MsXLabs
Sayfa 1 / 40

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

Misafir 22 Eylül 2005 09:53

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv]
 
İncinin Öyküsü..
Okyanusun dibinde yatan bir istiridye, su uzerinden
akip gecsin diye,
kabugunu acmis. Su icinden gecerken, solungaclari
yiyecek toplayip
midesine gonderiyormus. Aniden, yakinindaki bir balik,
bir kuyruk darbesiyle
kum ve camur firtinasi yaratmis. Istiridye de kumdan
nefret edermis;
zira kum oylesine puruzluymus ki kabugunun icine
kacarsa son derece
rahatsiz olurmus. Istiridye derhal kabugunu kapamis
ama cok gec kalmis;
Sert ve puruzlu bir kum tanecigi iceri girip, ic
derisi ile kabugun arasina
yerlesmis.
Kum tanesi istiridyeyi ne cok rahatsiz ediyormus.
Ama, kabugunun icini kaplamasi icin kendine verilmis
olan salgi hucresini
hemen calistirarak, minik kum tanesinin ustunu
kaplamaya baslamis;
ta ki, nefis, parlak ve duzgun bir ortu olusana
kadar...

Istiridye, yillar yili, minik kum taneciginin ustune
katlar eklemeye devam
etmis
ve sonunda muthis guzel, parlak ve son derece degerli
bir inci olusmus. Karsi karsiya oldugumuz problemler
bu kum tanecigine benzer,
bizi rahatsiz ederler ve niye bize bu derece eziyet
cektirip
asabilestirdiklerine sasariz;
fakat ; ... azmin getirdigi cesaret ve kuvvetle,
sorunlarimizin ve zayifliklarimizin
ustesinden geliriz. ...daha alcakgonullu,
isteklerimizde daha israrli, cevremizdekilere daha
yakin,
daha akilli ve sorunlarimiza karsi daha dayanikli hale
geliriz. ...gizli gücümüzle, yasamımızdaki pürüzlü kum
taneciklerini,
bize kuvvet veren ümit ve ilham kaynagi olan degerli
incilere
dönüstürürüz....

ümitsiz olmayın
ümit SİZ olun....


Misafir 22 Eylül 2005 09:55

.: ÖlÜmsÜz Ask :.
 
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden
çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz,bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için yada tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek
eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam: "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı.. Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika
bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam
Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde
kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu
fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu
neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç
beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."

"Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor" dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl
Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev
tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten
hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla
kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."


Misafir 27 Eylül 2005 08:55

Gül Bahçesi..
 
Zamanın birinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış.. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş.. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi nice şovalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş...

Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan genç bir delikanlı da bu kızı istemiş... Ama kız onu da reddetmiş...

Aradan uzun yıllar geçmiş.. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış...Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk cocuğa karışmış... Birgün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş..

Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş... Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş.. Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını pek merak etmiş...

Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş... Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış... Üstelik zengin bile değilmiş.. Çok merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış.. Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş.. Kız da ona arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse cevabı vereceğini bu arada tek şartının bahçede ilerlerken geriye dönmemesi olduğunu söylemiş...

Adam da bunun üzerine yüzlerce güzel gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış... Birden çok güzel sarı bir gül görmüş.. Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pempe bir gül gözüne çarpmış... Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş...

Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki bir gülü koparıp kıza götürmüş... Bahçenin en güzel gülünü getirmesini beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül..

Bunun üzerine adama dönen kız şöyle demiş : "Bak gördün mü? Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razı olmak zorunda kalırsın.. Bu yüzden gençlik elden gitmeden elindekiyle yetinebilmeyi öğrenmek gerekir.."


Misafir 28 Eylül 2005 09:22

Bir Bebeğin Yarım Kalmış Günlüğünden
 
5 Ekim: Bugün var edildim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.

Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.

19 Ekim: Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.

23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu "el"in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce "Anne!" diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim… Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya… Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!

27 Ekim: Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi... Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?

2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.

12 Kasım: Ah evet… Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman Allah'ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.

20 Kasım: Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım…

25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım..

10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var… Anneme benziyorum galiba…

13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış.. Onu çok merak ediyorum.. Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız…. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..

24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı… Hiç duymadığım bir şey bu… Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka… Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi?

28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle... Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti... Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne… Anne… Anneciğim… Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü parçalıyorlar... Anne bir şeyler yap… Anne… Kolumu çekiyorlar anne… Canım yanıyor anne... Anne… Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne... Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne… Anne kalbimi parçalıyorlar… Anneciğim… Anne… Anne… An…

Ah! Kürtajınız ta-mamlandı hanımefendi. Geçmiş olsun !..


ByKatip 28 Eylül 2005 16:13

Savasin en kanli gunlerinden biriydi. Asker en iyi arkadasinin az ileride,
kanlar icinde yere dustugunu gördü. insanin basini bir saniye siperden
cikaramayacagi gibi bir ates altindaydilar. Asker tegmenine kostu hemen:
- Komutanim, bir kosu arkadasimi alip geleyim mi?
"Delirdin mi?" der gibi bakti tegmen...
- Gitmege degmez oglum, arkadasin delik desik olmus.
Buyuk olasilikla ölmustur bile. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakin!
Ama asker o kadar israr etti ki, tegmen izin vermek zorunda kaldi.
- Peki, dene bakalim!
Asker yogun ates altinda firladi siperden ve mucize eseri,
arkadasinin yanina kadar gitti, yarali arkadasini sirtlandigi gibi tasidi.
Birlikte siperin icine yuvarlandilar. Tegmen kosup yaraliya bir goz atti
ve nefes nefese bir kenara yikilmis askere döndu:
- Sana hayatini tehlikeye atmaya degmez, dememis miydim!
Bu zaten ölmus...
- Degdi Komutanim, degdi! dedi asker.
- Nasil degdi, arkadasin zaten
ölmus, görmuyor musun?
- Gene de degdi komutanim, cunku yanina vardigimda henuz yasiyordu...
Ve onun son sözlerini duymak, dunyalara bedeldi benim icin...
Ve, hickirarak, arkadasinin son sözlerini tekrarladi:
"Gelecegini biliyordum!"


GELECEGINI BILIYORDUM!

Kalbimizde "arkadaslik" denilen bir mucize var. Nasil oldugunu,nasil
basladigini bilemezsiniz.
Ama bunun ozel bir armagan oldugunu,Allah'in bir lutfu oldugunu bilirsiniz.
Gercekten de arkadaslar nadide mucevherlerdir. Yuzunuzu guldurup, basarmaniz
icin
cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini acmaya hazirdirlar.
Bugun arkadaslariniza, onlarla ne kadar ilgilendiginizi gosterin.
Bu yaziyi arkadas olarak gordugunuz herkese gonderin.


Misafir 28 Eylül 2005 21:30

ByKatip Hikayen Çok Güzel Gözlerim Doldu Gerçektende Ben Çok Duygusal Takılıyorum Paylaşan Ellerin Dert Görmesin Okudukca Bende Böyle Arkadaşlarıma Arkadaşlık Yapmak İstiyorum Her Gözümü açtığım Günden Bile Anlam Çıkarıyorsam Benden Bişeyler Alıp Gittiğini Anlatmıyor Sadece Zarif Ve İnce Düşüncelere Yol Açıyor.. :)


Misafir 28 Eylül 2005 22:02

aşk+ zaman = sonsuzLuk
 
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:

Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.
Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir''den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk''ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk''ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."Bu Aşk''tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk''a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi''ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman''dı" diye cevap vermiş. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş:

"Çünkü sadece Zaman Aşk''ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"


Misafir 30 Eylül 2005 14:59

Babanın Büyük Gafleti
 
Hızlı bir çalışma temposunun ardından saatin beş olduğunu kat nöbetini devretmeye gelen hemşire arkadaşlar sayesinde fark etmiştik Yoğun bir servisti çalıştığım servis çocuk servisleri hastanelerin en yoğun ve gürültülü olan servisleridir.

Artık günün yoğunluğu geçmiş servis sessiz bir hal almıştı akşam tedavilerini henüz bitirmiş ofiste çay içmeye gitme telaşındaydım Çünkü o günün ilk çayını içme fırsatı yakaladım diye kendi kendime düşünüyordum. Kep dağılmış saç baş karışmış yorgun bitkin bir haldeydim tedavi odasından çıktığımda .Aynada kendimi tanıyamadım ofise geldiğimde hemşire odasının telefonu çalıyordu...

Oturduğum yerden büyük bir güçlükle ayağa kalktım ve telefona gittim karşıdaki ses acilde trafik yaralılarının olduğunu içlerinde çocuklarında bulunduğunu damar bulamadıklarından dolayı acile yardıma gelmemi söylüyordu. Tüm yorgunluğumu unutmuş hızla acil servisine yönelmiştim ki diğer telefonda nöbetçi hekimin icapçı beyin cerrahi hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartışmasını duydum. Nöbetçi hekimin sesi ortalığı çınlatıyordu:

- Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız!

- Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz çok önemli bir davetti madem.

- Siz Hipokrat yemini etmediniz mi ? Konuşma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek koşarak acil servisine gittim Her yer kan revan içinde ağlayan koşuşturan yakınını bulmaya çalışan bir yığın insan vardı bu kalabalıkta sağlıklı bir iş nasıl yapılırdı bilmiyordum ama her kez elinden geleni birilerine bakma gayretini gösteriyordu.

Acil serviste yatak kalmamış sedyelere insanlar yatırılıp ilk müdahale yapılıncaya kadar bekletiliyor yetersiz kalan personel yerine hastaları yukarı sevk edilen servise aileleri çıkartıyordu. Onca kazazede içinde başında kimsesi olmayan ama durumu da oldukça ağır 15-17 yaş arası bir genç vardı gerekli müdahalesi yapılmış fakat sevk edildiği beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmediği için orada bekletiliyordu.

Kendime ait serum ve tedavileri uyguladıktan sonra o çocuğun başına giderek ilgilenmeye çalıştım şuuru yerindeydi konuştuklarımı anlıyor fakat cevap veremiyordu. Hayatının son anlarını yaşadığını görüyor ve yalnız olduğu için korkunç derecede üzülüyordum onu orada yalnız bırakamıyordum .

Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis boşalmış tüm hastalar gerekli servislere dağıtılmıştı. Genç iyice kötü olmuştu ellerimi sımsıkı tutuyordu bırakma dercesine gözlerinden yaşlar süzüldükçe kendimi bende tutamaz hale gelmiştim eğildim yanaklarından öptüm Bırakmayacağım seni sakin ol üzülme sakın , diyordum hiç tanımadığım daha önce hiç görmediğim bu insana anlatılmaz bir yakınlık hissediyor sanki onun acısının aynısını çekiyordum...

Çok acı çekiyordu hem yalnızlığından hem de geçirmiş olduğu beyin travmasından .Ne kadar süre daha onunla kaldığımı hatırlamıyorum o artık aramızda değildi bu dünyayı terk etmişti ve ben gelmeyen doktoru suçluyor içimden lanetler yağdırıyordum . Derken beyin cerrahi hekimi gelmişti...

Hastanın daha doğrusu ex ( ölmüş ) ölmüş gencin üzerindeki çarşafı almamı söyledi. Çarşafı kaldırdığımda doktorun hiç bir şey söyleme fırsatı olmadan yere düştüğünü gördüm .Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum yemekli bir davetten gelmişti acaba çok mu sarhoştu ya da kalp krizimi geçiriyordu diye düşünürken diğer hekim arkadaşları olaya müdahale etmişlerdi bile.

Ölen o gencecik insanın babasıydı bu doktor ve kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı ne yazık ki... Kötü günde oğlunun acısıyla felç geçirmiş ve görevine yeniden dönememişti . Seni yeniden andım KEREM ruhun şad olsun hayattaki bir saatlik dost bana yıllardır yaşattığın tecrübeyle dost kalan dost .1986...


Misafir 30 Eylül 2005 20:21

Deniz Fenerinin Aşkı
 
Bir Denizfeneri.. Okyanusla sonsuza dek komşu. Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa, denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?

Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanıbaşındaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte. Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...

Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.

Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak. Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..

Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.

Güneşin okyanusla arasına giren bir engel vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten. Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.

Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus, her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür, hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.

İntikamını denizfenerinden alır okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür, cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için. Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine. Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgarâ yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye, güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu ışıklarını göndermesini diler.

Okyanusunun mutluluğunu ister hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz, konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardır. Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden... Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde...


NihLe 4 Ekim 2005 11:58

Üç Sarı Gül

Süper markete alışveriş için girmemiştim aslında.. 37 yıllık kocamı kaybedeli bir hafta olmuştu ve bu dükkanda onunla ne tatlı anılarımız vardı..

Ben alışveriş yaparken ortadan kaybolurdu. Nereye gittiğini bilirdim.. Elinde üç tane sarı gülle dönerdi hep..

Rudy sarı gülleri çok sevdiğimi bilirdi. İçim hem sevgi hem hüzünle doluydu.. Birkaç şey alıp sepete attım..

Tek kişi için alışveriş, iki kişiye alırkenden daha çok düşündürüyor insanı, nedense..

Et reyonun önünde bifteklere bakıp, Rudy nin bunlara nasıl bayıldığını hatırlarken bir genç kadın geldi yanıma.. İnce uzun, güzel bir sarışındı.. Bir kocaman pirzola paketi aldı, sepetine attı.. Sonra durdu, düşündü, pirzolaları sepetten çıkarıp, tekrar rafa koydu.. Ona tebessüm ederek baktığımı fark etti aynı anda..

"Kocam pirzolayı çok sever, ama bu fiyatla da alamam ki.. Bilemiyorum..

" Dokunsalar ağlayacağım.. Mavi gözlerinin taa içine baktım. "Kocam sekiz gün önce öldü" dedim, sesimin titremesini kontrole çalışarak.. "Alın bu pirzolaları ve birlikte olduğunuz her anın hazzını yaşayın.."

Başıyla evetledi.. Pirzolaları tekrar sepetine koydu ve yürüdü..

Ben de süt, peynir reyonuna doğru gittim. Şimdi artık hangi büyüklükte süt almalıyım, diye düşünürken, bana doğru gelen yeşil elbiseye dikkat ettim. Oydu.. Sarışın kadın.. Yüzünde o güne dek rastlamadığım kadar güzel ve anlamlı bir tebessüm vardı.. Göz göze geldik..

"Bunları size aldım" dedi.. "Kasaya vardığınızda, parasının ödendiğini göreceklerdir.." Uzandı, yanaklarımdan öptü ve.. Ve sepetime, uzun saplı üç sarı gül bıraktı..

Ona ne yaptığını, bu güllerin benim için ne mana ifade ettiğini söylemek istedim, ama mümkün mü?.. Hıçkırıklara boğulur ve göz yaşlarım görmemi hızla engellerken, uzaklaştığını hayal meyal seçtim.. Sepetimdeki sarı güllere baktım.. Hem de üç taneydiler..

Nerden biliyordu?..

Birden anladım.. Bilmiyordu ki.. Dükkanda yalnız değildim.. Gözlerimde yaşlarla yukarı doğru baktım..

"Rudy.." dedim.. "Rudy, beni unutmadın, beni hala bırakmadın değil mi?.." Rudy, gene benimle gelmişti alışverişe.. Bu sarışın kadın onun perisiydi..

"Ağlamak güzeldir.. Süzülürken yaşlar gözünden, Sakın utanma.." Aynen öyle..

Geliyorsa içinizden aldırmayın.. En iyi ağlamayı en çok sevenler bilir!..



Misafir 4 Ekim 2005 14:57

Gecenin Yıldızı
 
Beyaz gömlek üstüne lacivert tayyör giymişti. Göz alıcı bir güzelliği vardı. İçime atmaktansa söylemeliydim.
"Bu gecenin yıldızı sizsiniz."
Heyecan ve telaşın içinde durup gülümsedi
"Bence acele ediyorsun, konserden sonra söylemen daha yerinde olmaz mı?"

Akşama kadar pancar tarlasında iki büklüm çapa yapmalarına rağmen tüm köy halkı davetimize katılmıştı. Dolunay Şenliği yapıyorduk. Aslında onlar mahalli sanatçılar için gelmişlerdi. Değilse Elvan Hanım'ın piyano resitaline bu kadar kalabalığı toplamak imkansız olurdu. Bu da benim acizane düşüncemdi. " Eğer köylülere klasik müziği sevdireceksek listeye bir iki tane mahalli sanatçı alırız olur biter, " demiştim.
Günlerce provalar yaptık. İstanbul'dan gelip köye yerleşen emekli bir çiftin okula hediye ettiği kuyruklu piyano, okulumuzun kaderini değiştirecek bir büyü taşıyor gibiydi. Üstelik bu Elvan Hanımın sihirli parmaklarıyla birleşince… Bacalarından duman yerine kahır tüten köye pırıl pırıl bir güneş doğardı sanki. Çalmadığı zamanlarda bile piyano ezgileri kulaklarımdan hiç gitmiyordu. Fur Elisa… Evrende hep çalınıyor gibiydi...

Sahne platformu okul sıraları bir araya getirilerek düzenlenmişti. Spotlar, ses düzeni, seyirci sandalyeleri her şey hazırdı. Bütün öğretmenler takım elbise giymiş, Oscar ödülü alacak oyuncular gibiydi. Bazen bu durumu komik bulup gülümsediğimde olmuyor değildi. Konukları kapıda karşılıyor, çikolata ikram ediyordum. Herkes: "Gerçekten Rıza Konyalı gelecek mi?" diye soruyordu.
" Tabii ki gelecek. Kör Ahmet'ten sonra o çıkacak sahneye! "
Bu konuşma komşu köylere de ulaşıyor ki traktörüne , arabasına binen geliyor. Oturacak yer kalmadı. Arka taraflarda yığılmalar devam ediyor. Özellikle Konya'nın kırsal kesiminde çok tutulan iki mahalli türkücünün adı bile yetmişti. Hacı Dursun amcanın sponsorluğunda tandır böreği satan öğrenciler, böreklerin tükendiğini söylüyor. Boz Dağların üstüne bakıyorum. Ay doğmuş. Ilık bir mayıs akşamı. "Aksilik olmadan yapabilsek şu şöleni…" Dememe kalmadan elektrikler kesiliyor. Rüzgara tutulan bir mum gibi sönüyor sevincimiz. Heyecanımız kedere dönüşüyor.
" Ben Tedaş'ı ararım, " diyor muhtar. " Ne yapıp etsin- arızayı gidersin. "
Kulise koşuyorum. Elvan Hanım , küçük mumun ışığında notaları okumakla meşgul. Gözlüğünün mavi kemik çerçevesi bir şimşek parıltısına dönüşüyor beynimde. Hizmetliye bir ateş yakmasını söylüyorum.
Ateş sağ yüzümü aydınlatırken sol yanım karanlıkta kalıyor.
" Değerli konuklar, Dolunay Şölenimize hoş geldiniz! " Alkışlar arasında konuşmaya başlıyorum.
" Hepiniz merakla bekliyorsunuz ama küçük bir aksilik oldu. Her gün elektriğimizi düzenli olarak verdiği için TEK'e teşekkür ediyor muyuz? Hayır. O halde şimdi kızıp öfkelenmeye hakkımız yok. İşte, ay aydınlatıyor geceyi. Ateşin aydınlattığı yüzümü görmek kolay ya diğer yüzümü?… " İçimden 'felsefe yapma Selim,' diyorum kendime. 'Onların dilinden konuş.'
" Pancar avansları yakında ödenecekmiş. " Dememle birlikte bir uğultu kopuyor kalabalıktan. Herkes birbirine bakıyor. Bahçenin aydınlatma lambası önce cılız bir ışık sızdırıyor, bir daha , sonra daha canlı… Ve elektrikler geliyor! Çocuklar gibi alkışlıyoruz. Kuliste herkes birbirine sarılıyor.
Programı okuyorum.
" Sevgili konuklar, ilk olarak okul müdürümüz Elvan Gülperi sizlere bir piyano resitali verecek. Hemen ardından mahalli sanatçılarımız Ahmet Taşdelen ve Rıza Konyalı sizleri coşturacak. Alkışlarınızla… Elvan Gülperi! "
Elvan Hanım, zarif yürüyüşüyle sahnenin ortasına kadar gelip selamlıyor kalabalığı. Üniversiteden sonra ilk kez bir topluluğa dinleti verecekti. Bir de dinleyicilerin pek alışık olmadığı türde çalacağından çok heyecanlı görünüyordu. Bu yüzden klasik parçaların arasına halk ezgilerini de aldı.
Evet , şimdi ışık sadece onun güzel yüzünü ve eski piyanomuzu aydınlatıyor. Işık işlerine, aslen su ürünleri mühendisi olan ama sınıf öğretmeni olarak çalışan Remzi Bey bakıyor. Tarla balıkçılığı üzerine bitip tükenmez hayalleri vardır.
Herkes merakla sahneye bakıyor. Bir iki defa fa sol lâ denemesinden sonra 'Yemen Türküsü'yle başlıyor Elvan Hanım. " Çok güzel !" diyorum içimden. " Harika! " Piyano ile ilk kez dinliyorlardı belki. Varsa yoksa ud ve kanundan dinlemişlerdi hep. Parçanın hüznü ay ışığına karışıyor. Sessizlik büyüyor. Hemen ardından 'Yürü Konyalım Yürü' parçasına geçince bir alkış fırtınası kopuyor ki piyanoyu duyamıyoruz. Söz olmayınca kendileri söylemeye başlıyor.
Sonra Fur Elisa ve Do Minör Ay Işığı Sonatı…Chopin'den bir mazurka derken resitali noktalıyor Elvan Hanım…Alkışlar ayakta uzun süre devam ediyor. Şehirden özel siparişle gönderilen çiçekleri takdim ediyorum kendisine. Yoğun istek üzerine 'Şeker Oğlan'ı çalıyor. Bu ümitlerimizi arttırıyor. Köylüler piyanoyu sevmişlerdi.
Mahalli sanatçı Ahmet Taşdelen'i takdim edip kulise koşuyorum. Gözleri görmediği için onlar Kör Ahmet diyorlar.
Kuliste sayfaları karıştırıyordu Elvan Hanım;
" Evet , bu bölümü kaybettim. Ezbere çaldım , fark ettiniz mi? "
" Hayır…" derken hayranlığım artıyordu ona…Hepimiz birer kitap kurdu olmuştuk onun sayesinde. Müzik zevkimiz derinleşmiş, günlük yaşamımıza sanatı da dahil etmiştik.
Heyecanını benimle paylaşırken gözlerinin dolduğunu gördüm. Çok duygulanmıştı.
" Buraya geldiğim ilk günlerde bir an önce gitmek istiyordum. Köy hayatına alışamam, bana göre değil diyordum. Meğer…."
" Söylemiştim size, bu gecenin yıldızı sizsiniz! "
" Teşekkür ederim Selim Bey…"
Köylüler hep birlikte türkü söylüyor, gönüllerince eğleniyordu.
Bir ara yanımıza muhtar geldi.
" Böyle olacağını bilsem kaymakamı da çağırırdım. "
" Boş ver ," diyorum. " Bunu sizin için düzenledik. Değilse resmi tören havasında geçerdi. "
Rıza Konyalı' yı Hüseyin Bey playback ile canlandıracaktı. Onu hazırladık. En çok bıyıklarına güldük.
" Bana bak müdürüm… Sakın kaset sarmasın, sosyeteye rezil olmayalım."
" Sen rahat ol ", diyor Elvan Hanım. " Onu ben hallederim. Yeter ki sen açık verme. "
Hüseyin Bey günlerce VCD den Rıza Konyalı yı izlemekten yorgun düşmüştü. Kalemi, tebeşiri bile mikrofon tutar gibi tutuyordu hep. Gece sahneye çıkacak olması bizim lehimizeydi.
" Kahvenin önünden gelir geçersin…."
İnanılmaz bir alkış ve coşkulu haykırış yükseliyor. " Bu kadar olur! " diyorum. " İyi çalışmış Hüseyin bey! " Konuklar konser sonuna kadar oturmuyor. Sandalyeler kenarlara itilmiş. Kaşıkla oynayanı mı ararsın , kol kola oynayanını mı?...Yanılmıyorsam Hüseyin Bey 'Kahvenin Önünden..' türküsünü beş defa söyledi. Hazırlıklı olmamız bizi kurtarmıştı.
Konser sonunda ona doğru bir hücum dalgası oldu.Hüseyin Bey'i kulise kapatıp, seyircilere; 'sakin olmalarını konser yorgunu olan Rıza Bey' in kalp rahatsızlığı olduğunu' falan söyleyip yatıştırmaya çalıştık.
" Her ay yapalım! " diyor muhtar. " Bu köy, tarihinde böyle bir şey görmedi! "
" Bir düşünelim ." diyerek ağırdan alıyoruz. " Kolay olmuyor…Sanatçılar her zaman her yere her zaman gelemez. "
Birbirimize bakıp gülüşüyoruz.

O gecenin heyecanı üzün süre içimizde kaldı. Ta ki bir hafta sonra okulun bahçesine siyah bir jeep gelene kadar. " Müfettişler sınıf atlamış olmalı…Belki de Asmalı Konak çekimleri olacaktır. " diye içimizden geçirirken birkaç takım elbiseli bey bize doğru yürüyordu. Vali Yardımcısı Atilla Bey'i hemen tanıdım. Ceketimi düğmeleyip " Hoş geldiniz ! Öğretmen Selim ." diye kendimi takdim ettim.
" Elvan Hanım'la görüşecektik? "
" Annesi rahatsızlandığı için üç gün mazeret izni alıp memleketine gitti. "
" Ya, öyle mi? " derken üzüntüsünü gizleyemeyen Atilla Bey'e sordum.
" Ben vekâlet ediyorum . Mesele nedir? "
" Köyde düzenlemiş olduğu şenlikten dolayı vali beyin teşekkür belgesi vardı. Onu takdim edecektim. "
" Peki , size kim söyledi? "
" O akşam Aksaray yolundan şehre gidiyorduk, kalabalığı görüp biz de izledik konserinizi. Bu ödülü ben önerdim. "
Ağzım açık kalmıştı. Nasıl haberimiz olmadı? Hangi yönetici geldiğini belli etmez? Pes doğrusu Atilla Bey!
Fazla kalmadılar.
" Gelince haberimiz olsun. Mutlaka elden biz vereceğiz. Emir böyle!. Unutmadan söyleyeyim: Vali Bey kendisini 19 Mayıs Gençlik Gecesine davet ediyor. Piyanist olarak! "
Hemen telefon açıp müjdemi iletmek istiyorum.
O ise bana denize yağmur yağdığını söylüyor….

Dipnot:
Elvan Hanım bir daha köye dönemedi. Rapor üstüne rapor aldığını duyduk.. ( Aslında rapor almayı hiç sevmezdi-yolunda gitmeyen bir şeyler mi vardı acaba? ) Sonra düğün davetiyesi geldi. Davetiye, elimize düğünden iki gün sonra ulaştı. Buna çok üzüldük.
Teşekkür belgesi valinin makam odasında asılı kaldı.


Misafir 8 Ekim 2005 00:08

Eve Yürüyüş
 
Ispanya' nin guneyinde Estopana isimli kucuk bir kasabada buyudum.16 yasindayken bir sabah babam benden kendisini araba ile 30 kilometre uzaktaki bir koye goturmemi istedi.

Ancak,onu Mijas 'a biraktiktan sonra arabayi bakim icin yakindaki bir tamirhaneye goturup birakmam gerekiyordu. Araba kullanmayi yeni ogrenmistim ve kullanmak icin de pek firsat cikmiyordu.

Onun icin hemen kabul ettim. Babami hemen Mijas'a goturdum ve ogleden sonra 4' te almaya soz verdim.

Sonra arabayi, tamirhaneye biraktim. Birkac saat vaktim vardi. Ben de, tamirhanenin yakinindaki bir sinemada bir-iki film izlemeye karar verdim.Fakat bu isten o kadar keyif aldim ki, bir-iki derken ipin ucu kacti. Son filmi izledikten sonra saate baktigimda 6 oldugunu gordum.

Iki saat gec kalmistim. Film izledigimi biliyorsa babamin kizacagini biliyordum. Bir daha arabayi kullanmama izin vermezdi. Ona tamirhanede arabanin isinin uzun surdugunu soylemeye karar verdim. Bulusacagimiz yere vardigim zaman babamin kosede oturmakta oldugunu gordum. Gec kaldigim icin ozur diledikten sonra ona arabanin isinin uzun surdugunu soyledim. Bunun uzerine bana nasil baktigini unutamam.

"Bana yalan soyledigin icin cok uzuldum Jason"

"Ne demek istiyorsun? gercegi soyluyorum."

Babam bana tekrar bakti, " Sen gec kalinca, tamirhaneyi aradim ve bir sorun olup olmadigini sordum. Bana senin henuz arabayi almaya gelmedigini soylediler. Yani araba ile ilgili bir sorun olmadigini biliyorum." Birden ne kadar buyuk bir suc isledigimi anladim ve babama gercegi itiraf ettim. Babam beni uzgun bir sekilde dinledi.

"Kizginim, ama sana degil, kendime. Eger sen bunca yildan sonra bana yalan soyleyebiliyorsan demek ki ben iyi bir baba olamamisim. Kendi babasina bile yalan soyleyebilen bir cocuk yetistirmisim. Eve yuruyerek donecek neyi yanlis yaptigimi dusunecegim."

"Ama baba, ev 30 kilometre uzakta ve hava karardi. O kadar yolu yuruyemezsin." Babam ne ozur dilemelerime, ne itirazlarima kulak asmadi.Onu hayal kirikligina ugratmistim ve hayatimin en aci veren derslerinden birini almak uzereydim.Babam tozlu yollarda yurumeye basladi.

Ben de arkasindan araba ile izliyordum ve durmadan ozur diliyor ve arabaya binmesini rica ediyordum. Ama beni duymazdan geliyor ve sessiz, dusunceli, uzgun bir sekilde yurumeye devam ediyordu. 30 kilometre boyunca 10 kilometre suratle takip ettim.

Babamin hem fiziksel, hem de duygusal olarak bu kadar aci cekmesine tanik olmak hayatimin en uzucu ve aci veren deneyimi olmustur. Ancak, ayni zamanda en buyuk hayat dersini de bu olaydan aldigimi soylemeliyim. O zamandan beri asla yalan soylemedim.


Misafir 8 Ekim 2005 12:36

~ Bir Masal Gibi ~
 
Dondurucu sogukta bir an önce evime varabilmek için hizla yürürken, ayagimin ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldim. Sahibini gösteren bir kimlik vardir diye acele acele açtim.. Içinde üç dolar ve sararip kat yerleri yipranmis eski bir zarftan baska birsey yoktu...
Sol üst kösede yalnizca gönderenin adresi, alici adresi yerinde bir posta kutusu numarasi vardi. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakimi giderebilmek için zarfi açtim ve içindeki mektubu okumaya basladim. Mektup, sol yani çiçek resmiyle süslenmis bir kagida, özenli bir el yazisiyla yazilmisti ve "Sevgili Michael" diye baslýyordu.. Ve "Annesi yasakladigi için onu bir daha göremeyecegini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakin unutma, seni daima sevecegim" diye bitiyor.. Imza.. Hannah!..
Elimde yalnizca, mektubu yazan kisiyle, mektubun yazildigi kisinin birinci adlari vardi. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradim. Görevli kisi, kendisine bildirdigim adreste yasayanlarin telefon numarasini vermesinin yasalara aykiri oldugunu söyledi. Fakat israrim karsisinda: "Belki, size yardimci olabilirim" dedi.
"Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüstürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. Iki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi..
"Bagliyorum efendim." Telefonda, karsidaki hanima "Hannah diye birini taniyip, tanimadigini" sordum.

"Bu evi, 30 yil evvel, Hannah diye kizlari olan bir aileden aldik" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.."
"Hannah annesini bir huzurevine yatiracakti. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adini verdi.. Hemen aradim.. Yasli anne yillar önce ölmüs.. Ama kizina ait eski bir telefon numarasi var. Belki ordan bilirlermis.. "Bunlarin hepsi aptalca aslinda" dedim kendi kendime.. Içinde sadece 3 dolar ve 60 yil önce yazilmis bir mektup bulunan cüzdanin sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradim numarayi..

Bir kadin "Simdi Hannah'nin kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayi verdi. Hemen orayi çevirdim.. Ses; "Evet, Hannah burda yasiyor" dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çiktim, Hannah'yi görmek için.. Devasa bir binanin üçüncü katinda sirin bir oda.. Gümüs saçli, sicak tebessümlü bir yasli kadin.. Gözlerinin içi isil isil ama.. Anlattim olanlari.. Cüzdani ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontagimdi.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakisikliydi.. Hani su meshur aktör.. Ama ben 16 yasindaydim.. Çok küçügüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha..
"Michael Goldstein harika bir insandi. Eger bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düsündüm.. Hep.." Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.."
Iki damla yas damladi elindeki mektuba, islanan gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadim ki.." Hannah'ya tesekkür edip odadan çiktim.

Binadan çikarken danismada beni karsilayan kiz "Hannah Hanim yardimci olabildi mi size" dedi..
"Hiç degilse bunun sahibinin soyadini ögrendim" dedim.. Cüzdani elimde sallayarak.. O sirada yanimda dikilip duran hademe bagirdi.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'in cüzdani.. Üzerindeki bu kirmizi seritten onu nerde görsem tanirim.. Cüzdanini hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda..

Michael sekizinci katta yasiyordu.. Ok gibi firladim tekrar asansöre. Michael yatmamisti. Okuma odasinda kitap okuyordu. Hemsire beni ve elimdeki cüzdani gösterdi. Michael elini arka cebine atti, hizla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanim" dedi. "Ögleden sonraki yürüyüs sirasinda kaybetmis olmaliyim. Size tesekkür borçluyum."
"Hiçbirþey borçlu degilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim. Ipucu bulmak için açtim ve içindeki mektubu okudum."
"Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadim. Hannah'yi da buldum.." "Buldun mu? Nerde? Iyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.."
"Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavasça.. "Bana onun telefon numarasini ver. Yarin onu hemen arayacagim."
Elime simsiki sarildi.. "O benim tek askimdi.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiginde hayatim, anlamsal olarak bitmisti."
"Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.."

Asansörle üçüncü kata indik.. Odanin kapisi açikti. Hannah sirti kapiya dönük televizyon izliyordu..
Hemsire ona yaklasti, omzuna dokundu.. "Hannah" dedi.. "Bu bay'i taniyor musun?" Gözlüklerini ayarladi bir an bakti, tek kelime etmeden..
"Michael" dedi, Michael, kapida, kisik sesle..
"Hannah.. Ben Michael.. Beni tanidin mi?.."
"Michael" diye yutkundu Hannah. "Inanmiyorum.. Bu sensin. Benim Michael'im." Michael Hannah'ya dogru yürüdü yavasça. Sarildilar. Hemsire yanima geldiginde onun da gözleri yasliydi..
"Gördün mü, bak?" dedim "Yasamda, yasanmasi gereken hersey, er ya da geç, birgün kesinlikle yasanacaktir."

***

Üç hafta sonra beni huzurevinden aradilar.
Pazar günü bir nikah vardi.. Gelebilir miydim?

Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah sahidi yaptilar üstelik. Hannah açik bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takimi içinde hala çok yakisikli..
Bir nikah tanigi olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… Asklarini onsekiz yasin heyecani ve duygusuyla yasayan 76 yasindaki gelin ile 79 yasindaki damadin nikahinda keske siz de bulunsaydiniz… Altmis yil önce bittigi sanilan bir ask öyküsünün, altmis yil sonra, kaldigi yerden nasil filizlendigine siz de tanik olacaktiniz.


Misafir 8 Ekim 2005 15:33

İbranİ Hİkayesİ
 
Bir zamanlar dağda, kızgın günesin altında, mermer taşlarını yontmaktan bezmiş bir mermer yontucusu varmış. "Bu hayattan bıktım artık...Yontmak!...Bu yakıcı güneş!...AH!.. Onun yerinde olmayı ne kadar çok isterdim, orada yükseklerde her şeye hakim olacaktım, ışınlarımla etrafı aydınlatacaktım." diye söylenir dururmuş yontucu...
Bir mucize eseri olarak dileği kabul olunur ve yontucu o an güneş olur. Dileği kabul edildiği için çok mutludur. Fakat tam ışınlarını etrafa yaymaya hazırlandığı sırada ışınlarının bulutlar tarafından engellendiğini fark eder. "Basit bulutlar benim ışınlarımı kesecek kadar kuvvetli olduklarına göre benim güneş olmam neye yarar!" Diye isyan eder. "Mademki bulutlar güneşten daha kudretli bulut olmayı tercih ederim.''
O zaman hemen bulut olur. Dünyanın üzerinde uçuşmaya baslar, oradan oraya koşuşur, yağmur yağdırır fakat birdenbire rüzgar çıkar ve bulutları dağıtır. "Ah, rüzgar geldi ve beni dağıttı, demek ki en kuvvetlisi o öyleyse ben rüzgar olmak istiyorum." diye karar verir.
Ve dünyanın üzerinde eser durur, fırtınalar estirir, tayfunlar meydana getirir.Fakat birdenbire önünde kocaman bir duvarın ona mani olduğunu görür. Çok yüksek ve çok sağlam bir duvar. Bu bir dağdır. "Basit bir dağ beni durdurmaya yettiğine göre benim rüzgar olmam neye yarar." Der.
O zaman dağ olur. Ve o anda bir şeyin ona durmadan vurduğunu hisseder farkına varır ki, kendinden daha güçlü olan şey, onu içinden oyan şey...
Küçük bir mermer yontucusudur ...


book 10 Ekim 2005 17:16

HARAMA BAKMAM

Birinci Dünya Savaşında, gönüllü bir fedai alayı kurarak düşmanla kahramanca çarpışmış, dillere destan bir mücadele vermişti. Büyük başarılar elde etmişti. Ancak Ruslara esir düşmüştü.

Seneler sonra tutsaklıktan kurtulmayı başararak İstanbul'a geldiğinden 35 yaşlarındaydı.

İstanbul, İngiliz işgali altındaydı. Dönemin en tantanalı, Osmanlının can çekiştiği günlerdi. Bediüzzaman da cesur çıkışlarıyla, hamiyet-perver davranışlarıyla göze batmaktaydı.

O zaman geleneksel olarak her sene Kağıthane Şenlikleri düzenlenmekteydi. İşte bu şenliklere denk gelen bir gündü.

Haliç Köprüsünden Kağıthane'ye kadar, Haliç'in iki tarafında binlerce açık saçık Rum ve Ermeni kadınlar ve kızlar dizilmişti.

Bediüzzaman ilk Meclis milletvekillerinden Seyyid Taha ve Hacı İlyas'la birlikte bir kayığa binmiş, kadınların yanlarından geçmekteydiler.

Seyyid Taha ile Hacı İlyas, Bediüzzaman'ı, etraftaki "Kadın ve kızlara bakıyor mu, bakmıyor mu?" diyerek denemeye karar verdiler.

Nöbetle, gözlerini onun üzerinden ayırmadan izliyorlardı. Gidecekleri yere kadar gözetlemeye devam ettiler. Seyahat sonunda her ikisi de takdir ve hayranlıklarını şöyle itiraf ettiler Bediüzzaman'a:

- "Senin bu haline şaşırdık kaldık. Hiç etrafındaki kadın ve kızlara bakmadın! Seni tebrik ediyoruz."

Bediüzzaman şöyle cevap verdi:

- Evet, bakmadım ve bakmam da... Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin sonu acı ve pişmanlıklarla doludur."


book 10 Ekim 2005 17:55

HADDİNİ AŞMANIN ZARARI


Bir gün adamın biri Hz. Musa (a.s.)'ya geldi:

- "Ya Musa ne olur dua et de ben hayvanların dilinden anlayayım ve bundan kendime hisseler çıkartarak daha iyi bir insan olayım." dedi.

Hz. Musa (a.s.):

- "Yürü işine git, kaldıramayacağın bir yükün altına girmeye çalışma, bu halin senin için daha hayırlıdır." dedi.

Fakat adam dinlemedi ısrar etti:

- "Ya Musa ne olur hiç değilse kapımda yatan köpekle horozun dilini anlayayım." dedi.

Musa (a.s.) her ne kadar bundan vazgeçmesi için çalıştıysa da adam ısrar etti. Bunun üzerine Musa (a.s.) ona dua etti. Adam sevinerek evine döndü. Ertesi sabah hizmetçisi sofrayı kurarken bir parça ekmek fırlayıp düştü. Horoz koşarak bunu kaptı. Köpek buna kızdı:

- "Be horoz bu yaptığın doğru mu? Sen buğday da yiyebilirsin arpa da. Mısır da yiyebilirsin, küçük taneleri de. Bense ekmekten başka bir şey yiyemem, neden benim rızkımı kapıyorsun?" dedi.

Horoz cevap verdi:

- "Haklısın fakat hiç tasalanma yarın bizim efendinin eşeği ölecek, sen de böylece karnını iyice doyuracaksın." dedi.

Bunu duyan adam hemen eşeği pazara götürerek sattı.

Ertesi sabah da bakalım köpekle horoz ne konuşacaklar diye onların yanına geldi.

Köpek horoza sitem ediyor:

- "Yahu horoz hani eşek ölecekti, biz de karnımızı doyuracaktık." diyordun.

Horoz:

- "Eşek ölmeye öldü lakin başka yerde. Çünkü sahibim onu sattı. Fakat hiç merak etme yarın at ölecek, o zaman da daha büyük bir ziyafete konacaksın." dedi.

Bunu duyan adam hemen ahıra koştu, atı aldığı gibi pazara götürüp sattı. Sevinerek evine döndü:

- "Bu hayvanların dilini öğrenmem çok iyi oldu. Böylece zarardan kurtuldum." diye düşünüyordu.

Ertesi sabah yine acaba ne konuşacaklar diye köpekle horozun yanına gitti. Köpek yine horoza sitem ediyor, duruyordu:

- "Yahu horoz bu sefer de dediğin olmadı, yoksa sen de mi yalana başladın." dedi.

Horoz:

- "Hayır ben yalan söylemedim at ölecekti lakin sahibimiz onu da sattı. Fakat merak etme, yarın sahibimizin çok değerli kölesi ölecek o zaman onun hayrına yemekler, helvalar verilecek hepimiz doyacağız." dedi.

Bunu duyan adam o gün hiç beklemeden, kölesini götürüp sattı:

- "Bu horozla köpeğin dilini öğrenmem iyi oldu. Böylece birçok zarardan kurtuldum." diye düşünerek sevindi ve ertesi gün yine köpekle horozun yanına koştu. İkisi yine konuşuyorlardı. Köpek bu sefer çok kızgındı:

- "Yalancı horoz, hani köle ölecek, bu sayede karnımız doyacaktı, günlerden beri yalanlarınla avutuyorsun, bu sana yakışır mı?"

Horoz:

- "Ben yalancı değilim ve yalan söylemem, diye başladı. Köle öldü fakat burada değil, başka yerde. Çünkü sahibimiz onu sattı. Fakat hiç iyi etmedi. Çünkü bu sefer sıra kendine geldi. Zira ilkin kaza, bela eşeğe gelecek, böylece sahibimiz beladan-kazadan kurtulmuş olacaktı. Eşeği satınca, onun yerine ata geldi, atı da satınca, köleye geldi. Köleyi de satınca bela ona gelecek. Sıra onda, yarın sahibimiz ölecek, o sayede hepimiz doyacağız." dedi.

Bunu duyan adam ah vah etti, başına vurdu fakat iş işten geçmişti.

Böylece tamahkarlığın cezasını hayatıyla ödedi.


caglayannet 12 Ekim 2005 14:18

yurttan komik hikayeler...mutlaka okuyun
 
- Anons
Diyarbakır Havaalanı'nda THY'nin uçağı kalkacak. Görevli, yolcuları uçağa davet etmek için son anonsu yapıyor. Hoparlörlerden yükselen sözcükler şöyle:
''Sayın yolcilar! Uçak on dakka sonra kahacahtır. Polis kontrolünden gectiizz, gectizz... Gecmediz, uçah gitti, siz kaldiiz... Tikkatinize.''

Bu olay geçen yıl gerçekleşmiştir...
kaynak: Hürriyet Gazetesi 04.01.2001

2- Anadolu'yu köy köy dolaşan müfettiş bir arkadaşımın şahit olduğu olaydır.
Arkadaşım Denizli'nin köylerinden birine hurda bir minibüsle gitmektedir. Minibüste yayla köylerine giden köylüler vardır. Köylülerden biri ileride yol kenarında otlayan keçi yavrularını göstererek şoföre seslenir "Oğlakların yanında indiriveee". Şoför vitesi küçültür tam duracakken motor sesinden ürken keçi yavruları yol boyunca koşmaya başlarlar. Şoför de hızını yeniden artırıp oğlakların peşine düşer. Araba ile oğlaklar arasında müthiş bir kovalamaca başlar. Yaklaşık 2 kilometre sonra oğlaklar yorulur ve durur. Şoför de durup kapıyı açar. Köylü hiçbir şey söylemeden minibüsten iner.

3- Doğu'da devlet hastanelerinden birinde mecburi hizmetini yapan bir doktorun başından geçer olay. Doktorumuz jinekologdur... Bir gün içeri çarşaflı bir kadın ve kocası gelir... Adam "Karımın bir şikayeti var" deyip çıkar dışarı... Doktor kadına uzanmasını söyler ve normal muayenesini yapar. Muayene bittikten sonra da hastanın SSK'lı olduğunu düşünerek sevk kağıdının olup olmadığını sorar ve "Sevk aldın mı?" der. "Acuuk" diye cevap verir kadın...


4- Kartal Devlet Hastanesi'ne gece nobetinde bir çocuk getirilir. Yapılan tetkiklerden sonra çocuğun ayağının burkulduğu anlaşılır. Hekimimiz babayı içeri çagırır ve "Çocuğa voltaren pomat yazıyorum. Günde üç kere yedire yedire sürün" der. Aradan bir hafta geçmiştir ki aynı adam ve aynı çocuk bir kez daha
gelirler hastaneye. Çocuğun ayağı davul gibi şişmiştir, suratı da morluklar içindedir. "Doktor bey" der, "Bu çocuğun ayağı kırık." Doktor hayretler içinde
kalmıştır. Ayağın kırık olmadığını bilmektedir. Merakla sorar "Peki verdiğim merhemi ne yaptınız?" "Valla doktor sizin dediğunuz gibi günde üç öğün ekmeğin üstüne sürdük yedirdik, sürdük yedirdik. Yemek istemedi ama düve düve yidirdik. Gine de inmedi şişliği... Naapsak bilmiyom artık..."


Misafir 12 Ekim 2005 16:57

BİR ÇUVAL PANCAR
 
Bölüm - 1 -

Mehmet, çocukların cıvıltısını işittiğinde yorgunluğu uçtu , gitti... Bütün gün çapa sallamaktan bükülü kalmış belini kütürdetti, hâlâ çalışabildiğine şükretti. Evin hayatında oturan çocukların etrafında dönen, mutfağa girip çıkan kızını gördüğünde bir ince tel yaktı bağrını sanki...
Bir yandan, kızının bir türlü sevemeden, ısınamadan evlendiğini düşünüp kapkara hayıflandı, bir yandan, cephede ölen damadını düşünüp kendini ayıpladı... Sevmiyordu kocasını Zehra, bilirdi ama... Ne de olsa askerdi adamcağız...
Gene çocuklara baktı uzun uzun... Ne bileceklerdi Cihan Harbi’ni, kıtlığı, Almanları, Stalingrad’ı? “İyi ki de bilmiyorlar... Bilseler n’olacak, şuncacık canlar?”
Karısı öleli çok olmuştu. Küçük oğlu muhtar, hayatta onunla oynayan iki torunundan birkaç yaş büyüktü ancak... Şimdi büyük kızı Zehra analık ediyordu kardeşine de... “Ah kızım... Kadersiz kızım... Ömrüm yetse de görsem şunları baş göz ettiğini...”
Elini yüzünü yıkamak için hayatın altındaki tulumbaya seyirtti. Çocuklar kendini hâlâ görmemişlerdi, heyecanla konuşuyorlardı:
İçlerinde en küçüğü Mikâil sesini askerlerinki gibi kalın çıkarmaya çalışarak:
- Büyüyünce Yuri Konstantinov gibi bir asker olmak isterdim...
Ablası Efruze, sözünü kesti:
- N’olacak ki asker olunca?
Mikâil hiç istifini bozmadan:
- Ne mi olacak? Bilmiyor musun ? O kahramanın boyu üç metre... Alman panzerlerini ayaklarının altında çiğniyormuş... Hem komsomolun başkanı diyor ki Almanlara karşı savaşan bütün Kızılordu askerleri dev gibiymiş...
Mehmet bıyık altından güldü, gençlik merkezine asılı kalmış propaganda afişi anlaşılan, istenenden daha etkili oluyordu, özellikle çocuklar üzerinde.
Onlarla hemen hemen akran olan dayıları Muhtar güldü:
- Hadi canım sen de!... Sefer Müellim’in oğlu Hüseyin de Almanlarla savaştı ama boyu benim kadar...
Mikâil’i yıldırmak mümkün değildi:
- O bir kere aşçı! O sayılmaz... Hem biliyor musunuz? Askerlere toz şeker veriyorlarmış...
Mehmet bunu işitince gene gülümsedi: “Keratanın derdi anlaşıldı... Dur bakalım daha neler yumurtlayacak?”
- O zaman var ya... Öf be! Ekmeğimi o şekere batırır, batırır yerdim...
Muhtar atıldı:
- Toz şekeri kim kaybetmiş de sen bulacaksın akıllım?


BİR ÇUVAL PANCAR 2
Hepsi, bir kaşık kar gibi beyaz şekerin dillerinde nasıl eriyeceğini hayal ederek bir müddet sustu. Bu suskunluk Mehmet’in yüreğine oturdu. Gözünün kıyısında beliren nemi hoyratça sildi.
Efruze , tek örgülü saçını savurarak:
- Siz daha düşünün durun bakalım... Been... Büyüyünce...
Muhtar, lafı uzatmasına kızarak:
- Ee? Sen ne olacaksın büyüyünce? “Kahraman Ana mı?”
Mikâille birlikte epey güldüler, Efruze’yi on çocukla çevrelenmiş halde düşününce. Gerçi Nahçıvanda beşten az çocuğu olan pek az aileden biriydi onlarınki.
- Pisler! Dedeme söyleyeceğim sizi! Konuşmuyorum işte, konuşmayacağım!
Sırtını çocuklara döndü, oturdu.
İçerden Zehra’nın sesi geldi:
- Oğlanlar! Üzmeyin ******zı!
Oğlanlar birbirlerine hınzırca gülümsedi:
- Ay kız! Ay bacım... Gel de görüm... Gaş gabak dökme hele... Sen bizim birce bacımızsın “da!” Küslük olmaz hele...
- O zaman ben de konuşacağım siz gibi...
- Konuş bacım, “ konuşma” mı dedik? Dinliyoruz hele...
- Bak, dinlemezseniz küserim ama...
- “Dinliyoruz” dedik ya uzun etme sen de...
- Tamam... Ben büyüyünce Anna Mihailova gibi bir halk artisti olacağım...
Muhtar dayanamadı:
-Nasıl olacaksın Efruze “Hanım”?
- Bir kere Bakü’ye gidip konservatuvarda okuyacağım...
Mikâil atıldı:
- Buradan Hankenti’ne, izinsiz gidilmiyor, sen Bakü’ye nasıl gideceksin?
- Ben giderim bir kere... Aliye hocanım beni müsamerede oynattı... Çok kaabiliyetliymişim...
- Ee? Diyelim ki halk artisti oldun, sonra?
- Sonra mı? Ne bileyim?... Önce bir kürk alırdım kendime, Kazan’dan, bir de anneme alırdım, hakiki tilki... Anna gibi yürürdüm, o bir kuğu gibidir... Boynu ince ve beyazdır, narindir... Herkes etrafımda pervane olurdu... Hem sonra... Bol bol çikolata alırdım... Hımmm... Moskova’dan gelirken kolhoz müdürünün karısının getirdiklerinden... O zaman... Arabamız da olurdu, halamlara giderken ayağımız üşümezdi, çamur da olmazdı....
Oğlanlar ağızları bir karış açık bilmiş kızı dinliyordu. Mikâil, “çikolata” sözünü işitince, ağzını şapırdatmış, ağzının kenarında biriken salyasını, gömleğinin koluyla silmişti.



Bölüm - 2 -

Mehmet, Efruze’nin hayal gücüne hayran kalmıştı... Bir an neredeyse Moskova metrosunda seyahat ediyormuş gibi bile hissetmişti. Şu kız ne akıllıydı... Bir gün muhakkak sanatçı olacaktı, bütün Nahçıvan onunla gurur duyacaktı. Sonra... Kolhoz müdürünün karısı Semahat aklına geldi, kızdı ona. “ Yahu çoluk, çocuğun yanında yapılacak iş mi şunun yaptığı? Aklı sıra millete nispet yapacak... Millet yiyecek ekmeği bulamıyor, şuncacık bebeleri imrendirmenin ne âlemi vardı?”
Muhtar, bahçedeki kayısı ağaçlarına dalıp gitmişti. Bahçedeki kayısını dalında, bir salıncak kurmuştu annesi... Saçları uzun, kara, ince elli annesi... Gülüşü ıpılıktı... Gülüşü kaybolmuştu ama şimdi... Hiç gelmeyecekti... Zehir gibi bıçak gibi boğazına saplandı... Zorlandı... Yutkundu.. Ağlayacak gibi oldu, o da babası gibi gözyaşını hoyratça sildi.
Sonra bir daha yutkunup suskunluğunu bozdu. Diğerleri, gözleri yerde, konuşmasını bekliyordu...
- Ben... Ne bileyim?.. Petrolcülerle çalışmak isterdim herhalde...
Efruze burun büktü:
- Amaan! Ne yapacaksın petrol çıkartıp? Elin, yüzün kapkara olurdu her gün...
Mikâil gene ağzını şapırdatarak sordu:
- Peki... Petrolcü olsaydın ne yemek isterdin? Petrocüler çok mu kazanır ki Muhtar?
- Çok, az... Ne fark eder? Eğer param olsaydı... Bakü’de sahilde oturur çay içerdim...
Mikâil yalvarır gibi:
- Bize de ısmarlar mıydın ha? N’olur, n’olur...
Muhtar, içlerinde en büyük olmanın gururuyla güldü, Mikâil’in başını okşadı
- Ismarlamaz mıyım hiç?..
- Yaşaaa! Sonra?... Sonra n’apardın? Ne yerdin?
- Ah! Ne yapardım biliyor musunuz? Şöyle bir çuval pancar alırdım, anneme verirdim...
Sözü gene yarım kaldı... Bir daha yutkundu...
- Şey... Ablama verirdim... Kaynatırdı hepsini... Sonra...
Muhtar’ı ağzının içine düşecekmiş gibi dinleyen Mikâil, gene ağzının kenarını koluyla silerek:
- Sonra, sonra?...
- Mmmm... Şöyle ince ince doğrardı onları... Bir tarafından bakınca, öbür tarafını görürdük, yumuşacık olurlardı. Ne güzel kokardı ama... Allah be!
Ona hayran hayran bakan yeğeni Mikâil de onu taklit etti:
- Allah be!
Hepsini bir gülme tuttu:
BİR ÇUVAL PANCAR 4
Muhtarın bağrı, oğlunun öksüzlüğüyle bir daha yandı. Çocukların kahkahalarını işitince biraz olsun ferahladı. “Çocuk değil mi işte... Neye olsa sevinirler. Ah Muhtar’ım... İstediğin de bir şey olsa...” Elini, yüzünü kurulamak için cebinde mendilini ararken, eline gelen şey yüzünü güldürdü.
Alelacele yerinden kalktı. Zehra telâşını görünce seslendi:
- Baba hayırdır? Nereye bu saattte?
- Bir yere değil kızım... Şimdi döneceğim...
Zehra bir müddet ardınca baktı...
Mutfakta daldığı işten, bahçe kapısının gıcırtısıyla sıyrıldı.
- Kim o?
Mehmet, elini dudaklarına götürerek kızına susmasını işaret etti. Zehra, babasının, sırtındaki çuvalı mutfağa taşıdı. Annesinin taşıdığı çuvalı fark eden Mikâil, usulca mutfağa süzüldü... Çuvalı açıp baktığında gözleri fal taşı gibi açıldı... Bağırmak üzereyken annesi içeri girdi, o da eliyle susmasını işaret etti...
....
Kahkahaları bahçe duvarlarından taşan çocuklar, o gece, damaklarında, içinden ışık geçen o nefis şeyin tadıyla uykuya daldıklarında, Mehmet, ışıkları söndürüp bir sigara yaktı.


caglayannet 14 Ekim 2005 21:37

Fırtınalı bir hayatın ortasında birleştik. Sen, kendine yakın bulduğun insanların sana yaptığı hatalardan şikayet ediyordun., bense uzun yıllar acısını çektiğim bir aşkın yaralarını sarmaya çalışıyordum.

İyi birer dosttuk, her şeyi paylaşır olmuştuk. Bu yakınlaşmamızın kısa bir sürede olmasına rağmen zamanım öyle tatlı, öyle güzle geçiyordu ki ben içimdeki kıpırdanmalardan habersizdim.

Sanki rüyadaydım, gözlerimi açtığımda dostluğun yerini aşk almıştı. Kendimi tutamamıştım işte. Duygularıma hakim olamamıştım. Sen benim aşkım, bense senin dostundum artık. Sana aşık olduğumdan habersizdin. İçimdeki volkan öyle taşmıştı ki patlamak için sabırsızlanıyordu.

Sonunda o gün gelip çatmıştı. Bütün duygularımı bütün hislerimi açıklamıştım ben sana. Sense bana sadece şaşkın bir ifadeyle bunların yalan ve şakadan ibaret olması için yalvarmıştın.

Bende sana bunların ne şaka ne de yalan olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştım. İçim rahatlamıştı. Çünkü bir insana ‘’ seni seviyorum ‘’ demek kolay bir iş değildi. Yürek isterdi. Ben bu işi becerememiştim ama sonucuna da katlanmak elimde değildi. Çünkü asıl olan benim için bugündü ve ben bugün sana söylemem gereken şeyleri yarına bırakmamıştım. Yarın böyle bir fırsatın elime geçeceğini düşünerek bütün her şeyi açıklamıştım.

Dünya fani her an her şey olabilir bizim dünyamızda... Şimdi içim çok rahat ama bir o kadar da huzursuzum. Çünkü bunları sana anlatınca suçlu ben oldum. Şimdi o eski günleri arıyorum, hiç sebepsiz, ani ayrılışın şokunu üzerimden atamamamın sonucundandır. Ve zaman eskiden öyle güzel öyle tatlı geçerken şimdilerde, bin bir azap bin bir acıyla geçiyor.

O günün üstünden çok zaman geçti. Şimdi ben senden benim olmanı değil bana biraz hak vermeni istiyorum. Bana duyduğun nefreti duygularımın üstünden çekmen için yalvarıyorum. Bana ne kadar kızsan ne kadar nefret etsen de ben seni yine de seviyorum. Duydun değil mi? Seni seviyorum.


(L) (F) (L) (F) (L) (F)


descartes 15 Ekim 2005 00:00

Ağzı Çiçekli Adam
Ölüm, garip, iğrenç, korkunç bir böcek olsa ve yoldan geçen birinin yakasına konsa. Siz de onu görseniz. Yolda durup: “Affedersiniz, müsaade eder misiniz? Yolunuzu kestim ama üzerinize ölüm konmuş” demez misiniz? Şöyle iki parmağınızı uzatıp, onu fırlatıp atmaz mısınız?
Ne mükemmel olurdu değil mi?
Fakat ölüm bir böcek değil. Bu gelip geçenlerin arasında bir çokları onu üzerlerinde taşıyorlar, ama görünmüyor. Onun için de korkusuz, rahat rahat dolaşıp, yarınki, yarından sonraki hayatlarını kuruyorlar.
Örneğin Ben.
Biraz gelir misiniz?
Şu fenerin altına gidelim. Orası daha aydınlık.Bakın, şurada bıyığımın altına, dudağımın üstende pek hoş duran küçük çiçeği görüyor musunuz? Doktorlar buna ne diyorlar, biliyor musun? Oh! Çok hoş bir adı var. Karamela gibi tatlı bir ad: Epithelioma. Söyleyin benimle beraber, siz de tadını duyacaksınız. “EPİTHELİOMA”: Çiçeklere takılan adlara da benziyor, değil mi? Nedir bu biliyor musunuz? Ölüm.
Geçerken bu çiçeği dudağıma yapıştırı verdi. “Hatıram olsun” dedi. Arkasından da şunu ekledi. “Beş altı aya kadar gelirim”
Şimdi söyleyin bana: Bu çiçek ağzımın içindeyken, sâkin, sessiz köşemde otura bilir miyim? Söylüyorum bunu karıma, soruyorum? “Nedir benden istediğin? Öpeyim mi yani seni?” “Evet öp beni” diyor. Geçen gün ne yaptı biliyor musunuz? Dudaklarını bir toplu iğne ile delik deşik etti, kanattı, sonra başımı iki eli arasına alarak beni ağzımdan öptü. Benimle beraber ölmek istiyormuş!
Salak!
Herhalde evde oturacak değilim, vitrinleri seyretmeliyim, tezgâhtarların el çabukluğuna hayran olmalıyım… Çünkü kafam bir an boş kalırsa, çevremdeki bütün hayatı yok etmeyi düşünebilirim. Örneğin sizin gibi son treni kaçırmış, hiç tanımadığım birini tabancamı çıkarıp şuracıkta öldürebilirim Korkmayın böyle bir niyetim yok.
Şaka yaptım.
Kayısı zamanıdır şimdi. Nasıl yersiniz onları? Üzerindeki incecik zarıyla mı? İkiye bölersiniz, biraz sıkınca meyva, ıslak bir çift dudağa benzer.
Ah! Ne güzel şey.
Bana bir iyilik yapın: Yarın sabah erkenden gideceğiniz o küçük köyün istasyonunda trenden indikten sonra evinize kadar yürüyün. Yolda üzerinde pırıl pırıl kırağı parlıyan bir demet yeşilliği koparın, koparın ve sayın. Kaç tane ot koparmışsınız o kadar yaşayacak günüm var demektir.
Ama ne olur, demek biraz kalın olsun
İyi geceler…
J.Pirendello


caglayannet 15 Ekim 2005 13:01

Atatürk ve nöbetçi
 
Atatürk ve Nöbetçi

İtalyanların Habeş Harbi sıralarında idi. Ege kıyılarında kıta ve tahkimat komutanları çok titiz davranıyorlar, kıtaya herhangi bir yabancının sızması olasılığına karşı erleri sık sık uyarıyorlardı.
Bu günlerin birinde Atatürk’ün teftişe geleceği haber alındı. Atatürk beklenilen günde yanındaki erkanı ile geldi. Kıtaları teftiş edip dolaşmaya koyuldu.
Savunma mevzilerinden birine giden yolun dönemecinde Atatürk birdenbire durdu. Yanındakilere:
-Siz beni burada bekleyiniz, ben yalnız gideceğim, dedi.
Yanındaki komutanlar tereddütle birbirlerinin yüzüne baktılar. Fakat, tabii bir şey söyleyemediler.
Atatürk patikanın kıvrımını döndü. Koruganın hakim bir noktasında nöbet bekleyen Mehmetçiğe doğru yürüdü. Uzaktan gelen bir sivilin kendisine doğru yürüdüğünü gören Mehmetçik hemen silahına davrandı. Daha fazla yaklaşmasına izin vermeden gür sesi ile:
-Dur!... diye gürledi.
Atatürk bu kesin ihtar karşısında durarak:
-Sen beni tanımıyor musun? Ben kimim?
-Mustafa Kemal’sin komutanım.
-Peki sen benim Mustafa Kemal olduğumu biliyorsun da hala neden yasak, diyorsun?...
Mehmetçik bir an durakladı. Herhalde teftişten haberi vardı. Fakat onun bildiği Atatürk, yanında kalabalıkla gelirdi. Böyle yapayalnız gelmezdi. Bir an daha düşündükten sonra kafasını salladı ve safiyetle yanıt verdi:
-Komutanım, Mustafa Kemal’sin Mustafa Kemal olmasına ama... Düşmanların işine akıl sır ermez... Birini sana benzetir içeri sokarlar... Gözünü seveyim sen şu bizim yüzbaşıyı al birlikte gel, o zaman nereye istersen git!
Atatürk, geri döndükten sonra komutanlara bunu anlattı. Bu mert ve uyanık eri çavuşluğa yükselttirdi


Misafir 15 Ekim 2005 13:15

Acının sarnıcı ben oldum
 
Gitmiştim.. Saçımdan tırnaklarıma kadar boylu boyunca bir gidiştim...
Durakta beklemekle otobüse binmek arasındaki çırpınışları kaplıyordu aklım.. Aklım öyle sevimsizdir ki böyle zamanlarda, bulutlarla yerkabuğu arasında sıkışır kalırım.. Doyumsuz bir yolculuk şoku ardı ardına gözlerime saplanır..İki adımda bir kavşak serilir önüme. Karasızlık buhranı sonra... Her acının yürüdüğü söylence bir yol vardır.İşte kavşakları hep acıya ayarlanan gidişlerim bu söylenceye aldanır... Kandili kısık bir aydınlıkta zamanın geç kalmışlığında yolları birbirine düğümlerim... Günü ikiye böler acının kılıcı yüzüne yakışan rengi seçer, geceyi giyinir acının kanayan yarıklarından küçük adımlar geçer... Resmi sevinç, içi ezinç başlangıçla gözüm görmeye başlar. Dilim tatlanır, ceplerimde kıvranır ellerim.. Oysa yürek yeniktir hala.Bunu artık kim değiştirebilir. İnsan görebilirse erdiğini soğuk sokaklara sokulma vakti gelmiştir. Alnımdan su eksildiğinde, acıların kayaları küflendiğinde aynalara suretimin sığmadığı zamanlarda gözüme dokunacak bir göz olmadığında sırası gelmiştir çantayı sırtlamanın. o günden sonra bütün kent sokaklarında asit yağmurlarında tek başıma yürürüm. Yüzüm keskin bir mehtapta küskün bir kedi kadar kimsesiz, yüzüm kapalı tüller kadar sessiz...

Az evvel bütün ıışıkların ardına baktım yoktun!!
Bu kentte senin lisanını konuşuyorum aşk boyu.. Lisanım var inanıyorum öyleyse bu gözümü alan sessizlik neden? Bu sağır özlemin failini göster bana.. Her gün yüreğimi ipe götüren bir cellatı arıyorum..
Gözlerimi gösteriyorum kalabalığa gören yok mu? Peki tanıyan celladı mı? Bir yol daha uzadı önüme, kıyısında sıra sıra meşe kolyesi.. Her meşenin gövdesine bir kelime yazıp geçmşim o yoldan..S enden başka kim başarabilirdi ağaçlardan cümle kurmayı...Ve beklediğim oldu ağaçların yolun sonu denize çıktığı..Ben seni denizsizken bilirim... Gözlerindeki son damla maviyi ellerinle saklardın her seferinde.. Daha engelleri aramızdan söküp karşımıza almadan gittin... Deniz sıçradı üzerine, tuza, yakamoza aldanıp gittin!!!

Ne zaman rüzgar saçılsa bir kadıın saçlarına, benim bungun ellerim ağlıyor şimdi.. Gel ben ölmekteyim... Caddelerde adımlarım boğuluyor, gözlerindeki surları katlime örüp durma!! Rengi kokuşmuş yazlara mezarımı kazma!! Naçar oturup ağladığım, güldüğüm çay bahçelerinde denizden donuk gözlü balıklar bakıyor bana.. Vapurların bir bir sana seferi yok.. Gözlerimdeki kayıp ilanlarına aldıran da.. İç bükey bir acıyla geldiğim kentte enkaz oldum.. Bana ayrılan kül bulutlarını soğuruyorum şimdi.. Kanat ve el gibi tutabilir mi bir başka eli ey deniz?

Bugün varlığımın infazına hükmettim.. Durgun bir denizle yanan bir kentin arasında kaldım.. Yamacıma yanaşan şu gemi son kavşağım olsun. İsimsiz olsun.. Eylüle açılıyor dalgalar.. Ah kalbim üzerine çullanacak yine sonbahar.. Sulara sok kanlı saçlarını.. El salla tren istasyonuna, kıyıdaki cam kırıklarını damıt.. Olsa olsa bir sevgiden düşmüştür bu acı.. Peki neden ben oldum bu acının sarnıcı?


ahmetseydi 15 Ekim 2005 15:02

İşin bitince beni seversin anne
 
>> Kapıdan iceri girer girmez neşeyle bağırdı:"Anne biliyormusun bugün yuvada ne oldu?" "Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum." Hic kimsenin sevdigi sey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu,babasi arabayi seviyordu. Hersey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu oldugunda. Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hic yer kalmiyordu. Nerelere gitsindi? Annesi kapatti telefonu.Mutfaktan tencere kasik sesleri geliyordu. Kosarak yanina gitti."Sana yardim edeyim mi?" dedi en sevimli halini takinarak. Annesi manali manali bakti. "Hayirdir. Bir yaramazlik filan. Bak bir de seninle ugrasmayayim. Cok yorgunum zaten." Yorgunluk nasil bir seydi. Bazen elinde oyuncagiyla uykuya daldiginda anneannesi oyuncagi yavasca elinden alir "Nasil yorulmus yavrucak.Uykunun gül kokulu kollari sarsin seni" diyerek alnina bir öpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eger, ne diye annesi kendisiyle böyle kizgin kizgin konusuyordu."Annecigim yoruldugun zaman gül kokulu uykulara dalarsin.Anneannem öyle söylüyor." "Uykuya dalayim da gül kokulari kusur kalsin. Yorgunluktan ölüyorum." Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun oldugumdan. Böyle yorgun yorgunken... "Annecigim sen yorulma diye..." "Yemekte konusuruz cocugum. Bankada isler yetismedi.Baban gelene kadar bunlari bitirmem lazim. Hadi sen oyne biraz." "Hani siz yoruluyorsunuz ya..." "Eeee...." "Ben de oynamaktan yoruluyorum." "Ne yapayim?" "Bilmem..." Yapilmamasi gerekenleri biliyordu da büyükler, yapilmasi gerekenleri >> hic bilmiyorlardi. Isiklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye basladi. >> "Mum da yok" diye diye karistirdi dolaplari el yordami. Cocuk >> sirtüstü yatip, anneannesinin köyünü düsündü. Gaz lambasinin isiginda deli tavsan masalini anlatisini. Deli tavsanin duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birlestirip isaret parmaklarini yukari kaldirarak tavsan kafasi yapti. "bak deli tavsan" diyerek parmaklarini oynatti. Yoldan gecen arabalarin farlari duvardaki tavsana yol acti. Tavsan alabildigine hür dolasti sagda solda. Otlarla kuslarla konustu. Sonra yorgun düstü. Duvardaki görüntü o minik avuclarin acilmasiyla kayboldu. Kolu yavasca kanepeden asagi sarkti. Neden sonra isiklar geldi. Kadin cocugun hic konusmadigini akil etti birden. Kanepeye kostu. Kücücük dizlerini karnina dogru cekerek uykuya dalmisti. Masanin üstündeki dosyalara bakti igrenerek. Dindirilmez bir pismanlik doldurdu icini. Uyandirmaktan korka korka kücük alnina bir öpücük kondurdu. Cocuk sanki bu öpücügü bekliyormuscasina "Isin bitince beni sever misin anne?" dedi. Kadin, sevilmek icin randevu alan cocuguna bakarak sabaha kadar agladi


caglayannet 16 Ekim 2005 10:48

::::::::::::::::::::::::ARABA TAMİRİ:::::::::::::::::::::
 
Bi otomobil tamircisi ılık ilkbahar gecelerinden birinde evine giderken yolun kenarında bi araba ve arabanın başında da patlayan lastiği değiştirmeye çalışan iki güzel kız görmüş. Yardım amacıyla kenara yanaşmış. Ama istepne de patlakmış maalesef. Adam, “Bu saatte bunu tamir etmek imkansız. İyisi mi ben sizi evinize bırakayım, yarın bir çaresine bakarız” demiş. Evin önüne geldiklerinde kızlar adamı bi fincan kahve içmek için evlerine davet etmiş. Ev, bi apartmanın 7. katında, hoş bi daireymiş. İstepneyle uğraşırken elleri kirlendiğinden eve girer girmez adam banyoya gidip ellerini yıkamış. Bu arada OMEGA marka saatini de kolundan çıkarıp, aynanın önüne koymuş. Kızlardan birinin, “Kahve hazır” diye seslendiğini duyunca hemen ellerini kurulayıp banyodan çıkmış. O aceleyle de OMEGA marka saatini çıkardığı yerde unutmuş. Kızların sohbeti çok keyifliymiş. Grup vaktin nasıl geçtiğini anlamamış. Sonunda adam geceyi kızların evinde geçirmiş. Sabah da 7’de kalkıp işe gitmiş. Tamirhanesine vardığında saatini kızlarda bıraktığını farketmiş, “İyi bari, kızları tekrar görmek için bahane olur” diye düşünmüş. Akşam iş bitimi saatini almak için kızların evine gelmiş ama kapıcı bahsettiği kızların artık o dairede yaşamadıklarını söylemiş. Bu iki talihsiz kız 3 hafta önce trafik kazası geçirip ölmüşlermiş meğer. Şu an da, adamın onları ilk gördüğü yere çok yakın olan bi mezarlıkta yatıyolarmış. Tamirci duyduklarına inanamamış, “Nasıl olur? Ben dün akşam evlerinde onlarla beraberdim” demiş. Kapıcı bunun imkansız olduğunu söyleyerek adamı, kapısı avukat tarafından mühürlenmiş dairenin önüne götürmüş. Adam çok meraklanmış taabi. Ertesi gün avukata gidip durumu anlatmış ve beraberce kızların dairesine gelmişler. Mühürü açıp içeri girmişler. Adam doğruca banyoya gitmiş. OMEGA marka saat aynanın önünde bıraktığı gibi duruyormuş




ahmetseydi 16 Ekim 2005 16:19

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı.. Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..gölgeyi sever menekşeler derdi.. Oysa ögretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez >yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı. Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi ,her bitki güneşi severken, onlar>neden gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande...Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden bu kadar güzeldi. Herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için uğras vermeye başladı. ilk olarak,okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer'in yanına oturmak istiyorum ögretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Ögretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande' yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı. Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu : Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun?
Hande cevap verdi :
Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekseler farklı, belki de bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum, dedi.

Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının
olgunluğuna hayran kalarak peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin," dedi.
Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande
tedirgindi, hem Hacer. Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer
kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi,
iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı
istemişti.

1. Bölümün Sonu


****************************************************************


2. Bölüm


En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her
hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl
olur da kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı
Esin'in. Hande ile konuşmuyordu.


Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde
gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer'e
kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı? Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu.

Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm
gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında
oturuyordu, Hande ile konusmuyordu.
Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı.
Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice
artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu,
yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin
penceresinde ki saksıya gözü ilişti.
Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve
menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi eve dogru bir adım attı. Kapıda
beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacerdi. Hande'ye
gülümsüyordu.
Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi.


2. Bölüm Sonu



*************************************************************************** ********

3. Bölüm

Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi.

Oda sıcacıktı odun sobası her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi
sadece Hande...
Bu soğukta ?
Hacer gülümsedi ;
Onlar annem için, annem onları çok sever.

Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.
"Annen hasta mı?" dedi.
"Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok,
birtek ineğimiz var onunla geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı
için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer utanarak.
Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o
yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük
çekiyorum.

> > Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi.
> > Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve
annesine sarıldı, ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye
tanıştırdı sıra arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler
birlikte. Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlayarak.

> > "Bir şeyler yapalım anne" dedi.
> > O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi
evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu,
ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu.

> > Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi
artık. Mor menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise
hem Hande'yi, hem hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer
şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu
öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor.


Hande ise bir ögretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de
ögretiyor. Bir kızı var adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği
iki şeye birini daha ekledi Hande.


LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN.
HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR,
SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR...

*********************************************************

SON


caglayannet 17 Ekim 2005 15:44

::::::::::::::::DEPREMİN HABERCİSİ:::::::::::::::::::
 
17 Ağustos gecesi Adapazarı'nda yaşlı bi teyze, gece saat 2 buçukta ana caddedeki apartmanlardan birinin zillerini çalmaya başlamış. Kimse kadına kapıyı açmamış, hatta uyandırdıkları için, camı açan bağırıp çağırmış. Üst katlardan bi adam, "Gecenin bu saatinde ne istiyosun teyze?" diye sormuş. Kadın, "Karnım aç oğlum. Bi parça ekmek var mı?" deyince adam, "Yok, yok. Allah Allah, gecenin bu saatinde ne bu yahu?" demiş. Yatağa döndüğünde karısı, yaşlı kadının aç olduğunu öğrenince, "Keşke verseydik" demiş.

Teyze zillere basmaya devam etmiş. En üst katta yeni evli bi çift oturuyomuş. Kadının ne istediğini öğrenince kapıyı açıp yukarı çağırmışlar. Evin hanımı, hemen yiyecek bi'şeyler hazırlamış. Kadına eşlik edip beraberce yemişler. Yemek bitince kadıncağız, "İçimde bi huzursuzluk var. Bi an evvel dışarı çıkalım" diye yalvarmaya başlamış. Genç çift, sırf kadını kırmamak için sokağa inmiş. Daha dışarı adım atar atmaz da her yan sallanmaya başlamış. Depremde o kocca apartman yerle bir olmuş.

O binada oturanlardan sadece yeni evliler ve kocasına, "Keşke yemek verseydik" diyen kadın ölümden kurtulmuş. Onu da 3 gün sonra enkazın altından çıkarmışlar.


__BozkurT__ 18 Ekim 2005 16:22

ÇİÇEĞİN SUYA AŞKI
 
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için. Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur. İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "sırf senin hatırın için ey su" diye... Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur. Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. Çiçek, suya "seni seviyorum" der. Su, "ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "seni seviyorum" der. Su, yine "ben de" der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler... Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "seni seviyorum." der. Su da ona "söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine... Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "seni ben, gerçekten seviyorum." çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye... Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "hastanın durumu ümitsiz artık elimizden birşey gelmez." Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: "çiçeğin bir hastalığı yok dostum... bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der. Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "seni seviyorum" demek yetmemektedir.


Misafir 18 Ekim 2005 16:58

Üç Heykel

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu. Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar :
"Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi, ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
" Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.

Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.
En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır."


caglayannet 18 Ekim 2005 21:13

Fırtınalı bir hayatın ortasında birleştik. Sen, kendine yakın bulduğun insanların sana yaptığı hatalardan şikayet ediyordun., bense uzun yıllar acısını çektiğim bir aşkın yaralarını sarmaya çalışıyordum.

İyi birer dosttuk, her şeyi paylaşır olmuştuk. Bu yakınlaşmamızın kısa bir sürede olmasına rağmen zamanım öyle tatlı, öyle güzle geçiyordu ki ben içimdeki kıpırdanmalardan habersizdim.

Sanki rüyadaydım, gözlerimi açtığımda dostluğun yerini aşk almıştı. Kendimi tutamamıştım işte. Duygularıma hakim olamamıştım. Sen benim aşkım, bense senin dostundum artık. Sana aşık olduğumdan habersizdin. İçimdeki volkan öyle taşmıştı ki patlamak için sabırsızlanıyordu.

Sonunda o gün gelip çatmıştı. Bütün duygularımı bütün hislerimi açıklamıştım ben sana. Sense bana sadece şaşkın bir ifadeyle bunların yalan ve şakadan ibaret olması için yalvarmıştın.

Bende sana bunların ne şaka ne de yalan olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştım. İçim rahatlamıştı. Çünkü bir insana ‘’ seni seviyorum ‘’ demek kolay bir iş değildi. Yürek isterdi. Ben bu işi becerememiştim ama sonucuna da katlanmak elimde değildi. Çünkü asıl olan benim için bugündü ve ben bugün sana söylemem gereken şeyleri yarına bırakmamıştım. Yarın böyle bir fırsatın elime geçeceğini düşünerek bütün her şeyi açıklamıştım.

Dünya fani her an her şey olabilir bizim dünyamızda... Şimdi içim çok rahat ama bir o kadar da huzursuzum. Çünkü bunları sana anlatınca suçlu ben oldum. Şimdi o eski günleri arıyorum, hiç sebepsiz, ani ayrılışın şokunu üzerimden atamamamın sonucundandır. Ve zaman eskiden öyle güzel öyle tatlı geçerken şimdilerde, bin bir azap bin bir acıyla geçiyor.

O günün üstünden çok zaman geçti. Şimdi ben senden benim olmanı değil bana biraz hak vermeni istiyorum. Bana duyduğun nefreti duygularımın üstünden çekmen için yalvarıyorum. Bana ne kadar kızsan ne kadar nefret etsen de ben seni yine de seviyorum. Duydun değil mi? Seni seviyorum.


ByKatip 19 Ekim 2005 12:42

hayata dair
 
Bana Biraz Güler misin?

Hayata dair
Merhaba gülen gözlü arkadaşım!
Dudağındakitebessümü kaybetmemişsin daha. Ne güzel dünyaya gülen gözlerle bakabilmekve insanlara tebessümler saçabilmek senin gibi.

Biliyorum,üzülüyorsun donuk gözlerle karşılaşınca... Ne yapalım arkadaşım! Herkessenin gibi olamaz... Aslında bütün insanlar senin gibi olmalı. Bilselerbir tebessümle neler yapabileceklerini. Bir çocuğun gözlerindeki ışıltıyı,bir tebessümle nasıl görebileceklerini, sıkıntılarla dolu bir insana nasıldünyaları verebileceklerini bilseler... Gülen gözlerin buzları nasılerittiğini, kalpleri nasıl birleştirdiğini bilseler, eminim onlar da seningibi olmak isterlerdi Ve sevgi saçıyorsun gülen gözlerinle arkadaşımsıkıntılarla dolu bir insana, nasıl dünyaları verebileceklerini bilselerve gülen gözlerin buzları nasıl erittiğini, kalpleri nasıl birleştirdiğinibilseler, eminim onlar da senin gibi olmak isterlerdi. Sevgi saçıyorsungülen gözlerinle arkadaşım. Saf ve hiç beklentisi olmayan bir çocukgibi...

Hayırarkadaşım! Sevgi,sadece sevgiliye duyulmaz. Sevgi evrenseldir Hiç kimsealtın yığınları gibi kasasına kilitleyemez onu, Onun yeri kalplerdedirOnun yeri bir bahçıvanın ellerindedir, sevgi tohumları saçabilmek için...Evet,sevgi her yerdedir Yeter ki sen onu bulmak iste. Sevgiyi bulmakkolay, zor olan onu elinde tutabilmekte.

Unutmaarkadaşım! Sevgiyi duyabilmekle de is bitmiyor. Sevgiyi göstermek degerekiyor. Hayat kısa arkadaşım, bugün olan yarin yok! Sevgiyi göstermekbeklemeye gelmez, yarin çok geç olabilir. Elindekini kaybetmeden kıymetinibilmeli. Simdi koş sevdiğinin yanına.. Önce ona gülen gözlerle sımsıcakbir gülümse ve "seni seviyorum" deyiver, içinden gelen en sıcak sesinle Busenin gibi bütün canlılara karşı sonsuz bir sevgi duyan bir insan için hiçde zor değil.. Bu yalnızca, yüreğinin buz kapladığını zanneden insanlarabiraz zor gelecekte. Ama onlar da senin gösterdiğin cesaretigösterdiklerinde, kalplerinde sevgi kıpırtılarını hissettiklerinde veağlamayı öğrendiklerinde, inan her şey onlar için ve bütün insanlar içindaha güzel olacak.

Hayat çok kısa arkadaşım ve bu dünyadaki hiç bir şeykırılan kalplere değmez..
___________________________________________________________________________ _





Misafir 19 Ekim 2005 15:56

EBEDİYETE KADAR...

Heybeliada'daki Deniz Okulu'ndan mezun olan İsmail Türe, kendi gibi Gelibolulu olan bir genç kıza kaptırır gönlünü. İki sevgili parmaklarına nişan yüzüğü taksalar da, birbirlerini çok seyrek görmektedirler. İsmail Türe denizaltıda muhabere subayı olarak görevlidir çünkü. Üsteğmenin aklına harika bir fikir gelir; nişanlısına ışıklı mors alfabesini öğretecek, Çanakkale'den geçiş yapacakları geceyi planlı olduğu için önceden bildirecek ve böylelikle haberleşeceklerdir.
Boğazı yüzeyden geçmekte olan denizaltınn kulesindeki denizciler sigara içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarından birinin heyecanlı olduğu her halinden belli olmaktadır. Gelibolu kıyılarına geldiklerinde, karanlık içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanıp söndüğü görülür:

"Seni seviyorum..."
Arkadaşları gülümseyerek İsmail Türe'ye bakarken, genç aşık elindeki fenerle sevgilisine karşılık vermektedir...
Bu olaydan sonra iki sevgilinin aşkı düşmez olur denizaltıcıların dillerinden. Herkes, haberleşmek için kurulan ışık yolunu konuşur. Arkadaşları;

"Evlen artık şu kızla da, buradan her geçişimizde selamlaşmayı bırak artık." diye takılırlar İsmail Türe'ye. Denizaltının üstünün ve altının bir olduğu yağmurlu günlerde bile, Çanakkale Boğazı'ndan geçilirken, elindeki fenerle aşk nöbeti tutan yakışıklı denizci gözünü bir an olsun ayırmaz Gelibolu kıyılarından.
Yine bir gün, yirmi yedi yaşındaki Üsteğmen, Çanakkale'den geçecekleri gün ve saati, denizaltının uğradığı bir limandan haber verir nişanlısına. Ege Denizi'nden Boğaz'a giriş yapacaklarını, en öndeki denizaltının kulesinde olacağını bildirir. Genç kızın gözüne her zaman olduğu gibi, o gece de uyku girmez. Büyük bir sabırla pencerenin önünde oturmakta ve gözünü hiç kırpmadan denize bakmaktadır. Fenerine yeni pil almış olsa da, arada bir yanıp yanmadığını kontrol eder yine de...
Birden, dev bir karartı belirir suyun üstünde. Güneyden gelen bir denizaltı, penceresinin görüş sahasına girmiştir. Genç kız pencereyi açar ve gecenin karanlığına uzattığı elleriyle feneri yakıp söndürür.

"Seni seviyorum..."
Kulede bulunan denizaltının komutanı Bahri Kunt işareti görünce gülümser: "Hay Allah, bu kız denizaltıları şaşırdı. Nişanlısının denizaltısı bizim önümüzdeydi..."
Bir anlık tereddütten sonra Birinci İnönü denizaltısının komutanı Bahri Kunt, yanıt gönderilmezse genç kızın telaşlanacağını düşünerek, karşılık verilmesini emreder. Yanındakilerin;
" Ne diyelim komutanım ?" diye sorması üzerine de şunları söyler:
"Ebediyete kadar..."
O gece Üsteğmen İsmail Türe'nin görev yaptığı Dumlupınar, Çanakkale Boğazı'na giriş yapan ilk denizaltı olmuştur. Ama, Gelibolu kıyılarına gelmeden Nara Burnu açıklarında İsveç bandıralı "Naboland" adlı gemi tarafından çiğnenmekten kaçamamış ve yaralı bir balina gibi acı dolu sesler çıkararak, Çanakkale'nin karanlık sularında kaybolmuştur. Her şey birkaç dakika içinde gerçekleştiğinden, arkadan gelmekte olan Birinci İnönü denizaltısı Dumlupınar'a çarpan geminin yanından habersizce geçerek, Gelibolu'ya ulaşan ilk denizaltı olur.
Genç kız, nişanlısından haber almanın huzuru içinde başını yastığa koyduğunda, genç denizci çoktan dalmıştır, "Ebediyete kadar.." sürecek olan uykusuna..!


Sunay Akın


caglayannet 19 Ekim 2005 19:47

ATATÜRKÜN TEKCEVAP VEREMEDİĞİ İNSAN
 
Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:
-Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler...
Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı.
Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.
Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.
Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:
-Bu köşk kimin?
-Kirkor’un...
-Ya şu koca bina?
-Yargo’nun...
-Ya şu?
-Salomon’un...
Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
-Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:
-Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam...<br>
Atatürk bu anısını naklederken:
-Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu


mrgogo 20 Ekim 2005 11:17

Uçurum ve Çakıl Taşı
 
Uçurum ve Çakıl Taşı Ne garip kocaman adamlar olduk, hala oyunlar oynuyoruz… yani büyüdükçe kocaman çocuklar olduk…yalanlar söyledik hem de hiç masum olmayan yalanlar, söylerken de düşünmedik sonunu bastık tetiğe attık kurşunu nereye saplanacağını düşünmeden… biz hep karavana attık sandık oysa bilmedik kaç kişiyi öldürdük attığımız kurşunlarla…
Bilmedin hiçbir zaman gülüşünün ne kadar tehlikeli bir davet olduğunu, hem de kapıya kadar geldiğin davetiyenin olduğu ama içeri giremediğin bir davet… tek sorun sen değildin elbette kirlenmiş geçmişlerimiz yatıyordu aramızda… bazen görüyordum bana bir şeyler söylemek istiyordun sonra gülüyordun… ben sensin komik bir şey düşündüğünü düşünürken oysa sen kavga ediyordun içindeki senle… söyleseydin belki kırılırdım(?) hayır kesin kırılırdım….ama bir yandan da mutlu olurdum çünkü her saniye karsımda durup söyleyeceklerini yutmanı izlemekten hatta zaman zaman boğulduğunu izlemekten kurtulurdum…
Biliyordum ben bir çakıl tasıydım sense bir uçurum…ne garip senin gibi bir uçurumun benimle uğraşması oysa sen dağlarla dans etmeliydin… git gide sana benzedim bende… sen bir aşkı unutmak için bana yıkılıyordun bense seni unutmak için yosunlara tutunuyordum…
Bir gün senden bir çakıl taşı gibi düşüp yere bir kaya gibi vuracağım ve sen bir bebek gibi ağlayacaksın...

mR. Gogo


caglayannet 20 Ekim 2005 12:24

Amerika'da, müebbet hapis cezasına çarptırılan bi adam, sabah akşam hapishaneden kaçmanın yollarını düşünüyomuş. Bi gün bahçede volta atarken gardiyanların bi tabutu cenaze arabasına yüklediğini görünce nihayet aylardır aradığı fikri oracıkta bulmuş. Burası büyük bi cezaevi olduğu için her hafta mutlaka 2-3 kişi Tanrı'nın rahmetine kavuşuyomuş. Mahkum, gardiyanlardan birine, cenaze olduğu bi gün tabuta konularak kaçırılması karşılığında epey yüklüce para teklif etmiş. Gardiyan korktuğundan başta biraz mızırdanmış ama sonra paranın cazibesine kapılıp kabul etmiş. Gardiyan adama, gece cenazelerin bekletildiği yerin anahtarından yaptırıp vermiş. İlk cenazede adam tabutun içine girecekmiş. Cenaze defnedildikten sonra da, gece gardiyan gelip adamı mezardan çıkaracakmış.

Plan aynen uygulamaya konmuş. Kaçma ateşiyle yanıp kavrulan mahkum ölüye aldırmadan ***** tepiş tabutun içine girmiş. Sabah da gardiyanlar tabutu cenaze arabasına yüklemişler ve mezarlığa götürüp laf olsun diye yapılan bir dini törenle gömmüşler.

Mahkum tabutun içinde sabırsızlanarak gardiyanın gelip onu çıkarmasını bekliyomuş. Epey vakit geçtiği halde gelen giden olmayınca biraz biraz endişelenmeye başlamış. Bayağı bi zaman geçip de hala gelen olmayınca bizimki hafiften tırsmaya başlamış. "Acaba kendim çıkabilir miyim?" diyerek etrafı araştırmak istemiş. Cebinden zar zor çakmağını çıkarıp yakmış. Tabutun üstünü incelerken gözü bi an yanındaki ölüye takılmış. Ve o an donup kalmış! Yanındaki ceset anlaşmayı yaptığı gardiyanmış


Misafir 22 Ekim 2005 10:33

BiR TEBESSÜM HiKAYESi

Küçük kiz,hüzünlü bir yabanciya gülümsedi. Bu gülümseme adamin
kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava icinde yakin
geçmiste kendisine yardim eden bir dosta tesekkür etmedigini
hatirladi.Hemen bir not yazdi,yolladi.

Arkadasi bu tesekkürden o kadar keyiflendi ki,her ögle yemek yedigi
lokantada garson kiza yüklü bir bahsis birakti. Garson kiz ilk defa
böyle bir bahsis aliyordu.Aksam eve giderken,kazandigi paranin bir
parçasini her zaman köse basinda oturan fakir adamin sapkasina
birakti.

Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki...iki gündür bogazindan asagi
lokma geçmemisti. Karnini ilk defa doyurduktan sonra,bir apartman
bodrumundaki tek odasinin yolunu islik çalarak tuttu. Öyle neseliydi
ki, bir saçak altinda titreyen köpek yavrusunu görünce,kucagina
aliverdi.

Küçük köpek gecenin sogugundan kurtuldugu için mutluydu. Sicak odada
sabaha kadar kosusturdu.Gece yarisindan sonra apartmani dumanlar
sardi.Bir yangin basliyordu.Dumani koklayan köpek öyle bir havlamaya
basladi ki,önce fakir adam uyandi, sonra bütün apartman halki...

Anneler,babalar dumandan bogulmak üzere olan yavrularini kucaklayip,
ölümden kurtardilar...

Bütün bunlarin hepsi,bes kurusluk bile maliyeti olmayan bir
tebessümün sonucuydu.

MUTLU BiR GÜLÜMSEYiSiN YERiNi HiÇ BiR TATLI SÖZ TUTAMAZ..


Misafir 22 Ekim 2005 11:16

Aşk ve Çılgınlığın hikayesi
>
>Uzun zaman önce,
>
>Dünya yaratılmadan, insanlar dünyaya ayak basmadan önce,iyi huylar ve
kötü huylar ne yapacaklarını bilemez vaziyette dolanıyorlarmış.
>
>Bir gün, toplanmışlar ve her zamankinden daha fazla canları sıkkın
oturuyorlarken ;
>
>Saflık ortaya bir fikir atmış ;
>
>"Neden saklambaç oynamıyoruz?"
>
>...Ve hepsi bu fikri beğenmiş, hemen çılgın Çılgınlık, bağırmış: >
>"Ben ebe olmak ve saymak istiyorum, Ben ebe olmak istiyorum!"
>
>...ve başka hiç kimse Çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için,
Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış, 1, 2, 3 .Ve
>Çılgınlık saydıkça, iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer
>aramışlar;
>
>Şefkat Ay'ın boynuzuna asılmış;
>
>İhanet çöp yığınının içine girmiş;
>
>Sevgi bulutların arasına kıvrılmış;
>
>Yalan bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalan söylemiş
>çünkü gölün dibine saklanmiş;
>
>Tutku dunyanın merkezine gitmiş; Para hırsı bir çuvalın içine
>girerken çuvalı yırtmış
>
>....Ve Çılgınlık saymaya devam etmiş, 79, 80, 81, 82.....
>
>Aşkın dışında,bütün iyi huylar ve kötü huylar o ana kadar zaten
>saklanmış, Aşk, kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da
>bilmiyormuş.. Bu bizi şaşırtmamalı çünkü hepimiz Aşkı saklamanın ne
kadar zor olduğunu biliriz.
>
>...Ve Çılgınlık95, 96, 97... ya gelmiş ve 100'e vardığı anda, Aşk
sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış.
>
>...Ve Çılgınlık bağırmış "Önüm, arkam, sağımsolum sobe, geliyorum!", >
>...Ve arkasını döndüğünde, ilk önce Tembelliği görmüş, o ayaktaymış
çünkü saklanacak enerjisi yokmuş. Sonra Şefkat'i ayın boynuzunda
>görmüş, ve İhaneti çöplerin arasında, Sevgiyi bulutların arasında,
Yalanı gölün dibinde, ve Tutkuyu dünyanın merkezinde,hepsini birer birer
bulmuş, sadece biri hariç.Ve Çılgınlık umutsuzluğa kapılmış, en son saklı
kişiyi bulamamış, derken Haset, Aşk bulunamadığı için haset duyarak,
Çılgınlığın kulağına fısıldamış ;
>
>"Aşkı bulamıyorsun çünkü o güllerin arasında saklanıyor."
>
>...Ve Çılgınlık çatal şeklinde tahta bir sopa almış, sonrada
>güllerin arasına çılgınca saplamış, saplamış, saplamış,ta ki yürek
burkan bir haykırma onu durdurana kadar. Ve haykırıştan sonra, Aşk
elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış, parmaklarının arasından sicim
gibi kan akıyormuş, gözlerinden. Çılgınlık Aşkı bulmak için heyecandan
Aşkın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş...
>
>"Ne yaptım ben? Ne yaptım ben? Diye bağırmış. "Seni kör ettim. Nasıl
onarabilirim?"
>
>...Ve Aşk cevap vermiş ;
>
>"Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir sey yapmak istersen,
benim kılavuzum olabilirsin."
>
>...Ve o günden beri, Aşkın gözü kördür ve o günden beri Çılgınlık da
her zaman onun yanındadır..


Misafir 22 Ekim 2005 11:18

İtiraf


Söylemek istediğim sözler var. Anlatılacak hikâyeler, anılar. Gücüm olsaydı da eski suçsuzluğumu anlatabilseydim. Tek haykırış nefesim kalmadı şimdi. Anlatamasam da, yüreğime kazmışım onları, soğuk gecelere sarılmışım...

Anılarımda esen meltem rüzgârlarıyla savrulmuşum, yorgun kaldırımları aklıma getirip, yine uzak yollar düşlemişim. Anlatsam da, acı verse de kopamamışım senli günlerden. Pişman mıyım? Asla...

Yaptığım hiçbir şeyden pişman olmamayı öğrendim yıllar önce. Her ne olursa olsun, kararlarımın arkasında durmayı. Ama içimde karşı koyamadığım, yüreğime yayılmasını engelleyemediğim bir duygu; özlem...

Bana ne oluyor. Bilmiyorum. Eski günlerin akışlarıyla rüzgârları dize getiren, hırçın karşı koyulmaz, sözünden dönmez çaresizlik içinde. Korkuyor, çünkü kendisine itiraf edemediği bu hain duygu iliklerime işliyor, bu benim. Ve yüreğim, parçalanırcasına özlüyorum. Nerelerde şimdi o giderken içimi dağlayan gurur?..

Lanet olsun ki sen beni mahvederken karşı koyamayacak kadar güçsüzdüm. Oysa kendimi senin yerine içimden fışkıran sevgiye kaptırsaydım, ne şimdi böyle çaresiz, ne de bu satırları yazmak için nedenim olurdu. Artık geri dönüşü yok bunun. Mucizeleri ise hakketmiyorum...

Keşke o geçse yine, beraber yürüdüğümüz yollardan diyorum, keşke demekten nefret ederek. Artık eski halim kalmadı hiç. Gözlerimde yanan o ışık çoktan söndü. Eski coşkusu yok yüreğimin. Bedenim, bu kendinden nefret eden ruhu taşımak istemiyor. Sen ne yapıyorsun hiç bilmiyorum. Biliyor olsam bile karşına çıkacak cesaretim yok. Biliyorum şimdi çektiğim ne varsa hepsini hak ettim...

Ve Bir İtiraf
Asla Göründüğüm Kadar Güçlü Olmadım...


Misafir 22 Ekim 2005 11:19

Hayatımda ilk önce SEVMEYİ öğrendim çünkü sevdikçe kendimi hissettiğimi öğrendim.
AFFETMENİN ne olduğunu anladım ve affetmenin aslında yeni insanlar kazandırdığını gördüm.
Bir gün geçmişime baktığımda PİŞMANLIĞIMDAN üzülmediğimi gördüm, bunları ben yaşadım çünkü..
Birisini HATIRLAMANIN aslında ufak bir telefon görüşmesi kadar basit olduğunu biliyorum artık.
Aslında BANA DEĞER VEREN İNSANLARIN çok yakınımda olduğunu fakat gözlerimin hep uzaklarda olduğunu anladım.
Birisini kırdıktan sonra ÖZÜR DİLEMENİN aslında beni ben yaptığını anladım.
SEN BENİM İÇİN ÖNEMLİSİN kelimesinin verebilecek en büyük hediye olduğunu buldum.
Bir yerden sonra KELİMELERIN mana ifade etmediğini biliyorum.
Sahilde yürür ve düşünürken birinin de beni DÜŞÜNDÜGÜ duygusu beni sevindiriyor.
MUTLU OLMANIN aslında bir kedinin güzel bir anını yakalamak kadar basit olduğunu anladım.
KAÇIRDIGIM FIRSATLARIN aslında bana yeni fırsatlar getirdiğini gördüm.
Yıldızların benim için parladığını görmeyen gözlerim, gün geldi HAYATIMDAN KAYAN YILDIZLARIN gömüldüğü maziyi unutması gerektiğini anladım.
GÖZLERIN kelimelerden daha önemli olduğunu ve yalan söyleyemediklerini biliyorum.
Hayatımda YANIMDA GÖRMEK istediklerimi yanımda göreceğim, çünkü onların bana değer verdiklerini biliyorum. . .
TELEFONUN 160 karakterine üzüntünün,mutluluğun,yıkıntının sığdığını gördüm.
YAŞAMIN YAŞAMAYA DEĞER OLDUĞUNU VE İSTERSEM MUTLU OLACAGIMI ÖĞRENDİM


Misafir 22 Ekim 2005 11:20

MUCIZE

Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı.

George'nin yalnızca çok pahalıya malolacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir." Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam
üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.

Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum." Eczacı Sally'e bakarak: "Anlayamadım" dedi. "Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi.

Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu. "Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim."

"Peki, ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. " Bir dolar ve onbir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!" "Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam.

Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yaşadığın yere gülürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı. Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı.

Anne: "Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!


Misafir 22 Ekim 2005 11:30

En Büyük Hacker Kevin...!
 
Kevin Mitnick. 38 yaşında. Gelmiş geçmiş en büyük hacker olarak kabul ediliyor. 5 yıl hapiste kaldıktan sonra geçtiğimiz yıl koşullu olarak serbest bırakıldı. Koşullardan birisi telefona ve bilgisayara dokunmamak. Bu koşulun başlıca nedeni daha önce de hapse giren Kevinin intikam olarak kendisini mahkum eden yargıca, kendisini suçlayan savcıya vb. oyunlar oynaması. Örneğin, bir seferinde telefon numarası öğrenme hattını (bizdeki 118 hizmeti) bir yargıcın telefonuna yönlendirmiş. Bir başkasında sevmediği birisinin telefonunu aylarca arızalı olarak göstermiş. Bir başkasının telefonuna binlerce dolarlık faturalar gönderilmesini sağlamış. Telefon ve bilgisayar sistemlerini avucunun içi kadar iyi bildiği tartışılmaz.

Kevin Mitnick sorunlu bir aileden geliyor. Kevin üç yaşındayken anne ve babası ayrılmışlar. Amcası bir madde bağımlısı. Bir seferinde cinayetle suçlanmış. Üvey kardeşi Adam aşırı doz uyuşturucu kullanmaktan ölmüş.

Annesi Shelly lokantalarda garsonluk yaparak hayatını kazanıyor ve sık sık erkek arkadaş değiştiriyordu. Kevin annesinin arkadaşlarından birisine yakınlık duymaya başladığı zaman annesinin hayatına başka birisi giriyordu. Kevinin gerçek babası ile ilişkisi çok azdı. Sık sık yer değiştiriyorlardı, düzenli bir hayatları yoktu. Kevinin sürekli değişen arkadaş çevresine karşı telefon iletişiminden başka bir seçeneği yoktu. Bu yüzden telefon sistemlerini iyi öğrenmesi gerekiyordu. Öğrendi de.

1978de Kevin Mitnick amatör radyoculukla uğraşıyordu. Bir yandan da telefon sistemleriyle ilgileniyordu. İnsan ilişkileri kötüydü, hemen herkesle takışıyor ve kavga ettiği herkese kin besleyip zarar vermeye çalışıyordu. Örneğin, telefon hatlarının kesilmesini sağlıyordu. Kin tutma ve sevmediği insanlara teknolojik zararlar verme huyu hep devam etti.

Kevin 1978 yılında amatör radyo sistemleriyle uğraşırken Roscoe ile tanıştı. Kevinin Roscoe ile ilişkisi hep sürecekti. 1995 yılında yakalandığında ilk aradığı kişi Roscoe olmuştu. Roscoe daha kolay kız arkadaş bulmak için o zamanlar ABDde yaygın olan telefon konferans sistemlerinden birisini işletiyordu. Roscoe teknolojinin bu yönünü seviyordu: Kız arkadaş bulmasına yardımcı olmasını. İlerde bu sayede tanıştığı ve yattığı kızların sayısını anımsamadığını söyleyecekti. Roscoe bu bilgilerini yazıya dökecek ve Ev Bilgisayarınızı Kullanarak Kadınları Baştan Çıkarma Kılavuzu adlı bir kitapçık da yazacaktı. Roscoenun kız arkadaşı Susan ise gündüzleri santral operatörlüğü geceleri fahişelikle para kazanıyordu. Susan da sevgilisi Roscoe sayesinde telefon sistemlerine ve daha sonra da bilgisayar sistemlerine girmeye başladı. Bu garip üçlüye katılan bir başkası Steven da telefon sistemleri konusunda bilgili birisiydi. Dördü çok uyumlu olmasa da iyi bir gurup oluşturdular. İçlerinde teknik olarak en iyileri Kevinken, gurubu bir arada tutan kişi ve gurubun beyni Roscoe idi. Kevin ve Susan birbirlerinden nefret ediyorlar ama ortak arkadaşları (ve Susanın sevgilisi) Roscoe yüzünden birbirlerine katlanıyorlardı.

Bu guruptakiler telefon sistemini telefon firmalarının çalışanlarından daha iyi biliyorlardı. Gizli bilgileri ve kişisel bilgileri elde etmeleri çoğunlukla sosyal mühendisliğe dayanıyordu: Sızmak istedikleri sistemdeki birilerini arayıp, onların bir şeylere kızmış üstleri gibi konuşup, onlardan bilgi alıyorlardı. Roscoe bu işi bilime dönüştürmüştü. Bir deftere çalışanların kişiliğine ait bir çok bilgi giriyordu: Üstü kim, altında kimler çalışıyor, yardımcı olmaya çalışan birisi mi yoksa soğuk birisi mi, çaylak mı, deneyimli mi. Hatta onların hobileri, çocuklarının adları vb. bile defterinde bulunuyordu.

Elde ettikleri bilgileri para için kullanmıyorlardı. Sistemlere girebilmek, onları tanımayan birisine ilişkin en ayrıntılı bilgileri elde etmek vb onlara yetiyordu. Bir seferinde bu dörtlü telefon numarası öğrenme servisini kendilerine yönlendirdiler ve telefon numarası soranlara Beyaz mısınız zenci mi? Telefon kataloglarımızı ayrı ayrı da gibi sorular yönelttiler. Bu tür şeylerle çok eğleniyorlardı.

Daha sonra uzmanlık alanlarını telefon sistemlerinden bilgisayarlara kaydırdılar. Roscoe üniversitelerin bilgisayar sistemlerinde dolaşırken Susan askeri bilgisayarlara giriyordu.

Kevin Mitnickin fotoğrafik bir belleği vardı. Bir çok parolayı içeren bir listeye biraz baktıktan sonra listeyi saatler sonra bile bir bire tekrarlayabiliyordu.

Bir süre sonra Kevin ile Roscoe özellikle Susanı dışlayacak şekilde vakit geçirmeye başladılar. Susan bu durumdan memnun değildi. Üstüne bir de Roscoenun başka bir kızla nişanlanması eklenince memnuniyetsizliği arttı. Memnuniyetsiz ve bilgili herhangi bir kadının yapabileceği şekilde intikam almaya karar verdi.

1980 yılının Aralık ayında US Leasing adında, elektronik cihazları kiralama konusunda uzman bir firmanın bilgisayarlarına girildi. Kendisini Digital Equipments firmasının teknisyeni olarak tanıtan birisi US Leasingi arayıp sistemdeki bir arızayı çözmek için geçerli bir kullanıcı adı, parolası ve bağlantı için telefon numarası sordu. Bu bilgileri şüphelenmeden karşı tarafa veren firma çalışanı ertesi gün Digital firmasını aradığında böyle bir kimsenin olmadığını, firmalarının onlar tarafından aranmadığını öğrendi. Aynı gece boyunca firmanın yazıcıları sürekli olarak Sistem kırıcısı döndü. Sistem A üzerindeki disklerinizi ve yedeklerinizi uçurmaya az kaldı. Sistem Byi zaten uçurmuştum. Bunları geri yüklerken eğleneceğini umuyorum, seni .öt deliği, Öc alma zamanı, **** YOU, **** YOU, **** YOU vb ifadeleri basıyordu. Bütün zemin kağıtla kaplanmıştı. Kağıtlarda arada bir de insan adları görünüyordu: Roscoe, Mitnick, Roscoe, Mitnick.

US Leasinge kimin girdiği anlaşılamadı. Roscoe ve Kevin bunu Susanın yaptığını iddia ederken Susan da onları suçluyordu.

Susanın intikam çabaları devam etti. Roscoenun firmasını arayarak onun bilgisayar terminallerini izinsiz kullandığını ihbar etti. Bunun sonucunda Roscoe işten atıldı. Bu arada Roscoe ve Kevinin telefon kayıtlarını takip ediyor ve nereleri aradıklarını ne yaptıklarını saptamaya çalışıyordu. Roscoe ve Kevin takipten kurtulmak için sık sık telefon numaralarını değiştiriyorlardı. Buna karşılık Susan da onların evlerine kadar gelip telefon hatlarına saplanıyor ve bir telefon aparatıyla bağlı bulundukları santralda özel bir numarayı arayıp (telekom çalışanlarının kullandıkları bir teknik) numarayı öğreniyordu. Sonra bu tekniği kullanamamaya başladı: Kevin daha bilgili olduğu için santralın bilgisayarına girip kendi telefonunun bu şekilde bulunmasını engellemişti. Sonra da Kevin Susanın telefon görüşmelerini dinleyerek karşı kanıt toplamaya başladı. Susan yeni edindiği erkek arkadaşına telefonda mesleğinin inceliklerini ve ücretlerini bir bir açıklıyordu:  sen baskınsan yarım saati 45 dolar, sen pasifsen 40 dolar ve güreşmek istersen 60 dolar. Bu arada Roscoe kendisini ve ailesini tehdit ettiği iddiasıyla Susanı savcılığa şikayet etti. Susan zor durumda kalmıştı ama öc almak için hala bir fırsatı bulunuyordu. Savcılık ve emniyet görevlilerine Kevin ve Mitnickin yaptıkları işleri anlattı ve bu bilgilere karşı korunma istedi.

1981 yılında Kevin ve Roscoe ABDnin en büyük telekom şirketlerinden birisi olan Pasific Bell şirketinin Los Angelesdaki COSMOS merkezine girmeye karar verdiler. COSMOS, telefon firmaları tarafından her türlü iş için kullanılan veritabanı programının adıydı ve Digital Equipments firmasının bilgisayarları üzerinde çalışıyordu. Ülke çapında yüzlerce CSOMOS sistemi kuruluydu. Bu sistemde 10-15 civarında komutun nasıl kullanıldığını iyi bilmek gerekiyordu. Bunu da merkezin çöp kutularını karıştırarak elde ettiler. Çöpler arasında yazıcı çıktıları, çalışanların birbirlerine gönderdikleri notlar (parolalar dahil olmak üzere) ve buna benzer bilgiler vardı. Daha fazla bilgiye gereksinimleri olduğunu anlayınca kendilerini merkezin çalışanları olarak tanıtıp içeri girdiler. Şirket çalışanlarının bilgilerinin yer aldığı bölüme bazı adları eklediler. Digital Equipments bilgisayarları kullanan yerleri bir Digital çalışanıymış gibi aradıklarında bu adları kullanıyorlardı. Eğer karşı taraf kontrol etmek için COSMOS merkezini ararsa bu adlara rastlanacak ve arayan kişinin gerçekten Digitalda çalıştığı sanılacaktı. Bir yöneticinin odasından da COSMOSa ilişkin birçok kılavuz alıp çıktılar. Ama fazla ileri gitmişlerdi. Yaptıkları iş hackerlık falan değil düpedüz hırsızlıktı. Ertesi sabah odasına daldıkları yönetici işyerine gelince kılavuzların eksik olduğunu farketti. Çalışan kayıtları arasında da tanımadıkları adları kolayca farkedebildiler ve şirketin güvenlik departmanına haber verdiler. Onlar da emniyet görevlilerine haber verdiler: Susanın bilgi verdiği emniyet görevlilerine.

Polisin Kevinin evini basması uzun sürmedi. Kevin evde yoktu. Polislerin buldukları şeyler arasında COSMOS merkezi ile ilgili hiçbir şey yoktu ama genel olarak telefon ve bilgisayar sistemlerine ilişkin çok şey vardı. COSMOS güvenlik görevlilerinin ifadelerine dayanarak tutuklama kararı çıkartıldı. Kevin sinagoga gitmişti. Ailece pek dindar olmasalar da Kevin sık sık part-time çalışmakta olduğu sinagoga gidiyordu. Polisleri karşısında gören Kevin kaçmak istedi ama kısa bir araba takibi sonunda yakalandı. Kevin yakalandığında dağılmıştı: Çok korktuğunu söylüyor ve ağlıyordu.

Savcı Kevini ve Roscoeyu hırsızlık ve bilgisayara izinsiz girme ile suçladı. Duruşmadan hemen önce Kevin iki konuda suçlu olduğunu kabul etti. Bu yolla Roscoeya ihanet ediyordu ama Islahhaneye gitmekten kurtulmayı umuyordu. Kurtuldu da. Aldığı ceza (ceza bile denilemez) 90 günlük bir inceleme ve 1 yıllık gözetim idi. Diğer arkadaşları da 3-5 ay arası cezalar aldılar. Kevinin arkadaş gurubuyla da görüşmemesi gerekiyordu.

Guruptaki kişiler cezalarını çekerken Susan da büyük bir aşama kat etti ve güvenlik konusunda danışman olarak çalışmaya başladı. Hatta bu sırada Washingtona gidip senatörlere ve yüksek düzey askeri personele bilgi bile verdi.

Kevin bu sırada Lenny adında başka bir arkadaşıyla en iyi bildiği işe devam ediyordu: Bilgisayarlara ve telefon sistemlerine girmek. En çok rastladıkları bilgisayarlar Digital Equipments firmasının mini bilgisayarlarıydı. Önceleri PDP serisi bilgisayarlar daha sonra ise VAX serisi bilgisayarlar. Bu bilgisayarlar üniversitelerde ve telekom firmalarında çok yaygın olarak kullanılıyorlardı. Kevin ve arkadaşı Lenny en çok da Güney Kaliforniya Üniversitesinin bilgisayarlarına giriyorlardı. Bu da tekrar başlarının belaya girmesine neden oldu. Bir akşam üniversitenin terminallerinde "çalışırken" yakalandılar. Bu sefer Kevin kolay kurtulamadı: Bir ıslahhanede 6 ay geçirmesi gerekti. Bu arada Los Angeles polisi için de bilgisayar güvenliği konusunda bir video bant hazırladı. 1983'ün sonlarında serbest kaldı.

Kevin bir aile dostunun yanında çalışmaya başladı. Ama çalıştığı yerdeki tek bilgisayarı bütün gün boyunca kullanması patronunun dikkatini çekti. Patronu Mitnick'in neler yaptığını pek anlamıyordu ama Kevin'in bilgisayar başında kredi kartları sorgulaması yaptığını farkediyordu ve kaygılanıyordu. Kaygılarını anlatmak için polis teşkilatına ziyaret yaptı; Kevin Mitnick'in belalısı polis detektifi ile görüştü. Detektif de o sıralar Kevin ve arkadaşı Rhoades için bir soruşturma yürütüyordu. Soruşturma konusu bir telekom firmasının kodlarını kullanarak uzak mesafe görüşmeleri yapmalarıydı. Aynı zamanda MIT'nin çalışanlarını elektronik ortamda tehdit ediyorlardı. Bu sıralarda amatör radyo yayınlarıyla yaptığı kabalıklar Kevin'in amatör radyo lisansını kaybetmesine neden olmuştu. Detektif için bütün bunlar yeterliydi ve Kevin için bir arama ve tutuklama kararı çıkarttı. Evini, işyerlerini aradılar ama Kevin'i bulamadılar. Hapishaneye girmektense kaçmayı tercih etmişti.

1985'in yazında Kevin tekrar ortaya çıktı. Hakkındaki tutuklama kararı zaman aşımına uğramıştı. Tekrar arkadaşı Lenny ile ilişkiye geçti. Lenny çalıştığı yerlerdeki bilgisayarları Kevin'in kullanımına açıyordu. Bu sırada ABD'nin en büyük (CIA ve FBI'dan daha büyük) haber alma teşkilatı olan NSA (National Security Agency) bilgisayarlarına da girmeye başladı. Yaklaşık altı ay içinde Los Angeles bölgesi içindeki hemen tüm mini bilgisayarlara girmelerini sağlayacak kullanıcı hesaplarını elde ettiler. Bu sırada NSA'in sıkıştırmasıyla Lenny işten kovuldu (girdiği işlerin çoğundan kovuluyordu).

Kevin 1985'in Eylül'ünde bir bilgisayar okuluna yazıldı. Başarılı bir okul dönemi geçiriyordu.

Kevin'in kızlarla arası hiç iyi olmamıştı. Bu yüzden 1987 yılında, arkadaşlarına evleneceğini söylediğinde herkesi şaşırttı. Gelin adayı bir telefon şirketinde yönetici olarak çalışıyordu (Kevin kızın nerede çalıştığını duyduğunda gülmekten az kalsın yere yuvarlanıyordu) ve Kevin'le okulda tanışmışlardı. Kevin ve arkadaşı birlikte yaşamaya başladılar.

Kevin, UNIX işletim sisteminin bir çeşidini üretip satan Santa Cruz Operation (SCO) firmasının bilgisayarlarına girdi. Bir sekreterin hesabını kullanıyordu. Eylemleri fark edildi. SCO yetkilileri telekom şirketiyle işbirliği yaparak bağlantının kaynağını bulmaya çalıştılar. Bu iş normalde onlar için çocuk oyuncağıydı. Ama bu sefer bir zorlukla karşılaştılar: Bağlantıyı izlemeleri engelleniyordu. Kevin saatlerce bağlı kaldığı halde hattı bulunamıyordu. Bir süre sonra Kevin firmanın programı olan XENIX'i kopyalamaya çalıştı. Artık çok olmuştu. Bir seferinde dikkatsiz bir şekilde bağlanınca nereden bağlandığı saptandı. Evi yerel polis tarafından basıldı. Evde bilgisayar, modum (polis kayıtlarında böyle görünüyordu), telefon bağlantı aparatı, 55 adet disket çeşitli kitap ve kılavuzlar ile bir adet tabanca buldular. Kevin ve arkadaşı için tutuklama kararı çıkartıldı, sonra arkadaşının bu işin içinde olmadığı anlaşılınca onun kararı kaldırıldı. Dava sürerken Kevin ve arkadaşı evlendiler. SCO davası Kevin'in suçunu kabul edip işbirliğine yanaşması ile bitti.

1988 yılında Kevin ve arkadaşı Lenny bir başka okula girdiler. İlk yaptıkları şey okulun bilgisayarındaki bütün dosyaları manyetik bant kartuşlarına kopyalamaya çalışmak oldu ve bu iş sırasında yakalandılar. Okulun sistem sorumlusu gecikmeden polise haber verdi. Polisin elinde yeterince bilgi vardı ve Kevin'i hapishaneye tıkıp orada uzun süre tutmak için ellerinden geleni yapmaya kararlıydılar. Ama polis, üniversite, telekom şirketi ve Digital Equipments arasındaki koordinasyonsuzluk yüzünden hiçbir şey yapılamadı.

Çalışmaları için Lennynin işyerindeki bilgisayarları kullanıyorlardı.

Kevin ve Lenny'nin şimdiki amaçları Digital Equipments firmasının en değerli yazılımı olan VMS işletim sistemini elde etmekti. Bunun için Arpanet içinde gezinmeye başladılar. Arpanet içindeki bir askeri bilgisayara girmeyi başardılar ve onu çaldıkları yazılımları saklamak için kullanmaya başladılar. Bu bilgisayara girdikleri anlaşılınca başka bilgisayarlara geçtiler: Güney Kaliforniya Üniversitesinin bilgisayarlarına. Bilgisayarlara giriyorlar, onların üzerinden Arpanet'e çıkıyorlar ve bir yerlerden aldıkları VMS'in kaynak kodunu bu bilgisayarlara kopyalamaya çalışıyorlardı. Kopyaladıkları kod VMS'in alalade bir sürümü de değil 5.0 sürümüydü. Bu sürüm henüz müşterilere dağıtılmaya başlanmamıştı ve bulunabileceği tek yer Digital Equipments'ın iç ağı olan Easynet idi. Kevin ve Lenny gerçekten de bir zamandır Easynet'e giriyorlardı. Girmekle kalmayıp Easynet içinde çalışanların birbirleriyle yazışmalarını da izleyebiliyorlardı. Bu yazışmalar arasında iki kişi dikkatlerini çekti . Birincisi bir VMS güvenlik uzmanıydı. İkincisi ise sürekli olarak bu uzmanla yazışan ve İngiltere'deki bir üniversitede çalışan bir başka uzmandı. İkinci uzman sürekli olarak bulduğu güvenlik açıklarını ilkine gönderiyordu. Tabii, bunlar Kevin ile Lenny'nin eline de geçiyordu.

VMSin kaynak kodunun üniversitenin bir bilgisayarına aktarılması bittiğinde sıra dosyaları bir manyetik bant kartuşuna kopyalamaya gelmişti. Ellerindeki araçlarla bunu uzaktan yapmaları mümkün değildi. Bunu üniversitenin bilgisayarının başında yapmaları gerekiyordu. Bu iş için yanlarına eski arkadaşları Roscoeyu aldılar. Kevin tanındığı için üniversiteye girmeyecek, işi Lenny ile Roscoe bitirecekti. Roscoe kendisini bir öğrenci olarak tanıtıp kopyalaması gereken dosyalar olduğunu söyledi ve kartuşun bilgisayara takılmasını sağladı. Sonra Lenny ile buluşup telefonla Kevine haber verdiler. Kevin bilgisayara uzaktan bağlanarak dosyaların kopyalanması için gereken komutları verdi. İşlem bitince Roscoe kartuşu aldı. Dosyalar çok büyük olduğu için bu işlemleri birkaç kez yapmaları gerekti ama sonunda VMSin kaynak kodlarına sahip oldular. Artık bu kodu inceleyip işletim sisteminin açıklarını bulabilirlerdi.

Bu sırada hem üniversitede hem de Digital Equipmentsda sisteme birilerinin girdiği anlaşılmıştı. Kevin ve Lennynin de okudukları e-postalar ile yakından bildikleri gibi Digital içinde üç kişi hemen hemen tüm zamanlarını bu işi çözmeye adamışlardı. Ama Kevin ve Lenny yine bu e-postlardan Digitalın onları bulsa bile kolay kolay suçlamayacağını öğrenmişlerdi. Firmalar kendi sistemlerine birilerinin girdiğinin öğrenilmesinden hiç de memnun kalmıyorlardı. Yine de her iki kurum da onları saptamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Kendilerine gelen telefon bağlantılarını izlemek için telekom şirketleriyle birlikte çalışıyorlardı. Kevin telefon sistemini iyi tanıması nedeniyle aramalarını hep çağrı yönlendirme yöntemiyle yapıyor ve izleme sonunda rastgele numaralara erişmelerini sağlıyordu. Bir keresinde rastgele numara ortadoğudan göçen bir adamın numarası çıktı. Adamın evi FBI tarafından basıldı ama ajanlar televizyon seyreden bir adamdan başka bir şey bulamadılar.

Bu arada Lenny ile Kevin arasında sorunlar baş göstermeye başladı. Lenny daha normal bir hayat sürmek istiyordu: Hackerlık dışında faaliyetlerle ilgilenmek, kız arkadaşına daha fazla zaman ayırmak istiyordu. Kevin ise tek bir şeye saplanmıştı: Daha çok, daha çok bilgisayar sistemine girmek. Lennyi de kendisiyle çalışmaya zorluyordu. Lennny, Kevinin ilerde kendi aleyhinde kullanabileceği bilgileri topladığını düşünüyordu. Sık sık tartışıyorlardı. Kevin her işlerinde "bu sonuncu olacak başka bir hacking yapmayacağız" diyordu ama birisi bitince bir başka işi başlatan da yine hep o oluyordu. Kevin çalışmaları ile ilgili olarak da karısına sürekli yalanlar söylüyordu. Lenny arkadaşları Roscoeyu arayıp durumdan yakındı. Roscoe da Kevinin halinden memnun değildi ve ona şimdiden iyi bir avukat bulmasını önerdi. Kevin çığrından çıkmıştı: VMS işletim sisteminin kaynak kodunu kopyaladıktan sonra şimdi de yine Digitaldan Doom adında bir oyunu kopyalamak istiyordu. Lenny için bu kadarı fazlaydı. İşindeki amirleriyle konuşup durumunu anlattı. Birlikte hem Digitalı hem de FBIı aradılar ve durumu anlattılar. Lenny o ana kadar elde ettikleri 36 adet kartuşu FBIa teslim etti. Birlikte Kevine bir tuzak hazırladılar. Lennynin üstüne mikrofon ve teyp yerleştirdiler. Lenny her akşam olduğu gibi işyerinde Kevin ile buluştu. Bu sırada FBI ve Digital güvenlik elemanları da aynı binada onları izliyordu. Kevin sabah saat 3e kadar çalışmayı sürdürdü. Ertesi sabah FBI ajanları ve Digital yetkilileri bir toplantı yaptılar. Her zamankinin aksine bu sefer Digital da geri çekilmemeye karar vermişti. O gün akşam Kevin tutuklandı. Yıl 1988 idi.

Kevinin tutuklanışı gazetelere manşet oldu. Haberlerde onun basit bir telefonla nükleer savaşa yol açabileceği, toplum için bir tehdit oluşturduğu işleniyordu. Kevin maksimum güvenliğin sağlandığı bir hapishaneye kondu. Digital firması Mitnickin kendilerine verdiği zararın 160 bin dolara mal olduğunu iddia etti. Kevin mahkemede bazı suçlamaları kabul etti, yaptıklarından dolayı özür diledi ve bu tür şeyleri bir daha tekrarlamayacağına söz verdi. Mahkeme onu bir yıl hapis ve altı aylık bir tedavi ile cezalandırdı. İyi hali görüldüğünden, 1990 yılının baharında, cezasının tümünü tamamlamadan hapishaneden şartlı olarak çıktı. Hapishaneden çıktığında karısı boşanmak istedi: Bütün olan bitenden bıkmıştı.

Kevin hapisten çıktığı zaman eski arkadaşı Susan ile görüşmeye başladı. Kevin kilo vermişti ve düzenli bir işte çalışıyordu. Susan, sonradan bu döneminde Kevini baştan çıkarmaya çalıştığını söyleyecekti. Onun yatakta nasıl olduğunu merak ediyordu. Ama Kevinin bu taraklarda bezi yoktu. Susan vazgeçti. Daha sonra isteseydim onunla yatardım diyecekti.

FBI hapisten çıkan Kevin'in ıslah olduğuna inanmıyordu. Justin Petersen adında bir eski hacker'ı Kevin'in peşine taktı. Justin hem Kevin, hem de Roscoe ile ilişkiye geçip onları bilgisayarlara girme konusunda cesaretlendirdi. Üçlü birlikte bir çok bilgisayara girdiler. Kevin Justin'in ajan olduğunu farkedince bir avukata danışıp onunla yaptıkları görüşmeleri teybe kaydettiler. Ama çok geçti. Şartlı salıverme kurallarını ihlal ettiği için Kevin hakkında tutuklama kararı çıkartıldı. Kevin yakalanmamak için kaçmaya başladı. Sürekli şehir değiştiriyor, alışverişini hep nakit paralarla yapıyordu. Bilgisayarlara girme huyundan vazgeçememişti. Gelişen teknoloji ile birlikte bir dizüstü bilgisayar, bir hücresel telefon ve modemle çalışmak yeterli hale gelmişti. İnternet'in yaygınlaşması da ona hizmet ediyordu. Bir yerel İnternet hizmet sağlayıcısına bağlanıyor oradan da İnternet'te yaygın olarak kullanılan Telnet programı ile istediği sisteme bağlanabiliyordu.

Bu sırada Digital firmasına VAX sistemlerinin hatalarını rapor eden İngiliz'le arasında garip bir bağ oluştu. Kevin, İngiliz'in firmaya gönderdiği e-postaların hepsini okuyabiliyordu. Bu e-postalardan ne kadar bilgili bir kişi olduğunu anladığı İngiliz'e karşı hayranlık besliyordu. Bu hayranlığın sonunda kendisini telefonla aramaya bile başladı. Telefon görüşmeleri 2, 3 bazen 4 saat sürüyordu. İngiliz'in FBI ile bağlantılı olarak onu yakalamaya çalıştığını öğrenince büyük hayal kırıklığına uğrayıp bağlarını koparttı.

1994'ün son aylarında Kevin Seattle kentindeydi (Microsoft'un da merkezinin bulunduğu Amerika'nın kuzeydoğusundaki bir kent) . Brian Merril adıyla bir hastanede bilgisayar teknisyeni olarak çalışıyordu. Şehrin telekom şirketinin iki detektifi telefon korsanlığını araştırırken onu buldular. Tarama cihazı ile binasına kadar ulaşıp telefon konuşmasını dinlediler. Kevin karşısındakiyle bir bilgisayar sistemine nasıl girileceğinden konuşuyordu. Ama arama emri ancak birkaç ay sonra çıkarılabildi. Arama yapıldığında da Kevin'i bulamadılar. Kevin yine kaçmayı başarmıştı. Kaçtığı yer Amerika'nın doğusundaki Raleigh kentiydi. Bu kentte son ve en uzun hapis cezasına çarptırılmasına neden olan işini yapacaktı: Japon kökenli bir Amerikalı olan Tsutomo Shimomura'nın bilgisayarına girmek.

Tsutomo Shimomura dünyaca ünlü bir fizikçi olan Richard Feynman'dan ders alan parlak bir astrofizikçi idi. Ama astrofizik onu kesmiyordu. 19 yaşında Los Alamos Ulusal Laboratuvarında işlemci mimarisi ve hesaplama yöntemleri üzerinde çalışmaya başladı. Daha sonra San Diego Süper Bilgisayar Merkezinde çalışmaya başladı. Kendini beğenmiş birisiydi. Karşısındaki kişi onun konularından anlamıyorsa Tsutomo için değersizdi. Bilgisayarları çok seviyor ve bilgisayar güvenliği alanıyla yakından ilgileniyordu. Bu özelliği yüzünden Hava Kuvvetlerine ve NSA'e güvenlik konusunda danışmanlık yapıyordu. Bilgisayarına girildiğini farkettiğinde çok şaşırdı, çok bozuldu ve bunu kişisel bir tehdit olarak algılayıp bilgisayarına gireni takip etti. Yakalayana dek.

Tsutomo'nun sistemine giren kişi iz bırakmamak için günlük dosyalarını (log files) silmişti. Ama Tsutomo çok önceden tedbirini almıştı: Günlük dosyalarının bir başka bilgisayara düzenli olarak gönderilmesini sağlamıştı. Bu dosyaları bir master öğrencisi düzenli olarak inceliyordu. Bu öğrenci normalde hep artması gereken günlük dosyalarının son kopyasının küçülmüş olduğunu gördüğünde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu farketti. Durumu Tsutomo'ya haber verdiğinde Tsutomo kayak yapmaya gidiyordu. Tatilini iptal edip hemen San Diego'ya döndü.

Tsutomo'nun bilgisayarlarına saldıran kişi IP spoofing denilen bir tekniği kullanıyordu. Chicago'daki Loyola Üniversitesinden girdiği sanılan birisi, bilgisayarının IP adresini Tsutomo'nun ağındaki bir IP adresi olarak göstermişti. Saldırgan bu yolla Tsutomo'nun birçok bilgisayarından düzinelerce dosyayı kopyalamıştı. Tsutomo bu tekniği duymuştu ama gerçekleştirilmesi çok zor olduğu için uygulandığını hiç görmemişti.

Tsutomo bilgisayar güvenliği konusunda çalışan kişilerin çoğu gibi Kevin Mitnick'i duymuştu. Kevin'in arandığını da biliyordu. Saldırganın o olduğundan emin değildi ama araştırmaya hemen başladı. Önce saldırganın neleri çaldığını buldu: Hücresel telefon kodları, Tsutomo'nun e-postalarını ve çeşitli güvenlik araçlarını içeren özel klasörü (home directory) birçok başka dosya. Tsutomo bilgisayarlarındaki güvenlik önlemlerini arttırıp tatiline döndü. Sonraki günlerde Tsutomo Bruce Koball adında birisi tarafından arandı. Bruce San Fransisco'da yaşıyordu ve İnternet hesabına ayrılan disk alanının Tsutomo'nun dosyaları ile dolduğunu bildiriyordu. Bu alanda Tsutomo'nun yaklaşık 150MB'lık dosyası bulunuyordu. Tsutomo San Fransisco'ya uçup İnternet Hizmet Sağlayıcısının merkezine karargah kurdu. Buradan kendi sistemlerine giren kişiyi izlemeye başladılar. Onun klavyede bastığı her tuşu takip edebiliyorlardı. Saldırganın o bölgedeki başka İnternet Hizmet Sağlayıcılarına (ISP) da girdiğini ve o sistemleri de parmağının ucunda oynattığını farkettiler. Karşılarındaki kişi sıradan birisi değildi. Saldırganın aslında yine o yöredeki başka bir ISP'den girdiğini farkedince karargahlarını oraya taşıdılar. Orada saldırganın ISP'nin 26000 müşterisine ait kredi kartı bilgilerini elde etmiş olduğunu gördüler (bu kredi kartı bilgilerinin kullanılıp kullanılmadığı hiç anlaşılamadı). Saldırgan ondan fazla kişinin e-postalarını izliyordu. Bu e-postalar içinde "itni" ifadesini arıyordu. Tsutomo'nun kuşkusu kalmamıştı: Aradıkları kişi Kevin Mitnick'ti.

Bu sırada saldırganın aramayı Raleigh'den (ABD'nin öbür tarafı) başlattığı saptandı. Aramalar bir hücresel telefon ve modemle yapılıyordu. Tsutomo tası tarağı toplayıp Raleigh'a uçtu. Orada telekom şirketi Sprint'in bir teknisyeni ile birlikte bir arabaya atlayıp telefon görüşmelerini taramaya başladılar. Otuz dakika içinde Kevin'in yeri saptandı. FBI'a haber verildi. Kevin'in kanıtları yok etmemesi için hızlı hareket etmeleri gerekiyordu. Sabahın ikisinde ajanlar kapıyı çaldılar. Kevin'in ilk sorduğu şey arama belgesiydi. Ajanlar arama belgesini gösterdiklerinde adresin yanlış yazılmış olduğu anlaşıldı. Ama bu Kevin'in içeri giren ajanlar tarafından tutuklanmasına engel olamadı. Beş yıl hapishanede kaldı. 2000 yılı içinde serbest bırakıldı. Halen gözetim altında. Telefon kullanamıyor (annesini araması dışında). Bilgisayara el süremiyor. ABD dışına çıkması yasak. Geçimini konferanslara katılarak sağlıyor.


Misafir 22 Ekim 2005 11:39

Denizyıldızı Öyküsü

Kıyıda binlerce deniz yıldızı vardı.
Küçük bir kız ölmesin diye onları
Birer birer denize atmaya başladı
"Uğraşma canım" dedi annesi,
"Bu hiçbirşeyi değiştirmez ki "
Kız bir an durdu ve elindeki
Denizyıldızına baktı,
" Bunun için değiştirecek ama"


Misafir 22 Ekim 2005 11:50

Benim Adım Aşk


Aşk benim adım, aşk... Kısacık bir kelimeyim ama anlamım ansiklopedileri aşar. Ne rengim belli, ne zamanım? Ansızın dikili veririm karşınıza. Beklenmedik zamanlarda sinsice süzülürüm yüreklerinize. Adım aşk benim...

Bir bakmışsınız hızlı hızlı çarptırmaya başlamışımdır kalbinizi. Heyecan yüklerim benliğinize, bir anda değiştiririm renginizi. Siyahtan maviye yol alır kalpler benimle. En acılı yüreğe bile huzur verir benim adım. Benim adım aşk... Gece gündüz demeden damarlarınızda dolanırım.

Gururunuzu ve mantığınızı silerim bir anda... Size aynı anda korkuyu ve cesareti verip, hayatınızı en tatlı oyuna dâhil ederim. Ben ruhunuza güneş gibi doğduğum gibi, bazen geceleri getiririm. Benim adım aşk... Ben bir karmaşayım.

Size şiirler, mektuplar ve güzel sözleri yazdırtan duyguyumdur ben. Bir gülde değişir bazen adım ve sevgiliye yol açarım kalpten kalbine. Ben size en aptal şeyleri yaptıran şeyim aslında. Aşk benim adım, aşk...

Bazen ruhunuzu sıkıştırıp, sizi kendinizle baş başa bırakırım ve benim sayemde birleşir sevdiğinizle elleriniz. Ben öyle bir şeyim ki sizi hem hayata bağlarım, hem hayattan soyutlarım. Ben yaralarım ve yaralarınızı saranım. Benim adım aşktır... Ben çözümü en zor vakayım.

Aşk benim adım, aşk... Anlamım ve yaşatacaklarım sınırsızdır aslında ama ne gerek var hepsini şimdi anlatmaya. Benim adım aşk... Beni yaşadıkça tanıyın. Bir gün elbet sizin yüreğinize de uğrarım. Benim adım aşk... Ben bambaşkayım


Misafir 22 Ekim 2005 11:51

Güzellik mi, Düşünce mi ???


Ewan 22 yasına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini tasiyordu.10 gün sonra Kore'deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere'den ayrılacaktı , hiçbir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona.

Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi , bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabi daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan'ı da derinden etkiliyor,notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane memuresine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı: "Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karsısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore'ye gidiyorum, sizi tanımak - mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum." Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı arkasına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor,yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan'ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly'i görmek istediğini yazdı. "Ancak seni tanıyabilmem için bana bir Resmini gönder lütfen" diye ekledi. Holly buluşmayi kabul etti fakat resmi göndermedi. "Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım." dedi. Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye dondu. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly'i aradı. Bir müddet bakindi, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel vücutlu, uzun sarı saclı,masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiçbir şey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve "Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?" diye sordu. Tam o sırada güzel kadının omuzunun üzerinden arkasındaki yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saclı,tozlu uzun pardisesu ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karsısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından gecen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly'le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, "Merhaba Holly" dedi gözlerinin içi gülerek. "Pardon" dedi kadın."Ben Holly değilim. Az önce buradan gecen sarı saclı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkısındaki cafe'de bekliyormuş......"


I3uz_KaLpLi 22 Ekim 2005 11:58

Paylaşımlarımızı daha işimize yarayacak bilgi edinebileceğimiz şahsiyetler için yapın lütfen.


Misafir 22 Ekim 2005 12:05

Bu Yanlızlık Benim


Gece karanlığın en tatlısını yaşarken hüzün makamında ezgiler çınlar kulaklarımda...

Kendime benzettiğim yıldızlara bakıp kalp atışımı sayarım o vakitlerde. Bir beni bir de yalnızlığımı düşündüğümde kendimi hür bilirim. O tatlı yalnızlıkta dilime dökülen kelimeler daha bir koyulaştırır karanlığı...

Ya yalnızlık sigara külü kadar yalnızlık ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi... Ve yalnızlık sigara külü kadar yalnızlık, değerini bilemedikleri sevdaları, değerini bilemedikleri dizeleri hatırladıkça gözyaşlarım eşlik eder sancılarıma, gözlerimde inmeyi bekleyen damla vuslatına erer. Gönlümün penceresini kapatırken yağmurların sesiyle uyanırım ellerini uzatmış beni bekliyor nurlar...

Yağmura sarıldığım o hazin dakikalardan sonra yüreğimdeki güvercinleri uçururum, gözlerimde başlayan dinmez bir ilahi, baktıkça çürüten bir hercai gibi sarıyor harami yanımı...

Islak, yalnız ve ürkek kaldırımlar oldum olası hep soğuk gelir bana...

Asfaltların zift kokusuna yankılanır hüzünlerim. Ellerim cebimde, dudağımda ıslığım, beni sırılsıklam bir mecnuna çeviren yağmurla çıkmaz sokakların hepsini dolaştım. Yeni bir şarkının hengâmesinde bir başka sabaha kavuşurken yalnızlığım devrim yapıyordu. Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar yeryüzündeki dostunuz benim diye haykırıyordum semaya, tebessüm eşliğinde bakınıyordum etrafa beyhude geçirdiğim zamanıma acı bir gülümseme hediye ediyordum...

Zaman ne de geçiyor sevdiğim. Saat 12’dir. Söndü lambalar diyordum kendime. Uyumak istemiyorum çünkü rüyama turnalar gelmiyor. Uyumak istemiyorum çünkü kâbuslar beni bekliyor...

Bu gün kalbim yitik nameler peşinde. Uykuyu unutan gözlerim bir bilinmezi araştırıyor. Acaba yalnız olduğumu hissettiren gece mi? Hüzünlenmek için gece mi bekliyorum? Yanan bir yüreği ıslandığım yağmurla mı söndürüyorum?..

İçimde yankılanan bu sorulara mavilerini, denizini kaybetmiş martılar cevap veriyor. Martıdan duyduğum şiir beni sevda diyarına hicret ettiriyor. Sen nereden bileceksin ki içimde bir yağız atın vurulduğunu, martıların bir daha dönmeyeceğini ve mavilere yazılan bir hüznün son damlasının da ona gittiğini nereden bileceksin ki sen...

Beni hıçkırıklara boğan bu dizeler yüreğimdeki yarayı kanatıyor, yalnız olmadığımı, içimde titrek bir mum edasıyla yanan ateşin olduğunu hissediyorum. Beni ağlatan dualar gibi gözlerimde başlayan bir sevdayı taşıyorum. Kuşanıp sevdamı düştüm yollara geri dönerim belki diye. Yol göstermesi için gözyaşlarımı döktüm attığım her adımdan sonra. Pervane böceği oldum sanki hani o ateşe âşık olup atmıştı kendini ateşe. Ateş uğruna ateşe atılmaktı istediğim...

Kimseye söyleyemezdim yalnızlığıma sevdalandığımı merhamet abidesi kardelene yöneldim. Bulutların kulağıma fısıldadığı şarkıyı yalnızlığıma yazdığım şiiri bir de ağlayan martıları alıp yürüyorum sonsuzluğa sonsuz maviliğe doğru ilerliyorum Allah yardımcım kardelen yoldaşımdır şimdi...


Aşkın Hikayesi


Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.

Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş:

"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"


İki Kardeş

Zamanın birinde 2 kardeş varmış. Büyük olanı koskocaman bir
çiftliğin sahibi ve koyun ağasıymış. Hatta o kadar zenginmiş ki
zenginliği başka memleketlerde dahi dillerde dolaşırmış.
Küçük kardeş de abisinin yanında karın tokluğuna çiftlik
işlerinde çalışırmış. Kar kış sıcak filan demeden abisinin
işlerini halletmek için vargücüyle çalışırmış.

Ortalığın sıcaktan cayır cayır yandığı bir yaz günü küçük kardeş
yorgunluktan bitap düşmüş ve bir ağacın gölgesinde uyuyakalmış.
Çok geçmemiş ki abisi kardeşini ayağındaki koca potinleriyle
hafiften tekme atar gibi "kalk iş zamanı uyunur mu bedava ekmek
yok" diyerek uyandırmış. Kardeşi ne olduğunu anlamadan şaşkın
gözlerle etrafa bakmış ve abisi o heybetli cüssesiyle karşısında
dikiliyor. "Abi neden uyandırdın beni çok güzel bir rüya
görüyordum. Rüyamda büyük bir çiftliğim atlarım hayvanlarım ucu
bucağı gözükmeyen tarlalarım benim için çalışan yüzlerce isçim
traktörlerim ve daha sayamayacağım bir sürü mala sahiptim. O kadar
güzel bir rüyaydı. Keske uyandırmasaydın da biraz daha tadını
çıkartsaydım" diye seslendi abisine. Abisi ise pis pis sırıtarak
"sen bu saydıklarını ancak rüyanda görürsün oysa bak ben bütün
bu saydıklarına sahibim ben bunların içinde yüzüyorum..." diyerek
sürdürdü sözlerini. Kardeşi ise dalgın gözlerle abisine baktı
ve şu sözler döküldü kurumuş dudaklarından.

"Abi biliyor musun aslında ikimizde rüya görüyoruz; fark, benim
rüyam gözlerimi açınca bitiyor senin rüyan ise gözlerini kapayınca bitecek!!!"


Kalbi ilik mi, kilibik mi?

Iki arkadas cami avlusunda oturmus konusuyorlardi. Arkadaslardan birisiBu aksam arkadaslarla maç izlemeye gidecegiz, sen de gelir misin diye sordu.

Soruyu soranin durumuna bakilirsa arkadasinin sevinç içerisinde evet diyerek onaylamasini bekliyordu. Ama beklenen olmadi.

Arkadasinin yüzüne ciddi bir yüz ifadesiyle bakan genç,Hayir maça gelemem. Biliyorsun ben evlendim, artik gözü yolda olan ve sürekli evde bekleyen bir esim var. Bundan böyle hayatima daha dikkat etmeliyim. dedi. Bu ifadeyi duyan arkadasi önce hayretle bakti arkadasinin yüzüne, ardindan alayli bir tavirla ;Vay, vay, vay kilibik kardesim, yüregi sevgi dolu pek muhterem ev erkegi, bakiyorum da ilk haftada boyunun ölçüsünü almislar. Nedir bu evdekileri ihmal etmemeliyim, artik maça gelmeyecegim laflari diyerek yeni evli genç arkadasini ayipladi.

Yeni evli genç tam agzini açmis arkadasina bir cevap verecekti ki yan taraflarinda oturan nur yüzlü bir dedenin konusmasiyla basini o tarafa çevirdi. O zamana kadar olanlari göz ucuyla takip eden dede söze karisti.Gençler kusura bakmayin az önce konustuklariniza kulak misafiri oldum. Ve bu misafirlik beni yillar öncesine gülürdü. Simdi müsaadenizle size o gün basimdan geçen ve bugün sizin sayenizde hatirladigim olayi anlatmak istiyorum.diyerek basladi anlatmaya.

Yeni evlenmistim, mahalleden çok sevdigimiz arkadaslar bir program yapmis, birlikte eglenmek istemislerdi. Tabii beni de çagirmislardi. Durumu esime anlatarak gittim; ama aksam olmak üzereyken geri dönecegime dair söz verdim. Kalkmak üzere hareket edince durumu arkadaslarima izah etmeye çalistim ama hepsi birden anlasmislar gibi az önce arkadasinin sana maça gelmiyorum dedigin için söyledigi seyleri söylediler. Kimisi kilibik, kimisi korkak kimisi daha önce böyle degildin, evlendin böyle oldun tarzinda seyler söylediler. Anlayacaginiz zor durumdaydim. Ya eve gidip aksami esimle geçirmeyi tercih ederek korkak ve kilibik olacak, ya da arkadaslarimla kalarak onlarin baskisiyla güya kazak erkek oldugumu ispatlayacaktim. Her seyi göze alarak oradan ayrilmaya karar verdim. Yolda gelirken evimize çok yakin olan caminin hocasiyla karsilastim.

Durumu ona açmaya karar verdim. Söyledigi Sen kilibik degil, kalbi iliksin. ifadesi o kadar hosuma gitti ki, o günden bugüne ismim hep kalbi ilik olarak kaldi. Bu yüzden ben bunca hayatim boyunca evde asip kesen, sövüp döven, bagirip çagiran, kirip dökenlerle degil, kalbi iliklarla oturup kalkarim. Öylelerinin aslinda erkeklik dedikleri onlari pohpohlayan nefislerinden baskasi degil. Hz. Peygamber gerçek pehlivani bize bakin nasil anlatiyor:Gerçek pehlivan öfkelendigi zaman nefsine hakim olabilen kimsedir. (Müslim, Birr, 106)

Sonra beni bir kenara çekerek konu ile ilgili Hz. Peygamberin söyledigi birkaç hadisi de ekleyerek su kalbi iligi evde bekleyen esinin yanina gönderdi.

Biz bazen yabanciya bir melek gibi davranir, yüzüne güleriz de eve geldigimizde bizden sevgi bekleyen ev halkina karsi ifrit kesiliriz. Yabanci insan ne yapsin senin güzel ahlakini. Evet, elbette ki ona da güzel davranilmali; ama, güzel davranis, yani güzel ahlak ilk basta hayati birlikte yasadiklarimiza lazim degil mi?

Bir baska yerde de yine en hayirlidan bahseden Allah Resulü usvetül hasene olarak kendisini de örnek göstererek bize olmamiz gereken hali anlatiyor. Hz. Aise anlatiyor: Hz. Peygamber (sas) buyurdular ki: Sizin en hayirliniz, ailesine karsi hayirli olandir. Ben aileme karsi hepinizden daha hayirliyim... O gün bana korkak diyen ve kilibik olmakla elestiren arkadaslarimin birçogu ya esinden ayrildi ya da zehir zemberek bir aile hayatlari oldu. Oysa Allah Resulünün sözlerini hayatima düstur edindigim için evim çoluk çocuklarin oynastigi bir cennet kösesine döndü. Varsin bana korkak desinler. Ben Rabbimin ne dedigine kulak verir, her zaman kalbi iliklardan olmayi tercih ederim. Hakkinizi helal edin.

Dedenin bu anlattiklarindan sonra kendisini maça davet eden arkadasinin yüzüne anlamli anlamli bakan genç Sen istersen bana kilibik demeye devam et. Ben maça gelmeyerek evde dört gözle beni bekleyen esimin yanina giderek Kalbi iliklardan olmaya kararliyim. diyerek ayrildi. Dede, gencin arkasindan gülerek bakiyordu.


Misafir 22 Ekim 2005 12:46

Gözlerimiz bizden akıllıydı o sonbahar. Bizi aradan çıkarıp sevişmeye başladıklarında, ayaza vuran hava, sevinçten yumuşamıştı. İlk sevişmemizdi. Al aldı yanaklarım. Aldın. Sonsuza dek sende kalacağını bilir miydin? Belki hatırlamadığından o anı, anlayamıyorsun şimdi, neden cebindeki mendilin durup dururken ıslandığını.
Hasreti biz yaratmadık. Bizden önce de vardı. Kirlenir bazen, aşkı bilmeyenlerin dilinden. Mendilinle sil, incitmeden. Bu kentleri de biz dizmedik sıra sıra aramıza.
Zaten ben bu dünyanın yerlisi de değildim. Misafir olduğumu hep bildim. Seninle ağırladı beni dünya. Müteşekkirim.
Seni taşırken hep, tadına yandığım acı, ellerimden gönlüme yayıldı. Üşüdükçe
gözlerime, sözlerime sarındı.

Bendeki de can'dı nihayet. Ağırdı bazen. Bazen sağırdı. Yalan yok. Taşıyamadığım sabahlar, akşamlar oldu. "Denizdeki yakamozlara, dağdaki ağaçlara ve gökyüzündeki yıldızlara bırakmadım seni" desem yalan. Bir nefeslik ama, inan. Soluğum düzelir düzelmez, aldım. Ben bu dünyada bir tek seninle kandım.
Vakit yaklaşıyor. Ağır bir hüznün topalladığı rüyalarımdan belli. Eskiden olsa, bahçelerimde koşardı, papatyalarda coşardı. Zaten mavileri de yollamaz oldun artık bana. Böyle çekilmiyor, takvimlerin zamanı.
Bitse de olur gayrı. Ben gönülden, sen gönülden, men....
Zor oldu. Çok zor oldu.
Şimdi bir melek gelip dileğimi sorsa; "beni al, bir an, tek bir an cenneti gördüğüm gözlere gülür" diyemem çünkü hiç gelmedim.
Bu dünyanın yerlisi değildim. Gözlerindir, memleketim.
Vakit yaklaşıyor. Üzülemem.


Misafir 22 Ekim 2005 17:14

BABA BENİ AFFET
 
Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli
tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti. Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular. Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torunun belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti. Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu... 'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.:*(


caglayannet 22 Ekim 2005 21:07

ölümsüz aşk
 
Genç kiz yine acilar içinde odasinda yatiyordu. Henuz hayatinin baharinda ölümle yüz yüzeydi. Babasi onu kurtarmak için gazetelere ilan vermis, para teklif etmisti. Ama onun kalbinin teklemesi degil, kalbinin içindeki sizi ilgilendiriyordu. Sevdigi aklina geldi bir damla yas daha döküldü gözlerinden. Ayrildiklarindan beri tam bes çile dolu yil geçmisti. Aslinda sevgilerinin arasina o kahrolasi para girmisti. Hatirliyorduda sevdigi ona birkeresinde:
- Ben zengin degilim belki ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim, demisti.

Zaten sevgiye muhtaç birisi baska ne isteyebilirdiki. Kendisini sevmesi yeterdi.O en çok Saçlarinin dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdigi öpmüs koklamisti saçlarini. Her dökülen saç yüregine bir hançer olup saplaniyordu. Simdi tek istegi sevdiginin son anlarinda yaninda olmasiydi. Ne olurdu onu birkez daha görebilse, onu birkez daha koklayabilse.Bu düsünceler arasinda uykuya daldi.

Babasi heyecanli bir sekilde kizinin odasina girdi. " Müjde kizim,kalp bulundu " dediginde kizinin bir peri güzellliginde, sevdiginin özleminden islanmis yüzüne bakti ve çikti odadan...

Genç kiz, bir hafta sonra kendine geldiginde sanki baska bir dünyadaydi. Içinde acaip bir his vardi. Sanki bu dünya ona çok farkli gelmisti. Aklina yine sevdigi geldi. Kalbi eskisinden daha hizli atmaya basladi. Kalbi degismisti ama sevdigini eskisinden daha çok sever olmustu.

Bir gece ansizin uyandi uykusundan kalbi çok hizli atiyordu. Bu durum sürekli böyle devam etti.Doktora gitti, durumunu anlatti. doktor:
- Bir aya kalmaz geçer, demisti.
Ama aradan aylar geçmesine ragmen durum ayniydi.

Birgün bahçeye çikti Çiçekleri seviyordu. Kirmizi güllerin yanina gitti. Kalbi hizli hizli atmaya basladi. En çok kirmizi gülleri severdi. Çünkü sevdigi ona benzedigini söylerdi hep. Birden kapi çaldi. Kapiyi açti kimse yoktu. Yere bakti bir mektup vardi ve onaydi. Mektubu açti ve kalbi hizli hizli atmaya basladi. Bu onun kokusuydu. Koltuguna zarzor oturabildi. Zarfin içinden mektubu titreyen ellerle çikardi ve okumaya basladi :
" Sevdigim, bugün sevdamizin altinci yili. Seni hep sevdim. Seninle ayrilmak zorunda kaldigimizdan beri, bir kalbe iki sevginin sigmayacagini bildigimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Hergün sana siirler yazdim, hergün siirlerimi okudum ve hergün agladim. Tam bes yil boyunca hergün yazdim, okudum, agladim. Birgün önüme bir firsat çikti. Bu firsati reddedip kendime daha fazla haksizlik edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama simdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanina geliyorum o masum yüzünü oksuyor yanaklarina öpücükler konduruyorum, sen uyaniyorsun benim geldigimi anladigini saniyorum ama sen o tatli uykuna geri dönüyorsun. Sevdigim hep ben geldim senin yanina artik sen gel olurmu. Kirmizi güllerimize iyi bak. Ve artik unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var artik. Ona iyi bak olurmu. Kirmizi güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanima gelene kadar bekleyecegim sevdigim Hosçakal..."


__BozkurT__ 23 Ekim 2005 14:15

MARTILAR NİÇİN DENİZLER ÜZERİNDE UÇAR?
 
Bundan yüzyıllar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış. Tabi her masalda olduğu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve tabii ki bir de prensesi varmış. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış. Kralın emri ile her gün prenses dolaşmak için saray muhafızları ile birlikte sarayın dışına çıktığında ona bakmak yasakmış. Halk onun dolaşmaya çıktığı ilan edildiğinde eğilir ve gözlerini kapatır, ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalandırılırmış. Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında... Fakir bir köylü delikanlı iradesini yenememiş ve yavaşça başını kaldırıp prensese bakmış ve başını kaldıran fakir delikanlı ile prenses o anda göz göze gelmişler... Tabii ki... Tahmin edeceğiniz gibi fakir delikanlı pensese inanılmaz bir aşkla tutulmuş. Prensesin de o derin bakışlarının boş olmadığını düşün en fakir delikanlı günlerce uyuyamamış ve ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada fakir delikanlıya da tutulan güzel prenses onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış. Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler. Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına götürülen delikanlı nasıl olsa ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duyduğu aşkını anlatmış. Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin
yalvarışlarına dayanamayarak fakir delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.

İŞTE HİKAYEMİZ DE ZATEN BURADA BAŞLIYOR.
Hemen bir gemi hazırlattıran kral gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada
yanlız yaşamaya mahkum etmiş...Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan fakir delikanlı prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış... Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkından haberdarmış. Sonunda martılar bile fakir delikanlıyı anlamış ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar... Ve zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar aracılığı ile aşkları iyice büyümüş; ta ki... Bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir
mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii korkulduğu gibi olmamış... Ağlayarak kızına sarılan kral, hayvanların bile bu aşkı anlarken kendisinin anlayamadığı için kendisinden utandığını söyleyerek prensese hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş. Buna çok mutlu olan prenses hemen fakir
delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış. Tabii bu arada mektubu götürmek için bekleyen martıya da her şeyi anlatarak bütün martıları düğünlerine çağırmış. Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek için gagasını açtığında mektubun düştüğünü farketmiş. Ve mektubu tüm martılar hep birlikte aramaya başlamışlar... Fakat bir türlü bulamamışlar. Bu arada prensesten mektup alamayan fakir delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış... Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu arıyorlarmış... Prensesin kendisini unuttuğunu yahut istemediğini sanan fakir delikanlı
martıların onun için gelmediğini düşünerek, fenerden kendisini kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Ve malesef kralın
gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar...

İşte o gün bugündür, her şeyi düzeltmek için denizler üzerinde uçan martılar o mektubu ararlar. O mektubu bularak o inanılmaz sevgiyi ve her şeyi geri getiriceklerini sanırlar ve bu yüzden de hep denizler üzerinde uçarlar....:*(


__BozkurT__ 24 Ekim 2005 09:36

İŞTE GERÇEK ZENGİNLİK..
 
Günlerden bir gün çok zengin bir baba, ailesi ve oğlunu köye götürür. Bu yolculuğun tek amacı vardı; insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin yanında iki gece geçirirler.Yolculuk dönüşü baba oğluna sorar:
-İnsanların ne kadar fakir bir hayat sürdüklerini gördün mü?
-Evet baba.
-Ne öğrendin peki?
Oğlu acı bir tebessümle gülümseyerek cevap verir:
-Şunu gördüm: Bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört tane. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün ufku görüyorlar.
Çocuk, sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek hiç bir şey bulamaz ve çocuk ekler:
-Teşekkürler baba Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğim için...
:smiley32:



Saat: 23:50
Sayfa 1 / 40

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık