.
NASA'dan bilim adamlarının son bulguları perşembe günü San Francisco'da düzenlenecek Amerikan Jeofizik Birliği konferansında sunmayı planladığı bildirildi.



Kaynak


snackbloot 20 Aralık 2010 17:01

İnsanlar tarafından atmosfere salınan gazların sera etkisi yaratması sonucunda dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor. Daha ayrıntılı açıklamak gerekirse dünyanın yüzeyi güneş ışınları tarafından ısıtılıyor.
Dünya bu ışınları tekrar atmosfere yansıtıyor ama bazı ışınlar su buharı, karbondioksit ve metan gazının dünyanın üzerinde oluşturduğu doğal bir örtü tarafından tutuluyor.http://img86.imageshack.us/img86/1002/40998989dd2.png Bu da yeryüzünün yeterince sıcak kalmasını sağlıyor. Ama son dönemlerde fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma, hızlı nüfus artışı ve toplumlardaki tüketim eğiliminin artması gibi nedenlerle karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazların atmosferdeki yığılması artış gösterdi. Bilimadamlarına göre işte bu artış küresel ısınmaya neden oluyor. 1860’tan günümüze kadar tutulan kayıtlar, ortalama küresel sıcaklığın 0.5 ila 0.8 derece kadar artığını gösteriyor.
Bilimadamları son 50 yıldaki sıcaklık artışının insan hayatı üzerinde farkedilebilir etkileri olduğu görüşünde.

Üstelik artık geri dönüşü olmayan bir noktaya yaklaşılıyor.

Hiçbir önlem alınmazsa bu yüzyıl sonunda küresel sıcaklığın ortalama 2 derece artacağı tahmin ediliyor.
2007’nin de dünya genelinde kayıtların tutulmaya başlandığı son 150 yıllık dönem içinde en sıcak yıl olabileceği öngörüsü var.

Peki bu sıcaklık artışı yani küresel ısınma nelere yol açıyor, hayatımızı nasıl etkiliyor?

Dünya iklim sisteminde değişikliklere neden olan küresel ısınmanın etkileri en yüksek zirvelerden, okyanus derinliklerine, ekvatordan kutuplara kadar dünyanın her yerinde hissediliyor.
Kutuplardaki buzullar eriyor, deniz suyu seviyesi yükseliyor ve kıyı kesimlerde toprak kayıpları artıyor.Örneğin 1960’ların sonlarından bu yana Kuzey Yarıküre’de kar örtüsünde yüzde 10’luk bir azalma oldu. 20’inci yüzyıl boyunca deniz seviyelerinde de 10-25 cm arasında bir artış olduğu saptandı.
Küresel ısınmaya bağlı olarak dünyanın bazı bölgelerinde kasırgalar, seller ve taşkınların şiddeti ve sıklığı artarken bazı bölgelerde uzun süreli, şiddetli kuraklıklar ve çölleşme etkili oluyor.
Kışın sıcaklıklar artıyor, ilk bahar erken geliyor, sonbahar gecikiyor, hayvanların göç dönemleri değişiyor. Yani iklimler değişiyor.
İşte bu değişikliklere dayanamayan bitki ve hayvan türleri de ya azalıyor ya da tamamen yok oluyor.

Küresel ısınma insan sağlığını da doğrudan etkiliyor

Bilimadamları, iklim değişikliklerinin kalp, solunum yolu, bulaşıcı, alerjik ve bazı diğer hastalıkları tetikleyebileceği görüşünde.
Biz neler yapabiliriz ? sorusunun cevabı, Neler yapabiliriz ? başlıklı içeriğimizde. Ayrıca Yapmamız Gerekenler başlığına da bakabilirsiniz.


Küresel Isınmanın Nedenleri:
Hava koşullarının uzun bir zaman kesiti içinde ortalama durumu iklim olarak tanımlanır. Dünya son bir milyar yıl içinde yaklaşık ikiyüzelli milyon yıl süren sıcak dönemler ve bunların ardından gelen dört büyük soğuk dönem geçirmiştir. Dünya yaklaşık elli milyon yıl önce soğuk bir döneme daha girmiş, bu dönemde yüzbin yılda bir on bin yıl süreyle görülen sıcak dönemlerin haricinde soğuma eğilimi göstermiştir. Şu an bu sıcak dönemlerden biri yaşanmaktadır. Dört bin yıl önce başlayan sıcaklık düşüşleri sonucunda Dünya’nın soğuma eğiliminin artması beklenmekteydi fakat bu artış son yüzelli yıldır gerçekleşmemiştir.
Güneş gibi doğal etkenlerle büyüyen bu artışın nedeni, özellikle son dönemlerde, büyük ölçüde insan kaynaklı olan sera etkisiyle oluşan küresel ısınmadır.


Doğal Nedenler


Güneşin Etkisi:

ESA bilim adamlarından Paal Brekke; iklim bilimcilerinin uzun süredir Güneş beneklerinin 11 yıllık döngüsel hareketini ve Güneş’in yüzyıllık süreçler içinde parlaklık değişimini incelediklerini belirtmiştir. Bunun sonucunda Güneş’in manyetik alanı ve protonlar ile elektronlar biçiminde ortaya çıkan güneş rüzgarının, Güneş sisteminde kozmik ışımalara karşı bir kalkan görevinde olduğu açıklanmaktadır. Güneş’in değişken aktivitesiyle zayıflayabilen bu kalkan, kozmik ışımaları geçirmektedir. Kozmik ışımaların fazla olması bulutlanmayı arttırmakta, Güneş’ten gelen radyasyon oranını değiştirerek küresel sıcaklık artışına neden olmaktadır.
Güneş’ten gelen ultraviyole ışınım aynı zamanda kimyasal reaksiyonların oluştuğu (ve dolayısıyla atmosferin tamamını etkileyen) ozon tabakası üzerinde değişikliğe yol açacaktır.

Dünya’nın Presizyon Hareketi:

1930 yılında Sırp bilim adamı Milutin MİLANKOVİÇ Dünya’nın Güneş çevresindeki yörüngesinin her doksanbeş bin yılda biraz daha basıklaştığını göstermiştir. Bunun dışında her kırkbir bin yılda Dünya’nın ekseninde doğrusal bir kayma ve her yirmi üç bin yılda dairesel bir sapma bulunduğunu belirtmiştir. Günümüz bilim adamlarının bir çoğu Dünya’nın bu hareketlerinden dolayı zaman zaman soğuk dönemler yaşadığını ve bu soğuk dönemler içindeyse yüz bin yıllık periyotlarda on bin yıl süreyle sıcak dönemler geçirdiğini bildirmektedir. Bu da Dünya’nın doğal ısınmasının bir nedenini oluşturmaktadır.

El Nino’nun Etkisi:

“Güney salınımı sıcak olayı” olararak tanımlanabilecek El Niño hareketi, 1990-1998 yıllarında tropikal doğu Pasifik Okyanusu’nda deniz yüzeyi sıcaklıklarının normalden 2-5º daha yüksek olmasına neden olmuştur. Özellikle 1997 ve 1998 yıllarındaki rekor düzeyde yüzey sıcaklıklarının oluşmasında, 1997-1998 kuvvetli El Niño olaylarının etkisinin önemli olduğu kabul edilmektedir. 1998′deki çok kuvvetli El Niño bu yılın küresel rekor ısınmasına katkıda bulunan ana etmen olarak değerlendirilebilir.


Yapay nedenler


Fosil Yakıtlar:

Kömür, petrol ve doğalgaz dünyanın bugünkü enerji ihtiyacının yaklaşık u’lik bölümünü sağlamaktadır. Yapılarında karbon ve hidrojen elementlerini bulunduran bu fosil yakıtlar, uzun süreçler içerisinde oluşmakta fakat çok çabuk tüketilmektedir. Dünyanın belirli bölgelerinde toplanmış bu yakıtların günümüz teknolojisiyle ¾’ünün yarısının çıkarılması imkansız; diğer yarısının ise çıkarılması teknik olarak çok pahalıdır. Bu da fosil yakıtları yenilenemeyen ve sınırlı yakıtlar sınıfına sokmaktadır.

Sera gazları:


Sera Gazları Oluşumu:

Güneş’ten gelen ışınların bir bölümü ozon tabakası ve atmosferdeki gazlar tarafından soğurulur. Bir kısmı litosferden, bir kısmı ise bulutlardan geriye yansır. Yeryüzüne ulaşan ışınlar geriye dönerken atmosferdeki su buharı ve diğer gazlar tarafından tutularak Dünya’yı ısıtmakta olduğundan yüzey ve troposfer, olması gerekenden daha sıcak olur. Bu olay, Güneş ışınlarıyla ısınan ama içindeki ısıyı dışarıya bırakmayan seraları andırır; bu nedenle de doğal sera etkisi olarak adlandırılır

Sera etkisinin önemi:

Sera etkisi doğal olarak oluşmakta ve iklim üzerinde önemli rol oynamaktadır. Endüstri devrimi ile birlikte, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, insan aktivitesi sera gazlarının miktarını her geçen yıl arttırarak yüksek oranlara ulaştırmıştır.
Bu etkinin yokluğunda Dünya’nın ortalama sıcaklığının -18ºC olacağı belirtilmektedir. Ancak yaşamsal etkisi olan sera gazlarının miktarının normalin üzerine çıkması ve bu artışın sürmesi de Dünya’nın iklimsel dengelerinin bozulmasına neden olmaktadır.
Bu doğal etkiyi arttıran karbondioksit, metan, su buharı, azotoksit ve kloroflorokarbonlar sera gazları olarak adlandırılmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi de başka bir etkendir.

Sera Gazları: Karbondioksit (CO2)

Dünya’nın ısınmasında önemli bir rolü olan CO2, Güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşması sırasında bu ışınlara karşı geçirgendir. Böylece yeryüzüne çarpıp yansıdıklarında onları soğurur.
CO2′in atmosferdeki kosantrasyonu 18. ve 19. yüzyıllarda 280-290 ppm arasında iken fosil yakıtların kullanılması sonucunda günümüzde yaklaşık 350 ppm’e kadar çıkmıştır. Yapılan ölçümlere göre atmosferdeki CO2 miktarı 1958′den itibaren %9 artmış ve günümüzdeki artış miktarı yıllık 1 ppm olarak hesaplanmıştır.
Dünyada enerji kullanımı sürekli arttığından, kullanılmakta olan teknoloji kısa dönemde değişse bile, karbondioksit artışının durdurulması olası görülmemektedir.

Sera Gazları
: Metan (CH4)

Oranı binlerce yıldan beri değişmemiş olan metan gazı, son birkaç yüzyılda iki katına çıkmış ve 1950′den beri de her yıl %1 artmıştır. Yapılan son ölçümlerde ise metan seviyesinin 1,7 ppm’e vardığı görülmüştür. Bu değişiklik CO2 seviyesindeki artışa göre az olsa da, metanın CO2′den 21 kat daha kalıcı olması nedeniyle en az CO2 kadar dünyamızı etkilemektedir.
Amerika ve birçok batı ülkesinde çöplüklerin büyük yer kaplaması sorun yaratmaktadır. Organik çöplerden pek çoğu ayrışarak büyük miktarda metan salgılamakta, bu gaz da özellikle iyi havalandırması olmayan ve kontrol altında tutulmayan eski çöplüklerde patlamalara ve içten yanmalara neden olmaktadır. Daha da önemlisi atmosfere salınan metan oranı artmakta ve bunun sonucu olarak da sera etkisi tehlikeli boyutlara varmaktadır.

Sera Gazları
: Azotoksit ve Su Buharı

Azot ve oksijen 250ºC sıcaklıkta kimyasal reaksiyona giren azotoksitleri meydana getirir. Azotoksit, tarımsal ve endüstriyel etkinlikler ve katı atıklar ile fosil yakıtların yanması sırasında oluşur. Arabaların egzosundan da çıkmakta olan bu gaz, çevre kirlenmesine neden olmaktadır.
Sera etkisine yol açan gazlardan en önemlilerinden biri de su buharıdır. Fakat troposferdeki yoğunluğunda etkili olan insan kaynakları değil iklim sistemidir. Küresel ısınmayla artan su buharı iklim değişimlerine yol açacaktır.

Sera Gazları
: Kloroflorokarbonlar (CFCs)

CFC’ler klorin, flüorin, karbon ve çoğunlukla da hidrojenin karışımından oluşur. Bu gazların çoğunluğu 1950′lerin ürünü olup günümüzde buzdolaplarında, klimalarda, spreylerde, yangın söndürücülerde ve plastik üretiminde kullanılmaktadır. Bilimadamları bu gazların ozonu yok ederek önemli iklim ve hava değişikliklerine neden olduklarını kanıtlamışlardır. Bu gazlar; DDT, Dioksin, Cıva, Kurşun, Vinilklorid, PCB’ler, Kükürtdioksit, Sodyumnitrat ve Polimerler’dir.

Sera Gazları
: Kloroflorokarbonlar (CFCs)

1
- DDT: 1940-1950 yılları arasında dünya çapında tarım alanlarındaki böcekleri zehirlemek için kullanılmıştır. Kimyasal adı ‘diklorodifeniltrikloroetan’dır. Klorin içeren bu gazın insan dahil diğer canlılar için de öldürücü olduğu fark edildikten sonra üretimden kaldırılmıştır.
2
- Dioksin: 100′ün üstünde çeşidi vardır. Bitkilerin ve böceklerin tahribatı için kullanılır. Çoğu çeşidi çok tehlikelidir; kansere ve daha birçok hastalığa neden olmaktadır.
3
- Cıva: Cıvanın en önemli özelliği diğer elementler gibi çözünmemesidir. 1950-1960 yılları arasında etkisini önemli ölçüde göstermiş, Japonya’da birkaç yüz balıkçının ölümüne neden olmuştur. Bir ara kozmetik ürünlerinde kullanılmışsa da daha sonra son derece zehirli olduğu anlaşılıp vazgeçilmiştir.
4
- Kurşun: Günümüzde kalemlerin içinde grafit olarak kullanılmaktadır. Vücudun içine girdiği takdirde çok zehirleyicidir; sinir sistemini çökertip beyne hasar verir.
5
- Vinilklorid: PVC yani ‘polyvinyl chloride’ elde etmek için kullanılan bir gaz karışımıdır. Solunduğunda toksik etkilidir.
6
- PCB’ler: PCB, İngilizce bir terim olan ‘polychlorinated biphenyls’ ten gelmektedir. Bu endüstriyel kimyasal toksik ilk olarak 1929′da kullanılmaya başlanmış ve 100′ün üstünde çeşidi olduğu tespit edilmiştir. Bunlar büyük santrallerdeki elektrik transformatörlerinin yalıtımında, birçok elektrikli ev aletlerinde aynı zamanda boya ve yapıştırıcıların esneklik kazanmasında kullanılmaktadır. Bunun yanında kansere yol açtığı bilinmektedir.
7
- Sodyumnitrat: Füme edilmiş balık, et ve diğer bazı yiyecekleri korumak için kullanılan bir çeşit tuzdur. Vücuda girdiğinde kansere yol açtığı bilinmektedir.
8
- Kükürtdioksit (SO2): Bu gaz sülfürün, yağın, çeşitli doğal gazların ve kömürle petrol gibi fosil yakıtların yanması sonucu açığa çıkar. Kükürtdioksit ve azotoksidin birbiriyle reaksiyonu sonucunda asit yağmurlarını oluşturan sülfürürik asit (H2SO4) oluşur.
9
- Polimerler: Doğal ve sentetik çeşitleri bulunmaktadır. Doğal olanları protein ve nişasta içerirler. Sentetik olanlarıysa plastik ürünlerinde ve el yapımı kumaşlarda bulunup naylon, teflon, polyester, spandeks, stirofoam gibi adlar alırlar.

Sera Gazları
: Ozon

Ozon tabakasının incelmesi “Küresel Isınma”yı dolaylı yoldan arttırmaktadır. USNAS’ın 1979′da yayınladığı raporda, ozon tabakasında %5 – arasında bir azalma olduğu gözlemlendiği öne sürülmüştür.
Oysa bundan bir yıl önce Kasım 1978′de uzaya fırlatılan Nimbus-7 uydusundan alınan verilere göre toplam atmosferik ozon seviyesi 1979-1991 yılları arasında orta enlemlerde %3-%5, yukarı enlemlerde %6 ila %8 arasında azalmıştır (Gleason 1993). 1992 yılında Antartika’daki Ozon seviyesi ise 1979′daki seviyenin P’sine inmiştir. 1950 ve 60′lı yıllardaki ozon kalınlığı da 1990′lı yıllardan sonra 1/3′üne kadar inmiştir. “The National Research Council”ın 1982 Mart raporuna göre CFC salınımı bu şekilde devam ederse 21. yy’nin sonunda stratosferdeki ozon miktarı %5 ile arasında bir değerde azalacaktır.

Sera Gazlarının Bilinen ve Olası Etkileri:

Dünyanın sıcaklığı sanayi devriminden bu yana 0,45ºC artmıştır. Bunun esas nedeni fosil yakıtların yanması sonucu açığa çıkan CO2 ve diğer sera gazlarıdır. Artan nüfus ve büyüyen ekonominin enerji gereksinimleri de fazlalaşmaktadır. Bu gereksinimin karşılanması ise fosil yakıt tüketiminin artmasına ve atmosferdeki CO2 miktarının büyük ölçüde çoğalmasına neden olmaktadır. Sıcaklık artışının olası etkileri teoriler biçiminde incelenmektedir.

Şehirlerin Isı Adası Etkisi:

Güneşli ve sıcak günlerde, yoğun nüfuslu ve yüksek binaların sıklıkla görüldüğü kentsel bölgelerin çevrelerine göre daha sıcak olmaları, şehirlerin ısı adası etkisini oluşturur. Bu asfaltlanmış alanlar,bitki topluluklarının köreltilmiş olduğu bölgeler ve siyah yüzeyler “ısı adası etkisi”nin başlıca nedenleridir.
Kentleşmiş alanlarda hava dolaşımının yapılaşmanın artışıyla engellenmesi ve doğal iklim ortamının bozulması yerel bir ısınmaya yol açar. Bu tür yerel ısınmalar da küresel ısınmayı arttırıcı etkidedir.
Şehir planlamasında ve bina yapımında güneş ile yapı arasındaki ilişkinin iyi ayarlanması ısı adası etkisini engelleyecektir.
Örnek Şehirler: Detroit (USA), Los Angeles (USA) ,Hong Kong (ÇİN)…

Smog:

Havaya salınan fazla miktardaki gazlar, atmosferdeki havayı yoğunlaştırır, gaz tabakasını kalınlaştırır. Bu yüzden gelen güneş ışınları daha fazla emilir, daha az yansıtılır ve yapay bir sera etkisi oluşur. Gazlar, özellikle büyük şehirlerde, Hava Yoğunluğu (Smog) oluşturarak etkili olmaktadır.
Smog oluşumunun bulunduğu yerleşim yerlerinde yaşayan insanlarda
- Akciğer ağrıları
- Hırıltı
- Öksürük
- Baş ağrısı
- Akciğer iltihapları görülür.

Sera Gazlarının Bilinen ve Olası Etkileri:

  • Kuraklık ve seller: Sera etkisi çeşitli iklim değişikliklerine yol açacaktır. Önlem alınmadığı takdirde bazı doğa olaylarının olumsuz etkileri çok büyük boyutlara ulaşacaktır.
  • Güç üretiminde azalma: Elektrik güç santrallerinin tamamı suya ihtiyaç duymaktadır. Sıcak geçen yıllarda elektrik istemi artacak fakat su miktarının azalmasından dolayı elektrik üretimi düşecektir. Bu da devlet ve halklara ekonomik sıkıntılar yaşatacak, çeşitli sorunlara neden olacaktır.
  • Nehir ulaşımında problemler: Sıcaklık artışına bağlı olarak nehir sularının alçalması, suyolu ticaretine engel oluşturup ulaşım giderlerini arttırmaktadır.


RuffRyders 2 Şubat 2011 14:48

"2010 en sıcak yıl oldu"
Amerikan Ulusal İklim Bilgi Merkezi İngilizcesiyle National Climate Data Center'dan alınan bilgilere göre, 1880'den bu yana tutulan veriler içinde 2010 yılı en sıcak yıl oldu.

http://img84.imageshack.us/img84/9202/289599hlarge0795784.jpg
2000'den bu yana her yıl, kayıtlara en sıcak 15 yıldan biri olarak geçiyor. Ulusal İklim Bilgi Merkezi Bilimsel Daire Başkanı David Eastering, 2010 yılında yeryüzü sıcaklığının, 20.yüzyıl ortalamasından 0.62 derece yüksek olduğunu söyleyerek, bu sonuçların karbon emisyonlarıyla gezegen ısısının arttığını ve sera gazlarının iklime olan etkilerini göstermeyi sürdürdüğünü vurguladı.

Eastering, "Küresel ısınmayı tek bir hava olayına indirgemek mümkün değil ancak, sürekli artan sıcaklık, sıcak hava dalgaları, kuraklık ve seller gibi olağandışı hava olaylarının görülmesi olasılığını yükseltiyor” dedi. Öte yandan İklim Etkisi Araştırma Enstitüsü iklim bilimadamlarından Vladimir Petoukhov ise iklim değişikliklerinin 2010'da Avrupa ve ABD'nin bazı bölgelerinde görülen soğuk kışlarla paradoksal bir yanının olabileceğini de kaydetti. Sıcaklık artışlarının, kutup bölgelerinde deniz buzlarının küçülmesi, bölgenin ısınmasına ve kuzey yarıkürede kış dönemi boyunca daha aşağı enlemlere soğuk hava göndermesi anlamına geldiğini belirten Petoukhov, "Bazı uzak deniz buzlarının erimesinin kendisine bir etkisinin olmayacağını düşünen her kim varsa yanılıyor" diyor.

Kaynak: Ntvmsnbc


RuffRyders 5 Şubat 2011 17:16

Amazon gücünü kaybediyor
Bilim insanları geçen yıl Amazon'da yaşanan kuraklığın bölgenin karbondioksit emme kapasitesiyle ilgili kaygılar yarattığını açıkladı.
http://img4.imageshack.us/img4/5764/co2smokecontrailsskyclo.jpg
Araştırmalarının sonuçlarını Science adlı bilim dergisinde yayımlayan İngiliz ve Brezilyalı uzmanlara göre, Amazon'da 2010'da, 2005'tekine göre daha büyük bir kuraklık yaşandı ve muhtemelen daha fazla ağaç kaybedildi.

2005'teki sıcak hava dalgası son bir asrın en büyük kuraklığına neden olmuştu.

Kuraklığın yaşandığı yıllarda Amazon, karbondioksit emen değil, yayan bir bölge haline geliyor.

Bilimadamlarına göre bu veriler, Amazon'un küresel ısınma karşısındaki kırılganlığını ortaya koyuyor. Uzmanlar "Amazon ormanlarının sera etkisi yaratan gazları sınırladığı günler geride kalabilir" diyor.

2010'da Amazon nehrinde su seviyesi son yarım asrın en düşük düzeyine indi. Bölgedeki 20'den fazla belediye olağanüstü hal ilan etti.

Leeds Üniveristesi'nden Simon Lewis, iki kuraklık ölçümünün gidişatı görmek için yeterli olmayabileceğini ancak yine de bunun kaygı verici bir tablo olduğunu söylüyor.

İki kuraklık da Brezilya açıklarındaki Atlas Okyanusu sularının alışılmadık derecede ısınmasıyla ilişkilendiriliyor.

Dr. Lewis, "Eğer bunun nedeni atmosferdeki sera gazları yoğunlaşması ise, yakın gelecekte yine kuraklık göreceğiz demektir" diyor.

Simon Lewis şöyle devam ediyor:

"Eğer bu tür olaylar daha sık yaşanırsa, Amazon ormanları, karbon emerek küresel ısınmayı yavaşlatan değerli bir bölge olmaktan çıkarak önemli bir sera gazı kaynağı olabilir."

Ağaçlar kuraklıktan ölüyor ve çürüyor. Ağaçların sayısı azaldıkça bölgenin karbondioksit emme kapasitesi de azalıyor.

Uzmanlar bu araştırmaları için Tropical Rainfall Measuring Mission (Tropikal Yağmur Ölçüm Misyonu) adlı bir Amerikan-Japon uydusunun sağladığı verileri kullandı. Bu uydu, Ekvator'un iki tarafını kapsayan bir kuşakta yağmur ölçümleri yapıyor.

Bu ölçümlere göre, 2005'teki kuraklık yaklaşık 2 milyon, 2010'daki ise 3 milyon kilometrekarelik bir alanda etkili oldu.

Bu bölge yılda atmosferden ortalama bir-buçuk milyar ton karbondioksit emiyor.

Ancak buna tezat bir şekilde, 2005'teki kuraklığın yıllara yayılan sonucu olarak bölge atmosfere beş milyar ton karbon saldı.

2010'da bölgeden yayılan karbon miktarının sekiz milyar ton olarak tahmin ediliyor. Bu, Çin ve Rusya'nın karbon salımlarının toplamından daha büyük bir miktar



nötrino 24 Mayıs 2012 19:11

Avrupa Çevre Ajansı'nın (EEA) Küresel Isınma ve İklim Değişikliği Raporu
 
İklim Değişikliği Avrupa’da En Çok Nereleri Vuracak?


Avrupa Çevre Ajansı, EEA (European Environmental Agency), 3 Mayıs 2012 tarihinde yaptığı bir açıklama ile küresel ısınmanın Avrupa’yı nasıl etkileyeceğini haritalarla açıkladı.

Avrupa Çevre Ajansı'nın (EEA) yaptığı açıklamaya göre en çok etkilenen bölgeler Kuzey ve Doğu İskandinavya ile Akdeniz bölgesi olacak. Türkiye, özellikle Güney kıyılarımız, İskandinavya’dan sonra ortalama sıcaklığın en çok artacağı bölgeler arasında bulunuyor.

Avrupa’da toplam kıta olarak sıcaklık, 2021-2050 döneminde 1960-1990 dönemine göre ortalama 1,5 derece artacak. Bu artış bölgelere göre 0,4 ile 2,5 derece arasında değişiyor. Bu rakamlar bazılarımıza fazla önemli gelmeyebilir ama bu rakamların aşırı uç olaylardaki artışı göstermediğini de bilelim. İnsanlığı etkileyecek asıl değişiklikler ise ekolojik denge, çevre ve tarımda olacak.

EEA aynı dönemler için yağış miktarında beklenen değişikliklerin de haritalarını yayımladı. Yıllık yağışlar kıtanın Kuzeyi ve Güneyi için keskin bir farklılık gösteriyor. Kuzeyde yağışlar %15 kadar artarken, Güneyde %15 kadar azalıyor. Azalma Kuzey Afrika’da %30 dolaylarını buluyor.

Avrupa’da kış yağışları tüm kıtada artarken, asıl farklar yaz yağışlarında olacak. Yaz aylarındaki yağış azalması özellikle Portekiz ve İspanya’nın Batı kıyıları ile, Yunanistan ve Türkiye’nin Güney kıyılarında etkin olacak. 2021-2050 dönemindeki gidişat, 2071-2100 döneminde kendini daha da kuvvetlenerek gösterecek.

Kuzeydeki yağış artışları sellerin artmasına yol açabilir. Güneydeki büyük sorun ise kuraklık olacak. Sıcaklığın artması ve yağışların azalması bölgede yaygın olan turizm ve özellikle tarım sektörü için kötü haber. Akdeniz havzasında sulama suyu tüm su kullanımında büyük yer tutmakta. Bazı bölgelerde tarımsal sulamaya giden oran %80’i bulmakta. Buralarda tarım uygulamalarında ve politikalarında önemli değişiklikler gerekecek.

EEA tarafından yayımlanan haritaların dayandığı veriler yeni değil. Sadece değişik senaryo ve modellerden alınan bilgiler birleştirilerek yeni bir format içinde sunulmuş. 25 değişik model ve senaryoda değişik ekonomik büyüme oranları, nüfus artışları, teknolojik gelişmeler, sera gazı salınımlarında politika seçenekleri, ve yaşam tarzlarında değişiklikler göz önüne alınmış. Enerji kaynağı olarak değişik oranlarda yenilenebilir ve fosil yakıtlar modellerde yer almış.

Senaryolar ve modeller küresel ısınmanın geri dönüşü olamayacağını, ancak artışın sıfıra yakın bir düzeyde, en azda tutulabileceğini söylüyor. Yalnız bunun için acilen fosil yakıtları büyük miktarda azaltmak ve yenilenebilir enerji kaynaklarını çoğaltmak gerekiyor.

Asıl önemli soru ise; Devletler ve toplum, günü kurtarmak yerine geleceği kurtarmak adına bu yönde politika değişiklikleri yapabilecek mi?

Sıcaklık Haritası => Yıllık sıcaklık değişimi 2021-2050 / Yaz sıcaklık değişimi 2021-2050 / Kış sıcaklık değişimi 2021-2050

Yağış Haritası => Yıllık yağış değişimi 2021-2050 / Yaz yağış değişimi 2021-2050 / Kış yağış değişimi 2021-2050



Kaynak : European Environment Agency (EEA) (03 Mayıs 2012)


nötrino 22 Aralık 2012 14:08

Küresel Isınma Tahminleri
 
Küresel Isınma İçin Geleceğe Dair Tahminler Daraltıldı

http://img689.imageshack.us/img689/3012/kureselisinmanatgeo.jpg

Dünya bu yüzyılda ne kadar ısınacak? Bu soruya verilecek en iyi cevap aralığı halen geniş; ama bir çalışma, olası ısı aralığını daralttı.

Atmosfere pompaladığımız sera gazı her geçen gün ne kadar artarsa, sıcaklıklar da o kadar artıyor. İklimbilimciler arasındaki fikir birliği şu ki, eğer karbondioksit miktarı iki katına çıkarsa, sıcaklıklarda yaklaşık 3°C’lik bir artış yaşayacak. 2007’deki Devletlerarası İklim Değişimi Paneli'ndeki hesaplamalara göre öngörülen sıcaklık artışı 2 ile 4,5°C arasındaki aralıkta düşüp çıkabiliyor.Boulder’daki Ulusal Atmosferik Araştırma Merkezi'nden, John Fasullo ve Kevin Trenberth bu aralığı daralttı ve en düşük limit olan 2,5°C'yi önerdi.

Çoğu emin olamama durumu bulutlar yüzünden ortaya çıkıyor; çünkü iklim modellerine olan etkilerini simülasyonda göstermek güç bir olay. Fasullo ve Trenberth bu problemin cevabına giden yol olarak uydunun yaklaşık nem kayıtlarını kullandılar ki bu da bulut oluşumunu etkileyen esas faktörlerden biriydi. Nem eşit olmayan bir şekilde dağılır ve yıl boyunca değişim gösterir. Ekip, bu gerçek hayat değişimlerini ne kadar iyi oluşturduklarını görmek için iklim modellerini çeşitli hassasiyetlerde incelediler.

İklim duyarlılık modellerinin ölçeğin alt kısmındakiler kötü sonuç verdi, genellikle nemin az olduğu bölgelerin tersine yüksek olduğunu rapor etti. 4°C duyarlılığındakiler ise en iyi sonucu verdiler.
Trenberth bunu ”İklim modellerini çıkartmak için yeni bir ölçüm sistemi bulduk,” diye açıklıyor. ”Yüksek hassasiyette olan bu modeller daha iyi iş çıkarıyor.”

İskoç Federal Teknoloji Enstitüsü'nden, Reto Knutti “Gerçekten etkileyici bir adım,” diyor ve sadece bir çalışmanın temel alınmaması gerektiği hakkında uyarıyor. Trenberth, önerdiği hassasiyetin 4°C kadar olduğunu; ama 3°C derecenin de “gayet geçerli” olduğunuda belirtti.Çağımızı etkisi altına alan küresel ısınma korkusu ve gelecekte nasıl bir dünyanın bizi beklediğine dair sürekli yeni araştırmalar ortaya çıkıyor. Bulutlar üzerinden yola çıkarak yapılacak ısı değişim hesaplamaları belki de ilerde bizlere çok daha net veriler sunarak ne yönde hareket etmemiz gerektiğini gösterebilecek.


Kaynak : NewScientist (15 Kasım 2012)


nötrino 5 Ekim 2013 14:57

Küresel Isınma Hakkında
 
Nasa'nın Küresel Isınma Simülasyonu

ABD Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), küresel ısınmanın önümüzdeki 87 yıl boyunca Dünya üzerindeki etkisini gösteren bir video hazırladı. 2099 yılında sona eren videoda, atmosfer sıcaklığının gezegenimiz genelinde önemli ölçüde artacağı gözler önüne serildi. NASA, kendi verilenden oluşturduğu iklim ve hava modellerine dayanan bir simülasyon hazırladı. Öne sürülen tahminlerde, Dünya’nın günümüzle 2099 yılları arasında göstereceği değişim ortaya kondu.

Videoda, küresel atmosfer sıcaklığının önemli derecede artacağı belirtilirken, sıcaklık artışının sonucu olarak dünyanın birçok bölgesinde deniz seviyeleri de tehlikeli biçimde yükselecek.NASA’nın sayfasında yer verdiği bilgilere göre, 1870 ile 2000 yılları arasında deniz seviyesi her yıl ortalama 1.7 milimetre artış gösterdi. Deniz seviyesindeki artışın geride kalan yıllarda arttığına dikkat çeken NASA, 1993’ten bu yana uydulardan elde edilen görüntülere göre, yıllık ortalama artışın 3 milimetreye çıktığını belirtti.1993-2009 yılları arasında deniz seviyesindeki toplam artış ise 48 milimetre oldu.


Ekosistemi Vuracak

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tahminleri, 2099 yılında deniz seviyesinin 0.18-0.59 mm arasında artacağını öngörüyor. Deniz seviyesindeki yükseklik artışı Dağların zirversindeki ve kutup bölgelerindeki buzulların erimesiyle hızlanacak.Uydu verileri, Batı Antarktik ve Grönland’da her yıl yaklaşık 125 milyar ton buzulun kaybolduğunu, bu miktarın, deniz seviyesini her yıl 0.35 milimetre arttırmaya yeterli olduğunu belirtti.NASA, atmosfer sıcaklığındaki artışın en önemli etkisinin, ekosistem üzerinde olacağını ve bitki ile hayvan türlerinin çok olumsuz etkileneceğini de belirtti. Sıcaklık artışı dünyanın birçok noktasında 20’nci yüzyıldan itibaren türlerin gelişim süresinin değişmesine neden olurken, her iki yarımkürede bahar mevsimi daha erken yaşanmaya başladı.


Kaynak: BBC (01 Ekim 2013, 10:30)


Misafir 24 Mayıs 2014 11:44

sera döngüsü
 
Sera Gazları
Dünyanın kabuğu denince akla hemen, dünyanın iç kısmında sıvı durumundaki mantonun üzerinde bulunan ve kalınlığı yer yer 6 km ile 70 km arasında değişen katı bölüm, litosfer, gelir. Ne var ki bilim adamlarının Dünya'nın kabuğundan anladıkları daha farklıdır. Onlara göre kabuk, o katı bölüm, litosfer, ile birlikte hidrosferi (okyanuslar, denizler, göl ve ırmaklar), atmosferi ve buralarda yaşayan canlıları (biyosfer) da kapsar. Kabuğu oluşturan bu katı, sıvı ve gaz bölümler ve biyosfer birbirleriyle sürekli ve yoğun bir etkileşim içindedir. Bunlardan herhangi birindeki bir değişiklik ötekilerde de değişimlere yol açar. Karbon çevrimi, bu karşılıklı ilişkiyi ortaya koyan güzel ve somut bir örnektir.

Yaşam, havadaki karbon dioksitin, canlı organizmalardaki karbon temelli organik bileşiklere dönüşmesi üzerine kuruludur. Dünyadaki karbonun büyük bölümü kayalardadır. Ancak bun­lardaki karbonun çevrime katılması çok uzun sürer. Öte yandan atmosferle hidrosfer arasında çok daha hızlı bir karbon alışverişi vardır. Atmosferdeki karbon dioksit suda çözünerek karbonik asit oluşturur; son­ra sırasıyla bikarbonat ve karbo­nat iyonlarına dönüşür. Suyun içinde yaşayan bitkiler fotosentez için suda çözünmüş olarak bulunan karbonatlardan ve karbon dioksitten yararlanırlar. Okyanuslar her yıl atmosferden yaklaşık 104 milyar ton karbon dioksit çeker ve 100 milyar ton kadar da karbon dioksit salar. Okyanusların karbon çevrimindeki etkisi bilinmekle birlikte bu çevrimde yer alırken hangi iç süreçlerin işlediği hala açıklığa kavuşmuş değil.
Karadaki bitkiler de fotosentez sırasında atmosferdeki karbon dioksiti alır ve karbon temelli bileşiklere çevirirler. Bunların bir bölümü metabolizmalarında kullanılır; geri kalan bölümü de depolanır. Bitkilerin depoladığı karbon, bitki yiyen hayvanlara geçer. Kara bitkileri fotosentez yoluyla her yıl yaklaşık 100 milyar ton karbon dioksiti atmosferden çeker. Bitkiler, hayvanlar ve toprak her yıl soluma yoluyla 100 milyar ton karbon dioksit salar.

Karbon, ağaç dokularında da depolanır. Kayalardan sonra karalardaki en büyük karbon deposu ormanlardır. Yaşayan ormanlar yeryüzündeki; geçmiş dönemlerde yaşamış ormanlar da yer altmdaki (kömür, petrol ve doğalgaz biçiminde) karbon depolarıdır. Dünyadaki doğal süreçlerin on milyonlarca yıldır depoladığı bu karbon stokları, yirminci yüzyıl boyunca insanlar tarafından çok hızlı bir biçimde atmosfere (karbon dioksit olarak) geri verilmiştir; hala da veriliyor. Öte yandan atmosferdeki karbon dioksit oranım düşürecek ormanlar da hızla yok ediliyor. Fosil yakıtların tüketimi ve ormansızlaştirma yüzünden her yıl atmosfere yaklaşık 7 milyar ton karbon dioksit salınıyor.
Şu anda atmosferde 750 milyar ton dolayında karbon dioksit bulunuyor. Bitkilerin, hayvanların ve toprağın soluması, fosil yakıtların kullanılması, ormansızlaştirma ve okyanus-atmosfer etkileşimi yüzünden her yıl yaklaşık 207 milyar ton karbon dioksit atmosfere salınıyor. Bu miktar her yıl artıyor. Öte yandan, kara bitkilerinin fotosentezi ve yine okyanus-atmosfer etkileşimi nedeniyle de yaklaşık 204 milyar ton karbon dioksit her yıl atmosferden çekiliyor. Bu durumda yılda 3 milyar ton dolayında karbon dioksit atmosfere ekleniyor. Bu da aslında insanların fosil yakıt kullanımı sonucunda atmosfere salınan karbon dioksit miktarına eşit. Ne var ki dünyadaki fosil yakıt rezervleri, atmosferdeki karbon dioksit düzeyini 5-10 katına çıkaracak denli fazla. Bilim adamlarının tahminlerine göre insanlar, yer altmdaki bu karbon stoklarını yavaş yavaş atmosfere aktaracak. 2050 yılında atmosferdeki karbon dioksit oranının 1850'deki düzeyin iki katına, 2100'de de üç katına çıkması bekleniyor.

Su buharı ve karbon dioksitle birlikte, dünyanın ısınmasına yol açan bir başka gaz da metan. Havadan hafif olan metan, renksiz ve kokusuz bir gaz ve atmosferde, karbon dioksit miktarının iki yüzde birinden daha az bulunuyor. Ama metan moleküllerinin ısı tutma yeteneği, karbon dioksit molekül­lerinin 20 katıdır. Atmosferde kalış süresi de 10 yıl kadardır. Bilim adamları yaşadığımız küresel ısınmanın % 10-15'lik bölümünden atmosferdeki metanın sorumlu olduğunu düşünüyorlar. Atmosferdeki metan miktarı tıpkı karbon dioksit miktarı gibi biyolojik süreçlerden etkileniyor. Ülen bitki ve hayvanların anaerobik çözünmesi sırasında topraktaki bakterilerce ortaya çıkartılıyor. Bu nedenle de nemli topraklarda, pirinç tarlalarında, bataklık bölgelerde ve çöplüklerde bolca bulunur. Ayrıca doğal gazın % 50-90'ı metandır. Petrol, doğal gaz ve maden çıkarma çalışmaları sırasında da atmosfere metan karışır. Günümüzde atmosferdeki metan oranı 18. yüzyıldakinin 2,5 katıdır. Yapılan araştırmalar metan miktarının her yıl % l oranında arttığını gösteriyor. Küresel ısınma organik madde çözünümünü hızlandırdığı için bilim adamları metan miktarındaki bu artışın daha da hızlanacağını tahmin ediyorlar.


Misafir 3 Haziran 2014 20:16

KÜRESEL ISINMA
Yorum yapınGo to comments


Son yillarda hatta son günlerde televizyon larda, radyolarda ve gazetelerde sel, kasirga, firtina, orman yanginlari ve buzullarin erimesi gibi dogal felaket haberleri gündemden düsmüyor.

Bu dogal felaketlirin nedenini veya neden kaynaklandigini hiç düsündünüz mü?

Bu dogal felaketlerin tek bir nedeni veya kaynagi vardir, o da yine son zamanlarada devamli konusu edilen Küresel Isinmadir.

Eger dikkatinizi çektiyse Dünya giderek isiniyor iklimler degisiyor. Yaz aylari heryil biraz daha uzuyor ve bunaltici geçiyor. Buzullar eriyor; seller artiyor, kasirgalar, hortumlar yüzlerce can aliyor. Ìklimin isinmasi nediniyle Avrupa`da ilkbahar ve yaz mevsimlerinin 1960`li yillardan bu yana yaklasik 11 gün uzadi. 40 yil öncesiyle karsilastirdigimizda, agaçlar 6 gün erken çiçek açiyor ve sonbaharin bir göstergesi olan yapraklarin sararmasi yaklasik 5 gün daha geç gerçeklesiyor.

Küresel isinmanin nedeniyse 1850`li yillarda baslayan ve hizli endüstrilesme sonucu atmosferde artan sera gazlarindan kaynaklanmasidir.

Küresel isinmaya yol açan sera gazlarinin ortak özelligi, dünyaya gelen günes isinlarinin geriye dönüsünü engelleyerek yeryüzünün isisini artirmalaridir (tipki seradaki gibi günes isinlarinin içeri girmesine izin veriyor ama isinin disari çikmasini engelliyor). Bu gazlarin büyük çogunlugu atmosferde dogal olarak bulunuyor ve dogal miktarlari ile yeryüzünde yasami mümkün kiliyorlar. Dünyanin olusumdan beri varolan sera etkisi olmasaydi dünyanin yüzey sicakligi -20 derece olur, okyanuslar buz tutardi. Yani Dünya`da canlilar yasayacak ortam bulamazdi. Ancak atmosferde çesitli insan kaynakli nedenlerle miktari artan bu gazlar yeryüzünün sicakliginda belirgin artmalara neden olmasi ve buda gelecekte dogal felaketlerin daha da artabileceginin bir göstergesidir. Geçtigimiz 100 yilda sicaklik 0.5 derece deniz seviyesi ise ortalama 15-20 cm yükseldi. 2100 yilina kadar da 15-95 cm yükselecegi tahmin ediliyor.

Sera gazlarinin basinda karbondioksit, metan, azotoksit gibi gazlar gelmektedir. Karbondioksit`in atmosferin isinmasinda çok büyük bir payi vardir. Petrol ve kömür gibi fosil yakitlarin kullaninimi sonucu olusan korbondioksit`in havadaki dogal orani onbinde üç. Endüstri devrimine temel alinan 1750 yilindan bu yana atmosferdeki karbondioksit orani %31 artti. 1980`li yillarda bu artis yilda binde dört oraninda. Karbondioksit sadece endüstriyel üretimle degil, ayni zamanda trafik ve konut isitiminda fosil yakitlarin kullanimi sonucu da ortaya çikiyor. Ayrica ormanlik ve yesil alanlarin azalmasi, karbondioksit oranini arttiriyor, çünkü ormanlik ve yesil alanlar karbondioksit`i atmosferden emerek bünyelerinede haps ediyorlar.

Küresel isinmanin en büyük sorumlusu gelismis ülkelerdir. Korbondioksit oraninin üçte ikisini zengin ülkeler tarafindan gerçeklestiriliyor. Bunlarin basinda da Amerika, Almanya, Japonya ve Çin geliyor.


1900`li yillarda sicaklik 0.5 derece, deniz seviyesi ise ortalama 15-20 cm yükseldi. Deniz seviyesinin 2100 yilina kadar da 15-95 cm yükselecegi tahmin ediliyor.
Deniz seviyesinin 1 metre yükselmesi durumunda Uruguayi`in %0.05`i, Misir`in %1`i, Hollanda`nin %6`sI ve Banlades`in %17.5`inin sular altinda kalacagi tahmin ediliyor.
Küresel isinma ekonomiyi de etkileyecek. Kiyi bölgeleri sular altinda kalacagindan dolayi üretim alanlari zarar görecek. Milyonlarca insan kiyi alanlari ve küçük adalardan göç etme zorunda kalacaklar.
Ìklim degisimi insan sagligini dogrudan etkileyecek. Sürekli sicak hava, firtinalar, seller, kalp, solunum yolu hastaliklarina neden oldugu gibi sel altinda kalan bölgelerde göçlerle birlikte bulasici hastaliklarda artacak.
Kasirga, tayfun, hortum ve yangilar artacak.
Su sikintisi yasanacak.
Mikroplar ve salgin hastaliklar yayilacak.
Yer kaymalari meydana gelecek.
Pek çok hayvan ve bitki türünün soyu tükenecek.
Kutuplarda bazi yerlerde buz tabakalari tamamen eriyecek
Her sahiz özel yasaminda küresel isinmanin artmasini önlemek ve ayni zamanda da karbondioksit oranini düsürmek için katkida bulunabilirler.

Peki Küresel Isınmayı Önlemek İçin Neler Yapabilirsiniz?

Daha az araba kullanın: Daha sık yürüyün, bisiklet kullanın ve toplu taşıma araçlarından daha çok faydalanın. Araba kullanmadığınız her 2 km için 0,75 kg karbondioksit tasarruf edeceksiniz.
Geri dönüşüme katkıda bulunun: Evinizden çıkan çöplerin sadece yarısını geri dönüştürerek yılda 1200 kg karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz:
Daha az sıcak su kullanın: Suyu ısıtmak için çok fazla enerji gerekmektedir. Daha az su tüketen bir duş başlığı ile 175 kg, giysilerinizi soğuk yada ılık suda yıkayarak da 250 kg. karbondioksit tasarrufu yapabilirsiniz.
Ambalajları fazla olan ürünlerden kaçının: Çöpünüzü %10 oranında azaltarak 600 kg karbondioksit tasarrufu yapabilirsiniz.
Su ısıtıcınızı ayarlayın: Isıtıcınızı kışın 2 derece aşağı, yazın 2 derece yukarı ayarlayın. Bu basit ayarlamayla yılda 1000 kg karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz.
Bir ağaç dikin: Bir ağaç ömrü boyunca 1 ton karbondioksit emer.
Kalorifer kazanı ve klimalarınızdaki filtreleri temizleyin yada yenileyin: Kirli bir filtreyi temizlemek yılda 175 kg karbondioksit tasarrufu sağlayacaktır.
Su ısıtıcınızı yalıtım örtüsüyle kaplayın: Sadece bu basit hareketle yılda 500 kg karbondioksit tasarrufu yapmış olursunuz. Eğer ısıtıcınızı 50 C°’nin üzerine ayarlamazsanız 250 kg karbondioksit daha tasarruf edersiniz.
Bulaşık makinenizi sadece tamamen dolu olduğu zamanlarda çalıştırın ve enerji tasarrufu ayarında kullanın: Bu şekilde yılda 50 kg karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz.
Geri dönüşümü evde başlatın: Evde oluşan çöpün yarısının geri dönüşümünü sağlamanız, yılda 1200 kg karbondioksit tasarrufu sağlar.
Geri dönüştürülmüş kağıt ürünleri kullanın: Geri dönüştürülmüş kağıt üretimi %70-90 arası enerji tasarrufu sağlıyor ve dünyadaki ormanların azalmasını önlüyor.
Yerel üretilmiş yiyecekler kullanın: Yerel ürünler kullanmak yakıt tasarrufu sağlayacaktır.
Dondurulmuş gıdalar yerine taze gıdalar alın: Dondurulmuş gıdaların üretiminde 10 kat daha fazla enerji kullanılmaktadır.
Yerel çiftçi pazarlarını araştırın ve destekleyin: Size gelecek ürünün yetiştirilmesi ve taşınmasındaki enerjiyi beşte bir oranında azaltırlar.
Alabildiğiniz kadar organik gıda alın: Organik gübreler geleneksel gübrelere göre karbondioksiti daha yüksek seviyede yakar ve depolar. Eğer bütün soya fasulyelerini ve mısırları organik olarak üretseydik atmosferden 290 milyar kg karbondioksiti uzaklaştırmış olurduk.
Arabanızın motor ayarlarına dikkat edin: Düzenli bakım, yakıt verimliliğini ve gaz emisyonunu geliştirmeye yardımcı olur. Araba sahiplerinin sadece %1′i arabalarını düzenli olarak kontrol ettirse, 500 milyon kg karbondioksit atmosferimizden uzak durur.
Arabanızın lastiklerini haftalık olarak kontrol edin ve düzgün şişirilmiş olduğundan emin olun: Düzgün şişirilmiş lastikler litre başına aldığınız yolu %3 oranında artıracaktır. Her 4 litre benzin tasarrufu, 10 kg karbondioksiti atmosferimizden uzak tuttuğu için yakıt verimliliğindeki her artış bir önem arz etmektedir.
Eğer yeni bir araba almanızın zamanıysa yakıtı daha verimli kullanan bir araç seçin: Yeni aracınız eski aracınıza göre 4 litre benzin ile sadece 5 km daha fazla yol giderse, yılda 1500 kg karbondioksit tasarrufu yapmış olursunuz.
Daha az uçun: Hava ulaşımı ciddi biçimde gaz emisyonuna sebep olduğu için, hava yollarını kullanma sayınızı bir yada iki azaltmanız çok ciddi değişiklikler meydana getirebilir. Yenilenebilir enerji projelerine yatırım yaparak havayolu kullanımınızı dengeleyebilirsiniz.
Bulunduğunuz ortam sıcaklığını düşürün: Fazla değil, sadece 1°C düşürün, böylece bir miktar enerji tasarrufu yapabilirsiniz. Eğer üşürseniz ; ki bu ihtimal genelde yoktur, üzerinize modaya uygun bir kazak, süveter giyebilirsiniz. Ortalama bir aile böylece yılda atmosfere 0,4 ton CO2 verilmesini engellemiş olacağı gibi parasını da tasarruf etmiş olur.
Elektrikli cihazların Stand by konumunda bırakmayın: Televizyonlarımızı standby konumunda bırakmak bir miktar enerjiyi gereksiz yere harcamamıza neden olur. Kumandayla kapatmak yerine oturduğumuz yerden kalkarak TV’yi üzerinden kapatabiliriz. Ortalama bir aile böylece yılda 150 kg CO2′in atmosfere karışmasını engellemiş olur.
Şarj cihazlarını prizlere takılı bırakmayın: Küçük şarj cihazları kullanılmadıkları zaman bile bir miktar enerji harcarlar. Cep telefonu, PlayStation… gibi cihazlarınızı şarj etmediğinizde yada pilleri dolduğunda şarj cihazlarını prizde bırakmayınız. Ortalama bir aile böylece yılda 7 kg CO2′in atmosfere karışmasını engellemiş olur.
Daha fazlasını kaynatmayın: Su ısıtıcıları sizin çay ya da kahve içmeniz için gereken enerjiden çok daha fazlasını harcarlar. Eğer bir bardak içecekseniz sadece bir bardak su kaynatın daha fazlasını değil. Ortalama bir aile böylece yılda 45 kg CO2′in atmosfere karışmasını engellemiş olur.
Çok parlak ışıkları söndürün: Gerçekten onlara ihtiyacınız yoksa lütfen onları kapatın. Zira onlar çok fazla enerji tüketirler. Eğer karanlıktan korkuyorsanız, inanın hayaletler gerçek değil. Ortalama bir aile böylece yılda 4 ton CO2′in atmosfere karışmasını engellemiş olur.
Duşu kullanın: Duşlar banyo yapmanız için yeterli olan suyun yarısını harcarlar ve banyo için gerekli olan suyun ısıtılmasından daha az enerji gerektirirler. Ortalama bir aile böylece yılda 4 ton CO2′in atmosfere karışmasını engellemiş olur ve iyi bir para tasarrufu yapmış olur.
Daha verimli ampul kullanın: Düşük enerji ampulleri size gereken ışığı verdikleri gibi 3 kat daha az güç harcarlar. Eğer ki bir gece kulübünde yaşamıyorsanız, tüm ampullerinizi değiştirin.Ortalama bir aile böylece yılda 200 kg CO2′in atmosfere karışmasını engellemiş olur.
Dondurucularınızı sızdırmaz hale getirin: Dondurucular çok iyi sızdırmazlık sağlandığında en yüksek verimde çalışırlar, bu sayede havayı dondurmak için yoğun bir şekilde çalışmak zorunda kalmazlar. Ortalama bir aile böylece bir miktar CO2′in atmosfere karışmasını engellemiş olur.
Evinizin ısısını havaya atmayın: Evinizin çatı arasını, duvarlarını, sıcak su hatlarını ve kazanı ısı kaçağına karşı izole edin. Kapı pencere ve çerçevelerinizi hava kaçaklarına karşı kontrol edin. Evinizi ılık tutun, sıcak değil ve böylece gezegenimizi biraz daha soğutmuş olursunuz. Ortalama bir aile böylece yılda 3.8 ton CO2′in atmosfere karışmasını engellemiş olur ve iyi bir para tasarrufu yapmış olur.
Çamaşır yıkama sıcaklığını düşürün: Kıyafetlerinizi 40-60 derecede yıkayacağınız yerde 30 derecede yıkayın. Makineniz daha az enerji kullanmış olur ve elbiseleriniz hala parlayan beyaz renklerde kalır. Ortalama bir aile böylece yılda 90 kg CO2′in atmosfere karışmasını engellemiş olur.
Bilim adamlarinin deyimlerine göre önümüzdeki yüzyil içinde küresel isinmanin yolaçabilecegi noktalardan bazilari sunlardir:

Uzmanlara göre Dünyamizin bu gidisadla isinmasina devam edildigi taktirde insanligi önümüzdeki 100 yilda çok büyük felaketler beklemektedir. Avrupali bir grup uzmanlara göre küresel isinma sonucu ünümüzdeki yüzyil boyunca pek çok degisiklige neden olacak. Güney bölgeleri daha sicak ve yagisli, kuzey bölgeler ise kuru ve sicak mevsimler bekliyor. Uzmanlara göre küresel isinma yüzünden deniz seviyesi yükselecek, buzullar daha da eriyecek, barajlardaki su seviyesi azalacak ve firtinalar daha çok can alacak.



Saat: 00:04

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık