![]() |
Medya Haber Bu ülkede herhangi bir hükümet içki yasağı getirebilir mi? Cevap çok net: Hayır. Bu kadar net cevabın arkasında ne hükümetlerin zaafı vardır ne de içki yasağına karşı gösterilen tepkilerin gücü. Sistemin temel felsefesi, böyle bir yasağın karşısında duran en büyük engel. Demokratik sistem içinde devlet, insanların şahsî tercihlerine özgürlük tanımak zorunda. Bugün içkiye müdahale eden, yarın başka tercihlere de müdahale eder. Hükümetten hükümete dünya görüşü değişeceğine göre birinin yasakladığını diğeri kutsayabilir. Böyle bir durumda sadece yasama ve yürütmenin değil, toplumun da kafası karışır. Kaotik bir yönetim tarzının faturası sanıldığından da ağır olur ve toplumsal ayrışmalar, kamplaşmalar meydana gelir... Bu tür handikaplar düşünüldüğünde devlet eliyle içki yasağının olamayacağı söylenebilir. O zaman başka bir kritik soru çıkar karşımıza: İçki konusunda bazı düzenlemeler getirilebilir mi? Cevap çok net: Evet. Tıpkı sigara içilmesine bazı düzenlemeler getirildiği gibi, eğlence yerlerine standartlar getirildiği gibi, işyerleri ve konutlara çevre şartları dikkate alınarak sistem getirildiği gibi; içki konusunda da bazı düzenlemeler getirilebilir. Yeter ki niyet yasaklamak değil, düzenlemek olsun. Yasaklama değil düzenleme Tam bu noktada küçük bir hatıramı nakletmek istiyorum. Boston’da bulunduğum yıllarda bir aile dostumuzun çocuğu geldi yanıma. Ailesi, çocuklarının dil kursuna gitmesini; mümkünse bir Amerikan üniversitesinde okumasını istiyor. Liseyi daha yeni bitirmiş bir gence aile yakınları sahip çıkar diye düşünmüş olmalılar. Ali ile beraber Boston’un en güzel mekânlarından birine gittik. Prudential binasının bilmem kaçıncı katında oturduk. Boston ayaklarımızın altında. İki kahve rica ettik garsondan. Kibar bir dille Ali’ye dönüp “Kimliğinizi görebilir miyim?” demez mi; şaşırıp kalmıştım. Biraz da sinirlenmiştim. “Kahve içmek için kimlik mi gösterilir?” dedim. Sükûnetini hiç bozmadan, “Efendim, bu tür kahvelerimizde bir miktar alkol bulunuyor. Bunu servis edebilmem için bu gencin 21 yaşında olması gerekiyor.” deyiverdi. Şoke olmuştum. Sonraları öğrendim ki sigara almak isteyen bir genç de kimlik göstermek zorunda; çünkü belli bir yaşın altında kalan insanlar için düzenleyici bir yasa var. O günden sonra fark ettim ki sokakta, parkta yaşayan Amerikalılar bile köprü altında açıktan içki içemiyor. Ve gördüm ki evsiz yurtsuz adamlar onca bağımlılıklarına rağmen bir kesekâğıdına ya da gazeteye sarmadan içki içemiyor. “İçse n’olur?” diye sordum. Yıllardır orada yaşayan bir dostum “Polis müdahale eder.” dedi. Herkesin malumudur, tek bir Amerika yok; dolayısıyla bir konuda tek tip bir uygulama da yok. Üstelik dünyanın bir ucunda yapılan düzenlemenin bir başka ülkeye bire bir devşirilmesi de mümkün değildir. Ancak her ülkede toplum hayatını ilgilendiren konularda birtakım düzenlemeler yapılabilir. “Hayır, hiçbir düzenleme yapılamaz” demek, başıboşluğu, serkeşliği; hatta kanunsuzluğu ve keyfîliği savunmak demektir. Meseleyi güncel tartışmaya getirecek olursak; şu gerçeği görmek zorundayız: Türkiye genelinde hükümetin bir içki yasağı gündemi olamaz; olmamalı. Hükümet, çatışmalara neden olacak konulardan ziyade, halkın daha huzurlu ve daha mutlu bir hayat standardına kavuşması için gayret göstermeli. Ülkenin işsizlikle, yolsuzlukla boğuştuğu bir ortamda ve üstelik sağlıkta, eğitimde, ekonomide yapılacak onca icraat ortada dururken, hükümetin enerjisini yasaklar üzerine odaklaması yanlış olur. Halkın beklentisi de budur zaten. Sosyal refahın en üst düzeye getirilmesi uğruna atılacak her adımda rüzgâr hükümetin arkasından esmekte. Şu ana kadar hükümet, çok önemli adımlar attı. Enflasyon tarihî bir düşüşte, özelleştirmeden elde edilen gelir rekor seviyelere ulaştı... Böyle bir pozitif hava yakalamışken hırgür çıkarmak isteyenlere fırsat vermemek gerekir... Hırgür çıkaranlara fırsat verilmemeli Medyanın belediye belediye dolaşıp, “burada da yasak var, şurada da yasak var” demesi de hoş bir görüntü değil. Hükümet, bu konuda genel bir uygulama olmadığını açıkça ifade etti. Bu saatten sonra bu konunun hükümet ve medya tarafından ısrarla kaşınması doğru olmaz; çünkü bu mesele hem gereksiz bir gerilime yol açıyor hem de Türkiye’yi dünya nezdinde küçük düşürüyor. Kapatılmış bir tek meyhane bile yok ortada; olamaz da. Yeni açılacak içkili mekânlar için bir düzenleme gerekiyorsa bunun da önünde durmak bazı yanlışlara sebep olabilir. Bu işlerin sıkıntısını, çekmeyen bilemez. Evlerin arasındaki sarhoş naralarının, cenaze yanında horon tepenlerin, çocukları özendirecek kadar içki tüketiminin bazı hukukî düzenlemelere tabi tutulması gerekmiyor mu? Meseleye keşke ideolojik açıdan; hatta inanç açısından bakılmasa, daha kolay çözümler bulunacak. Çünkü halk paylaşım kültürünün esnek ve şefkatli açılımlarıyla bu meseleyi önemli bir oranda çözmüş. Problem belki de yöneticilerin kafasında... Düşünen insanlar, kafa kafaya verip bu ülkeye çağ atlatacağına nelerle uğraşıyor bakar mısınız? İlhan Selçuk yanlış yapıyor Hasan Cemal’in “Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim” kitabı büyük yankı uyandırdı. Normaldir. 19 sene Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışmış, yıllarca genel yayın yönetmenliği yapmış bir insanın tarihe ışık tutacak hatıralarını nakletmesi; üstelik bu nakiller sırasında gazetenin emektar ağabeyine “cuntacı, takiyyeci” gibi suçlamalarda bulunması, bu gazetenin itibarını bir hayli sarsar; nitekim sarsmıştır. İlhan Selçuk’un suçlu insan psikolojisiyle sağa sola saldırmasını da anlamak mümkün; ancak söylediklerinde bazen ne insaf ölçüsü kalıyor ne de akıl. Aydın Doğan’a yüklendi önce; fakat konuştukça battı. Mesela Hasan Cemal’i şikâyet etti patronuna. Sonra hızını alamadı “Niye Zaman’ı dağıtıyorsunuz?” gibi kendisine yakışmayacak bir itirazda bulundu. Ertuğrul Özkök’ün yazısı şamar gibi şaklayınca suratında, adeta “pardon” deyip ricat etti ve sözü “Zaman bedava dağıtılıyor”a kadar getirdi. Üstelik histerik bir halet-i ruhiye ile ha bire Said Nursi’ye ve Fethullah Gülen’e saldırıyor. İnsan çaresiz kalır; ama bu kadar açık etmez ki “İlhan Ağabey”, belki bilmiyorsun, Said Nursi 1960’ta vefat etti. Fethullah Gülen 7 yıldır bu ülkede değil; sebep olan vefasızların kulakları çınlasın! Hasan Cemal’e kitabı bu insanlar mı yazdırdı ki bu kadar acımasız, bu kadar insafsız bir yola girdin? Doğan-Zaman ittifakı gibi akla hayale gelmedik bir hikâye kurgulayıp sonra onu mutlak gerçekmiş gibi yazmak, yılların “İlhan Ağabey’ine yakışmıyor. Arşivlere bakan Akşam’da, Star’da, Vatan’da, Yeni Şafak’ta ve daha nice gazetede bu kitap hakkında haber yapıldığını, yorum yazıldığını görecek. Ayıp ki ne ayıp! YÖK, indirimli ve kütüphane destekli Cumhuriyet, 50 binin üstüne çıkamıyorsa başkasına iftira etmek, “bedava dağıtılıyor” gibi bir yalana başvurmak hangi mantıkla açıklanır? Sanırım psikolojik harp teknikleri dedikleri bu olsa gerek; Hasan Cemal’in hatıralarına göz gezdirince insan bu fikre kapılıyor. Keşke ısmarlama yazılar ile nefes tüketeceğine “İlhan Ağabey”, hatıralarda geçen olaylara açıklık getirse! Belki o zaman hadiseler biraz daha netleşir... Zaman dünyaya açılıyor Geçen hafta Hollanda’daydım. Zaman’ın yeni bürosunu açmak için Rotterdam’a gittim. Oradaki arkadaşlar aylar boyu çalışmış, emek vermiş ve Zaman’ın isim hakkını kullanmak için üç katlı şık bir büro açmış. Bu kadar güzel bir çalışma yapılır da bu gayret alkışlanmaz mı? Gazetemiz adına bu güzel çalışmada emeği geçenleri tebrik etmek istedik. Orada gördüğümüz manzarayı haberlerimizde okumuşsunuzdur; gerçekten gurur duyulacak bir yol haritası çiziyor Zaman. Açılış törenine Hollanda Başbakanı Balkenende de geldi. Bu duruma sadece gazetemiz değil Türkiye adına da sevinmek gerekiyor. Türklerin bir ülkedeki durumu, orada oynadığı yapıcı ve katılımcı rol, ülke yönetiminin de dikkatini çekiyor. Salonda bulunan Türk milletvekillerini, Hollanda siyasetinde oynadıkları rol ve bir Türk gazetesine verdikleri destekten dolayı takdir etmek şart. Zaten Balkenende de konuşmasında toplumlararası diyalogdan bahsetti ve medyanın bu tarihî vazifede üstlendiği sorumluluğun altını çizdi. Görüyorsunuz, Zaman hızla büyüyor, mesafe alıyor; bir yandan Türk toplumuna elini uzatıyor diğer yandan gittiği ülkedeki insanlar ile Türk insanı arasında köprü oluyor. Ve kazanan Türkiye’miz oluyor, dünyamız oluyor... |
Son günlerde hararetle tartışılan gündemlerin bir ucu hep gelip dine dayanıyor. Üstelik bu tehlikeli temas, “aşırı gruplar” üzerine yıkılamayacak kadar geniş bir yelpazede yapılıyor. Hal böyle olunca her kriz-haber, sembollerin kavgasına dönüşüyor ve bu konuda ısrarla yapılan haberler geniş bir kitlede huzursuzluğa sebep oluyor. Gündemin ateşle raksına bakın lütfen: ‘İçki yasağı’ üzerine gösterilen tepkiler, İstanbul Göztepe’de yapılması düşünülen camiye karşı yapılan kampanyalar, Erdoğan’ın üst kimlik sadedinde İslam’a atıfta bulunmasına karşı yükselen eleştiriler… İçki yasağı, cami yapımı, üst kimlikte İslam, imam hatipler… Medya-siyaset kavgası ya da içki yasağı Yukarıda bahsi geçen hararetli konulardan her birinin haberleştirilmesi için makul sebepler var aslında. Türkiye, ilginç bir ülke. Bir yönüyle halkın neredeyse tamamı (yüzde 99 deniyor) Müslüman. İslam’ın kültür izleri hayatın hemen her safhasını kuşatmış durumda. Diğer bir açıdan bakıldığında rahatlıkla görülebiliyor ki, Müslüman halk, inanç ve ibadet konusunda insanların şahsi tercihlerine müdahale edilmesini istemiyor. Daha açık söylemek gerekirse, İslam’ın yasak kıldığı ve günah saydığı şeylerin yapılmasını, bireyin kendi tercihi içinde kendi günahı olarak değerlendiriyor. O yüzden farklı hayat tarzları toplumda bir tartışma sebebi olarak karşımıza çıkmıyor. Sosyal gerçek böyle olunca, farklı hayat tarzlarına politik müdahalelerin yapılması doğru ve tabii gelmiyor. Mesela bu ülkede öteden beri içki satılıyor; ancak sokaktaki insanın öncelikli gündeminde böyle bir mesele yok. O, iktidardan hayatı kolaylaştıracak icraatlar bekliyor; tıpkı medyadan kavgaları körüklememesini beklediği gibi. Halk içkiyi şahsi bir tercih olarak görüyor; günahkâr saydığı insanların bu fiili yapmaktan vazgeçmesi ve tövbe etmesi için dua bile ediyor. İş meyhane kapatmaya ve kanun gücüyle içki içenlerin derdest edilmesine gelince, böyle bir baskıyı da makul görmüyor; çünkü “günahkâr” gördüğü insanların vicdani bir sorumluluk taşıdığına ve bu sorumluluğun devlet gücüyle yönlendirilemeyeceğine inanıyor. Bu duruşun hem dini hem tarihi sebepleri var… Manzara şu: Hükümet kanadı ısrarla “içki yasağı uygulaması”nın söz konusu olmadığını söylüyor. Medya da ısrarla içki yasağı uygulayan belediyeleri kovalıyor. Bir numune bulunur bulunmaz, Türkiye’de böyle bir uygulamanın yapılacağı kuşkusunu arttırıcı yayınlar yapılıyor. Bu bilgilere şüpheyle bakanların sayısı az değil; zira herkes şehrinde, sokağında, caddesindeki büfesinde değişik bir uygulama görmüyor. Otellerde, restoranlarda genel bir uygulama da söz konusu değil. Bu puslu manzara zihinlerde “ortada medya-siyaset kavgası mı var” şüphesi bırakıyor. İşin daha acı bir yanı var: Medya gruplarının içki serbestisi üzerine aşırı vurgu yapması, bir zaman sonra “İslam düşmanı medya” imajına da dönüşebiliyor. Bu imajın yanlışlığı ortada; ancak medya kendini halka tastamam ifade edemiyor. “Bu yaptıklarım özgürlükler uğruna” dese, diğer özgürlük konularında da benzer bir hassasiyet bekliyor kamuoyu. Anlaşılacağı üzere, karmaşık bir konuyla karşı karşıyayız. O yüzden medya dikkatli yayın yapmak, meramını doğru anlatmak zorunda… Mesela “Göztepe Parkı’na cami” meselesi o kadar sembolleştirildi ki! Mesele değişik grupların suiistimali sayesinde “cami karşıtlığı” ya da “cami destekçiliği”ne dönüştürüldü. Son “cami yapılmasını protesto” mitingi az daha büyük çatışmalara sebep olacaktı. Güya 171 “sivil toplum kuruluşu” cami yapımı projesini protesto ediyor. 171 derneğin katıldığı mitingde gazetelere göre 500 kişi var. İçlerinde kamu vicdanında sabıkalı sayılabilecek dernekler de var. Her dernekten üç-beş adam gelse bile 500’den fazla adam toplaması gerekirdi; ancak olmadı. Bu arada bir grup da çıkıp “Cami hakkımız engellenemez!” diye bağırmaz mı; hatta bir adım daha atıp, tekbir getirmeye başlamaz mı? Ne oluyor bize Allah aşkına! Bir semte cami ihtiyacı olup olmadığını tespit edecek akil adam mı kalmadı bu ülkede?.. Açık ve dürüst olmak lazım: Şayet orada bir cami ihtiyacı yoksa ne gereği var böyle bir teşebbüse? Yok, gerçekten o bölgede bir sıkıntı dolayısıyla cami gerekiyorsa, niçin konu bu kadar gerginleştiriliyor? Bu tür konularda yöneticilere büyük sorumluluk düşüyor. Böyle mevzuları ele ayağa düşürmek, sokak meselesi haline getirmek, istenmeyen olaylara sebep olabilir. Basının duruşu da çok önemli! Bir basın kuruluşu böyle hararetli bir konuda “ille de cami yapılacak!” üslubunu da takınamaz; “buraya cami yaptırmam!” rolüne de soyunamaz. Bu ülkede cami yapımına karar verecek hiç mi kurum yok, hiç mi uzman yok, hiç mi makul yönetici yok!.. Medyanın genelde art niyetli olmadığına inananlardanım. Açıkçası hiçbir medya kuruluşunun ve yöneticisinin “cami düşmanı” olacağına inanmam, inanmak istemem. Çünkü dini, dindarlık çizgisinde yaşamayan meslektaşlarımız bile, kültürel zenginliğimizin en önemli parçası olarak görür. Ne var ki bazı haberlerin veriliş tarzından yanlış imajlar ortaya çıkıyor. Sanki medya “cami karşıtı” bir düşünceye mahpusmuş gibi algılanıyor. Öyle değil; ancak algı bu. İletişimdeki en temel kural ne dediğinizden çok, nasıl algıladığınızdır. Göztepe’de cami yapılmasına karşı çıkanların makul sebepleri olabilir; bunların soğukkanlı bir üslupla, objektif kriterlerle halka duyurulması gerekir. Üst kimlik tartışmasının akıbeti de böyle oldu. Başbakan Erdoğan farklı etnik kökenlerin Türkiye’yi parçalayamayacağını anlatıyor. Sebep belli. Deniz Baykal’ın “Türkiye Yugoslavya olur” tezini çürütmek için Türkiye’deki değişik etnik kökenlerin İslam dini gibi kardeşliği emreden bir din sayesinde düşmanlığa sebep olmadığını söylüyor. Sen misin bunu diyen. Bazı meslektaşlarımız, neredeyse bin küsur yıllık sosyal bir gerçeği baskı altına alacak. Erdoğan “Tüm Türk halkını İslam üst kimliğiyle bağlayacağız” dese, kopan fırtınaya bir anlam verilebilir; ancak sözün ne evveli bu teklife müsait ne ahiri. Mesele dallanıp budaklanıyor, parçalı Ortadoğu haritasına, ümmetçiliğe (vesaire) kadar getiriliyor. Avrupa Birliği için bu kadar çalışan bir hükümet neredeyse İslam birliği oluşturmakla suçlanacak! Eleştirilerin bir kısmı anlaşılır; ancak bir kısmının zıvanadan çıktığı ortada. Türkiye medyatik dayatmalardan çok çekti Aslında medya topyekûn bir pozisyon almış değil. Mesela Hadi Uluengin cumartesi günü Hürriyet’te “Din ve kimlik” başlığıyla bir yazı kaleme aldı. Uluengin, “Din, yani ülkemiz açısından İslam, birleştirici bir “üst kimlik” oluşturabilir mi? Hiç tereddütsüz, evet! Fakat bilhassa en başta vurgulayayım ki, asla “tek unsur” kalmaması kaydıyla, evet.” diyor. Hadi Bey’in ve aydınların önemli bir kısmının yaklaşımı da gösteriyor ki, tek tip gazete yazarı da, yöneticisi de yok. O zaman neden yanlış bir imaj veriliyor, bunu anlamak çok zor. Manzara karmaşık olunca, komplo goygoycuları “x medya grupları irtica haberlerine yakında başlar; çünkü son günlerde İslam üzerinde yapılan habercilik bir kampanya sürecinin emaresidir” diyebilir. Türkiye medyatik dayatmalardan çok çekti ve yaşananlardan birçok ders çıkardı. Öyle ki hataları tekrar etmek, bir daha düzeltilmeyecek yanlışlar anlamına geliyor. Yani, bu seferki muhtemel fatura ülkemiz için çok ağır olur. Değer mi? Cumhuriyet Gazetesi topu taca atıyor Hasan Cemal “Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim” adlı bir kitap yazdı. 19 yıl Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışan ve genel yayın yönetmenliğine kadar yükselen bir yazarın hatıralarını dile getirmesi, çok büyük bir haber konusu. Cemal, şahsi kavgalarını anlatsa ve Cumhuriyet’e şantaj yapmaya kalksa, yani bir menfaat beklentisi içinde olsa kitabına mesafeli durulabilir; ancak, böyle bir durum yok ortada. Hasan Cemal, aydın olmanın cesaretiyle bir döneme ışık tutuyor. O yüzden kitap, gazetelerde, televizyonlarda, internet sitelerinde geniş yer buldu. Bu kitapla birlikte Cumhuriyet, darbecilik, cuntacılık, kışkırtıcılık gibi ağır suçlamalarla karşı karşıya. Hele Cumhuriyet Yayın Yönetmeni hakkında yazılanlar, yenilir yutulur cinsten değil. Düşünebiliyor musunuz, Selçuk için “takiyyeci, darbeci, faşist, Stalinci…” gibi sıfatlar kullanılıyor; tabii ki Cemal bu sonuçlara yaşadığı olaylardan yola çıkarak varıyor… Peki Cumhuriyet ve yayın yönetmeni ne yapıyor? Kitabı basan Doğan Grubu’nun sahibi Aydın Doğan’a yükleniyor. Hatta bu arada ucuz bir kurnazlık daha yaparak Doğan Grubu ile Zaman’ın ortak hareket ettiğini, bunun planlı olduğunu iddia ediyor. Tam bir panik atak durumu. Yılların gazetecisi böyle bir kitabın haber konusu olacağını bilmezden geliyor, aklı sıra kendine cephe kuruyor, ‘öteki’ için de cephe daraltıyor. İyi bir taktiğe benziyor. Cumhuriyet Gazetesi’ni Cumhuriyet’imiz ile özdeşleştirerek sistemi yanına çekmeye yelteniyor. Diğer taraftan Akşam’ın, Vatan’ın, Yeni Şafak’ın ve daha pek çok gazetenin yazdığı haber ve yorumları görmezden geliyor ve yazılanları “Doğan-Zaman” ittifakı gibi göstererek kitabı haberleştirenleri dar bir alana sıkıştırmaya çalışıyor. Yazdıklarında suçlamalara cevap olabilecek tek satır yok! Böyle bir kitabı haberleştirmek mi suç, görmezden gelmek mi; önce buna cevap verilmeli ve bu kitaba gözlerini kapatanlar ile Cumhuriyet arasındaki ilişki sorgulanmalı. Böyle ilginç bir kitabın haber yapılması hangi gazetecilik mantığıyla sorgulanabilir ki! Ayrıca ‘İlhan Ağabey’ itiraf etmeli ki; ortada bir suçüstü durumu var. Herkesi acımasız bir şekilde suçluyordu Selçuk. Şimdi takiyyecilik yapmakla suçlanıyor; üstelik takiyye hatıraları art arda sıralanarak. Hasan Cemal’in kitabıyla görüldü ki Cumhuriyet, istediği rejimi getirmek için anti-demokratik bütün yolları mubah görüyormuş, bu amaç için gizli ilişkiler içine giriyormuş, istihbaratçıların ricası üzerine yazılar neşrediyormuş, cuntacılar ile işbirliği yapıyormuş… Cumhuriyet yöneticilerinin meslektaşlarını patronlarına ya da sisteme jurnalleme yerine, somut olaylar üzerine konuşması gerekiyor. Meseleyi ille de geçiştirmek istiyorsa, son dönemde sıkça yaptığı gibi Sayın Selçuk bir Bektaşi fıkrası anlatabilir. Kitaptaki suçlamaları okuyunca aklıma bir fıkra geldi mesela. Gerçi Bektaşi fıkrası değil; ama yine de işe yarayabilir. Âmâ iki adam bir sofrada buluşmuş. Âmâlardan biri diğerine “Dolmaları üçer üçer yeme!” diye bağırmış. Hayatında böyle bir şeyi aklının ucundan bile geçirmeyen masum âmâ, “Nerden çıkarıyorsun bunu kuzum?” diye sormuş. Cevap manidar: “Çünkü ben hep öyle yiyorum!” İşte bu kitap Cumhuriyet’in ‘takiyye’ maskesini düşürmüş oldu; üstelik kuru iddialarla değil yaşanmış anılarla. Artık Hasan Cemal’in kitabı okunmadan son çeyrek asrı anlamak mümkün değil... |
Cvp:Said Nursi’nin talebelerinden Saniye Çolakgil vefat etti Bediüzzaman Said Nursi’nin, sürgüne gönderildiği Kastamonu’da talebesi kabul ettiği Saniye Çolakgil (90) hayatını kaybetti. Çolakgil, 5 yıl önce geçirdiği trafik kazası sonrası yürüyemez hale gelmişti. Saniye Çolakgil’in kızı Hafız Yücehalil (72), annesinin, Said Nursi’nin Kastamonu’da sürgün kaldığı 8 yıl zarfında göndermiş olduğu risaleleri defterlere yazdığını söyledi. Yücehalil, insanların Said Nursi’nin yanında bulunmaktan çekindiği bir dönemde annesinin eserleri büyük bir şevkle yazdığını ifade ederek, “Annem üstadın ‘talebem’ lütfuna mazhar olmuş ender kadınlardan biridir. Üstadla hiç yüz yüze görüşmemiştir. Annem üstadın gönderdiği eserlerini deftere kaydederdi. Üstadın, Kastamonu Lahikası’nda övgüsüne mahzar olmuş bir kişiydi. Hepimizin başı sağ olsun.” dedi. Saniye Çolakgil’in cenazesi Kastamonu aile kabristanına defnedildi. (F) |
İftira Şebekelerinin Ekmeğine Yağ Süren Bazı Tavır ve Davranışlar Bir önceki yazıda, iftira şebekeleriyle herhangi bir organik bağı olmadığı, aksine duygu, düşünce, inanç açısından onlardan tamamen farklı kulvarlarda bulunduğu halde bazen üslub bilmemezlik, bazen meslek ve meşrep taassubunun fikir suretinde ele alınması, bazen de teferruat diyebileceğimiz küçük meselelerin temel bir mevzuu olarak öne çıkartılması suretiyle, iftira şebekelerine yardım edildiği, onların işine yarayacak şekilde bazı tavır, davranış ve yaklaşımlar içine girildiğini belirtmiş ve bu tür istenmeyen tavır ve tutumların içine düşülmesine sebep olan bir saiki ele almıştık. Şimdi de bu mevzuda önemli gördüğümüz bir başka saik üzerinde durmak istiyoruz: Toptancı Yaklaşım ve Değerlendirmeler Bir ferd veya bir topluluk hakkında konuşurken, o ferdin bir vasfı veya o topluluğun bir ferdinden hareketle o ferdin bütün vasıflarını, o toplumun bütün ferdlerini içine alacak şekilde, genelleyici, umumu bağlayıcı üslup ve ifadeler kullanma, çoğu kere dengeyi koruyamama, aşırılığa düşme, zulme ve haksızlığa sebebiyet verme yolunu açar. Bunun yerine her vasıf ve herkesi analitik bakış açısıyla ayrı ayrı tetkik edip hakkını vererek değerlendirmede bulunma adalete daha yakın bir yaklaşımdır. Bediüzzaman Hazretleri, bu durumu bir gemi misaliyle şöyle izah eder: Bir gemide dokuz masum, bir cani bulunsa, o cani sebebiyle o gemi batırılamaz. Hatta o gemide dokuz cani, bir masum bulunsa dahi, o tek masumun hakkı için o gemi batırılamaz. Batırılsa zulmedilmiş olur. İşte mümin ferd bir gemi gibidir. Onda bir çok vasıf ve sıfat bulunmaktadır. Bir mümindeki bir veya birkaç kötü vasıf ve sıfat dolayısıyla o mümin bütünüyle silinip atılamaz, her vasıf ve sıfatını içine alacak şekilde bir üslupla itham edilip suçlanamaz. Onun şahsına kin, nefret ve buğz duyulamaz/duyulmaması gerekir. Zannediyorum işte bu kıstas ve bu bakış açısı göz önünde bulundurulmadığından gerek Hocaefendi, gerekse hareket hakkında kimi zaman çok haksız genelleme ve yorumlara gidilmektedir. Evet, gerek Hocaefendi’nin bir çok farklı hususiyete sahip, bir çok farklı sahada hamle ve aksiyona ilham kaynağı olmuş bir zat konumunda bulunması, gerekse de binlerin yüzbinlerin gönül verdiği bu kültür ve eğitim faaliyetlerinin farklı farklı kurum ve kuruluşları, faaliyet ve çalışmalarıyla içinde bir çok çeşitliliği barındıran toplumsal bir hareket olması dolayısıyla, konu ciddi bir analitik bakış açısını olmazsa olmaz ölçüde lüzumlu kılarken, maalesef zaman zaman ortaya konan toptancı, heptenci yaklaşımlar hem Hocaefendi, hem de hareket hakkında ciddi manada haksız yorum ve değerlendirmelere yol açmıştır/açmaktadır. Halbuki bugün dininden-dindarlığından dolayı bazı şahıslara karşı yapılan haksızlık diz boyu; her türden tecavüz, tiranlarınkine denk; karalama, iftira ve tezvir, medyanın eli ve dilinin ulaştığı alan vüsatinde; şeref, haysiyet ve onurla oynama ahval-i âdiyeden. İşte böyle bir ortam içinde hoşumuza gitmeyen, yanlış telakki ettiğimiz bir vasıf, bir özellik, bir faaliyet dolayısıyla binlerin-yüzbinlerin emek verdiği, gayret sarfettiği bir hareketi, bir çırpıda, tek kalemde yok saymak, silip atmak, din-diyanet tanımazların malzeme olarak alıp istismar edeceği genelleyici bir üslupla meseleyi sunmak, zannediyorum sorumluluk şuuru içinde bulunan hiçbir mümin ferdin insafına, vicdanına, iz’anına sığmayacak bir tavır ve davranıştır. Evet, bugünkü manzara ortada. Beşer almış başını bir meçhule doğru yuvarlanıyor. İlköğretimlerde dahi uyuşturucuya mübtela kılınan körpe evladlarımız var. Ahlaksızlık diz boyu, gençlik çeşit çeşit sefahetler ağında inim inim ve lime lime. İşte bütün bu fesada açık ortam içinde, ıslah için çalışan bir avuç insan var. Onlar bir taraftan, ışıktan rahatsız olan mahlukatın rahatsız olduğu gibi, eğitim, kültür faaliyetlerinden rahatsız olan kaba kuvvet temsilcilerinin baskı ve imha faaliyetleri karşısında ilim, irfan meşalesini muhafaza etmeye çalışıyor, diğer taraftan heva u hevesi, nefsi arzuları kamçılayan, tahrik eden asrın cazibedar levsiyatı karşısında genç nesli korumaya, onları maddi-manevi terakki merdivenlerinde yükseltme gayreti içinde bulunuyor. Şimdi böyle bir ortam içinde, başka yapacak hiçbir iş kalmamış gibi, aklımıza yatmayan, yanlış kabul ettiğimiz bir-iki husustan dolayı tenkit mübtezelliği ile gidip gidip şu bir avuç insan hakkında yaralayıcı bir üslupla yazıp çizersek haksızlığa alet olmuş, zulme arka çıkmış olmaz mıyız? Son tahlilde mümin bir firaset ehli, mümin bir basiret erbabıdır. “Mukaddesat düşmanları aleyhte kullanacak, istismar edecek diye gördüğümüz yanlışlıkları söylemeyelim mi, ikaz ve uyarıda bulunmayalım mı?” kolaycılığı içinde hareket edemez/etmemesi gerekir. Evet, gördüğümüz yanlışlıkları, hata ve kusurları elbette söyleyelim, ama sadece bunları nazar-ı itibara alarak hareketin bütününü, bütün faaliyetlerini içine alacak itham edici ulu-orta bir üslup ve edayla söylemeyelim. Evet, eleştirelim ama en azından “yiğidi öldür, hakkını yeme” asgari insaf anlayışı içinde, şeytan-ı racimden başka kimsenin itiraz etmediği/etmemesi gerektiği güzel, hayırlı, doğru, yerinde, şer’i şerife uygun çalışma ve faaliyetleri de, tenkit ettiğimiz o birkaç husustan farklı tutalım. Evet, tenkit edelim ama, sırf Hocaefendi ve hareketin dini kimliğinden dolayı olmadık, akla ziyan isnad ve ithamlarda bulunan şer odakları bizim sözlerimizi alıp kendi hesaplarına kullandıkları zaman karşılarına çıkalım; çıkalım ve onlara diyelim ki: “Bizim bu mevzuda söylediğimiz sözleri o melun ve menfur emellerinize alet etmeyin/edemezsiniz. Bizim kasteddiğimiz mana ve mefhum ile sizin çarpıtarak alıp kullandığınız, cımbızla seçip istismar ettiğiniz mana tamamen birbirinden farklıdır.” Böylece mümin bir ferdin, mümin kardeşine göstereceği asgari sorumluluğu yerine getirerek tenkidimizi yapmış olalım. Hasılı, kanaatimce sorumluluk şuuru taşıyan bir mümin, tek bir mümin kardeşi hakkında konuşurken bir düşünüp bir konuşması gerekiyorsa, on mümin hakkında konuşurken on defa düşünüp bir kere konuşmalı, yüz mümin hakkında konuşurken yüz defa düşünüp, ölçüp biçip, önünü-arkasını hesap edip bir kere konuşmalıdır. Hele hele, münkir, mülhid ve mütecavizlerin alıp kullanacağı şekilde apak, pırıl pırıl, meleknümun faaliyet ve davranışları ispiyonlar, jurnaller gibi bir ağız, bir edayla yazıp konuşmak zannediyorum bir mümini tepetaklak dalalet vadilerine sürükleyecek bir inhiraftır. Ümit ederim, vifak ve ittifak ruhuna her zamankinden daha fazla muhtaç bulunduğumuz bir dönemde, kırık-dökük ifadelerle dahi olsa, yanlış anlamalara mahal bırakmayacak bir şekilde bir nebze derdimi şerhedebilmişimdir. |
Türk Ansiklopedisi’nde ‘Vahdettin’i aramayın! Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1943 yılından beri çıkartılan yaklaşık 34 ciltlik ‘Türk Ansiklopedisi’nde son Osmanlı padişahı Vahdettin’in anlatıldığı herhangi bir madde yok. Hayvanlar, böcekler, otlar, giysiler, takılarla ilgili detaylı maddeler içeren oldukça hacimli ansiklopedide Osmanlı’nın son padişahına ilişkin madde bulunmaması ilginç bulundu. Konuyla ilgili olarak Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, Türk Ansiklopedisi’nde bazı eksiklerin fark edilmesi üzerine 1980’li yıllarda bazı çalışmalar yapıldığını, Vahdettin’in bu arada unutulmuş olabileceğini ifade ettiler. Ciltlerde güncelliğini kaybetmiş birçok madde ve bilginin bulunduğunu belirten yetkililer, 1990’lı yıllarda, dönemin bakanlık yetkililerince ansiklopedinin yenilenmesi çalışmasının başlatılmak istendiğini; ancak bunun sonuçsuz kaldığını, şimdi ise yeniden basma ve eksiklerin tamamlanması gibi bir gündemleri olmadığını anlattılar. Türk tarihi, kültürü, edebiyatı, siyaseti gibi bütün konuların yer bulduğu Türk Ansiklopedisi’nde Vahdettin’in bulunmayışını daha da ilginç kılıp soru işareti bırakan yönler bulunuyor. 33. ciltte Vahdettin maddesine gelince, altında sadece ‘Mehmet’e bakınız’ kaydı düşülmüş. ‘Mehmet’ maddesine gidildiğinde ise ‘Vahdettin’e bakınız’ deniliyor. Türklükle ilgili birçok detay, konu ve varlıkları bile içeren, böylelikle önemli bir kültür, dil, tarih, demografi, siyaset vb. misyonu üstlenen Türk Ansiklopedisi, Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde yayımlanmaya başlandı. 1941 yılında bakanlık bünyesinde Ansiklopedi Bürosu kuruldu. Bu büro, 1943 yılından itibaren Türk Ansiklopedisi’ni yayımladı. Ansiklopedinin 1951 yılına kadar basılan ciltleri ‘İnönü Ansiklopedisi’ adını taşıyordu. Demokrat Parti’nin iktidarı devralmasıyla birlikte o zamana kadar yayımlanan ciltler yeniden ‘Türk Ansiklopedisi’ adıyla basıldı, ilerleyen yıllarda üzerine sürekli yeni ciltler eklendi. En son 33. cilt 1980’li yıllarda yayımlandı. Ansiklopediyi yayımlayan kurulun son başkanı Prof. Dr. Hasan Eren’di. Zeynel Kozanoğlu fark etti Danimarka Kopenhag’da yaşayan araştırmacı-yazar Zeynel Kozanoğlu, Osmanlı padişahlarıyla ilgili bir kitap yazmakta olduğunu, hazırlık aşamasında kaynakları incelerken Türk Ansiklopedisi’nde Vahdettin’in bulunmayışının oldukça dikkatini çektiğini belirterek; “Bu ansiklopediyi cilt cilt, madde madde inceledim, Vahdettin’e rastlayamadım. Uzman kişilere saygımdan ötürü ansiklopedinin içeriği konusunda laf etmiyorum. Osmanlı İmparatorluğu’nun son hükümdarı ya ansiklopediye alınacak değerde bulunmamış ya da unutulmuştur.” dedi. Ansiklopediye alınacak değerde bulunmaması ya da unutulması ihtimalinin yok denecek kadar az olduğunu belirten Kozanoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Kurtların, kuşların, sürüngenlerin, dağın, taşın bile yer bulabildiği bilimsel çalışma içinde birçok ülke devlet başkanının yer bulması mümkün. Bunca bilim adamının kırk yıl uğraşarak ortaya koyduğu böyle bir eser düzenlenirken koskoca Osmanlı padişahının unutulmuş olması bağışlanacak kusur değildir ve bu kusuru aslında hiç kimse üstüne almaz. Biz de böyle bir kusur icat edip de birilerine yüklemeye kalkışamayız. Kaldı ki, padişaha ansiklopedide yer verilmeyişinin unutkanlıkla ilgisi bulunmadığının kanıtı var. Mehmet maddesine gelindiğinde ‘Vahdettin’e bakınız’ denilmiş. ‘Vahdettin’ maddesine sıra gelince de ‘Mehmet’e bakınız’ kaydı düşülmüş. Kayırılmış da olabilir. Bu ihtimal üzerinde ayrıca durmamız gerekiyor. Çünkü Vahdettin’in özel bir durumu var. Hepimizin bildiği bir tavır bu. Ansiklopediyi hazırlayanlar, Vahdettin’e yıllar önce biçilen ‘vatan haini’ gömleğini giydirmemek için bunu yapmıştır.” |
İran’a saldırı medeniyetler savaşına dönüşebilir Ortadoğu’da tehlikeli bir oyun oynanıyor, bu oyunu durdurmak için acilen diplomatik adımlar atılmazsa her an yıkıcı bir bölgesel savaşın patlak vermesine yol açılabilir. İsrail’in, kısmen kendisinin saldıracağı tehdidinde (veya blöfünde) bulunarak kısmen de Washington’daki güçlerini kullanarak ABD hükûmetine İran’ın nükleer programına karşı tutumunu sertleştirmesi yönünde baskı yapmak suretiyle Birleşik Devletler’i İran’ın nükleer tesislerine saldırmaya zorladığını gösteren belirtilerin sayısı artmaktadır. Bu alametler arasında sayabileceğimiz bir husus, aralarında (şu an hasta yatmakta olan) Şaron, Savunma Bakanı Shaul Mofaz, Genelkurmay Başkanı Daniel Halutz’un da bulunduğu İsrailli askeri ve siyasi liderlerin kamuoyuna yaptıkları dramatik açıklamalardır ki, bunların tamamı sonuçta İsrail’in güvenliği açısından İran’ın kabul edilemez bir tehdit oluşturduğu ve bu sorunun diplomatik yollardan çözümünün mümkün olmadığını ifade etmektedir. İlk planda yaptırım uygulanması çağrısında bulunmaktadırlar ki, bunun Tahran’ın nükleer emellerini dizginleme konusunda kesinlikle etkisi olmayacaktır; bunu takiben de hava saldırıları yapılması istenmektedir. Asgari hedef İran’ın nükleer tesislerinin tahrip edilmesi olacaktır ki, Irak’ın nükleer programına karşı İsrail’in 1981’de o dönemde Irak’ın programının özünü teşkil eden Osirak reaktörüne karşı gerçekleştirdiği hava saldırısının elde ettiği neticeye denk bir sonuca ulaşılması düşünülmektedir. Saldırı görünürde amacını gerçekleştirdi, uluslararası tepkiler İsrail üzerinde fazla zarara yol açmadığı gibi bölgesel açıdan da ciddi bir tepki oluşmadı. İsrail’in müdahalesi zor; çünkü... Öyleyse, 2006’da bu sefer İran’ın nükleer tesislerine karşı yapılacak benzer bir saldırıdan niçin bu kadar endişe duyulduğu sorulabilir. İran’ın programını sürdüreceğine dair işaretler mevcuttur ve en azından önümüzdeki yıllarda nükleer silahları geliştirip geliştiremeyeceği konusunda ihtimalleri açık tutmaya çalışacaktır. İran’ın nükleer çalışmalarını barışçı amaçlarla gerçekleştirme taahhüdü, özellikle İsrail, Hindistan ve Pakistan gibi nükleer silaha sahip ülkelerin tamamının, nükleer silah üretme niyetleri olduğunu hep inkar ettikleri ve bugün bile İsrail’in cephaneliğinde, bölgedeki herhangi bir hedefi vurmak için bolca bulunan füzenin yanında, en azından 100 ve bir ihtimalle 400’e yakın nükleer savaş başlığının bulunduğu genel olarak bilindiği halde İsrail’in sahip olduğu bu silahları resmi olarak kabul etmediği hatırlanacak olursa, pek de güven telkin etmemektedir. Bu anlamda, diğer şeyler değişmediği takdirde, İran’ın da gelecekte, 2008’den önce mümkün olmasa bile muhtemelen 2015’e kadar nükleer silahlara sahip olabilmesi kesinlikle kuvvetli bir ihtimaldir, ve bu tarihte bile sahip olacağı silahların mahiyeti ve miktarı saldırı amaçlı kullanımını pek de mümkün kılacak seviyede olmayacaktır. Tabiidir ki, İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinecad’ın aşırı derecede kışkırtıcı ve provokatif beyanları, muhtemel güvenlik tehlikelerine ve tahkir edilmeye karşı aşırı tepki veren İsrail’inkinden daha az olsa bile, herhangi bir devletin güvenlik endişelerini harekete geçirecek mahiyettedir. Irak başarısızlığına örtü mü? İsrail’in muhtemel tehditlere karşı 1967 ve 1982’deki savaşları, daha George W. Bush böyle bir fikri bile duymadan çok önce başlattığı ve pek çok hadisede kendi tercih ettiği zamanda ve metotlarla düşmanlarını imha etmek veya cezalandırmak için sınır ihlali yaptığı unutulmamalıdır. Öyleyse, Ahmedinecad, Nazi soykırımının hayal ürünü olduğu ve İsrail’in bölgede yeri olmadığı, Avrupa’da bir yerlere yerleştirilmesi gerektiği konusunda ısrarcı olursa, İsrail’i hafife alıyor gibi görülecek ve İsrail’in anlamsız bir şekilde ve pervasızca askerî karşılık vermesine yol açacaktır. Fakat İsrail, kendi güvenliği konu olunca maliyetleri dikkatli bir şekilde hesaplamaya meyillidir ve makul bir değerlendirme, bu dönemde İsrail’in İran’a karşı bir hava saldırısı gerçekleştirmesinin riskini almaya değmeyeceği sonucuna ulaştıracaktır. Her şeyden önce, tehdidin gerçek olması zoraki ve uzak bir ihtimaldir. İkincisi, İsrail büyük bir caydırıcı güce sahiptir, İran’ın ileride yapacağı herhangi bir saldırının ülkeye bir faydası olmayacağı gibi kitlesel bir intihar derecesine ulaşacaktır. Üçüncüsü, 1981’de Osirak’ta yapılan saldırılardan farklı olarak, İran’ın nükleer tesisleri farklı yerlere yayıldığı gibi, korunaklı bir şekilde ve yeraltına tesis edilmiştir. Dördüncüsü, halihazırda İran bir saldırıya uğradığında yıkıcı bir misilleme yapacak imkanlara, özellikle de İsrail’deki hedeflere kolaylıkla ulaşabilecek özellikteki Şahab-3 füzelerine sahiptir. Beşincisi, İran, Irak’taki duruma müdahale etme, Filistin topraklarındaki İsrail karşıtı direniş güçlerine verdiği desteği artırma gibi bölgesel ve belki de muhtemelen bir dünya savaşına götürebilecek başka seçeneklere de sahiptir. Altıncısı, İsrail’in İran’a yapacağı bir saldırı bölgedeki İslâmi eğilimleri güçlendireceği gibi İsrail’e karşı güçlü bir şekilde mukabelede bulunulması için Arap hükûmetleri üzerinde yoğun bir baskıya da yol açacaktır. İsraillilerin, politikalarının göründüğünden farklı olması gerektiğini gösteren bu risklerin farkında olduklarını varsayabiliriz. Gerçek çabaları, Washington’ın diplomatik olarak ve daha sonra askerî olarak başı çekmesini sağlamak, İsrail’in ABD Kongresi ve Bush yönetimindeki inanılmaz etkisini kullanarak ABD’yi önümüzdeki aylarda İran’a karşı bir askerî saldırıya ikna etmek olabilir. Yahudi lobisinin Telaviv’den gelen talimatlar doğrultusunda koro halinde tiz bir şekilde seslendirdiği İran’a karşı katı bir tutum takınılması çağrısı açıktan açığa gerçekleştiği gibi, İsrail tarafından teşvik edilmenin yanında, farklı bir politika izleyerek dikkatleri Irak’ta gözden düşmüş olan başarısızlıktan başka bir yöne çekmek isteyen Bush/Cheney liderliğindeki hükûmet üyeleri arasında İsrail’in tazyiklerini memnuniyetle karşılayanlar bile bulunabilir. Baba Bush’un 1991’deki Körfez Savaşı’nda, yanında yer alması için İsrail’e rüşvet vererek BM himayesinde Kuveyt’i yeniden bağımsızlığına kavuştururken aynı zamanda da İsrail’in bir numaralı güvenlik tehdidini de ortadan kaldırdığı hatırlanmalıdır. İsrail’in iç siyaseti ile ilgili bir başka ihtimal daha bulunmaktadır. Özellikle Ahmedinecad’ın tahrik edici ifadelerini de kullanarak büyüyen bir İran tehdidi görüntüsü vermek suretiyle, dikkatleri artan fakirlik, işsizlik ve İsrailliler arasında büyüyen gelir ve servet eşitsizliğinin yol açtığı derinleşen bir sosyal krizden başka tarafa çevirerek Şaron ve Netanyahu’ya yardımcı olmak. Türkiye ateşin içine düşebilir İsrail’de martta yapılması planlanan ulusal seçimler öncesinde açıkçası, İsraillileri güvenlik konusuyla meşgul ederek ülke içindeki sıkıntıları unutturmak suretiyle güvenlik ve dış politika konularındaki dayanıklılığını ispat etmiş bir liderin seçilmesi yönünde bir istek uyandırılmaya çalışılmaktadır. Bütün bu gelişmeler Türkiye’yi de endişelendirmektedir. Geçtiğimiz haftalarda muhtemel askerî müdahalede Türkiye’nin işbirliği ihtimalini araştırmak için Amerikalı üst düzey yöneticilerin Ankara’yı ziyaret ettiğine dair bilgiler mevcuttur. Kapalı kapılar ardında Türkiye’nin Irak ve belki de İran’daki PKK üsleri ve kamplarını ortadan kaldırabilmesi için elini güçlendirecek hususların da içinde yer aldığı birtakım pazarlıkların yapılmış olması muhtemeldir. Elbette ki, İran’a yapılacak bir saldırı, özellikle Türkiye işbirliği yapacak olursa bazı belirsiz tehlikeler ortaya çıkaracaktır, aynı zamanda muhtemelen Türkiye’nin İslam dünyası ile ilişkilerini geliştirmesinde ciddi bir engel oluşturacaktır. Bazı açılardan, bölgedeki ülkelerle olan kültürel ve coğrafi yakınlıkla mukayese edildiğinde Türkiye’nin Birleşik Devletler’in stratejik ortaklığına öncelik vermesi yönünde net bir kararı ihtiva edecektir. Aynı şekilde, muhtemelen Avrupa’nın çoğunluğunu düşmanlığa sevk ederek Türkiye’nin önümüzdeki on yılda Avrupa Birliği’ne girme şansını daha da azaltacaktır. Aynı şekilde, Türkiye’nin İran’a karşı bir saldırıda işbirliği yapması, bölgede zaten mevcut olan istikrarsızlığı artırarak sekülerizm karşıtı dinî ve siyasi aşırılıkları cesaretlendirecek ve savaşın kapsamını ve acımasızlığını bütün Ortadoğu’ya yayacaktır. Sonuç olarak, İran’a karşı askerî harekât ihtimali, bu noktada korkutucudur. Belirsizlikler büyüktür ve gerçek bir medeniyetler savaşına yol açabilecek bir dizi reaksiyona sebep olabilecektir. Bunun da ötesinde, bu derece yüksek riskli bir müdahaleyi meşru kılacak derecede ciddi bir İran tehdidi de söz konusu değildir. Bu durumda bir saldırı savaşı başlatmak, zaten savunmasız olan Irak’taki tek taraflı istila ve işgalle ciddi anlamda tahribata uğramış olan Birleşmiş Milletler ile uluslararası hukuku daha da zayıflatacaktır. Aklı başında, ılımlı liderlerin artmasını veya İsrail ve Birleşik Devletler’deki iç siyasetin yönlendirdiği bu savaşa dönük propagandanın, Ahmedinecad’ın sorumsuz duruşuna bağlı bir kredibiliteyle ortaya çıkan bir blöf olmasını umalım. Ortada daha geniş konular da bulunmaktadır. Acaba Ortadoğu veya aynı nedenle dünya, nükleer ırkçılığı normal mi kabul etmeli, yani seçilmiş bir grup devletin nükleer silahlara sahip olma hakkı bulunurken bu tür bir silahlanma arayışındaki diğer ülkelere askerî müdahaleyi hak eden “yaramaz devletler” olarak mı muamele edilmelidir? Özellikle İsrail, geniş ölçüde sahip olduğu nükleer silah tekeline dayalı bölgesel hakimiyetini devam ettirmek için hiçbir bölgesel gücün nükleer silaha sahip olmaması konusunda kararlı bir tutum sergiler görünmektedir. Bu açıdan, İsrail açısından hikayenin aslı, dikkatleri gerçek endişelerden uzaklaştırarak gelecekteki muhtemel bir savunma zaafından sakınmak üzerine kurgulanmıştır. Bütün bunlardan sonra, İran önümüzdeki birkaç yılda bir nükleer silah edinecek olsa bile, onun bu imkanı şüphesiz İsrail’in nükleer hakimiyetini sürdürmek için atacağı ilave adımların yanında gölgede kalacaktır. Bu şartlarda, İran tam olarak sindirilemese bile kesinlikle vazgeçirilecektir, her şeye rağmen nihayette Tahran’ın vazgeçmeye karar verebilmesinin nedenlerinden biri olabilecek husus silahsızlanma seçeneğidir. İsrail için daha can sıkıcı olan şey, İran’ın İsrail’i tehdit etmek için değil, İsrail’in bölgede savaş çıkarma seçeneğini elinde tutmasını sona erdirmek için birkaç nükleer savaş başlığı edinmeye karar vermesi ihtimalidir. |
Yılın genç bilim adamı:YÖK ve TÜBİTAK beni bir kez bile aramadı http://www.zaman.com.tr/2006/01/22/ahmet.jpg ''Dünyada Yılının Genç Bilim Adamı'' seçilen Dr. Ahmet Yıldız (26) kendisini YÖK ve TÜBİTAK yetkililerinin bir kez bile aramadığını söyledi.İnsan hücresindeki motor proteinlerin nasıl yürüdüğünü ortaya çıkaran buluşu nedeniyle, Amerikan bilim dergisi Science tarafından, ''Dünyada 2005 Yılının Genç Bilim Adamı'' seçilen Dr. Ahmet Yıldız (26) Türkiye'deki bilimsel araştırma olanaklarının yetersiz olması nedeniyle yurt dışına gitmek zorunda kaldığını söyledi. Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü'nden mezun olduktan sonra, kazandığı bursla ABD'ye giderek, California Üniversitesi'nde, ''insan hücresindeki motor proteinlerin nasıl yürüdüğü' konusunda doktora tezi hazırlayan Yıldız, yaptığı çalışmayla, hem doktor unvanı aldı, hem de Science tarafından ''Dünyada 2005 yılının en genç bilim adamı'' seçildi. Sakarya'da Arifiye Beldesi'nde emekli bir ailenin çocuğu olan Dr. Yıldız'ın başarısı, bayram tatili dolayısıyla eşiyle birlikte geldiği memleketinde de sevinçle karşılandı. Dr. Yıldız, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ülkedeki bilimsel olanakların yetersizliği nedeniyle yurtdışında eğitim gördüğünü söyledi. Dr. Yıldız, ''Yapacağım araştırmalar için burada imkanlar yeterli olursa, tabi ki ülkemde çalışmak isterim. Ancak bu başarıma rağmen Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK ) ve Türkiye Bilimsel Araştırma Kurumu'ndan (TÜBİTAK) bir kez bile aranmadım'' dedi. -''BULUŞ, HAYATİ ÖNEM TAŞIYOR...'' Bilimsel buluşuyla insan hücresindeki motor proteinlerinin nasıl yürüdüğünü ortaya çıkaran ve çalışmasının felç, alzheimer, kanser, sağırlık ve körlük gibi hastalıkların tedavisi için hayati önem taşıdığını kaydeden Dr. Yıldız, şöyle konuştu: ''Buluşum bu alanda çalışan insanları meşgul eden bir konuydu. Fakat teknik yetersizlikten dolayı bulunamıyordu. Teknik yetersizliği şöyle anlatabilirim; bu proteinler hücrenin içinde metrenin milyarda bir boyu kadar adım atıyorlar. Günümüzde metrenin milyarda bir boyunu ölçecek teknik imkan sayısı bir ya da ikidir. Bu teknikler bizim çalışmalarımıza uygun değildi. Proteinlerin hücrede yürüdüğünü biliyorduk. Ancak iki ayaklı olan bu proteinlerin nasıl yürüdüğünü, nasıl adım attıklarını bilmiyorduk. Biz de yeni bir teknik geliştirerek bir bacağına bir boya sürdük, diğer bacağına farklı bir renkte boya sürdük. Proteinin ayaklarının birbirini geçerek, aynı insanlardaki gibi arkadaki ayak öne geçecek şekilde, birbiri ardına adımlar atarak yürüdüğünü gördük. Bilim dünyasında bunu izleyen ilk grup olduk. İşin ilginç yanı bu kadar küçük boyalarla bu kadar büyük iyi çözünürlük elde etmemizdi. Metrenin milyarda biri kadar çözünürlük elde ettik. Bu buluşum da bilim dünyasında büyük yankı uyandırdı.'' -''TÜRKİYE'DE BEYİN GÖÇÜ DAHA FAZLA YAŞANIYOR'' Türkiye'deki bilimsel olanakların yetersiz olduğunu ifade eden Dr. Yıldız sözlerini şöyle sürdürdü: ''Ama imkanların yeterli olduğuna inandığım an döneceğim. Beyin göçü bazı ülkelerde de yaşanmaktadır, ancak Türkiye'de daha fazla yaşanıyor. Türkiye dokuz nesildir beyin göçünü geri getirememiş. En azından bundan sonra beyin göçünün yüzde 40'ı geriye getirilebilmeli. Ayrıca oradaki teknolojiyi kendisine geri getirmiş olacak. Yaptığım araştırmayı buradaki imkanlarla sonuçlandıramazdım. Üniversitelerimiz bu tekniğe sahip olmadıkları için öğrenciler yurtdışını tercih ediyorlar. Son iki yıldır üniversitelerde araştırmalar için diğer yıllara oranla çok yüksek bütçeler ayrılmaya başlandı. Olumlu gelişmeler var. Yapacağım araştırmalar için burada da imkanlar yeterli olursa tabi ki ülkemde yapmak isterim. Ancak bu başarıma rağmen YÖK ve TÜBİTAK'tan beni bir kez bile aramadılar.'' -''FELÇLE İLGİLİ ÇALIŞMALAR''- Proteinlerle ilgili çalışmalarını sürdüreceğini ifade eden Dr. Yıldız, ''Bu çalışmam bittikten sonra felç üzerine çalışmalar yapmak istiyorum. Bazı proteinler felce sebep oluyor. Örnek olarak felç olmuş bir solucanla çalışarak, 'onu tekrar nasıl yürütebilirim, felçten nasıl kurtarabilirim'i araştıracağım'' diye konuştu. Şu anda ''Dainin'' proteini ile ilgili çalışma yaptığını, bu proteinin çok büyük olduğu için, biyokimyacılar tarafından incelenemediğini belirten Dr. Yıldız, bu proteinin hücre bölünmesinde çok önem taşıdığını ve hücre bölünmesinin de doğrudan kanser hastalığıyla ilgisi olduğunu söyledi. -''DÜZENLİ BİR İNSAN DEĞİLİM''... İstanbul Fen Lisesi'ni bitirdikten sonra fizikçi olmaya karar verdiğini ve 1996 yılında Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü'nü kazandığını kaydeden Dr. Yıldız, 2001 yılında üniversiteyi bittirdikten sonra master yapmak için özel burs kazanarak ABD'ye gittiğini söyledi. Başarısının tesadüf olmadığını, yüksek motivasyonla çalışmasının başarıyı getirdiğini vurgulayan Dr. Yıldız, şöyle dedi: ''Düzenli bir insan değilim. Ders çalışırken motivasyonum çok yüksekti. Lisede o kadar kendimi derse vermiştim ki dış etkenlerden kendimi soyutlayabiliyordum. Mesela Türkiye'de hiç cep telefonu kullanmadım. Zararlı olduğunu düşündüğüm için hem de insanı meşgul eden bir cihaz olduğu için kullanmadım. Cep telefonlarının öğrencilerin motivasyonunu dağıttığını onları boş yere oyaladığını düşünüyorum.'' Proteinlerle ilgili çalışmasını İllinois Üniversitesi Paul Selvin Laboratuvarı'nda yaptığını söyleyen Dr. Yıldız, 18 Şubat'ta Nobel ödüllü bilim adamlarının da katılacağı törende, buluşundan dolayı 25 bin dolarla ödüllendirileceğini belirtti. |
Medya HABER 2 Mart 2006 Nusaybin'de izinsiz gösteri: 10 yaralı Mardin'in Nusaybin ilçesinde, Dargeçit'teki operasyonda öldürülen Suriye uyruklu teröristlerin cenazesini karşılayan grubun polise taşlı saldırıda bulunması üzerine çıkan olaylarda 5'i polis, 10 kişi yaralandı. Edinilen bilgiye göre, Mardin'in Dargeçit ilçesine bağlı Belen köyü Yanılmaz deresi bölgesinde düzenlenen operasyonda ölü ele geçirilen ve aileleri tarafından tespit edilerek Diyarbakır Devlet Hastanesi morgundan alınan teröristlerden Suriye uyruklu Fevzi Hesko ile Halıd Şeh Ali'nin cenazeleri Suriye'ye götürülmek üzere Nusaybin'e getirildi. Sakarya Caddesi'nde cenazeleri karşılayan bir grup, terör örgütü PKK lehine sloganlar atarak, yürüyüş yapmak istedi. Güvenlik güçlerinin, yürüyüşün yasal olmadığını belirterek, gruptakilerin dağılmalarını istedi. Bunun üzerine gruptakilerin güvenlik güçlerini taşlaması üzerine çıkan olaylarda 5'i polis, 10 kişi yaralandı. Yaralılar, Nusaybin Devlet Hastanesi'nde tedavi altına alındı. Yetkililer, çıkan olayda bazı kişilerin gözaltına alındığını ve ara sokaklara kaçarak eylem yapmak isteyen küçük grupların dağılması için çalışmaların devam ettiğini kaydettiler İstanbul'da 30 ton kaçak mazot ele geçirildi A.A Büyükçekmece ve Fatih'te düzenlenen operasyonlarda, 30 ton kaçak mazot ele geçirildi. İstanbul Mali Şube Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre, durumundan şüphelenilen İbrahim S. yönetimindeki 16 BP 707 plakalı kamyon, TEM Otoyolu Büyükçekmece mevkiinde durduruldu. Kamyonda yapılan incelemelerde, kasasına yerleştirilen bir tankın içinde 25 ton kaçak mazot ele geçirildi. Bu arada, Fatih Vatan Caddesi üzerinde durdurulan Levent Ç. yönetimindeki 34 UG 0472 plakalı kamyondaki bidonlar içinde de 5 ton kaçak mazot bulundu. Kamyon şoförleri İbrahim S. ve Levent Ç. gözaltına alınarak, haklarında gerekli yasal işlemlere başlandı. Kurtulmuş'u seçin AKP'den 30 vekil gelsin ANKA Necmettin Erbakan’ı, cezaevine girmekten kurtaracak yasal düzenlemenin ardından Saadet Partisi’nin kongre hazırlıkları hız kazandı. Necmettin Erbakan’ı cezaevinden kurtaran yasal düzenlemenin ardından Saadet Partisi’nde (SP) kongre hazırlıklarına hız verildi. SP’de Nisan ayının ilk haftasında kongrenin gerçekleşmesine yönelik çalışmalar artırıldı. İl ve ilçe kongreleri bu doğrultuda devam ederken, AKP ile ilgili gelişmeler, izlemeye alındı. "DEĞİŞMEYEN EMANETÇİ" Necmettin Erbakan, "değişmeyen emanetçi" olarak Recai Kutan’ın yeniden seçilmesi için harekete geçti. Ancak bir dönem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğu gibi partinin il başkanlığını yürüten Numan Kurtulmuş’un adaylığı parti içinde seslendirilmeye başlandı. Numan Kurtulmuş bir süredir Erbakan ile görüşerek tek aday olarak kongreye gitmek istediği ancak Erbakan’ın, Kurtulmuş’un adaylığına sıcak bakmadığı belirtiliyor. Bu arada SP kulislerinde CHP’den gelen "Numan Kurtulmuş’u seçerseniz en az 30 AKP milletvekili size gelecek" haberleri harekete neden oldu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Numan Kurtulmuş ile ilgili gelişmeler üzerine, "Hiçbir AKP’li Hoca’nın partisine karışmasın" mesajı iletti. Ağca'nın avukatı: Ağca tahliye edilebilir A.A Mehmet Ali Ağca'nın avukatı Mustafa Demirbağ, Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nin Ağca'ya gazeteci Abdi İpekçi cinayeti ve 2 ayrı gasp suçundan verilen cezaların içtimasına ilişkin Üsküdar 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2004'te verdiği kararı bozmasının, “müvekkilinin lehine olduğunu” söyledi. Demirbağ, Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nin kararıyla, 20 Ocak 2006 günü Kartal İnfaz Savcılığı'nca hazırlanan ve Ağca'nın 18 Ocak 2010 tarihinde tahliye edilmesini belirten müddetnamenin değişeceği görüşünü dile getirdi. Mustafa Demirbağ, bu karardan sonra Kartal İnfaz Savcılığı'nın, Ağca'nın Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2 ayrı gasp, Üsküdar 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Abdi İpekçi cinayeti cezaları ile İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Papa suikastıyla ilgili “yeniden hüküm verilmesine yer olmadığına” dair kararlarını içtima ederek, yeni bir müddetname hazırlayacağını kaydetti. Demirbağ, “Ağca hakkındaki infaz, belirlenen yeni cezalar üzerinden yapılacak. Yeni müddetname de bunlar esas alınarak düzenlenecek. Bu duruma göre yeni hazırlanacak müddetnameyle Ağca'nın derhal tahliye edilmesi söz konusu olabilir” dedi. Ağca dosyası üzerindeki tüm tartışmaların, İtalya'da yattığı yaklaşık 20 yıllık sürenin infazda sayılıp sayılmayacağı konusu üzerine kurulduğunu kaydeden Demirbağ, Yargıtay'ın bozma ilamının da bu çerçevede olduğunu söyledi. Demirbağ, “Eğer İtalya'daki ceza sayılırsa, Türkiye'de hangi suçtan ne kadar ceza alırsa alsın hiçbir anlam ifade etmeyecek. Ama sayılmazsa bu tartışmalar devam eder” diye konuştu. Ağca'nın İtalya'da yatmış olduğu sürenin içtima edilmesiyle ilgili geçen ay içinde Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvurduklarını hatırlatan Demirbağ, bu mahkeme karar vermeden yeni müddetnamenin hazırlanmasının doğru olmadığını savundu. Demirbağ, yeni müddetnamenin hazırlanmasının 1-2 ay zaman alabileceğini ifade etti. ADALET BAKANI HAKKINDAKİ SUÇ DUYURUSU Mustafa Demirbağ, Mehmet Ali Ağca'nın tahliyesi sonrasında Adalet Bakanı Cemil Çiçek hakkında “tarafsız tutum izlemediği, görevi kötüye kullandığı” iddiasıyla yaptıkları suç duyurusunun, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından takipsizlikle sonuçlandırıldığını kaydetti. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın takipsizlik gerekçesi olarak, Anayasa'nın 100. ve TBMM içtüzüğünün 107. maddesini gösterdiğini ifade eden Demirbağ, “Gerekçede, 'Başbakan ve bakanlar hakkındaki soruşturma yetkisi TBMM'ye ait olup, başsavcılığımızın bu kişiler hakkında soruşturma ve kovuşturma yetkisi bulunmadığından mevcut anayasal sistem nedeniyle Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek hakkında soruşturma açılmasına gerek olmadığı' belirtiliyor” dedi. Demirbağ, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın kararıyla ilgili itirazda bulunacaklarını bildirdi. Türkiye Yalçın Küçük'e 6 bin 450 euro ödeyecek A.A Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) görülen Yalçın Küçük davasında "dostane çözüm"ü tercih etti. Bu çerçevede, Ankara, Küçük’e 6 bin 450 euro (10 bin 70 YTL) ödeyecek. 1999 yılında bölücülük propagandası yaptığı gerekçesiyle Ankara DGM tarafından üç yıl dokuz ay hapis cezası çarptırılan Yalçın Küçük’ün ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği gerçekesiyle 2000 yılında AİHM’ye yaptığı başvuru üzerine açılan davada "dostane çözüm"e varıldı. Türkiye’nin "dostane çözüm" yöntemi çerçevesinde Yalçın Küçük’e 6 bin 450 euroyu ödemeyi kabul etmesi üzerine dava düşürüldü. İki aile arasında bıçaklı kavga: 1 ölü A.A Altındağ'da iki aile arasında çıkan tartışmada 1 kişi öldü, 1 kişi yaralandı. Babür Caddesi'ndeki bir apartmanda oturan ve daha önceden aralarında husumet bulunduğu öğrenilen iki aile arasında tartışma çıktı. Ailelerden birinin taşınması sırasında komşu Hanefi K. ile eşya taşıyan Serkan ve Kenan T. arasında tartışma başladı. Tartışmanın büyümesi üzerine Hanefi K, bıçakla Serkan ve Kenan T'ye saldırdı. Aldığı bıçak darbeleriyle yaralanan Serkan T, kaldırıldığı Ankara Hastanesi'nde hayatını kaybederken, Kenan T. ise tedavi sırasında hastaneden kaçtı. Hanefi K. de ifadesi alınmak üzere Altındağ İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Olayın ardından Babür Caddesi ve Ankara Hastanesi acil servis önünde çevik kuvvet polisi önlem alırken, Serkan T'nin ölüm haberini alan bazı yakınlarının hastane önünde fenalık geçirdiği görüldü. Bu arada, olayı araştırmak üzere olay yerinde bulunan bir polis memuru, telsiz anonsundan çalıntı olduğunu öğrendiği bir otomobilin olay yerinden geçtiğini fark etti. Takibe alınan otomobil durdurularak, kimliği öğrenilemeyen sürücüsü gözaltına alındı. Silivri'de kuş gribi görüldü İsmail GÜÇLÜ/İSTANBUL, (DHA) Silivri'nin Celaliye Beldesi'nde bir evin bahçesinde tavuk leşinden alınan örnekte kuş gribi görüldü. Celaliye Belde Belediye Başkanı Bilge, “Kuş gribinin kesinleşmesi üzerine beldedeki kanatlı hayvanlar itlaf edildi” dedi. Silivri’nin Celaliye Beldesi'nde Cemil Mar’a ait evin bahçesinde telef olan tavuk nedeniyle 3 kilometrelik alanda karantina uygulaması başlatıldı. Celaliye Belde Belediye Başkanı Rıdvan Yavuz Bilge, ihbarın kendilerine salı günü geldiğini belirterek, “Bunun üzerine tavuktan örnek alındı. Yapılan incelemede alınan örnek pozitif çıktı. Kuş gribinin kesinleşmesi üzerine beldedeki bütün kanatlı hayvanlar toplatıldı. Toplam 3 bine yakın kanatlı hayvan itlaf edildi, Karantina uygulaması devam ediyor. Tavuğun bulunduğu evdeki bir çocuk hastaneye kontrole götürüldü. Herhangi bir hastalığa rastlanmadı” dedi. Celaliye beldesi sakinleri karantina uygulaması üzerine evlerindeki tavukları görevlilere teslim etti. Askeri savcı el koydu ANKA Küre operasyonunda gözaltına alınan Kasım Zengin askeri savcıya verdiği ifadede "Özel Kuvvetlere bağlı görevimizi yaptık" dedi. Zanlıların arşivinde tüm askeri psikolojik harekat dökümanlarına rastlanırken skandala adı karışan üç polis şefi hakkında soruşturma açıldı. Küre Operasyonu’nda yakalananların soruşturmasında yeni aşamaya gelindi, çete lideri olduğu iddia edilen Kasım Zengin askeri savcı tarafından sorgulandı. ANKA’nın edindiği bilgiye göre, askeri savcılık, zanlı Kasım Zengin ile Mustafa Aksoy’a savcılık devlete ait sır kapsamındaki belgelere sahip olmak ve çoğalmaktan soruşturma başlattı. Zanlılarda Ankara Emniyeti’nin yaptığı operasyonda tutuklanan Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli Yüzbaşı Nuri Bozkır’dan aldıkları öğrenilen üç doküman CD’si bulunmuştu. Binlerce yazılı dökümanın bulunduğu CD’lere ilişkin inceleme yapan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, belgelerin "devlet sırrı" kapsamında olduğunu belirleyerek, Zengin ve Köroğlu Güvenlik Şirketi’nin sahibi Aksoy hakkında dava açıldı. ARŞİV DEĞİL SANKİ KÜTÜPHANE Zanlıların elinde Türkiye’nin Irak’taki tüm operasyonlarından, ülke içindeki askeri kuvvetlerin yaptığı psikolojik harekat ve yapılanmalara ilişkin 2000-2006 yılları arasındaki tüm dökümanların bulunduğu öğrenildi. Bu arada ifadesinde Yüzbaşı Bozkır’a bağlı olarak faaliyet gösterdiğini ve emirler çerçevesinde hareket ettiğini iddia eden, çete lideri Kasım Zengin de bugün tutuklu bulunduğu cezaevinden alınarak Askeri Savcılık tarafından sorgulandı. Zengin’in Cumhuriyet Savcılığı’nda verdiği ifadeyi tekrarladığı ve "Çok yüksek makamlardaki askeri yetkililerin emirleri çerçevesinde görev yaptığını, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı çalıştığını, toplumsal hareketleri incelediği, raporladığı ve yönlendirdiğini" söylediği öğrenildi. POLİSLERE DE BULAŞTI Geyşan Sauna’nın sahibi Zeliha Tüfekçi’nin ifadesinde suçladığı 3 polis amirine soruşturma açıldı. Tüfekçi’nin dolaylı yollarla çıkar sağladıklarını iddia ettiği eski Ankara Emniyeti Asayiş Müdür Yardımcısı Turgay Karabulak, Ahlak Büro Amiri Mahmut Çetin ve Yardımcısı Akın Güneri hakkında Ankara Cumhuriyet Savcılığı soruşturma başlattı. Biri emniyet müdürü 3 polis amiri önümüzdeki günlerde sauna sahibinin iddiaları çerçevesinde sorgulanacak. Memur affı haftaya kaldı Saffet KORKMAZ/ANKARA Türban nedeniyle verilen disiplin cezalarını da kapsayan memur disiplin cezalarının affına ilişkin tasarının görüşülmesi, "Anayasanın aradığı 330 oy bulunamayabilir" endişesiyle haftaya ertelendi. Tasarının, bu hafta Genel Kurul'da ele alınması bekleniyordu. Tasarı, 23 Nisan 1999 ile 14 Şubat 2005 tarihleri arasında verilen disiplin cezalarının affını öngörüyor. CHP, 14 Şubat 2005 yerine, yasanın yürürlüğe girdiği tarihe kadar olan disiplin cezalarının affedilmesi için bir önerge hazırladı. Önerge iktidara da iletildi ve AKP'nin buna sıcak baktığı bildirildi. Maltepe 60 kamerayla izlenecek A.A http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/1166191.jpgİstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde yer alan ve 575 kameradan oluşan Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu'nun (MOBESE) bir benzeri, Maltepe İlçe Emniyet Müdürlüğü'nde de oluşturuldu. Maltepe İlçe Emniyet Müdürü Tuğrul Pek'in öncülüğünde ve hayırsever işadamlarının yardımlarıyla kurulan sistem kapsamında, Maltepe'nin ana cadde, önemli merkez ve kavşaklarına 60 kamera yerleştirildi. Bu kameralardan elde edilen görüntüler, çeşitli semtlerdeki 5 ayrı polis noktasında 24 saat izlemeye alındı. Bu sistem sayesinde, 550 bin nüfuslu ilçede olası trafik kazaları, cinayet, yaralama, kapkaç, hırsızlık, gasp ve benzeri olaylara anında müdahale edilebilecek hale gelindi. Sistem sayesinde son bir haftada 31 adet ruhsatsız tabanca ve 3 bıçak ele geçiren polis, bu suç aletlerini taşıyan 34 kişi ile çeşitli suçlardan aranan 101 kişiyi yakaladı. Ayrıca, korsan CD ve DVD ile kitap satışı yapan 14 kişi hakkında yasal işlem yapan polis, bu kişilerle birlikte 32 bin adet korsan ürün ele geçirdi. Kredi kartı borçlularına destek A.A. http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/1167668.jpgTüketici Hakları Merkezi (TÜ-MER), Banka ve Kredi Kartları Yasası'ndan yararlanmak isteyen kredi kartı borçlularına destek olmak amacıyla ücretsiz online ihtarnameleri web sitesinde kullanıma sundu. TÜ-MER Genel Başkan Yardımcısı ve Hukuk Komitesi Başkanı Avukat Faruk Hançer, yaptığı yazılı açıklamada, 5464 Sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu'nun dün itibariyle Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdiğine işaret etti. Bu yasanın, kredi kartı borcundan dolayı temerrüde düşen veya icraya verilen tüketiciler için getirdiği geçici 4. maddesi gereğince, borçların yapılandırılarak 18 taksite bölünmesi için 60 günlük başvuru süresinin dün başladığını kaydeden Hançer, TÜ-MER'in söz konusu yasa maddesinden yararlanmak isteyen kredi kartı mağduru tüketiciler için iki ayrı “online ihtarname” programı hazırlayarak merkezin www.tumer.org adresinde kredi kartı mağdurlarının kullanımına sunduğunu belirtti. Açıklamaya göre, kredi kartı mağduru tüketiciler, durumlarına uygun olan programı seçerek formdaki yönlendirmeler doğrultusunda gerekli bilgileri doldurduktan sonra “Yazdır” butonuna bastıklarında, ihtarnameleri ilave uğraşa gerek kalmaksızın hazır olacak. Tüketicilere ise ihtarnameleri imzalayıp muhatabına, (banka veya banka avukatı) noter, elden teslim veya iadeli taahhütlü posta yolu ile ulaştırmaları kalacak. İhtarnamelerini elden teslim edecek olan tüketiciler, ihtarnamelerden iki tane yazdırıp bir nüshasını bankaya veya avukatına verecekler. Kendisinde kalacak diğer nüsha üzerine ise “alındı” notu ile birlikte, tarih ve kaşe bastırıp imzalatmaları gerekiyor. ÖDEME PLANINA DİKKAT UYARISI Avukat Faruk Hançer, kendisine dönem sonu borcunun ödenmesi için ihtar çekilmiş, haklarında icra takibi başlatılmış veya 31 Ocak 2006 tarihine kadar temerrüde düşmüş olan kredi kartı borçlularının bu yasadan yararlanacaklarına işaret ederek, şöyle dedi: “Geçmişte yaşanan sıkıntıların tekrar etmemesi için yasadan faydalanmak isteyen tüketicilerin başvuru neticesinde düzenlenecek olan ödeme planını mutlaka kontrol etmelerini ve çok dikkatli davranmalarını, yasanın dışında farklı bir ödeme planını kabul etmemelerini, ayrıca imzaladıkları ödeme planının bir suretini almaları konusunda uyarıyoruz.” |
HER YERDE VARIZ Eyfel Kulesi´nin en üst katında, balkonu çevreleyen korkuluklarin üzerinde,"Gülü bir gün, Felek´i her gün, gülü solana kadar, Felek´i ölene kadar seveceğim" yazıyormuş. • Notre Dame Kilisesi´ndeki kulenin en tepesinde, doğu tarafina bakan duvarda koca koca harflerle "T.C. EMİNE" yazısı varmış. • Avustralya´daki ünlü Bonde plajını çevreleyen duvarın biryerinde, devasa harflerle, "Nuray ara beni kuşum" yazıyormuş. • İsviçre´nin Basel kentindeki en büyük kilisenin duvarında "İbrahim Tatlıses tek tek" yazıyormuş. • Suudi Arabistan, Medine garındaki istasyonun duvarında, "Tekrar gelecegiz" yazıyormuş. Altinda da, "Osmanlı" imzası varmış. • Malum, Londra´nin Greenwich kentinden 0 (sıfır) meridyeni geçer. Temsili olarak duvara metalden bir çizgi çekilidir. Tam o çizgininyanında, duvarda, "Burayı da gördüm ya,artık ölsem de gam yemem! "yazıyormuş. • Meksika´daki Maya tapınaklarında, en büyük piramitin bir odasının duvarına, "Ne mutlu Türküm diyene!" yazısı kazınmış... |
Annelere Sira Dayagi Çocuklarını arayan annelere sıra dayağı http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/1023203.jpgPKK’dan kaçarak Irak’a sığınan, tecavüze uğrayan ve örgüt içi cinayetlere tanık olan Dilaram (29) Türkiye’den Kandil Dağı’na gidip PKK’ya katılan çocuklarını arayan annelere sıra dayağı atıldığını söyledi. Kendisi gibi tecavüze uğrayan kadınların yaşadıklarını "Özgürlüğe Kaçış" isimli anı kitabında toplayan Dilaram, çocuğu PKK’ya katılan Türkiye’deki anne babaları cesur olmaya, PKK’dan hesap sormaya çağırdı. İşte Dilaram’ın anlattıkları: İnfazcısı Gulan’ı 2 kadın boğarak öldürmüş Tatvanlı Gulan, Murat Karayılan’a bağlı PKK Özel Kuvvetleri’nin komutanıydı. 1992’den beri tanışıyorduk. İki yıl önce Kandil’de öldürüldü ve faili meçhul süsü verildi. Cinayeti hálá sır. Kimin öldürdüğü, nedeni örtbas edildi. Nöbetçi görmüş, o gece iki kadının onu boğduğunu. Tecavüz süsü verilerek battaniye altında boğularak öldürüldü. Gulan örgütün tetikçisiydi. Üstten bazılarının adına kendi arkadaşlarını infaz ediyordu. Gulan’ın Erzurum Karayazılı gerçek adı Faruk Bozkurt olan Merkez Komitesi Üyesi Nasır’ın öldürülmesinde parmağı vardı. Nasır, 2003’te PKK Özel Kuvvetleri tarafından Kandil’de öldürüldü. Murat Karayılan’ın komuta ettiği kuvvetler, Nasır’ın çadırına bomba attılar. Çünkü o, Apo’nun yakalanmasından sonraki kongrede "Bu iş böyle yürümez. Sistemin değişmesi gerekiyor" diye bas bas bağırmıştı. İç hesaplaşma nedeniyle onun ölümünde rolü olan Gulan’ı da başka iki kadına öldürttüler. Anneler, neden susuyorsunuz sizde hiç mi yürek vicdan yok Bir hafta kadar önce Irak basını yazdı. On anne Türkiye’den gelip Kandil’e çıktı. "Çocuklarımızı görmek istiyoruz. Sağ mı ölü mü, bilmek istiyoruz. Çocuklarımızı almadan gitmeyeceğiz" dediler. PKK’lılar çocuklarını göstermemekle kalmadı, bir de dayak attılar annelere. Anneler, Zaho’da basın açıklaması yaptılar. Çocukları PKK’ya katılan Türkiye’deki anne babalar, neden cesur davranmıyor, neden sormuyor PKK’ya? Benim bir akrabam 1992’de infaz edildi. Babası biliyor durumu. Neden sorgulamıyor, neden çocuğuna sahip çıkmıyor? Yüzlerce örnek var. Hiç mi yürek, hiç mi cesaret, vicdan yok. Zavallı çocukların hiçbirinin mezarı bile yok. Öldürüp üzerine biraz toprak atıyorlar. Kurda kuşa yem oluyor. (NOT: Cihan Haber Ajansı Irak Temsilcisi Çetin Erçetin, PKK’ya katılan çocuklarının akibetini öğrenmek için ocak ayının ikinci haftasında Kandil’e giden bir grup annenin PKK’lılardan dayak yediğini doğruladı. Erçetin, annelerin Zaho’da basın toplantısı yapmalarına ise izin verilmediğini söyledi.) Hayatta kalmayı Türk komutana borçluyum 1996 Temmuzu’nda Zagros Dağları’nın Irak tarafındaydık. 80 kişilik bir taburduk. Şemdin Sakık da oradaydı. O gece çatışmaya giderken gizli günlüğümü ve fotoğraf albümümü gömdüm. Gruplara ayrıldık. Bizim gruptaki tek kız bendim. Asker geleceğimizi biliyordu, tedbir almıştı. İlk atış onlardan geldi. Suriye Kubanlı komutanımız yaralandı. Onu almaya giderken baktım, bizimkiler kaçıyor. Gelin, yardım edin dedim, dönmediler. Tam o sırada bir ateş kümesi gözüme girdi, havaya uçtum. Yere düştüm. Sımsıcaktım. Acı duymuyordum. Kalkmayı denedim. Elim ve ayağım parçalanmış, altımda kalmış. Ellerim kırık kemiklerin arasına girdi. Kokladım, kan kokuyordu. Bağırıyordum, beni bırakmayın diye. Kimse gelmedi. İki gün iki gece kaldım yerde. Bir bakıyordum güneş, bir bakıyordum ay. Kurtlanmıştım. Yaralarıma girip çıkıyorlardı. İki gün daha geçmiş aradan. Rütbeli, bembeyaz saçlı bir Türk komutan geldi. Tertemiz tıraşlıydı. Leş gibi kokuyordum. Yüzünden tiksindiğini anladım. Çırılçıplaktım, her tarafım kan ve kurt içindeydi. Uzun uzun baktı. Öldürebilirdi ya da öleceğimi bilse bile götürmeleri için emir verebilirdi. Ama arkasını döndü, gitti. Hayatta kalmayı ona borçluyum. Selim ve Aysel Çürükkaya da tecavüzleri anlatmışlardı Aysel Çürükkaya, PKK’nın eski üst düzey yöneticilerinden. Doz Yayınları’dan 2004 Eylül’ünde çıkan ve 10 kadının anlattıklarına dayanan "PKK’da Kadın Olmak" isimli kitapta tanık olduğu bir tecavüzü de anlattı. PKK’nın "Ulusal Meclis" başkanı, Apo adına savcılık yapıp idamlara karar veren ve 1991’de öldürülmemek için kaçan eşi Selim Çürükkaya da "Apo’nun Ayetleri" isimli kitabında kendi tanıklığını anlatmıştı. O zaman hain olarak gördüğü eşinden iki yıl sonra örgütten kaçan Aysel Çürükkaya halen kendi başından geçenleri yazıyor. Karı koca Çürükkayalar, PKK’nın ölüm listesinde. Aysel Çürükkaya tanık olduğu Apo tecavüzünü şöyle anlatıyor (sayfa 134-135): "Bu adam bir diktatör, bir ırz düşmanı. Her şeyi kendi çıkarları için kullanıyor. Beni aldı, Şam’daki evine götürdü. Kaldığım birkaç günde daha değişik durumlarına tanık oldum. Orada tüm inancım kayboldu. Bir bayana tevavüze yeltendi. Aslen Bingöllü. Avusturya’dan kaçmış, 16-17 yaşlarında güzel bir bayandı. Bir ara başka bir odadan dehşet içinde bağırarak kaçtı. Benim arkama saklandı. ’Aman Allahım ben nereye gelmişim’ diyordu. Yanımda bulunan bayanlar ki çoğu şimdi buradadır (Almanya) onu ikna etmeye çalışıyor, başkanın kendisini çağırdığını söylüyorlardı. Tekrar götürdüler. Bu kez tekrar aynı tepkiyi gösterdi. Oraya buraya, tuvaletlere kaçıp bağırıyor, ağlıyordu. Arkama geçti. ’Beni kurtar bu canavarın elinden’ diye yalvarıyordu. Kurudum kaldım. Hiçbir reaksiyon gösteremiyordum. Aklımı yitirmiş gibiydim. Kız, yakamdan tuttu ve bana ’Sen hálá ne olduğunu anlamıyor musun’ dedi. O an, daha önce Bekaa’da tutuklanan kızların anlattıklarını, yapılan dedikoduları hatırladım ve bunların yalan olmadığını anladım. Bunları hep düşmanın psikolojik savaş propagandası olarak kabul etmiştim. Meğer doğruymuş. O gece o kız, gelip yanımda yattı. Sabaha kadar ikimiz de ağlamıştık. Bu adam (Apo), Kürdistan bağımsızlık savaşının önderi olarak bizim ırzımıza geçiyor!" |
Evren’in 12 Eylül’ü aklanacak gibi değil 12 Eylül askeri darbesinin ardından tam 25 yıl geçmesine rağmen darbenin izleri o günleri yaşayanların hafızalarında hâlâ sıcaklığını koruyor. 12 Eylül’ün Türkiye demokrasisine ve Türk devlet geleneğine verdiği zarar hâlâ tamamıyla onarılmış değil. Bu yüzden 12 Eylül, hâlâ tartışmaya, değerlendirmeye ve anlamaya çalıştığımız bir olay olmaya devam ediyor. İki gün önce darbenin lideri Kenan Evren’in bir televizyon programına katılarak 12 Eylül ile ilgili açıklamalar yapması gündeme yeniden 12 Eylül tartışmalarını getirdi. Öğrencilerin sorduğu sorular karşısında ilginç biçimde yaşanan acılar ve işkenceler karşısında sorumluluğu başkalarına atmaya çalışan bir darbe lideriyle karşılaştık. O günleri yaşamayan ancak anlatılan ve yazılanlarla yetinen gençler için 12 Eylül tarih sayfalarındaki sıradan olaylardan birisi belki. O günleri iyi anlayıp sorgulamanın, bir daha aynısını yaşamamak ve demokrasiye sahip çıkmak için gerekli olduğu açık. Türkiye tarihinin belki de en ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı dönemi daha iyi anlayabilmek için yaşananların bir değerlendirmesini yapmak ve bilançosunu vermek yararlı olabilir. Orgeneral Kenan Evren’in liderliğini yaptığı ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun’dan oluşan “Milli Güvenlik Konseyi’’ 12 Eylül’de yönetime el koydu. 12 Eylül günü sabahın ilk saatleriyle beraber radyo ve televizyondan, Kenan Evren’in “Aziz Türk milleti... İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk milleti adına, emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış, ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur...” şeklinde başlayan bildirisiyle demokrasiye ara verildi. 12 Eylül öncesi 13 ilde yönetimin sıkıyönetim komutanlıklarının elinde olmasına, Başbakan Süleyman Demirel ve sivil yönetimin, yetkileri askerler ile paylaşmasına rağmen her nasılsa toplumsal olaylar önlenememiş, bir anlamda darbe “kaçınılmaz” olmuştu. 12 Eylül: Unutulması zor tarih... Aslında darbe planları çok önceden yapılıyordu. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Evren, harekât gününü 11 Temmuz olarak belirledi. 3 Temmuz’da CHP hükümetinin düşürülmesi için verilen gensoru ve 10 Temmuz’da Paris’te Türkiye’nin borçlarının ertelenmesinin gündeme gelmesi, darbe tarihinin belirlenmesinde etkili oldu. 11 Eylül 1980 günü, Adalet Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel’e o gece darbe yapılacağına dair bilgiler iletildi. O gün saat 17.00’de Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Cumhurbaşkanı Vekili İhsan Sabri Çağlayangil haftalık olağan görüşmelerini yaptılar. Çağlayangil, darbe söylentilerini Orgeneral Evren’e ileterek, “Ordunun ve sizin rahatsızlığınız var mı?” diye sordu. Cevap kısa oldu; “Yok”. Ancak birkaç saat sonra İstanbul’da zırhlı araçlar birliklerinden çıkarak planlanmış görev yerlerine doğru yol almaya başlamışlardı bile. Türkiye, izleri uzun yıllar sürecek olan askeri darbenin ilk saatlerini yaşıyordu. Darbeyle birlikte, TBMM kapatıldı, Anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu. Tüm yurtta sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 12 Eylül sabahı ile birlikte geniş çaplı tutuklamalar başladı. Siyasal partilerin liderleri ve yöneticileri “güvence altına alındı”. Darbenin ardından dönemin AP lideri Süleyman Demirel ve CHP lideri Bülent Ecevit’in de aralarında bulunduğu toplam 16 siyasetçi Zincirbozan’a gönderilerek tecrit edildi. Sol ve sağ kesimden 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1 Asala militanı). İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi. 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak’’ suçundan yargılandı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi “sakıncalı’’ olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi “siyasi mülteci’’ olarak yurtdışına gitti. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin “işkenceden öldüğü’’ belgelendi. 937 film “sakıncalı’’ bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi “kaçarken’’ vuruldu. 95 kişi “çatışmada’’ öldü. 73 kişiye “doğal ölüm raporu’’ verildi. 43 kişinin “intihar ettiği’’ bildirildi. Kemik yaşı büyütülerek asıldığı iddia edilen bir genç için Evren’in söylediği, “asmayalım da, besleyelim mi” sözü siyasal tarihimizde yerini aldı. Mamak, Metris ve Diyarbakır cezaevleri adeta bir “toplama kampına” dönüştürüldü. Cezaevlerinde sol ve sağ görüşlü tutuklular aynı hücrelere konarak “karıştır barıştır” taktiği uygulandı. 12 Eylül sol siyasal düşünce üzerine bütün ağırlığı ile çöktü. TCK 141 ve 142. maddeleriyle binlerce sol görüşlü kişi, aydın ve akademisyen yargılandı ve hüküm giydi. Darbenin etkileri, sağ kesim için de ağır oldu. O güne kadar “devleti savunma” iddiasında olan ülkücü hareket de darbenin hedefleri arasındaydı. Başlangıçta “demokrasiyi korumak ve kollamak” için yapıldığı söylenen darbe, demokrasiye en büyük darbeyi böylelikle vurmuş oldu. Siyasal yaşamın o güne kadar sağlamış olduğu deneyim ve birikim sıfırlandı. 12 Eylül darbesi, yaptığı yasal düzenlemelerle hukuk devleti anlayışı yerine militer-devletçi anlayışı yerleştirdi. Bireysel özgürlük ve haklar askıya alındı. 12 Eylül Anayasası özgürlükleri önemli ölçüde kısıtladı. 1961 Anayasası’nın halka “bol” geldiğini düşünen darbeciler yaptırdıkları “ısmarlama” anayasayı göstermelik bir halk oylamasıyla bu ülkeye onaylattılar. Anayasa aleyhine propagandanın suç olduğu ve tüm devlet görevlilerinin “evet” için çalıştığı antidemokratik plebisitle Evren, hem anayasayı hem kendi cumhurbaşkanlığını hem de MGK üyelerini “Cumhurbaşkanlığı Konseyi” adı altında kabul ettirdi. Demokrasiye deli gömleği... 12 Eylül, Mehmet Altan’ın deyimiyle, “çoğulculuğa, demokrasiye, bireysel haklara deli gömleği giydirdi”. Darbenin kasıtlı bir biçimde uyguladığı depolitizasyon politikası halkı politikadan soğuttu. Siyaset yapmak, Kenan Evren’in deyimiyle, “herkesin işi” değil, sadece bir avuç profesyonel siyasetçinin ilgilenmesi gereken bir alandı. Milli Güvenlik Konseyi ülkeyi seçimlerin yapıldığı 1983 yılına kadar demir yumrukla yönetti. 1983’te siyasal partilerin kurulmasına izin verildi. Siyasal partilerde görev almak için önceden hiçbir biçimde siyasal faaliyette bulunmamak şartı MGK tarafından gözetildi. İçinde MGK’nın seçtiği Danışma Meclisi üyelerinin de bulunduğu yüzlerce kişi, MGK tarafından veto edildi. Milletvekili seçimlerine, darbeciler tarafından izin verilen adaylar katıldı. Darbe sürecinde bazılarının demokrasi sınavından da geçtiği de söylenemez. Darbeciler karşısında “hazırolda” bekleyen profesörler, yargıçlar, belki de daha sonraki dönemlerdeki benzer durumlarda nasıl davranacaklarının ipuçlarını veriyorlardı. 12 Eylül, Türkiye’de zaten zayıf olan demokratik refleksleri iyice güçsüzleştirdi. Üniversiteleri, sendikaları, sivil toplumu politika dışına taşıdı ve politika yapmayı bir avuç seçkine has bir iş olarak tanımladı. Toplumun en dinamik, özgürlükler ve demokrasiden yana olması gereken unsurları antidemokratik-baskıcı zihniyetin kaleleri haline getirildi. Bireysel özgürlüklerin temel olduğu hukuk devleti yerine ideolojik devlet vurgusu ağırlık kazandı. Bireysel alan karşısında kamusal alan genişledi. 12 Eylül mevzuatı yargıyı bir anlamda bireyin ve özgürlüklerin koruyucusu olmaktan çıkartarak sadece devletin savunucusu haline getirdi. Bu süreçte Anayasa Mahkemesi onlarca siyasal partiyi kapatarak erişilmesi zor bir rekora imza attı. 12 Eylül, dünyanın en antidemokratik Siyasal Partiler ve Sendikalar Kanunu’nu yaptı. Partiler, sendikalar ve üniversiteler toplumdan tecrit edildi. “Anarşi ve terörün” sorumlusu olarak görülen üniversiteler, üniversite olmaktan çıkartılarak, birer “devlet dairesi”, akademisyenler de sıradan devlet görevlileri haline getirildi. Evren’in meşhur deyimiyle “sapık ideolojilere” mensup yüzlerce akademisyen 1402 sayılı yasa ile işlerinden atıldı. Üniversiteleri “zapt-u rapt” altına almak için YÖK oluşturuldu ve hala işlevine devam ediyor. AB sürecindeki Türkiye’de zaman zaman yaşanan sorunlara rağmen özgürlükler ve demokrasi gelişmeye devam ediyor. Sonraki kuşaklar bu acı günleri filmlerden ve kitaplardan izliyor, okuyor. 12 Eylül’ün Türk siyasal sistemi üzerindeki etkileri azalsa da devam ediyor. Ve hâlâ -her ne kadar oldukça değişmişse de- 12 Eylül anayasası yürürlükte. Demokrasiyi ve anayasayı silah zoruyla ortadan kaldıranlar için dokunulmazlıklar devam ediyor. Hâlâ özgürlükleri genişletmeye çalışıyoruz ve hâlâ demokrasi ve özgürlüklerin tehdit altında olduğunu görebiliyoruz. Türkiye’de tam anlamıyla özgürlükçü demokrasiyi kurabildiğimiz söylenemez. İşte bütün bunların sorumlusu siyasal hafızamızı ve demokrasi tecrübemizi kasıtlı olarak sıfırlayan darbeler ve ara dönemler. Bu nedenle, demokrasiye, özgürlüklere ve haklarımıza sahip çıkmalı ve demokratik reflekslerimizi canlı tutarak belleklerimizden “askeri darbe” kavramını sonsuza kadar çıkartmalıyız... |
Metin Uca İle İlgili Bir Söyleşi, Kurtlar Vadisi Irak Hakkında Üç maymunu oynayan Metin Uca, ilk maymuna ihanet etti! "Polat Alemdar'a açıkça meydan okuyorum" Merakla beklenen Pişti adlı programın ikinci haftasında "Kurtlar Vadisi Irak" filmine ağır eleştiriler getiren Metin Uca, programdan ayrıldı. Aynı kanalın, Kurtlar Vadisi'nin yeni bölümlerini satın almış olması, Metin Uca'nın "kovulduğu" yorumlarına neden oldu. Metin Uca ısrarla bunun doğru olmadığını söylese de, kulislerde konuşulanlar bambaşka. • Programdan ayrılmanızın gerçek sebebi nedir? Birkaç sebebi var. Hakikaten hiçbiri de sahte değil. En önemlisi istediklerimle yaptıklarımın uymaması. • Ne istiyordunuz, ne yaptınız? Bu program Almanya'da 'en can sıkıcılar adıyla yayınlanıyor. Bir karşı duruş var ama biz bunu Türkiye'deki medya iktidar ilişkileri nedeniyle gerçekleştiremedik. Çünkü karşı çıktıklarınız sadece magazin, cinselliğin sömürüsü ve bunun dile getirilmesi değildir, hayatın diğer alanlarında da karşı çıktığımız şeyler vardı, bunlara değinemedik Benim neye karşı çıktığım ise ortada. "Çürük elma kurtlan platosu" adlı bu neşriyatın yükselen Türk milliyetçiliğinin sömürüsü olduğunu düşünüyorum. Çalıştığım kurumun bu dizinin yeni bölümlerini almış olması beni ilgilendirmiyor. • Reha Muhtar'ın yayındaki tartışmanızdan rahatsızlık duyduğu ve yönetimin rahatsız olup gitmenizin istendiği iddia ediliyor. Ben ikisine de inanmıyorum. Reha Muhtar yola beraber çıktığım biri. Aynı şekilde bir kanalın ticari ilişkileri, onları zedelememek de önemlidir ama ortaya çıkan iş kötüyse eleştirme hakkımız her zaman vardır. Bana iletilmiş bir rahatsızlık yok ama zamanlama olarak arka arkaya geldiği için kovulmuşum gibi algılanıyor olabilir. Oysa bu, benim verdiğim bir karardır. • Tek sebep de istediğiniz gibi bir program çıkmamasıydı... Asıl sebebi o. Diğerlerinin hepsi kararıma yapılan eklemelerdir ama esas neden değildir. Bu iş en karşı durulan, en garip konuların ele alacağı bir yer olacaktı. POLAT KARAKTERİ GERİCİDİR • Ve son programda size garip gelen de Kurtiar Vadisi Irak'tı... Garip gelmesinin sebebini anlatayım ben size. Türkiye'de ulusal çizginin en sağlam savunucusu olan orduya gözdağı vermek ve Amerika'nın yaptıklarını hepimizin kafasına kakmak maksadıyla Türk askerinin kafasına çuval geçirdiler. Bunun öcünün Abdullah Çatlı'yla Rambo kırması sanal bir karakterle alındığını düşündürtmek istiyorlar insanlara, ki insanlar böyle düşünmüyor. Bu bir pazarlama tekniği. Garip ve katlanılmaz olan da bu zaten. Polat Alemdar denilen kişi dandik ve şişirme bir kahramandır. Dünyada bugüne kadar gelmiş geçmiş en içeriksiz, en boş ve gerici kahramandır. • Kontrolsüz, saldırgan tepki vermekle eleştirildiniz... Olabilir. Bu işe bu netlikle karşı durmak gerekiyor. Bunu sanki tanrısal bir kelammış gibi değerlendirerek eleştirilmezlik zırhı içinde ele aldılar. Kötü bir film, çok kötü bir oyunculuk-başrol için söylüyorum oyunculuk bile değil. Serdar Akar'ın sinemasını eleştiremem ama film geri bir film. Türk milliyetçiliğinin içini boşaltmak ve bunu ranta çevirmek için yapılmış kötü bir düzenleme. • Siyasiler tarafından da oldukça beğenilmiş ve ilgi görmüş bir film... AKP'nin meclis başkanı gibi davranan sayın Meclis Başkanı "Tarihsel gerçeklerle uygun" dedi. Demek ki tarihsel gerçekleri bilmeyen bir meclis başkanımız var. îşte böyle bir ortamda karşısında durması gerekenlerin adına bir sesti bu. "Benim askerimin başına geçirilen çuvalın bedeli bir filmde alınmış" gibi bir söz olamaz. Bunun hesabını önce Amerikana olmayan bir yönetim gelir, o uluslararası ilişkilerle sorar. O zaman film, film olarak değerlendirir. ÖZÜR DİLEMESİ GEREKENLER • Filmin yapımcılarından tepki mi aldınız? Tepki verdilerse eğer ben bilmiyorum. Bana tepki verip benim işimi engellemeye cesaret edemezler diyorum. Açıkça meydan okuyorum. Bunun dışında bir şey yapılarsa özür dilemesi gereken ben değilim bence televizyonun yönetimidir. • Pişti programının yayınlandığı kanalda yayınlanan bir diziydi Kurtlar Vadisi. Yönetimin bu noktada projeye sahip çıkması mantıklı değil mi? Ben yeni bölümlerinin de satın alındığını bilmiyordum. Çalışanların kendi televizyonlarında yayınlanan hiçbir şeyi eleştiremeyecekleri sonucu çıkarsa bu daha da tehlikeli. • Bir bedeli olur mu sizce? Olabilir ama her ne olursa olsun aklı başında herkesin bu filmin karşısında durması gerekir. Buna tüm siyasi partilerden insanlar da dahildir. Dizinin son bölümünde "mafya, it, kopuk her ne olursan ol devlet adına kurşun annca sonunda hapisten çkabiliyorsun"un altını çizdiler. Ne hakkınız var küçük çocukların aklına bunu yerleştirmeye? Trabzon'da kendince haklı sebeplerle papaz avlamaya giden çocuk üzerinde acaba bu yapımcıların hiç mi etkisi yok? • Peki programda yapağınız sert eleştirilerden sonra dizinin hayranlarından tepki geldi mi? Sete gelmişler o akşam. Benim çekinecek hiçbir şeyim yok, keşke görüşebilseydim ama çıkmıştım. • Tehditvari bir gelişmiymiş bu? Yani stüdyoyu mu bastılar? Sanmıyorum. Orada olmadığım için bilmiyorum. Açıkçası tehditten falan çekinmiyorum ben, çekinsem bunları söylemezdim. Tek bildiğim küçük Polat'lar yaratmanın bu ülke için zararlı olduğudur. Ben ucuz kahraman değilim ama ucuz kahramanların karşısında durmayı bilirim. YENİ KİTABI SATTIRlR MI ? Gündeme gelişiniz kitap satışlarınızı arttırır mı? Umarım olur. Hem kitabımın satışını arttırır hem de ayda 12 kez yaptığım tek kişilik gösterime destek olursa Allah razı olsun. O zaman bu tepki bir işe yaramış olur. Haber:Tuğçe Tatari |
"Hayatımda kimseye dilimi çıkartmadım ama Türkçe için canım feda" TÜRK DİL KURUMU BAŞKANI, TÜRKÇE'Yİ KİRLETENLERE PAZAR VATAN'DA DİL ÇIKARTTI Reklam Yaratıcıları Derneği'nin "Dilinizden utanmayın" kampanyasını destekliyor musunuz? Bu tür kampanyaların hepsini kurum olarak destekliyoruz. Zaten kendilerine de bir teşekkür yazısı gönderdik. Türkçe için çalışan herkese hem elimizi uzatır, hem kapımızı açarız. Sizin fotoğrafınızı kullanmak için bir talep geldi mi? Hayır, böyle bir teklif gelmedi. Sizin bu haberiniz yayınlandıktan sonra gelebilir belki. KİMİ İNSANLAR DİLİNDEN UTANIYOR Sizce "dilinden en çok utanan'lar kimler? Toplumun büyük bir kesiminde kendi diline yabancılaşma var. Pek çok ülkede radyo ve televizyonların dili örnek teşkil eder. Bizde ise özel kanallar, görüntüsü güzel ama konuşması kötü, söz varlığı kısır, 200-300 kelimeyle konuşan insanları televizyonlara sunucu diye çıkardılar. Bir de harflerden utananlar var. 'Ş'harfini 'eh' diye yazıyorlar mesela. 7G7den utanıyorlar. 'C'nin kaç söylenişi türedi. Bazen 'k'oluyor 'kafe'deki gibi. Bazen 's'oluyor. 'X'ler filan türedi son zamanlarda. Kimi insanlar dilinden utanıyor ama daha kötüsü, bu durumdan en çok Türkçe'nin kendisi utanıyor. Son derece köklü ve güçlü bir dil olan Türkçe bu utancı hak etmiyor. 200-300 kelimeyle konuşan insanlardan bahsediyorsunuz. Hazır işin uzmanını bulmuşken soralım: Türkçe'nin kelime hazinesi ne kadardır? Bölgesel ağızları, deyimleri filan da eklediğiniz zaman 600 bin kelimeye ulaşır. Türkçe'nin ne kadar büyük bir dil olduğunun ispatıdır bu rakam ve biz ne yapıyoruz? 300 kelimeyle hayatımızı geçiriyoruz. Kampanya esas itibariyle Türk diline hakim olan yabancı sözcüklere karşı. Bildiğimiz kadanyla bu sizin de en büyük şikâyetlerinizden biri... Türkçe'nin aslında hiçbir sorunu yok. Türkçe'nin karşı karşıya olduğu sorunlar var. Ve bu sorunların başında da maalesef bu dili konuşan insanlar bulunuyor. Bir takım sözler elbette başka dillere geçecek ama bunun bir ölçüsü olması gerekiyor. Bizde ölçü iyice kaçtı. Bu da sorunlarımızı artırdı. Yazı birliğini bozan olumsuzluklar bunlar. Yabancı kavramları istemiyoruz diyemeyiz. Bizim yaptığımız bu kavramlara Türkçe'nin öz kaynaklarıyla karşılıklar bulmak. Kelimeleri üretip kullanıma sunuyoruz. Ondan sonrasında ise özellikle kitle iletişim araçlarının duyarlılık göstermesi gerekiyor. Önemli olan önerdiğimiz kelimelerin kamuoyunca benimsenmesi. TDK, DİLİMİZE PEK ÇOK KELİME KAZANDIRDI Ama bir de şu var: "Gökkonutsal avrat", "tekerçalar" gibi kelimeleri siz gündelik konuşmalarınızda kullanıyor musunuz? TDK'nm tarihinde hiçbir zaman böyle karşılıklar önerilmedi. Bunlar çeşitli dönemlerde kimi şaka olsun diye, kimi kurum çalışmalarını gölgelemek için çıkarılmış birtakım yakıştırmalardır. Bir de meşhur "ulusal düttürü" vardır mesela. TDK'nm yabancı kelimelere karşılıklar bulma çalışması, kuruluşundan bu yana sürüyor. Bu bizim işimiz. Bugüne kadar, hem de kurum tarafından türetilmeyen birkaç söz hatırda kaldı ama bunun dışında TDK'nm 74 yıllık tarihi boyunca dilimize kazandırdığı pek çok kelimeyi şu anda kullanıyoruz. Basın, uçak, buzdolabı gibi. KAMPANYANIN "YARATICILARI" REKLEMCILAR Reklam Yaratıcıları Derneği (RYD) tarafından, 2005 yılının Mayıs ayında başlatılan "Dilinizden Utanmayın!" kampanyasında bugüne kadar 40'ın üzerinde isim "dil çıkarttı". RYD İletişim Koordinatörü Nilay Güngör, kampanyadan haberdar olan insanların da kendilerine "dillerini çıkartmış" fotoğraflar gönderdiğini söylüyor. Kampanya 52'nci haftasında tamamlanacak ve bir yıl boyunca yayınlanan "Dilinizden Utanmayın!" fotoğrafları kitaplaştırılacak. Kitapta, RYD internet sitesine gönderilmiş "dil çıkartmış fotoğraflar da" eklenecek. Güngör; çuvaldızı kendilerine batırmak amacıyla yola çıkmış olsalar da kampanyanın büyük bir ilgiyle karşılaşması üzerine kapsamını genişletme kararı aldıklarını söylüyor. İKİ KARŞIT GÖRÜŞ "Sokaktan doğan dilin önünü kimse kesemez" ...Statükoyla değişimin bu kadar güzel savaştığı başka alan yok. Fahri halk musahhihlerinin, 'O kelime öyle yazılmaz, böyle yazılır' türünden fetvalarından elbette yararlanıyorum. Ama yazıda gördüğü her yabancı kelime karşısında tüyleri diken diken olan, gençlerin yarattığı her argo kelimeyi elindeki satırla doğramaya kalkan insanlarla anadilimizin aynı olup olmadığını da merak ediyorum. *** ... Türkçe'ye İngilizce kelimelerin girişinden rahatsız olan insanlara bir şeyi hatırlatmak isterim. Dünyanın egemen dili sayılan İngilizce'nin dil zaptiyeleri de New York sokaklarında konuşulan 'hip hop dilinden' rahatsızlar. Hiç fark etmez. Sokaktan doğan dilin önünü kimse kesemez. Bir bakarsınız müziğinize sızmış. Arkasından sinemanıza. Size de kala kala gazete köşelerindeki dil tabyaları kalmış. Bazen bu tabyaların ağzından kafamı uzatıp şunu söylemek istiyorum. Attila İlhan'ın o müthiş kavramları, İkinci Yeni şiirinin o cıvıl cıvıl kelime oyunları birer dil balesi. Ama Avrupa Yakası'ndaki Selin'in 'Oha oldum'u pespayelik... *** ... Allah'tan artık kimse bu çifte standartlı dil zaptiyelerini takmıyor. Sokak bütün yaratıcılığıyla dile canlılık getirmeye devam ediyor. Türkiye, Türkçe'nin klasik güzelliği ile sokağın yaratıcı canlılığının altın dengesini kuruyor. Bir yandan Orhan Kemal'in 'Cemile'si en çok satanlar listesine giriyor. Öte yandan sokak dili üzerinde dans eden genç insanların filmleri de reyting yapıyor. Çünkü bunlar birbirinin düşmanı değil, tamamlayıcısı. "Dilimizi yabancı kelimelerin istilasından koruyan her girişimi destekliyorum" Benim kendime görev bildiğim husus, dil konusunu sürekli gündemde tutmaya çalışmaktır. Dili öğretmeye gücüm yetmez. Ama "Dil Ya resi" adlı köşemde yapmaya çalıştığım, Türkçe'nin doğru kullanımının altını çizmek, konuyu güncel ve gündemde tutmaktır. Zaten konuşurken veya yazarken Türkçe'yi doğru kullanmıyor ve hatalar yapıyoruz. Yapılan yanlışların üzerine bir de kendi dilimizi unutmanın eklenmesini istemiyorum. Bu yüzden de dilimizi yabancı kelimelerin istilasından korumayı amaçlayan, unutulmamasını sağlayan her türlü girişimi gönülden destekliyorum. http://www.tosbaga.net/uploads/post-69-1141560857.jpg |
‘Balkan kasabı’ mahkûm olmadan hücresinde öldü http://www.zaman.com.tr/2006/03/12/milo.jpg Balkanlar’ı 1990’lı yıllarda kana bulayan eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç, Hollanda’nın Lahey kentinde tutulduğu hapishanede ölü bulundu. 2001’den beri Savaş Suçları Mahkemesi’nde soykırım ve insanlığa karşı suçlardan yargılanan Sırp liderin ölüm nedeni araştırılıyor. 64 yaşındaki Miloşeviç, yüksek tansiyon ve kalp rahatsızlığı gerekçesiyle Moskova’da tedavi olmak için izin talep ediyordu. Avukatı Steven Kay, ailesindeki intihar geleneğine rağmen Miloşeviç’in kendisini öldürmüş olamayacağını söyledi. ‘Balkan kasabı’nın kardeşi Borislav ise ölümden Lahey Mahkemesi’ni sorumlu tuttu. Miloşeviç'in zehirlenme korkusu yaşadığını belirten ailesi, otopsiye güvenmediklerini açıkladı. Bosna Savaşı’nda katledilen Müslümanların yakınları ise Miloşeviç’in ceza almadan hayatını kaybetmesine üzüldü. Arnavutluk Başbakanı Sali Berişa, ölüm haberinin ‘yüz binlerce kurbanın ailesini ferahlattığını’ söyledi. Berişa, “Allah, mahkemeden önce hükmünü verdi.” dedi. Hırvatistan lideri Stipe Mesiç de Miloşeviç’in hüküm giymeden ölmesine üzüldüğünü söyledi. Miloşeviç’in zehirlendiğinden şüphelenen avukatının “Otopsi Moskova’da yapılsın” talebi ise Lahey Mahkemesi’nce reddedildi. Reuters, Avukat Zdenko Tomanoviç’in “Miloşeviç’in dün cezaevinde zehirlendiğini söylediğini hatırlıyorum.” dediğini belirtirken, AP ajansı ise Sırp liderin sadece “birilerinin kendisini zehirlemek istediği” şikayetinde bulunduğunu söylediğini duyurdu. Miloşeviç’in zehirlendiği iddiaları ve Sırp liderin talebi üzerine müvekkilinin korunmasını istediğini kaydeden avukat; ancak talebine cevap almadığını söyledi. Miloşeviç’in zehirlenme endişesiyle ilgili şikayetinin somut bir iddia mı olduğu, yoksa genel bir endişeyi mi işaret ettiği netlik kazanmadı. Bir Sırp patoloji uzmanının da katılacağı otopsi sonucunu beklediklerini belirten Lahey Mahkemesi Başsavcısı Carla Del Ponte ise Miloşeviç’in ölümünü, “Şahitler, hayatta kalıp adaleti bekleyenler ve kurbanlar için üzüntü verici.” diye niteledi. Del Ponte, “Derin üzüntü duydum; çünkü mahkemesinin yaz başında sona ermesi bekleniyordu.” dedi. Bosna barış anlaşmasının mimarı olarak bilinen ABD’nin eski BM Büyükelçisi Richard Holbrooke ise Miloşeviç için “gözyaşı dökmeyeceğini” söylerken, “Yaptıkları, Avrupa’da 300 binden fazla kişinin ölümüne, 4 savaşa ve Avrupa’nın güneydoğusunda istikrarsızlığa sebep oldu.” dedi. Miloşeviç’in ölüm haberinin ardından AB, Sırbistan’a Lahey’deki mahkeme ile işbirliğini sürdürmesi çağrısında bulundu. Dönem Başkanı Avusturya’nın Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik, olayın Sırbistan’ın savaş suçlularını teslim etme sorumluluğunu değiştirmeyeceğini belirterek, “Belgrad’ın AB’ye katılım sürecinin hızlanabilmesi için Miloşeviç’in mirasının temizlenmesi gerektiğini’’ söyledi. Uluslararası toplum, Ratko Mladiç ve Radovan Karadziç gibi azılı Sırp savaş suçlularının mahkemeye teslim edilmesi için Belgrad’a baskı uyguluyor. Öte yandan Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Draskoviç, Miloşeviç’in kendi ülkesinde yargılanmamasından ötürü üzgün olduğunu açıkladı. Draskoviç, “Miloşeviç, kendi ailemden, partimden birçok insanın ölümlerini örgütlemişti.” derken, eski liderin birkaç kez kendisinin öldürülmesi yönünde emir verdiğini de belirtti. Miloşeviç’in ölümü birçok Sırp lider tarafından ise üzüntüyle karşılandı. “Kafamın içine beni çok yorgun düşüren sesler üşüşüyor. Bu, günden güne artıyor.’’ diyen Miloşeviç, dönme garantisi vererek Rusya’da tedavi olmak için izin istemiş; ancak Lahey’deki mahkeme bu talebi reddetmişti. Mahkeme kararında, “çok ciddi suçlarla itham edilen sanığın davasının son aşamaya geldiği ve geri döneceğine ikna olunmadığı’’ belirtilmişti. Miloşeviç’in yüksek kan basıncının kalp, böbrek ve merkezî sinir sistemini harap etmesinden endişe ediliyordu. Boşnak halkına, Hırvatlara ve Kosovalı Arnavutlara karşı ağır savaş suçu işlemekten yargılanan Slobodan Miloşeviç’in davası Lahey’deki mahkemede 12 Şubat 2002’de başlamıştı. Hakkında 66 ayrı dava bulunan Sırp liderin, hüküm giymesi halinde müebbet hapis cezası alması bekleniyordu. Miloşeviç’in kalp ve yüksek tansiyon sorunları mahkeme sürecini yavaşlatmıştı. Miloşeviç, “Savunma, Tarih ve Gelecek İçin Konuşuyor’’ adlı bir kitap da hazırlıyordu. Sırp lider, gelecek ay çıkması beklenen kitabında, ABD ile Avrupalı müttefiklerini, “ortak devletlerini küçük sömürge devletçiklere bölmekle” suçluyor. |
[HABER PORTRE] Hesabı mahşere kalan diktatör Miloşeviç http://www.zaman.com.tr/2006/03/12/milo1.jpg Sırbistan’ın Pozerevac kasabasında 1941’de doğan Miloşeviç, Sırbistan ve Yugoslavya’ya hükmettiği 13 yılda, Balkanlarda 2. Dünya Savaşı’ndan beri yaşanan en feci trajedilere imza attı. Çıkardığı savaşlar yüzünden Bosna, Hırvatistan, Sırbistan ve Kosova’da yüz binlerce insanın ölümüne, yüz binlercesinin de mülteci durumuna düşmesine yol açan Miloşeviç’in serencamında sıra dışı bir aile hikâyesi var. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra evi terk eden babası 1962’de, sıkı bir komünist olan öğretmen annesi de 1972’de intihar eder; ailedeki intihar serisini amcası devam ettirir. Okul yıllarında ‘sıkı komünist’ Mira Markoviç ile tanışarak evlenen Miloşeviç, 1964’te Komünist Parti’ye katılır. Siyasi kariyerinin basamaklarını 1986’da Sırp Komünist Partisi lideri olarak tırmanmaya başlayan Slobodan Miloşeviç asıl çıkışını, Osmanlı ordusunun 1389’da Sırp ordusunu yenilgiye uğrattığı Kosova Savaşı’nın yıldönümü dolayısıyla 1989’da Kosova’da yaptığı konuşma ile gerçekleştirir. Sırp azınlığa, onları Arnavutlara karşı koruyacağına söz veren Miloşeviç, aynı yıl Sırbistan Devlet Başkanı seçilince Kosova’nın özerkliğini kaldırır. Tito’nun hassas dengeler üzerine kurduğu ülkede Büyük Sırbistan hayalleriyle Slav milliyetçiliği estirmeye başlayan Miloşeviç, kısa sürede Balkanları ve Yugoslavya’yı felakete sürükler. 1991’de bağımsızlık ilan eden Hırvatistan ile Slovenya’yı engellemek için ordu gönderir; ancak istediğini alamaz. 1992’de ise Bosna’yı kana bulayan 3 yıllık savaşın fitilini tutuşturur. Bosnalı Sırpların onun desteğiyle yürüttüğü kanlı savaşta Müslüman Boşnaklar, II. Dünya Savaşı sonrası şahit olunan en kanlı katliamlara maruz kalır. ABD baskısıyla 1995’te Dayton Anlaşması’na imza atan Miloşeviç, 1997’de ise Büyük Sırbistan hayaliyle giriştiği savaşlardan küçülerek çıkan Sırbistan ve Karadağ’dan müteşekkil Yugoslavya’nın başkanı olur. Ülkesindeki muhalif siyasi hareketleri bastırmakla vakit geçiren Sırp lider, 1998’de de Bosna Savaşı sebebiyle rafa kaldırdığı Kosova’ya el atar. Büyük Sırbistan hayaliyle bölgede giriştiği son etnik temizlik harekatı, ülkesinin bir beden daha küçülmesiyle son bulur; NATO’nun 2,5 aylık operasyonu sonrası Haziran 1999’da Kosova, BM kontrolüne geçer. Buna rağmen dünyanın Miloşeviç’in devrilmesini görmesi için iki yıl daha beklemesi gerekecektir. Miloşeviç, Sırp halkının sabrını taşıran son hamlesini, Eylül 2000’de yapılan seçime hile karıştırarak yapar. Halk ayaklanarak, 5 Ekim’de Miloşeviç’i devirir. Ekonomik ve siyasi açıdan bir enkaz devralan yeni Belgrad yönetimi, Lahey’deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne teslim etmek için Sırp lidere çok yüksek bir değer biçerer karşılığında Batı’dan 1,3 milyar dolar yardım alır. Slobodan Miloşeviç’in Lahey’e 28 Haziran 2001 tarihinde teslim edilmesi çok ilginç bir ‘tevafuk’ olur. Miloşeviç, tam 12 yıl önce, 28 Haziran 1989’da Kosova’da Sırp azınlığa silaha sarılmalarını öğütleyerek Yugoslavya’nın dağılma sürecini başlatmıştır. Sırp prensi Lazar’ın Kosova’da Türklere yenilerek Balkanlardaki Osmanlı hâkimiyetinin yolunu açtığı tarih de 28 Haziran 1389’dur. Büyük Sırbistan hayaliyle giriştiği savaşlardan Yugoslavya’yı küçülterek çıkan Miloşeviç, Kosova’nın bağımsızlık görüşmeleri ve mayısta Karadağ’ın bağımsızlığı için yapılacak referandumun sonucunu ise göremedi. Tarihe ‘Balkan kasabı’ diye geçen Sırp lider, suçları karşılığı verilecek ‘dünyevî cezadan’ da kurtuldu... |
Samarra operasyonu Irak Savaşı’nın 3. yıldönümüne (19 Mart 2003) üç gün kala Amerika, Irak’ta yeni bir askeri operasyon başlatmış bulunuyor. Geçen perşembe günü sabah saatlerinde başlayan ve halen devam eden bu operasyonun adı Swarmer Operasyonu. Swarmer, İngilizce swarm fiilinden türetilen bir isim; swarm da arı ya da böceklerin sürü halinde hareketini ifade ediyor. Bu operasyonda yer alan çok sayıda helikopter ve uçaktan dolayı operasyona işte bu ad verilmiş anlaşılan. Nitekim, bu özelliğinden dolayı operasyon 2003 yılından bu yana yapılan en büyük hava indirme operasyonu ya da saldırısı olarak takdim ediliyor. Takdim eden de operasyonu ifa eden Amerika’nın meşhur 101. Hava İndirme Tümeni sözcüsü. Bu operasyon kartal başlı armalarıyla tanınan 101. Hava İndirme Tümeni’nin 3. tugayına bağlı muharip ve hava operasyon birlikleri ve Irak’ın 4. Tümeni’ne bağlı Iraklı komando birlikleri tarafından birlikte icra ediliyor. Pek uygun düşmediği için bizim Swarmer yerine Samarra operasyonu olarak adlandırdığımız bu operasyona 1.500 civarında Amerikalı ve Iraklı asker, 50 civarında uçak ve helikopter ve 200 kadar taktik muharebe aracı katılıyor. Chinook ağır nakliye ve UH-60 Blackhawk nakliye helikopterlerinin birlik taşınmasında kullanıldığı, AH-64 Apache saldırı helikopterleri ve bazı savaş uçaklarının bunların korumasını yaptığı operasyonun hedefi Bağdat’a 111 kilometre uzaklıktaki Samarra şehrinin kuzeydoğusunda bulunan bir bölge ve bu bölgede bulunan bazı Sünni köyleri. Haberlere göre, bu köyler Cillam, Mamlala, Benat Hasan ve Bukaddu adlı köyler. Bu köyler ve civarlarında yer alan 100 kadar çiftlikte direnişçilerin, yabancı savaşçıların bulunduğu, ayrıca söz konusu mahallerde gizli silah ve patlayıcı depoları ve bomba imalathanelerinin de var olduğu istihbaratı alındığı için işte bu Samarra operasyonu yapılıyor. Operasyonun yapıldığı alan yaklaşık 16X16 kilometrelik düz, çıplak bir alanı kapsıyor. Bu bakımdan alanda direnişçi varsa saklanmaları ya da kaçmaları son derece zor; ama tabii bu husus operasyondan önce saklanmadılarsa, kaçmadılarsa geçerli; aksi halde değil. Nitekim, dün bu yazıyı yazdığımız sırada aldığımız haberlerden operasyon bölgesinde Amerikalıların deyimiyle ‘yüksek değerde hedeflere’ rastlanılmadığı söyleniliyordu. Diğer taraftan, aynı haberlerde silah ve patlayıcı malzeme depolarının bulunduğu, şüpheli görülen 40 kadar köylünün gözaltına alındığı da söyleniyordu. Bu haberler ve bilgiler şüphesiz geçici ve henüz doğrulanmayan haber ve bilgiler. Bu bakımdan ‘ne kadar gerekiyorsa o kadar sürecek’ denilen operasyonu değerlendirmek için nihai sonuçları (ki bunlar da açıklanırsa tabii) beklemek gerekiyor. Samarra operasyonun askeri yönleri hakkında bugün bundan fazlasını söylemek mümkün değil; ama operasyonun vermeyi hedeflediği birtakım mesajlarının olduğunu söylemek de pekala mümkün. Bu mesajların arasında, Amerika’nın direnişçilere karşı yeni bir gövde gösterisinde bulunup, durumu kontrol altında tuttuğunu bir kere daha göstermek istemesi; operasyonu Iraklı askerlerle birlikte yaparak Irak ordusunun güçlendiğini, operasyon yapacak yeteneğe ulaştığını vurgulaması ve son olarak da Irak Savaşı konusunda kamuoyu desteği gittikçe düşen Bush yönetiminin hem Amerikan halkına hem de dünyaya bir tür güven aşılaması çabasının olduğu da söylenebilir. 2003 yılından bu yana yapılan en büyük hava indirme operasyonu olarak takdim edilen Samarra operasyonu, muhtemelen daha önce çok yapılan diğer büyük operasyonlar gibi tartışmalı ve şüpheli sonuçlarla sona erecek ve taraflar bu sonuçlardan kendilerine göre pay çıkarıp kamuoylarını kendi yönlerinde etkilemeye çalışacaklar. Sonuçta bu operasyon da sürpriz olabilecek sonuçlarını bir tarafa koyarsak, uzun vadede diğerleri gibi hafızalarda yer etmeyecek; büyük ölçüde unutulup gidecek bize göre... |
Öğrenci isyanı, Fransa’yı sarsıyor http://www.zaman.com.tr/2006/03/19/dis.jpg Fransa’da gençleri ayaklandıran yeni iş yasasını geri çekmemekte ısrar eden hükümete tepki giderek büyüyor. Dün sendikaların verdiği rakamlara göre bir buçuk milyon Fransız ülke genelinde düzenlenen 160 gösteride hükümeti proteste etti. Yasanın geri çekilmesini isteyen işçiler de öğrencilere destek için sokaklara indi. Gösterilerde güvenlik güçleri ve eylemciler arasında yer yer çatışmalar yaşandı. Protestolar karşısında şimdiye kadar ‘diyalog’ çağrısı yapmakla yetinen Fransız hükümeti ise zor günler yaşıyor. Dün bir açıklama yapan öğrenci ve işçi sendikaları, tansiyonu yükseltmekle sorumlu tuttukları hükümeti ve Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ı göreve çağırdı. Tepkiler karşısında giderek popülarite kaybeden Başbakan Dominique De Villepin ise önceki gün üniversite rektörleriyle bir araya geldi. Rektörler, isyanın yatışması için ‘İlk iş sözleşmesi’ yasasının 6 aylığına askıya alınmasını ve gençlerin istihdamı üzerine bir tartışma başlatılmasını önerdi. Görüşmenin ardından yapılan açıklamada “Başbakan’ın önemli bir jest yapmaya hazır olduğu” bildirildi. Protestocu öğrencilerin üniversite ve liselerdeki blokaj eylemi ise sürüyor. Fransa Öğrenciler Ulusal Birliği’ne (Unef) göre ise 60 üniversitede grev var. Bu üniversitelerden 16’sının tamamen kapatıldığı bildiriliyor. Liselilerin de eyleme destek vermesiyle ülkede eğitim durma noktası geldi. Ülke genelinde yüzden fazla lisenin grevden etkilendiği açıklandı. Hafta içi meydana gelen şiddet olaylarında iki yüzden fazla kişi tutuklanmıştı. Gençlerin işe girmesini kolaylaştırmayı hedefleyen CPE, 26 yaşından küçükleri ilgilendiriyor. Yasa, şirketlere işe aldıkları gençleri iki yıl boyunca deneme hakkı veriyor. İki yıl içerisinde şirketler bu kişileri istedikleri takdirde hiçbir gerekçe göstermeksizin işten çıkarabilecek. Uygulamanın daha çok patronların işine yarayacağını öne süren işçi ve eğitim sendikaları, şirketlerin gençleri hiçbir iş garantisi olmaksızın işe alıp çıkaracağı gerekçesiyle uygulamaya karşı çıkıyor. Ağır vergi ve primlerden dolayı zaten kadrolu işçi almak istemeyen şirketler de tecrübesiz gençleri doğrudan işe almaya yanaşmıyor. Fransızların üçte ikisi yasanın iptalini istiyor. Gençlerin isyanı, gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi muhafazakar Halk Birliği Hareketi (UMP) hükümeti için kritik bir sınava dönüşmüş durumda. Fransızların üçte ikisi yasanın iptalini istiyor. [UZMANLAR, ÖĞRENCİ KRİZİNİ ZAMAN İÇİN DEĞERLENDİRDİ] Prof. Göle: 68 olaylarına benzemiyor “Fransız toplumu değişimden korkuyor. Bundan dolayı da büyük bir güvensizlik yaşıyor. Gençlerin eylemlerini bunun bir parçası olarak düşünüyorum. Fransa'daki memnuniyetsizliğin, bloke olmuş bir toplumun ve gelecekle ilgili genel bir korkunun ifadesi. Liberalleşmeden ve sosyal güvenceleri kaybetmekten korkuyorlar. Avrupa Anayasası'nı da bu şekilde reddetmişlerdi. Öğrencilerin eylemleri, 68 olaylarına hiç benzemiyor. Çünkü hiçbir ütopi taşımıyor. Gençlik hareketi olarak da ortaya çıktığını düşünmüyorum. Daha çok kendi haklarını korumak ve iş dünyasındaki güvensizlikle ilgili bir durum. Gelecek endişesi var. Bu açıdan 68 hareketine benzetmiyorum. 68'de hayatın bütün safhalarını içine alacak şekilde toplumu değiştirmek isteyen kültürel bir boyutu vardı hareketin. Örneğin, savaşa karşı, kadın-erkek ilişkilerini değiştirmek istiyorlardı. Gençlerin eylemleri ise değişime karşı bir hareket. Fransa'da neo-liberalizm korkusu had safhada. Liberalleşmenin genel güvenceleri yok edeceği endişesi var. Yasa, belki de liberal dünyaya ayak uydurmaları açısından o kadar da aleyhlerine değil. Ama bu korku ile yaşanıyor.” * Prof. Dr. Nilüfer Göle, Paris Sosyal Bilimler Yüksek Etütler Okulu’nda (EHESS) öğretim üyesi. Prof. Kastoryano: Fransa pusulayı şaşırdı “Fransız hükümeti, banliyö isyanının ardından sorunun işsizlikten kaynaklandığını düşünerek işsizlikle mücadeleyi hızlandırdı ve gençlerin işe girmesini kolaylaştırmak amacıyla işverenleri de düşünerek bir yasa hazırladı. Yasanın ne olduğu anlaşılamadı. Başbakan acemice davrandı, sendikalarla, gençlerin temsilcileriyle görüşmedi. CPE, hem şirketlerin hem de işe girme sorunu yaşayan gençlerin çıkarları düşünülerek hazırlanmış bir yasa. Patron, işe alacak ama işine yaramazsa, uygun değilse işten çıkarma hakkı istiyor. Hükümet de bu garantiyi vermek istiyor. Diğer yandan Fransız toplumunun son yıllarda yaşadığı rahatsızlığı görmek gerekiyor. Toplum kontrolünü kaybetmiş durumda. Her şey kırılgan. Toplum ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel açıdan çok zayıfladı. Ülkede bir huzursuzluk hakim. CPE yerine başka bir reform paketi de olsa toplum patlayacaktı. Aslında sorun ne Avrupa ne diğer gelişmeler. Sorun Fransa'nın kendisinde. Fransa çok kötü durumda. Siyasetçilerin derdi sonraki seçimleri kendi iktidarları için hazırlamak. Bugün, gençlerle birlikte hükümeti protesto eden sol da, sendikalar da şimdiye kadar bu konuda hiçbir çözüm getirmedi.” * Fransa Uluslararası Araştırmalar Merkezi'nde çalışan Prof. Dr. Riva Kastoryano, Paris Siyasal Bilimler Enstitüsü ve Harvard Üniversitesi'nde ders veriyor... |
Memura 100 YTL’lik ek artış http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1112016966835.jpgMeclis Genel Kurulu’nda memurlara ve sözleşmeli personele ek ödeme yapılmasını öngören yasa tasarısının 5 maddesi daha kabul edildi. Kabul edilen maddelere göre, polis ve din görevlilerinin maaşlarında aylık ortalama 100 YTL’lik daha artış yapılacak. Genel Kurulda kabul edilen maddelere göre teknik hizmetler kadrosunda görev yapanlara kurum ayrımı yapılmaksızın ayda yaklaşık 90 YTL ek özel hizmet tazminatı verilecek. Milli Eğitim Bakanlığı’nda ortaya çıkan öğretmen ihtiyacının kadrolu öğretmen istihdamıyla kapatılamaması durumunda, öğretmenler de sözleşmeli olarak istihdam edilecek. Öğretmenlerin ek ders ücretleri 5 YTL’ye çıkarılacak. 13 maddeden oluşan ve 8’nci maddesine gelinen tasarının görüşmelerine gelecek hafta devam edilecek |
NEVRUZ KUTLAMALARI YİNE OLAYLI http://www.haberx.com/newspictures/24/245391SmallPicture.jpg Diyarbakır ve Şırnak'ın Silopi ilçesindeki Nevruz etkinlikleri sırasında bazı kişilerin taş atmaları sonucu 7 polis memuru yaralandı. Diyarbakır üzerinde jet uçakları uçtu. Mersin'de izinsiz gösteri yapmak isteyen 10 kişi gözaltına alındı. İstanbul'daki kutlamaların adresi Zeytinburnu'ndaki Kazlıçeşme Meydanı'nda. Diyarbakır'daki kutlamaları Alman ARD, Japon NHK, Katar El Cezire ile İngiltere BBC Televizyonu'nun da aralarında çok sayıda yabancı gazeteci izliyor Her 15 saniyede 1 çocuk susuzluktan ölüyor. http://www.haberx.com/newspictures/24/245414SmallPicture.jpgBM Çocuk Fonu (UNICEF), dünyada her 15 saniyede bir çocuğun susuzluk ya da uygun sıhhi tesis eksikliğinden öldüğünü açıkladı. AA-UNICEF, Meksika'nın başkenti Meksiko'da yarın sona erecek 4. Dünya Su Forumu dolayısıyla, Dünya Su Günü'nden bir gün önce yayımladığı bildiride, susuzluk ve uygun tesis yokluğunun çocukların ölümüne yol açmasının yanı sıra okula gitmelerini olumsuz etkilediğini, bunun ise çocukların sefaletten kurtulma şanslarını azalttığını belirtti. Bildiride, "Çocuklar hijyen eksikliğini en pahalı ödeyenlerdir ve bu durumda 400 milyon çocuk vardır. Sıradan ishal, 5 yaş altındaki çocukları diğer hastalıklardan çok daha fazla etkiliyor ve her gün 4 bin 500 çocuğu öldürüyor. Suya bağlı hastalıklar çocukların enerjilerini ve öğrenme kapasitelerini tüketiyor" denildi. Kalkınmakta olan ülkelerde her gün birçok çocuğun okula gidemediği vurgulanan bildiride, çünkü bu çocukların hasta olduğu ve uygun sıhhi tesisler olmadığı için ergenlik çağına gelmiş genç kızların okula gitmekten vazgeçtiği ifade edildi. Bildiride, "Bu koşullarda, çocukların sefaletten kurtulmak için çok az şansları var. Kronik az gelişmişlik kaçınılmaz" denildi. "Kriz döneminde kadınlar tacize daha çok boyun eğiyor". Kadınların, özellikle kriz dönemlerinde, işlerini kaybetme korkusuyla cinsel tacize boyun eğerek sineye çektikleri ve yasal yollara başvurmadıkları bildirildi. Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Bilecik İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Aydemir, cinsel tacizin, cinsiyete dayalı bir ayrımcılık olduğuna işaret ederek, istenmeyen cinsel talepler ile istihdam edilme, yükseltilme ve diğer çalışma haklarının ilişkilendirilmeye çalışıldığını söyledi. Aydemir, araştırmalara göre en çok dullar olmak üzere bunun yanında genç, geçici olarak çalışan, azınlıklara mensup ve özürlü kadınlar ile homoseksüeller ve genç erkeklerin cinsel tacize maruz kaldığını vurguladı. Cinsel tacizi artıran birçok sebep olduğuna değinen Aydemir, şöyle devam etti. "Kadın ve erkekler arasındaki eşit olmayan güç farklılıkları, hızlı kentleşme, kırsal ve kentsel değerlerin çatışması cinsel tacizi artırmaktadır. Mağdurların toplumca suçlu olarak görülmesi, tacizci yerine taciz edilen kadınların suçlu olarak gösterilmesi, dışlanması, işyerinden uzaklaştırılması, başka işyerlerine de alınmaması bir diğer faktör olarak görülüyor. Bunun yanı sıra eğitimsizlik ve bilinçsizliğin de bir diğer faktör olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle kriz zamanlarında kadınlar işlerini kaybetme korkusuyla cinsel tacize boyun eğme, sineye çekme ve yasal yollara başvurmama eylemi gösteriyorlar." Aydemir, Türkiye'de bu konuda sınırlı sayıda bulunan araştırmaların genellikle sağlık sektörü üzerinde yoğunlaştığını belirterek, şöyle konuştu. "Buna göre hemşirelik okulu öğrencilerini kapsayan bir araştırmada, yüzde 53'ünün cinsel tacize maruz kaldığı görülmüş. Ankara'da hemşireler üzerinde yapılan bir araştırmada ise yüzde 75'inin cinsel tacize maruz kaldığı ortaya çıkmış. İki önemli hastanede yine hemşirelerin önemli bir kısmının cinsel tacize uğradığı görülmüş. Bir başka araştırmada da sekreterlerin önemli bir kısmına yönetici ve iş arkadaşları tarafından cinsel tacizde bulunduğu saptanmış." |
Karikatür krizi Laila’ya patladı http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1143015866357.jpg İslam ve Batı’yı karşı karşıya getiren karikatür krizi İtalya, Libya ve Lübnan’dan sonra İsveç’te de bakan götürdü. 543 vatandaşının öldüğü tsunami faciasında tiyatroya gitmeyi tercih eden İsveç Dışişleri Bakanı Laila Freivalds, Hz. Muhammed karikatürü yayınlayan bir sitenin kapatılması konusunda basına yalan söylediği ortaya çıkınca istifa etmek zorunda kaldı. İSVEÇ’te seçimlere altı ay kala peş peşe adının karıştığı suçlamalar yüzünden Dışişleri Bakanı Laila Freivalds istifa etti. 543 İsveçlinin öldüğü tsunami krizini izin gününde olduğu için sonradan haber aldığı anlaşılan Laila Freivalds, Hz.Muhammed karikatürü yayınlayan aşırı sağcı bir sitenin kapatılmasında yalan söylemekle suçlanıyordu. Laila Freivalds (63) aleyhindeki suçlamalar üst üste geldi. Tsunami faciasıyla ilgili hazırlanan bir raporda, 26 Aralık 2004 tarihinde yaşanan doğal afet sonrasında İsveç hükümeti yavaş kalmakla suçlandı. 16 Şubat’ta İsveç Başbakanı Göran Persson ve Freivalds, suçlamaları kabul ettiler, ancak istifa çağrılarına kulak asmadılar. YALAN SÖYLEDİ İşte bu sırada karikatür krizi patlak verdi. Tüm dünya Danimarka’daki Jyllands Posten gazetesinde Hz.Muhammed karikatürlerinin yayınlanmasıyla dalgalanırken, aşırı sağcı İsveç Demokratları isimli partinin de Ocak ayından itibaren bunları bir internet sitesinde yayınladığı ortaya çıktı. Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkilinin siteye ev sahipliği yapan Levonline internet şirketine baskı yapması üzerine söz konusu adres kullanıma kapandı. Olayın ortaya çıkması üzerine Freivalds, dışişleri yetkilisinin Levonline’a baskı yaptığından haberdar olmadığını savundu, ancak önceki gün yalan söylediği ortaya çıktı ve baskının kadının bilgisi dahilinde yapıldığı anlaşıldı. Freivalds, hem yalancılıkla, hem de ifade özgürlüğünü kısıtlamaya çalışmakla suçlandı. SEÇİM HAZIRLIĞI 16 Şubat’ta tsunami kriziyle ilgili sorumluluğu kabul eden Freivalds, dün de başbakan ile birlikte düzenlediği basın toplantısında bu şartlar altında görevini sağlıklı bir şekilde yürütmesinin mümkün olmayacağını, bundan hükümetin ve özellikle de Dışişleri Bakanlığı’nın zarar göreceğini düşünerek istifa ettiğini açıkladı. İktidardaki Sosyal Demokratların koalisyon ortağı Yeşiller bile bakanın istifasını memnuniyetle karşıladı. Yeşiller Partisi Sözcüsü Peter Eriksson, "Bu hikayenin bittiği, Laila’nın ihtiyaç duyduğu güvene sahip olmadığını anlaması iyi oldu" dedi. İsveç, 17 Eylül’de seçimlere gitmeye hazırlanıyor, sandık başında Sosyal Demokratlar ile ana muhalefetteki muhafazakar partiler arasında sıkı bir kapışmanın yaşanması bekleniyor. İzin günümdeydim haberleri izlemedim İkinci Dünya Savaşı sırasında Letonya’da doğan Freivalds, İkinci Dünya Savaşı sırasında ailesiyle birlikte İsveç’e sığındı. 2003 yılında selefi Anna Lindh’in Stockholm’de bir mağazada öldürülmesinin ardından İsveç Dışişleri Bakanlığı’na getirildi. 26 Aralık 2004 tarihinde tsunami, İsveçlilerin en favori tatil bölgesi olan Güney Asya’yı vurduğundan birkaç saat sonra tiyatroya gitti. Parlamentonun anayasa komitesi ihmali soruşturduğunda ise o gün izin günü olduğunu ve haberleri takip etmediğini söyledi. Freivalds, 2000 yılında da Adalet Bakanı olarak görev aldığı kabineden istifa etmek zorunda kalmıştı. Bakanın, kiradaki evlerin satışını durdurmaya çalışırken, Stockholm’de oturduğu evi satın almaya çalıştığı ortaya çıkmıştı. |
Denizli'den Muğla'nın Marmaris İlçesi'ne giderken jandarmanın yaptığı kontrolde bagajında kokoreç bulunan yolcu otobüsünün sahibine bin 740 YTL, otobüse de trafikten 3 ay men cezası verildi.Denizli'den Muğla'nın Marmaris İlçesi'ne giderken jandarmanın yaptığı kontrolde bagajında kokoreç bulunan yolcu otobüsünün sahibine bin 740 YTL, otobüse de trafikten 3 ay men cezası verildi. Edinilen bilgiye göre, 2005 yılının Ekim ayında Denizli'den Muğla'nın Marmaris İlçesi'ne yolcu taşıyan Mustafa Yaşar'a ait 20 PK 416 plakalı yolcu otobüsü, Çetibeli mevkiinde jandarma ekipleri tarafından durduruldu. Jandarma ekiplerinin yaptığı bagaj kontrolü sırasında, otobüsün bagajındaki 2 çantada poşetlere sarılmış halde kokoreç bulundu. Marmaris İlçe Tarım Müdürlüğü ekipleri tarafından veteriner sağlık raporu olmadan kokoreç naklettiği gerekçesiyle araç sahibi Mustafa Yaşar'a 3285 sayılı kanunun değişik 47/f bendine göre bin 740 YTL idari para cezası, araca da 3 ay trafikten men cezası verildi. Araç sahibi Mustafa Yaşar, cezanın haksız yere kesildiğini belirterek itiraz etti. Yaşar, verilen cezayla ilgili itirazlarının yapıldığını ve aracın trafiğe tekrar çıktığını belirterek, "Yaptığımız itiraz kabul edilmediği taktirde aracımız trafikten men edilecek" dedi. Olayı anlatan araç sürücüsü Ali Arpaç, Denizli'den Marmaris'e giderken, garajdan çıktıktan sonra yolda tanımadıkları 2 yolcu aldıklarını ileri sürerek, "Muğla'nın Marmaris İlçesi Çetibeli Jandarma Karakolu ekipleri bizi yol kontrolü sırasında durdurdu. Bagaj kontrolleri sırasında iki çantanın içinde kokoreç buldu. Bizim yolcu bagajını kontrol etme gibi bir yetki ve hakkımız yok. Biz çantaların içinde kokoreç olduğunu bilmiyorduk. Marmaris İlçe Tarım Müdürlüğü ekipleri tarafından bin 740 YTL para cezası ve aracımıza 3 ay trafikten men cezası verildi. Arabamızda esrar gibi uyuşturucu madde bulunsaydı, herhalde bizi keseceklerdi" diye konuştu. |
Kapıdaki Türk bayrağı sorun oldu http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/politika/1143279539943.jpg Usulsüz harcamalar ile suçlandıktan sonra Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nın eski Büyük üstadı Kaya Paşakay, çarpıcı açıklamalarda bulundu. Eski Büyük Üstat Kaya Paşakay, son olaylardan sonra Türkiye'de Masonluğun bitme noktasına geldiğini söyledi. "Masonluk battı, bitti artık. Mason Locası karıştı. İnsanlar ayrılmak istiyor. Herkes ayaklanmış halde. Kapıya Türk bayrağı astığım için bile sorun yaşadım." Eski büyük üstat: Masonluk battı Eski Büyük Üstat Kaya Paşakay, son olaylardan sonra Türkiye'de Masonluğun bitme noktasına geldiğini söyledi. Paşakay "Masonluk battı, bitti artık. Loca karıştı" dedi. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nın eski Büyük üstadı Kaya Paşakay ve iki üst düzey yöneticinin ihracının ardından, locada sular bir türlü durulmuyor. Her geçen gün ihraçla ilgili yeni bir bilgi duyuyoruz. Yolsuzluk, keyfi harcamalar, Loca'nın imkanlarını kişisel isteklere alet etme... Usulsüz harcama iddialarıyla karışan Mason Locası'nın eski Büyük Üstadı Kaya Paşakay cephesinde ise bu aralar sağlık sorunları var. Dün telefonla ulaştığım Paşakay "İnsaf etsinler" dedi. "Karım göğüs kanseri. Geçenlerde bir ameliyat yapıldı, her gün pansumana gidiyoruz. Bugünlerde karımın sağlığı benim için her şeyden önemli. Biz nelerle uğraşıyoruz, onlar nelerle uğraşıyor. Olacak şey değil. Yazıktır, günahtır." MASON İMAJINI DEĞİŞTİRDİM Paşakay üzgün, bir o kadar da sinirli. Hakkındaki iddialara cevap vermeyi istemedi. "Olay yargı boyutunda, konuşmak doğru olmaz" dedi ama "Hakkımdaki hiç bir suçlamayı kabul etmiyorum" cümlesini eklemeden geçmedi. İyi ama bunca suçlama, Mason Locası'ndan ihraç, kusura bakmayın ama izlediğiniz porno filmi bile locaya ödettiğiniz yazıldı. Madem suçsuzsunuz, niye sizinle bu kadar uğraştılar? Paşakay "Cevabı basit" dedi. "Bakın benim dönemime bir de benden önceki dönemlere. Biz Masonları toplumla barıştırdık. Toplumdaki imajımızı değiştirdim. Benim zamanımda 33 delegasyon ve 25 üstat geldi. Şahsıma karşı yapılan tamamen yargısız infazdır. Ülkemi seven, vatanperver, değerlere sahip çıkan biri olduğum için hakkımda suçlamalar yapıyorlar. Kapıya Türk bayrağı astığım için bile sorun yaşadım siz ne diyorsunuz?" HERKES AYAKLANMIŞ Dayanamayıp böldüm. "Niye sorun yaşadınız?" "Bunları konuşmak istemiyorum. Daha ne sorunlar yaşadım ben. Benim dönemimde müthiş bir imajı olan Masonların geldiği duruma bir bakın." Peki ya Mason Locası şu anda ne durumda? Kaya Paşakay "Sorulması gereken asıl bu" diye söze başladı. "Son derece üzgünüm çünkü son yaşananlardan ötürü Mason Locası karışmış durumda. Masonluk battı, bitti artık. İnsanlar huzursuz, locadan ayrılmak istiyorlar. Herkes ayaklanmış durumda 'Bu ne rezalet' diye. Rezalet olan sadece benim suçlanmam değil, yalan yanlış bir sürü bilginin dışarı sızması. Bana 'Niye sizinle uğraşıyorlar?' diye soruyorsunuz. Benim dönemimde Masonlar kaynaştı. İlk kez Cumhurbaşkanlığı seviyesinde kabul gördük. Devletin üst kademeleri bana olan sevgilerinden ötürü bize kucak açtılar. Böyle iyi çalışmaların ödülü yalan dolan olacakmış." |
https://www.msxlabs.org/forum/226064.jpg Özkök: Terör çağın vebası Terörü çağın vebası olarak tanımlayan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, ortak bir tutum alınması halinde teröre karşı zafer kazanılacağını söyledi. |
Türk hava sahası Rumlara açılmıyor http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1143291169861.jpg Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Rum uçaklarına Türk hava sahasının açılacağı tartışmalarına açıklık getirerek, 1974'ten beri süregelen mevcut durumda 'en ufak bile bir değişiklik olmadığını' kaydettiler. Türk hava sahasının Rumlara açılmasının Türkiye’nin Kıbrıs Eylem Planı’nın bir parçası olduğu ve bir bütün olan bu planda da öngörüldüğü gibi hava sahasının tek taraflı olarak açılmasının karşı taraf herhangi bir adım atmadığı sürece söz konusu olmadığı bildirildi. Üst uçuşların Rum Havayolları dışındaki uçaklar için zaten hep serbest olduğuna dikkati çeken aynı kaynaklar, hava sahasının açılmasına ilişkin KKTC Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş'ın bugün yaptığı açıklamanın ise yanlış değerlendirildiğini, Denktaş'ın söz konusu beyanında Türkiye’nin Kıbrıs Eylem Planı’nı kastettiğini bildirdiler. Türkiye’nin Kıbrıs Eylem Planı’nın ikinci maddesinde, 'Kıbrıs Rum yönetimi Havayolları'nın üst uçuşları için Türk hava sahasını kullanmasına uluslararası kurallar çerçevesinde izin verilmesinin' öngörüldüğünü hatırlatan kaynaklar, ancak bu eylem planının bir paket olduğunu ve içinden tek bir unsurunun çıkartılarak uygulanamayacağını vurguladılar. KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş'ın , KKTC’de katıldığı bir televizyon programında, Türkiye'nin Rumlara hava sahasını açması yönünde Ankara ile birkaç ay önce mutabakata vardıklarını söylediği belirtilmişti. KKTC Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi de, konunun yanlış anlaşıldığını, Denktaş’ın Türkiye’nin Kıbrıs Eylem Planı’ndan bahsettiğini açıkladı. Rum yönetimi: "Türkiye AB'ye yükümlülüklerini yerine getirmiyor" Kıbrıs Rum yönetimi sözcüsü Yorgos Lillikas, Türkiye'nin 'Kıbrıs Havayolları'na hava sahasını açmamasının AB’ye karşı yükümlülüklerini yerine getirmediğini doğrulayacağını söyledi. Lillikas, Türkiye'nin hava sahasını Rum havayolları uçakları hariç, Larnaka havaalanına yolcu taşıyan yabancı şirketlerin uçaklarına açtığı yolundaki haberleri yorumladı. Kıbrıs Rum yönetimi sözcüsü ''Türkiye böyle bir hareketle Avrupalı ortakların gözlerini boyamayı hedefliyorsa, elde edeceği şey, Avrupa normunu ihlal konusunu bir kez daha ortaya koymak olacak” dedi. Türkiye'nin yalnız 'Kıbrıs Havayolları'na hava sahasını açmamasının, Türkiye’nin sadece 'Kıbrıs Cumhuriyeti' aleyhine ayrımcılık uyguladığını göstereceğini savundu. Papadopulos: "Türkiye etki yaratmaya çalışıyor" Rum basınına göre, Kıbrıs Rum yönetimi lideri Papadopulos, Türkiye'nin, Larnaka havaalanına giden yabancı uçaklara hava sahasını kullanma izni vereceğine ilişkin haberlerle ilgili olarak, şunları söyledi: ''Bu en azından on yıldır uygulanmaktadır. Avusturya havayolları ile gittiğim son Avusturya ziyaretim sırasında uçak Türk hava sahası üzerinden uçtu. Başka havayolları şirketlerinin Türk hava sahasını kullanması hiçbir zaman yasaklanmadı. Türkiye, etki yaratmak amacıyla asla yasaklamadığı bir şeyi sunuyormuş gibi gösteriyor.'' Papadopulos, ''Ankara'nın bu hareketi, AB'nin 10 yeni üyesiyle Gümrük Birliği Protokolü'nü hayata geçirmesi konusunda baskı altında olduğu için yaptığı'' görüşünü savundu. Erdoğan "açmayız" demişti Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kıbrıs Türklerine uygulanan yaptırımlar kaldırılmadıkça, Türkiye'nin limanlarını ve havaalanlarını Kıbrıs Rumlarına açmayacağını söylemişti. Avusturya'da yayımlanan haftalık Profil dergisine demeç veren Erdoğan, Gümrük Birliği Ek Protokolü'nün uygulanmasına ilişkin bir soruya şu yanıtı vermişti: ''AB ülkeleri sözünde durmadı. Gümrük Birliği bazında buna hakkımız var. 1996'da Gümrük Birliği'ne katıldık. 1 mayıs 2004'te Kıbrıs Rumları AB'ye katıldı. Gümrük Birliği'ne üye olmalarına karşı çıkabilirdik, ama 'hayır' demedik." "Öte yandan, Kıbrıs Türklerinin izolasyonuna son verilmediği sürece, parlamentomuzun limanların ve havaalanlarının açılmasını öngören Ek Protokolü onaylamayacağını da söyledik" diyen Erdoğan, bu konuda ısrarlı olduğunu belirtti. Türkiye'nin Kıbrıs Eylem Planı BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın Ada'daki taraflara sunduğu 'Annan Planı', 24 nisan 2004'te halkoyuna sunulmuş, Kıbrıslı Türklerin yüzde 65'i plana 'evet' derken, Rumların yüzde 76'sı 'hayır' demişti. Annan Planı'nın ardından Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik girişimler rafa kaldırılmıştı. Son olarak, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 24 ocakta Türkiye'nin Kıbrıs Eylem Planı'nı açıkladı. Plana Avrupa ve ABD'den destek geldi. Eylem Planı neler öngörüyor? 2006 haziran ayına kadar tarafların katılacağı üst düzey bir toplantı yapılması, Bu üst düzey toplantıda Türkiye, Yunanistan, KKTC, Rum tarafı, BM'nin yer alması, Üst düzey toplantıda alınan kararların BM Genel Sekreteri Annan tarafından rapor olarak Güvenlik Konseyi’ne sunulması, Eylem Planı'nın kabulü halinde Türkiye’nin deniz ve limanlarının Rum tarafına açılması, Ada’da ticaretin önündeki engellerin kaldırılması, 2006 sonuna kadar Ada'da kalıcı bir çözüme ulaşılması, Kuzey Kıbrıs'ın uluslararası spor ve sosyal aktivitelere katılması, Asıl öncelik kapsamlı çözüm, Çözümün adresi Birleşmiş Milletler, Kuzey Kıbrıs'ın ekonomik bir varlık olarak AB gümrük birliğine pratik açıdan dahil edilmesi, BM'nin ve AB Komisyonu'nun özellikle Kıbrıs Türk tarafına sağlayacağı destek, önerilen tedbirlerin uygulanmasını kolaylaştırmaya yardımcı olunması. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Eylem Planı’nın hiçbir şekilde ilgili tarafların hukuki ve siyasi pozisyonlarına halel getirmeyeceğinin altını çiziyor. Plan 20 ocakta BM Genel Sekreteri Kofi Annan'a sunulmuştu. |
Tutulmayı Dünya Antalya'dan izledi Antalya'da tam güneş tutulması sırasında hafif bir esinti çıktı ve hava serinledi. Ayın güneşin önünü tamamen kapattığı saat 13.54 sıralarında, şehirde hava karardı. Caddelerdeki araçlar farlarını yakarken, kapalı mekanlarda da elektrikler açıldı. Tutulma anında şehrin bazı kesimlerinden silah sesleri duyuldu. Tutulmayı, çeşitli gözlem yerlerinden, sokaklardan ve evlerinden izleyen vatandaşlar tutulma anında alkış tuttular. Güzel görüntülerin oluştuğu tam tutulma sırasında, hafif bir esinti çıkarken, güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşamaması nedeniyle de hava serinledi. NASA'nın tutulmayı naklen yayınladığı Side Antik Tiyatrosu'nda da, izleyenler tam tutulmayı sevinçle ve ilgiyle izlediler. OTELLERE KAMP KURDULAR Almanya’nın Nürnberg kentinden bir heyet, tam güneş tutulmasını Manavgat ilçe merkezinden izledi. Bilim adamlarından oluşan 140 kişilik Bulgar ekibi de tutulmayı Side'deki bir otelden gözlemledi. Norveç Oslo Üniversitesi Astronomi Bölümü ve Norveç Astronomi Kulübü'nden yaklaşık 150 kişilik bir grup, bilimadamı Prof. Knut Jorgen Odegaard başkanlığında Manavgat'taki Saray Regency Hotel’e güneş tutulmasını izledi. İngiltere'den gelen ve bilim adamları ile gazetecilerden oluşan 1650 kişilik grup ise gözlemlerini Side bölgesindeki 3 ayrı otelden gerçekleştirdi. Diğer yandan, tam güneş tutulmasının en güzel izleneceği yerlerden biri olan Manavgat ve Side’ye yoğun turist ilgisi olduğu bildirildi. Side’de tam tutulmasını izleneceği en gözde yer olan Apollon Tapınağı’nın olduğu alanı, sabahın erken saatlerinden itibaren çok sayıda turist ve yerli ve yabancı gazeteciler doldurdu. Tapınakta halka ücretsiz gözlük dağıtılırken, Side Belediyesi, Tapınak alanında bekleyenlere su, meşrubat ve bira ikram etti. Side içine araçların geçişine izin verilmezken yabancı konukların beldeye transferleri de ücretsiz sağlandı. Side’de belediyenin anlaştığı özel bir güvenlik şirketi, jandarma ve zabıta ekipleri tarafından güvenlik önlemleri alındı. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi Müdür Yardımcısı Prof Dr. Orhan Gölbaşı gözlem için mükemmel bir hava olduğunu ve Venüs ve Mars gezegenleri ile parlak yıldızların bile izlenebildiğini kaydetti. Güneş tutulması için son saatler NASA tarafından en iyi Türkiye'de gözleneceği belirtilen ve tutulma hattındaki illerde gün ortasında alacakaranlığı yaşatacak 29 marttaki tam güneş tutulması için geri sayım başladı. http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1143531971981.jpg Yüzyılın ilk güneş tutulması, Antalya, Karaman, Konya, Aksaray, Nevşehir, Kırşehir, Kayseri, Yozgat, Sivas, Tokat, Amasya, Ordu ve Giresun'dan tam, diğer illerde de değişen örtülme oranlarına sahip parçalı tutulma olarak gözlenecek. Türkiye'de ancak 54 yıl sonra 30 Nisan 2060 yılında yeniden görülecek tam tutulma, bu özelliğiyle gökyüzü meraklılarının heyecanını arttırdı. Tam tutulma hattındaki 13 ilde valilikler ve üniversitelerin gerçekleştirecekleri programlarla tutulma tam bir şenlik havasında izlenecek. 29 Mart Çarşamba günü gerçekleşecek ve yaklaşık 4 dakika sürecek tam güneş tutulması, Brezilya'nın doğu kıyısında güneşin doğuşu ile başlayacak ve Atlas Okyanusu boyunca ilerleyecek. Gana'dan, Afrika kıtasına çıkan tutulma gölgesi Nijerya ve Libya boyunca Sahra Çölü'nü geçerek Akdeniz'e ulaşacak. Antalya kıyısından (Manavgat'tan) saat 13.56'da Türkiye'ye girecek tutulma, saat 14.05'de Kayseri ve Yozgat'a ulaşacak. Tutulma gölgesi 14.10'da Ordu'dan Türkiye'yi terk edecek. -TARİFİ İMKANSIZ KARANLIK- http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1143531971779.jpgTÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nden Tuncay Özışık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 29 martta ''tarifi imkansız bir karanlık yaşanacağını'' söyledi. Tam tutulma başladığı anda havanın alacakaranlık olacağına ve ısının 2-3 derece düşeceğine dikkati çeken Özışık, bu değişimin hayvanları olumsuz etkileyeceğini bildirdi. ''Tam tutulma sırasında hayvanlar huzursuz olacak ve çeşitli sesler çıkaracak'' diyen Özışık, tutulmadan haberi olmayanlar insanların da ani karanlık nedeniyle kısa süreli şok yaşayacaklarını ifade etti. Akdeniz Üniversitesi Manavgat Meslek Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Ali Erdoğan da, hayvanların tutulma sırasında karanlık yaşanacağı için 24 saatlik ritmlerinin bozulacağını kaydetti. Hayvanların tepkilerini ölçmek için 29 martta deneyler yapacaklarını ifade eden Erdoğan, kuşların tam tutulma anında yere indiklerini kaydetti. -TUTULMA SIRASINDA GÖKYÜZÜ- AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, tam tutulmadan 15 dakika önce hava alışılmışın dışında daha karanlık olacak. Bu arada ışın geometrisi değişecek ve cisimlerin gölgeleri bozulup, bükülecek. Tam tutulmadan 2 dakika önce, ışık şiddetindeki azalma hızla fark edilebilir düzeye gelecek ve ufuk, soluk sarı renkte görünecek. Bu esnada, hava açık olursa, güneşin batısında Venüs ve Merkür gezegeni görülecek. Aynı zamanda sıcaklığın azalmasıyla birkaç dakika için hafif ve serin bir rüzgar hissedilecek. Tam tutulma zamanına bir dakika kala güneşin sadece küçük ve ince bir bölümü görünecek. Ufuk çizgisinin aydınlık, gökyüzünün karanlık olduğu tam tutulma sırasında, sadece bu anda görülebilen güneşin korona (taç) tabakası da artık göz önüne serilecek. Gökyüzünde Mars gezegeni ile Avcı, Kuğu ve Çalgı takım yıldızlarını izlemek mümkün olacak. -TUTULMA EFSANELERİ- Tarihte ilk kez Thales tarafından hesaplanan ve ünlü matematikçinin bu öngörüsüyle, MÖ 585 yılında Medlerle Lidyalılar arasındaki savaşı engelleyen güneş tutulması, çeşitli kültürlerde farklı efsanelere yol açtı. Çin'de ejderhanın güneşi yemesi olarak düşünülen güneş tutulması, Mısır'da kötü kalpli yılanın güneş tanrısı Ra ile kavgası olarak açıklandı. Vietnam'da bir kurbağanın marifeti olduğuna inanılan tutulmaya, Güney Amerika'da kara bir jaguarın, İskandinavya'da ise bir kurdun neden olduğu düşünüldü. Kızılderililerde tutulma, ay ile güneşin savaşı olarak tanımlanırken, Mezopotamyalılar tutulma anında yaktıkları meşalelerle güneşi tekrar parlatmaya çalıştılar. -NASA'DAN CANLI YAYIN- ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi de (NASA) Side'deki antik tiyatrodan tüm dünyaya canlı yayın gerçekleştirecek. NASA, Side'den gerçekleştirilecek canlı yayında elde edilecek verileri önce uydu aracılığıyla Londra'ya, buradan fiber optik bağlantıyla Atlanta'ya gönderilecek. Görüntüler, buradan yine uydu aracılığıyla görüntülerin Exploratorium Müzesi, diğer müzeler, televizyon istasyonları ve internet sitelerine verilecek. Uydu yayını çok sayıda müze ve basın ajansı tarafından da kullanılacak. -ÜÇ NOKTADA İZLEME MERKEZİ- Güneş tutulması için Antalya'da, Cumhuriyet Meydanı, Konyaaltı ve Lara Beach Park olmak üzere üç noktada izleme merkezleri oluşturulacak. Merkezlerde oluşturulacak sahnede halk dansları gösterilerine yer verilirken, AESOB, tutulmayı izlemek üzere gelenlere tavuk döner dağıtacak. İzleme merkezlerinde ayrıca turistlere ve vatandaşlara gözlük ve güneş tutulması için özel olarak hazırlanan rozetlerden dağıtılacak. Esnaf ise merkezlerde oluşturulacak standlarda satış yapma imkanı bulacak. İzleme merkezlerinin bulunduğu güzergahlarda, özellikle güneş tutulmasının gerçekleşeceği saat diliminde yollar araç trafiğine kapatılacak. PTT de, kurulacak standlarla güneş tutulması için özel olarak hazırlanan zarf ve pul satışı yapacak. Sağlık İl Müdürlüğü ise merkezlerde gerekli önlemleri alarak, her merkeze bir sağlık çadırı oluşturacak. Emniyet Müdürlüğü ekipleri ile Büyükşehir ve alt kademe belediyelerde görevli zabıtalar izleme merkezlerinde gerekli önlemleri alacaklar. Antalya'daki nostaljik tramvay güneş tutulması için özel olarak kaplanacak. Güneş tutulmasının izlenebileceği merkezlerden birisi olan Konyaaltı Beach Park'ta bugüne özel otopark ücreti alınmayacak. -YÜKSEKOKULDA ŞENLİK- Tam güneş tutulmasının en iyi gözleneceği yerlerden birisi olan Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Manavgat Meslek Yüksekokulu bahçesi, şenlik alanına dönüştürülecek. Sadece Türkiye'den değil, yurtdışından da çok sayıda bilim adamı ve basın mensubunun da katılacağı şenlikte, teleskoplarla gökyüzü izlenebilecek. Şenlikte Akdeniz Oda Korosu konser verirken, tutulma yaklaştıkça bilim adamları güneş tutulmasına ilişkin bilgilendirici açıklamalarda bulunacak |
Erdoğan'dan medya patronlarına rica http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/politika/1143462075785.jpgBaşbakan Erdoğan, Arap Ligi Zirvesi’ne katılmak için Sudan’a hareket etmeden önce basın mensuplarının Merkez Bankası Başkanlığı ve okullardaki şiddetle ilgili sorularını yanıtladı. Merkez Bankası Başkanlığı ile ilgili olarak müzakerelerimiz devam ediyor. Döndükten sonra müşterek çalışmamızı yapıp Cumhurbaşkanımıza önerimizi sunacağız . Şu an bankada bir boşluk söz konusu değil. Sayın Başçı tarafından yönetilmektedir. Hiçbir kurum boşluk kabul etmez. Devlet kurumlarında süreklilik esastır. Bu nedenledir ki vekalet müessesi vardır. Bu zaman olur kısa sürer. Zaman olur uzun sürer. Aynı şekilde Merkez Bankası’nın diğer organları da görevindedir… Olumsuzluk yaratma gayretine girenler sadece piyasaları rahatsız eder. Ben bu işin sizin gündeminizi bu kadar işgal etmesine şaşırıyorum. Biz bu konularda sizden daha hassasız. Biz hemen isimleri verdik fakat Sayın Cumhurbaşkanımız uygun görmedi. Şimdi yeniden isim vereceğiz. MEDYA PATRONLARINA RİCA Siz basın mensuplarımızdan, gazetelerimizin sahip ve yöneticilerinden okullardaki şiddet haberlerini abartılı verilmemesini istiyorum. Ne kadar yayınlanırsa bu işi teşvik o kadar artar. Sayılara baktığınız zaman 3-5 tane olay var. Sanki okullar kan gölüne dönmüş. Bu abartılıyor. Bu işleri bu kadar yayınlamak insanlarımızı rahatsız etmektedir. Bu konularda yardımcı olmanızı istiyoruz. Tedbirler zaten alınıyor... Erdoğan'ın besmelesi şaşırttı http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/politika/1143618421228.jpgBaşbakan Erdoğan'ın Arap Zirvesi'nde konuşmasına besmele ile başlaması liderleri şaşırttı. Başbakan'ın Arap Zirvesi'nde konuşmasına Besmele ile başlaması şaşırttı. Erdoğan, Arap Zirvesi'nde "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek konuşmasına girdi. Ardından da rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla diyerek sözlerine başladı. Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül de daha önce İKÖ Zirvesi'nde konuşmasına Besmele ile başlamıştı. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, uzun yıllar başbakan ve cumhurbaşkanı olarak katıldığı zirvelerde konuşmasına besmele ile başladığını hiç hatırlamadığını söyledi. Eski başbakan Mesut Yılmaz ise "Hiç yapmadım" dedi ve Erdoğan'a şaşırdığını söyledi. |
Medyanın terörle yeni sınavı Kaderin cilvesine bakın ki, kişi başına düşen milli gelir 5 bin dolara yükselmişken, Türkiye’de terör bir kez daha tırmandırılıyor. 2001 krizinde milli gelir 2 bin dolara kadar düşmüştü. Sadece milli gelir meselesi değil; bu ülkenin büyüme rakamları da umut vaat ediyor. Dört yıldır aralıksız büyüyen Türkiye’nin 2005’teki büyüme göstergesi 7,6’yı gösteriyor. Sebep? Tek bir açıklaması var: İstikrar! Dünyanın hiçbir yerinde ekonomik istikrar bu denli siyasi istikrara bağlı değildir. En temel sebebi şu: Türkiye’nin inanılmaz bir işgücü, üretim zekâsı, rekabet heyecanı var; ancak siyasi istikrarsızlık nedeniyle bu ülkenin ekonomisi bir türlü kanatlanamıyor. Bir başka deyişle, karar mekanizmalarındaki boşluk ve çatışma kültürü ekonominin önünü tıkıyor, ülkenin büyümesini engelliyor. Yabancı sermayenin ürktüğü nokta da bu. Ülkede meydana gelebilecek ani bir gelişme ya da tutarsız bir kararla her şeyin altüst olacağına, bürokratik hegemonyanın yatırımları akim bırakacağına dair endişe, yabancı sermayeyi de kaçırıyor. Yıllardır yaşanan olaylardan ders çıkarmak gerekirse rahatlıkla şöyle denebilir: Bu ülke ne zaman toparlanacak olsa, istikrarı baltalayacak olaylar ardı ardına sahneye sürülür. Sokaklar hareketlenir, bombalar patlar, insanlar öldürülür ve en önemlisi; toplum cephelere bölünür, kamplaşmanın nefret dolu, şiddet dolu yüzü ortaya çıkmaya başlar. Değişen tek şey taşeron örgütlerin isimleri ve söylemleridir... Büyüyen Türkiye korkusu... Son bir haftadır Güneydoğu’da yaşananlar “provokasyonun” ta kendisidir. Maksat belli: Türk-Kürt düşmanlığı oluşturmak. Bu hain planı tezgâhlayanların korkusu büyüyen Türkiye’dir. O Türkiye ki, hem bir yandan Avrupa Birliği projesi için önemli adımlar atarak demokrasi yolunda mesafeler almıştır; hem de bulunduğu coğrafyanın şuuraltı müktesebatındaki kültürel mirasın devamını sağlayacak avantajlara sahiptir. Çok açık söylüyorum; Güneydoğu’dan başlayacak bir kıvılcımla bütün Türkiye’yi ateşin içine atmak isteyen, birliğimize ve dirliğimize kasteden güçlerin yol haritasında medyaya biçilmiş önemli bir rol var. Bir başka tabirle söylemek gerekirse: Medya olmadan PKK’nın ya da başka taşeron örgütün ve dahi onların perde arkasındaki bağlantılarının kirli emellerine ulaşması mümkün değil. Karanlık mahfillerde hazırlanan bütün senaryolarda kamera ve fotoğraf makineleri için hazırlanmış fotojenik eylemler var. Diyarbakır’da yaşanan gerginliğin üzerine; olayı yakından izleyen meslektaşlarıma sordum: Kaç kişi katıldı bu gösterilere? Toplam eylemci sayısı 2 bin-3 bini aşmıyor. Cenaze töreninin yapıldığı gün sayı 4 bine kadar yükselmiş; tören sonrası o rakam da azalmış. Zaten görüntüler şöyle bir gerçeği ortaya çıkarıyor: Eylemin ön saflarına çok küçük yaşta çocuklar diziliyor; arkadan yüzünü poşularla gizlemiş bir grup geliyor. Yapılan bütün eylemlerin özünde ekrana yansıtılmak üzere yapılan medyatik bir mizansen görülüyor. Olayın aslı şudur: PKK aylardır vatandaşı eyleme zorluyor, kepenk kapatmayanı tehdit ediyor. Her şeye rağmen nüfusu bir milyonu aşan Diyarbakır’da üç-beş bin insan eyleme iştirak ediyor. Sade vatandaş, yaşananları tasvip etmiyor, “kardeş kavgası”nı körükleyenlere sıcak bakmıyor. Çünkü biliyor ki, bu eylemler hem çözülme sürecine giren terör örgütünün toparlanmasını hedefliyor hem de bu işin arkasında başka güçler de bulunuyor. Diyarbakır, Bingöl ve Muş’ta yapılan son operasyonlarda 14 terörist ölü ele geçiriliyor ve bunların 6’sı yabancı uyruklu. Cebinde İran, Irak ve Suriye pasaportu taşıyan insanların ne işi var Bingöl’de, Muş’ta, Diyarbakır’da? Medya kritik bir noktada. Bir yandan “Neden şimdi?” sorusuna cevap aramak zorunda; diğer yandan da “büyük planda bana biçilen bir rol var da, farkına varmadan o rolü oynama durumuna düşüyor muyum?” diye kendini hesaba çekmek mecburiyetinde. Bir milyonu aşmış bir şehirde üç-beş bin insanın katıldığı eylem, genel bir “kalkışma” şeklinde veriliyor mu acaba? Büyük şehirlerdeki patlamalara canlı yayın telaşıyla yaklaşılıyor, halk arasında korku ve dehşet saçmak isteyen örgütlerin işine gelecek bir yayıncılık yapılıyor mu acaba? Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce havayı bulandırmak, güvenlik sendromu oluşturmak isteyen derin bağlantıların isteğine uygun bir ülke manzarası çiziliyor mu acaba? Medya, terörün oyununa gelmemeli Bir yerde bir hadise yaşanıyorsa, elbette medya oraya en kısa sürede yetişir, elde ettiği bilgileri muhatabına ulaştırır. Bu hem gazeteciliğin gereğidir; hem de halkın bilgi edinme hakkıdır. Bu gerçeğe kimse itiraz edemez; ancak, medyanın olaylar karşısında tamamen edilgen hale gelmesi, terörist eylemlerin pasif bir aktörü haline düşmesi ve terör örgütlerinin oluşturmak istediği tedhiş havasını halka yansıtması, medya için de ülke için de doğru sonuçlar vermez. Nitekim PKK eylemlerini gazeteler genellikle birinci sayfalarına taşımıyor; biliyor ki birinci sayfada yer alan her büyük haber örgütlerin ekmeğine yağ sürecek. Bu konuda televizyon ve haber ajanslarının da dikkatli ve duyarlı yayınlar yapması gerekiyor; zira terörün hedefi Türkiye’nin son yıllarda yakaladığı istikrardır. Yönetimlerden, hükümetlerden memnun olmayanlar da istikrar gerçeğine saygı duymalıdır; çünkü yönetiminden memnun olmadığınız bir hükümeti sandık başında değiştirmek mümkün. Demokrasi içinde kalındığı müddetçe her değişim istikrarlı bir ortamdan bir başka istikrarlı ortama geçiş anlamı taşır. Antidemokratik her gelişme önce istikrarı vurur; sonra Türkiye’nin rakiplerine ve dahi düşmanlarına yeni fırsatlar sunar. Fişleme çizelgesi Türkiye’ye yakışmıyor Cuma günkü Sabah gazetesinin birinci sayfası neredeyse tek habere ayrılmıştı. Tam sayfalık manşette, “Jandarma, valiyle hâkimi bile fişledi” deniyordu. Habere göre Diyarbakır’da vali, hâkim, savcı ve müdürler, Jandarma’nın talimatıyla fişlenmişti. Diyarbakır Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğü görevinde bulunan Kurmay Binbaşı A.D’nin imzası ile yapılan fişleme için “Bir nüsha yazın, her şeyi yok edin” talimatı veriliyordu. Sabah, hem fişleme örneklerini neşrediyordu birinci sayfada; hem de Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Fevzi Türkeri’nin fotoğrafını basarak yapılan uygulamanın adresini gösteriyordu. “Genelkurmay’ın emri” ara başlığıyla açılan bir haber kutusunun ana başlığı da aynen şöyleydi: “Bütün fişler güncellensin.” Sabah’ın “özel haber” işaretiyle sunduğu haber gerçekten de tüyler ürpertici bilgilerle doluydu. Nitekim Genelkurmay Başkanlığı kendileri tarafından bir “fişleme talimatı” verilmediğini açıkladı. Sabah’ın Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı, Zaman’a yaptığı açıklamada “Haberin arkasındayız, haberi devam ettireceğiz. Genelkurmay’ın açıklamasından belgelerin sahte olduğu manası çıkmaz.” dedi. Asıl ilginç olan şu: Sabah’ın “özel haber”i bazı gazeteler tarafından ilk gün neredeyse hiç görülmedi; bazıları ise haberi iç sayfaların ara sütunlarına sıkıştırdı. Konu, köşe yazarlarının da dikkatini pek çekmemişti. Bu durumu izah etmek çok zor. Şu anki manzaraya bakanlar yanlış bir yoruma da tevessül edebilir. Çünkü ilginç sessizlik, “Galiba koruyorlar” demeye de müsait, “gazetelerdeki rekabetten dolayı görmezden geliniyor” demeye de. Sabah, fişleme haberlerine ikinci gün manşetten devam etti. Gazetenin iddiasına göre Jandarma sadece Diyarbakır’da fişleme yapmamış. İnsanları; “eşi kapalı”, “AKP tarafından il valisi yapıldı”, “nurcu”, “dul olup ahlaken güçlü değil” gibi hükümlerle fişleyen uygulama Şanlıurfa’da da yapılmış. Sabah’ın haberi, ortada vahim bir durum olduğuna işaret ediyor. “Fişleme çizelgesi”nin diğer şehirlerde de ne kadar yapıldığı bilinmiyor. İsmini fişte gören devlet yetkilileri daha şimdiden dava açacaklarını beyan ettiler. Basındaki sessizliğin yanlış anlamalara sebep olabileceği de aşikâr. “Hürriyet’in “sosyetik fişleme” haberi Türkiye’yi ayağa kaldırmış sadece demokratik kitle örgütleri ya da sivil toplum kuruluşları değil: Genelkurmay da olayı ayıplamıştı. Son günlerde yaşanan tuhaf olaylar zincirine “fişleme çizelgesi”ni de eklemek gerekiyor. Ve maalesef manzara AB kapısına dayanmış Türkiye’ye yakışmıyor... TMK yeniden gündeme gelmişken... Güneydoğu’da yaşanan olaylar, Terörle Mücadele Kanunu’nu tekrar gündeme getirdi. Gazetelere yansıdığı kadarıyla AK Parti’nin MKYK toplantısında terörle mücadele tartışılmış. Bugün gazetesinde (1 Nisan) yer alan habere göre “sert tedbirler” geliyor. Gazeteye göre “İngiliz modeli TMK” düşünülüyormuş. Malum TMK’ya göre flama taşıyan, slogan atan, gösterilere katılanlara da üç yıla kadar hapis cezası getiriliyor. Basına kapalı toplantıyı haberleştiren Yeni Şafak Gazetesi’ne göre “terörle mücadele ederken demokrasi ve özgürlüklerden geri adım atmama ilkesi vurgulandı”. İşte bu nokta önemli! Başbakan da Sudan gezisinin dönüşünde uçaktaki gazetecilere bunu söylemişti. Elbette devlet, teröre karşı mücadele verirken zaafa uğramamalı; ancak unutulmamalı ki, terörle mücadele hassas bir konudur, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına bahane edilemez. Başka bir konu daha var: PKK eylemleri ve o eylemleri destekleyen parti yetkilileri “TMK’nın “sertleştirilmesi”ne sebep oldu. Acaba demokratikleşme adına bu kadar adım atılırken, kışkırtıcılık yapan örgütlerin ve onların bağlantılı oldukları odakların asıl amacı da bu yasa mıydı? Bu, çıkacak kanunun ne kadar özgürlükçü olduğuna bağlı... |
İngiltere'de Türk bankalarına saldırı http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144153093837.jpg İngiltere’deki Türk bankalarına ait dört ayrı şubeye bu sabaha karşı saat 03.00 sıralarında eşzamanlı saldırılar düzenlendi. Molotofkokteylli saldırılarda ölen ya da yaralanan olmazken büyük maddi hasar meydana geldi. Ziraat Bankası’nın Londra’nın Stoke Newington bölgesinde yeni açılan şubesi saldırıda büyük hasar gördü. Turkish Bank'a ait Harringey, Dalston ve Edmonton şubeleri de yine aynı saatlerde molotofkokteylli saldırılara hedef oldu. Turkish Bank’ın İngiltere Genel Müdürü Bob Long, saldırılarda kimseye zarar gelmediğini ve hizmetlerine devam edebilmek için ellerinden geleni yaptıklarını söyledi. İngiltere Türk Bankacılar Birliği’nden yapılan açıklamada da 'alçakça' saldırılar kınandı. Türk Bankacılar Birliği, eylemlerin 'İngiltere’de yaşayan Türkler ve iş dünyasına karşı bir saldırı' olduğunu belirtti. Birlik, bu tür saldırılara karşı sağlam bir dayanışma içinde olunması çağrısı yaptı. |
Sanal şöhret, gençleri felakete sürüklüyor http://www.zaman.com.tr/2006/04/05/sohret.jpg “Gelinim Olur musun?” ve “Biri Bizi Gözetliyor” yarışmalarıyla ünlenen isimlerin, polisin fuhuş operasyonunda gözaltına alınması, dikkatleri bu programlara çevirdi. Uzmanlar televizyon kanalıyla zahmetsizce elde edilen şöhretin tehlikesine dikkat çekerek “Her gün, herkes kendisinden bahsederken bunun birdenbire kesilmesi yarışmacılarda yoksunluk sendromuna yol açar.” tespitini yapıyor. BBG evi birincilerinden Eray Sezer (34)’e göre yaşananlar şaşırtıcı değil. Bazı Bilinmesi Gerekenler (BBG) adlı kitabıyla, içeride yaşananları deşifre eden Eray, “Bu yarışmalara katılanlar, telefon kulübesine sıradan vatandaş olarak girip süperman olarak çıktıklarını zannediyor. Kendilerini süperman zannedip damdan uçmaya çalıştıklarında da işte böyle düşüyorlar.” benzetmesini yapıyor. Sezer, “Lütfen aklı başında gördüğünüz, sevip sempati duyduğunuz hiçbir genci bu programlara yönlendirmeyin.” diye sesleniyor. Sorumsuz yayıncılık yapılmamalı Psikiyatr Prof. Dr. Musa Tosun, yaşanan problemde ‘hak ediş’e vurgu yapıyor. Çünkü altyapısı olmayan, zahmetli bir süreçten geçmeden edinilen şöhret, her türlü olumsuz gelişmeye açık. Prof. Tosun, kolay ulaşılmış şöhretin kişilere beklediğini vermeme ihtimalinin yüksek olduğunu belirtiyor. “Her gün, herkes kendisinden bahsederken bunun birdenbire kesilmesi yoksunluk sendromuna yol açar.” diyen Tosun, bu durumda da kişinin kendi özellikleri, çevresi ve değer yargılarına göre farklı tepkiler verdiğini kaydediyor. Bir yarışmacı kendini sorgulayarak sağlıklı çözümler geliştirebilirken, bir başkası ‘şöhreti kaybetmeyeyim, öyleyse dikkat çekecek farklı bir şeyler yapmalıyım’ psikolojisiyle sağlıksız çözümler üretebiliyor. İletişim uzmanı Dr. Cengiz Özdiker ise konunun medyaya bakan tarafına dikkat çekiyor. Özdiker’e göre, bugün toplumu bir ‘ekrankolik izlerkitle’ halinde gören sorumsuz yayıncılık anlayışı hakim. Bu da bireylerin psikolojik ve sosyolojik çöküntüsünde rol oynuyor. Özdiker, şöyle devam ediyor: “Lüks yaşam, medyatiklik, mafya özentiliği, temel sorunlarını çözememiş, eğitimini tamamlayamamış gençlerin büyük bir kısmı için model haline gelmekte, negatif etkilenme artmaktadır. medyatik kirlilik, toplumu yozlaştırıyor, bireyselleştiriyor, kendi iç dünyasına hapsediyor.” Kadın ve aileden sorumlu eski Devlet Bakanı Güldal Akşit, sanal şöhretin gençleri etkilediğine ve tehlikenin kartopu gibi büyüdüğüne işaret ediyor. Akşit “Maalesef halktan bazı insanlar da bu oyuna iştirak etmekte, bu gençlere adeta olağanüstü bir varlıkmış muamelesi yapmaktadırlar. Medya da madalyonun öteki yüzünü pek göstermemektedir.” diye konuşuyor. Bu arada fuhuş operasyonu kapsamında Beşiktaşlı Sergen Yalçın, İbrahim Toraman ve Ali Güneş, ünlü kadınlarla fuhuş yaptıkları iddiasıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde sorgulandı. Üç futbolcu da adı geçen kadınlarla birlikte oldukları iddialarını yalanladı. Eray Sezer: BBG’ye katıldım, kimse beni ciddiye almıyor Biri Bizi Gözetliyor evine katılan Eray Sezer, özel hayatında yarışmanın mağduriyetini yaşıyor. Sezer, Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü mezunu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ)'nde de Şehir Planlama Bölümü'nde yüksek lisans yapmış. Yarışma yüzünden kendi alanıyla ilgili iş bulamadığından yakınıyor. Kendini halen alnında kocaman BBG harfleriyle dolaşır gibi hissettiğini ifade eden Sezer, ciddiye alınmamaktan şikayet ediyor. Sezer sözlerini şöyle tamamlıyor: "Yarışmacılar şöhretin devam edeceğini, dizilerde başrol oynayacaklarını, şöhrete ve paraya devam edeceklerini zannediyor. Öyle bir şey yok aslında. Bu, onun etinden ve sütünden faydalanmaya çalışan medyanın, derisinden de faydalanmak için onu tavlamaya çalıştığı bir süreç." Ekrandaki renkli dünyaya aldanmayın Magazin camiasında son günlerde yaşanan olaylar pembe dünyayı tekrar tartışmaya açtı. Geçen hafta önce aralarında şarkıcıların da bulunduğu tanınmış isimler uyuşturucu nedeniyle gözaltına alınırken ardından mankenler ve şarkıcıların bulunduğu 20 kadın fuhuş yaptıkları iddiasıyla sorgulandı. Gözaltına alınan kadınlar arasında BBG ve Gelinim Olur musun? evinden tanınan yüzler de vardı. Yayınlanmaya başladığı günden bu yana tartışmalara yol açan bu programlar uzun süre Türkiye’nin gündemini meşgul etti. Gençlerin evlenmek amacıyla girdiği bu gözetleme evlerinde yapılan en son evlilik de sadece 3 ay sürdü. Gençlere pembe gösterilen bu sanal dünya kaybolan insanlarla dolu. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Ekipleri “Barbie” adı verdikleri operasyonla 20 manken, şarkıcı ve sunucuyu fuhuş yaptıkları iddiasıyla gözaltına aldı. Yaşananlar magazin camiasının gerçek yüzünü de ortaya koydu. Öyle ki bu durumdan rahatsız olanların başında camianın içerisindekiler geliyor. Ayşegül Doğan, İstanbul Müzik yapımcısı Şahin Özer: Renkli dünya bir girdap gibi. Bu hayatın içerisinde var olmaya çalışanlar farkında olmadan her türlü rezaletin içerisine girerler ve rezalet de onları bırakmaz. Kimisi uyuşturucu kullanır kimisi fuhşa yönelir. Manken Şenol İpek: Gençler bu camiadan uzak dursunlar. Magazin camiası gençler için birçok şeyden daha tehlikeli. Kesinlikle parlak ışıklara ve bahsedilen pembe hayata özenmesinler. Gençler bu sektörden uzak dursunlar. Şarkıcı Haluk Levent: Reyting uğruna binlerce genç feda ediliyor. Her gece cipleri ve kız arkadaşları ile gezen ünlü isimlerin magazin programlarında halka izletilmesi gençlerin bu parıltılı dünyaya özenmelerine sebep oluyor. Kaynana Semra Türk: Aileler çocuklarına sahip olsun. Her şeyi pespembe gösteren magazin programlarına dur denilmeli. Gençler bu tip yarışma programlarına katılmasın. Magazin camiasındaki insanların hayatlarına özenmesinler... |
Şiddette gelinen son nokta: 17 yaşındaki çocuğun üzerinden iki tabanca çıktı http://www.zaman.com.tr/2006/04/05/silah.jpg Edremit Emniyet Müdürlüğü ekiplerince yapılan huzur operasyonunda 17 yaşındaki bir çocuğun üzerinden iki tabanca çıktı. Son zamanlarda ilçede yaşanan asayiş olaylarının ardından polis, ilçe merkezi ve Akçay beldesinde düzenlediği operasyonda haklarında ihbar bulunan kişiler üzerinde ve araçlarında aramalar yaptı. Aramalar sırasında 17 yaşındaki A.K.'nin üzerinde iki adet ruhsatsız tabanca çıktı. Emniyet güçleri tarafından alınan mahkeme kararıyla daha önceden silah taşıdıkları tespit edilen iki grubun üyelerinin adreslerine de operasyon düzenlendi. Sabah saatlerinde gerçekleştirilen ve değişik noktalarda eşzamanlı yapılan baskınlar 35 dakika sürdü. Baskınlarda 8 adet çeşitli çap ve markalarda tabanca, biri kısa namlulu olmak üzere toplam 4 adet tüfek ve 8 adet 6136 sayılı kanuna muhalefet kapsamına giren bıçak ile baskınların gerçekleştiği mekânlardaki masaların altına atılmış 30 adet bıçak ele geçirildi. |
İspanya dağılıyor mu? Geride bıraktığımız mart ayı İspanya için çok önemli gelişmelere sahne oldu. 22 Mart günü Sosyalist lider Jose Luis Rodriguez Zapatero başkanlığındaki İspanya hükümeti ile Sosyalist lider Pasqual Maragall başkanlığındaki Katalunya hükümetinin anlaştıkları açıklandı. Anlaşma uyarınca Katalanlar kendilerine “millet” denmesi hakkını ve özerkliklerini genişleten yetkiler elde ettiler. Aynı 22 Mart günü, 1959’dan bu yana İspanya ve Fransa’daki Baskları birleştirecek bağımsız bir devletin kuruluşu için mücadele eden ETA (Euskadi Ta Askatasuna / Bask Yurdu ve Özgürlüğü) örgütü, 24 Mart’tan itibaren kalıcı ateşkes ilan ettiğini duyurdu. ETA’nın açıklamasından kısa süre sonra Bask bölgesinin başbakanı, Bask Milliyetçi Partisi lideri Juan Jose Ibarettxe, terör döneminin artık geride kaldığını, “Bask halkının geleceğini barış ve özgürlük içinde tayin etmesine izin verilmesi zamanının geldiğini” söyledi. İspanya’nın geniş özerkliğe sahip tarihi bölgeleri Katalunya ve Bask Ülkesi ile ilgili bu gelişmeler “İspanya dağılıyor mu?” sorusunu gündeme getirdi. Bu soruyu yanıtlayabilmek için İspanya’nın yakın tarihine kısaca göz atmamız gerekiyor. Cumhuriyetçi sol ile monarşi yanlısı sağ arasındaki iç savaşı (1936-39) ikinciler kazandı. İspanya 1975’te ölümüne kadar General Francisco Franco diktatörlüğü altında kaldı. Bu dönemde tamamen merkeziyetçi bir yönetim kuruldu; geçmişte geniş özerkliğe sahip Katalan, Bask ve Galiçya bölgelerinin dillerini konuşmaları dahi yasaklandı. 1977 yılında yapılan seçimlerle demokrasiye geçildi. Sağ ve sol bütün siyasi akımlar yanında Katalunya, Bask Ülkesi ve Galiçya temsilcilerinin, demokratikleşmeye destek veren Kral Juan Carlos’un nezaretinde yürüttükleri uzun müzakerelerden sonra üzerinde anlaştıkları anayasa 1978’de referandumla kabul edildi. İspanya’yı “Milliyetlerden ve bölgelerden oluşan” bir “Millet” olarak tanımlayan anayasa ile ülke farklı ölçülerde özerkliğe sahip ve zamanla Madrid ile yapacağı müzakereler yoluyla özerklik alanını genişletebilecek 17 bölgeye ayırdı. En geniş özerklik tarihi bölgeler Katalunya, Bask Ülkesi ve Galiçya’ya tanındı. Kendi bayrak, parlamento ve hükümetlerine sahip olan bu bölgeler, eğitim, sağlık, yerel yargı ve polis hizmetleri alanında özyönetime sahip oldular. Bölgeler arasında gelişmişlik farkını gidermek için bir “Bölgelerarası Tazmin Fonu” kuruldu. Bu fonun yükünü fiilen görece zengin bölgeler olan tarihi bölgeler yüklendi. Anayasa, İspanyol ordusu içindeki Franco geleneğine bağlı subayların tepkisini çekti. 1981’deki darbe girişimi, ordunun büyük bölümünün Kral’a bağlı kalması sonucu bastırıldı. 1982’de NATO’ya, 1986’da AB’ye, 2001’de Avrupa Para Birliği’ne giren İspanya, bugün Avrupa’nın en özgür ve en zengin ülkelerinden biri. AB’nin beşinci büyük ekonomisi olan İspanya’da kişi başına düşen milli gelir 1960’larda 500 dolar düzeyindeyken, bugün 26 bin dolara yaklaşıyor. Günümüz İspanyası’nda en önemli siyasi sorunlarından biri, Katalan ve Bask bölgelerinin özerkliklerini genişletme mücadelesi. 2004 seçimlerinden birinci parti olarak çıkan; fakat parlamentoda çoğunluk sağlayamayan Zapatero liderliğindeki Sosyalistler, kurdukları azınlık hükümetine özerkliğin genişletilmesi vaadiyle Katalan partilerinin desteğini sağladı. Geçen eylül ayında başkenti Barcelona olan 7 milyon nüfuslu Katalunya parlamentosu ezici bir çoğunlukla, özerkliği genişleten tasarıyı kabul ederek onay için İspanya Parlamentosu’na gönderdi. Tasarı özellikle milliyetçi ve muhafazakar İspanyolların büyük tepkisini çekti. Ordu Komutanı General Jose Mena Aguado, komutasındaki subaylara yaptığı bir konuşmada, “ülkenin birliğinin tehlikeye düşmesi halinde” anayasanın askerlere müdahale hakkı verdiğini söyledi. Bunun üzerine tutuklandı ve ordudan çıkarıldı. Katalunya ve Bask bölgelerindeki gelişmeler İspanya’yı dağılmaya mı götürüyor? İspanya’dan çıkarılabilecek dersler nelerdir? Bu soruları gelecek yazıda yanıtlamaya çalışacağım... |
Irak’ta şiddet sürüyor http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144323957488.jpgIrak’ta şiddet sürüyor. Bomba yüklü bir araç, Necef’in kuzeyinde bulunan Selam Vadisi Mezarlığı yakınlarında infilak etti. Saldırının düzenlendiği yer, Şiiler için kutsal olan Hazreti Ali Türbesi’ne 300 metre mesafede. En az 15 kiºinin öldüğü, 30 kişinin de yaralandığı saldırının ardından kentte sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Polis ve Şii güvenlik güçleri tarafında sıkı korunan Necef kentinde bu tür saldırıların nadir düzenlediğine dikkat çekilirken, Şiilerin bu tür saldırıları büyük bir kışkırtma olarak değerlendirdikleri belirtiliyor. Sabah saatlerinde Başkent Bağdat’ın batısındaki Felluce’de bir askeri kontrol noktasına düzenlenen saldırıda da 7 kişi hayatını kaybetmişti. Şırnak'ta uyus salgını http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1144330745573.jpgŞırnak’ın Cizre ilçesinde yaklaşık 15 bin öğrenci uyuz oldu. Salgın nedeniyle ilköğretim okulları tatil edildi. Bugüne kadar ilçedeki yaklaşık 30 bin öğrencinin yarısında uyuz hastalığının görüldüğünü söyleyen yetkililer, tatil edilen okulları deterjanlı su ile yıkayarak dezenfekte işlemine başladı. İlçede sokaklarda da ilaçlama yapılıyor. Cizre’deki uyuz salgınının ilçede iki haftadır şebeke suyunun akmamasının yolaçtığı bildiriliyor. Uyuzun salgın boyutuna ulaşmasında eczanelerde yeterince uyuz ilacı bulunmamasının da etkili olduğu öğrenildi Bild: Esas suçlu Almanlar http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/1144332726942.jpgAlman Bild gazetesi, ülkede yoğun şekilde sürdürülen uyum tartışmalarına yer verdiği haberinde, Berlin'de yaşayan yabancıların görüşlerini aktardı. ''Esas suçlu Almanlar'' başlığıyla verilen haberde, 63 yaşındaki Muzaffer adında bir Türkün, ''Almanlar arasında hala yabancılardan nefret ediliyor. Politika da yabancı düşmanı. Medya tek yönlü yayınlar yapıyor'' dediği ifade edildi. Seçil adlı 27 yaşındaki bir Türk kadını da ''Almanlar suçlu. Bu kadar fazla yabancıyı, şehirlerde eşit şekilde dağıtmalıydılar'' dedi. Perihan isimli 33 yaşındaki bir Türk kadını, Alman yasalarının din düşmanı olduğunu savunurken, Hüseyin adlı diğer bir Türk ise Almanların ülkeye çok sayıda yabancı gelmesine izin vererek hata yaptığını söyledi. Turan adında 33 yaşındaki bir Türk de Almanya'ya ilk gelen yabancılara Almanca kursları verilmediğine ve bu kişilerin sadece çalıştırıldığına dikkati çekti. Marina adında 27 yaşındaki bir Rus kadını da Almanların soğuk olduğunu ve hiçbir duygusallık göstermediğini belirterek, ''Sadece maddiyatı düşünüyorlar'' dedi. Berlin'de 17 Eylül'de yapılacak eyalet meclisi seçimlerinde Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) adına başbakan adayı olan Savunma Bakanlığı Müsteşarı Friedbert Pflüger ise gazeteye yaptığı açıklamada, Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile Sol Parti'den oluşan Berlin eyalet hükümetinin çok kültürlülük hayalleriyle uyum ve eğitim politikalarını ihmal ettiğini savundu. Pflüger, 4 yaşındaki tüm yabancı çocuklarına Almanca testi mecburiyeti getirilmesini, okullarda şiddet uygulayan öğrencilere karşı polisin devreye sokulmasını ve sürekli şiddete başvuran öğrencilerin gözaltına alınmasını istedi. Pflüger, Berlin eyaletinde başbakan olması halinde Almanca bilmeyen hiçbir yabancı çocuğunun okul eğitimi alamayacağını kaydetti. Öte yandan Berlin'de görev yapan yaklaşık 200 öğretmen, bir toplantı yaparak, aşırı şiddet olaylarından şikayetçi olan ''Rütli Hauptschule'' okulundaki öğretmenlere destek verdi. Toplantıda konuşan bir öğretmen, bazı Arap öğrencilerin 14 kardeşi bulunduğunu, kendileriyle bir sorun ortaya çıktığında tüm kardeşleri karşılarında bulduklarını ve hakarete uğradıklarını söyledi. Öğretmenler, sorunları Berlin eyaleti Eğitim Bakanlığı'na ilettiklerini, ancak bugüne kadar yapıcı önlemler alınmadığını belirttiler. |
İnternet hızı 10 katına çıkacak http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1144357097818.jpgAkdeniz kablo ağı pazarının ''yüzde 86'sına sahip olan'' İtalyan şirketi MedNautilus Telekomünikasyon'un, deniz altı fiber optik kabloları ile Türkiye'yi Avrupa'ya bağlayacağı bildirildi. MedNautilus Telekomünikasyon'dan yapılan açıklamada, şirketin Telekomünikasyon Kurumu'ndan Altyapı İşletmeciliği Hizmeti Lisansı alarak, alternatif deniz altı fiber optik kablo ağı ile Türkiye'yi dünya telekomünikasyon ağına bağlayan ilk özel teşebbüs olmaya hak kazandığı belirtildi. MedNautilus Üst Yöneticisi (CEO) Avi Rozenfeld, pazarın serbestleşmesiyle MedNautilus olarak, doğrudan sermaye yatırımı şeklinde ilk üç yıl için 35 milyon dolara yakın bir yatırım yapmayı planladıklarını belirterek, bu yatırımlarla Türkiye'nin mevcut yurtdışı internet hızının 10 katına çıkacağını aktardı. Önümüzdeki yıllarda bu yatırımın katlanarak büyüyeceğini vurgulayan Rozenfeld, MedNautilus'un pazara girmesiyle Türkiye'de yurtdışı kiralık devre ve yurtdışı internet bağlantı ücretlerinin ve son kullanıcı internet fiyatlarının düşeceğini ifade etti. Rozenfeld, kapasitenin artmasının yanı sıra Türkiye'nin mevcut yurtdışı bağlantılarına ilave yedek bir fiber optik kablo ağı da oluşturulacağını vurguladı. BİR UÇTAN BİR UCA TEK OPERATÖR İstanbul'dan Marmara ve Ege Denizi'ne çekilecek kablonun, MedNautilus'un İtalya ve İsrail ağına bağlanacağını belirten Avi Rozenfeld, şunları kaydetti: ''Böylece, dünyanın tüm büyük şehirlerinde bağlantı noktası bulunan MedNautilus, bu noktalara uçtan uca tek bir operatörle transmisyon (kiralık devre) hizmeti ve IP İnternet bağlantısı hizmeti de verebilecek. Türkiye'nin bu şebekeye eklenmesi, 2005'te 367 Gbps'lik bir trafik taşıyan MedNautilus'a, başlangıçta 60 Gbps'lik bir ilave kapasite getirecek.'' |
Şehit Kanı yerde kalmaz http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1144481802883.jpgŞırnak'ta 3 gün önce 5 askeri şehit eden terör örgütü PKK üyesi 6 terörist, silahlarıyla birlikte ölü ele geçirildi. Alınan bilgiye göre, 4 Nisan'da Silopi İlçesi Küpeli Dağı bölgesinde 5 askeri pusuya düşürerek şehit eden terör örgütü PKK üyelerinin yakalanması için Jandarma Komutanlığı ekipleri, bölgedeki operasyonlarını genişletti. Operasyon kapsamında, güvenlik güçlerinin Küpeli Dağı bölgesinden 2 kilometre uzaklıktaki Yeşilkayalıklar mevkiinde bir grup teröristle sıcak temas sağlaması üzerine bölgeye hava destekli takviye komando birlikleri ile taarruz helikopterleri sevkedildi. Çıkan çatışmada, 8 kişi olduğu belirlenen teröristlerden 6'sı silahlarıyla birlikte ölü ele geçirildi, 2 terörist ise gece karanlığından yararlanarak kaçtı. Kaçan teröristlerin yakalanması için bölgedeki operasyonlara devam edildiği bildirildi. Ordu’da canlı bomba paniği http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1144470731139.jpgOrdu’da bir kuran kursunun tuvaletinde meydana gelen patlamada 1 kişi öldü, 1 kişi yaralandı. Ölenin patlamaya neden olan kadın canlı bomba olduğu belirlendi. Diyarbakır’da da meydana gelen patlamada 1’i çocuk, 3 kişi yaralandı. Ordu Müftülüğü Yeni Mahalle Kız Kuran Kursu tuvaletinde akşam saatlerinde patlama meydana geldi. Gelen bilgilere göre iki kadın, yetkililerden kuran kursu tuvaletinin anahtarını istedi. Bu kişiler içeriye girdikten kısa bir süre sonra patlama meydana geldi. Olayda bir kadın öldü. Emniyet kayankalrı ölen kişinin canlı bomba olduğunu ve üzerindeki patlayıcıyı ayarlamaya çalışırken patlattığını bildiriyor. Canlı bombanın yanında bulunan diğer kadın da yaralandı. Yaralı kadın hastaneye kaldırılırken, teröristlerin camide şehit polisler için okutulacak mevlitte eylem yapmaya hazırlandığı öğrenildi. Patlamanın, bomba düzeneği kurulurken meydana geldiğinin tahmin edildiği bildirildi. DİYARBAKIR’DA PATLAMA Diyarbakır’ın Seyrantepe mevkiinde akşam saatlerinde meydana gelen patlamada da 1’i çocuk, 3 kişi yaralandı. Elazığ Caddesi’ndeki Kolordu Kavşağı yakınlarında saat 17.45’te bir patlama meydana geldi. Güvenlik personelini taşıyan servis araçlarının da kullandığı yolda meydana gelen patlamada, Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İşleri Müdürlüğü’ne ait bir otomobil hasar gördü. Patlamada, otomobil sürücüsü Abdülkadir Bozbey, Mehmet Mustafa Karakaş ve yoldan geçen 11 yaşındaki Sedat Özmen yaralandı. Yaralılar hastaneye kaldırılırken patlamayla ilgili soruşturma başlatıldı. Yetkililer, patlamaya zaman ayarlı bir bombanın yolaçmış olabileceğini söylüyor |
Beni de Fişleyin.!!! Dünya küçüldükçe hastalıkların yayılma hızı artıyor. Kuş gribi daha çabuk yayıldığı gibi, terör de daha çabuk, işgal de daha çabuk, demokrat kılıflı totalitarizm de daha çabuk yayılıyor. Artık sadece dışarıdan gelen hastalıklara karşı korunmak yetmez, kendi hastalıklarımızın yayılmasına engel olmak sorumluluğumuz da var. Fişleme hastalığı karantinası gereken bir viral hastalıktır. Bulaşmak için illa da temas gerekmez. Savaşmak için de bulaşmışlığı beklemek hamakattır. Fişleme, toplumsal yozlaşmaya yapılmış bir çağrıdır. Birilerinin birilerini bir sebeple fişliyor olduğu bilgisi fişletme arzusunu ve fişletiliyor olabileceği paranoyasını birlikte uyarır. Doğu’nun Batı’ya, bakkalın kasaba, imamın öğretmene güveni kalmaz. İnanmayan, Doğu Almanya’nın ‘fişleri’ açıldığı zaman birbirini fişletmiş olduğu ortaya çıkan karı-kocanın, ana babanın, can dostlarının hikayesini okusun! Veya dönsün Gogol’leri, Tolstoy’ları, Dostoyevsky’leri ortaya çıkaran Çarlık Rusyası’nın fişleme kültürünün yıkılış tarihini incelesin. Yetinmezse Stalinist dönemin sürgün hikayelerini, Hitler Almanya’sının soyu kırmadan önce kurgulayan kafa yapısını görsün. Tarihtir derse şimdinin Beyaz Rusya’sına, Latin Amerika’sına, Saddam Irak’ına baksın. Fişleme, Alice’in Harikalar Diyarı’nda gördüğü biteviye gülen tavşanın gülmesi gibidir. Zamanla bedeni yok olduğu halde gülüşü devam eden o korkunç tavşan gibi, ölüp gidersiniz de bir yerlerde fişinizin kaldığından haberiniz bile olmaz. Oysa bu dünyada kalacak olan adımızdır. Bedenlerimiz şişlense, dehrin çürütücülüğü karşısında bütün şiş yaraları yok olur. Ama isimlerimiz fişlenirse, an olur ki ismimiz kaybolur, fişimiz kalır. Fişleme insanın dinginliğine, devinimine, hayat potansiyeline karşı yapılmış hakaretlerin en ağırıdır. İnsan açık bir uzaydır. İnsan için ‘budur’ demek, ‘bu kadardır’ demektir. Oysa insan ‘buraya kadarmış’ diyene kadar ‘bu kadarmış’ denilemeyecek bir hazinedir. Hesap defterleri ölmeden açılmaz. Ölmemişler için ‘hesap defteri’ tutanlar insanı epistemolojik olarak öldüren etik katillerdir. Hayat insanı bilinemez kılar. Yaşayan her ruh haykırır: Ne olur beni bildiğini iddia etme! Ne olur beni o veya bu kelimenin sınırına hapsetme! Ne olur kategorize etme beni! Ne olur tüketme hayat enerjimi! Çünkü bir ben vardır bende benden içeru... Bilmenin bilineni tamamen pasifleştiren bu türü bilmekten çok bellemektir. Bellemenin iki anlamı akrabadır. Biri bilgiye hükmetme anlamında oryantalizm tecavüzü, öteki bedene tecavüz anlamında ‘oryantal’ tahakküm. Elbette milletin huzur ve refahından sorumlu olanlar istihbari faaliyette bulunurlar. Elbette bu huzuru hedef aldığından endişe edilen şahıs ve kurumlar hakkında belgeler ve bilgiler el değiştirir, arşivlenir, sınıflandırılır ve gereğinde yok edilir. Ama bu faaliyetler suç unsuru içermeyen, içerme ihtimali bulunmayan vasıflara kadar indirgenemez. Bu anlamda ‘nurculuk’ fişlemesi ne kadar anlamsızsa, ‘eyyamcılık’ fişlemesi de o kadar anlamsız ve zalimanedir. Bunların doğru gözlemler olup olmadığı meselesi zaten tartışılamaz. Çünkü bu gözlemin yapılmış olması yanlıştır. Fişlemenin doğru yapılmış olması, yapılmış olmasının yanlışlığını azaltmaz. Fişleme, muhatabı hayatı anlatan cümlelerin öznesi olmaktan çıkarıp, nesne olmaya itmek demektir. Oysa insan nesne olamaz. Eylemin bilme, bilenin insan, bilinenin yine insan olduğu durumlarda dahi bilinen insan nesne değil, ikincil öznedir. Bilinen insanı nesneliğe iten, ya kendini ‘üstinsan’ görmekte (Özellikle Nietzsche’nin tabirini kullanıyorum), ya da ötekini insanlık dışı bellemektedir. Bilinen insanın ikincil özne olduğu gerçek hayat şartlarında bilen insan bilir ki, bildiği insan da kendini bilmektedir. Bilme ve bilinmenin birlikte yaşandığı bu karşılıklı bilişim durumu hayattır. Bilinmeden bilme arzusu ilahlık taslayan hayat-üstü bir gizemli güç arayışının, bilmeden bilinme arzusu da bedenini satanların kârıdır. Zalim ‘ya bendensin ya ondan’ dese zulmünü ikiye katlar. Mazlumun dilinde aynı söz adalete yapılmış çağrıdır. Susmak zulme göz yummaksa eğer, işte konuşuyorum: ‘Beni de fişleyin!’ Vatanımın doğusu fişlenip batısı fişlenmiyorsa ben doğuluyum! Fişleyin! Bıyıklısı fişlenip, bıyıksızı fişlenmiyorsa, ben biraz sakal fazlasıyla bıyıklıyım, fişleyin! Vicdan haritamda bulabildiğim bir tek ‘-cilik’im var. Beni de onunla fişleyin. |
İsrail Filistin'i 'düşman' ilan etti http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144667853735.jpgİsrail, Hamas hükümetiyle tüm bağlarını kopardı. Başbakan Ehud Olmert kabinesi, Filistin yönetimini 'düşman' ilan etti. İsrail ordusu bu kararın ardından, Batı Şeria'daki Eriha'da bulunan bir irtibat bürosundaki Filistinli polisleri bürodan atma kararı aldı. İsrail ordu sözcüsü, dün verilen talimatın bugün, yerel saatle 12.00 itibarıyla işlerlik kazanacağını belirtti. Kararın, Hamas egemenliğindeki Filistin Yönetimi ile her türlü irtibatı kesmek isteyen siyasi kadrolar tarafından alındığını ifade eden sözcü, ''ancak insani vakaları çözüme kavuşturmak amacıyla minimum düzeyde bir koordinasyon olacak'' ifadesini kullandı. Eriha'daki irtibat bürosu, Vered Eriha Yahudi yerleşim biriminin girişinde bulunuyor. Operasyonlara hız verilecek Karar uyarınca, Filistinli militanlara yönelik operasyonlara da hız verilecek. İsrail ordusu, bunun ilk işaretlerini geçtiğimiz haftadan bu yana veriyor. Filistin topraklarından atılan roketleri bahane gösteren İsrail ordusu, geçtiğimiz hafta perşembe gününden bu yana en az 750 top attı. Top ateşinde, aralarında sivillerin de bulunduğu 14 Filistinli öldü. Saldırılardan sorumlu tutulan İslami Cihad Örgütü ise çok sayıda Filistinlinin ölmesi nedeniyle saldırıları bir haftalığına durdurduğunu açıkladı. Filistin'de 25 Ocak'ta yapılan seçimlerin galibi Hamas, yeni hükümeti kurmuştu. 2008'e kadar Batı Şeria sınırı çizilecek Yediot Ahronot gazetesi de Ehud Olmert'in, 2008 yılı kasım ayına kadar Batı Şeria sınırını çizmeyi planladığını yazdı. Gazete, daha önce 2010 yılını son mühlet gösteren Olmert'in, sınır planının ABD Başkanı George Bush 2009 yılı başında görevinden ayrılmadan önce tamamlanmış olmasını istediğini yazdı. Ehud Olmert, 28 martta yapılan parlamento seçimlerinden önce ''İsrail'in Batı Şeria ile sınırı, bugünkünden çok farklı olacak'' açıklamasını yapmıştı. İsrail radyosuna açıklama yapan bir başka yetkili ise, Kadima'nın nisan ayı sonuna kadar yeni bir koalisyon hükümeti kurma çalışmalarını tamamlamayı umduğunu belirtti. |
Şehit Yarbay’dan hayırsever işadamına duygu dolu mektup http://www.zaman.com.tr/2006/04/11/mektup.jpg Mayınlı saldırıda şehit düşen Yarbay’dan geriye, acılı eş ve iki yetimin yanı sıra ilginç bir mektup kaldı. 12 saat içinde askeriyenin ihtiyaç duyduğu mayın telsizlerini alan işadamına Yarbay’ın yazdığı mektup yürekleri dağladı: Vatan için canımızı seve seve veririz. Elazığ İl Jandarma Alay Komutan Yardımcısı Yarbay Alim Yılmaz, 43 yaşında terörün hain tuzağına düştü. Arıcak ilçesinde teröristlerin yola döşediği mayın onu hayattan kopardı. Geride iki yetim ve acılı bir eş kaldı. Son olay Yarbay’ın mayınla ilk buluşması değildi. 14 Ağustos 2005'te Elazığ eski Valisi Kadir Koçdemir'e yönelik mayınlı saldırıdan kıl payı kurtulmuştu. Yarbay, daha önce de mayınlarla ilgili çalışmalar yapıyordu. Mehmetçiğin mayınlı saldırılara hedef olduğunu görünce bu konuda çareler aramaya başlamıştı. Mayınların yerlerini tespit eden telsizlere ihtiyaç olduğunu düşünüyordu. Durumu son saldırıdan yaralı olarak kurtulan Elazığ İl Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Ergülmez'e açtı. Ergülmez de kendisini arayan bir işadamına konuyu iletti. İşadamı 12 saat içinde ihtiyaç duyulan 3 telsizi satın alırken, Alim Yılmaz bu hız karşısında çok etkilendi ve işadamına duygu dolu bir mektup yazdı. Yarbay, 4 Ağustos 2005 tarihli mektubunda, “Tüm gayretlerimiz, analarından emanet aldığımız Mehmetçiklerimizi burunları dahi kanamadan bölücü terör örgütleri ile mücadeleden sonra yine sağ salim analarına teslim etmek için.” dedi. Düşüncelerini ifade etmekte zorlandığını söylerken ekledi: “Bu kutsal mücadelede sizin gibi insanların olduğunu bilmek inanın beni çok duygulandırdı. Giydiğim üniformadan, yaptığım görevden daha bir haz alır oldum. Size layık olmak için daha çok çalışacağımızdan, gerekirse bu uğurda canımızı seve seve vereceğimizden şüpheniz olmasın.” Şehit Yarbay’ın mektup gönderdiği işadamı, terör örgütünün hedefi olmamak için isminin açıklanmasını istemiyor. Mektubu gösterirken gözyaşlarına hakim olamıyor, boğazında kelimeler düğümleniyor. Duygularını ancak şu sözlerle ifade edebiliyor: “Bu vatan için canlarını korkusuzca feda etmekten çekinmeyen bu kahramanlara borcumuzu ödeyemeyiz. Bakın ben üç cihaz bağışta bulundum diye böyle bir mektup yazmış, oysa onlar bizler için canını veriyor. Ben onun gönderdiği mektubu çerçeveletmiştim. Şehit olduğu haberini aldığımda adeta içime bir kor düştü. Mekanı cennet olur inşallah.” İşadamı, olayın hemen ardından yaralı Albay Ali Ergülmez’i de defalarca aramış. ‘Geçmiş olsun’ dileklerini iletmiş. Elazığ’da şehit düşen Elazığ Jandarma Alay Komutan Yardımcısı Yarbay Alim Yılmaz’ın işadamına yazdığı mektubun tarihi 4 Ağustos 2005. Bu mektuptan on gün sonra 14 Ağustos 2005’te Yarbay Yılmaz, Elazığ eski Valisi Kadir Koçdemir’le birlikte mayınlı saldırıya uğramıştı. Yılmaz, Vali Koçdemir’in makam arabasının yaklaşık 100 metre önünde koruma görevi yapıyordu. Yılmaz bu olaydan sonra yakın arkadaşlarına, "O olayda kıl payı kurtulduk. Elazığ Valisi Kadir Koçdemir'in yüz metre önünde koruma yapıyorduk. Patlama ile birlikte Land Rover'ımız adeta havalandı." dediği ifade edilmişti. Mayın tarama cihazları Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yoğun olarak kullanıyor. Söz konusu cihazlar gerek karadan gerekse helikopterden çevrede bulunan mayınları havaya uçuruyor. |
Askerî helikopter fabrikanın üzerine düştü: 4 subay şehit http://www.zaman.com.tr/2006/04/11/helikopter.jpg Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na ait bir helikopterin İstanbul'dan Ankara'ya dönüşü sırasında İzmit'in Uzunçiftlik beldesi Akmeşe köyü yakınlarında düşmesi sonucu dört subay şehit oldu. Subayların Kara Hava Pilot Yüzbaşı Ulaş Türk (Tekirdağ), Kara Hava Pilot Teğmen Fatih Dabak (Mersin), Kara Hava Pilot Teğmen Turgut Çiçek (Ankara) ve öğrenci Pilot Teğmen Serdar Karanlık (Ankara) olduğu açıklandı. Helikopterin gövdesinin çatısına düştüğü Taurus Pen fabrikasında da iki işçi yaralandı. Yaralılar Kocaeli Devlet Hastanesi'nde tedavi altına alınırken fabrikanın cuma gününden beri grevde olduğu, bu yüzden muhtemel bir facianın eşiğinden dönüldüğü belirtildi. İstanbul'da bir tatbikata katılan Ankara Güvercinlik Uçuş Eğitim Komutanlığı'na ait UH-1 tipi helikopter, geri dönüş yolunda İzmit Cengiz Topel Deniz Hava Üssü'nde yakıt ikmali yaptıktan sonra tekrar havalandı. Görgü tanıklarının ifadelerine göre askerî helikopter havalandıktan kısa bir süre sonra Uzunçiftlik beldesi Akmeşe köyü yakınlarında havadayken infilak etti. 3 parçaya ayrılan helikopterin pervanesinin yakınlardaki Trakya Birlik, gövdesinin Taurus Pen, kuyruğundan bir parçanın da Çelik Halat fabrikasına düştüğü belirlendi. Helikopterin gövdesinin düştüğü fabrikada çalışan İsmet Alyörük ve İsmail Kalaycı isimli işçilerin yaralandığı ve tedavileri için Kocaeli Devlet Hastanesi'ne kaldırıldığı öğrenildi. Kocaeli Valisi Erdal Ata, Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ile olay yerine gelerek bilgi aldı. Kazanın duyulmasının ardından askerî kurtarma ekipleri ve itfaiye hemen bölgeye intikal etti. Çevrede geniş güvenlik önlemleri alınırken, basın mensuplarının kaza mahalline girmesine izin verilmedi. Askerî savcı kaza ile ilgili inceleme başlattı. İzmit'te UH-1 tipi helikopter Türkiye'de sabıkalı bir geçmişe sahip. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ‘emektar' vasıflı UH-1 tipi helikopterinden biri de bir ay önce Erzincan'da düşmüş ve 4'ü subay beş kişi şehit olmuştu. 2002 yılıda ise Bandırma 6. Ana Jet Üssü'ne bağlı UH - 1 tipi bir helikopter eğitim alanına inişe geçtiği sırada düşmüş, iki üsteğmenle dört astsubay yaralanmıştı. 1999'da Darıca'dan İstanbul'a malzeme götüren UH-1 tipi askerî helikopter, Bayramoğlu açıklarında denize düşmüştü. |
Başımız Sağolsun... Kocaeli’nin Uzunçiftlik beldesinde önceki gün meydana gelen helikopter kazasında şehit olan Kara Pilot Yüzbaşı Ulaş Türk, Kara Pilot Teğmenler Serkan Karanlık, Fatih Kaban ve Turgut Çiçek için Kara Havacılık Komutanlığı’nda cenaze töreni düzenlendi. Törene, şehit pilotların aileleri, komutanları ve yakınlarının yanı sıra Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile çok sayıda asker katıldı. Şehit pilotların biyografilerinin okunmasının ardından Albay Osman Delikanlı, duygulu bir konuşma yaptı. 4 pilotun, şahadet mertebesine ulaştığını kaydeden Albay Delikanlı, “Acımız çok büyüktür. Onları, milletimizin ve vatanın bölünmez bütünlüğü için yürekleriyle, bilekleriyle, düşünceleriyle yılmadan savaşmış ve bu uğurda canlarını bağışlamış, yine bu toprağın bağrından çıkmış şehitlerimizin yanlarına uğurluyoruz.” dedi. Konuşmanın ardından, Kara Pilot Yüzbaşı Ulaş Türk’ün cenazesi Çorlu’ya, Teğmen Fatih Kaban’ın cenazesi Mersin’e, Teğmen Turgut Çiçek’in cenazesi ise toprağa verilmek üzere Kırşehir’e gönderildi. Tören sırasında zaman zaman gözyaşlarına hakim olamayan şehit pilotların yakınlarını, bakanlar ile TSK mensuplarının teskin ettiği gözlendi. Ulaş Türk ve Arkadaşlarına Allah'tan Rahmet Ailelerine Sabrı Cemil Niyaz Ederim. Mekanınız Cennet Olsun Komutanlarım. :*( Gazetede Ulaş Yüzbaşının Adını Okurken İnş. Değildir Dedim Resmini Görünce Şaşırdım.Allah Bir Daha Böyle Acılar Yaşatmasın Bİzlere |
Kürt meselesine bir çözüm önerisi !!! Bugün bu sütunda uzun zamandır kafamı meşgul eden, itiraf edeyim yazıya da nasıl dökeceğimi bilemediğim bir konuyu nihayet yazmak istiyorum. Türkiye son yirmi gündür yine Güneydoğu ya da Kürt meselesine kilitlenmiş durumda; zira bölgede maalesef yine kan akmaya başlamış bulunuyor. Bugüne dek soruna çeşitli açılardan yaklaşıldı, çeşitli öneriler ortaya atıldı, bu önerilerin önemli bir bölümü farklı düzlemlerde yerine getirildi; ama 1984 Eruh baskını ve sonrasında yaşanan o acı olaylara sanki yirmi iki sene sonra tekrar geri döndük. 1984 konjonktürü ve 2006 konjonktürü, bu farklı konjonktürlerin iç ve dış ilişkileri muhakkak ki çok değişik; ama bölgede değişmeyen şu ki yine ister güvenlik güçlerimiz olsun ister Kürt çocukları olsun bizim yurttaşlarımız ölüyor. Sorunun çözümüne ilişkin en genel hatları ile iki farklı öneri kümesi ortaya atıldı; bunlardan birincisi, ekonomik dengesizliklere vurgu yapmak ile birlikte, meselenin özünün teröre ilişkin olduğuna dayalı görüş idi ve çözümün de güvenlik güçlerinin terörün kökünü kazımasına dayandığını ifade ediyor idi. İkinci görüş ise teröre karşı güvenlik güçlerinin rolünü ihmal etmemekle birlikte sorunun nihai çözümünün kimlik politikalarından ve demokratikleşmeden geçtiğini öne sürüyor idi. Yaşadığımız son seneler iyi hatırlanır ise aslında her iki önerinin de önemli ölçüde yaşama geçirildiğini görüyoruz. Özellikle 90 sonrası silahlı PKK militanları üzerine çok yaygın bir şekilde gidildi ve terör bir süre için önemli ölçüde geriletilebildi. Demokratikleşme adımları önemli 1999 Helsinki Zirvesi sonrası ise Kürt yurttaşlarımıza yönelik kimlik politikaları ve demokratikleşme alanında azımsanmaması gereken adımlar atıldı; 80’li yıllarda “Kürt” sözcüğünün telaffuzu dahi zor iken bugün devlet kurumu olan TRT’den Kürtçe yayın yapılıyor ve daha da önemli olmak üzere özel kesim Kürtçe televizyon yayınına başladı, vs. Demokratikleşme sürecinin yeterli olduğunu kimse iddia edemez; ama gelinen noktanın da küçümsenmemesi gerekiyor. Ancak ne teröre karşı verilen önemli silahlı mücadele ne de demokratikleşme alanında yaşanan gelişmeler ülkemizin tekrar geçtiğimiz yirmi günü yaşamasına engel olamadı. Güvenlik önlemleri ve demokratikleşme adımları çözüme ciddi bir katkıda bulunamamış ise meselenin tekrar tekrar düşünülmesi ve özellikle de meselenin uluslararası konjonktür ile ilişkisinin yeniden ele alınması gerekiyor. Bundan sonra yazacaklarıma yönelik elimde güçlü bir kanıt yok, yani yazdıklarım ağırlıklı olarak spekülatif olacak; ama bu tür egzersizlerin yapılmasının sorunun çözümüne katkıda bulunabileceğini düşünüyorum. Yavaş yavaş PKK meselesinin uluslararası politik dengeler ile ilişkisinin ve özellikle Irak, İran ve Suriye, belki de genel olarak Ortadoğu meselesi ile çok güçlü bağına daha fazla inanmaya başlıyorum; bugüne dek meselenin orta vadede kimlik politikalarındaki liberalleşme, demokratikleşme ve Türkiye’nin AB sürecinde kalıcı bir biçimde çözüleceğine güçlü bir inancım var idi. Bugün yine daha liberal kimlik politikalarının ve demokratikleşme sürecinin sorunun çözümü için gerekli koşul olduğunu biliyorum; ama gerekli koşulun yanına yeterli koşulun da konabilmesi için uluslararası konjonktürün öneminin arttığını da gözlemliyoruz. PKK meselesi ve daha genel olmak üzere Güneydoğu meselesi üzerinden bir ya da birkaç süper gücün Türkiye’ye mesaj verdiğini ve bu mesajın iyi algılanmadığı sürece sorunun daha da ağırlaşabileceğini seziyorum. Süper güçlerin kim olduğu, ne mesaj vermek istedikleri önemli; ama bence meselenin özünü pek etkilemiyor; zira önemli olan mesajın içeriğinden çok bunun Ankara tarafından iyi algılanabilmesi. Türkiye’nin söz konusu mesajın içeriği doğrultusunda uluslararası platformda bire bir pozisyon alması şart değil; ama ilk yapılması gereken, mesajı kimin verdiği ve ne istediği konusunda kafa yormak. Anlaşılan o ki söz konusu mesaj ya da mesajlar görmezlikten gelindiği sürece Kürt meselesi ve buna bağlı olarak da terör meselesi daha uzun seneler bizim başımızı ağrıtacak. İşte diplomasinin ve pazarlık yapabilme yeteneğinin tam da bu alanda devreye girmesi gerekiyor; bugüne dek bizlere daha güçlü pazarlık yapmamız gerektiği söylenen (içerideki şahinler tarafından) alanlar genellikle hukuk devletine geçişimizin koşulları idi ve kanımca hukuk devleti için pazarlık çok anlamlı ve yararlı değil ve terörün tekrar baş kaldırmasının altında demokratik reformların yattığını iddia etmek çok zekice değil. Bize iletilen mesajları iyi değerlendirir ve bu mesajların ileticileri ile gerçekten iyi bir pazarlık yapıp vicdani olarak kabul edilemeyecek şeyler yapmaksızın mesaj sahipleri ile yan yana gelebilir isek kanımca ancak o zaman Kürt meselesi ve buna bağlı olarak ortaya çıkan terör felaketi kalıcı olarak çözüm yoluna girebilecek. Şunu asla unutmayalım: Kopenhag siyasal kriterleri doğrultusunda gerçekleştirilen açılımlar, kimlik politikalarında atılan adımlar ciddi bir devletin zaten, ortada sorun olsa da olmasa da, yapması gereken, hatta çoktan yapmış olması gereken dönüşümler. Olayların asıl çıkış nedeni farklı... Bu alanda atılan adımlar ile Kürt meselesi arasında pozitif ya da negatif bir bağ kurmaya çalışmamak gerek; teröre karşı alınacak önlemleri de yine aynı ciddi ve etkin devlet kavramı kapsamında düşünmek gerekiyor. Meselenin uluslararası boyutu ve yavaş yavaş düzlemine girdiğimiz 2007 genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile olan biten arasındaki ilişki kanımca Kopenhag siyasal kriterleri ile olan ilişkiden çok daha fazla. Batı ve Orta Anadolu kent ve kasabalarına gelen her şehit cenazesinin malum bir partinin (bu düzenlemede malum partinin bir gönüllü katkısı olduğu kanısında değilim) ilk genel seçimde barajı aşma şansını nasıl güçlendirdiği, yani TBMM’nin ilk genel seçimde 2002’de olduğu gibi iki partili oluşmayacağı, sağdan en azından iki partinin Meclis’e gireceği ortada. Pazartesi günü Ümit Fırat’ın Neşe Düzel ile Radikal’de yaptığı röportajda söylenenler kanımca konuyu iyi özetliyor idi; Türkiye-AB ilişkilerini germek isteyenler Batı illerine daha çok cenaze gelmesi için ellerini ovuşturuyorlar. En önemli konu bu oyunlar karşısında AKP’nin nasıl bir tavır alabileceği... |
Terörle Mücadele Yasası yürürlükte http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144917343458.jpg İngiltere'de geçen aylarda parlamento tarafından oylanarak kabul edilen, terörü övmenin ve terör eylemlerine basın yayın yoluyla destek vermenin de suç sayıldığı yeni terörle mücadele yasaları bugün yürürlüğe giriyor. Terörle ilgili her türlü eğitimi vermenin de suç olarak kabul edildiği yeni düzenlemeler, nükleer tesislerin bulunduğu kamuya kapalı bölgelerde gezmenin bile terörist eylem kabul edilmesini öngörüyor. Parlamento ve Lordlar Kamarasında görüşüldüğü sırada büyük tartışmalara yol açan yeni yasal düzenlemenin sınırlarının çok geniş tutulduğunu düşünen bazı Lordlar Kamarası üyeleri de bu duruma karşı çıktı. Lordlar Kamarasının çok sayıda üyesi, yasanın ifade özgürlüğünü zedeleyeceği yolunda görüş bildirdi ve yasa Lordlar Kamarası tarafından, yeniden görüşülmek üzere beş kez parlamentoya geri gönderildi. Başbakan Tony Blair ise 7 Temmuz bombalı eylemlerini destekleyen ve bunları öven insanların durdurulması için yasal düzenlemenin hayati olduğunu savundu. Yeni yasa, polise, terör zanlılarını 28 güne kadar gözaltında tutma ve sorgulama hakkı da tanıyor. Blair hükümeti tarafından hazırlanan yasa taslağında bu süre 90 gün olarak belirlenmiş, ancak parlamentodaki tartışmalar sonucu süre 28 güne indirilmişti. Sosyal Güvenlik tek çatı altında http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1144996514339.jpgTBMM Genel Kurulu'nda, sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında birleştiren Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu Tasarısı kabul edildi. Kanuna göre, Emekli Sandığı, BAĞ-KUR ve SSK kaldırılarak, bunların yerine "Sosyal Güvenlik Kurumu" oluşturulacak. Kurum; yönetim kurulu, genel kurul ve başkanlıktan meydana gelecek. Kurumun en yüksek karar organı olan yönetim kurulu, 10 üyeden oluşacak. Başkan ve başkan yardımcısı dışındaki yönetim kurulu üyelerinin görev süresi 3 yılla sınırlanacak. Genel Kurul, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı veya müsteşarının başkanlığında, çeşitli bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarından, sendika temsilcilerinden ve çeşitli kamu kurumu niteliğindeki en üst meslek kuruluşları tarafından görevlendirilecek temsilcilerden oluşacak. Genel Kurul, 3 yılda bir toplanacak. Sosyal Güvenlik Kurumu'nun ana hizmet birimleri; Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü, Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürlüğü, Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü, Hizmet Sunumu Genel Müdürlüğü, Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı ile Aktüerya ve Fon Yönetimi Daire Başkanlığı'ndan meydana gelecek. Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü, kurumun prim tahsilatını yapacak. Kanuna göre, Sosyal Güvenlik Yüksek Danışma Kurulu kurulacak. Sosyal güvenlik politikaları ve uygulamaları konularında görüş bildirecek olan Kurul, Milli Savunma, İçişleri, Maliye, Sağlık bakanlıkları, DPT ve Hazine müsteşarlıklarının temsilcileri, bazı kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum örgütlerinin başkanlarından oluşacak. SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'nın merkez ve taşra teşkilatlarında kadrolu olarak görev yapan personel, mevcut statüleri ile her türlü taşınır ve taşınmaz mal varlıkları, tapuda bu kurumlar adına kayıtlı olan taşınmazları ve hizmet binaları, araç, gereç, malzeme, demirbaş ve taşıtları, alacakları, hakları, borçları, iştirakleri, dosyaları, yazılı ve elektronik ortamdaki her türlü kayıtları ve diğer dokümanlar kuruma devredilecek. Türkiye'de işsizlik yok! http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1144933591253.jpgAnkara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Zafer Çağlayan, "Türkiye'de işsizlik yoktur. Var diyenlere inanmıyorum" dedi. Tekstil ve konfeksiyon sektörünün Türkiye'de bir küçülme yaşadığını belirten Çağlayan, Türkiye'nin lokomotif sektörü olan tekstil ve konfeksiyon sektörünün içinde bulunduğu durumdan çıkarılmasını ve özel olarak gözetilmesi gerektiğini kaydetti. Türkiye'de mesleki eğitime yönelinmemesinin yanlış olduğunu kaydeden Çağlayan, sanayi olarak yaşadıkları en büyük sıkıntılardan birisinin konusunda yeterli bilgi ve beceriye sahip eleman bulamamak olduğunu bildirdi. Bu sorununun giderilmesi için mesleki eğitimin şart olduğuna dikkat çeken Çağlayan, Türkiye'de imam hatipliler ile mesleki eğitim konusunun birbirinden ayrılması gerektiğini söyledi. "Türkiye'de işsizlik yoktur. Var diyenlere inanmıyorum. Neden? Vasıflı eleman bulmakta güçlük çektiğim için" diyen Çağlayan, kıdem tazminatı ve istihdamın önündeki engellerin de kaldırılması gerektiğini söyledi. Çağlayan, "bir sendika başkanı çıkıp, (Çağlayan işçinin alacağına gözünü dikti) dese de ben bunları söylemeye devam edeceğim. Göz dikenin de gözü çıksın" dedi. |
Sinemanın devleriyle muhteşem final Fransa'nın efsanevi starları Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu, İstanbul Film Festivali'nin kapanışında onur ödülü aldı http://www.milliyet.com.tr/2006/04/15/magazin/resim/amag.jpgALİN TAŞÇIYAN 25.Uluslararası İstanbul Film Festivali, son derece başarılı bir programın ardından dün gece Fransa'nın efsanevi starları Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu'nun onur ödülü aldığı törenle sona erdi. Sinemada her biri birer başyapıt niteliğindeki filmlerde eşsiz performanslar veren Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu, yaptıkları konuşmalarda Türkiye'de sinemanın bu kadar canlı olmasını övdü. Ödül töreninin ardından aslında İKSV'nin çabalarıyla kapanışa getirilen Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu onuruna Fransız Sarayı'nda Fransa Büyükelçisi tarafından bir yemek verildi. Yemek öncesi Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu, basına poz vermekten kaçındı. Ödüller aynı filmlere Festivalde hem uluslararası hem ulusal yarışmalarda jüri ve eleştirmenlerin ödülleri aynı filmlere verildi. Festivalin Prestijli Altın Lale Ödülü Michael Winterbottom'un yönettiği, "Uyduruk Bir Öykü" adlı filmin oldu. En İyi Türk Filmi olarak ise Reha Erdem'in yönettiği "5 Vakit" seçildi. FIPRESCI ödülleri de aynı filmlere değer görüldü. |
Pasaportta çipli dönem http://www.zaman.com.tr/2006/04/16/pasaport.jpg Pasaportların değiştirilmesiyle ilgili yıllardır süren çalışma nihayet sona eriyor. Üzerine çip yerleştirilecek ve barkod sistemine uygun hale getirilecek olan yeni pasaportlar, 2007 yılının başından itibaren kullanılmaya başlanacak. Rengi de değişen ve birden fazla güvenlik katmanı olan pasaportların sahtesinin yapılması mümkün olamayacak. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından pasaportların değiştirilmesiyle ilgili başlatılan proje, bu yıl sonunda tamamlanıyor. Önümüzdeki yılın başından itibaren kullanılmaya başlanacak olan pasaportlara çip konulacak. Pasaportu alacak kişiyle ilgili tüm bilgiler çipe yerleştirilecek. Artık pasaport bürolarında, pasaportlarla ilgili bilgiler, bilgisayar ortamında tutulacak. Yeni pasaportlar barkod sistemine uygun hale getirilecek. Özellikle turizm sezonunda ve belli dönemlerde havaalanlarındaki yoğunluk ortadan kalkacak. Pasaport görevlileri giriş ya da çıkış yapan kişilerin pasaport bilgilerini bilgisayara işlemek yerine, yeni pasaportları optik cihazlardan geçirecekler. Yeni düzenleme sayesinde giriş ve çıkışlarda herhangi bir engeli bulunmayan kişilerin havaalanlanlarında pasaport kontrolünden kaynaklanan bekleme süreleri ortadan kalkacak. DİJİTAL İMZA... Yeni pasaportlarla birlikte kırtasiye işlemleri de azalıyor. Pasaport almak için sadece nüfus cüzdanı yeterli olacak. Pasaport almak isteyen kişilerin bürolarda stüdyo ortamında dijital fotoğrafları çekilecek, bu fotoğraflar pasaport defterine yapıştırma yerine bir yazıcı ve laminasyon cihazıyla yerleştirilecek. Pasaport almak isteyen kişilerden formlara atılan ıslak imzanın yanı sıra dijital imzalar da alınacak. Vatandaşların ped üzerine atacakları imza, dijital olarak pasaportlara işlenecek. Pasaportların defter kısmında güvenlik katmanları olacak. Bir çok aşamalı planlanan güvenlik katmanlarında yer alan figür ve resimler, morötesi ya da kızılötesi ışınlarla görülebilecek. Böylelikle pasaportların sahtesini yapmak mümkün olamayacak. Yapılması durumunda kontrollerde hemen tespit edilebilecek. Pasaportların boyutu küçülürken, AB ülkelerinde kullanılan ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü) standardı, pasaportlarda esas olacak. LACİVERT PASAPORT, BORDO OLACAK Kamuoyunun ''lacivert pasaport'' olarak bildiği umuma mahsus pasaportların rengi, yeni pasaportlarla birlikte bordo olacak. Hizmet pasaportunun gri olan rengi ile hususi pasaportların yeşil olan rengi ise muhafaza edilecek. Diplomatların kullandığı pasaportların renginin değişip değişmeyeceğine de Dışişleri Bakanlığı karar verecek. Yeni pasaportlar artık 10 yıllık olarak alınabilecek. Önümüzdeki yılın başında kullanılması planlanan pasaportların yanı sıra, daha önceden verilen pasaportlar da süresi içinde kullanılabilecek. Halen en fazla 5 yıllık alınabilen pasaportlar nedeniyle en son verilen pasaport esas alınarak yeni pasaportlara tümüyle geçiş dönemi, 5 yılda tamamlanabilecek. Öte yandan 2007 yılı başından itibaren kullanılması planlanan pasaportların defter bölümüyle ilgili ihale de tamamlandı. Buna göre, defter bölümü, Merkez Bankası, Darphane ve Damga Matbaası Müdürlüğü tarafından basılacak. Bu arada, yeni pasaportlara konulması düşünülen çip sisteminin uygulaması konusunda incelemeler yapmak üzere Emniyet Genel Müdürlüğü Yabancılar Daire Başkanlığı'ndan bir heyet, Malezya'ya gitti. Heyet, Malezya'daki çip uygulamasıyla ilgili araştırma yapıyor. Bu sistemin ihalesi ile yeni pasaportlarda kullanılacak barkod ve laminasyon cihazlarının ihalesinin, önümüzdeki günlerde tamamlanması bekleniyor. Yeni pasaportlarda yapılması planlanan çip uygulaması, vatandaşların parmak izinin alınması ve göz taraması gibi biyometrik sisteme uygun olarak tasarlanıyor. Parmak izi alınması ya da göz taraması yapılabilmesine yürürlükteki mevzuatın izin vermediğini belirten yetkililer, bunun için yasa değişikliği yapılması gerektiğini kaydettiler. |
İKİ MANKENİN 'TRAVESTİ' DAVASI!.. Aysu Baceoğlu, duruşmaya katılmadığı için hakkında polis zoruyla getirilme kararı çıkarıldı.Meslektaşı Şenay Akay’a "Travestiye benziyor" dediği iddiasıyla 2 yıl 8 aya kadar hapsi istenen Aysu Baceoğlu, mahkeme tarafından istenen mal beyanında, eski bir manken olduğunu ve ihtiyaçlarının ABD’deki akrabaları tarafından karşılandığını beyan etti. Aysu Baceoğlu, duruşmaya katılmadığı için hakkında polis zoruyla getirilme kararı çıkarıldı. İki manken arasındaki davaya geçen yıl Aysu Baceoğlu’nun bir röportaj sırasında meslektaşı hakkında "Şenay’ın çok erkeksi hatları var. Zaten kendisi sürekli traş oluyor. Travestiye benzer bir hali var" sözleri sebep oldu. Şenay Akay, Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı’na verdiği şikayet dilekçesinde "Best Model of The World" unvanıyla mankenlik yaptığını belirterek "Mesleğime ve aynı zamanda insanların cinsel tercihlerine de saygısızlık etmiştir. Kendisinin cezalandırılmasını istiyorum" demişti. |
Terörle mücadelede terörün tuzağına düşme tehlikesi Terörün felsefesini kavramadan terörle mücadele yapılamaz. Halkı sindirmek için uygulanan şiddet eylemleri bir yandan yılgınlık havası oluştururken, diğer yandan da örgüt mensuplarına moral vermek ister. Şiddet şiddeti doğurdukça terörü planlayanlar kıs kıs güler. Gayet iyi bilir ki terör, eylemler sadece vatandaşa umutsuzluk aşılamaz; aynı zamanda da devletin adalet ve hakkaniyet ilkelerini de yerle bir eder. Dengesi bozulmuş bir güvenlik sisteminin terörle mücadelede ölçüsü şaşabilir ve sıradan insanlar da mağdur duruma düşebilir... Kuşkusuz, terör örgütlerinin en önemli kozlarından biri medya. O olmadan “ses getirici eylem” yapmak imkânsız hale gelmiştir artık. İşte tehlike burada! Dikkatsizce yapılan yayınlar, medyanın terör örgütlerine alet olmasına sebep olabilir. Terörün planlayıcıları medyaya böyle uğursuz bir rol biçmiştir. Medya, o rolü oynamadan da terör olaylarını haberleştirebilir; yeter ki hadiselere soğukkanlı yaklaşabilsin ve meslekî kuralları sorumluluk içinde işletebilsin. Son dönemde PKK, kanlı eylemlerle yeniden gündeme geldi. “Niçin” sorusunun cevabı meçhul. “Neden şimdi” sorusunun karşısında mide bulandıran kuşkular var. Terör ihalesinde halkı tahrik edecek her unsur tepe tepe kullanılıyor. Mesela hemen her gün bir asker şehit edilerek, al bayrağa sarılı tabutlar Anadolu’nun dört bir yanına gönderiliyor. Ortaya çıkan vahim manzara insanlık duygusunu yitirmemiş her ehl-i vicdanı derinden derine yaralıyor. Babasız kalmış yavrular, yiğidini kaybeden eşler, yüreğine kor düşen babalar, feryadıyla arş-ı azamı sarsmaya namzet analar... Meselenin bu yüzü çok vahim, çok üzücü. Ancak şu gerçeği de unutmamak gerekiyor: Yüreğimizi dağlayan o cenaze törenlerini olabildiğince duygu yüklü görüntülerle sunmak; bu yolla öfkeyi, nefreti, hatta şiddeti doğuracak infiale zemin hazırlıyor. Bu mahzun manzara karamsarlığa neden oluyor. Terör örgütlerinin de istediği bu değil mi? Bazı televizyon kanallarının bu konulardaki tutumunu -meslekî bakımdan- doğru bulmak imkânsız. Her terör eylemi haber değeri taşır; bunda kuşku yok. Ancak bunun veriliş biçimi sosyal sorumluluğu da yanında getirir; bunda da kuşku yok. Terör eylemlerinin tahrik edici bütün unsurlarıyla verilmesi ve bu yolla sosyal dokunun intikam duygusuna kilitlenmesi daha büyük felaketlere yol açacağı gibi; terör örgütlerinin işine gelecek bir gelişmeyi de tetikleyecektir. Çok dikkatli olmak gerekiyor; “terörle mücadele edelim” ya da “terörün çirkin yüzünü gösterelim” derken teröre alet olma durumuna düşmemek şart... Amerika üzerinden Türkiye’yi dövmek Bazı meslektaşlarımız için hükümeti Amerika üzerinden dövmek adeta alışkanlık haline geldi. Her fırsatta hükümetin kredisini tükettiği, itibarını kaybettiği, Amerika ile mesafenin açıldığı söyleniyor. Yapılan analizlere bakıldığında bir gerçeğin sırıttığını rahatlıkla görmek mümkün: Türkiye-ABD ilişkilerini bu kadar negatif ele alanların neredeyse tamamı, iç siyasetin amansız hesaplarına binaen “Türkiye’yi defterden silme” eğrisine kaptırıyor kendini. Hatırlanacağı üzere tezkere krizinden sonra deniyordu ki: “Washington, Türkiye ile ilişkileri bitirdi. Kırmızı telefonlar artık hep meşgul çalacak ve ilk fırsatta ABD, AK Parti’den bunun hesabını soracak.” Bu tez o kadar çok işlendi ki, bir varsayım olmaktan çıkıp muhkem bir kaziye haline geldi. Ne zamana kadar? Dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ve “Şahinler kanadının beyni” olarak bilinen Richard Perle’ün Türk televizyonlarına açıklama yaptığı ana kadar sürdü bu propaganda. “Amerika’yı desteklemek Türkiye’nin çıkarınadır” açıklaması yapmadığı için TSK’yı, hükümete destek vermediği için CHP’yi ve sonra AKP’yi suçluyordu Amerikalılar. Anlaşıldı ki tezkerenin faturası sadece AK Parti’ye kesilmemişti... Hamas ziyareti de bir bakıma öyle oldu. Bizim medya yeri göğü inlete dursun, ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, “ABD için mesajlar önemli. Anladığım kadarıyla Türk yetkililer gerekli mesajları iletmiş.” deyiverdi. Günlerce sürdürülen “ABD rahatsız” tezine de açıklık getiren Büyükelçi, görüşmeden haberdar edildiklerini söyledi ve basına yansıyan tepkilerin Amerika hükümetinin resmî görüşü olmadığını ifade etti. Türkiye-ABD krizinin hiç de yazıldığı ya da söylendiği kadar derin bir hesaplaşmaya dayanmadığı anlaşılıyordu. Durum böyleyken medyadaki feryad u figan ne anlama geliyordu? İç siyasetin ringinde ***s dansı yapmak için dış politikanın aktörlerinden mi medet umuluyor? Bunu anlamak çok zor. Çok zor; çünkü dış politikanın kendine mahsus ağırlığı, ciddiyeti ve stratejisi vardır. Bunu görmezden gelenler, iktidarı sallayalım derken ülkelerine zarar verebilir. Son günlerde de benzer bir telaş var. Bir think-tank (düşünce kuruluşu) toplantısında konuşulanlar üzerinden çok büyük laflar ediliyor. Adı üstünde “düşünce tankı”; “askerî tank” değil. Beyin fırtınası adına söylenen doğru-yanlış her sözü, resmî-gayri resmî her düşünceyi iki ülke ilişkisinin zembereği haline getirmek ne derece akıl kârı? Ya da bir Demokrat Parti milletvekilinin eleştirisini Washington’un resmî görüşüymüş gibi birinci sayfalara taşımak gerçekten de gazetecilik kriterlerine uygun mu? Tabii ki söylenen her söz, yapılan her yorum belli bir değer ifade ediyor; ancak her açıklamadan “iki ülke arasında baş gösteren kriz” beklentisi yanlıştır... Demek istiyorum ki; Türkiye-ABD ilişkileri öyle bir çırpıda silinip atılacak bir konu değildir. Tarihî gerçek şudur: Ne Amerika, Türkiye’yi bir kalemde gözden çıkarabilir; ne Türkiye, Amerika’yı. Bu sadece ABD için değil; diğer ülkeler ile olan ilişkiler için de geçerlidir. Hal böyleyken Türkiye’de görev yapan bir hükümeti (velev ki AK Parti yerine bir başkası olsun) diğer bir ülke üzerinden pataklamanın mantığı olamaz. Böyle bir tutum, millî bir duruşu, siyasî bir bakışı ifade etmiyor. Varsa bir eleştirin, yol gösteren analizlerle ufuk aç; ufuk aç ki, bu ülkenin bakış açısı dar kalıplara hapsolmasın. İç siyasetin dinamizmi başka gerçeklere bina edilmeli; dışarıdan preslenmeye değil. |
Halk Özal’ı niçin bu kadar seviyor? Bir haftadır kamuoyu Cumhurbaşkanı Sezer’in Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmayı tartışıyor. Aslında tartışmaya hiç gerek yok, aynı mekânda kısa bir süre önce Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün özgürlükçü konuşması ile Sezer’in yasaklayıcı laflarını yan yana koyun; aradaki farkı göreceksiniz. Hatta buna da gerek yok; Sezer’in yıllar önce söylediği özgürlükçü sözlerle bugün konuştuklarını karşılaştırın ve “hangi Sezer?” deyin; her şey ortaya çıkacaktır. Belki de cumhurbaşkanlığı insanları değiştiriyor. Yıllarca dindar kitleleri, Kur’an’dan ayetler ve Hz. Peygamber’den hadisler naklederek ikna eden Süleyman Demirel’i halk, Köşk’e çıktıktan sonra anlamakta zorluk çekti. Son olarak, Sezer’in irtica çıkışına destek veriyordu Süleyman Bey ve “dinî konularda kısıtlama” talep eden Sezer’in konuşması için “tamamı çok güzeldi” diyordu. Özal’ın ‘değişim’ farkı burada ortaya çıkıyor. O, kendini sürekli yeniledi; ama değişim çarklarına boyun eğmedi. Yanlışlar da yaptı kuşkusuz; ancak kimse onun iyi niyetinden şüphe duymadı. O yüzden bağrına bastı, onu bayraklaştırdı adeta. Ekonomide attığı adımlar önemliydi; ancak o, her şeyi ekonomiden ibaret görmüyordu. Öyle olsaydı Turgut Bey’in adı “iyi bir teknokrat” olarak geçecekti tarihe. O sadece zeki bir teknokrat olmayı da kabul edemezdi, akıllı bir bürokrat kalmayı da. Siyasete nâm olsun diye girmemişti. Projeleri vardı, hayalleri vardı. Türkiye demokrasinin kıblesi, düşünce özgürlüğünün kalesi olmalıydı. Yasaklar, anti demokratik uygulamalar kalkmalıydı ortadan; zira despotizmin hiçbir şekli yakışmıyordu bu ülkeye. Cesurdu Özal. Başbakanlık yaptığı dönem, askerî rejimin gölgesi altındaydı. Devletin başındaki insan darbeyle gelmişti. O bu duruma aldırmadı. Siyasî dehası, inanılmaz uyumu ve en önemlisi iradeye bağlı cesaretiyle Türkiye’yi yeni bir döneme taşıdı. Çatışmadı; ancak teslim de olmadı. Anti demokratik taleplere boyun eğmedi; ancak devlet yönetimini bir inatlaşmaya da kilitlemedi. Halkın tamamını kucakladı; kucaklayacağım derken kendi özünden de uzaklaşmadı. Kâbe’de namaz kılacak, hatta bakanların önüne geçip onlara imamlık yapacak kadar dindar; Cem Karaca’yı Türkiye’ye davet edecek ve siyasi yasakları ortadan kaldıracak yolu açacak kadar demokrattı. 141.-142 ve 163. maddeleri kaldırırken öyle bir toplumsal mutabakat sağladı ki en anti demokratik ittifaklar bile bu sosyal talebe boyun eğmek zorunda kaldı. Pazar günkü mevlitte Kocatepe Camii tıklım tıklım dolmuş, vatandaş yer bulamayınca bahçeye taşmış. Şu muhteşem sevgiye bakın lütfen. Aynı coşku dün onun mezarı başındaydı. On binlerce insan akın akın Özal’ın kabri başına geldi ve dualar etti. Yaşlısıyla genciyle, işçisiyle patronuyla bir cemm-i gafir vardı Topkapı’daki anıt mezarda. Her partiden insan vardı aralarında. “Dört eğilim”in her biri, mahzun törende yeniden buluşmanın buruk sevincini yaşıyordu belki de. Birlik ve dirlik havası hâkimdi Özal’ın etrafında. Vefat ettiğinde de milletçe aynı manzaraya şahit olmuştuk. Gözyaşlarıyla uğurlanan 8. Cumhurbaşkanı halkın gönlünde taht kurmuştu. 13 yıl önceki pankartlar bugün gibi aklımızda. Cenazeye “Sivil Cumhurbaşkanı”, “Dindar Cumhurbaşkanı”, “Demokrat Cumhurbaşkanı” pankartlarıyla katılmıştı halk. Bu bir özlemdi. Aynı zamanda bir talep. Aradan bunca yıl geçmiş, halk aynı duygu ve düşünce ile Özal’ın kabrine koşuyor. Yine aynı özlem, yine aynı talep. Özal’ı doğru anlamak için halkın ona nazar ettiği pencereden bakmak gerekir. A. Necdet Sezer’in de, Süleyman Demirel’in de, Tayyip Erdoğan’ın da, Deniz Baykal’ın da Turgut Özal portresine halkın gözünden bakması şart. Milyonlarca insan niçin her geçen gün Turgut Bey’i daha bir derinden özlüyor? Herkes Çankaya’nın yeni sahibi üzerine konuşuyor. İsimler o kadar da önemli değil belki de. “Halk nasıl bir cumhurbaşkanı istiyor?” sorusunu yöneltip; “sivil, demokrat, dindar, özgürlükçü” gibi vasıfları alt alta yazmak varken, isimler savaşına girmenin kime ne faydası var ki! |
TARKAN'DAN BAYAN HAYRANLARINI ÜZECEK HABER... Tarkan, "Baba olmayı düşünüyorum. Benden de iyi baba olur, arkadaş gibi. Bilge de çok iyi bir anne olur. Çok iyi yemek yapıyor, hoşgörülü, bilgili" dedi. Şarkıcı Tarkan albüm tanıtımı için gittiği Almanya'dan İstanbul'a döndü. THY'nin tarifeli uçağıyla saat 20.00 sıralarında Köln'den İstanbul'a gelen Tarkan, Almanya'da albümüne yoğun ilgi olduğunu söyleyerek, " İlginin yoğun olması çok heyecan vericiydi. Çok mutlu oldum. Hatta izdiham oldu" dedi. Gazetecilerin "Türkiye'de sence star var mı" sorusu üzerine, Türkiye'de birçok starın olduğunu belirten Tarkan, "Sezen Aksu var. Zaten o bizim kraliçemiz. Ben Sibel'i severim. Çok iyi söyler. Kibariye çok iyi söyler. Orhan Gencebay kla*****r. Her zaman tam bir stardır. Pop müzikte ise Mustafa iyi şarkılar yazıyor. Serdar iyi şarkılar yazıyor. Kenan var, o da iyi. Herkesin stili farklı" dedi. Tarkan kendi stili ilgili bir soru üzerine de, "Benim stilim de sizce farklı değil mi? Herkesin kendine ait bir üslubu var, tarzı var bence. Ben daha oryantalim. Bana megastar denildiği için teşekkür ederim. Bunu ben demedim, siz bana yakıştırdınız" şeklinde konuştu. Sibel Can'ın kendisine "Dişi Tarkan" demesini de değerlendiren Ünlü Popçu, " Sibel öyle diyorsa doğrudur. Ben Sibel'i çok seviyorum, çok şeker buluyorum. Çok iyi de söylüyor. O ne derse doğrudur. Sibel Can müziği ile sanatı ile bir yerlere gelmeye çalışıyor. Onun dışında polemiklerle bir yerlere gelmeye çalışanlar zaten geçici oluyorlar, görüyoruz" yorumunu yaptı. Tarkan, basın mensuplarının "Çocuk sahibi olmayı düşünüyor musunuz" şeklindeki sorusuna ise gülerek " Evet baba olmayı düşünüyorum. Benden de iyi baba olur, arkadaş gibi. Bilge de çok iyi bir anne olur. Çok iyi yemek yapıyor, hoşgörülü, bilgili" yanıtını verdi. Sevgilisi Bilge Öztürk'ün barda kavga etmesi hakkındaki haberleri de değerlendiren Tarkan, " O haberler yanlış aktarıldı. Bir tane dengesiz bara gelip kavga çıkarmış. Ayrıca Bilge'nin olayla bir ilgisi yok. Bilge benim yanımda idi. Bilge'nin kardeşleri oradaydı. O bar Bilge'nin mekanı. Beni bile o bara almazlar ama Bilgeyi alırlar" diye konuştu. |
Ecevit kendisine çekil diyen komutanın ismini açıkladı http://www.zaman.com.tr/2006/04/20/ecevit.jpg ANASOL-M iktidarı döneminde Bülent Ecevit, Başbakanlığı Hüsamettin Özkan'a bırakmasını isteyen komutanın ismini açıkladı. ANASOL-M iktidarı döneminde Bülent Ecevit, Başbakanlığı Hüsamettin Özkan'a bırakmasını isteyen komutanın Kara Kuvvetleri eski Komutanı emekli Orgeneral Atilla Ateş olduğunu açıkladı. Ecevit bu konuda Ateş Paşa'nın Hüsamettin Özkan ile Bodrum'da bir yatta buluştunu söyledi. Ateş Paşa, Suriye sınırına giderek bölücü başı Abdullah Öcalan'ı bu ülkeden isteyen general olarak biliniyor. Ateş'in 28 Şubat sürecinde darbe yapma girişimine de karşı çıktığı öne sürülmüştü. ANASOL-M Hükümeti Başbakanı Ecevit, kendisine çekil diyen komutanı İnternethaber isimli web sitesi yazarı Behiç Kılıç'a açıkladı. Söz konusu röportajda Ecevit, kendisine Cumhuriyet tarihinin önemli komplolarından birinin yapıldığını anlattı. 2. Irak Savaşı öncesinde ABD Başkanı George Bush ile Irak eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin konusunda ters düştüğüne dikkat çeken Ecevit'e göre söz konusu olay, DSP'nin bölünmesinden bir yıl önce meydana geldi. Ecevit'e göre Hüsmettin Özkan Bodrum'a çağrıldı ve plan kendisine duyuruldu. Ancak, Özkan duyduklarını Ecevit'e anlatmadı. Eski Başbakan, askerlerin neden böyle bir harekete yöneldikleri hakkında ise konuşmak istemedi. |
Türk gümrüklerine ABD kontrolühttp://www.haberx.com/newspictures/25/250007SmallPicture.jpgTürkiye ve ABD arasında imzalanan kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesine ilişkin anlaşma çerçevesinde ABD'nin gümrüklere panel x-Ray cihazı yerleştireceği belirtiliyor. Dışişleri Komisyonu'nda tartışmalara yol açan anlaşmanın, ABD'ye gümrükleri tek yanlı kontrol imkanı tanıdığı ifade ediliyor. Dışişleri Komisyonu'nda dün Türkiye ile ABD arasında imzalanan kitle imha silahları ile füze fırlatma sistemlerinin yayılmasının, kötü niyetli kişilerin eline geçmesinin önlenmesine ilişkin anlaşma ele alındı. CHP'liler, anlaşmanın 'hem kimyasal amaçlı hem de kitle imha silahı yapımında kullanılan malzemelerin denetiminin' tek yanlı olarak ABD'ye bırakılması anlamına geldiğini öne sürdü. "TÜRKİYE BU CİHAZLARI ALAMAYACAK KADAR ACİZ Mİ?" Amerika'nın bu malzemenin denetimi için gümrüklere panel X-ray cihazı yerleştirmesinin öngörüldüğü anlaşmanın "onur kırıcı" olduğunu belirten CHP'liler, Dışişleri Bakanlığı yetkililerine "Bu cihazların maliyeti nedir, Türkiye bunu alamayacak kadar aciz mi" sorusunu yönelttiler. "BEDELİNİ BİLMEDEN NASIL ANLAŞMA YAPIYORSUNUZ?" Dışişleri temsilcisi ise "bilmiyoruz" karşılığını verince CHP'li vekiller, "Bedelini bilmeden nasıl anlaşma yapıyorsunuz" diye tepki gösterdi. CHPli Onur Öymen, Ufuk Özkan ve Halil Akyuz, bu anlaşmanın hiçbir NATO ülkesiyle yapılmadığına dikkat çekerek, "Bu düzenlemeyle ABD'ye tek yanlı gümrükleri kontrol imkanı tanıyorsunuz. Ayrıca bu anlaşmayla, Türkiye'nin kitle imha silahlarının geçiş merkezi olduğunu kabullenmiş oluyorsunuz" görüşünü de dile getirdiler. DIŞİŞLERİ: BİZİM ÇALIŞMAMIZ SONUCU ANLAŞMA YUMUŞATILDI Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ise, "Biz bu anlaşma üzerinde 1.5 yıldır çalışıyoruz. Daha sert hükümler vardı, bizim çalışmamız sonucu yumuşatıldı" diye kendilerini savundu. |
| Saat: 23:36 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık