MsXLabs
Sayfa 1 / 15

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Sağlıklı Yaşam (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/)
-   -   Sağlıklı Yaşam ve Bilgiler (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/4615-saglikli-yasam-ve-bilgiler.html)

Misafir 3 Nisan 2006 21:56

Sağlıklı Yaşam ve Bilgiler
 
Sağlık
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Sağlık Nedir ?
1) Vücudun hasta olmaması durumu, vücut esenliği, esenlik, sıhhat, afiyet.
2) Vücudun iyi veya kötü olması durumu.
3) Sağ, canlı, diri olma durumu.
4) Biyolojik, psikolojik ve sosyal olarak iyilik hali
5) İnsanın hiçbir organının yerini bilmemesidir.
Yaşayan bir organizmada sağlık, organizmanın dengede olduğu bir durum olarak tanımlanabilir. Bu dengeli durumda organizmaya giren ve organizmadan çıkan madde enerji miktarı (organizmanın normal büyüme sürecinde kullanılan madde gözardı edildiğinde) yaklaşık olarak eşittir ve organizmanın hayatta kalma beklentisi vardır.


GusinapsE 3 Nisan 2006 22:21

Sigara ve Sağlıkta En Sık Sorulan 50 Soru ve Cevapları
 
1- Zararsız sigara var mı?
Hayır. Sigaranın hiçbir türü zararsız değildir ve insan sağlığına zarar verdiği halde satışına ve reklamına izin verilen yegane ticari mal sigaradır.

2- Az sayıda sigara içmek zararsız olabilir mi?
Hayır. İçilen her sigaranın insan sağlığına zarar var. Otopside, az sayıda sigara içenlerin akciğerlerinde bile bozukluklar saptanmıştır. Öte yandan sigara içenlerin büyük bölümü az sayıda sigara içmeyi başaramaz.

3- Sigaranın sağlığa zarar vermesi ne kadar süre sonra olur?
Sigaranın sağlık üzerine olan zararları sigaranın içildiği anda başlar. Sigara dumanı ağız, dil, boğaz, yemek borusu, nefes boruları, akciğerler ve mideye doğrudan ulaşır. Dumanın içinde bulunan zararlı maddeler de saniyeler içinde kalp, beyin, kan damarları, böbrekler, mesane gibi pek çok organa ulaşır ve zarar verir.

4- Nikotin vücutta ne gibi etkiler yapar?
Nikotin vücuda ilk olarak girdiğinde beyin ve sinir sistemini uyarır, ancak sondaki alınışlarda beyin ve sinir sistemi üzerinde baskılayıcı, uyuşturucu etki gösterir. Nikotin ayrıca kan basıncını yükseltir, nabız sayısını artırır, sindirimi yavaşlatır, kanın damarlar içindeki dolaşımını bozar, organların yeterli kan almalarını engeller. Çok yüksek dozlarda alındığında bulantı ve kusmaya neden olur, solunum felci yaparak ölüme yol açar.

5- Sigara dumanı içindeki hangi maddeler hastalık yapar?
Dumanda bulunan katranın içinde 4000 dolayında kimyasal madde vardır. Bunlar arasında bulunan asitler, alkol aldehitler, ketonlar, siyanür, karbonmonoksit gibi maddeler doğrudan zehir etkisi gösterirler ve organlarda tahribat yaparlar. Kalp hastalıkları, akciğer kanseri, vücuttaki başka kanserler (gırtlak kanseri, mesane kanseri, yemek borusu kanseri, rahim kanseri vb.) bronşit, amfizem gibi pek çok hastalığın sigaraya bağlı olarak meydana geldiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

6- Dumanda bulunan karbonmonoksitin etkileri neler?
Sigara dumanının içinde yüzde 4 oranında karbonmonoksit bulunur. Bu gaz, alyuvarlardaki hemoglobine bağlanarak hemoglobinin oksijen taşımasını engeller. Sigara içenlerde hemoglobinin oksijen taşıma kapasitesi yüzde 2.5 ile yüzde 15 arasında azalır. Bunun sonucunda organlar yeterli oksijen alamazlar. Özellikle beynin yeterli oksijen alamaması sonucu düşünme, karar verme, net görme ve işitme gibi önemli bazı fonksiyonlarında zayıflama olur. Karbonmonoksit ayrıca damarlarda kolesterol depolanmasına yol açar.

7- Bu maddeleri solumanın zararlı etkileri geçici değil mi?
Evet bu etkiler geçicidir. Ancak tiryakiler sık aralıklarla sigara içerler. Bu durumda sigara dumanına bağlı etkilerin düzelmesi mümkün olmaz.

8- Sigaranın bütün zararları kalıcı ve sürekli mi?
Hayır, eğer iş isten geçmeden sigara bırakılırsa vücut kendini yenileme fırsatı bulabilir. Sigarayı bırakanlarda özellikle kalp hastalığı ve kanser riskinde azalma olur. Sigarayı bıraktıktan sonra bir yıl geçince kalp krizi riski yarıya iner. On yıl sonra ise kalp hastalığı ve kanser riski sigara içmemiş bir kişi ile eşit düzeye yaklaşır.

9- Filtreler koruyucu mu?
Filtreli sigara içenlerde kanser riski filtresiz sigara içenlere göre biraz daha azdır.

10- Katran ve nikotin miktarı az olan sigaraların da zararı var mı?
Bazı ülkelerde nikotin ve katranı azaltılmış sigaralar bir süreden beri denenir. Ancak bu sigaraları içenlerde de risk çok yüksektir. Ayrıca sigara içenler, nikotin ve katranı az olan sigarayı daha fazla sayıda içer.

11- Mentollü sigaraların riski nasıl?
Mentollü sigaraların riski diğerlerinden farklı değildir, mentollü sigaralar da sağlık için aynı derecede zararlıdır.

12- Sigaranın kanser yaptığı bilimsel olarak ispatlanmış mı?
Evet. Sigara bütün kanser ölümlerinin üçte birinden sorumludur. Akciğer kanserlerinin ise yüzde 85’i sigara nedeniyle olur. Bunun dışında sigaranın ağız, boğaz, yemek borusu, gırtlak, mesane, rahim, pankreas, böbrek vb. kanserlerini meydana gelmesinde de rolü vardır.

13- Sigara, kansere nasıl yol açar?
Sigara dumanı içinde 43 tane kanser yapıcı madde bulunur. Bunların bazıları kanseri başlatan, bazıları da kanserin ilerlemesine yol açan maddelerdir.

14- Akciğer kanserinin iyileşme şansı nasıl?
Akciğer kanserine yakalanmış olan bir hastanın iyileşme şansı çok az. Başka bazı kanserlerin tedavisinde sağlanan önemli gelişmelere karşın akciğer kanserinin tedavisi bakımından başarılı sonuç alınamaz. Akciğer kanserli her on hastadan ancak bir tanesi 5 yıl yaşayabilir. Diğerleri kısa süreler içinde hayatını kaybeder. Tedavisi yeterince başarılı olmadığına göre akciğer kanserinden korunmaya öncelik vermek gerekir, bu da sigaradan uzak durmakla mümkündür.

15- Sigara başka akciğer hastalıklarına da yol açar mı?
Sigara bronşit ve amfizem oluşunda da başlıca etkendir.

16- Sigara içen bir kişi dumanı içine çekmezse, yine de tehlikesi olur mu?
Olur. Sigara dumanı içeriye çekilmese bile temas ettiği yerlerde (dudak, dil, ağız içi, yemek borusu, gırtlak) tahribata yol açar. Ayrıca duman içeriye çekilmese bile yine de bir miktar duman akciğerlere gider.

17- Sigara içenler neden öksürürler?
Sigara dumanı asit özelliktedir. Asit ve duman içindeki başka tahriş edici maddeler öksürüğe yol açar. Sigara içenlerin çoğu özellikle sabahları olmak üzere öksürürler. Soluk boruları içinde yabancı maddelerin nefes yollarına kaçmasını engellemek amacıyla ince tüycükler vardır. Sigara dumanı bu tüycüklerin hareketini bozar. Böylece yabancı maddelerin nefes yollarına girmesi mümkün olur. Gece sigara içilmediği zaman tüycüklerin hareketi biraz düzelir ve gündüz nefes borularına girmiş olan yabancı maddeleri dışarı atmak amacıyla tüycükler çalışmaya başlar ve böylece öksürük olur. Öksürüğün oluşunda bu mekanizmanın da rolü vardır.

18- Sigara içmek kalbe etki yapar mı?
Evet yapar. Sigaranın insan vücudunda en çok etki yaptığı organların başında kalp gelir. Kalp hastalıkları ve beyin kanaması nedeni ile olan ölümlerin üçte biri sigaraya bağlıdır.

19- Sigaranın gebe kadına ve bebeğine zararı var mı?
Gebe bir kadın sigara içtiği taktirde gebeliğin düşükle veya ölü doğumla sonlanması olasılığı artar. Ayrıca bebek canlı olarak doğduğunda da doğum ağırlığı normalden az olur. Sigara içen annelerin bebeklerinde doğumdan hemen sonraki dönemde meydana gelen ölümlerde daha fazla olur.

20- Doğum kontrol kapları ile sigaranın etkileşimi olur mu?
Doğum kontrol hapları bazı kalp hastalıklarının riskini arttırabilir. Doğum kontrol hapı kullanan bir kadın aynı zamanda sigara da içiyorsa kalp hastalığı riski daha fazla artar.

21- Sigaranın başka sakıncaları da var mı?
Sigaranın bazı ilaçlarla da etkileşimi söz konusudur. Sigara bazı ilaçların etkisini azaltırken bazılarının etkisini de arttırır.

22- Sigara bu kadar değişik ve çok sayıda etkileri nasıl yapabilir?
Sigara dumanında bulunan katran içinde sayıları 4000 dolayında çeşitli kimyasal maddeler vardır. Bunların da vücuttaki çeşitli organlar üzerinde değişik sağlık etkileri olabilir.

23- Neden sigara içenlerin hepsi akciğer kanserine yakalanmıyor?
Sigara tiryakilerinin yüzde 10 - 15 kadarı akciğer kanserinden ölür. Bundan çok daha fazlası da kalp hastalığı nedeniyle hayatını kaybeder. Bu iki hastalık sigara tiryakilerinin başlıca ölüm nedenidir. Başka nedenlere bağlı ölümler de sigara içenlerde içmeyenlere göre daha fazladır. İnsanlar çok çeşitli hastalıklar nedeniyle öldükleri için hepsinin de akciğer kanserinden ölmeleri söz konusu değildir. Ancak sigara içenlerde akciğer kanserinden ölme riski, sigara içme süresi ve günde içilen sigara sayısı ile ilgili olmak üzere, sigara içmeyenlere göre 10 ile 25 kat daha fazladır. Ayrıca sigara içenler içmeyenlere göre daha erken yaşta ölür.

24- Sigara içmeyenler de akciğer kanserine yakalanır mı?
Akciğer kanseri sigaradan başka nedenlere bağlı olarak da meydana gelebilir ve sigara içmeyenler de akciğer kanserine yakalanabilir. Ancak sigara içmeyenlerde akciğer kanseri son derece ender görülür.

25- Hava kirliliği akciğer kanserine neden olabilir mi?
Belki, ancak çok az oranda. Büyük kentlerde ve sanayi bölgelerinde yaşayanlar arasında akciğer kanseri hafifçe yüksek bulunur. Ancak bu bölgelerde yaşayanlar sigarada da içiyorlarsa akciğer kanserine yakalanma riskleri daha fazla olur.

26- Bir süredir sigara içiyor olsam, sonra bırakabilir miyim?
Sigaraya bağımlılık meydana geldikten sonra bırakmak daha zordur. Başlangıçta devamlı yapılan bir alışkanlık şeklinde olan sigara içme davranışı, bir süre sonra nikotin bağımlılığına dönüşür. Bu dönemde sigarayı bırakmak daha zor olmakla birlikte yine de bırakılabilir. Ama önemli olan, bağımlılık meydana gelmesine izin vermeden, mümkün olduğu kadar erken dönemde sigarayı bırakır.

27- Sigara gerçekten bağımlılık yapar mı?
Evet, sigara da alkol ve bazı ilaçlar gibi gerçek anlamda bağımlılık yapar. Sigara tiryakilerinin kontrolsüz olarak düşünmeden sigara yakmaları, uzunca bir süre içmedikten sonra üst üste birkaç sigara içmeleri bu bağımlılığın göstergeleridir.

28- Sigarayı bırakanlarda “yoksunluk belirtileri” görülür mü?
Sigara tiryakisi olan bir kişi sigarayı bırakınca terleme, kalp hızının değişmesi, hazımsızlık, uyku bozukluğu, sinirlilik hali gibi belirtiler gösterirler. Bu belirtiler bir hafta içinde azalır, ancak tamamen kaybolması birkaç hafta alabilir.

29- İnsanlar sigaraya neden başlıyorlar?
Özellikle gençler arasında “arkadaş etkisi” sigaraya başlamanın başlıca nedenidir. Bunun dışında büyükleri taklit etmek, kendini bağımsız hissetmek, başkaldırmak, kendisini büyümüş hissetmek gibi nedenler sigaraya başlamanın önemli gerekçeleri olur.

30- Sigarayı daha çok ne tür insanlar içiyor?
Sigara alışkanlığı ile eğitim, kültür ve ekonomik güç arasında ters bir ilişki vardır. Sigara alışkanlığı eğitimi ve gelir düzeyi az olan kişiler arasında daha fazladır.

31- Türkiye’de ne kadar insan sigara içiyor?
Türkiye’de 15 yaşın üzerindeki kişiler arasında sigara içenlerin oranı yüzde 45 dolayındadır. Bir diğer ifade ile yaklaşık iki kişiden biri sigara içiyorlar. Bu oran erkeklerde yüzde 62, kadınlarda da yüzde 25 dolayındadır. Bu değerlere göre Türkiye’de yaklaşık 17 milyon kişinin sigara içmekte olduğu söylenebilir.

32- Bu kişiler ne kadar sigara içiyor?
Türkiye’de 17 milyon kişinin günde ortalama bir paket sigara içtiği varsayıldığında, her gün 17 milyon paket sigara içildiği hesaplanır. Bir paket sigara fiyatının yaklaşık 1 dolar olduğu düşünüldüğünde her gün sigaraya yaklaşık 17 milyon dolar verildiği söylenebilir. Sigaraya yapılan bir aylık harcama Sağlık Bakanlığı’nın bir yıllık bütçesinden fazladır.

33- Türkiye’de sigara içenlerin sayısı artıyor mu?
Gelişmiş ülkelerin pek çoğunda sigara içme alışkanlığı azalma gösterirken ülkemizde herhangi bir azalma yoktur, aksine artmakta olduğu bile söylenebilir.

34- Sigara alışkanlığı erkeklerde mi kadınlarda mı daha fazla?
Türkiye’de sigara içme alışkanlığı erkeklerde kadınlara göre daha fazladır. Özellikle kırsal bölgelerde kadınlar arasında sigara alışkanlığı çok azdır. Ancak kentlerde yaşayan ve çalışan kadınlar arasında sigara alışkanlığı zamanla artış gösterir.

35- Gençler arasında sigara alışkanlığı ne durumda?
Türkiye’de sigaraya başlama yaşı giderek daha küçük yaşlara doğru iner. Eski yıllarda çoğunlukla askerlik döneminde sigaraya başlanırken günümüzde ortalama olarak 13.5 yaşında sigaraya başlanır. Ülkemizde 13 yaşındaki erkek çocukların yarısı, 16 yaşındakilerin de yüzde 80’i sigarayı en az bir defa denemişlerdir.

36- İnsanlar neden sigara içmeye devam ederler?
Sigara bağımlılık yapıcı bir madde olduğu için bir kez sigara alışkanlığı oluştuktan sonra bu alışkanlıktan vazgeçmek zor olmaktadır. Bununla birlikte sigara alışkanlığı “vazgeçilmez” bir alışkanlık değildir. Bu konu da kararlı olan pek çok tiryakinin bu alışkanlıktan kurtulabildiği bilinir.

37- Sigara alışkanlığı nasıl edinilir?
İlk kez sigara içenlerde genellikle, bulantı, baş dönmesi gibi belirtiler olur. Ancak bir süre sonra sigaranın insanı rahatlattığı, uyarıcı ve zevk verici olduğu da fark edilir. Bu özelliklerden dolayı bir kez sigarayı denemiş olanlar, bu denemeyi tekrarlama isteği gösterirler. Bu dönemde alışkanlık ve giderek de bağımlılık gelişir.

38- Sigara içenlerin ne kadarı sigarayı bırakmak ister?
Aslında sigara tiryakilerinin büyük bir bölümü bu alışkanlıklarından hoşnut değildir ve sigarayı bırakmak ister. Çeşitli araştırmaların sonuçlarından, sigara içenlerin en az üçte ikisinin sigarayı bırakmak istediği anlaşılır.

39- Sigarayı bırakmak mümkün mü?
Elbette. Sigarayı bırakma konusunda kararlı olmak önemlidir. Pek çok kişi sağlık nedenlerinden dolayı sigara alışkanlığından vazgeçmek durumunda kalmaktadır. Sigaranın neden olduğu kalp hastalığı ve akciğer hastalığı gibi rahatsızlığı olan kişiler doktor tavsiyesi ile sigarayı bırakır.

40- İnsanlar sigarayı bırakmayı nasıl başarır?
Sigara içenlerin önemli bir bölümü sigarayı bırakma konusunda ufak bir teşvik ve destek bekler. Ancak sigarayı bırakma konusunda en önemli konu, sigara içen kişinin, sigarayı bırakma konusunda kendisinin istekli ve kararlı olmasıdır. Sigara bırakma konusunda batı ülkelerinde daha yaygın olan “sigara bırakma klinikleri” ülkemizde de açılmaya başlanmıştır. Bu kliniklerden veya herhangi bir doktordan sigarayı bırakma konusunda yardım istenebilir.

41- Sigarayı bıraktıktan sonra arada bir sigara içebilir miyim?
Kesinlikle hayır. Sigarayı bıraktıktan yollar sonra dahi olsa bir tek sigara içilmesi halinde kolaylıkla tiryakiliğe dönülebilir. Bu nedenle sigara tiryakiliğinden kurtulmuş olan bir kişinin kesinlikle bir daha sigara içmemesi gerekir.

42- İnsanlar sigara içmezlerse tütün üreticilerinin durumu ne olur?
Tütün tarımı yapılan toprakta, başta tahıllar olmak üzere patates, domates, fıstık veb. pek çok ürün yetişebilir. Dolayısıyla sigara içilmediği zaman tütüne olan talebin azalması durumunda tütün tarımı yerine başka ürünler yetiştirilebilir. Bu geçişi sağlamak için bazı ülkelerde üreticilere devlet tarafından destek sağlanabilir.

43- Tütünden dolayı ülkeler fazla miktarda vergi geliri sağlamıyorlar mı?
Evet, tütün ve tütün ürünlerinden alınan vergiler ülkeler için önemli bir gelir kaynağı oluşturmaktadır. Ancak tütünün zararları düşünüldüğünde bu vergi gelirlerinin iyi bir gelir kaynağı olarak değerlendirilmesi mümkün olmaz. Öte yandan ülkenin toplam gelirleri içinde tütünden alınan vergilerin payı sanıldığı kadar da fazla değildir.

44- Bir anda bütün insanlar sigara içmez hale gelse, bu durum ülke ekonomisi bakımından sorun yaratır mı?
Kesinlikle hayır. Çünkü bir ülkenin tütünden sağladığı gelire göre, tütünün neden olduğu sağlık sorunlarının yol açtığı maddi kayıplar çok daha fazladır. Bu nedenle esasen tütün tarımı karlı bir üretim tarzı olarak kabil edilemez. ayrıca bir ülkedeki insanların hepsinin bir anda sigaradan vazgeçmeleri söz konusu olamaz. Zaman içinde tütün talebindeki yavaş bir tempo ile olan azalma da kolaylıkla başka tarım ürünleri ile değiştirilerek karşılanabilir.

45- Pasif sigara içimi ne anlama gelir?
Kendisi sigara içmediği halde sigara içilen bir ortamda bulunduğu için sigara dumanına maruz kalma durumunda pasif sigara içiminden söz edilir. Sigara içenler nefes alarak dumanı içlerine çektiklerinde duman hava ile karıştığından, duman içinde bulunan maddeler seyreltik hale gelir. Oysa sigara kendi kendine yanarken yandan çıkan duman hava ile seyreltilmediği için, bu duman içinde bulunan maddeler daha yoğundur.

46- Pasif sigara içimi zararlı mı?
Evet. Araştırmalar, pasif olarak sigara dumanına maruz kalan kişilerde de kalp hastalığı ve kanser riskinin arttığını göstermektedir. O halde sigara içen bir kişi kendisine zarar verdiği gibi, aynı ortamda bulunan (evde eş ve çocukları, işyerinde iş arkadaşları vb) diğer kişilerin sağlığını da tehlikeye sokmaktadır.

47- Pasif sigara dumanı maruziyetinin çocuklar üzerindeki etkileri neler?
Sigara içilen evlerde büyüyen çocuklarda solunum sistemi hastalıkları daha fazla görülmektedir. Anne ya da babadan birisinin sigara içmesi halinde bu hastalıkların riski iki katına çıkarken anne ve babanın her ikisinin de sigara içmesi halinde çocuğun solunum sistemi hastalığı geçirme olasılığı daha da fazla olmaktadır.

48- Marihuanadan (esrar) yapılan sigaralar daha güvenli mi?
Hayır, marihuanadan yapılan sigaraların dumanında daha fazla miktarda katran bulunur. Ayrıca mariuhana içenler dumanı içlerine çok derin olarak çekerler ve uzunca bir süre içlerinde tutarlar. Bu nedenle marihuanadan yapılan sigaralar daha tehlikelidir.

49- Tütünü çiğnemek zararlı mı?
Evet, tütünü çiğnemekle özellikle ağız boşluğu kanserlerinin riski artmaktadır. Ayrıca tütünün çiğnenmesi sırasında da nikotin kolaylıkla kana karışabilmekte ve zararlı etki yapabilmektedir.

50- Tütün emme zararlı mı?
Evet. Bazı toplumlarda tütün tablet haline getirilerek diş eti ile yanak arasına sıkıştırılmakta ve suyu emilmektedir. Bu durumda da özellikle ağız boşluğu ve gırtlak kanseri riski artmaktadır. Ayrıca emilen tütünün suyu içindeki nikotin kana karıştığı için bu yönü ile de zararlı etki yapmaktadır.


arwen 3 Nisan 2006 22:53

Sağlıklı olmak, insan mutluluğunun öncelik taşıyan bir öğesidir. Sağlık genelliklekendiliğinden var olan bir durum olarak algılanır. Oysa sağlıklı olma uğrunda çaba gösterilmesi gerekir. Hatta bugünkü bilgilerimiz bize bu uğraşın daha doğum öncesi dönemde başlaması gerektiğini göstermektedir. Doğal olarak bu aşamada yapılması gerekenler, anne ve babalara düşmektedir. Olaya nesillerin sağlığı olarak bakıldığında, sağlığın ve sağlıksızlığın nesiller boyunca aktarılabileceği görülür. Anne ve babalar genetik özelliklerinin yanı sıra kendi sağlıklarına gösterdikleri özenle bebeklerine sağlık aktarabileceklerini bilmelidirler.
Sağlıklı bir yaşam için alınması gereken önlemlerin pek çoğu günlük yaşamımızda uygulamamız gereken küçük ve kolay çabalardan oluşur. Nerede olursa olsun günlük yaşamı düzenleyen bazı temel kuralların bilinerek uygulanması, sağlığın korunmasını ve diğer bireylerle paylaştığımız yaşamı kolaylaştırır. Bu kurallardan en önemli bazıları temizlik, sağlıklı beslenme, bedensel ve zihinsel çalışma, düzenli yaşam, sigara, alkol, uyarıcı ve uyuşturucu maddelerden uzak durma, kazalardan korunma, sorunlarla başa çıkmada doğru ve uygun yöntemler kullanmadır.
Çoğunlukla günlük çabalarda hedefin mutluluk olduğu varsayılır. Oysa altta yatan asıl neden güvenlik duygusudur. Çünkü hayatta kalmayı sağlayan en ilkel dürtü korkudur ve güvenlik duygusu korkunun yatıştırılmasıyla ortaya çıkar. Kendimizi güvende hissedebilmemizin ilk koşulu ise bilmektir. Ancak bildiğimiz şeyi, bildiğimiz kadarı ile kontrol edebiliriz. İkinci basamaksa bilginin eyleme dökülmesidir. Bilgimizi davranışımıza yansıtamıyorsak bu bilgi bizim için huzursuzluk kaynağı olmaktan öteye geçemez. Bir sonraki aşama ise paylaşarak çoğaltma, yandaş oluşturmadır. Bunun için bilgimize dayanan doğru bulduğumuz davranışı kurallaştırmaya çalışırız. Toplum içindeki pek çok kural bu yolla oluşmuştur. Zaman içinde altta yatan bilgi evrimleştikçe kurallar da değişecektir.
- HİJYEN NEDİR, NE ÖNEMİ VARDIR?
Sağlığa zarar verecek ortamlardan korunmak için yapılacak uygulamalar ve alınan temizlik önlemlerinin tümü hijyen olarak tanımlanır.
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/elyikama.jpg
Her insan kendi temizliğinden sorumludur. Çocuk yaşlarda anne, baba veya öğretmenler tarafından çoğu zaman bizzat yapılarak öğretilen temizlik uygulamalarının, çocukluktan sonra bireyin kendisi tarafından yapılması gerekmektedir. Örneğin; tuvaletten sonra ve yiyeceklere dokunmadan önce ellerin yıkanması bir alışkanlık olmalıdır. Her gün yapılan işler arasında banyo yapma bir başka temizlik uygulamasıdır.
Temizliğin sadece görünür kirlenme olduğunda yapılması yeterli değildir. Örneğin; uykudan uyanınca yüzün yıkanması, çamaşırların değiştirilmesi, gündelik temizlik uygulamalarıdır.
http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/sabun1.jpg
Su ve sabun olmadan temizlikten bahsetmek olası değildir. Gelişmiş toplumlarda kişisel temizlikte en fazla kullanılan malzemelerin başında su ve sabun gelmektedir. Bunun yanı sıra banyo süngerleri, lifleri, diş fırçaları, el ve ayak temizliği ile vücut temizliğinde kullanılan fırçalar, tırnak makası ilk akla gelen temizlik araçlarıdır. Bunların tümü başkalarıyla paylaşılmaması gereken, kişisel temizlik araçlarıdır.
Başta kişinin kendi sağlığı olmak üzere, başkalarının da sağlığını korumanın en önemli aracı temizliktir. Sadece beden temizliği değil, kullanılan her şeyi ve her ortamı temiz tutmak da temiz olmanın gereğidir.



Misafir 4 Nisan 2006 07:26


'Şeker' insanlar
Şekerle yaşamaya alışın ama kontrol de sizde olsun...

Araştırma sonuçları, şeker (diyabet) hastası sayısının son 20 yılda ikiye katlandığını gösteriyor. Genetik faktörler hastalığın oluşumunda bir etken ama tek başına yeterli değil. Ömrün uzaması, yanlış beslenme alışkanlıkları, hareketsiz yaşam da diyabeti tetikliyor. Bugün dünyada 180 milyon diyabetli bulunurken, 2025 yılında bu sayının 400 milyona ulaşması bekleniyor.

Şeker hastalığına yakalanmanın en önemli nedenleri nelerdir?
Kilolu olmak, ailede şeker hastalığı olması, hareketsiz bir yaşam tarzı, hipertansiyon.

Tedavi olunarak diyabet tamamen geçer mi?
Şeker hastalığı kronik (ömür boyu süren) bir hastalıktır. Tedavi olarak yalnızca kan şekeri normal sınırlarına çekilebilir.

Tedavide kullanılan insülin bağımlılık yapar mı?
İnsülin bağımlılık yapmaz. Kan şekerinin dengelenmesi için gerekli bir hormondur.

Kullanılan insülin miktarı neden kişiden kişiye göre değişiyor?
Herkesin hastalığının seyri, kişisel özellikleri, yaşam tarzı ve doğal olarak da insülin ihtiyacı farklıdır. Bu özellikler göz önünde bulundurularak tedavi planlanır.

Egzersiz yapmanın diyabet üzerinde olumlu etkisi var mıdır?
Haftada 3-4 gün ve yemekten yaklaşık 1-2 saat sonra yapılan egzersiz faydalıdır.

Diyabet hastaları kan şekerini ne sıklıkla ölçmelidir?
Kan şekeri düzenliyse haftada 1-2 kez açlık ve tokluk kan şekerine bakılır. Kan şekeri düzensizse ve diyabet tedavisinde değişiklik yapıldıysa daha sık olmalı.

Kan şekeri düşüklüğü ve yüksekliği nasıl ayırt edilebilir?
Kan şekeri düştüğünde açlık hissi, terleme, çarpıntı, baş ağrısı, göz kararması hissediliyor. Kan şekeri yükseldiğinde ise ağız kuruluğu, bulanık görme, halsizlik, çok su içme ve çok idrara çıkma, çok yemek yeme gibi belirtiler görülüyor.

Kan şekeri düşünce veya yükselince ne yapmak gerekir?

Kan şekeri düştüğünde şeker içeren gıdalar almak gerekiyor. Örneğin 4-5 adet kesme şeker, 1 çay bardağı meyve suyu. Kan şekeri yükseldiğinde ise dinlenmeli, bulantı yoksa bol miktarda su içilmeli.

Kan şekeri düzeyi ne olmalıdır?
Erişkin diyabetlilerde açlık kan şekeri en fazla 110-130mg/dl, yemekten 2 saat sonra ölçülen tokluk kan şekeri de en fazla 140-160 mg/dl civarında olmalı.

Diyabet başka hangi organlarda risk oluşturur?
Ortalama diyabetli her 10 kişiden 1’inde hastalığın bir aşamasında ayak ülseri görülüyor. İyi ayak bakımı risk azaltır. Özellikle ayaklarda uyuşukluk hissediliyorsa ayakları kontrol etmek çok önemli. Ayaklarda herhangi yara ya da kanama görülürse derhal doktora gidilmeli. Kalp ve göz kontrolleri her yıl yapılmalı.


GusinapsE 4 Nisan 2006 18:56

Apandist
 
Apandist


Kör bağırsak silindire benzer kalın bağırsakta, karnın sağ alt bölümünde oluşur. Bunun vücuda ne gibi bir yarar sağladığı anlaşılmamıştır ama antikor ürettiği ve lenf dokusu içerdiği bilinmektedir. Bilinen bir şeyde vücudun yaşayabilmesi için kör bağırsak gerekli değildir. Kör bağırsağın akut iltihabına apandist adı verilir. Kör bağırsağın bu şekilde iltihap salgılaması oldukça zararlıdır. Böylece karın zarı iltihaplanır. Kör bağırsağın patlama olasılığı da vardır. Bu gibi durumlar ölüme neden olabilir. Bu durum bir çok insanda görülebilirken, henüz bebeklik çağında olan çocuklarda görülmemektedir.



Apandistin tehlikeli olup olmadığını anlamak için:

• Ağrının merkez noktası karnın sağ alt tarafıdır
ama ağrı ilk olarak göbek çevresinden başlar ve
daha sonra yayılma gösterir. Bazen sırtta da
ağrı gözlenebilir.

• Ağrılarla birlikte mide bulantısı ve
kusma, görülür.

• Tuvalet ihtiyacını karşılarken ağrı hissedilir.

• Ateş bazı kişilerde az olmakla birlikte bir takım
hastalarda da şiddetli olduğu görülmüştür.

• İshal ya da kabızlık görülür.

• Ağrı ve ateş şiddetlendiğinde apandist deliğinin
büyüdüğü görülür.



Apandist patlamasıyla oluşan iltihap salgısı, enfeksiyona neden olarak buranın şişmesi ve bu şekilde de apandist ağzının tıkanmasıyla oluşur. Mukozodaki ödem, dışkı parçaları ve buna benzer cisimler apandistin tıkanmasına yol açabilir.

Vücutta apandist olduğunu anlamak pek kolay değildir, karında oluşan bir çok hastalıkla apandisit karıştırılabilmektedir. Bu tanı koyulmadan önce yeterli araştırma yapılmalıdır. Bu sorun ameliyatla giderilmektedir. Ameliyat sonrası bu bölge oldukça temiz tutulmalıdır.

Tanı koyulmadan önce şunlara dikkat etmek gerekir:

• Tomografi ya da ultrason kullanılması kesin sonuç

almak için yararlı olacaktır.

• Doktor parmakla anüs muayenesi yapabilir.

• Apendistin iltihaplı olduğunu sağ alt karın
bölgesinin sertleşmiş olmasından anlayabiliriiz.

• Lökosit sayısının kanda artış göstermesi de bir
belirtidir.

Apandisit oluşumundan şüphelendiğinizde yapmamanız gerekenler:

•Ağrı kesici almak

•Karına sıcak havlu ya da su koymak

•Katı ya da sıvı besin almak

•İshal ya da kabız olduğunuz için ilaç almak

Bu belirtiler apandistin alınmış olmasına rağmen görülüyorsa başka bir rahatsızlık olabileceğinden doktorunuzla görüşmelisiniz.


GusinapsE 5 Nisan 2006 22:46

Ülser
 
Ülser
Mide veya duedenum (onikiparmak barsağı)'un mide asidi ve sindirim sıvıları (örneğin:pepsin) tarafından harabiyeti sonucunda meydana gelen doku kaybıdır.Doku kaybı asit pepsinin etkisiyle daha derinlere inebilir,enflamasyon dediğimiz yara meydana getirir.
Toplumumuzda herhengi bir zamanda mevcut ülserli hasta (yeni geçiren veya geçirmiş) yüzdesi %2-6'dır. Duedenal (onikiparmak barsağı) ülseri , mide ülserine göre çok daha fazla görülür. Duedenal ülser 30-50 yaşları rasında daha sık olup , erkeklerde kadınlara göre 2-4 kat daha fazladır. Mide ülseri 60 yaşından sonra daha sık gözlenir ve kadınlarda daha çok görülür.

Belirtileri
En sık rastlanan belirti karnın üst kısmında kemirme ve yanma şeklinde ağrı olmasıdır. Genellikle öğün aralarında meydana gelir. Gece hastayı uykudan uyandırabilir (daha çok duedenal ülserde). Yemek yemekle ve antiasit dediğimiz mide asidini nötürleyen çiğneme tableti ve pastillerle birkaç dakika ile birkaç saat arasında ağrı hafifler. Sonbahar ve ilkbaharda ağrıların sıklığı artar. Ülserli hastalarda daha az sıklıkla meydana gelen belirtiler bulantı, kusma (özellikle ağrı varken oluşur, kusunca ağrının azalması veya kesilmesi çok tipiktir), iştahsızlık ve kilo kaybıdır.
Nedeni

En büyük neden "Helicobacter pylori" adlı bir mikroptur ve düzenli NSAİ ilaçlar (aspirin, antiromatizmal ilaçlar) alımıdır. Diğer muhtemel nedenler arasında genetik yatkınlık (irsiyet), her türlü stresler, kortizon türü ilaçlar, alkol, sigara, kahve alışkanlığı, çevre kirliliği sayılabilir.



Ülser Teşhis ve Tedavi
Fizik muayene ve ultrason ile ülser herhangi bir işaret vermez. Ancak bize başka hastalıkları ekarte etme şansı verir. Ülser tanısı için üst sindirim sisteminin radyolojik tetkiki veya daha iyisi üst sindirim sistemi endoskopisi (özofagogastroduedenoskopi) ile konur.( tetkiklerin detayı )

Endoskopi (Gastroskopi)
Küçük , ışıklı , kıvrılabilen bir boruyla yemek bousu , mide ve onikiparmak barsağının gözle direkt olarak gözlenmesidir. Görülmesi gereken organların yaklaşık her yeri net bir şekilde gözlenebilir. İşlem hastaya genellikle sakinleşmesi için bir ilaç verilerek yapılır. İşlem sırasında , patolojik tetkik ve üreaz testi için biopsi alınabilir. Biopsi alımı herhangi bir rahatsızlık veya ağrıya neden olmaz.


Ülser tedavisi
Geçmişte baharatlı, acı, ekşi, turşudan, yağlı ve asidik yiyeceklerden kaçınılması gerektiği söylenip, süt tedavisi verilirdi. Bugün ülser için özel bir diyet olmadığı gibi, gece yatmadan önce içilen sütün zararı bile olabilir. Özel diyetin ülseri iyileştirmede katkısı olmadığı deneylerle gösterilmiştir. Şu anda kişisel olarak şikayetine sebep olduğu düşünülen yiyecek maddesinin kısıtlanması gerektiği söylenmektedir. (Örneğin ülserli bir kişiye soğan yemek dokunmuyorsa yemesinde bir sakınca yoktur). Ancak ülserli hasta sigarayı (eğer çok içiyorsa) bırakmalıdır. Sigara içiminin ülser iyileşmesini geciktirdiği, sık ülser tekrarlanmalarının ( nüks ) neden olduğu gösterilmiştir. Genellikle ülserli hastalar aspirin ve benzeri romatizma ilacı almamalıdır. Alkol alımı, yüzeyel mukoza direncini bozarak, gastrite ve ülser iyileşmesinde gecikmeye yol açabilir. akut ülserde özellikle alınmamasında yarar vardır.

.
Ameliyat
Birçok ülserler ilaçla iyileşirler. Kanama, stenoz (daralma -tıkanma), delinme meydana gelirse, tıbbi tedaviye cevap vermezse acilen ameliyat gereklidir


Misafir 6 Nisan 2006 00:04

Şeker Hastalığından Korunmak İçin Yapılması Gerekenler
 
Hekiminizin diyet, egzersiz ve ilaç önerilerini aynen uygulayın.Kan şekeri düzeyinizi düzenli olarak ölçün veya ölçtürün ve kaydedin.Sigara içiyorsanız bırakın. Diyabetin uzun dönemde ortaya çıkan komplikasyonları konusunda mümkün olduğunca fazlaca bilgi edinin. Sık sık tansiyonunuzu kontrol edin; yüksekse düşürmek için ne yapmanız gerektiğini öğrenin ve verilen tedaviyi aynen uygulayın.Her yıl tam bir göz muayenesinden geçin.

Böbrek hasarına ait belirtiler açısından kanınızda ve idrarınızda gerekli testleri yaptırın. Sonuçların ne anlama geldiğini, böbreklerinizi korumak için neler yapmanız gerektiğini öğrenin.
Kan yağlarınızı ölçtürün; yüksekse nasıl düşürüleceğini öğrenin ve verilen diyet, egzersiz ve tedaviyi aynen uygulayın.

Sinir hasarına ait yakınmalar (el ve ayaklarda karıncalanma ve yanma hissi, his azalması gibi) varsa, doktorunuza mutlak söyleyin.Ayaklarınızı ve derinizi hergün kontrol edin. Herhangi bir sorun varsa, hemen tedavi edilmesini sağlayın.Gebe iseniz veya gebe kalmayı planlıyorsanız hemen doktorunuzu görün. Kan şekerinizin gebelik öncesinde ve sırasında normale yakın değerlerde devam ettirilmesi hem sizin, hem de bebeğinizin karşılaşabileceği riskleri azaltır.

DİABET TEDAVİSİ
Diabet tedavisinin iki temel yolu vardır. Diabeti kontrol altına almak ve yan etkilerini önleyebilmek. Kanda glikozun artması kanın akışkanlığını azaltır. Kılcal damarların ve hücrelerin beslenmesi bu nedenle aksar. Diabet hastalarında dokuların beslenememesinden kaynaklanan doku ölümleri kendini diabetik ayak gibi iyileşmesi zor ikincil sorunlara neden olur. Ayakta çıkan bu yaralarda, zaten doku beslenmesinin kötü olması nedeniyle, iyileşme süreci oldukça uzar. Bu nedenle diabetli kişilerin ayakkabı seçimlerinde, keskin aletlerle yapılan işlerde ve enfeksiyon nedenli yaraların bakımında oldukça dikkatli olmaları gerekmektedir. Ancak diabetin kalıcı bir tedavisi yoktur, sadece kontrol altına alınabilir.

Her iki tip diabet hastalığı da kalp rahatsızlıkları, kalp krizleri, körlük, karaciğer hasarları veya sinir sistemi bozuklukları gibi rahatsızlıklara neden olabilir. Kan şekerinin kontrol altına alınması bu kötü sonuçlardan korunmamızı sağlar.
Tedavi şekli diabetin tipine göre değişiklik gösterir. Her iki tipte de düzenli diet önemli bir role sahiptir. Kan şekerini belli sınırlarda tutmak için doktor tavsiyesinde uyulması gereken dietler vardır.

Diabet hastalarının düzensiz beslenmeleri kan şekerinin ya çok düşmesine (hipoglisemi) ya da çok artmasına (hiperglisemi) neden olur. Diabet hastaları günün belirli saatlerinde kan örnekleri alarak şeker kontrolünü kendi kendilerine yapabilirler. Hatta bazı durumlarda idrar testi bile yeterli bir sonuç yaratabilir.


Misafir 6 Nisan 2006 10:26

Kanser Nedir?
 
Organizmada meydana gelen ve hücreleri kontrolsüz büyüyen kötü huylu tümörlere verilen genel addır.Kanser, genellikle kontrolden çıkan hücrelerin sürekli çoğalmalarıdır.Kanserler, malignant (kötü huylu) tümörlerdir; yani benign (iyi huylu) tümörlerin aksine başka dokulara sızma ve yayılma (metastaz) özelliği gösterir.



Kanserli hücreler neden sürekli bölünürler?

Kültürde, normal hücreler komşu hücrelere yapışarak ilişkilerini devam ettirirler. Bu yapışma (adhezyon) noktalarında hücrelerde elektronca yoğun bir plak oluşur. Bununla birlikte, hücrelerin ameboid uzantılarında yavaşlama ve durma görülür. Bu olaya kontak inhibisyon denir. Bu şekilde, hücre bölünmesi kontrol edilir. Deneysel olarak, normal hücreler bir kültür ortamında kendilerine sağlanan ortam şartları ne kadar iyi olursa olsun kontak inhibisyon nedeniyle tek tabaka oluşturduktan sonra daha fazla çoğalmazlar. Çünkü, bölünme sınırlı sayıda olur. Fakat, kanser hücreleri sürekli çoğalarak birkaç tabakalı düzensiz kitleler oluştururlar. Bu da kanser hücrelerinde kontak inhibisyon kaybı olduğunu göstermektedir.

Kanser nasıl oluşur?
Kanserlerin yaklaşık %80-90’ı çevresel ve/veya davranış faktörleri tarafından meydana gelir ve önlenebilme potansiyeli vardır. Kalıtım yoluyla kanser meydana gelme olasılığı çevresel faktörlere oranla çok daha azdır.
x-ışınları, uv (ultraviyole-morötesi) ışınları gibi fiziksel ve bazı ilaçlar, polisiklik aromatik hidrokarbonlar gibi kimyasal faktörlerin yanında virüsler de biyolojik olarak normal karaktere sahip bir hücre kültürünü transforme ederek kanser oluşturabilirler.

Kimyasal karsinojenler, tümörü ya uygulandığı yerde (örn: cilt) veya absorbe edildiği yerde (örn: bağırsak) ya da metabolizmanın durumuna göre karaciğer, böbrek gibi organlarda, bazen de direkt olarak alakası olmayan bir yerde meydana getirirler. Fakat, karsinojene maruz kalma kanser oluşturmak için tek başına bir sebep değildir. Karsinojenler ancak uygun yer ve zamanda kanser oluşturabilirler.

Sayabileceğimiz bazı kimyasal karsinojenler şunlardır:
¨ Hidrokarbonlar: baca temizleyicileri, boya endüstrisinde kullanılan maddeler
¨ Aflatoksin ( küf mantarı tarafından sentezlenir)
¨ Nikel, krom
¨ Sigara (nikotin, tar)
¨ Yiyecek katkıları
¨ Birçok ilaçlar
¨ Parfümlerde kullanılan bazı kimyasallar

Fiziksel faktörlerin, kanserojen kimyasal maddelerin veya onkojenik (kansere neden olan) virüslerin konak hücre genomu ile etkileşimleri sonucu hücreler değişmekte ve farklı antijenite kazanmaktadır. Bir normal hücrenin kontrolden çıkarak hızla bölünmesiyle oluşan kanserli hücrede birçok anormal doku antijeni belirmektedir. Tümör hücrelerinde yeni yeni antijenler oluşmakta ve normal antijenlerin kaybına veya değişikliğine neden olabilmektedir. Erken fötal dönemde, normalde bulunan protoonkogenlerin ( kansere sebep olabilme potansiyeli olan gen) farklılaşmasıyla anormal genler oluşmakta ve bunlara selüler onkogenler adı verilmektedir.

İmmün sistem (bağışıklık sistemi) ve kanser oluşumu arasındaki ilişki:
Bağışıklık sistemi yabancı doku antijenlerini kolayca tanıyabilir ancak, tümör dokusunu organizmadan kolayca atamaz. İnsanda bir saniyede bir milyara yakın hücre çoğalması olmakta ve somatik olarak bunların birkaçı, günde yüzlercesi mutasyonla farklı hücreler oluşturmaktadır. Bu farklı hücrelerin temizlenmesinde hücresel immün cevap mekanizması rol oynamaktadır. Buna, immün sistemin kansere karşı “immün denetimi” denmektedir. İmmün sistem, tümör oluşumunu denetlemekte, aynı zamanda tümör hücresi ve antijenlerine karşı immün cevap çıkarmaktadır. Hücresel immün cevap baskılandığı zaman kanser oluşumu artmaktadır.

Yenidoğan ve yaşlılık dönemlerinde immün cevap mekanizması zayıflamaktadır. Yaşlılarda prostat kanseri, çocuklarda nöroblastoma sık görülmektedir. İmmün sistemi baskılayıcı ilaç kullananlarda tümör oluşumu riski artmaktadır. İmmün sistem bozukluğu olan hastalarda da bazı kanser tipleri gelişebilmektedir.
Kanser neden öldürür?
Kanser hastalarının çoğu, kalp hastalığı veya başka enfeksiyonlar gibi kanserle ilgisi olmayan nedenlerden dolayı ölür. Tümörün bulunduğu bölge ve tümörün yayıldığı bölgenin büyüklüğü ölümü direkt veya indirekt olarak etkileyen nedenlerdir. Ölümün temel nedeni, beyin, akciğer, karaciğer gibi hayati önemi büyük olan organlarda tümör oluşması veya tümörün bu organlara yayılmasıdır.
Kanser teşhis eden köpekler:
Son olarak, kanseri teşhis edebilmek için günümüzde kullanılagelen metodlara alternatif olabilecek yeni bir araştırmadan bahsetmek ilginç olacaktır sanırım.
Schnauzer türü köpek, derideki ben kanserlerini (melanoma) tanı yapılmadan önce, koklayarak teşhis edebilmektedir.

Bazı hastalarda melanoma kolay gözükmeyecek bir yerde olabilir. Melanomaların %20’si bu nedenle teşhis edilememektedir. Florida’lı eski polis köpekleri terbiyecisi Duane Pickel, bir kanser uzmanının da yardımıyla, bu köpeği hemen hemen hiç yanılmadan melanoma tanır hale getirmiştir. Tıp kitaplarına “Köpekle Tanı” diye bir bölüm eklenecek mi dersiniz?


Misafir 6 Nisan 2006 13:29

Tansiyon Nedir?
 
Sözlüğe bakıldığında basınç ve gerginlik gibi anlamlara geldiği görülen tansiyon sözcüğü, sağlık alanında önüne veya arkasına başka sözcük eklemeden kullanıldığında, atardamarların içindeki kan basıncını ifade eder. Damarın içinde kanın akabilmesi için belirli bir basıncının olması gerekir.Bu basıncı, kalbin kasılmasıyla kanı damarların içine pompalaması ve atardamarların elastikliğiyle bu basıncı dengelemesi sistemleri oluşturur.
Kalp kasıldığı zaman atardamarların içine kanı belirli bir basınçla pompalar. Bu sırada damar içindeki basınç en yüksek düzeye ulaşır. Bu basınca tıpta sistolik basınç, halk arasında büyük tansiyon adı verilir.

Kalbin gevşemesiyle, damar içine pompalanan kan durur. İşte bu sırada devreye damarın elastikliği girer. Önce genişlemiş olan damar, kana bir basınç uygulayarak kalbin gevşemesi anında da kan akımını sağlar. İşte bu sırada oluşan en düşük basınca da tıpta diastolik tansiyon, halk arasında da küçük tansiyon denilir.

Bu basınç, 1 cm2 alanındaki cıva sütununun tabanına yaptığı basınçla karşılaştırılarak belirtilir. Örneğin bir kişinin tansiyonu 12 dediğimiz zaman, bu basınç 12 cm yüksekliğindeki cıva sütununun tabanına yaptığı basınca eşdeğerdir. Tıpta bu ölçüler, mm olarak belirtilir. Yani halk arasında 12-14 gibi cm cinsinden söylenen ölçüler tıpta 120-140 gibi, mm cinsinden ifade edilir.

Normal tansiyon değerleri nelerdir?
Tıpta genel olarak herkesin bünyesinin farklı olduğunu bilmek gerekir. Bu nedenle herkesin tansiyon ölçüm değerlerinin aynı olması beklenemez. Bu nedenle bir kişide tansiyonun yükselmiş ya da düşmüş olduğundan bahsedebilmek için, herhangi bir şikayetinin ya da hastalığının olmadığı dönemde tansiyonunun zaman zaman ölçülüp değerlerinin bir kenara kaydedilmesi yararlıdır.

Herkesin tansiyon değerlerinin farklı olduğundan bahsettik ama genel olarak normal kabul edilen sınırları da ihmal etmemek gerekir.

Yapılan uzun araştırmalar sonucu, yaşın artışıyla küçük değişmeler olmakla beraber sistolik (büyük) tansiyon için 120 ile 140, ya da Türkiye'de yaygın söylendiği gibi 12 ile 14 arası, diastolik (küçük) tansiyon için 70-90 ya da 7-9 arası olması halinde tansiyona bağlı olarak bir sağlık sorunu riski doğmadığı belirlenmiştir.

Tansiyon nasıl ölçülür?

Tansiyon ölçmekte kullanılan değişik aletler bulunmaktadır. En doğru ölçüm, zaman içinde ayarlarının değişmesi gibi bir sorun olmadığı için, cıvalı aletlerle yapılırsa da bunların kullanımı pek pratik olmadığı için diğer türdeki aletler tercih edilmektedir.

Tüm aletlerde prensip aynıdır. Kola sarılan ve içine hava gönderilerek basınç oluşturulan bir lastik torba (manşon), bu torbaya hava göndermek için kullanılan bir pompa ve lastik torbanın içindeki basıncı ölçen bir ölçü sistemi. Ayrıca damarda oluşacak nabız seslerini dinlemek için bir dinleme aleti (steteskop) da gereklidir.

Tansiyonu ölçülecek kişinin dinlenmiş ve sakin durumda olması gerekmektedir. Hızlı bir yürüyüşün ardından tansiyon ölçülmesi için bir süre dinlenmek gerekir. Rahat bir koltukta otururken, tansiyon ölçülen kolun kalp hizasında olmasına dikkat edilmelidir.

Böyle bir alet edindikten ve uygun ortamı sağladıktan sonra aletin manşon kısmı tansiyonu ölçülecek kişinin kolunun üst kısmına sarılır. Bu sırada, dirsek önü çukurunun tamamen açıkta kalmasına ve giysilerin kolu sıkmamasına dikkat etmek gerekir. Tansiyonu ölçülen kişi rahat bir şekilde ve kolu kalp hizasında olacak şekilde otururken, pompa ile basınç oluşturulmaya başlanılır. Aletin göstergesindeki rakam, kişinin daha önceden bilinen tansiyon değeri varsa bunun 20-30 mm üzerine, böyle bir bilgi yoksa 150-160 mm civarına kadar çıkartılır. Bu sırada dinleme aleti, dirsek önü çukurunun gövdeye yakın kısmına konulup, hafifçe bastırılarak (manşonun altına sıkıştırarak değil) nabız sesleri olup olmadığı dinlenir. Eğer sesler varsa kayboluncaya kadar basıncı arttırmak gerekir. Basın kaybolduktan sonra aletin havası yavaşça indirilerek nabız sesleri tekrar başlayıncaya kadar takip edilir. Seslerin ilk duyulduğu sırada aletin göstergesinde okunan rakam sistolik tansiyonu gösterir.
Sürekli dinlerken basınç azaltılmaya devam edilir. Seslerin artık duyulmamaya başladığı sırada göstergedeki rakam da diastolik tansiyonu gösterir.

Düşük Tansiyon Nedir?
Tıp dilinde hipotansiyon olarak adlandırılan düşük tansiyon, belirli bir düzeye kadar sorun yaratmaz. Tam tersine normalin biraz altında olması kalp-damar hastalıklarından uzak daha sağlıklı bir yaşam sürme nedenidir.
Düşük tansiyonun sorun olduğu durum, sistolik tansiyonun çok uzun süreler için 70 mm den düşük kalması halleridir. Böyle hallerde şok durumundan söz edilir.

Düşük tansiyonun en sık rastlanan şekli ortostatik hipotansiyondur. Kişinin oturur veya yatar durumda iken nomal düzeylerde olan tansiyonunun, ayağa kalkılınca düşmesi halidir. Bu durumda bir süre için beyine daha az kan gideceği için geçici olarak denge ve şuur bozuklukları ortaya çıkabilir. Sıvı kayıpları sırasında daha sık görülen bu durum sıvı açığının kapatılmasına rağmen devam ediyorsa veya yüksek tansiyon tedavisi altında olanlarda görülüyorsa bir doktora başvurmak gerekecektir.
Uzm.Dr. Katip Baş


GusinapsE 6 Nisan 2006 19:34

Fıtık
 
Fıtık

Fıtığın diğer bir adıda hernidir. Bu oluşumla bir çok insanda karşılaşmak mümkündür. Dokuları ve organları çevreleyen kaslarda oluşan aşınmış kısımlardan organların ya da dokuların dış yüzeye çıkması fıtık olarak adlandırılır. Fıtık sıklıkla kasık bölgesinde oluşmakta ve kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görülmektedir. Göbek, uyluk ve de operasyon yapılmış bölgelerde oluştuğu bilinir.

Fıtık oluşumu şu durumlarda görülmektedir

• Karında, kabızlık durumunda bir yoğunluk duygusu
oluşur.
• Otururken ya da ayaktayken oluşum yerine göre
kasıkta ya da karında bir kabarıklık gözlenir.
• Ağrı hissi her zaman oluşmayabilir.
• Zor bir hareket yapıldığında fıtığın oluştuğu
yerde ağrı olması mümkündür.


Oluşumu

Kaslara çok fazla yüklenilmesi halinde fıtık ortaya çıkmaktadır. Kasların hassas olmasıyla birlikte bir de bunların üzerine yüksek oranda yüklenilmesi kaslarda açıklığın oluşmasını sağlar. Oluşan açıklıktan organlar ya da dokular rahatlıkla açığa çıkabilir. Karın duvarında barsakların bazı bölümleri fıtık haline gelebilir, bu da göbek fıtığına neden olur. Göbek fıtığı ile fazla doğum yapan kadınlarda, olması gerekenden daha çok kilosu olanlarda ve bir kaç günlük bebeklerde fıtıkla karşılaşılma olasılığı yüksektir.

Kasık kanalında ya da karın duvarında mesane ya da barsakların fıtık haline gelmesi kasık fıtığına neden olur. Barsaklar ile mesane erkeklerde kadınlara oranla oldukça hassastır, bu nedenle çoğunlukla erkeklerde oluşur.

Ayrıca özellikle karnından operasyon görmüş kişilerin bu bölgelerinde fıtık oluşabilir. Fazla kilosu olanlar ve ileri yaşlarda olanlar da risk grubundadır. Uyluğun yukarı kısmındaki kanalda mesane ile barsakların fıtık haline gelmesi uyluk fıtığına neden olmaktadır. Fazla kilosu olanlarda ve hamile kadınlarda daha çok rastlanmaktadır.

Taşıyabileceğinden daha çok ağırlık kaldırmak, hamilelik, sürekli öksürmek insanlarda karın bölgesine yüklenilmesi nedeniyle fıtık oluşumuna neden olmaktadır.

Anne rahminde oluştuğu andan itibaren kaslarda hassasiyet olması, gelişimde ki eksiklikler ve de yanlış beslenme fıtık olşumundaki nedenler içerisinde sayılabilmektedir.


Teşhis

Rutin yapılan muayeneler sonucunda fıtık rahatlıkla anlaşılabilir. Fıtıktan kuşkulanıldığı durumlarda karın filmi çekilebilr, bu da bağırsaklarda yoğunlaşma olup olmadığını anlamak için yapılmaktadır. Ultrasanografi ile uyluk fıtığı anlaşılabilmektedir.

Fıtığın iyileştirilmesinin kesin çözümü olarak yetişkinlerde operasyon gerekirken, küçük çocuklarda ve bebeklerde bir süre sonra göbek fıtığının kendiliğinden düzeldiği görülmektedir. Düzelme olana kadar doktor kontrolleri devam eder, bu kontroller süresince bir ilerleme olup olmadığına bakılır. Fıtık operasyonu en erken 2 yaşında yapılmaktadır. Bu nedenle bebeklerde bu zamana kadar beklenir ve bu sırada kese içinde gerekli tedbirler alınır.

Hastaların bir kısmında operasyon yapılması sakıncalı olabilmektedir. Bu durumda kasık bağı uygulanmaktadır. Zamanında müdahale edilmediği taktirde ölüme kadar varabilen durumlar ortaya çıkabilir. Ölüm nedeni fıtığın oluştuğu organın boğulması sonucu özellikle de bunun bağırsakta olmasıyla oluşur. Bağırsakta tıkanma olması delik oluşumuna neden olabileceği gibi şok, enfeksiyon ve kangrene de neden olabilmektedir. Organların boğulması sonucu doku kaybı da meydana gelebilmektedir.

Kabızlık, mide bulantısı ile birlikte kusma, gaz çıkaramama fıtığı olduğu bilinen insanlarda görüldüğü taktirde hemen bir hekime başvurmak gerekmektedir. Bu belirtiler bağırsakların tıkanmış olabileceğinin göstergesi olabilmektedir.


Tedavide gecikilmemeli
Fıtık, kendisi bir sağlık sorunu olduğu gibi, tedavide gecikilmesi halinde farklı sağlık sorunlarının nedeni de olabiliyor. Başka sorunlara yol açmaması için fıtık tedavisinin bilimsel yöntemlerle yapılması önem taşıyor Eğer zamanında tedavi edilmezse bağırsak tıkanıklığı ya da fıtık boğulması gibi ciddi sorunlar gelişebiliyor Opr. Dr. Cavit Hamzaoğlu, fıtığın neden olduğu sorunlarla ilgili şu bilgileri veriyor; "Bağırsak tıkanıklığı; bağırsağın fıtık kesesinin içine girmesiyle oluşur. Hastada kusma ve karın şişkinliği olur. Fıtık boğulması; fıtık kesesinin içine karın iç organları, özellikle bağırsak girer. Eğer fıtık halkası dar ise bağırsak karın içine geri dönemez, zaman geçtikçe fıtık kesesinin içindeki bağırsaklar şişer, kanlanması bozulur ve kangren gelişir. Hayatı tehlike oluşur ve acilen ameliyatla kangren olan bağırsağın alınması gerekir"


Fıtık Çeşitleri
KARIN ÖN DUVARI FITIKLARI
En sık görülen fıtık tipi olan karın ön duvarı fıtıkları arasında başı göbek fıtıkları çekiyor. Yeni doğanlarda göbek bağının düştüğü yerin nedbe dokusu dışarı itilirse göbek fıtığı oluşuyor. Erişkinlerde de vücudun bu böfgesinde fıtık görülebiliyor. Ancak, erişkinlerde görülen göbek fıtığının bebeklik fıtığının devamı mı yoksa yeni bir oluşum mu olduğunun tam aydınlanmadığını belirten Opr. Dr. Cavit Hamzaoğlu, şu bilgileri veriyor:
"Erişkinlerde, siroz hastaları, orta yaşlı, şişman ve çok doğum yapmış kadınlarda göbek fıtığı daha çok görülür. Göbeğin dışa doğru sıkıntılı görüntüsü veya göbek halkasının elle muayenesi ile tanı konur. Öksürme ile fıtık görülebilir,"


AMELİYAT SONRASI FITIKLAR
Kişinin geçirdiği ameliyatlar da fıtıklara zemin oluşturan önemli faktörler arasında yer alıyor. Prof. Dr. Tasçı'nın verdiği bilgiye göre ameliyat yapılan hastaların yüzde 0.5 ila yüzde 13'ünde insizyonel fıtık gelişebiliyor. Bu fıtıklar genellikle ameliyattan sonraki ilk yıl içinde ve nadiren 2-3 yıl sonra gelişiyor, insizyonel fıtık geliştikten sonra zamanla daha da büyüyebiliyor. Prof.Dr.Taşçı, şunları söylüyor;
"Bu tür fıtkların oluşma nedenleri arasında; şişmanlık, karında ameliyatta yapılan kesinin şekli, kullanılan dikiş materyali ve yara iltihabı sayılabilir. Ayrıca hastanın yaşı, genel vücut zayıflığı, hastanın genel durumunun kötü olması da fıtık oluşumunda etkili rol oynayabiliyor."


Mystic@L 6 Nisan 2006 22:20

Kedi alırken dikkat!

Kediler köpeklere nazaran daha az ilgi ister. Zamanlarının çoğunu uyuyarak geçirirler. Yine de unutmamalısınız ki kedinizle ne kadar çok zaman geçirirseniz size o kadar bağlanacak ve bu ilginize o kadar kolay cevap verebilecektir. Onların köpekler gibi her istediğiniz zaman isteklerinize boyun eğeceğini düşünmeyin. Kediler çok kendilerine özgün hayvanlardır. Çağırdığınız zaman çoğunlukla gelmese de, siz ilginizi kestiğiniz an yanınızda bitiverirler.
Evinize bir kedi almaya karar verdiğinizde bazı şeyleri göz önünde bulundurmanız gerekmektedir.
Sadece dış görüntüsü, güzelliğine bakarak hayvan seçmeyin. Hayvan hakkında uzmandan, veteriner hekimlerden veya çeşitli kaynaklardan bilgi edinin. Sadece çocuğunuza hediye almak için hayvan almayın. Aldığınız hayvanın istediğiniz zaman atabileceğiniz bir mal değil, zaman içinde size ve yeni yaşamına alışacak duygusal bir canlı olduğunu unutmayın.
Kediler köpeklere nazaran daha az ilgi isterler. Bebek kedi 2 haftalıktan itibaren tuvalet ihtiyacını kumuna yapmayı öğrenebilir. Çoğu zaman bu konuda eğitimini sizin vermeniz bile gerekmeyebilir. Kediler genelde özgürlüğü sever, kendini oyalar bu nedenle köpek kadar çok ilgi istemez. Köpek gibi sokağa çıkarılması da gerekmez.

Aşısı olmayan kediyi sokaktan ve diğer hayvanlardan uzak tutmanız gerekir.
Kısırlaşmayan erkek kediler devamlı kızgınlıkta kalır. Çiftleşmek ister. Dişi kediler ise ise 6 ayda bir 2 haftalık bir süreçte kızgınlık geçirir, sadece o zaman çiftleşmek ister. Eğer hayvanınızı çiftleştirmeyi düşünmüyorsanız onun psikolojik ve fiziksel sağlığı için mutlaka kısırlaştırmanız gerekir.

Cins kedilerin cinslerine göre kalıtsal hastalıkları olabilmektedir. Alırken bunlara dikkat edilmelidir. Van kedisi gibi bazı kediler doğuştan sağır olabilir. İran, Chinchilla gibi kediler çok güzel ve uysal görünseler de hastalıklara çok yatkındırlar. Özellikle 1 yaşına kadar bir çok hastalığa çok kolay yakalanırlar. Sokak hayvanları ve kırma olan hayvanlar hep daha güçlü ve dirençlidirler.
Tüylerden çok yakınacaksanız ilerde tüy problemi yaşamamak için kısa tüylü kedileri seçebilirsiniz.
Sakın kediniz sağı solu tırmalıyor diye ona büyük bir işkence olan tırnak söktürme ameliyatı yaptırmayın! Bu hayvanınız için kesinlikle çok acı verici, sakatlayıcı ve psikolojik olarak da zarar verici bir operasyondur. Eğer kediniz sokağa çıkmıyorsa veterinerinizden zaman zaman tırnaklarını kısaltmasını isteyebilirsiniz. Kediler için olan tırnak törpüleme oyuncakları da çok faydalı olacaktır.


arwen 6 Nisan 2006 22:35

AYAK TEMİZLİĞİ
Ayaklar her gün çorap ve ayakkabı içerisinde terlediğinden düzenli olarak yıkanmalıdırlar. Yıkanma işlemi yapılmaz ise çevreyi rahatsız edecek kokular, daha sonra da ayak sağlığını bozabilecek nasır gibi sorunlar ortaya çıkabilir. Ayaklar düzenli olarak yıkanmalı, her yıkamadan sonra parmak araları havlu hatta saç kurutma aracı ile iyice kurutularak mantar enfeksiyonları için ortam oluşması önlenmelidir. Ayak havluları ellerin kurulanmasında kullanılmamalıdır.
Ayak sağlığı ve temizliği için kullanılan çorap ve ayakkabı da önemlidir. Özellikle çorapların pamuklu olması ayak sağlığı için tercih nedenidir. Çorapların temiz olması ve günlük olarak değiştirilmesi gerekmektedir.


Mystic@L 6 Nisan 2006 22:42

Yumurtalık Kanseri



Yumurtalık kanseri, kadın üreme organları kanserleri içinde en zor tedavi edilenidir. Yaklaşık 1000 kadından 12'sinde bu kansere rastlanabilir. Hastalar genelde 40 yaşından daha yaşlıdırlar. Yumurtalık kanserinin bir kötü özelliği başladığında pek bir şikayete neden olmamasıdır.
Her yaşta görülebilmesine rağmen en fazla 45 yaşından sonra rastlanır. 75-79 yaşlar arasında pik yapar.
İngiltere de her yıl 6.800 civarındaki kadına yumurtalık kanseri teşhisi konur. Bu herhangi bir yaşta meydana gelebilir fakat en çok görülen dönem menopoz sonrasıdır ve teşhisinin zor olduğu söylenmektedir.

Yumurtalık kanseri nedir?

Yumurtalık kanserinin birçok türü vardır fakat %90 EPİTELYAL yumurtalık kanseri yada yumurta üst yüzey tabakası kanseri oluşturur.
Yumurtalık kanseri teşhisi konmuş kadınların %40 50 si beş yıl sonra dahi hala hayattadır. Erken teşhis durumunda hayatta kalanların oranı oldukça yüksektir.

Nedenleri

Yumurtalık kanserine neden olan etkenler tam olarak bilinmezken yakalanma riskini arttıran etmenler aşağıdaki gibi ifade edilebilir:
Hatalı genler yumurtalık kanseri taşıma riskini arttırır.
Diğer muhtemel risk faktörleri kısırlık tedavisi, ağır diyetler ve genital alanda talk pudrası kullanmaktır.
Kaynağı hakkında bir takım ipuçları olmasına rağmen, bilim adamları yumurtalık kanserinin nedenleri hakkında henüz yeterli bilgiye sahip değillerdir. Yakın bir akrabada bu hastalığın görülmesi, kanserin oluşma riskini artıran faktörlerden biridir. Uzmanlar, genetik yatkınlığa sahip kadınlara kanserin teşhisi için gerekli olan görüntüleme, kan ya da ultrason gibi testleri hayatlarının belli dönemlerinde rutin olarak yaptırılması gerekliliğini vurguluyorlar. Hiç çocuğu olmamış kadınların doğum yapmış kadınlara oranla daha fazla yumurtalık kanseri riski taşıdığı ve yine 50 yaş üzerindeki kadınlarda yumurtalık kanserinin daha sık görüldüğü belirten uzmanlar yaşı ilerlemiş bayanların genç bayanlara oranla yumurtalık kanseri açısında daha fazla risk taşıdıkları belirtiliyor. Yine daha önce meme kanseri geçirmiş kadınların ileride Yumurtalık kanserine de yakalanma olasılıkları, hiç meme kanserine yakalanmamış kadınlara nazaran riskin iki kat daha fazla olduğu belirtiliyor.

Belirtiler

Belirtiler özellikle ilk safhalarda genellikle anlaşılmaz. Bazı kadınlarda hiçbir evrede bir belirtiye rastlanmaz. Fakat ilk belirtiler karnın alt ya da yan kısmında ağrı ve şişkinlik hissidir.
İleriki safhalarda iştahsızlık, mide bulantısı, kilo kaybı, yorgunluk ve kısa soluk alıp verme gözlenebilir.

Teşhis

Yumurtalık kanserinin teşhisi oldukça zordur ve birçok kadın belirtileri için farklı ifadeler kullanırlar.

Tedavi

Yumurtalık kanserine yakalanmış birçok kadın için tümörü uzaklaştırmak amacıyla ameliyat önerilir. Bazıları ise kemoterapi ve/veya radyoterapi görebilmektedir. Önerilen tedavi yumurtalık kanserinin türüne, yayılma hızına ve sağlık durumunuza göre belirlenir.





GusinapsE 6 Nisan 2006 23:14

Göz Hastalıkları
 
10 Soruda Göz Hastalıkları

1. Bilgisayar kullanımı, çok televizyon seyretme veya okumak gözümüze zarar verir mi?
Hayır. Günlük hayatımızda sık yer alan bilgisayar kullanma, televizyon seyretme yada kitap okuma gibi aktivitelerin gözlerimize kalıcı zararı yoktur ancak bu gibi dikkat gerektiren aktiviteler sırasında göz kırpma sayısı azalmakta, gözyaşı daha çok buharlaşarak göz yüzeyinde kuruluk oluşturmaktadır. Bunun sonucu olarak yanma, batma, sulanma, kızarıklık gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır. Bu belirtiler rahatsızlık verdiğinde, oda havasının nemlendirilmesi, her 10-15 dakikada bir, 30 saniye kadar gözlerimizi sık kırpıştırıp pencereden uzaklara bakmak gibi tedbirler faydalı olabilir. Kirpik dibi iltahapları ve kepeklenmeleri, göz kuruluğu, allerji gibi göz hastalıklarında bahsedilen belirtiler çok daha fazla oluşmaktadır, böyle durumlarda bir göz doktoruna kontrol olmakta fayda vardır.

2. Katarakt nedir?
Göz merceğimizin çeşitli sebeplerle saydamlığını kaybederek ışık geçirmez hale gelmesine katarakt denir. En sık sebebi yaşlılıktır, saçlarımızın beyazlanması gibi göz merceğimizde yaşla birlikte saydamlığını kaybeder ve görmede bozulmaya neden olur.

3. Katarakt’ın tedavisi nasıl yapılır?
Kataraktın tedavisi cerrahidir. Gözlük, damla yada ameliyatsız başka yöntemlerle tedavisi söz konusu değildir. Modern katarakt cerrahisinde saydamlığı kaybolmuş olan göz merceği alınarak yerine suni bir mercek yerleştirilir. Fakoemülsifikasyon yada halk arasında bilinen ismiyle lazerle dikişsiz katarakt cerrahisi, günümüzde kullanılan en modern yöntemdir. Bu yöntemde göze açılan 3 milimetrelik bir delikten içeri sokulan cihazla göz merceği eritilerek dışarı emilmekte yerine katlanarak bu boyda bir delikten geçer hale getirilen suni mercek konulmaktadır. Bu ameliyat 15 dakika civarında sürmektedir. Anestezi göz çevresine yapılan bir enjeksiyon ile ya da iğne yapmadan sadece damlalarla sağlanmaktadır. Özel durumlar hariç genel anestezi yani narkoza ihtiyaç yoktur.

4. Dinlendirici gözlük nedir?
Halk arasında yanlış bir inanış olan dinlendirici gözlük kavramı sadece ülkemize özgü gözlük satışı arttırmaya yönelik bir tür kandırmacadır. Gözlük kırma kusuru (miyopi, hipermetropi, astigmat) olan gözlerde bu kırma kusurunu düzelten bir yardımcı cihazdır. Kırma kusuru olmayan gözlerde daha iyi görme sağlamayacağı gibi, göz yorgunluğunu da önlemez. Kırma kusuru olmayan hastalarda gözlüğün psikolojik bir rahatlamadan başka faydası yoktur, hatta başağrısı ve göz yorgunluğuna sebep olabilir.

5. Miyopisi olan hastalarda gözlük kullanmak, miyopiyi azaltır mı? Arttırır mı?
Kullandığımız gözlükler sadece taktığımız sürece görüntüyü ağ tabakası üzerine odaklayan yardımcı cihazlardır. Özellikle miyopik hastalarda kullanılan gözlüğün tedavi edici yada miyopiyi ilerletici bir etkisi yoktur. Bir diğer söyleyişle gözlük kullanmakla, göz numaramızın değişimini etkileyemeyiz.

6. Astigmat nedir?
Astigmat gözümüzdeki kırma kusurunu tüm eksenlerde aynı olmayıp bazı eksenlerin daha kırıcı bazı eksenlerin de daha az kırıcı olması durumudur. Bir göz hastalığı olmayıp bir tür kırma kusurudur. Astigmatı olan hastaların gözlük kullanmaya daha zor alışması, astigmatik kırma kusuruna oluşan uyumun gözlükle bu kusur ortadan kaldırıldığında bir süre daha devam etmesidir. Bu nedenle astigmatlı camlara alışmak daha zordur ve eğer doktorunuz bu tür bir gözlük önermişse sürekli kullanarak alışmak, bir gün takıp, bir gün takmayarak rahatsızlık çekmeye göre çok daha kolaydır. Genellikle hastalar gözlüklerine 1-2 haftada alışmaktadırlar.

7. Lazer nedir?
Lazer doğrusal olarak dağılmadan iletilebilen bu nedenle de yoğun bir enerji taşıyan bir tür ışıktır. Lazere en yakın benzetme, mercek kullanarak güneş ışığı yardımı ile kağıt yakılmasıdır. Laser sayesinde ışık geçiren dokulardan enerji iletilebilmekte ve hedef dokuyu yakma, parçalama gibi işlemler yapılabilmektedir. Gözde laser en sık şeker hastalarında göz dibi kanamalarının tedavisin de, göz tansiyonunun tedavisinde ve kırma kusurlarının düzeltilmesinde kullanılmaktadır.

8. Lazerle kırma kusuru (miyopi, hipermetropi ,astigmat) tedavisi nasıl yapılır ve kimlere uygulanır?
Son yıllarda moda olan bu tedavi yönteminde gözün önünde yer alıp bir mercek görevi gören saydam kornea tabakası traşlanarak bu dokunun kırma gücü değiştirilmekte ve kırma kusuru düzeltilmektedir. Laserin bu işlemde kullanılması bu traşlamayı çok düzgün ve kısa sürede yapabilmesi nedeniyledir. Kırma kusurları bir hastalık olmayıp bir tür estetik kusur sayılabileceğinden bu yöntem bir tedavi, değil bir düzeltmedir. Gözlük ve kontakt lens kullanmak istemeyen hastalara önerilir. En başarılı olduğu grup miyoplardır. Her cerrahi işlemde olduğu gibi düşükte olsa komplikasyon ortaya çıkması ihtimali vardır bu nedenle bu yöntemi uygulatmak isteyen hastaların konunun uzmanı bir merkezde işlem konusunda iyice bilgilenmeleri avantaj ve dezavantajlarını öğrenmeleri gerekir.

9. Çocuklarda göz muayenesi ilk kaç yaşında yapılmalıdır?
Yanlış bir inanış çocuklardaki göz sorunlarının büyüdükçe geçeceğidir. Çocuklardaki bir çok göz sorunu çok acildir ve hemen tedavi gerektirir. Yeni doğan döneminden itibaren uzman göz doktoru çocukların gözlerini muayene edebilir. Özellikle dıştan görünen, göz bebeğinde beyazlık, kayma, şaşılık, çapaklanma, gözlerde şekil bozukluğu, kapaklarda düşüklük gibi belirtiler genellikle acil tedavi gerektirir. Örneğin, tek taraflı doğuştan kataraktlar ilk 1-2 hafta arasında ameliyat edilmedikleri takdirde bu gözler görme yeteneğini kalıcı olarak kaybetmektedirler. Bu nedenle yukarıda bahsedilen ya da ailelerin normal olmadığını düşündüğü bir belirti varsa bebek hemen göz doktoruna götürülmelidir. Hiçbir sorunu olmayan çocuklarda ise 3-4 yaşlarında yapılacak bir muayene göz tembelliğine yol açabilecek kırma kusurlarının tedavisi için çok önemlidir. Birçok göz problemi eğer çocuklukta başlamışlar ise 8 yaşından sonra tedavileri zorlaşmakta ve göz tembelliği gibi tedavisi çok zor durumların ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar.

10. Neden 45 yaş sonrasında yakını iyi göremeyiz?
İnsan gözü yakını görebilmek için odaklama yapmak zorundadır. Bu odaklama gücü göz merceğinin şeklini değiştirmesi ile mümkündür. 45 yaştan itibaren sertleşen göz merceği eskisi kadar iyi odaklama yapamadığından yakın görme zorlaşır ve odaklamaya yardımcı gözlük kullanımı gerekir. Yaygın inanışın aksine yakın gözlükleri odaklamadaki bozulmayı hızlandırmazlar. Hastaların gözlük takmalarına rağmen gözlük numaralarının ortalama her iki yılda bir 0.25 artması gözlüğün gözü bozmasından değil yaşın ilerlemesinden kaynaklanan doğal bir durumdur.


GusinapsE 7 Nisan 2006 04:12

Göz Tansiyonu (Glokom)
 
Göz Tansiyonu (Glokom)

Göz ve beyindeki görme merkezi arasındaki bağlantıyı bir elektrik kablosu gibi Görme Siniri sağlar. Bu kabloda ortalama 1.2 milyon tel (sinir lifi) bulunmaktadır. Göz içinde basınç arttığında görme sinirindeki bu sinir uçları hasarlanmaya başlamaktadır. Bu hasarlanma ne kadar fazla sinir lifini etkilerse gözdeki etkilenme de o kadar fazla olur. Tam hasarlanmada tüm liflerin kaybı ve dolayısıyla da görmenin kaybı sözkonusu olur. Göz içindeki basınç 10-20 mm Hg arasında normal kabul edilir. 20 mm Hg ve üzerindeki değerler glokom şüphesi olarak değerlendirilir. Glokom hastalığında, göz içindeki mevcut sıvının, devir daimde bozukluk sonucunda, birikmesi nedeniyle artmaktadır. Bazı hastalarda göz içindeki basınç sınır değerlerin üzerine çıkmamasına rağmen görme sinirinde hasarlanma oluşabilmektedir ki buna Normal Tansiyonlu Glokom denmektedir. Bazen de göz içindeki basınç sınır değerlerin üzerinde olmasına rağmen, görme sinirinde etkilenme tespit edilememektedir. Bu hastalara Oküler Hipertansiyon’lu veya Şüpheli Glokom’lu hastalar denmektedir.

Glokom Hastalarının Belirti ve Bulguları:
Hastalığın başlangıç dönemlerinde herhangi bit beliritisi yoktur. Hastalık başlangıç dönemlerinde görme kaybı veya bir ağrı yapmamaktadır. Ancak görme alanı kayıpları yapmaktadır.

Glokom Hastalığı Tipleri:

1-Doğumsal Glokom: Oldukça nadir olan bu durum doğumdan itinaren göz sıvısının dışa aktığı kanalda mevcut bir anormallik nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Eğer bir yenidoğanda ışıklı ortamda gözlerde sulanma ve gözü kapatma isteği varsa, gözlerden biri veya her ikisi normalden daha büyükse, ve kornea tabakasında beyazlanma varsa mutlaka bir göz doktoruna muayene ettirilmesi gereklidir.

2-Kronik açık açılı Glokom: Glokom hastalığının %91-95’ini bu tip oluşturmaktadır. Son dönemlerine kadar hastalık belirtisiz seyretmektedir.

3-Açı Kapanması Glokomu: Nadirdir. Bu tip glokom oldukça gürültülü bir seyir izler. Burada bir gözün boşaltım kanalının tamamen tıkanması sonucunda basınç ani olarak yükselmektedir. Buna bağlı olarak:Gözde kızarıklık, görmede bulanma, şiddetli baş ve göz ağrısı, ışıkların etrafında renkli hareler görme, bulantı ve kusma ortaya çıkmaktadır. Bu durumda acil olarak göz doktoruna baş vurulması gerekmektedir.

4-İkincil Glokom: Göz travmaları, bazı ilaçlar (kortizon), göz iltihaplanmaları (üveit), anormal damarlanmalar (şeker hastalığı, retina toplar damar tıkanıkları) sonucunda gelişir.

Glokom Hastalığının Teşhisi

Genellikle belirti göstermediği için glokom hastalığının teşhisi herhangi bir nedenle göz doktoruna başvurmuş kişilerin tam muayenelerinin yapılması ile konulur. Bu muayenede once ailede glokomlu bir fert olup olmadığı sorulur. Çünkü aile öyküsü varlığında muayene edilen kişide glokom hastalığı olma riski normalden biraz daha fazla olmaktadır. Görme muayenesi yapıldıktan sonra göz tansiyonu ölçülür. Bu günümüzde en çok iki yöntemle yapılmaktadır. Applanasyon yöntemi ve Non kontakt tonometre.
Oftalmoskopi yapılarak görme sinirinin mevcut basınç yüksekliği nedeniyle tahrip olup olmadığı değerlendirilir. Son olarak da Bilgisayarlı Görme Alanı testi ile görme alanının durumu değerlendirilir.
Bu testlerin tamamı her hastaya uygulanmak zorunda değildir. Gerekli hallerde doktorunuz size uygun olan testleri yapacaktır. Bazı durumlarda bu testlere ilave olarak başka incelemeler de istenebilir.

Glokom Hastalığının Tedavisi:
Bu hastalığın tam olarak ortadan kaldırılması mümkün olamamaktadır. Teşhis edildiğinde ömür boyu sizinle beraber olacak bir hastalık olarak değerlendirmelisiniz. Bir antibiyotik tedavisi gibi tek bir kür ilaçla bu hastalığın sonu getirlememekte. Ancak kontrol altına alınabilmektedir. Bu, göz tansiyonunu belirli seviyelerin altına düşererek yapılır. Bu amaçla çeşitli ilaçlar mevcuttur. Bunlar çoğu zaman göz damlaları şeklinde kullanılmakta bazen ağızdan alınacak haplar da tedaviye ilave edilebilmektedir. Bazen bir kaç damla birlikte veya damlalarla haplarla birlikte kullanılabilmektedir. Ilaç tedavinizi hekiminiz düzenleyecektir. Hekiminizin bilgisi dışında ilaçlarınızı kesmemeli veya düzenini değiştirmemelisiniz. Doktorunuz düzenli aralıklarla göz muayenenizi ve bilgisayarlı görme alanı değerlendirmesini yaparak hastalığın gidişini takip eder. Genellikle başarılı giden bir tedavi şemasında 3-6 aylık aralıklarla göz muayenesi ve 6-12 aylık aralıklarla görme alanı değerlendirilmesi gereklidir. Ilaç tedavisine rağmen görme alanındaki bozulmalar devam ediyor, yani görme sinirindeki hasar devam ediyorsa, laser yapılarak göz içindeki sıvının dışarı aktığı bölge açılmaya çalışılır. Bununla başarılı olunamazsa cerrahi uygulanır. Bazen ilaç tedavisinden faydalanılamadığında laser yapılmadan doğrudan cerrahide uygulanabilir. Cerrahi sonrasında bazı durumlarda ilaç tedavisi kullanılmaya devam edilebilmektedir. Akut açı kapanması glokomun ise, acil olarak tedavisi hastane şartlarında yapılmaktadır.


Misafir 7 Nisan 2006 10:52

Ağız Kokusu
 
Ağız kokusu, insanı olumsuz etkileyen bir durum olarak bilinir.Erişkinler veya küçüklerin, yaşamlarında mutlaka ağız kokusundan şikayetçi oldukları zamanlar olmuştur. Bazılarının ise, bu durumdan şikâyeti kroniktir.Ağız kokusu; etkilediği bireyler için sosyal ve psikolojik yönden olumsuz bir durum haline gelmiştir.

Kötü ağız hijyeni , dişler üzerindeki gıda birikimi, ağızdaki çürük kaviteleri , çekim yaraları , ülserler , dental ve tonsiller, apseler (diş ve bademcikle ilgili apseler) ; gingivitis, periodontitis ve stomatitis gibi diş eti hastalıkları , ağız kuruluğu , kıllı dil gibi ağız içindeki problemlerden oluştuğu gibi, üremi , diabetik ketoasidoz , karaciğer rahatsızlıkları , kronik pulmoner hastalıklar , mide rahatsızlıkları gibi sistemik nedenlerle de görülebilir.

Diş hekimleri ağız kokusunun, lokal mi, yoksa sistemik faktörlere mi bağlı olduğunu tespit etmeli ve doğru teşhisi koyup ona göre tedavi yöntemini belirlemelidir.
Solunum sisteminden gelen hava , ağızdan dışarı yayılırken oral kavitedeki (ağız boşluğu) kötü kokulu uçucu karışımla birleşerek dışarı çıkar ve kişilerin kendisini de, çevresini de rahatsız eden hoş olmayan kokular oluşur.
Bu konuda yapılan araştırmalar sonucunda ağız kokusu vakalarının çoğunluğunun oral kaviteden kaynaklandığı tespit edilmiştir.Kötü ağız kokusunun oluşmasına etki eden faktörler arasında, tükürüğün önemli rol oynadığı kabul edilmektedir.Sağlıklı ağızdan alınan tükürüğe göre , periodontitisli ağızlardan alınan tükürüğün daha hızlı kokuştuğu belirtilmiştir.

Aktif periodontitisli hastalardan alınan tükürükte çok parçalanmış epitel hücresi vardır . Ve bu hücreler önemli ölçüde bakterilerle kaplıdır. Ayrıca tükürükte zarar görmüş lökositler de mevcuttur. Lökositler, çok miktarda kükürt taşıyan aminoasitlere sahiptir ve bunlar uçucu sülfür bileşiği üretiminde kullanılırlar. Lökositler, periodontal hastalıklar sırasında göç ederek , periodontal hastalıklı bireylerin tükürüklerinda artarlar.
Hem oral mukazadan serbest epitelyal hücreler , hem mikroorganizmalar, hem de lökositler bakteri plağına dahil olup dilin arka yüzüyle , dişlerin fizyolojik ve mekanik temizlemeye uygun olmayan bölgelerinde toplanır. Periodontitisli hastalarda bu duruma bir de dişetlerinden oluşan kanamanın eklenmesi ile tablo daha da ağırlaşır.

Ağız kokusu oluşumu tükürük akımının azalması , uzun süre besin ve sıvıların alınmamasına da bağlıdır.
Uyku hali buna iyi bir örnektir. Sabah kalkınca hissedilen ağız kokusu bu durumla ilgilidir.
Aşırı tütün içimi, özellikle sigara tüketimi yalnızca kötü kokulu nefes oluşturmakla kalmayıp , bir de kıllı dil durumuna yol açar ki bu da besin artıklarının ve tütün kokusunun tutulmasına neden olur. Ayrıca tükürük salgısında azalma ve hastalık durumunun şiddetle artışına neden olur. Dilin arka bölümü mekanik olarak temizlenemediği için birikimler orada oluşur. Çoğu ağız kokusu durumlarının tedavisine dilin fırçalanması ile başlanır.

Protez dişler, uygun yapılmamış kuron ve köprüler, ağız dokusuna uygun olamayan materyaller de ağız kokusunu oluşturan faktörlerdendir.
Halitozis oluşturabilecek diğer durumlarsa postnatal sızmayla karakterize kronik sinüzitis , faranjitis, tonsillitis, sifilitik ülserler, burun tümörleri , ağız tümörleri , kronik bronşitis ve orofarengial kavitelerin habis neoplazmalarıdır.
Nefesteki kokunun yoğunluğu yaşla birlikte artar. Ayrıca farklı yaş grupların spesifik ağız kokuları tespit edilmiştir.
Buna göre yaşları 2-5 yıl arasında değişen küçük çocuklar, tonsillerinde barınan besin ve bakterilerden ötürü oluşan bir ağız kokusuna sahiptir.Orta yaş grubundaki kişilerde çok şiddetli biçimde sabah nefes kokusu oluşur.
İleri yaş grubundakilerde ise ağız kokusu temiz olmayan protez ve akışkanlığını yitiren tükürüğün kokuşmasından kaynaklanır.
Sistemik hastalıklar sonucunda da ağız kokusu oluşur. Bu durumun en iyi bilinen örneği diabettir. Bu hastalarda ağızdan aseton , tatlı, meyva kokusu duyulur.Nefesteki amonyak ve idrar kokusu , üremi ve böbrek yetmezliğini akla getirmektedir.Ciddi karaciğer yetmezliğinde nefes tatlımsı bir amin kokusu , taze kadavra kokusuna benzemektedir.Tatlı bir asit kokusu, akut romatizmal ateşi çağrıştırır. Kötü kokuşmuş nefes , çürümüş et kokusuna benzer , bu da akciğerin apseleşmesine ya da bronş iltihabının yayılmasıyla oluşan bronşiyektaziye işaret eder.
Gastrointestinal bozukluklarda da nefes kokusu kötüdür. Duygusal yıkımlar da sindirimi etkiler ve vücut kimyası bazen nefesi etkileyebilir.
C vitamini yetersizliği ile oluşan Kronik skorbüt hastalığı olan kişilerde de kötü kokulu nefese rastlanır.
Yenilen yiyecekler de ağız kokusunda önemli rol oynar. Bir vejeteryan, çok fazla et yiyen bir kişiden daha az halitozise sahiptir. Çünkü sebzelerde protein maddelerin yıkım ürünleri çok azdır.

Et genellikle yağ içerir ve gastrointestinal sistemde oluşan uçucu yağ asitleri kana absorbe edilip nefesle salgılanır. Sarımsak, soğan , pırasa, alkol vb. maddelerin dolaşım sisteminde önce absorbe edilip sonra da akciğerlerce hava olarak dışarıya verilmesiyle kötü koku oluşur. Aşırı alkol içimi mikrobiyal floranın değişiminde başlıca rol oynar ve halitozis oluşturan koku fermente edici organizmaların poliferasyonuna neden olur.

Açlıkta oluşan ağız kokusu; pankreatik sıvının midede açlık periyodunda bozuşmasından kaynaklanır. Bu kokunun giderilmesi kolaydır. Hatta diş fırçalamasıyla bile ortadan kaldırılabilir.
İlaçların sistemik etkisine bağlı olarak da halitozis oluşabilir. Bazı antineoplastik ajanlar, antihistaminler, amphetaminler, trankilizanlar, diüretikler, fenotiaminler , atropin benzeri ilaçlar tükürük üretimini azaltırlar ve böylece oral kavitenin kendi kendini temizleme yeteneği azalmış olur ve buna bağlı halitozis oluşur.
Yaşlanma, çok sigara içimi , tükürük bezi aplazisi, 800 raddan fazla radyasyon tedavisi, kadında menopoz, yüksek ateş, dehidratasyonlu sistemik ve metabolik rahatsızlıklar, aşırı baharat kullanımı ağız kuruluğuna neden olur ve bu yüzden de halitozis oluşur.
Diş hekimi ağız kokusunun tanımını yapmak için önce iyi bir muayene yapmalı, aldığı anamnezleri dikkâtlice incelemeli , basit yöntemlerle koku ayrımını yapmalıdır.

Sistemik hastalıklarda oluşan kokular için medikal konsültasyona gidilmelidir. Kokuların lokal ya da sistemik faktörlerden oluştuğunun belirlenmesi oral kaviteden veya akciğerlerden kaynaklandığının belirlenmesi için hastaya basit bir yöntem uygulanır.
Diş hekimi hastadan dudaklarını sıkıca kapatmasını ve nefesini burun deliklerinden bırakmasını ister. Bu durumda koku on cm. uzakta duran başka bir kişi tarafından değerlendirildiğinde, koku varsa sistemik faktörlerden kaynaklanıyor demektir.
Hasta parmakları ile burnunu tıkayıp , dudaklarını da kapatıp soluk vermeyi bir an için durdurduktan sonra açıp soluk verdiğinde koku ağız yoluyla ortaya çıkıyorsa kokunun oral kavitedeki lokal faktörlerden kaynaklandığı söylenebilir.
Koku bu şekilde basit bir yöntemle değerlendirilebileceği gibi, denemesi ve tekrarı kolay olan gaz ölçen monitörlerle de ölçülebilir. Yapılan klinik çalışmalarla lokal faktörlerin neden olduğu ağız kokusu olgularının %90’nın başarı ile tedavi edileceği tespit edilmiştir.
Patolojik ve nonpatolojik orijinli halitozis genellikle patolojik durumun tedavi edilmesi ve oral hijyenin iyi derece de yerine getirilmesi ile düzelir.
Periodontal ceplerin yok edilmesi , oral hijyenin geliştirilmesi gıda birikimine sebep olan yerlerin düzeltilmesi, çürük dişlerin tedavisi , restorasyonun mümkün olmadığı durumlarda diş çekimi , diş eti hastalıklarının tedavisi ile ağız kokusu ortadan kaldırılır.
Yemek sonrası dil ve dişlerin fırçalanmasıyla da ağız kokusu etkili oranda azaltılabilir.

Ağız kokusunu oluşturan bileşenlerin birincil alanı dildir. Sabah şiddetli ağız kokusundan şikayet eden kişilerde dişlerin ve dilin yemek sonrası fırçalaması ve ağzın bir gargara ile çalkalanması ile sorun kontrol altına alınabilir.
Protez kullananlar protezlerini fırçalayarak ve dezenfektan solüsyonlarda tutarak temizlemelidirler.
Ağız kokusunu önlemek için doğal kaynaklardan da yararlanılabilir. Nane bunlardan biridir. Naneli sakızlar, şekerler kullanılabilir. Nanenin tükürük üzerinde de etkisi vardır. Naneli ürünlerin emilmesi tükürük oranını artıracak, tükürüğün alışkanlığını düzenleyecek , yiyecek artıklarının böylelikle uzaklaşması bir ölçüde sağlanacaktır.
Sakız çiğnemek, çiğneme kasları , yanak ve dilin çiğneme hareketleri ile yakından ilgilidir. Sakız besin artıklarının taşınması ve uzaklaştırılması ile oral kavitenin temizlenmesini sağlar.
Ağız suları, kokulu ürünler, naneli ağız spreyleri nefesteki kokuyu geçici olarak önlemeye yarayacaktır.


Mystic@L 7 Nisan 2006 23:07

Bahar yorgunluğuna dikkat
Uzmanlar, bahar mevsiminde havadaki elektrik yükünün arttığına dikkat çekerek, bu yüklerden pozitif olanların vücutta zindelik, negatif olanların ise yorgunluk, halsizlik ve gerginliklere sebep olduğunu belirtiyor.

Taşıtların havayı kirletmesi, sanayi atıkları, trafik keşmekeşi sebebiyle şehirlerdeki elektrik yükünün daha fazla olduğunu vurgulayan uzmanlar, bahar aylarında hava sıcaklıklarına bağlı olarak insan metabolizmasında oluşan değişikliklerin yorgunluğu artırdığını ve bahar yorgunluklarının bir hastalık olarak tanımlanmamasına rağmen önlem alınmadığı takdirde kronikleşebileceğini belirtiyor.
.... sitesinden derlenen bilgilere göre, bahar aylarında özellikle romatizma, astım, kalp, mide ülseri ve hipertansiyonu bulunanların dikkatli olmaları gerektiği ifade ediliyor. Astım, saman nezlesi ve ürtiker, bahar mevsiminde en çok şikayetçi olunan rahatsızlıkların başında geliyor. Bu hastalıkların en sık gözlenen belirtileri ise burun akıntısı, hapşırma, öksürme ve nefeste tıkanma olarak tanımlanıyor. Uzmanlar, astım ve alerjik hastalıkların bahar aylarında daha sık görüldüğüne işaret ediyor. Bu hastalıklara bahar aylarında daha sık rastlanmasının başlıca sebebi olarak ise havaların ısınmasıyla birlikte atmosfer basıncındaki değişiklikler ve artık neredeyse bir kabus haline gelen havada uçuşan polenler gösteriliyor. Solunan havadaki nem miktarının faklılığı ve yine bu mevsimde soluduğumuz havaya karışan bitkilere ait polenlerin hastalıkta önemli rol oynadığı vurgulanıyor.







GusinapsE 8 Nisan 2006 19:36

Göz Tembelliği
 
Göz Tembelliği
Göz tembelliği erken çocukluk çağında ortaya çıkan ve bir gözün yeterince görememesi şeklinde tanımlanabilecek bir durumdur. Göz temebelliğine her 100 kişiden 3’ünde rastlanmaktadır. Göz tembelliği ancak küçük yaşlarda tespit edilebilirse tedavi edilebileceğinden ebeveynlerin bu konuda son derece hassasiyet göstererek erken yaşlarda çocuklarının göz muayenesi olmalarını sağlamaları gerekir.


Normal Görme Nasıl Gelişir?

Bebekler doğduklarında ancak belirli oranlarda görebilmektedirler. Gözlerini kullandıkça görme potansiyelleri artmaktadır. İlk 9 yaş içinde görme sistemi tam olarak gelişmekte ve daha sonra belirgin bir değişiklik olmamaktadır. Eğer bir göz tüm düzeltmelere rağmen tam kapasiteli göremiyorsa bu durum kişinin hayatında olumsuz bazı etkilere yol açar. Mesela bazı mesleklerde (askerlik, pilotluk gibi) göz tembelliği olanlar yer alamazlar.

Göz Muayenesi Ne Zaman Yapılmalıdır?

Tüm çocukların 4 yaşına gelmeden önce herhangi bir sorun olmasa da mutlaka bir göz doktoru tarafından muayene edilmiş olması gerekmektedr. Bu arada doğumdan itibaren hem ailenin gözlemleri hem de çocuk doktorlarının bazı tespitleri ile gerekli hallerde çok erken dönemlerde de göz muayenesi yapılır.


Neler Göz Tembelliğine Yol Açabilir?

Göz tembelliği gözlerin normal kullanılmasını engelleyen her türlü durumda ortaya çıkabilir. Çoğu vakada göz tembelliğine yol açan durumlar kalıtsal olabilir. Özellikle ailesinde göz tembelliği olan çocuklar göz doktoru tarafından mutlaka muayene edilmelidir.


Göz tembelliğinin 3 temel sebebi bulunmaktadır:

Şaşılık: Kayan gözde genellikle tembellik oluşmaktadır.

Kırma Kusurları: Mevcut olan yüksek kırma kusuru nedeni ile bir göz diğerinden çok bulanık görmekte ise bu göz görsel gelişimini tamamlayamayarak tembel hale gelmektedir. Görünüşte gözlerde herhangi bir problem olmadığı için tespit edilmesi en zor olan göz tembelliği tipi budur. Aileler çocuklarının gözünde bir kayma tespit ettiklerinde hemen muayenesini sağlamakta ancak diğer durumlarda genellikle göz muayenesi okul dönemine kadar gecimekte ve bu durumda da çoğu kez geç kalınmış olmaktadır. Bu nedenle 4 yaş öncesinde tüm çocukların şikayet olsun almasın, mutlak surette göz muayenesi olmaları gerekmektedir.

Saydam olması gerekli göz dokularında bulanıklık: Bu durumun başında katarakt gelmektedir. Bu tip göz tembelliği en erken gelişen göz tembelliğidir. Dolayısı ile her yeni doğanın mutlak bir çocuk doktoru tarafından son derece kolay bir test olan kırmızı yansıma testine tabi tutulması ve bir anormallik halinde acilen göz doktoruna muayenesi gereklidir. Çünkü bu tip göz tembelliği çok erken ve çok derin olarak gelişmektedir. Doğumsal katarakt mümkün olan en kısa zamanda cerrahi olarak tedavi edilmelidir.


Göz Tembelliği Nasıl Teşhis Edilir?
Bu çoğu kez oldukça zor bir durumdur. Çünkü çocukların görme muayeneleri 3,5-4 yaş öncesinde oldukça güçlük arzetmektedir. Daha küçük çocuklarda ve bebeklerde sağlam gözün doktor tarafından elle kapatılması haline tepkiyi değerlendirmek gibi bir takım yöntemlerle göz tembelliği olan göz tespit edilmeye çalışılır. 4 yaş öncesi muayenede göz doktoru temel olarak şunları yapar:
· Gözlerde herhangi bir kayma olup olmadığını muayene eder.
· Saydam ortamlarda herhangi bir bulanıklık olup olmadığına bakar, göz bebeği bir damla ile genişletilerek, her iki gözün refraksiyon (kırma) değerleri ölçülür. Burada önemli olan nokta özellikle bir gözde, diğerinin çok üzerinde bir kırma kusuru olup olmadığıdır.
· Her iki gözdeki yüksek kırma kusurları da dikkate alınır.
· Retina (görme zarı) ve optik sinir (görme siniri) muayenesi de yapılarak muayene tamamlanır.


Göz tembelliği nasıl tedavi edilir?
Göz tembelliğinde tedavinin esası zayıf gözün kullandırılmasına dayanır. Bu, sağlam gözün özel bir bandajla haftalar bazen aylar boyunca kapatılması ile yapılır. Önce gerekli olan gözlük reçete edilir. Çocuk bunu kullanmaya başlar ve kapama tedavisi yapılır. Şaşılıkta eğer bir cerrahi müdahale yapılacaksa genellikle önce göz tembelliği giderilmeye çalışılmaktadır. Ameliyat öncesi belli bir dönem kapama tedavisi yapılır, ameliyat uygulanır, daha sonra bir müddet daha kapama yapılmaya devam edilir. Aileler ne yazık ki kayma ameliyatlarından sonra herşeyin yoluna girdiği düşüncesi ile kapama yapmayı bırakabilmektedirler. Tek başına cerrahi müdahale, oluşmuş göz tembelliğini gideremez. Göz doktorunuz kapamanın nasıl yapılması gerektiği ve kapama sırasında ne gibi şeyler yapılması gerektiğini size açıklar. Bundan sonrası ise tamamen sizin sabrınıza kalmıştır. Çocuklar kapama yapılmasından hiç hoşlanmazlar ve bunu reddederler. Ancak ebeveyn olarak bu dönem, sizin ilgi ve sabrınızla, başarılı bir şekilde yaşanabilir. Yaşamları boyunca göz tembelliklerinin mevcudiyeti nedeniyle yaşayacakları sıkıntıları düşünerek bu günlere sabırla yaklaşmalısınız.


Az görme önlenebilir bir problemdir
Başarıda en önemli nokta göz tembelliğinin teşhiş zamanıdır. Eğer erken teşhis ve düzenli tedavi yapılırsa çoğu kez normal görmeye ulaşılabilmektedir. 9 yaş sonrasında yapılacak kapamanın herhangi bir faydası olmamaktadır. Katarakt gibi sebeplerle ortaya çıkan göz tembelliklerinde çok seri davranmak gereklidir. Erken bebeklik dönemlerinde cerrahi ve kapama tedavileri ile müdahale yapılmalıdır.


Mystic@L 8 Nisan 2006 20:17

Polenlere dikkat

Uzmanlar, astıma ve alerjik hastalıklara, özellikle saman nezlesi denilen hastalığa yol açan alerjilerin başında polenlerin geldiğini belirterek, "Çiçeklerin üremesine yarayan küçük tanecikler, duyarlı insanlarda hem saman nezlesine hem de astıma yol açabiliyor. Türkiye bitki örtüsü bakımından çok geniş bir ülke ve polen konusunda da çok zengin. Alerjik hastalıklar için asıl tehlike oluşturan havaya karışan ve boyutları çok küçük olan polenler. Özellikle çayır polenleri, hububat polenleri ve yöreye göre çeşitli ağaç polenlerinin alerjik hastalıkların ortaya çıkmasında rolü büyük" diyor.

Konuyla ilgili yapılan bir araştırmada ise, gelişmiş ülkelerde hem hava tahmin raporlarında hem de gazetelerde o dönemde havada uçuşan polen miktarlarının belirtildiği ve insanların uyarıldığı açıklandı. Türkiye de ise henüz böyle bir çalışma yok. Havada uçuşan polenler, insan sağlığı için ciddi tehlike oluşturmaya devam ediyor.



GusinapsE 8 Nisan 2006 21:17

Miyop, Hipermetropi, Astigmat, Presbiyopi
 
Miyop, Hipermetropi, Astigmat, Presbiyopi


Kırma kusuru ne demektir?

Gözlerimizin net görebilmesi için gelen ışınların kırılması (refraksiyona uğraması) ve retina adı verilen gözün arka tarafındaki ağ tabakada odaklaşması gereklidir. Kornea (gözün en dışındaki saydam tabaka) ve lens (göz merceği) bu gelen ışınları kırarlar. Eğer göz kendisine değişik uzaklıklardan gelen ışınları retinada odaklayabiliyorsa, gözün kırma fonksiyonu normal olur ve bu duruma emmetropi denir. Kırma kusuru olan gözlerde ışınlar retinada odaklaşamaz ve bulanık ya da çarpık bir görüntü oluşur.


Bunun iki ana sebebi vardır:

1. Gözün ön-arka uzunluğunun normalden fazla veya az olması
2. Kornea veya lensin kırıcılığının normalden farklı olmasıdır.
Miyopi, hipermetropi, astigmatizma ve presbiyopi temel kırma kusurlarına verilen isimlerdir.


Miyopi nedir ?

Miyopi, yakındaki cisimlerin net, uzaktakilerin bulanık görüldüğü bir kırma kusurudur. Ya gözün ön-arka uzunluğu ya da kornea veya lensin kırıcılığı normalden fazla olduğu için gelen ışınlar retinanın üzerinde değil, önünde odaklaşırlar. Miyopi kalıtsaldır ve genellikle 8-12 yaşında ortaya çıkar. Ergenlik döneminde vücudun hızlı gelişmesi gözleri de etkilediği için miyopi hızlı bir şekilde artar. Genellikle 20 yaş civarında sabitleşir.


Hipermetropi nedir ?

Hipermetropi, ya gözün ön-arka uzunluğu ya da kornea veya lensin kırıcılığı normalden az olduğu için gelen ışınların retinanın üzerinde değil, arkasında odaklaştığı bir kırma kusurudur. Görüntüyü retina üzerine düşürmek için gözün uyum yapması gerekmektedir. Bu uyum sayesinde genç hipermetroplar uzağı da yakını da net görebilirler. Fakat uyum için göz kaslarını zorladıklarından başağrısı ve gözlerde yorgunluk gibi şikayetleri olabilir. Miyopi gibi hipermetropi de kalıtsaldır. Bebekler ve küçük çocuklar genellikle hafif hipermetropturlar. aşla birlikte göz büyüdükçe hipermetropi azalır.



Astigmatizma nedir ?

Astigmatizma genellikle korneanın doğal yuvarlak yapısının yumurta gibi oval bir şekle dönüşmesinden kaynaklanan bir kırma kusurudur. Göze gelen ışınlar her açıda eşit kırılmazlar. Bu nedenle cisimler çarpık ve/veya bulanık gözükür. Astigmatizma tek başına veya miyop ya da hipermetropla birlikte olabilir.


Presbiyopi nedir ?

Presbiyopi yaşla birlikte ortaya çıkan yakını görme güçlüğüdür. Gençken göz merceği elastiktir ve kolayca uyum yaparak yakındaki cisimlerin net görülmesini sağlar. Yaşla birlikte bu elastikiyet azalır ve yakını görme zorlaşır. Dolayısıyla hipermetropidekine benzer bir şekilde yakındaki cisimlerden gelen ışınlar retinanın arkasında odaklaşırlar.


Pollyanna 8 Nisan 2006 21:40

AYAKÜSTÜ BESLENME


Ayaküstü yiyeceklerle beslenen kişilerde glikoz oranının düzensiz olduğunu, şeker hastalığı riskinin ikiye katlanabildiğini gösterdi.
Hamburger türü yiyeceklerde çok fazla miktarda doymuş yağ ve tuz bulunduğu, bu yiyeceklerin düşük kalitede karbonhidrat içerdiği biliniyor. Yemekten sonra televizyon karşısında zaman harcamanın şişmanlık riskini artırırken, yemekten sonra mutlaka yürüyüş yapılması gerektiğine işaret edildi.

Büyük boy bir hamburger, patates kızartması ve kolanın 1600 kalori içerdiğine dikkat çeken araştırmacılar, bir yetişkine günde 2000 kalorinin yetebildiğini, fazla kalorinin yağa dönüştüğünü belirtti.

Araştırma sırasında, haftada iki defadan fazla ayaküstü yiyeceklerle beslenen ve her gün 2-2,5 saatini televizyon karşısında geçiren kişilerde şişmanlık riskinin üçe, şeker hastalığı riskinin ise ikiye katlanabildiği belirlendi.


Misafir 9 Nisan 2006 01:39

Nezle
 
Nezle, akut nazofarenjit. Rhinovirüsler denilen bir Virüs türünün denen olduğu ve acil tedavi gerektirmeyen, kendiliğinden 7-10 gün içinde geçen, burun akıntısı, ateş gibi belirtilerle ortaya çıkan enfeksiyon hastalığıdır.

Havadan solunarak alınan rhinovirüsler burun mukozasına tutunurlar. Bağışıklık sistemi devreye girerek virüsü vücuttan uzaklaştırmaya çalışır. Virüsleri atma çabasıyla burun akması, hapşırma ve ateş gibi tepkilere neden olur. Vücut virüsten kurtulunca bu reaksiyonlar sona erer.

Toplumda grip ile nezle tabirleri eşanlamlıymış gibi kullanılmaktadır. Oysa bunlar farklı hastalıklardır. Nezle virüslerle meydana gelen bir hastalıktır ve hafif seyreder. Grip ise daha ani başlayan ve sıklıkla ateşin daha yüksek seyrettiği bir hastalıktır. Salgınlar yapar ve yatağa düşürür. Nezle veya grip için hiçbir bir antibiyotiği kullanmaya gerek yoktur.
Doktorlar bu tip rahatsızlıklarda vücudu güçlendirici vitamin ve minerallerle birlikte, vücudun savunma mekanizmasında oluşan açıklara karşı savunma amacıyla antibiyotik önerirler. Nezle iyi tedavi edilmediği durumlarda orta kulak iltihabına, sinüzite veya bronşite yol açabilir.


Mystic@L 9 Nisan 2006 01:51

Baharda alınması gereken önlemler

Uzmanlar, basit gibi görünen, ancak kronikleşmesi durumunda ciddi tehlikelere yol açabilecek olan bahar hastalıklarının aslında basit birkaç yöntem vasıtasıyla önlenebileceğine de dikkat çekiyor. İşte kendi kendinize alabileceğiniz önlemlerden bazıları:

* Alışılmış olan uyku ritimlerinde ani değişiklikler yapmayın. Yatış kalkış saatlerinizi birdenbire değiştirmeyin.
* Hayatınıza, giyim kuşamınıza ve beslenmenize dikkat edin.
* Baharın başlamasıyla birlikte vücudun daha çok vitamine ve minerale ihtiyacı olduğunu unutmayın. Özellikle B ve C vitaminleri içeren sebze ve meyveler, domates, patates ve kayısı yemeye çalışın.
* Günde ortalama 3 litre su için. Bunu yemek öncesi ve yatmadan önce azar azar yapın.
* Uyku ritmine dikkat edin ve rahat bir uyku için günlük bütün stresleri unutarak yatağa girmeye çalışın.
* Her gün sabahları en az 5 dakika yürüyün.
* Mevsimsel geçiş dönemlerinde alınan alkol miktarını düşürün. Alkolün vücudu olumsuz etkilediğini ve insanda daha çok bitkinlik ve yorgunluğa yol açacağını unutmayın.



arwen 9 Nisan 2006 01:51

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Levent Karabaş, diyabet hastalarının büyük çoğunluğunun, hastalıklarının körlüğe yol açabileceğini bilmediklerini belirtti.
Karabaş, diyabetin, vücudun pek çok organında olumsuzluğa yol açtığını, ancak en fazla küçük çaplı damarları etkilediği için göz ve böbreğin en ağır şekilde etkilenen organlar olduğunu bildirdi.
Diyabetin, diğer organlara yaptığı tahribata oranla gözde hem erken hem de çok ağır hasara neden olduğunu ifade eden Karabaş, dünyada çalışma çağındaki nüfusun kör olmasının en büyük nedeninin diyabet olduğunu söyledi.
Karabaş, diyabette, göz tedavisinde gecikilmesi halinde dönüşü olmayan, körlükle sonuçlanan sürece girildiğini bildirerek, "Diyabet hastalarının çoğu hastalıklarının göz bozukluğuna, hatta körlüğe yol açabileceğini bilmiyor. Hastalıklarının neden olduğu en dramatik bozukluğu, ayak parmaklarının kaybedilmesi olarak biliyorlar. Oysa bu gelişmenin çok öncesinde gözdeki bozukluklar ortaya çıkıyor.
Göz doktoruna da gitmeyen hasta gözü görmemeye başlayınca, 'yaşım ilerledi herhalde katarakt oldum' diyor. Bu durumun diyabetten kaynaklandığını söylediğimizde bu onun için acı bir sürpriz oluyor"dedi.
Erken dönemde, 'ileri derecede şeker hastalığım yok, o halde benim gözlerimde bir bozulma olmaz' diye düşünmemek gerektiğini savunan Karabaş şunları söyledi:
"Diyabet, erken dönemlerinde de yasal körlüğe (onda birin altındaki görme düzeyi) neden olabilir. Küçük damarlarda sızıntıyla görme noktasında ödeme neden olup, görme düzeyini onda birin altına düşürebilir. Bu aşamada bile gecikilir, lazerle tedavi uygulanmazsa görme noktasında kalıcı hasara neden olur. Bazı ilerlemiş durumlarda da gözün içinde bir kanama oluyor. Bu aşamada retinayı göremiyoruz ve lazer tedavisi uygulayamıyoruz. Hastanın göz tansiyonu yükseliyor; hem gözü görmüyor hem de ağrı çekmeye başlıyor. 'Gözümü al beni kurtar' diyen hastalarla karşılaşıyoruz. Yapacak bir şey olmadığı için ağrısını dindirebilmek adına gözünü almak zorunda olduğumuz hastalar var."


ahmetseydi 9 Nisan 2006 16:51

Buerger Hastalığı


Sigara içmenin sakıncaları yazılsa sanırım bir kitap rahatlıkla dolardı. Sigara içmenin en önemli etken olduğu bir hastalıkta Buerger hastalığıdır. Buerger hastalığı (Tromboanjiitis Obliterans) 75 yıldan uzun süredir bilinen bir hastalıktır. Kol ve bacakların küçük ve orta büyüklükteki damarlarını tutar. Damarın beslediği bölgenin kangrenine kadar giden harabiyet yapabilir. Ortalama 28 yaş civarında görülen hastalık, %95 oranında sigara içen erkeklerde görülmektedir. Yaş, cinsiyet, ırk, ailesel faktörler, otoimmun mekanizma ve sigara bu hastalığın nedeni olabilecek diğer faktörler olarak bilinmektedir. Sigara, en önemli neden olan faktör olarak kabul edilmektedir. Hastalığın tekrarı, alevlenmesi ve ilerlemesiyle sigara arasında çok sıkı bağlantı vardır.




Belirtiler ve Bulgular: Hastalık en çok 25-35 yaşları arasında başlar. Bu hastaların yaklaşık yarısında bacaklarda ani gelişen damar tıkanmaları görülebilir. Hastalık genellikle bacakların en ufak damarlarında başlar daha sonra daha büyük artelere yani yukarıya doğru ilerlemeye başlar. Hastalık ataklar halinde olup her atak sırasında damarın belli bazı bölgelerinin iltihabı gelişir. Bu durumda damar tıkanıklıklarının en önemli sebeblerinden biridir. Bu atakların tekrarlaması sonrasıda tekrarlanan damarın tam olarak tıkanması ve kangren olması söz konusudur. Hastaların erken şikayetleri ayak tabanında ya da parmaklarda ağrı olarak ortaya çıkar. Ağrı genellikle dinlenme esnasında gelişir. Hastalık ufak damarlarda başladığı için genellikle yürümekle gelişen bacak ağrıları çok daha az sıklıkta görülür. Hastalığın başlangıç dönemlerinde tırnakta solukluk, bacak kıllarında azalma, dökülme gibi yapısal değişiklikler ile, renk değişiklikleri ve soğukluk şeklinde değişimler olabilir. Damarlardaki tıkanmaların devam ile bu belirtilerin yerini ileri dönemlerde, parmak uçlarında ya da ayakta gagren alabilir.




Tanı: Tanı için en basit ve güvenilir yöntem olan damarları gösteren doppler ultrason yöntemi kullanılır. Bu yöntemin uygulanması kolay ve kısa sürede sonuçlanır. Ancak bazı durumlarda anjiografi denilen damar içerisine damarın gösterilmesini sağlayan bir madde verilmesiyle yapılan girişimsel tanı yöntemleride gerekebilir.




Tedavi: Bu hastalığın tedavisinin temelinde sigaranın bırakılması bulunmaktadır. Sigaranın bırakılmasının yanında destekleyici bir takım ilaçların kullanılması söz konusudur. Bu hastalık için spesifik bir ilaç bulunmamaktadır. Ayak temizliği ve hijyeni önemlidir. Soğuk havalardan korunulması. Düzenli egzersiz, hastalığın bulunduğu bacağın darbelerden travmalardan korunması. Bazen cerrahi tedavi gerekebilir. Genellikle yöntem olarak seçilmiş hastalarda hastalıklı bölgeyi uyaran sinirlerin çıkarılması yapılabilir. Cerrahi tedavideki amaç damar kasılmasını sağlayan aktivitenin kaldırılarak kanlanmanın arttırılmasıdır. İlaç tedavisinde ise kan akışını artıran ilaçlar kullanılır. Bunlar aspirin, pentoksifilin gibi ilaçlardır. Yara iyileşmesinin olmadığı ve yayıldığı durumlarda ise parmak ya da ayak amputasyonu gerekebilir.




Prognoz: Her türlü tedaviye rağmen hastaların yaklaşık %2-4’ünde bacakların cerrahi olarak alınması gerekebilir. Ancak sigaranın bırakılması ve koruyucu önlemlerin alınması ile genellikle hastalık gidişatı iyidir.


arwen 9 Nisan 2006 17:08

- BANYO YAPMA
Mümkün olduğunca sık yıkanmak gerekir. Özellikle deri yüzeyinde bulunan mikropların, yığılan kirlerin, ter ve diğer bileşiklerin uzaklaştırılması ve dökülen yüzeysel hücrelerin atılması için de bu uygulama gereklidir.


Yıkanma, su ve sabun kullanarak derinin ovulması ve kirin akıtılmasıdır. Ter, yağ, diğer deri bezleri salgıları, deri üzerindeki mikroplar, deri döküntüleri, toz, çamur vb. birleşerek kir denilen tabakayı meydana getirir. Kirli ortamda çalışan kişilerde zararlı bir takım maddeler vücuda bulaşabilir. İşte tüm bunların günlük banyo ile hatta gereğinde daha sık banyo ile vücuttan uzaklaştırılması sağlanabilir. Vücuda bulaşan her tür zararlı kimyasal madde banyo ile hemen deriden uzaklaştırılmalıdır.


Yıkanma sırasında yıkanmayı kolaylaştıracak araç ve gereçlerden yararlanılabilir. Lif, kese mekanik etkinliği artırmak için yarar sağlayabilir. Lifler sabunun vücuda daha etkin olarak uygulanmasını sağlamaktadır. Sırt bölgesinin sabunlanmasında uzun saplı banyo fırçalarından yararlanılabilir. Kese geleneksel yıkanma araçlarındandır. Derideki döküntü hücrelerin uzaklaştırılmasına ve bir dereceye kadar deri dolaşımına yardımcı olabilir. Ancak soyucu etki yapacak şiddette kullanılmamalıdır.
Her banyodan sonra iç çamaşırları ve giysiler değiştirilmelidir. Çeşitli nedenlerle banyo yapılamadığı durumlarda da iç çamaşırlarının sık olarak değiştirilmesi gerekmektedir. Spor ve aşırı yorucu işler yaparak fazla terlenildiği durumlarda muhakkak banyo yapılmalı ve iç çamaşırları değiştirilmelidir


Mystic@L 10 Nisan 2006 14:56

Polenlere dikkat

Uzmanlar, astıma ve alerjik hastalıklara, özellikle saman nezlesi denilen hastalığa yol açan alerjilerin başında polenlerin geldiğini belirterek, "Çiçeklerin üremesine yarayan küçük tanecikler, duyarlı insanlarda hem saman nezlesine hem de astıma yol açabiliyor. Türkiye bitki örtüsü bakımından çok geniş bir ülke ve polen konusunda da çok zengin. Alerjik hastalıklar için asıl tehlike oluşturan havaya karışan ve boyutları çok küçük olan polenler. Özellikle çayır polenleri, hububat polenleri ve yöreye göre çeşitli ağaç polenlerinin alerjik hastalıkların ortaya çıkmasında rolü büyük" diyor.

Konuyla ilgili yapılan bir araştırmada ise, gelişmiş ülkelerde hem hava tahmin raporlarında hem de gazetelerde o dönemde havada uçuşan polen miktarlarının belirtildiği ve insanların uyarıldığı açıklandı. Türkiye de ise henüz böyle bir çalışma yok. Havada uçuşan polenler, insan sağlığı için ciddi tehlike oluşturmaya devam ediyor.

.


GusinapsE 10 Nisan 2006 22:04

Akromegali Nedir?
 
Akromegali Nedir?

Büyüme hormonunun aşırı salgılanması sonucu ortaya çıkarak kişinin fiziki görümünü değiştiren akromegali, Türkiye’de iki bin kişiyi etkiliyor.

Hipofiz bezinin büyüme hormonunu aşırı salgılaması sonucu ortaya çıkan “Akromegali” nadiren ergenlik öncesinde de görülüyor. Bu dönem jigantizm (Devlik) diye adlandırılıyor.

Yüzün görüntüsünün değişmesi, kabalaşması, el ve ayaklarda büyüme şikayetlerine neden olan hastalık kalp ve solunum sistemini etkileyerek ölüm riskini 2 kat arttırıyor. Hastalık, büyüme tamamlandıktan sonra görüldüğünde değişimin farkına geç varılıyor.

Türkiye’de yaklaşık 2 bin kişide hastalığının görüdüğünü bir çoğunun sorundan habersiz olduğuna dikkat çekildi. Yıllık sağlık kontrolleri düzenli bir şekilde yapıldığında hastalığın erken dönemde yakalanabileceği kaydedildi.
Hastalığın ilk tanısı 1888’de Fransız doktor Piar Mari tarafından konuldu. Tedavi cerrahi girişi ile bitmiyor. Erkek hastaların ölüm nedenleri genelde kalp hastalıkları, kadınların beyin damar sorunları, inme ve felç.


Nedeni İyi Huylu Tümör
Hastaların yüzde 90’ında neden hipofiz bezindeki iyi huylu tümör. Hastalığın ortaya çıkışında genetik faktörde etkili olabiliyor. İlk tedavi seçeneği ameliyat. Hastaların yaşam boyu takip edilmesi gerektiği için pahalı bir hastalık. Tedavi edilmediğinde diyabete, yüksek tansiyona neden oluyor. Hastaların yüzde 20’sinde diyabet, yüzde 32.5’inde hiper tansiyon görülüyor. Büyüme tamamlanmadan ortaya çıktığında aşırı boy uzaması nedeniyle hemen hastalıktan şüphelenilmesine rağmen erişkinlerde yavaş değişim nedeniyle 20 yıl sonra bile farkedilebildiğine dikkat çekilmekte.


Belli Başlı Şikayetler
· Ellerde, ayaklarda, ayakkabı numarasında artış, yüzüklerin parmağa dar gelmesi
· Yüz hatlarında kabalaşma, çenenin uzaması
· Ciltte kalınlaşma, sertleşme
· Seste kalınlaşma
· Dil, dudaklar, burunda büyüme
· Eklem ağrısı
· Terlemede artış
· Kalp ve diğer organların büyümesi
· Kollarda ve bacaklarda yorgunluk
· Horlama
· Baş ağrısı
· Görmede daralma
· Kadınlarda adet bozuklukları
· Kadınlarda göğüsten süt gelmesi
· Erkeklerde iktidarsızlık


Misafir 10 Nisan 2006 22:22

HIV/AIDS ve Korunma
Hazırlayanlar:
Prof. Dr. Serhat Ünal,Hacettepe AIDS Tedavi Araştırma Merkezi (HATAM) Müdürü

Dr. Aygen Tümer, Hacettepe AIDS Tedavi Araştırma Merkezi (HATAM) Koordinatörü
  • Dünyada HIV/AIDS
    Türkiye’de HIV/AIDS
    HIV/AIDS'in Bulaş Yolları ve Korunma
    Cinsel yolla bulaşma
    Kan ve kan ürünleri ile bulaşma
    Anneden bebeğe bulaşma
    Sağlık personeline bulaşma
2000'li yıllara girerken dakikada 11 yeni olgunun aramıza katıldığı çağımızın salgını olarak kabul edilen hastalık, AIDS. İlk defa 1981 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Haiti'den gelen göçmenlerde ender rastlanan Pneumocystis carinii pnömonisi (PCP) ve Kaposi sarkomu (KS) olgularının saptanması ile AIDS, "Edinsel İmmün Yetmezlik Sendromu" tanımlanmıştır. PCP ve KS olguları o tarihe kadar tek tek olarak görülmekte ve herhangi bir sorun olmamakta idi. Aynı tarihlerde Amerika Birleşik Devletleri'nde sağlık merkezi klinisyenleri ve epidemiyologlar özellikle genç homoseksüel erkeklerde, birlikte görülen hastalık tablolarını fark etmişler ve bu olguları Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezine (Center for Disease Control and Prevention-CDC) bildirmişlerdir. 1981 yılının Haziran ayında sürveyans çalışmaları başlamış ve Şubat 1983 tarihine dek 1000 HIV/AIDS olgusu bildirilmiştir.
1980'li yılların başlarında olgu sayısının az olması ve homoseksüel erkek grubunda görülmesi nedeni ile hastalık fazla ilgi çekmemişti. Ne zaman ki biseksüel erkekler aracılığı ile kadınlara ve enfekte hamile kadınlardan da bebeklere enfeksiyon geçmeye başladı, olgu sayıları giderek arttı ve HIV/AIDS tüm dünyanın odak noktası durumuna gelmeye başladı.
Yayılma yollarının özelliği, hastalığın belirtisiz geçen uzun bir döneminin olması ve tanı koymanın kan testleri dışında olanaklı olmaması HIV enfekte olgu sayılarının giderek artmasına neden olmaktadır. Tıp dünyası, gönüllü kuruluşlar hastalığın öneminin anlatılabilmesi, toplumun bilgilendirilmesi ve korunma yollarının öğretilmesi için çalışmalar düzenlemeye başlamışlar ve 1 Aralık gününü de "Dünya AIDS Günü" olarak ilan etmişlerdir. Dünya Sağlık Örgütü her yıl 1 Aralık için bir slogan belirlemekte ve tüm ülkeler bu çerçevede toplumu bilgilendirmeye yönelik çalışmalar yapmaktadırlar. 1999 yılının sloganı "Dinle, Öğren, Yaşa!" olarak belirlenmiş olup bu slogandaki amaç, hastalıkla ilgili farkındalılığı artırmak ve AIDS programlarını güçlendirmek olarak düşünülmüştür.
Kan ve kan ürünlerinin rutin HIV yönünden taranması, antiretroviral ilaçların kullanıma girmesi, fırsatçı enfeksiyonların profilaksisinin (önlenmesinin) ve tedavisinin yapılabilmesi, yaygın ve etkili eğitim programlarının uygulanmaya başlanması ile HIV/AIDS epidemisinde (yaygınlığında) son yıllarda önemli değişiklikler gözlenmeye başlamıştır.
Dünyada HIV/AIDS
Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı (UNAIDS) verilerine göre dünyada 1994 yılında 17 milyon HIV/AIDS'li kişi yaşarken Aralık 1999 da bu rakamın 33.6 milyona ulaştığı bildirilmektedir (Şekil 1).

Epideminin (Salgının) başından beri 16.3 milyon kişi yaşamını HIV/AIDS nedeni ile yitirmiş olup, bu olguların 12.7 milyonu 15-49 yaş arası erişkin ve 3.6 milyonu 15 yaş altı çocuklardan oluşmaktadır. 1999 yılı içinde 5.6 milyon yeni olgu bildirilmiş olup, bu sayılara günde 16.000, dakikada 11 yeni olgu eklenmektedir. Veriler, son iki yıldır toplam HIV/AIDS olgularında bir önceki yıla göre %10 oranında bir artış olduğunu ve yeni enfekte olguların %10'unun 15 yaş altı ve %50'sinin ise 15-24 yaş arası gençler olduğunu bildirmektedir. Bu veriler göstermektedir ki; epidemideki en önemli değişikliklerden birincisi hastalığın ilk görülme yaşının 20’den 15’e inmesidir. İkinci önemli değişiklik ise epideminin başlarında %20 olan enfekte kadın oranının %40-50'lere yükselmiş olmasıdır. Epidemiyologlar kadın erkek oranındaki bu eşitlenme trendinin geriye dönemeyeceğini tahmin etmektedirler.
Dünyada HIV/AIDS olgularının %94'ü gelişmekte olan ülkelerde, %86'sı da Sahra-Altı Afrika, Güney ve Güneydoğu Asya'da görülmektedir. İlk olguların görüldüğü yerler olan Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinde 1994 yılından beri her yıl tanı konan yeni olgu sayıları bir önceki yıldan fazla değil iken, Afrika, Hindistan, Tayland gibi Asya ülkelerinde olgu sayıları katlanarak artmaktadır. Bu farkın asıl nedeninin eğitimden kaynaklandığı düşünülmektedir, çünkü gelişmiş ülkeler etkin eğitim programları ile HIV/AIDS' i ve korunma yollarını öğretebilmeyi başarmış gözükmektedir. Eğitimde programların yanı sıra bir diğer önemli etkende ekonomik güç olarak kabul edilmektedir. Gelişmekte olan ülkeler kısıtlı bütçeleri ile giderek artan sayıdaki hastalarını tedavi için gerekli masrafı yapmakta zorlanırken, beraberinde eğitim programlarını yürütememektedirler.
Bazı gelişmekte olan ülkelerde ve sanayileşmiş ülkelerde HIV enfeksiyonunun yayılımını engellemeye yönelik çeşitli programlar düzenlenmektedir. Damar içi madde kullanımının önlenmesine yönelik çalışmalar, ithal kan kullanımını sınırlayan politikalar, temiz enjektör değiştirme programları yapılmış olsa da bunların hiçbiri tek başına HIV bulaşını önlemede yeterli programlar olarak gözükmemektedir.
Türkiye’de HIV/AIDS
Türkiye'de cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili yeterli önlemlerin alınamaması ve eğitim programlarının yeterli etkinlikte olamaması nedenleri ile HIV/AIDS büyük bir sorun olmaya başlamaktadır. Ancak ülkemizde sağlık kayıt sistemlerinin özellikle cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda yeterli çalışmaması ve hastalığın uzun süren belirtisiz döneminin olması nedeni ile gerçek rakamların bunun çok üstünde olduğu düşünülmektedir. Türkiye'de ilk olguya 1985 yılında tanı konmuş ve o tarihten başlayarak 1992 yılına kadar olgu sayılarında bir önceki yıla göre fazla artış saptanmaz iken, 1992 yılından beri olgu sayıları katlanarak artmaktadır.
Türkiye'de HIV/AIDS olgu sayılarının artma nedenleri şöyle sıralanabilir
  • Ülke nüfusunun genç olması,
    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda bilgilerin kısıtlı olması,
    Turizm sektörünün ülkemizde giderek gelişmesi: Ülkemize her geçen gün daha fazla sayıda turist gelmektedir. Özellikle HIV/AIDS olgularının sık olduğu ülkelerden gelen turistler arasında bu hastalığa yakalanmış kişilerin bulunma olasılığı fazladır.
    Yurtdışında çalışan Türk vatandaşlarının çok sayıda olması ve giderek artması: Özellikle yurt dışında uzun süreli kalan vatandaşlarımızın bulundukları ülkedeki hasta sayısının sıklığına bağlı olarak bu hastalığa yakalanma riski artmaktadır.
    Damar içi madde kullanımının giderek artması: HIV/AIDS bulaş yolları arasında damar içi madde kullananlar ikinci sırayı oluşturmaktadır. Damar içi madde kullananların sayılarının giderek artması HIV enfekte olgu sayılarının da artmasına neden olmaktadır.
Ülkemizde cinsiyete göre dağılımda
%73.5 erkek,
&.5 kadın olarak saptanmaktadır.
Olguların %20'sinin sürekli yaşadığı yerin yurtdışı olduğu, toplam 57 ilden bildirim yapıldığı ve en fazla bildirimin Ankara, İstanbul ve İzmir'den olduğu bildirilmektedir.
HIV/AIDS'in Bulaş Yolları ve Korunma

/ Risk gruplarına göre HIV/AIDS olguları incelendiğinde:
  • %46.3 heteroseksüel,
    %9.48 damar içi madde kullananlar,
    %9 homoseksüel,
    %5.5 kan transfüzyonu (%1.5 hemofili hastaları, %4 diğer) yolu ile,
    %0.85 anneden bebeğe geçiş,
    %28.1 ise bilinmeyenlerden oluştuğu görülmektedir.
%28.1 gibi büyük bir oran göstermektedir ki eksik bildirim söz konusudur ve bu da ülkemizdeki epideminin boyutunu öğrenmedeki güçlüğü gözler önüne sermektedir.
Cinsel yolla bulaşma
HIV enfeksiyonunun en önemli bulaş yolu cinsel temastır. HIV/AIDS her türlü cinsel temasla (homoseksüel, heteroseksüel, vajinal, oral, anal) bulaşmaktadır. Semen (meni) ya da kanla temasa neden olabilecek her türlü cinsel etkinlikte bulaş riski bulunmaktadır. Bu tür bulaşa bağışık hiç kimse bulunmamaktadır. Bulaş için HIV (+) kişi ile yapılan tek bir cinsel temas bile yeterli olmakta ancak cinsel temas sayısı arttıkça bulaş riski artmaktadır.
Cinsel aktiviteden bütünüyle kaçınarak ya da enfekte olmayan eşle monogamik bir ilişki sürdürerek HIV enfeksiyonunun bulaşı önlenebilmektedir. Cinsel temas sırasında *********** (kondom, kılıf) kullanılmasının koruyuculuğu, kondomun lateks olması, doğru ve sürekli kullanılması, yırtık ya da delik olmaması kaydıyla kanıtlanmıştır. Kadınlar için hazırlanmış olan intravajinal kondomlar da doğru ve sürekli kullanımla etkili olmaktadırlar.
Kan ve kan ürünleri ile bulaşma
Kanda virüsün yoğun miktarda bulunması nedeni ile virüsü taşıyan kişilerden alınmış kan ve kan ürünleri ile hastalık bulaşabilmektedir. 1985 yılında antikor testlerinin bulunması ile dünyanın her yerinde kan ve kan ürünlerinin hastaya verilmeden önce HIV yönünden test edilmesi zorunlu kılınmıştır. Türkiye'de 1987 yılından beri tüm kan ve kan ürünlerine ELISA yöntemi ile antikor saptandıktan sonra hastaya verilmektedir, bu nedenle kan ve kan ürünleri ile olan bulaş azalmış gözükmektedir. Ancak hastalığın pencere döneminin olması, acil durumlarda test yapılmadan kan ve kan ürünlerinin kullanılabilmesi nedenleri ile oranı çok azda olsa bu yolla geçiş bildirilmektedir. Damar içi madde kullanımı alışkanlığının önlenmesi, tedavi edilmesi, kullanılıyorsa ortak enjektör kullanımı risklerinin anlatılması bu grup hastalarda HIV bulaş riskini azaltmaktadır. Bazı Avrupa ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri'nde devlet tarafından temiz enjektör dağıtım programları uygulanmakta ve çalışmalar önemli ölçüde başarı sağlandığını bildirmektedir. Gelişmiş ülkelerde enjektör paylaşımının azaldığı, steril iğne satın alınışında ve iğne temizleme işlemlerinde artma gözlendiği saptanmaktadır.
Anneden bebeğe bulaşma
HIV gebelik süresince, doğum sırasında ve postpartum (doğum sonrası) dönemde emzirmekle bebeğe geçebilmektedir. Bu oran %20-30'dur. Ancak HIV (+) anneye gebeliğinin son üç ayında, doğumdan sonra da bebeğe antiretroviral tedavi başlanır ve elektif sezaryen uygulanırsa bu oran %8-10'lara düşebilmektedir.
Perinatal(Doğum sırasında) geçişte korunmada önemli olan öncelikle HIV prevalansı(görülme sıklığı) yüksek olan bölgelerde doğurganlık yaşındaki ve HIV enfeksiyon riski olan kadınlara hastalığı öğretebilmektedir. Eğer kadın HIV (+) ise doğum kontrol yöntemleri öğretilmeye çalışılmaktadır. Buna karşın gebe kalan HIV (+) kadınlara erken dönemde kürtaj yapılması pek çok ülke tarafından kabul edilmektedir. Eğer anne adayı bebeği doğurmak istiyorsa gebeliğin son üç ayında anneye, doğumdan sonra da bebeğe antiretroviral tedavi başlanmakta ve hasta yakın izleme alınmaktadır.
Sağlık personeline bulaşma
Sağlık personeline kan ile kontamine olmuş (bulaşmış) vücut sıvılarıyla temas sonucunda HIV'nin geçişi olanaklı olabilmektedir. Kontamine iğne batmasını izleyen serokonversiyon riski %0.3 iken, mukoza ya da derinin kanla kontamine vücut sıvılarıyla teması sonucunda serokonversiyon riski çok daha düşüktür. Sağlık personeli öykü ve fizik inceleme ile enfekte hastaları ayırt etme olanağına sahip olamadıklarından korunmak için tüm hastaların kan ve diğer vücut sıvılarını potansiyel enfekte kabul ederek evrensel önlemlere uyarak çalışmalıdırlar.
Ülkemizde henüz sayıları bini bulan HIV enfekte olgular için hasta sayıları milyonları bulan ülkelerden örnek alarak, sayıların daha da artmasını engellemek için çalışmalarımızı artırmalıyız. HIV infeksiyonunun bulaş yollarını bilmek, korunmayı öğrenmek, öğretmek ve davranış değişikliğinde bulunulmasını sağlamak, HIV/AIDS'li hastaları toplumdan dışlamadan hep birlikte elele vererek yaşamakla bu hastalığa karşı savaşım verebiliriz.


Pollyanna 10 Nisan 2006 22:23

Kadınların kalbi erkeklerden sağlam

Kadınlarda kalp hastalıkları ve kalp krizi riskinin, erkeklere göre daha az olduğu bildirildi. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Abdurrahman Oğuzhan, kadınlarda üremeyi sağlayan östrojen hormonunun, kalp hastalıkları ve kalp krizi riskini azalttığını belirtti. İnsan vücudundaki damarların 'endotel' adı verilen hücrelerle kaplı olduğunu, östrojen hormonunun ise bu hücreleri koruyarak, kalp hastalıklarına karşı koruma sağladığını ifade eden Doç. Dr. Oğuzhan, şu bilgileri verdi:
''Damarların iç yüzeyini kaplayan endotel hücreleri, damar içinde kanın akışkanlığını kolaylaştırır, damarın genişleyebilme kapasitesini artırır ve kanın pıhtılaşmasını önler. Östrojen hormonu bu hücrelerin korunmasını sağlar. Bu sayede, kalp damarlarında daralma ve pıhtılaşma riski azalır, kanın akışkanlığı ile damarın tıkanması ihtimali durumunda genişleyebilme kapasitesi korunur. Bunun sonucunda, kadınlarda damar tıkanıklığına bağlı olarak ortaya çıkan kalp ve damar hastalıkları ile kalp krizi riski azalır.''

Menopozdan sonra koruma kalkıyor
Kadınlarda menopoz döneminden sonra damarları ve dolayısıyla kalbi koruma altına alan östrojen hormonunun azaldığını belirten Doç. Dr. Abdurrahman Oğuzhan, bu nedenle korumanın da bu dönemde ortadan kalktığını kaydetti.
Östrojen hormonunun kalp hastalıklarına karşı korumasının menopozdan sonra da devam etmesi için bazı bilim adamlarının girişimde bulunarak, vücuda dışardan hormon vermeyi denediklerini bildiren Doç. Dr. Oğuzhan, ancak dışarıdan verilen hormonun damarları ve kalbi koruyamadığının, hatta başka bazı sağlık sorunlarına yol açtığının belirlendiğini sözlerine ekledi.


GusinapsE 10 Nisan 2006 22:37

Apandist Hastalığı
 
Apandist

Kör bağırsak silindire benzer kalın bağırsakta, karnın sağ alt bölümünde oluşur. Bunun vücuda ne gibi bir yarar sağladığı anlaşılmamıştır ama antikor ürettiği ve lenf dokusu içerdiği bilinmektedir. Bilinen bir şeyde vücudun yaşayabilmesi için kör bağırsak gerekli değildir. Kör bağırsağın akut iltihabına apandist adı verilir. Kör bağırsağın bu şekilde iltihap salgılaması oldukça zararlıdır. Böylece karın zarı iltihaplanır. Kör bağırsağın patlama olasılığı da vardır. Bu gibi durumlar ölüme neden olabilir. Bu durum bir çok insanda görülebilirken, henüz bebeklik çağında olan çocuklarda görülmemektedir.

Apandistin tehlikeli olup olmadığını anlamak için:

• Ağrının merkez noktası karnın sağ alt tarafıdır
ama ağrı ilk olarak göbek çevresinden başlar ve
daha sonra yayılma gösterir. Bazen sırtta da
ağrı gözlenebilir.
• Ağrılarla birlikte mide bulantısı ve
kusma, görülür.
• Tuvalet ihtiyacını karşılarken ağrı hissedilir.
• Ateş bazı kişilerde az olmakla birlikte bir takım
hastalarda da şiddetli olduğu görülmüştür.
• İshal ya da kabızlık görülür.
• Ağrı ve ateş şiddetlendiğinde apandist deliğinin
büyüdüğü görülür.

Apandist patlamasıyla oluşan iltihap salgısı, enfeksiyona neden olarak buranın şişmesi ve bu şekilde de apandist ağzının tıkanmasıyla oluşur. Mukozodaki ödem, dışkı parçaları ve buna benzer cisimler apandistin tıkanmasına yol açabilir.

Vücutta apandist olduğunu anlamak pek kolay değildir, karında oluşan bir çok hastalıkla apandisit karıştırılabilmektedir. Bu tanı koyulmadan önce yeterli araştırma yapılmalıdır. Bu sorun ameliyatla giderilmektedir. Ameliyat sonrası bu bölge oldukça temiz tutulmalıdır.

Tanı koyulmadan önce şunlara dikkat etmek gerekir:

• Tomografi ya da ultrason kullanılması kesin sonuç
almak için yararlı olacaktır.
• Doktor parmakla anüs muayenesi yapabilir.
• Apendistin iltihaplı olduğunu sağ alt karın
bölgesinin sertleşmiş olmasından anlayabiliriiz.
• Lökosit sayısının kanda artış göstermesi de bir
belirtidir.

Apandisit oluşumundan şüphelendiğinizde yapmamanız gerekenler:

•Ağrı kesici almak
•Karına sıcak havlu ya da su koymak
•Katı ya da sıvı besin almak
•İshal ya da kabız olduğunuz için ilaç almak

Bu belirtiler apandistin alınmış olmasına rağmen görülüyorsa başka bir rahatsızlık olabileceğinden doktorunuzla görüşmelisiniz


Mystic@L 11 Nisan 2006 21:12

Sezaryanın riskleri...
Herşeye rağmen sezaryan bir operasyondur. Karın açılmaktadır. Karın içi iltihaplanma riski her zaman vardır. Dikişlerde, ciltaltında kanama ve iltihap ile karşılaşılabilir.
Sezaryan ile kan kaybı normal doğuma göre daha fazladır. 2. veya 3. kez yapılan sezaryanlar 1. lere göre daha risklidir. Çünkü ilk sezaryandan yapışıklıklar kalmıştır. Idrar kesesi yukarı kaymış olabilir. Idrar kesesinin veya idrar yollarının zedelenme riski vardır.
Sezaryan sonrası dikiş bölgesindeki sancılar 3-4 gün devam eder ve Anne'nin hareketlerini ve emzirmesini güçleştirir.
Genel anestezi ile yapılan sezaryanlarda anesteziye bağlı sıkıntılar olabilir. Bu şekilde sezaryan ile doğum yapanlarda Anne ölüm oranı vajinal doğuma göre 3-4 kat fazladır.



Misafir 14 Nisan 2006 19:37

Vücudumuzun bazı faaliyetlerinin sağlıklı yürütülmesi için, düzenli kontrol edilmesine ihtiyaç vardır, bu vazife sinir sistemimize verilmiştir. İki alt sistemden meydana gelen sinir sisteminin birinci kısmı, iradî olarak (isteğimizle) çalışırken; diğer kısmı, isteğimiz dışında (otomatik) çalışır. İsteğimiz dışında, vücudumuzdaki hayatî faaliyetlerin kontrolü ile meşgul olan bu sisteme, ‘otonom sinir sistemi’ denir. Günlük hayatımızı kolaylaştıran birçok makinenin çalışma sistemi, beynimizdeki otonom sinir sistemi ilhâm alınarak yapılmıştır. Meselâ termostatlı klimaları olan otomobillerde, devresine sıcaklığa hassas bir termometre bağlanan motor, hava soğuk olduğu zaman, kendiliğinden devreye girerek daha fazla gaz verilmesini uyarır ve böylece motorun çalışmasını ayarlar. Otomobilin içi ısınınca da derecesi yükselen termometrenin devreye soktuğu hassas sistem, gazı normale düşürerek motorun çalışma hızını yavaşlatır. İnsanda da otonom sistemine yerleştirilmiş sempatik ve parasempatik sinirlere, vücudumuzun dengesini bozacak şekilde çalışmaya başlamış olan organları tekrar denge seviyesine getirmede bir regülatör vazifesi verilmiştir. Bundan dolayı bu sistem, vücudun normal işleyişi için bir sigortadır.

Göze fazla ışık geldiğinde, görüntü netliği normalde kaybolur. Yoğun ışık altında retina tabakası tahrip olacak derecede aşırı uyarıldığında, gözümüzün hassas tabakalarını korumak ve görüntünün netleşmesini sağlamak için, parasempatik sinirler göz bebeklerini daraltacak uyarıları gözümüze gönderecek şekilde çalıştırılır. Karanlıkta veya loş ışıkta ise görüntünün net olması için bu sefer sempatik sinirlere vazife verilerek göz bebekleri genişletilir. İnsana bahşedilen sempatik-parasempatik (otonom) sinir sistemi, gözümüzün değişik ışık şartlarında mümkün olan en net görüntüyü almasında rol alır.

Parasempatik sinirler; tükürük ve gözyaşı bezlerinin, burun, mide, bağırsak, pankreas gibi organlarda bulunan bezlerin salgı yapması gerektiği zaman bol miktarda sıvı salgılamalarını uyaracak şekilde yaratılmıştır. Bu bezlerin salgısı ihtiyaçtan fazla olduğunda veya dengeyi zorlayacak miktarlara yükseldiğinde ise, bez kanalları büzülerek salgının azaltılması yönünde çalıştırılır. Bu sistem olmasaydı; mikroplar artar yediklerimiz ağızda yumuşatılamaz, besinler midemizde parçalanamaz, midemizin iç duvarını asitten koruyucu mukus tabakası salgılanamaz, alınan gıdaların, bağırsakta emilmesi için son ürünlere ayrışması gerçekleşmezdi. Benzer şekilde gözyaşımız olmasaydı, gözümüzde yaralar, iltihaplar oluşur; burun salgılarımız olmasaydı, havadaki toz zerrecikleri ve mikroplar kolayca akciğerlerimize kadar giderdi.

Akciğerlerin korunması ve normal fizyolojik işleyişi de sempatik ve parasempatik sinir sistemi vasıtasıyla sağlanır. Akciğerlerimizde, havanın geçtiği tüpçükler (bronşlar) bulunur. Dokuların oksijen ihtiyacı arttığında sempatik sinir sistem aktif hâle geçirilir. Bronşlar genişletilerek daha fazla havanın akciğerlere girmesi, dolayısıyla daha fazla oksijen alınması sağlanır. Solunum yoluna zararlı gaz, toz ve sigara dumanı girdiğinde veya bronşlar iltihap ve tahriş edici maddelere mâruz kaldığında hemen parasempatik sistem devreye girerek bronşlar bir miktar daraltılır. Bu şekilde bronşlardaki salgı miktarı artırılarak zararlı maddelerin akciğerlerin derinlerine inmesine öncelikle mâni olunur. Daha sonra da zararlı maddeler, salgı ve öksürük refleksi ile dışarı atılır.

Herhangi bir sebeple (kanama, ilâç, pozisyon) tansiyon 50 mm Hg’nın altına düştüğü zaman, kalbe ve beyne kan göndermek için, hemen sempatik sinir sistemi devreye girer. Öncelikle hayatî organlardan kalbin ve beynin korunması için buralara giden kanın artması sağlanır. Kapalı bir dolaşım sistemine sahip olarak yaratılan vücudumuzun kan miktarı belli olduğundan, bir organa fazla kan göndermek, diğer organlara gönderilen kan miktarının azaltılması demektir. Bunun için aynı sinir (sempatik) devreye girerek, genişleme yerine daralma yapar.

Sindirim için gıdalar mideye geldiğinde hemen parasempatik sistem uyarılarak mide damarları genişletilir ve daha fazla kanın bu bölgeye gitmesine vesile olunur.

Sempatik ve parasempatik sistemde her şey, organ, doku ve sistemleri, kısaca bütün vücudu koruma ve kollama üzerine düzenlenmiştir. Bir insanda tansiyon yükseldiği zaman, damarlar üzerinde bulunan basıncı algılayan (baroreseptörler) hücreler uyarılır ve tehlikeyi gidermek için sempatik sistemin damarları büzücü ve tansiyonu artırıcı tesiri baskılanır. Bu şekilde tansiyonun damar çeperlerine yaptığı basınç ortadan kaldırılır.

Egzersiz anında, stres, sıkıntı, üzüntü hâllerinde dokular fazla miktarda oksijen kullandığından, sempatik uyarı devreye alınır.
Dokuların enerji ihtiyacını karşılamak üzere hızlı kan pompalanır. Uyku esnasında daha az enerji ihtiyacı olduğundan metabolizma yavaştır, dolayısıyla kalbin yavaş atımı gereklidir (bradikardi). Derin solunum yaparken stres ve korku sebebiyle sempatik uyarılara yapılan baskı arttığından, parasempatik sistem devreye sokularak kalb atımı ve dokulara gönderilen kan miktarı düşürülür.

Sempatik sistem bağırsak hareketlerinde azalmaya sebep olurken, parasempatik sistemle bağırsak hareketlerinin de artışına yol açılır.

Boru şeklindeki yapılara sahip organların ağızlarını büzüp açmaya yarayan sfinkter olarak isimlendirilen kaslar, sempatik uyarılarla kasılıp sıkışmaya ve yerleştirildiği deliği kapatmaya sebep olurken, parasempatik uyarılar gevşemeye ve açılmaya yol açar. Sempatik uyarı sistemi olmasaydı veya düzgün çalışmasaydı, böbrekte üretilen idrar tutulamayacağından altımızın ıslanmasına sebep olurdu. Halbuki böbrek yeterli miktarda idrar ürettikten sonra, sempatik sistemle kontrol edilen iki sfinkter irademiz dışında kasılarak zamanlı zamansız idrarın boşalmasını engeller. Sindirim kanalında midenin hemen çıkışına yerleştirilmiş ve irademiz dışında çalışan pylorik sphincter ile bağırsağın son kısmına konan iç anal sfinkterler ve bunların kontrolü için vazifelendirilmiş sempatik sinir sistemi olmasaydı, aldığımız gıdalar, emilmeleri için kana geçtikleri yer olan bağırsaklarda bekletilmeden boşalırdı. Aksine parasempatik sinirler olmasaydı, bu durumda da sıkışmadan dolayı karın bölgemizde bağırsak düğümlenmesi veya yırtılmaları gözlenirdi.

Boşaltım organlarında irademiz dışında çalışan parasempatik sistem olmasaydı, idrar torbası ve yollarında biriken idrar, geri teperek böbrek fonksiyonlarının bozulmasına sebep olurdu.

Vücudumuzda cereyan eden yağların parçalanması (lipoliz), piloerektör kasların kasılıp meni atılması, zihin aktivitesinin artması, iskelet kaslarının kasılması gibi işlerde kontrol sistemi, sadece sempatik sinir sisteminden meydana gelir. Zîrâ bu hâdiselerde kontrol sistemine parasempatik sinirlerin dahil edilmesi vücuda zarar vereceğinden, parasempatik sisteme ihtiyaç duyulmamış ve sisteme konulmamıştır. Bu sebepten sadece sempatik sistem yeterli olmaktadır.

Dış ve iç ortamın tesiriyle hâlden hâle geçen bir vücudu sağlıklı ve dengede tutmak için, zıt tesirleri insicam içinde yaratan Sonsuz Kudret Sahibi Zât, bütün sistemlerimizi en güzel şekilde yaratmış ve kusursuz şekilde çalışmaları için gereken her unsuru sisteme yerleştirmiştir.

Âdeta birer otomatik sigorta olan sempatik ve parasempatik sinir sistemi, vücûdumuzda, şuurumuzun haricinde gelişen binlerce hâdiseyi kontrol etmede vazife almaktadır. Bedende gerçekleşen binlerce hâdisede binlerce ihtimal içinde düzenli ve isabetli bir şekilde en doğru olanın seçilmesi tesadüfî olabilir mi? Veya bütün bunlar akılsız ve şuursuz sebeplere verilebilir mi?


GusinapsE 15 Nisan 2006 01:28

Diyabet Nedir?

Diyabet, insülin üretimi ve/veya kullanımındaki bozukluk sonucu ortaya çıkan kronik bir hastalıktır. Kan şekeri yükselmesiyle karakterizedir.

Şeker hastalığı (ya da tıptaki adıyla Diabetes Mellitus), vücudumuzda insülin hormonunun hiç üretilememesine, vücudun ihtiyacını karşılayacak kadar üretilememesi, ya da üretilen insülinin yeterince etki gösterememesine bağlı olarak ortaya çıkar. Toplumumuzun yaklaşık %6sı şeker hastasıdır.
İnsülin pankreas denilen midemizin arkasında yeralan bir organımızdan (şekil1) kan dolaşımına verilir. Normalde vücuda yemeklerle aldığımız besinler parçalanarak, vücudun başlıca yakıtı olan şekere dönüştürülür ve kan dolaşımına geçerek kan şekerini yükseltir. Kan şekeri yükselmesi de pankreastan insülinin kana geçmesini arttırır. İnsülinde kanda dolaşan şekerin vücudumuzdaki hücrelere alınarak kullanılmasını ve vücudumuzun ihtiyacı olan enerjinin üretilmesini sağlar.
Şeker hastalığında yediğimiz besinlerle aldığımız ana enerji kaynağı olan şekeri vücudumuz insülin eksikliği nedeniyle yeterince kullanamaz. Şeker kan dolaşımında kalarak kan şekerini yükseltir. Vücudumuz ise şeker denizi içinde yüzerken (insülin eksikliği nedeniyle kullanamadığı için) şekersizlikten, enerji üretmek için yağları ve kasları yakar. Çünkü şekeri kullanması için gerekli anahtar olan insülin ek*****r

Diyabet Belirtileri
Tedavi edilmeyen şeker hastalarında aşağıdaki bekirtilerin hepsi veya sadece bir kısmı görülebilir.
Ağız kuruluğu ve çok su içme (polidipsi)(Vücuttan idrarla çok su atıldığı için vücutta su azalır ve çok su içme ihtiyacı doğar)
Çok idrara çıkma (poliüri), gece çok idrara kalkmak(Noktüri). (Kandaki fazla şeker böbreklerden idrara geçer, fazla şekeri atmak için şekerle beraber vücuttan suda atılacağı için idrar miktarı fazlalaşır)
Açlık hissinin fazlalaşması ve çok yemek yeme (polifaji) (insülin yetersizliğinden dolayı hücrelerin ihtiyacı kadar şeker hücrelere giremez, bunun sonucunda hücrelerden beyine sürekli açlık sinyali gönderilir. Yemek yenilsede şeker hücrelere alınamadığı için açlık hissi devam eder, vücut yenilen besinleri enerjiye dönüştüremez . Bunun sonucunda halsizlik, kilo verme yakınmaları da ortaya çıkar.)
Halsizlik
Zayıflama
Bulanık görme
(Kan şekerinin yükselmesi görmemizi sağlayan göz merceği ve göz sıvısının yoğunluğunun değişmesine yol açar ve bulanık görme ortaya çıkar. Kan şekeriniz, şeker hastalığınızın tedavisi ile normal değerlere gelse de görmenizin düzelmesi bir kaç hafta alabilir.)
Ciltteki yaraların veya kesiklerin yavaş iyileşmesi (Hücreler yeteri kadar beslenemedikleri için ve vücudun savunma sistemi bozuk olduğu için yara iyileşmesi geç olur)

(Kadınlarda) Vajinal kaşıntı ( Kan şekerinin yüksek olması hem vücudun direncini azaltarak hem de mayaların çoğalmasını sağlayacak uygun ortamı hazırlayarak vajinal kandidiasis-vajinal mantar oluşmasını sağlar. Kan şekeri kontrolü ile bu durum kendiliğinden geçebilir, düzelmezse doktora başvurmanız gerekir)




Diyabet Teşhisi

Aşağıdakilerden en az bir tanesi varsa şeker hastalığı(Diabetes Mellitus) teşhisi konulur.
Açlık kan şekeri 126 mg/dl veya üzerinde ise,
Herhangi bir saatte bakılan kan şekeri 200 mg/dl veya daha fazla ve beraberinde çok su içme, çok idrara çıkma veya açıklanamayan kilo kaybı varsa,
75 gr glukoz içerek yapılan şeker yüklemesinden iki saat sonra kan şekeri 200 mg/dl veya daha fazla ise .
Başlıca iki tip şeker hastalığı vardır.



Tip 1 Diabetes Mellitus:
Tip 1 diyabet, genellikle çocukluk çağında 35 yaş altında başlar. Pankreasta insülin üreten hücrelerin harap edilmesi ile ortaya çıkar. Çoğunlukla vücudumuzun kendi savunma sistemi tarafından insülin üreten hücreler harap edilir. Bunun neticesinde vücutta insülin üretilemez. İnsülin olmadığı için şeker enerji üretiminde kullanılamaz. İnsülin olmadığı sürece kan şekeri yüksek kalır. Tip 1 diayabeti olan hastalarda pankreastan kana insülin verilmesini arttıran şeker düşürücü hapların hiç bir etkisi olmayacaktır. Tip 1 diyabetin tedavisinde vücutta eksik olan insülin hormonunu dışarıdan yerine koymak gerekir. İnsülin ağızdan alındığında mide-barsak sistemimizde sindirilip etkisiz hale getirileceğinden ağızdan verilemez. Ancak cilt altına injeksiyonla verilirse insülin etki gösterebilir. Günümüzde kalem, pompa ve çok ince iğnesi olan şırıngalarla insülin tedavisi çok rahatlıkla uygulanabilmektedir.


Tip 2 Diabetes Mellitus:
Pankreastan kana yeterince insülin salgılanamaması veya üretilen insülinin vücutta yeterince etki gösterememesi ile ortaya çıkar. En sık görülen diyabet (şeker hastalığı) tipidir. Genç insanlarda da görülebilmesine rağmen genellikle 35-40 yaşından sonra ortaya çıkar. Tedavisi genellikle beslenme alışkanlıklarının düzeltilmesi, şişman hastalarda kilo verilmesinin sağlanması, düzenli egzersiz ve ağızdan alınan insülin salgılanması ve şekerin kullanımını düzenleyen ilaçlarla tedavi edilir. Ancak ilerleyen zaman içinde bu hastalığın tedavisi için de insülin kullanılması gerekebilir.





arwen 15 Nisan 2006 01:39

Sağlıklı Kolestrol Seviyesi ve Sağlıklı Bir Kalp İçin...

1) Hamburger, sosis, çörek ve çerez gibi hazır yiyecekleri seçerken içerdikleri görünmeyen yağlara, kolesterol ve
kalori miktarına dikkat edin.

http://www.bebekkokusu.com/news/articlefiles/375-kolpic14.jpg
2) Tereyağı ve katı yağlardan kaçının. Çünkü bu yağlar, kan kolesterolünü yükselten doymuş yağları yüksek
miktarda içerir. Sıvı yağları ve doymamış yağ oranı yüksek margarinleri tercih edin.


3) Sebze, meyve ve tahıl ürünlerinin sağlıklı beslenme için vazgeçilmez olduğunu unutmayın.


4) Kırmızı et, salam ve sosis gibi et ürünleri yerine, yağsız tavuk eti ve balığı tercih edin.


5) Yüksek düzeyde kolesterol içeren karaciğer, böbrek, yürek, dalak gibi sakatatı ve karides, kalamar gibi deniz ürünlerini daha az tüketmeye özen gösterin.


http://www.bebekkokusu.com/news/articlefiles/375-kolpic17.jpg

6) Tuzun yüksek tansiyona yol açtığını asla unutmayın. Yemeklerinizde tuz yerine taze doğal otlar ve baharat kullanmaya özen gösterin.


7) Karşılaştığınız zor durumlarda strese yenik düşmeyin. Böylece hem kalbinizi korumuş olursunuz hem de hayattan daha fazla zevk alırsınız.


8) Bütün enerjinizi ve iradenizi sigarayı bırakmak için toplayın ve kesinlikle sigarayı bırakın. Bunu gerçekleştirdiğinizde kendinizle övüneceksiniz.


9) Aktif bir yaş** sürün. Haftada en az iki kere düzenli egzersiz yapmanın vücudunuzu ve ruhunuzu formda tutacağını unutmayın.


Misafir 15 Nisan 2006 01:49

  • Sağlık Kültür Spor Daire Başkanlığı.
2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununun 46. ve 47. maddeleri uyarınca kurulan Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı , Yüksek Öğretim Kurulu’nun yapacağı plan ve programlar gereğince, öğrencilerin beden ve ruh sağlığının korunması , beslenme , barınma , çalışma , dinlenme ve boş zamanlarını değerlendirme gibi sosyal ihtiyaçlarını karşılama ve bu amaçla bütçe imkanları nispetinde okuma salonları, yataklı sağlık merkezleri , öğrenci kantin ve yemekhaneleri açmak , toplantı , tiyatro ve sinema salonları , spor salon ve sahaları , kamp yerleri sağlamakla ve bunlardan öğrencilerin en iyi şekilde yararlanmaları için gerekli önlemleri almakla görevlidir.
  • Bu amaçla ; Üniversitemizin kurulduğu tarih olan 1982 yılında hizmete giren Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı hizmet verdiği kesimin bütünü için bir Sağlık Kuruluşu , öğrencilerin sosyal , kültürel , danışma ve rehberlik ile spor ihtiyaçlarını karşılayan bir hizmet , aynı zamanda eğitim ve öğretimin desteklenmesi amacıyla bu alanda uygulama ve araştırmaların yapıldığı bir uygulama dairesidir.
  • Daire Başkanlığımız Rektör tarafından görevlendirilen bir Rektör Yardımcısına bağlı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
Dairede yürütülen başlıca hizmetler şu şekildedir:
A)Sağlık Hizmetleri
B)Beslenme Hizmetleri
C)Sosyal Hizmetler
D)Kültürel Hizmetler
E)Spor Hizmetleri
Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı 1997-1998 öğretim yılı başında Rektörlük Kampüsü içerisinde yeni yapılan modern teknolojik araçlarla donatılan binasında hizmet vermeye başlamıştır


GusinapsE 15 Nisan 2006 02:56

Kansızlık

İnsanların vücudunda bulunan organların, dokuların sürekli oksijene ihtiyacı vardır. Kanda bulunan alyuvar sayısının ya da alyuvardaki oksijen taşıyan hemoglobin molekülünün azalması halinde kansızlık ortaya çıkar. Böylelikle dokulara olması gereken ölçüde oksijen gidemez. Kansızlık sorunu bazen kötü sonuçlar ortaya çıkarabilir.

Vücutta kan kaybının çok olması halinde ya da alyuvar yapımının azalması ve yıkımının artışına neden olan bir durum ortaya çıkması durumunda anemi oluşur. Alyuvarların ana maddesi Hemoglobindir ve oksijen taşır. Hemoglobin miktarının yetersiz kalması ya da yapısında bir bozukluk olduğundan yapması gerekeni yapamaması halinde anemi meydana gelir.

Aneminin çok fazla çeşidi vardır ama büyük bir kısmı da fazla görülmez. Hemoglobin konsantrasyonunun erkekler için 14gr/dl'nin, kadınlar için ise 12gr/dl'nin altına inmesi anemi olarak kabul edilir.



Belirtiler

• Tırnak dibindeki etlerin, göz kapaklarının içinin, dişetlerinin ve de avuç içinde bulunan çizgilernin renksiz olması,
• Vücut renginin olması gerekenden daha renksiz olması ya da dudakların mor bir renk alması,
• Vücut direncinin az olması ve kendini sürekli yorgun hissetmesi,
• Efor sarfedilen işler yapıldığında çarpıntı olması ve nefes darlığı çekme,
• Kulaklarda sürekli çınlama ve uğultu oluşumu,
• Uyuşma ve karıncalanma hissini en çok da bacaklarda duyma,
• Beslenirken yutmakta zorluk çekmek,
• Tırnakların görünüşünde farklılıklar olması,
• Kadınlarda regli düzensizlikleri,
• Bacaklarda sık sık açık yaraların meydana gelmesi,
• Dalak da büyüme olması,
• Kalp atışlarında düzensizlik olması ve kalp sesinin değişiklik göstermesi,



Kansızlık Oluşumunun Etkileri

Kan Kaybı Olması
• Kan damarlarının birinin bir şekilde zarar görmesi,
• Vücudun herhangi bir organında ya da başka bir yerinde sık sık kanama olması,


Alyuvarların Yetersiz Olması
• Alinmasi gereken gıdaların alınmaması halinde oluşan vitamin eksikliği (vitamin B12, vitamin C, folik asit, demir),
• Lösemi, tumor ya da radyasyon gibi nedenlerle kemik iliğinin zarar görmesi,
• Kemoterapi ilaçları gibi ilaçlar kullanımıyla kemik iliğini baskıya almak,
• Kalıtsal bozukluklar,
• Endokrin bozukluklar (örn; tiroid veya böbrek yetmezliği),



Alyuvarların Yüksek Miktarda Yıkıma Uğraması

Alyuvara bağlı olmayan nedenler;
• Bağ dokusu hastalıkları
• Vücuda zararlı mikropların girmesi
• Nedeni anlaşılamayan anomaliler
• Dalak anomalisi
• Fiziksel ve kimyasal oluşumlar
• Tümörün ortaya çıkması

Alyuvarın neden oldukları;
• Yetersiz enzim
• Genetik sorunlar
• Hemoglobin yapısındaki bozukluklar
• Alyuvar hücre zarında anormallikler
• Globin ve hern de anormallikler.

Hemoglobinin ana maddesi demirdir. Demir eksikliği anemisi en çok görülen anemi türüdür. Bunun oluşumunun sebepleri ise şöyle sıralanabilir:

• Besin alımında gerektiği kadar demir alınmaması.
• Barsaklarda demir emiliminin bozulması (örn; geçirilmiş mide-barsak ameliyatları sonucu)
• Kan kaybı (kadınlarda ağır geçen regli vb. gibi}
• Demir ihtiyacının artması (özellikle büyüme çağındaki çocuklarda, gebelerde, emziren annelerde, adet görmeye başlayan kız çocuklarında)



Teşhis

Hastalığınızın anemi olduğu belirlendiyse bunun hangi çeşit anemi olduğu ve nedeni araştırılmalıdır. Kan testleri yaptırdığınızda aneminin sebebinin kan bozukluğundan mı ya da başka sebeplerden dolayı mı oluştuğunu öğrenebilirsiniz.



Tedavi

Aneminin sebebi demir eksikliği ise; vücudun neden sürekli kan kaybettiği incelenmelidir. Kanama olabilecek bütün yerler kontrol edilmeli ve gizli bir kanama olup olmadığı konusunda araştırmalar yapılmalıdır.

• Kan kaybı söz konusuysa nedeni belirlenerek tedavi yapılır.
• Demir emilim kusuru, sindirim sisteminde bir bozukluk yoksa ve ağızdan alınan demire karşı bir sorun yoksa demir tabletler verilir.
• Demir tabletler ağızdan alınamıyorsa demir enjekte edilir.

Vitamin B12 ve Folik asit eksikliğine bağlı anemi görüldüğünde ise eksikliği gidermek için doktorunuz istediği şekilde takviye yapar.


Hemolitik anemi:

• Kortikosteroidler, azathioprine veya cylophosphamide gibi bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlarla antikorlar kontrol altına alınır. Sorun ilaçla giderilemiyorsa dalak ameliyatla alınır.
• Alyuvarların dalakta aşırı yıkımına bağlı hemolitik anemide, dalak ameliyatla alınır.
• Hemolitik olaya yol açan veya artıran etkenler giderilmeye çalışılır




arwen 15 Nisan 2006 03:21

GÜNLÜK YAŞAMDA STRESLERLE BAŞA ÇIKMA
http://www.bilkent.edu.tr/%7Ebilheal/uremesagligi/depres.jpg
Aslında bir parça stres günlük hayatta karşılaşılan zorluklarla başa çıkmada ihtiyaç duyulan enerji, uyanıklık ve gücü sağlar. Ancak uzun süreli, sürekli ve fazla miktarda stres yorgunluğa ve verimin düşmesine neden olur, bedensel ve ruhsal sağlığı tehlikeye sokar.

Uyku bozuklukları, mide rahatsızlıkları, baş ağrısı, bir konu ya da işe yoğunlaşmada zorluk, huzursuzluk, çarpıntı, omuz ve sırt ağrıları gibi yakınmalar günlük yaşamda başa çıkamadığımız stresler sonucu olabilir.
Stresle başa çıkmada ilk basamak, kişinin yaş**ındaki strese yol açan etkenleri ve nedenlerini belirlemesidir. Bir sonraki aşama ise bunlardan hangilerinin ortadan kaldırılabileceği ya da hafifletilebileceği ve bunun için ne gibi önlemler alınabileceğini bulmasıdır.
http://www.bilkent.edu.tr/%7Ebilheal/uremesagligi/zaman1.gif
Günlük yaşamdaki streslerin pek çoğu -iyi iletişim kuramamaktan kaynaklanmaktadır. Yakın ve geniş çevremizdeki bireylerle iletişim kurarken açık, anlaşır ve samimi bir dil kullanmak, konuşmak kadar karşımızdakileri anlamaya ve dinlemeye de hevesli olmak ilk kuraldır. Olaylara karşımızdakinin bakış açısından bakmak, kabul etmesek bile anlamaya çalışmak iletişim açısından çok önemlidir. Olaylara olumlu yaklaşmak, kendi gücümüzle orantılı hedefler koymak, sonucunu değiştiremiyeceğimiz şeylerle uğraşmak yerine birey olarak üzerimize düşeni en iyi şekilde yapmaya çalışmak streslerle başa çıkmakta en etkin yoldur.

Zamanı iyi değerlendirmek, “yapılacak işler listesi” hazırlamak, zor işleri basamaklara ayırarak bölümler halinde halletmek, zamanlı planlama yapmak ve bunu yaparken gerçekçi olmak, gerektiğinde yardım ya da danışmanlık istemek ve bir sorun için tek bir çözüme bağlanıp kalmadan diğer seçenekleri de göz önünde bulundurmak stres azaltıcı davranışlardır.
Her çeşit bedensel çalışma, spor yapmak, hobiler için zaman ayırmak, stresten ve olumsuz etkilerinden uzaklaşarak güç kazanmak için yararlıdır. Bazen sadece bir arkadaş ya da yakınla konuşmak, onun tarafından anlaşıldığını görmek bile bireyin yükünü çok hafifletebilir.


Mystic@L 15 Nisan 2006 21:41

Gripten korunma yolları

Antioksidanların sağlığımız için ne denli önemli olduğunu anlatabilmek için bazı teknik konulardan bahsetmek gerekecek. Vücudumuz normal işlevini sürdürürken ve bunun için oksijen kullanırken bazı atık maddeler ortaya çıkar. Bu maddelere ' Serbest Radikaller' denir ve bunlar yüksek düzeyde tahrip edicidir. Temas ettikleri moleküllerin yapısını bozar, tabiri caiz ise paslandırır. Vücudumuzda bu tehlikeli maddelerle birlikte yaşarız ve dokularımız sürekli olarak bu maddelerin erozyonuna uğrar.
Serbest radikaller denilen bu zararlı maddelerden kurtulmak için vücudumuz 'Antioksidan' denen dost maddeleri kullanır. Antioksidanların bir kısmı vücudumuzda üretilir ancak bir kısmı dışarıdan alınır. Aslında serbest radikallerle antioksidanların savaşında ideal koşullar altında bir denge söz konusudur. Ama bu denge özellikle günümüzde karşılaştığımız dışsal etkiler nedeniyle bozulur ve yoğun hasarla karşılaşırız.
  • Ağır yemekler,
  • Besinlerdeki katkı maddeleri,
  • İlaç artıkları,
  • Radyasyon ve güneş ışığının kendisi,
  • Havadaki kimyasal maddeler,
  • Egzoz ve baca dumanı,
  • Karşılaştığımız bir çok kanserojen madde
  • ve stresli hayat şartları

Bunlar vücudumuzun gücünü zayıflatır ve daha fazla antioksidan maddeye ihtiyaç duyarız...

Ancak yeterli ölçüde bu maddelerden bulamayız çünkü özellikle yüksek düzeyde işlenmiş ve içindeki birçok yararlı madde ayrılmış gıdalar diyetimizde çok önemli bir yer tutar. Sebzelerin doğal ortamında yetiştirilmiş olanlarına ulaşabilmek lükstür ve genel olarak yeterli ve çeşitli taze sebze ve meyve almayız
Antioksidanların öneminin ve gerekliliğinin özü budur. Peki bu koşullarda yiyeceklerimizle yeterli ve çeşitli antioksidan almaz isek ne olur?
Her tür kanser artar.
Kalp hastalıkları artık 30'lu yaşlarda görülmeye başlar, yüksek tansiyon, beyin damar tıkanıklıkları gibi damar sertliğine bağlı hastalıklar artar.
Sıkı kolesterol diyetleri yapmak zorunda kalırız. Çünkü kolesterolün damar üzerine olan kötü etkisi artmıştır.
  • Beyin fonksiyonlarımız erken bozulur, erken bunama riskimiz artar.
  • Kronik ve yıpratıcı hastalıkların görülme sıklığı artar.
  • Cildimizdeki yaşlanma belirtileri çok belirgin olur.
  • Enfeksiyonlara karşı direncimiz azalır.
  • Tüm vücut sistemlerimizde bir kötüye gidiş kendini gösterir
  • ve vücudumuz hızlı olarak yaşlanır
Şimdi gelelim bu antioksidanları vücudumuza nerelerden sağlayacağımıza Hemen şunu not edelim; En güçlüsü olsa da tek bir antioksidan madde almak yerine çeşit çeşit antioksidanı bir arada alıyor olmak daha iyidir. Çünkü bu maddeler serbest radikallerle savaşta birbirlerini desteklerler. En çok ve en eski bilinen antioksidanlar A vitamini, E vitamini, C vitamini, selenyum ve çinkodur.
Üzüm çekirdeği şu ana dek bulunan en güçlü antioksidan maddenin taşıyıcısı olarak literatüre yazılmıştır. (Özellikle kırmızı şarabın kalp hastalıklarından koruduğunu hatırlayın). Brokoli ve aynı familyadan karnabahar, lahana ve brüksel lahanın ve bunun yanında havucun, semizotunun, kerevizin, soğanın, sarımsağın güçlü antioksidan kombinasyonları olduğunu artık biliyoruz. Genel olarak daha koyu ve canlı ve parlak renkli sebze ve meyvelerin daha çok antioksidan taşıdığını artık biliyoruz. Domateste en çok olan ve diğer kırmızı sebzelere de rengini veren likopen isimli güçlü antioksidanla hepimiz tanıştık. Fermente edilmemiş çay olan yeşil çay güçlü bir antioksidan olarak hayatımıza girdi. Ceviz, badem, fındık, kabak çekirdeği, ayçiçeği, kabuklu hububat, tohumların diyetimizde çok önemli olduğunu artık biliyoruz. Diyetimizde genellikle eksik olan ve balık yağında veya keten yağında bulunan omega-3 yağları antioksidan özellikleriyle daha da önemli hale geldi. Kivinin, çileğin, mürdüm eriğinin, böğürtlenin, yaban mersininin, kuşburnunun önemini artık daha iyi biliyoruz. Değişik bitki çaylarının, en bilinenlerini saymak gerekirse, kekiğin, biberiyenin, adaçayının, nanenin veya zencefil, zerdeçal gibi baharatların şaşırtıcı derecede güçlü antioksidan kombinasyonları olduklarını gördük
Özellikle;
  • kanser hastası olan kişilerin,
  • ailesinde kanser bulunanların,
  • kalp hastalarının,
  • ailesinde kalp hastası bulunanların,
  • yüksek kolesterolü ve tansiyon problemi olanların,
  • şeker hastalarının,
  • beyin damar tıkanıklığı yaşayanların,
  • ailesinde erken bunama bulunanların,
  • kötü koşullarda çalışanların,
  • sigara içenlerin,
  • cildi ile problem yaşayanların,
  • ya da bir türlü sağlıklı beslenemeyenlerin
hazır kapsül şekline getirilmiş antioksidan formülleri kullanması düşünülebilir. Ancak şunu göz önünde tutmak gerekiyor; antioksidan maddeler de diğer doğal besinler gibi ayrıştırılıp kapsül şeklinde sunulduğunda etkinlikleri azalıyor yani ne kadar az işlenirlerse o kadar yararlı oluyorlar


GusinapsE 16 Nisan 2006 03:30

Hipertansiyon NEdir?
 
Hipertansiyon (Yüksek kan basıncı)
Kalpten pompalanan kanın organlara ulaşıp onlara oksijen ve besinleri götürebilmesi için atar damarların içinde belirli bir basınçla iletilmesi gereklidir. Bu basınç insanlarda genellikle sabit değerler içinde tutulur. Bir tansiyon aleti ile belirlenebilen bu değerlerdendaha yüksek olanına “büyük” veya “sistolik” kan basıncı, daha alçak olanına ise “küçük” veya “diyastolik” kan basıncı adı verilir.
Bu basınçlar insanlar arasında farklılık gösterir ve ortalama olarak büyük tansiyon için 120 mm Hg, küçük tansiyon için ise 80 mm Hg’dır. Bir kimsenin kan basıncı günün değişik zamanlarında oynamalar gösterebilir. Kan basıncının yükselme göstererek 140/90 mm Hg değerini geçmesine “yüksek tansiyon” veya “hipertansiyon” adı verilir.
Hipertansiyonda sadece büyük tansiyon veya sadece küçük tansiyon normal sınır değerlerini aşıp yükselebilir, ama hastaların büyük çoğunluğunda her iki değer de yükselmiştir.



Hipertansiyonun Nedenleri ve Görülme Sıklığı Nedir?
Hipertansiyon tüm dünyada en sık görülen ilk 3 hastalıktan birisidir. Daha çok orta ve ileri yaşların hastalığıdır. Erkeklerde daha sık ortaya çıkmaktadır. Her 10 hastanın 9’unda kan basıncının yükselmesine neden olan başka bir hastalık yoktur. Ancak bu hastaların ebeveynlerinde ve diğer aile üyelerinde de hipertansiyon sıktır.
10 hastanın birinde ise kan basıncı yüksekliği başka organların hastalıklarına bağlıdır. Bu hastalıklar kan basıncının düzenlenmesinde rol oynayan böbrekler ve iç salgı bezlerinin hastalıklarıdır. Bazı ipuçları hipertansiyonu olan bir hastada böyle bir nedenin varlığını düşündürebilir. Bu ipuçları şöyle özetlenebilir:
· Aniden ortaya çıkan ve çok yüksek değerlere ulaşan kan basıncı yükseklikleri
· Kıllanma, aşırı kilo alma gibi yakınmalarla birlikte ortaya çıkan kan basıncı yükseklikleri
· Uzun yıllar tedaviye iyi cevap verdiği halde birden kontrolden çıkan ve çok sayıda ilaca rağmen kontrol edilemeyen kan basıncı yükseklikleri
· Gençlerde saptanan kan basıncı yükseklikleri



Hipertansiyon Ne Gibi Belirtilere ve Yan Etkilere Yol Açabilir?
Atardamar sistemi içinde kan basıncının yükselmesi sinsi seyredebilir ve hasta kan basıncı yüksekliğini tesadüfen fark eder. Öte yandan, hipertansiyon bazı hastalarda yakınmalara yol açar. Bunlardan en sık karşılaşılanı özellikle sabahları olan ve enseden öne doğru gelen baş ağrısıdır. Bunun dışında, yüzde hissedilen sıcaklık basmaları ve kızarmalar, eskiye oranla yol yürürken, merdiven çıkarken zorlanma ve nefes darlığı, bazen çok sık idrara çıkma ve gece uykudan kalkıp idrara gitme, bacaklarda şişlik bu belirtilerden bazılarıdır.
Kan basıncının aşırı yükseldiği durumlarda hasta çift görme, dilde pelekleşme, yüzde veya vücutta karıncalanma ve kuvvetsizlik, nefes darlığı ve göğüs ağrısı hissedebilir. Kan basıncı yüksek seyrederse zamanla damar sistemine hasar verir. Hasar gören damarların beslediği organlarda da önemli problemler ortaya çıkar. Hipertansiyonun etkilediği organlar ve neden oldukları hastalıkların önemlileri şunlardır:
· Kalp ve dolaşım sistenini etkileyerek kalp krizi ve kalp yetmezliğine neden olur.
· Beyin damarlarını etkileyerek kanama, tıkanıklık ve dolayısıyla felçlere neden olur.
· Böbrekleri etkileyerek böbrek yetersizliğine neden olur ve böbrekleri hasta olanlarda yetersizliğin gelişimini hızlandırır.
· Göz damarlarını etkileyerek körlüğe neden olur.
· Görüldüğü gibi bu yan etkiler ölüme veya kalıcı organ bozukluklarına yol açabilir.






Hipertansiyonun Tedavisi Var mıdır ve Nasıl Uygulanır?
Kan basıncının neden yükseldiğinin anlaşılmasından sonra çok etkili ve çok değişik ilaçlar geliştirilmiştir. Bugün ülkemizde bu ilaçların hepsi vardır. Öte yandan hem kan basıncı yüksekliklerinin zamanında tespit edilememesi, hem de tedavideki aksaklıklar nedeniyle hipertansiyon dünyada ölüme ve kalıcı rahatsızlıklara neden olan hastalıklar arasında yer almaktadır. Hipertansiyonu olan hastaların tedavisi konusundaki bazı önemli noktalar liste halinde verilmiştir:
· Hipertansiyonu olan hastalar bu ilaçları hekim kontrolünde kullanmalıdır.
· Hipertansiyonun tedavisi müsekkinlerle veya sarımsak gibi bazı doğal maddelerle yapılmamalıdır.
· Uygun ilaçlarla birlikteaz tuzlu yemeye alışmalıdır. Tereyağlı yemeklerle ve et ağırlıklı gıdalarla beslenmenin zararlı olduğu bilinmeli, bunun yerine meyve ve sebze ağırlıklı beslenme tercih edilmelidir.
· Fazla kiloları vermenin, sigarayı bırakmanın ve her gün yürüyüş yapmanın da hipertansiyon tedavisine önemli yararı vardır.
· Hipertansiyon tedavisi bademcik iltihabı gibi kısa süreli bir tedavi değildir. Amaç kan basıncının kontrolde tutularak yukarıda sayılan önemli hastalıkların önlenmesidir. Bu nedenle tedavi uzun süreli, belki de hayat boyu sürecek bir tedavidir.
· Hipertansiyonu olan hastalarda eğer eşlik eden bir organ hastalığı, örneğin böbrek yetmezliği varsa tedaviye çok daha titizlikle uymalı ve daha sık hekim kontrolünden geçmelidir.
· Hipertansiyon zamanında teşhis edilip uygun ilaçlar ile tedavi edilirse, bütün bu hastalıkların ve onlara bağlı ölümlerin önlenmesi mümkün olabilir.




arwen 16 Nisan 2006 03:37

Sağlığın korunabilmesi için dış ortam koşullarına göre giyinilmesi gerekir. Giyecekler hava, mevsim ve sıcaklık şartlarına uygun olmalıdır. Giyeceklerin cildi tahriş etmeyecek, allerji yapmayacak, teri emebilecek özellikteki maddelerden yapılması gerekmektedir. Vücudun kirlenmesine yol açabilecek işlerde önlük, ellerin kirlenmesine yol açabilecek işlerde eldiven giyilmelidir. Ayrıca yapılacak iş sırasında ellerin, vücudun, gözlerin, kulakların, baş ya da ayakların korunmasını gerektiren bir durum ya da tehlike varsa özel koruyucu kıyafetler giyilmelidir. Bu giyecekler tüm iş uygulaması süresince çıkartılmamalıdır.
Sağlığa uygun giysiler vücudu dış ortamın tüm etkilerinden koruyan, mümkün olduğunca teri emebilen, allerji ve kokuya neden olmayan doğal maddelerden yapılan giysilerdir. Ayrıca serbest harekete olanak vermeyen giysiler rahatsızlık vericidir. Tüm giyecekler seçilirken, önce rahatlığın amaçlanması en doğru yaklaşımdır. Bu konu ayakkabılar için özellikle önemlidir.


Mystic@L 16 Nisan 2006 12:28

Burnunuzdan nefes alın!

Çünkü, ağızdan nefes alanlar 'hiç dinlenemeden uyanırlar', dudakları çatlar, dişetleri geriler, dillerinde kuruluk olur, hatta farenjit ya da bronşite yakalanırlar...

ERCİYES Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mustafa Erkan, burun yerine ağızdan nefes alan insanlarda pek çok rahatsızlığın ortaya çıkabileceğini açıkladı. Burnun solunan havayı ısıtıp nemlendirdiğini, yabancı maddeleri süzerek akciğerlere hazır hale getirdiğini söyleyen Erkan, "Geceleri burun tıkalı olduğunda ağızdan nefes alınır. Bu, horlamaya ve uyku sırasında nefes durmasına neden olabilir. Kişi devamlı yorgun, bitkin, huzursuz, asabi olur" diye konuştu.

PROF. Dr. Erkan şunları söyledi: "Ağızda burundaki gibi nemlendirici bir sistem yok. Bu nedenle kuru hava, dudakların, dişetlerinin, dilin, yanakların ve yutağın mukozasının nemini alarak kurutur. Burnu tıkalı olanlar bu nedenle uyandıklarında perişan olur. Dudakları çatlar, dişetlerinde gerilemeler, dillerinde kuruluklar oluşur. Sonuçta kronik farenjit ortaya çıkar. Burundan nefes alamama bronşite ya da akciğerlerde başka problemlere de yol açabilir."



Pollyanna 16 Nisan 2006 12:46

Baharda mantar hastalığına dikkat

Erciyes Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Aktaş, bakteri ve virüs gibi enfeksiyon ajanı olan mantarların, havaların ısınmaya başlamasıyla birlikte daha sık görülebileceğini bildirdi. Aktaş, mantarın deride, tırnakta ve mukoza bölgesinde hastalık yapabilen bir canlı olduğunu belirtti.
Havada, suda ve toprakta binlerce çeşit mantar bulunduğunu ve bu mantarların havanın ısınmasıyla birlikte harekete geçtiğini kaydeden Aktaş, mantarın yayılmasında iklim koşullarının büyük etkisi bulunduğunu söyledi.
Hava sıcaklığının artması ile nemli ortamın mantarın üremesine ve çabuk yayılmasına neden olduğunu ifade eden Aktaş, şunları söyledi:
"İklim koşulları mantar hastalığı için belirleyici etkendir. Havaların ısınması ve artan nemlilik oranı mantarın üremesine ve çabuk yayılmasına zemin hazırlar. İnsan ve hayvanlarda sıklıkla görülmeye başlar. İnsan daha sık terlemeye başladığı ve vücudun asit yapısı bozulduğu için mantar, deride kendine daha kolay yer bulur. Özellikle ayak ve kasık bölgelerinde yoğun görülür." İnsan vücudunda çoğunlukla sütlü kahve renginde beliren ve zamanla kepeklenerek dökülmeye başlayan mantarların, bulaşıcı olduğunun unutulmaması gerektiğine işaret eden Aktaş, "Kaşıntıyla görülen hastalık sosyal yaşamı olumsuz etkilediğinden önemsenmesi gereken bir hastalıktır."
Prof. Dr. Aktaş, mantardan korunmak için sık sık banyo ve duş yapmak gerektiğine dikkat çekerek, özellikle ayak parmaklarının çok iyi kurulanması gerektiğine işaret etti.


Mystic@L 16 Nisan 2006 16:02

Gençlerde ani kalp krizi riski yüksek

Uzmanlar, "Yaş ilerledikçe kalpten ölümlerin damar tıkanıklığına bağlı olma ihtimali yüksekken, 30 yaş altında ise doğumsal hastalıklara bağlı ani ölümler ortaya çıkar" diyor
Kayseri'de son 10 gün içinde 2 öğrenci ile 35 yaşındaki bir öğretmen kalp krizi sonucu can verdi. Dün 25 yaşındaki bir teğmen ile 28 yaşındaki bir uzman çavuş da kalp krizinden hayatını kaybetti. 50 yaş altındakilerde artan bu ani kalp ölümleri üzerine uzmanlar "Gençlerde risk daha yüksek" diyerek, yapılması gerekenler hakkında uyarılarda bulundu.
Florence Nightingale Hastanesi kardiyologlarından Prof. Dr. Murat Gülbaran, 50 yaş üzerindekilerin kalp krizini daha yumuşak geçirdiğine, daha genç olanlarda ise ani ölümlerin görüldüğüne dikkat çekerek, "Yaş ilerledikçe kalpten ölümlerin damar tıkanıklığına bağlı olma ihtimali yüksekken, 30 yaş altındakilerde doğumsal hastalıklara bağlı ani ölümler ortaya çıkar" dedi.
Gülbaran, 50 yaşından itibaren kişilerin sporda kendini çok zorlamadığını, ancak gençlerin "30'un altındayım, istediğimi yaparım" zihniyetiyle daha ağır sporlara yöneldiğini kaydetti.

Hiçbir belirti vermez

Anadolu Sağlık Merkezi'nden Dr. Hamit Kadri Aşkın da "gizli kalp" hastalığına dikkat çekerek, "Bu hastalığa 'gizli kalp hastalığı' denilmesinin nedeni hiçbir şikâyete neden olmaması, hastayı doktora yönlendirecek bir belirti vememesidir" diye konuştu.
Hisar Intercontinental Hospital kardiyoloğu Dr. Ela Kavlak da, 35 yaş ve altındaki gençlerde spor yaparken kalbe bağlı ani ölümlerin her yıl ortalama 100 binde 2.1 oranında görüldüğünü belirtti. Gençlerde spor yaparken ani ölümün önlenebilmesinin, sportif aktiviteye başlama kararı verildikten sonra belli tarama testlerinin yapılmasıyla büyük oranda önlenebileceğine dikkat çeken Kavlak, şunları söyledi:
"Fizik muayene, kan tahlili ve EKG testlerinde anormallik saptanan veya ailesinde, özellikle anne, baba ve kardeşlerinde kalp hastalığı veya ani ölüm öyküsü bulunan gençlere ise ekokardiyografi, efor testi ve 24 saatlik EKG kaydı (ritm holter) gibi daha ileri tarama tetkikleri uygulanmalıdır."


arwen 17 Nisan 2006 00:03

Sağlık ve zindelik için düzenli yaş ve uyku da vazgeçilmez şartlardır. Uyku gereksinimi insan yaş boyunca süre açısından değişkendir. Yeni doğmuş bir bebek neredeyse günün tamamını uyuyarak geçirir. Aylar içinde uyku gereksinimi giderek azalır. Oyun çocukluğu döneminin özellikle ilk yıllarında öğlen uykuları pek çok çocuk için vazgeçilmezdir. Büyüme hormonu uykuda salgılandığından çocukların büyüme ve gelişmesinde düzenli ve yeterli uyku çok önemlidir. Yetişkinlik döneminde 7-8 saatlik uykunun yeterli olduğu kabul edilir. Yaşın ilerleyen yıllarında yaşlılıkta gece uykuları dört saate kadar inebilir. Bunun yanında gün boyunca uyuklamalarla (şekerleme) gece uykusu telafi edilir. Bireyler arasında uyku gereksinimi ve ritmi farklılık gösterir. Bazı insanlar 4-6 saatlik uyku ile yetinirler kimileri ise 10-12 saat uyurlar. Bazıları erken yatıp erken kalktıklarında, bazılarıysa geç yatıp geç kalktıklarında kendilerini daha zinde hissederler. Uyku aynı zamanda ruh sağlığının bir göstergesidir. Streste ve pek çok psikiyatrik hastalıkta uyku ritmi ve süresi bozulur. Bunun yanında yeterli uyku uyunmadığında kişinin fiziksel ve ruhsal streslere dayanıklılığı azalır.
.http://www.bilkent.edu.tr/%7Ebilheal/uremesagligi/uyku1.gif
Yeterli süre uyunduğu halde uykudan zinde kalkılmıyorsa, üzerinde yatılan yatak, kullanılan yastık, odanın ısısı, ortamda yeterli temiz hava olup olmadığı, ortamda bulunan ısıtıcıların, eşya ya da malzemelerin cila, boya, deterjan gibi kimyasallar yoluyla ortam havasını kirletip kirletmediği, uyku sırasında süre giden bir gürültü kaynağının olup olmadığı gibi etkenler gözden geçirilmelidir. Doğal olarak burun tıkanıklığı ve nefes almada zorlukla birlikte seyreden tüm hastalıklarda ve aşırı şişmanlıkta da uykunun kalitesi bozulur.


GusinapsE 17 Nisan 2006 02:14

Karın Hastalıkları
 
Karın Ağrıları


Hastalar tarafından mide, ağrısı, karaciğer ağrısı, veya barsaklarda ağrı gibi organ ağrıları olan tarif edilen ağrılar her zaman ağrıdığı düşünülen organlarla ilgili olmayabilir. Bu nedenle organ ağrılarından çok karın ağrısı terimini kullanmak doğru olacaktır. Ağrının hissedildiği bölge ağrının kaynaklandığı organ veya hastalıklar konusunda bazı fikirler verilebilirse de ağrıya eşlik eden diğer yakınmalar, muayene bulguları ve tetkiklerle ağrının nedeni kesinleştirilmelidir. Sık görülen sindirim sistemi hastalıklarındaki karın ağrısı özellikleri şu şekilde özetlenebilir.


Mide-Oniki Parmak Barsağı Hastalıkları
Bu organlara ait en sık rastlanılan hastalıklar ülser ve gastritlerdir. Son yıllarda özellikle oniki parmak barsağı ülserlerinin helicobakter pilori olarak isimlendirilen bir mikropla ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Bu mikrop taşıdığı özellikler sayesinde midenin iç cidarında yaşayabilmekte ve mide asidini artırarak ülsere neden olmaktadır. Gastrit ve mide ülserlerinin önemli bir kısmında da bu mikrop saptanmaktadır. Aspirin ve özellikle bazı romatizmal ve ağrı kesici ilaçlar da ülser oluşumuna yol açabilir.



Teşhis
Mide rahatsızlıklarının tanısında seçkin tetkik endoskop denilen aletlerle yapılan incelemelerdir. Kıvrılabilir bu aletler hastaya kolaylıkla yutturulabilmekte ve kameraları sayesinde mide, oniki parmak barsağı görüntülenmektedir. Tetkik anında mide iç yüzeyinden alınan küçük bir örneğin incelenmesi sayesinde mikrobun varlığı da tespit edilebilmektedir. Ayrıca mide kanserleri ülser hastalığını taklit eden bulgular oluşturabileceğinden endoskopi sırasında bu hastalıkların tanısı alınan örneklerin incelenmesi ile konulabilmektedir. Ülser hastalığının tedavisi belirtilen mikroba yönelik antibiyotiklerin asit baskılayıcı ilaçların kullanımı, diyet düzenlemeleri ile sağlanmaktadır

Ülser ağrısı sıklıkla karnın orta, üst kısmında göbek çevresinde hissedilir. Açlıkla artış göstermesi, gece uyandırması, ağrıya midede yanma, kazınma gibi bulguların eşlik etmesi diğer önemli özelliklerdir. Derin ülserlerde ağrı sırt bölgesinde de hissedilebilir.



Acil durum
Ağızdan kahve telvesi şeklinde veya kanlı kusma, dışkının siyah – cıvık kıvamda gelmesi ülser kanamasına bağlı olabileceğinden acil başvuruy gerektirir. Nadir olmakla birlikte ülser delinmelerinde şiddetli karın ağrısı oluşur. Acil değerlendirme ve sıklıkla cerrahi girişim gerekebilmektedir

.
Safra kesesi hastalıkları
Safra kesesi taşları sıklıkla karnın üst bölümünde ağrıya yol açabilir. Özellikle yemek sonraları ağrının artması, bulantı, kusma, gaz, sindirim güçlüğü gibi yakınmalar görülür. Yumurta, çikolata ve kızartma gibi gıdalarla bahsedilen yakınmalar belirgindir. Safra kesesi taşları safranın barsağa aktığı kanala kaçtığından sarılık, ateş ve şiddetli ağrıya yol açabilir. Kesenin kanalında takılı kalan taşlar safra akışını engelleyerek kesenin şişmesine karnın sağ üst kesiminde ağrı ve ateşe yol açar. Akut lokesistik olarak isimlenidrilen bu durum hastanede yatarak tedaviyi ve cerrahi girişimi gerektirir. Safra kanalına kaçan taşlar endoskopik yolla özel aletler kullanılarak temizlenebilmektedir.


Pankreas hastalıkları
Safra kanalına kaçan taşlar pankreas kanalının ağız kısmını tıkayarak akut pankreatit denilen ciddi bir hastalığa yol açabilir. Karnın orta kesiminde sırta vurabilen ve bazı durumlarda kuşak tarzında şiddetli ağrının görüldüğü bu durum acil başvuruyu, hastaneye yatırılmayı ve yoğun tedaviyi gerektirir. Alkol ve bazı ilaçların kullanımı da akut pankreatit hastalığına yol açabilir. Alkole devam edilmesi durumunda kronik pankreatit olarak gelişir.İleri yaşlarda ortaya çıkabilen pankreas kanserleri sıklıkla karın ağrısı, kilo kaybı ve sarılık yakınmalarına yol açabilir. Genellikle geç tanınabildiğinden maalesef olguların çoğunda tam tedavi edici girişimler yapılamamaktadır



Barsak hastalıkları
Barsağın hareketinin dışkılama düzenin bozuk olduğu, spastik kolon, hassas barsak sendromu olarak da isimlendirilen barsak rahatsızlıklarında karın ağrısı sık görülmektedir. Ağrı karnın her bölgesinde hissedilebilmekle birlikte sıklıkla göbek çevresi veya karnın aşağı kısımlarında hissedilir. Stresli dönemlerde yakınmaların artması önemli özelliklerinden birisidir. Gerekli araştırmalar yapıldıktan sonra diyet, ilaç tedavileri ve psikolojik destek sağlanarak tedavi düzenlenir.

Karın ağrısı ile birlikte kanlı dışkılama olması mutlaka önemle araştırılması gereken bir bulgudur. Basur (hemoroid) veya makat bölgesinde çatlak gibi basit nedenler, kanlı dışkılamanın en sık nedenleridir. Ancak barsak kanserleri veya ülseratif kolit gibi ciddi bazı hastalıklarda da benzer bulgular görüleceğinden ileri araştırmalar gerekir. Kansızlık bulgularının saptandığı orta yaş üstü hastalar ve birinci derece yakınlarında barsak kanseri saptanmış olanlarda barsak kanseri olasılığı dikkatle değerlendirilmelidir.



Acil durum
Barsak tıkanmaları ani başlayan ve giderek artan karın ağrısı, dtışkı ve gaz çıkartılamaması, kusma, geneldurumda bozulmaya yol açar. Acil başvuru, hastane izlemi ve bazı durumlarda cerrahi girişim gerekir.


Karaciğer hastalıkları
Karaciğer hastalıklarında ağrı önde gelen bir bulgu değildir. Karaciğerin en önemli hastalıkları olan hepatit ve sirozda ağrıdan çok halsizlik karaciğer fonksiyon bozukluklarına bağlı değişik bulgular görülür. Karaciğer içinde yer kaplayan kist, iyi veya kötü huylu urlar, büyük boyutlara ulaştığında karnın sağ üst kesiminde ağrıya yol açabilir.




arwen 17 Nisan 2006 02:53

ORTAMIN TEMİZLİĞİ VE BAKIMI

Sağlığımız, yaşadığımız ortamın temizliğinden de doğrudan etkilenir. Temizlik işlemleri bilinçli olarak yapılmadığında var olan kirlilik daha geniş yüzeylere yayılabilir. Ancak temizlik elemanları dahi, nasıl temizlik yapılması konusunda bilgi sahibi olmayabilirler.
Ortamın temizliği olabildiğince sık yapılır. Temizlik sırasında başka yerlere ait eşyalar yerlerine götürülüp (dolap içi, başka oda vs.) düzenlenerek ortam hazırlandıktan sonra temizlenmelidir. Yerler ve yüzeyler pürüzsüz olmalıdır. Bu nedenle cila ve boya bakımı en geç iki yılda bir yapılmalıdır.
Tüm mobilya ve malzemeler ortama yerleştirilirken, temizlik için kolaylık sağlama düşüncesiyle, özel ilgi gösterilmelidir. Örneğin; yerinden oynamayacak kadar ağır olan parçaların arkasında ve yanında boşluk bırakılır, jaluzi gibi fazla yüzey içeren ve temizliği zor olan malzeme yerine, olanak varsa yıkanabilen basit gereçler kullanılması yararlıdır.
Kirli zeminleri temizlerken kiri temiz alanlara yaymamak amaç olmalıdır. Temizlik gereçleri temizlenen yüzeylerden her zaman ve kesinlikle daha temiz olmalıdır.
  1. Önce görünen kirler temizlenir; ileri temizlik, aşamalı olarak uygun sıraylagerçekleştirilir.
  2. Temizlik sırasında öncelikle sıcak su kullanılır.
  3. Temizliği yapılan yüzeyler sonunda kuru olarak bırakılır.
  4. Kullanılacak malzeme etkili, kullanım amacına ve standartlara uygun olmalıdır.


arwen 17 Nisan 2006 18:00

HAREKETLİ YAŞ


http://www.bilkent.edu.tr/%7Ebilheal/uremesagligi/egzersiz1.gif

Düzenli bir şekilde egzersiz yapan bireylerin yaş** enerjileri artar, kendilerini daha iyi hisseder ve
daha iyi görünürler. Yaş** boyu egzersiz yapmak, kalp ve damar hastalıkları, tansiyon yüksekliği ve ileri yaşlarda kemik yoğunluğunun azalması gibi sorunları azaltır. Başka türlü spor yapma olanağı olmasa bile her gün, hiç değilse gün aşırı en az 30 dakika hızlı tempoda yürüyüş yapmak da iyi bir egzersizdir. Gebelik, doğum sonrası ve menopoz dönemlerinde kadınlar için egzersiz yapmak daha da önemlidir. Ancak egzersiz yapmak bir yaş** biçimi olmalıdır.
http://www.bilkent.edu.tr/%7Ebilheal/uremesagligi/yuruyus.gif
Birey günlük hayatını programlarken temel gereksinimleri arasında egzersize de yer
açmış olmalıdır. Daha önceden hiç egzersiz yapmamış bir kişi hareketli yaşama geçerken sorun yaşayabilir, ancak bu geçiş döneminin ardından kendi bedenindeki değişiklikleri ve bunun önemini kavrayarak egzersizi hayatının bir parçası haline getirecektir.

http://www.bilkent.edu.tr/%7Ebilheal/uremesagligi/egzersiz.gif
Düzenli egzersiz yapmak kas gücü ve bedensel esnekliğin yanı sıra kalp damar sistemini güçlendirerek dayanıklılığı da arttırır. Egzersiz akıl ve ruh sağlığı açısından da faydalıdır. Düzenli egzersizle kişi gerilimini azaltabilir, günlük baskılardan uzaklaşabilir ve zihnini zinde tutabilir.

http://www.bilkent.edu.tr/%7Ebilheal/uremesagligi/yuzme1.gif
İdeal tartıya ulaşmak veya sabit tutmak için de egzersizden faydalanılabilir. Koşmak, yüzmek, tenis oynamak, bisiklete binmek, basketbol, voleybol, futbol, handbol gibi sporlar bedensel çalışmanın yoğun olduğu sporlardandır.


http://www.bilkent.edu.tr/%7Ebilheal/uremesagligi/bisiklet.gif
Egzersiz yapmak için zaman ya da başka koşullar nedeniyle olanak olmadığı düşünüldüğünde, gün içindeki zorunlu hareket egzersize dönüştürülebilir. Özel araç yerine toplu taşıtları tercih etmek, gidilecek yere varmadan bir kaç durak önce inip yola hedefe kadar hızlı bir yürüyüş eklemek, asansöre binmek yerine merdivenleri kullanmak, dans etmek hatta hızlı yürüyüşle alışveriş yapmak dahi hafif formda egzersiz yerine geçebilir.

http://www.bilkent.edu.tr/%7Ebilheal/uremesagligi/body1.gif
Belli bir program dahilinde ve profesyonel yardım almadan egzersiz yapılacaksa bilinmesi gereken bazı kurallar vardır. Daha önce hiç egzersiz yapmamış olanlar gün aşırı 10 dakika gibi sürelerle başlamalı ve bunu zaman içinde en az 30 dakika olacak şekilde arttırmalıdırlar. Egzersiz öncesinde yumuşak ve yavaş hareketlerle gererek kaslar ısıtılmalıdır. Ani hareketler ve aşırı yüklenme özellikle daha önceden alışık olmayan bireylerde spor yaralanmalarına neden olabilir. Bilinçsizce yapılan aşırı egzersiz ise sağlık için hareketsizlik kadar zararlıdır.

http://www.bilkent.edu.tr/%7Ebilheal/uremesagligi/diyet4.jpg
Bilinen bir kronik hastalığı olanlar, egzersiz programlarına başlamadan önce kendilerini izlemekte olan hekime başvurmalıdırlar. Egzersizle birlikte gelen şiddetli göğüs ağrısı ve nefes darlığının kalp hastalığı belirtisi olabileceği bilinmelidir. Açık havada yapılacak sporlar için hava kirliliğinin yoğun olmadığı ortamları seçmek dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli noktadır.

http://www.bilkent.edu.tr/%7Ebilheal/uremesagligi/bilgisayar.gif
Bedenimiz varolma aracımızdır. Egzersiz sırasında olduğu kadar gündelik yaş**ımız sırasında da onu yanlış hareketle gelecek zararlardan korumamız gerekir. Uzun süre aynı şekilde durarak çalışmak zorunda kalındığında zaman zaman çalışmaya ara vererek gezinmek, oturuluyorsa kalkıp dolaşmak, kas yorgunluğunu azaltır. Ağır bir şey kaldırırken belden öne eğilmek yerine, çömelerek ağırlığı bedenin değişik bölümlerine paylaştırmak, belimizi korumak açısından önemlidir. Araçsız ve özel bir teknik kullanmadan yetişkin bir kadının kaldıracağı yük 15 kg.’ı, yetişkin bir erkeğin kaldıracağı yük ise 25 kg.’ı geçmemelidir. Kullanılan ayakkabı, doğal bel kavsini destekler nitelikte hafif topuklu olmalıdır. Uzun süre oturularak yapılan işlerde oturulan koltuk ya da sandalye bel boşluğunu desteklemelidir. Ayakları dayamak için yükseltici basamak bulunmalıdır. Çalışılan masalar, tezgahlar ergonomik yükseklikte olmalıdır.


arwen 18 Nisan 2006 03:02

YÜZ, GÖZ VE KULAK TEMİZLİĞİhttp://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/uremesagligi/sabun.jpg
Her sabah yataktan kalkıldığında su ile yüzün yıkanması gerekmektedir. Gece uykudan önce, yüzün sabunla yıkanarak temizlenmesi yüz derisi üzerindeki günün kirini arındırır. Cildin doğal kimyasal yapısına uygun sabunlar yüz temizliği için tercih edilmelidir.

Çoğu zaman görme keskinliğinin kaybedildiği farkedilmeyebilir. Bu nedenle düzenli aralıklarla göz muayenesi yaptırılmalıdır. Görme bozukluğu olanların gözlük yerine kontakt lens kullanması oldukça yaygındır. Bazı kişiler sadece göz rengini değiştirmek için estetik amaçlı kontakt lens kullanırlar. Kontakt lens kullanımında temizlik çok büyük önem taşımaktadır. Bu temizliğe ilk gün nasıl uyuluyorsa kontakt lens kullanıldığı sürece de aynı titizlikle uyulması gerekmektedir.

Bazen güzelliği daha belirgin hale getirmek için başta göz çevresi ve kirpikler olmak üzere makyaj amacıyla yüze sürülen çeşitli maddeler kullanmaktadır. Öncelikle bu maddelerin kaliteli olması çok önemlidir. Buna rağmen göz çevresinde ve yüzde mikrobik ya da allerjik sorunlarla karşılaşılabilir. Makyaj yapılıyorsa her akşam yatmadan önce muhakkak göz çevresinde ve yüzde kullanılan makyaj artıkları uygun krem ve solüsyonlar kullanılarak ya da su ve sabunla temizlenmelidir. Makyaj temizliğinde kullanılan malzemelerin niteliği de en az makyaj malzemeleri kadar önemlidir. Bu tür malzemeler yeterince kaliteli olmadığında cildin yıpranmasına, sivilce ve siyah noktaların oluşmasına hatta lekelenmelere yol açabilir.
Kulak temizliğinde kulak arkasının temizliği unutulmamalıdır. Kulak içine herhangi bir cisim sokulmamalıdır. Dış kulak yolunun zedelenmesi tehlikeli iltihaplanmalara neden olabilir.
Kulağa küpe takarken bunun kulakta allerji yapabileceği bilinmelidir. Bu nedenle kullanılacak küpelerin allerji yapma özelliği çok az olan altın ya da gümüşten yapılanları tercih edilmelidir.
Klipsi olmayan küpe kullananlar kulak memesinde delik açtırmaktadırlar. Bu deliği açarken kullanılan delici aracın ve peşi sıra takılan ip ya da halkanın mutlaka mikropsuz olması gerekir. Aksi takdirde kulak memesinde çok tehlikeli durumlara yol açabilecek iltihaplanmalar görülebilir. Ayrıca kulak memesine delik açılırken tek kullanımlık aletler kullanılmadığı taktirde bugün için çok yaygın hale gelmiş kan yolu ile bulaşabilen sarılık (hepatit B), AIDS (HIV) gibi, mikropların yol açtığı hastalıklara yakalanma tehlikesi vardır. Doğal olarak bu riskler kulak gibi vücudun başka yerlerine de takılan cildi delici takıların ve işlemlerin (dövme gibi) tümü için geçerlidir.


Mystic@L 19 Nisan 2006 18:26

Sağlıklı gözler için bol meyve yiyin

Gençlerin, ileri yaşlarda da dünyayı net görebilmeleri için bol bol meyve yemeleri gerek. Böylece görme kayıpları yüzde 36 azalıyor

bir kibrit kutusu lezzet


Gözlerimiz, sağlığımız konusunda bize çok önemli ipuçları verir. Gözlerimizde oluşan bazı sorunlar kimi zaman vücudumuzdaki çok önemli hastalıkların habercisi olabilirler.
Örneğin kataraktta, göz merceği saydamlığını kaybeder ve görme azalır. Glokom, göz içi basıncının yükselmesi nedeniyle görme sinirinin giderek zayıflamasına ve görme kaybına yol açar.
Erişkinlerde görülen göz hastalıklarının birçoğu daha az sıklıkla olmak üzere bebeklerde ve çocuklarda da görülebilir.



Saat: 00:04
Sayfa 1 / 15

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık