MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Edebiyat (https://www.msxlabs.org/forum/edebiyat/)
-   -   Halk Edebiyatı (https://www.msxlabs.org/forum/edebiyat/4618-halk-edebiyati.html)

GusinapsE 3 Nisan 2006 22:26

Halk Edebiyatı
 
HALK EDEBİYATI

Yazı dili olmayan toplumlarda sözle aktarılan kültür birikimi halk edebiyatını oluşturur. Bütün toplumlar belli dönemlerde bu tür ürünler vermiştir. Halk edebiyatı gelişmiş toplumlarda da yazılı edebiyatla birlikte varlığını sürdürür. Halk edebiyatının başlıca biçimleri halk şarkısı, halk türküsü, halk öyküsü, söylenceler, atasözü, bilmeceler ve büyülerdir.


Türk Halk Edebiyatı

Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra, halk arasında İslam öncesi Türk edebiyatı geleneğinin sürdürülmesiyle gelişen edebiyat türüdür. Türklerin İslam öncesi toplumsal yaşamlarında yönetenler ve yönetilenler arasında anlayış, düşünce ve ideal bakımından büyük farklılıklar yoktu. Ozanların sazla çalarak söyledikleri aşk ve doğa şiirleri, destan ve sagular bütün Türklerin duygularına sesleniyordu.
İslamiyet’in kabulünden sonra bu birlik bozuldu. Kentlerde kurulan medreselerde yetişenler kendilerini halktan ayrı tutmaya başladılar. Ayrıca yönetim, siyaset ve askerlik alanındaki etkinlikleri nedeniyle bazen devlet ve saray korumasında olan bir sınıf ortaya çıktı.
Divan Edebiyatı bu kesimden insanların duygu, düşünce ve zevklerini yansıtırken, Halk Edebiyatı bunların dışındaki kitlelerin beğeni, düşünce ve ideallerini yansıtma aracı oldu. Ama gerçek anlamda halk edebiyatı kavramı ancak 2’nci Meşrutiyet’ten sonra yerleşti ve halk geleneklerinin ürünleri olan yapıtlar bu dönemden sonra "Halk Edebiyatı" olarak adlandırılmaya başlandı.
Bu yapıtlar, genellikle öğrenim görmemiş köylüler, kasabalılar ya da kentliler ile yeniçeri ve tekke çevreleri gibi yine halktan kopmamış zümreler arasında, zaman içinde dinin, tasavvufun, tarikatların ve Divan Edebiyatı’nın etkisiyle değişikliklere uğramış eserlerdir.
İslamiyet’in kabulünden sonra anonim halk edebiyatının temel ürünleri sayılan atasözü, destan, masal, bilmece, mani, türkü, ağıt, mesnevi gibi türlerde büyük gelişme görüldü. Türk Halk Edebiyatı’nın ilk gerçek örnekleri Karahanlılar döneminde ortaya çıktı.
Kaşgarlı Mahmud’un "Divanü Lügati’t Türk" adlı eserindeki manzum örnekler Türk halk şiirinin temel biçimi olan dörtlüklerle söylenmiş ve genellikle yedili, sekizli ve on ikili hece ölçüleriyle düzenlenmişti. Bu eserde atasözleri de bulunuyordu. Yine Karahanlılar döneminde oluşmuş "Satuk Buğra Halk Destanı" ve 11 ve 12’nci yüzyıllarda Türkistan’da Yedisu bölgesinde doğduğu sanılan eski Türk destanlarından motifler taşıyan Manas Destanı da bu dönem halk edebiyatının önemli eserleri arasındadır.

Türk Halk Edebiyatında Hece

Türk Halk Edebiyatı nazımda hece ölçüsüne (veznine) dayanır. Bu nedenle hece ölçüsünün tanımlanması gerekir. Hece, tek bir sesli hafrten ya da bu sesli harfin başına ya da sonuna gelen bir ya da birden çok sessiz harften oluşan ses öbeğidir. Örneğin, o, ot, bir, git, kırk gibi. Kapalı ya da engelli denilen heceler sessiz harfle, açık ya da engelsiz heceler sesli harfle biter. kaynak :muzaffer günay okulu: istanbul imamhatip lisesi 9/a no:4022

Türk Halk Edebiyatında Hece Ölçüsü

Şiirde mısralardaki hece sayısının eşit olmasına dayanan ölçüdür. Türkçe’nin yapısına uygun bir ölçüdür. Hecelerin sayısı parmakla sayıldığı için "parmak ölçüsü" adıyla da bilinir. Türkçe’de heceler uzunluk kısalık bakımından hemen hemen aynı değerdedir. Bu yapısal özellik şiirde hece ölçüsünün kolayca kullanılmasına imkan verir. İlk yazılı Türk edebiyatının ürünleri olarak bilinen Göktürk Yazıtları’nda şiir bulunmamasına rağmen şiirsel özellikler taşıyan ve hece ölçüsüne uyan bölümler vardır. Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t Türk eserindeki şiirler de hece ölçüsüyle yazılmışlardır. Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra divan edebiyatı ve aruz ölçüsünün yaygınlaşması hece ölçüsünün yalnızca tekke ve aşık edebiyatına özgü bir ölçü olmasına yol açtı.
Hece ölçüsünde kalıbı dizelerdeki hecelerin sayısı belirler. Her dizesinde 11 hece bulunan bir şiirin kalıbı "11’li hece ölçüsü" olarak gösterilir. Bir hecenin belli bölümlere ayrılmasına "durgulanma", bu bölümlerin okuma sırasında hafifçe durularak vurgulanan yerlerine de "durak" denir. Kalıplar 2’liden başlayarak 20’lilere kadar çıkar. Az heceli, yani 2’liden 6’lıya kadar kalıplar tekerleme, atasözü, bilmece gibi ürünlerin şiirsel parçalarında uyum öğesi olarak yer alır. Bu tür kısa kalıpların durakları dizenin sonundadır.
Hece ölçüsünde durağın önemi büyüktür. Bir kalıp en az 2, en çok 5 duraklı olabilir. Bir durakta bulunan hece sayısı ise 1 ile 10 arasında değişir. Hece kalıpları duraklar ve duraklardaki hece sayıları bakımından bölümlenir. Bu kalıplar içinde en çok kullanılanlar 7’li, 8’li, 11’li ve 14’lü olanlardır. 7’li ölçü daha çok mani türünde kullanılmıştır. 8’li kalıp semai, varsağı, destan ve türkülerin ölçüsüdür. 11’li ölçü ise başta koşma ve destan olmak üzere aşık ve tekke debiyatı şiirlerinde kullanılmıştır. 14’lü hece ölçüsüne ise daha çok tekke şiiri ve çağdaş Türk şiirinde rastlanır.

Tasavvuf veya Tekke Edebiyatı

Halk edebiyatının "tasavvufi halk edebiyatı" ya da "tekke edebiyatı" denilen türü 12’nci yüzyılda Ahmed Yesevi ile başladı. Ama Anadolu’nun bu alandaki ilk ve en büyük şairi Yunus Emre’dir. Anadolu’da 19'uncu yüzyıla değin çeşitli tarikatlarla gelişen bu edebiyat geleneğinin sürmesinde en önemli rolü Alevi-Bektaşi ve Melami-Hamzavi şairler oynadı.
Tekke edebiyatı şairleri, yalın bir dille, hece ölçüsüyle ya da aruzun heceye yakın yalın kalıplarıyla şiirler yazdılar. Tekke şiirinin genel adı, özel bestelerle okunan ve tarikatlara göre değişik isimlerle anılan ilahilerdi. Nazım birimi dörtlüktü. Ama gazel biçimde yazılmış ilahiler de vardır. Bu edebiyatın düzyazı biçimini ise evliya menkıbeleri, efsaneler, masallar, fıkralar ve tarikat büyüklerinin yaşamlarını konu alan yapıtlar oluşturur.

Aşık Edebiyatı

Halk edebiyatının aşık adı verilen halk sanatçılarının ürünlerinden oluşan ve 16’ncı yüzyılın başlarında ortaya çıkan "aşık edebiyatı" türünde ise söz ve müzik birbirini tamamlayan iki unsurdur. Günümüzde varlıklarını sürdüren aşıklar, bir yandan eski destan geleneğini yaşatırken, bir yandan da doğaçlama aşk şiirleri söyler, başka sanatçıların ürünlerini yayar, çeşitli törenlerde bir eğlence unsuru olarak yer alırlar. Aşık şiirinin nazım biçimi de dörtlük olmakla birlikte dize sayısı çoğalıp azalabilir.
Bu edebiyatın başlıca türleri destan, güzelleme, taşlama, koçaklama, ağıt ve muammadır.Uyak yapısı bakımından koşma,semai,varsağı gibi kısımlara ayrılır.Genellikle yalın ve yapmacıksız bir dil kullanılan aşık şiirinde yinelemeler, boş tekerlemeler, ölçü ve uyak tutturmada kolaylık sağlayan yakıştırmalar bulunur.Mısra sonlarındaki ses benzerliklerini sağlamak için kullanılan bu yinelemelere ayak denir


Halk Edebiyatı Türleri


Düzyazı Türleri
Nazım Şekilleri


GusinapsE 4 Nisan 2006 01:50

DESTAN
 
DESTAN

Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatan ve genellikle birkaç bölümden oluşan manzum yapıtlardır. Bilinen en eski edebiyat türlerinden biridir. Mitoloji, efsane, folklor ve tarihi öğeler içerir. Destanlar ve destansı öyküler ilkçağlardan beri dünyanın her yerinde gelenekleri sonraki kuşaklara aktarmak için kollektif olarak yaratılmış edebi biçimlerdir.


Destanların Ortak Özellikleri

Hepsinde yarı tanrısal nitelikler taşıyan bir ya da birçok kahramandan söz edilir. Destan bu kahramanın eylemleri üzerine kurulmuştur. Olaylar çok geniş bir kozmik coğrafya üzerinde geçer. Bir destanın dünyası ortaya çıktığı zaman içinde düşünebilecek her şeyi barındıran bütünsel, çok yönlü bir dünyadır. Hemen bütün destanlarda uzun yolculuklar anlatılır. Çoğu destanda olaylara doğaüstü yaratıklar da katılır. Kişiler, olaylar, doğal varlıklar hep gerçek yaşamdaki boyutlarından daha büyük, daha zengindir. Özellikle sözlü destanlarda uzun anlatı, betimleme (tanımlama) ve konuşma bölümleri bulunur. Öykü içinde öyküye yer verilir. Törensel söyleyişler ve kamusal duyarlılık hakimdir. Gerçek yaşamın yansımaları da destanların içinde bazen realistik çoğu zaman da stilize edilmiş halde bulunur. Destan sahiplerinin yaşadıkları doğal çevreye ilişkin bilgiler edinmek mümkündür.


Destan Türleri

Destanlar temel olarak iki gruba ayrılır:

A. Sözlü Destanlar: Yazının henüz bulunmadığı ve yaygınlaşmadığı bir kültürde doğan ve kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarıldıktan sonra yazıya geçirilen destanlardır. Ozan ve şarkıcıların değişik zamanlarda söylediği şarkı ve şiirlerin bütünleşmesi ve işlenmesiyle oluşturulurlar. Örnekler:
  • Gılgamış: MÖ 3000 yıllarında Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır. Bilinen en eski destandır. Babil ve Akad toplumlarınca da benimsenmiştir. Ama bugüne kalan en eksiksiz biçimi Sümer toplumunda ortaya çıkmıştır. Zalim Uruk kralı Gılgameş’in ölümsüzlük arayışını anlatır. Gılgameş ve arkadaşı Enkidu ile birlikte uzun arayışlardan sonra ölümsüzlük otunu bulur, ama bir yılana kaptırır.
  • Ilyada ve Odysseia: MÖ 11-12’nci yüzyıllarda geçtiği sanılmaktadır. Homeros destanları olarak bilinirler. Yunan Yarımadası’ndaki Akhalar’ın, Anadolu’daki İon krallıklarına saldırısı ve Akha kral ve prenslerinin daha sonraki serüvenleri anlatılır. Özellikle Odysseia, Yunan Tragedyası ve Batı edebiyatının önemli bir kaynağıdır.
  • Beowulf: Eski İngilizce halk destanı Beowulf
  • Heldenlieder: Eski Almanca kahramanlık türküleri
  • Nibelungenlied: Almanya
  • Kudrunlied: Almanya
  • Chanson de Geste: Fransa (kahramanlık şarkısı)
  • Chanson de Roland: Frank kralı Charlemagne’ın savaşlarını anlatır
  • El Cantar de Mio Cid: İspanya
  • Mahabharata: Hindistan
  • Ramayana: Hindistan
  • Heike Monogatari: Japonya
B. Edebi Destanlar: Belirli bir yazar tarafından eski örneklere uygun olarak ve okunmak üzere kaleme alınmış destanlardır. Örnekler:
  • Vergilius’un Aeneis’i: MÖ 29-19’uncu yüzyılları kapsar. Troyalı Aeneias’in uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra Latin ülkesine gelerek Lavinium kentini kurması anlatılır. Lavinium sonradan Alba Langa ve Roma kentlerinin yerine kurulan ilk kenttir.
  • Milton’un Kayıp Cennet'i (Paradise Lost): İnsanın cennetten kovuluşu ve tanrının şeytanla mücadelesini anlatır.
  • Dante’nin İlahi Komedya'sı (La Divina Commedia): MS 1310-1321 yılları arasında yazılmıştır.
Türk Edebiyatında Destan

Asya kıtasının çeşitli bölgelerinde yaşayan Türk boyları arasında zengin bir destan geleneği vardır. Bilinen Türk destanları arasında en eskisi Yaradılış Destanı’dır. Altay Türkleri arasında söylenmektedir. V. Radlov tarafından saptanıp yazıya geçirilmiştir.

Alpamış Destanı Orta Asyanın bütününde bilinir; en cok basımı yapılmış destandır. *[[1]]

Saka Destanı, İskit Türkleri’ne aittir. Bu destan zinciri içinde Alp Er Tunga ve Şu parçaları bulunur. Bunlar Kaşgarlı Mahmut’u Divanü Lugati-t-Türk adlı eserinde yer almıştır.

Oğuz Kağan Destanı 14’üncü yüzyılda derlenmiş özet nitelikte bir metindir. Oğuz Kağan’ın doğumu ve üstün nitelikleri, askeri başarıları ve ülkeyi oğulları arasında pay edişi anlatılır.
Oğuz Türkleri’nden günümüze gelen tek destan metni ise Dede Korkut Kitabı’dır. Bayındır Han soyundan geldikleri sanılan Akkoyunlular’ın egemen olduğu Kuzeydoğu Anadolu’daki olaylar ve Müslüman Oğuzlar’ın yaşamı anlatılır.

Göktürk Destanları çeşitli parçalardan oluşmuştur. Bozkurt parçasında Göktürkler’in bir boz kurdun soyundan geldikleri, Ergenekon parçasında ise Ergenkon’a sığınmaları, çoğalıp buraya sığmayınca dağı eriterek dış dünyaya çıkmaları anlatılır. Köroğlu parçasında, göçebe Oğuzlar’ın Horasan ve Hazar’da İranlılarla savaşlarından sözedilir. Bunlardan biri de Ergenekon Destanıdır.

Manas Destanı’nda Kırgız Türkleri'nin putperest Kalmuk ve Çinliler’le savaşları vardır.

Anadolu Türk destanlarından Saltukname(Saltuk-nâme), Sarı Saltuk, Batı Anadolu ve Rumeli olayları anlatır.

Cengiz Han Destanı, Moğol istilasından sonra Kıpçak bozkırlarında ve eski Uygurların yaşadığı bölgelerdeki olayları anlatır.

Timur Destanı, Timur’un savaşları ve kişiliğine yer verir.

Danişmend Gazi Destanı’nda Türklerin Anadolu’yu ele geçirmeleri anlatılır.

Battal Gazi Destanı’nda da Anadolu’daki Türk-Bizans savaşları yer alır.


GusinapsE 4 Nisan 2006 18:13

Masal
 
Masal

Olağanüstü öğe, kahraman ve olaylara yer veren öykülerdir. Masal terimi öncelikle, Sindirella, Çizmeli Kedi gibi sözlü geleneğin ürünleri olan halk öykülerini kapsar. Ama sözlü gelenekle ilişkisi olmayan edebi yönü ağır basan bazı eserler de bu türün içinde yer alır. Halk masalları 4 temel grupta toplanır. Hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masallar, güldürücü öyküler, zincirlemeli masallar.
Hayvan masalları genellikle kısa masallardır. Lafontaine masalları bu türün en güzel örnekleridir. Şeyhi’nin Har-name adlı eseri de Divan edebiyatındaki hayvan masalları türüne görmek gösterilebilir.
Olağanüstü masallarda, olağan varlıkların yanı sıra cin, peri, dev, ejderha gibi olağanüstü varlıklara da yer verilir. Gerçekçi masalların başlıca kahramanları ise padişahlar, vezirler, prenses ve prensesler, zenginler, hırsızlar ya da haydutlar gibi gerçek hayattaki kişilerdir.
Güldürücü masallar okuyan ve dinleyeni eğlendirmeyi amaçlayan masallardır.
Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbirine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay art arda sıralanır


Destan

Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatan ve genellikle birkaç bölümden oluşan manzum yapıtlardır. Destanlar ve destansı öyküler ilkçağlardan beri dünyanın her yerinde gelenekleri sonraki kuşaklara aktarmak için kollektif olarak yaratılmış edebi biçimlerdir. Halk edebiyatında Yaradılış Destanı, Karahanlılar döneminde oluşmuş "Satuk Buğra Halk Destanı", 11 ve 12’nci yüzyıllarda Türkistan’da Yedisu bölgesinde doğduğu sanılan Manas Destanı, Oğuz Kaan Destanı, Dede Korkut Kitabı, Cengiz Han Destanı, Timur Destanı, Danişmend Gazi Destanı ve Battal Gazi gibi destanlar günümüzde bile bilinirler.


Kahramanlık öyküleri
Soylu savaşçıların ve hükümdarların kahramanlıklarını dramatik bir üslupla işleyen öykülerdir. Konuları, bakış açıları ve üsluplarıyla kahramanlı şiirinin düzyazıdaki karşılığıdır. Sözlü ve yazılı olabilirler. Anlatılmak üzere üretilmişlerdir. Bu tür öykülerde sözlü gelenekteki birçok kalıp kullanılır. Türk Edebiyatı'nda bu tür öykülere sık rastlanır. Sözlü gelenekteki destanların yanı sıra Hazreti Muhammed’in zaferleri, Hazreti Ali’nin devlerle çarpışması ve inanılmaz kahramanlıkları konu alan halk öyküleri vardır.



Hikaye
Kaynağını gerçek yaşamdan alan, anlatıya sazın-ezginin eşlik ettiği, ses ve mimiklerin kullanıldığı uzun soluklu anlatım türüdür. Boyutları açısından ikiye ayrılırlar: 1. Efsaneden, masaldan ya da gerçek yaşamdan alınmış, bir tek olay çevresinde geçen yapısı basit, kısa hikâyelerdir. Türküleriyle birlikte en çok iki saatlik anlatma süresi vardır. 2. Daha çok kalabalık kişileri, birbiri ardından gelen beklenmedik durumları ve bunun sonucu olarak da az çok çapraşıklaşan olayları birbirine ekleyerek anlatıya uzun bir süre sağlayan hikâyeler. Bu hikâyeler 1-7 gece devam edebilir


GusinapsE 5 Nisan 2006 22:35

Fıkra. Halk Öyküsü
 
Halk öyküsü

Geleneksel bir içeriği olan, kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan öykülerdir. Söylencelerle halk öyküleri arasında kesin bir ayırım yoktur. Kimi öyküler söylence olarak gelişmiş, aktarılmıştır. Çeşitli öykü türlerinde belli motifler, örneğin hayvanlar, sınamalar, belli kalıp olaylar yer alır. Halk öykülerinin başlıca türleri masallar, efsaneler, dini kişilerle ilgili anlatılanlar, hayvan öyküleri, kahramanlık öyküleri ve fıkralardır.

Fıkra
Yaşamsal olaylardan hareketle anlatılan, anlatılanlardan bir sonuç çıkarma amacında olan, nükte, hiciv, mizah unsuru barındıran kısa sözlü ürünlerdir.

Atasözü
Atalarımızdan günümüze kadar ulaşan, belirli bir yargı içeren, söyleyeni belli olmayan düz konuşma içinde kullanılan sözlerdir.
Ç==Atasözü Örnekleri==
Türk atasözü Ağaç yaşken eğilir. Çin atasözü Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa o yerde güneş batıyor demektir. Çerkez atasözü Çoban kötü olursa koyunları kuzgun dahi götürür.

Deyimler
Asıl anlamlarından uzaklaşarak yeni kavramlar meydana getiren kalıplaşmış sözlerdir. İki veya daha çok kelimeden kurulu bir çeşit dil ifadesi olan bu sözler, duygu ve düşüncelerimizi dikkati çekecek biçimde anlatan isim, sıfat, zarf, basit ve birleşik fiil görünüşlü gramer unsurlarıdır.


GusinapsE 5 Nisan 2006 23:24

HALK EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ
 
HALK EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ

Kahramanlık şiirleri

Yine soylu savaşçılarla, hükümdarların kahramanlıklarını ağırbaşlı, yüce, dramatik bir üslupla, belirli biçimsel kurallara bağlı kalarak anlatan şiirlerdir. Genellikle tek tip çalgı eşliğinde okunur ya da hal şarkısı olarak söylenirler. Halk ozanlarının yapıtları aracılığıyla kuşaktan kuşağa nakledilirler. Halk edebiyatında yiğitlik, yurt sevgisi gibi konuları ya da tarihsel olayları coşkulu bir anlatımla işleyen kahramanlık şiirleri vardır. Şiir, destan ve koçaklama türünde yazılmışlardır.


Halk şarkısı

En eski halk edebiyatı biçimlerinden biridir. Sözlü gelenek içinde yaşayan, daha çok duyarak, yani kulaktan öğrenilen ve alilerle sınırlı toplumsal gruplar içinde yayılan şarkılardır. En belirgin özelliği, günlük yaşamdaki etkinliklerle yakın ilişkili olmasıdır. Köylerde bu tür etkinlikler ekin, hasat, harman, iplik eğirme, dokuma, bebek uyutma, içki, oyun oynama gibi etkinliklerdir. Halk şarkılarının haber ve dedikodu iletmek, yerel tarihle, aile kütüklerini belgelemek, bir topluluğun bilgi ve edebiyat birikimini korumak, sürdürmek gibi işlevleri de vardır.



Koşma

Halk edebiyatımızda doğa, aşk, ölüm, ayrılık, yiğitlik, toplumsal olaylar gibi konuların işlendiği en sık kullanılan şiir türü. Dörder dizelik bendlerden oluşur. Bend sayısı genellikle 3, 5 arasındadır. Hece ölçüsünün 6+5 veya 4+4+3 duraklı 11’li kalıbıyla yazılır. Şair koşmanın son bendinde ismini ya da mahlasını söyler. Koşmalar dile gitirilen duygular ve söylenişlerine göre koçaklama, güzelleme, taşlama, ağıt gibi isimler alır. Karşılıklı konuşma şeklinde yani "dedim" "dedi" diye başlayan dizelerle de söylenebilir. Bu tür koşmalara "mürâcaa" ismi verilir. Bütün kafiyeleri cinaslı olan koşmalara "tecnis" denir.

ÖRNEK KOŞMA: Karacaoğlan

ÖRNEK MÜRÂCAA KOŞMA: Kul Nesimi

ÖRNEK TECNİS KOŞMA:

Derd-i dilim arttı yârimin derdim
Seksende doksanda yüzde seyr eyle
Gonca güllerini yârimin derdim
Gerdanda dudakta yüzde seyr eyle

Sel gelince yıkılırmış yar dedim
Al hançeri vur sineye yâr dedim
Yeter cevr ü cefa etme yâr dedim
Cism ü bedenimi yüz de seyr eyle

Çeşmîyâ bin gazel yazdım dîvâne
El bağladım yâre durdum dîvâne
Dedi var yıkıl git behey dîvâne
Aşkın deryasında yüz de seyr eyle

Çeşmi

Koşmalar ezgilerine göre ve yapılarına göre olmak üzere ikiye ayrılır.


Ezgilerine göre koşmalar: Özel bir zegiyle okunurlar ve hece sayısı dikkate alınmaz. Ankara koşması, Acem koşması, Kerem, kesik Kerem, Gevherî, Sümmâni koşması gibi.

Yapılarına göre koşmalar: Koşmalar yapılarına göre 7’ye ayrılır.

Düz koşma: Âşık edebiyatında en sık kullanılar tür. Adi koşma olarak da adlandırılır.

Yedekli koşma: İki şekli vardır. İlki koşma-mani halidir. Koşma bendlerinin arasına aynı kafiyede bir bayati bendi ya da 7 heceli bend girer. İkincisi yedekli 5’li koşma diye adlandırılır. 8’li hece ölçüsüyle yazılır. İlk bend 5, ikinci ve yedek sayılan bend 4 dizelidir.

ÖRNEK KOŞMA-MANİ: Zülalî

Musammat koşma: Divan edebiyatındaki musammat gazele benzer. İç kafiyeli koşmalardır. Her dizenin birinci ve ikinci kısımları kafiyelidir. 6+5 duraklı kalıpla yazılır.

ÖRNEK MUSAMMAT KOŞMA: Miratî

Ayaklı koşma: İlk bendin dize sonlarına, diğer bendlerin ise sadece son dizelerine ziyade eklenerek oluşturulur. Ziyadeler 5 hecelidir. Genellikle musammat koşma şeklinde yazıldıklarından musammat ayaklı koşma da denir.

ÖRNEK AYAKLI KOŞMA: Gedâyî

Zincirleme koşma: Bendlerinin dördüncü dizesinin kafiyesi bir sonraki bendin ilk dizesinin başında tekrarlanan koşmalardır. Genellikle destanlarda kullanılır.

ÖRNEK ZİNCİRLEME KOŞMA: Zülalî

Zincirleme ayaklı koşma: Zincirleme koşmalara ziyadeler eklenerek yazılır.

Koşma şarkı: Her bendinin dördüncü dizelere aynı olan kavuştaklı koşmalardır.


GusinapsE 6 Nisan 2006 17:01

Türkü
 
Türkü
Türkiye’nin sözlü geleneğinde, bir ezgi ile söylenen halk şiirinin her çeşidini göstermek için en çok kullanılan ad "türkü"dür. Özel durumlarda ya da ezginin, sözlerin çeşitlemesine göre ninni, ağıt, deyiş, hava adları da kullanılmaktadır. Türk halk edebiyatı nazım şekli ve türüdür. Ezgisi yönüyle diğer halk şiiri türlerinden ayrılır. Türküler genellikle anonimdir. İsimleri bilinen saz şairlerinin söyledikleri de giderek halka mal olmuştur. İlk türkü söyleme "Türkü yakmak" diye anılır. Türkü adı Türk sözcüğüne Arapça "ı" eki eklenmesiyle ortaya çıkmıştır. "Türk’e özge" anlamına gelir.
Türkü, Türk halk şiirinin en eski türlerindendir. Bu kelime ilk defa XV. Yüzyılda Doğu Türkleri tarafından kullanılmıştır. Hikmet Dizdaroğlu, Anadolu’da türkünün ilk örneğini Öksüz Dede’nin verdiğini belirtir. Türküler genellikle hece vezninin 7, 8 ve 11’li kalıplarıyla kıtalar halinde söylenir. Her kıta türkünün asıl sözlerinin bulunduğu bend ile nakarattan meydana gelir. Nakarat her bendin sonunda tekrarlanır. Bu kısım bağlama veya kavuştak diye de bilinir. Türküleri kesin ayrıma sokmak güçtür. Bir yörede yakılan türkü diğer bir yöreye şekli ve söyleniş biçimi değişerek geçebilir. Türküler ezgilerine, konularına ve yapılarına göre ayrılır.


1. Ezgilerine Göre Türküler

a. Usulsüzler: Uzun havalardır. Divan, koşma, hoyrat gibi çeşitlere ayrılır.

b. Usullüler: Oyun havalarıdır. Bu türe Konya’da oturak, Urfa’da kırık denilir.


2. Konularına Göre Türküler:

Ninniler ve çocuk türküleri, tabiat üzerine türküler, aşk türküleri, kahramanlık türküleri, askerlik türküleri, tören türküleri, iş türküleri, eşkıya türküleri, acıklı olaylarla ilgili türküler, güldürücü türküler, karşılıklı söylenen türküler, oyun türküleri, ağıtlar.


3. Yapılarına Göre Türküler:
a. Mani kıt’alarından kurulu türküler: Birbirleriyle ilgili konularda söylenmiş manilerin sıralanarak ezgiyle okunmasından meydana gelir.
b. Dörtlüklerle kurulu türküler.

ÖRNEK:

HAVADA BULUT

Havada bulut yok bu ne dumandır
Mahlede ölüm yok bu ne figandır
Adı Yemen’dir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir

Burası Muş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep nedendir

Kışlanın önünde redif sesi var
Bakın çantasına acep nesi var
Bir çift kundurayla bir de fesi var

Adı Yemen’dir gülü çimendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Muş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep nedendir

HAM MEYVE

Çamlığı başında tüter bir tütün
Acı çekmeyenin yüreği bütün
Ziyamın atını pazara çekin
Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler

Uzun olur gemilerin direği
Yanık olur anaların yüreği
Ne sen gelin oldun ne ben güveyi
Onun için açık gider gözlerim

Ham meyveyi kopardılar dalından
Beni ayırdılar nazlı yârimden
Eğer yârim tutmaz ise elimden
Onun için açık gider gözlerim

Benim yârim yaylalarda oturur
Ak ellerin soğuk suya batırır
Demedim mi nazlı yârim ben sana
Çok muhabbet tez ayrılık getirir


GusinapsE 7 Nisan 2006 02:08

Tekerleme
 
Tekerleme

Sözlüklerde "ağızda yuvarlanan söz, saçma sapan söz, eşsesli kelimelerle kurulu konuşma" anlamlarına gelen tekerleme masal, hikaye, bilmece, halk tiyatrosu gibi bazı edebi türler içinde veya bağımsız olarak söylenen ölçülü ve kafiyeli sözlerdir. Çokluk çocuk folklorunda hoşça vakit geçirmek, konuşma kabiliyeti kazanmak, oyunlarda eş ve ebe seçmek için bu yola başvurulur. Masal tekerlemesi, oyun tekerlemesi gibi adlar alırlar. En çok çocuk oyunlarında, masalların baş, orta ve sonunda söylenirler. Yöreye göre değişik isimle de söylenirler. Doğu Anadolu’da döşeme, Güney Anadolu’da sayışma denir. Karagöz ve ortaoyununda muhavere, çocuk oyununda ebe, çıkarmada ise sayışma diyebiliriz. Türk edebiyatında ilk tekerleme örneklerine XI. yüzyıldan itibaren rastlanır. Divanü Lügati’t Türk’te bazı tekerlemeler yer alır.

ÖRNEK TEKERLEME:

Yağ yağ yağmur
Tarlada çamur
Teknere hamur
Ver Allahım ver
Sellice yağmur

Evvel zaman içinde
Kalbur zaman içinde
Deve tellal iken
Sinek berber iken
Ben annemin babamın beşiğini
Tıngır mıngır sallar iken
O yalan bu yalan
Fili yuttu bir yılan
Bu da mı yalan...

Tekerleme

Âşık fasıllarında, saz şairlerinin yaptıkları şiir yarışmaları. Halk dilinde tekerleme, âşıklar arasında tekellüm olarak adlandırılır. Bu tür şiirler ya söylenmesi zor sözcüklerden meydana getirilir ya da darayak şeklindedir. Ayak daraldıkça kafiye bulmak zorlaşır. Âşıklardan biri fasal aralarında tekerlemeye başlar ve yeni bir ayak açar.

ÖRNEK TEKERLEME: Kâtibî



Mani
Başta aşk olmak üzere hemen her konuda yazılabilen bir halk edebiyatı nazım türü. Çoğunlukla 7 heceli dört dezilek bir bendden meydana gelir. Ama dizeleri 4-5-8-10-14 heceli kalıplarla söylenmiş maniler de vardır. Birinci, ikinci dördüncü dizeler birbirleriyle kafiyeli, üçüncü dize serbesttir. Yani kafiye dizilişi aaxa'dır. Aaaxa düzeninde maniler de var. İlk iki dize hazırlık dizeleridir. Son iki dize ile anlam bağlantısı yoktur. Asıl anlatılmak istenen son iki dizede verilir. Bir çok mani çeşidi vardır. En çok kullanılanlar düz ya da tam mani, kesik mani, cinaslı mani, yedekli mani, artık mani’dir.
Düz mani: Yedişer heceli dört dizeden oluşur. Kafiyeleri çokluk cinassızdır.

ÖRNEK MANİLER:

Akşamlar olmasaydı
Badeler dolmasaydı
Yâr koynuna girince
Hiç sabah olmasaydı

A benim bahtiyarım
Gönülde tahtı yârim
Yüzünde göz izi var
Sana kim baktı yârim

Anne demeye geldim
Kaymak yemeye geldim
Meramım kaymak değil
Yâri görmeye geldim

Bağlarında üzüm var
Mor şalvarda gözüm var
Kaçma yârim uzağa
Sana bir çift sözüm var

Dağlarda gezer oldum
Okuyup yazar oldum
Ben bir güzel uğruna
Kuruyup gazel oldum

Hıçkırık tuttu beni
Tuttu kuruttu beni
Elin oğlu değil mi
Gitti unuttu beni

Kahve Yemen’den gelir
Bülbül çimenden gelir
Ak topuk beyaz gerdan
Her gün hamamdan gelir

Kesik mani: Birinci dizesi 7 heceden az, anlamlı ya da anlamsız bir sözcük grubu olan maniler. Bu kesik dize sadece kafiyeyi hazırlar. Eğer meydan ve kahvehanelerde söylenen ve ilk dizeleri "aman aman" ünlemi ile doldurulan manilerse bunlara İstanbul manileri denir.

ÖRNEK KESİK MANİ:
Karaca
Aldım aşkın tüfeğin
Vurdum bir kaç karaca
Dünyada bir yâr sevdim
Kaşı gözü karaca

Dağ bana
Bahçe sana bağ bana
Değme zincir kâr etmez
Zülfin teli bağ bana

Ayağı
Kuşlardan bir kuş gördüm
Var başında ayağı
Üstad manici isen
Aç maniden ayağı

Cinaslı mani: Kesik manilerde eğer kafiye cinaslı ise bunlara cinaslı mani denir.

Yedekli mani: Düz maninin sonuna aynı kafiyede iki dize daha eklenerek söylenen maniler. Cinaslı kafiye kullanılmaz, birinci dizeleri anlamlıdır. Yedekli maniye artık mani de denir.

ÖRNEK ARTIK MANİ:

Ağlarım çağlar gibi
Derdim var dağlar gibi
Ciğerden yaralıyım
Gülerim çağlar gibi
Her gelen bir gül ister
Sahipsiz bağlar gibi

Tası yok tası yok
Ne viran çeşme imiş
Su içecek tası yok
Yıkıldı viran gönlüm
Yapacak ustası yok
Şu vefasız dünyanın
Ucu var ortası yok


GusinapsE 7 Nisan 2006 18:09

Deyiş, Ninni, Agıt
 
Deyiş:

İki kişinin karşılıklı söylediği manilerdir. Soru yanıt şeklinde düzenlenir. Bir başka kişinin ağzındanmış gibi aktarıldığı şekilleri de vardır.

ÖRNEK DEYİŞ:

Adilem sen naçarsın
İnci mercan saçarsın
Dünya deniz olanda
Gönlüm nere kaçarsın

Ağam derim naçarım
İnci mercan saçarım
Dünya deniz olunca
Ben kuş olup kaçarım

Adilem sen naçarsın
La’l ü gevher saçarsın
Ben bir şahin olunca
Yavrum nere kaçarsın

Ağam derim naçarım
La’l ü gevher saçarım
Sen bir şahin olunca
Ben yerlere kaçarım

Adilem sen naçarsın
La’lü gevher saçarsın
Ben azrail olunca
Kuzum nere kaçarsın

Ağam derim naçarım
La’l ü gevher saçarım
Sen azrail olunca
Ben cennete kaçarım



Ninni
Çocuğun uyumasının sağlanması ya da ağlamasının durması için, sade bir dille ve hece ölçüsüne göre ezgili olarak söylenen ürünler. Söyleyeni belli olmayan bu ürünler dörtlüklerden ve nakarat bölümlerinden oluşur. Özel bir beste ile söylenir. Bu sözler annenin o andaki ruh durumunu yansıtır. Ninniler genellikle mani türünde bir dörtlükten meydana gelen bir çeşit türküdür. Ninni, Divanü Lügati’t Türk de "balubalu" diye adlandırılır. Öteki Türk boylarında değişik isimler verilmiştir.

ÖRNEK NİNNİ:

Dandini dandini danalı bebek
Elleri kolları kınalı bebek
Benim oğlum nazlı bebek
Uyusun yavrum ninni
(Manisa yöresinden)

Çaya vardım çay susuz
Çadır kurdum yaylasız
Benim yavrum pek huysuz
Ninni yavrum ninni
(Denizli yöresinden)

Ağıt
Doğal afetler, ölüm, hastalık vb. çaresizlikler karşısında korku, heyecan, üzüntü, isyan gibi duyguları ifade eden ezgili ürünlerdir. Ağıt söyleme işine ağıt yakma, ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denilmektedir.

ÖRNEK AĞIT: Celali


GusinapsE 8 Nisan 2006 00:48

İlahi
 
İlahi

Tanrıyı övmek, ona yakarmak için söylenilen dini şarkılara ilahi denir. Tekke edebiyatında ise din ve ahlakla ilgili şiirler ilahi adıyla tanımlanır. Hem koşma, hem semai biçiminde ve hem hece hem de aruz ölçüsüyle yazılmış şiirlerdir. Hece ölçüsünde 7, 8 ve 11’li kalıplar tercih edilmiştir. İlahi yazarı halk şairleri içinde ilk akla gelen Yunus Emre’dir. Daha sonra Eşrefoğlu Rumi, Niyazi-i Mısrai, Aziz Mahmut Hüdayi, Yunus Emre’nin etkisinde kalarak ilahiler yazmışlardır. Bektaşi ilahilerine "nefes", Alevi ilahilerine "nefes", "deme", "deyiş", Mevlevi ilahilerine "ayin", Gülşeni ilahilerine "tapuğ", Halveti ilahilerine "durak", diğer tarikatlar da ise cumhur veya ilahi adı verilir. Dörtlüklerle yazılanlarda kafiye düzeni koşmaya, beyitlerle yazılanlarda kafiye düzeni gazele benzer.
Giriş bölümüne zemin, gelişme ve sonuç bölümüne miyan denir. Bu ikisinin arasında nakarat bölümleri bulunur. Müzik parçası olarak bakıldığında zemin-nakarat-meyan-nakarat sistemindeki bir kalıba uyarlar. Toplu halde seslendirilmek için bestelenmiş ilahiler "cumhur ilahi" diye bilinir. Solo ilahilerde de koronun söylediği parçaya "cumhur" adı verilir. İlahiler okundukları yer ve zamana göre cami ilahisi, tekke ilahisi, mektep ilahisi, ramazan ve muharrem ilahisi, Mekke ilahisi, Kadir Gecesi ilahisi gibi adlarla anılır.

ÖRNEK İLAHİ: Yunus Emre




Semai

Halk şiirinde hecenin sekizli ölçüsü ile koşma biçiminde düzenlenen ve özel bir ezgi ile söylenen şiirlerdir. Genellikle en az üç, en fazla beş dörtlükten oluşurlar. Çoğunlukla doğa, güzellik, ayrılık. kavuşma gibi duygusal ve lirik temaları işlerler. Semainin hece ölçüsünün yanında aruz kullanılarak yazılanları da vardır.


Misafir 8 Nisan 2006 00:58

Edebiyat Ödülleri

ÜLKEMİZDEKİ ÖNEMLİ EDEBİYAT ÖDÜLLERİ

Necatigil Şiir Ödülü
Şair Behçet Necatigil'in adına ailesi tarafından kurulan ödül, 1980'den beri her yıl şairin ölüm yıldönümü olan 13 Aralık'ta açıklanıyor.

Orhan Kemal Roman Armağanı
Yazarın ölüm yıldönümlerinde (2 Haziran) açıklanan armağan, bir önceki yılın yayınlanmış romanlarından birine verilir.


Sait Faik Hikaye Armağanı
Yazarın ölümünden sonra annesi Makbule Abasıyanık, oğlunun kitaplarının gelirinden karşılanmak, Sait Faik'in ölüm yıldönümlerinde (11 Mayıs) bir önceki yılın en beğenilen hikaye kitabına verilmek üzere bir Sait Faik Armağanı kurdu (1955).

Sedat Simavi Edebiyat Ödülleri
Sedat Simavi Vakfı'nca her yıl verilir.
Yunus Nadi Armağanı Yarışması
Cumhuriyet gazetesi kurucusu Yunus Nadi (Ölümü 8 Haziran 1945) adına verilmektedir.




GusinapsE 8 Nisan 2006 01:32

Varsağı ,Selis , Nefes
 
Varsağı
Özel bir ezgiyle söylenen koşmaya denir. Önce Güney Anadolu’da yaşayan Varsak Türkleri tarafından söylendiği için bu adla anılır. Semâiye benzer. Hece ölçüsünün en çok sekizli kalıbıyla yazılır. 4+4 duraklı veya duraksız olur. Kafiye şeması şöyledir: Xaxa bbba ccca.
Semâiden ezgi yönüyle ayrılır. Varsağı yiğitçe bir havayla okunur. Çokluk içinde "bre", "hey", "hey gidi", gibi ünlümler yer alır. Bu ünlemlerin bulunmadığı varsağılar ezgisiyle fark edilir.

ÖRNEK VARSAĞI: Karacaoğlan

Selis
Halk edebiyatında aruz ölçüsü kullanılarak yazılan şiirlerdir. Genellikle 19’uncu yüzyıl aşıkları tarafından kullanılan selisin en fazla yazılan tipi gazeldir. Hece ölçüsünün on beşli kalıbına da uyan selislerin en belirgin özellikleri farklı bir ezgiye sahip olmalıdır.


Nefes

Dini temellere bağlı aşık edebiyatı nazım şekillerinden ilahilerin Alevi-Bekteşi aşıklarınca yazılanlarına denir. Konusu genellikle tasavvuftaki vahdet-i vücud, Alevi-Bektaşi ilkeleri, tarikat kurallarıyla ilgilidir. Dili sade bir Türkçe olan nefesler biçim olarak koşmaya benzer. Dörtlükler halinde hece ölçüsünün 7, 8, 11’li kalıpları ile ya da az da olsa aruzla yazılanlara rastlanmaktadır. Dörtlük sayısı 3-7 arasında değişir. Fazla da olabilir.

ÖRNEK NEFES:

Biz Urum Abdallarıyız
Maksadımız yârdır bizim
Geçtik ziynet kabâsından
Gencinemiz erdir bizim

Dâim kılarız biz zârı
Harceyleriz elden var,
Dost yoluna verdik seri
Mürkirimiz hârdır bizim

Aşk bülbülüyüz öteriz
Râh-i Hakka yüz tutarız
Mânâ gevherin satarız
Mürşidimiz vardır bizim

İstivâyı gözler gözüm
Seb’almesanidir yüzüm
Ene’l Hakk’ı söyler sözüm
Mi’râcımız dârdır bizim

Haber aldık mahkemâttan
Geçmeyiz zâttan sıfattan
Balım nihan söyler Haktan
İrşâdımız sırdır bizim

Balım Sultan



GusinapsE 8 Nisan 2006 18:49

Ayin

Mutasavvıflara has bazı hal ve hareketleri ifade etmek için ilk defa İranlılar tarafından kullanılan ayin, daha sonra Türk Tasavvuf Edebiyatı’na da geçmiş Mevleviler’in sema meclislerinde söyledikleri ilahilere verilen ad olmuştur.



Tapuğ
Gülşeni adlı tarikata bağlı şairlerin ayinler sırasında okudukları makamlı şiirlere tapuğ adı verilir.



Cumhur
Mevlevi ve Bektaşi dergahları dışındaki dergah ve tarikatlarda topluca okunan ilahilere verilen addır.



Hikmet
Dini ve tasavvufi halk şiirinde şairin anlayış ve sezgilerine göre din konularını işleyen şiirlere hikmet denir.



Devriye
Dini ve tasavvufi halk edebiyatında devir felsefesini savunan ve anlatan şirlerdir. Devriye, evrenin ve insanın tanrıdan çıkıp, tekrar tanrıya döndüğünü savunan felsefedir.




Mystic@L 9 Nisan 2006 02:06

C) HALK EDEBİYATI
a) Âşık edebiyatı şiir ağırlıklı bir edebiyattır.
b) Âşık veya saz şairi denilen sanatçılar tarafından daima müzik eşliğinde söylenir.
c) Âşıklar, bu edebiyatın mensur kısmını oluşturan halk hikâyelerinin oluşumu, gelişimi ve aktarılmasında da önemli rol oynarlar.
d) Şiirde nazım birimi dörtlüktür.
e) Koşma, semâî gibi nazım şekilleri ile güzelleme, koçaklama, ağıt ve taşlama türlerinde şiirler yazılmıştır.
f) Yaygın olarak hece ölçüsü kullanılmıştır.
g) Klâsik edebiyatın etkisiyle, aruz ölçüsü ve beyitlerden oluşan divan, kalenderî gibi nazım şekilleri de kullanılmıştır.
h) Âşık edebiyatı doğaçlamaya (irtical) dayanır. Âşıklar, eserlerini bir ön hazırlık olmaksızın, doğrudan sözlü olarak meydana getirirler.
ı) Söylendikleri, yaşatıldıkları devir ve çevrenin yaygın Türkçesi kullanılmıştır.
j) Dinî-tasavvufî edebiyatın etkisinde kalmıştır.


[:up:-NepHiLa-:up:] 9 Nisan 2006 11:04

Divan Edebiyatına karşı gelen; Halk Edebiyatı
 
(F) Halk Edebiyatı(F)


Türk edebiyatının başlangıcı için kesin bir tarih koymak mümkün değildir. Yalnız bu başlangıcı çok eski zamanlara, tarihin bilinmeyen devrelerine kadar götürmek mümkündür.
Vesikalara dayanan en eski devre Büyük Hun Imparatorluğu zamanıdır. Bu devirden elimizde yazılı metin bulunmamaktadır. Fakat Çin kaynaklarında yazılı belgelerden edebiyatımızın millattan öncek yıllara uzandığını anlıyoruz.
Halk Edebiyatı ile Divan Edebiyatı denilen yüksek zümre edebiyatının kesin çizgilerle ayrılmaya başlaması 14. yüzyılda olmuştur. Daha önceki devirlerde Türk edebiyatını bu şekilde bölümlere ayırmak söz konusu değildir. Destanlar çağı ve sonrasının en büyük özelliği sözlü olmasıdır.
Türkler, dinlerini ve yurtlarını değiştirmiş, yeni devletler kurmuş , Türkçe başka dillerle kaynaşmaya başlamış ve bu yüzden edebiyatımız iki ayrı kolda gelişme göstermiştir. Şekil ve dil itibariyle Tekke edebiyatı da, Halk Edebiyatı ile parallelik arz etmiştir.
Halk Edebiyatı’nın en önemli özelliği, sözlü olmasıdır. Ağızdan ağıza nakledilerek musiki vasıtasıyla yaygınlaşmıştır. Halk şairleri , şiirlerini saz eşliğinde söylemişlerdir. Yazılı değildir. Halk şairleri bir kişiye değil , toplulma hitap etmişler ve kendi şiirlerinin bestekarı olmuşlardır .Hem kendi eserlerini , hem kendisinden önceki saz şairlerinin eserlerini okuyup yayılmasında rol oynamışlardır. Ağızdan ağıza yayılan bu şiirler ya o zamanlarda veya daha sonraki dönemlerde “Cönk “ denilen şiir mecmualarında toplanmıştır.
Halk edebiyatının en önemli özelliklerinden biri de anonim olmasıdır. Türküler, maniler,masallar , hikayeler , bilmeceler , vs.’nin ilk sahipleri unutulmuş olabilir. Hatta zamanla eserler şekil değişikliğine, konu değişikliğine uğrayabilmekte , çeşitli ilaveler yapılıp, bazı bölümler çıkarılabilmektedir.
Halk Edebiyatı edebiyatımızın başlangıcından günümüze kadar kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Halk şiirimiz basmakalıplıktan uzaktır. Şairler içlerinden geldiği gibi sade, yalın , açık , anlaşılır, duru ,akıcı bir şekilde duygularını dile getirmişlerdir.
Halk şairlerimizin şiirleri yetiştikleri çevreye göre de özellikler taşımaktadır. Köylerde ve göçebe aşiretler arasında yetişen şairlerimiz gelenekçidir. Bir çoğunun okuma-yazması yoktur. Köy hayatını ,yaşadıkları yerleri ,duygularını çok rahat anlatır.Dolambaçlı bir yol izlemezler. Konularını genellikle günlük hayattan seçerler.Örf ve adetlere her şeyiyle bağlı kalmışlardır.

Kasaba ve şehirlerde yetişen halk şairlerinin 17.yüzyıldan itibaren Divan şairleri etkisinde kaldıkları açıkca bellidir. Bir kısmı az , bir kısmı iyi okur yazardır.Bir çoğu da düzenli medrese tahsili almıştır. Divan şairlerine hayrandırlar. Onlar gibi yazmak gayretindedirler.Halk şiirinin saflık ve sadeliği bir yana bırakılmış, Divan şiirinin kuralları da tam benimsenmemiş ,arada kalınmıştır.
Halk şiirini besleyen bir önemli kaynak Yeniçeri Ocağı’dır.Asker şairler daha çok tarihi olayları, destani söyleyişleri ile şiirlerine yansıtmışlardır.Zaferler , yenilgiler , akınlar onlar sayesinde ölümsüzleşmiştir.
Halk şiirinde tekkelere ve bir tarikata bağlı olarak yetişen şairlerimiz de önemli bir yer tutar. Halk şiirimiz hayatı efsaneleştirmiş bir çok tekke şairini de bünyesinde barındırır.

Bu çalışmada; eserler tarih sırası gözetilerek verilmeye çalışılmıştır.Fakat anonim edebiyatımıza ait bazı bölümlerin hangi yüzyıla ait olduğu tam olarak bilinmediğinden sıralanması sıkıntı yaratmıştır. Onlar ayrı bir grup olarak değerlendirilmiştir

(F) Teşekkürler(F)


GusinapsE 9 Nisan 2006 13:35

Şathiye , Tevhid , Nutuk , Güzelleme
 
Şathiye

Dini ve tasavvufi halk şiirinde genel olarak mizahi manzumelere şathiye adı verilir. Şathiyeler, mutasavvuf şairlerce söylenmiş ya da yazılmış, tasavvufi inançları dile getiren, anlaşılması yorumlanmasına bağlı şiirlerdir. Tasavvufi konuları işleyenleri şathiyat-ı sûfiyâne adını alırlar. Şathiyelerde Allah’ın celâl sıfatının değil, cemâl sıfatının ön plana çıkarıldığı görülür. Bu tür şiirlere genellikle Bektaşi-Alevi şairlerinde rastlanır. Allah ile alay eder gibi yazılmış şathiyeler küfür sayılmıştır.

ÖRNEK ŞATHİYE: Azmî



Tevhid
Allah’ı, yaratılış ve kainatın aslı gibi unsurları bir arada yorumlayan manzumelere "tevhid" denir. Çoğunlukla Divan edebiyatı nazım türleri olan gazel, kaside ve mesnevi biçimlerinde kaleme alınmışlardır. Ve ölçüleri de çoğunlukla aruzdur.



Nutuk
Tekkelerde tarikat ulularının özellikle eğitici mahiyette olmak üzere söyledikleri şiirlerdir.



Deme
Alevi-Bektaşi tarikatından tasavvuf şiirlerinin tarikatlarını ve hareketleriyle ilgili temaları işleyen, sorunlarını konu edinen şiirlerine "deme" adı verilir. Genellikle 8’li hece ölçüsüyle yazılan demeler saz eşliğinde kendine özgü bir makamla söylenir.



Duvaz
Yine Alevi ve Bektaşi şiirinde bir türdür. Düvaz imam, düvaze, imam da denilen duvazlar On İki İmam’ı öven nefeslerdir.



Güzelleme
Âşık edebiyatında insan ve doğa güzelliklerini işleyen koşmalar. Genellikle aşık olunan kadın, kız, gelin, dağ ağaç, hayvan, çiçek gibi unsurlar işlenir.

ÖRNEK GÜZELLEME: Ruhsatî


GusinapsE 10 Nisan 2006 15:53

Hoyrat ya da Horyat
 
Hoyrat ya da Horyat

Dört dizelik serbest tarzda halk edebiyatı nazım türü. Söz ve ezgisinde yiğitlik havası hakimdir. Irak’ta Türkler’in yoğun olduğu Kerkük ve Erbil ile Diyarbakır, Elazığ, Erzurum, Kars yörelerimizde yaygındır. Basit üsluplu, derin anlamlı, uyumlu, cinaslı sözcüklerden kuruludur. Genellikle 7 hecelidir. Benzer dizelerin başına veya sonuna konulan ve miyan denilen ek sözcüklerle vezin bozulabilir. İlk dize bir anlam ifade eden ve diğer dizelere ayak veren cinaslı bir sözcüktür. Hoyran söyleyenlere hoyrat çağıran ya da sazlıyan (yas törenlerinde ağıt yakan anlamında) denir. Anadolu’da hoyratların bir bölümüne ayaklı mani, kesik mani adı da verilir.



ÖRNEK HOYRAT:

Dolandı gün
Döndü gün dolandı gün
Men sene daldalandım
Sene de dolandı gün

Güle naz
Bilbil eyler güle naz
Girdim dost bağçasına
Ağlayan çok gülen az

Yüz aya değer
Hüsniv yüz aya değer
Ay var bir güne değmez
Gün var yüz aya değer

Düşte gör
Hayalde gör
Hayalde gör düşte gör
Düşenin dosti olmaz
İnanmazsan düşte gör





Kalenderî

Halk şairleri tarafından aruzun mef’ûlü mefâ’îlü kalıbıyla gazel, murabba, muhammes, müseddes biçiminde söylenen şiire denir. Özel bir ezgiyle okunur. Ezgisi bakımından düz kalenderî, Acem kalenderisi, Emrah kalenderisi gibi çeşitlere ayrılır. Kafiye düzeni divan ve semaî ile aynıdır. Bu tür şiirler 3+4+3+4 veya 7+7 şeklinde ondört heeceli iken, sonradan yerine aruz vezninin geçtiğini ileri sürenler vardır.


ÖRNEK KALENDERÎ: Tokatlı Nurî


GusinapsE 11 Nisan 2006 02:04

Kavuştak Koçaklama
 
Kavuştak

Halk edebiyatında bentler arasında tekrarlanan dizelerdir. Bağlama ve nakaratla aynı anlamdadır. Türkülerde sık kullanılır.

ÖRNEK KAVUŞTAK:

Keklikte gelek olmaz
Sen boyda melek olmaz
Gözünü sevdiğim yâr
Her yerde henek olmaz

Gel gel yanıma keklik
Kadan canıma keklik
Kınalı parmakların
Batır kanıma keklik

Tüyünü döker gelir
Ayağın seker gelir
Yâri arzulayan da
Dağları söker gelir

Gel gel yanıma keklik
Kadan canıma keklik
Kınalı parmakların
Batır kanıma keklik



Koçaklama

Konusu savaş, yiğitlik, kahramanlık olan halk edebiyatı şiirleri. Çoşkun ve yüksek tempolu söyleyişleri vardır. Halk edebiyatımızda bu türün en güzel örneklerini Köroğlu ile Dadaloğlu vermiştir.

ÖRNEK KOÇAKLAMA: Köroğlu


GusinapsE 12 Nisan 2006 18:14

HALK ŞAİRİ
 
HALK ŞAİRİ

Halk şairi kavramını anlayabilmek için, öncelikle bugün artık belirgin çerçevesini yitirmiş halk kavramının tarihsel, anlamına eğilmek gerektiği ortaya çıkar. Henüz işbölümü gelişmemiş olsa da, ilk çağlarda halk, yöneten hakim zümrenin dışında kalan geniş kesimlerdir. Hükümdar ya da padişahı Tanrının yeryüzündeki vekili, olarak algılayan bu toplumlarda, yöneten yani hükümdar çoban, halk da onun sürüsü durumundadır.

Genel hatlarıyla bu çerçevede algılayabileceğimiz halk kavramı, özellikle Türklerin Müslümanlığı kabul, ettikleri çağlara değin uzanır gelir. Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri ve devlet sınırlarını genişletmeleriyle başlayan idari teşkilatlanma içerisinde, iş bölümü, üretim ve paylaşım yöntemlerinin değişip gelişmesiyle tabakalaşma ve sınıflaşma da kendisini göstermeye başlamıştır. Her ne kadar İslam ile tanışmanın ilk yüzyıllarında henüz bu sınıflaşma belirgin hatlarına kavuşmamışsa da, bu yöndeki değişimlerin tarihselliğini XI. yüzyıldan itibaren görmek olasıdır.

"XV. Yüzyılda, Türk illerinde birbirinden ayrı, ama birbirine eş iki uygarlık merkezinin parlayıp yükseldiği görülür. Bunlardan biri Türkistan'da Horasan'ın merkezi olan Herat, öteki de Fatih'in yeniden kurduğu İstanbul'dur. Herat'ta, görkemli sarayları camileri, medreseleri, tekkeleri, türbeleri, zaviyeleri, imaretleri, kervansarayları, hanları ve hamamlarıyla, Türk-İslam mimarisi en parlak devrine ulaşmış; Türk edebiyatı, Fars edebiyatı yanında kişiliğini kazanmaya başlamış, ticaret gelişmiş, Büyükşehirlerde kapalı çarşılar bedestenler kurularak alışveriş artmış, Türk el sanatları inceliği ve güzelliğiyle her yerde aranılır bir değer kazanmıştır.

Herat merkezi, XV. yüzyılın ikinci yarısında Hüseyin Baykara-Nevai devrinde olgunluk çağına eriştikten sonra, önce Nevai nin sonrada Sultanın ölümüyle sönmeye yüz tutar.

Fatih'in kurduğu İstanbul merkezi ise, Kanuni devri olgunlaşarak en parlak devrine erişir. Medrese, Fatih külliyelerinden sonra Süleymaniye külliyeleriyle çağın en yüksek Üniversitesi haline gelir. Bilim aleminde ünlü kişiler yetişir. Tarikatların toplandığı tekkelerde halkın sevgisini kazanmış büyük şeyhlerin ''post-nişin'' olduğu görülür. ''Ulema-i rüsum'' ile ''arifler'' kendi yerlerini alırlar. Ordu, iklimleri aşarak, Türk topraklarına yeni ülkeler katar. Devlet örgütleri genişler. Türk edebiyatı, divanları, hamseleri; tarihleri, tezkireleri ve şeh-engiz gibi yerli türleriyle kişiliğini bulur. Ticaret hayatı genişler. Türlü meslekler, esnaf loncalarıyla sıkı örgütlere bağlanır. Her yer genlik ve bolluk içindedir.

Böylece iş bölümü meydana gelmiş, toplumsal sınıflar kesinlikle belirmiş, tabakalara ayrılmıştır. Her çevre kendi karakterine uygun, kendi hayatını yaşamaktadır. İşleri, kazançları ve yaşama düzeyleri birbirinden ayrı olan bu sınıflarla, her sınıftaki tabakaları şöyle sıralayabiliriz:

1. Müderrisi, muidi; mülazımı, kadısı, imamı, müezzini, kayyumu, hocası ve kalfası ile her dereceden bilim ve din adamları;
2. Şeyhi ve dervişiyle tarikatları temsil edenler;
3. Devlet hizmetlerinde görevli büyük küçük memurlar ve kendi kendilerini yetiştirmiş aydınlar;
4.Türlü sınıftan asker ocaklarında yaşayan kara ve deniz erleriyle subaylar;
5. Tüccar, büyük esnaf, küçük esnaf, satıcı, gezici, aylıkçı ve gündelikçisiyle iş aleminde yer alanlar;
6. İşleri güçleri olmayıp şehirlerde başkalarının sırtından geçinen serseri ve ayak takımı; dinle ve bilimle hiçbir ilgileri olmadığı halde, halkın din ve bilim adamlarına gösterdiği saygıdan yararlanmak üzere, derviş ya da hoca kılığına girip, başında ince bir tülbent, sırtında eski bir cübbe; köy köy dolaşan asalaklar;
7. Köylerde toprak ve hayvanla uğraşıp ürün yetiştiren tarımcılar, ağalar, köylüler, yancılar, ırgatlar.

Toplumsal işbölümü böylece ayrılmış olmakla birlikte, sarayla çevresi (yüksek aşamalara erişenler) dışındaki bütün bu sınıflarda yer alanlar, işleri ve yaşama düzeyleri ne olursa olsun, aynı ''kader birliği'' içindedirler. Taşralarda derebeyleri ve merkezi temsil eden paşalarla merkeze karşı ayaklanmış olanlar, başkentteki imtiyazlı sınıfın ve devletlilerin rolündedirler.

Agah Sırrı Levend'in vurgulamalarından da çıkarılabileceği üzere, halk kavramı toplumsal sınıfların belirginleşmesiyle ortaya çıkıyor. İslamiyet'le birlikte saray çevresinde oluşturulan Acem ve Arap düşünürlerden oluşmuş ''ulema'' ile de derinleşen kültürel farklılık özellikle dil gibi iletişimin vazgeçilmez unsuru üzerinde, düğümlenince zevkleri ve yaşayışları zaten farklı olan; kaba çizgileriyle de saray ve halk gibi iki toplumsal tabakayı bir başka deyişle sınıfı da birebirinden uzak enderun da yetişmiş ''havas'' ın dışında kalan geniş kesimleri içermektedir. Yaşam biçimi sade, süsten uzak, konuşma dili herkesin kolaylıkla anlayabileceği temiz bir Türkçe olan kesimlerdir.

Halk şiiri, toplumsal işbölümünde üretici sınıtları, bizi bugün ulusal nitelikler dediğimiz tarihsel uzantıda kimliğimizin renklerini oluşturan dili temiz Türkçe, yaşamı saray ve onu çevreleyen kültürel/düşünsel dünyanın dışında kalan kesimlerin heceyle söyledikleri, içerisinde sahibi belli olanlar da bulunan ya da söyleyeni hiç belli olmayan edebi ürünlerdir. Bu bakımdan, örneğin ilk söyleyeni bilinemeyen herhangi bir türkü, ya da mani de halk şiirinin içerisindedir, söyleyeni belli olan; örneğin, Köroğlu'na, Karacaoğlan'a, Pir Sultan'a ait bir parçada halk şiirinin içerisinde düşünülmelidir. Bu genel çerçeve içerisinde ise, değişik sınıflamalar yapmak kuşkusuz mümkündür, öyle de yapılmaktadır.


GusinapsE 13 Nisan 2006 20:02

HALK EDEBİYATI DÖNEMLERİ
 
HALK EDEBİYATI DÖNEMLERİ

Oğuz Türkleri, Anadolu’ya dilleriyle, gelenekleriyle, geleneksel halk edebiyatlarıyla gelmişlerdir. Ozan dedikleri saz şairleri, Anadolu’nun gittikçe Türkleşen bölgelerinde, gezici şairler olarak, sazlarıyla şiirler söylüyorlardı. Bunların tarihi gelişimlerini yüzyıllarına göre inceleyelim.



13. Yüzyıl

Bu yüzyılda ele geçen eserler, daha çok fetih ve savaşlara aittir. Bunların en önemlileri İslami Türk destanlarıdır. Bunlardan Battal Gazi Destanı, Danişmentname en ünlüleridir.

Bu dönemin en ünlü kişisi şüphesiz Nasrettin Hoca’dır. O, zekasıyla, keskin görüşleri ve zeki söyleyişleriyle, nükteleriyle dünyaca tanınmış bir filozoftur.

13. yüzyılda yaşadığı halde, halka öyle mal olmuştur ki kendinden bir asır sonra gelen Timurlenk ile karşılaştırılmıştır. 1208 yılında Sivrihisar’da doğan Hoca, Akşehir’de, Konya’da medrese tahsili yapmış bir alimdir.

Bu asrın en önemli şairi, hatta Türk edebiyatının, ünü sınırları aşan şairi şüphesiz Yunus Emre’dir.



Yunus Emre

Halk diliyle tasavvufu anlatan Yunus Emre, böylece dini Halk edebiyatı sayılan Tekke Edebiyatı’nın da kurucusu olmuştur. Dili yaşadığı dönemin halk dilidir. Tasavvufun en zor kavramlarını bile akıcı Türkçesiyle açıkça anlatmıştır. İki eseri vardır. Birisi Risalet’ün Nushiye adlı aruzla yazılan 550 beyitlik bir mesnevidir. Didaktik bir eserdir. Eserde dini kavramlar ve insanın nefsiyle nasıl mücadele edeceği anlatılmıştır. İkinci eseri “Divan” dır. Buradaki şiirlerin bir bölümü aruzla, çoğu heceyle söylenmiştir. Özellikle ilahileri bugün bile dilden dile dolaşır.



14. Yüzyıl

Bu asrın en önemli eseri Kitab-ı Dede Korkut’tur.



Dede Korkut Hikayeleri

Bu kitaptaki hikayeler Oğuz Türkleri arasında yaşamış ve yayılmıştır.

Kitapta Oğuz Türklerinin Gürcüler, Rumlar, Ermeniler ve diğer Türk boylarıyla yaptıkları savaşlar anlatılır.

Hikayelerde nazım, nesir iç içedir. Dili destansı bir dildir.

Hatta bazı yönleriyle destana benzer. Bu yüzden “destandan halk hikayeciliğine geçiş” ürünü olarak görülür. Halkın kullandığı dille yazılmıştır. Kimin yazıya geçirdiği belli değildir. Kitapta geçen Dede Korkut, bilge bir kişidir. Halk arasında sözü geçen, gerektikçe keramet gösterebilen veli bir zattır.

Bu asırdaki en ünlü şair, Yunus tarzı söyleyişleriyle ün yapan tekke şairi Kaygusuz Abdal’dır.


GusinapsE 15 Nisan 2006 16:54

HALK EDEBİYATI DÖNEMLERİ
 
HALK EDEBİYATI DÖNEMLERİ

15. Yüzyıl

Bu yüzyılın tanınmış ismi Hacı Bayram Veli’dir. Ankara’da doğan Hacı Bayram Veli çok güçlü bir medrese tahsili yapmıştır.

Aruzla da yazmakla birlikte daha çok heceyi kullanmış ve dini şiirler yazmıştır. İlahileri tekkelerde zaviyelerde dillerden düşmemiştir.



16. Yüzyıl

Bu yüzyılda sadece Tekke edebiyatının değil din dışı konularda söylenen şiirlerin de metinleri ele geçmiştir.

Ellerinde sazlarla diyar diyar dolaşan, nerede bir güzel görürlerse ona aşık olan ve şiirler söyleyen şairler, ordularda, kışlalarda, hudut boylarında boy gösteren aşıklar, eski halk ozanı geleneğini sürdürmüşler ve “Aşık Edebiyatı” denen edebiyatı yaşatmışlardır. Bunların en tanınmışı,yüzyılın sonlarında şöhret kazanan Köroğlu’dur.



Köroğlu

Köroğlu aslında bir Celali eşkiyasıdır. Bu adı eski Türk destanlarındaki bir kahramandan almıştır, asıl adı Ruşen’dir.

Şiirlerinin çoğu kahramanlık üzerinedir. Hatta halk arasında yayılan Köroğlu Destanı, onun kahramanlıklarını anlatır. “Tüfek icad oldu mertlik bozuldu” sözü ona aittir.

Bu asırda Köroğlu’ndan başka Kul Mehmet, Hayali, Bahşi adlı aşıklar da vardır.

Tekke edebiyatının bu asırdaki temsilcisi Pir Sultan Abdal’dır.



Pir Sultan Abdal

Sivas’ta doğan ve orada yaşayan şair, alevi tekkelerinde yetişmiş, coşkun bir lirizmi olan şiirlerinde aleviliği anlatmıştır. Tekke şairleri arasında şiirlerini sazla söyleyen ender kişilerdendir. Daha çok nefesleriyle tanınır.



17. Yüzyıl

Bu dönem Türk Halk edebiyatının altın çağıdır. Hem Aşık edebiyatı, hem Tekke edebiyatı hem de Anonim (söyleyeni belli olmayan) halk edebiyatı ürünlerinden birçoğu elimize geçmiştir. Tekke edebiyatının önde gelen şairleri Aziz Mahmut Hüdai ve Niyazi Mısri’dir. Her iki şair de derin ilim sahibi kişilerdir.

Bu asırda Aşık edebiyatında büyük gelişmeler olmuş, Divan şairlerine bile ilham verecek lirik şiirler söylenmiştir. Ayrıca aruzla şiir söyleyen saz şairleri, kendilerini Divan şairleri kadar başarılı saymışlardır.

Bunlar arasında Yeniçeri ordusunda bulunan ve Evliya Çelebi’nin bile dikkatini çeken Katibi, denizci olan Kayıkçı Kul Mustafa ünlüdür.

Ancak günümüzde bile çok sevilen, şiirlerinin çoğu halk türküsü haline gelen aşık, Karacaoğlan’dır. Şiirlerinin tümünü heceyle söyleyen, halk anlayışını, yaşayışını şiirine en iyi şekilde yansıtan Karacaoğlan, tabiat ve sevgililer hakkındaki koşmalarıyla tanınır.

Bu asırda dikkati çeken diğer büyük saz şairi Aşık Ömer’dir. Halk şairleri arasında en kültürlü, en yaratıcı kişi olarak tanınır.

Divan şairleriyle boy ölçüşen şair, gerçekten onları aratmayacak tarzda gazeller, murabbalar söylemiştir. Dilindeki sadelik ve akıcılık, onun başarısının delilidir.









GusinapsE 16 Nisan 2006 21:36

HALK EDEBİYATI DÖNEMLERİ
 
HALK EDEBİYATI DÖNEMLERİ

18. Yüzyıl

Geçen asırda altın devrini yaşayan Halk edebiyatı bu asırda aynı gücünü devam ettirmiştir. Divan şairleriyle boy ölçüşme, aruzla şiir söyleme, bu devirde biraz daha yaygınlaşmıştır.

Tekke edebiyatı bu dönemde bir duraklama içindedir. Dönemin en büyük tekke şairi, aynı zamanda büyük bir alim olan Erzurumlu İbrahim Hakkı’dır. İlahiname adlı divanında genellikle tasavvufi, kasideler, gazeller, ilahiler bulunur. Ayrıca Marifetname adında nesir eseri de vardır.



19. Yüzyıl

Halk şiir geleneği bu asırda klasik söyleyişini sürdürmüştür. Özellikle Aşık edebiyatının çok yetenekli saz şairleri görülür. Bunlardan biri de Bayburtlu Zihni’dir.

Hem divan tarzı hem de aşık tarzı şiirleriyle tanınmıştır. Çok iyi bir medrese eğitimi görmüştür. Bu nedenle divan tarzında yazdığı şiirleri, Divan şairlerini aratmaz. Ayrıca Halk tarzında söylediği şiirlerde tam bir aşık söyleyişi görülür.

Dönemin diğer tanınmış şahsiyeti Erzurumlu Emrah’tır. Bunda da Divan tarzı söyleyişler görülür. Ancak bu şiirleri çok başarılı sayılmaz. Asıl lirik şiirleri koşma tarzında söyledikleridir.

Diğer dikkate değer isim Dadaloğlu’dur. Üzerinde Divan şiirinin etkisi pek görülmeyen bu saz şairi, dönemin padişahına kafa tutan koçaklamalarıyla tanınır.



Tarihi gelişimini kısaca anlattığımız Halk edebiyatının genel özelliklerini de şu şekilde sıralayabiliriz:

Şiirler çoğu zaman saz eşliğinde söylenir. Duruma göre şiir söyleyen aşıklar, şiirleri için bir ön hazırlık yapamazlar. Bu yüzden şiirlerinde derin bir anlam, kusursuz bir biçim görülmez.

Aruzla şiir yazanlar olmakla birlikte kullanılan asıl ölçü hecedir.

Nazım birimi dörtlüktür. Ancak çok az da olsa türkülerde ve ninnilerde üçlü, beşli söyleyişler görülür.

Dili tam bir Halk dilidir. Bu dilin öz Türkçe olduğu söylenemez. Ancak halka mal olmamış sözcükler kullanılmamıştır.

Şiirler hazırlıksız söylendiğinden daha çok yarım kafiye ve redif kullanılmıştır.

Nazım şekli olarak mani, koşma, varsağı, semai, destan v.s. kullanılmıştır.

Konu olarak Aşık edebiyatında aşk, ölüm, hasret, ayrılık gibi duygusal konular, doğa sevgisi, yiğitlik, zamandan şikayet işlenmiştir. Tekke edebiyatında ise elbette konu dindir.

Söyleyişlerde doğa ile iç içe olmaktan kaynaklanan bir somutluk hakimdir.

Halk şairlerinin hayat hikayeleri ve şiirleri cönk adı verilen eserlerde toplanır.


GusinapsE 22 Nisan 2006 00:59

HECE ÖLÇÜSÜ VEZNİ
 
TÜRK HALK EDEBİYATI HECE ÖLÇÜSÜ VEZNİ

Şiirde mısralardaki hece sayısının eşit olmasına dayanan ölçüdür. Türkçe''nin yapısına uygun bir ölçüdür. Hecelerin sayısı parmakla sayıldığı için "parmak ölçüsü" adıyla da bilinir. Türkçe''de heceler uzunluk kısalık bakımından hemen hemen aynı değerdedir. Bu yapısal özellik şiirde hece ölçüsünün kolayca kullanılmasına imkan verir. İlk yazılı Türk edebiyatının ürünleri olarak bilinen Göktürk Yazıtları''nda şiir bulunmamasına rağmen şiirsel özellikler taşıyan ve hece ölçüsüne uyan bölümler vardır. Kaşgarlı Mahmud''un Divanü Lugati''t Türk eserindeki şiirler de hece ölçüsüyle yazılmışlardır. Türklerin İslamiyet''i kabulünden sonra divan edebiyatı ve aruz ölçüsünün yaygınlaşması hece ölçüsünün yalnızca tekke ve aşık edebiyatına özgü bir ölçü olmasına yol açtı.

Hece ölçüsünde kalıbı dizelerdeki hecelerin sayısı belirler. Her dizesinde 11 hece bulunan bir şiirin kalıbı "11''li hece ölçüsü" olarak gösterilir. Bir hecenin belli bölümlere ayrılmasına "durgulanma", bu bölümlerin okuma sırasında hafifçe durularak vurgulanan yerlerine de "durak" denir. Kalıplar 2''liden başlayarak 20''lilere kadar çıkar. Az heceli, yani 2''liden 6''lıya kadar kalıplar tekerleme, atasözü, bilmece gibi ürünlerin şiirsel parçalarında uyum öğesi olarak yer alır. Bu tür kısa kalıpların durakları dizenin sonundadır.

Hece ölçüsünde durağın önemi büyüktür. Bir kalıp en az 2, en çok 5 duraklı olabilir. Bir durakta bulunan hece sayısı ise 1 ile 10 arasında değişir. Hece kalıpları duraklar ve duraklardaki hece sayıları bakımından bölümlenir. Bu kalıplar içinde en çok kullanılanlar 7''li, 8''li, 11''li ve 14''lü olanlardır. 7''li ölçü daha çok mani türünde kullanılmıştır. 8''li kalıp semai, varsağı, destan ve türkülerin ölçüsüdür. 11''li ölçü ise başta koşma ve destan olmak üzere aşık ve tekke debiyatı şiirlerinde kullanılmıştır. 14''lü hece ölçüsüne ise daha çok tekke şiiri ve çağdaş Türk şiirinde rastlanır.

Tasavvuf ya da tekke edebiyatı
Halk edebiyatının "tasavvufi halk edebiyatı" ya da "tekke edebiyatı" denilen türü 12'nci yüzyılda Ahmed Yesevi ile başladı. Ama Anadolu'nun bu alandaki ilk ve en büyük şairi Yunus Emre'dir. Anadolu'da 19'uncu yüzyıla değin çeşitli tarikatlarla gelişen bu edebiyat geleneğinin sürmesinde en önemli rolü Alevi-Bektaşi ve Melami-Hamzavi şairler oynadı.

Tekke edebiyatı şairleri, yalın bir dille, hece ölçüsüyle ya da aruzun heceye yakın yalın kalıplarıyla şiirler yazdılar. Tekke şiirinin genel adı, özel bestelerle okunan ve tarikatlara göre değişik isimlerle anılan ilahilerdi. Nazım birimi dörtlüktü. Ama gazel biçimde yazılmış ilahiler de vardır. Bu edebiyatın düzyazı biçimini ise evliya menkıbeleri, efsaneler, masallar, fıkralar ve tarikat büyüklerinin yaşamlarını konu alan yapıtlar oluşturur.

Âşık edebiyatı
Halk edebiyatının aşık adı verilen halk sanatçılarının ürünlerinden oluşan ve 16'ncı yüzyılın başlarında ortaya çıkan "aşık edebiyatı" türünde ise söz ve müzik birbirini tamamlayan iki unsurdur. Günümüzde varlıklarını sürdüren aşıklar, bir yandan eski destan geleneğini yaşatırken, bir yandan da doğaçlama aşk şiirleri söyler, başka sanatçıların ürünlerini yayar, çeşitli törenlerde bir eğlence unsuru olarak yer alırlar. Aşık şiirinin nazım biçimi de dörtlük olmakla birlikte dize sayısı çoğalıp azalabilir.

Bu edebiyatın başlıca türleri destan, güzelleme, taşlama, koçaklama, ağıt ve muammadır. Genellikle yalın ve yapmacıksız bir dil kullanılan aşık şiirinde yinelemeler, boş tekerlemeler, ölçü ve uyak tutturmada kolaylık sağlayan yakıştırmalar bulunur.

Aşıklarımız
Aşık edebiyatının en büyük şairleri 16 ve 17'nci yüzyılda yetişti. Bunlar arasında Aşık Ömer, Gevheri, Katibi, Kayıkçı Kul Mustafa, Şahinoğlu, Katip Ali, Karacaoğlan, Üsküdari, Aşık Halil, Aşık Ali, Aşık Mehmed sayılabilir. 18'inci yüzyılın aşık şairleri arasında ise Kabasakal Mehmed, Levni, Kıymeti, Mecnuni ve Nuri sayılabilir. Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyrani, Tokatlı Nuri, Erzurumlu Emrah, Ruhsati, Sümmani, Celali, Muhibbi, Dadaloğlu, Beyoğlu, Seyyit Osman 19'uncu yüzyılan aşık şairleridir. 20'nci yüzyılda ise sönmeye yüz tutan aşık edebiyatı Mazlumi, Kahraman, İrşadi, Mesleki, Talibi, Karamanlı Gufrani, Aşık Ali İzzet ve Aşık Veysel gibi şairlerle bir gelenek olarak varlığını sürdürdü.




GusinapsE 3 Mayıs 2006 22:51

Öykü
 
Türk edebiyatında öykü

Türk edebiyatında Batılı anlamdaki ilk öyküler Tanzimat döneminde yazıldı. İlk öykü yazarları, Ahmed Midhat, Emin Nihat, Samipaşazade Sezai ve Nabizade Nazım’dır. Türk öykücülüğünü yetkinliğe kavuşturan yazar ise Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Edebiyat-ı Cedide döneminde yalın diliyle dikkat çeken Uşaklıgil, titiz gözlemciliğiyle gerçekçi öykü geleneğini başlatan yazardır. Bu dönemin diğer yazarları Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya idi.

Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişen yeni edebiyat akımıyla birlikte öyküde toplumsal ve siyasi sorunlar işlenmeye başladı. Türkçe’de yabancı sözcüklerin temizlenmesi, yazımda konuşma dilinin hakim olması, taşra yaşamının gerçekçi bir üslupla edebiyata taşınması gibi özelliklerle bilinen bu dönemde Ömer Seyfettin, Türk öykücülüğünde yeri bir çığır açtı. Onu Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay izledi. F. Celaleddin, Selahattin Enis, Sadri Ertem, Cemal Kaygılı, Sabahattin Ali, Kenan Hulusi Koray, Nahit Sırrı Örik, Bekir Sıtkı Kunt, Mahmut Şevket Esendal Cumhuriyet dönemi öykücülüğünü hazırlan isimlerdir.
Cumhuriyet dönemi 1930’lar sonrasını kapsar. Bu dönemde alışılmışın dışında bir öykü dünyası kuran Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaç), diyalogların usta yazarı Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Samet Ağaoğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Kemal Bilbaşar, Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar öykü yazarları olarak ön plana çıktı.

Günümüzde Türk öykücülüğü geniş bir konu ve üslup zenginliğiyle sürmektedir. Bunlar arasında Muzaffer Buyrukçu ve Osman Çeviksoy üslupçuluklarıyla ön plana çıkarken, İslam Gemici (Kalbimi Dağlarda Bıraktım, Truva Yayınları), Necati Tosuner (Çıkmazda, Neden Kitap) gibi isimler de çalışmalarına aralıksız olarak devam etmektedirler


GusinapsE 6 Mayıs 2006 04:28

Aşık Mahzuni Şerif
 
Halk ozanları

Aşık Mahzuni Şerif

(1940, Afşin, Kahramanmaraş - 17 Mayıs2002, Köln), bir Türk halk ozanıdır. Tam adı Şerif Cırık'dır.

Hayatı

Eski ismi Berçenek olan Tarlacık Köyü'nde dünyaya geldi. 1955 yılında daha sonra Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu'na kaydoldu. 1960'da eşi Suna'yı kaçırdı ve 6 ay köyünde kaldı. Bu sırada okulu Balıkesir'e nakledildi. Okul komutanının çabası ile yeniden okula dönen Aşık Mahzuni, 6 ay devamsızlık yaptığına ilişkin bir ihbar üzerine okuldan atılınca yeniden köyüne döndü. 1967 yılnda ilk plağı ile müzik piyasasına girdi.
Bir süre Gaziantep'te ikamet ettikten sonra Ankara'ya taşındı. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Derneği Genel Başkanlığı'ni yürüten Aşık Mahzuni Şerif, Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Merkez Disiplin Kurulu Başkanlığı, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği ve Ozan-Der Onur Kurulu Başkanlığı'nı da yaptı. Evli ve 8 çocuk babası Aşık Mahzuni uzun süredir yaşamını Almanya'da sürdürüyordu.
Türk Halk Müziği sanatçılarının başvuru kaynağı,söz ve beste deposu olan Aşık Mahzuni birçok dinleyecisi açısından günümüzün çağdaş Karacaoğlanı'ydı. Dom dom kurşunu, Yuh Yuh, Fadimem, Gül yüzlüm, Ciğerparem ve Ekmek kölesi gibi eserleriyle tanınan Aşık Mahzuni'nin türkülerini İbrahim Tatlıses'ten Mahzun Kırmızıgül'e kadar birçok türkücü ile bazı pop müzik sanatçıları da okudu. Halk şiirine gönül veren ve konuşma dilini şiirleştiren Aşık Mahzuni'nin 400'e yakın plağı,50 kasedi ve yayınlanmış 9 adet kitabı bulunuyor



GusinapsE 11 Mayıs 2006 19:08

Aşık Seyran
 
Aşık Seyran

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/5/58/Develi_asik_seyrani.JPG/180px-Develi_asik_seyrani.JPGhttp://tr.wikipedia.org/skins-1.5/common/images/magnify-clip.png
Develili Aşık Seyrani (1800-1866)




Hayatı ve Karakteri

Türk Halk Edebiyatı'nın zirve isimlerinden biri olan Develi'li (Everek'li) Seyrani'nin doğum tarihi kesin değildir. 1800 veya 1807 yılında doğduğuna dair kayıtlar vardır. Bugün Kayseri ilinin en büyük ilçesi olan, o yıllarda Everek adıyla bilinen Develi'de doğmuştur. Asıl adı Mehmet'tir.
Babası fakir bir mahalle camii imamı olan Hoca Cafer Efendi'dir. Çocukluğu ekonomik güçlüklerle geçmesine rağmen babasının sayesinde medrese eğitimi almaktan geri kalmamıştır.
Seyrani'nin hayatı ile ilgili kesin bilgiler mevcut olmadığından halk kendisi için bazı menkıbeler yayarak bu eksikliği gidermeye çalışmıştır. Seyrani'nin ününü duyan çevre vilayet ve kaza aşıkları sık sık Develi'ye gelerek onunla atışırlar. Seyrani ustalığını konuşturarak onları pes ettirir. Ama artık ona Develi dar gelmeye başlamıştır, İstanbul'a gitmeyi arzular.
Seyrani, büyük bir ihtimalle Sultan Abdülmecit'in tahta geçtiği yıl olan 1839 yılında İstanbul'a gelir. O yıllarda İstanbul'da semai kahvelerine, saz söz meclislerine ilgi gösterilir, aşıklar birer bilge kişi olarak görülür, dinlenirdi. Bu meclislerin tiryakileri, aşıkları yalnız bırakmaz, onları meclisten meclise, kahveden kahveye taşırlardı. Saray'da devlet erkanının konaklarında, zenginlerin köşklerinde bir araya gelen aşıklar, birbiriyle tanışır, söyleşir, atışırlardı. Bazı paşa ve beyler, şairleri himaye eder onlara rahat bir hayat sağlarlardı. Böylesi bir zamanda İstanbul'a giden Seyrani, zamanın saz ve kalem şairleriyle tanışır, bilişir. Seyrani, İstanbul'a gelmişken yarım kalan medrese öğrenimini tamamlar. Şu sözleriyle tanımlamıştır bu günlerini:
"Yedi yıl eğlendi, kaldı Seyrani
Bütün tahsil etti ilmi irfanı
Sendeyken her türlü mürüvvet kanı
Bulmadın derdime çare İstanbul"

Ancak Seyrani karakteri gereği, etrafında gördüğü yanlışlıklara, bu yanlışlıkları yapan Padişah da olsa görmezlikten gelemeyen ve şiirlerinde bu durumları ağır bir şekilde hicveden bir şairdir. Bu yüzden hakkında soruşturma açılmış ve yakalanmamak için de Develi'li bir dostunun yardımıyla Develi'ye kaçmak zorunda kalmıştır. Bir süre burada kalan Seyrani daha sonra Halep'e gider. Burada da tutunamayan Seyrani tekrar Develi'ye gelir. Yaşadığı süre içerisinde Develi onun kıymetini pek anlayamamıştır. Yakalandığı sinir hastalığından dolayı ona "Deli Seyrani" denmiş, son yıllarını Develi'de yoksulluk içinde geçirmiştir.
Yoksulluğunu, çektiği acıları, dik kafalı bir ozan oluşuna bağlamak pek yanlış olmaz. Seyrani devrindeki gelişmeleri yakından takip etmiş, yanlışlıkları eleştirmiş, şiirlerinde kendisinden önceki ozanların alışılmış konu sınırlarının dışına çıkmıştır. Olaylara genellikle eleştirel gözle bakmış ve halkın sesi olmaya özen göstermiştir. Şiirleri hem ele aldığı konu bakımından hem de kafiye yapısı bakımından çeşitli ve zengindir. Şiirlerinde daha önce kimsede rastlanmayan kafiye yapılarına yer vermiştir. Şiirlerinde bazen bir tarikat ehli, bazen siyasi bir eleştirmen, bazen de koyu bir aşık olur. Bu da Seyrani'nin içten, dindar, duygulu ve duyarlı bir kişi olduğunu gösterir.
Seyrani, 19. yüzyıl halk edebiyatımızın şüphesiz en değerli örneklerinden birisi olarak diğer halk ozanlarını da etkilemeyi başarmıştır. Kendisi hakkında yapılan araştırma ve incelemeler son yıllarda çoğalmıştır. Eserlerinden bazıları bestelenerek icra edilmiştir.


Eserlerinden Örnekler

AŞIKIN GÖNLÜ
Eski libas gibi aşıkın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imiş
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş

Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
O sebepten gülle ediyor çekiş
Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imiş

Sevdiğim değildin böylece ezel
Aşkının bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik saydığım güzel
Meğer pulat gibi bükülmez imiş

Seyrani'nin gözü gamla yas imiş
Benim derdim her dertlere baş imiş
Ben bağrımı toprak sandım, taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş..

SENE 1261
Bin ikiyüz altmışbire tarih basınca
Pek ziyade oldu siklet bu sene
Eski adet bitip devir dönünce
Kalktı insanlardan şefkat bu sene

Koymuşum havana bu garip seri
Sefa mı sunulur ah şimden geri
Ağnıya olursan derler gel beri
Fukaraya yoktur rağbet bu sene

Fukaranın hali Mevla'ya belli
Merhamet yok ağnıyada ezeli
Buğdayın bir mutu oldu yüzelli
Muhtekire düştü fırsat bu sene

Zengin artık kesmez oldu kurbanı
Kalmadı dünyanın rengi elvanı
Sultan Süleyman'a kalmadı fani
Bize Hak'tan oldu rahmet bu sene

İş böyle giderse kopacak fesat
Yaklaşmadı gitti şu vakt-i hasat
Sanatlar işlemez ortalık kesat
Boşadır çalışmak gayret bu sene

Bu Seyrani sahih sohbet eylesin
Naçar olan fukaralar neylesin
Rica niyaz edin halas eylesin
Mevlamız beladan millet bu sene



GusinapsE 13 Mayıs 2006 13:52

Pir Sultan Abdal
 
Pir Sultan Abdal

Doğumu

16’ncı yüzyılda yaşadı. Asıl adı Haydar. Yaşamının büyük bölümü Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağına bağlı Banaz köyünde geçti. 16’ncı yüzyılın ikinci yarısında Sivas çevresinde boy gösteren [[Alevi-Bektaşi] Safevi-Türkmen kökenli yani Sah Ismail yanlısı Caferi mesebinden (Ehli-beyt yolu) olaylara karıştı. Sivas Beylerbeyi Deli Hızır Paşa, Pir Sultan’ı astırdı. Ölümünün, 1547-1551 ya da 1587-1590 arasındaki bir tarih olduğu sanılıyor.


6 ayrı kimlik

Çeşitli araştırmalarda 6 ayrı Pir Sultan kimliğine değinilir. Sırasıyla, Çorum yöresinden olup bir süre Ankara’da Hasan Dede tekkesinde kalan Pir Sultan’ım Haydar, aruzla şiirler yazan Pir Sultan, Divriği yöresinde yetişen ve asıl adı Halil İbrahim olan Pir Sultan Abdal, 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılın başında yaşamış olan Abdal Pir Sultan, 16. yüzyıl sonu ile 17. yüzyıl başında yaşayan ve Pir Sultan’ın asılmasıyla ilgili deyişleri söyleyen Pir Sultan Abdal.Pir Sultan Abdal Safevi yanlısı değildir.Yazdığı deyişlerin hepsi Şah'a(Hz.Ali'ye) yazılmıştır.


Gerçek Pir Sultan

Son olarak menkıbeleşmiş yaşamıyla tanınan, Hızır Paşa’nın astığı kabul edilen 16’ncı yüzyıl şairi Banazlı Pir Sultan Abdal. Halk edebiyatı araştırmacıları, gerçek Pir Sultan Abdal olarak Banazlıyı kabul eder.

Yetişme Koşulları

Pir Sultan Abdal, Alevi gelenekleri ve tarikat ortamında yetişti ve Sah Ismailin soyundandir. Hatai (Şah İsmail, Safevi Hükümdarı), Kul Hüseyin ve Kul Himmet’ten etkilendi. Şiirlerinde duru ve yalın bir Türkçe kullandı. Ana konuları, Degisler, Allaha olan sevgisi, aşk, tasavvuf ve kavgadır. Tekke ve tasavvufun kalıplarını aşıp geniş bir halk kesimine seslenebildi. Medrese öğrenimini Erdebil'de görmesine rağmen , diğer bazı halk şairlerinin tersine, Divan Edebiyatı’ndan hiç etkilenmedi.

Hakkında Araştırma ve Çalışmalar Yapanlar

Sadeddin Nüzhet Ergun, Abdülbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Boratav, Cevdet Kudret, Cahit Öztelli, Sabahattin Eyuboğlu, Mehmet Fuat, Orhan Ural, Mehmet Bayrak ve Erol Toy’un Pir Sultan Abdal ile ilgili araştırma kitapları vardır.
Ayrıca Opera Sanatçısı ve Halk Müziği Araştırmacısı ve icracısı Ruhi Su, Pir Sultan'ın eserlerinin hemen tümünü yorumlamıştır.


Eserlerinden Bazı Örnekler



Alçakta Yüksekte
Alçakta yüksekte yatan erenler
Yetisin imdada aldi dert beni
Basimi alip hangi yere gideyim
Gittigim yerlerde buldu dert beni
Oturup benimle ibadet kildi
Yalan söyledi de yüzüme güldü
Yalin kiliç olup üstüme geldi
Çaldi bölük bölük böldü dert beni
Üstümüzden gelen boran kis gibi
Yavru sahin pençesinde kus gibi
Seher çagi bir korkulu düs gibi
Çagirta çagirta aldi dert beni
Abdal Pîr Sultan'im gönlüm hastadir
Kimseye diyemem gönlüm yastadir
Bilmem deli oldu bilmem ustadir
Söyle bir sevdaya saldi dert beni

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/9/95/Pirsultan-abdal-aniti.jpg


Sultan Suyu Gibi Çağlayıp Akma
Sultan Suyu Gibi Çağlayıp Akma
Erilir Gam Yeme Divane Gönül
Er Başımda Duman, Dağ Başında Kış
Erilir Gam Yeme Divane Gönül
Yıkılır Mı Hakk’ın Yaptığı Havuz
Şah-ı Merdani' nin, Biz De Kılavuz
Üç Günlük Dünyada, şu Yahşi Yavuz
Erilir Gam Yeme Divane Gönül
Pir Sultan Abdal’ım, Sırdan Sırada
Bu İş Böyle Oldu, Kalsın Burada
Cümlemiz Niyetlendiği Murada
Erilir Gam Yeme Divane Gönül


Bugün Yardan Haber Geldi
Bu gün Yardan Haber Geldi
Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan
Eğildim Bir Buse Aldım
Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan
Güzel Olanı Severler
Yanağından Gül Dererler
Kulakta Mengiç Küpeler
Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan
Baş Koydum Yarin Dizine
Uykular Girmez Gözüme
Ağ Ellerin Sür Yüzüme
Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan
Şekerden Şerbet Ezerler
İnce Tülbentten Süzerler
Dört Yanım Almış Güzeller
Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan
Pir Sultanım Gel Yanıma
Seni Sarayım Canıma
Dola Kolların Boynuma
Bir Bir Yandan Bir Bir Yandan


Bilene Danış
Bilirim Bilirim Dersin Bilene Danış
Danışan Dağları(Hey Dost) Aşar Mı Aşar
Danışmadan Yola Çıksa Bir Kişi
Akıbet Yolundan(Hey Dost) Şaşar Mı Şaşar
Cahile Irak Ol Kamile Yakın
Bir Mana Söyleyim(Hey Dost) Darılma Sakın
Hasmın Karıncaysa Merdane Takın
Ummadık Taş Başa (Hey Dost) Düşer Mi Düşer
Pir Sultan Abdalım Böyle Mi Olur
Kişi Ettiğini(Hey Dost) Elbette Bulur
Yırtıcı Kuşların Ömrü Tez Olur
Zararsız Akbaba(Hey Dost) Yaşar Mı Yaşar


Bu Yıl Bu Dağların Karı Erimez
Bu Yıl Bu Dağların Karı Erimez
Eser Bâd-ı Sabâ Yel Bozuk Bozuk
Türkmen Kalkıp Yaylasına Yürümez
Yıkılmış Aşiret İl Bozuk Bozuk
Kızılırmak Gibi Çağladım Aktım
El Vurdum Göğsümün Bendini Yıktım
Gül Yüzlü Cerenin Bağına Çıktım
Girdim Bahçesine Gül Bozuk Bozuk
Elim Tutmaz Güllerini Dermeye
Dilim Tutmaz Hasta Hâlin Sormaya
Dört Kitabın Mânasını Vermeye
Sazım Düzen Tutmaz Tel Bozuk Bozuk
Pir Sultan'ım Yaratıldım Kul Diye
Zalim Paşa Elinden Mi Öl Diye
Dostum Beni Ismarlamış Gel Diye
Gideceğim Amma Yol Bozuk Bozuk




Kul Olayım Kalem Tutan Ellere
Kul Olayım Kalem Tutan Ellere,
Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle.
Sekerler Ezeyim Şirin Dillere,
Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle.
Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.
Sivas Ellerinde Sazım Çalınır,
Çamlı Beller Bölük Bölük Bölünür.
Yardan Ayrılmışam Bağrım Delinir,
Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle.
Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.
Pir Sultan Abdal’ım Ey Hızır Paşa,
Gör Ki Neler Gelir Sağ Olan Basa.
Beni Hasret Koydun Kavim Kardaşa,
Kâtip Arzuhalim Yaz şah'a Böyle.
Güzelim Ey Güzelim Ey Güzelim Ey Ey.


Dostun Bahçesine Bir Hoyrat Girmiş
Dostun Bahçesine Bir Hoyrat Girmiş
Korudur Da Benli Dilber Korudur
Gülünü Dererken Dalını Kırmış
Kurudur Da Benli Dilber Kurudur
Neredesin De Dudu Dillim Nerede
Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede
Bu Meydanda Serilir Postumuz
Çok Şükür Mevlaya Gördük Dostumuz
Bir Gün Kara Toprak Örter Üstümüz
Çürüdür De Benli Dilber Çürüdür
Neredesin De Dudu Dillim Nerede
Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede
Pir Sultan Abdal’ım Başımdan Başlar
İyisini Korda Kemini Taşlar
Bin Çiçekten Bir Kovana Bal İşler
Arıdır Da Benli Dilber Arıdır
Neredesin De Dudu Dillim Nerede
Neredesinde Kömür Gözlüm Nerede
]


GusinapsE 16 Mayıs 2006 02:25

Eşrefoğlu Abdullah Rûmî
 
Halk Edebiyatı Şairi Eşrefoğlu Abdullah Rûmî

Eşrefoğlu Abdullah Rûmî, (? - 1469) Türk şair, mutasavvıf. Eşref-i Rûmî veya Eşrefoğlu Rûmî olarak anılır.


Hayatı

Asıl adı Abdullah'tır. Yine de babasının ismi dolayısıyla genellikle Eşrefoğlu, Eşrefzâde veya İbnül Eşref olarak anılmıştır. İznik doğlumlu olduğu için de sık sık İznikî olarak anılmış, yine de en sık kullanılan hitabı Eşref-i Rûmî olmuştur.
İznik doğumlu Abdullah'ın babasının zamanında Mısır'dan Anadolu'ya göçmüştür. Babasının ismi genelde Seyyid Ahmed ül Mısrî olarak geçer. Bu künyedeki Seyyid, şahsın İslam dininin son peygamberi Muhammed'in sülalesine dayandığını gösteren bir ibaredir.
Eşrefoğlu ilk eğitimini İznik'te yapmıştır. Babası ve dedesi mutasavvıf olsa ve tasavvufa da meyli olsa da daha çok ilmi eğitim görmüştür. Orta yaşlarında, bazı söylentilere göre 40 yaşlarındayken, ilim eğitimini sonlandırır ve dönemin ünlü fakihlerinden birinin yanında çalışmaya başlar. Buna rağmen tüm bu zaman boyunca tasavvufa olan ilgisi artmıştır ve sonunda ilmi bir kenara bırakıp tasavvufi hayat tarz ve görüşüne girer. Tasavvufa girişi genellikle o dönemde Bursa'da yaşayan Abdal Mehmet isimli meczup bir veli ile arasında yaşanan bir olaya bağlanır. Fakat bunun gerçekliği tartışmalıdır.
Eşrefoğlu tasavvufi yola giriş yapmak istediğinde Bursa'nın ünlü velilerinden Emîr Sultan'a bağlanmak ister. Fakat Emir Sultan onu Ankara'ya, Hacı Beyram Veli'ye gönderir. Bir süre Hacı Bayram Veli'nin dergâhında kaldıktan sonra, öneri üzerine Hama'daki kâdirî şeyhi Şeyh Hüseyn-i Hamevî'ye gider. Buraya ailesi ile birlikte gider ve bir zaman burada kalır. Sonunda Hama'dan İznik'e geri döndüğünde Eşrefoğlu büyük bir mutasavvıftır. İznik'te başlarda münzevi bir yaşam sürse de daha sonraları halkla iletişime geçmiş kendi tasavvufi görüşünü yaymıştır. Burada Eşrefoğlu Rumi kurucusu olduğu ve Kâdirîliğin bir kolu olan Eşrefîliği yayar. 1469 yılında yine İznik'te vefat eder.


Sanatı

Eşrefoğlu eserlerinde genelde yalın bir Türkçeyi tercih etse de az da olsa Arapça ve Farsça sözcükler de kullanır. Eserlerinde tasavvufi etki rahatlıkla görülebilir. En çok işlediği konu tasavvuf olduğu gibi genellikle kullandığı motifler ve kurgusal unsurlar da tasavvufi imgelerdir. Bunun dışında eserleri genel dini öğütler de içerir. Her ne kadar teknik bakımdan çok büyük başarı göstermese de, Türk tasavvufi halk edebiyatının en önemli isimlerindendir.
Eşrefoğlu'nun en önemli eseri Divan'ı olsa da, Müzekinnüfûs isimli meşhur bir eseri de bulunur. Müzekinnüfûs dini ve tasavvufi nasihatler içeren bir eserdir. Bunlar dışında matbu olmayan fakat yazma nüshalar halinde olan çeşitli eserleri vardır: Tarîkatnâme, Fütüvvetnâme, Delâil ün nübüvve, İbretnâme, Mâziretnâme, Hayretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Esrarüttâlibîn, Münâcaatnâme ve Tâcnâme



asla_asla_deme 20 Ekim 2008 15:07

HALK EDEBİYATI, halkın geleneksel dili ve zevki ile oluşturulmuş sözlü edebiyata denir. İslam dininin kabulünden önce Türkler'de toplumsal yaşayış içinde farkhlaşma olmadığı için verilen ürünler bakımından edebiyat ala­nında da farklılaşma yoktu. Türkler İslam dinini benimsedikten sonra toplumsal yaşayış­ta farklılıklar oldu. Arap ve İran edebiyatının etkisiyle Divan edebiyatı oluştu. Artık edebi­yatta iki ayrı alan söz konusuydu. Dilde ve edebiyatta Arapça'nın ve Farsça'nın egemen olması yanında bu dillerin anlatım biçimleri de benimsendi. Türk devletlerinin resmi ya­zışma dilinin Arapça ve Farsça olması üzerine özellikle devlet adamlarının çevresinde küme­lenen ve onlarca korunan şairler bu dilleri ve anlatım biçimlerini Türkçe'ye yeğlemeye baş­ladılar. Öte yandan halk arasında da İslam dininin kabulünden önceki Türk edebiyatının biçimsel özellikleri­ni çok az değişikliklerle koruyan halk edebi­yatı gelişti.
Halk edebiyatı genel olarak sanatçıları belli olmayan ortak halk edebiyatı ürünleri ile âşıkların ve tekke şairlerinin yapıtlarından oluşur. Halk edebiyatının kapsamı içine ilk yaratıcıları çoğu zaman belli olmayan mani, türkü, ağıt, ninni, tekerleme gibi manzum; masal, efsane, fıkra gibi düzyazı ürünler girer. Ayrıca aşk ve kahramanlık konularını işleyen, bazı yerleri düzyazı, bazı yerleri manzum halk hikâyeleri ile bilmeceler, atasözleri, deyimler;
meddah, Karagöz, ortaoyunu, seyirlik köy oyunları ve tüm bu ürünlere az çok yakınlık gösteren daha başka ürünler de halk edebiyatı kapsamı içindedir. Âşıkların ve tekke şairleri­nin yapıtlarıyla oluşan, âşık edebiyatı ve tekke edebiyatı gibi adlarla anılan geleneksel edebiyatlar da halk edebiyatı içinde ele alın­maktadır.
Halk edebiyatı ürünleri kuşaktan kuşağa aktarıla aktarıla varlıklarını korur. Çağlar boyunca çeşitli kültürel etkilenmelerle deği­şikliklere uğrayarak ve bölgesel özellikler kazanarak yaşayan halk edebiyatı ürünleri halkın kullandığı dil ve ağız özelliklerini taşır. Bununla birlikte bir türkü, bir mani, bir masal, bir bilmece, bir atasözü nereden çıkmış olursa olsun halkın ortak kullanımıyla ve taşıyıcılığı ile geniş bir alanda bilinip yaygınlaşır.
Halk edebiyatı ürünleri genel olarak sözlü ürünlerdir. Yaratıcıları ya da yaşatıcıları tara­fından kullanıla kullanıla biçim kazanır. Halk edebiyatı ürünleri zamanla ve çeşitli neden­lerle yazıya geçirilmiştir. Bunlara folklor ve halk edebiyatı araştırmacılarının halk arasın­da yaptıkları derlemeler de katılırsa halk edebiyatı ürünlerinin büyük bir bölümünün yazıya geçirilmiş olduğu görülür. Bununla birlikte, halk tarafından yaratılmakta ve yaşa­tılmakta olan halk edebiyatı sözlü olma özelli­ğini de korur.
Halk şiiri eski Türk şiirinin vezin, biçim ve uyak bakımından devamıdır. İslam dinini kabul etmeden önceki dönemlerden kalma şiir örnekleri incelendiğinde hece vezninin kullanıldığı, nazım biçimi olarak dörtlüklerin temel alındığı ve daha çok yarım uyakın yeğlendiği dikkati çeker. İslam dininin kabu­lünden sonra gelişen halk edebiyatında da bu özellikler korunmuştur.

MsxLabs & TemelBritannica


_Yağmur_ 17 Nisan 2010 10:07

Alıntı:

Misafir adlı kullanıcıdan alıntı (Mesaj 1759400)
halk edebiyatı nedir ve kaça ayrılır?

Türk halk edebiyatı
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Türklerin Anadolu'ya geldikten sonra edebiyatları beş gruba ayrılmıştır. Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilen aydınların oluşturduğu "Yüksek Zümre Edebiyatı" ve İslam öncesinden gelen sözlü bir "Halk Edebiyatı". Anadolu'ya göç eden Türkler arasında aynı ayrım devam etti. Medrese eğitimi gören aydın kesim Arap ve Fars edebiyatlarının tesirini devam ettirirken, halk yine saz şairleri aracılığıyla halk edebiyatını devam ettirdi. Dolayısı ile Anadolu Türk Edebiyatı iki grupta incelenmektedir. Bu gruplardan biri Halk Edebiyatı'dır.
Oğuz Türkleri Anadolu'ya dilleriyle, gelenekleriyle, geleneksel halk edebiyatlarıyla gelmişlerdir. Ozan dedikleri saz şairleri, Anadolu'nun gittikçe Türkleşen bölgelerinde, gezici şair olarak sazlarıyla şiirler söylüyorlardı.

13. yüzyıl


Nasreddin Hoca, Türk folklorünün kişiliği etrafında mizahi hikâyelerin şekillendiği ünlü bir figürü.



Bu yüzyılda ele geçen eserler daha çok fetih ve savaşlara aittir. Bunların en önemlileri İslami Türk destanlarıdır. Battal Gazi Destanı, Danişmentname bunlardan en ünlüleridir. Dönemin en ünlü kişisi Nasreddin Hoca'dır. O, zekasıyla, keskin görüşleri ve zeki söyleyişleriyle, nükteleriyle dünyaca tanınmış biridir. 13. yüzyılda yaşadığı halde halka mal olarak kendinden sonra gelen Timurlenk ile karşılaştırılmıştır. Bu asrın en önemli şairi Yunus Emre'dir.

14. yüzyıl

Bu yüzyılın en önemli eseri Kitab-ı Dede Korkut 'tur.Bu kitapta hikâyeler Oğuz Türkleri arasında yaşanmış ve yayılmıştır. Kitapta Oğuz Türkleri'nin Gürcüleri, Rumlar, Ermeniler ve diğer Türk boylarıyla yaptıkları barışlar anlatılır. Hikâyelerde nazım, nesir iç içedir. Dili destansı bir dildir. Bazı yönleriyle destana benzer. Bu yüzden destandan halk hikâyeciliğine geçiş ürünü olarak görülür.
Bu asırdaki en ünlü şair, Yunus tarzı söyleyişleriyle ün kazanan tekke şairi Kaygusuz Abdal'dır.

15. yüzyıl

Bu yüzyılın tanınmış ismi Hacı Bayram Veli'dir. Ankara'da doğan Hacı Bayram Veli, çok güçlü bir medrese tahsili yapmıştır. Aruzla da yazmakla birlikte daha çok hece ölçüsünü kullanmış ve dini şiirler yazmıştır. İlahileri tekkelerde, zaviyelerde dillerden dillere dolaşmıştır.

16. yüzyıl

Bu yüzyılda sadece Tekke edebiyatının değil, din dışı konularda söylenen şiirlerin de metinleri ele geçmiştir. Ellerinde sazlarla diyar diyar dolaşan, nerede bir güzel görülürse ona aşık olan ve şiirler söyleyen şairler, ordularda, kışlalarda, hudut boylarında boy gösteren aşıklar eski halk geleneğini sürdürmüşler ve "Aşık Edebiyatı" denen edebiyatı yaşatmışlardır. Bunların en tanınmışı, yüzyılın sonlarında şöhret kazanan Köroğlu'dur. Ayrıca Kul Mehmet, Hayali, Bahşi adlı aşıklar da dönemin önemli şairleridir. Tekke Edebiyatının bu dönemdeki temsilcisi Pir Sultan Abdal'dır. Pir Sultan Abdal tekke şairleri arasında şiirlerini sazla söyleyen ender kişilerdendir. Daha çok nefesleriyle tanınır.

17. yüzyıl

Daha çok bilgi için: Aşık edebiyatı ve Tekke edebiyatı
Bu dönem Türk edebiyatının altın çağıdır. Hem Aşık edebiyatı hem Tekke edebiyatı hem de Anonim Halk edebiyatı [2] ürünlerden bir çoğu ele geçmiştir. Tekke edebiyatının önde gelen şairleri Aziz Mahmut Hüdai ve Niyazi Mısri 'dir. Her iki şair de derin ilim sahibidirler.
Bu asırda Aşık edebiyatında büyük gelişmeler olmuş, Divan şairlerine bile ilham verecek lirik şiirler söylenmiştir. Ayrıca aruzla şiir söyleyen saz şairleri, kendilerini Divan şairleri kadar başarılı saymışlardır. Bunların arasında Yeniçeri ordusunda bulunan ve Evliya Çelebi'nin de dikkatini çeken Kâtibi, denizci olan Kayıkçı Kul Mustafa ünlüdür.
Ancak günümüzde bile çok sevilen, şiirlerin çoğu halk türküsü haline gelen aşık Karacaoğlan'dır. Şiirlerinin tümünü hece ölçüsüyle söyleyen, halk anlayışını, yaşayışını şiirlerine en iyi şekilde yansıtan Karacaoğlan tabiat ve sevgili teması ile yazdığı koşmalarıyla tanınır.
Dönemin diğer büyük saz şairi Aşık ömer'dir. Halk şairleri arasında en kültürlü, en yaratıcı olarak tanınır.

18. yüzyıl

Bu yüzyılda halk edebiyatı şairleri, divan şairleriyle boy ölçüşme, aruzla şiir söyleme bu devirde biraz daha yaygınlaşmıştır. Tekke edebiyatı bu dönemde bir duraklama içindedir. Dönemin en büyük tekke şairi, aynı zamanda büyük bir alim olan Erzurumlu İbrahim Hakkı'dır. İlahiname adlı divanında genellikle tasavvufi kasideler, gazeller, ilahiler bulunur. Ayrıca şairin Marifetname adında nesir eseri de vardır.

19. yüzyılda halk edebiyatı

Halk şiir geleneği bu asırda klasik söyleyişini sürdürmüştür. Özellikle Âşık edebiyatının çok yetenekli saz şairleri görülür. Bunlardan biri de Bayburtlu Zihni'dir. Hem Divan hem de âşık tarzı şiirleriyle tanınmıştır. Çok iyi medrese eğitimi görmüştür. Bu nedenle divan tarzında yazdığı şiirler, Divan şairlerini aratmaz. Ayrıca halk tarzında söylediği şiirlerde tam bir âşıkErzurumlu Emrah'tır. Divan tarzı şiirleri pek başarılı değildir. Asıl lirik şiirleri, koşma tarzında söyledikleridir. söyleyişi vardır. Dönemin diğer tanınmış şahsiyeti

Halk edebiyatının genel özellikleri

  • Şiirler çoğu zaman saz eşliğinde söylenir. Duruma göre şiir söyleyen âşıklar, şiirleri için bir ön hazırlık yapmazlar. Bu yüzden şiirlerinde derin bir anlam kusursuz bir biçim görülmez.
  • Aruz ölçüsü ile şiir yazanlar olmasına rağmen asıl ölçü hece ölçüsüdür.
  • Nazım birimi dörtlüktür. Ancak nadiren de olsa türkü ve ninnilerde üçlü, beşli söyleyişler görülür.
  • Dili, halk dilidir. Bu dilin öz Türkçe olduğu söylenemez. Ancak halka mal olmamış sözcükler kullanılmamıştır.
  • Şiirler hazırlıksız söylenildiğinden daha çok yarım kafiye ve redif kullanılmıştır.
  • Nazım şekli olarak mani, koşma, varsağı,destan v.s. kullanılmıştır.
  • Konu olarak Âşık edebiyatında aşk, ölüm, hasret, ayrılık gibi duygusal konular, doğa sevgisi, yiğitlik, zamandan şikayet işlenmiştir. Tekke edebiyatında ise konu dindir.
  • Söyleyişlerde doğa ile iç içe olmaktan kaynaklanan bir somutluk hâkimdir.
  • Halk şairlerinin hayat hikâyeleri ve şiirleri cönk adı verilen eserlerde == toplanır.... ==
Türk halk edebiyatında düzyazı

Türk halk edebiyatı'nın düzyazı alanındaki öyküleri, Türk, Arap ve İran-Hint kaynaklı olmak üzere 3 grupta toplanır. Türk kaynaklı öyküler arasında Dede Korkut, Köroğlu, Danişmendname gibi serüven-kahramanlık öyküleri, Kerem ile Aslı, Âşık Garip, Karacaoğlan ile İsmigan Sultan, Emrah ile Selvihan gibi âşıkların yaşam öyküleri çevresinde gelişen öyküler yer alır. Doğu Anadolu’da kaside adı verilen küçük öyküler, Güney Anadolu’da bozlaklar, meddah öyküleri ve Nasreddin Hoca fıkraları da halk edebiyatının düz yazı örneklerindendir. Yusuf ü Züleyha, Ebu Müslim, Battalname, Leyla ile Mecnun da Arap kaynaklı öykülerin en yaygın olanları ve bilinenleridir. Hint-İran kaynaklı öykülerin en ünlüleri arasında Ferhat ili Şirin ve Kelile ve Dimne sayılır.




ener 11 Şubat 2011 22:15

Anadolu Halk Edebiyatı doğası gereği başlangıcı bilinmeyen, ama varlığını bugün de sürdüren bir sözlü geleneğin içinde oluşmuştur. Sözlü geleneğin temelinde şiir vardır. Şiir, ölçülü ve kafiyeli örneklerin dışında, şiirsel özelliklerini değişik oranlarda kaybetmiş olan masal, efsane, halk hikâyesi gibi anlatılarla da varlığı hissettirir...
Halk Edebiyatı sözlü gelenekte yaşatılan (yaratıcısı belli olan ya da olmayan) bütün ürünleri kapsar. Adı bilinsin ya da bilinmesin halk şâiri beslendiği kaynakların (din, gelenek, günlük yaşam) yönlendirmesiyle ya mutlak güzelliğe (Allah) ulaşma çabasına ya da günlük yaşamın güzelliklerini, zevklerini anlatır, arzularına dramatik bir dille vurgular ve çarpıklıkları yergiyle gözler önüne serer. Bu bakımdan ele aldığımızda Halk Edebiyatı ürünlerinin özünde örnek değerler ve ahlâk anlayışı yattığını düşünebiliriz.

Yaratıcısı belli olmayan sözlü gelenek ürünlerini kapsayan Anonim Halk Edebiyatı, hem biçim hem de içerik yönünden halk şâirlerinin esin kaynağıdır. Bireysel yaşamın toplumsallaşmış örnekleri olan anonim ürünler, 'çeşitli düzeylerde iletişim sağlamak'la işlevini yerine getirdiğini kanıtlar. Anadolu halkının dünya görüşü yanında, estetik modeller de bu Anonim Halk Edebiyatı'nın içinde var olur. Uzun süreli bir toplumsal yaşayışla birlikte şekil almaya başlayan Halk Edebiyatı, bir milletin ayrıntısı ve kabası olarak ilerler. Ayrıntılar da, önemli olaylar da edebiyatın içinde yuva yapar kendine. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Divan Edebiyatı'na tepkiler yoğunlaşırken, halk edebiyatından nasıl yararlanılabileceği de tartışılmaya başlanmıştı. 20. yüzyılın basımda edebiyatı ulusallaştırması ve çağdaşlaştırması çalışmaları sırasında Halk Edebiyatı'ndan biçim, tür ve dil konusunda edebi geleneği, diğer yönlerden ise sosyal değerlendirebilmek adına yararlanılmıştır.

Oluşumu Nasıldır?

Halk Edebiyatı, İslamiyet Öncesi Sözlü Türk Edebiyatı'nın Müslüman Türk halkı arasındaki devamıdır asıl olarak. İslamiyet'ten sonraki Türk Halk Edebiyatı dil ve kültür, meydana geldiği çevre ve ideoloji bakımdan İslamiyet Öncesi Edebiyatı'ndan büyük farklılıklar gösterse de şekil, duyuş, düşünüş ve anlatış bakımdan büyük ölçüde geçmişe bağlıdır. Halk Edebiyatı'nın dili Türk halkı arasında yaşayan konuşma dilidir. Bu dile Divan Edebiyatı'nda olduğu gibi Arapça, Farsça sözcükler ve terkipler (tamlamamalar) karışmıştır. İslamiyet'i kabul ettikten sonra Türkler'in yaşamında yer olan dini kelime ve kavramların yerine, İslam Medeniyeti'ne ait terimler almaya başlamıştır. Bu terimler dilin bünyesine türlü şekillerde girmişler ve öylesine benimsenmişlerdir ki neredeyse Türkçeleşmeye başlamışlardır. Esas olarak Türk Halk Edebiyatı'nda İslamiyet Öncesi olan pek çok unsur da İslamiyet'in düşünüş şekliyle ve yaşattığı değerlerle kaynaştırılarak yeniden ele alınmıştır. İşlenen, değiştirilen, şekillendirilen ve toplumun inanç sistemine uygun hale getirilen bu eserlerin yüzyıllarca yaşamasında toplumsallaştırılma büyük rol oynamıştır.

Hece Ölçüsü Nedir?

Halk Edebiyatı'nın nazım birimi İslamiyet Öncesi Türk Şiiri'nde olduğu gibi dörtlüktür. Kafiyesi ise Türk şiirinin âdeta tabii uyağı olan hece ölçüsüdür. Halk Edebiyatı çevresinde yazılmış şiirlerde 7'li 8'li ve 11'li hece ölçüsü kalıpları kullanılmıştır.

Türk şiirinin bilinen en eski örneklerinden beri var olduğu onaylanmış olan hece ölçüsü, dizedeki hece sayısını belirler. İlk dizede kaç hece varsa, sonraki dizeler de aynı sayıda heceden olmak, oluşmak ya da oluşturulmak zorundadır. Belirli sayıda heceden oluşan ve kelime sonuna rastlatılan 'durak'lar özellikle çok heceli kalıplarda sıkça görülür. Türk şiirinde tarih boyunca 5 (duraksız), 6 (duraklı), 7 (4+3 duraksız), 8 (4+4 duraksız), 11 (6+5, 4+4+3) heceli kalıplar kullanılmıştır. Divan şâirlerince parmak hesabı (vezn-i benan) denerek küçümsenen hece ölçüsü 20. yüzyılın başında Mehmet Emin Yurdakul ve Rıza Tevfik Bölükbaşı önderliğinde, Türkçülük akımının da etkisiyle milli edebiyat ve cumhuriyet dönemlerinde tercih edilir oldu. Cahit Sıtkı Tarancı ve Ahmet Muhip Dranas durakları bir yana bırakarak, hecenin ahenk olanağını ya da olanaklarını aradılar.

Şiir Tekniği Nedir?
Halk şiirinin tekniğiyse iki tür belirler: Biri anonim nitelikteki 'mani', diğeri her tür konun anlatımına elverişli olan 'koşma'. Maniler genellikle, bahar bayramlarında, kış sohbetlerinde, imece usulü çalışmalarda, bir mal satarken söylenirdi. İstanbul âşık kahveleriyse, mâni düzme yarışma alanlarının başlıcalarındandı. Kimi halk hikâyelerinde âşık, hikâyesi arasına maniler sıkıştırırdı. Manicilerin ezberlerindeki manilerin yanı-sıra, yeni ve özgün maniler de türettikleri olurdu. Bir nevi doğaçlama sahnesi yaratılırdı, 'atışma' diyebileceğimiz ortam sayesinde.
Maniler dört dizeden oluşur ve hece ölçüsünün 7'li kalıbına uygundur. Kendine özgür bir ezgiyle söylenir ve kafiye yapısı genellikle "aa x a" şeklinde düzenlenir. Maniler biçim özelliklerine göre; düz mani (7 heceli), kesik mani (ilk dize yerine anlamlı ya da anlamsız bir kelime vardır), cinaslı mani (dize sonlarında yer alır) türlerine ayrılır. Bir düz mani örneği verelim;

Bura Yemen'dir
Gülü çemendir
Giden gelmeyor
Acep nedendir

Koşma, halk şiirinde genel olarak şiir anlamında kullanılmıştır. Halk şâiri lirizmini ve hazcı coşkusunu, tutkulu duyarlığını yansıtan koşmalarda belli başlı bazı temaları işler; sevgilinin güzelliği, karşısındakine duyulan hayranlık, ondan ayrı oluşun verdiği acı ya da ona kavuşmanın coşkusu, yiğitlerin düşman karşısında gösterdiği kahramanlıklardan duyulan gurur, maddi zevklerden sıyrılıp Tanrı'yla özdeş olma isteği, bireysel ve toplumsal çarpıklıkları hoş görü sınırları içinde iğneleme yoluyla anlatmak...

Şâirin son dörtlükte mahlasını her zaman vererek bireysel bir eserin söz konusu olduğunu vurguladığı koşma, bir yandan halkın somut yaşamına ışık tutarken, bir yandan da yaşamın yeniden örgütlenmesinin ipuçlarını verir. Koşmalar genellikle 3 - 8 dörtlükten oluşur ve hece ölçüsünün 11'li kalıbıyla düzenlenir. Kafiye yapılarında da belirli düzen vardır (aaba veya abcb - cccb - dddb).

Koşma biçimsel özelliklerine göre de ayrılır; düz koşma (klasik koşma), musamma koşma (dize ortalarında kafiye), ayaklı koşma (ilk dörtlüğün ikinci ve dördüncü, diğer dörtlüklerin son dizesinden sonra eklenen kısa dize), zincirleme koşma (dörtlüğün son kelimesinin, diğer dörtlüğün başında tekrarlanması).

Koşmalar işledikleri konuya göre; koçaklama ya da yiğitleme, güzelleme, taşlama, ağıt gibi adlar alır. Din ve tasavvuf konusunu işleyen ve özel bir ezgiyle söylenen koşmalara genel olarak 'ilahi' denir. 'Genel olarak' yazmış olmamın sebebi kimi tarikatların bu türe ayrı isim veriyor olmasıdır.

Bir koşma parçası örneği, Karac'oğlan der ki...

İlk akşamdan vardım kavil yerine
Önce gördüm kömür gözlüm gelmedi
Bilmem gaflet bastı yattı uyudu
Bilmem o yâr bize küstü gelmedi

Benim yârim gide gide donandı
İkrar verdi cahil gönlüm inandı
Ay da geldi orta yeri dolandı
Seherin yelleri esti gelmedi

Unuttu mu ahdı amanı netti
Başın alıp gayri diyara gitti
Benim mecbur olduğumu farketti
Zalım garaz itti kaçtı gelmedi

Karaca'oğlan der ki devranın döndü
Gönlüm yücedeydi engine indi
Seherin yelleri şafağın bendi
Hanı usul boylu sunam gelmedi

Ne Tür Eserler Verilmiştir?
Halk Edebiyatı'nın başlıca ürünleri halk hikâyeleri, masallar, fıkralar, destanlar, ağıtlar, efsaneler, türküler ve bilmecelerdir. Başlıca olan bu ürünlerin dışında, başlıca olmayan birçok ürün daha vardır. Ancak hem bu ürünler, hem de Halk Edebiyatı'nın geri kalan kısmındaki ürünleri ayrı ayrı mercek altına alarak incelemek gerekmektedir.

Halk Edebiyatı'nın dallarından biri olan anonim edebiyat; sözlü edebiyat geleneğine bağlı destan, halk hikâyesi, masal, fıkra, efsane, atasözü, alkış, kargış, tekerleme, türkü, mani, karagöz, ortaoyunu gibi ürünleri kapsar. Bunların anonim olarak değerlendirilmesi, ya yaratıcılarının bilinememesinden ya da ortaklaşa bir çaba ürünü olarak kabul edilmesinden ileri gelmektedir.

Masal
Klasik masallar olağanüstü ve gerçeküstü olayların, doğaüstü varlıkların dünyasını yansıtan anlatılardır. Masallarda, göreli bir evrensellik kazandırmak için, olaylar çoğu zaman belirli olmayan bir yerde ve zamanda geçmişçesine gösterilir. Masallara eklenen tekerlemeler, bir yönüyle bu durumu vurgulamak için söylenmiştir. Masallar daha çok saray ve çevresini konu alır; bu, halkın ulaşılamaz beklenti isteklerini yansıttığı gibi, kimi anıştırmalarla da bu çevreye yönelttiği eleştirileri içerir. Masallarda zaman zaman halktan kişilerin de yer alması (Keloğlan masallarında olduğu gibi), saray-halk karşıtlığındaki tercihin hangi yönde olduğuna açıklık getirir. Kahramanları insan gibi davranan ve konuşan hayvan olan alegorik (yerinel) masallar; insanın bilinçsizliklerini, çeşitli zaaflarını, hatalarını belirli bir ahlâk dersi eşliğinde gözler önüne serer. Hemen her masal, pratik bir ahlâk dersine uygun düşecek bir kurgu içerir.
Masallar karşıtlıklar, çatışmalar üzerine kurulur, ama bu kurgunun sonu genellikle mutlulukla gerçekleşir: kötüler cezasını görüp iyiler isteklerine kavuşur -iyilerin isteklerinin başında çoğu zaman sevgili gelir.
Masalların derlemesi ve yeniden üretilmesi konusunda Türk masal dinleyicileri farklı yollar izlemişlerdir. Pertev Naili Boratav, Umay Güney ve Saim Sakaoğlu gibi kimi derleyiciler masalda özgün anlatımı korurken, kimileri de derledikleri masalları edebi kaygıyla kendi anlatım tekniklerine uygun biçimde yeniden yazmışlardır, Eflâtun Cem Güney, Nâki Tezel ve Tahir Alangu gibi.

Gençlikte mi Yoksa Kocalıkta mı?
Zamanın birinde Erzurum'un köylerinde çok zengin bir adam varmış, çok kuvvetli zenginmiş. Bu adamın iki oğlu ile itikatlı bir karısı varmış. Bu adam bir gece rüyasında bir ses işitir.

"Mehmet Ağa, sana üç belâ gelecek, gençlikte mi istersin, ihtiyarlıkta mı?"
Bir gece görmüş, bir şey değil. Adam... bir rüya... Ertesi gece gelmiş, yine aynı şeyleri söylemiş:
"Mehmet Ağa, sana üç belâ gelecek, gençlikte mi istersin, ihtiyarlıkta mı?"
Uzatmayalım kâmeti, kopartırız kıyâmeti, üçüncü gece karısına der ki:
"Ben üç gecedir böyle görüyorum, sen ne dersin?
"İhtiyarlıkta ne olur, bize ne gelirse gençlikte gelsin."

Fıkra
Fıkra, dozu iyi ayarlanmış bir güldürü ekseni çerçevesinde oluşmuştur. Kısa olmasına rağmen yoğun bir anlatımın yakalanması sadece ama sadece nüktenin vurgusuna ve değerine bağlıdır. Anlatıcıdan canlı, kıvrak bir dilin yanında, nükteyi çarpıcı biçimde aktarma ustalığı da beklenir. Ancak dinleyicilerin de nükteyi anlayıp değerini verebilecek zekâ ve olgunluk düzeyine erişmiş olması gerekir.
Fıkralar genellikle kimi özellikleriyle sivrilmiş halk tipleri (Nasreddin Hoca, Bekri Mustafa, İncili Çavuş), topluluk ya da bölge temsilcileri (Bektâşi, Laz, Kayserili), toplumsal konumlarıyla anılan kişiler (öğrenci, karı-koca, öğretmen) etrafında oluşmuştur. 13. yüzyıl Halk bilgesi Nasreddin Hoca'nın (1208 - 1284) kişiliği çevresinde oluşan fıkralar Türk toplumunun eleştiri-yergi gücünü, hazır cevaplılığını, nüktedanlığını ve sağduyusunu simgeler. 17. yüzyılda yaşamış olan İncili Mustafa Çavuş adı çevresinde oluşan fıkralar, padişahı bile çekinmeden alaya alır. Yine 17. yüzyılda ayyaşlığıyla ün salmış olan Bekri Mustafa fıkralarının çoğu 4. Murad'ın koyduğu içki yasağına duyulan tepkiyi yansıtır. Kahramanı her zaman bir Bektâşi olan fıkralar, bir yandan dinin biçimsel kural ve yasaklarıyla alay eder, öte yandan ise kalenderce bir yaşamın savunuculuğunu yapar. Bunlardan başka, kimi ünlü tarihi kişilerin komik serüvenlerini ve hazırcevaplıkları da fıkralaşmıştır. Bu isimler arasında akla ilk gelen Koca Ragıp Paşa'dır.

Destan
Destanlar, İslamiyet'ten önce ve İslamiyet'ten sonra olmak üzere iki bölüme ayrılır. Genel olarak bakıldığında Halk Edebiyatı'nda olay anlatımına en elverişli türün destan olduğu görülür. Bunları ulusların eski kahramanlık hikâyelerinin anlatıldığı destanlardan, yani 'epope'lerden ayırmak gerekir. Destanlar her şeyden önce toplumsal tepkiyi dile getirir. Önceleri toplumu yakından ilgilendiren ya da derinden etkileyen savaş, ayaklanma, kıtlık, deprem, yangın gibi trajik ve dramatik olaylar konu edilmiş olsa da (Kayıkçı Kul Mustafa'nın Genç Osman Destanı) zamanla cimrilik, korkaklık, züğürtlük, mirasyedilik (Selimi'nin Mirasyedi Destanı), çapkınlık gibi üzücü ya da gülünç durumlar ve hattâ hattâ pire, sivrisinek, tahtakurusu, uyuz gibi mizahi formlar üzerine de destan söylenir olmuştur. Koşma biçimiyle ve hece ölçüsüyle (11'li ya da 8'li) düzenlenen destanlarda kendilerine özgü bir ezgiyle söylenmektedir.

Alp Er Tonga
Bu Türk deglerinde atı belgülüg
Tonga Alp Er erdi kutı belgülüg
Bedük bilgi birle öküş erdemi
Biliglik ukuşlug budun kördümi

Ne ödrüm ne ködrüm ne ersig eren
Ajunda tetig er yidi bu cihan
Tejikler ayur anı Efrâsiyâb
Bu Efrâsiyâb tuttı iller talab

"Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ve ikbâli ayân-beyan olan Tonga Alper Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi; bilgili, anlayışlı ve halkın seçkini idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi; zâten âlemde ferâsetli insan bu dünyaya hâkim olur. İranlılar ona Efrâsiyâb derler, bu Efrâsiyâb akınlar salıp ülkeler zaptetmiştir"

Ağıt
Ağıt yakma geleneği, Orta Asya Türkleri'nde ölüm nedeniyle düzenlenen ve 'yuğ' olarak isimlendirilen törenlerinde söylenen 'sagu'lara kadar uzanır. Bugün, özellikle Orta ve Güney Anadolu'da, Afşarlar ve Türkmenler'de, ağıtçılar (bunlar çoğu zaman kadındır) ölen kimseler için, belirli geleneksel davranışlar eşliğinde ağıt yakarlar. Genellikle 8'li ya da 11'li hece ölçüsüyle dörtlükler hâlinde düzenlenip özel bir ezgiyle söylenen ağıtlarda, acı toplumsallaştırılır ve kişioğlu yüceltilir. Ölenin kişinin ağzından söylenen ağıt ya da ağıt kısımları da vardır. Ağıtçılar dışında âşıklar da önemli bir kimsenin ölümü ya da savaş, kıtlık, yıkım gibi olaylara tanıklık etmek üzere ağıt düzmüşlerdir.

Hasan Öldü Zannı ile Aldı Köroğlu
Keşki gelmeyeydin Çin'in iline
Bir oğlumun ölüşüne ne dersin
Kara bayrak dikilir Çamlıbel'ime
Koç Hasan'ın ölüşüne ne dersin

Ufak ufak kar serpeler başıma
Kara kuru şeyler girdi düşüme
Hayıf oldu koç yiğidin başına
Bir oğlumun ölüşüne ne dersin

Gökte melek dayanamaz zarıma
Felek nasıl kıydın ömrüm varına
Gülüzar'ı aldım bir evlâdıma
Aldım amma ölüşüne ne dersin

Gözlerimden kan yaş döküp ağladım
Ciğerciğim pâre pâre doğradım
Koç Hasan'ı Çin'de şehid eyledim
Öz evlâdım ölüşüne ne dersin

Köroğlu'yum geldim Çin'in iline
El uzattım has bağçanın gülüne
Çin Maçin Şahınun kızın oğluma
Aldım amma ölüşüne ne dersin

Türkü
Türkü, Türkî (Türksel, Türk insanına özgü,) sözcüğünün halksallaştırılmış biçimidir. Halk Edebiyatı'nda bireysel ve toplumsal bir sevinci ya da üzüntüyü ezgili biçimde anlatmak için hece ölçüsüyle oluşturulan bir şiir türüdür Türkü. Anadolu türkülerinin en eski örnekleri 16. yüzyıla kadar gider.

Türküler mani ve koşmalardan ezgileriyle ayrılır, ne var ki türküye özgür bir ezgiyle söylenince bir mani ya da koşma da türkü sayılır.
Türkünün belirgin özelliklerinden biri anonim oluşudur. Bununla birlikte âşıkların söyledikleri türküler de vardır. Yaşamın her evresinde insanoğlunun yaşadığı ya da tanık olduğu her türlü iyi (aşk, düğün, doğa sevgisi, zafer...) ve kötü olay, olgu, durum (ölüm, hicran, felaketler, salgın hastalıklar) Anadolu insanının duyarlığından süzülüp türküleşmiştir.

Burçak Tarlası
Şu dağın ardında silâh sesi var
Silâh sesi değil gelin yası var
Varın sorun güveye kaç tarlası var

Ah ne yaman zormuş burçak yolması
Burçak tarlasında gelin olması

Elimi saldırdım değdi dikene
Ben ileniyorum burçak ekene
İlâhi kaynana ömrün tükene

Ah ne yaman zormuş burçak yolması
Burçak tarlasında gelin olması

Sabah erken kalktım sütü pişirdim
Sütün kaymağını yere taşırdım
Burçak tarlasında aklım şaşırdım

Ah ne yaman zormuş burçak yolması
Burçak tarlasında gelin olması

Elimin kınasın hamur ettiler
Gözümün sürmesini çamur ettiler
Bir günlük gelindim zehir ettiler

Ah ne yaman zormuş burçak yolması
Burçak tarlasında gelin olması

Efsane
Efsane ile masalı, hattâ bazen halk hikâyesini birbirinden ayırmak oldukça zordur. Ancak bu durumda kimi belirleyici ayrımlardan söz edilebilir. Efsanelerde anlatılanların masalların aksine genellikle gerçek olaylara dayandığı kabul edilir. Ayrıca efsaneler, her türlü üslup kaygısından uzak ve sadece bilgi aktarıp bilinç uyandırmak amacıyla anlatılmıştır. Efsaneler mitolojik, yaratılış, tarihi gerçek, dinsel içerikte olabilir.
Kimi olağanüstü varlıklar ve durumları konu edinen efsaneler de vardır, "Boş Beşik" bu efsanelerden biridir. Türk efsanelerinde en belirgin doğaüstü varlık 'tepegöz' ya da 'camgöz' olarak anılan mitoloji karakteridir. Kimi eski efsanelerin çağdaş bakış açısıyla yeniden yazanlar olmuştur, bunların arasında günümüzde hâlen yazmayı sürdüren Yaşar Kemal de vardır. Yaşar Kemal'in "Binboğalar Efsanesi" yeniden yazıma iyi bir örnektir.

Yerding Pütkeni (Altay Efsanesine Göre Yerin Yaradılışı)
Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir 'kişi' vardı. Bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey düşünmüyordu. 'Kişi' rüzgâr çıkarıp suyu dalgalandırdı ve Tanrı'nın yüzüne su serpti. Bu 'kişi' kendisinin Tanrı'dan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde boğulacak oldu; "Tanrı, bana yardım et" diye bağırmaya başladı. Tanrı "yukarı çık!" dedi, o da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu: "Sağlam bir taş olsun!" suyun dibinden bir taş çıktı. Tanrı ile 'kişi taşın üzerine oturdular. Tanrı 'kişi'ye: "Suya dal, oradan toprak çıkar!" dedi. Kişi suyun dibinden toprak çıkarıp Tanrı'ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak "yer olsun (yer bütsün)!" dedi...

Bilmeceler
Bilmeceler halk arasında, oyun, şaka gibi bir eğlence olmanın ötesinde bir tür zekâ ve bilgi ölçme aracıydı. Anadolu Aleviliği'nde topluluğa girmeyi hedefleyen adaylara bilmeceli şiirler okunur ve onlardan cevapları bilmeleri istenirdi. (Fütüvvet örgütünde de buna benzer bir gelenek olduğu bilinmektedir.)

Bilmeceler, her yerde her zaman rastlanan varlıklar ve kavramlar üzerine kurulur. Bu varlıkların ve kavramların somut ya da soyut özelleri çeşitli mecaz ve istiarelerle anlatılır. Pek çok bilmece kulağa hoş gelmesi ve kolayca ezberlenebilmesi için manzume biçimde düzenlenmiştir. Ölçü (genellikle 4lü ve 8'li gece kalıbı) ve kafiye gibi ilkelerin uygulandığı bilmeceler gerçekte kalıplaşmış sorulardır. Ayrıca birçok bilmecede mani biçimi kullanılmıştır, ama beyit yapısında oluşturulan bilmeceler de vardır.

Yakın zaman kadar Anadolu'nun çeşitli yörelerinde uzun kış geceleri eğlencelerinde ya da imece usulü yapılan işler arasında hoşça vakit geçirmek amacıyla değişik bilmeceler sorulur, gerektiğinde birkaç ipucu verilerek karşı taraftan bilmecenin cevabı bulması istenirdi.

Günümüzde eğlence araç ve yöntemlerinin çoğalması bilmecelerin işlevini daraltmıştır. Ancak öğretimde bugün de zihin çalıştırma aracı olarak bilmeceden yararlanılmaktadır.

Kuyu
Kuyunun içinde suyu
Suyun içinde yılan
Yılanın ağzında mercan
...
Kaş ile gözden yakın
Söylenen sözden yakın

Halk Hikâyeleri
Anadolu'da 16. yüzyıldan sonra hikâyeci âşıklar köy odalarında, düğünlerdeki erkek meclislerinde ve kasabaların ya da kentlerin kahvehanelerinde (âşık kahveleri) saz eşliğinde hikâyeler anlatmaya başladılar. Geçen zaman içinde söz konusu hikâyelerde destanların oluşumundaki tarihsel olaylar ve koşullar, yerini giderek yaşanılan dönemin gerçeklerine bıraktı.

Âşık geleneğinin neredeyse bütün özelliklerini yansıtan sevgi hikâyeleri; âşıkların biyografileri (Âşık Garip, Ercişli ile Selvihan, Kerem ile Aslı) ve halkın belleğinde yer etmiş toplumsal, tarihsel bir olay ya da sevilerek okunan masal, efsane, menkıbe türü kitaplardan seçilmiş kimi bölümler (Tahir ile Zühre, Asuman ile Zeycan, Arslan Bey, Elif ile Mahmud) üzerine temellendirilir. Kahramanlık hikâyelerinin ekseni ulaşılamayan bir sevgiliyi elde etmek için girişilen mücadeleyi anlatır; Köroğlu ve Kulları, Celali Bey ile Mehmed Bey ya da Kirmanşah örneklerinde olduğu gibi. Bu hikâyelerin dramatik kurgusu, aynı zamanda hikâyenin sonunu da belirler: Sevgililer ya engelleri aşarak birbirlerine kavuşurlar ya da ancak ölüm onları vuslata ulaştırır.

Halk hikâyelerinde olayların düzyazı biçiminde anlatılması, hem anlatıcıya hem de dinleyiciye büyük kolaylık sağlar. Araya serpiştirilen türkülerse âşığa sazı ve sözüyle sanatını gösterme olanağını bahşeder.
Hikâyeci âşıklar özellikle Doğu Anadolu ve Güney Anadolu (Erzurum, Kars, Artvin, Kahramanmaraş, Adana, Gaziantep...) yöre düğünlerinde, ramazan ayı boyunca kahvelerde, uzun kış gecelerinde köy odalarında kimi ekleme ve çıkarmalarla klasikleşmiş halk hikâyelerini anlatmayı bugün de sürdürmektedir.

Kerem'le Aslı'nın Kayseri'de Karşılaşmaları
(Aldı Aslı)
İşte kırdım putum ile haçımı
Yedi yılda duydum senin acını
Şimdi nûş eyledim Hak din ilâcını
Aman Kerem beni rüsvay eyleme

(Aldı Kerem)
Yedi yıldır ne getürdün başıma
Genç yaşımda ağu katın aşıma
Sâil oldum düştüm senin peşine
Zâlim seni nice rüsvay etmeyim


Mavi Peri 9 Haziran 2012 00:15

Halk Edebiyatı

Belli bir ülkede yaşayan halkın birimlerini kapsayan sözlü ya da yazılı edebiyata ilişkin ürünlerin tümü. Halk edebiyatının gerek konuları, gerekse kapsadığı türler açısından sınırları belirlenmiş kesin bir tanımı yapılamamaktadır. Buna, özellikle sözlü halk edebiyatı ürünlerinin, folklorun alanına girmesi, yazılı ürünlerin de edebî niteliği ağır basmakla birlikte folklordan kaynaklanması yol açmaktadır. Bu nedenle halk edebiyatı ürünleri, hem edebiyat hem folklor bakımından ikili değer taşıyan yapıtlar olarak görülmekte, sınıflama da kamusal ve bireysel terimleriyle yapılmakta, ürünler bu nitelikleriyle değerlendirilmektedir. Sözlü halk edebiyatının en belirgin niteliği anonim, başka bir deyişle kamusal olmasıdır. Bu ürünler, söyleyeni bilinmediği için halkın malı olarak kalmıştır ve folklorik yanı ağır basar. Söyleyeni bilinen, yani bireysel bir yaratı ürünü olan yapıtlarsa edebiyat yanı ağır basan, genelin içinde bir kendine özgülük taşıyan yapıtlardır. Halk edebiyatı şu türlere ayrılarak incelenebilir: 1) Destanlar ile buna yakın türler: Asıl destanlar, hikâyeler vb., 2) Masallar ile buna yakın türler: a) Hayvan masalları, peri masalları, gerçekçi şakacı masallar, fıkralar, zincirleme masallar, tekerlemeli masallar, b) Efsaneler, 3) Atasözleri, 4) Bilmeceler, 5) Halk şiiri: a) türkü, b) mâniler ve benzeri türler, c) tekerlemeli şiirler, 6) Halk tiyatrosu: a) dramatik görünüşüyle meddah sanatı, b) Karagöz, c) ortaoyunu ile bunun ilkel biçimleri (köylü oyunları), ç) kukla. Halk ozanları, İslâmlık öncesi sözlü Türk edebiyatı geleneğini sürdürmüşlerdir. İslâm kültüründen, özellikle tasavvuftan etkilendikleri görülür. Ama ulusal nitelikli bir edebiyat oluşturmuşlardır. Bu edebiyatın dili, halk arasında kullanılan konuşma dilidir. Şiir müzikten ayrılmamış, genellikle saz eşliğinde belli bir ezgiyle söylenmiştir. Yaratıcısı belli olan yani söyleyeni bilinen halk edebiyatı ve âşık edebiyatı olmak üzere iki kümede toplanabilir. Tarihsel gelişim bakımından anonim sözlü halk edebiyatı kesintisiz olarak sürmüştür. Bu geleneğe bağlı tasavvufî ürünler ise İslâmlığın benimsenmesinden sonra verilmiştir. Âşık edebiyatının da 15. yüzyıl sonlarında ortaya çıktığı görülmektedir. Bu tarihsel belirlemeler günümüze kalabilen örneklere dayanılarak yapılmaktadır. Yunus Emre'nin adına bağlanan ve tarikatlar çevresinde gelişen tasavvufî halk edebiyatı, bir yanıyla halk şiiri geleneğini sürdürürken, bir yanıyla da Divan edebiyatına bağlanır. 13. ve 15. yüzyıllar Anadolu'sunda halk şiiri, hemen yalnızca çeşitli tarikatlara bağlı derviş şairlerce temsil edilmiştir. Beylikler döneminde ya da Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında, ellerinde çeşitli sazlarla ilâhiler okuyarak dolaşan dervişlerin bulunduğu bilinmektedir. Bu dervişler bir bakıma, eski Türk topluluklarında büyücülük, ilkel hekimlik gibi işlerin yanı sıra dinsel görevler de yüklenen şair-çalgıcılar geleneğini sürdürmekteydiler. Zümre-tarikat edebiyatı, tekke şiiri gibi adlarla da anılan tasavvufî halk edebiyatının başlıca özelliği dinsel bir nitelik taşımasıdır. Bu yolda yazılmış şiirlerin özünü bir din felsefesi olan tasavvuf belirler. Uyarıcı, öğretici nitelik taşıyan şiirlerde Tanrısal aşk, birlik, insan sevgisi gibi temler işlenir. Âşık adı verilen halk şairlerinin anlatı ve şiir türlerinde verdikleri ürünlerse âşık edebiyatı adıyla nitelenmektedir. Âşıklara halk arasında, içlerine doğanı söylediklerine inanıldığından hak âşığı da denilmiştir. Halk edebiyatı, bilinen ilk örneklerden günümüze, kendi geleneği içinde gelişerek sürmüştür. Bu süreklilik, değişik coğrafyalarda ve tarihsel koşullarda çeşitli kültürlerle beslenip zenginleşerek günümüze ulaşır. Bir kendini yenilemedir bu. En önemlisi, bu edebiyatın halkın günlük hayatından doğmuş olması, onun duygularını, özlemlerini dile getirmesidir.


MsXLabs.org & MORPA Genel Kültür Ansiklopedisi


ozzy0035 15 Nisan 2013 18:33

Halk edebİyatinin genel Özellİklerİ
 
HALK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ

1)Halk edebiyatı:aşık edebiyatı,anonim halk edebiyatı ve tekke edebiyatı (tasavvufi) olmak üzere üçe ayrılır.
2)Yaratıcıları okumamış, eğitimden geçmemiş halktan kişilerdir.
3)Halkın yaşam gerçekleri,özlem,güzellik,yiğitlik işlenen başlıca konulardır.
4)Somut yaşantı ön plandadır ve edebiyata böyle yansımıştır.
5)Açık,yalın bir türkçe kullanılmış, lakin 18.y.y.'da bazı sanatçılar Arapça kelimelerde kullanmıştır.
6)Söyleyiş güzelliği ve ahenk ön plandadır.
7)Dolaçlama bir şekilde gelişen bu edebiyatta ürünler ''cönk'' adı verilen defterlere kaydedilmiştir.
8)Milli ölçümüz olan hece ölçüsü kullanılmış.Şiirler saz eşliğinde söylenmiş daha çok yarım kafiye kullanılmıştır.



Saat: 11:51

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık