![]() |
SOSYOLOJİ NEDİR? Sosyoloji insan toplumlarını bilimsel,sistematik ve eleştirel olarak inceleyen sosyal bir bilimdir. Bu sosyolojinin en genel düzeyde tanımlanmasıdır. Sosyolojinin araştırma konusu toplum ve toplumsal yaşamla ilgili olgu ve olaylardır. Toplumun yapısı, organizasyonu, değişimi, işleyişi, ... sosyolojinin ilgi alanı içine girer. Toplumun yapısını keşfetme, toplumdaki grupları bir arada tutan veya onları birbirinden ayıran, uzaklaştıran güçlerin neler olduğunu ortaya koymak, toplumsal yaşamı değiştiren ve dönüştüren koşulları belirlemek, insanlar arası ilişki ve etkileşimlerin yapısı ve işleyişi ile ilgili kural ve ilkeleri ortaya koymak, sosyal davranışı toplumsal bağlam içerisinde açıklamak,.... sosyolojinin en temel amaçları arasında yer alır. Yukarıda da ifade edildiği gibi toplum ve toplumsal yaşamla ilgili olgular (evlenmek, boşanmak, göç, kentleşme,suç,terör, spor,....)sosyolojinin araştırma konusunu oluşturur. Toplum sosyolojik açıdan sosyal bir gerçekliktir. Ancak bu gerçeklik, fiziksel bir gerçeklik gibi doğrudan algılanan ve deneyimlenen bir gerçeklik değildir. Sosyal gerçeklik insanlar arası ilişki ve etkileşimleri, grup yaşamını, gruplar arası ilişkileri, kültürü, sosyal kurumlar ve tüm bunların insanların sosyal davranışları üzerindeki etkilerini anlatan bir kavramdır. Bu bağlamda sosyal gerçeklik sosyal davranışlarımızı şekillendiren sosyal bir güç olarak tanımlanabilir. Örneğin; nasıl mevsimler faaliyetlerimizi, giysilerimizi ve yaşamla ilgili seçimlerimizi etkileyebiliyorsa , sosyal gerçeklikte sosyal davranışlarımızı biçimlendirir. İçinde yaşadığımız toplumun ekonomik yapısı, aile düzeni, kültürü, yönetim biçimi, nüfusu, dini, ahlak anlayışı.... sosyal davranışlarımızı şekillendirir. Örneğin; hangi partiye oy verdiğimiz, eş seçimimiz, yaptığımız meslek , boş zamanları değerlendirme biçimimiz ,…toplumsal koşullardan etkilenir. İnsan davranışları üzerinde toplumsal koşulların etkili olması sosyal davranışın çözümlenmesinde, toplum ve toplumsal yaşamla ilgili olgu ve süreçlerin bilinmesini önemli bir hale getirmiştir. Bu çerçevede sosyoloji daha özel olarak sosyal davranışı açıklamayı amaçlar.Sosyal davranış toplumsal bir bağlamı içeren, diğer insanların davranışlarını içeren ve /veya çağrıştıran örgütlü insan eylemleri olarak tanımlanabilir. Örneğin; bir fabrikada çalışan işçilerin veya bir okulda ders anlatan öğretmenlerin davranışları sosyal davranışlardır. Sosyoloji, sosyal davranışı çözümlemek için sosyal davranışın bağlamını, yine en genel düzeyde toplumu ve onunla ilişkili olgu ve süreçleri dikkate almak durumundadır. Sosyolojiye özgünlüğünü ve önemini kazandıran da budur. Toplumsal çözümlemede toplumsal bakış açısını içermeyen bir sosyoloji anlayışı oldukça ek*****r. Bu nedenle toplum ve toplumsal yaşam üzerinde biraz ayrıntılı durmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Bilindiği gibi insanlar toplum içinde yaşayan sosyal varlıklardır. Toplum halinde yaşamak insan için zorunlu, kaçınılmaz ve onun doğasıyla ilgili bir özelliktir. İnsanların sosyal varlık olduğu; yani diğer insanlarla ilişki kurarak bir arada bulunması bir çok filozof ve sosyologun paylaştığı temel bir fikirdir. İnsanın sosyal bir varlık oluşu , toplumun hem bir nedeni ve hem de bir sonucu olarak ortaya çıkar. İnsanların yapısı ve mahiyeti (temel özelliği) onların bir arada yaşamasını gerektirmiş ve böylece toplum hayatı ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda toplum hayatı da insanları tarihsel süreç içerisinde değiştirmiş ve insanların toplumsal yaşamdan etkilenen ve hatta belirlenen varlıklar olması üzerinde etkili olmuştur. Ancak burada önemli olan insan mı?, toplum mu?, ayrımı değil, insan ve toplum arasındaki etkileşimdir. İnsan ve toplum bir bütünün iki önemli yüzü ve gerçekliğidir. Toplum yapısı çeşitli türden grupları ve bu grupların organizasyonunu içerir. Sosyolojik açıdan toplum en büyük, en karmaşık ve en gelişmiş sosyal gruptur. Toplumu bir tür gruplar ağı veya organizasyonu şeklinde ele almak olanaklıdır. Coser (1985:3)’a göre toplum, örgütlü insan grupları arasındaki etkileşim kalıplarına verdiğimiz bir isimdir. Gruplar içinde ve gruplar arasındaki etkileşimin örüntülenmesi veya kalıplaşması toplumsal yaşamın düzenliliğini işaret eder. Oldukça karmaşık toplumlar da bile sosyal yaşamın dikkatli bir gözlemi, toplumsal yaşamda kaos ve kargaşa yerine düzenliliğin olduğunu ortaya koyar. Örneğin; sabahleyin evimizden ayrılıp işimize giderken genellikle içinde yaşadığımız sosyal dünyanın dünkü gibi olacağını umarız veya böyle bir beklenti içinde yaşarız. Bu düşünüş toplumsal yaşamın öngörülebilirliğini de ifade eder. Ancak, sosyal yaşamın bu düzenli yapısı onun şaşırtma, uyumsuzluk, gerilim ve sosyal gruplar arasındaki çeşitli türden anlaşmazlıkları içermemesi anlamına gelmez. Sosyal yaşam bu ve benzeri süreçleri de içermesine rağmen tüm bu süreç ve oluşumlar belirli kural, ilke ve kalıplarla ortaya konur. Örneğin;işçi ve işverenler arasındaki çatışmalar ve anlaşmazlıklar sendika, grev, lokavt toplu iş sözleşmesi gibi kurum ve örgütlenmelerle düzenlenmiştir. Çatışmaların topluluğun istikrarını bozduğu durumlar genellikle bir değişim durumunu ifade eder. Bu sürecin yöneldiği durum göreli de olsa yeni bir denge veya istikrardır. Toplum kavramı sosyolojide merkezi bir kavramdır. Sosyal grup boyutu kadar diğer boyut ve özellikleri de vardır. Giddens (2002:621)’a göre bir toplum belirli bir toprak parçasında yaşayan , ortak bir politik otorite sistemine tabi olan ve çevrelerindeki çeşitli gruplardan (toplum) ayrı bir kimlikleri olduğunun farkında olan bir insan grubudur. Giddens’ın bu tanımı açısından örneğin; Türk toplumu, İngiliz toplumu, Amerikan toplumu,... bir toplumdur. Toplum kavramının çözümlenmesinde kültür ve kurumlar da önemli bir yere sahiptir.Kültür toplum yaşamının kurucu ögelerinden birisini oluşturur. Toplumsal yaşamın çeşitli alanları kültürle bir yapıya bir düzene kavuşur. Bauman (1998:163) kültürü “ yapay düzen kurma işi” olarak tanımlar. Bu yapay düzen insanın toplum halinde yaşamasının zorunlu bir sonucu veya gereği olarak ortaya çıkar ve insan ilişkilerini düzenleme, insanların çeşitli türden ihtiyaçlarını karşılama işlevlerini yerine getirir. Kültür, bu bağlamda insani; insana özgü ve toplumsal bir karaktere sahiptir. Fichter (1990:120) kültürü “insan ürünü” olarak değerlendirir. Sosyolojide kültür kavramı bir grubun (az yada çok geniş ) üyelerinin ortak edinimlerinin bütünü ifade eder. Bu edinimler şeyleri algılamada, yapılanları değerlendirmede bilinç dışı ve sürekli referans işlemi görerek, davranışların yönlendirilmesinde etkili olurlar. (Muchielli,1991:9). Kültürün insan davranışları için referans oluşturması toplumsal açıdan oldukça önemlidir. Bir toplumda bireyler arası ilişkilerin düzenlenerek toplum hayatının meydana geldiği bilinmektedir. Kültür, sosyal kurumlarla çok sıkı bir ilişki içinde bulunur. Sosyal kurumlarda temel olarak toplum içerisinde bireyler arasındaki sosyal ilişkileri düzenler. Fichter (1990:123) kültür ve kurumlar arasındaki ayrımın daha çok analitik olduğunu söyleyerek kültürü toplumdaki kişilerin ortaklaşa paylaştıkları toplam kurumların bileşkesi olarak tanımlar. Aynı sosyologa göre , kurum kültürün en geniş parçasını oluşturur. Kültürün en küçük ve indirgenemez temel oluşturucusu yürürlükteki davranış örüntüsüdür. Sosyal rol, statü ve etkileşim formları ise sosyal kurumların oluşturucuları olarak değerlendirilir. Kültür bünyesinde bir topluma veya gruba ait temel değer, norm ve davranış kalıplarını içerir. Bir toplumun kültürü onun inançları, ahlakı , sanatı , hukuku, dili, gelenek, görenek örf ve adetlerden oluşan karmaşık bir bütündür. Sosyal kurumlar ise düzenlenmiş, tesis edilmiş veya yapılanmış davranış örüntüleri ve bunlardan oluşan sosyal bütünlerdir. İnsanlar toplumsal yaşam içerisinde gereksinimlerini karşılamak için diğer insanlarla sosyal ilişkilere girerler. Çünkü, insanlar gereksinimlerini tek başlarına karşılayamazlar. Örneğin; beslenmek, giyinmek,evlenmek,güvenlik, sevgi gibi gereksinimlerimiz tek başımıza karşılayamadığımız , diğer insanlarla ilişkiyi içeren sosyal boyutlu ihtiyaçlarımızdır. Sosyal ilişki ve etkileşimin toplum hayatı için en temel önemi grup oluşumunu, grup yaşamını ve bu yaşamla ilgili yapıları; kalıpları ortaya çıkarmasıdır. Sosyal ilişki ve etkileşimin bu bağlamda içinde yaşadığımız karmaşık modern toplum da dahil, bütün sosyal oluşum ve yapıları ortaya çıkaran temel bir toplumsal süreçtir (Erjem,2004) SOSYOLOJİK BAKIŞ AÇISI Sosyolojik bakış açısı sosyolojini toplumsal olaylara nasıl yaklaştığını, nasıl incelendiğini, sosyolojinin olayları incelemesini diğer sosyal bilimlerden nasıl farklı olduğuyla ilgilidir. Daha öncede ifade edildiği gibi sosyoloji toplumsal bağlam içerisinde sosyal davranışı inceler. Sosyal davranış bireylerin bir anlam ifade eden ve diğer insanlarla ilişkili davranışlarıdır. Sosyal davranış sosyal ilişki ve etkileşim sonucu oluşur. Sosyoloji sosyal davranışı açıklamak için kendine özgü bir bakış açısı geliştirmiştir. Bu bakış açısı belli temel öncüllere dayalıdır.Bunları şöyle ifade edebiliriz: ·İnsanlar sosyal varlıklardır. ·Sosyal davranış öğrenilir. ·Toplum insanların ait olduğu en geniş gruptur. ·İnsanlar tek boyutlu değildir. Bu nedenle sosyal davranışta çok boyutludur ·Birey davranışlarındaki ilişki toplamı açısından incelenir. * Sosyal davranışın nedeni toplumsaldır. Sosyolojik bakış açısıyla bir olayı incelemeyi şöyle ortaya koyabiliriz.Örneğin Mehmet’in işsiz oluşu. AÇIKLAMALAR: Psikolojik( Bireyci): insanlar tembel , aptal oldukları veya beceriksiz oldukları için işsiz kalırlar. Mehmet’te bu özelliklere sahip oldukları için işsizdir. Sosyolojik açıklama: işsizlik toplumdaki eşitsizliğin, dengesizliğin sonucu olarak ortay çıkar. Eşitsizlik kişinin meslek edinmesini, eğitimini olumsuz etkiler. Ayrıca eşitsizlik sonucu toplumun kaynakları da akılcı kullanılıp yatırımlara dönüştürülemez. Mehmet’in işsizliği bu nedenle daha çok toplumsaldır. İşsizlik problemi toplumsal düzenlemeler sonucu çözülebilir ( Erjem ,2004) SOSYOLOJİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ Toplumla ilgili fikir ve düşünceler insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak toplumu ve toplumsal olayları bilimsel olarak araştırıp, incelemeyi oldukça yeni bir gelişme olarak değerlendirebiliriz. Bu bağlamda sosyoloji ikiyüzyıllık bir geçmişe sahip bir bilim dalıdır. Sosyoloji 19.yy’da, özellikle Batı Avrupa toplumlarında meydana gelen önemli siyasi, sosyal , ekonomik ve entelektüel gelişme ve değişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Batı Avrupa toplumlarında meydana gelen büyük değişimler modern toplum denilen bir toplum biçimini ortaya çıkarmıştır. Modern toplum, eski topluma ait birbirinden kopuk toplulukların bütünleşmesini, gelenek ve dinden kopmayı, bireyleşmeyi, rasyonelleşmeyi, kentleşmeyi, eşitsizliği kapsayan bir dizi süreçle ortaya çıkmıştır. Bu karmaşık toplumu incelemek sosyolojinin konusu haline gelmiştir.Modern toplumu oluşturan olaylar şunlardır: 1.Ulus devletin yükselişi. 2.Endüstrileşme 3.Kapitalizmin yükselişi 4.Sosyalist ülkelerin ortaya çıkışı 5.Temsili demokrasinin doğuşu 6.Bilim ve teknolojideki gelişmeler 7.Kentleşme 8.Kitle iletişim araçlarının gelişimi ve çeşitlenmesi 9.Rönesans 10.Aydınlanma 11.Fransız ve Amerikan devrimleridir. Sosyoloji kelimesi Fransız sosyologu ve tarih felsefecisi A. COMTE tarafından icat edilmiştir. Comte sosyal olayları doğa bilimleri modelinde kurmayı amaçlayan bir sosyoloji kurmak istemiş, ancak bunu başaramamıştır. Daha sonra Comte’u takip eden Fransız sosyologu E. Durkheim, sosyolojinin konusu, yöntemi ve akademik yaşamda yer alması konusunda önemli çalışmalar yaparak sosyolojinin gerçek olarak kurulmasını sağlamıştır. Daha sonraki gelişmeler sosyolojinin bütün dünyada giderek daha çok yayılmasına neden olmuştur. Sosyolojiye önemli katkı sağlayan başlıca düşünürler E. Durkheim , K. Marks, M. Weber, V. Pareto,G.Simmel,W. Mills ve T. Parsons’dur.Türkiye’de sosyolojinin kurucusu ise Ziya Gökalp’dir. |
Sosyoloji Sosyoloji Nedir? Kavramsal İçeriği Sosyoloji; “Toplum Bilimi” veya “sosyal olayların bilimi” ya da “sosyal örgütlenme ve sosyal değişimler bilimi” olarak da bilinmektedir. Aslında sosyoloji, sosyal hayatımızda var olan sosyal gerçekleri (sosyal hadiseler ve olgular), insanların meydana getirdiği grupları, grupların davranışlarını ve sosyal kurumları olduğu gibi inceleyen pozitif bir sosyal bilim dalıdır. Bir başka ifadeyle, sosyoloji, bir takım varsayımlardan çok; var olan gerçekleri ortaya koymaya çalışan, sosyal gerçeğe eğilen bir ilimdir. Geniş anlamıyla sosyoloji, insanların birbirleriyle kurdukları sosyal münasebetleri, sosyal gruplar, kurumlar ve örgütler arasındaki münasebetleri, toplu eylem, toplu direniş gibi topluluk ve fert davranışlarını, değişik düzeylerde bütün sosyal etkileşim biçimlerini, sosyal yapı özelliklerini ve bu yapıda ortaya çıkabilecek değişme temayüllerini belirli bir yöntem dahilinde inceleyen, sosyal gerçekleri ve süreçleri sistematik ve bilimsel olarak mercek altına alan bir bilim dalıdır. Sosyoloji, hem insan davranışının yüz yüze etkileşim bağlamlarını (Mikro-Sosyoloji), hem de çok sayıdaki ve büyük ölçekli grupların, örgütlerin veya sosyal sistemlerin (Makro-Sosyoloji) özelliklerini inceler. Sosyoloji, fertten ziyâde toplumun aynasıdır. İnsanın, sosyal diye vasıflandırabileceğimiz bütün davranışları, sosyolojinin ilgi alanına girmektedir. Her ne kadar insan ruhuna pek yakın olan ilgi alanlarını, değerleri ve duyguları ihtiva eden sorunları ele alıyorsa da, sosyoloji, bir şeyin iyiliği veya kötülüğü, uygunluğu veya uygunsuzluğu gibi hususlarda yargıda bulunmaktan uzak durmaya, yani tarafsız kalmaya gayret etmektedir. Sosyolojinin Tarihçesi Sosyal olaylar, her ne kadar insanlık tarihi ile başlatılmakta ise de, hadiselere sosyolojik yaklaşım tarzı, daha çok 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. Sosyoloji terimi, ilk kez bir sosyolog olmaktan ziyâde bir bilim felsefecisi olan Fransız, August Comte (1798-1857) tarafından kullanılmış ve İngiliz, Herbert Spencer (1820-1903) tarafından da geniş kitlelere tanıtılmıştır. Ancak, sosyolojinin ilk temel esaslarını, ilmî yöntemlerle ortaya seren ilk bilim adamı belki de İbni Haldun ‘dur (1332-1406). Prof. Dr. W. Barthold’a göre İbni Haldun, tarih felsefesinin en mümtaz simalarından birisi olduğu kadar, sosyolojinin ilk büyük kurucusudur. Sosyal kanunları, tarihî hadiselerden çıkaran İbni Haldun, cihan tarihinde, büyük devlet ve medeniyetlerin kuruluşunda, göçebe unsura yer verdiği, bunların medeni halk içerisinde yaşayıp milliyetlerini kaybettikleri hakkındaki fikirleri bugün bile geçerlidir. Ayrıca, sosyal psikoloji, sosyal ekonomi, tarih felsefesi, etnografya, sosyal coğrafya, sosyal felsefe, kentleşme, sosyal antropoloji gibi sosyal bilim dallarına ait sosyal teorileri, ciddî mânâda ancak 19. asırda kavranabilmiş ve bir çok Avrupalı bilim adamının çalışmalarına temel dayanak vazifesi görmüştür. Sosyoloji Dalları Sosyolojinin gelişmesiyle, toplumlara ve topluluklara yönelik yapılan ilmî çalışmalar sonucunda bir çok sosyolojik disiplin ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlileri aşağıda sıralanmıştır:
Sosyoloji ile çok yakından bağlantılı olan en önemli bilim dalı Sosyal Antropolojidir. Sosyal hayatı, kültürleri, yazının icadından önceki devirlerden başlayarak, bugüne kadarki gelişmeleri inceleyen sosyal antropoloji, dinî, siyasî, iktisadî ve sosyal kurumların yapılarını ve folklorik hususiyetlerini inceler. Sosyal antropoloji ayrıca etnoloji (kültürel antropoloji) ile psikoloji (psikolojik-kültürel antropoloji) arasındaki münasebetleri, mukayeseli olarak araştırır. Sosyal Antropoloji, altı kola ayrılmaktadır:
|
Sosyolojinin Amaçları Sosyolojinin Amaçları - Toplumları, içinde bulundukları yere ve zamana göre, nesnel ve somut koşullarıyla anlamak. - Toplumların tarihsel gelişim sürecinde geçirdikleri değişimin etkilerini ve yönünü açıklamak. - Farklı toplumlar arasındaki benzerlikleri saptayıp genellemelere ulaşmak. - Mevcut toplumsal verilere dayanarak ileride ortaya çıkacak olaylarla ilgili öngörüde bulunmak. Sosyolojinin Özellikleri Sosyoloji, tek tek bireylerin sorunlarıyla değil, toplumu ilgilendiren sorunlarla ilgilenir. Örneğin sosyoloji, ilk bakışta bireysel bir sorun olarak algılanan “intihar” olayının toplumsal boyutuyla ilgilenir. E. Durkheim, “İntihar” adlı çalışmasında, savaş dönemlerinde intihar olaylarının azaldığını, toplumda kuralsızlık halinin yaşandığı ekonomik kriz dönemlerinde ise intihar olaylarının arttığını göstermiştir. Sosyolog, toplumsal olayları kendi değer ve beğenilerinin etkisi altında kalmadan nesnel (objektif) olarak inceler. Durkheim’ın deyişiyle sosyolog, toplumsal olayları “bir eşya gibi” ele alır. Sosyoloji, olanı olduğu gibi inceler. Ahlak, hukuk, din gibi bireylerin nasıl davranması gerektiğine ilişkin kurallar koymaz. Bu anlamda, sosyoloji kural koyucu yani normatif değildir. Örneğin, sosyoloji yardım etmeme davranışını iyi ya da kötü olarak değerlendirmez. Sosyoloji doğa bilimleri gibi deneysel bir bilim değildir. Çünkü, sürekli değişim halinde olan toplumsal olayları ve toplumsal çevreyi laboratuar koşullarında gözlemlemek ve yönlendirmek olanaklı değildir. Sosyoloji, toplumsal kurumların (aile, din, eğitim, devlet, hukuk) yapılarında ve işlevlerinde meydana gelen değişmeleri, tarihsel evrim süreci içerisinde inceler. Örneğin, Cumhuriyet devrimiyle beraber din kurumunun işlevinde meydana gelen değişmeler sosyolojinin alanına girer. Sosyoloji, toplumsal olguların nedenlerini bireylerde değil diğer toplumsal olgularda arar. Örneğin, köyden kente göç olgusunu inceleyen bir sosyolog, bu olguyu bireysel tercihlerle açıklamaz. Göçün nedenini tarımda traktörün kullanılmasına, sulu tarımın yapılmamasına, miras yoluyla toprakların parçalanması vb. gibi diğer toplumsal olgulara bağlar. Sosyoloji, toplumsal yapıyı bir bütün halinde inceler. Diğer toplumsal bilimler toplumsal yaşamın farklı yönlerini ayrı ayrı incelerler. Örneğin, sosyal antropolog kültürel yapıyı; ekonomi, mal ve hizmetlerin üretimini, bölüşümünü ve tüketimini; tarih, geçmişte olup bitenlerin nedenlerini belgelere dayanarak saptamaya çalışır. Sosyoloji ise, toplumsal yapı içerisinde yer alan kültürel öğeleri, ekonomik ilişkileri, tarihsel geçmişi, coğrafi konumu bilmek zorundadır. Bu yüzden de sosyologlar sürekli olarak diğer toplumsal bilimlere başvurma gereksinimi duyarlar |
Sosyoloji EKONOMİK SOSYOLOJİ :Ekonomi dalındaki bilgilerden de faydalanarak, teknoloji, gelir dağılımı, tulusaldyapısı gibi konularla ilgilenir. (1 ) ( üketim ve farklılaşması, iş bölümü, üzeyde karar mekanizmaları ve ÖÜniversitesi Eğitim Sağlık Bilimsel ZKALP-1993 )1 – ÖZKALP, Enver Prof.Dr. Sosyolojiye Giriş – Anadolü AraSayfa Sayfa : 19-24 ştırma Vakfı Yayınları –1993Anadolu Üniversitesi Basım Evi – Eskişehir BİLGİ SOSYOYLOJİSİ :Bilgi sosyolojisinin temel konusu uygarlık, kültür toplum sınıf ve grup tiplerine göre öncelikli bilgi türlerinin vebiçimlerinin araştırılmasıdır. Bilgi sosyolojisi ayrıca, değişik toplum yapılarına göre bilginin ve bilgiyi oluşturan ve yayankişilerin rolleri, bilginin yayılması ve biçimlerinin toplumsal anlamı, bilgi türleri gibi konularla ilgilenir.(1 ) ( ÖZKALP-1993 )1 – ÖZKALP, Enver Prof.Dr. Sosyolojiye Giriş – Anadolü Üniversitesi Eğitim Sağlık Bilimsel Araştırma Vakfı Yayınları –1993Anadolu Üniversitesi Basım Evi – Eskişehir Sayfa Sayfa : 19-24 DİN SOSYOLOJİSİ:İlk din sosyolojisi çalışmaları günümüz az gelişmiş toplumlarındaki dinlerin ya da geçmişteki toplumların dinlerinin incelenmesineyönelik olmuştur. Din sosyolojisi bugün daha çok din ve dinsel pratikler ile diğer toplumsal etken ve kurumlar arasındakikarşılıklı ilişkileri incelemeye yönelmiş bulunmaktadır. Dinin toplumdaki yeri ve diğer toplumsal kurum ve oluşumlar üzerindeki etkileri, teknolojik, ekonomik ve toplumsal değişmenin dinsel pratikleri belirleme biçimleri, sanayileşme ve kentleşme ile dinsel pratik arasındaki ilişkiler, dinsel otoritenin toplumsal rolü ve gücü, kültür ve uygarlıkların dinsel temelleri, din sosyolojisinin elealdığı konular arasındadır. (1 ) ( ÖZKALP-1993 )1 – ÖZKALP, Enver Prof.Dr. Sosyolojiye Giriş – Anadolu Üniversitesi Eğitim Sağlık Bilimsel Araştırma Vakfı Yayınları –1993Anadolu Üniversitesi Basım Evi – Eskişehir Sayfa Sayfa : 19-24 EĞİTİM SOSYOLOJİSİ :Eğitim sosyolojisinin işlevi, bir yandan sosyo-ekonomik kalkınmada eğitimin, özellikle mesleki ve teknik eğitimin-oynadığı rol veülkenin nüfus yapısının özelliklerine uygun bir eğitim planlamasına duyulan ihtiyaç; diğer yandan da, aşağı yukarı bütün ülkelerin anayasa ve yasalarında belirtilen, sosyal adalet, eğitimde fırsat eşitliği ve bölgeler arası dengesizliklerin giderilmesi gibi çağın zorunlu kıldığı temel toplumsal ilkeleri belirlemedir. Bu şekilde, eğitim sosyolojisi belirgin bir toplumsal yapı içindeki eğitim sorunlarına ilişkin araştırmalar yapan bir disiplindir, diyebiliriz. Her kültürün eğitim sorunu değişik olacağı için de o toplumun kültürüne uygun bir eğitim politikasının belirlenmesi ilgi sahasının temelini oluşturur. (1 ) ( ÖZKALP-1993 )1 – ÖZKALP, Enver Prof.Dr. Sosyolojiye Giriş – Anadolü Üniversitesi Eğitim Sağlık Bilimsel Araştırma Vakfı Yayınları –1993Anadolu Üniversitesi Basım Evi – Eskişehir Sayfa Sayfa : 19-24 SANAYİ SOSYOLOJİSİ :Çalışma veya iş sosyolojisi olarak ta nitelenen sanayi sosyolojisi, örgüt sosyolojisi, psikoloji, sosyal psikoloji, iş idaresi, ekonomi gibi bir çok sosyal bilimin ve bu bilimlerin özel dallarından bir çoğunun çeşitli düzeylerde kurdukları ilişkileri kapsamakta ve toplumsal gerçeğin bütünlüğü açısından bunları toplumun yapısına göreli olarak bir sentez haline getirmeye çalışmaktadır. Bir sanayi sistemini konu olarak inceleyen sanayi sosyolojisi, iş yerinin yapısı, güvenliği, sendikalaşma hareketliği, verimlilik, işçi işveren ilişkileri, sanayi ve toplum ilişkileri gibi konuları inceler. Son zamanlarda sanayi sosyolojisi ile ilgili yapıtların boş zamanların değerlendirilmesi konusunda giderek daha fazla yer ayırdığı da bilinmektedir. (1) (ÖZKALP-1993 ) 1 – ÖZKALP, Enver Prof.Dr. Sosyolojiye Giriş – Anadolü Üniversitesi Eğitim Sağlık Bilimsel Araştırma Vakfı Yayınları –1993 Anadolu Üniversitesi Basım Evi – Eskişehir SİYASET SOSYOLOJİSİ :Siyaset bilimi, tarihinde iki açıdan tanımlanmıştır. Bir tanıma göre siyaset bilimi devleti, onun kuruluşu ve işleyişini inceler. Bu geleneksel anlayıştır. Yeni bir anlayışa göre ise siyaset bilimi erk (iktidar) olaylarını, başka bir deyişle yönetme ve yönetilme olayını bunun kurumsallaşma sürecini inceler. Bu ikinci yaklaşım siyasal bilimin toplumbilimsel bakış açısından ve toplumbilimin verilerden etkilenerek, insanların siyasal davranışlarına etkide bulunan tüm toplumsal etkenleri de incelemeye başlamasının bir sonucu olmuştur. Bu açıdan siyaset sosyolojisinin en belirgin amaçlarından biri, toplumların yapılarıyla siyasal rejimler arasındaki ilişkileri inceleyerek bir siyasal rejim tipolojisine ulaşmaktır. Bu bakımdan siyasal parti tiplerinin parti fonksiyonlarının ve parti sistemlerinin incelenmesi siyaset sosyolojisinin önem verdiği konulardır. Aynı şekilde baskı grupları da siyaset sosyolojisinin önem verdiği konulardan biridir. Bu grupların, ekonomik ve toplumsal kökenleri, tipleri (mesleki, ideolojik, bilimsel) siyasal otorite üzerindeki etki yolları ve biçimleri önemli araştırma konularınıkapsar. Bir başka araştırma alanı da, siyasal katılma ve seçimleri kapsamaktadır. |
Sosyolojinin Diğer Bilimlerle İlişkisi Sosyoloji ve Tarih : Tarih bilimi, toplumların ortaya çıkışı, gelişimi, dağılması, çözülmesi gibi geçmişte olup biten toplumsal olayları belgelere dayanarak inceler. İçinde yaşadığı toplumsal yapıyı anlamaya çalışan sosyolog, mutlaka araştırmasının bir yerinde bu toplumsal yapıyı oluşturan tarihsel olayları bilme zorunluluğu hisseder. Tarih bilimi de sosyologa, olayların geçmişi hakkında bilgi sunarak, toplumu bir bütün halinde kavramasına yardımcı olur. Sosyoloji ve Psikoloji : Psikoloji, insanların duyumsal (görme, tad alma, vb.) duygusal, davranışsal, bilişsel (zihinsel) özelliklerini inceler. Başka bir deyişle psikoloji insan doğasını inceleyen bir bilimdir. Kurumları, gruplar içerisindeki insan davranışlarını inceleyen sosyoloji, insan doğasını bilmeden toplum içindeki insanı (toplumsal insanı) anlayamaz. Bu yüzden sosyoloji insan doğasıyla ilgili bilgilerini psikolojiden alır. Sosyoloji ve Antropoloji : Antropoloji (insanbilim), evrim sürecinde, insanın değişen biyolojik yapısını, bedensel özelliklerini, ırklara ayrılıp ayrılmayacağını, ilkel toplulukları ve bunların kültürlerini inceleyen bir bilimdir. Antropoloji ikiye ayrılır : Fizik Antropoloji : İnsanın biyolojik yapısında meydana gelen değişmeleri, ırkların kökenini inceler. Kültürel Antropoloji : Tarım, hayvancılık türleri gibi kültürel özellikleri; inanç, gelenek, görenek gibi kültürel kalıpları; araç, gereç, sanat ve bilgiler gibi kültürel ürünleri konu edinir. Sosyoloji ve Hukuk : Hukuk bireylerin birbirleriyle ve toplum ile olan ilişkilerini düzenleyen ve devlet gücünün desteğindeki yaptırımlarla uyulması zorunlu duruma getirilen kurallar bütünüdür. Toplumu inceleyen sosyolojinin, toplumu düzenleyen hukuk kurallarını bilmeden, toplumsal yapıyı tam olarak anlaması mümkün değildir. Sosyoloji ve Ekonomi : Ekonomi, insanların ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin nasıl üretildiğini, bölüşüldüğünü ve tüketildiğini inceleyen bir bilimdir. Üretim, bölüşüm ve tüketim gibi ekonomik olaylar sırasında, insanlar arasında birçok ilişki kurulur (işçi-işveren iş bölümü gibi). Bu ekonomik ilişkiler bilinmeden toplumun yapısı bir bütün olarak anlaşılamaz. Sosyoloji ve Coğrafya : Toplumsal ilişkiler, kurumlar, “doğal çevre” (fiziki çevre) üzerinde var olurlar. Bu doğal çevreyi inceleyen bilim de coğrafyadır. Bu doğal çevre tanınmadan toplumsal olaylar, ilişkiler, kurumlar açıklanamaz. Sosyolog, toplumun içinde bulunduğu maddi (fiziki) yapıyı açıklayabilmek için coğrafyadan yararlanmak zorundadır. |
SOSYOLOJİ İLE İLGİLİ KAVRAMLAR SOSYOLOJİ İLE İLGİLİ KAVRAMLAR SOSYOLOJİ: Kelime anlamı toplumbilimidir. Latince toplum anlamına gelen Socius ile Yunanca bilgi demek olan Logos sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur.Sosyoloji sözcüğünü ilk kullanan Fransız sosyoloğu Auguste Comte (1798 - 1857)'dur.Bilim olarak Sosyoloji: Toplumların meydana gelişini, gelişmesini,toplum içinde farklı kesimlerde görülen sosyal olayları, sosyal kurumları, sosyal ilişkileri, sosyal yapı özelliklerini ve bu yapıda ortaya çıkabilecek değişme eğilimlerini ele alarak inceleyen bir bilim dalıdır. TOPLUM: Belli bir coğrafya parçası üzerinde yer alan,üyeleri arasında sıkı bir etkileşim ve işbölümü olan bir insan topluluğudur. SOSYAL OLAY: Toplum içinde meydana gelen, başlama ve bitiş noktaları belirli olan birden fazla kişiyi ilgilendiren bir oluşumu ve değişimi ifade eder. SOSYAL OLGU: Genellikle başlangıç ve bitiş zamanı bilinmeyen, nerede başlayıp nerede bitebileceği kesin olarak tesbit edilemeyen bir sosyal oluşum ve değişimi ifade eder.Tek tek meydana gelen sosyal olayların genel bir ifade tarzıdır.Selma ile Mehmed'in evlenmesi bir sosyal olaydır. Ama tüm evlilik olaylarının hepsine birden evlenme denir. Bu ise sosyal olgudur. SOSYAL KURUM: Birbirleriyle sosyal ilişki ve etkileşim halinde bir arada bulunan insanların, toplum içinde nasıl davranmaları gerektiğini ve bu davranışların kurallarını belirleyen, kişilere belli şekillerde davranışlarda bulunması için zorlayıcı etkide bulunan, aralarında birlik ve bütünlük olan, uyumlu ve örgütlü bütünlerdir. Aile, eğitim, din, hukuk,ekonomi, yönetim, devlet kurumları. SOSYAL İLİŞKİ: Birbirinden haberdar olan en az iki insan arasında belirli bir süre devam eden, anlamlı ve belirli amaçlar etrafında kurulan sosyal bir bağdır. SOSYAL YAPI: İçinde sosyal ilişkilerin sosyal olayların meydana geldiği, sosyal grupların ve kurumların yer aldığı,nüfus ve yerleşim tarzının şekillendirdiği, toplumun şekil ve çevresi ile ilgili dış görünüşe sahip olan bir sosyal varlıktır. SOSYAL GRUP: Belli ortak özelliklere sahip, etkileşim ve ilişki içinde bulunan iki veya daha fazla kişinin meydana getirdiği göreli bir sürekliliği olan bireyler topluluğudur. SOSYAL DÜZEN: Bir toplumdaki üretim güçleri ve üretim ilişkileriyle din, hukuk, eğitim gibi kurumların karşılıklı bağımlılık içinde oluşturdukları uyumlu bir bütündür. KÜLTÜR: Tarihsel ve sosyal değişme süreci içinde oluşturulan, bütün maddi ve manevi değerleri ile bunları yaratmada ve gelecek kuşaklara iletmede kullanılan araçların tümüdür. CEMAAT: Kan bağlılığının, benzerliğin, geleneklerin bulunduğu, iş bölümünün görülmediği insan topluluğudur . CEMİYET: İş bölümünün geliştiği, akılcılığın egemen olduğu, daha çok organik dayanışmanın görüldüğü toplumdur. MİLLET: Siyasi bir birlik şeklinde yaşayan, ortak, mazi ve kültüre sahip, devlet şeklinde teşkit-lanmış fert ve zümrelerin toplamıdır. KALABALIK: Ortak fikirlerle hareket eden ve aynı heyecanı taşıyan, teşkilatsız ve sürekli olmayan, kendiliğinden oluşan insan yığınıdır. HALK: Üyeleri yoğun bir şekilde bir araya toplanmış olmayan, bir arada bulunmaları tesadüfi olmaktan uzak,sürekli, ortak bir kültürle birbirlerine bağlı, teşkilatsız yaygın,insan topluluğudur. SOSYAL DEĞİŞME: Bir toplumda ekonomik büyüme ile birlikte sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda bir ilerlemenin olması demektir. SOSYAL BÜTÜNLEŞME: Bir toplumu oluşturan, topluluk,grup ve kurumları gibi, sosyal yapının çeşitli öğeleri arasındaki birbirini tamamlayabilme durumuna denir. SOSYAL ÇÖZÜLME: Bir toplumda maddi ve manevi kültür öğelerinin bir araya gelerek bir anlam ifade edecek ve işleyen bir bütün oluşturacak çok biçimde birbirlerini tamamlayamamalarıdır. İŞBÖLÜMÜ: Bir toplumsal üretim düzeni içindeki değişik görev ve hizmetlerin, toplumun üyeleri, grupları arasında karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde bölünmesi sürecidir. SOSYAL TABAKALAŞMA: Toplumu meydana getiren üyelerin ya da öğelerin bir ya da daha fazla ölçüte göre hiyerarşik sırılanmaları SOSYAL SINIF: Toplumun düzeyi, yaşam biçimi, eğitim,saygınlık gibi özellikler bakımından birbirine benzeyen ve bunun bilincinde olan insanlar tarafından oluşturulan bir bütündür. SOSYAL HAREKETLİLİK: Kişilerin, ailelerin ve sosyal grupların toplum içinde sahip oldukları bir stüdüden diğer bir statüye veya bir tabakadan diğer tabakaya geçmeleridir |
Sosyoloji SOSYOLOJİ E.Durkheim bir toplumda olayların ve suçun olması doğal demiştir.Çünkü insanın olduğu yerde suç olacaktır. Bir şeyin bilim dalı olup olmadığının anlaşılması için: 1-O bilimin incelenecek bir bilgisi (konusu) olacak. 2-Onu nasıl inceleneceğine dair bir yolu, metodu olması gerekir. Bu kriterlere göre sosyoloji bir bilim olarak kabul edilir. Sosyoloji bir sosyal olay veya olguyu inceler.Birşeyin sosyal olay olarak kabul edilebilmesi ve bir davranışın sosyal olay olması için: 1-Bireyler arası karşılıklı iletişimin olması 2-ir arada var olma duygusu SOSYOLOJİNİN TANIMLARI, SINIRLARI VE AMAÇLARI : Sosyoloji kelimesi ilk defa 1839 yılında A.Comte tarafından kullanılmıştır. Sosyolojinin Makro Tanımı: Sosyal olayları ve toplumu inceleyen bilim dallarından biridir. Sosyolojinin Mikro Tanımı: En az iki insan arsında anlamlı ve nispeten devamlı sosyal etkileşime dayalı sosyal olayları inceleyen bilim dallarından biridir. Sosyal davranış somut olarak meydana gelir. Yani belirli yer ve zamanda cereyan eder. Bir sosyal olay ise üç zaman boyutunda meydana gelir.Bu süreç dün, bugün ve yarındır. Sosyoloji dün de olmuş ve bugün olmakta olan olaylarla ilgilenir. Yarın olacak olaylarla sosyoloji ilgilenmez. Bunların tahminini Tarih Felsefesi, Füturoloji ve Süreç Felsefeleri yapar. Sosyolojinin mikro tanımı çerçevesinde grupların yapısını, devamını, işleyişini anlamak sosyolojinin temel amacıdır. |
TOPLUM TOPLUM Toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için etkileşen , belli bir coğrafi mekanda yaşayan ve ortak bir kültürü paylaşan pek çok sayıdaki insanın oluşturduğu birlikteliğe “toplum” denir. TOPLUMUN ÖZELLİKLERİ Toplumun özelikleri Şunlardır: a. Toplam nüfus olarak görülebilir. b. Ortak bir coğrafi mekanda vardır. c. İşlevsel olarak farklılaşmış temel gruplardan oluşmuştur. d. Kültürel olarak benzer grupların toplamıdır. e. Toplumu oluşturan insanlar arasında düzenli karşılıklı ilişkiler söz konusudur. TOPLUMSALLAŞMA Bir kimsenin içinde birtakım işlevleri olabileceği belirli bir toplum ya da toplumsal grubun tarzlarını öğrenmesi sürecine “toplumsallaşma” denir. Bir kişi ile diğer kişi ya da kişiler arasında gerçekleşen ve sonunda toplumsal davranış kalıplarının kabulünü ve uygulanmasını sağlayan bir karşılıklı etkileşim sürecine “toplumsallaşma” denir. Belirli bir toplumun davranış kalıplarını kişiliğine mal ederek o topluma ait bir birey durumuna gelişi olayına “toplumsallaşma” denir. TOPLUMSALLAŞMANIN ÖZELİKLERİ a. Daima belirli bir toplum için söz konusudur. b. Her bireyin doğduğu andan itibaren gerçekleşen bir süreçtir. c. Kişilik gelişmesinin topluma ve kültüre uyarlanması ve öğrenilmesi gibi süreçlerin benzerlikleri ile ilgilidir. d. Bireyi , çevresindeki modellerin , simgelerin , beklentilerin ve duyguların öğrenilmesine yetenekliliği yönünden ele alır TOPLUMSALLAŞMANIN AMAÇLARI a. Tuvalet alışkanlıklarından , bilim yöntemine kadar uzanan temel disiplinleri aşılar. b. Beklentilerin zihne yerleşmesini sağlar. ( Anne olma isteği gibi.) c. Toplumsal rolleri ve onları destekleyen tutumları öğretir. d. Bireye , yetişkin eylemlere katılması için temel bir hazırlama ile beceriler öğretir TOPLUMSALLAŞMANIN ARAÇLARI a. Aile : Kültürü aktaran temel araçlardandır. b. Arkadaş grupları : Çocuğun ya da gencin yaşdaşlarından oluşan akran gruplarıdır. c. Okullar : Okullar formal toplumsallaşma kurumlarıdır. d. Kitle iletişim Araçları : Kişilerin tutum ve kanaatlerini etkileyen ve toplumsallaştıran önemli olgulardır. TOPLUMSALLAŞMADA BAŞLICA SÜREÇLER a. İletişim b. İşbirliği c. Katılma d. Toplumsal Çevre TOPLUMSAL STATÜ Bireyin toplum yapısı içinde işgal ettiği “konum” ya da ” yer” e “toplumsal statü” denir. TOPLUMSAL STATÜLERİN İKİ KÖKENİ VARDIR a. Verilen Statüler : Bireyin hiçbir eylem ve etkisi bulunmadan , toplumun kendi kabul ettiği bazı ölçütlere göre elde edilmiş statüdür. Örn. Dünyaya erkek olarak doğmak gibi ya da yasalarla verilmiş haklardan elde edilen statü gibi. b. Kazanılmış statüler : Bireyin kendi çaba ve başarılarına , yeteneklerine göre kendisinin elde ettiği bir konumdur. ( Öğretmenlik vb.) TOPLUMSAL ROL Birbirleriyle ilişkili birtakım davranış kalıpları , bir toplumsal işlev etrafında toplandığında , bu birleşime “toplumsal rol” denir. Bireyden beklenilen davranışların bütününe “toplumsal rol” denir. DEĞİŞME Önceki durum ya da davranıştan farklılaşma’ dır. TOPLUMSAL DEĞİŞME Toplumun yapısını oluşturan , toplumsal ilişkiler ağının ve bunları belirleyen toplumsal kurumlarda meydana gelen değişmelerdir. NELER DEĞİŞİYOR ? 1. Toplumsal rol ve statüler 2. Ekonomik varlıklar 3. Nüfus artış hızı 4. Üretim ilişkiler 5. Aile ve akrabalık ilişkileri 6. Dinsel kurumlar 7. Gelenek görenekler 8. Teknoloji 9. Eğitim kurumları 10. Kişilik 11. Sanat 12. Çocuk yetiştirme yöntemleri 13. Cinsel davranış , tutum ve değerler 14. Kitle iletişim sistemleri 15. Dilde değişmeler |
Sosyoloji Siyaset Bilimi I-II Siyaset biliminde, yöntem ve yaklaşım, iktidar ve devlet, demokrasi, siyasi güçler, seçimler, siyasal davranış, gelişme, sistemler ve ideolojiler incelenmektedir. Sosyoloji Sosyolojinin tanımı, ilgi kurduğu alan ve teknikleri, sosyolojinin diğer bilimlerle ilişkisi, sosyolojinin tarihsel gelişimi, toplum, kültür, sosyalleşme, sosyal ilişkiler, sosyal kontrol mekanizmaları, sosyal kurumlar, sosyal tabakalaşma ve mobilite, sosyal değişme konularının incelenmesi. Siyasi Tarih Fransız devrimi sonrası, Avrupa-Osmanlı Türkiye ilişkilerini açıklayabilecek teorik bir çerçevenin verilmesi, buna bağlı olarak tarihsel siyasal olayların ilişkilendirilmesi. Siyasi Düşünceler Tarihi I-II Antik Yunan'da düşünce, Roma siyasal düşüncesi, feodalizm ve ortaçağda siyasal düşünce, yeni çağda siyasal düşünce ve yakın çağda siyasal düşünce konuları işlenmektedir. Yönetim Bilimi I-II Yönetim biliminin tarihi, gelişimi, yönetim prensipleri, kamu yönetimi, bürokratik teşkilat, personel yönetimi organizasyon ve metot. Bilimsel Araştırma Yöntemleri Bilimsel yöntem, bilimsel yöntemin varsayımları ve genel özellikleri, bilimsel araştırma, bilimsel araştırmanın özellikleri ve aşamaları, alan araştırmaları, toplum bilimlerin temel ilkeleri, toplumsal araştırmanın planlanması, verilerin toplanması ve veri kaynakları, kuram ve paradigma, ölçme ve ölçekler, güvenirlik ve geçerlik, tamsayım ve örnekleme, soru tipleri. Türk Anayasa Düzeni Sened-i ittifak, Tanzimat Fermanları, 1976 ve 1909 Kanun-i Esasiyeleri, 1921 ve 1924 Teşkilatı Esasiye Kanunları ile 1961, 1980 ve 1982 Anayasalarının özellikleri ve uygulanışı konuları işlenmektedir. Kentleşme ve Çevre Sorunları Kent, arsa-gecekondu kavramlarının, genel ve Türkiye özelinde tanımlanıp, sorunların tanıtıldığı bir çerçevede ele alınması. Çevre-sistem ve toplumsal etkinlikler, Çevre sorunlarının tanımı, nedenleri ve etkileri, Ekonomik büyüme ve çevre koruma ilişkileri, çevre politikasının ekonomik temelleri incelenmektedir. Çevre ve ekolojik sistem kavramları, çevre sorunlarına neden olan etmenler, çevre kirliliğinin türleri, çevre sorunlarının ekonomik analizi, çevre politikalarının ekonomik hukuksal ve kuramsal boyutları, Türkiye'de çevre sorunları ve politikası konuları incelenmektedir. Yerel Yönetimler I-II Siyasal bilim ve yerel yönetim, yerel yönetim kavramı, Türkiye'de yerel yönetimlerin tarihçesi, belediyeler, il özel yönetimleri, köy yönetimi, devlet-yerel yönetim ilişkileri, kentleşme ve anakent yönetimi, yerel yönetimlerin yeniden düzenlenmesi konuları okutulmaktadır. Kamu Yönetiminde Yeni Yaklaşımlar Fakülte Hakkında | Dekandan | Akademik Birimler | İdari Birimler | Yayınlar | İletişim Ders İçerikleri Siyaset Bilimi I-II Siyaset biliminde, yöntem ve yaklaşım, iktidar ve devlet, demokrasi, siyasi güçler, seçimler, siyasal davranış, gelişme, sistemler ve ideolojiler incelenmektedir. Sosyoloji Sosyolojinin tanımı, ilgi kurduğu alan ve teknikleri, sosyolojinin diğer bilimlerle ilişkisi, sosyolojinin tarihsel gelişimi, toplum, kültür, sosyalleşme, sosyal ilişkiler, sosyal kontrol mekanizmaları, sosyal kurumlar, sosyal tabakalaşma ve mobilite, sosyal değişme konularının incelenmesi. Siyasi Tarih Fransız devrimi sonrası, Avrupa-Osmanlı Türkiye ilişkilerini açıklayabilecek teorik bir çerçevenin verilmesi, buna bağlı olarak tarihsel siyasal olayların ilişkilendirilmesi. Siyasi Düşünceler Tarihi I-II Antik Yunan'da düşünce, Roma siyasal düşüncesi, feodalizm ve ortaçağda siyasal düşünce, yeni çağda siyasal düşünce ve yakın çağda siyasal düşünce konuları işlenmektedir. Yönetim Bilimi I-II Yönetim biliminin tarihi, gelişimi, yönetim prensipleri, kamu yönetimi, bürokratik teşkilat, personel yönetimi organizasyon ve metot. Bilimsel Araştırma Yöntemleri Bilimsel yöntem, bilimsel yöntemin varsayımları ve genel özellikleri, bilimsel araştırma, bilimsel araştırmanın özellikleri ve aşamaları, alan araştırmaları, toplum bilimlerin temel ilkeleri, toplumsal araştırmanın planlanması, verilerin toplanması ve veri kaynakları, kuram ve paradigma, ölçme ve ölçekler, güvenirlik ve geçerlik, tamsayım ve örnekleme, soru tipleri. Türk Anayasa Düzeni Sened-i ittifak, Tanzimat Fermanları, 1976 ve 1909 Kanun-i Esasiyeleri, 1921 ve 1924 Teşkilatı Esasiye Kanunları ile 1961, 1980 ve 1982 Anayasalarının özellikleri ve uygulanışı konuları işlenmektedir. Kentleşme ve Çevre Sorunları Kent, arsa-gecekondu kavramlarının, genel ve Türkiye özelinde tanımlanıp, sorunların tanıtıldığı bir çerçevede ele alınması. Çevre-sistem ve toplumsal etkinlikler, Çevre sorunlarının tanımı, nedenleri ve etkileri, Ekonomik büyüme ve çevre koruma ilişkileri, çevre politikasının ekonomik temelleri incelenmektedir. Çevre ve ekolojik sistem kavramları, çevre sorunlarına neden olan etmenler, çevre kirliliğinin türleri, çevre sorunlarının ekonomik analizi, çevre politikalarının ekonomik hukuksal ve kuramsal boyutları, Türkiye'de çevre sorunları ve politikası konuları incelenmektedir. Yerel Yönetimler I-II Siyasal bilim ve yerel yönetim, yerel yönetim kavramı, Türkiye'de yerel yönetimlerin tarihçesi, belediyeler, il özel yönetimleri, köy yönetimi, devlet-yerel yönetim ilişkileri, kentleşme ve anakent yönetimi, yerel yönetimlerin yeniden düzenlenmesi konuları okutulmaktadır. Kamu Yönetiminde Yeni Yaklaşımlar Geçmişten günümüze kamu yönetimi anlayışlarının ve yönetim biçimlerinin gelişimi, merkezi yönetim biçiminden yerel yönetim anlayışına doğru yönelimlerin ülke örnekleri çerçevesinde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi, vatandaş odaklı yönetim anlayışına geçiş. Siyaset Psikolojisi Siyaset psikolojisi disiplin bağlamında insan davranışının siyasal seçimde değerlendirilmesi, fizyolojik-psikolojik-biyolojik teoriler, Freud'cu analiz ve otoritelerin, itaatın psikolojik temelleri, psikoloji, sosyal kişilik ve siyaset, siyasal sosyalleşmenin psikolojik yönleri, bilimsel mekanizmanın işleyişi ve siyaset. Siyaset Sosyolojisi Siyaset sosyolojisinin ele aldığı konu ve yararlandığı yöntem, siyasi kültür ve toplumsallaşma, siyasal katılım kavramı ve bu katılımı sağlayan partiler, baskı grupları gibi kurumların incelenmesi, uygulama alanında siyaset ve karar alma süreci konularını incelemektedir. Türkiye'nin Toplumsal Yapısı Toplumsal yapı analizine ilişkin temel kuram ve kavramlar, Türkiye'de toplumsal yapının temel öğeleri ile toplumsal, siyasal ve ekonomik değişme tarihsel bir süreç içinde ele alınarak incelenmektedir. Çağdaş Siyasal Akımlar Westminister Modeli Demokrasi ve Demokrasi Modeli, 25 demokratik rejim temel alınarak, yürütme gücü, yürütme-yasama ilişkileri, yasama organları, parti sistemleri, seçim sistemleri, iktidarın bölünmesi, anayasalar, temsili demokrasilerde halk oylaması konuları açısından karşılaştırılmıştır. Türk Siyasal Hayatı Modern Türkiye'nin kuruluşu, tek parti dönemi ve çöküşü, çok partili siyasal hayata geçiş, 1950-1960 dönemindeki siyasal gelişmeler, 27 Mayıs 1960 hareketi ve 12 Mart 1971 hareketi ve sonrasındaki gelişmeler ile ilgili konular okutulmaktadır. Temel Hak ve Hürriyetler İnsan haklarının tarihsel gelişimi, insan hakları alanındaki teorik tartışmalar, negatif ve pozitif özgürlükler ve alanla ilgili güncel tartışmaların değerlendirilmesi. Kentsel Hizmetler ve Konut Politikası Kent ve kentleşme kavramları, kent büyüklüğü kuramı, optimal kent büyüklüğü ve geçerliliği, kentsel büyüme ve büyüklük dağılım, kentsel yerleşmenin ekonomik temeli; Temel ve temel olmayan kavramı ve değerlendirilmesi, kent içi yerleşim ve alan kullanımı, geleneksel kent kuramı, kentsel yerleşimde rant-yığınlaşma etkeni ve üreticinin yer seçimi, kentsel mekanda konut yerleşimi ve alan kullanım yoğunluğu, kentsel emek piyasası, kent içi ulaşım sorununa ilişkin temel politikalar okutulmaktadır. Çağdaş Devlet Sistemleri Geçmişten günümüze devlet sistemlerinin, demokrasi ve diğer yönetim biçimlerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi Uluslararası Politika Bu derste, siyaset biliminin yeni ayrışan bir kolu olarak Uluslar arası İlişkilerin konusu, yöntemleri tanıtılmakta, Devletler Hukuku gibi komşu disiplinlerle sınırları belirlenmeye çalışılmakta, Uluslar arası İlişkilerin aktörleri tespit edilmekte, dış politika ile uluslar arası politika ayırımı vurgulanmaktadır. Disiplinin geliştirdiği kendine özgü yöntemlerin ve sistemin analizi için düşünülen modellerin gözden geçirilmesiyle oluşturulan teorik çerçevenin ardından günümüz uluslar arası sisteminin yapısı incelenmektedir. Şehir ve Bölge Planlama Kent, kent planlamasının ortaya çıkışı-kavramlaştırılması, kent arsa-gecekondu-toprak, kent planlama, bölge planlama kavramlarının, genel ve Türkiye özelinde tanımlanıp, sorunların tanıtıldığı bir çerçevede ele alınması. Sosyal Politika Sosyal politika ve güvenliğin tanımı, kapsamı ve sosyal güvenlik sistemleri ele alınmakta, dünyadaki sosyal güvenlik uygulamalarının genel ve ortak prensiplerinden hareketle Türk sosyal güvenlik sistemi değerlendirilmektedir. İşletme Yönetimi Yönetim kuramı ve uygulamasına giriş; bir disiplin ve süreç olarak yönetim; yönetim, karar verme, planlama, örgütleme, yürütme ve denetlemenin evrim ve kapsamı.Yönetim ve Organizasyon kuramı ve uygulamalarında güncel eğilimler; gelişmeler ve değişim örnekleri aktif öğrenci katılımıyla atelye çalışması formatında ders işlenmesi. İnsan Kaynakları Yönetimi İnsan Kaynakları Yönetimi ile İlgili Temel Kavramlar, İKY nin Tarihsel Gelişimi, İKY bölümünün uğraş alanları, İKY Bölümünün genel örgüt yapısı içindeki yeri, personel bölümünün kendi içinde örgütlenmesi, personel politikasının tanımı ve ilkeler, İKY planlamasının tanımı ve hazırlanması, İKY de temel teknikler. İşçi işveren ilişkileri, çalışan ilişkileri ve personel yönetiminin ilke ve sorunları, personelin işe alımı, eğitimi, işçi-işveren ilişkileri, primler, teşvikler, aylık ve ücret yönetimi, iş ve liyakat değerlendirme. Halkla İlişkiler Kamu kurum ve kuruluşlarının toplum veya kamuoyuyla olan kurumsal ilişkileri değerlendirilmektedir. Bu ilişkilerin düzeyi ve nitelikleri çağdaş iletişim teorileri bağlamında tartışılmaktadır. Kurumsal bir görev olan kamuoyunu bilgilendirme konusunda izlenmesi gereken ilkeler tartışılmaktadır. HUKUKUN TEMEL KAVRAMLARI Hukuk kavramının genel tanımı, sosyal yaşamı düzenleyen kurallar, Türk toplumunda hukukun kaynakları. Kamu hukuku ve özel hukuk ayrımı. Hak ve mülkiyet kavramı. Kanunlar hiyerarşisi ve yargı organları. BORÇLAR HUKUKU Borçlar hukuku hakkında genel bilgiler hukuk dalları arasındaki yeri, borçlar hukukunun kaynakları ve borçlar kanunu sistemi. Borç ilişkisi ve borçların kaynakları. Akitten doğan borç ilişkileri, haksız fiilden doğan borç ilişkileri, sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileri, özel borç ilişkileri, borç ilişkilerinin hükmü ve sona ermesi. İKTİSADA GİRİŞ (I-II) Temel Mikro Ekonomik ve Makro Ekonomik kavramlar boyutu incelenmektedir. Mikro Ekonomik Analiz içinde Genel Tüketici ve Üretici Teorisi, Genel Denge ve Refah Teorisi ve Gelirler Politikası işlenmektedir. Makro Ekonomik Analiz içinde İktisadi Doktrinler ve Gelişimi, sistemler içindeki İktisat Politikaları Uyarlamaları, milli gelir teorisiyle beraber kalkınma ekonomisi kuramları işlenmektedir. KAMU MALİYESİ Kamu kesimi ile özel kesim arasındaki farkların neler olduğu, kamu kesimi üretici birimleri, kamu kesiminin iktisadi hedefleri, özellikleri kaynak dağılımında etkinlik konusu ayrıntılı bir biçimde anlatılmıştır. Bu konuda, tam kamusal mal ve hizmetler, yarı kamusal mal ve hizmetler ile ilgili tercihlerin siyasal süreç aracılığı ile yorumlanması arzın devlet tarafından yapılması ve maliyetin cebri vergilerle finansmanın nasıl olacağı hakkında güncel olaylarla bağlantı kurularak açıklamalar yapılmıştır. Kamu hizmetleri, Kamu harcamaları bağlamında bu harcamaların sınıflandırılması reel harcamalar ve transfer harcamaları biçiminde kamu harcamalarının artış nedenleri, kamu kesiminin optimum büyüklüğünün ne olması gerektiği konusunda bilgiler verilmiştir. MAKRO İKTİSAT Makro iktisat dersi kapsamında önce makro iktisadın temel kavramları, amaç ve araçları incelenmekte, daha sonra klasik ve Keynezyen kuram çerçevesinde milli gelirin denge düzeyinin belirlenmesi ele alınmaktadır. Bunun ardından temel makro büyüklüklerden olan para ve istihdam olguları farklı iktisat okullarının geliştirdikleri denge modelleri çerçevesinde analizi yapılmaktadır. ULUSLARARASI İKTİSAT Uluslararası İktisat, ülkeler arasındaki ekonomik ilişkileri tüm yönleriyle inceleyen bir bilim dalıdır. Uluslararası ekonomik olayların kapsamında ise; dış ticaret işlemleri, üretim faktörlerinin politikaları, dış ekonomik ilişkilerin kalkınma üzerindeki etkileri, uluslararası ekonomik birleşmeler ve dünya para sistemi gibi konular girmektedir. TÜRKİYE EKONOMİSİ Türkiye Ekonomisinin özellikleri kuruluş yıllarına ilişkin değerlendirmelerin sağlıklı yapılabilmesi için Osmanlı ekonomisinin son yılları ele alınmaktadır. Daha sonra Türkiye Ekonomisi, ilk olarak Atatürk, İnönü, Demokrat Parti ve planlı dönem ve 1980 sonrası ayrımı yapılıp bu dönemlere ilişkin sektörel gelişmeler ve iktisadi-mali politikaların değerlendirilmesine yönelmektedir. MALİYE POLİTİKASI Makro Ekonomik Teori ve Maliye Politikası Dışa Açık bir ekonomide maliye, para ve kur politikalarının etkinlik koşulları temel ekonomik amaçlar açısından maliye politikasının etkinliğine yönelik yaklaşımlar maliye politikası yöntemleri gelişmekte olan ülkelerde vergi harcama ve borçlanma politikaları, istikrar politikaları içinde maliye politikasının rolü dış ve iç borç yönetimine ilişkin teknik yaklaşımlar. BÜTÇE Devlet bütçesi oluşumuna planlama, programlama ve bütçeleme unsurları açısından getirilen yorumlar, konsolide bütçenin hesaplama usulü ve yapılan hataların düzeltilmesi, bütçe gelir ve giderlerinin farklı iktisadi düşünce okullarına göre toplanma esasları, kamunun finansmanı bakımından bütçenin yeterlilik analizi, fayda-maliyet analizi yaklaşımı bakımından bütçenin hazırlanması, fayda-maliyet analizi başvurulmadığı durumlarda kamunun diğer finansman yöntemleri. SOSYAL BİLİMLERDE İSTATİSTİK Verilerin toplanması ve düzenlenmesi, ortalamalar, değişken ve asimetri ölçüleri, endeksler, zaman serilerinin analizi, olasılık, örnekleme, sürekli ve kesikli dağılım, nokta tahmini, hipotez testi, basit regrasyon ve korelasyon, çoklu regrasyon ve korelasyon, varyans analizi, ki-kare testi. ÇAĞDAŞ EKONOMİK VE SOSYAL OLAYLAR TARİHİ 1929 Dünya Ekonomik Krizi ile birlikte dünyada yaşanan ekonomik ve sosyal gelişmeler, devletçi uygulamalara bağlı olarak İkinci Dünya Savaşı öncesi durum, Soğuk Savaş dönemi boyunca iki kutuplu dünya içinde yaşanan ekonomik ve sosyal olaylar, SSCB nin yıkılışından sonra Türk Cumhuriyetlerinde ve Balkan ülkelerinde gerçekleşen yeni oluşumlar, globalleşme, Avrupa Birliği içinde genişleme, 2001 yılı ikiz kule faciasına bağlı olarak gerçekleşen yeni oluşumlar. GENEL MATEMATİK () Kümler, sayılar, özdeşlikler, denklemler ve eşitlikleri fonksiyon kavramı; doğrusal fonksiyonlar, ikinci derece fonksiyonlar, rasyonel, cebirsel ve gerçek fonksiyonlar ve üstel ve logaritmik fonksiyonlar, limit, türev, grafik çizimleri, integral, çok değişkenli fonksiyonlar ve türev determinant ve iktisadi uygulamalar. Türk Dili (I II) Dilin tanımı ve önemi, dil kültür ilişkisi, yazı dili ve özellikleri, yazılı anlatımda dış yapı ve kurallar, imla kuralları ve noktalama işaretleri; yazıda plan, tema, bakış açısı. Program yazımı, kompozisyon yazma kuralları ve planları. Formal yazılar (özgeçmiş, dilekçe, rapor, ilan, resmi yazılar, makale, |
Eleştirel Teori Yirminci yüzyıl düşüncesinde, Frankfurt Okuluyla birleştirilen toplumsal analiz tarzı. Tüm kapalı sistemleri eleştiri yoluyla çözmeyi ya da yıkmayı amaçlayan eleştirel teori, eleştirinin daha çok Hegel’deki versiyonundan yola çıkmış ve dolayısıyla da, eleştirinin öncelikle özeleştiri şeklinde gerçekleşmesi gerektiği inancını hayata geçirmeye çalışmıştır. Eleştirel teorinin Adorno, Horkheimer, Marcuse, Habermas gibi sahipleri, insanın toplumsal eleştiri yoluyla, baskılardan kurtulup özgürleşmesine katkıda bulunan her felsefi görüşe sıcak bakmakla birlikte, daha çok Marksist bir çerçeve içinde kalmışlardır. Söz konusu eleştirel düşünürler, öncelikle toplumsal çıkarların, çatışma ve çelişkilerin düşüncede nasıl ifade edildiği ve baskı sistemlerinde nasıl üretildiğiyle ilgilenmişlerdir. Baskıcı sistemi ere ilişkin incelemenin tahakküm ve baskının kökleri konusunda uyanışa yol açacağını, ideolojileri geriletip bilinçlenmeyi hızlandıracağını öne süren eleştirel teorisyenler, kapitalizmin oldukça hızlı ve temelli bir biçimde değişmesinden dolayı, Marx’ın on dokuzuncu yüzyıl kapitalizmiyle ilgili eleştirisinin meydana getirdiği genel çerçeve içinde kalmanın imkansız olduğunu savunmuşlardır. Bundan dolayı, Marksizmin çağdaş koşulların ışığı altında yenilenmesinin ya da yeniden kurulmasının gerekliliğini savunan Frankfurt Okulu düşünürleri, felsefenin yeri-ne bilimi ve devrimci pratiği geçiren Ortodoks Marksizmden çok temelli bir biçimde ayrılarak, felsefeyi ön plana çıkartmışlar ve LukAcs’ın, Marx’ın kendi eleştirel yönteminin, onun Öğretisinin içeriğinden çok daha büyük bir önem taşıdığı görüşünü benimseyerek, K. Marx’ın eleştirel yöntemini ‘eleştirel teori’ şeklinde yorumlayıp uygulamışlardır. Eleştirel teori, en iyi bir biçimde, Ortodoks Marksizmle olan söz konusu farklılığına ek olarak, zaman zaman negatif felsefe diye nitelendirilen pozitivizmin ilkeleriyle olan karşıtlık, ki bu karşıtlık birinci karşıtlığın da temelinde bulunmaktadır, aracılığıyla ifade edilebilir. Buna göre, pozitivizmin bilginin duyu-deneyinin sonucu olduğunu dile getiren tempirizminin tersine, eleştirel teori belli bir akılcılığın ifadesi olmak durumundadır. Eleştirel teorisyenler, bilgimizin ve ortak insanlığımızın kaynağında, her birimizin rasyonel varlıklar olmamız olgusunun bulunduğunu öne sürerler. Hegel gerçek olanın rasyonel olduğunu söylemişti. Eleştirel teoriyi benimseyen Frankfurt Okulu düşünüleri ise, gerçek olanın rasyonel olması gerektiğini öne sürer. Rasyonalite ise, eleştirel teorinin bakış açısından, formel mantıktan ziyade, tez ve antitezlerin özümlenip, çelişkilerin yeni sentezlere dönüştüğü diyalektik bir düşünme sürecini ifade eder. Böyle bir rasyonalite anlayışını, savunucularının çok değerli buldukları bir ütopik düşünce tarzıyla bir araya getiren eleştirel teori, buradan rasyonel bir toplum idealine veya ütopyasına yönelmiştir. Madem ki bizler, insan varlıkları olmamız hasebiyle, rasyonel düşünme yeteneğine sahip bulunmaktayız, öyleyse rasyonel bir toplum, tüm üyelerinin çevrelerini yaratmak ve dönüşüme uğratmak için varoldukları, söz konusu yaratma ve dönüştürme sürecine fiilen ve bir bütün olarak katıldıkları bir toplum olmalıdır. İşte bu yaklaşım, eleştirel teoriyi benimseyenlere, varolan Batılı kapitalist toplumların eleştirisinde kullanılacak temel ölçütü sağlar: Batılı modern kapitalist toplum, kimi toplumsal kesimleri ekonomik ve politik katılımın dışında bırakan, veya birtakım toplumsal grupları sistematik bir tarzda tahakküm altına alıp güçsüzleştiren irrasyonel bir toplumdur. Söz konusu standart, eleştirel teorinin en önemli savunucularından biri olan Jürgen Habermas’ta farklı bir modelle dönüşüme uğrar. Rasyonel düşünme yetisine sahip varlıklar olmamız olgusundan değil de, hepimizin semboller veya bir dili kullanmamız olgusundan yola çıkan filozof un ütopyası ise, nitekim hiç kimsenin söylem dışına itilmediği, tüm bireylerin gerçek bilgiye erişip, kamusal tartışmaya etkin bir biçimde katılabildikleri bir ideal konuşma durumudur. Eleştirel teorinin akılcılığı ile pozitivizmm empirizmi arasındaki karşıtlık, aynı zamanda bir eleştirel teori/geleneksel teori karşıtlığı olarak da ifade edilebilir. Geleneksel teoriyi, a) empirist bir bilim anlayışını uygun, yeterli ve doğru bir bilim görüşü olarak gören ve b) her tür bilginin doğa bilimleriyle, özde aynı bilişsel yapıya sahip olması, ve dolayısıyla da, doğa bilimlerinin yönteminin insan ve toplum bilimlerine de uygulanması gerektiğini savunan bir teori olarak tanımlayan eleştirel kuram, bu teoriye karşı toplumsal alanla insanın dünyasında, doğa alanında olduğu gibi, ezeli-ebedi ve değişmez hakikatler için verili bir temel olmadığını öne sürer. Rasyonel bir toplumun veya rasyonel bir toplumsal varoluşun henüz varolmadığını savunan eleştirel teorisyenler böyle bir toplumu eleştirel teorinin amacı yaparken, erişilmesi gereken hedefi gösterirler. Buna uygun olarak, geleneksel teorinin sözde çıkar gözetmediği, doğru bilgiye ulaşmak dışında bir amaç taşımadığı yerde, eleştirel teori önce geleneksel teorinin olumsuz sonucunu gösterir, yani doğa bilimlerinin yönteminin insana ve insanla doğrudan doğruya ilgili olan konulara uygulanmasının insanın potansiyel güçleriyle özgürlüğünün yadsınmasından başka bir şey olmadığını ortaya koyar ve sonra da, kendi en temel ilgisini dile getirir: İnsanın özgürleşimi. Bundan dolayı, eleştirel teori, yüklendiği varolan yapıları eleştirme görevine ek olarak, insanın özgürleşimi için radikal bir toplumsal değişmeyi başlatma amacı güder. Buna göre, eleştirel teori, insanın, varolan toplumsal düzenin ihmal ettiği potansiyellerini ortaya çıkarmak durumundadır. Frankfurt Okulu düşünürlerine göre, eleştirel teori, Aydınlanma biliminin veya pozitivizim tek yanlı akılcılığının sınırlı kaynaklarından daha fazlasına ihtiyaç duyar; sanata, ütopik düşünceye, fantazi ve imgeleme işte bunun için, eşdeyişle inşanın bastırılmış güçlerinin, varolan toplumsal düzen tarafından ihmal edilmiş potansiyellerinin su yüzüne çıkarılması için ihtiyaç vardır. Eleştirel teori, ütopik düşünce geleneğinden koparak, pozitivizmin olumsuz etkisi altında kalan Ortodoks Marksizmi de, yani Marx’ın düşüncelerinin pozitivist bir yaklaşımla fosilleştirilmesi veya dondurulması işlemini de şiddetle eleştirir. Buna göre, eleştirel teorisyenler, determinist bir toplum biliminin kapitalizmin temel yasalarını saptayacağı ve onun gelecekteki çöküşünü tahmin edebileceği anlayışının, Doğudaki Stalinizmin ve Batıda da Stalinizme sadık komünist partilerin büyük yanlışlarının en önemli kaynağı olduğu şeklindeki sert ve ağır eleştiriyi çekinmeden dile getirmişlerdir. Başka bir deyişle, Frankfurt Okulunun eleştirel kuramı benimseyen mensuplarına göre, tarihsel maddeciliğin bilimsel statüsü, ya da pozitivizm kaynaklı bilimsellik iddiası, parti liderleriyle entellektüellerini eleştiriden korumuştur. Teorinin sözde bilimselliği, ahlâki ya da siyasi konuları teorik ya da teknik uzmanlıkla ilgili konulara dönüştürmek suretiyle, Bolşevik partinin demokratik merkeziyetçiliğini haklı kılmıştır. Kararlar, sıradan işçiler ya da köylüler tarafından değil de, Marksist teori çok ayrıntılı olarak ve derinlemesine bilenler tarafından alınmalıdır. Şu halde, Sovyet Marksizmindeki bürokratik otoriteryanizmi doğuran şey, Frankfurt Okulu düşünürlerine göre, Marx’ın kendisinden ziyade, pozitivizmin kendisidir. Ortodoks Marksizmin geleneksel ekonomik açıklama modellerinden veya ekonomik determinizminden uzaklaşan eleştirel teori, bir yandan bir ideoloji ve siyaset eleştirisi geliştirirken, bir yandan araçsal akılcılıkla modern Batı toplumlarında güçlenen totaliter hakimiyet tarzını analiz etmiştir. Aydınlanma ve pozitivizmle modernliğe ilişkin değerlendirme ve eleştirilerinde çok büyük ölçüde, ünlü sosyolog Weber’in toplumun rasyonalizasyonuyla ilgili görüşlerine dayanan eleştirel teorisyenler, bu bağlamda bürokrasi ve kapitalizmin tek yanlı bir akılcılığı, araçsal akılcılığı temsil ettiğini öne sürmüşlerdir. Eleştirel teorisyenlere göre, bürokrasi ve kapitalizm toplumu saptanmış olan belirli amaçlara en iyi ve sağlam bir biçimde ulaşma olanağı verecek araçların seçimiyle ilgilenen formel akılcılık açısından rasyonalize eder. Ve toplumun bu açıdan rasyonalizasyonu, eleştirel teorinin savunucularına göre, birtakım irrasyonel sonuçların ortaya çıkışını engelleyemez. Dahası araçsal akıl dünyayı ve başka insanları konu alır ve değerlendirirken, onları nasıl sömürebileceğimiz sorusunu temele koyar. Olgu değer ayrımını benimserken, değerlere bilgi ve yaşamda son derece önemsiz bir rol verir. Modern toplumlara özgü söz konusu düşünme tarzı, totaliter yönetim tarzı ve tahakküm arzusuyla yakından ilişkilidir. Bu açıdan ele alındığında, eleştirel teorinin esas hedefinin araçsal akılcılık, ve özellikle de doğa bilimlerinin gerçek bilginin tek geçerli türü olma iddiası olduğu söylenebilir. Bundan dolayı, eleştirel teori, son çözümlemede bilimin ve kapitalizmin temellerine ilişkin bir eleştiri ve analiz olmak durumundadır. |
EĞİTİM SOSYOLOJİSİ EĞİTİM SOSYOLOJİSİ Eğitim kurumlarını ve okullaşma ile modern endüstri toplumlarında okullaşma sistemlerini, ‘okul ile toplumsal yapı arasındaki ilişkileri konu alan, eğitim kurumunun toplumun diğer büyük kurumsal düzenleriyle, yani iktisat, politika, din, vb. ile olan ilişkilerini sosyolojinin yöntemleri ve bakış açısıyla araştıran sosyoloji dalı. Eğitim sosyolojisinin günümüzdeki araştırmaları, eğitimin öncelikle, yeniden üretilecek bir kültürü, bir bilgi ve beceriyi aktarmak, sonra da ekonomik ve toplumsal kalkınmaya katkıda bulunmak gibi iki ayrı ve birbiriyle çelişen işlevi olduğunu ortaya koyar. Son zamanlarda, özellikle eğitimin söz konusu iki işlevi bağlamında yapılan eleştirel çalışmaların temel tezi, okul eğitiminin egemen sınıflar tarafından saptanmış olan toplumsal ve kültürel koşulların yeniden üretilmesine yardımcı olduğu, ve yine eğitimin hakim kültürün kurumsallaşmasına ve toplumsal tabakalaşmanın pekişmesinde önemli bir rol oynadığıdır. Klasik sosyolojik kavram ve yaklaşımların karşılıklarının eğitim alanında aranmasının yanında eğitim sosyolojisi, alanda çeşitleri süreçleri, rejimleri, teorileri kendi içerisinde inceler ve analiz eder.yapısalcı model gibi. Bir eğitim bilimcinin işi uygulamaya yönelik bir sistem ve proje ortaya koymaktır. Eğitim sosyolojisinin verileri eğitim bilimciye kaynak sağlarken aynı eğitimcinin ortaya koyduğu çalışmayı da inceleyen eğitim sosyolojisi bu çalışmanın sonuçlarını eğitimbilim tecrübesi içerisindeki konumunu ortaya koyar. Eğitimbilim'in öncesinde de analizinde de eğitim sosyolojisi vardır. Hukuk Sosyolojisi: Boyutuyla hukuk eksenli araştırmalar yapan bir bilim dalıdır. Hukuk çok boyutlu bir olgu, bir kurumdur. Hukukun bir norm düzeni olarak pozitif hukuk niteliğinde uygulama boyutu, etik değer içermesi bakımından felsefi boyutu, toplumsal bir olgu olması bakımından da sosyolojik boyutu vardır. Birincisi hukuk bilimini, ikincisi hukuk felsefesini, üçüncüsü hukuk sosyolojisini ilgilendirmektedir. Çalışma sosyolojisi Sosyolojinin temel olarak çalışma yaşamına ve endüstri ilişkilerine odaklanmış alt disiplinidir. Endüstrileşmeyle birlikte ortaya çıkan sosyal dönüşümlerin çalışma yaşamındaki yansımalarıyla ilgilenir. Çalışma sosyolojisi, özellikle günümüzde, sosyolojinin en dinamik alt disiplinlerinden birini teşkil etmektedir. Emek süreci, sınıf tartışmaları, ayrımcılık, insan kaynakları yönetimi, dışlanma, yabancılaşma gibi tartışma başlıkları üzerine bir çok önemli sosyolog eserler vermekte ve çağdaş kapitalist toplumların irdelenmesi açısından bu tartışmaların her biri önem arz etmektedir. İnsan yaşamının önemli bir parçasını oluşturan çalışma kavramının sosyolojik çalışmalara konu edilmesi, toplumların geçmişleri kadar geleceklerine de ışık tutacaktır. |
Materyalizm Materyalizm yalnızca maddenin gerçek olduğunu, madde ve maddenin değişimleri dışında hiçbir şeyin varolmadığını, varlığın madde cinsinden olduğunu öne süren görüş; yer kaplayan, girilmez, yaratılmamış ve yok edilemez, kendinden kaim olan, harekete yetili maddenin, evrenin biricik ya da temel bileşeni olduğunu savunan varlık anlayışdırı. Evrendeki tek tözün madde olduğunu, varlığın fiziki bir nitelik taşıdığını ve evrende tinsel bir tözün bulunmadığını öne süren görüş, ve indirgemeci bir öğreti olarak materyalizm yalnızca maddeye varlık yükler, zihin ya da ruba bağımlı bir gerçeklik ya da ikinci dereceden bir varlık verir veya ruhun hiçbir şekilde varolmadığını öne sürer. Gerçek dünyanın, halleri ve ilişkileri itibariyle değişen maddi şeylerden meydana geldiğini savunan maddecilik, maddi bir şey ya da nesneyi ise, sadece mekan ve zaman içinde olma, şekil, büyüklük, kütle, katılık, sıcaklık türünden fiziki özellikler sergileyen bir şey olarak tanımlar. Materyalizm, buna göre, fiziki bilimlerin belli fenomen öbeklerini yalnızca fiziki koşullara yönelerek açıklama çabasında olan materyalist metodolojisinden de yararlanarak, realist bir bakış açısıyla, İnsan varlıklarına duyu deneyinde sunulan dünyanın, rasyonel bir biliş tarzının kendilerine erişemediği şeyleri gizleyen fenomenal bir fantezi olmayıp, temel gerçeklik olduğunu savunan, doğadan ayrı bir kendinde şeyler dünyasının, doğanın ötesinde, dinin, önsezilerimize ve duygularımıza müracaat eden, ama akıldan destek bulmayan geleneksel batıl inançlara başvurmak suretiyle varlığını bildirdiği türden doğaüstü bir dünyanın varolmadığını öne süren görüşe karşılık gelir. Vahye ve vahye dayanan dine, geleneksel olarak kutsanan batıl inançlara, ciddi araştırma ve argümanlardan çok arzuların sonucu olan kanaatlere karşı olumsuz bir tavır takınan ve tinsel bir gerçeklik olarak Tanrı’nın hiçbir şekilde varolmadığını savunan bakış açısını ifade eden materyalizm, daha özel olarak da, 2- Değerler alanında maddi zenginlik ve refahın, bedensel tatminlerin ve duyumsal hazların İnsanın elde etmesi ya da ulaşması gereken en temel değerler olduğunu savunur. Söz konusu popüler anlamı içinde materyalizm, İnsan varlığında, kendisini hazcı bir kişisel çıkar ve madde duygusuyla harekete geçiren doğuştan bir psikolojik mekanizmanın bulunduğunu ifade eder. 3- Materyalizm, zihin-beden ilişkisi konusunda ise, genel olarak zihinsel ya da tinsel olan her şeyin, geçerli bir felsefi analizle maddeye indirgenebileceği görüşüne karşılık gelir. Bu çerçeve içinde, üç tür materyalizmden söz edilebilir: Bunlardan birincisi 3-a) zihni maddenin bir sıfatı, niteliği yapan sıfatsal materyalizm; 3-b) ikincisi, zihni ve zihinsel olanı maddenin ve maddi olanın bir etkisi ya da sonucu ,olarak yorumlayan nedensel materyalizm ve üçüncüsü de, 3-c) zihinsel süreçlerle olayları, özü itibariyle maddi süreç ve olaylar olarak gören eşitleyici materyalizmdir. 4- Kültürel alanda ise materyalizm, kültürün tarih içindeki üretim ve alımlanma koşullarından ayrılmaz olduğunu; politik anlamı bulunmayan hiçbir kültürel pratik bulunmadığını ve dolayısıyla kültürün bütünüyle politik olduğunu savunan görüşü tanımlar. Felsefe tarihindeki farklı materyalist felsefelere öncelikle atomculuk örnek verilebilir. Buna göre İlkçağ felsefesinde sırasıyla Leukippos, Demokritos, Epiküros ve Lukretius tarafından savunulmuş olan atomculuk, evrenin bileşik cisimlerden, bu bileşik cisimlerin ise, maddenin en küçük bölünemez parçasına karşılık gelen atomlardan oluştuğunu, her şeyin atomların boşluk içindeki hareketleri sonucunda ortaya çıktığını öne süren, evrende mutlak bir nedenselliğin hüküm sürdüğünü kabul eden, İnsan ruhunun ince atomlardan meydana geldiğini, tanrıların bile cisimsel olduklarını söyleyen materyalist bir görüştür. Atomculuğu 17. yüzyılda yeniden canlandıran ve bilimsel bir teori olarak öne süren Gassendi, atomların, Demokritos gibi, büyüklük ve şekilleri, Epiküros gibi de, ağırlıkları olduklarını savunmuş ve buna ek olarak atomların katılık özelliğine sahip bulunduklarını söylemiştir. Gerçekliğin maddi bir yapıda olduğunu öne süren Gassendi, bir yandan da, atomların ezeli olmayıp, Tanrı tarafından yaratılmış olduklarını iddia etmiştir. Atomlar bir kez yaratıldıktan sonra, dünyayı meydana getirecek şekilde hareket içinde olmuşlardır. Yalnızca mekanik değil, fakat aynı zamanda determinist bir materyalizmin savunucusu olan İngiliz filozofu Hobbes’un maddeciliğinin temel kategorileri zaman, mekan, hareket, nedensellik, cisim, nicelik, güç ve eylemdir. Maddenin atomlardan oluştuğunu öne süren Hobbes, 1- Yeryüzü ve yıldızlar türünden gözle görülebilir cisimler, 2- Yeryüzü ile yıldızlar arasındaki bütün mekana yayılan küçük atomlar türünden gözle görülemez cisimler ve 3- Evrenin geri kalanını dolduran ve hiç boş mekan bırakmayan akışkan eter türünden cisim olmak üzere, üç tür cisim olduğunu belirtmiştir. Söz konusu İngiliz materyalizmine karşı Fransız maddeciliğinin en önemli temsilcisi olan P. B. Henri d’Holbach’ın materyalist sisteminin temel kategorileri ise, 1- madde, 2- hareket ve 3- nedenselliktir. Varolan her şeyin hareket halindeki maddeden meydana geldiğini belirten Holbach, maddenin özünün hareket ve eylem olduğunu öne sürmüş-tür. Maddenin sürekli hareketini açıklayabilmek için de, filozof, Yunanlıların eski dört öğe görüşünü canlandırmıştır. Cisimsel olmayan bir varlık düşüncesi Holbach’a göre anlamsız olduğundan, ruhun ve Tanrı’nın varoluşundan söz edilemez. Alman materyalistlerine gelince... Diyalektik materyalizmi çok yoğun bir biçimde etkilemiş ve epistemolojik idealizme mutlak bir biçimde karşı çıkarak materyalist bir gerçeklik anlayışı benimsemiş olan L. A. Feuerbach ‘in mekanik materyalizminin temel tezleri şunlardır: 1 Bilginin nesneleri, bilen İnsan varlığından bağımsız bir varoluşa sahiptir. 2 Gerçekten varolan, buna göre, yalnızca hareket halindeki maddedir. 3 Bilgi duyularla başlar ve duyuların sonucudur. 4 Tinsel varlıkların ya da maddi olmayan varlıkların varoluşundan söz edilemez. 5 İdea ya da ideallerin varoluşundan söz edilemeyeceği gibi, bunların İnsanlık tarihinde belirleyici bir rolleri de yoktur. Diğer bir materyalist Alman filozofu. olan L. Büchner, maddesiz güç, ve güçten yoksun madde olamayacağını iddia etmiştir. Enerjinin maddenin ayrılmaz, özsel bir özelliği olduğunu öne süren ve böylelikle elektromanyetik madde teorisinin doğuşuna katkı yapan Büchner, maddenin yaratılamaz ve yok edilemez olduğunu savunmuştur. Madde, geçirdiği tüm değişimlere karşın, Büchner’e göre, aynı kalır. Madde, zamanı ve mekan bakımından sınırsızdır; onun başı ve sonu yoktur. Öte yandan, bir biyolog filozof olan E. Haeckel’in birci ya da doğalcı maddeciliğinin temel kategorileri de töz, madde ve güç ya da enerjidir. Bunlardan töz ilk, madde de ikincil kategoridir. Buna göre, yer kaplayan madde ile hareket ettirici güç olan enerji, bir ve aynı tözün iki ayrı sıfatıdır. |
Demokrasi Demokrasi Alm. Demokratie (f), Fr. Demokratie (f), İng. Democracy. Halkın kendi kendini yönetmesi. Eski Yunancada “demos” halk ve “kratos” otorite demektir. İkisinin birleşmesinden “demokratia” sözü meydana gelir. Buna göre, demokrasi, “halk idaresi”anlamındadır. Ancak, bu söz, çok çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır. Bunlardan başlıcaları şunlardır:Doğrudan doğruya demokrasi: Siyasi kararların, çoğunluk esasına göre, yurttaşların oy çokluğu ile, doğrudan doğruya şehir halkı tarafından alındığı yönetim şekline, doğrudan doğruya demokrasi denir. Temsili demokrasi: Yurttaşların siyasi haklarını doğrudan doğruya değil de, kendi seçtikleri ve kendilerine karşı sorumlu olan temsilciler yoluyla kullandıkları yönetim şekline temsili demokrasi denir. Yarı doğrudan demokrasi: Temsili demokrasinin bazı mahzurlarından kurtulmak ve doğrudan demokrasiye yaklaşmak için yarı doğrudan demokrasi sistemine gidilmiştir. Bu demokrasi türü referandum, halkın kanun teklifi ve halkın vetosu gibi yollarla sağlanmaktadır. Liberal demokrasi: Çoğunluğun meydana getirdiği iktidarın, azınlığın da haklarını (kişisel ve kamu haklarını-söz hürriyeti, din hürriyeti vs.) güvence altına alan ve anayasa hükümleriyle sınırlanmış demokrasi çeşidine “liberal demokrasi” denir. Bunun bir diğer adı da “anayasal demokrasi”dir. Sosyal veya ekonomik demokrasi: Doğrudan doğruya, temsili liberal demokrasiyi ve bunların öne sürdüğü ilkeleri dikkate almaksızın, toplumsal ve ekonomik farkları azaltma, servet dağılımındaki eşitsizliklerden doğan farkları en azına indirmek gayesini güden demokrasiye, sosyal veya ekonomik demokrasi denir. Demokrasinin esasları: Demokrasi günümüz anlamıyla bir hükümet şekli olduğu gibi, toplum hayatını düzenleme bakımından bir kurallar bütünüdür. Demokraside soy, sop, servet, ırk ve benzeri özellikler hiçbir şahsa, başkalarına karşı üstünlük sağlamaz. Gerçek bir demokratik yönetimlerde, fertler arasında büyük çapta ekonomik farklılıklar olmaz. Demokrasi, diğer taraftan, fertlerin hükümet baskısı altında kalıp ezilmelerini de önler. Demokrasi yönetiminde, herkesin konuşma, basın-yayın ve din hürriyeti vardır. Ayrıca, kanunlara aykırı olmamak kaydıyla yürürlükteki hükümete muhalefet etme, icraatlarını serbestlikte tenkit ve tasvib etme hakkı da vardır. Tek partili sistemde, doğu bloku halk demokrasilerinde ( komünizmde) ve totaliter demokrasilerde bu haklar yoktur. Demokratik yönetimde, kanun karşısında herkes eşit sayılır. Kanunlara aykırı olmamak şartıyla, herkes görüşlerini serbestçe açıklayabilir. Demokrasinin gelişimi ve tarihi: Demokrasinin başlangıcı çok eski zamanlara kadar ulaşır. Fakat bugünkü, anlayış şekline göre demokrasi, eski Yunanlılar zamanından sonra başlamış sayılır. Eski Yunan şehir, devletlerinin (sitelerinin) yönetim şekli, asıl demokrasiye örnek gösterilir. O devirde henüz temsili sistem bilinmiyordu. Diğer taraftan nüfus da azdı. Bu sebeple doğrudan doğruya demokrasi uygulaması yapılıyordu. Fakat, bunlarda tutsaklara (esirler) ve kölelere, diğerlerine verilen demokratik haklar verilmediği için, ayrıca kadınlara oy verme hakkı tanınmadığından bu devir demokrasisine, gerçek manada demokrasi denilemez. Bu demokraside, köleler, tutsaklar ve kadınlar hariç herkes oylamada hazır bulunur, yönetime de seçilebilirlerdi. Bu tür demokrasi, özellikle M.Ö. V. yüzyılda Yunanistan’da uygulanmıştır. Sonradan eski Yunan şehir sitelerinin ortadan kalkması neticesinde bu demokrasi akımı da durmuştur. Yıkılan demokrasinin yerine aristokrasi geçmiştir. Bu ise, ülkeyi en seçkin kimselerin yönetmesi esasına dayanıyordu. Romalılar, Yunanistan’a yakın olmaları sebebiyle demokrasiye yabancı değillerdi. Fakat bunlarda da oligarşik bir cumhuriyet vardı. Sonradan bu ülke imparatorluk yönetimine geçmiştir. Daha sonra Avrupa’da feodal krallıkların ortaya çıktığını görüyoruz. On altı ve on sekizinci yüzyıllar arasında bunların yerini de mutlakiyet idareleri almaya başladı. Ortaçağda zaman zaman görülen cumhuriyetlerin de demokrasi değil, oligarşi olduğu tarihi bir gerçektir. Aradan zaman geçtikçe mutlakiyet idarelerine karşı birçok ülkelerde hoşnutsuzluk başladı. Bu hoşnutsuzluk 18. yüzyılda daha da büyüdü ve demokrasiye doğru adım atılmaya başlandı. Bunun ilk semeresi Amerika’da görüldü. 1776 yılında İngiliz egemenliğinden kurtulmak gayesiyle Amerikan kolonileri birleşerek “Özgürlük Bildirisi” yayınladılar. Bu bildiri, demokrasi tarihinin klasik belgelerinden biridir. Bu daha sonra, 1787’de Amerikan Anayasası kabul edilerek, hükümetin halka baskı yapması bu anayasa ile önlenmiştir. Bugünkü demokrasi tarihin ikinci dönüm noktası kabul edilen 1789 Fransız devrimi ise, mutlakiyet rejimine karşı bir ayaklanma şeklinde başlamış ve “İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi”nin yayınlanmasını sağlamıştır. Neticede 1791 yılında kabul edilen Fransız Anayasası ile, yurttaşların kanun karşısında eşit oldukları ilkesi kabul edilmiştir. İlk İslam devletinin dört halife devri de bir nevi temsili demokrasi olarak kabul edilir. Bu durum bilhassa hazret-i Ömer zamanında çok belirgindir. Seçimle gelen halifeler bugünkü modern demokrasi anlayışının bütün ideallerini uygulama örneklerini vermişlerdir. Devleti idare tarzları, şahsi yaşayışları ile idare edilenlerin teklif ve fikirlerine itibar etmeleri bakımlarından fevkalade yüksek faziletlerin tatbikatçısı olmuşlardır. Batıda gerçek anlamda demokrasinin kapısını Fransa’nın açtığı kabul edilirse de, İngiltere, çok daha önceleri, demokrasi biçimi idareye daha yakın örnekler vermiş. Fransız devrimi yanında İngiltere’de oligarşik bir yönetim biçimi vardı. Fakat aynı İngiltere’de 1688 devrimi sonunda kabul edilen anayasa, demokrasinin gelişmesine açıktı. Anayasaya göre kralın gücü zayıflamış, yaşama ve maliye kesinlikle parlamentonun denetimindeydi. Bu anayasa sonradan 1832 ylında daha da demokratik hale getirilmiştir. Bu bakımdan bazılarına göre klasik demokrasinin beşiği İngiltere’dir. Klasik demokrasi: Avrupa’da feodalitenin yıkılıp, merkezi krallıkların kurulmasından sonra, krallıkların güçlenmesi, aristokrasi burjuvazi çekişmesine yol açmıştır. Bu deneme ilk defa İngiltere’de başlamıştır. Burjuvazi krallık otoritesini sınırlamaya kalkışmış ve neticede “Milli Hakimiyet” teorisi ortaya atılmıştır. Bu sûretle, devlete ait her türlü egenmenliğin millete ait olduğu savunularak “klasik demokrasi”sistemi kurulmuştur. Klasik demokrasi üç bölüme ayrılmaktadır: “Doğrudan doğruya demokrasi”, “yarı doğrudan demokrasi” ve “temsili demokrasi”. Doğrudan doğruya demokrasi, eski Yunanlılarda uygulanan tarihi bir sistemdir. Buna göre, halk toplanarak topluca yönetim şekline katılır. Bugün bu sistemle idare, İsviçre’nin küçük kantonlarında vardır. Yarı doğrudan demokrasi, bu sistemde, gerçek yönetim halkın seçtiği temsilciler de olmakla beraber, yerine göre halk da, “referandum”, “plebisit” ve “kanunları veto” usulleriyle yönetime iştirak etmektedir. Yine bu sistem İsviçre’de en geniş şekliyle uygulanmakdadır. Temsili demokrasiye gelince, bu sistemde, hakimiyetin millete ait olduğu prensibi vardır. Yönetim milletin seçtiği temsilciler tarafından ve anayasaya uygun olarak yürütülür. Temsili demokrasiler, hükümet şekillerine göre, “Parlamenter Sistem”, “Meclis Hükümeti Sistemi” ve “Başbakanlık Sistemi” gibi değişik hükümet şekillerine ayrılır. Fakat hepsinde temel esas, devletin, halkın seçtiği ve milleti temsil etmekte olan temsilciler tarafından idare edilmesidir. Bu sistem, kaynaklarını, tabii hukuk ve içtimai mukaveleden alır. Hukuk literatüründe bunların da temsilcileri, Hobbes, Locke, Montesquieu ve Rousseau’dur. Demokrasiye karşı görüşler: Yirminci yüzyılda, dünya devletlerinin birçoğu, bünyelerine uygun olan demokrasiyi benimsediler. Fakat yer yer demokrasiye karşı görüşler de ortaya çıktı. Bunların en başında Rusya’da yapılan ihtilal sonunda, halk adına bir komünist diktatörlüğü kuruldu (1917). Bunu takiben İtalya’da 1922 yılında Mussolini, Almanya’da 1933 yılında Hitler, diktatörlük yönetimine tarihi bir zorlama neticesinde geçtiler. Bu tür idareciler, totaliter olmaları sebebiyle demokrasiye zıt görüşteydiler. Sonradan Faşizmin yenilgisiyle İtalya ve Almanya tekrar demokrasiye döndü. Fakat Rusya, totaliter karakterini daha da derinleştirecek komünizm rejimini birçok Balkan ülkesine yayarak bugün artık dağılmış olan Varşova blokunu meydana getirdi. Diğer taraftan dünyanın en kalabalık insanı ülkesinde barındıran Çinde, Rusya’nın entrikaları ile komünizm ağına düştü. Bu ülkede de komünizm rejimi kuruldu. Komünistler, halka söz hakkı tanımadıkları halde, kendi yönetimlerinin gerçek demokrasi olduğunu iddia ederler. Sözde “halk cumhûriyeti” dedikleri ülkelerinde katı ve kızıl bir diktatörlük vardır. Yakın zamanda bu diktatörlüğe baş kaldıran Macaristan, Çekoslovakya ve Polonya halkı, büyük diktatör Rusya tarafından acımasızca kan dökülerek ezildi ve susturuldu. Komünist devlet yönetimini bütün dünyaya yaymak isteyen ve bu uğurda birçok dünya devletini iç savaşın eşiğine getirerek işgal eden, milyonlarca insanın ölümüne sebep olan Rusya, en son 1979’da Afganistan’ı işgal ederek, komünizmin gerçek yüzünü dünyaya gösterdi. Dünya ülkelerinin halkları zenginlerken uygulanan bozuk sistem sebebiyle devamlı fakirleşen komünist ülkeler, devrimi dünya yüzeyine yayma inatları sonucunda iyice yoksul düştüler. Ekonomileri çıkmaza girdi. Bunun sonucunda Gorbaçov tarafından uygulamaya konulan perestroika ile çözülme başladı. Asker ve polis gücüyle 73 yıldır inleyen Sovyet Cumhuriyetleri komünizmden vazgeçerek bir bir istiklallerini ilan etme yarışına girdiler. Nihayet 1991 senesinin sonunda Sovyetler Birliği tasfiye edilerek komünist idareye son verip demokrasiye geçildi. Bugün dünyada Küba ve Çin’in dışında komünist idare kalmadı. |
Sosyoloji SOSYOLOG İbn'i Haldun (1332-1406) (Hicrî 732 / 808)Doğumu ve Yetişmesi: Tam adı: Abdurrahman b. Muhammed b. Ebu Bekr Muhammed b. Hasan’dır. İbn'i Haldun, Hicrî 732 yılında nesli sahabilerden Vâil b. Hacer’e uzanan Arap bir ailede Tunus’da doğdu. Aslı Yemen kabilelerinden Hadramut’a kadar uzanır. Dedelerinden ilk olarak Halid b. Osman Endülüs’teki Karmuna’ya hicret etti. Endülüs halkının âdeti olarak Halid olan ismine u ve n harfleri eklenerek ismi Haldun’a dönüştü. Babası fakih idi ve kendini fıkıh ile edebiyata adamıştı. İbn'i Haldun, Tunus’ta Kur’an-ı Kerim ezberleyerek ve tecvit öğrenerek yetişti. Aynı zamanda babasından Arapça ilimleri, İslam hukuku ve Arapça dersleri aldı. Babası, İbn Haldun’un dönemindeki en iyi âlimlerden ders almasına özen gösterdi. İbn'i Haldun hayatının ilk dönemlerinde uzun bir süre hükümette memur olarak çalıştı. Seyahatleri: İbn'i Haldun Tunus’u bırakıp Cezayir’deki Biskra’ya giderek yerleşti. Biskra’dan da yine Cezayir’deki Konstantin’e geçti. Daha sonra ailesini Konstantin’de bırakarak Fas’a geçti. İbn'i Haldun, o dönemde Batı İslam dünyasının başkenti olan Fas’a yerleşip orada kaldı. Ibn Haldun, Fas’ta kaldigi müddetçe kendini tefkir ve kiraate vererek Magrib ve Endülüs halkindan ilim adamlari ile karsilasti. Okuma alanini ve ilmi isteklerini gerçeklestirmek için Fas’taki kütüphanelere gidiyordu. Bu dönemde el-Ibar isimli kitabinin giris bölümünü yazdi. Ibn Haldun, Endülüs’e gitti ve daha sonra Cezayir’e döndü. Kasabe camiinde hatip oldugu bir dönemde saray nazirligi görevine getirildi. Siyasi görevinin yani sira camii de ders vermeye devam etti. Yedi yil sonra ailesi ile birlikte Tilmisan’a sonra da Fas’a gitti. Fas’ta ilim ögrenmeye ve ögretmeye devam etti. Sonra ailesini Fas’ta birakip tekrar Endülüs’e döndü. Granada’da bir müddet kaldiktan sonra Magrib’e geldi. Ibn Haldun, Tilmisan’da bir kez daha ailesi ile bir araya geldi. Bir müddet kitap telifi ve okumak için burada kaldiktan sonra Cezayir’deki Seleme Ogullari kalesine gitti ve burada dört yil kaldi. Bu dönemde el-Ibar isimli kitabini düzenledi ve daha sonra kontrolden geçirip milletler tarihini ilave etti. Sonra tekrar Tunus’a döndü. Kahire’ye Yerlesmesi: Ibn Haldun, hicrî 784 yilinda hac ibadetini yerine getirmek istedi ve kirk gün deniz yolculugu yaptiktan sonra İskenderiye’ye ulasti. Bu dönemde Sultan Berkuk yönetimi üstleneli henüz on gün olmustu. Bu sene hacca gitme imkani olmadi ve Kahire’ye geldi. Kahire’de, ilim talebeleri kendisinden ders almak istediler ve Ezher Camiinde ders vermeye baslayan Ibn Haldun’un mertebesi yükseldi ve Sultan Berkuk tarafindan ödüllendirildi. Kahire’de kalmaya karar verdikten sonra ailesini de getirmek istedi. Fakat geri dönmesini saglamak için Tunus Sultani bunu kabul etmedi. Sultan Berkuk devreye girerek Tunus Sultanina mektup yazdi. Ibn Haldun, Amr b. As Camii yakinindaki Kamhiye medresesinde ögretmenlik sonra da Misir Kraliyet kadiligi görevine getirildi. Bu dönemde ailesi Tunus’tan gemi ile Kahire’ye gelirken gemi kasirgaya tutulup batti ve ailesinin hepsi bogularak öldü. Büyük bir üzüntüye ugrayan Ibn Haldun’un gittikçe üzüntüsü artti ve görevden ayrilmaya karar verdi. Ilim, ders verme, okuma ve kitap telif etmeden baska kendini teselli edecek bir sey bulamadi. Ibn Haldun, Misir’da 24 sene kaldi. Bu dönemde hac, Beyt-i Makdis’i ziyaret ve Timurlenk ile görüsmek için Şam’a gitmesinden baska Mısır’dan hiç ayrilmadi. Basarilari: Ibn Haldun, az sayida eser birakmistir. el-Ibar, Divan-i Mübteda, el-Haber fi Eyyamu’l-Arab, el-Acem ve el-Berber eserlerinin en meshurlaridir. (Türkçe'de bilinen en ünlü eseri: Mukaddime) Sosyoloji, Mimarî ve tarih ilimlerinin gerçek kurucusu olmasi en büyük basarilarindandir. Vefati: Hicri 808 yilinin ramazan ayinda Misir’da vefat etti ve burada defnedildi. Yaklaşımları: İbn-Rüşt’ün öğrencisi olan İbn-i Haldun, yaşadığı sürece İspanya’daki son müslüman devletlerin ortadan kalkışını belirleyen olaylara, Kuzey Afrika’daki toplumsal karışıklıklara tanık olmuş, Timur istilası sırasında doğuda bulunmuştur. İbn- Haldun’un en önemli eseri olan “Mukaddime” onu çağdaş toplumbilimlerin öncülerinden biri olmasını sağlamıştır. İbn- Haldun’un toplumbilimsel tarih tanımı önemlidir; tarihin gerçek konusu bize insanın toplumsal durumunu, yani uygarlığını anlatmak ve buradan ona bağlanan olguları; gelenekleri, aile ve kabile hayatını, hükümdar ailelerinin doğuşuna neden olan üstünlüklerini, toplumsal tabakalar arası ayrımları, insanların geçimlerini sürdürmek için yaptıkları uğraşları kısacası nesnelerin doğası gereği toplumun yapısında meydana gelen değişmeleri öğretmektir. Görüldüğü gibi İbn-i Haldun tarih incelemesi ile aslında bugün bizim toplumbilimsel inceleme konularımızın bir kısmını incelemektedir. İbn-Haldun her türlü pratik düşünceyi bir yana bırakarak, nesnel bir tavırla siyasal egemenliklerin kaynaklarını ve işleyiş süreçlerini incelemiştir. Onun için asıl sorun insan iradesinden bağımsız olarak meydana gelen çevrimsel (cyclique) bir olguyu açıklamak ve bu düzenli akışın nedenlerini belirlemektir. Ortaya çıkardığı kuram, Platon’un açıkladığı çevrimler kuramını hatırlatmaktadır. İbn-i Haldun için de kral ailelerinin ve yönetici aristokrasilerin evrimini kuşaklar arasındaki psikolojik açıdan görülen farklılıklar açıklamaktadır. Toplumsal hayat doğal bir olgudur. Yaşam koşulları, özellikle coğrafi ortamın ve iklimin şartlarına bağlı olarak şekillenmektedir. Bu koşullar ise siyasal olgulardan daha kararlı ve süreklidir. İbn- Haldun’ göre insan otoriteye gereksinim duyan tek canlıdır; otorite olmazsa anarşi ve düzensizlik hüküm sürer, insandaki kötü güdüler öne geçer. Otorite ise güçle kurulur ve cesaretleri, kendi aralarındaki birlikleri sayesinde onu elde etmeği başaran topluluklara aittir. İktidarı ele geçirme davranışı yaratan nitelikler göçebe hayatı ile kazanılmıştır. Buna örnek olarak İbn- Haldun en büyük fetihleri yapanlar göçebe ya da yarı göçebe toplumlar olan Germen, Hun, Arap, Moğolları gösterir. İbn- Haldun otoritenin ele geçirilme nedenini belirledikten sonra, bir kral ailesinin, bir partinin, bir grubun egemenliğinin ortalama yaşama süresini inceler ve bunun genellikle üç kuşak yani yaklaşık bir yüzyıl sürdüğünü ileri sürmüştür. Buna neden olarak da iktidarın yürütülmesinin umutsuz ve düzensiz kuşaklardan alınıp güçlü gruplara devredilmesini göstermiştir. İktidarı ellerine tutanlar sonunda sahip oldukları iktidarı/otoriteyi fetihlerle ve ispat ettikleri cesaret ve yeteneklerinin bir ödülü olarak değil de doğumlarıyla ya da aile bağlarının bir devamı olarak sahip olduklarını düşünmeye başlarlar. İbn- Haldun’a göre böylece de kendilerini yıkılmaya elverişli bir duruma gelirler. İbn- Haldun otoritenin değişme sürecini incelerken, özellikle maliye ve para sistemlerinden gelen ekonomik kaygılar ile bu çözülme sürecinin daha da ağırlaştığını görmüştür. Her siyasal yıkılışın kamu borçları ile özel borçlar için bir çözüm getirdiğini, yani her yıkılışın aslında mali yönden tam bir hesap tasfiyesi anlamını taşıdığını ileri sürmüştür. O’na göre toplumlardaki pek çok ayaklanma ve zorbalık olayının temelinde borçlanmanı getirdiği sıkıntılar yatmaktadır. İbn- Haldun ayrıca imparatorlukların son günlerinde nüfusun iyice artmış olmasının ve bunun gitgide ekonomik güçlükleri de arttırmasının da çözülme sürecinde etkili olduğunu söylemiştir. |
Sosyoloji SOSYAL YAPI İLE İLGİLİ KAVRAMLAR A - Sosyal İlişki: Birbirinden haberdar olan en az iki insan arasında belirli bir süre devam eden, anlamlı ve belirli amaçlar etrafınd kurulan sosyal bir bağdır. M.Weber’e Göre Sosyal İlişkinin Özellikleri: 1. En az iki kişi arasında olmalı 2. Bir zaman sürecini içermesi 3. Kişi ya da grupların karşılıklı etkileşim içinde bulunmaları 4. Birbirlerinin varlığından haberdar olmaları 5. İlişkiler ortak bir anlam taşıması 6. İlişkide bulunan kişilerin birbirlerini içten karşılıklı bağ duymaları Sosyal İlişki Çeşitleri: 1. Samimiyet Derecelerine Göre a) Birincil İlişkiler: Daha çok cemaat tipi örgütlenmelerde görülen ve yazılı hale getirilmemiş ilişkilere dayanır. Daha çok örf ve adetler biçimindedir. Özellikleri: - İlişkiler karşılıklı duygusal güven anlayışa samimiyete dayalı yüzyüze ilişkilerdir. - Yazılı kurallara bağlı değildir. - Sosyal etkileşim çok güçlüdür. - İlişkiler uzun sürelidir. - Daha çok küçük gruplarda (aile, arkadışlık, köy, komşuluk) görülür. - Bütün toplumlarda görülebilir. b) İkincil İlişkiler: Daha çok cemiyet tipi bir teşkilatlanmada (şirket, sendika,kentler . . .) görülür. Özellikleri: - İlişkiler resmidir. Duygusal iletişim çok zayıf - Yazılı kurallara bağlıdır. - Kıss sürelidir. - Sosyal etkileşim çok zayıftır. - Daha çok büyük graplarda (şehir, şirket, resmi kurumlar ) görülür. - Kitle iletişim araçlarının etkisi çoktur. 2. Sürelerine Göre a) Tesadüfi (geçici): Kısa süreli (bir maçta biraraya gelen insanların ilişkileri)dir. b) Periyodik: Yılın belli zamanlarında kurulan ilişkilerdir. Mevsimlik işçilerin ilişkisi c) Sürekli İlişkiler: Çok uzun süreli ilişkilerdir. Aynı, köyde, şehide oturan insanlar arasındaki ilişkiler gibi. B - SOSYAL STATÜ VE ROLLER: Statü: İnsanlırn toplum içindeki yerini ifade eden bir kavramdır. Statü, kişilerin çocuk, doktor, müslüman, öğretmen, işveren, örneklerindeki gibi kim olduklarını belirtir, ona bir takım haklar sağlar ve yükümlülükler yükler. Statü Çeşitleri: 1. Verilmiş (edinilmiş) Statü: Kişilerin yetenek ve becerilerine bakmadan ve onların bir çabası olmadan, kendileri dışındaki faktörler tarafından sağlanır. Yani kişi doğumuyla, cinsiyetiyle veya yaşıyla ilgili bu statüyü elde eder. Örneğin, Yaşlı, genç, kadın, erkek, siyah, beyaz . . . 2. Kazanılmış Statü: Kişilerin kendi çabaları sonucu elde ettikleri stütüdür.Örneğin, anne, baba, öğretmen rolü çok büyüktür ve çok çabuk değişebilir. Sosyal Prestij (İtibar): Bir bireye ya da kümeye (grub) başka birey ya da kümelerle, ilişkilerinde üstünlük sağlayan duruma denir. Doktorluk statü,doktorun sevilmesi, aranması durumuna prestij denir. Statünün Özellikleri: 1. Her insan birden fazla statüye sahip olabilir. 2. Bazıları doğuştan bazıları sonradan kazınılır. 3. Bazıları doğumdan ölüme kadar değişmezken koşulları daha kolay değişir. 4. Her stütü belli kurallara bağlıdır. 5. Statüler arası ilişkiler ağı vardır. 6. Toplumdan topluma değişiklik gösterebilir. Anahtar (Temel) Statü: Bireyin sahip olduğu statülerden toplum da en etkin olanına anahtar statü denir. Anahtar stütü kişinin toplum içindeki kişiliğini belirler. Cumhurbaşkanı, General, Öğretmen, İmam genellikle kişinin diğer statülerine göre anahtar stütü niteliği taşır. Rol: Toplumun bireyden statüsüne uygun olarak beklediği davranışlarına rol denir. Kişinin her taşıdığı statüye göre bir çok rolleri vardır. Her rol, diğer rollerle olan ilişkilerinin derecelerine göre var olur ve anlam kazanır. Statünün dinamik yönüdür.Bir kimse hem öğretmen, hem sporcu hem parti üyesi olabilir.Rol Pekişmesi: Rollerin birbirini kolaylaştır-masıdır. Ana okulu öğretmeni Rol Çatışması: Bireyin sahip olduğu statülerine uygun rolleri arasında herhangi birine uygun davranışı yapacağına karar verememesi haline rol çatışması denir. Örneğin, bir müdürün evde müdür rolüne devam etmesi, subayın evdekilere asker imiş gibi davranması |
SOSYAL DEĞERLER C - SOSYAL DEĞERLER: Değerler, kişilerin düşünce, tutum ve davranışla-rında birer ölçüt olarak ortaya çıkan ve sosyal yaşamın vazgeçilmez bir öğesini oluşturur.Değerler: Bir gruba ya da topluma üye olanların uymak durumunda oldukları genelleşmiş ahlaki inançlardır. Neyin iyi, güzel ve doğru; neyin kötü, çirkin ve yanlış olduğunu gösteren kriterlerdir. Sosyal Değer Çeşitleri: 1. Pratik Değer: bir toplumun üyelerini birarada tutmaya yönelik inançlardır.Bu değerler kişiler arasında birlik ve dayanışmayı bozacak eğilim ve davranışları kötülerken, toplumun ihtiyaçlarını giderecek davranışları özendirir. 2. İdeal Değer: İnsanın ideside neler yapması gerektiğine ilişkin davranış modelleri önerir. Çoğuna uymak günlük yaşamda mümkün olmasa da önemleri büyüktür.Çünkü, insanları bencillikten kurtarır, toplum sorunlarıyla ilgilenmeye, yüksek ahlaki değerler edinmeye özendirir.3. Egemen Değer: Özgürlük, bağımsızlık, yoksulları korumak, namuslu olmak gibi tüm toplumca benimsenmiş ve korunan, uzun zamandan beri varlığını sürdüren değerlere denir. Özellikleri: - Toplum fertlerinin ortak duygu ve düşüncelerini yansıtırlar. - Toplumun birliğini güçlendirirler. - Toplumsal kurallara temel oluştururlar. - Zorlayıcıdırlar. - Toplumda kuşaktan kuşağa aktarılırlar. - Ahlaki, dini inanç ve ilkelere dayanırlar. - Toplumdan topluma değişirler. - Zamanla aynı toplumda değişebilirler. D - SOSYAL NORMLAR: Bir toplumda insanları belli olaylar karşısında nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen öyle davranmaya zorlayan kurallara sosyal norm denir. 1. Yazılı(Resmi) Normlar: Kanunlar, tüzükler, yönetmelikler gibi devletin yetkili organlarınca düzenleyip, uygulamaya konan, gerektiğinde değiştirilen, devletin ve sosyal düzenin korunmasını ve devamını amaçlayan normlardır. Uymayanlar maddi ve bedeni cezaya çarptırılır. Hukuk kuralları gibi 2. Yazısız (Resmi Olmayan) Normlar: Bireyler arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinden doğan töre, adet, gelenek,görenekler, din kuralları, görgü kuralları gibi yazılı olmayan normlardır. Yaptırmaları mesnevidir. Örf (Töre): Toplum yaşamında yararlı ve gerekli olduğuna ortaklaşa inanılan; kimi yerde yasa ve ahlakın yerine geçebilen, yaptırım gücü (kanun veya norm şeklinde) olan kurallara örf veya töre denir. Adet: Halk tarafından alışılmış ve yaygın olarak kullanılan davranış şekilleridir. Bayramda akraba ve ahbap ziyaretleri yapmak Gelenek: Bir toplumda, eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa geçen kültür mirasları, alışkanlıklar bilgiler ve davranışlardır. Görenek: Bir şeyi görülebildiği gibi yapma alışkanlığıdır. Uyulması için yaptırımı bulunmayan, ya da çok az olan davranış öğeleridir. Din Kuralları: İnsanların Tanrıyla veya diğer insanlarla ilişkilerini düzenler.Sevap ve günah gibi yaptırım çeşitleri vardır. Ahlâk Kuralları: İnsanların kendi nefislerine karşı vazifelerini ve diğer insanlarla ilişkilerinde nasıl davranmaları gerektiğini belirten kurallardır. Görgü Kuralları: Örf ve adetlerin basit biçimidir. Bir kimsenin belli bir olayda nasıl davranması gerektiğini gösterir. Bir toplantıda konuşurken, bir davette yemek yerken bir törene katılırken nasıl davranırız? Hukuk Kuralları: Kişiler arası ve kişi ile toplum arası ilişkileri düzenleyen,maddi yaptırım olan bu nedenle uyulması zorunlu kurallardır. Sosyal Normların Özellikleri - Sosyal değerlerin somut şeklidir. - Toplumun düzen ve devamlılığını sağlar. - Toplumsal kontrolü sağlarlar. - Toplumsal süreç içinde veya merkezi otoritece oluşturulabilir. - Bireylerin davranışlarını sınırlayan emir, yasaklardır. - Toplumdan topluma veya zamanla değişir. - Uymayanlar toplumca cezalandırılır, zorlayıcıdır. - Çoğunluğun sosyal normlara uyması sosyal bütünleşmeye, uymaması ise sosyal çözülmeye neden olur. |
Sosyoloji TOPLUM İÇİN BİLİM VE SOSYAL BİLİMCİNİN GÖREVİ Akademik ortamda, toplumun genelinde olduğu gibi çalışma alanları ve bu alanlarda uzman kişiler vardır. Sözgelimi bir mühendis için önemli olan tekniğini teorisiyle birleştirerek en gelişmiş aygıtı ortaya koymaktır. Bu genel anlamda ‘insanlık için’ özverili bir çalışma olarak literatüre geçse de, genç mühendis için yaptığı şeyin ‘gerçek anlamda’ nereye hizmet ettiği ve bu çok teknik eserin kimlere sunulduğu büyük bir merak konusu değildir. Merak edilse bile kişi kendisini büyük bir zincirin parçası olduğu ve ancak ona kaynak tahsis edebilenler için bilim üretebileceği konusunda inandırır. Bugün iyi bir anlaşmaya imza atmış ve daha da önemlisi bildiklerini hayata geçirme şansını uzun yıllar süren uykusuz gecelerden sonra elde etmiş ‘hırslı’ mühendisimize çalışmalarını toplumun geneli açısından nasıl değerlendirdiğini soracak olsak, ya bunun şu an ki durumu açısından kendisini ilgilendirmediğini söyler ya da için de bulunduğu/bulunacağı organizasyonu aklamak için insani tüm ilkeleri revize etmekten kaçınmazdı. Açıkçası onu ve onun gibi tamamen piyasa ekonomisi şartlarında kendi konumunu, ilmini kullanarak optimum düzeye çıkarmak isteyenleri suçlamak ne kadar gerçekçi olur bilinmez. Ne de olsa artık gerçeklikten kastımız, olumsuz da olsa, insanlık açısından yararsız da olsa, boyun eğdiğimiz gidişattır. Bugün bir mühendis, gitgide zorlaşan rekabete dayalı sistemde kendine bir yer elde edebilmek için kim bilir kaç rakibini egale etmiş, ne angarya işlerde çalışmış, hangi zevklerinden yıllar yılı vazgeçmiş ya da hangi planlarını ertelemek durumunda kalmıştır. Bunların hepsi, uzak gelecekte bir gün emeğinin karşılığını alabilmek ve hatta şansı biraz da yaver giderse sömürü mekanizmaları içinde az da olsa söz sahibi olabilmek içindir.İşte hayatının en az üçte birini bu hayallerin geçek olması uğrunda harcayan birisinden bulunduğu noktayı sorgulamasını istemek fazlaca yıkıcı ve idealist bir yaklaşım olduğu kadar profesyonellik dışıdır da. Zira bu konuda birinci dereceden sorumluluk toplumsal olaylarla ‘mesleki’ olarak ilgilenmeyi seçmiş kişilerindir. O halde duruma toplum ve toplumbilim açısından bakıldığında asıl sorgulanması gereken sosyal bilimlerle uğraşan insanların bakış açıları ve yaptıklarıdır. Çünkü onların topluma karşı sorumlulukları, toplumsal dinamikleri bir bütün halinde görebilecek şekilde profesyonel bir bakış açısına sahip olmaları nedeniyle diğerlerinden daha fazladır. Dahası uzmanlık alanları olması nedeniyle iktisadi,sosyal ve kültürel alanlarda beyan ettikleri fikirlerle toplumu yönlendirme gibi bir işlevlerinin de olması, sosyal bilimcilerin her zaman için ‘insanlığın genel yararını’ göz önünde bulundurmalarını hayati bir ödev kılmaktadır. Günümüzde karşımıza çıkan tabloda ise salt kar marjlarını arttırmak uğruna, bilimi kendilerine göre uyarlayan, yani haksız kazançlarını haklı ve yararlı kılığına büründürmek isteyen, bunun için de yeri geldiğinde sosyal bilimcilere de ‘reddedemeyecekleri tekliflerde bulunan’, böylece gerçeklerin çarpıtılmasını başarabilen bir piyasa anlayışı vardır. Reklam filmi projelerinde kullanılan psikolojik/sosyolojik öğeler, şirket çıkarları uğruna doğa ve toplum açısından zararlı ticari faaliyetlerin aklanması, bilimsel olmayan popülist ekonomi politikalarının kimi ‘akademisyenlerce’ başarılı olarak nitelendirilmesi, karşı çıkanların ise yıpratılması ve hatta harcanmaya çalışılması, toplumun kuramsal bilgisine sahip olan bilim insanlarının ‘doğru olmadığını bildikleri halde’ pragmatik davranarak bilgilerini toplumun geneli karşısında sermaye çevreleri için kullanmaları güncel olarak karşılaştığımız olgulardan sadece bir kaçıdır. Elbette bir kişiyi bulunmayı seçtiği konum yüzünden suçlamak doğru olmaz. Sıradan insanlar için mevcut çarklar içerisinde ‘hayatta kalabilecek’ kadar bir yer edinmek temel amaç olacaktır. Bu onlar için bir seçim değil bir zorunluluktur. Aynı şekilde akademisyen de bilgi ve birikimini ne yönde kullanacağına hür iradesiyle karar verir. Yanlış ve kabul edilemez olan ise sahip olduğu uzmanlığı, sadece kendisi ve dolayısıyla bulunduğu grubun çıkarları adına kullanmak, daha da kötüsü ‘bilimsel bilgiyi bilimsel olmayan çarpıtılmış veri ve analizlerle insanlığın önüne sunmak’, özcesi topluma yalan söyleyip ihanet etmektir. Sosyal bilimciye düşen görevse, bildiklerini korkmadan ve yılmadan söylemek, söylemeyenleri ya da yanlış söyleyenleri eleştirmek, bilgisini bedeli ne olursa olsun insanlığın genel yararı için kullanmaktır. |
SOSYAL KONTROL SOSYAL KONTROL Bireylerin veya sosyal grupların sosyal üzeninin gereklerine uygun biçimde davranmalarını sağlamaya yönelik önlemlerin tümünü ifade eder.Sosyal kontrol, grup ve toplumun, kişinin davranışlarını sınırlandırması ve bu sınırlandırma yoluyla sosyal değerleri benimsemesinin sağlanması demektir. Özellikleri - Kaynağı sosyal yaşamdır ve her toplumda görülür. - Toplumun düzeni ve devamını sağlar. - Her türlü sosyal ilişkiyi kapsar. - Bireylerin toplumsallaşmasını sağlar. - Birey örnek davranış kalıplarını öğrenir ve taklik yoluyla kazanılır. - Toplumdan topluma veya aynı toplumda da değişir. - Toplumsal norm ve değerleri araç olarak kullanır. III. SOSYAL OLAY VE OLGU: Sosyal Olay:Toplum içinde meydana gelen, başlama ve bitiş noktaları belli olan ve birden fazla kişiyi ilgilendiren bir oluşumu, değişimi ifade eder. Sosyal Olgu: Genellikle başlangıç ve bitiş zamanı bilinmeyen nerede başlayıp nerede bitebileceği kesin olarak tesbit edilemeyen bir sosyal oluşumu ve değişimi ifade eder. Tek tek meydana gelen sos olayların genel bir ifade tarzından IV. SOSYALLEŞME: Bireyin toplumsal etkileşim sonucu o toplumun kültür, davranış, düşünme biçimlerini kazanması süresine denir. V. ANOMİ: Düzensizlik ve kuralsızlık ifade eder. VI. SOSYAL DAYANIŞMA: Grup içindeki bireylerin diğer bireylerle uyumlu ilişkilere girmesi ile ortaya çıkan duruma denir. Durkheim'e göre dayanışma çeşitleri a) Mekanik Dayanışma: Toplumda benzer, ortak duygu ve düşüncelere sahip insanlar arasındaki dayanışmadır. İlişkiler dostça ve samimidir. SOSYAL GRUPLAR: A. Tanımı: Belli amaçlar ve bunları gerçekleştirme çabası çerçevesinde toplanmış, belli kurallara göre. belirli süre karşılıklı sosyal ilişkide bulunan,en az iki kişiden oluşan, göreli bir sürekliliği olan bireyler topluluğuna sosyal grup denir. B. Özellikleri ve Fonksiyonları 1 - Grup üyelerin ortak bir amaca sahip olması 2 - İki veya daha fazla kişiden oluşması 3 - Üyelerin karşılıklı sosyal ilişkide oluşması 4 - Göreli bir sürekliliğin bulunması 5 - Grup üyeleri arasında işbirliği ve iş bölümü vardır. 6 - Grubun bireylerin beklentilerine cevap vermesi 7 - Grub bireyleri arasında biz bilincinin olması 8 - Grup üyeleri arasında rol ve statü dağılımı vardır. 9 - Grup üyerine baskı yapar ve yol gösterir. 10 - Yapı ve fonksiyon bakımından zamanla değişir. 11 - Bireyi sosyalleştirir, tutumları değiştirir, pekiştirir. 12 - Grup birey için bir güvencedir. 13 - Grup, işlevini yerine getirdiği sürece vardır. 14 - Kültür grup aracılığıyla nesilden nesile aktarılır |
Avrupa Birliği ve Bilgi Toplumu 1965'te Brüksel Antlaşması ile kurulup 1967'de işlerlik kazanan Avrupa Birliği (EC), Avrupa'da var olan üç örgütü bir araya getirdi: Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (ECSC), Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom) . ECSC, kömür ve çelik sağlanması konusunda ortak bir yol izlemek amacıyla 1952'de kurulmuştu. AET 1958'de üye devletlere ortak bir pazar oluşturmak ve mal, personel ve hizmetlerin serbestçe taşınması amacıyla kuruldu. Euratom da 1958'de kuruldu, amacı atom enerjisinin barışçı amaçla kullanımını sağlamaktır. Başlangıçta her örgütün de altı üyesi vardı; Belçika, Fransa, Federal Almanya, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya - "Altılar Avrupası". Aynı altı ülke Avrupa Birliği'nin de üyelerini oluşturuyordu. Avrupa Birliği kendisini oluşturan kuruluşların amaçlarına uymaya sürdürdü ve kendi uzun vadeli hedefi olarak, ECSC, AET ve Euratom'um ayrı ayrı başarabileceğinden daha geniş kapsamlı uluslararası politik işbirliği sağlandı. 1 Ocak 1973'te İngiltere, İrlanda ve Danimarka, Avrupa Birliği'ne üye oldular. Yunanistan 1 Ocak 1981'de Avrupa Birliği'nin onuncu üyesi oldu. Kuruluşu2. Dünya Savaşı'nı izleyen yeniden kalkınma döneminde ortaya çıkan Avrupa'da işbirliği düşüncesi, başlangıçta Doğu-Batı arasındaki anlaşmazlıktan geniş ölçüde etkilendi. Doğu bloku ülkelerinin karşı çıktıktan Marshall Planı'nı uygulamak için 1948'de Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (EEC), 1949'da Avrupa Konseyi kuruldu. Bunları 1952'de ESCS izledi; bu tek tek hükümetlerden bağımsız olarak karar verebilen ilk uluslararası kuruluştu. ECSC'nin baransı pek büyük olmadı. Özellikle Fransa'nın geniş kapsamlı uluslararası güçlere karşı olması ve örgütün çelik endüstrisindeki kartellere karşı durabilecek kadar güçlü olmaması yüzünden, öncü niteliğinin getireceği sonuçlara ulaşılmadıysa da ekonomi politikası alanında işbirliğine yönelik ilk adımlar atıldı ve 1957'de Roma'da AET ve Euratom'un kurulmasını sağlayan anlaşmalar imzalandı. AET, 1970'den önce bir ortak Pazar ve ortak bir tarım politikası gerçekleştirmenin yollarını aradı, tam bir ekonomik bütünleşmeye 1970'li yıllar içinde varılacaktı. ECSC ile kazanılan deneyimlerin ışığı altında, uluslararası olma niteliği bir ölçüde sınırlandı. Yürütme organı olan komisyon, karar verme süresi içinde hazırlık çalışması yapacak ancak, san kararlar Bakanlar Konseyi tarafından verilecekti. Bu durum 1967'de Avrupa Konseyi'nin kurulmasından sonra da geniş ölçüde sürdürüldü.Avrupa Birliği’nin Kurumsal Yapısı Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısı parlamenter demokrasi ile yönetilen bir ülkenin kurumsal yapısı gibidir. [5] 1. Konsey 2. Komisyon 3. Avrupa Parlamentosu 4. Adalet Divanı 5. Sayıştay 6. Avrupa Yatırım Bankası 7. Ekonomik ve Sosyal Komite 8. Devlet Başkanları Konseyi (Avrupa Zirvesi) Avrupa Birliği’ni oluşturan kurumlar üye devletleri temsil eden ve Bakanlardan oluşan Konsey; Antlaşmaların koruyucusu olan Komisyon; Demokratik yollarla üye ülkelerin temsilcilerinden oluşan, danışma ve denetleme yetkisi olan Parlamento; Üye ülkeler tarafından Topluluk hukukuna uyulmasını sağlayan Adalet Divanı; Birliğin mali denetimini gerçekleştiren Sayıştay; Birliğin dengeli gelişimine katkıda bulunan ve projelerin finansmanını kolaylaştırmak amacı ile kurulmuş olan Avrupa Yatırım Bankası; Ekonomik, sosyal ve bölgesel çıkar gruplarını temsil eden çeşitli danışma kurullarının bulunduğu Ekonomik ve Sosyal Komite; Üye ülke Devlet Başkanları ile Komisyon Başkanı’nın yer aldığı, geleceğe yönelik faaliyetlerin ana hatlarının çizildiği Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi (Avrupa Zirvesi)’nden meydana gelir.Avrupa KonseyiBunların yanı sıra Avrupa Birliği’nden bağımsız olarak kurulmuş, temel insan hak ve özgürlüklerini garanti eden her ülkenin üye olabileceği Avrupa Konseyi mevcuttur. Bu Kurum, hükümetler arası diyalogu geliştirmeye ve Avrupa ülkelerinin sorunlarına çözüm yolları araştırmaya çalışan bir teşkilattır. Üye ülkelerin Dışişleri Bakanlıklarının daimi üyelerinden oluşur. Merkezi Strasburg’dadır. Üç temel görevi vardır: İnsan hakları ve demokrasinin denetlenip uygulanması, toplumsal problemlere çözüm önerileri getirmek ve kültürel bir Avrupa kimliğinin oluşması için çalışmaktır.Avrupa Birliği'nde karar almaTopluluğun karar alma sistemi dikkat çekici bir özellik taşır. Ortak kararların alınışı uzun ve karmaşık bir görünümdedir. Ancak karar süreci geniş bir dayanışma ve uzlaşmaya imkan verecek şekilde planlanmıştır. Komisyon, karar alınması için öneri hazırlayıp Bakanlar Konseyi’ne sunar. Bakanlar Konseyi’nin kendiliğinden karar alması söz konusu değildir. Bakanlar Konseyi, Komisyon’un hazırladığı önerileri görüşür, kabul edilen öneri karar halini alır ve hukuki mevzuata dahil edilir. Bakanlar Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve Ekonomik ve Sosyal Komite’ye Komisyon’un önerisini ileterek görüş ister. Öneri incelenerek görüş bildirilir. Alınan kararlar Topluluk mevzuatını oluşturur. Bu kararlar yaptırım şekli bakımından farklılıklar gösterir. Topluluk mevzuatı, üye ülkelerin milli mevzuatlarının üstünde sayıldığından (Supranasyonel Etki) milli mahkemelerin bunlara uyma zorunluluğu vardır. Toplulukta geçerli hukuki kararlar şöyle gruplandırılabilir: Tüzük (Regulation) : Bütün üye ülkelerin kesinlikle uymakla yükümlü olduğu, ulusal yasaların da üstünde tutulan kararlardır. Yönerge (Directive) : Tüzük ile aynı yaptırım gücünü taşır. Doğrudan değil de ilgili ülkenin hukuk düzeninde herhangi bir düzenleme ile uygulanan kararlardır. Karar (Decision) : Sadece bir üye ülkeye, bir Topluluk kuruluşuna, bir işletmeye ya da özel ve tüzel kişilere yönelik kararlardır. Tavsiye (Recommendation) ve Görüş (Opinion) : Bağlayıcı olmayıp uygulanıp uygulanmayacağı ve ne şekilde uygulanacağı üye ülkelere bırakılan kararlardır. Alınan bütün kararlar Avrupa Birliği Resmi Gazetesi (Official Journal of the European Union) ’nde yayınlanır. Üye ülkeler ve topluluğun genişlemesi1 Mayıs 2004'teki son genişleme ile AB'nin 25 üyesi vardır. 1952/ 1958 yıllarında toplulukta bulunan altı kurucu üye şunlardır: Belçika Fransa Almanya (Batı) İtalya Lüksemburg Hollanda 1958 yılından sonra çeşitli aşamalarda aşağıdaki ülkeler birliğe katıldı: 1973'te: Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık ( İngiltere) 1981'de: Yunanistan 1986'da: Portekiz ve İspanya 1990'da: Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmeleri sonucu, üye ülke sayısı artmamasına rağmen, AB'nin sınırları genişledi ve nüfusu arttı. 1995'te: Avusturya, Finlandiya ve İsveç 2004'te: Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya 1979'da Danimarka tarafından kendini yönetme hakkı verilen Grönland, yapılan halk oylaması sonucu, 1985'te topluluktan ayrıldı. Norveç 1972 yılında yapılan halk oylaması sonucu topluluk üyeliğinden ayrıldı. Fas'ın yaptığı üyelik başvurusu girişimleri değişik zamanlarda, coğrafi gerekçeyle reddedildi. Makedonya 2004 yılında üyelik başvurusunda bulundu. Bulgaristan ve Romanya'nın 2007 yılında Hırvatistan'ın ise 2009 yılında topluluğa katılması beklenmektedir. 17 Aralık 2004 tarihinde Brüksel'de yapılan zirvede Türkiye ile üyelik müzakerelerine 3 Ekim 2005 tarihinde başlanması kararlaştırıldı. |
Sosyoloji SOSYAL VE PSİKOLOJİK YÖNLERİYLE YAŞLILIK Dünyada birçok ülkede yaşlı nüfusun çoğalması giderek hızlanmıştır. İki bin yılında 60 yaşın üstündeki insan sayısı 1950 yılındaki sayının üç katı artacak iki yüz milyondan altı yüz milyona çıkacaktır. Dünya nüfusunda bu genel eğitimin gelişmiş ülkede aha hızlı gerçekleştiği görülmektedir.Ülkelerde doğum oranındaki düşme eğilimi sürdüğü takdirde yaşlı nüfusun oranı çok yükselecektir. Öte yandan doğum ve ölüm hızlarındaki azalmalar dünya nüfusunda ortalama yaşam beklentisini (life expectancy) yükseltmektedir. Yirminci yüzyılda, yaşam beklentisinde, önemli artışlar kaydedilmiştir. Geçen yüzyıl sona, ererken " kırk dokuz yıl olan ortalama yaşam beklentisi yetmiş beş yıla yükselmiştir. Bu sayı Kuzey Avrupa ülkelerinden İzlanda'da kadınlarda 79.2 erkeklerde, 73, İskandinav ve Batı Avrupa ülkelerinde kadınlarda 75, erkeklerde 72.7 civarındadır. Gelecek yüzyılda ortalama yaşam beklentisinin genel olarak 80 yıla, kadınlarda 90 yıla çıkabileceği tahmin edilmektedir. Buna karşılık "yaşam beklentisinin 4045 yılı aşmadığı en düşük ortalamalar Afrika ülkelerinde bulunmaktadır. Bu ülkelerde kadın yaşam beklentisi erkeklerden yüksektir. Gelişmekte olan ülkelerde de yaşlıların sayı ve oranı toplam nüfus içinde gitgide çoğalmaktadır. Veriler dünya nüfusunun yaşlandığını göstermektedir. Bununla birlikte dünya nüfusunun artan bir hızla yaşlanmakta olduğunu gerçeğe aykırı bulanlar da vardır. Onların görüşüne göre yüz yıl önce 20 yaşındaki gençler 30 ya da 40 yılda yaşlılığa ermeyi umarlardı; günümüzde gençlerin gerçekten yaşlandıklarını itiraf etmeden önce 5060 yıl geçmesi gerekmektedir. Yaşlanma daha hızlı değil ağır işleyen bir süreç olmuştur 1982). Günümüzde tıp; insan ömrünü uzatmak ve yaşlılığı geciktirmek için çabalıyor. Son yıllarda Avrupa'daki çalışmalar yaşlılığın kendisi hastalıktır, o nedenle yaşlılık tedavi edilebilir, insan ömrünün uzamaması için hiçbir sebep bulunmamaktadır görüşünü gündeme getirmiştir. Yaşlılık bilimi olan genelinin alanı genişlemiştir. Yaşlılığın biyolojisi, biyokimyası moleküller biyolojisini araştıran gerontoloji bilim dalı ortaya çıkmış, bunun yanında estetik tıp bu konuya ele almıştır. Öte yandan, dünyada kentlerde demografik karakterler değişmektedir. Kentleşme evrensel bir süreç olmakla birlikte dünyanın her kesiminde kentleşme oranı aynı değildir. Çok gelişmiş bölgelerdeki kentlerde 19501975 yılları arasındaki nüfus artışı ile 19752000 yılları arasındaki nüfus artışının aynı hızda olacağının tahmin edilmesine karşılık, gelişmekte olan ülkelerde kent nüfusu genel nüfustan daha hızlı büyümektedir. Kırdan kente göç nedeniyle yaş ve cinsiyet dağıtımı bakımından kırkent arasında farlılık vardır. Dünyanın hemen her bölgesinde kentlerde yaşlıların özellikle kadın yaşlıların erkek yaşlılardan daha fazla oldukları görülmektir. Kırdan kente göç yaşlının statüsünü değiştirmekte, kentte teknoloji, toplumsal yapı, kültürel değerlerin farklığı ve hareketlilik yaşlıyı modası geçmiş,eskimiş yapmaktadır. Demografik beklentiler yaşlı sayılan nüfusun gelişmiş ülkelerde iki bin yılında toplam nüfusun yüzde 15.9'una ulaşacağı doğrultusundadır. Yaşlılar sözü edilen ülkelerde gelir güvenliği, çalışma, emeklilik, sağlık, konut, eğitim, yaşam düzeni ve diğer konularda sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Sanayileşme ve kentleşme sürecinin hızlanması ve ilişkili toplumsal; ekonomik gelişme yakın bir gelecekte gelişmekte olan ülkeleri de yaşlılık sorunu ile yüz yüze getirecektir (U.N., 1976). Özellikle gelişmiş batı ülkeleri açısından giderek bir endişe kaynağını oluşturan nüfus olayının toplumlar ve özel olarak yaşlılar açısından toplumsal, ekonomik sonuçlan vardır. Gelişmekte olan ülkeler bir yandan kalkınmada engel gördükleri nüfustaki hızlı artış eğilimini değiştirmeye çalışırlarken, diğer taraftan yaşlıların yeni ortaya çıkan ihtiyaçları karşısında sosyal refah politikaları belirlemeye ve yürürlüğe koymaya çalışmaktadırlar. Özet olarak toplumsal kültürel ve siyasal bakımdan birbirinden farklı ülkeler batıda sanayi inkılabı ile başlayan, giderek hızlanıp yaygınlaşan dönüşümden etkilenmişler, değişimin yarattığı sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır. Türkiye Cumhuriyet döneminin başlangıcından itibaren hızla gerçekleşen modemleşme sürecini yaşamakta, köklü bir toplumsal yapı değişimine sahne olmaktadır. Kırsal yapıdan kentsel yapıya geçiş bu dönüşümden farklı biçimde etkilenen toplumsal kategoriler oluşturmuştur. Yapısal değişme toplumumuzun temel yapısal özelliklerinden kaynaklanan toplumsal sorunların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bazı kesimlerde değişimin gerektirdiği yeni kurumların oluşmasındaki gecikmeler kültürel geri kalma (cultural lag) olgusunun ortaya çıkmasına, başka deyişle, sorunlara neden olmaktadır. Türkiye'nin nüfus ve toplumsal yapı özelliklerinden kaynaklanan nedenlerle yaşlılık henüz ülkemizde yaygın toplumsal sorun düzeyine çıkamamıştır. Bununla birlikte,özellikle büyük kentlerimizde yaşlıya yönelen hizmetlere ihtiyaç duyulması sorun olma yolunda bir eğilimi göstermektedir. Türkiye 'de yaşlı hizmetleri içinde ilk sırayı sosyal güvenlik programları ve sosyal hizmet programları çerçevesinde kurum bakımı (huzurevleri) almaktadır. Türkiye'de yaşlılık her yönü açısından az işlenmiş bir konudur. Bu çalışmada, yaşlı ve yaşlılıkla ilgili genel bilgiler çerçevesi içinde kurum bakımı gören ve gündüz yaşlılar evine devam eden yaşlıların sosyal uyumu (adjustment) ile yaşlıların bazı niteliklerinin sosyal uyumla ilişkisi incelenmektedir. Araştırmada yaşlılara yönelen kurumsal bakım hizmetleri ve diğer hizmetlerin geliştirilmesinde yardımcı olabilecek bilgilerin sağlanması hedef alınmıştır. |
Sosyoloji SOSYAL GRUP ÇEŞİTLERİ 1 - Grup Üyelerinin Sayısına Göre a) Büyük Grup: Üye sayısı çok olan, ilişki ve etkileşimleri daha sınırlı ve resmi olan gruplardır. İkincil ilişkiler hakimdir. Şehir gibi gruplardır. b) Küçük Grup: Üye sayısı sınırlırdır ve ilişkiler yüzyüze (birincil)dir. Köy,aile 2 - Grubun Süresine Göre: a) Geçici Gruplar: Belli bir iş yapmak veya belli bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen kişilerden oluşur. Bunun için kısa ömürlü ve geçicidirler. Mevsimlik işçi, izciler grubu. b) Sürekli Gruplar: Genellikle grup üyelerinin ömürlerinden daha uzundur. Millet,aile, köy, şehir, gruplar 3 - Bireyin Gruba Katılışına Göre: a) Resmi Gruplar: Yetkili organlarca oluşturulmuş ve önceden belirlenmiş yasa, tüzük, yönetmelik gibi hukuk kurallarına göre düzenlenmiş gruplardır. Milli eğitim de çalışan grup. b) Resmi Olmayan Gruplar: Kanun ve yönetmelikler yerine grup üyeleri tarafından geliştirilen kurallara göre var olan gruptur. Genellikle küçük gruplardır. Aile, arkadaş grupları, imece (bir örgütte kendiliğinden doğmuş yardımlaşma şekli), klik-hizip (bir örgüt düşünce ve davranış bakımından ayrılık gösteren küçük gruplaşma) gibi... 4- Bireyin Gruba Katılışına Göre a) Bireyin Kendi İradesiyle Katıldığı Grup: Gruba girip çıkmanın serbest olduğu gruplardır. Arkadaşlık, klup, demek grupları b) Bireyin İrade Dışı Katıldığı Grup: Bireyin doğal yolla katıldığı gruptur aile millet, kastlara bireyler doğal yolla katılırlar. Türk veya Fransız olmak kişinin ömrü boyu devam eder. 5 - Sosyal İlişki Tiplerine Göre: a) Birincil Gruplar: Üyeleri arasında birincil (yüzyüze, samimi) ilişkilerin olduğu gruptur. Aile, arkadaşlık, komşuluk, komşuluk b) İkincil Gruplar: Üyeler arasında ikincil ilişki bulunan, bulunan, bu ilişkilerin yasa, yönetmeliklerle belirlendiği gruplardır. Üyeler arsındaki ilişkilerde çıkar duygusu egemendir. Dernekler, sendikalar, siyasi gruplar gibi... 6. Ferdinan Tönnies’in Grup Sınıflaması a. Cemaat: Zaman içerisinde yavaş yavaş meydana gelen, bireyleri arasında duygu ve düşünce birliği olan insan topluluğudur. Irk, etnik köken ve kültür bakımından farklılaşmış kişilerden meydana gelirler. Cemaat üyeleri arasında sıcak, samimi,yürekten, duygusal ilişkiler vardır. Aile, akrabalık, klan gibi kana bağlı; komşuluğa dayanan köy gibi yere bağlı, düşünce ve duygu benzerliğine dayalı topluluklar cemaate örnek verilebilir. b. Cemiyet : Irk, etnik köken, sosyo ekonomik statü ve kültürce farklılaşmış topluluklardır. Cemiyetler kişisel olmayan, soğuk, rasyonel ve özgür ilişkiler üzerine kuruludur. Sanayi ve ticaret işletmeleri, baskı grupları, şehirler gibi örnekler.... Cemaat-Cemiyet Özellikleri Cemaat (Topluluk) Cemiyet (Toplum) - Ortak irade - Üyelerin kişiliği yok - Toplum çıkarları - İnan - Din - Töre, adet - Doğal dayanışma - Ortak mülkiyet -Bireysel irade Var Birey çıkarları İdeoloji Kamuoyu Moda, geçici arzular Sözleşmeli dayanışma Bireysel mülkiyet |
Sosyoloji Bilim Olarak Sosyoloji Sosyolojinin gelişimi, toplumsal olayların da doğa bilimlerinin kulandığı yöntemlerle incelenebileceği temel düşüncesine bağlıdır. Comte'un başlangıçta kullandığı "toplumsal fizik" adının olsun, toplumsal olayları "birer nesne gibi" ele almak gerektiğini söyleyen Durkheim'in formülünün olsun, kökeninde bu yatar. O dönemde sosyolojinin, doğa bilimleri gibi, olayları olduğu gibi betimleyebildiği ve böylece, "değer yargıları" yerine, "gerçek yargıları" geliştirebildiği oranda bir bilim olduğuna inanılmaktaydı. Bu tutum, gerçek bir düşünsel devrim oluşturmuştur. Daha önceleri, birkaç ender olağan dışı kişi bir yana bırakılırsa 'Aristo, Makyavel, Jean Bodin ve özellikle Montesquieu) toplumsal olgular, esas olarak felsefi ve ahlaki açıdan incelenmekteydi. Toplumun ne olduğu değil de, insan doğasına ve insan yaşantısının amacına, v.d. ilişkin dinsel ve fizik ötesi birtakım inançlara göre toplumun ne olması gerektiği tanımlanmaya calışılmakta yani değer yargılarına varılmaktaydı. İnsan ve toplumun, "birer nesne gibi" bilimsel şekilde incelenebileceği düşüncesi bile, kutsal şeylere karşı bir saygısızlık olarak görülmekteydi. Gerçekten de toplum bilimi düşüncesi ile insan özgürlüğü arasında mutlak bir çelişki olduğu kabul edilmekteydi. Bilim kavramı o zamanlar, kesin bir gerekirciliğe (determinizm) dayandırılmıştı. Buna göre bir A öncülü her zaman bir B sonucu verecekti ve zaten bilimsel yasa da ikisi arasındaki bu bağlantıda ifadesini bulacaktı. Bu, B'nin kaçınılmaz şekilde A'yı izlemesini engelleyecek herhangi bir gücün araya girmeyeceğini varsaymaktadır. Bu anlamda sosyolojik yasa kavramı, insanın özgür olmadığını kabul eder. Özgürlük kavramı, geleneksel gerekerciliğe karşıdır. Özgür olmak, kendi kendini, hiç değilse kısmen belirleme olanağına sahip olmak yani bütünüyle dışardan belirlenmiş olmamak demektir. O halde geçen yüzyılın bilim adamları, toplum bilimlerinin varlığını olanaklı kılmak için tümüyle aldatıcı saydıkları insan özgürlüğünü yadsıma yolunu seçmekteydiler. Bu şekilde bitmez tükenmez birtakım felsefi tartışmalara girişilmekteydi. Bugün bunlar aşılmıştır. Artık gerekircilik bundan çok farklı bir biçimde, istatistik bir gerekircilik olarak anlaşılmaktadır. Bu, özgürlük kavramını yadsımaz; yalnızca, somut koşulların olası sonuçlarını ifade eder ki özgürlük, bu koşullar içerisinde kullanılabilir. Parislilerin % 60'ının 15 Ağustos'ta başkenti boşalttıklarını söylemek Parislilerin herbirinin o gün kentte kalmak ya da uzaklaşmak özgürlüğünü sınırlamamaktadır. Bu istatistik gözlem yalnızca, toplumsal alışkınlıkların Parislileri 15 Ağustos'ta Paris'ten kaçmaya zorladığını ve insan istemlerinin içerisinde belirlendiği toplu koşullarda bir değişme olmadığı takdirde % 60'ının bu daha yüksek eğilime karşı çıkmak yerine onu izlemeyi seçme olasılığının daha yüksek olduğunu söylemektedir. istatistik gerekircilik, olasılık terimleriyle toplu davranışları ifade ettiğinden, bu toplulukları oluşturan bireylerin belli özgürlüklere sahip olduklarını göz önünde bulundurmaktadır. İstatistik gerekircilik ilkin, toplum bilimlerine temel olmuştur, sonradan fizik bilimlere de az çok yayılmıştır. Artık burada da A unsurunun mutlak bir B unsurunun ortaya çıkmasına yol açtığı söylenilmemekte, A'nın ardında B'nin görülme olasılığının şu ya da bu kadar olduğu söylenilmektedir. Çoğu durumda bu olasılık oldukça yüksektir ve karşıt olasılık hemen hemen yok gibidir. Yine de atom düzeyinde durum biraz farklılık gösterir. Şöyle ki, burada bi A faktörünün ardından, her biri de bir hayli yüksek olasılıkla (B, C, D, E) gibi birçok hipotezin gerçekleşmesi mümkündür. Böylece bugün XIX. y.y. sonuna göre, fizik ve toplum bilimleri karşılaştırmasına değin görüşler tersine dönmüştür. Eskiden, toplum bilimleri, o zaman mutlak kabul edilen fizik gerekirciliğin bulunduğu varsayılarak, fizik bilimlere göre düzelenmekteydi. Bugün ise fizik gerekirciliğin toplum bilimlerinin örneğini verdiği istatistik gerekircilik görüntüsüne uygun biçimde göreceli (relatif) olduğu kabul edilmektedir |
Sosyoloji Grup Dışındaki Topluluklar: A. Kalabalık (Yığın) : Aralarında fiziki yakınlık bulunmalarına rağmen,karşılıklı ilişkiler, birleştirici, bütünleştirici bağlan bulunmayan veya yüzeysel ilişki ve geçici bir süre için birbirine bağlanan insan birimleridir. Rastlantı sonucu oluşurlar. Durakta otobüs bekleyenler, yangını seyredenler. - Kalabalıklar (sıradan kalabalık. - İzleyiciler (dinleyici, seyirciler) - Gösteri Toplu - Etkin kalabalıklar B. Sosyal Kategori : Ortak niteliklere sahip olan, fakat aralarında hiçbir ilişki olmayan kişilerin oluşturduğu bir bütündür. Örneğin, öğrenciler, taksi şoförleri, memurlar, yaşlılar. Kategori Şekilleri 1. Kitle : Ortak sosyal niteliklere sahip olan insanların oluşturduğu, (fiziksel yakınlıkları bulunmayan) kategoridir. Aynı gazeteyi okuyanlar, aynı futbol takımını tutanlar. 2. Sosyal Sınıf : Aynı hayat tarzına sahip, gelir, eğitim-öğretim, kültür ve meslek gibi çeşitli özellikler bakımından birbirine benzeyen insanların oluşturdukları kategoridir. Örneğin, işçi, işveren, köylü. 3. Azınlık : Bir topluma egemen olanların yararlandığı haklardan (belirgin farkları nedeniyle) yararlanamayan insanların oluşturduğu bir kategoridir. Batıdaki Türkler |
Sosyoloji Sosyolog Behice Boran Behice Boran (1 Mayıs, 1910 - 7 Ekim, 1987) Sosyolog ve sosyalist siyasetçi 1 Mayıs 1910’da Bursa’da doğan Boran, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ni bitirdikten sonra ABD’ye gitti. Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorasını tamamladıktan sonra 1939’da yurda döndü ve AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne doçent olarak atandı. Öğretim üyeliği yıllarında (1939-1948) çıkardığı Yurt ve Dünya, Adımlar dergilerinde sınıflar arası akışkanlık, işçi, köylü ve gençlik sorunları, demokrasi ve hümanizm konularında yazılar kaleme aldı. 1946’da Nevzat Hatko ile evlenen Boran 1948’de siyasal görüşleri yüzünden Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes ile birlikte üniversiteden uzaklaştırıldı. 1950’de kurucuları arasında yer aldığı Barışseverler Cemiyeti’nin ilk genel başkanı seçildi. Cemiyet, Menderes hükümetinin Kore’ye asker göndermesini kınayan bir bildiri yayımlayınca kapatıldı ve Boran 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. 1953’te Türkiye Komünist Partisi (TKP) davasıyla ilgili görülerek tutuklanmasına karşın, kanıt yetersizliğinden salıverildi. 1962’de Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu. Birinci Büyük Kongre’de (1964) MYK’ya seçildi. 1965 genek seçimlerinde TBMM’ye Urfa milletvekili olarak giren Boran, SSCB’nin Çekoslovakya’nın işgalinden (Ağustos 1968) sonra, Genel Başkan Mehmet Ali Aybar ile görüş ayrılığına düşen grubun içinde yer aldı. Aybar ve arkadaşlarının partiden ayrılmalarının ardından, Dördüncü Büyük Kongre’de genel başkanlığa getirildi (1970). 12 Mart 1971 Muhtırasını izleyen günlerde tutuklandı; TİP, Anayasa Mahkemesi’nce kapatıldı, Boran 15 yıla mahkûm oldu. 1974 genel affından yararlanılarak salıverildi. 1975’te ikinci kez kurulan TİP’in genel başkanlığına getirildi. 12 Eylül Darbesinde (1980) kısa bir süre evinde gözetim altında tutulan ve Kasım 1980’de sağlık sorunu nedeniyle yurtdışına çıkan Boran 1981’de yurttaşlıktan çıkarıldı. 12 Eylül’de kapatılan Türkiye İşçi Partisi’nin son genel başkanı, siyasetçi ve sosyolog Behice Boran (Hatko) 7 Ekim’de 1987'de Brüksel’de öldü. Ölümünden birkaç saat önce Türkiye Komünist Partisi (TBKP) adını aldığını kamuoyuna duyurdu. Cenazesi Türkiye’ye getirilen Boran, TBMM ve İstanbul’da düzenlenen törenlerin ardından 18 Ekim’de İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verildi. |
Sosyoloji NASIL BİR TOPLUM NASIL BİR SOSYOLOJİ Konusu toplum olan bir bilim hakkında söz söyleyebilmek için hem bilimsel donanım açısından donanımlı hem de iyi bir gözlemci olmak gerekir. Ancak içerisinde yaşadığımız toplum konusunda herkesin ortalama da olsa bir fikri düşüncesi vardır en azından ikili sohbetlerimizde ne olacak memleketin hali cinsinden soru cümleleriyle hem kendi fikrimiz beyan ederiz hem de başkalarının düşüncelerini de öğrenme yoluna gideriz .Topluma önyargısız bakabilmek şüphesiz oldukça zordur çünkü hepimiz bu toplumun birer bireyiyiz. Einstein "Ne hazin bir çağda yaşıyoruz bir önyargıyı ortadan kaldırmak atomu parçalamaktan daha güç"derken bizim önyargılarımızın yaşadığımız çağı algılayışımızda ne büyük engeller çıkarttığını da gözler önüne sermekteydi... Bilgi çağının bütün ihtişamıyla yaşanmakta olduğu günümüzde , bilginin işlevinde önemli değişiklikler oldu. Bu çağda Bilgi bir performans artırma aracı olarak kullanılmaya başlandı , bilginin gerekliliği ve paylaşımı bir yana , ne işe yarar ? sorusu bilgi için daha çok sorulan bir soruya karşılık gelmekte. Yaşanılan çağ bilgi sınırlarını da değiştirdi bilmek için daha çok maddi güçler, istek, ilgi yeterli olmaya başlamıştır. Bu da yaş cinsiyet gibi faktörlerin bilme üzerindeki etkisini azaltmıştır. Bilme özgürlüğündeki sınırsızlık diğer toplumsal değerlerin de erozyona uğramasına sebep olmuştur. Bilginin içeriğindeki değişiklikler bilgi sahibi kişinin mütevazı olmasını ortadan kaldırdığı gibi bilenin ayrıcalıklı konumunu pekiştirmiş ancak bilginin aktarılması ve el değiştirerek daha çok kişi tarafından bilinir hale gelmesinin karşılığı para olmaya başlamıştır. Toplumbilimin şüphesiz tüm bu değişmelere kayıtsız kalması düşünülemez . Çünkü toplumbilim durağan değişmez kalıpları olan bir bilme edimi değildir. Toplumsal değişme toplumbilimin olaylara bakışını ve öngörüsünü de değiştirmektedir. Zaten toplumbilimin amacı toplumu islah etme değildir olmamalıdır toplumsal dönüşümlerde rotanın şaşırılmaması açısından yol gösterici bir işlevi olmalıdır toplumbilimin.... İçinde yaşadığımız kent de tüm bu toplumsal dönüşümlerden payını almaktadır Nerede yaşarsak yaşayalım bir mekan olarak kent de kimliğimizin bir parçasıdır. Kent Sosyolojisinin anlaşılmasına yardımcı olması gerekli konulardan biri de "İnsanların neden birbirlerini gördükleri ancak duymadıkları" sorusuna yanıt aramak olmalıdır. Sorunlarını ve yaşamı gören ancak onları duymayan anlamayan onların üzerine eğilmeyen insan Işıklı camlara da bakmaktadır, komşu kavgalarına da, yoldan geçen araçlara da futbol oyununa da ... Bilgi çağı söylemek istediklerini elbette görüntülerle pekiştirmektedir . Söz tüm bu sanallaşma eğiliminden en çok zarar gören iletilerden biridir. Topu topu 500-1000 kelime ile konuşan uzun konuşmayı sevmeyen selamlaşmalarında bile işaret dilini kullanmayı yeğleyen bir toplum görüntüsüne gelinmektedir yavaş yavaş ... Tüm bunlara insan yaşamında önemli denge unsurlarından olan etik-estetik dengenin estetik lehine bozulması da eklenirse komşularını tanımayan, sadece kendi sorunlarıyla uğraşıp onları da çözemeyen insan bir üst yabancılaşmayı yaşamaya başlamıştır. Nurdan Gürbilek "Vitrinde Yaşamak "adlı eserinde "İnsanın dünyayla olan ilişkisinin aslen bir seyretme ilişkisine dönüşmesi" fikrini reklamcılığın etkisinin artmasıyla pekiştirir ve der ki "Reklamcılık tüm yaşantımızı vitrine çevirdi" Tüm bu yaşananlar "Hayat denen seyirlik oyun" ifadesini güçlendirir .Daha çok makyaj ve daha çok maske, daha çok takı gerçekleri saklamaz sadece üzerlerini geçici sürelerle örter . Ayrıca tüm bunlar doğruyu "sade"ce seyretmemize bile izin vermez . Şimdi "sade"yi yaşamak öylesine zorlaşmıştır ki mutlaka "biri bizi gözetliyor "dur. Toplumun bireyler üzerinde kurduğu değişeceksin ! ve onlar gibi olacaksın hem de hemen şimdi zorlaması bizi televizyonda gördüğümüz insanlar gibi giyinmeye onlar gibi düşünmeye ve onlar gibi yaşamaya zorlamaktadır. Toplumun farklı olana ne ihtiyacı ne de hoşgörüsü kalmamıştır. Sosyologların değişen toplumsal değersizlikler enflasyonu içerisinde gördüklerini ve geleceğe yönelik saptamalarını tüm toplumu aktarma Bilgiyi paylaşma zorunlulukları ortaya çıkmaktadır. Kentte ve yaşadığımız tüm mekanlarda bu aslında mümkündür. Toplumbilimciler örnek insanlar olmak zorunda değildirler ancak en azından İnsan ! olmak zorundadırlar .yani sıradanlaşmamalı bayağılaşmamalıdırlar. |
Sosyoloji TOPLUMSAL DEĞİŞME ANLAYIŞI Son yıllarda Anglosakson toplumsal bilimlerinin önde gelen kişisi olan Parsons,kuramını,klasik ekonomistlerin rasyonellik ilkesine,pozitivistlerin determinist biyoloji kanunlarına ve idealistlerin kültürel değerlerine dayanarak kurmuştur.Parsons bu üç modelin de gerçeğin bir kısmını yansıttığına ve bu nedenle uzlaştırılmaları gerektiğine inanır. Amerikan sosyolojisinin anlaşılması en zor kişisi diye ün yapmış olan Parsons’un çalışmalarını anlayabilmek için önce onun terminolojisini bilmek gerekir.Toplumsal yapı,toplumsal sistem ve aktör onun en çok kullandığı terimlerdir. Parsons toplumsal bir pozisyon ve dolayısıyla bir rol sahibi olan kişiye aktör diyor.Toplumsal sistemi ise Parsons’a göre aktörler arasındaki etkileşim süreçlerinin sistemidir. Yapı, Parsons’a göre birimlerin nispeten istikrarlı bir kalıp gösteren ilişkileridir. Toplumsal sistemin birimi aktör olduğuna göre de, toplumsal yapı aktörlerin toplumsal ilişkilerinin kalıplaşmış sistemidir. “Sosyolojiyi çok iyi bilmek sosyolojik kavramları iyi bilmekle olasıdır” anlayışından hareketle Parsons’ı da anlayabilmek Parsons’ın kullandığı temel kavramları iyi bilmemiz gerekmektedir. Bu yüzden öncelikle Parsons’ın kullandığı temel kavramları açıklayalım: Eylem: Parsons’a göre eylem , tek tek bireylerin oluşturduğu bir birliktelik durumunda ortaya çıkan bir süreçtir.İnsan eylemi , evrensel insan toplumları, dil çevresinde odaklaşan sembolik sistemler yönünden kültüreldir. Tüm eylem insanların eylemidir. Aktör:Parsons’a göre aktör toplumsal bir pozisyon ve dolayısıyla rol sahibi olan bireydir.Aktör sosyal bir varlıktır,toplum tarafından belirlenen rolleri yerine getirmekle yükümlüdür. Statü-rol:Statü-rol aktörün sosyal sistem içinde diğer aktörlere göre pozisyonunu belirler.Aktörün içinde bulunduğu pozisyon statüsüne göre belirlenir.”Rol”aktörün diğerleriyle ilişkisinde yaptıklarının sosyal sistem için işlevsel önemi bağlamında görülmesidir. Sosyal davranış: Parsons’a göre sosyal davranış sosyal sistemin en temel birimidir,aktör ve diğer aktörler arasındaki etkileşim işleminin kısımlarından biridir. Sosyal yapı:Parsons’a göre sosyal yapı, aktörlerin sosyal etkileşimlerinin kalıplaşmış sistemidir,davranışı yönlendiren karşılıklı ilişkili roller,birliktelikler,normlar ve değerlerin bir kümesidir. Sistem: Parsons’a göre sistem aynı tip eylem içinde birleşmiş karşılıklı ilişkili birimlerin kümesidir.Sistem,öğeleri ve dış çevreden istenen görevleri yapmak ve karşılaştığı gerilimlerle uğraşmak için işlemler kümesine ve iç yapıya sahiptir. Bu terimlere dayalı olarak, Parsons’ın çalışmaları şu esaslar üzerine kurulmuştur. 1-Amaç olarak tek bir kuram peşinde koşar. 2- Parsons’a göre uygun bir genel sosyoloji kuramı, bir eylem kuramı olmak zorundadır. Yani kuramın temel mekanizmasını, belli amaçlar, değerler ve normatif standartlar çerçevesinde davranarak, kendilerini belli durumlara ayarlayan aktörler meydana getirir. 3-Anlamlı bir eylem kuramı, gönüllülük esasına dayanmalıdır. 4-Gönüllülük esasına dayalı bir eylem kuramı, fikirlere ideallere amaçlara ve normatif standartlara, değişkenler olarak bakar. Parsons’a göre karmaşık örgütsel ilişkilerin çeşitli düzeylerinde yeni sistemler ortaya çıkar. Bunlar, kendilerini meydana getiren parçaların ya da öğelerin işleyişlerine bakılarak anlaşılamazlar ve kuram içinde nedensel ilişki sahibi değişkenler olarak ele alınmalıdırlar. Parsons’ın değişme modeli farklılaşma fikrine dayanır. Farklılaşma, toplumdaki yeri iyi-tanımlanan bir birimin veya alt sistemin daha geniş bir sistem için hem yapı ve hem de işlevsel önem bakımından farklı birimlere bölünmesi sürecidir. Farklılaşma süreci içersinde çeşitli fonksiyonlar kendi yapısal birimlerine sahip olurlar. Örneğin, bir zamanlar aile içersinde yerine getirilen üretim ve sosyalizasyon süreçleri artık fabrikalarda ya da okullarda yerine getirilmektedir. Bu farklılaşma Parsons’a göre, aynı zamanda yeniden bir bütünleşme gerekliliği ortaya koyar. Bu ise köprü görevi yapan kurumlar aracılığıyla çeşitli fonksiyonları yerine getiren toplumsal üniteler arasındaki ilişkileri düzenleyen bir normatif sistemin varlığını gerektirir. Parsons’ın Toplum Modeli: Parsons’ın bu farklılaşmaya dayanan yapısal-fonksiyonel çözümlemesini daha iyi anlayabilmemiz için onun toplum modelini sosyal, kültürel ve kişilik sistemleri açısından ele almamız gerekir. Parsons, bir toplumda 3 sistem tanımlar: 1-Kişilik sistemi ,2-Sosyal sistem,3-Kültürel sistem. “1-Kişilik Sistemi: Parsons’a göre her birey (aktör) hedefe yöneliktir, belli güdüler ve kültür tarafından belirlenen gereksinimleri vardır. Birey benliğini (ego) bütünleştirmek ve hazlarını yükseltmek için güdülenir. Parsons’a göre, kişilik aksiyon teorisi içinde incelendiği zaman her bireyin güdüsel ve değer yönelimli (value-oriented) bir birleşme yoluyla aksiyon içinde kendi durumuna yöneldiği görülür. 2-Sosyal Sistem: Parsons’a göre, sosyal sistem bireylerin aksiyonundan oluşmuştur. Sosyal sitemi oluşturan aksiyonlar, aynı zamanda bireysel aktörlerin kişilik sistemlerini oluşturan aksiyonlardır. Bu bağlamda aktörlerin çoğunluğunun etkileşiminin bir sistemi olan sosyal sistem genellikle kurumsallaşmış değer sistemine göre karakterize edilir. Bu yüzden sosyal sistemlerin ilk fonksiyonel zorunluluğu, sistemlerin kurumsallaşması ve değer sistemlerinin bütünlüğünü korumaktır. Yine sosyal sistem, aktörlerin gereksinimlerinin önemli bir kısmını karşılamak zorundadır. Ve aynı zamanda sosyal sisten varlığını sürdürmek için diğer sistemlerden zorunlu olarak destek almak zorundadır. 3-Kültürel Sistem: Parsons kültürel sistemi, kendi diğer sistemlerini tanımlarken yaptığı gibi, diğer aksiyon sistemleriyle olan ilişkisine göre tanımlar. Bundan dolayı kültür, sosyal sistem içindeki kurumsallaşmış örüntüleri (institutionalized patterns), kişilik sisteminin içselleşmiş yönlerini ve objelerin aktörlere yönelimini içeren sembollerin düzenlenmiş ve bir sistemi olarak Parsons tarafından ele alınır.” (1) Parsons,yukarıda bahsettiği üç sistemi birbirleri için vazgeçilmez nitelikte bulur.Busistemleri meydana getiren ‘eylem’e gelince, bu, özel bir “stimuli”ye yapılan ad hoc tepkilerden değil,aktörün bir durum içinde çeşitli konularla ilgili olarak geliştirdiği beklentiler sistemine göre yaptığı tepkilerden meydana gelir. Parsons,üç toplumsal sistem belirler:Grup,örgüt ve toplum.Grup ve örgüt,toplum için temel fonksiyonları yerine getirmekle kalmaz,aynı zamanda topluma benzer şekilde örgütlenmişlerdir.Bütün bu toplumsal sistemlerin bir değer sistemi, bir uyum mekanizması, işleyiş kuralları ve bütünleştirici bir mekanizması vardır. “Parsons’ın evrimci toplum kuramının hedefi sistemlerin kendi çevrelerini kontrol etme yeteneklerinin artmasına doğrudur.Toplumların işlevsel ön gerekliliklerin kuramsal bir çözümlenmesi ve arkeolojik, antropolojik ve tarihsel bulguların incelenmesiyle Parsons evrimsel gelişmede kontrolü mümkün kılan önemli atılımları belirlemiştir.Bunlardan biride çevreyi kontrol etmek için gerekli en uygun olan becerili liderlerin ortaya çıkmasını sağlayan, eşitsizlikleri tanıyan tabaklaşma sisteminin doğmasıdır.” (2) “Parsons, aktörlerin toplumsal eylemlerinin toplumsal kurumlar tarafından belirlendiğini söyler.Toplumsal kurumlar,yada kurumsal kalıplar, belli bir toplumda hangi toplumsal eylemlerin yada toplumsal ilişkilerin meşru yada beklenen eylem ve ilişkiler olduğunu belirler.Buradaki meşruluk terimi, bir yaptırımı kapsar ve belli bir eylemin yapılmasının hiç olmazsa kuvvetli bir şekilde eleştirileceğini belirler.Bir başka deyişle toplumsal kurumlar (din,ahlak,ekonomi gibi), bireylerin belli toplumsal kişiliklerinde sahip oldukları rollerin yerine getirilmesini düzenler.” (3) Kuramsal olarak Parsons yapıların değiştiğini kabul etmektedir. Parsons değişim olasılığına karşı bir ilgi duymaktadır. Bir toplum, uzmanlaşmış sistemlerden ve bunların alt sistemlerinden oluşur, her birisinin diğeriyle ve toplumsal sistemin kendisinin dışında kalan çevrelerle (yani, kültürel sistem ve kişilik sistemi) sınır alışverişi vardır. Parsons’a göre her toplum varlığını sürdürmek, hedeflerine ulaşmak, uyumlu olmak ve bütünleşmek için karşılaştığı problemlere çözümler bulmak zorundadır.Toplumda bu çözümler dört kurumsal yapı veya kurumsal alt sistemle sağlanabilir.Şimdi bu alt sistemleri kısaca açıklayalım: a-Ekonomi:(Uyumu sağlamak için) Parsons’a göre ekonomi, toplumun üyelerince gereksinim duyulan maddi kaynakları üreten ve dağıtan bir kurumdur.Toplumun fonksiyonel zorunluluklarından uyuma hizmet eder. b-Politika:(Hedeflere ulaşma) Parsons’a göre politika, toplumun ortak hedeflerini seçmek ve bu hedeflere ulaşmak için toplumun üyelerini güdüleme hizmet eder. c-Akrabalık:(Örüntü sürdürme) Parsons’a göre akrabalık sosyal etkileşimin kabul edilen ve beklenen örüntülerini sürdürme işlevine hizmet eder.Sosyalleştirme mekanizması yoluyla bireyler arası gerilimi denetleme işlevini yüklenmiştir. d-Topluluk ve örgütlenmiş din:(Bütünleşme) Parsons’cı anlamda topluluk ve örgütlenmiş din, eğitim ve kitle iletişim gibi kültürel kurumlar sosyal sistemin bütünleşme işlevine hizmet ederler. e-Kültür: Parsons’a göre kültür, sosyal etkileşimin kabul edilen ve beklenen örüntülerini sürdürme fonksiyonuna hizmet eder. Parsons, gerek daha önce belirttiğimiz farklılaşma modeli ile, gerekse daha sonra kavramsal gelişimini incelemeye çalıştığımız kişilik sistemi özellikleri ile toplumsal değişmeyi bir denge içersinde basitten karmaşığa doğru giden bir toplumun normal bir evrimi olarak görür. Fonksiyonların bölünmesi sonunda ortaya çıkan bütünleşme ihtiyacı Parsons’un kişilik sistemleri ve toplumsal sistemler kadar, kültürel sistemlere de önem verdiğini göstermektedir.Bir diğer deyişle toplumsal sistemde fonksiyonların ayrımı sonunda meydana gelen yapısal farklılaşma kültürel sistemlerin yardımıyla bütünleşmeye gidecektir. Eleştiriler: Parsons kuramsal kavramsal düzeyini işlevselciliğin toplumsal düzen probleminde odaklaşan konsensüs yaklaşımına göre geliştirmiştir.Teorik incelemeler toplumların dayanıklı, durağan, birleştirici, bütünleşmiş tümler, kültürel ve sosyal-yapısal düzenlemelerde farklılaşmış tümler olarak görülebildiği varsayımına dayanır. C.Wright Mills Parsons’ın teorisini çok soyut düzeyde ortaya koymasına “soyutlanmış empirisizm” diyor ve böyle genel ve soyut düşünme bir düzeyini seçmenin gözlem yapmada yararlı olmayacağını iddia eder.Zaten Parsons’a 1950’lerde yöneltilen düşmanca tavır en sert ifadesini C.Wright Mills’te bulmuştur.C.W.Mills’e göre; Parsons’ın esrinin %50’si laf salatası, %40’ı sosyoloji el kitabı, geriye kalan %10’u ise tutucu bir ideolojiden ibarettir. Parsons’a gelen en sert eleştirilerden biride Ralph Dahrendorf ‘dandır.Dahrendorf’a göre Parsons’ın teorisi bir ütopya gibidir.Çünkü değişme dinamiği yoktur. Ona göre Parsons iki şey yapmıştır: Toplumsal dengeyi vurgulamış ve sürekli normlara önem vermiştir.Toplum nasıl sürekli kılınır ve bu sürekliliği sağlamak için normlar nasıl değerlendirilir? Sorularını açıklamıştır. Fakat bir toplumsal süreç, hem düzen hem de değişmeden oluşur. Sosyolojik bir teorinin hem toplumsal düzeni hem de toplumsal değişmeyi açıklayabilecek yeterlilikte olması gerekir “Sosyal düzen nasıl mümkün olur”.konusuyla ilgilenen ve sosyal düzeni sosyal sistemin önemli kısımlarından biri olarak gören Parsons’ın, genellikle son derecede karışık ve bu yüzdende anlaşılması gereken zor olan kuramı, yapısal-işlevsel çözümlemenin genel niteliği olan denge kuramıyla belirlendiği için, toplusal değişmeyi yeterince açıklayamaz . E.Kongar’a göre Weber ve Durkheim’in temel kavramlarını yabancı bir terminaloji icat ederek uzlaştırmaya ve bir genel kuram bulmaya çalışan Parsons, Freud’un temel yaklaşımından da etkilenerek, kişilik üzerinde odaklaşır. Böylesi bir yaklaşım doğal olarak, karışıklığa ve çeşitli çıkmazlara yol açar. Yapılan tüm bu eleştirilere karşın Parsons’ın çalışmaları ve oluşturduğu teorisi, çağdaş sosyoloji teorileri arasında önemini hala kaybetmiş değildir, hatta giderekte önem kazanmaktadır.Özellikle günümüz Amerikan sosyolojisinin emprik çalışmalar içinde adete boğulmaya başlaması ve teoriden uzaklaşması bu önemi artıran en büyük etkendir. |
Sosyolog Emile Durkheim Sosyolog Emile Durkheim Emile Durkheim Emile Durkheim, ( 15 Nisan1858 - 15 Kasım1917); Yahudi kökenli Fransızsosyolog, Modern Sosyolojinin kurucularından sayılmaktadır. [değiştir] Hayatı ve Düşüncesi 15 Nisan1858 yılında Epinal-Loren'de dünyaya geldi. Felsefe öğretmenliği yaptı. 1885 de Almanya'da bulundu Fransa'ya dönüşte yayımladığı makaleler ilgi topladı. 1887Bordeaux Üniversitesi'nde ders vermeye başladı. 1902 de SorbonneEdebiyat Fakültesi'nde çalışmalarını sürdürdü. 1906 da Buisson'un ölümü üzerine SorbonneEğitimbilimProfesörlüğüne getirildi. Durkheim toplumbilimi kendi olgularını kendi ön dayanaklarıyla işleyen bir bilim durumuna getirdi. Auguste Comte'un fiziği, Herbert Spencer'in biyolojiyi örnek alıp inceledikleri toplumsal olaylar ona göre yalnız kendi türünden olaylarla açıklanabilir, "toplumsal olay" bireye bağlı ve bireyle başlayıp biten bir süreç değildir. Toplumsal olay bireyi aşkındır, birey ona katılır. Her birey için toplumsal olaya katılmak kaçınılmaz bir zorunluktur. Çünkü toplumsal olaylar; genel zorunlu bireyi ve bireyler arası ilişkileri belirleyen din, ekonomi, hukuk, ahlâk, siyaset, bilim ve sanat türünden olaylardır. Durkheim bireyi bireyselliği toplum içinde tümüyle eritmez. İnsanın kendine özgü bireyliğini ve topluma özgü toplumsallığını saptar. İnsan genel doğruları hazırca, tartışıp araştırmadan toplumdan alır. Bu doğrular: bireyin, kendisi, başkaları, insanlar arası ilişkiler, doğa, evren olguları üzerine yargılarına temel dayanak olur. Toplum bir başka yanıyla da insana ilişkin her kurumun temeli olup doğal bir bileşimdir. Kurumlar örneğin din ve Tanrı anlayışı da topluma bağlıdır ve onunla birlikte gelişip evrimleşir. Durkheim bilgi anlayışında toplumun görüşünü örnek alır. Bilgide en genel kavramlar tek tek şeylerin tümünden bağımsız olmayıp tersine onlara uygulanabilen, topluma ilişkin kavramlar olduklarından en geçerli kavramlardır. Bunların mutlak, öncesiz sonrasızca doğru ve kesin kavramlar oldukları da söylenemez. Bilginin temel taşları olan genel kavramlar toplumla birlikte zaman ve uzam bağlamında değişip gelişen kavramlardır. Din sosyolojisi ile ciddi olarak ilgilenen Durkheim'in eserlerinin bir kısmı Türkçe'ye çevrilmiştir. Comte'un takipçisidir. Cemiyeti, Tanrı yerine koymuştur. 15 Kasım1917'de Paris'te ölmüştür. Başlıca eserleri
|
Sosyoloji Hüsamettin Arslan Sosyolog (Toplumbilimci) , Uludağ Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi (12 Ocak1956 - ...) Özgeçmiş 12 Ocak1956 tarihinde Ordu - Mesudiye'de doğdu. 1979 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal İdari ve Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu. 1979 - 1981 yılları arasında aynı fakültede yüksek lisans yaptı ve "Ondokuzuncu Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğun'da Sanayileşme Girişimleri" konulu bir yüksek lisans tezi hazırladı. Doktorasını 1986 - 1991 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nde yaptı ve doktora bittikten sonra yayınlamış bulunduğu "Epistemik Cemaat / Bir Bilim Sosyolojisi Denemesi" (Paradigma Yayınevi, İstanbul 1992) adlı bir doktora tezi hazırladı. Çalışmakta olduğu Sosyoloji alt bilim dalı Genel Sosyoloji ve Metodolojidir. Çalışmaları ; Bilgi Sosyolojisi, Bilim Sosyolojisi, Sosyal Bilimlerde Yöntem ve Hermeneutik alanlarında yoğunlaşmıştır. Çeşitli dergilerde bilgi , bilimsel bilgi ve bilim üzerine makaleleri ve yabanñı dillerden yaptığı sosyoloji kitapları çevirileri yayınlanmıştır. Halen Uludağ ÜniversitesiSosyoloji Bölümü'nde profesördür. |
Sosyoloji Immanuel Wallerstein Bir sosyolog olan Immanuel Wallerstein 1930'da New York'da doğmuştur. Wallerstein, Afrika'da sömürgeciliğin etkileri üzerine araştırmalar yapmış, kapitalizmin tarihi üzerine geniş incelemelerde bulunmuştur. Halen "Fernand Braudel Ekonomik Araştırma Merkezi"nin direktörlüğünü yapmaktadır. Teorileri Wallerstein "Dünya sistemi teorisini" yarattı. Wallerstein'e göre 16. yüzyıldan beri uluslararası işbölümü ile karakterize edilen bir dünya sisteminde yaşıyoruz. Temel tezlerinden biri şu şekilde özetlenebilir: 1945'ten beri dünya sisteminin başı çeken hegemonik gücü olan Amerika Birleşik Devletleri gerilemektedir. 11 Eylül ve sonrasındaki olaylar bunun en son ve en belirgin kanıtıdır. İçinde yaşadığımız dünya sisteminin hızla temel bir değişime doğru gittiğini ve tercih ve seçimlerimize, insan iradesine hiç olmadığı kadar açık hale geldiğini savunan Wallerstein ne yapabileceğimiz konusunda şunları söylüyor: "Hepimizin üçlü bir görevi olduğu yolundaki görüşüme bağlı kalıyorum: Gerçekliği eleştirel ve ayık bir kafayla analiz etmekle ilgili entelektüel görev; bugün öncelik vermemiz gereken değerlerin neler olduğuna karar vermekle ilgili ahlaki görev ve dünyanın, kapitalist dünya sistemimizin şu anki kaotik yapısal krizinden çıkıp, mevcut sistemden gözle görülür ölçüde daha kötü değil de, gözle görülür ölçüde daha iyi olacak farklı bir dünya sistemine geçmesi olasılığına hemen nasıl katkıda bulunabileceğimize karar vermekle ilgili siyasi görev." |
İÇEBAKIŞÇI TOPLUM BİLİM İÇEBAKIŞÇI TOPLUM BİLİM Can KÜÇÜKALİ Her disiplinde olduğu gibi sosyolojide de toplumsal olguları ve toplumun genel işleyişini anlayabilmek için çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Her biri tutarlılaştırılmaya çalışılarak oluşturulan bu görüşler aslında birer yöntem olarak karşımıza çıkarlar. Bu yöntemlerle hedeflenen, toplumsal ilişkilerin kökenlerini bulmak ve eğer mümkünse girift ilişki tiplerini açıklamaktır. Bu noktada toplumbilim de siyaset, ruhbilim, tarih ve felsefe gibi disiplinlerden beslenir ve bunların da yardımıyla çözümlemeler yapmaya çalışır. Toplumbilimin özellikle ruhbilimle ilişkisi oldukça tartışmalı ve kimi zaman da çok da net olmayan bir ilişkidir. Özellikle sosyal psikoloji, psikolojizm, mikrososyoloji gibi dal ve akımların ortaya çıkmasıyla beraber iki disiplinin zaten çok da net olmayan ilişkileri daha da karmaşık bir hal almaktadır. Bilim dünyasında bu tip akımların tam olarak hangi alanlarla ilgilendikleri ve kimlere hizmet ettikleri ile siyasal statükoya katkıları, ayrı bir araştırma ve tartışma konusudur. Eğer kendimizi konuya sadece bilimsel açıdan bakma noktasında sınırlayacak olursak, toplumbilimin incelediği toplumsal örüntülerin kaynağını salt psikolojide arayan 'içebakışçı toplumbilimin' sakıncalarından özetle bahsetmemiz yeterli olacaktır. Tekil olarak insanı düşündüğümüzde çeşitli tutum ve tavırlardan bahsetmek mümkündür. Kişi, geçmişinden bugüne elde ettiği birikimlerle olayları algılayarak onlara karşı hareket ve düşünce planları geliştirir. Ama bu noktada kullandığımız birikim sözcüğünü fazlaca önemsemek gerekir, çünkü bu sözcük dış etkilere, kısacası dış kaynaklı bir şekillendirmeye işaret etmektedir. Yani, tekil olarak bakıldığında orijinal bir tablo oluşturan insan, bu tabloyu ortaya çıkaran etkenler açısından bakıldığında bir ürün ve hatta bir tip olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte toplumca şekillendirilen bir ürün olarak bakıldığında (ki bu aslında birinci aşama olduğu için önceliklidir) karşımıza çıkan insanın, kendisini şekillendiren tüm yapılardan ve tüm ilişkilerden bağımsız olarak kendi 'öz' amaçları uğruna toplumsal ilişkileri şekillendirdiğini söylemek, toplum-insan ilişkisini insan merkezli ama çarpık bir şekilde analiz etmektir. Analize bir kez bu noktadan başlandığında, ortaya gerçekçi olmayan metafizik varsayımlar çıkması olasıdır. Bu yanılgılara örnek olarak aşırı derecede 'iradeci' yaklaşımları göstermek mümkündür. İşte içebakışçı toplumbilim de kaynağını bu yanılgıdan alan yaklaşımlardan biridir. Buradaki tutum, toplumsal olayları, insanların kişisel/ruhsal erekleri ve buna bağlı davranışlarıyla, kısacası 'ruh halleriyle' açıklama eğilimidir. Bu, iki açıdan incelendiğinde yanlış ya da en iyi ihtimalle ek*****r. Bunlardan birincisi, bu yaklaşımın hiçbir şekilde bilimsel bir yönteme dayandırılamayacağıdır. Toplumsal ilişkilerin insanların içsel istek ve eğilimlerine bağlı olduğunu düşünmek ilk bakışta mantıklı ve doğru görünse de, insanların içsel yaşantılarını nelerin şekillendirdiği ve tekil insanın toplumsal yapıların işleyişine etki oranı göz önüne alındığında, bu yaklaşımın sağlıksızlığı ortaya çıkmaktadır. Açıkçası günümüzde insanların içsel yaşantıları ve düşünce kalıpları da dahil olmak üzere tüm faaliyetleri, toplumsal sistemlerin bizzat kendileri tarafından şekillendirilip kontrol edilirler. Ne yazık ki özgün insanı ararken kanıt göstermeye çalıştığımız veriler bile katışıksız değildir. Elbette insan sınırlı da olsa halen bazı kontrol mekanizmalarında söz sahibidir fakat bu mekanizmaların kimi zaman ana mekanizmanın bir yan unsuru (onunla çelişmeyecek biçimde), kimi zaman da sınırlı ve gözetimli bir özgürlük alanı olduğunu görmek, kişi olarak insan ve topluluk olarak insanı ayırt etme açısından yararlı olacaktır. Her nasıl ki insanı 'gizemli ve üstün bir potansiyel' olarak hayal etmek bilimsel değilse, toplumsal dinamikleri 'metafizik' ve 'stabil' bir güç olarak kabul etmek de bilimsel olmayacaktır. Bu noktada toplumu yönlendiren ve şekillendiren çarkı, yine bu toplumun içindeki alt-üst yapı ilişkilerini inceleyerek anlamaya çalışmak daha yerinde bir çaba olacaktır. |
Ütopyalar Ütopyalar Ütopya, aslinda olmayan, tasarlanmis olan ideal toplum ve devlet sekli anlami tasir. Ütopyalar, ideal düzen arayislarinin tasarlanmis tipik örnekleridir. Ütopyalar üzerine görüsler iki biçimde ortaya çikmistir. Bir kismi özendirici, istenen nitelikte, diger bir kismi ise korkutucu, ürkütücü ütopyalardir. Istenen (Özendirici nitelikte) Ütopyalar Bu tür ütopyalar, ideal bir toplum ve devlet tasarimlaridir. Bu özellikteki ütopyalarin en önemlileri sunlardir: Platon’un Ütopyasi Platon, "Devlet" adli eserinde ideal devletin nasil olacagini belirtmistir. Bu devlette insanlar üç sinifa bölünmüstür; Çalisanlar (isçiler, çiftçiler, zanaatkarlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler. Isçi sinifi çalisip üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarini karsilar. Bekçiler sinifi toplum içinde güvenligi ve disariya karsi devletin varligini savunur. Yöneticiler sinifi ise devleti yönetir. Bu toplumda her sinifin bir erdemi vardir. Isçi sinifinin erdemi kanaatkâr olmak, bekçi sinifinin erdemi cesaret, yöneticilerin erdemi ise bilgeliktir. Platon’un açtigi bu ütopik devlet anlayisi yolu, gelecekte hem dogu hem de bati felsefelerinde temsilciler bulmustur. Dogu felsefesinde böyle ütopik bir devlet anlayisini Fârâbî’de görmekteyiz. Fârâbî’nin Ütopyasi Platon’dan etkilenen Fârâbî, "Medinet’ül Fâzila" (Erdemli Sehir) adli esrinde böyle ütopik bir devlet tasarlamistir. Ona göre, insanlar yardimlasarak bir arada yasamalidir. Saglikli bir organizmada bütün organlar nasil uyumlu bir sekilde çalisiyorsa, toplum da böyle olmalidir. Kötü insanlar toplumdan çikarilmalidir. Erdemli sehirde gerçeklikler, dogruluklar, iyilik ve güzellikler birlesirler. Bunu saglayan bu sehrin yöneticisidir. Yönetici, peygamber ile filozofun erdemlerini kendinde toplayan kisidir ve bu özeliklerini topluma yayarak devleti yönetir. Bireylerin de yöneticinin bilgilerine katilmasiyla mutlu bir sehir dogar. Thomas Morus‘un Ütopyasi Roman tarzinda yazdigi "Ütopya Adasi" adli eserinde ütopik bir devlet tasarimi ortaya koyar. Bu devlette özel mülkiyet yoktur ve yasaktir. Herkes devlet adina üretir. Para geçerli degildir. Üretilenlerden herkes ihtiyaci kadar alir. Bireyler günde alti saat çalisir, geri kalan zamanlarini sanat ve bilimle ugrasarak geçirirler. Yöneticiler, tipki Platon’un ideal devletinde oldugu gibi, çok siki bir egitimle yetistirilir. Tommaso Campanella’nin Ütopyasi Günes Devleti adli eserinde ütopik bir devlet yasarimi yaparken, o da Platon’un etkisi altinda kalir. Günes kentte her sey ortaktir. Aile yoktur. Eslerin seçimi yönetimce yapilir. Kent bir rahip tarafindan adilce yönetilir. Herkes dört saat çalisir. Geri kalan zamanda sanat, eglence, okuma, beden ve ruhlari egitme gibi zevk veren islere ayrilir. Yöneticinin yetkisi mutlaktir. Adlari "Güç", "Akil", " Sevgi" anlamina gelen üç yardimcisi vardir. Francis Bacon’un Ütopyasi Yeni Atlantis adli eserinde ütopik devletini tanitir. "Ben Salen" adli adada saglam bir ahlâk anlayisi egemendir. Özel bir örgüt, halkin bu yüksek bilgi ve kültürünü planlar ve yürütür. Buna göre "Yeni Atlantis" bir bilgi devleti olarak tasarlanmistir |
Ütopyalar Korkutucu Nitelikte Ütopyalar Günümüzde de ütopyalar yazilmaktadir. Ancak, bunlarin ortak bir niteligi vardir, o da toplumlari gelecekte bekleyen tehlikeleri göstermektir. Bu tehlike, bir yandan makinelesen bir toplumda insanin duygu, düsünce ve deger sistemleri ile yok olup gitmesidir. Öte yandan, insan özgürlüklerinin, demokratik haklarin kurulacak bir despotik devlet tarafindan yok edilmesidir. Bu ütopyalar, insanlari, bu türden tehlikeler için önceden uyarmaktadir. Huxley’in Ütopyasi Yeni Dünya adli eseri bir bilim-kurgu özelligi tasir. "Yeni Dünya" da teknoloji çok gelismistir. Insanlar suni yoldan üremektedir. Evlilik yoktur. Insanlar çalisir ve eglenirler. Hastalanma ve yaslanma yoktur. Geçmis, tüm degerleriyle yok edildigi için, geçmisi düsünme ve özlem duyma yoktur. Bu ütopya, dogal yasamdan kopmayi dile getirme açisindan gelecege iliskin bir korku ütopyasidir. G. Orwel’in Ütopyasi Orwel, "1984" adli eserinde despotizmin (zorbalik) egemen oldugu bir dünyayi tasvir eder. Bu ütopyaya göre, dünya esit güce sahip üç bloka ayrilmistir. Yönetenler tek egemen güçtür. Insanlar yöneticilerin korkusu ile sinmis, özgürlükler kaldirilmis, ahlâki ve insani duygular yok edilmis, düsünme ve düsündügünü söyleme yasaklanmis, yasam tüm güzelliklerini yitirmistir. Hiç kimse birbirine güvenememektedir. Çogu kisiler casustur. En yakinlarini yönetime gammazlama bir ödev haline getirilmistir. Bireylerin kisilikleri tamamen silinmistir. Orwel bu eserinde, gelecek üzerine korkularini dile getirmistir. Insanlari, modern dünyayi etkileyebilecek sorunlar üzerinde düsünmeye yöneltmek istemistir |
Kriminoloji Kriminoloji Kriminoloji suçun açıklamasını yapan, suçlu davranışın nedenlerini inceleyen, suçun önlenmesi ve suçlulukla mücadele ile ilgilenen bir bilimsel öğretidir. Kriminoloji sözcüğünün mucidinin kim olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte isim babalığı çoğunlukla bir Fransız doktoru olan 1851-1911 yılları arasında yaşayan P.Topinard'ın bulduğu yönünde yakıştırmalar yapılmaktadır. Ancak İtalyan yargıç Garofalo 1855 yılında La Criminologie (Kriminoloji) adlı kitabını yayınlayarak büyük oranda bu bilimin tanınmasını sağlamıştır. 1855 tarihinden 1913'e kadar suç ve onun bastırılması amacıyla uluslararası düzeyde bir çok kongre "Kriminal Antropoloji" adı altında düzenlenmiştir. Augusto Comte'nin etkisinden kalan Les Horizons Du Droit Penal (Ceza Yasasının Yeni Ufukları) adlı eserini yayınlayan Dr. Cesare Lombroso'nun, 1876 yılında iki cilt halinde yayınlanan Homo Criminalis (Suçlu İnsan'ıyla) belli yakınlıkları olmakta ve kendisini suç karşısında savunmanın toplumun ödevi olduğu yönünde fikirlerini beyan etti. Öylece öncülüğü toplumun korunmasına veren ama artık bunun gerçekleştirmek için yollar öngörene toplumsal savunma kavramının ortaya çıkmasına neden oldu. Kriminoloji çoğunlukla bir gözlem bilimi olarak kabul edilmesine rağmen uyumlu bir strateji belirlenmesi ile toplumun suç karşısındaki tepkisinin derinlemesine değişmesine öncelik ederek toplumu daha huzurlu bir zemine oturtmasında ana damar olma vasfını gösterebilir. Kriminoloji yalnızca ceza hukukunun yetersizliklerinden doğmakla kalmamış, onun yenilenmesinin koşullarını da belirlemede aktif rol almıştır. Suç nedenleri bilimi olarak da tanımlanan Kriminoloji, o kadar geniş bir bilim alanıdır ki, sosyoloji, psikoloji, tıp, psikiyatri gibi daha bir çok sosyal bilim dalları ile insan üzerinde etkili olan fen bilimlerinden de faydalanmaktadır. Bu bilimlerdeki gelişmelere paralel olarak kriminoloji kendisini geliştirecek ve toplumun sağlığa kavuşmasında bir toplum doktorluğu görevini üstlenecektir. Suça karşı açılmış savaşın yetersizliklerinden doğmuş olan kriminoloji günümüzde hala daha tam olarak yerine oturamamıştır. Bunda bilim dalının yeterince bilinemeyişi ve siyasetçiler tarafından gevşek politikaların uygulanmasına dayanmaktadır. Suçla mücadele edebilmek için suçu tanımanın önemli olduğunda yola çıkacak olursak özgürlükçü anlayışa dayalı bir bilim ile huzur topluma ulaşmak zor olmasa gerekir. Kriminoloji biriminde araştırmalar yapan Roger Hood ve Richard Sparks'ın gözlemleri sonucunda kriminolojinin bir sosyal hizmet türünden ziyade toplumdaki suç olgusuna akılcı bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. İngiliz Yazar Thomas More (1478-1535), sınırsız suçun daha az ahlaki ve hukuki ama "Sosyolojik" açıklamasının arayışının yerindeliğinin farkına vararak kriminolojinin doğuşunu sağlamıştır. Ancak o devirlerde anlaşılamayan bu görüş geçerliliği görmesi için 18. hatta 19. yüzyılı bekleme zorunda kalacaktır. |
Postmodernizm Postmodernizm Postmodernizm tartışmaları teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarının koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar vb. alanlarda yeni postmodern kültür biçimlerinin işaretleri olarak başladı. Bu tartışmalar zamanla diğer bir çok alanlara da yansımıştır. Bu alanlarda birisi de eğitimdir. Postmodernizm bilgi, doğru ve insanla buna benzer ilgilerin ortaya koyduğu iddialar eğitimi de yakından ilgilendirmektedir. Ancak eğitimle ilgili tartışmaları daha kapsamlı bir biçimde ele alabilmek için öncelikle postmodernizmin ne olduğunu ya da ne olmadığını ortaya koymak gerekmektedir. 'Postmodernizm tam olarak nedir?' sorusuna birden fazla yanıt vermek mümkün görünmektedir. Postmodernizm kimilerine göre, bir dönemin adıdır. Aynı zamanda bir felsefenin, yeni bir düşüncenin, üslubun yeni bir usçuluğun (modern usçuluğu aşan farklı bir usçuluğun) yeni bir söylemin adıdır. Bazı yazarlara göre 1943 yılı modernitenin bittiği sayılan tarihtir. Bu dönemde modernitenin ülküleri ihlal edilmiştir; bilim, teknik, sanat, siyasal özgürlükler adına yapılan her şeyin ortak amacı insanın özgürleşmesidir. Kendini karşı-modernlik olarak savunan sunan postmodernizm söylemini şöyle açıklayabiliriz:
Postmodernizm Kelimesi Postmodernizmdeki post-eki sonra anlamına gelmekle birlikte modernizmden devam eden, ondan kaynaklanan ve ondan ayrılan anlamına gelmektedir. Arnold Toynbee “Bir Tarih İncelemesi” (1939) adlı eserinde modern dönemin 1.Dünya Savaşı'yla sona erdiğini, bundan sonraki dönemin postmodern dönem olduğunu ileri sürerek ilk kez postmodern terimini kullanmıştır. Yine 1934 yılında Amerika'da yayınlanan bir şiir antolojisinde postmodern sözcüğü yer almıştır. 1950'lerde modernizmdeki hemen tüm olgulara bir tepki olarak ortaya çıkıp mimarlık, sanat, politika, eğitim, toplum gibi çok farklı alanda kendinden iyice söz ettirmeye başlayan postmodernizm 1980'lerin başlarında yaygın olarak kullanılan bir kavram olmuştur. Postmodernizmin Tarihçesi ve Moderniteyi Eleştirisi Savaşın yarattığı yıkım, batı dünyasını ahlaki ve etik değerlerini alt üst etmiştir. O zamana kadar entelektüel çevrelerde geniş kabul gören dünya görüşü ve anlayış (bu zamanlar ona “modern düşünce” deniyordu) geçerliliğini kaybetmeye başladı. Daha iyi ve daha güzel bir dünyaya kurulan özlem ve hayaller artık sona ermişti. İşte postmodernizm terimi bir önceki dönemden kopuş anlamında modernizm sonrasını, ötesini belirtmektedir. İkinci dünya savaşı ertesinde sanat, edebiyat ve bilimsel etik alanındaki inançların ve iyimserliğin kaybolmasını ifade eden bir düşünce biçimini olarak da tanımlanabilir. Modernizmin kaybolmuş düşlerinin yerine; postmodernizm yeni bir ütopya koymak amacında değildi. Postmodernizm yeni bir lisan, yeni kavramlar getirerek modernist vizyonun gözden kaçırdığı açıları ve ufukları fark etmemizi amaçlamaktaydı. Bu yeni dil dinamik bir oyuna benzetilebilir, anlamlar sürekli değişmekte ve gelişmektedir. Postmodernizmi anlamak demek aslında bu yeni dili okuyabilmek ve anlayabilmek demektir. Postmodernizm öncelikle dünyaya olagelen değişimlere yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Postmodernizm kuralsızlığın kural, ilkesizliğin ilke olduğu bir görüş açısı veya yaşam tarzını ifade eder. Postmodern düşünürlerin yazılarınca daha çok iki önemli epistemolojik duruşu göz önünde bulundurduklarını görürüz. Bunlar çoğunlukla dilin felsefesinde ve anlam teorisinde takınılan pragmatik tavırlardır. Postmodernizm, bilime ve bilgiye yaklaşımların radikal bir eleştiriyi ya da başka deyişle epistemolojinin sorgulanması olmuştur. Postmodern eleştiri ve sorgulamaların düğüm noktasını asıl bu olgu oluşturmaktadır. Modernistler topluma ait bilgiyi ve dili insanların bir araya toplanması olarak düşünürken postmodern düşüncede dilin ve topluluğun rolü arasında vazgeçilmez bir ilişki öne sürülür. Toplumun yapısal elementlerle düzenlendiğine inananlar postmodernistlerin bir düzen ihtiyacı içerisinde olmamalarından yakınırlar. Her ne kadar postmodernistler düzeni tümüyle reddetmeseler de düzenin soyut ifadelendirilmeleri postmodernizmin içerisinde ciddi bir biçimde sorgulanır. Toplum onlara göre dil oyunlarının esnek ağlarıyla örülüdür. Sonuçta postmodernist düşüncede insanlar farklı idealleri taşıdıkça uzlaşma (konsensus) temeline oturtulmaya çalışılmaz. Postmodernistlere göre gerçeklik yorumdan ayrılan bir şey değildir. Varolan bilginin tümü ancak insanlığın varlığı aracılığıyla anlaşılır. Düşünce ve gerçek birbirine karışmıştır; düşünceyi kısıtlayan, onu tıkayan ayrıca otonom bir gerçeklik yoktur |
Beyin göçü Beyin göçü Beyin göçü, yetiştirilmesi için büyük kaynak gerektiren veya yetiştiği halde ilgisizlik ve imkansızlık sebebiyle istihdam edilemeyen bilim adamı, hekim, mühendis vb. gibi vasıflı insan gücünün daha gelişmiş bir ülkeye göç etmesi. Beyin göçünden bahsedilebilmesi için terk edilen ülke ile göç edilen ülke arasında gelişmişlik ve imkan açısından az da olsa bir fark bulunmalıdır. Beyin göçü temelde gelişmiş ülkelere yönelik bir kaynak aktarımı olarak değerlendirilebilir. Az gelişmiş ülkelerin bu yüzden uğradığı kayıp gelişmiş ülkelerden bu ülkelere gönderilen geçici uzman ve teknik personel yardımıyla kapatılamayacak kadar büyüktür. Gelişmiş ülkelerce gönderilen uzmanların vazife müddetinin sınırlı olmasına karşılık, gelişmiş ülkelere giden uzmanlar göç ettikleri ülkelere büyük çoğunlukla yerleşmektedirler. Gelişmiş ülkelere göç eden, hekim, mühendis, bilim adamı ve diğer uzmanların yetişmesi için harcanmış olan milli kaynaklar toplamı, göçü kabul eden gelişmiş ülkelerin, göç veren az gelişmiş ülkelerdeki kalkınma programları için yaptıkları yardımları çok aşmaktadır. "Yetişmiş insan gücü hareketi" olarak değerlendirilen beyin göçünün geçmişi çok eski devirlere dayanır. Çeşitli dini, siyasi, ilmi ve ideolojik sebeplere dayanan beyin göçü ilk ve ortaçağlarda mevcuttu. İkinci Dünya Savaşından önce çok sayıda bilim adamları Hitler'den kaçıp ABD'de yerleştiler. Günümüzde ise genellikle ekonomik, sosyal sebeplerle ve siyasi baskının fazla olduğu ülkelerden, diğer ülkelere doğru insan gücü akımı devam etmektedir. Ülkemizden de çeşitli Avrupa ülkelerine ve bilhassa ABD'ye beyin göçü sürmektedir. Gerek ülke imkanlarının sınırlı olması gerek kanuni düzenlemelerdeki karmaşıklıklar ve devlet yetkililerinin ilgisizliği, gerekse iç ve dış menfaat gruplarının baskıları sebebiyle yetişmiş insan gücüne sahip çıkılamamaktadır. Bilim ve teknoloji sahasında ilerlemiş ülkeler ise bu yetişmiş insan gücüne her türlü imkanı hazırlayarak ülke menfaatlerine göre istihdam etmektedirler. Gelişmiş ülkelerin geliştirdiği ve uyguladığı projelerdeki Türk bilim adamı, hekim, mühendis gibi yetişmiş elemanın bulunması Türkiye'den olan beyin göçünün durumunu göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti devleti ve yetkilileri gerekli kanuni düzenlemeleri yapıp, bilim ve teknolojinin gelişmesini teşvik edici ve özendirici tedbirler alırlarsa ve gerekli maddi imkanlar hazırlarlarsa beyin göçü önlenecek, yetişmiş elemanlar, milli menfaatler doğrultusunda kullanılacak ve ülkemizin kalkınmasında büyük mesafeler kat edilecektir. |
Kurum Kurum Kurum kavramı, günlük dilde çeşitli kuruluşları tanımlamak amacıyla kullanılır. Örn: Çocuk Esirgeme Kurumu, İş ve İşçi Bulma Kurumu gibi. Oysa kurum sözcüğünün bilimsel anlamı, çoğunluğun aynı şekilde ve sıklıkla ortaya koyduğu davranışlarımızın toplamıdır, örüntülerdir. Sosyolojik Tanımı Kurumlar, bir toplumda sosyal yaşamımızı birbirimize benzer şekilde gerçekleştirdiğimizi ifade eden ve sağlayan kültürel süreçlerdir. Bir başka deyişle davranış örüntüleri, sosyal roller ve etkileşim süreçlerinden oluşan, kültürün büyük kısmını anlatmak için kullanılan bir kavramıdır. Kurum denilince, 'sosyal kurum' anlaşılır. Kurumlar, temel davranış örüntülerine göre şekillenirken, toplumlara özgü bir yapıya kavuşurlar. Her bir toplumun kültürü, örfü, ananesi farklı olduğu için kurumları da farklıdır. Fakat her toplumda ztemel kurumlar vardır. Bunlar,
|
Jürgen Habermas Jürgen Habermas (1929-...) Almanfelsefeci, sosyolog ve politika bilimci. Hayatı ve Düşüncesi 18 Haziran1929'da doğdu. 1961 yılında Marburg'da doçent oldu. 1961-1964 yılları arasında Heidelberg'de felsefe dersleri verdi. 1964 yılında Frankfurt am Main Üniversitesi'nde felsefe ve sosyoloji profesörü oldu. 1971-1981 yıllarında Starnberg'deki, bilim-teknik dünyasının yaşam koşullarını araştıran Max Planck Enstitüsü'nün müdürlüğünü yaptı. 1981'de Berkeley Üniversitesi'nde konuk profesör olarak bulundu. 1982 yılında Frankfurt Üniversitesi'ne profesör olarak geri döndü. 1994 yılında buradan emekli oldu ve Northwestern University'de konuk profesör olarak seminerler verdi. Habermas'ın başyapıtı sayılan “İletişimsel Eylem Kuramı” (1981) çağdaş düşünme evrenine gerek amaçları gerekse yapısı bakımından toplum kuramının yönünü değiştirecek denli önemli katkılarda bulunmuştur. Habermas kitabına tıpkı Weber ile Parsons gibi bir eylem tipolojisi geliştirmeyi amaçlayan üstkuramsal düşüncelerle başlamaktadır. Bu doğrultuda "uzlaşım yönelimli" (iletişim yönelimli) eylemler ile "başarı yönelimli" (ussal amaç yönelimli) eylemler arasında çok temel bir ayrım yapmış; buna bağlı olarak da "stratejik eylemler" ile "araçsal eylemler" arasında ayrıca bir ayrıma gitmiştir. Araçsal eylemler her zaman için fiziksel dünyada gerçekleştirilen amaç yönelimli müdahalelerdir. Genellikle etkililikleri açısından değerlendirilirken, teknik kurallara bağlı olarak da betimlenirler. Buna karşı stratejik eylemler belli sonuçlar elde etmek için insanları etkilemeyi amaçlayan eylemlerdir. Aynı araçsal eylemler gibi stratejik eylemler de etkililikleriyle değerlendirilip, oyun kuramının sunduğu araçlar yanında ussal seçim kuramlarınca betimlenirler. Bu anlamda pek çok araçsal eylem aslında stratejik eylemdir de, buna karşı stratejik eylemlerden ancak kimileri araçsaldır. Öte yanda iletişimsel eylem, bütünüyle bağımsız ve ayrı bir toplumsal eylem türüdür. İletişimsel eylemin en son amacı başkalarını etkilemek olarak dile getirilemeyeceği gibi bu eylem türü sırf etkilemek yoluyla da gerçekleştirilemez. O nedenle daha çok dünyadaki herhangi bir şey üzerine uzlaşıma varma, bu konuda karşılıklı anlamaya ulaşma çabası olarak anlaşılması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında bütün eylem türleri eninde sonunda amaç yönelimli olmasına karşın, iletişimsel eylemde ulaşılmak istenen tek amaç, karşıdaki kişi ya da kişilerin yaşam dünyalarına değgin onlarla işbirliği yaparak beraber yürütülen yorumlama süreci yoluyla ortak bir anlayışa varmaktır. Böyle bir süreçte, yani iletişimsel olarak eylemde bulunurken, Habermas'a göre kişiler az ya da çok ortaya koydukları savların geçerli olduğunu kabul ederler; ayrıca her iki taraf da karşılıklı olarak kendi savlarının geçerliliğini tanıtlayacak nedenler göstermeye, gösterdikleri bu nedenler doğrultusunda savlarının geçerliliğinin sorgulanmasına izin vermeye hazırlıklı olmalıdırlar. Habermas daha teknik bir düzeyde, modern ussallık yapıları bağlamında, iletişimsel olarak karşılıklı anlamaya varma uğraşı içinde olan bireylerin kendi yorumlarını gerçekte üç temel "konuşma edimi"ne karşılık gelen üç ayrı geçerli sav türüyle dillendirdiklerini savunmaktadır: 1) sabit, değişmez konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savlan; 2) düzenli konuşma edimlerinde ileri sürülen normatif doğruluk savları; 3) dile getirmeci konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savları. Bu üstkuramsal ve yöntembilgisel düşünceler dışında İletişimsel Eylem Kuramı, bir ussallaştırma ve toplumsal ayrımlaşma sürecinin sonucunda ortaya çıkan modern toplum üzerine oldukça kapsamlı bir yorum sunmaktadır. Habermas'ın geliştirdiği özgün "söylem etiği" (iletişim etiği) onun iletişim kuramının ayrılmaz bir bileşenidir. Söylem etiğinin temelde yararcılık ile Kantçı etik kuramlarına karşı bir seçenek olarak geliştirilmiş; uzlaşım sonrası bir etik anlayışa karşılık gelen bir yaklaşım olduğunu söyleyen Habermas, bu yaklaşımın ana düşüncesinin birbiriyle çarpışan farklı savların geçerliliklerinin sınanabilmesine olanak tanıyacak bir uslamlama ilkesi geliştirmek olduğunu belirtmektedir. Habermas'a göre böyle bir ilke, ancak iletişim ile uslamlamanın genel pragmatik varsayımlarına bakılarak temellendirilebilecek bir ilkedir. İlkeyi temellendirirken Habermas'ın izlediği yol en genel anlamda şu biçimde özetlenebilir: Belli ifadeleri dile getirirken konuşmacılar en azından üstü örtük bir biçimde farklı türden geçerlilik savlarına başvurmaktadırlar. Bunlar sırasıyla "doğruluk savı", "normatif doğruluk", "içtenlik ya da dürüstlük" diye sıralanmaktadır. Bu geçerlilik savları aynı zamanda dışsal kısıtlamalardan kurtulmuş "ideal konuşma ortamı"nın da yeter koşullarını oluşturmaktadır. Geliştirdiği "İletişimsel Eylem Kuramı" ile toplum kuramı alanında oldukça yankı uyandırmış, özellikle iletişim felsefesi alanındaki düşünceleriyle üstfelsefe tartışmalarına önemli bir açılım kazandırmış Frankfurt Okulu'nun en önemli son kuşak felsefecisi, Alman toplum kuramcısı ve eleştirmeni. Adı çok büyük ölçüde modern kamu alanı düşüncesi doğrultusunda temellendirdiği "kamusallık" ile "özgür kamusal ussallık" anlayışlarıyla öne çıkmasına karşın, Habermas iletişim kuramı, biçimsel olmayan uslamlama, etik, toplum bilimlerinin temelleri ve yöntembilgisi gibi alabildiğine değişik alanlara son derece önemli katkılarda bulunmuştur. Başlıca Eserleri
|
Max Ferdinand Scheler Max Ferdinand Scheler (1874-1928) (Sosyolog) "Yaşantı"nın, başta dinsel, kişisel, toplumsal, tarihsel yönleri olmak üzere, her birine gereken önemi verecek biçimde bütün yönleriyle ele alınması gerektiğini savunan Alman görüngübilimci, toplum felsefecisi, bilgi toplumbilimcisi. Hemen hemen felsefesinin tamamında geleneksel filozofların çoğunlukla gözardı ettiği düşüncenin duygusal temelleri üstüne yoğunlaşan Scheler, Münih kentinde doğmuş, Jena'da ögrenim görmüş, 1907'de döndüğü Münih'te görüngübilimle, özellikle de önceki dönem Husserl görüngübilimiyle ve Husserl'in Münih Okulu izleyicilerince uygulanan gerçekçi görüngübilimle tanışmıştır. Dilthey ile Bergson'un yaşam felsefelerinden büyük ölçüde etkilenen Scheler’in ilk çalışmaları, etik alanında daha sonra oluşturacağı değer kuramına yönelik ön hazırlık niteliğindeki görüngübilimsel araştırmalardan oluşmaktadır. Bu ilk çalışmalarında "duygudaşlık" ile "gücenme" duygularının betimlenmesi üzerine yoğunlaşan Scheler, formculuk üzerine kurulu kantçı usçuluğun eleştirisini yapmıştır. Bunun yanında Scheler, I. Dünya Savaşı sırasında ateşli bir ulusçu olarak savaşı destekleyen, savaşın neden gerekli olduğunu modem kültüre yönelik felsefı eleştirileriyle temellendirmeye çalışan denemeler yazmıştır. Daha sonraları çok daha geniş, çok daha kapsamlı bir toplum tasarımına geçmiş olmakla birlikte, yaptığı modernlik eleştirileri yazılarının değişmez konularını oluşturmaktadır. Bu eleştirilerin temel hedeflerinden biri, İngilizce konuşulan ülkelerin felsefelerinin doğalcılığı ile us yürütmeye dayalı çıkarsamacılığıdır. Savaştan sonra katolikliğe geçişi, görüngübilimsel betimleme yöntemini dinsel görüngülere ve duygulanımlara uygulamasına olanak tanımış, daha sonraları ise bu yöntemi çoğunlukla insanbilim ile doğa bilimlerinin izleklerine uygular olmuştur. Scheler son dönem yazılarında daha çok modern bilimin yükselişiyle birlikte ortaya çıkan metafizik felsefe sorunları üstünde durmuştur. Düşüncelerinde çok derin içgörülerle karşılaşılmasına karşın bu içgörülerin genellikle dizgeli bir biçimde düzenlenip sağlam bir biçimde temellendirilmemiş oluşları felsefesinin en belirgin özelliklerinden birini oluşturmaktadır. Scheler'in felsefesinin kuşkusuz en önemli bölümünü Kant etiğine karşı geliştirilen nesnel değerler sıradüzeninin a priori olarak duygusal bakımdan kavranmasını amaçlayan değer çözümlemeleri üstüne kurulu etik öğretisi oluşturmaktadır. Geliştirdiği etiğin özce "kişiselci olduğunu özellikle vurgulayan Scheler , bu bağlamda "kişi"yi "ben"den kesin çizgilerle ayırarak kişisel değerleri her bakımdan üstün kılmaya çalişmaktadır. Bu bağlamda, en üst konuma yerleştirilen söz konusu kişisel değerleri değişik toplumsal etkileşim biçimleri için sunduğu çözümlemelerle ilişkilendirmeye ayrı bir özen göstermiştir. Bilgi kuramı alanında daha çok pragmacı bir yaklaşımı benimseyen Scheler bu yaklaşımı bilim ile algı alanlarına uygularken, felsefeyi özlerin görüsünü araştıran bir disiplin olarak tanımlamıştır. Öte yanda Scheler 'in din felsefesine büyük ölçüde Tanrı'ya sevgi yoluyla ulaşılabileceğini savunan Augustinusçıı anlayış ile Tanrı'nın us yoluyla bilinebileceğini ileri süren Aquinasçı anlayışı uzlaştırma çabası olarak bakılabilir. Nitekim özellikle son dönem çalışmalarında felsefi insanbilim ile merafizik sınırları çizilmiş ikici bir yaklaşım sergileyen Scheler 'in, bu bağlamda duygudaşlık kavramı üstüne yoğunlaşarak tinsel sevgi ile yaşam itkisi arasındaki geleneksel çatışkıyı ortadan kaldırma arayışı içinde olduğu gözlenmektedir. Scheler 'in görüngübilim yönteminin belkemiğini, yaşamında baştan beri hep bulunmalarına karşın bilenden a priori anlamda bağımsız olan özlerin nesnelliği anlayışı oluşturmaktadır. Bu anlamda Scheler 'e göre, değerler nesnel olmalarına karşın Platoncu anlamda birer öz değildir. Nesnelliklerine ancak dolaysız yaşantıda, duygular alanında erişilebilir. Sözgelimi müzikte güzelliği dinlemek salt belli notaları, belli sesleri duymak demek değildir. Scheler bu noktada "değerlemeler" ya da değer bakış açılan ile "değerler" arasında bir ayrıma gider. İlki yani değerlemeler tarihsel olarak göreceyken, değişkenlik gösterebilirken, ikincisi yani değerler bağımsız ve değişmezdirler. Buna göre aralarında her zaman için keskin bir sıradüzen bulunan dört değer bulunmaktadır: "haz", "canlılik", "tin", "din". Bu değerlere karşılık gelen, bu değerleri kendisi yaratmamasına karşın keşfetme yetisini kendinde taşıyan çeşitli kişilikler söz konusudur. Bunlar değer keşifçileri ya da değerleri açığa çıkaranlar olabilecekleri gibi, açığa daha önce çıkarılmış değerleri yaşamlarıyla somut bir biçimde örneklendirenler de olabilirler. Scheler 'in gözünde sanat icracıları, kahramanlar, dehalar, azizler bunların en başında gelen kişiliklerdir. Benzer bir değer sıradüzeni, en yukarıda Kilise'nin bulunduğu, sevgi ile dayanışmanın egemen olduğu Hıristiyan toplumu olmak üzere toplum katmanlarında da bulunmaktadır. Nitekim bu noktada Scheler , liberal toplum anlayışlarını bu sıradüzeni bozduklarından, topluma içedönüklüğü, bireyciliği, yanlış bir değer düzenini pompaladıklarından ötürü sürekli eleştirmiştir. Scheler 'in değer felsefesinin en önemli özelliklerinden birisi "yükseklik" ya da "alçaklık" bildiren sıradüzenli kategoriler doğrultusunda yapılanmış oluşudur. Nitekim varlık türleri, bilinç düzeyleri, değer biçimleri gibi sıradüzen ayrımlarıyla Scheler'in düşüncelerinin hemen her yerinde karşılaşmak olanaklıdır. Söz konusu ayrımlar Scheler'in önceki felsefe anlayışlarına karşı eleştirel bir konum alabilmesine olanak tanıması yanında, metafizik bakımdan kilit önemi bulunan tin ile itki arasındaki ayrım üstüne yoğunlaşan olgunluk döneminde geliştirdiği felsefi insanbilim anlayışı için de sıradüzenli bir insan varliğı yapısı sunmaktadır. Bu bağlamda kendi düşüncesinin etik bakımdan "kişiselciliği"ne sürekli vurguda bulunan Scheler, yöntem olarak ilkece Husserl'in görüngübilim anlayışını benimsemiş olmakla birlikte önemli kimi noktalarda ondan ayrılmaktadır. Sözgelimi Husserl "görüngübilimsel indirgeme" yi gerçek nesnelerin ya da olguların dikkatimizi bozmasına karşı "varoluşun ayraç içine alınmasının", dolayısıyla da salt düşünce alanına geçmenin etkin bir yolu olarak görürken, Scheler bütün varoluşu dürtülerce uyarılmaya karşı direnme yetisi olarak yorumladığından, ilkece burada ayraç içine alınan dürtüler ve dürtülenimler olduğunu savunmaktadır. Scheler bize verili olanın tinsel işleyişimizin en altında yatan kör dürtüler olduğunu (Aristoteles'in bitkisel tin tasarımını anımsatan), bunların da her türden biliş etkinliğinin önündeki en büyük engeller olmaları nedeniyle, Husserlci anlamda asıl ayraç içine alınmaları gerekenin de onlar olduğunu ileri sürmektedir. Nitekim Scheler'e göre felsefe özü gereği bir özbilgisi, bir özdenetim, en önemlisi de alçakgönüllülük üstüne kurulu bir etik kültür edinmeyi zorunlu kılmaktadır. Felsefenin doğasına yönelik söz konusu açıklamanın ayrıntılı bir biçimde sunulduğu İnsandaki Bengisel Üzerine (Vom Ewigen im Menschen, 1921) başlıklı kitabında Scheler, felsefenin başkoşulu olarak "yapılanma bilgisi" (Bildungwissen) diye adlandırdığı tinsel özler ile değerler tarafından yapılanmış olmayı göstermektedir. Buna göre gerçek felsefe Scheler'in gözünde her zaman için özler ile değerlerin bir uzantısı olacak biçimde kendini yapılandırmış tinsel kişilerin, yani gerçek filozofların uğraş alanıdır. Bu görüş aynı zamanda Eski Yunan düşüncesi ile skolastik felsefedeki bilme ediminin bütünüyle bilinen nesneyle girilen paylaşım ilişkisi olduğu yollu tasarımı, o nesneyi değiştirmeksizin o nesneye katılma anlayışını anıştırması bakımından bir hayli dikkat çekicidir. Öz olarak (gua eessence) düşünüldüğünde bilinen nesne bu anlamda her zaman bilenin zihnindedir. Felsefenin aynı zamanda dünyamn simgeselliğinden arındırılması çabası olduğunu ileri süren Scheler, şeylere doğal, ben ya da grup merkezli "canli" yaklaşımımızın (sonradan "yaşam dünyası" olarak temellendirilen) canlılığın önemi uyarınca biçimlenen bir bölümleme üzerine bina olduğunu belirtmiştir. Bu anlamda algı, Scheler'e göre her zaman verili olanın bütünlüğünden ya da toplamından seçilip ayıklanarak olanaklılık kazanmaktadır. Sözgelimi nesnelerin alımladığımız belli yönleri (bir kirazın kırmızılığı gibi) amaçlarımıza bu biçimde uygun olmalarından ötürü nesnenin simgeleri olma işlevini yerine getirmektedirler. Oysa ki felsefi bakış ancak özsel doğaya ilişkin bütün kavramların görüntüsünün dışına çıkıldığında "gürülebilir olanı görmemize" olanak tanımaktadır. Bu noktada gerek kültürde gerekse dilde verili olarak bulduğumuz "doğaya yönelik dünya görüşünün" kendi çevremizi denetleyebilmemizin temelini oluşturduğu gerçeğine dikkat çeken Scheler, bu bakış açısından edinilmiş bilginin en az felsefe bilgisi kadar yetkin olduğunu dile getirmektedir. Ancak burada bilginin nesnelerinin insan ilgileri karşısında her zaman için göreliliği söz konusudur. Sözgelimi bilimsel nesneler, bilimsel etkinlik doğası gereği insanın olağan duyu alanının sınırlarını aşarak insan ilgisinin kapsam alanını genişlettiğinden dolayı, ancak kendilerine bu türden bir ilgi doğrultusunda yaşamayı seçmiş bilim adamlarının yaşam ilgilerine göredir. Felsefe bilgisi, bilimsel bilgi ve kimi görece daha önemsiz öteki bilgi ilgileri yanında Scheler'in üstünde özellikle durduğu, "kurtuluş bilgisi" (Heilwissen) diye adlandırdığı bir bilgi türü daha bulunmaktadır. Scheler'in koyu bir katolik olduğu dönemde kurtuluş doğrudan ahlâksal ve dinsel bilgiyle ya da pratikle ilintili bir konu olarak düşünülür, bireyin tinsel anlamda kurtuluşu demek söz konusu bireyin "sevgi toplumun" a katılması, o toplumun bir üyesi olarak tinsel bakımdan tanınması demektir. Buna karşı kurtuluş bilgisi Scheler'in son dönemlerinde daha çok metafızik bir anlama bürünmüştür. Bu yeni metafızik yönelimli kurtuluş tasarımında tin özler ve değerler alanlarına karşılık gelirken, beden ise evrenin maddeselliğini simgeleyen saltık varlıktaki bütün gerilimler ile çatışkıların çözülüşünü ifade ermektedir. Scheler'in etiğinin belkemiğini olıışturan değerler kuramında, değerler her durumda yönelmişliğe konu duygu nesneleridir. Değerler ya nesneler içinde ya da nesneler üzerine duyulan niteliklerdir, bu yüzden de ussal yolla anlaşılmaya açık değillerdir. Bu anlamda değerler "duygusal a priori bir alam meydana getirmektedirler, çünkü iyilerin ve amaçlann görüngüleri, hatta haz duyulanımları da dahil olmak üzere, bütün değerler daha baştan bu "a priori' alanın varliğını varsaymaktadırlar. Değerlerin olumlu ya da olumsuz biçimlerde bize verili oldukla- nnı ileri süren Scheler, değerler sıradüzeninin en alanda hazsal ve duyusal değerlerin, onun bir üstünde dirimsellik değerlerinin, onların üstünde salt doğrulukla ilintili pragmatik çıkarlara konu olmayan güzellik, adalet, yüreklilik gibi tinsel değerlerin, en yukarda da tanrısallık değerlerinin bulunduğunu savunmaktadır. Bu durum Scheler'in değerler öğretisine en büyük katkısı olarak düşünülen "duygudaşlık" üzerine verdiği ayrıntılı görüngübilim betimlerinde kendisini göstermektedir. Pek çok felsefe tarihçisinin Scheler ’in en değerli yapıtı olarak değerlendirdiği Duygudaşlığın Özü ve Biçimi (Wesen und Formen der Sympathie, 1923) özünde filozoflarca göz ardı edilmiş değişik duygudaşlik türlerini ortaya serme amacındadır. Söz konusu yapıtında başta "özdeşleyim" (Einfıibkrn) anlayışı olmak üzere çeşitli metafızik duygudaşlık kuramlarını eleştirel bir gözle inceleyen Scheler, sevgi ile nefret duygularının kapsamli bir çözümlemesini sunduktan sonra, sevginin gerek tinselliğin gerekse kişiselliğin başkoşulu olduğu saptamasında bulunmaktadır. Buna göre, yalnızca gerçek sevginin özler ile değerler dünyasının kapılarının aralanmasına olanak tanıdığını belirten Scheler, insanın doğası gereği seven bir varlık olduğunu bildirmektedir. Scheler'in özellikle kişinin duygusuyla yöneldiği nesnelerden daha yüksek olan o nesne üstüne kurulu değerlerin yaratımı sürecini sevgi olarak tanımlaması, hem varoluşçu hem de görüngübilimci felsefe çevrelerinde halen yakın bir ilgi uyandırmayı sürdürmektedir. Max Scheler'in diğer önemli yapıtları arasında, Kant'ın biçimsel ahlâk felsefesini eleştirdiği (Etikte Biçimcilik ve Maddi Değer Etiği, 1921), Marksist yaklaşıma eleştirel bir gözle yaklaşan ve bir bilgi toplumbilimi denemesi olan Die Wirreuıfornıen und die Gerellrcbaft (Bilgi Biçimleri ve Toplum ,1926) ile Felsefi insanbilim üzerine görüşlerini sunduğu Die Stellrmg der Menrcheu im Kormos (İnsanın Kozmostaki Yeri , 1928) sayılabilir. |
Sosyoloji Sosyolog Mehmet Eymen 1949 yılında İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi ve Sorbonne Üniversitesi'nde okudu. Nancy'de Sosyoloji Doktorası verdi. Waldeck Rochet'nin önermesiyle Georges Marchais'nin yönetimindeki Fransız Komünist Partisi'ne (FKP) girdi. Süreç içinde "sosyalistlerle ortak hükümet" ve "Eurocommunisme" çalışmalarının içinde ve eğitim sekretaryası başında görev aldı. Türkiye'deki 1971 ve 1980 askersel faşist cuntaları döneminde kitap çevirilerinden ve yurtdışı komünist örgütlenme yönetmenliğinden tutuklandı ve toplam 4.5 yıl hapis yattı. 1990 olayları ertesinde FKP'den ayrıldı. Şimdilerde "Katman" başlıklı bir analiz portalı işletmektedir. |
Sosyal pedagoji Sosyal pedagoji Sosyal pedagoji, Alman bilim adamı Adolf Diesterweg (1790-1866) tarafından ilk defa ortaya atılan bu terim, toplumda mağdur duruma düşmüş, sosyal yönden tecrit edilmiş veya şahsî yönden problemleri olan insanların sosyal hayata yeniden kazandırılmaları, bağımsız ve üretken hâle gelmelerini sağlayan terapoytik, eğitimsel ve danışmaya yönelik hizmetlerin bütünüdür. Daha basit bir yaklaşımla sosyal pedagoji, sosyal sorunlu çocuk, genç ve yetişkinlerin okul dışı eğitim ve terbiyesidir. Bazı sosyal bilimciler, sosyal pedagojiyi, toplumsal eğitim veya yaygın eğitim anlayışı ile daha çok halk eğitimi veya kitle-toplum eğitimi olarak tanımlamaktadır. Bazıları da sosyal pedagojiyi, halk eğitimi çerçevesinde dar anlamda sadece yetişkinler eğitimi olarak görmektedir. Topluma yönelik eğitim faaliyetlerinin ortak noktası, okul dışı, bir başka ifadeyle örgün eğitimin dışında kalmasıdır. Dolayısıyla, sosyal pedagoji; mecburî eğitimini tamamlamış olan veya buna paralel olarak bazı sosyal sorunlu kişiler için, genelde kamu kurum ve kuruluşlarca düzenli, plâanlı ve sistemli bir şekilde yürütülen yaygın eğitim faaliyetlerinin bütünüdür. Örgün eğitim sistemine hiç girmemiş veya herhangi bir kademesinde bulunan veya bu kademeden çıkmış gençlere ve bütün yaş gruplarına, örgün eğitimin yanında veya dışında düzenlenen eğitim, öğretim, rehberlik ve uygulama faaliyetleri, sosyal pedagoji kapsamına girmektedir. Halk eğitiminin yöneldiği kitle; yaş, akıl, cinsiyet, eğitim düzeyi, öğrenme ihtiyacı-isteği, sosyal statü ve sosyal gereklilik bakımından birbirinden farklı kişilerden meydana gelmektedir. Türkiye'de halk eğitiminden yararlanan kişilerin başında daha çok okuma yazma bilmeyenler, ev kadınları; beceri sahibi olmayan veya niteliksiz işsizler¸ serbest meslek erbabı; yaşadıkları ülkenin lisanını bilmeyen yabancılar, işçiler; işverenler; çiftçi; öğrenci; zanaatkâr ve esnaf gelmektedir. Sosyal pedagojik faaliyetlerin kapsamına hemen hemen aynı sosyal gruplar girmektedir. Ancak, bu hedef kitlelerin içinde psiko-sosyal yönden sorunlu olan kişiler, asıl sosyal pedagojin ilgi alanına girmektedir. Sosyal eğitim faaliyetleri, sosyal politikalar, sosyal hizmetler, gençlik hizmetleri ve aile hizmetleri aracılığı ile yürütülmektedir. Avrupa'da sosyal pedagojik hizmetler, 19. yüzyılda kilise tarafından başlatılmıştır. Hedef grup, daha ziyâde sanayi devriminden olumsuz yönde etkilenen ve şehirlere göç eden büyük ailelerin çocukları olmuştur. Bu dönemde örneğin Almanya'da, özellikle büyük şehirlerde kilise örgütleri tarafından muhtaç gençlere, meslekî eğitim imkânı tanıyan yurtlar, dernekler ve okulların yanında özel çocuk bakım evleri açılmıştır. Bugün, sosyal pedagojik hizmetlerin faaliyet alanları ile sosyal çalışmanın faaliyet alanları birbirine çok yakındır. Bir kamusal sosyal faaliyet biçimi olarak sosyal çalışma, kötü sosyal şartları ortadan kaldırmak ve sosyal sorunlu kişi ve ailelere aynî veya nakdî destek sağlamakla bu maddî sorunun ortadan kalkmasına yardımcı olurken, sosyal eğitim daha çok bu sosyal grupların eğitimleri ile ilgilenmektedir. Sosyal Pedagoji ve Sosyal Çalışmanın Faaliyet Alanları
Sosyal Pedagoji ve Halk Eğitiminin Hedefleri
Türkiye’de Sosyal Pedagoji ve Halk Eğitimi Türkiye'de sosyal pedagoji ve sosyal çalışma faaliyetleri, sınırlı imkânlar doğrultusunda daha çok sosyal hizmetler çerçevesinde yürütülmektedir. Yaygın eğitim faaliyetlerinin büyük bir bölümü ise, iyi organize edilmiş bir şekilde daha çok Halk Eğitim Merkezleri tarafından düzenlenmektedir. 1956 yılında açılmaya başlayan ve sayıları 1960'da 19'a, 1970'de 334'e, 1980'de 567'ye ve 1991'de de 767'ye ulaşan Halk Eğitim Merkezleri, il ve ilçelerde Millî Eğitim Müdür Yardımcılarından birine bağlı olarak çalışmaktadır. Halk Eğitim Merkezlerinde eğitim hizmetleri, genellikle 4 değişik alanda olmaktadır: Meslek Kursları Merkezlerde, biçki-dikiş, giyim, modelistik, kilim-halı dokuma, el örgüsü, yapma çiçekçilik, ve nakış gibi evlerde kullanılabilecek beceriler kazandıran kurslarla elektrikçilik, oto elektrik, trikotaj, torna-tesviye, traktör bakım ve onarım, demircilik, doğramacılık, tornacılık ve kaynakçılık gibi sanayi kesiminde iş bulmaya yarayacak beceriler kazandıran kurslar Meslek Kursları adı altında yürütülmektedir. Sosyo-Kültürel Kurslar Merkezlerde, genel kültür konuları ile örgün eğitimdeki ders konularını içeren, katılanların genel kültürlerini, bilgilerini artırmaya yönelik ya da onları çeşitli imtihanlara hazırlayan kurslar da tertiplenmektedir. Bu kurslar şunlardır:
|
Prens Sabahattin Prens Sabahattin (1877 - 1948) Sosyolog ve siyaset adamı Prens Sabahattin 1877'de İstanbul'da doğdu. Padişah Abdülmecit'in kızı ve II. Abdülhamit'in kardeşi Seniha Sultan ile Damat Mahmut Celaleddin Paşa'nın oğludur. Özel öğrenim gördü. II. Abdülhamit'in yönetimini eleştirdiği için gözden düşen ve baskı altında tutulan Mahmut Celalettin Paşa, 1899 yılında Fransa'ya kaçarken çocukları Sabahattin'i ve Lütfullah'ı da birlikte götürmüştü. Sabahattin, Paris'te siyaset adamları ve toplumbilimciler çevresiyle ilişkiler kurdu. Abdülhamid'in saltanattan uzaklaştırılması, Meşrutiyet'in ilanı amacıyla yurt dışında mücadele sürdüren Türk aydınlarını bir araya getiren 1902'deki Birinci ve 1907'deki İkinci Jön Türk kongrelerini topladı. Teşebbüsi Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti'ni kurdu. 1906 yılında Terakki dergisini yayımlayarak, yönetimde ademi merkeziyet ve iktisatta telebbüsi şahsi ilkelerini savundu. Topladığı kongrelerle meydana gelen hareketten yararlanarak Osmanlı Ahrar Fırkası'nı kurdu. İttihat ve Terakki yönetiminin sonra ermesinden ve Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra yurda dönerek çalışmalarını sürdürdü. Hanedanla olan akrabalığı yüzünden Cumhuriyet Türkiyesinden gitmek zorunda kaldı. Sonraları Fransa'da, daha sonra İsviçre'de güç koşullar içinde yaşadı. 30 Haziran1948'de İsviçre'nin Nechautel kentinde öldü. Kemikleri Türkiye'ye getirilerek Eyüp mezarlığında babasının kabri yanına gömüldü. Prens Sabahattin, Ziya Gökalp'in Durkheim'dan etkilenerek öne sürdüğü toplumcu görüşe karşı, Le Play'in bireyci anlayışını savundu. Edmond Demoulins'in Anglo-Saksonların Üstünlüğü Neden İleri Geliyor adlı yapıtı, görüşlerinin temelini oluşturdu. Demoulins toplumları, zümrelerin hakim olduğu ve kişilerin önem kazandığı toplumlar olarak ikiye ayırıyordu. Bireylerin önem kazandığı toplumlarda, toplumsal zümreleşmenin, bireyin çevresinde oluştuğunu söylüyor, Anglosakson ülkeleri örnek vererek bu tür toplumların geliştiğini öne sürüyordu. Prens Sabahattin, çeşitli tarihlerde yayımlanan yapıtlarında, Osmanlı Devleti'nin çöküşünü, bu görüşler doğrultusunda, zümrelerin egemen olduğu bir toplum olmasıyla açıkladı, merkezi otoriteye karşı ve bireysel girişimciliğe destek veren bir yaklaşımı savundu. Prens Sabahattin'e göre İmparatorluğun kurtuluşu ve ağır sorunların çözümü için tek yol bağımsız bireyin hiçbir dayanağa ihtiyaç duymadan çalışmasıdır. Çünkü, çalışmak, bir kişilik prensibidir; ama bu prensibin hayata geçmesi için bireyin ailesi, devleti, cemaati ile olan göbek bağını kesmesi gerekir. Eşitlikçi ve özgürlükçü bir siyasi ortamda bunun anlamı, tebaadan vatandaş statüsüne geçmektir. Eserleri
|
Talcott Parsons Talcott Parsons 1902’de Colorado’da dünyaya gelen Talcott Parsons, 1924 yılında mezun olacağı Amherst Koleji’nde felsefe ve biyoloji okudu. 1925 yılında London School of Economics’e girdi ve burada Bronislaw Malinowski ile çalıştı. Bir yıl sonra Heidelberg Üniversitesi’nden kabul aldı ve bu dönemde, düşünsel seyrini önemli oranda etkileyecek olan Max Weber’in fikirleri ile tanıştı. Son dönem Alman düşüncesindeki kapitalizm analizleri üzerine yazdığı doktora tezi, 1927 yılında kabul edildi. Aynı yıl Harvard Üniversitesi’nde ekonomi dersi vermeye, 1931 yılından itibaren de sosyoloji dersleri okutmaya başladı. 1944’te sosyoloji profesörü oldu. 1946-56 yılları arasında Sosyal İlişkiler Bölümü başkanlığını yürüttü. 1949 yılında Amerikan Sosyoloji Derneği başkanlığı yaptı. Emekli olduğu 1974 yılına kadar Harvard Üniversitesi’nde kaldı. Parsons, en temelde klinik psikoloji ve sosyal antropolojiyi sosyoloji ile birleştiren bir akademik yönelim ortaya koymuştur. Parsons, “eylem” konusuna duyduğu ilginin yanında, esasında, geniş boyutlu sistemler ve toplumsal düzen, bütünleşme ve denge sorunları üzerinde durmuştur. The Social System en klasik olmuş eseridir |
Taner Akçam Taner Akçam Taner Akçam, 1953 yılında Ardahan'ın Ölçek köyünde doğdu. ODTÜ İdari İlimler Fakültesi'ni bitirdi. 1973'ten sonra ODTÜ-DER, ADYÖD gibi derneklerin kurucuları arasında yer aldı. 1975'te yayına başlayan Devrimci Gençlik dergisinin sorumlu yazıişleri müdürü olarak, dergide komünizm ve Kürtçülük propagandası yapıldığı iddiasıyla yargılandı ve 1976 tutuklandı, 1977'de de yaklaşık 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1977 Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nden kaçtı. 1978-1995 yılları arasında Almanya'da siyasi mülteci olarak yaşadı. 1988 yılında HamburgSosyal Araştırmalar Enstitüsü'nde çalışmaya başladı. 1995'te Hannover ÜniversitesiSosyoloji Bölümü'nde "İttihat ve Terakki Yargılamaları ve Ermeni Kırımı" konulu doktora çalışmasını tamamladı. Aynı üniversitede profesörlük tezini hazırladı. Cezalandırılmasına neden olan maddelerin TCK'dan çıkarılmasından sonra sık sık Türkiye'ye gelen ve konferanslar veren Akçam'ın, çeşitli dergilerde yayımlanan çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Akçam, Minnesota Üniversitesi Tarih Bölümü'nde görev yapıyor. Eserleri Akçam'ın çeşitli dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesinin yanısıra
|
Max Weber Sosyolog Max Weber Almandüşünür ve sosyolog. 1864 - 1920 yılları arasında yaşamış olan Weber’in büyük önemi, onun Emile Durkheim’la birlikte, ayrı ve bağımsız bir disiplin olarak modern sosyolojinin kurucusu olması olgusundan kaynaklanmaktadır. O, sosyal bilimlere felsefi bir temel, sosyolojiye de kavramsal bir çerçeve kazandırmıştır. Başka bir deyişle, Weber bir bilim olarak sosyolojinin genel kavramsal çerçevesini en iyi bir biçimde ortaya koyduğu, tutarlı bir sosyal bilimler felsefesi geliştirdiği ve nihayet, modern endüstri toplumunun temel özelliklerini sağlam bir biçimde kavrayıp ifade ettiği için, modern sosyolojinin kurucusu olarak tanınır. Zira, Durkheim’ın sosyoloji bilimini kurma, sosyoloji iyi temellendirme girişimi, zamanının pozitivizmine dayandığı yerde, entelektüel gelişimi Windelband ve Rickert’in de içinde yer aldığı Yeni-Kantçı gelenek içinde gerçekleşmiş olan Weber, öncelikle sosyolojinin insan davranışıyla ilgili olarak, doğa bilimlerininkine benzer, genel-geçer yasalara ulaşamayacağını iddia etmiştir. Diğer bir deyişle, Yeni-Kantçı felsefenin algılanan dünya ya da fenomen ve algılayan bilinç ya da numen ayırımını benimseyen Weber’de söz konusu ayırım doğa bilimleriyle sosyal bilimler arasındaki bir ayırım haline gelmiştir. Buna göre, biz doğa bilimlerinde evrensel yasalara ulaşmaya çalışırız. oysa bu , toplumsal eylemleritikel, tarihsel bağlamları içinde anlamayı amaçlayan sosyal bilimlerin amacı olamaz. Sosyolojininyöntemi ve felsefi problemleriyle ilgili analizinde Yeni-Kantçı bir bakış açısı sergileyen Weber, her şeyden önce sosyolojinin insan davranışıyla ilgili olarak, doğa bilimlerininkine benzer, genel-geçer yasalara ulaşamayacağını, insan toplumları söz konusu olduğunda, evrim niteliği taşıyan bir gelişmeyi doğrulayıp temellendiremeyeceğini öne sürmüştür. Fakat Weber bir yandan da, sosyolojinin eylemlerin anlamını kavramayı amaçlamak durumunda olduğunu, onun buradan hareketle, karşılaştırmalı bir temel üzerinde, ideal eylem tiplerine ya da formel davranış modellerine yönelmesi gerektiğini ve dolayısıyla, sosyolojinin yalnızca eyleme ilişkin öznel bir yorum olmadığını savunmuştur. Şu halde, sosyolojinin konusunun sosyal eylem olduğunu öne süren Weber, sosyal eylemi dörtlü bir başlık altında sınıflamıştır. Bu dört eylem türü sırasıyla:
Weber’in sosyal bilimlere yaptığı bir başka önemli katkı da, onun sıklıkla naif bir nesnellik inancı diye yanlış yorumlanmış olan değerden bağımsızlık teorisinden meydana gelir. Weber’e göre, bilim ve sosyoloji tercihi, araçsal akılcılık temeli üzerinde hiçbir zaman meşrulaştırılamayacak olan bir tercihtir. Aynı durum, bilimsel ve sosyolojik araştırma konularının seçiminde de geçerlidir. Bununla birlikte, söz konusu tercih ve seçimler bir kez yapıldıktan sonra, sosyolojik bir araştırma, rasyonel tutarlılığın bilim cemaatinin eleştirilerine tabi olması anlamında, değerden bağımsız ve yansız olmak durumundadır. Weber, buradan da anlaşılacağı üzere, ekonomik determinizme karşı çıkıp, kültürün, özellikle de dinin, insan davranışını biçimlemedeki rolünü vurguladığı; insan ilişkilerinde, bireylerin öznel yönelimlerini ön plana çıkardığı, ve nihayet, kapitalizmin yıkılacağı tezine karşı eleştirel bir tavır takınıp, sosyalist toplumlardaki planlı ekonominin rasyonalizasyonu güçlendirdiğini söylediği için, Friedrich Nietzsche’yle birlikte, 19. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olarak gördüğü Karl Marx’ı olmasa bile, kurumsallaşmış Marksizm'i şiddetle eleştirmiştir |
Ziya Gökalp Sosyolog Ziya Gökalp Ziya Gökalp (1876-1924) özellikle milliyetçilik ve türkçülük üzerine kaleme aldığı eserleri ile ünlenmiştir. 23 Mart1876’da Diyarbakır’da doğdu. 25 Ekim1924’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Mehmet Ziya. Babası yerel bir gazetede çalışan memurdu. Eğitimine Diyarbakır’da başladı. Amcasından geleneksel İslam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Bir yıl sonra 1895'te İstanbul’a gitti. Baytar Mektebine kaydını yaptırdı. Buradaki öğretimi sırasında İbrahim Temo ve İshak Sukûti ile ilişki kurdu. Jön Türkler’den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. Muhalif eylemleri nedeniyle 1898’de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra 1900'de Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. 1908'e kadar Diyarbakır'da küçük memuriyetler yaptı. 2'nci Meşrutiyetten sonra İttihat ve Terakki'nin Diyarbakır şubesini kurdu ve temsilcisi oldu. "Peyman" gazetesini çıkardı. 1909'da Selanik'te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi'ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı. Bir yıl sonra, örgütün Selanik’teki merkez yönetim kuruluna üye seçildi. 1910’da kurulmasında öncülük yaptığı İttihat Terakki İdadisi'nde sosyoloji dersleri verdi. Bir yandan da "Genç Kalemler" dergisini çıkardı. 1912'de Ergani Maden'den Meclis-i Mebusan'a seçildi, İstanbul'a taşındı. Türk Ocağı'nın kurucuları arasında yer aldı. Derneğin yayın organı "Türk Yurdu" başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua'da yazılar yazdı. Bir yandan da Darülfünun-u Osmani'de (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji dersleri verdi. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin yenilmesinden sonra tüm görevlerinden alındı. 1919'da İngilizler tarafından Malta Adası'na sürgüne gönderildi. 2 yıllık sürgün döneminden sonra Diyarbakır'a gitti, Küçük Mecmua'yı çıkardı. 1923'te Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı'na atandı, Ankara'ya gitti. Aynı yıl İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet meclisi'ne Diyarbakır mebusu olarak girdi. 1924'te kısa süren bir hastalığın ardından İstanbul'da öldü. Osmanlı Devleti'nin parçalanma sürecinde yeni bir ulusal kimlik arayışına girdi. Düşüncesinin temelinde, Türk toplumunun kendine özgü ahlaki ve kültürel değerleriyle, Batı'dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlaki öğesi de İslamcılıktı. Uluslararası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu savundu. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koydu. Batı'nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsedi. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi. Toplumsal modeli, Emile Durkheim'in teorik temellerini kurduğu "dayanışmacılık" temelinde şekillendi. Bireyi temel alan liberalizm ile çatışmacı toplumu temel alan Marksizm'e karşı mesleki örgütleri temel toplum birimi olarak kabul eden solidarizmde karar kıldı. Toplumsal ve siyasi görüşlerini anlattığı sayısız makale yazdı. "Türkçülük" düşüncesini sistemleştirdi. Milli edebiyatın kurulması ve gelişmesinde önemli rol oynadı. Eserleri
|
İsmail Beşikci İsmail Beşikci İsmail Beşikci (1939) Sosyolog ve yazar. İskilip'te dünyaya gelmiştir. Beşikci ailesi; İskilip'te aile yapısı olarak oldukça muhafazakar ve milliyetçi bir Türk aile olarak bilinir*1. Ülkemizde Kürtler, cumhuriyetin kuruluşu ve tek parti dönemine ait eserleriyle tanınır. İskilip'te ilkokulu okuduktan sonra Çorum lisesini bitirerek, 1962 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. 1965-1971 yılları arasında ErzurumAtatürk Üniversitesi'nde asistanlık yaptı. Erzurum'da Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde sosyoloji asistanı iken aynı bölümde sosyoloji doçenti olan Orhan Türkdoğan tarafından, Marksist propaganda ve bölgecilik yaptığı gerekçesiyle 'ihbar' edilen Dr. İsmail Beşikci, 12 Mart1971 döneminde sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı ve üniversite ile ilişiği kesildi.1974 affıyla cezaevinden çıkar, bu kez de Kürt sorununu işleyen düşüncelerinden ötürü yargılanır. Kürt sorunu üzerine araştırmaları ve yazılarıyla tanınan Beşikçi, 8 kez cezaevine girip çıktı ve yaşamının 17 yılı cezaevinde geçti. 12 Eylül askeri darbesinden önce 1979'da cezaevine girer ve 1987'de serbest bırakılır ancak davalar bir türlü peşini bırakmaz bu davalardan giydiği hükümlerle 1999'a kadar tutuklu kalır. 1999 yılında yapılan sınırlı yasal düzenleme sonucu tahliye olduğunda hakkında toplam 100 yıl hapis ve 10 milyar lira para cezası verilmişti. İsmail Beşikçi'nin 36 kitabından 32'si yasaklandı. Özellikle ErzurumAtatürk Üniversitesi'nde asistanlığı döneminde yaptığı çalışmalarla dikkati çekmiştir. Bu dönemde doktora tezi olarak hazırladığı "Alikan Aşireti Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme" alanında ülkemizde yapılmış olan en önemli sosyolojik bilimsel bir çalışmadır. Öğretim üyeliği döneminde ülkemizde yaşanan öğrenci hareketleri de göz önüne alındığında çalkantılı bir döneme denk gelmektedir. Dönemin hükümeti tarafından (S. Demirel hükümeti) suçlanmış ve akabinde uzun yıllarını geçireceği hapishane hayatı başlamıştır. Ülkemizde özellikle Kürt Milliyetçiliğini benimseyen ve savunan insanları etkilemiş ve yönlendirmiştir. Kendisine saygı duyulduğu gibi Beşikci için sarı hoca demektedirler. Türk marksist düşüncesi tarafından da ilk dönem eserleri sonrasında hapishane döneminde yazdığı kitapları nedeniyle Kürt Milliyetçiliği yapmakla suçlanmaktadır. Günümüzde bazı elit çevreler tarafından yeni yeni anlaşılmaya başlanmıştır. Elbette bu anlaşılma durumu Beşikci'nin doktora tezi çevresinde şekillenerek o dönem bazı çözümlerin üretilmesi sağlanabilirdi demektedirler. Hayatını üç evre olarak izlemek ve incelemek onu anlamak açısından yararlı olacaktır.
Eserleri
|
Farklı Boyutlarıyla İnsan Farklı Boyutlarıyla İnsan Dr. Selim AYDIN Her insan farklı şeylere karşı, farklı derecelerde merak hissiyle donatılmıştır. İlmî araştırma yapmada mühim bir güç kaynağı olan ‘merak edilen şeyi anlama isteği’; ‘İnsanın mâhiyeti ve tabiatı nedir, insan modellenerek anlaşılabilir mi, insanı kaç değişik boyuttan tanımlayabiliriz, insanın varoluşunu anlamayı mümkün kılan faktörler (değişkenler) nelerdir, sağlıklı ve huzurlu bir hayat sürebilmenin asgarî şartları nelerdir?’ gibi soruların cevabını bulmada da farklı insanlarda değişik derecelerde cazibe oluşturur. Bu sorulara hiçbir bilim dalı, bütüncül, sistemci ve doyurucu cevaplar verememektedir. Analitik araştırma usûllerini kullanan bilim dalları, insan tabiatı üzerine kısmî cevaplar üretmekte ve bunu ‘uzmanlık’ olarak tanımlamaktadır; çünkü çağın bilgi patlamasının bir neticesi olarak, bir konuyu kendi içinde derinlemesine anlamak için uzmanlaşma önemlidir. Ancak uzmanlığın bu güzel tarafına karşılık, ‘uzman körlüğü’ olarak tarif edilen menfî tarafları da ortaya çıkabilmekte; bir sahada uzman olan kişi diğer bazı alanlarda hiç bilgi sahibi olmayabilmektedir. Çağ ihtisas çağı olduğundan bütüncül, sistemci ve çok boyutlu bilgi edinme gayretlerine bugün pek sıcak bakılmadığı gibi, içtimaî teşkilâtlanmalar ve resmî eğitim de buna müsait gözükmüyor. Her bilim dalı, insanı farklı şekillerde tarif ederken, farkında olmadan insana dâir bütün açıklama ve değerleri, başlangıçta kabul ettiği tarife dayandırıyor. Belli bir bilim dalında araştırma yapan araştırmacılar da farkında olmadan insanı o boyuta indirgeyerek çalıştığından, o boyut ve tarifle insanı özdeşleştirebiliyor. Bilimler, hakikatte Allah’ın güzel isimlerinin tecelli ettiği ayna olan insanın küçük bir kısmını kendilerine çalışma sahası olarak seçmektedir. Biyolojik bilimler, insanı “Homo sapiens biologicus” olarak tarif eder. Bu tarife göre insan, genetik bilginin varlığında, karbon temelli biyo-moleküllerin enerji kullanılarak örgütlendiği dinamik fiziko-kimyevî sistemler olarak var olabilen bir canlıdır. İnsanın beden boyutunu en ince detaylarına kadar çözümlemede son derece başarılı olan bu tarif ve yaklaşım, insanda tecelli eden Esmâ-i İlâhî’nin sadece küçük bir kısmını gösterir, diğer boyutlarını ve onların bedenle etkileşimini âdeta görmezden gelir veya ihata sahasına almaz. Halbuki Alîm ve Kadîr isminin bir tecellisi olarak yaratılmış insan genomu, insanın bütün boyutlarına ışık tutabilecek mâhiyettedir. İktisadî bilimler ise insanı “Homo sapiens economicus” olarak tanımlar. Bu bilimler insanın bütün tutum ve davranışlarını, üretim ve tüketim çevriminin dinamikleriyle açıklarken, zaman zaman da insanı sadece ekonomik bir varlık statüsüne indirgeyip, üretim ve tüketimle özdeşleştirir. Psikolojik bilimler, insanı “Homo sapiens psychologicus” olarak tarif eder, ondaki duyguları, şuuraltını, egoyu ve kişilik yapılarını öne çıkarır. Kişilik bilimi (The science of personality) de insanı ‘mizaç, karakter, kişilik ve ego’ yapılarına indirgeyip, onu bu kavram dürbünlerinin penceresinden analiz eder. Burada da aşırıya giden bazı araştırmacılar, insanın her şeyini mizaç, kişilik ve ego motifleri üzerinden açıklama saplantısına düşerken, onu âdeta bu buyutlarıyla özdeşleştirirler. Sosyoloji ise insanı “Homo sapiens socializing and culture-making” olarak tarif ederek, onun bütün davranışlarını grup dinamikleri ve sosyo-kültürel yapıyla açıklamaya gayret eder, âdeta insan sadece içinde bulunduğu toplum ve kültürle şekillenen pasif varlıkmış gibi bir tavır sergiler. Felsefî bilimler, insanı “Homo sapiens rationalicus” olarak tarif eder ve insandaki onlarca donanımdan sadece akıl, mantık ve bilgiyi öne çıkararak, algıladığı her şeyi rasyonalize etmeye çalışır. Burada da zaman zaman ifratlar yaşanır ve faziletler listesinin en başında bilginin peşinden koşmak, düşünmek ve hayatı sorgulamak ilk sıralarda yer alır. Bu sahada da insanın irrasyonel yanı olan duyguları, güdüleri, tutkuları ve şuuraltı istekleri âdeta yokmuşcasına göz ardı edilir veyahut bunların hepsi rasyonalize edilmeye çalışılır. Tarih ve edebiyat ise, insanı “Homo sapiens historicus and estheticus” tarihî ve estetik bir varlık olarak tarif eder. Tarih bilimi, onun tarihî boyutunun bugün ve yarınlarla nasıl münasebette olduğunu ortaya koymaya çalışır. Edebiyat ise, insandaki estetik duygusuna dikkati çekerken, insanî duyguların edebî bir uslûpla ifadesinin nasıl zengin bir kültürel miras ürettiğine vurgu yapar. Bu bilimler de zaman zaman, insanı ya geçmişe götürüp nostaljik duygularla veya aşk-sevgiyle özdeşleştirme gibi ifratkârane yaklaşımlar sergiler. Nitekim pek çok şair, denge ve ölçüyü koruyamayarak Fuzûlî gibi “Aşk imiş her ne var âlemde/İlim bir kıylü kal imiş ancak” diyebilmektedir. Ahlâk (veya etik) bilimi de, insanı “Homo sapiens moralicus” olarak tarif ederken, insanı insan yapan değerlerin başına faziletleri, ahlâk ve vicdanı koyar. İnsanı gerçek insan yapan şeyin ahlâk, vicdan ve fazilet olduğunda ısrar eder. İlâhiyat, insanı “Homo sapiens religious” olarak tarif ederek, insanın özde ruhâni ve aşkın bir varlık olduğuna dikkatleri çeker, onu beden merkezli bir hayattan, ruh ve vicdan merkezli bir hayat yaşamaya teşvik eder. Ayrıca ilâhiyat insanın temel problemlerini de mânevîyat eksikliği, ruhî açlık ve tatminsizlik olarak sistematize eder. Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerifler ise, insanın bütün boyutlarını dikkate alarak, onun sağlıklı ve dengeli gelişmesine ışık tutar. İnsanın alt boyutlarının her biri, duyguları, organları bir gâyeye yönelik yaratıldığından, insandaki her donanımın yaratıldığı hedef istikametinde kullanılması gerekir. Kur’ân’a göre insanın her boyutunun ihtiyaç ve ibadetleri farklıdır. Bundan dolayı, İslâmiyet’in hedef gösterdiği orta yol ve kâmil insan modeli, insanın bütün boyutlarını dikkate alan ve her birine bir gelişme rotası çizen, sistemci bir anlayışa dayanmaktadır. Yazının baş tarafındaki sorulara cevap aramak maksadıyla, İslâmiyet’in elmas ölçüleri göz ardı edilerek, yukarıdaki bilimler öğrenilmeye karar verilirse elde edilecek cevaplar, büyük bir ihtimalle şu vicdanî kanaat ve hükümlerin filizlenmesine zemin hazırlayacaktır: İnsan kesinlikle bir bilim dalının konusu olamayacak kadar kompleks ve çok boyutlu bir sistemdir. İnsanda biyolojik, hissî, rasyonel, sosyo-kültürel, tarihî, ahlâkî, ruhanî boyutlar bulunmaktadır. Bilimlerin insan üzerinde çalışırken bunlar arasında adalet ve uyumu tesis etmesi gereklidir. İnsanın saadeti ve iç huzuru da, benliğinde bulunan çeşitli unsurlar arasında kuracağı iletişime bağlıdır. Her bilim dalı, insanın bir yönünü inceleyebildiğinden, bilimlerin ürettiği bilgi ve cevaplar da otomatikman kısmî kalmaktadır. Bir başka deyişle, her bilim dalı, insanın bir boyutunu mükemmel şekilde açıklarken, diğer boyutlarını âdeta görmezden gelmektedir. İnsan ne tek bir boyutla, ne de iki boyutla ‘ya o veya o’ şeklindeki ikili mantıkla anlaşılabilecek kadar basit bir varlık değildir. Onun bütünlüğüne saygı duyabilmek için, sistem dinamiği biliminin yaklaşımlarıyla çalışmak gerekir. Özetle, insanı sadece tek bir boyutla özdeşleştirmemek ve diğer boyutları yok saymamak ve içindeki diğer sâkinleriyle arasındaki çapraz iletişim ve etkileşimleri de anlamak gereklidir. İnsan özü itibarıyla Allah’ın en güzel surette yarattığı ve O’nun güzel isimlerine âyine olabilecek istidata sahip, en üstün ve şerefli varlıktır. Meselâ; insanın biyolojik boyutunda Hayy, Kayyûm, Rezzâk ve Musavvir gibi isimler açık şekilde tecelli etmektedir. İnsanın, bu potansiyel konumunu bilfiil gerçekleştirebilmesi için kendisinde tecelli eden bu isimleri okuyabilmesi ve her bir tabakasını ubudiyet yolunda olgunlaştırması gerekmektedir. Bütün bu hakikatleri, aşağıdaki “Çok boyutlu insan tarifi’nde özetlemek mümkündür. “Ben insan isimli varlık ağacının ‘ene(nefs), benlik’ olarak bilinen tohumuyum. Biyolojik gelişmemle birlikte bende ene çekirdeği de filizlenir. Benliğin (ene) üç merkezinden biri olan fizikî merkez ile yönlendirilen biyolojik bir bedene sahibim. Fizikî merkezin (nefsin) kontrolündeki bedenimin ihtiyaçları, yemek-içmek-barınmak ve üremektir. Ama ben sadece fizikî merkezden ibaret değilim. His merkezimin meyvesi olan psikolojik bir varlık olarak da yaratılmışım. Fark edilmeye, dinlenilmeye, saygı duyulmaya ve teşvik edilmeye ihtiyacım vardır. Ama ben sadece duygu merkezinden de ibaret değilim. Ben zihin merkezimin meyvesi olan akıl sahibi ve düşünen bir varlığım. Kendimi ve çevremde olup biten şeyleri adlandırmak, tarif etmek, açıklamak, onlara mânâ vermek ihtiyacındayım. Ama ben sadece zihin merkezinden de ibaret değilim. Benliğimdeki üç merkezin gelişmesiyle şekillenen bir mizaca, egoya, karaktere ve kişilik motifine sahibim. Egomu şekillendiren korku, öfke ve ihtiraslarımın sağlıklı tatmin edilmesine ve yönetilmesine ihtiyacım vardır. Ama ben sadece mizaç, ego ve kişilikten de ibaret değilim. Ben sosyo-kültürel bir varlığım. Aidiyet duygumun tatmin edilmesine, sosyo-kültürel kimliğe ve sosyalleşmeye ihtiyacım vardır. Ben sosyo-kültürel varlık olmanın ötesinde bir şeyim. Ben tarihî bir varlığım. Dünden bugüne ve bugünden yarına doğru uzanan bir mirasın üzerinde yaşıyorum. Dünümü bilmek, bugünümü anlamak ve yarınlarımı sağlıklı şekilde inşa edebilmek için geçmişe, bugüne ve yarınlara uzanan bir tarihî kimlik ve şuura ihtiyacım var. Ancak ben tarihî bir varlık olmanın da ötesinde bir şeyim. Ben ahlâkî bir varlığım. İnsiyâklarımın (güdülerimin) sınırı olmadığı için kendimin ve hemcinsimin hayatına zarar vermeyecek, onlara saygı duymamı sağlayacak ve her varlığın hayatını zenginleştirecek ahlâkî değerlere, ferdî bir anayasaya da ihtiyacım var. Ancak ben ahlâkî varlık olmanın ötesinde de daha fazla bir şeyim. Ben içimin en derinlerinde beni Yaratan’dan tecelliler ve yansımalar barındıran ‘aşkın’ yönü de olan ruhânî bir varlığım. Varlığımın özündeki bu vicdan kaynaklı sese kulak verdiğimde bana şunları söylüyor: ‘Acziyetime, fakirliğime, kusur ve noksanlıklarıma çare olacak; sebeplerin bittiği noktada bana yardım elini uzatacak Mutlak Kudret ve Zenginlik Sahibi Bir Otorite’ye dayanmak ve O’na teşekkür etmek istiyorum.’ Ancak ben ruhânî varlık olmanın ötesinde daha fazla bir şeyim. Ene çekirdeğinin meyveleri olan bütün bu varlık tabakalarının hepsine aynı anda sahip olan ve bu alt sistemlerin etkileşimiyle sonsuz denebilecek sayıda insan tipolojilerine, faaliyetlerine, bilimlere zemin hazırlayan kompleks bir sistemim. O hâlde benim sağlığım, dengeli gelişmem, büyümem, olgunlaşmam, yaşama sevincini yakalayabilmem, huzurlu bir hayat sürmem, kendime, aileme, milletime ve insanlığa katkıda bulunabilmem bana yukarıda zikrettiğim yedi boyutta hizmet, rehberlik ve eğitim sunulabilmesine bağlıdır. Bunun imkânsız zor ve hayâl mahsulü olabileceği de iddia edilebilir. Neticede bana yedi boyutlu eğitim ve rehberlik hizmetleri sunulamayabilir. O zaman, ne olur, beni yukarıdaki varlık tabakalarımın birine veya ikisine indirgeyerek sadece onlarla özdeşleştirmeyiniz. Ben bu varlık tabakalarından daha fazla bir şeyim Benim çok boyutluluğuma ve küçük bir kâinatı içimde barındırdığıma saygı gösteriniz.” Günümüzde uzmanlık alanlarına göre parçalanmış bilimlerin, Kur’ân-ı Kerîm ve onu hayatına hayat yapan Peygamberimiz’in (sas) yol gösterici ve sistemci rehberliğinden istifade etmeye yanaşmadıkça, insanın bütününe ait gerçeğe en yakın fotoğrafını çekebilmeleri çok zordur. Çünkü son vahyin temsilcisi olan Peygamberimiz’in (sas) sünnet-i seniyesi, insanın bütün bu varlık tabakalarını hesaba katan, onları yaratılışları istikametinde kullanan ve orta yolun en güzel örneğini oluşturan bir misaldir. Kur’ân ve hadîslerin rehberliğinde, insanın bu çok boyutlu yapısını dikkate alarak herkesin, kendisine verilen donanım ve kabiliyetlerin diliyle, kendi ölçüsünde yazının başındaki soruların cevaplarını bulması gerekmektedir. Herkes âdeta bir bal arısı gibi, her bilim dalının bu sorulara verdikleri cevapları okuyarak, anlayarak ve onlardaki kısmî doğruları, Kur’ân ve sünnetin yol gösterici ölçüleri ışığında birleştirerek, insanın sistemci bir analizini ve modelini ortaya koymalıdır. En azından bütüncül cevabını bulamadığını hissettiğinde, “Benim mesleğim veya bakış açım doğrudur veya daha güzeldir demeli ama, yalnız benim bakış açım ve mesleğim doğrudur ifadesini asla söylememelidir.” şeklindeki insaf ve adâlet düstûrunu kendine rehber etmesi gerekmektedir. Bu anlayış ve olgunluğa ulaşılabilinirse, hem bilim insanları arasındaki ihtilaf ve çatışmalar bir zenginliğe dönüşebilecek, hem de geniş halk kitlelerinin düşünce dünyaları bir o yana, bir bu yana savrulmayacak ve araştırmacılar insanın ne olduğuna dâir daha gerçekçi bir fotoğrafı çekme imkânına kavuşacaklardır. |
Sosyoloji Sosyoloji Tanım: Kısa: Sosyoloji (toplum bilimi): sosyal olayları inceler. toplumların kuruluş, yükseliş ve çöküşü ile toplumların kendi aralarındaki münasebetleri ve kendi içindeki insan ilişkilerinin yasalarını inceleyen bilim. sosyoloji bilimi toplumu parçalayarak kendisine uzmanlık alanları oluşturmuştur; bunlar: eğitim(eğitimin toplumsal koşulları incelenir), ekonomi (ekonomini toplum içindeki yeri incelenir), siyaset, aile, hukuk (türkiye’de hukuk sosyolojisi gelişmemiştir), sanat(sanatın toplumlara göre değişmesi olgusu incelenir), spor, din konularında incelemeler gelişmiştir. Datay: SOSYOLOJİ: Kelime anlamı toplumbilimidir. Latince toplum anlamına gelen Socius ile Yunanca bilgi demek olan logos sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur.Sosyoloji sözcüğünü ilk kullanan Fransız sosyoloğu Auguste Comte (1798 - 1857)'dur.bilim olarak Sosyoloji: Toplumların meydana gelişini, gelişmesini,toplum içinde farklı kesimlerde görülen sosyal olayları, sosyal kurumları, sosyal ilişkileri, sosyal yapı özelliklerini ve bu yapıda ortaya çıkabilecek değişme eğilimlerini ele alarak inceleyen bir bilim dalıdır. TOPLUM: Belli bir coğrafya parçası üzerinde yer alan,üyeleri arasında sıkı bir etkileşim ve işbölümü olan bir insan topluluğudur. Sosyal Olay: Toplum içinde meydana gelen, başlama ve bitiş noktaları belirli olan birden fazla kişiyi ilgilendiren bir oluşumu ve değişimi ifade eder. SOSYAL olgu: Genellikle başlangıç ve bitiş zamanı bilinmeyen, nerede başlayıp nerede bitebileceği kesin olarak tesbit edilemeyen bir sosyal oluşum ve değişimi ifade eder.Tek tek meydana gelen sosyal olayların genel bir ifade tarzıdır.Selma ile Mehmed'in evlenmesi bir sosyal olaydır. Ama tüm evlilik olaylarının hepsine birden evlenme denir. Bu ise sosyal olgudur. SOSYAL KURUM: Birbirleriyle sosyal ilişki ve etkileşim halinde bir arada bulunan insanların, toplum içinde nasıl davranmaları gerektiğini ve bu davranışların kurallarını belirleyen, kişilere belli şekillerde davranışlarda bulunması için zorlayıcı etkide bulunan, aralarında birlik ve bütünlük olan, uyumlu ve örgütlü bütünlerdir. Aile, eğitim, din, hukuk,ekonomi, yönetim, devlet kurumları. SOSYAL İLİŞKİ: Birbirinden haberdar olan en az iki insan arasında belirli bir süre devam eden, anlamlı ve belirli amaçlar etrafında kurulan sosyal bir bağdır. SOSYAL YAPI: İçinde sosyal ilişkilerin sosyal olayların meydana geldiği, sosyal grupların ve kurumların yer aldığı,nüfus ve yerleşim tarzının şekillendirdiği, toplumun şekil ve çevresi ile ilgili dış görünüşe sahip olan bir sosyal varlıktır. Sosyal Grup: Belli ortak özelliklere sahip, etkileşim ve ilişki içinde bulunan iki veya daha fazla kişinin meydana getirdiği göreli bir sürekliliği olan bireyler topluluğudur. SOSYAL DÜZEN: Bir toplumdaki üretim güçleri ve üretim ilişkileriyle din, hukuk, eğitim gibi kurumların karşılıklı bağımlılık içinde oluşturdukları uyumlu bir bütündür. KÜLTÜR: Tarihsel ve sosyal değişme süreci içinde oluşturulan, bütün maddi ve manevi değerleri ile bunları yaratmada ve gelecek kuşaklara iletmede kullanılan araçların tümüdür. cemaat: Kan bağlılığının, benzerliğin, geleneklerin bulunduğu, iş bölümünün görülmediği insan topluluğudur. CEMİYET: İş bölümünün geliştiği, akılcılığın egemen olduğu, daha çok organik dayanışmanın görüldüğü toplumdur. MİLLET: Siyasi bir birlik şeklinde yaşayan, ortak, mazi ve kültüre sahip, devlet şeklinde teşkit-lanmış fert ve zümrelerin toplamıdır. KALABALIK: Ortak fikirlerle hareket eden ve aynı heyecanı taşıyan, teşkilatsız ve sürekli olmayan, kendiliğinden oluşan insan yığınıdır. Halk: Üyeleri yoğun bir şekilde bir araya toplanmış olmayan, bir arada bulunmaları tesadüfi olmaktan uzak,sürekli, ortak bir kültürle birbirlerine bağlı, teşkilatsız yaygın,insan topluluğudur. SOSYAL DEĞİŞME: Bir toplumda ekonomik büyüme ile birlikte sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda bir ilerlemenin olması demektir. SOSYAL BÜTÜNLEŞME: Bir toplumu oluşturan, topluluk,grup ve kurumları gibi, Sosyal Yapının çeşitli öğeleri arasındaki birbirini tamamlayabilme durumuna denir. SOSYAL ÇÖZÜLME: Bir toplumda maddi ve manevi kültür öğelerinin bir araya gelerek bir anlam ifade edecek ve işleyen bir bütün oluşturacak çok biçimde birbirlerini tamamlayamamalarıdır. İŞBÖLÜMÜ: Bir toplumsal üretim düzeni içindeki değişik görev ve hizmetlerin, toplumun üyeleri, grupları arasında karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde bölünmesi sürecidir. SOSYAL TABAKALAŞMA: Toplumu meydana getiren üyelerin ya da öğelerin bir ya da daha fazla ölçüte göre hiyerarşik sırılanmaları SOSYAL SINIF: Toplumun düzeyi, yaşam biçimi, eğitim,saygınlık gibi özellikler bakımından birbirine benzeyen ve bunun bilincinde olan insanlar tarafından oluşturulan bir bütündür. SOSYAL HAREKETLİLİK: Kişilerin, ailelerin ve sosyal grupların toplum içinde sahip oldukları bir stüdüden diğer bir statüye veya bir tabakadan diğer tabakaya geçmeleridir SOSYAL YAPI I. tanımı: Sosyal yapı, içinde sosyal ilişkilerin, sosyal olayların meydana geldiği, ses yol grupların, kurumların yer aldığı, nüfus ile yerleşim tarzının şekillendirdiği, toplumun şekil ve çerçevesi ile ilgii dış görünüşe sahip olan bir sosyal varlıktır. Sosyal Yapının iki yönü vardır: A - Kültürel (Manevi) Yapı: Toplumun sosyal ilişkiler ağı dediğimiz sosyal statüler, roller ve değer yargılarından oluşan yapısı B- Fizik (Maddi) Yapı: Toplumun şekil ve çevresi olarak belirtilen dış görünüşünü oluşturan nüfusun yerleşim tarzı (köy - şehir) fiziksel yapısını oluşturur. Toplumdan topluma sosyal yapı farklı özellikler gösterir. II - SOSYAL YAPI İLE İLGİLİ KAVRAMLAR A - Sosyal İlişki: Birbirinden haberdar olan en az iki insan arasında belirli bir süre devam eden, anlamlı ve belirli amaçlar etrafınd kurulan sosyal bir bağdır. M.Weber’e Göre Sosyal İlişkinin Özellikleri: 1. En az iki kişi arasında olmalı 2. Bir zaman sürecini içermesi 3. Kişi ya da grupların karşılıklı etkileşim içinde bulunmaları 4. Birbirlerinin varlığından haberdar olmaları 5. İlişkiler ortak bir anlam taşıması 6. İlişkide bulunan kişilerin birbirlerini içten karşılıklı bağ duymaları Sosyal İlişki Çeşitleri: 1. Samimiyet Derecelerine Göre a) Birincil İlişkiler: Daha çok cemaat tipi örgütlenmelerde görülen ve yazılı hale getirilmemiş ilişkilere dayanır. Daha çok örf ve adetler biçimindedir. Özellikleri: - İlişkiler karşılıklı duygusal güven anlayışa samimiyete dayalı yüzyüze ilişkilerdir. - Yazılı kurallara bağlı değildir. - Sosyal etkileşim çok güçlüdür. - İlişkiler uzun sürelidir. - Daha çok küçük gruplarda (aile, arkadışlık, köy, komşuluk) görülür. - Bütün toplumlarda görülebilir. b) İkincil İlişkiler: Daha çok Cemiyet tipi bir teşkilatlanmada (şirket, sendika,kentler . . .) görülür. Özellikleri: - İlişkiler resmidir. Duygusal iletişim çok zayıf - Yazılı kurallara bağlıdır. - Kıss sürelidir. - Sosyal etkileşim çok zayıftır. - Daha çok büyük graplarda (şehir, şirket, resmi kurumlar ) görülür. - kitle iletişim araçlarının etkisi çoktur. 2. Sürelerine Göre a) Tesadüfi (geçici): Kısa süreli (bir maçta biraraya gelen insanların ilişkileri)dir. b) periyodik: Yılın belli zamanlarında kurulan ilişkilerdir. Mevsimlik işçilerin ilişkisi c) Sürekli İlişkiler: Çok uzun süreli ilişkilerdir. Aynı, köyde, şehide oturan insanlar arasındaki ilişkiler gibi. B - SOSYAL STATÜ VE ROLLER: Statü: İnsanlırn toplum içindeki yerini ifade eden bir kavramdır. Statü, kişilerin çocuk, doktor, müslüman, öğretmen, işveren, örneklerindeki gibi kim olduklarını belirtir, ona bir takım haklar sağlar ve yükümlülükler yükler. Statü Çeşitleri: 1. Verilmiş (edinilmiş) Statü: Kişilerin yetenek ve becerilerine bakmadan ve onların bir çabası olmadan, kendileri dışındaki faktörler tarafından sağlanır. Yani kişi doğumuyla, cinsiyetiyle veya yaşıyla ilgili bu statüyü elde eder. Örneğin, Yaşlı, genç, kadın, erkek, siyah, beyaz . . . 2. Kazanılmış Statü: Kişilerin kendi çabaları sonucu elde ettikleri stütüdür.Örneğin, anne, baba, öğretmen rolü çok büyüktür ve çok çabuk değişebilir. Sosyal Prestij (İtibar): Bir bireye ya da kümeye (grub) başka birey ya da kümelerle, ilişkilerinde üstünlük sağlayan duruma denir. Doktorluk statü,doktorun sevilmesi, aranması durumuna prestij denir. statünün Özellikleri: 1. Her insan birden fazla statüye sahip olabilir. 2. Bazıları doğuştan bazıları sonradan kazınılır. 3. Bazıları doğumdan ölüme kadar değişmezken koşulları daha kolay değişir. 4. Her stütü belli kurallara bağlıdır. 5. statüler arası ilişkiler ağı vardır. 6. Toplumdan topluma değişiklik gösterebilir. Anahtar (Temel) Statü: Bireyin sahip olduğu statülerden toplum da en etkin olanına anahtar statü denir. Anahtar stütü kişinin toplum içindeki kişiliğini belirler. Cumhurbaşkanı, General, Öğretmen, İmam genellikle kişinin diğer statülerine göre anahtar stütü niteliği taşır. Rol: Toplumun bireyden statüsüne uygun olarak beklediği davranışlarına rol denir. Kişinin her taşıdığı statüye göre bir çok rolleri vardır. Her rol, diğer rollerle olan ilişkilerinin derecelerine göre var olur ve anlam kazanır. statünün dinamik yönüdür.Bir kimse hem öğretmen, hem sporcu hem parti üyesi olabilir.Rol Pekişmesi: Rollerin birbirini kolaylaştır-masıdır. Ana okulu öğretmeni Rol Çatışması: Bireyin sahip olduğu statülerine uygun rolleri arasında herhangi birine uygun davranışı yapacağına karar verememesi haline rol çatışması denir. Örneğin, bir müdürün evde müdür rolüne devam etmesi, subayın evdekilere asker imiş gibi davranması C - SOSYAL DEĞERLER: Değerler, kişilerin düşünce, tutum ve davranışla-rında birer ölçüt olarak ortaya çıkan ve sosyal yaşamın vazgeçilmez bir öğesini oluşturur.Değerler: Bir gruba ya da topluma üye olanların uymak durumunda oldukları genelleşmiş ahlaki inançlardır. Neyin iyi, güzel ve doğru; neyin kötü, çirkin ve yanlış olduğunu gösteren kriterlerdir. Sosyal Değer Çeşitleri: 1. Pratik Değer: bir toplumun üyelerini birarada tutmaya yönelik inançlardır.Bu değerler kişiler arasında birlik ve dayanışmayı bozacak eğilim ve davranışları kötülerken, toplumun ihtiyaçlarını giderecek davranışları özendirir. 2. İdeal Değer: İnsanın ideside neler yapması gerektiğine ilişkin davranış modelleri önerir. Çoğuna uymak günlük yaşamda mümkün olmasa da önemleri büyüktür.Çünkü, insanları bencillikten kurtarır, toplum sorunlarıyla ilgilenmeye, yüksek ahlaki değerler edinmeye özendirir.3. Egemen Değer: Özgürlük, bağımsızlık, yoksulları korumak, namuslu olmak gibi tüm toplumca benimsenmiş ve korunan, uzun zamandan beri varlığını sürdüren değerlere denir. Özellikleri: - Toplum fertlerinin ortak duygu ve düşüncelerini yansıtırlar. - Toplumun birliğini güçlendirirler. - Toplumsal kurallara temel oluştururlar. - Zorlayıcıdırlar. - Toplumda kuşaktan kuşağa aktarılırlar. - Ahlaki, dini inanç ve ilkelere dayanırlar. - Toplumdan topluma değişirler. - Zamanla aynı toplumda değişebilirler. D - Sosyal Normlar: Bir toplumda insanları belli olaylar karşısında nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen öyle davranmaya zorlayan kurallara sosyal norm denir. 1. Yazılı(Resmi) Normlar: Kanunlar, tüzükler, yönetmelikler gibi devletin yetkili organlarınca düzenleyip, uygulamaya konan, gerektiğinde değiştirilen, devletin ve sosyal düzenin korunmasını ve devamını amaçlayan normlardır. Uymayanlar maddi ve bedeni cezaya çarptırılır. hukuk kuralları gibi 2. Yazısız (Resmi Olmayan) Normlar: Bireyler arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinden doğan töre, adet, gelenek,görenekler, din kuralları, görgü kuralları gibi yazılı olmayan normlardır. Yaptırmaları mesnevidir. Örf (Töre): Toplum yaşamında yararlı ve gerekli olduğuna ortaklaşa inanılan; kimi yerde yasa ve ahlakın yerine geçebilen, yaptırım gücü (kanun veya norm şeklinde) olan kurallara örf veya töre denir. Adet: Halk tarafından alışılmış ve yaygın olarak kullanılan davranış şekilleridir. Bayramda akraba ve ahbap ziyaretleri yapmak gelenek: Bir toplumda, eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa geçen kültür mirasları, alışkanlıklar bilgiler ve davranışlardır. görenek: Bir şeyi görülebildiği gibi yapma alışkanlığıdır. Uyulması için yaptırımı bulunmayan, ya da çok az olan davranış öğeleridir. Din Kuralları: İnsanların Tanrıyla veya diğer insanlarla ilişkilerini düzenler.Sevap ve günah gibi yaptırım çeşitleri vardır. Ahlâk Kuralları: İnsanların kendi nefislerine karşı vazifelerini ve diğer insanlarla ilişkilerinde nasıl davranmaları gerektiğini belirten kurallardır. Görgü Kuralları: Örf ve adetlerin basit biçimidir. Bir kimsenin belli bir olayda nasıl davranması gerektiğini gösterir. Bir toplantıda konuşurken, bir davette yemek yerken bir törene katılırken nasıl davranırız? hukuk Kuralları: Kişiler arası ve kişi ile toplum arası ilişkileri düzenleyen,maddi yaptırım olan bu nedenle uyulması zorunlu kurallardır. Sosyal Normların Özellikleri - Sosyal değerlerin somut şeklidir. - Toplumun düzen ve devamlılığını sağlar. - Toplumsal kontrolü sağlarlar. - Toplumsal süreç içinde veya merkezi otoritece oluşturulabilir. - Bireylerin davranışlarını sınırlayan emir, yasaklardır. - Toplumdan topluma veya zamanla değişir. - Uymayanlar toplumca cezalandırılır, zorlayıcıdır. - Çoğunluğun sosyal normlara uyması sosyal bütünleşmeye, uymaması ise sosyal çözülmeye neden olur. E - SOSYAL KONTROL Bireylerin veya sosyal grupların sosyal üzeninin gereklerine uygun biçimde davranmalarını sağlamaya yönelik önlemlerin tümünü ifade eder.Sosyal kontrol, grup ve toplumun, kişinin davranışlarını sınırlandırması ve bu sınırlandırma yoluyla sosyal değerleri benimsemesinin sağlanması demektir. Özellikleri - Kaynağı sosyal yaşamdır ve her toplumda görülür. - Toplumun düzeni ve devamını sağlar. - Her türlü sosyal ilişkiyi kapsar. - Bireylerin toplumsallaşmasını sağlar. - birey örnek davranış kalıplarını öğrenir ve taklik yoluyla kazanılır. - Toplumdan topluma veya aynı toplumda da değişir. - Toplumsal norm ve değerleri araç olarak kullanır. III. Sosyal Olay VE olgu: Sosyal Olay:Toplum içinde meydana gelen, başlama ve bitiş noktaları belli olan ve birden fazla kişiyi ilgilendiren bir oluşumu, değişimi ifade eder. Sosyal olgu: Genellikle başlangıç ve bitiş zamanı bilinmeyen nerede başlayıp nerede bitebileceği kesin olarak tesbit edilemeyen bir sosyal oluşumu ve değişimi ifade eder. Tek tek meydana gelen sos olayların genel bir ifade tarzından IV. SOSYALLEŞME: Bireyin toplumsal etkileşim sonucu o toplumun kültür, davranış, düşünme biçimlerini kazanması süresine denir. V. ANOMİ: Düzensizlik ve kuralsızlık ifade eder. VI. SOSYAL DAYANIŞMA: Grup içindeki bireylerin diğer bireylerle uyumlu ilişkilere girmesi ile ortaya çıkan duruma denir. Durkheim'e göre dayanışma çeşitleri a) Mekanik Dayanışma: Toplumda benzer, ortak duygu ve düşüncelere sahip insanlar arasındaki dayanışmadır. İlişkiler dostça ve samimidir. SOSYAL GRUPLAR: A. tanımı: Belli amaçlar ve bunları gerçekleştirme çabası çerçevesinde toplanmış, belli kurallara göre. belirli süre karşılıklı sosyal ilişkide bulunan,en az iki kişiden oluşan, göreli bir sürekliliği olan bireyler topluluğuna Sosyal Grup denir. B. Özellikleri ve Fonksiyonları 1 - Grup üyelerin ortak bir amaca sahip olması 2 - İki veya daha fazla kişiden oluşması 3 - Üyelerin karşılıklı sosyal ilişkide oluşması 4 - Göreli bir sürekliliğin bulunması 5 - Grup üyeleri arasında işbirliği ve iş bölümü vardır. 6 - Grubun bireylerin beklentilerine cevap vermesi 7 - Grub bireyleri arasında biz bilincinin olması 8 - Grup üyeleri arasında rol ve statü dağılımı vardır. 9 - Grup üyerine baskı yapar ve yol gösterir. 10 - Yapı ve fonksiyon bakımından zamanla değişir. 11 - Bireyi sosyalleştirir, tutumları değiştirir, pekiştirir. 12 - Grup birey için bir güvencedir. 13 - Grup, işlevini yerine getirdiği sürece vardır. 14 - kültür grup aracılığıyla nesilden nesile aktarılır. C. Sosyal Grup ÇEŞİTLERİ 1 - Grup Üyelerinin Sayısına Göre a) Büyük Grup: Üye sayısı çok olan, ilişki ve etkileşimleri daha sınırlı ve resmi olan gruplardır. İkincil ilişkiler hakimdir. Şehir gibi gruplardır. b) Küçük Grup: Üye sayısı sınırlırdır ve ilişkiler yüzyüze (birincil)dir. Köy,aile 2 - Grubun Süresine Göre: a) Geçici Gruplar: Belli bir iş yapmak veya belli bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen kişilerden oluşur. Bunun için kısa ömürlü ve geçicidirler. Mevsimlik işçi, izciler grubu. b) Sürekli Gruplar: Genellikle grup üyelerinin ömürlerinden daha uzundur. millet,aile, köy, şehir, gruplar 3 - Bireyin Gruba Katılışına Göre: a) Resmi Gruplar: Yetkili organlarca oluşturulmuş ve önceden belirlenmiş yasa, tüzük, yönetmelik gibi hukuk kurallarına göre düzenlenmiş gruplardır. Milli eğitim de çalışan grup. b) Resmi Olmayan Gruplar: Kanun ve yönetmelikler yerine grup üyeleri tarafından geliştirilen kurallara göre var olan gruptur. Genellikle küçük gruplardır. Aile, arkadaş grupları, imece (bir örgütte kendiliğinden doğmuş yardımlaşma şekli), klik-hizip (bir örgüt düşünce ve davranış bakımından ayrılık gösteren küçük gruplaşma) gibi... 4- Bireyin Gruba Katılışına Göre a) Bireyin Kendi İradesiyle Katıldığı Grup: Gruba girip çıkmanın serbest olduğu gruplardır. Arkadaşlık, klup, demek grupları b) Bireyin İrade Dışı Katıldığı Grup: Bireyin doğal yolla katıldığı gruptur aile millet, kastlara bireyler doğal yolla katılırlar. türk veya Fransız olmak kişinin ömrü boyu devam eder. 5 - Sosyal İlişki Tiplerine Göre: a) Birincil Gruplar: Üyeleri arasında birincil (yüzyüze, samimi) ilişkilerin olduğu gruptur. Aile, arkadaşlık, komşuluk, komşuluk b) İkincil Gruplar: Üyeler arasında ikincil ilişki bulunan, bulunan, bu ilişkilerin yasa, yönetmeliklerle belirlendiği gruplardır. Üyeler arsındaki ilişkilerde çıkar duygusu egemendir. Dernekler, sendikalar, siyasi gruplar gibi... 6. Ferdinan Tönnies’in Grup Sınıflaması a. cemaat: Zaman içerisinde yavaş yavaş meydana gelen, bireyleri arasında duygu ve düşünce birliği olan insan topluluğudur. Irk, etnik köken ve kültür bakımından farklılaşmış kişilerden meydana gelirler. cemaat üyeleri arasında sıcak, samimi,yürekten, duygusal ilişkiler vardır. Aile, akrabalık, klan gibi kana bağlı; komşuluğa dayanan köy gibi yere bağlı, düşünce ve duygu benzerliğine dayalı topluluklar cemaate örnek verilebilir. b. Cemiyet : Irk, etnik köken, sosyo ekonomik statü ve kültürce farklılaşmış topluluklardır. Cemiyetler kişisel olmayan, soğuk, rasyonel ve özgür ilişkiler üzerine kuruludur. sanayi ve ticaret işletmeleri, baskı grupları, şehirler gibi örnekler.... cemaat-Cemiyet Özellikleri cemaat (topluluk) Cemiyet (Toplum) - Ortak irade - Üyelerin kişiliği yok - Toplum çıkarları - İnan - Din - Töre, adet - Doğal dayanışma - Ortak mülkiyet -Bireysel irade Var birey çıkarları İdeoloji Kamuoyu Moda, geçici arzular Sözleşmeli dayanışma Bireysel mülkiyet 7. Durkheim’in Toplum Sınıflaması: a. Mekanik Dayanışmalı Toplum: - Bireysel bilinçler birbirine benzer, bireyin kişiliği yoktur. Toplum önemlidir. - Bağlılık benzerlikte doğan sempati bağlılığıdır. - Dayanışma tam bir benzeşme ve uyum içinde ortaya çıkar. Dayanışma, insanların birbirine benzediği oranda artar. Dayanışma inorganik varlıkların molekülleri arasındaki dayanışmaya benzetildiğinden mekanik dayanışma denir. - nüfuz az işbölümü yok, homojen geleneksel b. organik Dayanışmalı Toplum: - Toplumsal işbölümü gelişmiş ve bireylerarası, farklılaşma artmıştır. ? bireysel farkları doğurur. - Dayanışmma işbölümüne dayanan, başkalarının bizi tamamladığı dayanışmadır. Bu dayanışmada bireysel bireysel farklılıklarını kazanırlar. Gelişmiş hayvanların organları arasındaki dayanışmayı hatırlattığı için organik daynışma denir. - nüfuz artmış, Bireycilik, ihtisaslaşma artmış, din evrenselleşmiş, evrensel değerler gelişmiş yerel bağlar zayıflamıştır. IV. Grup Dışındaki Topluluklar: A. Kalabalık (Yığın) : Aralarında fiziki yakınlık bulunmalarına rağmen,karşılıklı ilişkiler, birleştirici, bütünleştirici bağlan bulunmayan veya yüzeysel ilişki ve geçici bir süre için birbirine bağlanan insan birimleridir. Rastlantı sonucu oluşurlar. Durakta otobüs bekleyenler, yangını seyredenler. - Kalabalıklar (sıradan kalabalık. - İzleyiciler (dinleyici, seyirciler) - Gösteri Toplu - Etkin kalabalıklar B. Sosyal Kategori : Ortak niteliklere sahip olan, fakat aralarında hiçbir ilişki olmayan kişilerin oluşturduğu bir bütündür. Örneğin, öğrenciler, taksi şoförleri, memurlar, yaşlılar. Kategori Şekilleri : 1. kitle : Ortak sosyal niteliklere sahip olan insanların oluşturduğu, (fiziksel yakınlıkları bulunmayan) kategoridir. Aynı gazeteyi okuyanlar, aynı futbol takımını tutanlar. 2. Sosyal Sınıf : Aynı hayat tarzına sahip, gelir, eğitim-öğretim, kültür ve meslek gibi çeşitli özellikler bakımından birbirine benzeyen insanların oluşturdukları kategoridir. Örneğin, işçi, işveren, köylü. 3. azınlık : Bir topluma egemen olanların yararlandığı haklardan (belirgin farkları nedeniyle) yararlanamayan insanların oluşturduğu bir kategoridir. Batıdaki Türkler |
Sosyoloji BROWN (1989) sosyal bilimlerin medikal sosyolojiyi dört düzeyde etkilediklerini belirtmektedir. 1-) Makro düzeydir 2-) Mikro düzey 3-) Makro ve mikronun birleştiği düzey 4-) Sosyal hareketlerin sağlık konusunda rolü düzeyi 1-) Makro düzey : Üç işlevsel alan vardır; siyaset , ekonomi ve kültür. Medikal sosyoloji bu üç alandan etkilenmektedir; bunlara bağlı alt alanlardan birincisi , sınıf ırk ve cinsel farklılıkları konu alan siyaset ekonomisi , ikincisi , bir profesyonel meslek olarak tıp mesleği ve profesyonelleşme süreci, üçüncüsüde sağlık kurumlarıdır 2-) Mikro düzey : Sağlık sisteminin uygulayıcıları ile halk arasındaki ilişkileri konu alır. Bu alanda genel olarak hekimler ile hastalar arasındaki ilişkiler çeşitli bakış açılarına göre incelenmektedir. 3-) Makro ve mikronun birleştiği düzey : Kuramcılar genelolarak , makro ve mikro düzeylerinin birleştirirlmesini talep etmektedirler. Örneğin; sadece hekim / hasta ilişkileri incelenecek olursa daha geniş bir alanda ortaya çıkabilecek sorunlar ihmal edilebilmektedirler. 4-) Sosyal hareketlerin sağlık konusunda rolü düzeyi : Toplumsal değişmeyide içine alacak şekilde , toplumsal hareketlerin sağlık üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Örneğin ; köleliğin ortadan kalkması , ayrımcılığa son verilmesi , kadın hakları , toplumsal güvenlik , emek gücünün organize edilmesi gibi toplumsal hareketlerin sağlık sistemleri üzerinde önemli etkisi vardır. Medikal sosyolojisi ilkin, hekim ve sağlık personelinin çalıştıkları ortamların hangi özellikte olduğunu ve hastaların nasıl sağlık hizmetlerine ulaştıklarını ve hangi kültürel kalıpların etkisinde kaldıklarını araştırmaktadır. Bir başka anlatımla, hekim ile hasta hangi koşullar altında bir araya gelmektedirler ve birbirlerine nasıl muamele etmektedirler. Kısaca hastalık hasta ve hekim arasında ilişki büyük bir ölçüde içinde yaşadıkları ortam tarafından etkilenmektedir. Bir başka değişe göre medikal sosyoloji başta tıp olmak üzere birçok bilimle iç içe olmak durumunda olduğundan ister istemez disiplinler arası bir bilim dalı olmak zorunda kalmıştır. Böyle bir alanda yapılan incelemeler sadece bireylerin/toplumların sağlığına katkıda bulunmakla kalmayacak aynı zamanda toplumsal eşitsizlikler , profesyonel uzmanlık ile profesyonel gücün yapısı ve birey ile toplum arasındaki bağlara ilişkin de bilgi üretmektedir. Toplum hekimliği ilk kez Fransa da ortaya çıkarken yine tıpçıların toplumsal bilimlerle bağlantı kurma isteklerinden kaynaklandığı açıktır. Jules GUERİN (1801-86) hastalıkların gerçek boyutunu inceleyebilmek için istatisliklerden yararlanmış ve toplum hekimliğini dört farklı alana bölmüştür; sosyal patoloji , sosyal hijyen , ve sosyal terapi. ‘Tıp sosyal bir bilimdir ve siyaset tıptan başka bişey değildir’ . yani sağlık sorunları sadece tıp alanında alınacak önlemlerle giderilmez. Tam aksine sosyal tedbirler olmadıkça yada sağlık sorunları toplumsal bağlamlarda incelenmedikçe tam anlamıyla çözülemez. Gerçekten de 19. Yy da ileri sürülen böyle bir görüş 20. Yy da Avrupanın diğer ülkelerine yayılmış bulunmaktadır. Turner (1992) Toplum hekimliğinin anlayışının yaygınlık kazanması ile üç önemli sonucun ortaya çıktığını belirtiyor: A ) Hastalıklar ancak çok nedensel ilişkiler içerisinde anlaşılabilir. B ) bir topluluğun sağlık duırumunu anlamak ve değiştirmek için , toplumsal ve siyasal müdahaleler ve reformlar kaçınılmaz. C ) Bu iki sonuçtan dolayı , toplum hekimliği sadece geleneksel tıbbın müdahaleciliğine değil tüm topluma yönelik bir eleştiri geliştirmiş ve köktenci siyasal bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Kısaca özetlenecek olursa , bu bölümde tanımları yapılan alanlarköken itibariyle nerden kaynaklanırsa kaynaklansın hemen hemen hepsinin ortaklaşa vurguladıkları nokta , tıp alanında üretilen bilmik , kültürel ve siyasal alanlarda üretilen diğer bilgilerce desteklenmesi ile mümkün olacaktır. Hekimler hastanelerde sadece hastalık sürecinin son aşamasına gelmiş bireylerle muhattap olmaktadır. Tıp kökenli bilimlerde bunun farkına çok önceleri varabildiklerinden Toplum Hekimliği , Halk Sağlığı v.b gibi alt dallar yaratarak tıp bilgisini desteklemek istemişlerdir. Günümüzde ise başta sosyoloji olmak üzere bir çok alan, kendi kuramlarını sağlık/hastalık kavramlarını anlamak için seferber etmiş bulunmaktadırlar. Yeniden vurgulanması gereken nokta , hepsininde amacı hastalıkları mümkün olduğu kadar hastanelere yansımadan önce önleyebilmektir. Böyle bir anlayış kökenlerini 19.y.y da bulmasına rağmen 20. Y.y la ait gibi görünmektedir. Bu noktada hastalık kavramının toplumsal yanının biraz daha ayrıntıya girilerek incelenmesi , Sağlık Sosyoloji alanının ne ile uğraştığını dahada aydınlatabilecektir. |
Sosyoloji Sosyolojinin Amaçları MsXlabs.org & Sosyolojiciler - Toplumları, içinde bulundukları yere ve zamana göre, nesnel ve somut koşullarıyla anlamak. - Toplumların tarihsel gelişim sürecinde geçirdikleri değişimin etkilerini ve yönünü açıklamak. - Farklı toplumlar arasındaki benzerlikleri saptayıp genellemelere ulaşmak. - Mevcut toplumsal verilere dayanarak ileride ortaya çıkacak olaylarla ilgili öngörüde bulunmak. Sosyolojinin Özellikleri • Sosyoloji, tek tek bireylerin sorunlarıyla değil, toplumu ilgilendiren sorunlarla ilgilenir. Örneğin sosyoloji, ilk bakışta bireysel bir sorun olarak algılanan “intihar” olayının toplumsal boyutuyla ilgilenir. E. Durkheim, “İntihar” adlı çalışmasında, savaş dönemlerinde intihar olaylarının azaldığını, toplumda kuralsızlık halinin yaşandığı ekonomik kriz dönemlerinde ise intihar olaylarının arttığını göstermiştir. • Sosyolog, toplumsal olayları kendi değer ve beğenilerinin etkisi altında kalmadan nesnel (objektif) olarak inceler. Durkheim’ın deyişiyle sosyolog, toplumsal olayları “bir eşya gibi” ele alır. • Sosyoloji, olanı olduğu gibi inceler. Ahlak, hukuk, din gibi bireylerin nasıl davranması gerektiğine ilişkin kurallar koymaz. Bu anlamda, sosyoloji kural koyucu yani normatif değildir. Örneğin, sosyoloji yardım etmeme davranışını iyi ya da kötü olarak değerlendirmez. • Sosyoloji doğa bilimleri gibi deneysel bir bilim değildir. Çünkü, sürekli değişim halinde olan toplumsal olayları ve toplumsal çevreyi laboratuar koşullarında gözlemlemek ve yönlendirmek olanaklı değildir. • Sosyoloji, toplumsal kurumların (aile, din, eğitim, devlet, hukuk) yapılarında ve işlevlerinde meydana gelen değişmeleri, tarihsel evrim süreci içerisinde inceler. Örneğin, Cumhuriyet devrimiyle beraber din kurumunun işlevinde meydana gelen değişmeler sosyolojinin alanına girer. • Sosyoloji, toplumsal olguların nedenlerini bireylerde değil diğer toplumsal olgularda arar. Örneğin, köyden kente göç olgusunu inceleyen bir sosyolog, bu olguyu bireysel tercihlerle açıklamaz. Göçün nedenini tarımda traktörün kullanılmasına, sulu tarımın yapılmamasına, miras yoluyla toprakların parçalanması vb. gibi diğer toplumsal olgulara bağlar. • Sosyoloji, toplumsal yapıyı bir bütün halinde inceler. Diğer toplumsal bilimler toplumsal yaşamın farklı yönlerini ayrı ayrı incelerler. Örneğin, sosyal antropolog kültürel yapıyı; ekonomi, mal ve hizmetlerin üretimini, bölüşümünü ve tüketimini; tarih, geçmişte olup bitenlerin nedenlerini belgelere dayanarak saptamaya çalışır. Sosyoloji ise, toplumsal yapı içerisinde yer alan kültürel öğeleri, ekonomik ilişkileri, tarihsel geçmişi, coğrafi konumu bilmek zorundadır. Bu yüzden de sosyologlar sürekli olarak diğer toplumsal bilimlere başvurma gereksinimi duyarlar. |
| Saat: 23:49 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık