![]() |
Osmanlı İmparatorluğu 1 ek Çakabey için.. ![]() Osmanlı Devletinin Doğuşu Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu'nun uç bölgesinde yeni bir Türkiye'nin doğuşu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Osmanlı hanedanının mensup bulunduğu, Oğuzlar'ın sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu yüzyıldan itibaren, Selçuklular'la beraber Ceyhun nehrini geçerek İran'a geldi. Rivayetlere göre, Horasan'da Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar, Moğolların tecavüzleri üzerine, yerlerini bırakarak Azerbaycan'a ve Doğu Anadolu'ya göç ettiler. Bir rivayete göre, Ahlat'a yerleşen Kayılar, oradan Erzurum ve Erzincan'a, daha sonra Amasya'ya gelerek, oradan Halep taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi civarında kalırken, diğer bir kısmı Çukurova'ya gitti. Çukurova'ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur'a vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine, bir kısmı asıl yurtlarına dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar'ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur'da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine, Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad'a müracaat ederek Karacadağ taraflarındaki Rum (Bizans) hududuna yerleştirildikleri söylenirse de bu, tarihî gerçeklere pek uygun düşmemektedir. Gündüz Alp'i Ertuğrul Gazi'nin babası olarak gösteren ve bugün ilim âleminde kabul edilen diğer bir rivayete göre ise, Gündüz Alp'in Ahlat'ta vefatından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gazi, buradan hareketle Erzincan'a oradan da Bizans sınırına yakın olmak gayesiyle, Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayıların, on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara'nın batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yılında, Sultan Alâaddin'in kendilerine ıkta (arazi) olarak verdiği Söğüt ve Domaniç'e gelip yerleşmişlerdir. Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imha ederken, istilânın dehşeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu'ya sığınıyordu. Göç dalgaları, Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebelerle yeni Türk boylarını birbirine karıştırıyor ve uçlardaki yoğunluğu süratli bir şekilde arttırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre, Azerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vadileri, karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Anadolu'ya akıyordu. Böylece, Moğollardan kaçan Türkmenler, Anadolu'ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi parçalanmaya rağmen bu ülke yeni bir kudret kazanıyordu. 1261'den itibaren, Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfusunun gittikçe kuvvetlendiği Kızılırmak'ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uc beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleştiği uc merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin faaliyette bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu uc bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya'ya hakim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların varisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu'da Aydınoğulları, devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma gücüne sahip bulunuyordu.Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması, şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolu'sunda yine mühim sayılabilecek bir güce sahip bulunan Germiyanoğulları, Karesioğuları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri, kendi hesabına yayılma mücadelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt'te kurulan Osmanlı Beyliği en mütevazı bir durumda bulunuyordu. Ertuğrul Gazi, tahminen doksan yaşında olduğu halde, 1288'de vefat ettiğinde, Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazı bir toprak parçasına sahipti. Ertuğrul Bey'in vefatından sonra, uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla, Kayı boyundan olduğu için, Osman Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadolu beyleri birbirleriyle uğraşırken Osman Bey, Bizans'la mücadele etti. Bu sayede, 1288'de Selçuklu sultanının gönderdiği hakimiyet alâmetlerini alan Osman Gazi, böylece kendi nüfuz bölgesini ve oradaki reayayı (halkı) Bizans'a ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş, Konuralp, Akçakoca, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik'i zaptetti. Bilecik'in fethi ve Osman Bey'in beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçukluları'nca Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyanı neticesinde Sultan III. Alaaddin Keykubad'ın kaçması hemen hemen aynı tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devleti'nin başsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gazi, bağımsızlığını (istiklâlini) ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve Bizans'ın içinde bulunduğu durumdan istifade eden Osman Bey'in kuvvetleri, Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi, askerî harekâtın başına oğlu Orhan Gazi'yi getirdi (1320). Osman Gazi, Bundan sonra ölümüne kadar, teşkilât meseleleriyle meşgul oldu. 1324 veya 1326'da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefat ettiği sırada, Bursa Osmanlıların eline geçti. Bursa'nın zaptından sonra, beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binalarla süslendi. Gerçekte, Selçukluların tarih sahnesinden çekilmesiyle Anadolu bir virane görünümündeydi. Çünkü, Moğolların Anadolu'daki etkisi halâ hissediliyordu. Ancak, Selçukludan kalan değerli hazineler vardı. Bunlar dil, din ve alfabe birliğiydi. Bunun ruhu da gaza aşkı idi. Osmanlı, bunların hepsini kendinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği sayesinde, halk sınır tanımıyordu. Savaşma ve şehit olma isteği, her an, Hıristiyanlarla gaza eden Osmanlı Beyliği'ne büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle, diğer beylerin tebaası Osman eline göç etti veya en azından onların başarısı için gönülden dua etti. Âlimler de aynı yolu takip ederek, Edebâli, Dâvûd-ı Kayserî, Dursun Fakih gibi büyükler, Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini başlattılar. Orhan Gazi devrinde Bizans'a karşı kazanılan Pelekanon Muharebesi'nden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gazi'nin 1361'e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti, kardeş beylikler üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli'de Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları, gaza hareketinin öncüleri durumunda idiler. Ancak, Karesi Beyliği'nin ilhakıyla Aydınoğlu Gazi Umur Bey'in, Haçlı saldırıları karşısında İzmir limanını kaybetmesi üzerine, bu bölgedeki gaza liderliği Orhan Gazi'ye geçti. Bu sırada Bizans'ta baş gösteren iç savaş ve Kantakuzen'in Gazi beylerle ittifakı, Türklerin Rumeli'ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa'nın destanlara konu olacak mahiyette gerçekleştirdiği Rumeli'ye geçiş, Türk tarihinin en büyük hadiselerinden biri oldu. İlk önce Çimpe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa, burayı bir üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga'da topladığı orduyu, Güney Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır'ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak, bir taraftan Gelibolu'ya, öbür yandan da Trakya'ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gaza akınlarına başladı. 1354 yılında Gelibolu'nun zaptı ile, bu ilk Rumeli fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357'de veliaht Süleyman'ın ve ardından Sultan Orhan Gazi'nin vefatları, Rumeli'deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan I. Murad (1361-1389) Anadolu'da birliği sağladıktan sonra, tekrar Rumeli cihetine yönelerek Osmanlıların, Avrupa'da sağlam bir şekilde yerleşmesini sağladı. 1362'de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364'de Sırpsındığı, 1371'de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar kesin olarak Avrupa'da yerleştiler ve tesir sahaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve Sırbistan, Osmanlılara tabi olmayı kabul ettiler. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla, Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri'yi aldılar. Diğer taraftan, Anadolu'da Türk birliğinin sağlanması için mücadele veriliyordu. Hamidoğulları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı ilişkilerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında savaş çıktı. Ancak, Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar, bir süre bu beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp, Macar, Ulah, Boşnak, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389'da Kosova'da yok edilmesi, tarihe, örnek imha hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim hadiselerinden biri olan Kosova Meydan Muharebesi, Doğu Avrupa'nın kaderini de tayin etti. Balkan yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr (I. Murad), bir Sırp tarafından şehid edildi. Ertuğrul Gazi'nin, oğlu Osman Gazi'ye bıraktığı 4800 kilometrekarelik beylik, 43 yıl içinde, üç mislinden daha fazla büyüyerek 16000 kilometrekareye ulaştı. Orhan Gazi ise, babasından devraldığı devletini, altı kat daha büyüterek, 95 bin kilometrekareye çıkardı. Nihayet, Murad-ı Hüdâvendigâr, 1361-1389 yılları arasında, devletini beş misli daha büyüterek, 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı Devleti, imparatorluğa hazırlanıyordu ve gayesini de çizmişti. Gerçekten de, bir aşiretten, cihangir bir imparatorluğa giden yolda, neler yapıldığı incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim Fransız tarihçisi Grengur da "Bu yeni imparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hayrete değer vakalarından biridir" demektedir. Bu hızlı yükselişin sebepleri şöyle sıralanabilir: 1. Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler, Anadolu halkı için yeni gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların devamlı ilerlemesini gören Anadolu'daki yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe artan bir sayıda, Rumeli uçlarına intikal ediyordu. 2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp, Abdurrahman Gazi, Hacı İlbeyi ve Evrenos Gazi gibi hareket serbestisi olan beylerin idaresinde toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu. 3. Fethedilen bölgelere, Anadolu'dan göçen yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gazilerin yanında, hattâ bazen ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı. 4. Anadolu'dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında, ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya'da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır. 5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idaresinin, gayrimüslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslâm'ı kabul etmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler. 6. Osmanlılar, Anadolu'da, Hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı, Rumeli'de daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere uyguladılar. Baştan başa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik sayesinde İslamiyet'i seçti. 7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan yönetim tarzı neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik yayılmıştı. Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, fethedilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika takip etmeleri, vergilerin, tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve özellikle mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmeleri için ölümle tehdit edenlere karşı, Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî duygularına hürmet göstermeleri, Balkan halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı, bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu. 8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, gelişigüzel, macera ve çapul şeklinde değil, bir program altında, şuurlu bir yerleşme şeklinde olmuş olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli şehir ve kasabalara Anadolu'dan göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp, şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler oluşturulmasıdır. 9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş olan, fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman ve Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir. Osmanlı Beyliği, daha kurulduğu andan itibaren askerî, adlî ve malî teşkilatla işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla önem verilerek, başarının sebepleri hazırlandı. Fakat bu görünüşteki kudret, tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede, yani Balkanlarda yayılma ve yerleşme için yeterli değildi. Bu iş, daha fazla, manevî ruhî sebeplerle, öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. yüzyılda bile benzeri görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli ve yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim, zamanın tarihçi, düşünür ve ilim adamları, bu hususta şunları söylemektedir: "...Hıristiyan dünyasındaki arkası kesilmeyen Yahudi düşmanlığı ve Engizisyona karşılık, Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında âhenk içinde yaşıyorlardı..." (Gibbons) "...Türklerin zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi, en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecaat (kahramanlık) Türkler'e sadece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri, savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Aslında Türkler, savaşta ne kadar sert, mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman, gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların insanî duygularla dolu, iyiliksever insanlar olduğu anlaşılır Bu duygu, bütün Türklere şamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta, fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü, en hasisi bile, yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez..." (D'ohsson). Sonuç olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında, sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada izin vermemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve cihanşümûl bir siyasî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da, kendi tabirleri ile "nizam-ı âlem" (dünya barışı) üzerinde toplanıyor, koca devletin varlık sebebi ve savaşları da, millî ve insanî esaslara bağlı bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Osman Gazi'nin, bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnamesinin özü şu şekildedir: "Allah ü teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini âlimlerden sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itâat edenleri hoş tutasın! Askerine in'âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve Allah için çalışmayı terk etmeyerek beni şâd et. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm (yumuşaklık) göster! Askerine ve malına gurur getirip, ilim ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız, Allah'ın dînini yaymaktır. Yoksa, gavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâima herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör." Kaynak: Genel Türk Tarihi / dallog.com |
Haçlı Seferleri Papalığın teşvikiyle, Hıristiyan Avrupalıların, Müslümanlara karşı tertip ettikleri seferlerin umumî adı. En önemlisi dînî olmak üzere, siyasî, sosyal ve iktisadî sebeplere dayanan Haçlı seferlerini, Papa İkinci Urbanus, 1095 yılında toplanan Clermont Konsili’nde yaptığı konuşmayla başlatmıştır. Asırlarca devam edip, milyonlarca insanın can kaybına, devletlerin yıkılıp, ülkelerin tahrip olunmasına sebep olmuştur. Doğu Hıristiyanlığının temsilcisi Bizans İmparatorluğu (395-1453), 1071 yılında Selçuklu Devleti (1038-1194) ile yaptığı Malazgirt Savaşı'nda yenilince, Türklere Anadolu kapıları açıldı. Selçuklu akıncıları, birkaç sene içinde Ege, Akdeniz ve Marmara kıyılarına ulaştılar ve Bizans’ın başkenti olan İstanbul’u zorlamaya başladılar. 1075’te Türkiye Selçuklu Devleti'ni kurup, İznik’i başkent yapmaları, Avrupa’nın en büyük Hıristiyan devleti olan Bizans’ı kökünden sallamaya başladı. Bu durum Avrupalıları telâşa düşürdü. Çünkü Bizans’ın düşmesi Türklerin Avrupa’ya hakim olmasına yol açacaktı. Bunun önüne geçilip, Türklerin durdurulması gerekiyordu. Hattâ Anadolu dahil bütün Ortadoğu’dan atılmalıydılar. İkinci büyük sebep ise, iktisadî idi. Avrupa, 11. asırda müthiş bir fakirlik içindeydi. Kralların sarayları bile taş yığınlarından ibaretti. Altın, gümüş ve değerli madenlerin bir çoğu, Türklerin ve doğu kavimlerinin elindeydi. Avrupa, en iptidaî maddeler için bile doğuya muhtaçtı. Ziraat, çok ilkel usullerle yapılıyordu. Sulama sistemi yoktu. Fransa, Almanya, Venedik gibi büyük sayılan Avrupa devletlerinin senelik geliri, en mütevazı Türk beylerinin gelirlerinden azdı. Halk, önüne gelenin yağma ve talanından bıkmış, bir asilzâde veya eşkıya tarafından öldürüleceği günü bekliyordu. Bu sırada Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah vefat etmiş, iç karışıklıklar baş göstermişti. Şiî-Fatımî Devleti, Selçukluların amansız düşmanı olup, Hıristiyanların müttefikiydi. Bütün bunlar, Papa İkinci Urbanus’u Hıristiyanları birleştirerek Müslümanların üzerine saldırtmaya teşvik ediyordu. Böylece, bu papaz, Kudüs şehrini, Türklerin elinden almak için faaliyete başladı. Sadece Pierre L’Ermite isminde yoksul bir Fransız keşişi, etrafına 50.000 Fransız toplamıştı. Bunlar, Almanya’ya gelince, kendilerine 50.000 Alman serserisi daha katıldı. Macaristan’da ve Balkanlarda daha da çoğalan bu çapulcu ordusu, 1096-1270 seneleri arasında tertiplenen sekiz Haçlı seferinin ilk ordusu oldu. Birinci Haçlı Seferi (1096-1099) Papaz Pierre L’Ermite ve şövalye Yoksul Gautier öncülüğünde İstanbul’a gelen bu topluluk, Bizans İmparatoru tarafından hemen Anadolu’ya geçirildi. Bunlar, doğunun zenginliklerine kapılıp, yağma ve tahribatlar yaparak yerli ahaliye zulmettiler. Anadolu Selçuklu Sultanı Birinci Kılıç Arslan, İznik önlerinde bu ilk Haçlı kuvvetlerini durdurarak, kılıçtan geçirdi. Bunların arkasından Aşağı Lorraine Dükü Gedefroi Bouillon’un komutasındaki Haçlı ordusu yola çıktı. Bu orduda; birçok ünlü şövalye, soylu, kont ve dukalar vardı. Avrupa’nın bütün imkânları kullanılarak hazırlanmış olan bu ordu, 600.000 kişiden müteşekkildi. Almanya’nın Rhein kıyılarında 10.000 Yahudi'yi kılıçtan geçiren bu Haçlı ordusu, İstanbul’a doğru gelirken, ülkesinde de yağma ve katliam yapılmasından endişe eden Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, onlarla anlaştı. Haçlılar, erzak ihtiyaçlarının temini karşılığında, Anadolu’da aldıkları yerleri Bizans’a vereceklerdi. Antlaşma sonrası Anadolu’ya geçen Haçlılar, 1097 senesi Mayıs ayında Türkiye Selçuklularının başşehri İznik’i kuşattılar. Kanlı çarpışmalar iki taraftan da ağır kayıplara sebep oldu. Altı yüz bin kişilik Haçlı ordusu karşısında verdiği kayıplara dayanamayan Birinci Kılıç Arslan, çarpışarak geri çekildi. İznik, Bizans’ın eline geçti. Eskişehir istikametinden Anadolu’ya giren Haçlı ordusuna karşı Sultan Birinci Kılıç Arslan (1092-1107), yıpratma savaşlarına başladı. Anadolu’da Haçlıları en stratejik bölgelerde yakalayıp, âni baskınlarla imha hareketlerine girişti, pek çoğunu kırdı. Haçlıların yanında, Bizans İmparatoru da, durumdan faydalanarak Türkiye Selçuklularının batı bölgelerindeki topraklarını işgal etti. Ermeniler ise, Türklerin Haçlılarla uğraşmalarını fırsat bilip, Toroslar'a bir müddet hakim oldular. Altı yüz bin kişilik kuvvetle Anadolu’ya geçen Haçlılar, Türklerin imha hareketi sonucu, Antakya Kalesi önlerine geldiklerinde 100.000’e inmişti. 1097 yılı Ekim ayında Antakya’yı kuşatan Haçlılar, kale içindeki Hıristiyan ahaliden birinin ihaneti sonucu, dokuz ay sonra, Haziran 1098’de şehre girebildiler. Musul Atabeği Kürboğa Beyin kumandasındaki Müslüman-Türk ordusu, Antakya’yı Haçlılardan geri almak için teşebbüse geçti. Fakat şehir alınmak üzereyken aralarında çıkan fitne, başarısızlığa yol açtı. Haçlılar, yaptıkları huruç hareketiyle, bu Müslüman ordusunu dağıttılar. Antakya’yı alan Haçlılar, kırk bine düşen kuvvetleriyle Kudüs’e hareket ettiler. Şiî-Fatımîlerin elinde olan şehir, kısa sürede Haçlıların eline geçti. Müslüman, Musevî ve Hıristiyanların yaşadığı ve her üç din mensuplarınca da kutsal olan Kudüs, Haçlıların eline geçince, büyük bir katliama uğradı. Yetmiş bin Müslüman ve Yahudi'yi, mabetlere sığınan kadınlar ve çocuklar dahil, acımasızca kılıçtan geçirdiler. Şehrin sokakları, kan ve cesetlerden geçilmez oldu. Birinci Haçlı Seferi neticesinde Kudüs’te Katolik Latin Krallığı, Antakya ve Urfa’da birer Haçlı devleti kuruldu. Hıristiyanlar Ortadoğu’yu bu vesile ile tanıyıp, Doğu Akdeniz kıyılarına yerleştiler. Müslümanlarca Mekke ve Medine’den sonra en mukaddes şehir olan Kudüs’ün, Şiî-Fatımîlerce Haçlılara teslimi, büyük üzüntüye yol açtı. Müslümanlar, Haçlıları Ortadoğu’dan atmak için hemen teşebbüse geçtiler. 1144 senesinde Musul Atabegi İmâdeddin Zengî, Urfa’yı geri aldı. Bu durum İkinci Haçlı Seferine sebep oldu. İkinci Haçlı Seferi (1147-1149) Urfa’nın Müslümanlar tarafından geri alınması üzerine, papa Eugenius’un teşviki ve papaz Saint Bernard’ın propagandası neticesinde İkinci Haçlı Seferi başlatıldı. Seferin komutanlığını, Yedinci Louis ile Almanya İmparatoru Üçüncü Konrad yapıyordu. Alman İmparatoru komutasında 75.000 kişilik ilk kafile, Konya Ovasına geldi. Bu ordu, Türkiye Selçukluları Sultanı Birinci Mesud tarafından imha edildi. Alman İmparatoru, canını zor kurtararak, beş bin kişiyle İznik’e sığındı. Fransa Kralı Yedinci Louis, 150.000 kişi ile yola çıktı. Alman İmparatorunun geriye kalmış döküntü kuvvetleriyle İznik’te birleşti. Bu kalabalık orduya karşı meydan muharebesi yapmayı uygun bulmayan Sultan Mesud, Haçlıları, Toroslar geçidine çekti. Burada büyük kayıplara uğratılan Haçlıların artıkları, Antakya’ya sığındılar. Şam’ı muhasara ettilerse de, Türkler tarafından mağlup edildiler. Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192) Selahaddin Eyyubî, Şiî-Fatımî Devletini ortadan kaldırıp, Eyyubî Devleti'ni kurduktan sonra, Haçlılara karşı harekete geçti. 1097 senesinden beri Haçlıların elinde bulunan Kudüs’ü, 1187 senesinde Hattin Zaferinden sonra ele geçirdi. Hıristiyanların birkaç kıyı şehir hariç, Ortadoğu’dan atılmaları, Avrupalıları endişelendirdi. Papa Üçüncü Clemens’in teşvikiyle Fransa ve İngiltere Kralları ile Alman İmparatoru, Üçüncü Haçlı Seferine katıldılar. Sonu hezimet olmasına rağmen, Avrupa’nın en ünlü kral, imparator ve kumandanlarının katıldığı bu sefer, meşhurdur. Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa, kara yolu, Fransız Kralı Philippe Auguste ile İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard, deniz yoluyla hareket ettiler. Alman İmparatoruna, Türkiye Selçukluları Sultanı İkinci Kılıç Arslan, elçileriyle Anadolu’ya girmemesini teklif etmişse de, kabul etmedi. Türkleri dinlemeyen İmparator Friedrich Barbarossa, ordusunun büyük bir kısmını Selçuklu askerlerinin elinde kaybetti. Sonunda, Akdeniz’e ulaşamadan nehirde boğuldu. Başsız kalan ve ağır zayiat veren haçlılar, perişan bir vaziyette Filistin’e ulaştılar. İngiltere Kralı, deniz yoluyla Kıbrıs’a varıp, Bizans valisini adadan kovarak Latin Krallığını kurdu. Kıbrıs’tan Akka’ya geçen Arslan Yürekli Richard ve deniz yoluyla Akka’ya varan Fransız Kralı, uzun süren muhasaradan sonra kaleyi aldı. Kudüs’ü yeniden almak için savaştılarsa da muvaffak olamadılar. Fransa ve İngiltere kralları, acı tecrübeler ve ağır kayıplar neticesinde, Kudüs’ü alamayacaklarını anlayınca, ülkelerine döndüler. Dördüncü Haçlı Seferi (1204) Papa Üçüncü Innocentius’un çağrısı, Foutges de Neville’nin propagandası neticesinde Bonifacio’nun tertip ettiği bu Haçlı seferine Almanya İmparatoru Altıncı Heinrich katıldı. Papanın itiraz etmesine rağmen Haçlılar, Venedik gemileriyle İstanbul önüne geldiler. 1204 yılında, Ortodoks Bizanslılardan İstanbul’u aldılar. Şehrin zenginliği, Katolik Hıristiyanları şaşkına döndürdü. İstanbul’u yağmalayıp, tahrip ettiler. Dindaşlarına her türlü zulmü, her çeşit kötülüğü yaptılar. Bizans İmparatoru, tahtını İstanbul’dan İznik’e taşıdı. Bu olay, Bizans tarihinde ilk defa oluyordu. Nihayet İstanbul’da 1261 senesine kadar devam eden “Latin İmparatorluğu” kuruldu. Bu sefer sonunda Venedik ve Ceneviz Devletleri, Yakındoğu’da, büyük nüfuz ve toprak parçaları elde edip zenginleştiler. Haçlılar, dindaşları olan İstanbul’un Ortodoks Hıristiyanlarına, çok zulüm ve eziyet yaptılar. İstanbul’un sanat eserleri, zengin olmak hırsıyla tahrip edildi, evler yağmalanıp, binlerce İstanbullu, şehrin tarihinde görülmemiş, insanlık dışı tecavüzlere uğradı, soyuldu ve işkenceyle öldürüldü. Dördüncü Haçlı Seferinden, Müslümanlardan ziyade, Ortodoks Hıristiyanlar zarar gördü. Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221) Papa Üçüncü Honorius’un teşvikiyle Macar Kralı İkinci Andrias, Kuzey Avrupa’dan gelen Haçlılarla, 1217 senesinde Akka’ya geldi. Kral Andrias, Müslümanlar karşısında dayanamayınca, geri döndü. Geride kalanlar Dimyat’a saldırıp, şehri aldılar. Daha sonra Kahire’ye yöneldilerse de Eyyubîler tarafından bozguna uğratılıp, dağıtıldılar. Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229) Papa Dokuzuncu Gregorius’un teşvikiyle Alman İmparatoru Üçüncü Frederich tarafından tertip edildi. Alman İmparatoru Kudüs’e kadar geldi. Eyyubî Sultanı Melik Kâmil’in dış baskılardan bunaldığı bir devrede, Haçlıların Kudüs’e gelmeleri antlaşma zemini doğmasına sebep oldu. Antlaşma ile Kudüs Haçlıların eline geçti. Fakat Türkler tarafından mağlup edilmeleri sonucunda şehir, tekrar Eyyubîlere teslim edildi. Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254) Kudüs’ün Müslümanlar tarafından alınması üzerine, Fransa Kralı St. Louis tarafından tertip edildi. Mısır’da yeni kurulan Memlûklular, Haçlıları, 1250 senesinde, Mansûre Meydan Muharebesinde mağlup edip, Fransa Kralını da esir aldılar. Haçlılar dağıldı. St. Louis, Dimyat’ı Müslümanlara verip ülkesine döndü. Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270) Antakya’nın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve Yedinci Haçlı Seferinin öcünü almak için Fransa Kralı St. Louis tarafından düzenlendi. Bu seferin hedefi, Kudüs olmayıp, Akdeniz kıyılarındaki Müslüman denizciler üzerineydi. St. Louis, Tunus’a çıktıysa da, salgın hastalıktan öldü. Fransa ordusu geri döndü. Bu sefer de başarısızlıkla sonuçlandı. 1096-1270 seneleri arasında, Müslümanlara karşı düzenlenen Haçlı seferleri sonucunda, bir takım Lâtin devletleri kuruldu. Bunlar, Kudüs Krallığı, Kıbrıs Krallığı, Trablus Kontluğu, Antakya Prensliği, Urfa Kontluğu, İstanbul Lâtin İmparatorluğu, Mora Prensliği, Atina Dukalığı, Kefalonya Kontluğu, Naksos Dukalığı, Saint Jean Şövalyeleri idi. Bu Lâtin devletleri, Türkler tarafından ortadan kaldırıldı ve Haçlılardan hiçbir iz bırakılmadı. Fakat Haçlı seferleri, 1270 senesinde son bulmuş değildir. Her zaman Hıristiyanlar, Müslümanlara karşı askerî kuvvet birleşiminin yanında; siyasî, kültürel ve ekonomik alanlarda da cephe birliği içinde olmuşlardır. Asırlarca devam eden Haçlı seferleri sonucu, pek çok kan döküldü ve milyonlarca insan can verdi; nice ülkeler harap oldu. Bu seferler, dinî, siyasî, sosyal, kültürel, iktisadî birçok hâdiselere sebep oldu. Müslümanlara karşı savaşa katılmaya teşvik için, Avrupa’da bir çok Hıristiyan tarikatları kuruldu. Seferlere iştirak için Avrupalıların dindarına, maceraperestine, işsiz-güçsüzüne ayrı ayrı vaadlerle propaganda yapılıp, Müslümanların karşısında bütün bunların boş çıkması neticesinde, papalığın ve kiliselerin otoritesi sarsıldı. Bu seferler sonunda Hıristiyanlar, Müslümanları yakından tanıdılar. Harp meydanlarında aslanlar gibi cesurca dövüşen Müslümanların, aslında çok merhametli, iyiliksever, misafirperver olduklarını yakından gördüler. Müslümanların, papazların bahsettikleri gibi olmaması, Avrupalı Hıristiyanların daha önceki düşüncelerini değiştirdi. Papalık, bu seferlerin masraflarını karşılamak gayesiyle, Hıristiyanların ruhanî işleri için vergi almak âdetini çıkardı. Bulunduğu çevrenin kilisesine vergisini vermeyenler, Hıristiyanlıktan aforoz edildi. Misyonerler faaliyetlerini artırıp, Asya ve Afrika’da, Hıristiyanlığı yaymaya çalıştılar. Haçlı seferlerine katılan şövalyelerin, Müslümanlar karşısında güçsüzlüğü anlaşılınca, derebeylik idaresi zaafa uğradı. Merkezî otoritenin hakimiyeti artıp, Avrupa’da krallık rejimi kuvvetlendi. Köle durumundaki köylü, toprak sahibi efendilerinden arazi alarak, mal mülk sahibi oldu. Avrupa’da aralarında büyük eşitsizlik ve adaletsizlik uçurumu bulunan sınıflar arasındaki fark, kısmen azaldı. Doğu sanat ve medeniyetini tanıyıp, İslamî eserlere hayran olan Haçlılar, Müslümanlardan sanat ve teknik alanda birçok yenilikleri ve keşifleri öğrendiler. Pek çok eseri yağmalayarak Avrupa’ya kaçırdılar. Bu ise, Avrupa’da ilim ve tekniğin gelişmesine sebep oldu. Müslümanlardan kâğıt ve pusulayı da öğrenen Haçlılarda gemicilik çok gelişti. Venedik, Cenova, Marsilya, Pisa gibi Akdeniz limanlarının önemi artıp, ticarî faaliyetler hız kazandı. Bu şehirler, serbest bölgeler mahiyetini alıp, Batı ve Doğunun ticareti gelişti. Haçlı seferleri neticesinde Müslümanlar, Bizanslılar ve Yahudiler çok zarar gördü. İslâm ülkeleri ve devletleri harap oldu. Yüz binlerce Müslüman; Anadolu, Mısır, Suriye ve özellikle Kudüs’te kılıçtan geçirilip, yerleşim alanları yağmalanarak yakılıp yıkıldı. Kadınlar ve çocuklar bile hunharca öldürüldü. Haçlıların kılıcından sadece Müslümanlar değil, Yahudiler, özellikle Ortodoks Bizans da nasibini aldı. İstanbul’un zenginliğine hayran kalan Latin Katolikler, şehrin sanat eserlerini zengin olmak hırsıyla yağmaladılar. Ortodoks ahaliye saldırıp mal, can ve ırzlarına ziyadesiyle zarar verdiler. İstanbullular, şehri terk etmek zorunda kaldı. Haçlı zulmü o kadar arttı ki, asırlardır İstanbul’da bulunan Bizans İmparatorluk tahtı, şehirden çıkarılıp, önceden Türkiye Selçukluları Devletinin başşehri olan İznik’e taşındı. Bizanslılar, 1261 senesinde İstanbul’u Haçlılardan geri aldılar. Haçlı seferleri sonucunda, İslâm medeniyetini tanıyan Avrupa’da, ilim ve teknikte gelişmeler olup, merkezî otoritenin kuvvetlenmesi yanında, Müslümanlara karşı asırlarca devam edecek askerî, siyasî, iktisadî ve kültürel politikanın da tespit edilip, safha safha tatbikine sebep olmuştur. Osmanlı Devleti'ne ve diğer Müslüman devletlere karşı, 1364 Sırpsındığı, 1389 Birinci Kosova, 1396 Niğbolu, 1444 Varna, 1448 İkinci Kosova, 1453 İstanbul, 1538 Preveze, 1571 Kıbrıs, 1683 Viyana Kuşatması, Osmanlı Devletinin yıkılması ve 1919-1922 İstiklal mücadelemizde Haçlılar ittifak edip, Müslümanlara karşı cephe aldılar. Hattâ Kudüs’ün elimizden çıkması üzerine, müttefikimiz olan Almanlar, bayram yaptılar. Batılıların geçen asırlarda ve günümüzde, İslâm ülkelerine karşı tatbik ettikleri yayılmacılık ve sömürgecilik hareketleri, İslâm dinine saldırmaları ve Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için yaptıkları bütün dejenerasyon faaliyetleri, geçmişteki Haçlı seferlerinin, hâlen soğuk savaş, kültürel ve ekonomik savaş olarak devam ettiğini göstermekte, bugün bile pek çok eserimiz çalınarak batıya kaçırılmaktadır. Aksine, batıdan ülkemize kaçırılmış bir tek eser bile görülmemiştir. Batı, her hususta bunu bugün bile tatbik etmektedir. kaynak: dallog.com |
Onlar,ortaçağdan bu çağlara doğru bütün dünyaya Allah'ı tanıttılar. Allah'ın adaletini temsil ettiler. Allah yolunda fedakarlığı öğrettiler. Osmanlı, fedakarlıkların üzerine bina edildi. Devleti Âliye, Nizam-ı Âlem devlet, o Osmanlıydı. Ve hepsi Allah'a hizmet yolunda; kadın olsun, erkek olsun el ele, gönül gönüle.... Başkalarını imrendirecek bir davranış biçimleri dizisinin sahibi oldular. Kur'ân erleriydiler, sahabe gibiydiler.Osmanlı, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahabeden sonra İslâm'ı gerçek anlamda yaşayan ikinci topluluktu. Osmanlı, Kur'ân'daki İslâm'ı yaşadı. Osmanlı, "tasavvuf'u"yaşadı. Yükselme devri boyunca padişahtan aşağıya doğru herkes, Allah'ın dostuydu. Sultan Osman'dan başlayarak hepsinin mürşidleri oldu. Görüyoruz ki; mürşide yüzde yüz bağlı olan padişah, aslında Allah'ın padişahı oluyordu. Bu dizaynın yukarıdan aşağı inen çatısına baktığımız zaman; önce Allah' ı görüyoruz, sonra Allah' a bağlı mürşid, mürşide bağlı padişah, sonra onun emrinde kim varsa hepsi Allah' a dostlar. Bu dizayn devleti nereye ulaştırdı? Osmanlı bir süre sonra Nizam-ı Âlem adını aldı. Kim Osmanlı'dan yardım istemişse, Osmanlı yardıma koşmuştur. Fransa Kralı yaptığı savaşta zor duruma düşünce, Osmanlı'ya müracaat etti. Osmanlı onu himayesine aldı. Hangi şartlarda olursa olsun, nerede İslâm'a karşı saldırı olursa, Osmanlı ordusu orada olurdu. Onlar Allah için yaşadı ve devleti idare etti Osmanlı'nın başında hep Allah'ı görüyoruz. Yeniçeri ocağına hiç bir acemi oğlan, bir mürşide bağlı olmadıkça adım atamazdı. İlk eğitimin verildiği yerde böyle bir hedefe ulaşmak için mutlaka bir mürşide tâbî olmak gerekiyordu. Allah'ın velayet mertebesineulaşamayan, subay olamazdı. Paşalar, daimî zikir sahibiydi. Kara orduları böyle olan Osmanlı'da, deryada da aynı durum söz konusuydu. Bütün reisler Allah için savaş verirdi. 14 asır sonra İslâm'ı yaşayan topluluk Osmanlı'ydı. Esnaf da aynı standarttaydı, asırlarca evvel lonca sisteminde Allah'ın esnafı olmuşlardı. Hiç bir genç, mürşidin elini öpmedikçe çırak olamazdı, hiç kimse evliya olmadan kalfa olamazdı, daimî zikre ulaşmadan usta olunmazdı. 600-700 yıl evvelki kök boyalarının sırrı hâlâ çözülemedi. O tarihten bugüne kadar, o kumaşların boyası dün boyanmış gibi tazeliğini koruyor. Gidin müzelere dikkatle bakın. Bugün en kalite boyayı kullansanız da kumaşlarınızın boyası çıkıyor. Onların sırrı çözülemedi. 1500'lü yıllarda Piri Reis bir harita yapıyor , Grönland' ın üç adadan olduğu kesinlikle anlaşılıyor; aynı harita Kahire' den 30 km yükseklikten çekilen fotoğrafla aynı. Piri Reis nasıl yaptı bu haritayı? Nasıl oldu da Hasan Celal bundan beş yüz yıl evvel barutu macun haline getirerek füze yaptı ve onunla uçmayı başardı? Nasıl oldu da Hazerfen Ahmet Çelebi, Galata kulesinden Üsküdar'a kadar uçmayı başardı? Bunların hepsi Allah'ın yardımıyla gerçekleşen şeyler. Öyleyse, Allah'ın indinde Osmanlı Devleti'ne dikkatle bakın. Hâlâ derler ki; Osmanlı kaçırdığı çocukları sarayda eğitime tâbi tutuyordu. Hayır, öyle değil! Osmanlı'nın gittiği her yere adalet götürmesine hayran olan Batı, "Bu çocukları enderunda okutun, sizin gibi adaleti öğrensinler." diye çocuklarını getirip Osmanlı'ya teslim ediyordu. O zaman Avrupa'da asillerle halk arasında korkunç bir uçurum vardı. Bir asil, halktan birisini öldürse kimse ona hesap soramazdı. Osmanlı ise padişahını yargılıyor ve kadı, padişahı mahkum edebiliyordu. Osmanlı adaleti dünyaya örnek oldu. Sahabeden sonra İslâm'ı yaşayan en üstün topluluktu Osmanlı. Kitle halinde, ordu, donanma, esnaf ve halkın çok büyük çoğunluğu tasavvuftaydı. Bu, Osmanlı' nın dünyaya nizam veren temelini teşkil ediyordu. Adalet bütün boyutlarıyla her zaman geçerliydi. Bunun için kadıların adalet dağıtmasına gerek yoktu. Kapalıçarşı'da bir dükkan sahibi, namazdan sonra bir ihtiyacını almak üzere gelen müşterisine istediğini vermiyor ve "Şu karşıdaki dükkanda istediğin şeyden var , ondan al" diyor, adam sebebini sorduğunda ise " Ben, sabah siftahımı yaptım ama o kardeşim yapmadı" diyor ve adam gidip istediğini oradan alıyor. Yabancı olan bu kişi Osmanlı'nın bu adaletine şaşırıp kalıyordu. Köprünün altından ne kadar sular akmış. İşte Osmanlı' nın en büyük standardı kul hakkına riayet etmekti. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı harp kadırgaları, Avrupa'daki bütün kadırgalardan fazlaydı. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul' u aldığında ordusu o dönemin en mütekamil ordusuydu. Son icatların hepsi ordunun içindeydi, en büyük toplar Fatih Sultan Mehmet tarafından döktürülmüştü. Osmanlı sadece Allah'ın yardımına değil, zamanın getirdiği bütün teknikleri kullanabilme stratejisine sahipti. Osmanlı, Allah'ın indinde başka ülkeleri hiçbir zaman küçük görmemiştir. Bu yüzden Avrupa tebaası Osmanlı'ya hayrandı. Yüzbinlerce akıncının herbiri en az üç lisan bilirdi. O devrin en usta kılıç kullananları onlardı. Avrupa, akıncılar denildiğinde olduğu yerde dururdu. Allah' ın düşmanları saraya girdikten sonra adım adım gerçek evliyaların yerini cinci hocalar aldı. İlk cinci hoca saraya Kösem Sultan zamanında girdi. Osmanlı'nın şaşası bir süre daha devam etti; ancak cinci hocalar evliyaların yerini alınca Allah'ın dostları devreden çıktı ve şeytanın dostları devreye girdi. Böylece Osmanlı duraklama ve gerileme devrine girdi. Dünyaya askerlik stratejisini, askerliği öğreten Osmanlı'nın yerini, yabancı ülkelerdeki harp okulları aldı ve Osmanlı da subaylarını onların okullarına göndermeye başladı. Böylece Nizam-ı Âlem olan Osmanlı'nın yerini Nizam- ı Cedit olan Osmanlı aldı. Nizam-ı Cedit; yeni nizam demek, Nizam-ı Âlem ise Âlem'e Nizam veren. Osmanlı yükselme devri boyunca Âlem'e Nizam veren muhteşem bir hüviyetteydi. Osmanlı'yı Osmanlı yapan her devirde Allah'ın sevgisiydi, Allah' a duyulan hürmetti. Osmanlı Allah'ı sevdi, O'na aşık oldu, üst boyuta ulaştıklarında ise Allah'a hayran oldular. İnsan-ı Kâmil Osmanlı' nın içinde binlerceydi. Ordu sefere çıktığında her tarafta şenlikler yapılırdı. Sefere çıkmak, şehitlik için hazır bir sistem olarak kabul edilirdi. Herkes şehit olmak için savaş verirdi. Andrea Doria Osmanlı'dan korkmakta haklıydı." Siz hayatta kalmaya ne kadar önem veriyorsanız, onlar da savaşta ölmeye o kadar önem veriyorlar" demiştir. Osmanlı'da Allah'ın dizaynını görüyoruz, her devirde Allah'ın dostlarına yardım ettiğini görüyoruz. Öyleyse, Osmanlı'yı Osmanlı yapan, Osmanlı'yı tarihe unutulmaz insanlar olarak tanıtan kimdir? Allah. Osmanlı tüm dünyaya meydan okuyan bir Allah dostları cennetiydi. Allah dostlarının nelere kaadir olduğunu tüm dünyaya gösterdiler. Onlar Nizam-ı Âlemdi. Öyleyse Osmanlı; evde, sokakta, çarşıda, askerde tüm dünyaya hep örnek oldular. Osmanlı demek Allah'ın evliyaları demekti. . |
Anadolu'da evvelce Bizans İmparatorluğu var idi. Bu topraklar kazanılınca her yönden İslâmiyet yerleştirilmeye çalışılmıştır. Maddi ve manevi olarak İslâm eserleriyle donatılmaya başlanmıştır. Yeni yurdun dinî, askerî, sosyal ve iktisadî hayatındaki yapılanmasında esnaf ve gazâ teşkilatlarının büyük payları vardır. Bu teşkilatlara Aşıkpaşazade Tarihinde: 1- Anadolu Gazileri 2- Anadolu Ahîleri 3- Anadolu Abdalları 4- Anadolu Bacıları gibi adlar verilmiştir. Anadolu Ahîleri : 13. yüzyılda doğan Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunda büyük rolü olan, kadrosunda gazi teşkilatları, alpler ve alp erenler de bulunan bir teşkilattır. Çapulculuğu önlemek can ve mal güvenliğini sağlamak ve ticaret ahlâkını kurmak gibi hayırlı vazifeler yapmıştır. Bu teşkilatın başlangıcı insanlığın başlangıcıyladır. İlk defa Cebrail A.S.'ın, Hz. Adem A.S.'a peştamal kuşattığı kabul edilmiştir. Hz. Muhammed (S.A.V.) zamanında İslâmî Fütüvvet Teşkilâtı olarak var olmuştur. Arapça'da fütüvvetin kelime manası: Başkalarını kendi nefsinden üstün tutan cömert, yiğit, kahraman, insanlığın hayrı için çalışandır. Arapça'da ah ve ahî kelimesi, erkek kardeş anlamına gelir. Ahîlik, İstanbul'un fethine kadar kuvvetli olarak yaşandı. Yerini, XV. yüzyılda yayıldığı için bir esnaf teşkilâtı zannedilmiştir. Ahîlik, bir taraftan fetih ve gazâ hamlelerini kolaylaştıran askeri bir teşekkül, bir taraftan sanatkârları ve çalışanları sınıflandırıp çalışmalarını desteklemiş iktisadî bir kurum, bir taraftan da bütün mensuplarının dinî-manevî ihtiyaçlarına cevap veren bir inanış ve TASAVVUF hareketidir. Her sanayi grubu için Kur'-an-ı Kerîm'deki Peygamberlerden kendi sanatını yapanlar, sanatlarının pîri sayılmıştır. Çiftçiler için Adem (A.S), hallaçlar için Şit (A.S.), terziler ve yazıcılar için İdris (A.S), marangozlar için Nuh (A.S.), tüccarlar için Hud (A.S), de-veciler için Salih (A.S), sütçüler ve dülgerler için İbrahim (A.S), avcılar için İsmail(A.S.), çobanlar için İshak(A.S), saatçiler için Yusuf (A.S), Musa (A.S), ekmekçiler için Zülküf (A.S), tarihçiler için Lût (A.S), bağcılar için Üzeyir (A.S), çulhacılar için İlyas (A.S), zırhçılar için Davut (A.S), hekimler için Lokman (A.S), balıkçılar için Yunus (A.S), gezginler için İsa(A.S) ve tüccarlar için Hz. Muhammed (S.A.V) PîR addedilmiştir. Ahî başkanları zaviye (küçük tekke) yaptırırlar, her türlü sanatkâr burada buluşurdu. Ahîler, ahî terbiyesini okuyarak, dinleyerek ve birlikte yaşayarak alıyorlardı. İlk giren adayın başı tıraş edilir, TÖVBE verilirdi. Üzerlerine hırka ve şalvar, başlarına büyük beyaz serpuş giyerlerdi. Serpuşların tepesinde bir şerit bulunurdu. Ayaklarında mest olurdu. Tuğ ve bayrak verilir, kuşak kuşatılır, seccadeye geçirilir, helva pişirilir, lokma sunulur, diğer şehirlere helva gönderilirdi. Bunlar zaman içinde gerçekleşirdi. Böylece uzun yıllar süren bir eğitimden sonra olgun bir AHî olunurdu. Ahîliğe giren talip "nim tariyk" (yarı yol) ve "sahib-i tariyk" ( yol sahibi) adlarını sıra ile alırdı. Kuşak ve peştamal bağlama işine şedd denirdi. (sıkı bağlama-kuşak) Kuşak bağlamada: "Beline kuşatıyorum tâki sözünde durasın, Şeytana uymayasın daima ona düşman olasın, Dünyaya muhabbet etmeyesin, Allah'ın kaza ve kaderine sabredesin, Nereye gidersen bu tuğ yanında olsun, Allah'ın bunda hikmeti vardır" denirdi. Çıraklarla, ustaları ve şeyhleri arasında aracılık yapana Nakib denirdi. (Bir dergâhta şeyhe yardım eden, vekillik eden en eski mürid, derviş). Ahîliğin kuralında, eli, kapısı, sofrası açık, gözü, dili, beli kapalı olmak esastı. Seyyah İbnî Batuta Seyahatnamesinde; "Tekke mensuplarının türlü işlerde, türlü sanatlarda çalışarak, terleri ve hünerleriyle geçindiklerini söylemiştir. Ahîler Türkmen kavimlerinde, her vilayet, belde ve karyesinde vardır. Yabancılara şevkat gösterme, yiyeceklerini, ihtiyaçlarını sağlamada bunların dünyaya misli yoktur. Ahî denilen reisleri bir zaviye inşa eder, kandiller asar, mensupları gündüzleri hayatlarını kazanmaya çalışır, ikindiden sonra kazançlarını reise getirir, bununla yiyecek ve tekkede harcanan diğer maddeleri alırlar. Beldelerine gelen misafirleri dergâhlarında misafir ederler, toplanıp yemek yerler" demiştir. Anlıyoruz ki; tekkeler "bir hırka, bir lokma" edebiyatının geçerli olduğu tembeller, uyuşuklar yuvası değil. Aksine Necm suresinin 39.'ayet-i Kerimesinde belirtildiği gibi: "ve en leyse lil'insâni illâ mâ se'â" "İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur." Âyet-i kerimesinin gereğinin yapıldığı, hem de tasavvuf eğitiminin alındığı bir okul hüviyetindedir. İnsanlar hem dünya işlerini yapmakta, hem de ahret için çalışmaktadırlar. Böylece Kur'an-ı Kerîm'deki Zülcenahayn olma (çift kanatlı) standardını yakalamaya çabalamaktadırlar. Bir ordu düşünün ki, askerlerinin hepsi tasavvufu yaşıyor Osmanlı Ordusu - Yeniçeriler. Bir esnaf teşkilatı düşünün ki, mensuplarının hepsi Tasavvufu yaşıyor, Osmanlı Esnafı-Ahîler. Osmanlıyı askerî alanda olduğu gibi iktisadî ekonomik alanda da Osmanlı yapan budur. O halde bu koca çınarı asırlardır ayakta tutan terbiye nedir? Nedir bu tasavvuf ? Tasavvuf nefsimizin 28 basamakta temizlenmesi neticesinde 3 vücudumuzun da (ruh, vech, nefs) Allah'a teslimiyetidir. Bu 28 basamak Kur'an-ı Kerîm âyetleri ışığında şöyle sıralanmaktadır. 1- Olaylar 2- İntibalar (olayların muhakemesi) 3- Meyil (Allah'a ulaşmaya meyil) 4- Rahîm esması 5- Mürşide ulaşmanın garanti edilmesi (Ön rıza) 6- İşitmek 7- İdrak etmek 8- Kalbe hidayet konması 9- Kalbin Allah'a dönmesi 10- Göğüsten kalbe yol açılması 11- Kalbe Allah'ın nurunun ulaşması 12- Huşû oluşması 13- Hacet namazı ile Mürşidin gösterilmesi 14- Tövbe (Mürşide ulaşma) 15- Nefs-i Emmare 16- Nefs-i Levvame 17- Nefs-i Mülhime 18- Nefs-i Mutmainne 19- Nefs-i Raziye 20- Nefs-i Marziye 21- Nefs-i Tezkiye 22- Fena Makamı 23- Beka Makamı 24- Zühd Makamı 25- Vechin (fizik vücudun) teslimi 26- Ulûl Elbab Makamı 27- İhlâs Makamı 28- Salâh Makamı Ahilikte adet olan kuşak ve peştamal kuşanma törenleri, o esnaf Allah'a verdiği yeminleri yerine getirdikçe yapılırdı. Çıraklık mutlaka Mürşidin önünde tövbe etmekle başlardı. 21. basamağa gelince, yani Vuslat olunca KALFA (Kuşak kuşanma) 27. basamağa gelince de, yani İhlâs olunca da USTA (Peştamal kuşanma) olurdu. İşte Ahîlik yukarıdaki 28 basamakta Tasavvufun yaşanması, yani Kur'an-ı Kerîm'in hayata geçirilmesi, yani Sahabenin hayatının örnek alınmasıdır. Allah'ın insanlardan istediği ruh, vech (fizik vücud) ve nefs üçlüsünün yaşarken Allah'a teslimini içerir. Bu teslimiyet, bu 28 basamağın yaşanmasıyla gerçekleşir. Bu da Al-i İmran suresi 191.Âyet-i kerimede emredildiği gibi Allah isminin biribiri ardına daimi olarak tekrarlanmasıyla olur. " elleziyne yezkürûnallahe kıyâmen ve ku'ûden ve alâ cünûbihim" Onlar ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken Allah'ı zikrederler. Yunus'un söylediği gibi "Daim zikrullah ile" (Allah'ın daimi zikri ile.) Esnaflık, çok ince insan menfaatlerinin karışacağı bir iştir. Hile ve aldatma olmaması, Allah'ın En'am suresinin 151 ve 152'inci âyetlerinde ifadelendirdiği 10 emirden biri olan "ölçü ve tartıda hile yapmayın" emrinin gerçekleşebilmesi için, o insanların nefslerine uymadan sanatlarını yapmaları lâzımdır. Başlangıçta kapkara olan, 19 afeti bünyesinde barındıran nefsin, Allah'ın zikriyle, nurlarla temizlenip beyaza dönüşmesi ve ruhun 19 hasletiyle bezenen bir nefs hüviyeti olması gerekir. İşte bu terbiyeye girmeden esnaf olunamazdı. Nefsinin karadan beyaza dönüşebilmesi için insanın Hacet Namazıyla bu terbiyeyi ona yaptıracak olan Mürşidini, şeyhini bulması, Allah'a verdiği yeminleri yerine getirmesi gerekir. Bu iş 28 basamakta yalnız ve ancak Allah'ın zikriyle tamamlanır. Ve bunu Sahabe, Peygamberimizin (S.A.V) önderliğinde 23 senede tamamlamıştır. Yunus Emre Taptuk Emre'nin, Mevlâna Şemsi Tebrizi'nin, Akşemseddin Hacı Bayram Veli'nin önderliğinde bu terbiye sürecinden geçmişler ve Allah'a dost olmuşlardır. Günümüzde bazı meslek grupları halâ sanatlarını zikirle ifa etmektedirler. Bakırcılar çekiçlerini iki darbede indirirler bakırların üstüne. Tak-tak. Ve her bir indirişte o iki heceli kelimeyi söylerler. Zikrederler. "Al-lah, Al-lah". Yine keçeciler, yünü vücutlarına vurdukça kendi terlerini, Allah zikriyle katarlar keçelerine. "Al-lah, Al-lah". Şimdilerde çok uzaklarda kalan bir örnekten söz edelim: Sabah olmuş, esnaf dükkânını yeni açmıştır. Müşteri dükkândan içeri girer. İstediği malı gösterir. Dükkân sahibi: - Ben onu satmıyorum, der. Adamın ısrarı üzerine karşı dükkânı işaret eder; - Bak, aynı maldan onda da var. Ben siftahımı ettim. O henüz siftah etmedi, git ondan al. O dönemin Tasavvufu yaşayan, İslâmı yaşayan bu esnaf davranışının, günümüzde de yaşanması temennisiyle... |
Ekonomi her zaman canlıydı. Ekonominin standartlarına baktığımız zaman burada bir temel özellik görürüz: Osmanlı, ademi merkeziyetçiydi. Yani merkezden idare edilen bir ekonomik nizam, merkeze bağlı bir totaliter sistem çalışmazdı. Bütün büyüyen arazi parçaları, oranın başına getirilen mahalli idareciler tarafından veya muhtelif isimleri olan liderler tarafından oluşturulurdu. Her toprak parçası mutlaka işlenirdi. Haslar, zeametler ve benzer isimlerle devreye giren toprak mülkiyetleri, oradakilere verilirdi. Onlar üretimlerini yaparlardı. Devlete de vergi verirlerdi. İşgal edilen topraklar devletin olup, hiçbir zaman merkez tarafından verilen emirlerle, devlet tarafından işletilmezdi. Sorumluluk oradaki reayaya, oradaki sahiplere aitti. Ve bunlar asker beslemek mecburiyetindeydiler. Bu askerler sonraki akıncıları oluşturacaktır. Akıncılar, Osmanlı'nın medar-ı iftiharıydı. Sisteme dikkat ediyor musunuz sevgili okuyucular? Devlet, Osmanlı'nın her el koyduğu yeni toprak parçasının işletilmesini oradakilere verirdi. Ve onlar işletirlerdi. Devlet işletmeye karışmazdı. Ve herkes kendi menfaatlerini ve Devlet-i Aliye'nin menfaatlerini korumak üzere en iyi işletmeyi tahakkuk ettirmek mecburiyetindeydi. Devletin istediği şey, bu üretim standartlarına paralel olarak o kişilerin yeterli miktarda asker beslemesini temin etmekti. Ve böylece bütün Osmanlı memaliki(memleketleri), Afrika'da, Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Avrupa'da hep aynı standartlarda oluşturulmuştu. Özellikle Avrupa bunun çok güzel örneklerini sergiler. Osmanlı'da öyle bir haber iletme sistemi uygulanırdı ki, ülkenin bir ucundan öbür ucuna bir iki gün içerisinde mutlaka haber ulaştırılırdı. Her menzilde hazır atlar beklerdi ulaklar için. Ve en uzun menzillere, en hızlı atlarla yapılan ulaştırma faaliyeti bir uçtan bir uca bütün Osmanlı memleketlerini kaplardı. Herkes vazifesinin bütün sorumluluğunu sonuna kadar yüklenirdi. Ve her zaman başarılı olurdu. Osmanlı'da tasavvuf mensubuydu bütün ustalar. Yaptıkları mallar dünyaya örnek kabul edilirdi. Çünkü usta, insanları aldatmak için onlara en ucuza malettikleri değersiz malları, yüksek satış fiyatıyla satmayı düşünmezdi. Mesleğinin Allah için olduğunu bilirdi. Ve o strateji içerisinde en iyisini üretmeye çalışırdı. Ve ustalar, kalfalar, çıraklar ürettikleri malın "nam olsun" standardının sahibiydiler. En dürüst ölçeklerde üretimlerini yaparlardı. Ve devletin vergileri en adil standartlarda alınırdı. Ölçek %10'du. Sevgili okuyucular, anlayabiliyor musunuz şimdi bizim vergi dilimlerindeki azalmayı mutlaka sağlamamız lâzım geldiğindeki hikmeti? Bir çiftçi için, ürettiğinin sadece % 10'unu devlete vermek demek, %90'ının kendisine kalması demekti. Ve bu çiftçi normal toprağın sahibiyse, eğer topraklar, oradaki sorumluya teslim edilmişse, onlar da devlete vergi verirlerdi. Üretim faaliyeti, zenaat erbabı tarafından en güzel standartlarda oluşturulur ve ustalarca en kaliteli mallar üretilirdi. Osmanlı, tarihinin uzun devresinde hep altın parayla alış verişini yapmıştır. Peki altın parada, enflasyon söz konusu olabilir mi? Evet. Eğer paranın ayarını değiştirirseniz, derhal mal fiyatları yükselir. Böyle bir şeye bir defa tevessül edilmiştir. Osmanlı'nın düşme devresinde sıkıntıya uğradığı zaman, paraların ayarında eksiltme yapıldı ve piyasada paralar derhal değer kaybetti, mallar değer kazandı. Öyleyse altın paraların da kıratlarının hiçbir zaman değişmemesi asıldır; altın para rejiminin olduğu ülkelerde. Ama gelecekte eğer altın sertifikası hükmündeki bir kâğıt para piyasada dolaşırsa, altın temsilcisi bir para, onun karşılığı zaten saf altındır. Şu kadar gram altının karşılığı dediğiniz zaman, o ölçü 24 ayardır. Saf altındır. Saf altının gramajına göre dizayn edilir. Öyleyse orada bu tarzda bir enflasyonun olması, hiçbir zaman mümkün olamayacaktır. İşte Osmanlı, adalete riayet eden, ekonomide kimsenin kimseyi aldatmadığı, hiç kimsenin fahiş fiyatlarla mal satmasının imkânı olmadığı bir güzelliği yaşadı. Ve her zaman herkese yetecek kadar mal, her zaman hazır oldu. |
Osmanlılar, her konuda olduğu gibi ilim alanında da çok Ilerlemişlerdi.Kendilerinden önce yazılmış ve asırlarca Avrupa ve Müslüman medreselerinde okunmuş klasik eserlerle yetinmemişlerdi. Yaptıkları çalışmalarla mikroskobun icadından çok daha evvel, hastalıkların gözle görülemeyen canlılar tarafından meydana getirildiğini söyleyebilmişler, doku uyuşması daha bilinmezken, organ nakli hayal dahi edilemezken, buna dair uygulamada bulunabilmişler, akıl hastalarının tedavisi ile ilgilenmişlerdi. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri: "Biz uzayı, Tillo'nun sokaklarından daha iyi biliriz." diyebiliyordu. 1500'lü yıllarda Piri Reis, bir harita yapıyor. Bu haritada Gronland'ın üç adadan olduğu kesinlikle anlaşılıyordu. Aynı harita Kahire'nin 30 km üzerinden çekilen fotoğrafla aynıdır. Hasan Celal, bundan beş yüz yıl evvel, barutu macun haline getirerek füze yapmış ve onunla uçmayı başarmıştı. Hazerfen Ahmet Çelebi, Galata Kulesi'nden Üsküdar'a uçarak ulaşmıştı. Akıllara durgunluk veren bu ilmî hadiseleri, sadece çalışmakla ve araştırmakla açıklamak mümkün görünmemektedir. Bunların hepsi Allah'ın yardımıyla gerçekleşen şeyler. Öyleyse Allah'ın indinde Osmanlı Devleti'ne dikkatle bakın. Bu durum bize, onların Allah'ın yardımını aldıklarını kesin ve ürpertici bir şekilde göstermektedir. Tıp: Fatih'in hocası ve mürşidi Akşemseddin Hazretleri, mikroskobun icadından daha çok çok zaman önce bir eserinde, hastalıkların gözle görülmeyen canlılar tarafından meydana getirildiğini yazmış; Mâddetü'l-Hayât adlı eserinde büyük bilgin ve mutasavvıf, mikrop ve bakteri nazariyesinde şunları söylemiştir: "Cümle marazların (hastalıkların), sûret-i nev'iyyesi hasebiyle (çeşitli sûretleri bakımından) nebât ve hayvanlarda olduğu gibi tohumları ve asılları vardır, ot tohumu ve ot kökü gibi.." Operatör Amasyalı Sabuncuoğlu Şerafeddin, 1465'te yazıp Fatih Sultan Mehmed'e sunduğu Cerrâhiyye-i İlhâniyye'sinde hem cerrâhî müdahalelere ait, hem de operatörlük aletlerini gösteren resimler yapmış, operatörlüğün bir çok meselesini kendi tecrübelerine dayanarak izah etmişti. Sonraki asırda Antakyalı Dâvud da, operatörlüğe ait izahat vermiş, insan organlarını hayvanlarınki ile mukayese etmiş, beynin dışında, ak madde içinde boz madde olduğunu söylemiş, dokunma duygusuna ait ileri görüşler ileri sürmüştü. İstanbul'un fethinden önce Hacı Paşa, Şifâü'l-Eskanın ve Devâ'il-Âlâm adlı eserinde hastalıkları çok iyi anlatmış; meselâ zatürrenin klinik bulgularını çok güzel tarif etmişti. Organ nakli yapıldığı konusunda da bazı işaretler vardır. Şerefnâme'de anlatılan şu vak'a örnek gösterilebilir: Kanuni devrinde Arab Şah Bey Türkmen kumandasında bir Safevî birliği, Palu'ya kadar sokulmuştu. Bu vuruşmada askerlerinden bir genç, bir kılıç darbesiyle başından yaralandı. Kılıç, kafatasından bir kemiği alıp götürmüştü. Bir cerrah, muharebe meydanında şehid olanlardan birinin kafatasını açtı. Bir kafatası kemiği uçup beyni görünen Osmanlı askerinin kafatasına, o kemiği ilâve edip dikti. Bu ameliyattan sonra Osmanlı askeri yıllarca yaşadı. Cüzzam'ın tedavisi ile de uğraşılmıştı. Fatih'in oğlu II. Beyazid, Edirne'de Kirişhane mahallesinde bir cüzzam hastahanesi yaptırmıştı. Akıl Hastalarının Tedavisi: Bir ayrı branş da akıl hastalarının tedavisi idi. Bu branşta Türk doktorları XIX. asra kadar, Batı'dan üstündüler. Akıl hastaları XVIII. asra kadar, Avrupa'da "Şeytan'la işbirliği yapan melun mahluk" muamelesi görür, çok defa diri diri yakılırlardı. Osmanlıda daha XV. asırda bile akıl hastaları için imar edilmiş darüşşifâlar vardı. Hastalar dertlerine özel, Türk mûsikîsi makamlarıyla tedavi edilmeye çalışılırdı. Yalnız mûsikî ile değil, hususi yemekler, çiçekler ve manzaralar ile de tedavi uygulanıyordu. Bilhassa kuş etleri veriliyordu. Her hastanın odasına iki pencere konuyordu. Pencereler tercihen gül bahçesine bakıyordu. Aşının Türk hekimleri tarafından keşfedildiği, Batı'da da kabul edilmektedir. 1695'te İstanbul'da, çocuklara çiçek aşısı yapıldığını biliyoruz. Hafif çiçek çıkartan çocukların, su toplamış çiçeklerinin suyu alınıyordu. Çiçek çıkarmamış çocuğun veya büyüğün kolu çizilip biraz kanatıldıktan sonra bu çiçek suyu sürülüp aşılanıyordu. Aşılanan yerde kabarcık oluyor, aşılanan şahıs bir gün ateşleniyor, fakat yıllarca çiçek hastalığına salgın içinde yaşasa bile tutulmuyordu. Astronomi: Fatih devrinde Kadızâde-i Rûmî, bir derecelik kesir ceybinin yarım kutur 1 sayıldığına göre 0,17452406437 olduğunu bulmuştur. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, asrının en büyük mütefekkir ve mutasavvıfıdır. Mârifetnâme adlı eserinde, şekiller de çizerek Kopernik kanunlarından bahseder. Batıda Kopernik Kanunları, Mârifetnâme'nin telifinden birkaç yıl sonra, 1757'de Kilise tarafından öğretilme yasağı kaldırılmış bulunuyordu. XVIII. asrın sonlarında, Laplace'a kadar Fransa'da, güneşin değil arzın merkez olduğunu savunan bilim adamları vardı. Mârifetnâme'de psikiyatriden, atomdan, deney yapılmadan hiçbir şeyin isbat edilemeyeceğinden bahsetmektedir. |
Gençlerin evlenme zamanı geldiğinde, istedikleri kızın özellikleri bu konuyu konuşmaktan sıkılmayacağı bir akrabası, dadısı ya da süt ninesi tarafından uygun bir şekilde sorulur, öğrenilirdi. Gencin annesi, akrabalarından, yakınlarından ve diğer yerlerden gelin olacak kızları araştırır, etraflıca öğrenirdi. Daha sonra kız görülmeye gidilirdi. Evlenmeye aracılık eden ailenin yaşlılarının, tanıdıkların yanında geçimini, bu işten kazanan hanımlar vardı. Bunlardan başka konaklara şal, mücevher ve benzeri eşya satmak için gidip gelenler de bu hizmette bulunurlardı. Görücüye gelenler, evdekilerce karşılanır, misafir odasına alınır, ikramda bulunulurdu. Bu arada, diğer odada kız hazırlanır, saçları ve üstü düzeltilir, hazır olunca misafir odasının kapısının dışına gelir, beklerdi. Kahve ikramı yapılacağı sırada kız da odaya girer, misafirler ayağa kalkmaz, yerlerinde kalırlardı. Kız, misafirlerin tam karşısına konmuş bir sandalyeye, görücülerin hepsine başıyla selam vererek oturururdu. Bu arada, kahveler de verilirdi. Kızın misafirlerin yüzlerine dik dik bakması, gülmesi, eteğiyle oynaması, parmaklarını çıtlatması, eteğini çekip örtmesi veya parmağındaki yüzükle oynayıp çevirmesi, sert sert cevap vermesi ayıp karşılanır, terbiyesizlik sayılırdı. Görücülerin de kızın ismini, yaşını sorması, tahsilinden söz etmeleri, hepsinin gözlerini kıza dikip bakmaları ve o sırada birbirlerine sokulup aralarında konuşmaları da çok ayıp sayılır, terbiyesizlik, saygısızlık olarak kabul edilirdi. Her iki taraf bu davranışlardan çekinirdi. Vakit gelip, görücüler ayrılacaklarında, kız da hepsini saygılı bir şekilde başıyla selamlayarak odadan çıkardı. Görülen kız, alacak kimseye; bir mâni çıkar da kısmet olmazsa, çocuğun gönlü o kızda kalmasın diye ne fazla övülür, ne de mübâlağa ile anlatılır, ikisi ortası bir tarif yapılırdı. Her şeyden evvel evlilik, Allahû Tealâ'nın indinde kutsal bir müessesedir, mukaddes bir müessesedir. Çünkü, evlilik bir kaderdir. Ne zaman bir iradenin yeterliliği söz konusu değilse, ikinci bir iradenin mutlaka devreye girmesi gerekiyorsa, bu olay kaderi ifade eder. Eğer bir olayın tamamlanması için bizim irademiz yeterli değilse, en az bir iradeye daha ihtiyacı varsa ki; evlilik müessesesi sadece iki tarafın "evet" demesiyle de gerçekleşmez; iki tarafın da tarafları vardır. O tarafların da rızasını almak asıldır. Öyleyse, evlilik çok yönlü bir olaydır ve birçok kişinin rızasını gerektirir, birçok irade devreye girmelidir. Kız tarafının annesi, babası, akrabaları; erkek tarafının annesi, babası, akrabaları, yakınları, iki tarafın da yakınları... Bunlar hep biraraya gelecekler, düşüncelerini bildirecekler birbirlerine, neticede bir karara ulaşacaklar. Öyleyse, "EVLİLİK" adını verdiğimiz müessesede bir tarafın iradesi hiçbir zaman yeterli değildir. Mutlaka başka iradelerin de devreye girmesi gerekiyor. Diyelim ki; bazı gençler annelerinin, babalarının ve başkalarının rızasını almadan bir evlilik müesseseseni gerçekleştirirler. Öyle olduğunu kabul etsek bile gene en az iki tane irade var. Ne erkeğin, ne de kadının tek başına bu kararda söz sahibi olması mümkün değildir. Demek ki; herhâlükârda, mutlaka bir başka irade devreye giriyor. Taraflardan birinin iradesi hiçbir zaman evlilik için yeterli değil. Öyleyse, evlilik kesin olarak bir kaderdir. Kaderse, bu konuda Allah söz konusudur. İşte asıl olan, bir evliliğin Allah'ın emrettiği biçimde evlilik olmasıdır. İşte Osmanlı evliliği, bu evliliklerin Allah'ın vücuda getirdiği statüdeki sonucudur. Genellikle Osmanlı'da eşler birbirlerini görmeden evlenirlerdi ve anne, baba ve iki tarafın yakınları tarafları görürler, ona göre bir karara varırlardı. Anne kızı görür, baba delikanlıyı görür ve taraflar hacet namazı kılarlar, Allahû Tealâ'dan sorarlar ve Allahû Tealâ'nın dizayn ettiği bir statü içerisinde evlilik müessesesi oluşur ve iki taraf nikâh müessesesi tamamlanana kadar birbirlerini çoğunlukla görmezlerdi. Osmanlı öyle ailelerin sahibiydi ki, evlilik müessesesi tamamlandığı zaman, ölüme kadar genellikle evlilik devam ederdi. Öyleyse, düşünün; taraflardan ikisi de tasavvufta ve Allah'a sorarak karar veriyorlar. Allahû Tealâ'nın uygun görmediği hiçbir nikâhın gerçekleşmesi söz konusu değil. Böyle olunca evlilikler sonsuz ömürlü oluyordu ve taraflardan birinin ölümüne kadar evlilik müessesesi devam edip gidiyordu. Sonra, ne zaman ki sarayda evliyanın yerini cinci hocalar aldı, zaman içerisinde Osmanlı'da da su katılmış bir evlilik müessesesi oluşmaya başladı, "hulle" denilen bir müessese oluştu ve tarafların yavaş yavaş Allah'ın emrettiği evlilik biçiminin dışına doğru taştıklarını görüyoruz. GENÇ KIZLARIN İYİ BİR EV HANIMI OLARAK YETİŞTİRİLMESİ Kız çocuklara okuma, dînî vazifeler öğretilmesinin yanında mutlaka ev içinde, yaşına uygun sorumluluklar verilirdi. İyi bir ev hanımı olarak yetiştirilebilmeleri için çok titizlik gösterilirdi. Evlendiği zaman evin işlerini tek başına yapabilmesi; evi en ekonomik şekilde idare etmesi için gereken yetenekler kazandırılmaya çalışılırdı. Çeyiz olarak götürecekleri çamaşır, yatak ve yemek takımlarını genç kızlar kendileri yaparlardı. Her evde mutlaka bir ve gerekiyorsa birden fazla bez dokuma tezgahı bulunur, bunlarla evin ihtiyaçlarına yönelik kumaşlar, gömleklik, çamaşırlık ve çarşaflık bezler dokunur ve bu işler hanımların en önemli işlerinden sayılırdı. Yetişmeye başlayan kızlar, evlenme zamanı yaklaşınca tezgâh başına oturtulur, kadınlık vazifesi olarak bu işe alıştırılır, sıkmadan, öğretilmeye çalışılırdı. Ev hanımları, daha küçük yaşlardan ev içinde sorumluluk verilerek, ev işlerine alıştırıldıklarından, ömürleri yalnız tezgâh başında bez dokumakla geçmezdi. Çok düzenli ve dakik olan Osmanlı hanımları, her işin vakit ve zamanını çok iyi tayin eder; küçük hanımları da her işi vaktinde yapmaya alıştırırlardı. Zamanında iş görür, vaktinde dinlenirlerdi. Gelen misafirlerle eğlenip gezmek, boş kalındığında yine eğlenerek vakit geçirmek amacıyla örgü, nakış yapmak; saz biliyorsa sazla neşelenmek için vakit ayırırlardı. Ailenin kilerlerini gözden geçirirler, düzen ve temizliği için tedbirler alırlar, eksikleri belirlerlerdi. Bütün bunlar her sınıftan hanımın şahsî işlerindendi. EVDE HİZMET Gündelik hayatta ve özel günlerde (davetlerde, bayramlarda) evde yapılan hizmet sırasında telaşlı davranmak, yüksek sesle hitapta bulunmak, bir oraya bir buraya koşuştururarak iş yapmak, hizmetlerin bir düzen içinde yürütülmemesi, ayıp sayılırdı. Hizmet edenler, en küçük bir işaretten istenileni anlayıp sessizlik ve düzen içinde derhal görevlerini yerine getirmeye gayret ederlerdi. Herkese çok nazik ve güleryüzle davranmaya çalışılır, büyüklere hürmet gösterilir, küçüklere hoşgörüyle yaklaşılırdı. Tasavvufu yaşayan bir Osmanlı ailesinde hizmetin, aslında Allah'a yapıldığı bilinir; herkes ailedeki diğer insanları mutlu etmek için, Allah için yapabileceğinin en iyisini yapmaya gayret gösterirdi. YEMEK ADABI Osmanlının adabına dikkatle bakın. Pederşâhi aile stili. Yani, evin en yaşlısı evin reisi. Birçok aile, büyük konaklarda, konağın ayrı ayrı kısımlarında ama beraber yaşıyor. Aynı babanın birçok çocuğu. Ve yemek müşterek yeniyor. Son derece saygılı bir ortam. Aile reisi müsaade etmeden, konuşmak söz konusu değil. Herkes söz isteyerek konuşuyor ve çocuklar, büyüklerine karşı lâzım gelen terbiyenin bütün boyutlarını sergiliyorlar. Osmanlı tasavvuf adabı, zaman içerisinde bütünüyle unutulduğu için, şimdi tasavvufun dışındakilerin alışmış oldukları bir çocuk terbiyesi standardı var. Buna terbiye standartı demek ne ölçüde doğru, onu da bilemiyoruz. Ama bir vakayla karşı karşıyayız ki; çocuklar büyüklerine karşı saygısız. ERKEK ÇOCUKLARIN BİR TÜCCAR VEYA SANATKÂR YANINA VERİLEREK BİR MESLEĞE BAŞLATILMASI Osmanlı'da her sanat erbabı, sanatlarının ulularından birini kendisine pîr kabul eder ve ona bağlanırdı. Meselâ berberler, eshâb-ı kirâm'dan "Selman-ı Farisî Hazretleri"ni, attarlar "Feridüddin", şekerciler "İbn-i Mes'ud", kahveciler "Şeyh Şâzelî", helvacılar "Hasan Basrî", saraçlar "Veysel Karanî Hazretleri"ni o yolda kendilerinin pîri ve sanatlarının pişüva'sı olarak tanır, isimlerini bir levhaya manzum olarak yazar; Her seherde Besmele'yle açılır dükkânımız Hazreti İbn Mes'ud'dur pîrimiz, üstâdımız gibi beyitleri dükkânlara asarlardı. Lonca teşkilatına, tasavvufa girilmeden girilemezdi. Her sanatkâr, işini mübarek tutar, insanlara yaptığı hizmetin aslında Allah'a yapıldığını bilirdi. En sağlam malı yapabilmek, en güzel hizmeti verebilmek, yaptığı işi en iyi şekilde yapabilmek esnafın temel hedefiydi. Esnaf ustaları, işlerinin kalitesiz olmasına, bozuk iş çıkmasına asla razı olmazlardı. Bir çocuk bir işe, bir sanata verilmek istenirse; önce mutlaka tasavvufa girmesi gerekirdi. Tasavvufa girmeden çırak, evliya olmadan kalfa ve daimî zikir sahibi olmadan usta olunamazdı. Esnaf yanına alınacak çocuğun pederi, toplanmış bulunan lonca için döğülmüş kahve, kırmızı şerbetlik şeker, bir miktar ödağacı ve bir miktar gül suyu alır ve toplantıdan önce lonca odasına gönderirdi. Orada şekerden şerbet yapılır ve buhurdanlara ateş ve gülabdanlara gül suyu konur, ustalarla çocuğun gelişi beklenirdi. Ustalar, yani lonca üyelerinin hepsi gelince, çocuğun babası da gelip bir yere oturur, buhurdanlar yakılmaya başlar. Çocuğun alınmasına aracılık eden zat, çocuğu elinden tutar ve önüne düşerek lonca odasına girer. Yine çocuğu elinden tutarak kapı yanında durur, ustalara hitaben, Hayırlar feth ola Şerler def ola Muradlar hasıl ola dedikten sonra herkese selam verir, ustalar da selamı alırlardı. Aracı olan kimse, lonca ve esnaf kethüdası ve köşe ustası olanların önüne gider, çocukla beraber durur ve yine ustalara hitaben: "Bu filan oğlumuz esnafımıza dahil olmak, sadıkâne çalışmak, Allahû Tealâ Hazretleri'nin lütuf ve inayeti, Peygamber Efendimiz'in himmet-i ruhaniyeti ve pîrimiz üstadımız ......... Hazretleri'nin yüzü suyu berekâtıyla adam olup meydana çıkmak ve sizlere de daima hayır duacı olmak niyazındadır." der. Esnaf kethüdası da: "Biz de bu talip olan oğlumuzu kendimize evlât ve sanatımıza çırak olmak üzere kabul ettik. Allahû Tealâ, rızk-ı hayrını müdat ve kendisine dâreynde imdat buyursun." dedikten sonra çocuğa hitaben: "Oğlum, içimizde adam olmak, bu yüzden geçinmek ve feyz almak istersen; işine devam etmek, ustanın sözünden çıkmamak, onu hoşnut etmek, yalan söylememek, kimseye özür ve hile yapmamak, namazına devam ve dînî vazifelerine dikkat ederek ticaretini yürütmek, gelen müşterilerin büyüklerine, ihtiyarlarına peder ve valide, gençlerine birader ve hemşire muamelesi göstermek lâzımdır. Seni göreyim oğlum." diyerek pederce nasihatte bulunur. Çocuk da önce onun elini, sonra diğer ustalarının ayrı ayrı ellerini öper, kapının yanında durur. O sırada ipekli ve kıymetli bir futa getirilir, çocuğun beline Besmele ile kuşatılır, münasip bir yere oturtulur. İçlerinden biri yüksek sesle Kur'ân-ı Kerîm'den birkaç âyet okuduktan sonra aracı olan zat, esnaftan vefat edenlerin ve yakınlarının ruhlarına bir Fatiha okur. Kahveler içilir, şerbetler dağıtılır, çocuk hangi usta yanına verilmişse o ustaya hitaben lonca ustası: "Usta, işte size veriyoruz, inayet Hakk'tan, hakkında himmet ve gayret sendendir." der, çocuğu ona teslim eder. Çocuk, ustasının elini öptükten sonra artık hanesine döner. Ertesi gün sabah erkenden ustasının dükkânına gider, elini öper, gösterilecek işleri yapmaya çalışır. Oldukça uzun bir zaman geçtikten sonra sanatta epey bilgi ve meleke kazanır. Her ısmarlanan işi, yoluyla ve ustaca yapmaya başlayınca ve bugüne kadar yolsuzluğu ve ahlâksızlığı görülmemiş ise, esnaf dilinde kalfa çıkarmak zamanı gelmiş olur. Ustası çırağını yanına alır, lonca odasına götürür. Talimatına uygun olarak ustaların elini öptükten sonra, kapı yanında ayakta sakin durur. Lonca ustası, çocuğun asıl ustasından "Oğlumuz ne istiyor?" diye sorar. Usta da: "Oğlunuzun değil, âcizlerinin ricası var. Oğlunuzun çalışmasından, edep ve terbiyesinden, sanattaki bilgisinden, işgüzarlığından pek memnun ve hoşnudum. Eğer izin ve ruhsatınız olursa kalfa çıkarmak ve duanız berekâtıyla ilerde dükkân ve evlât sahibi olması arzusundayım." der ve çocuğun o sanat kolunda yaptığı bir işi gösterir. Onlar da beğenir ve takdir ederlerse lonca: "Loncamız heyetince münasip görüldü, bundan böyle esnafımızın pek değerli kalfası olmak üzere kabul olundu." cevabını verir. Usta da herkese teşekkür eder, orada bulunanların ellerini öper, dışarı çıkarlar. Sonra usta, kalfa çıkardığı çocuğa önce verdiği "günlük" denen parayı arttırır, haftada bir defa vermeye başlar. Esnaf arasında artık "ikinci usta" gibi itibar görür, çıraklarca hürmet edilir, gelen çocukların terbiyesi ona verilir. Esnaf arasında bir de usta çıkmak usulü vardır. Sanata hakimiyeti, bilgisi ve mesleğine olan bağlılığı, kendi başına ve kendi hesabına ayrı bir dükkân açmaya uygun ve sermayesi de böyle bir dükkân sahibi olmaya yeterli kalfayı, ustası usta çıkarmak isterse, lonca heyetinin muvafakati alınır. Usta çıkacak kimse evinde, lonca için iki tabla nefis yemek hazırlatır, yetecek kadar şerbetlik şeker ve döğülmüş kahve yanı sıra, kendi ustasıyla lonca ustasına birer kat değerli çamaşır, ipekli havlu ve kumaşlar koyar, çıraklarla erkenden lonca odasına gönderir. Önce çıraklar kendilerine mahsus yemeği yerler, sonra kalfalara yemek verilir. Onlara çıraklar hizmet eder. Daha sonra ustaların sofrası kurulur. Bu sefer kalfalar hizmet eder. Yemekten sonra kahveler içilir. Lonca ustası o kalfaya dönerek: "Esnafımız ittifakla sizi usta çıkarmak istiyor. Bundan sonra kendi başınıza ve hesabınıza dükkân açmaya, çırak almaya, kalfa çıkarmaya izin verildi. Bundan dolayı, cümlemizin kardeşi oldunuz. Hak Tealâ size sıhhat, kârınıza suhûlet ve rızkınıza vüs'at ve muvaffakiyet ihsan buyursun." diyerek dua eder. Usta çıkan kalfa, bütün ustaların ellerini öper, aralarında konuşurlar. Açacağı dükkâna asılmak üzere esnafın yaptırdığı, pîrleri adına yazdırılan levhayı, lonca ustası usta çıkana hediye ederdi. Usta çıkan bir dükkân bulur. İlk açacağı gün, dükkân önünde kurban keser, etini fukaraya dağıtır. Dükkânı daima Besmele ile açar kapar ve bundan böyle kendisi de çırak ve kalfa kullanırdı. Her esnafın bir "yardım sandığı" vardır. Sermayesi, o esnafın zenginleri tarafından bereket ve uğur getirdiğine inanılarak hayır için hem de mesleğe yardım olsun diye vakfedilen para ile esnafın nezaretinde nöbetleşe olarak bir ustanın sorumluluğu altında idare edilir. Esnaftan paraya ihtiyacı olanlara düşük faizle borç verilir, aylık ianelerle de para artırılır. Borç verme dışında esnaf ve ihtiyaç sahiplerinden biri hastalanırsa, hekim ve ilaç paralarını ve işe gidemediği zaman geçimini sağlamak, fukara esnaftan biri vefat ederse cenaze masraflarını görmek, geride haremi ve küçük çocuğu varsa, geçinecek kadar para vermek, geri kalan küçük çocuğu mektebe yollamak, bayramlarda elbise yapmak, borçlanarak hapse girmiş namuslu esnafın borcunu verip hapisten kurtarmak, esnaftan yeni ev yapan ve evlenenlere işe yarar hediyeler almak gibi insaniyet ve İslâmiyet'e uygun ne gerekiyorsa bu sandıktan karşılanırdı. Bunlar dışında, hali vakti yerinde esnaf ustaları, durumunu öğrendikleri fakirlere gizlice elden yardım ederler ve hepsi tek bir vücut gibi kardeşçe ve insanca yaşarlardı. İstanbul'daki esnaf dükkânlarının hepsi toplu olarak bir yerde bulunur, ayrı yerde dükkân açtırılmazdı. Esnafın giydiği elbise tek tarz ve biçimde olur, başka tip elbise giyilmesine karşı çıkılırdı. Elbiselerin aynı oluşu, herkesi iyi hal ve harekete zorlaması yönünden çok yararlıydı. Esnafın hepsi bir arada toplu olduğu için aranan kolay bulunur, hepsini görerek almak kolaylığı yanında, içlerinden biri esnaflığa yakışmayan bir iş ya da ahlâksızlık yaparsa, diğerleri görür; lonca, dükkânını ceza olarak bir müddet kapatırdı. Aralarında uyuşmazlık ve kavga çıksa, dava için mahkemeye gidilmez, iş aralarında halledilirdi. Aralarında yetişen namuslu sanatkâr gençleri, kendilerine damat ederek, esnaf arasında yakınlık, akrabalık sağlanır, böylece ailenin gelecekteki menfaatleri emniyet altına alınmış olurdu. EKABİR KONAKLARINDA LİHYE-İ SAADET ZİYARETİ Cenab-ı Risalet Penah Efendimiz'in öteden beri eski büyüklere intikal etmiş Lihye-i Saadet'lerinin muhafazası için, kübera konaklarının en üst katında özel olarak yaptırılmış ayrı bir daire vardı. Lihye-i Saadet dairesi, bir odadan ibaret olabildiği gibi büyükçe bir cami gibi yapılmış diğer bir odası ile ona uygun bir sofası da bulunabilirdi. Lihye-i Saadet odasının tavana yakın, ışık alacak iki-üç penceresi olur, içi tamamen yeşile boyanırdı. Odada kapakları işlemeli içi yeşil kadife kaplanmış bir dolap, ziyaret sırasında üstüne Lihye-i Saadet'i koymak için yeşil boyalı ve yaldızlı bir sehpa ve muhafaza için kadife üzerine gümüş kabara'larla süslenmiş bir çekmece bulunurdu. Lihye-i Saadet'in kendisi ya altın çerçeveli akikten yapılmış ufak bir kutu ya da özel yapılmış ufak silindir biçiminde billûr bir zarf içine konur, en iyi cins şaldan veya üzeri sırma işli ve iç astarı beyaz canfesten, kenarlarına sırma saçak dikilmiş, birbirinden uzak otuz kadar bohçaya, önce en ufağından başlamak üzere, sıra ile sarılır. Sonra da hepsi birden Harem-i Şerif puşidesinden bir parçaya sarılarak adı geçen çekmece içinde dolaba kaldırılırdı. Odanın etraf duvarlarının birkaç yerine, sarı ince zincirlere bağlı billûr kandiller, kapısına atlas üzerine ipek işlemeli süslü bir perde asılırdı. Cami şekline sokulmuş olan odada, kıbleye gelen tarafa âdeta cami mihrabesi gibi bir mihrab yapılır, yere en iyi cins halı, mihrabın iki yanına büyük ve yüksek, kalın balmumları dikili iki şamdan ve bu mihrabın içine kıymetli bir imam seccadesi, arkasına boydan boya kırmızıya boyanmış tiftik keçisi postları serilir, duvarlara sarı zincirlere asılı çok sayıda billûr kandiller ve üç tarafın duvarlarına da müzeyyen çerçeveler içinde meşhur hattatların çeşitli yazı levhaları asılırdı. Sofa etrafında ise en büyük levhalar bulunurdu. Hane sahibi cemaatle namaz kılmaya alışıksa, akşam ve yatsı namazlarını burada kılar, Hatm-i Şerif duası burada yaptırılır ve bazı günlerde oraya çıkıp ibadet eder ve Kur'ân-ı Kerîm okurdu. Diğer günler, oda daima boş ve kapalı tutulurdu. Lihye-i Saadet ziyareti, mübarek gecelere mahsus olduğundan böyle gecelerde daha önce çıkılır, Lihye-i Saadet odasındakilerle, cami şeklindeki odanın ve sofanın bütün kandilleri ve mihrabın iki yanındaki büyük şamdanların mumları yakılırdı. Cami odasının uygun bir yerine de buhurdanlar konur ve buhur veya ödağacı veya anber yakılarak hazırlanırdı. Yatsı namazı zamanı gelince, hane sahibi, evlâd ve yakınları ve konağın hatırlı hizmetkârları ve o gece misafir varsa hepsi o daireye çıkar, hane sahibi ilk safın başına geçer, muhterem misafirlerini kendi hizasına soluna alır, evlâdları ve diğerleri sıra ile saflar halinde dizilirlerdi. Daire imamı olan efendinin imamlığı ile cemaatle yatsı namazı kılınır, dua edilir, sonra başta hane sahibi olduğu halde Lihye-i Saadet'in bulunduğu oda kapısına gelinir. Önce hane sahibi ve imam efendi olmak üzere misafirlerle evlâdları ve ellerinde müzeyyen şamdanlar bulunan kâhya efendi ve mühürdar efendi içeri girer, ağır ağır Salât-ü Selâm getirilerek Lihye-i Saadet çekmecesi dolaptan alınır, üstü en iyi cins bir şalla örtülü olan ortadaki sehpa üzerine konur, yine Salât-ü Selâm getirilerek saygı içinde bohça çekmeceden çıkartılır. Boş çekmece uygun bir tarafa konduktan sonra ellerinde mum tutanlar sehpanın iki tarafında yer alırlar. Sonra ekseriyetle hane sahibi veya imam efendi tarafından bohçalar açılmaya başlanır ve hazır olanlar da hafif sesle Salât-ü Selâm getirmeye devam eder. Bu arada buhurdanlar da yakılarak bohçalar saygıyla yavaş yavaş açılır, tam sıra Lihye-i Saadet'in bulunduğu zarfa gelince önce açan zat tarafından büyük bir saygı ile öpülür, sonra yine hane sahibinden başlayarak sıra ile herkes ellerini göğsüne koymuş olduğu halde Salât-ü Selâm getirerek huşû içinde öper, ziyareti bitirenler bir taraftan arka arka yürüyerek odadan çıkarken, diğerleri girerlerdi. Bu şekilde ziyaret sürerken yüksekçe sesle Salât-ü Selâm getirmeye devam edilirdi. Herkes ziyaret ettikten sonra, sofrada hazırlanan leğen ve ibrik ile hazır bulunanların her biri yüzlerini yıkarlardı. Bunun sebebi duyulan büyük saygıdan dolayı Lihye-i Saadet'e değen yüzlerin başka bir yerde yıkanarak suların şuraya buraya dökülmesini önlemekti. Leğenlerin suyu doğruca bahçede ayak basılmayacak bir yere dökülürdü. Bu suretle ziyaret son bulunca, erkekler selamlığa geçer ve sıra hanımlara gelirdi. Açılan bohçalar birbiri üzerine muvakkaten kapatılırdı. Ziyarete gelecek hanımların hepsi saygı ifadesi olarak başlarına birer namaz bezi örterek Lihye dairesine çıkarlardı. Bu hanımlardan ikisi, evvelce yapıldığı gibi ellerinde iki müzeyyen şamdan tutarak sehpanın iki yanında dururlar, dairenin hoca hanımı veya yaşlı ve muhterem birisi, geçici olarak örtülen bohçaları açmaya başlar, yine herkes hafif bir sesle Salât-ü Selâm getirerek sıra ile ziyarete başlardı. Ziyaret sırasında Lihye-i Saadet'i elinde tutan hanım, yanında bulundurduğu temiz bir tülbentle arada bir Lihye-i Saadet zarfının üstünü siler, ziyaret edenler de erkeklerde olduğu gibi sofaya konmuş leğen ve ibrik ile yüzlerini yıkardı. Sonra cami odasına girilir, teker teker yatsı namazı kılınır, nihayet Salât-ü Selâm'lar arasında buhurlar yakılarak büyük bir saygı içinde ve titizlikle ağır ağır bohçalar sarılır, kapanır, Lihye-i Saadet çekmecesine konur, kilitlenir ve saklandığı dolaptaki yerine yerleştirilirdi. Önce dolabın perdesi indirilir, sonra odanın kapısı kapanır, perdesi indirilip çıkılırdı. Herkes namazını kıldıktan sonra, dairenin bütün kandil ve şamdanları söndürülür, hareme geçilirdi. Leğendeki sular yine konağın bahçesine ayak basılmaz bir yere dökülerek ziyaret tamamlanmış olurdu. RAMAZAN HAZIRLIKLARI, CAMİLERDE KURULAN SERGİLER VE KÜBERA Bütün İslâm dünyasında ve Osmanlı ülkesinde, Ramazan ayına çok önem verilirdi. İki-üç ay kala, her evde hazırlık ve tedarik başlar, halk sair günlere ait erzak ve ev ihtiyaçlarına ek olarak, imkânları nisbetinde reçeller, sucuk veya pastırma, zeytin, peynirler, şerbetlik şekerler, şuruplar, kâfi miktarda şeker ve hoşaflıklar, güllaç, çorbalıklar alır; ayrıca hanedeki sahan, tencere, sini gibi bakır kapların hepsi kalaylanır, hallaçlar çağrılır, yatak takımlarının yün ve pamukları attırılırdı. Kübera yeni kürkler, elbiseler ve seccadeler alır, hanımlar Ramazan'da giymek için kendilerine ve cariyelerine elbiseler yaptırırlar, hattâ kibarların bazıları oda döşemelerini bile yeniletirlerdi. Yine herkes kudretine göre Ramazan'da kullanılmak üzere zarif kahve zarf ve fincanları, su bardakları, kıymetli kaşıklar alır, çocukların hoşlarına gitsin diye sapı düdüklü kaşıklar tedarik edilir, elbiseler diktirilirdi. Çarşı pazarlarda bakkallar, demet demet renkli baplara bağlanmış güllaçlar, sucuk veya pastırmalar asar ve her türlü erzaklarını teşhir eder, şekerci dükkânlarında türlü reçel numuneleri birer ufak tabak içine konur, dükkânlar envâi şerbetlik şekerler ve haması denen şerbetliklerle tezyin edilirdi. Tütüncü dükkânları, Ramazan ayı için âlâ boğça, Yenice ve Samsun tütünleri kıyar, elvan kâğıtlara koyup hazırlarlardı. Bütün mahallelerdeki kahvehaneler silinir, camları temizlenir ve hayalciler ve zuhuri kolları icrayı sanat etmek için Dersaadet'in kalabalık yerlerindeki büyük kahveleri kiralarlardı. Kibarların çoğu hoşa gidecek bazı şeyler almak, oturup vakit geçirmek üzere Bedestan denen yere gidecekleri için, oralarda da ne kadar nefis eşya varsa dükkânlarda teşhire konurdu. Dolap denen dükkânlarda, küberanın oturması için ufak minderler bulunurdu. Camilere, hangi vakfın hayratından ise o vakfın nâzır-ı umûr'u olup mütevellî denen kimseler aracılığıyla mumlar, zeytinyağları verilir, caminin kandil, süpürge gibi diğer noksanları tamamlanırdı. Büyük selâtin camilerinde, ait tezyinat ve eksikler için Evkaf Nezareti tarafından memurlar tayin edilir ve Şaban ayının on beşinci günü iki minareli olan camilere, geceleri kandilden yazı ve çiçek yapmak için mahya ipleri kurulurdu. Böyle büyük selâtin camilerinin avlularına ve özellikle Hazret-i Halid, Fatih Sultan Mehmed, Sultan Beyazıd, Ayasofya camilerinin avlularına sergiler kurulurdu. Bu sergilerde tesbihçiler tesbihleri ve sahaf denen kitapçılar, çeşit çeşit nefis mesâhif-i şerifeleri el yazması ve nüshası çok değerli ve nadir olan nefis kitapları geçici olarak avluya getirdikleri camlı dolaplara koyarlardı. Gelenlerin oturması için cami avlularında, geçici olarak dükkân şekline sokulan yerlerde, eski maden, Saksonya ve çini avanîleri, bazılarında çok hoş ve tuhaf eşyalar, diğerlerinde nefis şallar, kumaşlar, bir kısmında da türlü çubuk ve çubuk takımları teşhir edilirdi. Avlular da böyle rağbet gören daha birçok şeyle donatılmış olurdu. Bir tarafta da çorbalara ekmek için çeşitli baharat sergilenir, Kur'ân-ı Kerîm okunurken yakmak üzere ödağacı, kurs, anber kabuğu gibi buhurlar, tablalar üstünde ağzı pamukla kapatılmış olan çok sayıda küçük şişeler içinde bumbar denen yemekle beraber yenen hardallar, iftarda oruç bozmak için hurma ile çeşit çeşit baharlı elvan renk şekerler bulundurulurdu. Yine bu cami kapılarının dışında, tablalarda çeşit çeşit simitler, çörekler, en âlâ Ramazan pideleri yer alırdı. Bu camilere gelen küberanın bindikleri at ve arabaları da kapılarda durur, dönüşlerini beklerlerdi. Camilerin içinde namaz vakitlerinde camide hizmet etmek için gelen mûsikî erbabından, güzel ve parlak sesli zevat tarafından namazdan önce devirler okunur, yüksek sesle iç ezanları verilir, kâmetler getirilirdi. Caminin asıl görevlilerinden başka, dışardan gelen meşhur hafızlar ve kurradan olanlar imamete geçerek namaz kıldırır, üstadane mihrabiyeler okunurdu. Namazdan sonra güzel sesli hafız-ı Kur'ân'lar, caminin maksureleri içinde ve münasip yerlerinde Kur'ân kıraat ederler ve herkes huşû ile onları dinlerdi. Hükümet tarafından görevlendirilmiş olan veya arzu eden ulema, Kur'ân-ı Kerîm'in m******* açıklayarak tefsir eder, dîn terbiyesi üzerine vaaz verir, nasihat eder ve herkes etrafına oturarak dinlerdi. Mabed-i ilâhi olan bu camilerde, her sınıf halk eşit hak ve hürriyetlere sahipti. Orada ekâbir ve halktan kimseler arasında sınıf farkı olmadığından herkes istediği yerde, en büyük addolunan adamın yanında oturabilir ve namaz kılardı. Cemaatin hepsi kudretine göre temiz ve düzgün elbise giyer, abdestli olur, eli yüzü temiz olur, birkaç yüz kişi camide her vakit bulunduğu halde pis kokular duyulmaz, her an gerçek bir temizlik görülürdü. Ramazanlarda camiye gelen vüzera ve kübera ile her sınıf halk, mali kudretine göre camilerde bulunan hafızlara kıraat sonunda gizlice uygun atiyyeler, dışta cemaatin para yardımını bekleyen fukaraya sadakalar, rastlarsa kimsesiz çocuklara "şeker parası" namıyla para verir, cami dışında simit, çörek alır, hoş sözlerle gönüllerini yaparlardı. Camilerde rastlaşan ahbaplar, birbirlerini iftar yemeğine davet eder, çoğu misafirlerini camiden beraberinde evine götürürdü. Kübera da camilerdeki hafız ve vaiz efendileri, ağaları vasıtasıyla akşam iftar etmek üzere konaklarına davet eder ve dönüşlerinde de atiyyeler verirlerdi. Gündüz vüzera, ekâbir-i rical ve memurlarla meşhur zevat bir müddet camide kalır, hafız ve vaizleri dinler, herkes gibi caminin maksure tabir olunan parmaklıklarla bölünüp ayrılmış yerlerinde kendi kendine Kur'ân-ı Kerîm okuduktan sonra cami avlusuna çıkar, evvelce anlatılan sergi denen meşher-i nefâis'i dolaşır, sonra oturup biraz vakit geçirir, alışveriş etmiş olmak için sergiden de bir şeyler satın alırdı. Vüzera ve kübera, Ramazan keyfi ve oruç haliyle gözlerine her şey hoş göründüğü için, pek çok eşya satın alırlardı. Her seferinde üç-beş bir kuruş harcadıkları bile olurdu. Bu arada rastladıkları yoksul kişilere, ağaları aracılığı ile gizlice yeterli miktarlarda atiyyeler vererek taltif ederlerdi. Küberanın camide ve sergilerde birlikte oturmaları pek çok sebeble de önemli idi. Vüzeradan olup azledilmiş bulunanlar, oralarda gördükleri ekâbir sınıfından memurlarla gayri resmi görüşmelerinde açık olan veya açılacak olan memuriyetlere tayin edilmelerini hatırlatırlardı; tayinde bu buluşmanın etkili olduğu görülürdü. Ramazan günlerinde küberadan, servet erbabından olan ikindi namazından evvel, bazıları da ikindi namazından sonra Bedesten denen çarşıya gider, oradaki dükkânlarda vakit geçirmek üzere otururlardı. Bedesten'de çok nefis ve kıymetli eşyalar bulunur ve dükkânlarda teşhir edilirdi. Her gün dükkân sahipleri bunları gûya hariçten satılmak üzere getirilmiş gibi dellallara vererek müzayedeye çıkarır, Bedesten'de oturan küberaya, müzayededen çok ehven alıyormuş intibaını vererek pek fahiş ve yüksek fiyatlarla satarlardı. Fukaradan olan dellallar da bu işten nasibini alır, hayır dualar ederlerdi. Hatta darda kalan kimseler de bazı eşyalarını satarken, küberanın bu satışlara gösterdiği rağbetten istifade ederlerdi. VÜZERA VE EKABİR KONAKLARINDA HİZMET ETME USULLERİ Yüzyılın başlarında, Osmanlı ekâbir konaklarının harem ve selâmlığında hizmet edenlere, vazifeleri önceden belirlenerek öğretilirdi. Bu sebeple herkes kendine ait işi, vaktinde ve usulüne uygun olarak yapar, iş sırasında yeniden tarife ve hatırlatmalara lüzum kalmazdı. Böyle büyük dairelerde hizmet ederken kimse birbirini yüksek sesle çağırmazdı. Hizmet sırasında koşuşup gürültü, patırtı yapmak, telaşlı görmek, hatta yürürken ayakkabılarının ses çıkarması kübera arasında pek ayıp sayılırdı. Herhangi bir iş istendiğinde, önce kısa bir temenna edip, sonra çıkmak, yemek hazırlanması emrini alan ağanın yemeğin hazır olduğunu bildirmek üzere odaya girdiği ve hane sahibi, ağanın yüzüne baktığı zaman hiçbir söz söylemeden yalnız bir temenna ederek emrin yerine getirildiğini bildirmesi terbiye icabıdır. VÜZERA VE EKÂBİRİN HANE HALKINA VE DAİRESİNDE HİZMET EDENLERE DAVRANIŞLARI Kübera arasında, her iş ve hizmette incelik ve kibarlık aranırdı. Bu yüzden kendi aralarında olduğu gibi, hane halkına ve diğer kimselere karşı davranışlarının da kibarlığa ve büyüklüğe uygun olması, itina etmeleri ana kuraldı. Eski bir aileye mensup olan, küçükten beri bu şekilde terbiye körmüş, nazik ve kibarca büyütülmüş ve bir mevkiye ermiş bulunanların her hareketinin ve sözünün o aileye yaraşır şekilde olması, hanesindekilere tevazu ve nezaket göstermesi lâzımdı. Asıl kibarlık, bu gibi şeylerde belli olacağından aksi hareketler, kibirli davranışlar, kaba hitaplar, kalp kırıcı sözler herkesin dikkatini çeker, nefret uyandırırdı. Hane sahibi haremine, evlâtlarına, damat ve akrabalarının hepsine daima lâzım gelen hürmette bulunur, sevgi ve samimiyet gösterir, üstünlük ve kibirden kaçar, resmî tavır takınmaz, güleç yüzle, tatlı sözle, nazik ve kibar muameleye dikkat ederdi. Haremine daima "hanım" diyerek hitap ederdi. Ne kadar yüksek rütbede olursa olsun amca, hala, teyze, dayı, enişte, kendi muallimi, süt ninesi ve varsa kayınvalidesinin resmî günlerde ellerini öper, yanına girdikleri zaman hürmeten ayağa kalkarak "Buyurunuz efendim!" diye karşılardı. Yetişmiş olan evlâtlarına, yalnız adlarıyla değil, "filan efendi" ve "falan hanım" diye hitab eder, bunlardan bir sırası gelir de eteğini öperse "Estağfirullah, yapmayınız!" derdi. Ağa ve cariyelere bir emri verirse ve onlardan bir şey isterse, yalnız "Filan şeyi söyle veya getir" diyerek amirane bir tavır almazdı. Ağa veya cariyelere, "filan ağa", "falan kalfa" diye hitap eder, bir şey istediğinde ismini söyleyerek "Filan ağa veya kalfa, bana falan şeyi verir misiniz?" derdi. Dairesi mensuplarından birinin çocuğu gelip de yanına girerse, "Maşaallah oğlum, gel bakayım." diye okşayarak kabul eder, yanına oturtur; mektebinden, dersinden münasip kelimelerle konuşur, sever, yüzünü okşar, giderken "Al oğlum şeker alırsın." diye çocuğa mevkiine uygun bir bahşiş verir, "Yine gel oğlum!" diye hatırını alırdı. Bayram ve diğer resmî günlerde, hane halkı tebrike gelince kethüda ve divan efendisi, mühürdar ve kitapçı ve imam efendilerle gedikli ağa, haremdeki kâhya kadın, nedime ve musahibe hanımlara, dadı ve taye kalfalara ayağa kalkar, her birinin ayrı ayrı tebrikine cevap verir, onlara da bahtiyarlıklar temenni ederek tevazu ve nezaket gösterirdi. Bunlardan hasta olan kethüda ve divan efendisi, mühürdar ve kitapçı efendilerden hastalıkları uzamış olanlar varsa bizzat hanelerine kadar gider, hatır sorar, dönüşte fark ettirmeden baş yastığı altına yeterli miktar atiyye bırakır, hafif hasta olanlarına da hekim ve para göndererek insanlığını gösterirdi. Dairesinden önemli birisi birkaç gün hanesinde kalır da dönerse hal hatırını, ailesi ve çocuklarının sağlığını sorardı. Bunlardan veya gedikli ağalardan birisi evlenmeye kalkarsa, bütün düğün masraflarını verir, odasını döşetmeyi, haremine vereceği yüz görümlüğü denen hediyeyi, elbiselerini, el harçlığını da üstlenirdi. Eski küberanın pek itina ettikleri bir husus da kendisinden sonra dairesi emekdarlarını başkalarına muhtaç etmemekti. Bu maksatla mal mülk ve para sahibi olmalarını, kimseye el açmadan geçinecek halde bulunmalarını sağlamak için gerekli yardımlarda bulunurdu. Böyle davranmak efendilik ve kibarlık vazifelerinin başında gelirdi. Kübera ve ekâbir, sokakta kendisini selâmlamak için durarak bekleyen ulema ve ihtiyar komşularına, mahalle imam ve muhtarlarına rastlarsa durur, selâmlaşır, hal hatır sorar, çocuklarına atiyyeler verir, pederlerine selam gönderirlerdi. Bu kibarlık meziyetlerindendi. Eski ekâbir ne kadar kızsa, kötü ve ağır sözler kullanmaz, çok hiddetlendiklerinde bile "küstah", "terbiyesiz", "habis"ten başka laf sarf etmez, terbiyelerini bozmazlardı. Hane halkından uygun olanlara hoş sözler ederek, latifede bulunarak gönül alır, sevgi gösterir, bunlara ara sıra hediyeler de vermek suretiyle hatırlarını hoş tutmaya çok dikkat ederlerdi. Dersaadet'te vazifeli olan vüzera, konaklarında da işi olanları kabul ederek dinler, gereken emirleri verirlerdi. Halkın kendi dairesini ilgilendiren arzuhallerini almak, şikâyetlerini ağızlarından dinlemek üzere böyle vüzera, Kapı'ya gitmeden önce konağın divanhane denen sofasında oturup, bekleyenleri bazen yarım saat, hattâ daha fazla ayrı ayrı dinler, aldığı arzuhalleri, mühürdar efendiye, kendisine Kapı'da öncelikle verilmek üzere emanet eder, Kapı'ya varıldığında mühürdar efendi her şeyden evvel bunları takdim eder, emirleri alırdı; gereğinin bir an evvel yapılması da yine eski ekâbir âdetlerindendi. |
Osmanlı Türk Mimarisi Osmanlılar fevkalâde imarcıdır. Yapıları kendi medeniyetine ait olmasa bile ihtimamla korur. İmar görülmediği hiçbir imparatorluk köşesi yoktur. Dişinden tırnağından arttıran mütevazı mahalle zenginleri bile, bir mescid yaptıramadığı takdirde bir çeşme yaptırır veya bir mektep tamir ettirir. Toplum anlayışı fevkalâde güçlüdür. Kendilerinden sonraki nesiller içinde şefkat fikri çok gelişmiştir. Mimar Sinan'ın dünya tarihinin en büyük mimarlarından biri belki birincisi olduğunda ittifak vardır. Bir asır yaşayan ve son yarım asrını mimarbaşı olarak geçiren Sinan şu eserleri yapmıştır. 81 cami, 50 mescid, 55 medrese,19 türbe, 14 imaret, 3 hastahane, 7 su bendi (baraj), 8 köprü, 16 kervansaray, 33 saray, 32 hamam, 6 mahzen, 7 d'arulkurrâ. Bu 441 eser bütün imparatorluğa dağılmıştır. Dünyanın, insanların, bitkilerin, ağaçların ve tüm kainatın yaratılmasında Allah tarafından altın bir oran kullanılmıştır. Ayçiçeği'nin merkezinden dışarıya doğru sağdan sola ve soldan sağa doğru tane sayılarının birbirine oranı altın oranı verir. Bildiğiniz gibi her insanın kafasında, bir ya da birden fazla saçların çıktığı düğüm noktası denilen bir nokta vardır. İşte bu noktadan çıkan saçlar doğrusal yani dik değil, bir spiral, bir eğri yaparak çıkmaktadır. İşte bu spiralin ya da eğrinin tanjantı; yani eğrilik açısı bize altın oranı verir. İnsan vücudunun bir parçası olan kolları dirsek iki bölüme ayırır Büyük(üst) bölüm ve küçük(alt) bölüm olarak. Kolumuzun üst bölümünün alt bölüme oranı altın oranı verceği gibi, kolumuzun tamamının üst bölüme oranı yine altın oranı verir. Mimar Sinan'ın bir çok eserinde örnek vermek gerekirse Süleymaniye ve Selimiye Camileri'nin minarelerinde bu altın oran görülmektedir. Acaba Mimar Sinan bu oranı nereden bilmektedir? Onun dünya tarihinin belkide en büyük mimarı olmasının altında yatan sebep nedir? Camiler Osmanlı her çeşit yapı yapmıştır. Fakat en önemlileri şüphesiz camilerdir. Cami bir şehirde merkez teşkil ediyor ve pek çeşitli binalar etrafını çevirerek bir kültür sitesi halini alıyordu. Bunlara "Selâtin Camii"deniliyordu. Başta padişahlar olmak üzere hânedan mensuplarının yaptırdıkları daha çok bu şekildeydi. Camilerde zarif, sade, fakat süzülmüş bir zevk mahsulü olan çini, mermer, tahta veya sıva üzerine nakış gibi süslemeler vardı. Selimiye Camii Mimar koca Sinan bu camiye vaz ve tarhında emsalsiz envai sanat derc etmiştir. İhtira ettiği bedialar, mühendislerin akıllarını hayrete bırakır. Halen yeryüzünde bir eşi bina olunmamıştır. Vüs'ati saircami kadarken dört çevre içinde sekiz ayakdan büyük kubbe yoktur. Dünyanın en büyük kubbesi Ayasofya kubbesi iken bu kubbe ondan iki arşın büyüktür. Ayakları duvarlara yakın düşmekle ortası geniş görünür. Merkez tam ortaya düşer. Dört minaresi gayet uzun iken o kadar latif ve mevzundur ki tabir olunmaz. Dördü de bir boyda bir biçimdedir. Her birinin üçer şerefesi vardır. Harem canibinde olan iki minarede üçer şerefeye üçer merdivenle çıkılır. Türbeler Türbe mühim bir şahıs için yaptırılan kapalı ekseriya tek gözlü taş mezarlardır. Osmanlı stilinde anıt-türbe yoktur. Türbeye sonradan o şahsın çocukları ve akrabası da gömülebilir. Fakat bazı fevkalede ehemmiyetli şahısların (II.Murad, Fatih ve Yavuz gibi) türbelerine kendilerinden sonra kimse gömülmemiştir. Su Mimarisi Su mimarisi, sıhhatle çok yakın ilgisi vardır. Kaplıcalar, ılıcalar, hamamlar, çeşmeler, sebiller, şadırvanlar, havuzlar, fıskıyeler ve benzeri yapılar, su mimarisine ait bulunmaktadır. Köprüler Narenta suyu üzerinde Hersek'teki Mostar Köprüsü en tanınmış Osmanlı köprüleri arasındadır. Eni 27,34metredir. Yüksekliği 19 metre. Bu yüksekliğin tek bir kemerle aşılmış olması, hayret ve hayranlık uyandırmıştır. 1658'te Fransız seyyahı A. Poullet köprüyü seyrettiği zaman şu intibaını yazmıştır " İnşasının emsalile mukayese kabul etmez cüreti karşısında sarsıldım. Venedik'in mimari harikası sayılan Realte'den bile genişti."1912 de inşasından 300 küsur yıl sonra köprüyü gören Avusturyalı R. Michel'in intibaı"Taş kesilmiş bir hilal...Bütün dünyada eşi olmayan bir eser. Su yolları, Kanallar ve Bendler Bendler, suyolları, kanallar, ayrı ihtisas şubesi idi. Fakat meşhur mimarların bir kısmı su mühendisliğinden yetişmiştir. Sinan da su mühendisliğini iyi bilirdi. Saraylar Klasik Osmanlı mimarisinde kitlevi saray yoktur. Bahçeler içine serpiştirilmiş köşklerden müteşekkil camialara "saray" denmektedir. Bahçe Mimarisi Bahçe mimarisinde esas ağaç ve çiçeklerin tanzim şekli bunların arasında su mimarisi ile ilgili havuz, fıskiye, selsebil gibi şeylerin dağılışıdır. |
HÜSNÜ HAT (KALEM GÜZELİ) Hat, hattatlık Osmanlı Türklerinde en büyük sanatlardan biri idi. Osmanlı Türkleri 6.000 yıllık tarihin en büyük yazı üstadlarını yetiştirmişler, bu sanatı zirvesine çıkarmışlardır. Bu zirveye başka millet değil erişmek, yaklaşamamıştır. Osmanlı Devletinde, bilhassa II. Beyazid zamanında Amasyalı Şeyh Hamdullah'ın büyük himmetiyle gelişen bir sanattır. Amasya'da vali olarak bulunan Şehzade Beyazid'in dikkatini çeken Şeyh Hamdullah; kendinden önceki yazıları inceleyerek Sülüs, Nesih ve Muhahkak yazıları yeni bir uslup ve karakterde yazarak yeni bir ekol oluşturmuş, kendinden sonra gelen bütün hatlara örnek olmuştur. Şeyh Hamdullah'ın Sülüs, Nesih, Muhahkak, Rıkaa, Tevki ve Rayhani olmak üzere 6 çeşit yazı örneklerini gösteren meşk albumü ve çok güzel bir Kur-an-ı Kerim'i Topkapı Sarayı'ndadır. Bu ekol sayesinde, Nesih hattı da mükemmel bir şekle girmiştir. Binlerce, nefis, yazma eserler bu yazı ile yazılmıştır. Padişah II.Beyazıd Hocası Şeyh Hamdullah yazı yazarken hokkasını ayakta olarak elinde tutacak kadar saygı göstermiş, değer vermiştir. 16. yy. en önemli hattatı, yazının yalnız uslubunda değil tekniğinde de yenilikler getiren Ahmet KARAHİSAR'dır. (1468-1556) Esadullah Kirmani'nin talebesidir. Altını mürekep gibi kullanarak yazı yazmak, altın yaldız harflerin dışını siyah çizgi ile belirlemek ilk kez onun uyguladığı yeniliklerdir. Oğlu Hasan Çelebi de büyük bir hat ustasıdır. En önemli eserleri İstanbul Süleymaniye ve Edirne Selimiye camilerinde bulunan yazılardır. Ahmet KARAHİSAR ekolü uzun süre devam etmemiştir. Buna mukabil Şeyh Hamdullah ekolü, gittikçe gelişerek zamanımıza kadar gelmiştir. Türk yazı sanatının başka bir ustası da Sultan 3.Ahmet ve Sultan 2.Mahmut'a hocalık etmiş olan Şeyh Sani (ikinci Şeyh) ünvanı verilen hattat Hafız Osman'dır. 1698 yılında vefat etmiştir. Muazzam ve ağır olduğu kadar yüksek ve geniş bir medeniyete de tercüman olan bu yazının gelişme ve olgunlaşmasında azim ve kabiliyetlerin büyük rolü olduğundan şüphe yoksa da, asıl feyzi Kuran'dan aldıkları ilhamlarla coşarak sanata rehberlik edenlerin yüksek himmetlerinde aramalıdır. Yazılarının Çeşitleri: a) Ma'kıli Kalem : Harflerin hepsi düz, köşeli, hendesi ve donuktur. Bu sebepten sertlik ve katilik ifade eder. Sarp, kübik, bir yazıdır. Bundan dolayı gözlü ve başlı harfler hep muntazam murabba resmederler. Her harf değilse de çoğu dört hareketle meydana gelir. Bu sebepten Ma'kıliye Hatt-ı satrancili de denilmiştir. b) Kufi Yazı : Ma'kıliden farklı olarak düzlük ve yuvarlaklık muayyen nispetler altında karıştırılmış ve kalemin tabiatı ona göre ayarlanarak yazışta harekete hakim kılınmıştır. Bundan dolayı gözlü ve başlı harflerin hareketi Ma'kilide dört iken bunda üçe indirilmiş olduğundan Kufinin her çeşidinde başlı ve gözlü harfler üçgenimsi ve yuvarlağımsı durum alırlar. Her harf en az üç hareketle vücuda gelir. c) Aklam-ı Sitte : İslam yazıları arasında Aklam-ı sitte diye şöhret bulmuş olan ve Şeş kalem dahi denilen Kufiden sonra mevzun yazıların aslı ve kaynağı sayılan altı kalemin neler olduğu hakkındaki görüşler oldukça farklıdır. Akalm-ı sitte Ma'kil ile Kufi'nin karışımından değil Kufi'den çıkarılmıştır d) Yedi Kalemin Tarifleri: 1- Sulüs Kalemi : Her harfin altında dört parçası düzümsü altıda ikisi de yuvarlağımsı olacaktır. 2- Nesih Kalemi : Sülüs'e tabi olup kalınlığı onun üçte biri kadardır. 3-Muhakkak Kalemi : Bir buçuk hissesi düz bakisi müdevverdir, kalınlığı Sülüs kalemi kadardır. 4-Reyhan-i Kalemi : Muhakkak kalemine tabidir. Kalem kalınlığı Nesih kadardır. 5-Tevki Kalemi : Yarısı düzümsü ve yarısı yuvarlağımsıdır.Kalem kalınlığı Sülüs'e pek yakındır. 6-Rıkaa Kalemi : Düzlüğü ve yuvarlığı değişik, çoğu harfleri bitişiktir. Kalem kalınlığı değişebildiği gibi belirli bir haddi de yoktur. 7-Ta'lik Kalemi : Her harfi tedviri (yuvarlama) olup musattah 8düz) harf yoktur. e) Diğer Mevzun Kalemler (Ölçülü yazılar): 1- Kalem-i Sicilat 2- Kalem-i Dibac 3- Kalem-i Tobar-ı Kebir 4- Kalem-i Sülüseyn 5- Kalem-i Zenbur 6- Kalem-i Müfettah 7- Kalem-i Harem 8- Kalem-, Muamerat 9- Kalem-i Uhud 10-Kalem-i Kısas 11-Kalem-i Muammt. 12-Kalem-i Eş'ar 13-Kalem-i Celil 14-Kalem-i Mecmu 15-Kalem-i Riyasi 16-Kalem-i Nısf 14-Kalem-i Tunci 18-Kalem-i Müselsel 19-Kalem-i Müdemmec 20-Kalem-i Muhdes 21-Gubar-ı Hilye 22-Kalem-i Mensur 23-Kalem-i Mukterin 24-Kalem-i Havaşi 25-Kalem-i Lü'lüi 26-Kalem-i Mesafih 27-Kalem-i faddah-i Nesh 28-Kalem-i Gubari 29-Kalem-i Muallak 30-Kalem-i Muhaffef 31-Kaelm-i Mesafih 32-Kalem-i Mebsüt 33-Kalem-i Mukavver 34-Kalem-i Memzüc 35-Kalem-i Müellef 36-Kalem-i Tev'eman 37-Kalem-i Mu'ciz 38-Kalem-i Murassa 39-Kalem-i Nessah 40-Kalem-i Mahla 41-Kalem-i Havleci 42-Hafif-i Sülüs 43-Mahir Muhakkak 44-Kalem-i Siyakat 45-Kalem-i Divan, 46-Rıkk'a Divani KAT "Kat" denilen kağıt oymacılığı sanatı vaktiyle çok gelişmişti. Kağıt üzerine yazılmış ve yapılmış hat ve resmi kesip, başka bir kağıt üzerine yapıştırmak hüneriydi. ÇİNİ SANATI Porselenin tekniği Çinden geldiği için "çini" denmiş ve bu sanat halk ağzında "çini" diye adlandırılır olmuştur. Selçuklulardan beri var olan bu sanata Osmanlılar büyük yenilikler getirmişlerdi. İlk büyük yenilik çok renkli sır tekniği olmuştur. Osmanlı çini sanatının şahane uslübu Bursa da Yeşil Camii ve türbe ile başlar. Osmanlı renkli sır tekniği yanında mozaik çinilerin teknik bakımından en mükemmel ve en kaliteli örnekleri de burada görülmektedir. Osmanlı çinilerinde firuze sır hakimdir. Hamurların rengi ve terkibi de farklıdır. Bununla beraber renkli sırların etrafını çeviren siyah ve kırmızı konturlar bilhassa Bibi Hatun Camii (1399-1404) ve Ulu Bey Medresesi (1420) çinilerindeki çok itinalı olup ileri bir teknik gösterir. İlk Osmanlı çinilerinde diğer bir yenilik sır altı tekniği ile yapılan mavi-beyaz çinileridir. Bursa Muradiye türbelerinden ikisinde bordür olarak mavi-beyaz kullanılmıştır. EBRU Osmanlıdaki sanat dallarından bir tanesi de EBRU'dur. EBRU yüzyıllar boyunca HÜSNÜ HAT'ın önemli bir parçası olmuştur. Ciltçilikte kitap kapaklarının içlerini süslemiş, zaman zaman da levhalarının kenarlarına çevrilmiştir. Ebru sözcüğünün aslı "EBR" Farsçadan gelmektedir. Bulut veya Bulutumsu anlamındadır. Zaman içinde değişikliğe uğraması ile önce "EBRİ" daha sonra da "EBRU" ya dönüşmüştür. En eski ebru sanatçısına ait bilgi "Tertib-i Risale-i Ebri" adlı eserdedir. Bu kitapta "Şebek" lakaplı bir ebru sanatçısından söz edilmektedir." Tuhfet - ül Hattatin" adlı eserde de hatip ebrusunun yaratıcısı Ayasofya Hatibi Mehmet bin Ahmet İstanboli yer almaktadır. Şeyh Sadık Üsküdari ise Ebru yapmayı BUHARA'da öğrenmiştir. Şeyhliğini yaptığı Sultan Tepesi Özebekler dergâhında pek çok ebru sanatçısı yetişmiştir. Oğulları Hazarfen İbrahim Ethem Efendi, Nazif Efendi ve Mehmet Aziz Rifâî bunlar arasındadır. EBRU ÇEŞİTLERİ BATTAL EBRU: Kitreli su yüzeyine serpilen boyaların doğal olarak meydana getirdiği şekillerden oluşan şeklidir. Tarz-ı Kadim de denir. GEL-GİT EBRU: Kitreli suya serpildikten sonra tel, iğne veya tek at kuyruğu kılı ile teknedeki boyalar ileri, geri, sağa, sola keskin hareketlerle çekilirse oluşur. ŞAL ÖRNEĞİ EBRU: Serbest, düzensiz dairelerin oluşturduğu ebru çeşididir. BÜLBÜL YUVASI EBRU: Bir merkez etrafında helezoni hareketlerle yapılan ebrudur. HAFİF EBRU: Kitreli su üzerine açık renklerle yapılan ebrudur. Daha ziyade üzerine yazı yazmak için kullanılır. KUMLU EBRU: Kitreli su ebru yaptıkça kirlenir ve tekneye atılan boyalar kumlu bir görünüm kazanır. Böyle yapılan ebruya denir. Kumlu ebruyu isteyerek yapmak çok güçtür. KILÇIKLI EBRU: Boyanın kumlu görüntüsünü oluşturan noktalar biraz daha irileşip "V" harfine benzer şekil almaya başlayınca oluşan ebrudur. Bazı ebru çeşitleri onu ilk yapan sanatçının adı ile anılmaktadır. HATİP EBRUSU: İlk kez Ayasofya Hatibi Mehmet Efendi tarafından yapıldığı için bu adı almıştır. Zemin için önce açık renk atılır. Bunun üzerine koyu renkler yakın aralıklarla, kalın bir iğne veya çok ince bir cam damlalıkla su yüzeyine bırakılır. Dairesel yayılan bu renklerin ortalarına aynı şekilde başka renkler bırakılır ve bunlar bir kıl fırça yardımıyla çarkı-felek kalp, yıldız şekline getirilir. TAHRİRLİ EBRU: Çiçekli ebruların çiçeklerinin kenarlarına altınla tahrir çekilerek yapılan ebrudur. ZEREFŞANLI EBRU: Ebruların üzerine altın varap serpilerek elde edilen ebrudur. NEFTLİ EBRU: Zemin olarak tekneye tek veya iki renk atılır. Üçüncü rengin içine neft karıştırılarak tekneye atılır. Neft zeminde bazen belli belirsiz, bazen de açık olarak görünen delikler açarak dantel şeklini alır. TEZHİP SANATI Tezhip sözcüğü Arapça zeheb altın sözcüğünden gelmektedir. El yazması eserleri murakka denilen hüsn-i hat yani güzel yazı levha ve albümleri ile padişah tuğralarına altın yaldız ve boya ile yapılan bezeme sanatına verilen addır. Tezhiple bezenmiş eserlere "Müzehhep" ezilmiş toz altınla birlikte sulu guvaj boya ile tezyinat yapan sanatçılara da "Müzehhip" denir. Sadece altınla yapılan tezhip çeşitlerine "Halkari" denir. Tahrirli ve tahrirsiz olmak üzere iki türlüdür. Sayfa kenarlarında o sayfadaki yazının neye ait olduğunu göstermek için yazılan yazıların etrafını çevreleyen yuvarlak ve içi boş süslemelerle "Gül" denir. Bu gül motiflerinin daha büyük ve süslü olanlarına "Şemse" denir. Genellikle şemse cild kapaklarının ortasına yapılan bir bezeme çeşididir. El yazma kitapların sayfaları yaldızla biri kalın diğeri ince iki çizgiden oluşan bir çerçeve içine alınır. Bu çizilen altın çizgilere"cedvel" denir. Tezhibin bütününü daha iyi göstermesi için yapılır. Sayfaların etrafında cedvellerden başka çiçek ve bezemelerle yapılan sular görülür, bunlar da şekillerine göre isimlendirilir. Daha geniş olanına "zencerek" yani zincir gibi zincirimsi birbirine geçmelerle eklenmiş halkalara "Ulama" içi çiçek ve yapraklarla süslenmiş bordürlere "Kıvrık dalı"dendiği gibi"Hüsnü hat" levhalarında sözcük ve harflerin süslenmesi için bazı tezhipli bezemeler de yapılır ki bunlara da "Hurda tezyinat" denir. Tezhipte önemli yeri olan bir süsleme çeşidi ile tiğ olarak isimlendirilen kısımdır. Tezhip işlerinin bitiminde başlayarak dışa doğru uzanan ince ucu sivri kısımlara denir. İlk Osmanlı dönemi tezhiplerinde en çok kullanılan motif rumi ve kıvrık dallardır. Bunun yanında Selçuklu geleneğinin devamı olan münhaniler de vardır. Türklerin bitkisel motiflere olan ilgisi bu dönemde yoğunluk kazanmaya başlamış olup, çok küçük stilize çiçek motifleri kullanılmış; seberk, pençberk, asma yaprakları, nilüferler, hatayiler çok zengin renklerle ince titiz bir işçilikle oya gibi işlenmiştir. Kullanılan renkler ise; başta altın yaldız ve mavinin tonları kiremit kırmızısı, pembe, açık ve koyu yeşil, beyaz, kahverengi ve siyah kullanılmaktadır. Tezhip sanatında kullan motifler Tezhibin ana teması desendir. Deseni de oluşturan motiflerdir. Motiflerin zenginliği ve çeşitliliği dekoratif sanatlarımızın yüzyıllar boyunca ileri bir düzeye ulaşmasını sağlamıştır. RUMİ : Sözlük anlamı Anadolu demektir. 11. yy. da Selçuklu Türkleri tarafından kullanılarak süsleme sanatına sokulan ruminin tavşan, balık, kurt, kuş gibi hayvan motiflerinden stilize edilerek yaratılmış olduğu görülür. Rumi'lerin sade, çift, üç kanat, rumi içinde rumi süllüs kıvrımlı gibi çeşitleri görülür. HATA : Kaynağı belli olmayacak kadar stilize edilmiş çiçek ve yapraklardan oluşan desene denir. Doğada var olan stilize edilmiş çiçeklerin büyük küçük, alttan üstten yandan çeşitli kesitlerdir. BERK : (Yaprak) Daha az stirilize edilmiş olup yaprak sayısına göre değişik isimler almaktadır. Üç yapraklı olana "seberek", beş yapraklı olana" pençberk", çok dilimli olarak birbirine sarılmış olanlarına "sadberk" denir. BORDÜRLER ve GEÇMELER : Zincirleme halkaların birbiri içinden geçerek devamı ile oluşan bir süsleme çeşididir. Eski adı zencerek olarak bilinen bu desenin çok değişik çeşitleri olduğu gibi geniş bir uygulama alanı da vardır. Bordür kenarsuyu pervaz ve ulama gibi isimlerle de tanımlanır. MUNHANİ :El yazması kitap süslemelerde 11. yy ile 15. yy arasında çok sık kullanılan bir desen çeşididir. Birbirine yapışık kümeler halinde olup kendine özgü bir renklendirme özelliğine sahiptir. BULUTLAR : Bulut motifi, yığıntı halinde olduğu gibi tek olarak büyük veya küçük görüntüler şeklinde de çizilmiştir. Bunların ince uzun ve kavisli olarak çizilenlerine stilize edilmiş ejderha motifi de denilmektedir. GEOMETRİK MOTİFLER : Türk süsleme sanatında önemli bir yer tutar. Özellikler Selçuklu döneminde geometrik süsleme çok yaygındır. Kare, dikdörtgen, üçgen, daire poligon, baklava ve yıldız gibi geometrik formların birleşmesiyle oluşan ve evrenin sonsuzluğunu simgeleyen motifler olarak kullanılmıştır. NATÜRALİST BİTKİ MOTİFLERİ :16 yy. ilk yarısından başlayarak 17 yy. sonlarına kadar çok kullanılmış ve olgun bir sanat anlayışını gösterir. Lale, gül, karanfil, sümbül, menekşe, nergis, haseki, küpesi gibi çiçekler, bahar dalları, selvi ağacı, asma yaprakları gibi bitkiler yeni bir üslup yaratmıştır. ŞUKUFE TARZI : 18. yy. Osmanlı İmparatorluğu Batıya açılmasıyla süsleme sanatlarında da Barok-Rokoko-Ampir üslupları Türk süsleme sanatını etkilemiş "Türk Rokokosu" adını verilen yeni bir sanatın vazodan, sepetten fışkırmış şekilde fiyonklarla bağlanarak doğaya yakın bir anlayışla şekillendirilmiştir. ROZETLER : Daire şeklinde olan bu motiflerin bazı sembolik anlamları da vardır. ŞEMSELER : Farsça güneş kelimesinden gelen oval formlardan oluşan bu motiflerin çok değişik şekilleri cild kapaklarında kullanılmıştır. KÖŞELİKLER: Sayfaların köşelerinde ya da dikdörtgen şeklinde bezenmiş yüzeylerin köşelerindeki üçgen formlara denir. ALINLIK : Bezemenin yapıldığı sayfanın üst ve orta kısmında yer alan bölüme denir. PANOLAR : Belirli formlar içinde bezenmiş kısımların bir bütün içinde oluşturduğu kompozisyonun parçalarına denir. MİNYATÜR SANATI Nakış ve minyatür yapanlara "nakkaş" deniliyordu. Zira bu iki sanat birbirine çok yakındı. Minyatür, resim vasfı dışında geniş ölçüde nakşa süslemeye dayanan bir sanattı. Ressam dükkanları vardı. Bunlar meraklılardan sipariş alırlardı. Nakkaşlar, kağıt üzerine minyatür yaptıkları gibi, duvar, tahta ve taşa nakışlar da yapıyorlardı. |
Osmanlı'da devlet, vatandaşın canını, malını korumak, asayişi sağlamak, sınırları muhafaza etmek, devlet düzenini ne bahasına olursa olsun her şeyden üstün tutmak, bu düzeni ilgilendiren her türlü yüksek menfaati sağlamakla mükelleftir. Bayındırlık eseri yaptırmakla, vatandaşı okutmakla, onun ibadetine yarayan yapılar inşa etmekle ve bu gibi şeylerle mükellef değildi. Yalnız askerin üzerinden geçtiği yollar, köprüler, barındığı kaleler ve kışlalar, silahlandığı fabrikalar ve emsali şeyler vardı. Peki, bu kadar cami, mektep, çeşme, imaret, hastane ve benzerlerini kim yaptırdı? Hemen hiç birini devlet değil! Şahıslar yaptırdı. Asırlarca ayakta durmalarını kim sağladı ve bugün ayakta durmalarını kim sağlıyor? Gene şahıslar! Ya şahıslar yaptırmazsa? Böyle bir şey olmamıştır ve şahsın yaptırdığı cami, okul ve benzerleri, klasik Osmanlı düzeninde kâfi gelmiştir. Yaptıranların başında padişahların gelmesinden tabiî bir şey yoktur ve bu husus hiç yadırganmaz. Zira devletin en zengin adamı daima padişahtır. (Son iki padişah, V. ve VI Mehmed hâriç) Vakıf bir cami, mescid, medrese yaptırmak, kuru bina ortaya koyup, buyurun ibadet edin, okuyun demek değildi. Muazzam bir işti. Yapılan binanın asırlarca yaşaması için tedbir almak demektir. Büyük camilerde ve medreselerde, imaret ve hastanelerde, yüzlerce görevli ve muhtacı asırlar boyu durumlarına uygun şekilde beslemek demekti. Bunun için, gelir getirici, bol gelir getirici mallar vakfedilir: Çiftlikler, hanlar, hamamlar, evler ve akla gelen her şey. Akıl Almaz Vakıflar II. Bayezid devri (1481-1512) müelliflerinden Cantacasin, klasik eserlerinde o devir için şöyle der ( s. 207-8) : "Küçüğü ve büyüğü ile Türk ileri gelenleri (seigneurs Turcaz), cami ve hastane yaptırmaktan başka bir şey düşünmezler. Onları zengin vakıflarla techiz ederler. Yolcuların konaklaması için kervansaraylar inşa ettirirler. Yollar, köprüler, imaretler yaptırırlar. Türk büyükleri, bizim senyörlerimizden çok daha hayır sahibidirler, son derece misafir severler. Türk, hristiyan ve yahudileri memnuniyetle misafir ederler. Onlara yiyecek, içecek ve et verirler. Bir Türk, karşısında yemek yemeyen bir adamla Hristiyan ve Yahudi bile olsa yemeğini paylaşmamayı çok ayıp sayar. D'Ohsson'a göre bu derece hayırseverliğin menşei İslâm dînidir. Şöyle der (VI, 302) : "Kur'ân, Türkleri, dünyanın bütün milletlerinin en hayır ve en insan severi haline getirmiştir." Vakıf Çeşitleri Hayır sahipleri neler yaptırmışlardır? Akla gelen her şey: Cami, mescid, külliye, medrese, mektep, çeşme, sebil, selsebil, şadırvan, yalak, fıskıye, havuz, kuyu, kaplıca, hamam, çifte hamam, ılıca, hela, yol, köprü, kervansaray, imaret, hastane, kütüphane, namazgah, musallâ, gasilhane, tekke, ribat, zaviye, hücre, dergâh, türbe, künbed, çarşı, pazar, han, bahçe, tarh, lağım, kışla, kale, hisar-beçe, palanka, burç, hendek, tabya, kaldırım, sokak, park, bulvar, miskinhane, kalenderhane, darülkura, darülhuffâz, dârülhadis, muvakkıthane, liman, fener, deniz feneri, yunak (çamaşırhane), yağhane, mumhane, şekerhane, demirhane, dökümhane, fırın, tezgâh, mezbaha, tophane, güllehane, şişhane, ahır, hara, dershane, tımarhane, dârüşşifâ, nişangâh, fetvâhane, menzilhane, nişantaşı, sâyebân, kameriyye, çardak, suyolu, sarnıç, tâbhane (prevantoryum), müftihane, mahkeme, sığınak, kabristan, köşk, konak, saray, sâhilsaray, yalı, ev, meşrûtahane, liman, iskele, kahvehane, bozahane, şırahane, kıraathane, eczahane, mahzen, cedvel (kanal) ve daha pek çok şey... Bunların bir kısmı hayır eseri, bir kısmı da hayır eserlerine gelir sağlayan vakıf mülk olarak yaptırılıyordu. Her birinin çeşitleri de vardı. Hastaneler Hastaneler yalnız, yatan hastalara mahsus değildi. Ayakta tedavi de yapılırdı. Her gelen hastanın tedavisi yapılır ve fakir olduğunu beyan edenlere (başkaca bir vesika falan istenmezdi) bedava ilaç verilirdi. İstanbul, Edirne gibi büyük şehir hastaneleri aynı zamanda hekimlerin ihtisas yeri idi. Hekimler burada, her dalda ihtisas yaparlardı. Umumî ve yalnız bir tip hastalığa mahsus olanları dünyaca ünlüdür. 1451'de kurulan Edirne ve 1514'te kurulan Karacaahmed (İstanbul) cüzzam hastaneleri de tıp literatüründe ünlüdür. Zira XIX. asırdan önce cüzzamlılar, Avrupa'da hastaneye alınmıyor, ıssız yerlere sürülüp kaderlerine terk ediliyorlardı. Dışarıdan ayak üstü tedavi ve ilaç almak için gelenler, sabahtan öğleye kadar kabul ediliyorlardı. Öğleden sonra, yalnız yatan hastalarla uğraşılıyordu. hastaneler bir iki istisna ile yalnız müslümanlar için değildi, "Allah'ın kulları olan bütün beşeriyete" açıktı. Batı'daki hastaneler ise yalnız ülkenin mezhebindeki mezhepten hasta kabul ederdi. 150 ilâ 300 hasta tedavi edebilen hastaneler vardır. Bir kaçı, hem müslüman, hem hristiyan hastayı, ayırmaksızın kabul eder. Kadınlara mahsus hastaneler de vardır. Bazı hastanelerde de kadınlara mahsus kısımlar bulunur ve bunlar, mutlak şekilde erkek hastalara ait kısımdan ayrılmıştır. Kadın hastalar, mutlaka kadın hastabakıcılar tarafından bakılır. Hekim olmayan hastane mensubu, kadın hastanın yanına bile yaklaşamaz. Daha 1396'da Schiltberger, Bursa'da her dînden hasta kabul eden 8 hastane bulunduğunu yazmaktadır. Bundan tam bir asır sonra da Cantacasin (s.204), Sultanmehmed (Fatih) hastanesi'ni anlatırken, Müslüman, Hristiyan ve Yahudi hasta kabul eden, hastalarına çok büyük ihtimamla bakan, fevkalâde büyük geliri olan bir müessese olduğunu söyler. İmâretler Çok büyük bir sosyal yardım müessesesi imâretti. İçlerinde hayret uyandıracak derecede muazzam olanları varı. Nisbeten küçük bir müessese olan I. Sultan Murad'ın İznik'teki İmârethanesi bile, günde 2000 muhtaca yemek dağıtıyordu. İstanbul'da II.Bayezid İmâreti, günde 1000 muhtaca iki öğün yemek dağıtıyordu (Sarrâf Hovennesyan, v 72; İnciciyan tercümesi, 135, not 2). Kânûni'nin yaptırdığı Süleymâniye İmâreti'nde ise, medresenin 600 softası ve hastalar dışında sayısız muhtaca yemek veriliyordu (Hovennesyan, v. 68; İnciciyan, 135, n.3). Bu imâret, bir büyük mutfakla üç yemek salonundan ibaretti. Arka tarafta, yolcuların hayvanları için bir ahır vardı ve burada da yolcuların hayvanları bedava yiyip tımar ediliyordu. Fakat bir yolcu, bu şekilde ancak üç gün ve tabiatiyla tamamen bedava misafir ediliyordu. Misafir yolcuların beş kişisi bir sofraya alınıyor ve her öğünde böyle 40 sofra kuruluyordu. Demek ki yalnız yolcu sıfatıyla günde 200 kişi yemek yiyordu. Her yolcuya günde 50 dirhem bal, misafirin hayvanına günde bir şinik arpa veriliyordu. Padişahın vakıf şartı böyleydi. Vakıflar ve Sosyal Yardım D'Ohsson (II,460-1) şöyle diyor: "İmâretlerde fakirlere her öğün bir ekmek, bir tabak dolusu koyun eti ve bir tabak dolusu sebze verilmektedir. Fakir olarak tanınmış ailelere ayrıca günde 3 ilâ 6 akça nakdî yardım yapılıyordu." Fatih imâret ve kervansarayında her şeyin mükemmel ve bedava olduğunu, orada yalnız fakirlere değil, kibar yolcuları da gözleriyle gördüğünü nakleder. II.Murat'ın 1436'da yaptırdığı Edirne'deki Muradiye İmâreti için 436718 akça gelir getiren vakıflar temin etmişti. 1611 yılı haziranında Polonyalı Simeon, Edirne'ye gelmiştir. "İstanbul-Edirne yolunun iki tarafı kâmilen kaldırım döşelidir". Her konakta hanlar, hastaneler, kervansaraylar, hamamlar vardır. Her menzildeki imâretlerde yolculara günde iki öğün bedava pilav, yahni (et), zerde ve iki fodla(ekmek) verilmektedir. Hayvanlar aynı şekilde bedava bırakılmaktadır. Kervan, bin kişilik olsa gene aynı ihtimam gösterilmektedir. XV. asrın ilk yıllarında Bursa'da 7 imâret vardı. Alman gezgini Schiltberger'e göre bu imârette "Hristiyan, Mûsevî veya putperest olmasına bakılmaksızın, her yoksul, yiyip içebiliyordu." (Telfer nş., s. 404). Bu yazar, Bursa'nın 1400 yıllarında, Yıldırım Bayezid devrinde, Osmanlı taht şehri Edirne'ye nakledilmeden hemen önceki yıllarda, Bursa nüfusunu 200000 olarak vermektedir. Kervansaraylar Çok büyük hayır müessesesi olduğu kadar, ticareti ayakta ve yolları canlı tutan bir kuruluş, kervansaraylardır. Kervansarayların daha mütevazı olanlarına "han" denilmektedir. (Vakıf olmayan yolcu hanları yani bugünkü oteller ve şehirlerdeki ticaret hanları ile karıştırılmamalıdır.) Han ve kervansarayların ekserisinin vakıfnâmesinde, yolcuların, hayvanları ile beraber, üç gün misafir edileceği, yedirilip içirileceği şartı vardır. Bunlar, mimari bakımından da çok büyük sanat eseri olan muhteşem yapılardır. Sir Paul Ricaut (II,495): "Türkler'in bu binaları, son derece muhteşem yapılardır ve Türk eyaletlerinde pek çoktur." der. Havza gibi mütevazı bir kasabada (Doğu Trakya) böyle iki vakıf hanı vardı, yolcular bedava ağırlanırlardı. Çok büyük gelirli vakıflar tahsis edilmişti. Gelirleri ekseriya artardı. Meselâ Çatalburgaz'da İstanbul-Edirne yolu üzerinde Mustafa Paşa Kervansarayı'nın yıllık gelir fazlası ile haftada bir gün, civar köylere bedava yemek dağıtılıyordu. "Anadolu'ya yollar üzerinde her fersahta kervansaray vardır. Bunlar, başka ülkelerde hiç görülmeyen hayır müesseselerdir." Daha XIII. asırda birinci imparatorluk Türkiyesi'nde, üç saatlik mesafeye bir kervansaray kondurulmuştu ve bu Selçukoğulları'nın eseriydi, başka ülkelerde yoktu. Türbeler Türbelerin bakımı için de vakıflar yapılmış olması tabiîdir. Bunların en muazzamı Eyüp Türbesi idi. 10 türbedar, 72 hafız olmak üzere türbenin hizmetinde 117 kişi bulunuyordu. (T. Öz, İstanbul camileri, I, 55). Zira dünya müslümanlarının büyük ziyaret yerlerinden biriydi ve her gün binlerce ziyaretçisi bitip tükenmek bilmezdi. Avlusundaki binlerce leylek ve güvercinin beslenmesi için de tertibat alınmıştı. (Şimdi leylek çok azalmıştır.) Çok ziyaret edilen ikinci türbe, Fatih Türbesi idi. Dindarâne bir titizlikle bakılırdı. 12 daimî hizmetkârı vardı. Ayrıca 90 kadar hafız, her biri günde 16 dakika Kur'ân okumak üzere her gün münâvebe ile türbeye gelirdi. Bu suretle 1481'den 1924'e kadar 443 yıl boyunca, Fatih'in başucunda, bir dakika olsun Allah kelamı eksik olmamıştır. Su Vakıfları Son derece sevap sayılan vakıflardan biri, su vakıfları idi. Her taraftan su akardı. Bazı camilerde -abdest almak için- yaz kış sıcak su akması, o caminin vakıfnâmesi icabı idi. Su vakıflarının en büyük masraflıları şüphesiz suyolları ve barajlardır. Su bulunan bir yerden, nüfusu kalabalık bir iskân mahalline su vermektir. Meselâ Kânûnî, Mekke'ye bol su getirtmiş ve Harem-i Şerif'i 360 kubbe ile örttürmüştü. |
GÖKLERİN ORDULARI Günlerden bir gün, Göklerin ordularını göreceksin... Ayan, beyan... O zaman tanıyacaksın şehitleri, Evliyayı, bir bir.. Bayrak bayrak açılacak önünde taburlar, alaylar Allah'a güveneceksin, çok güveneceksin... Çok şükredeceksin, Gözlerinde yaşlar dizi dizi... Çanakkale, İstiklal Savaşı, Kıbrıs... Her biri bir destan onlarla... Göklerin ordularıyla saf saf... Eğer savaşta günlerden bir gün Sana cennet gösterilirse, kalp gözüyle, Bilki veçhinin son savaşıdır bu... Şehadet şerbetini o gün içeceksin... Ve göklerin orduları, Seni de alacak saflarına şerefle... Ve şehit olmuş vücudun orada yatacak ıslak toprakta, mutlu... Yüzün, göğsün göklere dönük, ak pak... Gözlerinde bir tebessüm, sımsıcak... Rızıklanacaksın... Görünmez ordunun içinde yerini alacaksın, Nurlar içinde... Kaybolacaksın... Iskender Ali MIHR Aralik 94 Bütün savaşlar göklerin ordularının yeni elemanlarını oluşturur. Allahû Tealâ diyor ki: "Siz şehitleri ölüler zannedersiniz, oysa ki; onlar diridirler. Biz onları rızıklandırırız" diyor Allahû Tealâ. Allahû Tealâ onları enerjiyle rızıklandırıyor. Öyle ise nasıl bir olay bu? Allah'ın dostlarıyla düşmanları arasında yapılan hangi çarpışma olursa olsun, hangi standartlar içinde olursa olsun; Allah'ın dostu (Allah'ın; yani Allah'ın yoluna girmiş olan , Allah'a ulaşmayı dilemiş, mürşidine ulaşmış ruhu Allah'a doğru yola çıkmış) olan herkes; Allah'a ulaşmayı dilediği andan itibaren şehittir. İster Allah'ın düşmanları tarafından sıcak bir savaşın dışında öldürülsün , ister sıcak bir savaşta öldürülsün gene şehittir Kim Allah'a ulaşmayı dilemişse o, kurtuluşa ulaşacak olan bir insandır. Yaşayabilirse mutlaka evliya olacaktır. Onun için Allahû Tealâ, Allah'a ulaşmayı dileyen herkese evliya namzeti olarak bakar. Bir sıcak savaşta, bunlardan birisi şehit olursa mutlaka cenneti görür, Allah'a da şahit olur; işte o şehittir. Şehit olduğu zaman mutlaka sırtüstü döner; yani yüzü göklere doğrudur. Kalp gözü açık olanlar, onun canlandığını ve göklerin ordularına katıldığını görürler. Arkadaşları onu almaya gelirler. (göklerin ordularından olanlar) İşte göklerin orduları her devirde var olmuştur. Allahû Tealâ diyor ki: "Allah yerlerin ve göklerin ordularının sahibidir." Ya da başka bir ifadeyle yerlerin orduları ve göklerin orduları Allah'ındır. Öyleyse; sadece yerlerin orduları yok sevgili ziyaretçiler, göklerin de orduları var. Her sıcak savaşta veya her an şehit olan herkesin ruhu, bir fizik cesed hüviyetinde göklerin ordularına katılır; manevi rızık görür onlar. General Trikopis, esir edildiği zaman İstiklal Savaşında General'e diyor ki: "Şu olağanüstü insanları görmek istiyorum" diyor. ''Bizi esir eden şu olağanüstü insanlar kim, nerde onlar?'' diyor ve onları esir alan askerler gösteriliyor kendilerine . "Hayır, bunlar değil. Biz bunlara ateş ettiğimiz zaman, bunlar ölüyorlardı. Ama aralarında başkaları vardı. Cübbeli, sarıklı, bu zamanın kıyafetine uymayan kıyafetler taşıyan bir takım insanlar. Biz onlara ateş ediyorduk, vurduğumuzdan emin oluyorduk; ama onlar ölmüyorlardı; ama onlar bize ateş ettiği zaman bizim askerimiz ölüyordu. İşte onlar bizi esir edenler. Onları bana gösterin" diyor. Göklerin orduları her devirde hep var olmuştur sevgili ziyaretçiler, her devirde insanlar güzellikleri yaşamışlardır. Öyleyse; bir sıcak savaşta şehit olmak, Allah'ın düşmanlarına karşı yapılan bir savaşta, o göklerin ordularına karışacağınızın kesin işaretini taşır. Sevgili ziyaretçiler, bu kainattaki en büyük şeref şehit olmak ve hemen arkasından göklerin ordularına katılmak şerefidir. Allah'ın yolunda çarpışan herkes Allah'ın askeridir. Ama orada artık bu dünya ile ilişkisini kesmiş, dünya standartlarında yaşamayan gerçek askerler var; göklerin ordularının mensupları. Bu şeref hepiniz için geçerli. Osmanlı'da Yeniçeriler vardı. Orhan Gazi zamanında, Hacı Bektaşi Velî Hazretleri'nin dualarıyla kurulan bir ocak. Bir mürşide tâbî olmayan hiç kimsenin girmesi mümkün değildi ocağa. Yeniçeri evlenemezdi. Yeniçeri sadece askerdi ve muhteşem bir kudret gösterisinin sahibiydiler. Her yeniçeri göklerin ordularına katılabilmek şerefine ulaşmak için, Allah için savaşlarda ileriye atılırdı. Akıncılar her sefere çıkışlarında geri dönüp dönemeyeceklerini düşünmezlerdi bile. Allah'a güvenen, Allah için savaşan, Allah için yaşayan, Allah için ölen, Allah'ın askerleri vardı Osmanlıda. Şehit olmak için yaşarlardı. Allah için yaşarlardı. |
Yükselme Devrinde Osmanlı, Avrupa'nın her noktasında, Tımar, Zeamet ve Has olarak 3 ayrı grup arazi tespiti yapmıştı. Oradaki kişiler, o toprakların sahibi olanlar, asker beslemek mecburiyetindeydi. O askerlere "Akıncılar" deniliyordu. Akıncı, akın yapan askerdi. Akıncı; öncü, gönüllü, kelle koltuktaydı. İlk, akıncılar akardı atlarıyla düşman iline. Arkadan gelen askerin güvenliğini sağlarlardı. Yolları kontrol altına alırlar, istihbarat toplarlardı. Her biri en az üç yabancı dili, ana dili gibi konuşan; muhteşem cengaverlerdi akıncılar. Çok süratli ve seri hareket ederlerdi, silahı en iyi akıncılar kullanırdı o dönem. Canını pervasızca, yüzlerce kez ortaya atardı her akıncı eri. Bu yüzden akıncılara fedai denirdi, dalkılıç, serdengeçti, deli denirdi. Nasibi olanlar, ak sakal bırakıncaya kadar yaşar; kimiyse yirmi yaşlarında şehid olurdu. İlk akıncı beyi Gazi Evrenos Bey'dir. Sonraları Mıhaloğulları, Tunahan Bey ve Malkoç Bey akıncıları vardı. Akıncı beyleri doğrudan doğruya padişahtan emir alırdı. Salâhiyetleri çoktu; ama sefere çıktıklarında geri dönmeme emri de alabilirlerdi. I. Murat'ın ilk akıncı beyi Gazi Evrenos Bey'e yazdığı mektubta Osmanlı'nın akıncılara verdiği değer ve Osmanlı ruhu açıkça yansır. Akıncılar bir ülkeye girdi mi, nerdeler bilinmez olurdu. Nereden çıkacakları kestirilemezdi. Düşman iline girdiklerinde küçük küçük kollara bölünerek yollarına devam ederler; ayrılırken birbirlerine "Kızılelma'da buluşuruz" derlerdi. (Hammer, VI, 264, n.1) "Kızılelma" ise Türk'lerin erişilmesi müşkül bir mefkureleridir. Bu ifade; akıncıların bir daha buluşmak ümitlerinin ne kadar zayıf olduğunu, kendilerinin de bildiklerini gösterir. Ve ayrılırken bu sözü söyleyebilen asker, dünyanın en yüksek millî kültür ve şuûrunu almış askeridir. Ondan mükemmel bir asker yetiştirmek hiçbir akademinin haddi değildir ve her akademinin ideali, zaten böyle bir asker yetiştirebilmekten ibarettir. Ve bir askerin bu cümleyi söyleyebilmesi için, en az bin yıllık bir ıstıfâdan geçmesi lâzımdır.(Yılmaz Öztuna VIX 425) Bu akıncıları kelle koltukta akına yollayan; fedai, serdengeçti yapan, Allah yolunda ölme şerefinin hayaliyle yaşatan; Allah aşkı değil de nedir? Akıncıyı evinden, ocağından çıkarıp ülkesinden kilometrelerce öteye taşıyan şey; her gün biraz daha fazla insana hidayeti ulaştırabilmek için, i'lay-ı kelimetullah için, Allah için cihad etmekti. Osmanlı'da herkes başkaları için, Allah için bir şeyler vakfederdi; kimi camii, kimi hastane, kimi bu kuruluşlara para getirecek işyerleri, kimi kervansaraylar kimiyse akıncılar gibi hayatlar. Akıncılar, o yüzyıllar boyunca Avrupa'nın fethinde çok önemli rol oynadılar; ama bir devre sonra; Allah'ın evliyası yerine, cinci hocalar hakimdi saraya artık. Devşirme paşalardan İbrahim Paşa, Akıncıların hepsini yok etmeyi başardı, savaş alanında yalnız bırakarak, çok miktarda düşmanın üzerine özellikle saldırtarak akıncıların yok olmasına sebebiyet verdi. Allah'ın düşmanları, Allah'ın dostlarının kökünü kazımayı başarmışlardı. |
Yazar: Joseph PAMİANKOWİSKİ Yayınevi: Kayıhan Yayınevi Kitabın yazarı 1909-1918 yılları arasında Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nun İstanbul’daki büyükelçilikte askeri ateşe olarak bulunmuştur. O zamanlar Osmanlı’da içten bir çürüme, kokuşma başlamıştı. Bu çürüme her alanda mevcuttu. Bir örnek verecek olursak, bir memur sizden bir dakika izin istedi mi o, beş-on dakikayı bulur, iki dakika izin istedi mi 15-30 dakikayı, 5 dakika izin istemek ise işinizin o gün halledilemeyeceğini gösterirdi. Osmanlılar resmi görev icabı 4 ünvan kullanırlardı: Ağa, efendi, bey, paşa. Devlet hizmetlilerinin en alt kademesinde çalışan bekçi hizmetli, çavuş ya da erbaş gibi genellikle okuma yazma bilmeyen kişilere ağa; 8. derecedeki memur, subay ve kültürlü kimselere efendi; 7. ve 6. Derecedeki memur ve subaylar, yarbay ve albaylara bey; 5. derecedeki sivil ve askeri memura paşa denirdi. Ayrıca paşa oğluna bey, beylerin oğluna okuma yazma bilirse efendi denirdi. 1.BÖLÜM Balkan harbi sırasında İngiliz ve Fransızların, Almanya’nın dostu Osmanlıların yenilmesini istemeleri, yazara büyük bir savaş çıkacağı kanaati vermiş. Türk ordusunun büyük bir ıslaha gereği vardı. Almanların Türk ordusunu ıslah için bir takım çalışmaları vardı. Fakat Rusya bundan rahatsızdı. Enver Paşa kumandanlığa getirilmişti. Padişahın bu haberi gazetelerden öğrendiği rivayet edilirdi. Enver Paşa Bosnalı bir Müslüman aileden gelir. Kibirli ve tecrübesiz oluşu Osmanlı’nın 1. Dünya savaşındaki mağlubiyetinin sebeplerindendir. Enver Paşa, göreve gelir gelmez ordudaki bütün yaşlı ve tecrübeli paşaları görevlerinden aldı. Bu olay ordudaki dengeleri alt üst etti. Kendine muhalif olan bütün subayları tasviye etti. Askerlerin maddi durumu kötüydü, maaş alamıyorlardı. Almanlar Osmanlı’yı kullanarak bir takım emellerine ulaşmak istiyordu. En büyük emeli Afganistan, İran ve Osmanlı’yı kullanıp İngilizlerin elinde bulunan Hindistan’a bir koridor açıp burayı eline geçirmekti. O tarihlerde Almanya’dan işçiler getirtilip Osmanlı’da çalıştırılmıştı. Savaş sırasında Osmanlı’da faaliyetler gösteren Almanların sayısı 18-20 bin civarında idi. Zengin Mısırlı aileler Boğazı kapmışlardı. Şehrin içi sıcak fakat Karadeniz’den esen rüzgarlar havayı biraz serinletiyordu. 2.BÖLÜM Dük Franz Ferdinand ve karısı bir Sırp genci tarafından öldürüldü. Bunun üzerine Avusturya-Macaristan imparatorluğu Sırbistan’a savaş açtı. Rusya Sırbistan’ın yanında yer aldı. Böylece savaş başlamış oldu. Türkiye İngilizler’den kaçan Göben ve Breslav adlı iki Alman gemisini alarak gemilere Yavuz ve Midilli adını verdi. Neden böyle bir şey yapılmış ve İngilizler ve Fransızlara tavır alınmıştı? Türkiye kapitülasyonların kalkmasını istiyordu. Kapitülasyonlar çok zararlı idi. Bu devletler çok düşük vergi veriyordu. Suç işleyen bu ülkelerin vatandaşları sadece kendi konsolosluklarında yargılanıyorlardı. Türkiye parasını verdiği, İngilizlere sipariş ettiği Sultan Osman ve Reşadiye adlı iki gemiyi İngilizlerden alamıyordu. İngilizler bu iki gemiye el koydu. Bu olay İstanbul’da İngilizlere karşı büyük infial uyandırdı. Ülkeden uzaklaştırıldı. Bu olaylar üzerine Çanakkale Boğazı’na mayınlar döşendi ve 35 metre derinliğe varan bir ağ boğaza çekilerek, Çanakkale Boğazı 27 Eylül 1914’ te milletler arası ulaşıma kapatıldı. Sebep olarak da Çanakkale Boğazı önünde demirleyen İngiliz donanmasının bir Türk deniz muhribinin tahrip edilmesi gösterildi. Enver, Talat ve Cemal Paşaların emriyle 28 Ekim günü Almanlar’dan alınan bu iki gemi Yavuz ve Midilli Rusya’nın Sivastopol ve Novorisk limanlarını bombaladılar. Bunun için Osmanlı Almanlarla 30 Milyon pound karşılığı borç aldı. Bu olaydan ne Padişahın ne de Sadrazamın haberi yoktu. Sadrazam bu olaydan dolayı Rusya’dan özür diledi. Rusya bu özürü bütün Alman subayların ülkeden çıkartılması karşılığında kabül edeceğini söyledi. Fakat İngilizler böyle bir şeye karşı çıkarak, İzmir limanına gitmekte olan iki Türk ticaret gemisine saldırıda bulunarak gemilerden birini de zaptettiler. Bunu bahane gösteren Paşalar savaşa karar verdiler. 3.BÖLÜM Osmanlı, itilaf devletleri vatandaşlarına medeni devletlerde görülmeyen bir dürüstlük içerisinde muamele etti. Türkiye’den ayrılmak isteyenler tren ya da gemi ile memleketlerine gönderiliyor, kalmak isteyenler de kalmakta serbest idiler. Osmanlı ordusu 1910’dan beri savaş halinde idi. Bu savaşlar 1910 daki Arnavut ve Şam’daki ayaklamalar, 1911 Trablusgarb savaşı ve Yemen ve Arnavutluk’daki isyanlar, 1912 Balkan harbi. Bu savaşlardan en büyük zararı Türk halkı görmüştür. Savaş tüm şiddeti ile devam ederken itilaf devletleri Çanakkale Boğazı’nı geçmeyi denediler. İlk başta denizden sadece donanma ile geçmek istediler. Fakat gemiler denizdeki akıntı ve tecrübesizlikten dolayı bir türlü hedef tutturamadılar. Buna bir de Osmanlı bataryalarındaki erlerin şahane hedefi bulan atışları eklenince itilaf kuvvetleri boğazı geçmeyi başaramadı (18 Mart 1915) Bunun üzerine itilaf devletleri karada taarruza geçtiler. Fakat bunda da başarılı olamadılar. 9 ay süren savaşlar sonucunda her iki tarafta takribi 250şer bin zayiat verdiler. Doğuda Ermenilerle, Güneyde İngilizler ve İranlılarla savaşılmıştı. Savaşlar sırasında Ermenileri doğuya İran’a doğru sürdü. Bu sürgün sırasında 250-300 bin civarında Ermeni yolda öldü. Ermenilerin amacı savaşlardan faydalanarak Ermenistan devletini kurmak istiyorlardı. 1915’larda Türkiye’de hayat pahalılığı hakimdi. Gerekli maddeler buğday, kömür, gaz ve petrol dışarıdan ithal ediliyordu. Fiyatlar 4-5 misli birden arttı. 1915-1916 yıllarında Arap halkı da çok sefildi. Bir çok kişi açlık ve soğuktan ölüyorlardı. Anadolu’da durum bundan farklı değildi. Kuzeyden Erzurum ve Trabzon dahil doğu Anadolu Rusların elindeydi. Halk çok zor durumdaydı. Halk büyük kafileler halinde zor şartlar halinde altında bu yörelerden iç Anadolu’ya göç ediyorlardı. Halkın çoğu açlıktan ve hastalıktan telef oldu. İngilizlerin kışkırtmasıyla Arabistan’da Osmanlı’ya karşı isyan başladı. Osmanlı güçsüz olduğu için yöre halkının ihtiyaçlarını yukarda da belirttiğim gibi karşılayamıyordu. Bundan yararlanan İngilizler orada Ermenilere para, yiyecek makam vaad ederek onları kendi tarafına çekmeyi başardı. Güçlenen İngilizler Bağdat’ı aldılar. Buna sinirlenen Almanlar ve Türkiye, Berlin’de buluşarak büyük bir ordu hazırlayıp Bağdat’ın tekrar geri alınmasına karar verdiler. Fakat bu ordu tam anlamıyla hazırlanamadı. O zamanki şartlar gerçekten çok kötüydü. Bunun üzerine hazırlanılması düşünülen ordu, Sine cephesine kaydırıldı. Bu ordu sayıca fazlaydı. Fakat ellerinde yeterli tüfek yoktu. 75-80 bin kişilik orduya 15 bin tüfek düştüğü düşünülürse durumun vehameti daha iyi anlaşılır. Sonuç olarak bu cephede de Türk ordusu Şam’a çekilmek zorunda kaldı. Savaşın en ilginç yanlarında birisi de Osmanlı ordularının başında hep Alman komutanların olması idi. 4.BÖLÜM Doğuda Bolşevik devrimi sonucunda Rus ordularında bir gevşeme oldu. Bunun üzerine Ruslar barış antlaşması yapmak zorunda kaldı. Brest Litowsk antlaşması imzalandı. Ruslar Doğu Anadolu’dan çekildi. Bunu fırsat bilen Osmanlı Kars, Ardahan ve Batum’u geri aldı. Bu olaya Ermeniler ve Gürcüler karşı çıktı. Bu kargaşa ortamından yararlanmak isteyen Osmanlı Gürcistanı’da almak istedi. Bunun üzerine saldırıya geçti. Fakat Almanlar bu durumdan çok rahatsız oldu. Çünkü Almanların Hindistan’a gitme hayalleri burudan geçiyordu. Almanlar Bakü petrol kuyularını ele geçirmeyi ve Kafkasya’daki bütün hammaddeleri elde etmeyi ve Kafkasya ‘dan İran’a, Ortaasya, Afganistan ve Hindistan’a giden yolu açmayı istiyordu. Almanlar, Eğer Türkiye Gürcistan’a girmekte diretirse ittifakı bozacakları tehdidini bile savurdular. Bu durum üzerine Türkiye bütün Kafkas ülkelerini Türkiye’ye çağırarak bir antlaşma yapmayı önerdi. Fakat Almanlar bir takım gizli planlar yaparak Rusya ve Gürcistan’ın anlaşmasını sağladı. Bu durum Türkiye’nin aleyhine idi. Bunun üzerine Türkiye’de Almanlar’a karşı bir öfke başlardı. Fakat daha sonraları İngilizler’in başlatmış oldukları yeni taaruzlarla bu durum hafifledi. Savaş gittikçe kötüye gidiyordu ve sonunda Türkiye itilaf devletleri ile 30 Ekim 1918’de Mondoros Mütarekesini imzalamak zorunda kaldı. Bu anlaşmaya göre:
Bu antlaşmadan sonra Talat Enver ve Cemal Paşalar İstanbul’u terk ederek kaçtılar. İtilaf devletleri İstanbul’u işgal etti. Yazar da İstanbul’u gemi ile terk etmek zorunda kaldı. |
Osmanlının Manevi Sultanları _1 Şeyh Edebali Hazretleri Akşemsettin Hazretleri Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri Osman Bedrettin Hazretleri Sümbül Efendi Hazretleri Somuncu Baba Hazretleri Derya Ali Baba Hazretleri ŞEYH EDEBÂLİ HAZRETLERİ Şeyh Edebâli, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşunda hizmeti geçen büyük İslâm âlimidir. Osman Gazi'nin kayınpederi ve hocasıdır. Karaman'da ilk eğitimini alan Şeyh Edebâli, eğitimini ilerletmek amacıyla Şam'a gitti. Şam'da hâdis-i şerif, tefsir ve fıkıh ilimlerinin eğitimini aldı. Ancak her Allah dostunun geçtiği yollardan, o da geçti ve aldığı ilim ona yetmedi. Mevlâna Celâleddin-i Rûmi'ye tâbî oldu; gerçek İslâm'ı öğrendi. Kur'ân-ı Kerim'de anlatılan 28 basamağı geçerek, kendisi de mürşid oldu. Bu sırada Selçuklu Devleti, çöküntüye doğru gidiyordu. Moğollardan kaçan Oğuz Boyları, Anadolu'ya büyük gruplar halinde gelerek çeşitli bölgelere yerleşiyorlardı. Bu Boylardan biri de Kayı Boyu idi. Kayı Boyu'nun başında, Ertuğrul Bey bulunuyordu. Ertuğrul Bey ve oğlu Osman Bey'in velilere olan saygı, hürmet ve ilgileri, büyük bir devletin müjdesini veriyordu. Ertuğrul Gazi, bir gece gittiği Kur'ân-ı Kerim sohbetinde, o güne kadar işitmediği şeyleri dinledi. Dünyada bulunmasının bir sebebi olduğunu, ilk defa düşünüyordu. Rabbine sarılmayı, Rabbine sığınmayı, biricik Allah'ına ulaşmayı diledi. O gece uyumak için girdiği odada, sabaha kadar Kur'ân-ı Kerim'in huzurunda, hürmet ve tazimle ayakta durdu. Fakat sabaha karşı dayanamayıp uykuya daldı. Bu sırada rüyasında kendisine: "Sen Benim kelâmıma hürmet ve tazimde bulundun. Ben de senin evlâdına, kıyâmet gününe kadar daim olacak bir ulu devlet ihsan eyledim." dendi. Ertuğrul Gazi, bunun üzerine yanına oğlu Osman Bey'i de alarak Konya'ya, Mevlâna'ya giderek ona tâbî oldu. Mevlâna, küçük Osman'ın başını okşayarak: "Biz, kendimize bir oğul bulduk." dedi ve hayır dualar etti. Şeyh Edebâli, Eskişehir yakınlarında halkı irşad ediyor, insanlara sulh ve sukûn dağıtıyordu. Ertuğrul Bey ve oğlu Osman Bey, Şeyh Edebâli'nin derslerine devam ediyorlardı. Osman Bey bir gece bir rüyasında, Şeyh Edebâli Hazretleri'nin koltuk altından çıkan bir nurun gelip göğsüne indiğini; o nurun girmesiyle, karnından bir ağaç peydah olduğunu gördü. Rüyasında ağaç birden dallanıp budaklandı. Dalları çok yükseklere ulaştı. Altındaki nice dağlar ve nehirleri gölgeledi. Onun gölgesindeki dağ ve nehirlerden birçok insan gelip istifade etmeye başladığı sırada Osman Bey uyandı. Rüyasını Şeyh Edebâli Hazretleri'ne anlattığında, yüce şeyh şöyle buyurdu: "Oğul! Sen; Ertuğrul Gazi oğlu Osman, babandan sonra 'bey' olacaksın. Kızım Mal Hatun'la evleneceksin; benden çıkıp sana gelen nur budur. Sizin asil ve temiz ******zdan nice padişahlar gelecek. Onlar nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar. Allahû Tealâ nice insanın, huzur ve saadete kavuşmasına, TESLİME ULAŞMASINA, senin neslini vesile edecek."Şeyh Edebâli Hazretleri, Osmanlı Devleti'nin temellerine duasını da kattı. Anadolu'ya dervişlerini yolladı. Kardeşlik ile aşkla, îmânla, tevhidi; Osmanlı çatısı altında oluşturabilmek için çalıştı. AKŞEMSETTİN HAZRETLERİ " Konstantiniye bir gün mutlaka feth olunacaktır. Onu feth eden asker ne büyük bir asker, onu fetheden kumandan ne büyük bir kumandandır. " buyurmuştu güzeller güzeli Peygamber Efendimiz (S.A.S) 14 Asır önce müjdelenmişti İstanbul'un fethi, kıymetlilerin en kıymetlisi tarafından. Alemde kaç kişiye nasip olurdu, Allah'ın sevgilisinin övgüsüne mazhar olmak ? Allah aşkı için, Resulu Ekrem sevdası uğruna ; gözü, gönlü Allah'a dönük nice Hakk dostu, nice Hakk sevdalısı dayanmıştı surların kapısına. Ama bir Osmanlı vardı ki Onu kuranlar hamurunu imanla yoğurmuş, aşkla işlemişti. Osmanlı sultanlarının herbiri bu şerefe mazhar olmak için dayanmıştı Bizans'ın kapısına... Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri II. Murat'a şöyle söylüyordu. --- Sultanım, fetih şu bizim köseyle, sizin Mehmed'e nasip olur, ben dahi o günü göremem!... Üstâdının bu sözlerini duyan Akşemseddin büsbütün vahdet deryasına atıldı. Çünkü kendisini büyük bir vazife bekliyordu. İstikbâlin Fâtih'i onun elinde şekillenecekti... Nitekim öyle de oldu. Zaman ırmağı sonsuza doğru aktı, günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı ve Sultan Murad Han oğlu Muhammed Osmanlı tahtına çıktı... Hiç vakit kaybetmeden bütün âlimleri Edirne'ye dâvet etti ve onlardan sordu. Herkes fikrini söyledi. Sıra Ak Şeyh'e gelince şöyle dedi: --- Allah Resûlü'nün iltifat-ı seniyyesi size vâki olmuştur! Gayret sizden, yardım yüce Allah'tan... Hiç tereddüt etmeden küffâr üzerine yürüyünüz!... Her zaman keskin bir bıçak gibi parlayan zekânın sahibi İkinci Sultan Muhammed Han, ordusuna dikkat emrini verdi ve fetih ordusu nurdan bir ırmak gibi Konstantiniyye üzerine aktı... 1453 Nisan'ının beşinci Perşembe günü, güneş ak tepeli dağlar ardında gülümserken, İstanbul surları önüne geldiler... Hünkâr, o gün öğle namazını binlerce cengâverin arasında kıldı ve namazı müteakip kuşatmanın başladığı ilân edildi... Fetih ordusunda kimler yoktu ki... Velîler, âlimler, cengâverler, sırtı yere gelmemiş pehlivanlar, bülbül sesli hâfızlar... Ulubatlı Hasan gibi ay yüzlü delikanlılar ve Zühre gibi parlak vezirler... Ve cenk bütün şiddetiyle başladı... Bir gün, iki gün, üç gün derken, günler zincir gibi uzayıp duruyordu. İşler böyle sıkışınca ümit yıldızı da ufukları terk etti ve konuşanlar oldu: --- Bir şeyhin sözüyle asâkir-i İslâm'ı burada helâk edeceğiz!... Bu sözler genç hünkârın kulaklarına çarptı. Derhal paşasını şeyhin huzuruna gönderip sordurdu: --- Fetih ne zaman? Cevap hiç de iç açıcı değildi... O kat'i bir cevap istiyordu, istiyordu ama alamıyordu... Yine günler süren cenk ve yine müyesser olmayan fetih... Artık sabır taşı da parçalanmıştı... Aslında sabır güzel bir şeydi de, bu an herkes kendisini bir sevdânın alevine kaptırmıştı. Âşık ise sabır bilmezdi... Fatih haykırdı: --- Ya ben bu şehri alırım, ya Bizans beni alır! Ve paşalardan birini yine Ak Şeyh'e gönderdi: --- Hazret, ta'yîn-i vakt eylesün!... Fetih ne zaman vâki olacaktır? Paşa koşar adım Ak Şeyh'in çadırına gitti... O da ne? İçeriden hıçkırık sesleri geliyordu... Ak Şeyh, mübârek alnını yerlere koymuş ağlıyordu. Seccadesi gözyaşı incileriyle ıslanmıştı... Feryâd ü figânı Arş'a merdiven dayamıştı ve o demde kendisine kesin işaret vâki oldu, hemen hünkâra haber uçurdu: --- Mayısın 28. gecesi şafağında genel hücum yapılırsa Allah'ın yardımıyla fetih müyesser olacaktır!... Bu haberi alan genç hünkârın yüzünde görülmemiş bir ışık pırıldadı ve bütün hazırlıklar yapılıp surlara doğru akın başladı... Genç hünkâr atının üstünde ve dimdik, gözleri ufukları kucaklayacak gibi keskin bakıyor... Birden Ak Şeyh'in olmadığını fark etti... Onu bulmalıydı, ondan mânevî destek almalıydı... Etrafına ateşli nazarla baktı... Hayır!... Şeyh yoktu... Çadırında olsa gerekti. Atını şeyhin çadırına sürdü. Kapıdan içeri bakmak istedi. Nöbetçi haykırdı: --- Dur Sultanım! Şeyhin kesin emri vardır!... Fatih, nöbetçiyi dinlemedi ve başını uzatıp içeriye bir göz attı. Ak Şeyh başını secdeye koymuştu. Dili de hep inciler saçıyordu: --- Yâ Rabbî, diyordu; bir bölük mücâhidi yerindirme, küffârı sevindirme, asâkir-i İslâm'ı mansur ve muzaffer eyle!... Bu hâli gören Fâtih yepyeni bir ümitle doldu ve atını şaha kaldırıp yıldırım gibi cenk sahnesine düştü... Bir taraftan da nâra atıyordu: --- Haydi arslanlarım; Allah için can verecek gündür!... Koman yiğitlerim... Vurun hâ vurun!... Kulağının dibinde bir ses çınladı: --- Yetiştim padişahım!... Bu Ulubatlı Hasan'dı... Surlara doğru ilerliyordu... Hünkâr, bu genç adama bir nazar attı, dudakları tebessümlerle doldu ve dedi: --- Allah seni nazardan saklasın!... Ulubatlı şehid olmak için kalelerin burcuna tırmanıyordu... Bir anda sanki kıyâmet kopmuştu... Okların çekirge bulutu göklerde yüzüyordu. Binlerce, yüzlerce ok yağıyor, yağıyordu... Ne var ki, göğsü îman dolu cengâverler bir nefes olsun durmadan ileriye hamle yapıyorlardı... Bütün bu ateşten âlem sürüp giderken Ak Şeyh de yüzünü secdegâhın topraklarına sürüyor ve inliyordu: --- İlâhî! Nûrun şerefine, Habîbin hürmetine bize zafer nasip et! Bir bölük mücâhidi mahzun etme!... Secdeden başını kaldırdığında yüzünde elmaslar oynaşıyordu. Artık vakit tamamdı. İstanbul fethi gerçekleşiyordu... Gözyaşları şimdi de sevinçten akıyordu... Tekbir sesleri, ezan ve Kur'ân nağmeleri surlarda bulutların kanadına konup semâ semâ yükselirken beklenen an geldi ve İstanbul kapıları ebedî olarak Müslümanlara açıldı... Fetih, Akşemseddin Hazretlerinin dediği demde olmuştu... Hünkâr, saâdetinden uçacak gibiydi... Mübârek yüzünden nurlar akıyordu... Beyaz atı üstünde ilerliyordu... Hemen yanı başında yüce mürşidi bulunuyordu. Muzaffer orduyu selâmlayan mağlûplar, Akşemseddin'i hünkâr sanarak ona doğru koştular ve ellerindeki çiçekleri Ak Şeyh'e uzattılar: --- Buyurunuz, ey âlem padişahı!... Yüce şeyh, eliyle hünkârı işaret ederek: --- Sultan Muhammed Han odur, ona gidiniz!... O zaman, genç ve muzaffer kumandan güneş güneş gülümsedi ve dedi: --- Gidiniz, yine ona gidiniz!... Evet, ben padişahım, ama o benim hocamdır! Bir hoca, bir üstâd ve bir şeyh için bundan büyük saâdet hayâl edilebilir mi?... AZİZ MAHMUT HÜDÂYİ HAZRETLERİ BUZLARI KAYNATAN AŞK Hüdâyi Hazretleri, tasavvuf denizine dalmış, vahdetin halis ırmaklarından gönül kovasını doldurmuştu. Mürşidi Üfdâde Hazretlerini Allah kapılarına ulaştıran bir güneş olarak görünüyor ve onun eteğine öyle sarılıyordu. Ona öyle candan hizmet ediyordu ki; sanki başını onun yolunda ayak yapmıştı. Bursa'da derin ve şiddetli bir kış hüküm sürüyordu. Mevsim, kara kış denilen mevsimdi. Evlerin saçakları, buzların billur avizeleriyle dopdoluydu. Hüdâyi, bir sabah gözlerini açtı ki; mürşidinin abdest vakti gelmiş, yüce mürşid halvetten çıkmış, o hâlâ abdest suyunu ısıtmaya vakit bulamamıştı. Ateş yakacak zaman da yoktu. Neredeyse mürşidi kendisine seslenecekti. Pürtelaş, bakır ibriği kaptı. Kaptı ama ibrik sanki buz kesmişti. Telaştan ne yapacağını şaşırmış bir halde, buz kesmiş ibriği kalbinin üstüne koydu ve sıkıca sarıldı, Rabbine sığındı. Üftâde Hazretleri, ağır ağır merdivenin basamaklarından iniyordu. Kucağında ibrikle Hüdâyi'yi gördü. -Dök bakalım suyu evlâdım. diye buyurdu. Hüdâyi, mürşidinin eline soğuk suyu nasıl dökecekti? Lâkin emri yerine getirmek gerekti. Çekinerek ve utanarak üstadının mübarek eline su dökmeye koyuldu. Üftâde Hazretleri, her zamanki gibi abdestini alıyordu. Döktüğü suyun sanki kaynamış gibi soğuk havayla karşılaşınca, hafif bir duman çıkardığını gören Hüdâyi, şakınlık içerisinde bakarken üstadı: -Aziz'im, bu su, odun ateşiyle ısınmış suya benzemiyor. Aşkının ateşi, elimizi yaktı. -Ey Rabbim! Bu Hüdâyi, bana çok güzel hizmet ediyor, ona da padişahlar hizmet etsin!…diye dua etti.... ...... 16 yıl kadar sonra, Sultan Ahmed Han bir gece rüyasında; Avusturya Kralı ile güreşe tutuştu. Şiddetli bir boğuşmadan sonra, sırt üstü yere düştü. Kral, göğsünün üzerine çıkıp oturdu. Bu rüyanın tesiriyle uyanan Sultan, derhal tabiri için bir Allah dostu aramaya koyuldu. İşte o dem, veziri kendisine Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri'nden bahsetti. Sultan, rüyasını kendi eliyle yazdı ve itimada şayan bir adamıyla, Üsküdar'daki dergâha gönderdi. Hüdâyi Hazretleri ise Allahû Tealâ'nın bildirmesiyle rüyadan haberdardı. Önceden tabirini yapıp, aynı itinayla bir mektup şeklinde Sultan'a göndermek için hazırlamıştı. Padişahın adamı, kapıyı çalınca hiçbir sual etmeden: - Al, sorularının cevabı burada. dedi. Sultan, mektubu defalarca okudu. - En kuvvetli dayanak topraktır, insanın en kuvvetli uzvu da sırtıdır. Sırtınız toprakla birleşerek, güç üstüne güç kazanıyor. Bu ise, yüce İslâm'ın küffara galebesi demektir. İşte rüyanın içindeki gerçek ! Allah kılıcınızı keskin etsin... Böylece Sultan, ezelde kendisi için tayin edilen mürşidiyle tanışmıştı ve ömür nefeslerinin incilerini, O'nun yanında, O'na karşı hürmetlerin en güzelini göstererek tüketiyordu. Hüdâyi Hazretleri, elli yaşlarını geride bırakmışlardı. Bir gün, Osmanlı Hünkarı at üstünde, Üsküdar çarşısında geziniyordu. O an yol güneşi, gönüllere gaybî inciler saçan sultanı Hüdâyi Hazretleriyle karşılaştı, hemen atından indi ve hürmetlerin en güzeliyle mürşidine atına binmesini rica etti. Bir süre sonra, Hüdâyi Hazretleri at üstünde, Osmanlı İmparatorluğu'nun yüce hakanı ise yaya olarak yürüyorlardı. Bir müddet gittikten sonra: - Ey devletlü Sultanım, yanımda yaya olarak yürümenizi asla istemem. Ne var ki, şeyhimin emri yerini bulsun diye bindim. dedi ve böylece mürşidinin senelerce önce söylediği sözü vuku bulmuş oldu. Mürşidine hürmetlerin en güzelini gösteren Osmanlı sultanları, Osmanlı'yı Nizam'ul Âlem yapanlardı. Onlar, koskoca bir imparatorluğu yönetirken, Allah'ın en sevgililerin yardımı doğrultusunda yönetmişlerdi ve işte koskoca bir imparatorluğun temellerini bu şekilde sağlamlaştırmışlardı. OSMAN BEDRETTİN HAZRETLERİ Erzurum, Rusların hücumuna uğramıştı. 8 kasım 1877'de vuku bulan bu savaş, tarihte 93 harbi adıyla bilinir. Aziziye tabyalarının düşmesi üzerine Erzurum halkı yediden yetmişe silahlanıp, düşmana karşı kahramanca bir müdafaa yapma hazırlığı içindeydi. 8 kasım 1877 gecesi Erzurum mahallelerinde gümbür gümbür davullar çalınarak halk cihat için uyandırıldı. Tanyeri ağarmadan önce halk kalkıp; balta, dehre, sopa ne bulduysa eline alıp hazırlandı. Tanyeri ağarırken, Ayaz Paşa Camii şerifi minaresinden sabah ezanı okunmaya başladı. Bu ezanı Osman Bedrettin Hazretleri okuyordu. Ezan ihlas ve sadakatla öyle okunuyordu ki Erzurumun dağı-taşı, deresi, tepesi, yamaçları, ağaçları sanki dile gelmiş, ezanı tekrar ediyordu. Ezan sesi dalga dalga yayılıyor, ufukları aşıyordu. Bu ezan halka bambaşka bir şevk ve cesaret vermişti. Okuyanda bir başka hal vardı. Bu arada mehter de çalınmaya başladı. Erzurum halkı büyük bir heyecan ve cesaretle Allah Allah nidalarıyla, Aziziye tabyalarını işgal etmiş olan moskofların üzerine hücum etti. Ilk hücumda moskof dağılmaya başladı. Erzurumlu Miralay Bahri Bey, halkı gazaya teşvik için haykırıyor; "urun kardaşlarım, dadaşlarım urun" diyordu. Erzurum halkı bir çırpıda Aziziye tabyalarını Ruslardan boşalttılar. Gazi Ahmed Muhtar Paşa, halkı bu derece heyecana getirerek Ezanı Muhammediyi kimin okuduğunu öğrenmek istedi. Bulunması için yaverlerine emretti. Etrafa dağılan yaverler ve çavuşlar ezanı okuyan zatı arayıp buldular. Bu zat, Erzurumun Abdurrahman Ağa mahallesinde Hoca Selman Sukuti Efendi'nin oğlu Hafız Osman Bedrettin idi. Bu husus Gazi Ahmet Muhtar Paşa'ya arz edilirken, orada bulunan cephe kumandanı Kurt Ismail Paşa onun ismini duyar duymaz ileri çıkıp heyecenla Paşanın yanına yaklaştı ve şöyle dedi: "Paşam, ezanı okuyan zatı tanıdım. Erzurumlu Miralay Fahri Bey'in kumandasında, heybetli, vakarlı, temkinli hareketleriyle ve bilhassa düşmana taşla hücumu dikkatimi çekmişti. Elinde silah yoktu. Düşmanı taşla kovalıyordu. Attığı taş mutlaka hedefine ulaşıyor ve bir düşman askerini öldürüyordu. Onun taş atması, düşmanı bir bir yıkması şaşılacak bir hal idi. Çok dikkatli seyrediyordum bu zatta manevi bir hal var diye düşünüyordum. Bu sırada kulağıma gazaya katılan iki Erzurumlu kadının konuşmaları geldi. Nene Abla adında bir kadın şöyle diyordu: "hatice bacı, bak görüyormusun? Selman efendi'nin oğlu Hafız Osman Bedrettin Efendi düşmana taş atarken ikinci bir taşı atmak için yere eğilip almasına lüzum kalmıyor! Taş kendiliğinden eline yükseliyor o da atıyor." Ben bu sözü duyunca bu sefer daha dikkatli baktım. Söylenen gerçekten doğruydu; hadiseyi gözümle gördüm. O, yere eğilmeden taş eline geliyor, alıp atınca bir düşmanı yıkıyordu. Bu kahramanın veli bir zat olduğunu anladım ve kerametini gözlerimle gördüm." Gazi Ahmet Muhtar Paşa bu sözleri dinledikten sonra sevinç ve heyecanla; " Bre Paşa kardaş niçün demezsinizki bu cenkte üçler, yediler, kırklar, erenler bizimle beraberlermiş. Elhamdülillah bu, Rabbimin bize bir ihsanıdır" dedi. Bunun üzerine Kurt Ismail Paşa şöyle ilave etti. "Şu anda o şehit düşen kumandanı kahraman miralay Bahri Bey'in başındadır" Bundan sonra daha çok tanınıp sevilen Hafız Osman Bedrettin Hazretleri 28.alayın 3. taburu imamlığına tayin edildi. Ve artık "İmam Efendi" diye tanındı. İşte Allah dostları ve onların elinde yükselen, yücelen Osmanlı ordusu… SÜMBÜL EFENDİ HAZRETLERİ Sümbül Sinan ile cihangir padişah Yavuz Selim Han arasında geçen bir hadise vardır ki, efsane çapında güzel. Çirkinleri güzelleştiren, dikenleri güller haline getiren etrafta ıtırlar ve miskler saçan bu veli kullar Osmanlı'nın batmaz güneşleridir onlar… Yıl 1512… Alem padişahı Yavuz Sultan Selim vezir vüzerasını, paşasını, kumandanını, alimini, ulemasını yanına alıp Bursa istikametinde yola revan oldu. Bursa'da aziz cedlerinin kabirlerini ziyaret edecekti. Yeşil Bursa'ya şanlar şereflerle girdi. O sırada Koca Mustafa Paşa, küçük vezir sıfatıyle hünkarın yanında bulunuyordu. Türbeleri bir bir ziyarete başladılar. Ziyaret sırası talihsiz Cem Sultan'a gelmişti. Padişah sandukanın başında derin düşüncelere daldı. Yüreğine sanki zehirli hançerler çakılıp kalmıştı. Amcası Cem'in çileli hayatı gözünün önünde billurlaştı. Basina neler gelmemisti ki, vatan topraklarını terk etmiş, kafirlerin azap diyarında son uykusuna dalmıştı. Cem Sultan, güzel vatandan, aziz topraktan uzakta, gündüzü olmayan hicran gecelerinde ne acılarla kıvranıp zari zari ağlamıştı. Ne mısralar söylemiş, fakat kimsenin yüreğini yumuşatamamıştı. Nihayet ecel rüzgarı can kandilini söndürmüştü. Ama nasıl söndürüş? Kuruyan dudaklarına bir damla su verecek kimsesi bile yoktu başında. Firkat şimşeğiyle yana yana vefasız dünyadan ayrılmıştı. Yavuz Sultan, babasıyla amcasının aralarını bozanın küçük vezir olduğunu düşünüyordu ve O'na haddini bildirmek niyetindeydi. Yavuz Selim Han'ın yüzünde damar damar gazap belirdi. İstanbul'a döner dönmez kükredi: _Tiz küçük vezirin camisi yıkılsın. Böyle bir adamın camisi de, imareti de İstanbul'a gerekmez, yerle bir edilsinler. Yavuz bu, kükreyişi gökleri titreten alem padişahı. Emrine kim karşı koyabilirdi ki….Lakin nedendi bu kadar öfke, başka birşey daha vardı içini yakan kavuran bir arayış, ama kime, nereye… Kama, kürek, balta alanlar yola koyuldu. Padişahın emriyle Koca Mustafa Paşa Camii'ni yıkmaya gidiyorlardı. Gürül gürül avlu kapısından içeri doldular. Sümbül Efendi hiçbir şeyden habersiz gibi toprak kazmakla meşguldü. Çapasını bir yana fırlatıp padişahın adamlarının yüzüne sakin sakin baktı ve dedi ki: _ Hayrola ne istersiniz? Sanki herkesin dili tutulmuştu. Şu sevimli Şeyhin hitabı ve bakışı gelenleri mecnuna döndürmüştü. Şeyhin mana dolu gözleri insanın ta ciğerine oklar yağdırıyordu. Mümkün müydü ona karşı durulsun? Padişahın adamları da karşı duramadılar ve izleri üzerine geri dönüp dediler ki: _ Biz o camiye elimizi süremeyiz. Bu söz, dalgalana dalgalana ta hünkarın huzuruına kadar vardı. Hem de cihanı titreten heybetli hünkarın. İsmi Yavuz'a çıkmış bir padişahın emri yerine getirilmesin. Bu hiç olacak şey mi ki? Ne var ki olanlar oldu, kimsecikler o dergaha kazma vurmaya cesaret edemedi. Hünkarın yüzünde celal şimşekleri öyle bir çaktı ki, görenler ak çiçekli söğüt dalı gibi titrediler. Hünkarın gür sesi kubbelerde çınladı: _ Tiz atımı hazırlayınız, o yeri ben kendim yerle bir edeyim!.. Ve öfkeyle atına atladı, yanına alacakalrını aldı. Rüzgar rüzgar uçarak Sümbül Efendi'nin dergahına vardı. Nazlı Sümbül'ün inciler dolu gönlüne Hakk, ilham yağmurunu yağdırmıştır bile. Sümbül Efendi derhal hırkasını sırtına, tacını başına giydi. Birkaç dervişiyle cami avlusunda beklemeye koyuldu. Şimşek şimşek gelen hünkar atının nal seslerini duyunca gözlerini kapadı. Yanık gönlünün diliyle: _ Ya Allah, ya Fettah, ya Cebbar! Diye inledi. Cihan padişahı Yavuz Selim Han, kapı önünde attan atladı, ok gibi ileriye fırladı. Yüzünde yine alevler oynaşıyordu. Küt küt yürüyerek birkaç adım atmıştı ki, hızı birdenbire kesiliverdi. Onu, olduğu yerde çivi gibi çakan neydi ki? Aşıklar ve dervişler niyaz duruşunda, başları yerdeydi. Dervişlerin ortasında ise dergahın şeyhi süt gibi beyaz sakalıyla ve arslan gibi dik başıyla Yavuz'a nazar ediyordu. Öyle bir nazar ki bu Allah'ın nazarıydı. Allah'ın gözlükleriyle bakıyordu Sümbül Sinan… İnsanın ciğerinin zarına işleyen bu bakışlar, taşların bile sinesindeki cevheri meydana çıkarıyordu. Kaldı ki Yavuz'un kalbini delmesin. Yavuz Sultan Selim Han daha fazla dayanamadı, usul usul yürüyerek Sümbül Efendi'nin önüne kadar vardı: _ Peki, dedi; yıkılmasın!.. Gelişimiz sizi ziyaret olsun!.. _ Ey devletlim dedi; padişahların ahdinin yerine getirilmesi gerekir. Hiç değilse ocakları yıksınlar, hünkar sözü vücut bulsun!.. Yavuz ne diyebilirdi ki: _ Öyle olsun, ey yol güneşi dedi. Aradığını bulmuştu artık, içini yakıp kavuran mürşidine kavuşma arzusuydu ve Onun bir tek nazarıyla sönmüştü gönlündeki yangın… Sırtından kendisine pek yakışan beyaz samur kürkünü çıkardı, hürmetlerin en güzeliyle Sümbül Efendi'ye giydirdi. _ Ey İsa nefesli Pir dedi. Bu kürk hoş bir hatıra olarak sizde kalsın. Ve Sümbül Efendi'nin huzurundan ayrıldı. Yarenleriyle beraber saraya davet etti. Ne var ki olup bitenlerden herkes hayretteydi. Dayanamayıp sordular: _ Ey devletli! Bu ne acayip bir iş, niyet ne idi, ne oldu? Yavuz Selim Han tatlı tatlı gülümsedi: _ Behey ademler! Bir adamın ki elini Hakk tutar, ona padişah gücü yeter mi? Bir adam ki sadece Hakk'tan korkar, padişah ona ne etsin? SOMUNCU BABA HAZRETLERİ Somuncu Baba adı ile anılan tasavvuf büyüğü Şeyh Ebû HâmÎdeddin-i AksarayÎ, Bursa'da ekmekçilik yapmıştı. Çevresinde çok sevilen ve sayılan bir kişi olan Somuncu Baba yaptığı ekmekleri satarak geçimini sağlıyordu. 1358 yılında Bursa'ya geldiği ve topraktan iki fırın kurarak ekmek yaptığı söylenir. Yaptığı ekmekleri alan bir daha almak istiyordu. Çünkü, bu lezzet başka hiçbir ekmekte yoktu. Somuncu Baba somunlarını yaparken kardığı hamuru Allah, Allah zikri ile pişiriyordu. Bütün Bursa halkı bu tadı başka hiçbir ekmekte bulamıyorlardı. Ne yazık ki, iki küçük fırında ancak 90 ekmek, oda zorlukla çıkıyordu. Bir merkebi vardı, Bursa sokaklarında sabah, akşam onunla ekmek satıyordu. Günde iki kez Bursa sokakları onun saçı sakalı ağarmış ve nurlu yüzü ile şenleniyordu. Ekmek ihtiyacı olmayan bile onun o kulağa hoş gelen sesini ve nurlu yüzünü görmek için sokağa fırlıyordu. -Somunlar, MÜ'MİNLER! Evet, Somuncu Baba Bursa sokaklarında mü'minlere ekmek satıyor, ekmeklerin mis gibi kokusu her yanı sarıyordu. Bu ara Emir Sultan Hazretleri de Bursa'da idi ve çömlekçilik yapmakta idi. Emir Sultan Hazretlerini babası şu sözlerle büyütmüştü. - Ey Oğlum! Resûl'ü babandan ve annenden daha fazla sevmelisin. Soyunla öğünmelisin, ağzından hiç yalan çıkmamalı. İlim öğrenmekte asla üşenmemelisin. Selam vermeden hiçbir topluluğa girmemelisin.! Emir Sultan'ın yaptığı çömlekleri de dervişler Bursa çarşılarında satarlardı. O çömlekle yapılan yemeklerin lezzeti başka bir kapta bulunmazdı. Bu iki ulu kişinin bu âlemde tanışması şöyle rivayet edilir: Somuncu Baba bir gün fırınlarının yanında duruyor ve ekmeklerin pişmesini bekliyordu. Başında yeşil bir sarık, sırtında nohudi renkte bir elbise olan genç bir adam geldi.elinde bir çömlek vardı,üstünde de bir kapak. - Selâmün aleyküm babam diyerek Somuncu Baba'nın yanına sokukldu. - Aleykümselâm, diyen Somuncu Baba,bu genç ziyaretçiyi şefkatli bakışlarla süzdü hiç konuşmadan tanıştılar. Somuncu Baba sordu: -Çömlekte aş var herhalde . Emir Sultan: -Evet baba'm, diye cevap verdi. Çömleği Emir Sultan'nın elinden alan Somuncu Baba: -Koyayım fırına, o da ekmeklerle pişsin, dedi. Fırının Kapağını açtı. Kürekle çömleği içeri sürecekti. Hayretle çömleğin fırına girmediği gördü. Bir, iki deneme, ama nafile. Çömlek fırından içeri girmiyordu. Döndü, sımsıcak bakışlarla Emir Sultan'ı süzdü. "Anladım" diye mırıldandı. -Bunu ancak sen koyabilirsin fırına.Buyur kendin sür. Emir Sultan saygı ile küreği aldı, fırına sürdü. Ama fırın buz gibiydi. Ateş yoktu. Hayret etme sırası Emir Sultan'daydı. Somuncu Baba rahatlatan bir gülümseme ile baktı Emir Sultan'a. Yumuşacık bir sesle: -Birazdan pişer, dedi. Mana aleminde zaten tanışıyorlardı. Zahirde de bu olay tanışmalarına vesile oldu. Somuncu Baba hem somunlarını satıyor, hem de öğrencilerine ders vermeye devam ediyordu. İlm-i ledun sahibi Somuncu Baba Bursa halkını İRŞAD ediyordu. Yıldırım Beyazıd zamanında Bursa'daki ünlü Ulu Caminin açılışı yapılacaktı. Emir Sultan, Yıldırım Beyazıd'ın kızı Hindu Sultanla evlenmiş, onun damadı olmuştu. Ulu Caminin açılış konuşması için Yıldırım Beyazıd damadı Emir Sultanı görevlendirdi. -Ulu Caminin açılışını sen yap, dedi. Yıldırım Bayezid Han bu ricada bulunurken biliyor du ki karşısında Rabbinin sevdiklerinden, dostlarından bir zat vardı. Bu da Yıldırım Bayezid Han'ın gözünde Emir sultanı damat olmasından çok daha öte mertebelere taşıyordu. Emir Sultan Besmele ile konuşmasına başlamak için hazırlanırken, durdu ve Allahu Teala'dan aldığı bir işaretle "Devrin Gavs-ı Azamı buradayken konuşma yapma yetkisi bizim değildir"diyerek, cemaatin içinde bir başka Allah dostunun daha olduğunu onlara bildirdi. İşte şimdi Yıldırım Han'ın gözleri bir başka ışıkla parlıyordu. Allah'ın o devirde yaşayan en yüksek mertebeye sahip evliyalarından biri oradaydı. Yıldırım Han, Allah dostlarına karşı olan sevgiyi ve saygıyı atalarından öğrenmişti. Biliyordu ki koskoca bir imparatorluğun temelleri evliyalarla birlikte atılmış, onlarla şekillenmişti. O mübareklerin duasıyla çıkıyordu her seferine, Allah için, Allah yolunda savaşıyordu. Damadının cemaate bildirdiği zat emin adımlarla ve büyük bir mütevazilikle minbere doğru ilerliyordu. İnsanlar ancak o an Somuncu Babanın Allah'ın ne büyük bir evliyası olduğunu öğrenebilmişlerdi. Somuncu Baba meraklı bakışlar arasında minbere çıktı ve cemaate, Allah'ın katında sahip oldukları ilimlere göre üç ayrı konuşma yaptı. Konu takvaydı,ön takva, ekber takva, bihakkın takvayı anlatıyor. Ön takvayı avam da anladı, havas da anladı, hass-ül havas da anladı, dedi. . Ekber takvayı havas da anladı, hass-ül havas da anladı, dedi. Sıra bihakkın takvaya gelince, bunu sadece hass-ül havas anladı, dedi. Somuncu Baba konuşmasını bitirince minberden iniyor. Avamdan, havastan, hass-ül havastan birer kişi Somuncu Babayı o akşam yemeğe davet ediyorlar. Ayrı ayrı yerlerde... Somuncu Baba hepsinin davetini kabul ediyor. Ertesi gün hass-ül havas diyor ki: -Dün gece Somuncu Baba bizdeydi, çok güzel sohbet yaptı. Havas diyor ki: -Nasıl olur, Somuncu Baba bizdeydi, sohbeti esas bize yaptı. Avam: -İkiniz de yanılıyorsunuz, Somuncu Baba bizdeydi, diyor. Günlerden cuma... Cuma ezanı okunurken Ulu Camiye Somuncu Baba üç kapıdan aynı anda giriyor. ruhları. O günden sonra da Somuncu Babayı gören olmamış. Yolu belirlenmişti, Hakk'tan yana yol tutmuştu. Hakk'ı dileyenleri Hakk'a kavuşturmak ve Osmanlıyı Nizamul Alem Osmanlı yapanları yetiştirmek üzere yollara revan oldu. DERYA ALİ BABA HAZRETLERİ Fetih ordusunun sakası…Kerametlerini o demde göstermiş namsız ve nişansız bir veli…Sene 1453…Fetih ordusu İstanbul surlarına kadar dayanmış ve İstanbul'un düğüm düğüm olmuş çözülmek bilmez kaderi açılmak üzere… Genç hükümdar kır atının üstünde heybet ve celâlletle haykırıyor, nur serpen ordu dalga dalga oradan oraya akıyor…Şehir neredeyse düştü düşecek…Köhne Bizans'ın bir solukluk işi kalmış. Askerin sevinci yüzlerde benek benek gezinip dururken, evet, bütün bu saadet gönüllerden taşarken hiç beklenmedik bir şey oldu.. Bütün bu sevinci gölgeleyen ve yüreklere zehirli hançerler gibi oturan bir haber dalga dalga yayıldı: -Fetih ordusu susuz kalmak tehlikesiyle karşı karşıya, kuyular boş, musluklar kuru, çeşmeler sessiz!. Kötü haber bir anda korkunç bir süratle her tarafı sardı ve nihayet Fatih Sultan'ın kulağına kadar geldi. -Ordu susuzluktan kırılacak!.. Genç hükümdarın yüzünde celal şimşeği yanıp söndü ve -Tiz varıp saka başını bana getiriniz!. Diye haykırdı. Nefes nefese bir koşuşmadır başladı.. Az sonra sırtında kırbası, hafiften beli bükülmüş, fakat yüzünde nurlar harelenen Ali Efendi genç padişahın huzuruna getirildi… Fetih ordusunun başbuğu telaşlı ve üzüntülüydü. Aksine Ali Efendi tebessümler yağdırarak genç hükümdarın güzel yüzüne nazar ediyordu. Artık bu kadarı da fazla idi.Fatih'in sabrı , kararı, iradesi elden gitmek üzereydi. - Ey sakabaşı olanlardan haberin yokmuş gibi duruyorsun! Ordu susuz kalmış, asker susuzluktan kırılmak üzere. Neden tedbir almazsın da bizi müşkül duruma düşürürsün, söyle neden? Sakabaşı Ali Efendi sanki Hızır'ın kutlu çeşmesine malik gibi bir tavırın içindeydi. Hiçbir şey olmamış gibi sakin ve güleçti: -Devletlü Padişahım, merak buyurmayınız, su çok! Fatih büsbütün öfkelendi: -Alay mı edersin sakabaşı? -Haşa sultanım!.. -Benim askerim susuzluktan kıvranıyor, bu ne biçim söz ki sen işin dalgasındasın! - İş bildiğiniz gibi değil devletlüm!. -Ben su istiyorum bre!.Sen hala konuşuyorsun Ali Efendi birden arkasını döndü ve sırtındaki kırbayı Padişaha göstererek tane tane konuştu: -Ben yalan söylemem sultanım!..Bakın istediğiniz kadar su…Bunun ile kaç orduyu sularım ben. Yeterki siz su isteyin!.. Genç hükümdar yerinden bir ok gibi fırladı. Fena halde öfkelenmişti. Elini su kırbasına takıp içine bir nazar etti… O da ne? Gözleri yuvalarının içinde fır fır dönüyordu. Çünkü gördüğü manzara akılları oynatacak derecede dehşetti. Kırbada sanki okyanus kaynıyordu. Bir değil, belki yüzlerce orduya yetecek su vardı..Belki gözlerim aldanmıştır diye düşündü…Tekrar tekrar baktı… Ali Babanın kırbası denizler misali çağlıyordu… Bu defa paşalara, vezirlere seslendi: - Tiz koşun ve siz de bakın!.. Paşalar ve vezirler tarifi imkansız bir merakla Ali Efendi'nin başına düştü. Kırbaya göz atan içeride deryaların kaynadığını görüyordu… Fatih Sultan'ın sesi yine gök gibi gümbürdedi - Bre nedir bu yaptığın? Ali Efendi neler olduğunu tek tek anlatmaya başladı.: - Ey alem Padişahı!.. Su işte burada. Fakat ben askere suyu doyumluk vermiyorum. Çünkü onlar cenk meydanında vuruşuyor ve terliyor. Diledikleri kadar su versem belki hasta olurlar ve zaferimiz tehlikeye girer.. Yüzünde hiç öfke eseri görülmeyen Ali Efendi, sözünü bitirir bitirmez sırtındaki kırbayı olanca kuvvetiyle yere vurdu. Herkez gözlerini hayret ve dehşetle açmış ona bakıyordu. Kırbanın düşüp parçalandığı yerde az sonra bir su, hem de coşkun bir su… Sanki toprak ağlıyor da gözyaşlarını fetih ordusunun ayaklarına sepiyordu… O dem oracıkta bir su pınar pınar çağlamaya başladı. Fatih Sultan Muhammed Han, sakabaşı Ali Efendi'nin kerametler sahibi mübarek bir zat olduğunu anladı ve ona: - Ne murad edersin ey derya Ali? Iste ki verelim!.. Derya Ali'nin bu dünya ile nesi olabilirdi ki…O tamamiyle gönlünü yüce Rabbine bağlamış, Hakkın zikriyle ömür nefeslerinin incilerini pırıldatmıştı. Bir başka sevdanın, bir başka aşkın deryasında gark olmuştu. O fetih ordusunda çarpışan nice Allah dostu vardı ki adı, sanı bilinmez ama onlar Allah yolunda Allah için kurmuş oldukları bu devletin her döneminde onu yükseltmek için çabalamışlar, ömür nefeslerini bu uğurda tüketmişlerdi. |
Osmanlının Manevi Sultanları _2 Şeyh Vefa Hazretleri Hz. Ali Bin Zeyd Emir Sultan Hazretleri ŞEYH VEFA HAZRETLERİ Fatih Sultan Mehmed Han, cihanlar dolu aşkın sahibiydi. Allah'ın veli kullarına karşı içinde muhabbet ırmakları çağlıyordu.. Hele mürşidi Akşemseddin'e bağlılığı dillerle anlatılacak gibi değildi..Ama gün geldi, Akşemseddin, İstanbul'u ve İstanbul'un Fatihini terk etti. Görevi devam ediyordu,Hakkı dileyenleri Hakka ulaştırmak amacıyla Allahu Teala'dan almış olduğu görevi yerine getirmek üzere Göynük'e gitti ve orada kaldı.. Kaldı ama, Fatih de onun hasretine dayanamıyordu. O cihanlar aydınlatan yüce pir gitmiş, İstanbul kendisine dar gelmeye başlamıştı. Sıkılan gönlünü kim feyiz ırmaklarıyla dolduracaktı? Yalnızlığın ızdırabını nasıl çekecekti?.. Genç ve dirayetli hükümdar günlerce düşündü Koskoca bir imparatorluk Allah dostlarından uzak nasıl idare edilebilirdi. Onlar olmasa bu devlet nasıl ayakta kalabilirdi. Fatih Sultan Akşemsettinin ellerinde şekillenmişti. Allah'ın ilmini ondan almaya başlamıştı, feyz ırmaklarını gönlüne ilk kez o çağlatmıştı.Hep mürşidinin izinde onun dedikleri doğrultusunda hareket etmeyi düsturu haline getirmişti. Şimdi bu kalp o nurlardan mahsun kalamazdı. .. Düşündü de bir çare buldu aklınca.. Aklına Şeyh Vefa geldi.. Niçin olmasındı? Onu çağırır, ondan nice gayb incileri elde ederdi.. Derhal bir yakınını Pir efendinin evine gönderdi: -Tez varıp Vefa Hazretlerine selamlarımı söyle.. Kendilerini sarayımızda görmekten saadet duyacağız!.. Padişahın adamı sokaklarda rüzgar rüzgar uçarak Vefa Pirin evine vardı. Ve kapının halkasını tutup çaldı: İçeriden bir velinin yumuşak sesi aksetti: -Kim o? Dışarıdaki aceleyle cevap verdi: -Padişahın adamıyım, pir efendiyle görüşmek ve onu saraya götürmek için geldim!.. Veli: -Bir dakika, dedi; Pir efendiye sorayım. Sizi kabul buyurursa ancak o zaman kapıyı açarım!. Ve koştu yüce pirin huzuruna, anlattı.. Pir düşünceliydi: -Koş dedi; benim namıma o adamdan özür dile. Bu davete icabet etmeyeceğim!.. Veli kapıya varıp pirin sözlerini bir bir anlattı.Padişahın adamı şaşkın, bir türlü aklı bu işi kavramıyordu.. Padişah davet etsin de gitme.. Hiç olur muydu? Burnundan soluya soluya sarayın yolunu tuttu. Gelip olanları tane tane anlattı.. Fatih'i kızacak, köpürecek, öfkelenecek sanıyordu. Ne var ki, koca sultan gülüyordu.. Büyüklük, ince gönüllülük, Hak anlayışı işte buydu.. Koca devletin koca reisi, zaferler kazanmış orduların başbuğu, ışıklar dolu gözlerini ufuklara dikip: -O gelmezse, dedi; biz onun ayağına gideriz!.. Artık sıra kendisindeydi. O arif kişiydi, kalkar gider, evinin eşiğinde boyun bükerdi.. Nitekim öyle de yaptı. Istanbul'un eğri büğrü sokaklarına koyuldu. Herhangi bir insan gibi tozlu yollarda gidiyordu. Yolu onu evinin kapısına kadar götürdü. Demir kapı yine kapalı idi.. Bahçede ne bir kul, ne bir can, ne bir nefes. Hiç kimsecikler yoktu.. Yüce Fatih bunun ne demek olduğunu anlamıştı.. Güzel yüzünde ızdırap çizgileri gezindi. Yaralı gönlüne bir hançer daha saplanmıştı.. Halbuki o yaralı ceylanlarla dönmüştü. Dinlenecek, derdini dökecek bir makam, sığınacak bir gönül arıyordu… Ne ki, güzellerin cefası da çok olurdu. Bu yola baş koyan her cefaya katlanmalıydı. Koca sultan nermin ellerini demir kapının parmaklarına takıp mırıldandı: -Ey Vefa, sende hiç vefa kokusu yok mu? Pir Vefa ise, indirilmiş hücre penceresinden manzaraya bakıyordu. Gözlerinde iki damla yaş vardı. O da pek mahzun olmuştu: Çağ açıp çağ kapayan hünkar boynunu büküp evden uzaklaştı. Fakat içindeki arzu ateşi büsbütün alevlenmişti.. Bu alevler dolu dünyada yaşamak ne kadar da zordu.. O günlerden birinde erenlerden biri dayanamadı: -Ey yüzü Ülker yıldızına benzeyen pirim, dedi; madem ki hünkarı görmek istemezsin, neden gelişinden rengin sararır, mahzun olur, gözyaşını tutamazsın Pir Vefa, aya benzeyen yüzünü ona tutup dedi ki: -Ah, çocuğum ah! Bilmezsin benimde onu görme arzum o derece fazladır. Lalkin Rabbimizin takdiridir ki bu onun imtihanıdır ve geçici bir müddettir . Allahu Teala'nın bundan muhakkak ki bir muradı vardır. Elbette koskoca imparatorluğu tek başına idare edemiyecektir. Allah ona onun dilinden öğretecek birini, zamanı gelince mutlaka gönderecektir, lakin şimdi bu yangındır, bu hasret onun imtihanı… HAZRETİ HALİD BİN ZEYD (EYÜP SULTAN HAZRETLERİ) O ki, İstanbul'un medâr-ı iftiharı, Nebîler Nebîsinin mihmendârı... O ki; Sahâbîler sarayının meşhur sultanlarından ve Peygamberler Peygamberinin bağrı yanık sevdalılarından biri... Medine'de dünyaya gelen Hazret-i Halid Bin Zeyd, Allah Resûlü'nden duyduğu bir söz üzerine İstanbul surlarına kadar gelmiş ve beka âlemine orada göçmüştür. Varlığın sebebi olan Cenâb-ı Peygamber (S.A.V) kâinatın merkezine îmân bayrağını dikmiş, insanları Rabbin birliğine davete başlamıştı... 13 sene Mekke müşrikleriyle pençeleşen Allah'ın Resûlü, nihayet Yüce Hakk'ın emriyle Medine yollarına düştü. Kâinatın Efendisi Medine'ye girdikleri zaman gördüler ki; şehir cıvıl cıvıl kaynamakta ve insanlar saadetle taşmakta... Güzel Medine'nin etrafı Evz ve Hazrec kabileleriyle çevriliydi. Her kabilenin reisi kendini yola atıyor, peygamber devesinin yularını tutup yalvarıyordu: -Ey Allah'ın Resûlü! Ey kokusu güzel Peygamber! Bize buyurunuz! Size yabancı olmayan, saygıdeğer, düşmanlarınızı tepelemeye gücü yeten ailemize misafir olunuz! Bize şeref bahşediniz... Mülkün Seyyidi olan Cenab-ı Peygamber kendilerini karşılayan bu vefakâr insanlara hitap ediyorlardı; - Deveyi kendi hâline bırakınız. Çünkü o memurdur, emir olunduğu yere gider; ona yol veriniz!.. Nebîler Nebîsini taşıyan Kusvâ isimli deve yürüyor halkı da peşinden sürüklüyordu. Bütün gözler hayretle açılmış, herkes heyecandan boğulur gibi olmuştu. Nihayet deve; döndü dolaştı ve ensârın büyüklerinden Ebû Eyyûb Hazretleri'nin hanesi önünde çöküverdi. Artık göklerin ötesindeki mânâyı getiren Allah'ın Resûlü orada kalacaklardı. Hazreti Halid (r.a) yaralı bir ceylan gibi koştu. Gözlerinin yaşı iplik iplik akıyordu. Sevinç ve saadet içinde sesini yükseltti: - Anam babam sana feda olsun, ey Allah'ın Resûlü! Buyurunuz, hanemize şeref veriniz!.. Hazret-i Halid, ensarın en ileri gelenlerindendi. Akabe biatında bulunmuş ve oracıkta Allah'ın Resûlü'nün mübarek elini tutarak ona biat etmiş ve İslâmiyet'e can atmıştı. Sadece kendi müslüman olmakla kalmamış, bütün kabilesini de İslâm dairesinin içine almıştı. İşte Cenab-ı Peygamber, şimdi kendi hanesindeydi. Âlemde böyle bir devlet kime nasip olurdu ki?.. Varlığın sebebi olan Hazret-i Peygamber ona dedi ki: - Ey Eba Eyyûb! Sendeki emaneti bize ver: Ebû Eyyûb hayeretle sordu: - O emanet nedir, ey Allah'ın Resûlü? - Bize ait bir mektup!.. Gerçekten de onda bir mektup vardı. Babadan evlâda intikal ede ede gelmiş, nihayet Ebû Eyyûb'un eline geçmişti. Bu mektup; Tüban Ebû Keris Es'ad isminde biri tarafından yediyüz sene evvel yazılmıştı. Kâinatın Efendisinin şan ve şerefini belirtiyor ve Ona îmân ediyor, şöyle diyordu: - Ben, Hazret-i Ahmed'in Allah tarafından gönderileceğine kesin olarak kanâat getirdim! Ömrüm, onun ömrüne yetişseydi, muhakkak Ona yardımcı olurdum. O günden sonra kâinatın Efendisi, yedi ay boyunca Hazret-i Halid'in evinde kaldılar. Ebû Eyyûb ve zevcesi; Hazret-i Peygamber'in bütün hizmetlerini aşk ve şevk içinde yapıyorlardı. Gönlü eşsiz incilerle dolu yüce sahâbî, Nebîler Nebîsinin bütün gazalarına iştirak etmişti. Allah Resûlü'nün öteler âlemine geçişlerinden sonra da İslâm ordularında yer aldı ve durmadan kılıç salladı. Allah'ın Resûl'üne karşı o kadar candan bir muhabbet taşıyordu ki, bu aşkın kanatlarını saymaya sayılar kâfi gelmez... Ve kâinatın Efendisinin şanlar şerefler dolu hayatı son bulmuş, cennetteki ebedî saraylarına gitmişlerdi. Onun gidişi Ebû Eyyûb'un yüreğine sanki mızrak gibi saplanmıştı. Gözleri bulut gibi yaş döküyor, gönlü alev alev yanıyordu. Fakat Peygamberler Peygamberi bu dünyadan ayrıldı diye Ebû Eyyûb'un görevi bitmiyor, asıl mukaddes vazife bundan sonra başlıyordu. Nihayetsiz olan mülkün seyyidi ve Kevser havuzunun sahibi Yüce Peygamberden; "İstanbul fetholunacaktır! Onu fetheden emir ne güzel bir emir, onun askeri ne güzel bir askerdir!.." müjdesini duymamış mıydı? O hâlde duracak zaman değildi. Son nefesine kadar bu ilâhi müjdenin gerçekleşmesi için gayret göstermeliydi. Ebû Eyyûb (r.a), gözlerini yeni ufuklara dikmişti. Peygamber Aleyhisselâm'dan sonra İslâm devletinin başına geçen halifeler devrinde de cihad ordularında yerini almıştı. Hazreti Ebû Eyyûb-el Ensarî'nin gönlü, çırpınan bir alev gibiydi. Fetih güneşinin ışıklarını görmek istiyordu. Toprakların her zerresini bir ikbâl yıldızına çevirecek olan fetih, elbette gerçekleşecekti. Çünkü kâinatın hilkat sebebi Yüce Peygamberimiz buyurmuştu ki: "Allah, Rum Konstantiniyye'sini (yani İstanbul'u) mü'minlere tesbih ve tekbirlerle açmadıkça, kıyâmet kopmaz!.." Artık güzel İstanbul'un surlarına toslamanın zamanı gelmişti. Hicretin 52. senesi, İslâm ordusu harekete geçti. Denizleri kaynata kaynata yoluna devam eden İslâm ordusu, tâ İstanbul surlarına kadar gelip dayandı. Surların çevresinde müthiş bir cenk başlamıştı. Savaşın devam ettiği günlerde Hazret-i Halid'i amansız bir hastalık yakalamıştı. Artık ölüm yatağındaydı. Ordunun başkumandanı Yezid, derhal onun huzuruna koştu ve dedi: - Bir arzun var mı Ey Eyyûb'ün babası? Hazret-i Halid (r.a), kuruyan dudaklarını dili ile ıslatıp tane tane cevap verdi: - Ben ölür ölmez; beni alıp tâ ilerilere, surların dibine varıncaya dek götürünüz ve oracıkta toprağa veriniz... Kabrimin üzerinde atlarınızla yürüyüp dümdüz yapınız. - Ya Halid! Bunu ne maksatla yapmamızı istiyorsun? - Maksadım odur ki; İstanbul'u fethe gelen İslâm orduları gayrete gelsin ve benim kabrimin, surların dibinde olduğunu bilsin. Bu onlara şevk ve cesaret verecektir... Peygamber sancaktarı Hazret-i Halid (r.a), daha fazla konuşamadı... Îmân dudakları bir yay gibi gerildi, kelime-i tevhidi heceleyen sesi birden kesildi. Şanlı sahâbî, artık bekâ âlemine açılan kapıdan adımını atmıştı. Zaman ırmağı durmadan akmıştı. Takvimler 1453'ü gösteriyordu. Hazret-i Halid (r.a) İstanbul surlarının dibinde yatalı 784 sene olmuştu. Türk-İslâm ordusunun başında bulunan genç hükümdar Fatih Sultan Mehmed, mürşidi Akşemseddin Hazretleri'nin işaretiyle, 28 Mayıs gecesi yaptıkları genel bir hücum sonunda Bizans'ın elinden İstanbul'u almıştı. Peygamberler Peygamberinin ilâhi müjdesi gerçekleşmiş, Fatih yıllardır özlemini çektiği zaferi elde etmişti. Genç padişahın işi henüz bitmemişti. Sultan; sahâbînin surlar dibinde yattığını biliyordu. Fakat mübarek kabir neresiydi? Türk, İstanbul'u yapmaya oradan başlamalıydı... El uzatıp başvuracağı biri vardı. Hemen yüzü aydınlandı. Ak Şeyh'in çadırına koştu. Gönlü inciler dolu büyük velî, Fatih'in iki elmas kılıç gibi ışıldayan gözlerine hayran hayran baktı ve gülümsedi: - Devletlim, yine neyiniz var? Fatih Sultan, ışık dolu gözlerini yere eğdi ve dedi: - Sevgili Pirim! Ebû Eyyûb-el Ensarî'nin kabrini bulmanı istiyorum!.. - Güç bir şey istiyorsunuz Sultanım! -Allah'ın izniyle sizin çözemediğiniz bir düğüm olamaz! -İnşaallah size karşı mahçup olmam! -İnşaallah! Yüce mürşidin gözlerinde ışıklar yanıp sönüyordu. Fezâlar kadar derin gözlerini bir noktaya dikmişti... Dervişlerine emir buyurdu: - Seccademi şu noktaya seriniz! Emir aynen yerine getirildi. Ak Şeyh, derin bir vecd içinde namaza durdu. İki rekât namaz kılıp selâm verdi. Tekrar secdeye kapandı. Göz ırmağı yine akmaya başlamıştı. Hem hıçkırıyor hem de Yüce Allah'a yalvarıyordu. Bir süre sonra o has incinin başı yerden doğruldu. O derin gözleri, ağlamaktan kırmızı yakutlara dönmüştü. Fatih Sultan derhâl koştu, mürşidinin ellerine sarıldı. Ak Şeyh'in îmân dudakları kıpırdadı: - Hünkârım! İlâhi hikmete bakınız ki; seccademizi Hazret-i Halid (r.a)'ın kabri üzerine sermişiz. Hemen bu noktayı kazsınlar!.. Talebelerden üç kişi ileriye fırladılar. İşaret edilen yere kazmayı vurdular. Kazma savuranlardan biri de Fatih Sultan'dı. Az zaman sonra toprağın bağrı deşildi. Kazmaların dişleri somadaki mermerden yapılma bir taşa değince madenî bir ses duyuldu. Alıp baktılar. Mermer üzerinde kûfi yazı ile: "Hâzâ kabri Ebû Eyyûb-el Ensarî!" yazıyordu. Fatih ve dervişlerinin tekbir sesleri birden ufukları tuttu. Hazır bulunanlar derhâl secdeye kapandılar. İşte böylece yüce sahâbînin kabri bulunmuş ve İstanbul'un fethi tamam olmuştu. Cihan padişahının İstanbul'da temelini attığı ilk binalar, Eyüp Sultan türbesi ve camisi oldu... Artık Eyüp Sultan'sız bir İstanbul düşünülemez... EMİR SULTAN HAZRETLERİ Anadolu'yu aydınlatanlardan... İç gözlerine hikmet sürmesi çekilen Hak kahramanlarından... Asıl adı Mehmed Şemseddin. Babaları Seyyid Mehmed bin Ali... Bir zamanların irfan beldesi Buhara'da dünyaya geldi.. Fakat asıl adıyla değil de "Emir Sultan" olarak şöhret buldu ve öyle tanındı... Bursa deyince akıllara ilk gelen Emir Sultan'dır. Çünkü Bursa'ya manevî gıdaların salkımını veren O büyük Velî'dir. Emir Sultan, yeni yepyeni ve taptaze bir toprakta mekân tutmak üzere Orta Asya'dan Anadolu'ya akan Türk boylarını mayalamak gayesiyle, Horasan illerinden kopup gelmiştir... Nesepleri tâ Hazret-i Ali'ye, ondan da Allah'ın Sevgilisi Cenâb-ı Muhammed (S.A.V)'e uzanmaktadır.. Yani seyyidler kolundan... Buhara'da bulunduğu günlerden birinde bir gece bir rüya gördü. Kâinatın Efendisi, onu Medine'ye çağırıyordu. Derhâl hacılar kervanına katıldı ve mukaddes beldenin yolunu tuttu... Yolları eline dolayıp gece gündüz bir su gibi aktı. Ve nihayet peygamber şehri Medine'ye vardı... Gönlü tıpkı alevler gibi çırpınıyordu.. Gözleri şebnem damlası yaşlarla doluydu.. Büyük ceddini, Allah'ın biricik sevgilisini ziyaret edecekti. Saadetin bundan büyüğü olur muydu? Medine'nin kıvrım kıvrım uzayan sokaklarında ağır adımlarla ilerliyordu... Dili de hep inciler saçıyor ve diyordu ki: - Ey cihanın kıblesi! Ey eşi bulunmaz tek inci! Ey Arabın ve Acemin medâr-ı iftiharı; selâm sana!.. O; bu ulvî düşünceler içinde çağlayıp dururken, hacılar kafilesi de menzilinde varıp konaklamıştı. Herkes kendine bir yer bulup yerleşmişti. Ne var ki, Emir Sultan ortada kalıvermişti.. Çaresizlik içinde çırpınırken seyyidlere ait bir odayı boş görerek oraya doğru yürüdü. Biri hemen karşısında duvar gibi durdu ve dedi ki: - Ey ahbap, nereye? Emir Sultan böyle bir şey beklemiyordu. Boyun büktü, tatlı tatlı gülümseyerek: - Bana mı soruyorsun? Adam öfkelendi: - Burada senden başka yabancı olmadığına göre, elbet sana söylüyorum1 - Yabancı olduğum doğru! Fakat bu hücreyi boş gördüm de onda konaklamak istedim! - İşte ben de onu anlatmak istiyorum zaten. - Ne gibi? - Bu hücre seyyidlere mahsustur. Hiç zahmet çekip buraya yerleşmeye kalkma.. - Benim seyyidlerden olmadığımı nereden biliyorsun? - Şu başındaki acaip külâh, sırtındaki hırkayla mı seyyidlerden olduğunu iddia ediyorsun? - İş külâh işi değil gönül işidir. Hiç kimse sırtındaki elbiseye göre kıymet kazanmaz. - Uzun ettin ama yabancı! Artık al başını git de buraya biz yerleşelim!.. Hem senin seyyid olduğuna kim şehâdet eder ki? - Allah'ın Resûlü şehâdet eder: Adam duyduğu bu söz karşısında şiddetle sarsıldı ve haykırdı: - Ne dedin, ne dedin? Emir Sultan yine tatlı ve yumuşak bir edâ ile cevap verdi: - Allah'ın Resûlü şehâdet eder, dedim İsterseniz yüksek huzuruna gidelim. Ve kendisine selâm verip; "Ey ceddim!" diye seslenelim. Hangimize: "Oğlum!" der ve selâmımızı alırsa o seyyidlerin seyyidi ve reisi olsun. Kabul mü? -Kabul! Bunun üzerine seyyidlerden olduklarını iddia edenler, cihan sultanının mübarek ravzasına bile gitmeden sadece yüzlerini türbeden tarafa çevirip selâm verdiler: - Esselâmü aleyke ya ceddi!.. Nefes almaktan korkarak sessizce gelecek cevabı bekliyorlardı. Ne var ki, mübarek türbeden hiçbir nidâ yükselmiyordu.. Herkes sıra ile selâm verdi.. Hayır! Yine cevap yoktu.. Sıra Emir Sultana gelmişti. Büyük bir aşk ve vecd içinde ayağa kalktı. Yumuşak ve tatlı bir sesle Kâinatın Efendisine selâm verdi: - Esselâmü Aleyke ya ceddi!.. Emir Sultan Hazretleri'nin yüzünde ışıklar yanıp sönüyordu. Derken mübarek türbeden bir nidâ yükselmeye başladı: - Ve aleykesselâm ya veledi, ya Seyyid Muhammed Buhari!.. Bu tecelli karşısında herkes yıldırım çarpmış gibi dondu. Hakir gördükleri; külâhına, cübbesine, kılığına göre hüküm verdikleri şu derviş işte gerçekten seyyiddi.. Birden herkesi bir hıçkırıktır tuttu. Gözler yaşlarla doldu ve hep bir ağızdan haykırdılar: - Essalâtü vesselâmü aleyke ya Resûlallah!.. Sonra Emir Sultan'ın önünde boyun büktüler eline eteğine sarılıp af dilediler. Emir Sultan gönül eriydi. Hepsini de hoş gördü ve onlara hayır dualarda bulundu... Aşk ve istiğrak içinde günlerini geçiriyordu Emir Sultan. Gönlüne fezâ pınarlarından nurlar akıyordu. Allah Resûlü'nün mübarek kabrine yüz sürdükçe dünyası da değişiyordu, ömrü de... Bir geceydi.. Yatağına uzanmış uykunun yumuşak kanatlarına kendini bırakmıştı.. Rüyasında Allah Resûlü'nü gördü.. Rahmet Peygamber Hazret-i Ali'yi de huzuruna almıştı. Kendisine gülümseyerek bakıyorlardı. Allah'ın yenilmez arslanı Hazret-i Ali ona nazar etti ve dedi: - Ey oğlum! Sana burada mekân tutmak yok! Hak tarafından ceddin Cenâb-ı Muhammed'in yolunu ehl-i İslâm'a göstermen için vazifeli kılındın! Rum'a gidecek, halkı irşad edeceksin. Senin önünde ilerleyen nurdan üç kandil belirecek. O kandiller hangi yerde gözden kaybolursa, orayı kendine mekân tutacak ve ebedî olarak orada kalacaksın. Mezarın dahî orada olacaktır. Emir Sultan hayretler içinde yatağından fırladı. Etrafına nazar etti, hiç kimsecikler yoktu.. Damarında sanki hicran alevleri dolaşıyor, yüreğine ızdırap damlaları akıyordu. Kendisine yol görünmüştü. Artık Medine'de kâinatın biricik yaradılış sebebi ve Allah sevgilisi Cenâb-ı Ahmed (S.A.V)'in miskler kokan toprağına yüz süremeyecekti. Hani peygamberler peygamberinin nazlı kızı Hazret-i Fatıma-i Zehra (radıyallahü anha) ne güzel demişti: "Hazret-i Ahmed'in toprağını koklayan, zaman boyunca misk kokusu alması ne gam!.." Ayrılık ona acı veriyordu. Ne var ki ayrılmalarını isteyen de mübarek ceddi idi.. Bu ızdırap veren düşüncelerden bir müddet sonra sıyrıldı. İçine yepyeni bir heves doldu. Rum diyarına gitmek hevesiyle güvercinler gibi çırpınıyordu. Derken yola revan oldu.. Yine uçsuz bucaksız çöllerdeydi. Rüyada gördüğü üç nurânî kandil, yine gözlerinin önünde titreşiyordu.. Hiç vakit geçirmeden titreşen kandillerin gösterdiği istikamette yürüyüşe geçti.. Ve nurânî kandiller Yeşil Bursa'ya kadar pır pır yanarak ona yol gösterdi. Bursa'ya adımını atar atmaz da gözden kayboldu. Demek ki Emir Sultan'ın mekân tutacağı toprak burasıydı. Burada mekân tuttu... Gökler ülkesinin yıldızları, dergâhının damını öpmeye başladı.. Ve artık Bursa'ya göklerin gözünden çiğ taneleri düşüyordu.. Ay yüzlü pir Bursa'ya geldiklerinde, Yıldırım Bayezid, Rumeli fethinde bulunuyordu. Türk akıncıları yeni bir zafer elde etmişler, fetihten dönüşte Edirne'de konaklamışlardı... İlâhi tecelliye şimdi bakınız ki; Yıldırım Bayezid Han'ın huri yüzlü güzel kızı Hundi Sultan'a saadet devletinin kapısı açılıyordu. Bir gece rüyasında Allah'ın Resûlü'nü gördü... Kâinatın Fahri ona emir buyurdu: -Ey güzel kız! Seyyid Muhammed Buharî ile evlen! O benim oğlumdur! Bir gün daha nihayetlendi ve ertesi gün Hundi Sultan yine odasına çekilip yatağına uzandı... Güzel olduğu kadar da tevazu ve ahlâk sahibi olan Hundi Sultan, uykunun kollarındaydı. Ve yine aynı rüya. Bu defa da kendisine şöyle buyuruyordu Rahmet Peygamber: - Muhammed Buhari ile hayatını birleştir. Azîz ve Celîl olan Allah'a yalvardı: - Ey Rabbi Rahîmim... Bu rüyada geçen hadiseden Seyyid Muhammed Buhari'nin haberi var mıdır? Haberi yoksa onu bundan haberdar et.. Sabah olur olmaz hizmetçisini huzuruna çağırdı ve ona dedi: - iki gecedir üst üste aynı rüyayı görüyorum, var Emir Sultana olanları anlat. Bu rüyadan o da haberdar mıdır bileyim? Hundi Sultan'ın cariyesi derhâl Emir Sultan'ın kapısına vardı ve kapıyı fiskeledi. Emir Sultan da geleni bekliyordu. Kapıyı açıp dedi ki: - Var hanımına söyle, bu husus bizim de malûmumuzdur! Hundi Sultan olanları işitince: "Takdir-i İlâhi bozulmaz! Bu hâlden herkesi haberdar etmeliyiz" diyerek rüyasını saray halkına anlattı. Neticede iki sultanın nikâhları kıyıldı fakat, kötü huylu kişiler derhâl Yıldırım Bayezid'e haber uçurdular: - Sultan kızınız hoca kılıklı biri ile evleniyor! Yıldırım Han fena hâlde öfkelendi, vezirlerinden Süleyman Paşa'yı huzuruna çağırıp kükredi: - Paşa! Kendi kapı halkından kırk kişi al ve birçok sipahi ile beraber Bursa'ya git, Emir Sultan denen kişiyle Hundi Sultan'ın başlarını koparıp bana getir! Çabuk davran! Süleyman Paşa Edirne'den yola koyuldu. Ardında sipahiler ve silahlı 40 cengâver.. Yeşil Bursa'ya gelip kaplıca tarafında bir yere kondu... Hâle bakınız ki; birden 40 yeşil ok belirdi ve gelen askerlerin yüreğine saplandı. Süleyman Paşa ölür, diğer cengâverler yerlere serilir de artık bu işin üstüne gitmek olur mu? Paşanın ve askerlerin başına gelenleri duyanlar hemen geriye döndüler ve rüzgâr gibi uçarak Edirne'ye vardılar; Hükümdarın huzuruna çıkıp: "Ey Devletli Hükârım" dediler; "Emir Sultan'a kılıçlarımız işlemedi ve kumandanımız da öldü..." Yıldırım Beyazıd kaşlarını çattı. Yüzünde fırtınalar geziniyordu. Ne yapacaktı şimdi? Derhâl Bursa kadısına bir name gönderdi. Bursa kadısı Molla Fenarî ona, Emir Sultan'ın yüce bir şahsiyet olduğunu kerametler sahibi bulunduğunu ve Nebîler Serverinin bir işareti üzerine Bursa'ya geldiğini anlattı. Yıldırım Han hata işlediğini anlamakta gecikmedi... Bursa'ya tekrar bir adamını gönderdi ve Emir Sultan'dan özür diledi... Böylece padişah kızı ile Seyyid Muhammed Buharî evlenmiş bulunuyorlardı. İKİ SULTANIN KARŞILAŞMASI Emir Sultan Buhara'dan kalkıp Bursa'ya geldiğinde, Bayezid Han Macaristan üstüne yürümüş bulunuyordu. Türk akıncıları düşmanı ot gibi biçerek ilerliyorlardı. Macaristan'ın büyük bir kısmı Türklerin eline geçmişti. Ne var ki, asıl merkez fethedilmemişti. Padişahın cengâverleri kelle koltukta surlara tırmanıyor, Allah Allah nidâlarıyla gökleri inletiyordu. Bir sabahtı.. Güneş ak tepeli dağlar ardından gülümsemeye çalışıyordu. Birden hiç kimsenin ummadığı bir şey oldu. Kale kapısı ardına kadar açılıverdi. Padişah akıncıları açılan kapıdan coşkun seller gibi içeriye aktılar... Bu sırada da Yıldırım Bayezid kale kapısını açanı gördü. Gördü ama onu tanımıyordu... Bir müddet sonra da o esrarengiz adam ortadan kayboldu. Kale muhafızları ellerindeki silahları atıp toptan teslim oldular. Ve kale fethedildi. Yıldırım Han kale kapısını açan adamı düşünüyordu: "Ey gaziler" diyordu, "kim bu adam?" Cevap verdiler: - Bilmiyoruz Devletli Hünkârım... - Her tarafı arayınız ve onu bana bulunuz! - Ferman sizindir Sultanım! Paşalar, vezirler akıncı beyleri ve herkes o meçhul adamı aramaya koyuldu... Ne var ki, ondan bir iz bile bulamadılar. Artık sultanın da ümidi kalmamıştı. İçini saran hasret ateşiyle kıvranıp duracaktı. Kim bilir belki ilâhi takdir onları bir yerde yüzyüze getirirdi. Padişahın elde ettiği zaferi müjdelemek üzere Bursa'ya atlı öncü birlikleri gönderildi. Bütün Bursa halkı sevinç çığlıkları atarak ve Allah'a şükrederek sokaklara döküldü. Muzaffer orduyu karşılamak için devlet büyükleri de halkın arasına karışmıştı. Devlet ricalinin arasında Emir sultan da bulunuyordu.. Yıldırım Han'ın ordusu cenk türküleri ve tekbir sesleri arasında Bursa'ya girdi Padişahın gözleri sıcaklıkla doluverdi... Çünkü kale kapısını açan meçhul adamı görmüştü. İşte devlet ricalinin arasındaydı. Derhâl atından yere indi ve birkaç adım attı: - Engiros kalesinin kapısını bana açan sensin değil mi? Emir Sultan Hazretleri'nin dudakları bir yay gibi gerildi. - Evet, bu fakirdir.. Yıldırım Han kollarını açıp onu kucakladı. Birbirlerinin ellerini öptüler ve böylece tanışmış oldular.. Emir Sultan dergâhına, padişah da sarayına yürüyüp gitti.. |
Mevlâna Celâleddin-i Rumî Hazretleri Merkez Efendi Hazretleri Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri MEVLÂNA CELÂLEDDİN-İ RUMÎ HAZRETLERİ O ki; irfan semâsının yıldızı, hakikat ufkunun batmaz güneşi... O ki; aşk denizinin en parlak incisi, muhabbet kervanının başı, Hak dostlarının gözünün nûru... İç gözlerine ilâhî hikmet sürmesi çekilen ve bir ömür boyu okyanuslar gibi çağlayan eşsiz velî... Belh şehrinde cihan toprağına bir çiğ tanesi gibi düştü...Onun doğumu her tarafta çiçek bayramları gibi karşılandı. Aşk incisi Mevlâna, Hüseyin Celâleddin-i Hatibî'nin oğlu, Sultânü'l Ulemâ Muhammed Bahâeddin Veled'in sülbünden dünyaya geldi... Sanki bir top inciden meydana gelmiş, her azasından nur ve ışık fışkıran, bakışı insanın içini yakan ay yüzlü bir çoçuktu... Çok sevdiği babasının vefatından sonra Mevlâna Hazretleri, kendisini tamamen ilim yoluna verdi. Gece ve gündüzlerini ibadetle zikirle ihya eden Mevlâna, Halep ve Şam'a kadar uzanıp, nice mürşidlerden irfan incileri elde etti. Ciddî bir tahsilden sonra memleketine geri döndü. Artık tefsir, hadîs, fıkıh, usûl ve kavaide tamamen vâkıf, yüksek bir âlim olmuştu. İsmi dillerden düşmüyordu. Gün geçtikçe etrafındaki halka genişliyor, ilme susayanlar onun pınarından kovalarını dolduruyorlardı. Birgün.... Mevlâna Hazretleri, medresesinden çıkmış, geyik bacaklı bir ata binmiş evine gidiyordu. Ardından bir sürü talebe ve bağlıları... O ağır ağır yol alırken bir çift göz de uzaktan onu süzüyordu. Tabiî ki Mevlâna'nın bundan haberi yoktu. Ansızın hiç tanımadığı bir adam kendisini sokağın ortasına attı ve atının dizginlerine yapışıp haykırdı: - Ey Müslümanların Efendisi! Söyle bana Allah'ın Resûlü mü daha büyüktür yoksa Bâyezid-i Bistâmî mi? Mevlâna bu haykırışın ve bu sualin dehşetinden atın üstünden düşecek gibi oldu. Yüzünde hayret çizgileri şimşek gibi gezindi. Bu nasıl bir sualdi böyle? Birden rengi sapsarı kesildi, dudakları şiddetle büzüldü. Fakat çabuk toparlandı; gökler kadar mavi ve derin gözlerini bu garip adama çevirip: - Ey adam, sen neler söylüyorsun? Bâyezid ümmetten bir kimsedir; Allah'ın Resûlü ise âlemlerin ve âdemlerin efendisi. O'nun yanında Bâyezid kim olabilir ki? Şems-i Tebrizî'den başkası olmayan bu garip adam daha hiddetle bağırdı: - Ya niçin peygamberler peygamberi her an: "Biz seni lâyıkıyla bilmedik Yâ Rabbî" dediği hâlde Bâyezid: "Ben noksandan beriyim ve şanım pek yücedir." diyor. Öyle biri, böyle bir sözü ne hikmetle söylemiş? Mevlâna'nın dudakları bir yay gibi gerildi. - Çünkü, Nebîler Nebîsinin mübarek kalbi sahili bulunmaz bir denizdir. Ona ne kadar aşk ve marifet ırmakları aksa hepsini ihata eder ve ziyadesini isterdi. Halbuki Bâyezid, susuzluğunu bir damlayla giderir ve daha fazlasına tahammül edemeyerek taşar ve bu coşkunlukla öyle söylerdi. Kâinatın Efendisin'nin kalbi fezâ kadar derin olduğu içindir ki, her an daha büyük tecellileri bekler, hiçbir derecede kalmaz, daima biraz daha yakınlık dilerdi. İşte bu sözlerdeki hikmet tamamıyla bundan ibarettir. Mevlâna Celâleddin-î Rûmî'yi can kulaklarıyla dinleyen Şems, birden yıldırım çarpmış gibi titredi. Bu sözler ruhuna şimşek şimşek inince bir acayip oldu ve müthiş bir ceryana kapıldı. Gönlünün derinliklerinden gelen bir hisle müthiş bir nâra attı: "Allah!" diye haykırdı ve oracıkta yerlere serilip kaldı. Mevlâna derhâl atından inip Şems'in başını kucağına aldı. Ne var ki; Şems bir türlü kendine gelemiyordu. Şems'in başı dakikalarca Mevlâna'nın kucağında kaldı. Ve sonra usul usul gözlerini açtı. Gözlerinin içinde okyanuslar kaynıyordu. Bir tutam aşk kıvılcımını Mevlâna'nın gönül ocağına attı. Mevlâna, eğilip onu alnından öptü ve elinden tutup doğruca evine götürdü. Şimdi ikisi de çırpınan alev gibi dalgalanıyorlardı. Mevlâna'da coşkun bir zevk ve çağlayan bir aşk başlamıştı. Kendisini Allah'a daha çok yaklaştıracak irfan ehlini, hikmet denizinden nice damlalar alacağı mürşidini bulmuştu. Uçan güneş gelip koynuna girivermişti. Artık bir ömür boyu aşk ve îmânla çağlayıp duracaktı. Hazretî Mevlâna'nın havuz kenarında oturduğu bir gündü... Yanında birtakım kitaplar vardı. Derin düşüncelerin denizinde akıl gemisini yürüttüğü bir andı ki, birden Şems göründü ve sordu: - A yol eri, bunlar ne cins kitaplar? Mevlâna cevap verdi: - Bunlara dedi-kodu derler! Şems-i Tebrizî'nin gözlerinde müthiş bir ışık belirdi. Pençesini bu kitaplara taktı ve kavradığı gibi havuza, suların ıslak tenine atıverdi. Mevlâna Hazretleri, tarifi imkânsız bir telaşa düştü, yüzü ıstırap çizgileriyle damar damar gerildi ve gayr-i ihtiyari bağırdı: - Ey benim güneşim, ne yaptın? Bunlar bana atalarımdan kalmış şeylerdi. İçlerinde çok faydalandıklarım da vardı. Vah ki, vah bana! Şems Hazretlerinin dudaklarında çiçek çiçek bir tebessüm belirdi. Sadef parmaklarını havuza doğru çevirdi ve oynatıverdi. Kitaplar birden kanatlanmış kuş gibi gelip Şems'in avucunda eski hâlini aldı. Hiçbirinde en ufak bir eksiklik ve ıslaklık eseri yoktu. Mevlâna hayran hayran baktı ve haykırdı: - Ey hayat ışığım, bu ne hâldir? Şems deniz deniz çağlayarak anlattı: - Buna da zevk ve halet derler; ya sende bundan eser var mı? Mevlâna boynunu büküp mırıldandı: - Ne gezer!... O andan itibaren Mevlâna'nın gönlüne bir başka ateş düşüverdi... Şems'in etrafında bir pervane gibi dönmeye başladı. Aşk denizinin dalgaları Mevlâna'yı sahili bulunmaz bir okyanusa itmişlerdi. Onda artık dur durak yoktu. Bir gün, Hazret-i Mevlâna aşıklarından birine dedi ki: - Hazır ol bu gece sana geleceğim! O da gönül gönül çırpınarak: "Ah yüce sultanım, beni ihya edersiniz!" dedi. Ve bu müjdenin verdiği sevinçle elde avuçta nesi varsa hepsini dağıttı. Gönüller sultanı gelecek, belki bir an dinlenmek ister diye güzel bir yatak hazır etti. Çünkü Mevlâna gece gündüz ak çiçekli bir gül dalı gibi titriyordu. Kâbe mumu gibi yanıyor, ney'ler gibi inliyordu. Mübarek vücudu incele incele gümüş tellerine dönmüştü. Akşam oldu. Mevlâna, Siraceddin'in evine vardı, içeri girdi ve dedi: - Siraceddin, sen bana bakma git yat! Siraceddin ne yapabilirdi ki? Baş kesip "eyvallah" dedi. Hazreti Mevlâna namaza durdu. Yüce Rabbin huzurunda adeta kendinden geçti. Sabah ezanları gök kubbeyi çınlatmaya başladı. Siraceddin bütün gece yatağında dönüp durdu. Belki şimdi bitirir diye düşünüyordu. Ne var ki, Mevlâna hâlâ Yüce Rabbinin huzurundaydı. Başı kesik bir mum gibi geceler boyu yanmıştı. Artık Siraceddin dayanacak gücü kendinde bulamadı ve dedi: - Sultanım, sabahlar oldu; bir nefes olsun dinlenin! Mevlâna, îmân aynası berrak yüzünü Siraceddin'e döndürdü, elini uzatıp sırtını okşadı: - İyi ama, eğer biz de uyursak bu kadar uyuyana kim deva eder? Aşk sultanı Mevlâna, çocukların bile gönlünde taht kurmuştu. Çocukları ve fakirleri çok severdi. Sokaktan geçecek olsa bütün çocuklar peşine takılır, elini öpmek için sıraya girerlerdi. Bir gün yine bir sokaktan geçiyordu. Onu gören çocuklar ceylanlar gibi sıçradılar. Koştular, elini eteğini öpmeye koyuldular. Oyun oynayan çocuklardan biri ona seslendi: - Dur ey Hüdavendigâr! İşte oyunum bitiyor. Bitsin de ben de elini öpeyim! Hazret-î Mevlâna olduğu yerde çakılıp kaldı. Dakikalarca orada bekledi. Nihayet çocuk oyununu bitirdi, bir kuş gibi uçup Mevlâna'nın huzuruna geldi ve ellerine sarıldı, öptü, öptü, öptü... Mevlâna da o güzel yavrunun saçlarını tel tel okşayıp sordu: - Artık gidebilir miyim, ey çocuğum? Çocuk başını salladı: - Gidebilirsin! Ve Mevlâna tatlı tatlı gülümseyerek oradan uzaklaştı. Peygamberler Peygamberinin yüksek ahlâkından bir numune göstermiş bulunuyordu Mevlâna. Çünkü Allah'ın Sevgilisi de yolda rastladığı çocuklara selâm verir, gönüllerini alır, başlarını okşar ve hatta onlarla şakalaşır, neşelendirirdi. Bir bahar sabahıydı... Çemenin fezasında kuşlar uçuşuyor, altın başaklı lâleler yakut gibi parlıyordu. Bülbülle gül dalların koynunda cilveleşiyorlardı. Bir tatlı bahar ki, gönülleri yakıyordu. Aşk pervanesi Hazret-î Mevlâna, seher vakti kendisini sokağa attı, gidiyordu. Aksaray kapısına kadar vardı. Bu kapının önünde gözleri kör bir fakir vardı. Sabahtan akşama kadar oturur, gelip geçenlere el açardı. Adamın kafa gözleri kördü ama gönül gözlerinde bir pencere açılmıştı. İç gözlerinin aydınlığıyla Mevlâna'nın kutlu makamını gördü. İşe bakınız ki; Yüce Sultan'ın önünde bir çoban yürüyordu. Tam Aksaray kapısından çıkıyordu ki; âmâ: - Ey adam, Mevlâna'nın aşkına bana biraz ekmek ver! Bu sözü Mevlâna da işitmişti. Hiç ses çıkarmadı, belindeki kemerini çözüp adamın önüne bıraktı ve yürüdü. O kapıyı geçer geçmez çoban dönüp âmâya: - Ey kör, al şu dinarı da elindeki kemeri bana ver! Âmâ, başını bir aslan gibi dik tutarak haykırdı: - Bin dinar da versen yine onu sana vermem! Ben onu boynuma bağlayıp birlikte mezara götüreceğim! Ahi çoban beynine yıldırım düşmüş gibi çarpıldı. Hayretle âmâ'nın yüzüne baktı. Kendi gafletinden utandı, yürüyüp gitti. Âmâ'nın gönül ocağında bir ateş yanıyordu. O gece sabaha kadar uyumadı. Ağladı, inledi, feryad kopardı, Allah'a yalvardı, gözünü bir çeşme misali akıttı: - Rabbim, Rabbim! Bu kemerin sahibi hakkı için beni bu bel kaydından kurtar. Canımı al da ben bu dünyanın ötesine sefer edeyim. Hâle bakınız ki; Ahi çobanı da o gece uyku tutmamıştı. Yatağının içinde dönüp dururken kulağının dibinde bir ses çınladı: - Aksaray kapısındaki kör dünyadan el yudu, gerçek hayata geçti! Ahi çoban, birden yatağından fırladı. Aksaray kapısındaki âmâ'nın evine koştu. Olanca kuvvetiyle kapıyı yumrukladı. Gerçekten âmâ ölmüştü. Bütün hizmetlerini üzerine aldı, onu kefenledi. Mevlâna'nın kemerini de boynuna bağladı ve onu öylece kara toprağın koynuna verdi. Allah'ın sevgililerinin eteğine sarılanlara ne mutlu!... Gece ile gündüz, tatlı ile acı, soğuk ile sıcak, kuru ile yaş, iyi ile kötü nasıl birbirinin zıddı ise, bazı insanlar da hidayet ışığının zıddı olmuşlardır. Şemseddin Mardinî isimli kişi de böyle bir bahtsızlığa düşmüştü. Bir türlü Mevlâna'nın yüce şahsiyetini ve faziletini kabul edemiyordu, hatta aleyhinde bile konuşuyordu. Bir gece yatağına uzanmış yatıyordu. Derken kendisini derin bir uyku bastırdı. Daha sonra rüyaların denizinde yüzmeye başladı. Rüyasında âlemlere rahmet olan Hazreti Peygamber'i görmüştü. Allah'ın Sevgilisi topyekün zaman ve mekânın ve bütün mahlûkatın peygamberi yüksek bir yere oturmuştu. Mardinî huzura varıp selâm verdi. Ne var ki Kâinatın Efendisi mübarek yüzünü ondan çevirdi. Bu sefer, Mardinî onun yüzünü çevirdiği tarafa koştu. O ışıklar saçan güzel ve mübarek yüz, yine aksi tarafa döndü. Şemseddin Mardinî aklını yitirecek gibi oldu. Çırpınan alevler gibi döndü: - Ey kokusu güzel Peygamber! Ey eşi bulunmaz tek inci! Senin şefaatine nail olmak için nice zamandır çalışmaktayım. Nice zahmetler çektim, nice üstadların önünde diz çöktüm. Şimdi bu mahrumiyete sebep nedir? Nihayetsiz olan Mülkün Seyyidi ve Kevser havuzunun sahibi olan Cenab-ı Mustafa (S.A.V): - Dediklerin doğrudur. Ne var ki, senin yaptığın bizim hoşumuza gitmiyor. Bu günahın bütün günahlarına bedeldir. Çünkü sen Mevlâna'ya inkâr gözüyle bakıyorsun. Şemseddin ölüm terleri dökmeye başladı. Bu rüyanın tesiriyle yatağından fırladı. Sabah olur olmaz Hakk dostu Mevlâna'nın kapısına koştu ve kapıyı tıkırdattı. İçeriden bir ses çağladı: - Kim o? Şemseddin Mardinî inledi: - Günahına tevbe etmek isteyen biri. Kapı derhâl açıldı. Şemseddin kendini yerlere attı, olanı biteni bir bir anlattı ve dedi: - Ey Hûdâ'nın has kulu! Beni affedebilecek misin? Gönül Sultanı Cenab-ı Mevlâna gülüyordu. Şemseddin yüce mürşidin önünde tövbe etti, affa uğradı, Mevlâna'nın pınarında yıkanarak kurtuluşa ermişdi. Artık mutlu ve mesuttu. Saadetinden uçacak gibi olmuştu. Nefsin ve gururun zincirlerini bir hamlede koparmış, erenlerin denizine dalmıştı. Şimdi Mevlâna'nın dizinin dibinden ayrılmıyordu. Mevlâna coşkun pınarlar gibi çağlıyordu ve diyordu ki: "Ey heva ve hevesi derununda tazeleyen kimse! Îmânını tazele. Fakat yalnız dilin söylemesiyle değil! Heva ve şehvet taze bulundukça, îmân taze değildir. Çünkü bu heva, hakikat kapısının kilididir. Rüzgârın esişine tâbî olan, ot gibi nefis ve hevanın zevkine uyma! Zira arşın gölgesi bir kulübeden evlâdır!" MERKEZ EFENDİ HAZRETLERİ Güzel İstanbul'un manevî sultanlarındandır Merkez Efendi. Asıl adı Musa, babası Muslihuddin'dir. Musa bin Muslihuddin nice zaman medreselerde tahsil gördükten ve ulemâ sınıfına dahil olduktan sonra, İstanbul'a gelip yerleşti. Kısa zamanda müstesna bir mevkii elde etti. Fakat hayatının akışı asıl bundan sonra değişecekti... Ona Kur'ân'daki hakikatleri, Allah'ın ilmini öğreten de Allah sevgilisi, mürşidi Sümbül Efendi'dir. Önceleri Sümbül Efendi'yi inkâr edenlerden biri de kendisiydi aslında. Ama Allahû Tealâ ona bir rüya ile yanlışta olduğunu malum etti. Rüyasında; Sümbül Efendi evinin kapısında dayanmıştı. Kapının arkasına yığdıkları onca eşyaya rağmen Sümbül Efendi bir hamlede kapıyı yıkıp içeri girmişti. Rüyasından o kapının kırılma sesiyle uyanan Musa bin Muslihuddin düşünce deryasına dalıp gitti. Düşündükçe ufku açıldı ve bu rüyanın büyük bir mânâ ifade ettiğini bildi: - Biz, meğer ne büyük gaflet içindeymişiz!.. Sabahı iple çekti Musa Efendi. Artık duracak zaman değildi. Gökleri inleten ezan sesleriyle birlikte evinden dışarı çıktı. Rüzgâr önündeki yapraklar gibi gitti, bir çırpıda o kıvrım kıvrım yolları bitirdi ve sonunda Sümbül Efendi'nin dergâhına vardı. Hiç kimseye görünmeden yavaşça içeri süzüldü, bir direği siper edinerek arkasına geçip oturdu, başını göğsü üzerine eğip beklemeye koyuldu. Bir müddet sonra Sümbül Efendi gönüllere inciler yağdıran konuşmasına başladı. İnsanı mest eden tatlı, ılık yumuşak bir lisanla konuşuyordu. Her bir sözü insanın yüreğine kurşun gibi işliyordu adeta. Ötelerin ve buraların nice hikmetleri dile geliyordu. Musa Efendi'nin gönlüne bir pencere açılmıştı bile. Kendisini bambaşka bir âlemin içinde yüzüyor sandı ve ılık bir ışık bütün içini doldurup aydınlattı. Şimdi her şey daha güzeldi. Sümbül Efendi, gözlerini dervişlerin üzerinde gezdirdikten sonra sordu: - Ey temiz canlı adamlar, söylediklerimi anlıyor musunuz? Hiç kimsede ses yok. Herkes başını eğmiş susuyordu. Her kelime esrar hazinesi gibi bir şeydi. Sümbül Efendi yine ışıklar dolu gözlerini dervişlere dikti: - Hayır, anlamıyorsunuz! Ama o direğin dibindeki! O var ya, söylediklerimi tamamen anlıyor, çünkü bugün hep onun için söylüyorum! Direğin dibindekinin hâli perişan... Onun burada olduğunu güzel Sümbül Efendi nereden biliyordu? Bunca tahsil, bunca medrese hepsi nafileydi burada. Burası vahdet denizinin dalgalarıyla çağlayıp duruyordu. O andan itibaren Musa bin Muslihuddin, Sümbül Efendi'nin eteğine sıkıca tutundu, ondan aldığı Allah'ın ilmiyle tasavvuf denizine daldı, Allah'ın nice manevî nimetlerinden nasibini aldı. Genç medreselinin gönül toprağına ilâhî aşkın zerresi düşmüştü. O bir zerre aşk, dünyalar dolusu cevherden daha iyiydi. Şimdi medreselinin can sazı bir acaip nağme ile inliyordu... Bir gün Sümbül Efendi, dervişlerini çetin bir imtihana tâbî tuttu. Onlara dedi ki: - Ey bir avuç topraktan ibaret olan canlar! Âlemi siz yaratmış olsaydınız nasıl yaratırdınız? Bu suale ne denir ki? Her derviş kendi gönlünce cevaplar sundu. Ne var ki hiçbiri Sümbül Efendi'nin arzu ettiği cevaba muktedir olamadı. Sıra Musa Efendi'ye geldi ve yüzünde elmaslar oynaşan Sümbül Efendi tatlı bir tebessümle: - Eee, bir de sen söyle bakalım Musa Efendi, sen nasıl bir dünya isterdin? Âlemi sen yaratsaydın nasıl yaratırdın? Musa Efendi başını kaldırmadan cevap verdi: - Bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı, her şeyi merkezinde bırakırdım! Âlem öyle tatlı bir nizam içinde ki; buna bir şey ilâve etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez! Sümbül Efendinin istediği de buydu. Ay yüzünde görülmemiş bir ışık belirdi ve dedi: - Aferin derviş Musa! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın? Öyleyse senin adın bundan böyle Merkez Muslihuddin olsun! Bundan sonra Musa bin Muslihuddin adı Merkez Muslihuddin oldu ve artık O, Merkez Efendi ismiyle gönüllerde taht kuracaktı. Yine dervişlerin Sümbül Efendi etrafında birer pervane misali döndüğü günlerden biri, Sümbül Efendi dervişlerini imtihana tutmak istedi. - Ey dervişler, diye seslendi. Hakk rahmetinin tecellisi toprak *****n bağrından renk renk, türlü türlü, çeşit çeşit çiçekler fışkırıyor. Her biriniz bana bir top çiçek getireceksiniz. O miskler saçan çiçeklerle gönlümüz, gözümüz aydınlanacak. Dervişler durabilir miydi? Sümbül Efendi ilk defa kendilerinden bir şey istiyordu. Bütün dervişler dışarı süzüldü. Kırlara, bahçelere doğru koştular ve demet demet, kucak kucak çiçekler topladılar. Getirdikleri çiçeklerle dergâh çiçek bahçesine dönmüştü. Bütün dervişlerin yüzü çiçekler gibi gülüyordu. Sadece Merkez Efendi düşünceliydi. Elinde bir tane, tek bir tane solmuş, kurumuş, cevheri gitmiş papatya vardı. Bu rengârenk çiçeklerin içinde kuru bir papatyanın ne kıymeti olurdu ki? Sümbül Efendi'nin önüne varıp boyun büktü: - Ey tertemiz canların ışığı! Hangi çiçeğe el atsam, onu zikr-i İlâhî ile titrer buldum. Allah Allah diye feryad eden o güzelleri koparmak elimden gelmedi. Onun için yüksek huzuruna şu kupkuru papatya ile geldim! Kusurum af ola! Zaten Sümbül Efendi'nin beklediği de buydu. Merkez Efendi'ye derin derin baktı: - Hamdolsun Yüce Allah'a ki, senin iç gözlerine İlâhî hikmet sürmesini çekmiş!.. Mürşidinden bu müjdeyi aldıktan bir süre sonra Sümbül Efendi'ye damat oldu. Kızı Rahime ile evlenip kendi dergâhına çekildi. Gönül dudaklarıyla ilâhî aşkın şurubunu içmişti Merkez Efendi. Artık o da Allah'ın irşad zincirinin bir halkasıydı. HACI BAYRAM-I VELÎ HAZRETLERİ Anadolu'yu aydınlatan ışıklardan biridir Hacı Bayram-ı Velî. Hakikat yolunun kılavuzu...Hak erenlerinin baş tâcı, kurtuluş kervanının önderidir. İstanbul'un fethini müjdelemiş, bir ilim ve hikmet hazinesidir. Hacı Bayram-ı Velî'nin asıl adı Numan'dı. İlim tahsiline doğduğu il olan Ankara'da başladı. İlim ve irfan yuvası Bursa'da Medrese ilimlerini bütünüyle ikmâl edip iyi derece ile mezun olduktan sonra, derhâl Ankara'da Melike Hatun'un yaptırdığı Kara Medrese'ye müderris olarak tâyin edildi. Ankara Medresesi'nin başmüderrisi Numan, kendisine uzanan sevgi ve muhabbet iplikleriyle yumak yumak sarıldı, şan ve şöhreti günden güne etrafa yayıldı. Ne var ki bunların geçici ve aldatıcı şeyler olduğunu; ebedî olanı, Hakk rızasına erdireni, gönülleri nur deryası haline getireni araması gerektiğini o da biliyordu. Kendi kendine: - Ey Numan, şöhrette helâk vardır! Aklını başına devşir! diyordu. Bu düşüncelerin ırmağında yüzdüğü bir gün Kara Medrese'ye yüzünde aydınlığın benekleri gezinen biri geldi. Bu pak yüzlü insan, ona Kayseri'den, Somuncu Baba'dan haber ve davet getirmişti. Bu daveti duyan Numan, derhâl Somuncu Baba'nın emrine boyun büktü ve yola koyuldu. Sonunda bir kurban bayramı günü Kayseri'ye vardı. Somuncu Baba kendilerini bekliyordu. Yüksek huzura çıktı. Müderris Numan'ı karşısında gören Somuncu Baba ayağa fırladı ve haykırdı: - Bilmem bu iki Bayram'ın hangisiyle sevineyim? Ve bu andan sonradır ki, Numan adı unutuldu Bayram ismi dillerde gezinmeye başladı. Müderris Numan, (yeni ismiyle Bayram) o Allah'tan kopmayan kulba yapıştı, ondan Allah'ın ilmini öğrendi ve yine mürşidiyle beraber hac farizasını eda etmek için mukaddes topraklara gitti. Artık o Müderis Numan değil, Hacı Bayram'dı. Mürşidinin öğretisinde, onun ayak izlerinden giderek Allah'a emanetleri teslim etmiş ve o da bir mürşid olmuştu. Bundan sonra Ankara'ya dönüp irşad halkasını Anadolu'nun tam merkezine kurdu. Zaman ırmağı hikmet çağıltılarıyla akıp gidiyordu. Hacı Bayram-ı Velî vahdet deryasına dalmış, ilâhî aşkın şurubunu içmiş, Allah aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Etrafı ise günden güne dervişlerle dolup taşıyordu. Aşkın çilesini çekmek kolay değildi ve şimdi onu yeni bir çile bekliyordu. Etrafında safâ ve seyran süren dervişler çoğaldıkça, kara kalpli insanların huzursuzluğu da artıyordu ve Osmanlı Sultanı'na kara haberler uçuruyorlardı: - Hacı Bayram cümleyi etrafına toplamış, dervişlerden bir ordu peyda etmiş de saltanat davası güdüyor!.. İkinci Sultan Murad, ilk zamanlar buna inanmadı. İnanmadı ama, iftiracıların zehirli nefeslerinin de arkası kesilmedi. Yeni bir kardeş kavgasına izin verilemezdi. Saltanatı tehlikeye sokacak her hareket anında bastırılmalıydı. Osmanlı hünkârı derhal iki çavuş görevlendirdi ve dedi ki: - Kuşlar gibi uçup, Ankara'ya varın ve o Hacı Bayram denilen adamı alıp gelin! Karşı koyacak olursa zincire vurun! Çavuşlar kartopu alınlı atlar üzerinde rüzgâr gibi uçarak tâ Edirne'den Ankara'ya geldiler. Yolda nur yüzlü, aydın bakışlı birine rastladılar. Selâm verdiler, hâl hatır sordular ve muhabbete başladılar. - Ey çavuşlar, nereden gelip nereye gidersiniz? diye sordu nur yüzlü adam. - Hacı Bayram derler, biri varmış. Kötülüklerini Hünkâra arzettiler. Osmanlı Sultanı ferman çıkardı; onu alıp sultanın katına götüreceğiz! Nur yüzlü ve aydın bakışlı yolcu gülümseyerek; - Ol dedikleri işte bu fakirdir! Çavuşlar yaralı serçeler gibi titremeye başladı. Çünkü bu yüzde bir başka ışık pırıldıyordu. Bu adam mübarek bir adamdı. İftiracıların dediği gibi biri olsaydı kendisini tanıtmazdı. Çaresiz kalıp Hacı Bayram-ı Velî'nin yüzüne nazar ettiler. Bu yüzde elmaslar oynaşıyor, bu gözlerin içinde okyanuslar dalgalanıyordu. Oldukları yerde durup haykırdılar: - Biz sizi derdest edip nice götürürüz? Gam seline değirmen olamayız! Hacı Bayram: - Ey iyi yürekli gaziler, sitem şişine kebap olacak benim! Ben bunun için yola çıktım, sizi bekler dururdum. Padişah fermanı yerine gelse gerekir. Yanınızda bulunan zincirleri bend kılın, gidelim! Padişah fermanıyla buralara kadar gelen çavuşlar büsbütün hayrete düştüler. Gözleri bulutlar gibi yaş dökmede, gönülleri güvercin kanadı gibi çırpınmadaydı; ama elden ne gelirdi? Yine Hacı Bayram Hazretleri'nin emriyle yola revan oldular ve sonunda Edirne'ye vardılar. Çavuşlar önde Hacı Bayram arkada padişah huzuruna yürüdüler. Asıl hayret etmek sırası Sultan Murad'da idi. O, karşısında devletin selâmetine ve tahtına kasdetmiş bir celali bekliyordu. Ne var ki, getirilen adam sanki bir güzellik Yusuf'uydu. Yüzünde güneş bir ışık vardı. Şimdi utansın mıydı, ağlasın mıydı, dövünsün müydü? Ne yapsındı Sultan Murad? Beynini akrep kıskacı gibi sıkıyordu bu düşünceler. Çaresizdi, utanmıştı. Hacı Bayram Velî Hazretleri, onun düşünce zincirine bir ışık halkası takmak istedi ve dedi: - Hiç gerekmez sultanım! Madem ki birbirimizi bildik ve bulduk!.. İkinci Murad gönlünden bir "oh!" çekti. Bütün sıkıntılar ve ızdıraplar rüzgâra katılmış tüy misali uçup gidivermişti. Şimdi Hacı Bayram Velî'nin gönlünü nasıl alacağının telaşı içindeydi. O kadar ihsanlarda ve ikramlarda bulundu ki, saray da şaştı bu işe, âlem de... Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri'nin dünya malında ve varlığında gözü yoktu elbette; ama Sultan II. Murad mahcubiyetin yanı sıra; atalarından öğrendiği Allah dostlarına duyduğu saygı sebebiyle çırpınıyordu Hacı Bayram Hazretleri'nin gönlünü almak için. Osmanlı Sultanları, her devrede Allah dostlarına danışmışlar ve böylece Allah'ın yardımını almışlardır. İşte Sultan II. Murad'ın mürşidi de Hacı Bayram-ı Velî'ydi. Nitekim kendisine İstanbul'un fethinin, oğlu Mehmed'e nasip olacağını müjdeleyen yine Hacı Bayram-ı Velî Hazretleriydi. |
OSMANLI İMPARATORLUĞU Osmanlı Dönemine Ait Eserler Osmanlı Kalkanları Günümüze dek orijinal haliyle konxnmuş olan kalkanlann çoğu ya Osmanlı kökenlidir ya da Osmanlı kalkanlan örnek alınarak yapılmıştır. Bunlann özel olarak incelenmesi ve bir “tarihi eserler grubu” içinde yorumlanmaları gereklidir. Bu konudaki arşivlerin araştırılması da Türk bilim adamlarının görevi olmalıdır. Özellikle Alman, İngiliz, Amerikan ve Türk bilim adamları tarafından birkaç kuşaktan beri ayrıntılı olarak incelenen minyatürlerdeki betimlemeler, bu konuda faydalı olabilir. Ancak Osmanlı minyatürlerinde İran minyatürlerine oranla çok daha az sayıda kalkan betimlemesi görülür. Ayrıca Osmanlı askerlerinin Macar kalkanlanndan esinlenerek yapılmış, üst kısmı diyagonal kesimli, dışbükey, dikdörtgen biçimli bir tür kalkan da kullanmış olduğu minyatürlerde görülmektedir. Başka minyatürlerde de, örneğin Topkapı Sarayı atölyelerinde yaklaşık 1555 yılında hazırlanan Süleymannâme'deki 1552 Rodos Kuşatması'nı betimleyen minyatürde, kalkan taşıyan yeniçeriler betimlenmiştir.15 Kalkanlı yeniçeriler, 16. yüzyıl sonunda Bağdat minyatür okulu tarafından gerçekleştirilen ve tahtta oturan Hülagu Han'ı gösteren minyatürlerde de göze çarpar.16 Birçok başka eserde de görüldüğü gibi, kalkanların yapıldığı malzeme ve bezemeleri, kullanıcılarının hiyerarşik konumunu yansıtır. En iyi malzeme, biçim ve bezemeler padişahların, vezirlerin, beylerbeylerinin, yüksek rütbeli subaylann ve devlet memurların kullandıkları eşyalarda göze çarpar. Kalkanın yüzündeki bezeme türü, belli bir sınıflandırmanın ölçütü de olabilir. Avrupa koleksiyonlarındaki Osmanlı kalkanlarının çoğu, özellikle 1683 Viyana Kuşatması'nda ve sonraki bazı seferlerde ele geçirilen savaş ganimetleridir. Kalkan her zaman cazip bir ganimet olmuş ve özenle korunmuştur. Türkiye'deki, özellikle lstanbul'daki müzelerin dışında Viyana, Dresden, Karlsruhe, Venedik, Budapeşte, Krakov, Varşova, PoznaD, Moskova gibi pekçok müzenin koleksiyonunda kalkanlara rastlanmaktadır. Aynca özel koleksiyonlarda da yayınlara geçmemiş ömeklerin varolduğu bilinmekte ve korunagelmiş kalkan sayısının birkaç yüzü tahmin edilmektedir. Kayıtlarda rastlanan kalkanlar üç gruba ayrılabilir: İlk grup yalnızca askeri amaçlarla kullanılan bezemesiz kalkanlardır. İkinci grupta, savaşta ya da törenlerde kullanılan, göbekligi, metal kısımları, perçin başları ya da plakaları sade veya bezemeli kalkanlar vardır. Üçüncü grup ise simgesel anlam taşıyan ve yalnızca törenlerde kullanılan, simli kumaşla kaplı, işlemeli, altın, gümüş kaplamalı ve kıymetli taşlarla bezeli kalkanlardan oluşur. Sade savaş kalkanı, üstünde düz çelik bir göbekliğin yerleştirilmiş olduğu ahşap bir parça etrafına 16-20 sıra, iple sarılmış kalın saz ya da söğüt dalı kullanılarak yapılırdı. Bu kalkanların iç yüzeyi kumaş ya da deri kaplıydı ve çelik başlı perçinlerle tutturulmuş deri kayışlardan bir de sapı vardı. Bu grupta Dresden Tarih Müzesi Silahhanesinde ve Karlsruhe'deki Baden Müzesi'nde Ernest Petrasch tarafından ayrıntılı olarak tanımlanan ve çoğunluğu büyük olasılıkla 1683 Viyana kuşatmasından kalma çok sayıda örnek vardır. http://www.kultur.gov.tr/portal/kultur_portal/images/tr/57/1057/osmanli_kalkan-2.jpgİkinci gruba giren süslemeli kalkanlara ait ömekler, diğerlerine göre daha çok sayıda günümüze ulaşmıştır. Bunlar yalnız cazip ganimetler değil, aynı zamanda değerli armağan ve ticari mal olarak değerlendirilmişlerdir. Renkli bir kalkan çoğu zaman saray, şato ve hatta soylu köşklerindeki silah koleksiyonunun en önemli parçasıydı. 19. yüzyıldan itibaren bu kalkanların müze sergilerinde de şekilde önemsendikleri gözlenmektedir. Ortalama 60 cm çapında olan bu bezemeli kalkanlann ortasında yaklaşık 20 cm çapında, ıhlamur ağacından yuvarlak bir göbeklik vardır. Ortalama 40 sıra hasır örgü, bu göbeğe tutturulmuştur. Çok esnek ve dayanıklı olan bu saz türü, ilk grupta kullanılan sazdan daha incedir. Renkli ipek ipliklerin bu saz örgüye büyük bir incelikle ve sıkıca sarılmasıyla, Osmanlı sanatına özgü geometrik selvi ağacı, çiçekli dallar, arabesk desenler, Çin bulutları ve kitabeler içeren süslemeler yapılmaktaydı. Kırmızı ana renk mavi, yeşil ve sanyla vurgulanıyordu. Üzerinde "Allah", "Muhammed" ve "Ali" ya da Kuran'dan ayetlerin görüldügü kısa yazılar da yer alabilmekteydi. Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan ve hayli tartışma konusu olan kalkanın yüzeyi, tümüyle karanfil ve lale motifleriyle kaplıdır. Göbekliği ise sadedir. Ancak, bu gruba giren kalkanlann göbeklikleri metal kesilerek yapılmış Osmanlı zambak motifiyle ya da üzeri değerli taşlarla süslü gümüş kaplama örneklerde olduğu gibi genellikle süslemeli olur. Krakov'da Wawel Kraliyet Şatosu'nda bulunan zarif kalkanın (res. 4) yüzeyi tipik saz yaprağı ve göbekliği savat tekniğinde helezoni rozet motifiyle bezenmiştir. İran ve erken dönem sanatından esinlenerek yapılmış bu helezoni rozet motifiyle, yapımı çok kolay olan dalgalı Çin bulutu gibi motifler, Osmanlı kalkanları üstünde sıkça görülmektedir. Krakov'daki Czartoryski Müzesi'nde, bu gruba giren iki eşsiz kalkan bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi ünlü Polonyalı Hetman Stefan Czarniecki'ye (öl. 1665) aittir (res. 1). Göbekliği oymalı ve gümüş kaplama olan kalkanın yüzeyinde beş kollu yıldız motifi vardır. Diğeriyse, Hetman Mikolaj Hieronim Sieniawski tarafından Viyana kuşatması sırasında ganimet olarak alınmıştır. Bu kalkanın saz örme yüzeyinin üstünde "X" biçiminde bir bitki motifinden oluşan bezeme, savatlı gümüş göbek üstünde birkaç kez tekrarlanmıştır (res. 3). Kısa bir süre öncesine kadar Thurnau Şatosu'nda Von Giech Kontları'nın koleksiyonunda bulunan, 1685 Türk seferinden kalma kırmızı bir kalkanın üstünde, ender rastlanan bir bezeme görülmektedir; bu kalkanın üst kısmında iki flama, alt kısmında da Arapça yazı kartuşu vardır. Varşova'daki Polonya Ordu Müzesi'nde de gümüş kaplama göbekliğin üstünde rozet motifi çevresine kakılmış firuzeler ve üç hilal motifi bulunan, kırmızı, mavi ve yeşil iplikle çalışılmış bir kalkan bulunmaktadır. Bu motifler gizemli bir insan yüzü ifadesi yansıtmakta ve bir Osmanlı motifini insan formuna dönüştürme çabasının nadir örneklerinden birini oluşturmaktadır. Bu kalkanın yüzeyinde bu motife benzer altı yuvarlak motif daha bulunmaktadır (res. 5). Varşova'daki Polonya Ordu Müzesi koleksiyonlarında yer alan, bir muhafazası, taşınması için deri bir kılıfı ile bakır bir kutusu olan kalkan, çok ender rastlanan bir parçadır (res. 7). Buna bakarak tüm Osmanlı kalkanlarının ve özellikle de üçüncü gruba girenlerin benzer kılıfları olduğu düşünülebilir. Üçüncü grup, değerli taşlarla bezeli kalkanlardan oluşmaktadır. Bunlar da örülmüş sazlardan yapılmış olmakla birlikte, tümüyle altın simli kumaş ve nakışlarla ya da tümüyle değerli taşlarla bezeli gümüş kaplama metal bir plakayla kaplanmıştır. Bu tür kalkanlarda orta tabaka göbeklik işlevi görür, ancak bu göbeklik birinci ve ikinci gruptaki kalkanlarınkinden daha küçüktür. Ortada değerli bir taş, firuze ya da Seylan taşı görülür. Bu gruba dahil olan kalkanlarda, yukarıda sözü edilen ve Kral III. Zygmunt'un tabutundan çıkarılan Wawel'deki İran kalkanına benzemekle birlikte, bazı farklılıklar göze çarpmaktadır. Bunlar İstanbul'da saray atölyelerinde yapılmış örneklerdir ve 16. yüzyılda, özellikle de Kanuni Sultan Süleyman döneminde gelişen zengin süslemeli bir Osmanlı üslubunu yansıtmaktadır. Bu bezeme üslubunun kullanıldığı parçalar, eyer, koşum takımları, kılıç, mızrak ve silah gibi askeri gereçler, altın, gümüş, firuze ve nefrit kullanılarak âdeta birer mücevhere dönüştürülmekteydi. Murassa kalkanlara sahip çok az koleksiyon vardır. Bunlardan büyük olasılıkla 1683'te Viyana'da ele geçirilmiş olan iki tanesi Krakov'daki Czartoryski Müzesi'nde (res. 2), bir tanesi Wawel'de, ikisi Moskova Kremlin Oruzheynaya Sarayı'nda, biri Budapeşte Magyar Nemzeti Müzesi'nde ve İsveçliler tarafından Polonya'da ele geçirilen diğeriyse, halen İsveç'te Skokloster'da General Wrangel'in şatosunda bulunmaktadır. |
Nadir Osmanlı Sikke, Nişan ve Madalyalar - Osmanlı Dönemi Sikkeleri - Osmanlı Dönemi Nişan ve Madalyaları OSMANLI DÖNEMİ SİKKELERİ Osman Gazi dünyanın sayılı imparatorluklarından biri olacak olan Osmanoğullarının ilk sikkesini kestirerek Anadolu'nun karmaşık ortamında adını duyurdu. Gümüşten kesilen ve akçe adı verilen bu sikke, Osmanlı'nın para birimi olarak 15. yüzyıla kadar değerinden hiç bir şey kaybetmeden geldi. Beyliğin sınırlarını başarılı akınlarla genişleten Orhan Gazi akçelerini önce Anadolu'daki İlhanlı baskısı yüzünden İlhanlı tarzında, vali Timurtaş'ın ölümünden sonra ise sadece kendi adının ve kısa bir duanın bulunduğu farklı bir tarzda kestirir. Osmanlı sikkelerde uzun dua cümleleri yer almaz. Sultanın ve babasının adı, darphanenin adı ve darp tarihi rakamla yazılmış olarak bir de "hullide mülkehu" (mülkü devamlı olsun),"azze nasrehu" (yardımı aziz olsun) gibi kısa dua (temenni) yazılır. Orhan Gazi Bursa'yı aldıktan sonra ilk defa akçelerde darp yerinin yazıldığını görüyoruz. Avrupa'ya ayak basan I. Murad zamanında akçelerin yanısıra mangır denen bakır sikkelerin kesimine de başlandı. Yöresel kullanım için ve akçenin alt birimi olarak darbedilen mangırlar çok çeşitli ve zengin süsleme motifleriyle Osmanlı sikkelerinin belki de en renkli malzemeleridir. Osmanlılar'ın 14. yüzyılda Anadolu'da ve Avrupa'da yaptıkları başarılı akınları ve kazandıkları toprakları gören diğer beyliklerden akıncıların da katılmasıyla Osmanlı Beyliği hızla büyüyordu. 14. yüzyılın sonunda I. Murad ve Yıldırım Bayezid'in yaptığı akınlarla sınırlar Fırat'tan Tuna'ya kadar genişlemişti. Kendisini İlhanlıların mirasçısı sayan Timur, doğuya ilerleyen Yıldırım'ı Ankara Savaşında (1402) esir etmiş ve Osmanlıların diğer beyliklerden aldıkları toprakları sahiplerine iade etmişti. Kalan topraklarda Bayezid'in oğulları arasında paylaşılınca tam genişlemeye başlamış olan Osmanlı Beyliği bir kaosa sürüklendi. Fetret Devri denilen bu döneme Çelebi Sultan Mehmed son verdi. Bu dönemde Yıldırım Bayezid'in oğullarından Emir Süleyman'ın sikkelerinde Sultanın ve babasının isminin bir arada nakış gibi işlendiği ve Osmanlı'ya has olan tuğrayı, ilk defa kullandığı görülür. Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad, saltanatları boyunca gerilemiş olan sınırları eski haline getirmeye çabaladılar. Fatih Sultan Mehmed, hazırlanan bu ortamda hâlâ büyük bir imparatorluk olan Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'i uzun ve zorlu bir kuşatmadan sonra 29 Mayıs 1453'de aldı. Yerleşik belli bir yeri olmayan devlet merkezini topraklarının doğal başşehri olan bu şehre taşıdı, adına da Kostantiniye dendi. Beylikten devlete geçişi altın sikke kestirerek duyurdu dünyaya Fatih Sultan Mehmed. Sultanî denen bu sikke ticarette zorluk çıkmasın diye Venedik Dükaları ayarında ve ağırlığında idi. Bu dönemde Osmanlılar Anadolu'daki fetihlerin yanısıra Avrupa içlerine de yerleştiler.Akçe ve mangırlar Serez, Novar, Ayasluk, Edirne, Amasya, Bursa ve Konya gibi şehirlerde, altın ise sadece Konstantiniye'de kesiliyordu. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethetmesinin yanında Osmanlı sikkelerinin tuğra ile birlikte belirgin özelliği olan "Karaların sultanı , denizlerin hakanı, sultan oğlu Sultan" ifadesini de torunlarına miras bıraktı. Şehzade Cem Sultan'ın Rodos Şövalyeleri tarafından rehin tutulmasına karşılık II. Bayezid Avrupa'daki Osmanlı yayılmasına ara vermek zorunda kalmıştı. II. Bayezid'in Konstantiniye dışında bir taşra darphanesi olan Serez'de altın sikke kestirdiğini görüyoruz. Yavuz Sultan Selim, Osmanlı'nın yerleşik düzeninden ve kurallarından sıkılan Türkmen göçebelerin, siyasi bir güç kazanan Safevî'lere katıldığını görmüş ve bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için Çaldıran Savaşıyla (1514) Şah İsmail'i yenmişti. Bu zaferden sonra I. Selim sikkelerinde "Şah" ünvanını kullandı. I. Süleyman'ın da kullandığı bu ünvan daha sonra terkedilmiştir. Yavuz Sultan Selim Portekizli denizcilerin ticaret yolu olarak Afrika yolunu keşfetmeleri üzerine tehlikeye giren Asya ticaret yolları için Ridaniye Savaşıyla (1517) Memlük Sultanlığı'na son verdi. İslamiyetin en kutsal iki şehri olan Mekke ve Medine de Osmanlı topraklarına katıldı. Böylece Mısır, Amid (Diyarbakır), Dimaşk (Şam), Haleb, Ruha (Urfa), Mardin, Harput, Hısn Keyfa (Hasankeyf) ve Hicaz'da da sikke kesilmeye başlanmıştı. Kanunî Sultan Süleyman 1520'de tahta oturduğunda Osmanlı'yı yükselen Şii değerlere karşı, Sünniliğin önderliğini üstlenmiş ve Hint ticaret yollarını kontrol eder bulmuştu. Belgrad'ı aldıktan sonra Avrupa'da güçlenen Habsburg Hanedanı ile arasında Budin'i alarak tampon bölge oluşturdu. Osmanlı'nın Avrupa'da olmasını fırsat bilerek kıpırdanmaya başlayan Safevîlere Bağdad'ı alarak ağır bir darbe daha vurdu. Türk kaptanı Barbaros Hayreddin Paşa'nın kuzey Afrika'daki bağımsız beyliğini bağışlamasıyla, Osmanlı Afrika'da ilk toprağına sahip oldu. Bu seferlerin sonunda Cezayir, Bağdad, Zebid, San'a, Belgrad da Osmanlı darphaneleri arasına katıldı. Kanunî devri devletin ve halkın en zengin olduğu devirdi. Kırktan fazla darphanede para basılıyordu. Osmanlı fethettiği toprakların yönetiminde gösterdiği esneklik ve hoşgörü politikasını, o bölgelerde basılan sikkelerde de göstermiş ve her yörede farklı nakış ve istifte sikkeler basılmaya başlamıştı. Ayrıca yabancı paralar da Osmanlı paralarıyla aynı anda İmparatorluk topraklarında kullanılıyordu. Osmanlı'yı 600 yıl boyunca bu kadar geniş topraklarda yaşatan bu hoşgörü politikasıdır. İspanyol ve Portekizli denizcilerin başarılı keşifleri sonunda Amerika'dan getirilen tonlarca gümüş ve altının Avrupa pazarlarına girmesiyle Avrupa'da oluşan zenginliğe karşın, Osmanlı'daki enflasyon neticesi akçenin değeri 1585-1640 arasında ardarda düşürüldü ve darphaneler birer birer kapanmaya başladı. IV Murad zamanında akçeden daha hafif "para" adıyla yeni bir sikke çıkarıldı. Artık sadece Kostantiniye ve güney illerinde sikke kesiliyordu. II. Süleyman bu durum karşısında Avrupa'daki "grosso"larla aynı değerde olmak üzere gümüşten "kuruş" bastırdı. Yeni mangır birimi de kullanılmaya başlandı. IV. Mehmed'in son dönemlerinden beri Avrupa'dan getirilen makinalarla darphanede altın para basılıyordu, II. Süleyman altınlarla birlikte gümüş ve bakırları da makinalarda bastırmaya başladı. II. Mustafa'nın tuğrayı gümüş ve bakırın yanında altınlarda da kullanmaya başladığını görüyoruz. 18. yüzyılda, Osmanlı'da III. Ahmed'in barışçı siyaseti dikkati çeker. Karlofça ve Pasarofça antlaşmaları ile genişleme siyaseti bırakılmıştı. Bu döneme, gelişen ince zevkin ve kültürel gelişmelerin simgesi olarak "Lale Devri" dendi ve bu sembolik lale motifi bitkisel süslemelerle birlikte bu devir sikkelerinin en belirgin özelliği oldu. Ayrıca bu dönemde Venedik altınına eş değerde Cedid Zer-i İstanbul altını da basıldı. Sultan II. Mustafa'nın Osmanlı sikkelerinde ilk defa olarak cülûs tarihinin yanında, saltanatın kaçıncı yılında bastırıldığını gösteren rakamı da eklemesiyle sikkelerin kesim tarihi kesin olarak anlaşılabilir oldu. 18. yüzyıldan başlayarak Osmanlı bitmek bilmeyen savaşların masraflarını karşılıyamaz hale gelmişti ve yenilgilerden sonra gittikçe toprak kaybediyordu. İç karışıklıkların ardı arkası kesilmiyordu. Padişahlar saray entrikaları, sıkça görülen kısa saltanatlar ve sarayın müsrifliği yüzünden devlet kasasını kontrol edemiyordu. Avrupa ortaçağı aşmış, her konuda âtılım yapıyordu. Batıyı örnek almaya karar veren Osmanlı, III. Selim ve II. Mahmud'un yenilikçi politikalarıyla yeniden yapılanmaya başlamıştı. Bu yenilikçi hareketin izlerini II. Mahmud'un birim ve tipte hayli fazla çeşitte sikke bastırmasında görebiliyoruz. 1818 yılında Osmanlı'nın kurulduğundan beri esas para birimi olan fakat uzun bir süredir adı sadece hesaplamalarda kâğıt üstünde kalan akçenin darbına son verildi. Abdülmecid döneminde "Tanzimat-ı Hayriyye" ıslahat planı dahilinde Londra'dan yeni makinalar ve ustalar Darphaneye getirildi. Alınan "Tashih-i Ayar" kararları ile kuruş üzerine kurulu para sistemi belirlendi ve 100 kuruş = 1 liralık çıkarıldı. II. Abdülhamid bugün bile bir gelenek olarak devam eden ziynet altınını çıkardı. Çalışmalarına başlayan Islah-ı Meskükat Komisyonu, Sultan V Mehmed zamanında aldıkları kararlarını patlak veren I. Dünya Savaşı nedeniyle uygulamaya koyamadılar. Savaş sırasında Almanya ve Avusturya'dan borçlanarak para basıldı. Savaş sonrasında yenik sayılan Osmanlı İmparatorluğu Hazine'si, toprakları gibi galip devletler tarafından talan edildi. Bu dönemde Osmanlı'da ilk defa nikel para basılmıştır. 600 yıl dünya siyasetini belirleyen Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı sonrasında içinden filizlenen yenilikçi bir hareketle kabuk değiştirmiş ve Türkiye Cumhuriyeti ni yaratmıştır. İstanbul Darphanesi lirayı temel alan para basımını hâlâ sürdürmektedir. ANTİK ÇAĞLARDAN... ELMALI SİKKELERİ "Yüzyılın Definesi" Elmalı Sikkeleri'nin Tarihçesi M.Ö. V. Yüzyılda Perslerin Yunanistan'ı istila etmelerinden sonra Atina Şehir Devleti'nin önderliğinde Akdeniz çevresi şehirlerinden oluşan bir birlik kurulmuştu (Atik - Delos Deniz Birliği). Birliğin bir merkezi ve bir bütçesi vardı. Her ülke kendi bastığı gümüş sikkeden kendi gücü oranında katkıda bulunuyordu. 1984 yılında Antalya'nın Elmalı İlçesi'nde kaçak kazılar sonucu bulunan yüzyılın definesi Elmalı Sikkeleri o bölgede bulunan bütün şehir devletlerinin paralarını içeriyordu. Yaklaşık 1900 adet sikkenin binden fazlası ise Likya bölgesindeki şehir devletlerinin parası idi ve içlerinde şimdiye kadar bilinmeyen hanedanların sikkeleri de vardı. Söz konusu sikkelere yüzyılın definesi denmesinin en önemli nedeni; Yunanlılar Persleri yendikleri için bir anı parası çıkarmışlardı. Normal olarak o zaman para birimi bir drahmi, en fazla 4 drahmi iken anma nedeniyle 10 drahmilik para çıkarılmıştı (10 drahmilik para = Dekadrahmi). Bu sikkeler çok az sayıda basılmıştı ve 1984 yılına kadar dünyada sadece 13 tanesinin varlığı bilinmekte idi. Elmalı Definesi'nde ise bunlardan 14 tane bulunmaktaydı. Elmalı Definesi'nin bulunmasıyla insanlık tarihinin bilinmeyen önemli bir bölümü aydınlanmış ve dünyada bilinen Dekadrahmi sayısı iki katına çıkmıştır. Elmalı Sikkelerinin Anadolu'ya Geri Getirilişi 18 Nisan 1984 tarihinde Antalya / Elmalı İlçesi'nin Bayındır Köyü'nde gerçekleştirilen kaçak kazılar sonucunda yaklaşık 1900 adet gümüş sikke bulunmuştur. Kaçak kazının ihbar edilmesi sonucunda kazıyı yapanlar ve sikkeleri pazarlamak isteyenler Mali Polis tarafından takibe alınmışlar ve tutuklanarak çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Ancak yurtdışına kaçan ve defineyi Avrupa ve ABD.'nde müzayede firmalarına, özel koleksiyonlara pazarlayan Fuat Üzülmez, Edip Telliağaoğlu ve Nevzat Telliağaoğlu hakkında gıyabi tutuklama kararı bulunmaktadır. INTERPOL kırmızı Bülteni ile aranan Edip Telliağaoğlu ayrıca Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır. Fuat Aydıner ise Şubat 1989'da İstanbul'da tutuklanmıştır. 10 Mart 1988 tarihinde Los Angeles'ta antik sikke müzayedecisi "Numismatic Fine Arts" adlı şirketin çıkardığı katalogta Elmalı Sikkelerinden 10 adeti yayınlanmıştır. Katalogta sikkeler "Güney Anadolu'da 1984 yılında bulunmuş" cümlesiyle tanıtılmıştır. Türk Hükümeti anılan açık artırmaya müdahale ederek, sikkelerin satışını durdurmuştur. Fima sahibine söz konusu 10 sikkenin ülkemizden kaçırıldığının avukatlarımız aracılığı ile bildirilmesi üzerine sikkeler herhangi bir bedel ödenmeksizin ve dava yoluna gidilmeksizin ülkemize iade edilmiştir. 26 Mayıs 1988 tarihinde ise bu kez Zürih'te 3 adet Elmalı Sikkesi "Bank Leu" adlı müzayede firmasınca satışa çıkarılır. Los Angeles'ta gerçekleştirilen girişimler Zürih'te tekrarlanır ve sikkelerin iadesi sağlamıştır. Mayıs 1991 tarihinde yine Zürih'teki bir başka müzayede firması olan "Tkalec", 3 sikkeyi açık arttırmaya çıkarınca aynı girişimlerle bunlar da geri alınır. Bayındır Köyü'nde kaçak kazı ile bulunan sikkelerin yaklaşık 1800 adedinin Amerikalı İşadamı, Kolleksiyoncu William Koch'un da dahil olduğu OKS Partners Şirketince satın alındığı saptanmıştır. Adı geçen koleksiyoncudan sikkelerin iadesi talep edilmiş ancak olumlu bir sonuç alınamaması üzerine 1989 yılında ABD Massachusetts Eyalet Mahkemesi'nde dava açılmıştır. Söz konusu davayı ABD'de "Lidya Eseleri" davasını da takip eden Herrick Feinstein Avukatlık Firması'nın takip etmesi konusunda New York Başkonsolosluğu'nun yetkili kılınmıştır. Elmalı Sikkelerini iade etmemek için dört ayrı avukatlık firması ile savaş veren OKS PARTNERS'a karşı sürdürülen her türlü hukuki mücadele başarıyla verilmiştir. Yasa dışı yollarla yurt dışına kaçırılan toplam 1.900 adet sikkenin 1.661 adedinin davalının elinde bulunduğu, diğer bölümünün ise davalı veya diğer şahıslar tarafından başka kişilere satılmış veya hediye edilmiş olduğu anlaşılmıştır. Elmalı Sikkeleri ile ilgili tüm bilgi ve gelişmelr 16 Şubat 1998 tarihinde yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında görülmüş ve Elmalı Sikkeleri'nin uzlaşma suretiyle geri alınması için gerekli çalışmaların yapılması konusunda Kültür Bakanlığı'na yetki verilmiştir. 1998 yılı içince yapılan yoğun görüşme ve çalışmalar sonucu Elmalı Sikkeleri'ni elinde bulunduran taraflara anlaşma noktasına gelinmiş, ve anlaşma 01 Şubat 1999 tarihi itibari ile tüm taraflarca imzalanmıştır. Uzlaşma yoluyla sikkelerin geri alınması için davayı adımıza yürüten avukatlık firması tarafından hazırlanan ve taraflarca imzalanan sözleşmede ülkemizin çıkarları azami düzeyde korunmuştur. Yapılan anlaşma sonucunda söz konusu sikkeleri iyi koşullarda ülkemize iade eden Amerika'lı işadamı William I. Koch'a, bu olumlu davranışı nedeniyle 04 Mart 1998 günü ABD/Washington Büyükelçiliğimizde düzenlenen bir törenle bir rozet verilmiştir. Elmalı Sikkeleri 28 Nisan 1999 tarihinde Kültür Bakanı sayın İstemihan TALAY tarafından ülkemize getirilmek üzere teslim alınmış ve 29 Nisan 1999 tarihinde Ankara'ya getirilmiştir. Söz konusu Sikkelerin kamuoyuna tanıtılması amacıyla Anadolu Medeniyetleri Müzesinde düzenlenen törende eserlerimizin iadesi sürecinde Bakanlığımız uğraşlarına sağladığı katkılardan dolayı Gazeteci-Yazar Özgen ACAR'a, eserlerimizin getirilişi sırasında sigortalanma işlemini gerçekleştiren Başak Sigortaya Kültür Bakanı İstemihan TALAY tarafından bir teşekkür plaketi verilmiştir. 1984 yılında ülkemizden yasa dışı yollarla yurt dışına çıkarılmış olan bu değerli eserlerin yurda getirilmesi için çok yoğun bir hukuk savaşı verilmiş, sergilenen kararlı tutum ile konunun peşinin bırakılmayacağı ve ülkemize ait her türlü kültür mirasına mutlak suretle sahip çıkılacağı tüm dünyaya gösterilmiştir. Yüzyılın definesi olarak tanımlanan bu sikkelerin, 21. yüzyıla girerken Türkiye'ye kazandırılmasından insanlık adına onur duymaktayız. MADALYA VE NİŞAN Avrupa kültürüne ait bir gelenektir. Bu sebeple Osmanlı'da kullanılmaya çok geç başlanmıştır. Askeri, Mülki ve idari personele, halktan kişilere ve üst düzey yabancılara, devlet adına göstermiş oldukları yararlılık ve üstün başarıdan dolayı onurlandırmak amacıyla, Padişah emriyle çıkarılmışlardır. Osmanlı' da ilk madalya, I. Mahmud zamanında (1730) çıkarılan Ferahi dir. Daha sonra Sikke-i Cedid ve Vak'a-i Mısrıyye madalyaları yapılır. Madalya sayısı Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz döne- minde çok artar. Madalyalar isminden de anlaşılacağı gibi, bir savaşın kahramanlarına, resmi ziyaretlerin, görüşmelerin anısını ve önemli tarihi olayları ölümsüzleştirmek için ilgili kişilere verilmek için belli sayıda yaptırılır ve kime verildiğini açıklayan beratlarıyla birlikte verilirdi. Nişanların ilk örnekleri,, III. Selim zamanında Fransız Donanması'nı yakan İngiliz ,Amiral Nelson'a verilen ve bugün İngiltere'de National Maritime Museum'da bulunan mücevherli çelenk ve İskenderiye savaşlarında üstün başarı gösteren İngiliz kaptanı Hacenson'a boynuna asılmak üzere verilen ay şeklinde nakışlar ve elmasla süslenmiş bir nişandır. Avrupa'da haç şeklinde olan nişanlar, Osmanlı'da önceleri oval veya çelenkli askı şeklinde olup, Abdülmecid döneminde çıkarılan Nişan-ı İmtiyaz'la birlikte yıldız formunu almıştır. Nişanlar, devlet adına gösterilen üstün başarı ve yararlılıklarından dolayı hak eden kişileri onurlandırmak amacıyla belli sayıda yapılır. Kişiye özel ve hayatta olduğu sürece kullanılmak üzere; ne için verildiğini açıklayan beratıyla padişah tarafından törenle takılırdı. Her nişan için ayrı çıkarılan nizamnamelerde, nişanın kaç dereceli olduğu kimlere verileceği, nasıl kullanılacağı maddeler halinde yazılı olurdu. Yüksek dereceleri elmaslı (murassa) olan nişanlar şemseleri ile birlikte kullanılırdı. Sadece Şefkat Nişanı ve Hanedan-ı Âli Osman Nişanı ölüm halinde geri alınmaz ve kullanılmak kaydıyla varislere hatıra diye saklanmak üzere bırakılırdı. Yabancı devlet büyükleri için yapılan nişanlar nizamnamede belirtilen sayıların dışında tutulurdu. |
Osmanlı Dönemine Ait Eserler OSMANLI İMPARATORLUĞU Osmanlı Dönemine Ait Eserler Osmanlı Kalkanları Bunlann özel olarak incelenmesi ve bir “tarihi eserler grubu” içinde yorumlanmaları gereklidir. Bu konudaki arşivlerin araştırılması da Türk bilim adamlarının görevi olmalıdır. Özellikle Alman, İngiliz, Amerikan ve Türk bilim adamları tarafından birkaç kuşaktan beri ayrıntılı olarak incelenen minyatürlerdeki betimlemeler, bu konuda faydalı olabilir. Ancak Osmanlı minyatürlerinde İran minyatürlerine oranla çok daha az sayıda kalkan betimlemesi görülür. Ayrıca Osmanlı askerlerinin Macar kalkanlanndan esinlenerek yapılmış, üst kısmı diyagonal kesimli, dışbükey, dikdörtgen biçimli bir tür kalkan da kullanmış olduğu minyatürlerde görülmektedir. Başka minyatürlerde de, örneğin Topkapı Sarayı atölyelerinde yaklaşık 1555 yılında hazırlanan Süleymannâme'deki 1552 Rodos Kuşatması'nı betimleyen minyatürde, kalkan taşıyan yeniçeriler betimlenmiştir.15 Kalkanlı yeniçeriler, 16. yüzyıl sonunda Bağdat minyatür okulu tarafından gerçekleştirilen ve tahtta oturan Hülagu Han'ı gösteren minyatürlerde de göze çarpar.16 Birçok başka eserde de görüldüğü gibi, kalkanların yapıldığı malzeme ve bezemeleri, kullanıcılarının hiyerarşik konumunu yansıtır. En iyi malzeme, biçim ve bezemeler padişahların, vezirlerin, beylerbeylerinin, yüksek rütbeli subaylann ve devlet memurların kullandıkları eşyalarda göze çarpar. Kalkanın yüzündeki bezeme türü, belli bir sınıflandırmanın ölçütü de olabilir. Avrupa koleksiyonlarındaki Osmanlı kalkanlarının çoğu, özellikle 1683 Viyana Kuşatması'nda ve sonraki bazı seferlerde ele geçirilen savaş ganimetleridir. Kalkan her zaman cazip bir ganimet olmuş ve özenle korunmuştur. Türkiye'deki, özellikle lstanbul'daki müzelerin dışında Viyana, Dresden, Karlsruhe, Venedik, Budapeşte, Krakov, Varşova, PoznaD, Moskova gibi pekçok müzenin koleksiyonunda kalkanlara rastlanmaktadır. Aynca özel koleksiyonlarda da yayınlara geçmemiş ömeklerin varolduğu bilinmekte ve korunagelmiş kalkan sayısının birkaç yüzü tahmin edilmektedir. Kayıtlarda rastlanan kalkanlar üç gruba ayrılabilir: İlk grup yalnızca askeri amaçlarla kullanılan bezemesiz kalkanlardır. İkinci grupta, savaşta ya da törenlerde kullanılan, göbekligi, metal kısımları, perçin başları ya da plakaları sade veya bezemeli kalkanlar vardır. Üçüncü grup ise simgesel anlam taşıyan ve yalnızca törenlerde kullanılan, simli kumaşla kaplı, işlemeli, altın, gümüş kaplamalı ve kıymetli taşlarla bezeli kalkanlardan oluşur. Sade savaş kalkanı, üstünde düz çelik bir göbekliğin yerleştirilmiş olduğu ahşap bir parça etrafına 16-20 sıra, iple sarılmış kalın saz ya da söğüt dalı kullanılarak yapılırdı. Bu kalkanların iç yüzeyi kumaş ya da deri kaplıydı ve çelik başlı perçinlerle tutturulmuş deri kayışlardan bir de sapı vardı. Bu grupta Dresden Tarih Müzesi Silahhanesinde ve Karlsruhe'deki Baden Müzesi'nde Ernest Petrasch tarafından ayrıntılı olarak tanımlanan ve çoğunluğu büyük olasılıkla 1683 Viyana kuşatmasından kalma çok sayıda örnek vardır. Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan ve hayli tartışma konusu olan kalkanın yüzeyi, tümüyle karanfil ve lale motifleriyle kaplıdır. Göbekliği ise sadedir. Ancak, bu gruba giren kalkanlann göbeklikleri metal kesilerek yapılmış Osmanlı zambak motifiyle ya da üzeri değerli taşlarla süslü gümüş kaplama örneklerde olduğu gibi genellikle süslemeli olur. Krakov'da Wawel Kraliyet Şatosu'nda bulunan zarif kalkanın (res. 4) yüzeyi tipik saz yaprağı ve göbekliği savat tekniğinde helezoni rozet motifiyle bezenmiştir. İran ve erken dönem sanatından esinlenerek yapılmış bu helezoni rozet motifiyle, yapımı çok kolay olan dalgalı Çin bulutu gibi motifler, Osmanlı kalkanları üstünde sıkça görülmektedir. Krakov'daki Czartoryski Müzesi'nde, bu gruba giren iki eşsiz kalkan bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi ünlü Polonyalı Hetman Stefan Czarniecki'ye (öl. 1665) aittir (res. 1). Göbekliği oymalı ve gümüş kaplama olan kalkanın yüzeyinde beş kollu yıldız motifi vardır. Diğeriyse, Hetman Mikolaj Hieronim Sieniawski tarafından Viyana kuşatması sırasında ganimet olarak alınmıştır. Bu kalkanın saz örme yüzeyinin üstünde "X" biçiminde bir bitki motifinden oluşan bezeme, savatlı gümüş göbek üstünde birkaç kez tekrarlanmıştır . Kısa bir süre öncesine kadar Thurnau Şatosu'nda Von Giech Kontları'nın koleksiyonunda bulunan, 1685 Türk seferinden kalma kırmızı bir kalkanın üstünde, ender rastlanan bir bezeme görülmektedir; bu kalkanın üst kısmında iki flama, alt kısmında da Arapça yazı kartuşu vardır. Varşova'daki Polonya Ordu Müzesi'nde de gümüş kaplama göbekliğin üstünde rozet motifi çevresine kakılmış firuzeler ve üç hilal motifi bulunan, kırmızı, mavi ve yeşil iplikle çalışılmış bir kalkan bulunmaktadır. Bu motifler gizemli bir insan yüzü ifadesi yansıtmakta ve bir Osmanlı motifini insan formuna dönüştürme çabasının nadir örneklerinden birini oluşturmaktadır. Bu kalkanın yüzeyinde bu motife benzer altı yuvarlak motif daha bulunmaktadır . Varşova'daki Polonya Ordu Müzesi koleksiyonlarında yer alan, bir muhafazası, taşınması için deri bir kılıfı ile bakır bir kutusu olan kalkan, çok ender rastlanan bir parçadır . Buna bakarak tüm Osmanlı kalkanlarının ve özellikle de üçüncü gruba girenlerin benzer kılıfları olduğu düşünülebilir. Üçüncü grup, değerli taşlarla bezeli kalkanlardan oluşmaktadır. Bunlar da örülmüş sazlardan yapılmış olmakla birlikte, tümüyle altın simli kumaş ve nakışlarla ya da tümüyle değerli taşlarla bezeli gümüş kaplama metal bir plakayla kaplanmıştır. Bu tür kalkanlarda orta tabaka göbeklik işlevi görür, ancak bu göbeklik birinci ve ikinci gruptaki kalkanlarınkinden daha küçüktür. Ortada değerli bir taş, firuze ya da Seylan taşı görülür. Bu gruba dahil olan kalkanlarda, yukarıda sözü edilen ve Kral III. Zygmunt'un tabutundan çıkarılan Wawel'deki İran kalkanına benzemekle birlikte, bazı farklılıklar göze çarpmaktadır. Bunlar İstanbul'da saray atölyelerinde yapılmış örneklerdir ve 16. yüzyılda, özellikle de Kanuni Sultan Süleyman döneminde gelişen zengin süslemeli bir Osmanlı üslubunu yansıtmaktadır. Bu bezeme üslubunun kullanıldığı parçalar, eyer, koşum takımları, kılıç, mızrak ve silah gibi askeri gereçler, altın, gümüş, firuze ve nefrit kullanılarak âdeta birer mücevhere dönüştürülmekteydi. Murassa kalkanlara sahip çok az koleksiyon vardır. Bunlardan büyük olasılıkla 1683'te Viyana'da ele geçirilmiş olan iki tanesi Krakov'daki Czartoryski Müzesi'nde (res. 2), bir tanesi Wawel'de, ikisi Moskova Kremlin Oruzheynaya Sarayı'nda, biri Budapeşte Magyar Nemzeti Müzesi'nde ve İsveçliler tarafından Polonya'da ele geçirilen diğeriyse, halen İsveç'te Skokloster'da General Wrangel'in şatosunda bulunmaktadır. |
Osmanlı Döneminde Mutfak Kültürü Osmanlı Mutfağı Bir zamanlar, Asya'dan Anadolu'ya doğru akan Türk boyları, eski uygarlıkların mayaladığı bu topraklara Uzak Doğu'da oluşan o zengin kültürü büyük bir ustalıkla ve yol boyu, geçtikleri her ülkeden aldıkları malzemeyle zenginleştirerek taşımışlardı. Bu hareket sırasında elbette mutfak kültürüne de gereken yeri vereceklerdi. "Açları doyurun, çıplakları giydirin, yıkılanları yapın, az halkı çok edin" gibi kutsal öğütlerle yola çıkan göç kafilelerinin yeni vatandaki görevleri kendilerine böylece bildirilmişti. İşte, yıllar sonra Anadolu ve Rumeli'nde gelişen Osmanlı kültürü ve de bu kültürün önemli bir bölümünü oluşturan mutfak ve yemek töreleri Asya Türklerinin tarihsel birikimiyle birlikte oluştu, gelişti ve ünlendi. Bu hareketli kültür birikimini yeni vatanda geliştirecek, destekleyecek ve üretkenliğini arttıracak bir çok eleman vardı. Yeni toprak, her şeyden önce üç ayrı denizle çevrilmişti: Karadeniz, Akdeniz, Ege Denizi. Bu üç deniz bütün mal varlıklarını Anadolu göçmenlerinin emrine sunmuştu ve bu üç denize bağlı iki boğaz (Çanakkale ve İstanbul Boğazları) ve de onları birbirine bağlayan Marmara Denizi, bir yandan kendine özgü bereketi ile bir yandan da Anadolu'da, dört mevsimi birarada yaşamanın özellikleri ile, Batı'da bahar keyfi sürerken, Güney'de yaz, Karadeniz'de ılıman bir sonbaharı yaşama imkanını kullanarak, ülkenin bütününü, her mevsim taze sebzeler ve değişik meyvelerle donatıyordu. Bizler de, bugün bile aynı keyfi yaşamıyor muyuz? İşte bu nedenlerle Osmanlı mutfağının ve yemek kültürünün özelliklerini, tarihsel kültürel birikiminin verdiği çeşitlilik ve coğrafyanın ve iklimlerin verdiği zenginlik ve de denizlerin, göllerin getirdiği bereketle birlikte incelemek ve düşünmek gerekiyor sanırım. Bu koşullar, Osmanlı yemek kültürünü dünyanın üç büyük mutfağından biri olma kıvamına getirdi. Yaşadığımız günler, yaşadığımız koşulların büyük değişimleri nedeniyle bu kültür elbette durmadan yenileniyor. "Kalıcı olma" şansı her gün biraz daha azalıyor. Bugün tüm dünyada insanlar evlerinde ve aile sofralarında birlikte yemek keyfini çok az bulabiliyorlar. Gelişen iş töreleri, sıcak yemek alışkanlıklarını, ayakta yenen "tost, sandviç" gibi kuru yemeklere dönüştürülüyor, davet yemekleri daha çok lokantalarda veriliyor. Çağdaş tıp, eskilerin en çok sevdiği yağlı yemeklere, hamur işlerine, hamur tatlılarına iyi gözle bakmıyor, fazla kilolu olmaktan korkanlar devamlı "diyet" gayretiyle kolay yemeklere önem veriyor. Ve böylece... Yeni dünyanın yemek sistemi kendi kurallarına göre, eski sistemden ayrılıyor. Ama, eski sisteme de dikkatle bakıldığı ve araştırmalar yapıldığı zaman onların da, özellikle sağlık açısından bir çok tedbirleri olduğunu, o günlerin koşullarına göre bazı kurallar ve kararlarla bu konuyu yürüttüklerini görüyoruz. Madem ki bizim konumuz Osmanlı mutfağı... Bu konularda, ne demiş Osmanlı'nın akıllısı biliyor musunuz? Ne demiş? Yemekten, içmekten, tatlıdan, tuzludan söz açıldığında... o bolluk ve bereket sofralarında... Haber vermiş ki:
O zamanlar, buna benzer vurgulu sözleri usta hat sanatçıları o sanat eseri olan süslü yazılarıyla yazan, zarif levhalar yaparmış. Akıllı ev sahipleri de bu levhaların bir iki tanesini yemek odalarının duvarlarına asarmış:
Çok yemek yemenin insanın işine yaramayacağını anımsatan aşağıdaki dize gibi.
Kaşıklar sininin çevresine sıralanır. İslam peygamberinin aile sofrası için önemli bir buyruğu vardır: "Yemeklerinizi ailenizle birlikte yiyin. Çünkü, o yemeğin bereketi vardır" diye buyrulmuştur. Aileler bu buyruğa genelde önem verir ve uygularlar. Sininin çevresine minderler dizilir, sofraya oturanlar sağ kolları sofaya dönük olarak minderlere, hafif bir çaprazla oturur. Sürahi yerde, sofra örtüsünün üstündedir. İlk yemek genelde çorbadır ve büyücek bir bakır k'se içinde sofraya gelir. Babanın seslice bir besmelesi ile yemek başlar. Bu sofralarda, yemek sırasında pek konuşulmaz. Yüksek sesle gülünmez, yemeği beğenmeyen, sevmeyen biri varsa, bunu açıklamaz. Kesinlikle ağız şapırdatılmaz ,ekmek ısırılarak değil koparılarak yenir. Asık suratlara ,durumu usulca bildirilir. Sofrada su içmek isteyen olursa, gençlerden biri bardağına suyu koyar. Ve o, suyunu bitirinceye kadar, sofradakiler bekler, su içenin yemek hakkı böylece korunur. Yemekler aynı kaptan yenir. Bu sofralarda çatal ve bıçak yoktu. Sofra töresi ancak Tanzimat'la birlikte değişmeye başlamış ve herkes tabağına konulan yemeği çatal ve bıçak kullanarak yemeği zamanla öğrenmiştir. Çorbadan sonra et yemeklerinden biri, yanında pilav, ardından ya bir soğuk yemek ya bir börek, sonra da tatlı türlerinden yada meyvelerden bir tabak, tepsiye gelir. Yemek sonunda baba şükür duasını ettikten sonra herkes tuzluktan bir tutam tuz alarak ağzına atar ve yemeği pişirene "Anne elinize sağlık" gibi, "Çok güzel olmuş" gibi bir teşekkür deyimi söyler. Sonra, evin yetişmiş genç kızı büyüklere kahve yapmak üzere mutfağa geçer. Büyük anneler, babalar oturuyorken, sofradan kalkanlar, sırasına göre, sinideki sofra eşyasını toplar ve mutfağa götürürler. Yerde ekmek kırıntısı asla bırakılmaz. MİSAFİR SOFRASI Genellikle yakın akrabalara, arkadaşlara, komşulara verilen davetlerde yemek töresi bazı küçük değişikliklerle gerçekleşir. Ailenin ve davet edenlerin yakınlığına göre ve kişilerin seçimine göre bu davetler ya kadınlar için ayrı, erkekler için ayrı sofralarda verilir; ya da sofralar aynı odalarda kurulabilir. Bir üçüncü ihtimal, kadın sofralarının gündüz evde, erkek yokken yapılmasıdır. Erkek sofraları gece işten sonra verilir. Yemeğe davet eden, "filan akşam yemeği bizde yiyelim, Allah ne verdiyse" gibi alışılmış sözle işi bağlar. Konuklar yemeğe gelirken "teşekkür b'bında" konuk evine yada evin çocuklarına uygun bir armağanla gelirler. Yalnız erkeklerin olduğu davetlerde bu armağan töresi pek yoktur. Konuk hanım, paketi ev sahibi arkadaşına "Size layık değil ama" gibi bir küçültme ifadesiyle uzatır. Ev sahibi hanım da, "Ne zahmet ettiniz aşk olsun" diye karşılar, teşekkür eder. Çok eskilerden başlayarak, bu sofralarda konuklara önce bir kaşık bal sunulurdu. Ya da reçel. Bu ikram, "Tatlı tatlı konuşalım, tatlı tatlı yiyelim" deyiminin balla ifadesi olarak kabul edilirdi. Bir de aileye, adı "Tanrı misafiri" olan ve yemek vakti habersiz gelenler olurdu. Onlara ilk sorulan soru "Yemek yediniz mi" ya da "Aç mısınız" dı. Eve sahibi tel'şlanmaz, zora girse bile öfkesini (varsa), asla belli etmez, "Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer" diye, konuğunu sofraya oturturdu. Arada, gelen konuk yeterince doymadı endişesiyle, salata gibi, peynir gibi yan yemeklerden birini uzatır, konuk, "istemem, doydum" gibi bir nedenle kabul etmeyince: "Misafir ev sahibinin kuzusudur, üzme beni al" gibi bir ısrarla salatayı yada peyniri ya da onlar gibi bir yiyeceği konuğunun önüne sürerdi. Haberli ya da habersiz, misafir sofrasındakilerden biri su ister ve içerse suyu verene "Su gibi aziz ol" diye teşekkür eder ya da kendinden genç biri su vermişse "Berhüdar ol, oğlum" ya da "kızım" der, gülümserdi. Sofraya, ailenin parasal durumuna, yaşadığı şehre ya da yöreye göre kış günleri çorbayla başlayan yemek, et türlerinden biriyle devam eder, ardından pilav gelir, soğuk yemekler ya da börekler, tatlılar birbirini kovalar, herşey bitince konukların en yaşlısı teşekkür eder, küçük bir dua okur, sonra da burada okuyacağınız şiirsel bir ikramla yemek olayını kapatırdı.
Bu sofralarda sıkça tekrarlanan teşekküre ait deyimler:
TOPLU YEMEK SOFRALARI Geleneksel kuruluşlarımızın yaşam biçiminden doğduğu belli olan toplu sofra töresi asker ocağında, tekke, dergâh ve zaviyelerde, okullarda, kervansaray ve hanlarda gerçekleşmiştir. Bu sofralarda yemek parası genellikle vakıflardan ödenirdi. Yemek zamanı, görevlisi tarafından bina dışında uygun bir yerden, yüksek sesle yapılan "sofraya s'l' ya huuu" çağrısı ile duyurulur, o binadaki herkes işini bırakır ve kimseyi bekletmemek için hemen elini yıkayıp yemekhaneye giderdi. Herkes bu sofralardan hangisine oturacağını bildiği için hiyerarşideki yerine oturur, saygıyla, edep kuralları içinde, ortak peçete diyebileceğimiz uzun, "yağlık" adlı el dokuması örtünün, önüne gelen bölümünü dizlerine örter, sofra büyüğünün besmelesini beklerdi. Hemen bütün kaşıklar birden o kocaman çorba k'sesine dalar ve yemek töreni böylece başlardı. Aile sofrasının kuralları burada da geçerliydi. Konuşma, gülüşme, yemek seçme, ekmeği ısırarak yeme başkalarının hakkına el uzatma yoktu. Yemek bitiminde toplumun büyüğü ya da onun seçtiği biri yemek dualarından birini okur, sonra da bir tutam tuz ağıza atılırdı. Toplu yemek sofraları doğal olarak erkeklerin yemek yediği yerdi ve kadınlar bu sofralara katılamazdı. İMARETHANELER Toplu yemek türlerinden biri de Osmanlı'da yoksulları doyurmak için kurulan ve adı İmarethane olan mutfaklardı. Bu kuruluşların kökeni İslam'ın "zek't ve fitre" gibi dini vecibelerinin yerine getirilmesine dayanıyordu. İmaretlerde parasızdı yemekler ve onların masraflarını zenginlerin bir araya getirdiği vakıflar üstleniyordu. İstanbul'daki İmarethanelerde günde en az 4-5 bin kişiye yemek verilirdi. Bayram ve şenlik günlerinde çoğalırdı bu rakamlar. İmarethane açan kişiler mülklerini kurdukları imarete bağlamaya mecburdurlar. Bu zorunluluk imaretin devam etmesini sağlamak için gerekliydi. İmaretlerin yaptığı ekmeğin özel bir adı vardı: Fodla. KAHVE TÖRESİ Hangi yemekten sonra olursa olsun, kahve vazgeçilmez bir son noktadır. Günlük hayatta da önemlidir. Türk kahvesinin özellikle o dönemde kendine has nükteleri, deyimleri, töresi vardı. Kahve tiryakisi, kahve ocağı, kahve falı, kahve fincanı ve.. "Bir fincan kahvenin kırk yıla varan hatırı".. Kahve çeşitleri de vardı: Sade kahve, şekerli kahve, orta şekerli (Bir adı da adeta) az şekerli kahve.. Bir de zamana göre içilen kahveler vardı. Sabah kahvesi (İki türlü olur). Biri yataktan kalkar kalkmaz içilir. Öbürü kuşluktan az önce. Bu kahveler bazen "sütlü kahve" de olur. Yorgunluk kahvesi, fal kahvesi, dedikodu kahvesi, mola kahvesi, yemek sonu kahvesi gibi.. Türk töresinde yemeğe konuk çağırmak genellikle: "Hiç değilse bir acı kahvemizi içmek için buyrun" diye yapılırdı. Bir de ne zaman tiryakilerle, kahve ve sigara bir araya gelir, tiryakiler:
Bu arada yemek arkasından kahve yerine çay içenleri de unutmayalım.
EKMEK VE ÖTESİ Osmanlı'da ekmek önceleri ev fırınlarında, komşu hanımların birbirine yardımıyla, belli günlerde, daima kadınlar tarafından yapılan ve pişirilen bir nimetti. Sanıyorum ki, Türk mutfağında ekmeksiz bir sofra hiç düşünülememiştir. Ekmek, buğdaydan, çavdar unundan, mısırdan, kepekten yapılır; somun, pide, şepit, bazlama, yufka ekmeği gibi çeşitleri vardır. Karadeniz'in mısır pastası denilen mısır unu ekmeği ve İstanbul'un francalası incelmiş ekmek türlerinden sayılırdı. Zaman elbette ekmeklerimizle de oynamakta ve kendine uygun değişiklikleri yapmakta. Pide ekmeğini, söz gelimi, insanlar artık yalnız ramazan ayında görüyorlar. Osmanlı, Batı yaşamından etkilenmeye başladıktan sonra ekmek üretiminden de değişim başlamış ve ev fırınlarındaki ekmek üretimine karşılık çarşı ekmeği gündeme gelmişti. Çarşı ekmeğini ev kadınları önceleri sevmediler. Hatta ayıpladılar. Ev dedikodularına, "onlar çarşı ekmeği yer" l'fı bazen ayıplama olarak, bazen de alay etmek için kullanılan bir deyim olmuştu.. Ekmeğini evinde yapan veya yaptıran hanımlar sıkıntılarını şu deyişlerle ifade ederlermiş:
veya:
Ama aslında ekmek ne küstü, ne darıldı. Ekmek her haliyle vazgeçilmez bir yiyeceğimiz olduğu için ilk günden bugüne bütün zarafeti ve tadıyla sofralarımızın baş tacıdır. Öyle değil mi efendim? Öyle ise dilinmiş ekmeklerimizi soframıza koyar, biz de Osmanlı yemeklerinin sohbetine başlarız. OSMANLI YEMEKLERİ Fatih Sultan Mehmet'in babası 2. Sultan Murat zamanına kadar gerek halk sofralarında, gerek saray sofralarında yemek düzeni çok sade, çeşitler de çok azdı. Osmanlı mutfağının gelişip oluşması ancak 2. Murat döneminden sonra başlıyor. Osmanlı yemekleri, biliyorsunuz, her zaman sofraların baştacı olan çorbalarla başlıyor. Sağlıklı yemeklerin birincisi kabul edilen çorbalar et suyu, tavuk suyu, yoğurt; balık çorbaları da balık suyu ile zenginleştiriliyor ve pirinç, bulgur, tarhana unu, kuru ve taze sebzeler ve sebze kökleriyle kaynatılarak yapılıyor. Ve adeta, mideleri kendinden sonra gelecek yiyeceklere hazırlamak ve hazmettirmek için görevlenmiş sayılıyor. Düğün çorbası, yoğurt çorbası, tarhana çorbası, yayla çorbası ön sıralarda tutuluyor her zaman ve özellikle kuşluk yemeklerinin en hoşa giden çorbaları sayılıyor. Sofraların temel yemeği olarak çorba ve ekmek öne alındığına göre çorbaların lezzeti ve sağlıklı içeriği olması elbette gerekliydi. Çorba konusu yazıya dökülmeye başlandığında sonu kolay kolay gelmiyor. O dönemlerin hamarat hanımları sadece çorba isimlerini sıralamaya kalktıkları zaman çorba türlerinin sayısı yüzü kolay kolay geçiyor. Çorbanın önemi Osmanlı'da o kadar belli ki evlenme yaşındaki kızların anneleri ve büyük annelerin en büyük korkusu, kızının "adam gibi çorba pişirmeyi bile bilmiyor" diye evde kalmasıydı. Ve bu konuda annesi gibi düşünmeyen kızlara verilen nasihat:
ET YEMEKLERİ Koyun, kuzu, dana gibi kırmızı etler, balık, tavuk gibi beyaz etler, kümes hayvanları ve av etleri et yemeklerinin temel taşlarıdır. Salça, soğan, saramsak gibi yan malzemeyle tatlandırılan et yemeklerinin bir kısmı uzun sürede ve ağır ateşte pişer. Kebaplar, köfteler, fırında, mangalda, ızgarada pişirilir.Genelde, yörelere göre değişen ezmeler, taratorlar, turşular, yeşil salatalar ya da yoğurtla birlikte yenir. Patlıcan salatası, patates kızartması, şiş kebap ve döner kebabı mutlaka domates, biber ile birlikte sofraya gelir. Genelde tandırda, güveçte, fırında, testide, kuyuda (özel yapılır) şişte pişirilen et yemeklerinin yanında ya da ardından pilavlardan bir pilav da bulunmalıdır. Tavuk ve aynı türün çeşitleri olan hindi, kaz, ördek vb. hayvanların etleriyle yapılan yemeklerin bu sofralardaki yeri de önemlidir. Özellikle misafir sofralarının unutulmaz yemeği olan çerkes tavuğu, hindi dolması, lezzeti eşsiz yemeklerdendir. Ayrıca, et yemekleri içinde sayılan Marmara'nın lüferi, palamutu, tekir, pisi, dil balıkları ve izmarit-istavrit balıkları, Karadeniz' in kalkanı...Ama asıl sayısız pişirme çeşidi olan hamsisi; Ege'nin çupurası deniz yemeklerinin seçilmişleridir. Balıklar, tavası, ızgarası, çorbası, buğulaması, tuzlaması, kurutması, fırınlaması yapılan, sağlık açısından da lezzet çeşitleri açısından da çok önemli olan et yemekleri arasındadır. Özellikle padişahların bir çoğunun sevdiği yemeklerdir bunlar. Maraş, Adana, Urfa'da yapılan kebaplar, sonradan bütün ülkeye yayılıyor. Hünk'rbeğendi, imambayıldı, papaz yahnisi, çerkez tavuğu, kadınbudu gibi yeni ve yapımı önemli olan yiyecekler sofraları süslüyor. Yerel yemeklerin seçilmişleri ülke içinde yayılmaya başlıyor ve tatlı konuşanlar, yiyeceklerin de tatlısını isteyince Türk mutfağında şenlik zamanla büyüyor. Elbette hepsi bu kadar değil. Biz ilk elde aklımıza gelenleri anımsattık sizleri. Kıyı şehirlerinde tabii balıklar ve diğer deniz ürünleri.. Tatlı sularda yine balıklar.. Izgarada, tavada pişen türleri. Tuzlamaları, kurutmaları.. Bu zenginlikte elbette yazımızın başında konuştuğumuz ülke coğrafyasının, mevsimlerin ve toprağın veriminin çok büyük etkisi var. Karides ise güveci, salatası, pilavlısı ve salması ile aramızda. Ama herkes bilir ki Karadenizlinin tek tutkusu olan hamsi balığı: tavası, ızgarası, fırınlanmışı, çorbası, yahnisi, buğulaması, tuzlaması ve kurutulmuşu (füme) ile tüm balık türlerinin önüne geçmiş ve birincilik yarışını kazanmıştır. PİLAVLARA GELİNCE Et yemeklerinin çoğuna, kuru fasulye gibi kurutulmuş sebzelerin hemen hepsine eşlik eden pilav türleri yalnız pirinç değil, bulgurla ve kuskuslu da yapılır. Sade pilav, domatesli pilav, bademli, fıstıklı, üzümlü, bezelyeli, patlıcanlı, tavuklu türleri vardır. Bu çeşitli yemekler Osmanlı mutfağında, özellikle saray mutfaklarında doğmuştur. Pirinç pilavları değişik pirinç türlerine göre yapılır. Düğünlerde zerdeyle birlikte ikram edilir. Yalnız Osmanlının değil, Türklerin tümünün vazgeçilmez yemeklerinin başında gelir pilav. Meraklı Osmanlı hanımları 27 çeşit pirinç pilavı yapıyorlardı mutfaklarında. Aside, beyinli, bezelyeli, domatesli, düğün pilavı, l'pa, patlıcanlı pilav, sade, salma, şehriyeli, tavuklu ve daha da neler.. SEBZELER Osmanlı sofraları etli ya da zeytinyağlı sebze yemeklerinde inanılmaz bir zenginlik taşır. Başta fasulye türleri gelir, ardından 40 türlü yemeğiyle patlıcan. Arkası saymakla bitmez. Domates, biber, lahana, patates, bakla, kabak, ebegümeci, enginar, havuç, ıspanak, karnabahar, kereviz, kuşkonmaz, semizotu, mûlukiye, yer elması, pırasa. Başka, unuttuklarım da olabilir. Kuru sebzeler ise, bakla, bamya, barbunya, kuru fasulye, mercimek, nohut, bezelyedir. Bu yemeklerin etli ve sıcakları sırada öndedir, zeytinyağlılar arkada. Mutfağın tel dolabında sırasını bekler. YA HAMUR İŞLERİ Tükenmez bir konu olan Osmanlı mutfağının hamur işleri, börekler ve hamur tatlıları olarak ikiye ayrılır. Börekler sıcak yemektir genelde. Fırında yapılır ya da tavada pişirilir. Hamur arasına konulan malzeme ise , kıyma çeşitli peynirler ve ıspanaktır. Ramazan sofralarının vazgeçilmez yiyeceklerinden biridir börekler. O zamanlar börek yufkaları da evlerde yapılıyordu. Oklava ile açılan hamurlarla. Evin özel ekmek fırını yoksa tepsiler, üstü örtülü olarak çarşı fırınına gönderilirdi. Bu böreklerin adı tepsi böreğiydi. Tava böreklerinin en güzeli sigara böreğiydi. İçi kaşar peyniri rendesiyle doldurulan sigara börekleri kızartılır, içkili sofraların pek hoşuna giderdi. Genelde, peynir, ıspanak, kıyma, sütle yapılan börekler bazen tek yemek olarak bile (ama yanında mutlaka ayranla) o sofraların doyurucu yemeği oluyordu. Hoşaf da, özellikle ramazanın sahur yemeklerinde sofraya gelirdi. Ya da tükenmez adlı meyve sularından evde yapılan o harika içecekle yenirdi. VE DE OSMANLI TATLILARI... Üç türlü tatlısı var bu Osmanlının. Yani ağzının tadını bilenlerin. Hamur tatlıları, süt tatlıları, meyve tatlıları. Bir de, az önce adını ettiğimiz baklavalar. Baklavaların temel maddesi unla açılan ince yufkalar, yağ şeker ve bal. Bir de fındık, fıstık, cevizden biri ve kaymak. Baklava türlerinin hepsi fırında pişer. Karadenizli kadın, bayramlarda şeker yerine konuklarına baklava ikram ediyor ve konuğuna baklava tabağını uzatırken de usulca: "Buyur, 60 yaprak yufkayla yaptım" diye gülümsüyor. 60 ince yufkayı düşünün. Bu sayı bazen 70, bazen 80'e doğru da gidiyor. Süt tatlılarıysa, muhallebi, sütlaç, kazandibi, tavukgöğsü, keşkül ve güllaçtır. Keşkül, davet-ziyafet yemeği olarak başta gelmiştir sofralarda. Kazandibi ve tavukgöğsü uzun süre çarşı imalatı olarak yapılmıştır. Güllaç ise, ramazan sofralarının baş tatlısıdır. Malzemesi çarşılarda hazır satılır., evlerde evin hanımı sütle pişirir güllaç tatlısını. Azıcık ılık sütün içinde gelir sofralara. Kaymağıyla beraber. Ramazan sofralarının en saygı gören tatlısı, tabii güllaçtı. Günümüzde güllacı seven, pişirmesini bilen kimse kaldı mı bilemiyorum. Ama yemek ve tatlı seçiminin ustası olanlar yine de keşküle dayanamıyorlar. Süt tatlılarından en duyarlılarından biri olan keşkül Ankara'nın son Osmanlılarından olan rahmetli Vehbi Koç ile babamın, en sevdiği tatlısıydı. Bütün bunlar unutulup gidiyor. Ne yazık ki sofralarımızın şimdi yabancı sofralara dönüştü. En azından Konya'nın "etli ekmeği" İtalya'nın pizzası oldu sanki. Amaa.. Osmanlı sofralarının en yaygın tatlısı aşuredir. Aşure, bir tören tatlısıdır. Genellikle muharrem ayının onu ile yirmisi arasında yapılır. Bu tarihin Kerbela Vak'ası günleri ile ilişkisi olduğu söylenir. Söylencelere göre Nuh Tufanı'nın bitiminde, gemideki yolculara, kilerdi kalan son yiyecekler bir araya getirilerek yapılan ve kurtuluşun kutlandığı son yemekte yenilen aşure kırk türlü malzemeyi içerir. Eski günlerin evlerinde bu kırk türlü malzeme okumalarla konurmuş kazanlara, tencerelere. İlahiler okunarak karıştırılırmış uzun süre. Ve sonra, hemen her Osmanlı evinde bulunması âdet olan büyük aşure sürahileriyle komşulara dağıtılırmış, aşurenin bir kısmı. Bu ünlü tatlının başka hikayeleri de var. Muharrem ayının onuncu günü Adem baba ile Havva anamızın ilk tanıştığı günmüş. İlk aşure bu gün için pişirilmiş. "Hayır öyle değil" diyenler de var. Onlara göre ise aşure, Adem'le Havva'nın cezalandırılıp yeryüzüne indirilmelerinden sonra (Hani Havva Ana Adem Babaya izinsiz ilk elmayı yedirmişti ya...) İşte bu nedenle dünyaya cezalı olarak yollanmışlar. Ama bir gün Tanrı onları affetmiş. İşte o affın müjdesi olarak pişirilmiş ilk aşure... Biz bu nefis, ama yapımı hayli zor tatlıyı bir af tatlısı olarak değil, tatlıların şahı olarak çok seviyoruz, kim icad ettiyse Tanrı ondan razı olsun. VE DE HELVALAR Temel malzemeleri un ya da irmik, yağ, şeker, süt, kaymaktır. Doğumlarda, ölümlerde, askere giderken, hac dönüşünde, okula başlayan çocuklar için, yeni bir eve sahip olunca, okul bitince, yağmur dualarında, kuzunun sütten kesilme günü olan "yoğurt bayramı"nda, "çiğdem düğünü"nde (ilk çiğdemin görüldüğü gün) Osmanlı evlerinde kesinlikle çeşitli helvalardan biri yapılır ve eşe dosta dağıtılır. RAMAZAN SOFRALARI Türkler arasında 11 ayın bir sultanı diye anılan Ramazan ayının kendine özgü pek çok töresi vardır. Biz burada sadece bu törenin sofrasından söz edebileceğiz. Ramazan günlerinde de sofraların her gün iki türlüsü kuruluyor. Bir iftar sofrası. Öbürü sahur sofrası. İftar sofrası, saati belli olan ve akşam saatlerinde açılan sofradır. Genelde oruç açma zamanını ve sofraya daveti şehirlerde ve kasabalarda toplar patlatarak haber verirlerdi insanlara. Top sesini duyanlar aile sofralarının töresine uyarak yerlerine otururlar ve oruç açarlardı. Yani bütün günü hiçbir şey yemeden geçirenler oruç bozarlardı. Ya birkaç yudum suyla. Ya bir zeytinle. Ramazan sofralarının ilki olan iftar sofrası iki aşamalıdır. Birinci aşama "İftariye" denilen ilk fasıl, ikincisi de yemeklerin yendiği ikinci fasıl. İftariye, açlığın verdiği hızla yemeklerin üstüne atılmayı önlemek üzere tertiplenmiş çerez sofrasıdır bir anlamda. Küçük tabaklarda ve sahanlarda reçeller, peynirler, zeytinler ve benzeri yiyeceklerden teker teker alınır. Bunların yanında fırınlardan yeni çıkmış pideler vardır. İftar sofrası bittikten sonra bir anda kaldırılır. O sıra akşam namazının okunma sırasıdır. İsteyenler ezanla gelen sese uyarak akşam namazını kılar. Sonra, yeniden hazırlanmış olan sofranın başına oturulur. Çorbadan sonra araya giren yemek normal sofralarda pek olmayan yumurtalı pastırmadır. Yalnız pastırma da olabilir. Bu pastırmanın pişiriminde bazı özellikler vardır. Soğanlı pişmesi gibi. Saray sofralarında hemen her ramazan günü var olan pastırma evlerde her gün olur muydu bilemiyorum. Sonra gelen yemekler etle başlar ve genel olarak güllaçla biter. Belli saatlerde yenen sahur yemeği ikinci ve orucu karşılama yemeğidir. Sabaha karşı yenir. Bu yemeğin misafiri olmaz. Ev halkı arasında yenir. Gündüz, insanı susatmayacak, ama tok tutacak yemekler yapılır. Sahur sofrasında mutlaka hoşaf olur. Pilav, makarna, börek türleri bu yemeğin tutucu yemekleridir. Hıdırellez gibi, bayram günleri gibi, ailede ölüm ayı gibi, düğünler, sünnetler gibi sayılı özel günlerde bazılarının özel bir yemeği vardır, o da pişirilir. Ama her zamanki yemek listelerinden seçmeler yapılır. Özel gün yemekleri ve tatlıları içinde dikkati çeken en önemli yemek helvadır. Doğum, ölüm, gurbetten gelme, gurbete gitme, sünnet, hastalıktan kurtulma gibi pek çok olayda... ya bir kazanç ve hoşluk sonnuda ya da bir kayıp ve keder nedeniyle Osmanlı evlerinde mutlaka helva pişer ve eşe dosta ya helva dağıtılır ya da helvaya davet edilirdi. Neden helva? Bunu bilemiyorum. Ama bu törenlerin baş oyuncusu bakıyorum her zaman HELVA. Osmanlı İmparatorluğuna ilk İngiliz büyük elçisi olarak gelen Sir Edward Burton'un İstanbul'da şerefine verilen ilk ziyafetin raporunda Kraliçeye yazdıkları için şunlar da var:
Bir de: Her padişah, her ramazanda her on yeniçeriye bir büyük tepsi olmak üzere baklava yaptırıyor. Her tepsiyi iki yeniçeri saraydan alarak yeniçeri ocağına getiriyor. Ertesi gün bu gümüş tepsiler ve üstüne örtülen futalar saraya gönderiliyor. Yeniçeriler, yönetimden memnunsalar tepsilerdeki baklavaları kabul ediyorlar ve bitiriyorlar. Ama memnun değilseler, baklavalar olduğu gibi geri gönderiliyor. |
http://www.theottomans.org/turkce/images/header/campaign/savaslar.gif YENİ BİR HAÇLI İTTİFAKI VE NİĞBOLU SAVAŞI Osmanlı sınırlarının Macaristan'a kadar dayanması, Macar Kralı Sigismond'u korkutmaktaydı. Zira Sigismond, ufuktan azametle yuvarlanıp gelmekte olan Osmanlı dalgasının, er geç kendi ülkesini de basacağını görmekteydi. Tek başına altından kalkamayacağını bildiği bir tehlikeye karşı gece rüyalarını, gündüz hülyalarını tutan ümid, her şeye rağmen yine de bir Haçlı ordusunun yardımında görüyordu. Fakat imdadına çağırabileceği devletlerden Venedik, bu Katolik dindasına müzaheret eder görünmekle beraber, Sigismond'un zaferinin Balkanlarda bir Macar hegemonyasına yol açacağından da endiseleniyordu. Cenevizliler ise siyasî ve iktisadî hayatlarının sağlıklı birşekildeki devamını Osmanlıların teveccühünü kazanmakta gördüklerini gizlemiyorlardı. Sigismond, Osmanlı tehlikesini bertaraf etmek ve hatta Kudüs'e kadar gidebilmek için Avrupa'nın muhtelif memleketlerine elçiler göndererek yeni bir Haçlı ittifakının kurulmasını istiyordu. Bu ittifakın kurulması için Papalık makamı da, yoğun bir faaliyete girişerek kiliselerde Müslüman Türkler aleyhinde vaazlar verdirmeye başladı. Bu tesebbüsler, hedef Türkler olduğu için kısa bir süre içinde olumlu bir sonuç verdi. Böylece Sigismond ile işbirliği yapan Avrupa, heyecan ve ümid içinde idi. Yalnız Fransızlar değil, İngiltere, İskoçya, Lehistan, Avusturya, İtalya, İsviçre ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinden gelen kuvvetler, Bulgaristan'da Sigismond 'un komutası altında toplanmaya başladı. Avrupa'nın her köşesinden süzülüp gelen cengaver, cesur ve tecrübeli şovalyeler, Osmanlı ordusunu aramaya başladı. Birleşik Avrupa kuvvetlerinden meydana gelen bu birlikler, Sigismond'un kendilerine bildirdiği gibi, karşı tarafta bir tecavüz hareketi göremeyince, araştırmaya başladılar. Papanın desteği ile tertiplenen bu Haçlı seferine batılı bütün şovalye ve asilzâdelerin katıldıkları görülmektedir.Maiyetinde 1000 Fransız şovalyesi ile 7000 civarında yardımcı ve ücretli asker bulunan Burgonya dukası Jean de Nevers başta olmak üzere birçok asilzâdenin maiyetindeki Alman, İngiliz, İtalyan, İspanyol ve Polonyalı şovalyeler olduğu gibi, 1394 seferinin intikamini almak isteyen Eflâk Voyvodası Mirçe ve bir kısım Erdel kuvvetlerinin istirakı ile mevcudu 100.000'i (Sükrüllah, Behçetu't-Tevârih 130.000 kişi) bulan ve Türkleri Avrupa'dan sürmek gayesini güden bu Haçlı ordusu, Tuna boyunca ilerleyerek Vidin ve Rahova'yı aldıktan sonra 12 Eylül 1396'da Niğbolu önüne gelmişti. Venedik ve Rodos gemilerinden mütesekkil bir donanmanın da yardımı ile kaleyi muhasaraya başladılar. Niğbolu kalesini kuşatma altına alan Haçlı ordusuna karşı kale muhafızı Doğan Bey, şiddetli bir müdafaada bulunur. 15 gün devam eden bu kuşatma esnasında İstanbul önlerinde bulunan Sultan Bâyezid, Haçlıların hareketini duyar duymaz, muhasara mancınıklarını yakıp, Sucaeddin Evrenos Bey'i ileri göndermişti. Kendisi de İslâm âlemine müracaat edip durumu bildirdikten sonra yanında bulunan 10.000 askerle yola çıkar. Anadolu ve Rumeli kuvvetlerinin Kara Timurtaş ile şehzadelerin komutasında sür'atle toplanıp Edirne'de kendisine ulaşmaları üzerine 60.000 kişiden meydana gelen Osmanlı ordusunun başına geçen Sultan Bâyezid, sür'atle Sipka geçidini aşmış ve Timova'da Stephan Lazaroviç ile birleştikten sonra Osma vadisinde Niğbolu ovasına hakim bir tepede ordugâhını kurar. Kaynakların verdiği bilgilere göre kalenin erzak ve mühimmat durumunu bizzat tesbit eden Bâyezid, 25 Eylül 1396 pazartesi günü (Osmanlı kaynaklarında Cuma) Niğbolu önünde meydana gelen savaşta mahirâne bir manevra ile iki kısma ayırdığı ordusunun yaya askerini yani yeniçerileri merkeze koyup onların etrafinda kapıkulu süvarilerini tesbit ile sağ ve sol kollara tımarlı sipahileri koymuştu. Arkada da ihtiyat kuvvetleri bulunuyordu. İki ordu, Niğbolu kalesi yakınında karşılaştılar. Galibiyet şerefini kazanmak isteyen Fransız süvarileri, başlangıçta Bâyezid'in merkezde yeniçerilerin önündeki ilk kademede bulunan ve Azep denilen hafif yaya kuvvetleri üzerine yüklenip onları mağlub ve imhaya başladılar. Fransızlar, teslim olanları bile öldürdüler. Bundan sonra da Azeplerin gerisindeki Yeniçeri kuvvetleri üzerine yüklendiler. Fakat Yeniçerilerin ok yağmuruna tutularak epey telefat verdiler. Aynı zamanda da sol kanatta Anadolu askerine komuta eden Şehzade Mustafa kuvvetlerinin yandan taarruzuna uğradılar. Fakat, bunları da bertaraf ederek ilerlediler. Plân gereğince Osmanlı merkez kuvveti bir miktar geri alındı. Bu çekilmeden cesaret alan Fransızlar, daha da ileri giderek kıskacın içine girdiler. Onlar, Osmanlı plânını bilen Sigismond tarafindan ileri gitmemeleri ve kıskacın içine girmeyip beklemeleri hakkında verilen emri dinlemediler. Bu defa plân gereği Osmanlıların üçüncü hattı da ikiye ayrıldı. Böylece Fransızlar tepeyi işgal etmiş ve muharebenin Türklerin mağlubiyeti ile neticelendiğini zannettikleri sırada bizzat pusudan çıkan Bâyezid'in komutasındaki kuvvetlerle karşılaşınca şaşırdılar. Fakat fazla zayiat vermemek için daha önce atlardan inmiş ve yaya olarak harb eden Fransızlar, geri dönüp atlarına binmek istedilerse de kaçacakları kapının kapanmış olduğunu görerek şaşırdılar. Bunları kurtarmak için Sigismond'un gönderdiği kuvvetler ilerleyemeyerek geri çekilmek zorunda kaldılar. Tuzağa düşmüş olan kuvvetler kısmen imha ve kısmen esir edildiler. Osmanlı ordusunun merkezine hücum eden Fransız kuvvetleri ile olan muharebe, üç saat kadar sürmüstür. Eflâk Voyvodası Mirçe, muharebenin gidiş şeklini görünce neticeyi kestirerek hemen memleketine dönmüştü. Muharebenin en tehlikeli olan ilk safhası bittikten sonra Türk kuvvetleri, derhal ve şiddetle Sigismond'un kuvvetlerine hücum etmişlerdi. İhtiyat kuvvetlerini bile muharebeye sokmuş olan Macar Kralı, hiçbir başarı elde edemedi. Sonunda kesin sonucun alınma zamanının geldiğini gören Yıdırım Bâyezid, kendi ihtiyat kuvvetlerini taarruza geçirmek suretiyle Haçlıları müthiş bir paniğe uğrattı. Sigismond, maiyetindeki bazı adamların yardımı ile Tuna nehrine gelip kendini bir balıkçı kayığına zor attı. Nehirdeki Venedik amirali Mocenigo'nun kadırgalarından birine yanaşarak Karadeniz yolu ile İstanbul'a gelebildi. Oradan da Marmara ve Çanakkale Boğazından geçip Modon limanına uğradıktan sonra Dalmaçya'ya çıkarak memleketine gidebildi. Niğbolu muharebesinde Haçlı ordusuyla gelen prens ve asilzâdelerden bir kısmı öldürülmüş bir kısmı da esir alınmıştı. Harbe istirak etmeden kaçmış olan Eflâk kuvvetleri ile Hırvat askerlerinden başka, diğer bütün düşman kuvveti ya imha edilmiş veya kaçarken nehirde boğulmuştu. Niğbolu'da esir düşenlerden bir kısmı önce Edirne'ye oradan da Gelibolu'ya götürülüp Haçlı donanması ile boğazdan geçmekte olan Sigismond ve maiyetindekilere teşhir edildikten sonra Bursa ve Mihaliç'e nakledilmişlerdi. Bunlardan bir kısmı da Memlûk sultanı el-Meliku'z-Zahir Ebu Said Berkuk'a gönderilmişti. Niğbolu'da esir düşen asilzâdeler, sonradan Macaristan, Fransa ve Kıbrıs krallarının teşebbüsü ve Midilli prensinin kefaleti ile 200.000 altın florin fidye karşılığı serbest bırakılmışlardır. Niğbolu'da elde edilen parlak zaferden sonra daha önce düsmanın eline geçmiş olan kaleler geri alındığı gibi Osmanlı himayesinde bulunan Vidin Bulgar krallığına da son verilmişti. Bundan sonra Macaristan'a büyük bir akın yapılarak külliyetli miktarda esir alınmıştı. Bu savaştan sonra Garp dünyası bir anda en seçkin asilzâdelerini kayb etmiş, süngüden kurtulan veya Tuna'da boğulmayan kılıç artıkları ise başsız, idaresiz ve perişan kafileler halinde geldikleri yerlere doğru dağlara düşmüşlerdi. Öte yandan Niğbolu muzafferiyetinden elde edilen ganimet ve fidyelerden alınan hisseler ile Anadolu ve Rumeli'de birçok hayrat yaptıran Bâyezid'in Niğbolu'da ismine izafe edilen camii de bu sırada yaptırmış olması muhtemeldir. Savaşı müteakip, akıncı ve sekbanlar yerleştirilmek suretiyle uç beylerinin faaliyet merkezi haline getirilen Niğbolu, serhad livası olarak Osmanlı idaresinde mühim bir rol oynamıştır. Genellikle Tuna geçitlerine hakim bir noktada, Eflâk'ı tehdid eden bir üs özelliğini taşıyan Niğbolu, Osmanlı hükümdarlarının zaman zaman Eflâk ve Macaristan seferlerine çıktıkları bir yer olarak Eflâk ve Macar krallarının taarruzlarına hedef olmuştu. |
Osmanlı da Posta ve Telgraf Nezareti Daha önce düzenli bir posta teşkilatı bulunmayan Osmanlı İmparatorluğu' nda 1839 Tanzimat Fermanı' nın getirdiği çağdaşlaşma çalışmalarına paralel olarak batılı anlamda bir Posta Teşkilatı kurulması amacıyla 1840 yılında ilk Posta Nizamnamesi yürürlüğe konulmuştur. Bu amaçla İlk Posta Nezareti (Bakanlık) kurulmuş, İstanbul - Edirne, İstanbul (Üsküdar) - Kartal ve hatta İstanbul (Üsküdar) - İznik düzenli posta hatları ihdas edilmiştir. Daha sonra bu hatlar genişletilerek İstanbul' dan Tokat, Diyarbakır, Musul ve Bağdat' a posta taşınmasına bağlanmış, daha önce kurulan İstanbul - Edirne posta hattı Sırbistan'a kadar uzatılmıştır. Bu arada posta hatları Ülke içinde İzmir, Aydın, Isparta ve Kütahya'ya Ülke dışında da yapılan ikili anlaşmalarla Avusturya, Fransa, Rusya, Almanya, İtalya, İngiltere, Yunanistan, Romanya ve Mısır'a kadar uzatılmış, İzmir, Selanik, İzmit, Gemlik ve Trabzon'a düzenli deniz postaları ihdas edilmiştir. İlk uygulamada alınan ücret mektup üzerine kırmızı kalemle yazılırken 1863 yılında Posta Nazırı Agâh Efendi' nin teklifi üzerine yayımlanan bir padişah fermanıyla posta pulu kullanılmaya başlanılmış, o yıl, üzerinde ay, padişah Abdülaziz'in tuğrası ve Devleti Aliyye-i Osmaniyye ibaresi bulunan ilk posta pulu taşbaskı (litografik) teniği ile basılmıştır. Bu arada 1840 yılında başlayan gelişmelerin telgrafa da yansıdığını ve ilk telgraf sisteminin Osmanlılarda kurulduğunu görüyoruz. Padişah Sultan Abdülmecit'in emri üzerine İstanbul - Edirne telgraf hattının yapılmasına başlanılmış, daha sonra bu hat Varna, Şumnu, Ruscuk ve Bükreş'e kadar uzatılmıştır. İstanbul - Edirne telgraf hattının yapımının 1855'de tamamlanması üzerine aynı yıl İstanbul'da ilk Telgraf Müdürlüğü kurulmuş ve böylece Ülkemizde telgraf haberleşmesine başlanılmıştır. 1840 yılında Nezaret (Bakanlık) olarak kurulan Posta - Telgraf teşkilatı, 1909 yılında Genel Müdürlük haline getirilerek Maliye Bakanlığına bağlanmış, 1911 yılında tekrar Nezarat (Bakanlığa ) dönüştürülmüştür. 1912 yılında Genel Müdürlük olarak İçişleri, 1936 yılında da Bayındırlık Bakanlıklarına bağlanan Teşkilat, son olarak 1943 yılında, T.C. Posta , Telgraf ve Telefon İşletmesi Genel Müdürlüğü (PTT) olarak Ulaştırma Bakanlığı' na bağlanmıştır. 4000 sayılı yasa ile PTT Genel Müdürlüğü' nün ikiye bölünmesi üzerine T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü, yine Ulaştırma Bakanlığı' na bağlı bir KİT olarak işlevini devam ettirmektedir. Yaklaşık 160 yıllık bir geçmişi olan Posta İdaresi, hizmetlerinin çeşitliliğinden dolayı zaman içinde bünyesinden bir çok kuruluş çıkararak Türk halkının hizmetine sunmuştur. Türkiye Radyoları, Telsiz Genel Müdürlüğü, Teletaş ve en son Türk Telekom A.Ş., PTT'nin bünyesinden ayrılmış birer kuruluş olma vasfını taşımaktadırlar. Yaklaşık 160 yıllık bir geçmişi olan Posta İdaresi, hizmetlerinin çeşitliliğinden dolayı zaman içinde bünyesinden bir çok kuruluş çıkararak Türk halkının hizmetine sunmuştur. Türkiye Radyoları, Telsiz Genel Müdürlüğü, Teletaş ve en son Türk Telekom A.Ş., PTT'nin bünyesinden ayrılmış birer kuruluş olma vasfını taşımaktadırlar. GEÇMİŞTEN BUGÜNE PTT İlk Posta Teşkilatı Tanzimat Fermanı ile yaşanan gelişmelerin sonucu olarak Osmanlı Devletinin tüm halkının ve yabancıların posta ihtiyaçlarına cevap vermek amacıyla Nezaret olarak 23 Ekim 1840 tarihinde kurulmuştur. 1840 Posta Nazırlığı kuruldu. 1855 Telgraf Müdürlüğü kuruldu. 1871 Posta Telgraf Nezaretine dönüştürüldü. 1876 Milletlerarası Posta Şebekesi kuruldu. 1901 Koli ve Havale İşlemi kabulüne başlandı. 1909 Posta Telgraf ve Telefon Nezaretine dönüştürüldü. 1913 Posta Telgraf ve Telefon Umum Müdürlüğü adını aldı. 1933 PTT Genel Müdürlüğü Bayındırlık Bakanlığına bağlandı. 1939 PTT Genel Müdürlüğü Ulaştırma Bakanlığına bağlandı. 1954 KİT statüsüne geçirildi. 1984 KİK statüsüne geçirildi. 1994 PTT'nin Türk Telekomünikasyon A.Ş. ve Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü olarak ikiye ayrılması öngörüldü. 1995 Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü olarak hizmet vermeye başlandı. 2000 PTT Genel Müdürlüğü olarak hizmete devam edilmektedir. |
Malta Kuşatması http://www.theottomans.org/turkce/images/campaigns/malta/malta3.gif1555 yılında İran seferinden döndükten sonra Süleyman devlet işlerinin neredeyse tamamına yakınını Harem ve Sadrazamının üzerine bıraktı.Yeni Vezir olan Sokullu Mehmet, Selim'in kızı Esma Sultan ile evlenerek hatırı sayılır bir güç sahibi olmuştu.Bu dönemde 1566 yılında Sakız Adasının fethi Osmanlı Deniz gücünü Ege ve Çanakkale dışındada güçlendirmekle kalmamış,dış dünyaya Osmanlının sadece kara ile değil aynı zamanda deniz gücüylede ilgilendiğini göstermişti.Sokullu, Süleymanı denizlerde yeni fetihler yapması gerektiği konusunda ikna etti.1550 yıllarında 5. Charles'ın Mahdiye'yi fethi ile zaten yeni bir Akdeniz deniz savaşı başlamış,bu olay Malta Şovalyelerine Osmanlı gemilerine karşı korsanlık faaliyetlerinde bulunmaları için fırsat sağlamıştı.Eski bir korsan olan Turgut Reis'de hem bu korsanlık saldırılarını durdurmak hemde Sokullunun bizzat kendi müdahalesiyle Malta Adasına 1565 yılında saldırdı.Fakat adayı alamadı ve saldırı sonucunda başından yara alarak öldü.Bu dönemden sonra Osmanlı İmparatorluğu göreceli olarak gerilemeye başladı, elbette daha sonra ki yıllarda önemli fetihler yapılsada bu ilerlemelerin ivmesi azalarak gerileme dönemi denen yıllar başladı. |
Ayasofya’nın bilinmeyen yüzü Doğu Roma'nın muhteşem mabedi Ayasofya, Müslümanlar için de önemliydi. Zira Süleyman Peygamber'den Eyüp Sultan'a birçok kıymetli şahsiyetin hatırasını taşıdığına inanılıyordu. Eski rivayetleri elimize aldık, Ayasofya'ya gittik. Bahsedilen makamları, tarif edilen yerlerinde bulduk. Ve Ayasofya gözümüze her zamankinden farklı göründü. 29 Mayıs 1453 günü, 53 gün süren bir muhasaranın ardından ‘Fatih’ Sultan Mehmed Han cennetmekân, Topkapı’dan İstanbul’a girdi. Önce Büyük Ayasofya Kilisesi’ne gitti. Muhteşem mabedi uzun uzun inceledi, üst katlarına, kubbesine çıktı. Binanın harap olmuş haline teessür ederek Farsça “Örümcek Kisrâ’nın penceresinde perdedarlık yapıyor / Baykuş Efrasiyâb’ın kalesinde nöbet tutuyor” beytini okudu. Binanın temizlenmesini emir buyurarak dışarıya çıktı. Avluda mermerleri koparmaya çalışan bir yeniçeriye rastladı. Elindeki gürzü salladı; “Bre nâbekâr” dedi, “Yapı yıkılır mı? Ersen bir yapı da sen kur.” Bu hadise gerçekleştiğinde günlerden salı idi. İşçiler geceyi gündüze kattı; mihrap, minber, tahtadan minare yaptı. Cuma günü hutbeyi Fatih okudu, Akşemseddin mihraba geçti, Peygamber (sas) müjdesine kavuşmuş mutlu askerler saf tuttu, şehr-i Kostantiniyye içre ilk cuma namazı kılındı. Ayasofya’nın ilk binası 360 yılında yapılmıştı. 415’te yenilendi. 537’de İmparator Justinien tarafından muhteşem surette yeniden yaptırıldı. Açılış merasiminde gururla mihraba doğru atılan Justinien, ellerini kaldırarak “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırdı. Ayasofya bu tarihten itibaren Doğu Roma’nın şatafatlı günlerine de, hezimetlerine de şahit oldu. Kaç defa depremlerden zarar gördü, tamir edildi. 1504’te İstanbul’u işgal eden Latinlerin yağmasından nasibini aldı. Üst katın direklerinde Latinlerin söktüğü mücevherli haçların yerlerini, bir Viking askerinin mermere kazıdığı ismini görebilirsiniz. İstanbul Türkler tarafından fethedildiğinde Ayasofya’nın güneydoğu tarafı iki payanda ile sağlamlaştırıldı. Bir tuğla minare ve medrese yapıldı. II. Bayezid, bir minare ilave etti. Mimar Sinan, iki minare ile yeni payandalar yaptı. Bina hâlâ ayakta durmasını bu hizmetlere borçlu. Her dönem ayrıcalıklı Ayasofya Camii, Osmanlı döneminde ayrıcalıklı yerini devamlı korudu. Burada görev alacaklar, özellikle vaaz verecek kürsü şeyhleri dönemin en itibarlı isimleri arasından seçilirdi. Caminin içinde parmaklıklarla ayrılı maksurelerde kıymetli ilim adamları etrafında ders okuturdu. Caminin son imamlarından Hafız İdris Efendi’nin I. Dünya Savaşı yıllarında “Üç yüz milyon sahifelik bir mecmua ise İslâm, şirâze-i nizâmı dindir. Ey millet, sen din ile bahtiyâr oldun, din ile pâyidâr olacaksın.” diyerek başladığı konuşmalarını dinleyenler artık hayatta değilse bile, dinleyenleri dinleyenler belki vardır. Ayasofya Camii, 1934 Kasım’ında müzeye çevrildi; malum. Fatih, kiliseyi camiye çevirirken kıymetli birer sanat eser olan mozaiklerine dokunmadı. İlerleyen yıllarda mozaikler kalın sıvalar ile kapatıldı. Bina müze olduktan sonra sıvalar kaldırılarak mozaikler ortaya çıkarıldı. Ayasofya’yı müze haline getiren komisyon, kararı Türk eserleri ihmale uğratılmadan aynen korunmak şartıyla kabul etmişti. Bugün ise Ayasofya Müzesi’ni sadece dört duvardan ibaret bir bina olarak gezebiliyoruz. Oysa Topkapı Sarayı’nın hemen yanıbaşındaki bu mabet, cami olarak hizmet ettiği beş asır boyunca en kıymetli sanat eserleri ve tarihî hatıralar ile donatılmıştı. Sayısız elyazması levhalar, halılar, kilimler, rahleler, sakal-ı şerifler, Kâbe örtüleri gibi paha biçilmez değerler dağıtıldı. Bugün asılı olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye ait 7 metre çapındaki devasa “İsm-i Celal, İsm-i Nebi, Çehar Yar ve Hasaneyn” levhaları kapıdan çıkarılamadıkları için yerlerinde bırakıldı. Üst kata çıkıp arkalarından baktığınızda levhaların büyüklüğünü daha iyi anlayabilirsiniz. Eskiden Ayasofya’nın ana mekanına girilen büyük kapının Nuh Aleyhisselâm’ın Cudi Dağı’na konan gemisinin tahtalarından yapıldığına inanılırmış. Bunun için de gemiciler sefere çıkmadan önce kapıya ellerini sürüp Hazreti Nuh’un ruhu için Fatiha okurmuş. Kapıdan girişte sağda ise turistlerin bakır kaplamasının ortasındaki deliğe parmak sokarak dilek tutmak için sıraya girdiği hafif nemli ‘terler direk’ bulunur. Bir rivayete göre Hazreti Peygamber’in (sas) mübarek tükürüğüyle hazırlanan harç dibinde karıldığı için bu direk terler dururmuş. Sedd-i İskender, makam-ı Süleyman Sanat tarihçileri, Ayasofya’nın mihrabının 19. yüzyıl izleri taşıdığını söyler. Mihrabın ortasında ise yine mihrap şeklinde kırmızımtırak bir çukur göze çarpar. Eskiden burada bulunan Kâbe tasvirli muhteşem çini pano, ne akla hizmet içinse sökülmüş, daha sonra elde kalan parçaları minberin yan tarafındaki bir dehlizin içine başka yerlerden sökülen çinilerle birlikte yamalı bohça gibi monte edilmiş. Mihrabın yanındaki şamdanlar Kanuni tarafından Budin’den getirilmiş. İki taraftaki duvarlarda asılı levhaların çoğu ise padişahların imzasını taşıyor. Mermer minber Evliya Çelebi’ye göre İskender-i Zülkarneyn makamıdır. Seyahatname’de “Yüksek minber İskender makamı üzere İskender seddi gibi yapılmıştır.” der. Söz Evliya’nın, biz alâkasını bulamadık. Minberden sağa doğru gittiğinizde ortadaki direğin üzerinde bir mihrap çukurunun daha olduğunu, alçıyla kapandığını görürsünüz. Buradaki Mescid-i Nebevî tasvirli çini mihrap da sökülüp Kâbe panosunun olduğu yere yamanmış. Hikmetini anlayan beri gelsin. Burası Süleyman Aleyhisselâm makamıdır. Hazreti Süleyman, tahtı üzre seyahat ederken bu mekâna gelmiş ve bir mabet inşa etmiş. Bu makamın kıblesindeki kapının açıldığı koridor Harun Reşid makamıdır. Süleyman Peygamber makamının aksi istikametinde, yani caminin solunda, aynı şekilde bir direk ve üzerinde yine kaybettirilmeye çalışılmış bir mihrap iziyle karşılaşırsınız. Burası Ömer İbni Abdülaziz’in ibadet ettiği yerdir. Harun Reşid ve Ömer ibni Abdülaziz, İstanbul muhasaralarına katıldı mı, tarihçiler daha iyi bilir, ama Osmanlı bu makamları ihdas etmiş. Büyük kubbenin altında yuvarlak renkli mermerlerle döşenmiş özel bir mekân bulunur; imparatorların taç giyme yeri. Osmanlı zamanında burasının adı, kırklar makamıdır ve pek çok kişinin burada kırklarla karşılaştığı anlatılır. Kuzeydoğu köşesinde, eskiden medresenin olduğu yere açılan kapı yanındaki oda Akşemseddin’in halvethanesidir. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey ‘Ayasofya Cami-i Şerifi’nin medrese kapısı ittisalinde vaki kütüphane mahalli vaktiyle Akşemseddin hazretlerinin halvethanesi imiş.” derken Evliya, Akşemseddin’in burada Cerîrî Tefsiri okuttuğunu ve aynı yerde ilim okuyanlar için dua ettiğini aktarır. Neredeyse araba çıkacak kadar geniş, Arnavut kaldırımı döşeli yoldan çıkılan ikinci katta mermerden oyulmuş kapı kanatlarıyla ayrılan bir bölüm vardır. Burası Bizans döneminde Synode (Ruhaniler) Meclisi’nin toplantı yeridir. Osmanlı devrinde ise Yediler’in bu bölümde ibadet ettiğine inanılırmış. Mermer kapıdan ileriye gidildiğinde, güney duvarının dibinde yerde lavabo evyesi gibi mermer bir taş durur. Bu taşın ise Hazreti İsa’nın dünyaya geldiğinde yıkandığı taş olduğu, Kostantin’in annesi Helena tarafından Kudüs’ten getirildiği anlatılır. Müzenin bugün ziyaretçilerin çıkış yaptığı kapı arasındaki mihrabın Fatih’in Ayasofya’da ilk namaz kıldığı yer olduğu; yine Battal Gazi’nin çan kulesinde; Eminönü’nde türbesi bulunan Baba Cafer ile arkadaşı Şeyh Maksud’un Türbe Kapısı’nda; Mesleme bin Abdülmelik’in Üçbucak denilen yerde ibadet ettikleri de rivayetler arasında. Bu anlattıklarımıza ‘söylentiden ibaret’ deyip geçebilirsiniz. Ama biz gittik, tarif edilen yerlerde Osmanlı döneminde koyulan işaretleri bulduk. Ve Ayasofya gözümüze her zamankinden farklı göründü. Peygamber (sas) hatırası Ayasofya ile ilgili İslam inanışlarından biri de kubbesinde Peygamber Efendimiz’in (sas) mübarek tükürüğünün bulunduğudur. Anlatıldığına göre depremde hasar gören kubbe bir türlü eski haline getirilememiş. Hicaz’da Ahir Zaman Nebisi’nin yaşamakta olduğu bilindiğinden kendisine müracaatla tükürüğünden bir parça alınmış ve harca karıştırılarak kubbe tamir edilmiş. Bu yüzden kubbeden sarkan top kandilin altında yapılan duaların kabul edileceği inancı yaygındır. Evliya Çelebi “Hâlâ Rasûlullah’ın (sas) ağız suyuyla yapılan yer, kubbenin kıble tarafında bellidir. Bilen canlar baktığında ‘Allahümme salli alâ Muhammed’ derler. Zira kubbenin diğer yerinden Rasûlullah’ın ağız suyuyla yapılan yer günden ayan ve aydınlıktır.” der. Sırtınızı mihraba çevirdiğinizde, kubbenin kuzeydoğusunda, ortasından zincir sarkan, parlak, tamirli yeri görebilirsiniz. Eyüp Sultan makamı Ayasofya’daki meşhur ‘terler direk’ten kıbleye döndüğünüzde karşınıza çıkan sütunu incelerseniz, iki karış boyunda bir mihrap şekli görürsünüz. Burası Eyüp Sultan Hazretleri’nin (ra) makamıdır. Ashab-ı Kiram’ın muhasara sırasında -ne karşılığında pazarlık yaptılarsa- imparatorla anlaşıp şehri gezdikleri ve Ayasofya’da namaz kılıp dua ettikleri tarih kitaplarında kayıtlıdır. Dönüşte halk anlaşmaya rağmen ashaba saldırmış, bazılarını şehit etmiş, Eyüp Sultan Hazretleri’ni de başından taş ile yaralamış. Zaten yaşlı ve hasta olan Hazreti Halid’in bu yara sonucu şehit düştüğü nakledilir. Onun ibadet ettiği mahal de bir şekilde tespit edilip, Osmanlı zamanında bu sembolik mihrap yapılmış. Dindar kişiler burada ibadet etmek için can atarmış. Cami müzeye döndürüldükten sonra bilen kalmadığı gibi muhtemelen çiniden olan mihrap da sökülmüş; ama izi duruyor. |
YÜCELİK BELGESİ HER İYİLİĞİN KAYNAĞI ADALETTİR... ADİL OLMAYAN KİŞİNİN ELİNDEN ÇIKAN İŞ, KÖTÜ İŞTİR.. PEYGAMBERİMİZ ”BİR GÜNÜN ADALETİ YETMİŞYILLIK iBADETTEN ÜSTÜNDÜR” BUYURMUŞTUR. ÖYLE iNSANLAR VAR Kİ ELLERİNDE FIRSAT YOK iKEN SALİH, ABiT VE ZAHİT GÖRÜNÜRLER. ELLERİNE FIRSAT GEÇİNCE NEMRUT KESİLİRLER. HİZMETİNDE KULLANDIGIN ADAMLARIN DIS HALLERİNE ALDANMA! MALA MUHABBETGÖSTERENİ DEVLET HİZMETİNDE KULLANMA! ZİRA O ADAMLAR Ki ALLAHIN BANAEMANET ETTİĞİ HALKI EZERLER... KIYAMET GÜNÜ SORUMLU BENİM!.. EY GAZİ BALİ BEY; MANSIBIMIN GELİRİ MASRAFIMA YETMEZ DİYE GAMÇEKME, NE DİLEDİĞİN VARSA BENDEN iSTE, SANA EMANET ETTİĞİM ASKERLERİMİN VETEBAAMIN, GENÇLERİNİ EVLAT, iHTİYARLARINI BABA, YASLILARINIDA KARDES BİL..., BİLHASSA FUKARAYA SEFKAT VE MUHABBETLE iHSAN KAPILARINI AÇ !. Kanuni Sultan SÜLEYMAN |
http://www.bilimarastirmavakfi.org/res/musul09.jpg İSTANBUL'UN FETHİ (29 MAYIS 1453):İSTANBUL'UN FETHİNİ GEREKTİREN SEBEPLER: 1)- Bizans'ın Osmanlı şehzadelerini koruyarak ve kışkırtarak, taht kavgalarına neden olması, 2)- Bizans'ın Osmanlı'ya karşı düzenlenen Haçlı seferlerini teşvik etmesi, 3)- Osmanlı toprak bütünlüğünü bozan bir konumda olması ( Osmanlı topraklarıyla çevrili bir ada görünümündeydi. Osmanlı'nın Anadolu'dan Rumeli'ye, Rumeli'den Anadolu'ya geçişi zordu) 4)- İstanbul'un boğaza hakim bir konumda olması ve bu yüzden Karadeniz Akdeniz su yolunun anahtarı konumunda olması. FATİH'İN FETHİ KOLAYLAŞTIRMAK İÇİN ALDIĞI TEDBİRLER: 1)- Bizans'a denizden gelebilecek yardımı önlemek amacıyla Anadolu Hisarı'nın karşısına Rumeli hisarını yaptırdı. 2)- Bizans'a Balkanlardan gelebilecek muhtemel Haçlı yardımını önlemek için sınır boylarına akıncı birlikleri gönderdi. 3)- Surlara karşılık, Şahi adı verilen büyük toplar döktürdü. 4)- Haliçteki zincire karşılık gemileri karadan yürüterek Haliç'e soktu. İSTANBUL'UN FETHİNİ KOLAYLAŞTIRAN NEDENLER: 1)- Bizans ordu ve donanmasının zayıf oluşu, 2)- Kuşatma sırasında Avrupa'dan yardım alamaması. NOT: Bizans kuşatma sırasında sadece Venedik ve Cenevizlilerden yardım alabilmiştir. NOT: Cenevizliler kuşatma sırasında ticari kaygılarından dolayı hem Osmanlılara, hem de Bizans'a yardım etmişlerdir. İSTANBULUN FETHİNİN DÜNYA TARİHİ BAKIMINDAN SONUÇLARI: 1)- Venedik ve Ceneviz ticareti olumsuz yönde etkilenmiştir. 2)- Bin yıllık Bizans imparatorluğu tarihe karışmıştır. 3)- Ortaçağ kapanmış, Yeniçağ başlamıştır. 4)- İstanbul'dan kaçan Bizans'lı bilim adamları Avrupa'da Rönesans ve reform hareketlerinin başlamasında etkili olmuşlardır. 5)- Feodalite(derebeylik) sistemi çözülmeye başlamıştır. İSTANBUL'UN FETHİNİN TÜRK TARİHİ BAKIMINDAN SONUÇLARI: 1)- Osmanlı Devleti Yükselme dönemine girmiştir. 2)- Başkent Edirne'den İstanbul'a taşınmıştır. 3)- Osmanlı toprak bütünlüğü sağlanmıştır. Osmanlı'nın Anadolu-Rumeli geçişi kolaylaşmıştır. 4)- Osmanlı toprakları arasında sürekli sorun çıkaran bir fitne yuvası ortadan kaldırılmıştır. 5)- Karadeniz-Akdeniz deniz ticaret yolunun denetimi Osmanlılar'a geçmiştir. 6)- Osmanlı Devleti İslam dünyasında haklı bir şöhret ve itibara kavuşmuştur. |
SAVAŞLAR Balkan Cephesi Bulgaristan'a giren Rus Kuvvetleri üç kola ayrıldı. Bir kol her ihtimale karşı Ziştovi Bölgesinde bırakıldı. Bir kol Niğbolu'ya, Veliahtın bizzat kumanda ettiği bir kol da Yantra'ya doğru ilerledi. Ziştovi Bölgesinde kalan kuvvetlerin bir kısmı General Gurko komutasında Tırnova'yı zaptetti. Böylece Ruslar, Tunca Vadisine giden yolların kavşağını ele geçirmiş ve Balkan geçitlerini tutmuş oluyorlardı. Bunlardan birisi de stratejik önemi çok büyük olan Şipka Geçidi idi. Şipka'ya iki taraftan taarruz edildi. Osmanlı Askerinin kahramanca direnişi bu taarruzları boşa çıkardı. Bununla beraber geçidin er geç düşmesi ve buradaki kuvvetlerin esir olması kaçınılmazdı. Çünkü arada büyük güç farkı vardı. Hulusi Paşa, bunun üzerine teslim olacağını bildirerek Rusları oyaladı. Sonra askerini geçidin yanlarındaki yollardan çıkartıp esir olmaktan kurtardı. Aldandıklarını anlayan Ruslar, hücum ederek geçidi işgal ettiler. Bu sayede Ruslar, Bulgaristan'ı ele geçirmiş oldular. Türklere karşı emsali görülmemiş bir öldürme hareketi başladı. Rus ve Bulgar akıncıları Yeni Zağra ve Eski Zağra dolaylarına kadar olan bölgeyi kan ve ateş içinde bıraktılar. Bu olaylar İstanbul'da çok kötü etkiler uyandırdı. II. Abdülhamit sonunda Redif ve Abdülkerim Paşaları azletti ve savaşın İstanbul'dan idaresinin mümkün olamayacağını kestirerek Tuna Ordusu Komutanlığı'na Mehmet Ali Paşa'yı getirdi. Süleyman Paşa ve Rauf Paşa kuvvetlerini birleştirerek Yeni Zağra ve Eski Zağra'yı ele geçirdiler. Ancak Ruslar, Şipka Geçidi'ni büsbütün takviye ettiklerinden geçit ele geçirilemedi. Ele geçirilseydi muhakkak ki savaşın sonucu da değişirdi. Plevne Savunması Ruslar için önlerinde tek engel olarak Plevne vardı. 3 Eylül'de saldırmışlar ancak Osman Paşa'nın dayanması sonucu ilerleyememişlerdi. Rusların İstanbul'a istedikleri gibi inemeyip Plevne'de oyalanmaları Rus Ordusu'nda yılgınlık ve ümitsizliğe yol açmıştı. Nihayet 19 Temmuz sabahı düşman üç koldan Plevne'ye saldırdı. Taarruz için açtığı ateş askerden ziyade kasaba halkına zarar vermişti. Plevne, Batı Bulgaristan ve Balkan geçitlerine giden yolların kavşak noktası idi. Bu yüzden Ruslar buraya çok önem verdiler. Osman Paşa topçu ateşine 2 saat kadar karşılık verdikten sonra ateşi kesti. Ruslar Osmanlı topçusunu susturduklarını sanarak taarruza kalkıştılar. Bu taarruz kırıldı ve Osman Paşa karşı hücumla düşmanı çekilmeye mecbur bıraktı. Osman Paşa, düşmanı takip etmek istedi. Ama İstanbul'daki Paşaların Plevne'den çıkmamasını emretmesi ve Süleyman Paşa ile olan irtibatsızlık sonucu Ruslar fazla kayıp vermeden çekildiler. Harp, Yıldız Sarayından idare ediliyordu. Halbuki tarihte, saraydan idare edilerek kazanılmış bir harp yoktu. Ruslar birçok taarruz gerçekleştirdiler ancak başarılı olamadılar. Plevne'nin ancak kuşatmayla ele geçirilebileceğini anlayan Ruslar, Romanya'dan yardım alarak toplam 130.000 asker ve 450 topla Plevneyi kuşattılar. Halbuki Türk Kuvveti 42.000 kişi ve 72 toptan oluşuyordu. Türkler 3 kuşatma çemberinden ikisini yarmayı başardı. Ancak neticede teslim olmaya mecbur kaldı. Savaş sırasında isyan ederek bağımsızlığını ilan eden ve kuşatmada ordusu ile Rusya'ya yardım eden Romen Prensi'nin elini sıkmayan Gazi Osman Paşa, daha sonra Rusya'ya gönderildi. Rus subayları, yarasına rağmen ayağa kalkan Osman Paşa'yı "Bravo!!!" sesleriyle selamlarken General Skobeleff: "Bu yüz, büyük bir kumandanın yüzüdür. O'nu gördüğüme çok sevindim. Gazi Osman Paşa muzaffer bir kumandandır. Teslim olmuş olmasına rağmen muzaffer sayılacaktır" diyordu. Osman Paşa derhal Grandük'ün çadırına götürüldü ve yarası muayene edilip sarıldı. Plevne Kahramanları harp tarihini değiştiremediler ise de Türk Ordusu'nun askerlik şerefini kurtarmış oldular. Plevne'nin düşmesinden sonra olaylar çorap söküğü gibi geldi. Sırbistan da Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. Ruslar ise Edirne'ye kadar ilerlemişlerdi. Osmanlı Kuvvetleri Rusların Edirne'ye girmelerini geciktirdiler; ancak Ruslar 20 Ocak'ta Edirne'ye girdiler. Kafkas Cephesi Osmanlıların 55.000, Ruslar'ın ise 120.000 kişilik orduları vardı. Rus Kuvvetleri Osmanlı topraklarına üç koldan girdiler; Kars, Doğu Bayezıt ve Ardahan kısa sürede ele geçirildi. İlk önce Doğu Bayezıt kaybedildi (20 Nisan). Bu kuvvet, ikinci kolun Ardahan'ı ele geçirmesiyle (17 Mayıs) ikinci kolla birleşip Kars üzerine baskı yapmaya başladı. Şark Ordusu Umum Komutanı Ahmet Muhtar Paşa, Kars'ın ele geçirileceğini görünce kuvvetlerinin bir kısmını Erzurum'a doğru kaydırdı. General Melikof, 25 Haziran'da Ziyin'de Osmanlı Kuvvetleri'ne saldırdı ama bin pişman oldu. Osmanlı'nın taarruzu ile karşılaştı ve Gümrü'ye kadar geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak Osmanlı'nın bu başarısı uzun sürmedi. Rus Kuvvetleri takviye edilirken Osmanlı Kuvvetleri gün geçtikçe erimekteydi. Bu yüzden 4 Kasım'da Deveboynu'na saldırdıklarında Osmanlı Kuvvetleri'nin önce merkezini sonra da kanatlarını yoğun top ateşi ile dağıttılar. Ancak Gazi Ahmet Muhtar Paşa komutasındaki ordu, komutanın başarılı taktikleri ile çok fazla kayıp ve esir vermeden Erzurum'a kadar çekildi. 9 Kasım gecesi Ruslar Aziziye Tabyası'na hücum ettiler. Ancak Türk Kadını Nene Hatun'un teşvikiyle ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa komutasındaki askeri kuvvetlerin yardımı ile Aziziye Tabyası'ndan düşman atıldı. Ancak 19 Kasım'da Kars düştü. Kale ile birlikte 800 subay, 17.000 er, 300 top ve pek çok mühimmat Ruslar'ın eline geçti. Kışın gelmesiyle Ruslar Erzurum'u kuşatmaktan vazgeçtiler. Osmanlı Ordusu'nun bir kısmı Bayburt'a çekildi. Başarılı Şark Ordusu Komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa da Rumeli'ye gönderilmek üzere İstanbul'a çağrıldı. Ruslar, belki başlangıçta planladıkları gibi Erzurum'u ele geçiremediler. Ancak Osmanlı Ordusu'nu bir hayli yıpratmış oldular. Bu da Rus Ordusu'nun moralini yükseltmekte ve "Osmanlı'nın yenilmezliği" önyargısını unutmalarına sebebiyet vermekteydi. Savaşı kazanmak için askerde bulunması gereken en önemli unsurlardan biri "moral"dir. Bu savaş da bunun bir ispatıdır. Nitekim bu galibiyetler, Balkan Cephesi'nde duyuldukça savaş onların lehine dönmekte gecikmeyecekti. Ayastefanos Antlaşması Ruslar, 20 Ocak'ta Edirne'ye girer girmez II. Abdülhamit, Rauf Paşa'yı göndererek mütareke isteminde bulundu. II. Abdülhamit, mütarekeyi imzalamak üzere Servet ve Namık Paşaları gönderdi. Namık Paşa, Rus Orduları Başkomutanı'na bir gün evvel şu haberi gönderdi: "Grandük'e söyleyiniz. Ben annesinin ve babasının çok iyi dostu idim. Şimdi ihtiyarladım. Lakin belimi büken ihtiyarlıktan fazla zavallı vatanımın böyle gaddarca felaketlere uğramasından ve kendimde bu acı vazifeyi ifaya mahkum olduğumu görmekten doğan keder ve acıdır. Grandük merhametsizlik etmesin." Bu sözler Grandük Nikola'yı mağlup düşmana karşı daha dürüst davranmaya sevk etti. Ancak şartlar, savaş öncesi devletlerarası toplantılarda tespit edilmiş olan ıslahat tekliflerini gölgede bırakacak derecede ağırdı. Balkanlar'da Osmanlı hakimiyeti siliniyordu. Buna büyük devletler tepki gösterdi. İngiliz Donanması İstanbul'a geldi. Ayastefanos'da (Yeşilköy) Rusya ile Osmanlı Devleti arasında antlaşma imzalandı. (Ayastefanos; İstanbul'un kapısı demekti. Bu yüzden Rusya antlaşma yapmak için burayı seçti. Yeşilköy'e kadar geldiklerinin göstergesi olarak da bir anıt diktiler. Bu anıt 1915 yılına kadar Yeşilköy'de bir utanç abidesi olarak kaldı.) Ancak İngiltere ve Avusturya bu antlaşmayı kendi çıkarlarına ters düştüğünden beğenmedi. Berlin Konferansı ve Antlaşması İngiltere, bu işten karlı çıkabilmek için birbirinden habersiz olarak hem Rusya ile hem de Osmanlı Devleti ile gizli antlaşmalar yaptı. 4 Haziran 1878'de İstanbul'da imzalanan gizli antlaşmaya göre Kıbrıs'ın işgal ve idaresi; Rusya'nın Batum, Kars ve Ardahan'dan herhangi birisini elinde muhafaza etme veya yeni fetihlerde bulunma ihtimaline karşı İngiltere'nin adı geçen toprakları muhafaza ve müdafaa etmesi suretiyle İngiltere'ye bırakılıyordu. Bu tarihe kadar Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünü koruma siyasetini izleyen İngiltere, bu tarihten sonra artık Osmanlı Devleti'nin yıkılmasını kaçınılmaz sayacak ve bu devletin topraklarını ele geçirmek yahut da bu topraklar üzerinde kendisine bağlı devletler kurma siyasetine başlayacaktır. 13 Haziran-13 Temmuz 1878 tarihleri arasında gerçekleşen Berlin Kongresi'ne Osmanlı Devleti, Rusya, İngiltere, Avusturya, Fransa, İtalya ve Almanya katıldı. Bu kongrenin kabul ettiği Berlin Antlaşması'yla, 1856 Paris Barışı ile kurulmuş olan ve Osmanlı-Rus Savaşı ile bozulan dengenin yerine bir yenisi kuruldu. Berlin Kongresi'nin en önemli yönü Yunanistan'ın bağımsızlığını alışından sonra diğer Balkan ülkelerinde gelişen bağımsızlık duygularının bir sonuca varmış olmasıdır. Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız olmuşlar, Bulgaristan ise bağımsızlığına çok yaklaşmıştır. Günümüze yansıyan bir sonucu da Ermeni meselesidir. Osmanlı Devleti, antlaşmaya göre Ermeniler lehine ıslahat yapacak onları Kürt ve Çerkezlere karşı koruyacaktı. Ayastefanos'ta Ermenilerle Rusya'nın ilgilendiğini gören İngiltere, Ermenilerin savunmasını üzerine alıyordu. Şu halde Osmanlı menfaatleri yönünden, Berlin Antlaşması Osmanlı Devleti topraklarının bir kısmını paylaştırdığı gibi geri kalan topraklar için de açık kapı bırakmıştır. Bu harbin sonunda Osmanlı İmparatorluğu toplam toprağının beşte ikisi ile nüfusunun beşte birini (yaklaşık yarısı Müslüman olan) terk etmek zorunda bırakılmıştı. Ayrıca büyük bir gelir kaybına uğramaktaydı. Kısacası, Berlin Kongresi Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünü gösteren ağır bir darbeydi. Avrupa'nın önde gelen devletlerinin Berlin Kongresi'nde, Osmanlı Devleti hakkındaki niyet ve tutumlarını M. De Blowitz Une "Course A Constantinople" adlı kitabında şu ifadelerle açıklamaktadır: "Berlin Kongresi'nde, Avrupa Diplomasisinin en büyük doktorlarından yirmisi yeşil örtülü masanın etrafında oturmuşlar ve 30 gün "Hasta Adam" dedikleri Türkiye'nin durumu üzerine görüşmüşlerdir. Görüşmeleri sonunda yirmi doktor, başlarında büyük Hipokrat olduğu halde, ilkin hastanın sağ ayağını, sonra sol ayağını ve daha sonra sol elini kesmeye karar verdiler. Bu üç ameliyat başarı ile sonuçlanınca hastaya: "Artık rahatsızlığınız geçmiştir. Hele biraz yürüyünüz de görelim." dediler. Çolak ve kötürüm hale getirilen hasta kımıldamamakta ısrar edince alim doktor: "Şu halde geri kalan uzuvları Avrupa'nın anatomi müzelerine dağıtıp fizyolojik denemeler yapmaktan başka çare yok." diye bağırdı. İşte Avrupa, Türkiye'yi hastalığından kurtarmak için bu zihniyetle hareket etti. Berlin Kongresi'nden sonra Osmanlı topraklarının büyük devletler tarafından paylaşılması, Blowitz'in yukarıdaki tasvirini tarihi bir gerçek haline dönüştürmüştür. |
Osmanlı Askeri Yapısı _1 OSMANLI ASKERİ YAPISI Osmanlıların ilk Askeri Teşkilatı Sipahihttp://www.theottomans.org/turkce/images/campaigns/Sipahi.gif Yeniçerihttp://www.theottomans.org/turkce/images/campaigns/Yeniceri1.gif Bizans İmparatorluğu'nun hududlarında bulunan ve Osman Gazi'ye bağlı olan Türk aşiretleri atlı idiler. O dönemin iklim, harp, teknoloji ve siyasi şartlarına göre bu gerekliydi. Bu sebeple Osman Bey zamanında harplere istirak edip fetih yapanlar bu aşiret kuvvetleri idi. Aşiret kuvvetleri, başlarında serdarları olmak üzere Osman Bey'in hizmetine giriyor, fetihlerin sonunda ganimetlerden pay alıyor ve zapt edilen topraklardan yerleşme hakkı elde ediyorlardı. Toprağa yerleşen Türkmenler, tasarruf ettikleri (kullandıkları) yer karşılığında Osman Gazi'ye tabi oluyorlardı. Tımarlarının gerektirdiği sayıda atlı askeri de savaşa gönderiyorlardı. Osman Bey, uç beyi olduktan sonra kendisi ile yakın çevresini koruyan ve yevmiye hesabı ile ücret alan askerlerin sayısını artırdı. Bunlar, Selçuklular'da olduğu gibi "Kul" veya "Nöker" adı ile anılıyorlardı. Ulûfeli askerlerin sayısı, beyliğin gücü ile orantılı olarak artıyordu. Bu bakımdan beyliğin sınırları genişledikçe Osman Bey'in kapısındaki kul sayısı da artıyordu. Osman Bey zamanında, beyliğin kuvvetleri, hizmetleri karşılığı ganimetten hisse alan ve feth edilen yerlere atlı asker vermek şartıyla yerleşen Türkmen kuvvetleri ile ücretleri gündelik olarak ödenen Osman Bey'in şahsî askerlerinden ibaretti. Nöker veya Kul adını taşıyan bu askerler, fetih hareketlerinde henüz etkin rol oynayacak sayıya ulaşmamışlardı. Aşiret kuvvetleri ile ulûfeli askerler, ilk zamanlarda yeterli oldularsa da fetihler çoğaldıkça sayı olarak kifayet etmemeye başladılar. Bu bakımdan Osman Bey, fetihlere devam edebilmek için dinamik eleman arayışına başlama ihtiyacini duydu. Bundan sonra ihtiyaç hasil olduğu zaman Söğüt, Karacaşehir, Eskisehir ve Bilecik dolaylarındaki köylerde oturan ve tarımla uğraşan Türk köylülerinden yararlanmaya karar verdi. Atlı olan aşiret birlikleri, özellikle kale muhasaralarında fazla tesirli olamıyorlardı. Bundan başka fetihler sonucu arazi genişleyip birçok gayr-i müslimin, devletin vatandaşı durumuna gelmesi ve muhasaraların uzaması üzerine aşiret kuvvetleri, istenilen zamanda istenilen yere ulaşamıyorlardı. Bu sebeple Orhan Bey döneminde yeni ve devamlı bir askerî birliğe ihtiyaç duyuldu. YAYA VE MÜSELLEMLER http://www.theottomans.org/turkce/images/campaigns/yeni5.gif http://www.theottomans.org/turkce/images/campaigns/Yeni3.gif http://www.theottomans.org/turkce/images/campaigns/yeni4.gif Osman Bey'in ölümünden kısa bir süre sonra, beyliğin sınırlarının genişlemesi ve kısa bir gelecekte, daha bir genişlemeye namzed olması,Orhan Bey'i askerî, malî ve idarî düzenlemeler yapmak zorunda bıraktı. Gerçekten de beylik çerçevesinden çıkıp güçlü bir devlet haline gelmek için, düzenli bir orduya ihtiyaç vardı. Orhan Bey de bu görüşten hareketle önce orduyu ele aldı. Orhan Bey'in saltanatının ilk yıllarında askerî kuvvetler, Osman Bey zamanından pek farklı değildi. Fetihler arttıkça toprağa yerleşen Türkmenlerin sayısı artmış, buna bağlı olarak tımarlı sipahî sayısı da çoğalmıştı. Kul veya Nöker denilen sınıf, Osman Bey zamanında olduğu gibi yine ulûfe alıyordu. Fetihlerin devamı için zarurî olan ordunun organizasyonu, yani, ilk düzenli birlikler, Bursa'nın fethinden sonra ve İznik'in fethinden önce Vezir Alaeddin Paşa ile Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil'in (öl. 1387) teklifleri doğrultusunda yapılmıştı. Buna göre devamlı surette savaşa hazır yaya ve atlı bir kuvvetin bulundurulması gerekiyordu. Bu maksatla Türk gençlerinden meydana getirilen bu ordunun atsız askerine "Yaya", atlı askerine de "Müsellem" adı verildi. Alaeddin Paşa'ya göre askerî sınıfa mensub olan kimseler ile vezirler, özel bir kıyafet giyerek halktan ayırdedilmeliydi. Bu sebeple, bunların giyecekleri elbise ve başlarında taşıyacakları sarığın renk ve biçimi tesbit edildi. Buna göre bunlar "Ak börk" giyeceklerdi. Böylece taşradaki tımarlı sipahilerden de ayrılacaklardı. Türk gençlerinden kurulan ve her biri bin kişi olan bu askerî birliğin efradı. Çandarlı Kara Halil tarafindan seçilmişti. Aşıkpaşazâde'nin ifadesine göre birçok kişi "Yaya" yazılmak için Çandarlı Kara Halil'e müracaat etmişti. Savaş zamanında bu gençlere önce birer, daha sonra da ikişer akça gündelik verilmesi kararlaştırıldı. Savaş olmadığı zamanlarda da ziraat yapmak üzere kendilerine toprak tahsis edildi. Bunlar, vergilerden muaf tutuldular. Orhan Bey zamanında hassa ordusu sayılan yaya ve müsellemler, kaç sancak varsa o kadar yaya ve atlı sancağa bölünerek başına sancakbeyi tayin edildi. Yaya denilen piyade sııfının her on kişisi için bir baş (onbaşı), her yüz kişiye de daha büyük bir baş (yüzbaşı) tayin edilmişti. Müsellem adı verilen atlı birliğin her otuz kişisi bir "Ocak" meydana getiriyordu. XV. yüzyıl ortalarına kadar fiilen silahlı hizmette bulunmuş olan bu Yaya ve Müsellemler, Kapıkulu ocaklarının kurulup gelişmesiyle yerlerini onlara terk ettiler. Daha sonra Rumeli'deki Yürükler, Canbazlar ve Tatarların katılmasıyla Osmanlı askerî teşkilâtının geri hizmet sınıfını meydana getirdiler. Bu sınıf, köprü yapımı, yol inşaatı, kale tamir ve yapımı ile hendek kazımı gibi işlerde kullanıldı. Görüldüğü gibi Osmanlı Devleti'nin ilk döneminde, yani Osman Bey zamanında beyliğin kuvvetleri iki kısımdan ibaret bulunuyordu. Bunlardan biri, Türkmen aşiretlerinden sağlanan ve kendilerine hizmetleri karşılığında elde ettikleri ganimetler dışında tımar da verilen atlı kuvvetler, diğeri de Osman Bey'in, ücretlerini gündelik olarak verdiği şahsî askerlerdi. Bunlara Nöker deniyordu ki tamamı hür insanlardan meydana gelmişti. Orhan Gazi döneminde ise Yaya ve Müsellem adı ile yeni ve devamlı bir askerî birlik kurulmuştu. Bu bilgilerin ışığı altında konuya bakıldığı zaman Osman ve Orhan Bey'ler zamanında Osmanlı ordusu, üç gruptan teşekkül ediyordu. Bunlardan biri aşiret kuvvetleri, ikincisi Nöker adı verilen ve sonradan "azab" adını alan şahsî askerler ki bir çeşit hassa orduyu meydana getiriyorlardı. Üçüncüsü de biraz önce kuruluşlarından bahsettiğimiz Yaya ve Müselle ordusu idi. Kuruluş döneminden başlamak üzere Osmanlı ordusu "Kara" ve "Deniz" olmak üzere iki kısımdan ibaretti. Osmanlı Kara Ordusu http://www.theottomans.org/turkce/images/campaigns/Yeni6.gif Ordu-u Hümâyun denilen Osmanlı Kara Ordusu, genel olarak iki bölüme ayrılmakta idi. Bunlardan biri "Kapıkulu Askerleri" diğeri de "Eyâlet Askerleri" adını taşıyordu. Bu askerî birliklerin her biri, gördükleri hizmetlere göre kendi içinde daha küçük kısımlara ayrılıp ona göre isimler alıyor. Bu isimler, ocak kelimesi ile bir terkip oluşturduklarından ayrıca bunlara "ocak" deniyordu. Ocağ'ın en büyük subayına da "Ocak Ağası" adı veriliyordu. Kapıkulu Askerleri http://www.theottomans.org/turkce/images/campaigns/yeni10.gif Kapıkulu denilen bu askerî birlik, Selçuklular ve diğer bazı devletlerde olduğu gibi "Hassa Ordu"yu meydana getirmekteydi. Bu sınıfa dâhil olan askerler, devletten "Ulûfe" adıyla maaş alırlardı. Burada "kapı" kelimesinin kullanılması ve devletten maaş alan askerlere de "Kapıkulu" askeri denmesinin sebebi, Kapı kelimesinden bizzat devletin anlaşılmasıydı. Zira eskiden beri doğu ülkelerinde işler, hükümdar saraylarının kapısında görülürdü. Bu tabir, Kapı müdafaasında bulunan askerler için de kullanılmakla beraber sadece onlara hasr edilmeyen bir kelimedir. Askerler için de bu kelime kullanılıyordu. İşte bu sebepten dolayı devletten maaş alan askerlere "Kapıkulu askerleri" deniyordu. Kapıkulu askerleri başlangıçta devlet merkezinde bulunuyorlardı. Fakat ülke genişleyip muhafazası için hudud boylarında kaleler inşa edilince oralarda da ikamet etmek mecburiyetinde kaldılar. Osmanlı Devleti, Rumeli taraflarında fetihler yapıp genişlemeye başlayınca devamlı bir orduya ve daha fazla askere ihtiyaç hasıl olmuştu. Bu da savaşlarda esir alınan ve askerî şartlara uygun hristiyan çocuklarının kısa bir müddet Türk terbiyesi ile yetiştirilerek yeni bir askerî sınıfın meydana getirilmesiyle karşılanmıştı. İşte bu teşkilât, Kapıkulu ocağının çekirdeğini teşkil etmişti. Kapıkulu askerleri iki gruba ayrılmaktadırlar. Bunlar: 1. Kapıkulu Piyadesi 2. Kapıkulu Süvarisi. Kapıkulu Piyadesi Osmanlı Devleti'nin, merkez askerî teşkilât, içinde yer alan Kapıkulu askerleri, Osmanlı askerî teşkilâtının önemli bir bölümünü meydana getiriyorlardı. Kapıkulu piyadesi de kendi arasında ayrı gruplara ayrılmıştı. Acemi Ocağı Osmanlı askerî tarihinde, önemli yeri bulunan ve Kapıkulu piyadesinin mühim bir bölümünü teşkil eden yeniçerilere mense' olan "Acemi ocağı", Sultan Birinci Murad zamanında Kadı asker Çandarlı Kara Halil ile Karaman'lı Kara Rüstem'in tavsiyeleri sonucu ortaya çıkmıştı. Hoca Saadeddin Efendi'nin bildirdiğine göre bu uygulama, Sultan Birinci Murad'ın devr-i saltanatında 763 (1361-62) tarihindeki Zagra'nın fethi ile başlamıştır. Devlet adına ve "Pencik" kanununa göre alınan esirler", Yeniçeri ocağına asker yetiştirmek için Gelibolu'da kurulmuş bulunan Acemi ocağına gönderiliyor ve yevmiye bir akça ücretle Gelibolu ile Çardak arasında işleyen at gemilerinde hizmet görüyorlardı. Bir müddet sonra bunlar, Yeniçeri ocağına alınıyorlardı. Fakat bu esirler, firsat buldukça kaçıp memleketlerine gittikleri için bu sistem değiştirildi. Savaşlarda esir edilen küçük yaştaki Hristiyan çocukları, evvela Anadolu'daki Türk köylülerinin yanına verilerek (Türk'e vermek) az bir ücretle hizmet ettirilmeye başlandı. Gerçi bu ocağın, Rumeli fatihi Süleyman Paşa zamanında, bizzat kendisi tarafindan savaşta esir alınan Hristiyan çocukları ile başladığı belirtilmekte ise de ocağın gerçek manada müesseseleşmesi, yukarıda belirtilen şekilde olmuştur. Sözlük manasıyla beşte bir demek olan "pencik" harplerde ele geçirilen esirlerden, askerlikte kullanılmak üzere beşte birinin alınması demektir. İslâm hukukunun ganimetlerle ilgili vaz' etmiş olduğu prensiplerinden doğmuş olan "pencik", Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluş yıllarında uygulanmıyordu. Harpler sonunda ele geçen diğer ganimetler gibi esirler de gazilere taksim ediliyordu. Gaziler, hisselerine düşen esirleri, İslâm hukuku gereğince istedikleri şekilde istihdam edebiliyor, istihdam yeri olmayan da onları satabiliyordu. Osmanlılarda Acemi Oğlanı iki şekilde alınırdı. Bunlardan biri savaşlarda elde edilen erkek esirlerin beşte birinden (pencik), diğeri de Osmanlı vatandaşı olan Hristiyan çocuklardandı. Savaşlarda elde edilen esirlerin asker olarak alınmasıyla ilgili "Pencik Kanunu" tertib edilmişti. Buna göre alınan esir oğlanlara "Pencik Oğlanı" adı verilmişti. Elde edilen bu esirler, "Pencikçi" denilen memur tarafindan tesbit edilir, bunlardan on ila on yedi yaşları arasında olan erkek esirlerden vücutça kusursuz ve sağlam olanlar devletçe üçyüz akçe karşılığı, satın alınırdı. Böylece Acemi ocağina ilk efrad, Pencik kanunu ile toplanmıştır. Bu sistemin gelişmesinde büyük ölçüde rolü bulunan Kara Rüstem de Gelibolu'da Pencik vergisini (Resm-i Pencik) toplamakla görevlendirilmişti. Pencik oğlanlarının , Anadolu'daki Türk çiftçilerinin yanına verilmesi, aradaki deniz sebebiyle kaçmalarına engel olmak içindi. Bununla beraber, zaman zaman bazı esir çocukların Avrupa'ya kaçtığı görülüyordu. Esirlerin, Türk çiftçilerinin yanına verilmesi ile ilgili kanun hakkında kaynaklarda farklı tarih ve zamanlar verilmektedir. Bu cümleden olarak Sırpsındığı savaşı, Edirne'nin fethi ve Bilecik tarafina yapılan ilk akınlarda olduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Cüz'i bir ücretle Türk çiftçisinin yanına verilen Acemi oğlanlarına çok az bir ücretin verilmesi, onların "ben padişah kuluyum" deyip çiftlik sahibine kafa tutmaması içindi. Acemi oğlanlar, ziraat işlerinde çalıştırıldıkları gibi kısa zamanda Türkçe ile birlikte İslâm-Türk örf ve âdetlerini de öğreniyorlardı. Böylece yeni hayata intibak ettikten sonra bir akça gündelikle "Acemi Ocağı"na kayıt ettiriliyorlardı. Burada bir müddet hizmet gördükten sonra yevmiye iki akça karşılığı"Yeniçeri Ocağı"na gönderiliyorlardı. Yıldırım Bâyezid döneminin sonlarına kadar belirtilen şekilde devam eden bu usûl, Ankara Savaşı'ndan (1402) sonra fetihlerin durması ve iç karışıklıkların baş göstermesi yüzünden büyük ölçüde tatbik edilemez olmuştu. Kapıkulu ocaklarındaki kadro eksikliğini gidermek için başka bir çareye baş vurmak gerekiyordu. Bu sebeple Rumeli'deki Hristiyan tebeadan muayyen bir kanunla ve "Devşirme" ismiyle münasib sayıda Hristiyan çocuğu alınmasına karar verildi. Daha önce de temas edildiği gibi Ankara Savaşı'ndan sonra Osmanlı fetihleri durmuş, bazı yerler Bizans ve Sırplara terk edilmişlerdi. Gerek Çelebi Mehmed zamanında, gerekse oğlu Sultan Ikinci Murad'ın ilk devirlerinde Rumeli'de fütuhat yapılamadığı için esirlerden istifade edilememişti. Bunun üzerine Osmanlılardan önceki Türk ve İslâm devletlerinde uygulanmamış olan yeni bir usûl ile devletin, Hristiyan tebeası olan ve yaşlan uygun çocuklarından sadece bir tanesinin Osmanlı ordusuna alınması kararlaştırıldı. Böylece Hristiyan vatandaşların çocuklarından asker devşirmek için bir "Devşirme Kanunu" yürürlüğe konuldu. Bu yeni kanunla, baştan başa gayr-ı müslim olan Rumeli halkı, tedrici surette müslümanlaştırılacaktı. Müslümanlaştırılan bu insanlarla da Osmanlı ordusu kuvvetlenecekti. Böylece devlet, bu sayede Müslüman nüfusunu koruma gibi bir hedefe de ulaşmış oluyordu. Gerek Müslüman nüfusu çoğaltma, gerekse harplerde kendisinden istifade etme bakımından iki yönden faydalı olan bu Devşirme kanunu , Pencik kanunu ile asker almanın yerine geçmişti. Zaten Pencik kanunu da eski önemini kaybetmeye başlamıştı. Devşirme kanunu gereği ihtiyaca göre üçbeş senede ve bazen daha da uzun bir sürede Hristiyanlardan sekiz ila on sekiz ve bazen yirmi yaş arasındaki sıhhatli ve kuvvetli çocuklardan Acemi Oğlanı alınmaya başladı. Bununla beraber 14-18 yaş arasındakiler tercih ediliyordu. Önceleri Rumeli'de Arnavutluk, Yunanistan, Adalar ve Bulgaristan'dan, daha sonra ise Sırbistan, Bosna-Hersek ve Macaristan'dan çocuk toplandı. Bu durum, XV. Muhtelif hizmetlerde bulunan Acemilerin, Yeniçeri Ocağına kayıt ve kabullerine "Çıkma" veya "Kapıya Çıkma (bedergâh) denirdi. Devşirme usûlü, kendi dönem ve zamanına göre iyi bir sonuç vermişti. Bu sonuç hem Osmanlılar, hem de çocuğu devşirilen aileler için faydalı olmuştu. Osmanlılar açısından faydalı olmuştu, zira o dönemin bitip tükenmek bilmeyen harpleri, devamlı surette insanları yutan birer makine haline gelmişlerdi. İşte bu makinaların zararlarını en aza indirebilmek ve kendi Müslüman Türk nüfusunu koruyabilmek için devlet, gayrı müslim vatandaşlarından istifadeyi düşünmüştü. Böylece hem İslâm Türk mefkûresinin daha geniş sahalarda yayılmasını sağlamak, hem de kendi asıl nüfusuna dokunmamak suretiyle azınlığa düşmeyecekti. Devşirme sistemi, çocuğu devşirilenler bakımından da faydalı bir şeydi, çünkü onlar da çocuklarının içinde bulundukları mali sıkıntıdan kurtulacağını biliyorlardı. Muhtemelen çocukları devlet kademelerinde vazife alır ve yüksek bir mevkiye gelebilirdi. Bunun da kendileri için faydalı olacağı bir gerçekti. Bu sebepledir ki kaynaklar, pek çok Hristiyan ailenin, çocuğunu devşirmeye verebilmek için adeta birbirleri ile yarıştıklarını kayd ederler. Hatta sadece Hristiyan çocuklarının devşirilmesi kanun iken feth edildikten sonra halkı Müslüman olan Bosna'dan da devşirilmek suretiyle acemi oğlanı alınırdı. Zira bunu bizzat kendileri arzuluyordu. Bilindiği üzere her saha ve konuda olduğu gibi devşirme sisteminde de arzu edilmeyen bazı suistimallerin olduğu söylenebilir. Buna karşılık devlet, gönderdiği memurlarının kanunsuz hareketlerini önlemeye gayret ediyordu. 9. Cemaziyelahir 973 (10 Ocak 1566) tarihinde Semendire Beyi ile İvraca Kadısına yazılan bir hükümde Acemi oğlanı devşirmeye giden bir memurun hâne (ev) başına onar akça nal parası vesair kanunsuz paralar alıp 5-10 yaşındaki çocukları önce alıp sonra bin ve daha ziyade akçaya tekrar babalarına sattığı bildirilmekle Yayabaşılarından Ferhad gönderilip hakkıyla teftiş olunması ve memurun eşyası arasında bulunan para, kumaş vesair mühürlenip defterle merkeze gönderilmesi emr edilmistir. Böylece devlet, bu ve benzeri haksızlıkların önüne geçmeyi, adaletsizliği ortadan kaldırmayı istiyordu. |
Osmanlı Askeri Yapısı _2 II. Yeniçeri Ocağı Avrupa'da kurulan devamlı ordudan bir asır önce vücuda getirilmiş olan Yeniçeri ordusu, Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde dünyanın en mükümmel ordusu haline getirilmişti. Bu ordu, teşkilât ve disiplini ile bu sıfatı taşımaya hak kazanmıştı. Osmanlı Devleti'ni kuran ve kısa bir zamanda hududları Rusya, Lehistan, Macar ovalan ile Viyana, Venedik önlerine, İran, Arabistan ve Mısır çöllerine kadar götüren hükümdarların en büyük dayanaklarından biri bu ordu olmuştur. Piyade birliği olan Yeniçeri ocağının, hangi tarihte ihdas edildiği kesin olarak tesbit edilememekle birlikte bunun, Murad Hüdavendigâr zamanında yani on dördüncü asrın son yarısı içinde bir ocak halinde kurulduğu söylenebilir. Bazı kaynaklarda bu kuruluşun 1365 yılı olduğu söyleniyorsa da büyük bir ihtimalle bunun 1362 yılında olduğudur. Türkçe asker demek olan "Çeri" ile "yeni" kelimelerinin bir araya gelmesiyle meydana gelen bu terim, Osmanlı Devleti'nin merkezinde ve hükümdara bağlı bulunan yaya askeri için özel bir isim haline gelmiştir. Hacı Bektaş-i Veli ile hiç bir ilgisi olmamakla birlikte (Âşıkpaşazâde, 204-206) zamanla bu tarikata izafe edilerek Yeniçerilere "Taife-i Bektaşiye", ocağa da Bektaşî ocağı denmiştir. Bu ocağın kuruluş sebebi, mevcud askerin azlığına rağmen, fetihlerin çoğalıp sınırların genişlemesi ve eldeki askerin de bu sınırları koruyamaz duruma gelme endişesi idi. Halbuki hem Rumeli'yi elde tutabilmek hem de yeni fetihlerde bulunabilmek için devamlı ve hükümdarın emir komutası altında bir askerî birliğe ihtiyaç vardı. Benzer teşkilâtlar, yani esirlerden istifade etme sistemi, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardı. Bu mânada Osmanlıların, Selçuklular ile Memlukluları örnek aldıkları anlaşılmaktadır. Yeniçeriliğin ilk kuruluşunda, orduya bin kadar yeniçeri alınmıştı.Bunların her yüz kişisine komutan olarak daha önce Türklerden meydana getirilen yaya askeri usûlüne uygun olarak bir "Yayabaşı" tayin edilmiştir. Ocak, XV. yüzyıl ortalarına kadar yaya bölükleri veya daha sonra cemaat adı verilen bir sınıftan ibaret iken Fâtih Sultan Mehmed zamanından itibaren (1451 senesi), "Sekban" bölüğünün de iltihakıyla iki sınıf haline gelmiş. XVI. asır başlarında ise "Ağa" bölüğü denilen üçüncü bir kısım daha teşkil edilmiştir. Yaya bölükleri peyderpey artarak 101 bölüğe kadar çıkmıştır. Ağa bölükleri 61, Sekban bölükleri ise 34 rakamına kadar yükselmiştir. Yeniçeriler, başlarına börk ismi verilen beyaz keçeden bir başlık giyerlerdi. Bunun arkasında ise yatırtma denilen ve omuza kadar inen bir parça yer almaktaydı. Yeniçeriler börklerini eğri, subayları da düz giyerlerdi. Fâtih kanunnâmesinde belirtildiğine göre yeniçeri taifesine her yıl beşer zira' laciverd çuka ve otuz iki akça "yaka akçası" ile her birine başına sarması için altışar zir'a astar verilmesi hükmü konmuştu. Her yeniçeri bölüğüne "Orta" denirdi. Her ortanın da komutanı olan ve "Çorbacı" denilen bir subayı bulunurdu. Sekban ve Ağa bölüklerinde bu komutana "Bölükbaşı" denirdi. Yeniçeri ocağının en büyük komutanı "Yeniçeri Ağası" idi. Yeniçeri Ağası, ocağın kuruluşundan 1451 senesine kadar .ocaktan tayin edilirken bu tarihten sonra Sekbanbaşılardan tayin edilmeye başlandı. Bununla beraber bu kanun daha sonra değiştirilerek ocağın dışından olan kimseler de tayin edilmiştir. Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı ile Acemi Ocağı işlerinden sorumlu idi. Bundan başka İstanbul'un asayişi ile de ilgilenir ve yanında bulunan bir heyetle kol dolaşıp güvenliği sağlardı. Bu sebeple hükümdarlar, bunların güvenilir ve sadık kimselerden olmasına dikkat ederlerdi. Yeniçeri Ağalarının azıl ve tayini 1593'e kadar doğrudan padişah tarafindan gerçekleştirilirken, bu tarihten itibaren veziriazamlara intikal etmiştir. Yeniçeri Ocağı'nın en büyük komutanı olan Yeniçeri Ağası'ndan başka Sekbanbaşı, Ocak Kethüdası veya Kul Kethüdası, Zağarcıbaşı, Turnacıbaşı, Muhzir Ağa ve Baş çavuş ta ocağın büyüklerindendi. Bunlardan başka bir de "Yeniçeri Efendisi" denilen ocak kâtibi vardı. Yeniçeriler, maaşlarını (ulûfe) üç ayda bir alırlardı. Bu konuda ocağın en büyük âmiri olan Yeniçeri Ağası ile herhangi bir nefer arasında fark yoktu. Onun için Yeniçeri Ağası da bu ulûfe işine dahil edilirdi. Ulûfe, pâdişahın nezâretinde büyük bir merasimle her ortaya torbalar halinde tevzi edilirdi. Hicrî kamerî takvime göre dağıtılan ulûfenin Salı günü verilmesi kanundu. XVI. asra kadar devşirmeden toplananlardan başkası katılamazken 990 (1582) senesinde Sultan III. Murad (1574-1595)'in, şehzadesi Mehmed için tertiplenen sünnet düğününe katılan bir sürü cambaz, hokkabaz ve oyuncunun mükafat olarak bu ocağa kayd olmaları, ocağın yavaş yavaş bozulmasına sebep olmuştu. Devletin kuruluşundan kısa bir müddet sonra teşkil edilen Yeniçeri Ocağı, belirtilen olaydan sonra hariçten insanların ocağa girmesiyle bozulmaya yüz tutmuştu. Çünkü, eğitimsiz ve başıboş kimselerin ocağa girmeleriyle bu askerî teşkilât, doğrudan siyasete katılan, devlet adamlarını tayin veya azlettiren, padişahları tahttan indiren veya tahta çıkaran bir kuvvet halini almıştı. Gerçekten de onların zorbalıklarını ve yaptıkları kötülüklere işaret eden (1826) tarihli bir hüküm İstanbul Kadısına gönderilmiştir. Bu hükümde şöyle denilmektedir: "Allah'a, Peygambere ve sizden olan ûlu'l-emre itaatediniz" âyet-i kerimesi muktezasınca kaffe-i mü'min ve muvahhid olanlar, emr-i ulu'l-emre itaat ve inkiyad ile me'mur olup bir müddetten beri Yeniçeri nâmına olan eşkıya makulesi, hilâf-i ser'-i şerif, daire-i itattan huruc ederek fürce bulması cihetiyle gerek memâlik-i mahrûsede ve gerek dâri's-saltanat-ı seniyede her bir şey çığrından çıkmıs ve ol makule esrar-ı nâsin garazları olan mel'aneti icra zımnında her bir şeye müdahele daiyesine düşmelerinden nasi, Ümmet-i Muhammed'in mal ve canlarından emniyetleri kalmayıp rahatlarına halel gelerek bayağı alış verişlerine varınca fesada varmış..." Bu hükümde de açıkça görüldüğü ve yukarıda belirtildiği gibi Yeniçeri askeri her şeye müdahele eder olmuş. Buna karşılık gerçek vazifesi olan askerliği tamamıyle unutur olmuştu. Zira onlar, askerlik yerine esnaflıkla uğraşıyorlardı. XVII ve XVIII. asırlarda sık sık ayaklanmışlardı. Bunun üzerine ocak, "Vak'a-i Hayriye" diye isimlendirilecek olan bir karar ve hareketle 15 Haziran 1826'da Sultan İkinci Mahmud tarafindan lagv edilerek ortadan kaldırıldı. Cebeci Ocağı Kapıkulu askerinin piyade ocaklarından biri de "Cebeci Ocağı"dır. Kelime olarak "cebe" zırh demektir. Osmanlılar, bir nevi istilah olarak bu kelimenin mana ve kapsamını genişletmiş görünmektedirler. Bunun içindir ki "cebeci" dendiği zaman belli hizmetleri olan bir askerî sınıf akla gelmektedir. Buna göre devletin yaya muharib askeri olan yeniçerilerin ok, yay, kalkan, kılıç, tüfek, balta, kazma, kürek, kurşun, barut, zırh, tolga, harbe vesaire gibi ihtiyaçları olan savaş alet ve eşyası yapan veya tedarik eden ocağa "Cebeci Ocağı" denirdi. Bu ocak, yeniçerilere lazım olan harp levazimatını deve ve katırlarla nakl ederek, cephede bulunan yeniçerilere dağıtırdı. Savaş sonunda da bunları tekrar toplardı. Bu arada tamire muhtaç olanları da tamir ederek silah depolarında muhafaza ederdi. Sefer esnasında ordu komutanları refakatına münasib bir miktar cebeci verilirdi. Bunların, kuvvetli, becerikli ve silahtan anlayanlardan olması gerekirdi. Bu maksatla Cebecibaşıyla bu yolda emirler verilirdi. Barış zamanında bunlar, kendilerine tahsis edilen Ayasofya taraflarında ve Tophane civarında bulunan kışlalarında ikamet ederlerdi. Bu ocağın kuruluş tarihi kesin olarak tesbit edilmekle birlikte, Yeniçeri ocağı ile birlikte veya ondan çok kısa bir müddet sonra olduğu tahmin edilmektedir. Bu ocağa girecek olanlar, "Pencik" ve "Devşirme Kanunu" devam ettiği müddetçe Acemi oğlanları arasından seçilirdi. Sonraları Yeniçeriler gibi bunların da evlenmelerine müsaade edildiğinden yetişen çocukları da cebeci olurdu. Ocağa alınacak kimseler, önceleri "sakird" ismiyle alınır, daha sonra fiilen cebeci olurlardı. Ocak mevcudu, aralarındaki münasebet dolayısıyla Yeniçeri askerinin azalıp çoğalmasına bağlı olarak artar veya eksilirdi. XVI. asır ortalarında yeniçeriler 12 bin nefer iken bunların sayılan 500 kadardı. XVII. asırda (1675) te cebecilerin sayıları 4180 civarındadır. XVIII. yüzyılda cebecilerin sayısı 2500-5000 arasında değinmekteydi. Yeniçeri Ocağı'nın lagv edilmesi ile ortadan kalkan Cebeci Ocağı, Asakir-i Mansûre ile yeniden tesis edilmişti. Diğer Kapıkulu ocakları gibi "orta" denilen ve 38 bölüğe ayrılmış bulunan cebecilerin en büyük komutanı "Cebecibaşı" idi. Ortalar, kendi aralarında silah yapan, silahlan tamir eden, barutları islâh eyleyen, harp levazımatını tedarik edip hazırlayan ve humbara yapanlar gibi ayrı ayrı kısımlara ayrılıyorlardı. Topçu Ocağı Top dökmek, top atmak ve top mermisi yapmak gayesiyle teşkil edilen bu ocak da, Kapıkulu ocaklarının yaya kısmındandı. Efradı, Acemi Ocağı'ndan sağlanırdı. Osmanlı ordusunda ilk top, Sultan I. Murad zamanında 1389 yılında Kosova Meydan Muharebesinde kullanılmıştır. Yıldırım Beyâzid tarafindan da gerek İstanbul muhasaralarında gerekse Niğbolu kuşatmasında topun bir silah olarak kullanıldığı, Aşıkpaşazâde tarafindan anlatılmaktadır. Görüldüğü gibi Osmanlı Devleti'nin daha başlangıç yıllarında top, ordunun ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bununla beraber topun silahlı kuvvetlerin ağır ve önemli bir silahı olarak ordu ve donanmaya yerleşmesini sağlayan, Fâtih Sultan Mehmet olmuştur. Kale yıkan büyük toplar ile havan topunun mucidinin de Fâtih Sultan Mehmed olduğu belirtilmektedir. Bu silahın, askeriyedeki önemi o kadar büyümüş ve devlet ona o kadar ehemmiyet vermiştir ki, patlatılamayan bir topun patlamasını temin eden kimseleri bile her türlü vergi ve rüsûmdan muaf saymıştır. Ocağının top döken kısmı ile top kullanan bölükleri ayrı ayrı idiler. Toplar, her zaman devlet merkezinde veya fabrikalarinda döktürülmezlerdi. Bazen kale muhasaralarında kalelerin önünde de top imal edildiği görülmektedir. Nitekim Sultan II. Murad zamanındaki Mora ve Arnavutluk seferlerinde, daha sonra da İstanbul kuşatmasında develerle getirilen malzeme ile buralarda toplar döktürülmüştü. Osmanlılar, gelecekteki ihtiyaçlarını karşılamak ve devamli bir şekilde hazırlıklı bulunmak gayesiyle İstanbul'un dışında da top fabrikaları kurmuşlardı. Bu fabrikalar, hudud veya hududa yakın yerlerde idi. Bu yerler: Belgrad, Semendire sancağının Baç (Beç) madeni, Budin, Içkodra, Praviste, Timasvar ile Asya'da İran sınırına yakın Kerkük'ün Gülanber kalesi idi. Bu topların mermilerini yapan fabrikalar da Bilecik, Van, Kigi, Kamengrad, Novaberda ve Baç'da idi. Bu mermiler (yuvarlak=gülle) için de ayrı ayrı yerlerde depolar yaptırılmıştı. Her yıl ne kadar mermi ve gülle döküleceği, Divan tarafından planlanıp Topçubaşına bildirilirdi. Dökümhanelere de buna göre emir giderdi. Bir gülle dökümhanesinin yıllık ortalama kapasitesi 20-24 bin aded arasında değişiyordu. Bu mermilerin en küçükleri 320 gram ağırlığında idi. Bunlar, "Sahî" denilen topların gülleleri idi. Sahîler, katır sırtında taşınabilen ve yalnız iki topçu eri tarafindan kullanılabilen küçük, pratik, ateşi seri ve müessir toplardı. "İnce Donanma"yı meydana getiren nehir gemilerinde de bunlar kullanılırdı. Kale muhasaralarında surları yıkmak için kullanılan toplar daha büyüktü. Bu topların gülleleri 70 kg. ağırlığında idi. Top mermisi döken madenlerde dökücü ustaları ve yeterince işçi vardı.Dökücüler, İstanbul'daki Tophaneden gönderilirlerdi. Osmanlılar, sadece madenî değil, taş gülle de kullanmışlardı. Bu gülleleri demir olanlardan ayırmak için "Taş gülle" tabirini kullanıyorlardı. Topçu ocağının en büyük zâbitine (subayına) "Sertopî" veya "Topçubaşı" denirdi. Bundan başka Dökümcübaşı, Ocak kethüdası ve çavuşu gibi yüksek rütbeli subayları ile "Çorbacı" veya "Bölükbaşı", Dökücü halifeleri" gibi subayları ile Ocak katibi vardı. Tophanede sivil memurlar da istihdam ediliyordu. Bunlar, Tophane Nâzin ile Tophane Emini idi. Tophane Emini, tophaneye alınan ve sarf edilen eşyanın defterini tutar ve her sene hesabını verirdi. Tophane levazımı, bunun eli ile tedarik edildiğinden vazifesi çok önemli idi. Bütün bunlardan anlaşıldığına göre Topçubaşı, Dökümcübaşı, Tophane nazırı, top dökümcüleri kethüdası, Tophane emini ve Topçu çavuşu Tophane ocağının yüksek rütbeli subaylarındandı. Topçular, sayıca "Cebeciler"e yakın idiler. XVI. asırda ocağın mevcudu 1204 nefer iken, XVII. asırda bu sayı 2026'ya kadar yükselmiştir. Onyedinci asrın sonlarında muharebelerin devamı yüzünden sayıları 5084'e kadar çıkmıştır. Oldukça islah edilmesine rağmen Sultan III. Selim'in tahttan indirilmesi (hal') esnasında Kabakçı Mustafa'ya iltihak eden Topçu ocağı, isyana istirak etmişti. Halbuki Sultan Selim, bu ocağın, zamanın şartlarına göre islâh edilmesine ehemmiyet vermiş, derece ve itibarlarını artırmıştı. Vak'a-i hayriye esnasında topçular, devlete sadık kalarak Humbaracı ve Lağımcı ocakları ile birlikte "Sancağ-ı Şerif altına gelmişlerdi. Yeniçeri ocağının ilgasından sonra Topçu ocağı yeni şekle göre tertip edilmişti. Topçu ocağı ile çok yakından ilgisi bulunan bir ocak daha vardır ki, bu da "Top Arabacıları Ocağı"dır. Osmanlıların ilk dönemlerinde kullanılan toplar, deve, katır ve beygirlerle naklolunan küçük ve hafif toplardı. XV. asırdan sonra topçuluğun büyük ölçüde gelişmesi üzerine ve büyük topların dökülmesinden sonra, yenilik yapan Osmanlılar, bunları araba ile savaşa götürmeye başladılar. Demek oluyor ki bu ocak, topların daha ziyade tekemmül ederek arabalarla taşınmasından sonra doğmuştur. Arabacıbaşı adında bir subayın komutasında bulunan bu ocak da çeşitli ortalara ayrılmıştı. Humbaracı Ocağı Farsça asıllı bir kelime olan humbara, içine patlayıcı maddeler doldurulmak suretiyle demirden yapılmış bulunan mermi demektir. Humbaracı da bu mermiyi havan topu ile kullanan topçu (havan topçusu) demektir. Humbaranın el ile atılanı (el bombası) olduğu gibi havan topu ile atılanı da vardır. Ayrıca taş da atılabilrdi. Daha çok kale kuşatmalarında ve görülmesi mümkün olmayan hedeflere karşı kullanılan havanlar sayesinde Müslüman Türkler, dikkate değer başarılar sağlamışlardı. Topçular gibi Kapıkulu ocağına mensub bulunan humbaracı ortalarının XV-XVI. asırlar arasında ihdas edildiği tahmin edilmektedir. Humbaracıbaşı adı verilen bir subayın komutasında bulunan bu ocak mensupları, başlangıçta biri topçulara, diğeri cebecilere bağlı olmak üzere iki kısımdan ibaretti. Bu ocağın esas kısmının Kapıkulu gibi maaşlı değil, tımarlı olduğu bilinmektedir. Nitekim 1126 yılı Safer ayının sonlarında Humbaracıbaşı tarafindan Payıtahta gönderilen bir arızadan, Hotin Kalesi muhafazasında bulunan tımarlı humbaracı neferatının bulunduğu anlaşılmaktadır. Buna göre humbaracıları topçu, cebeci, ve tımarlı olmak üzere üç kısma ayırabiliriz. Bulunması gereken birçok vesikada isimleri zikredilmeyen humbaracıların müstakil bir ocak haline gelmesi XVII. asırdan sonra olmalıdır. XVIII. yüzyıl başlarında büsbütün ihmale uğrayan humbaracılık mesleğinin, günün şartlan ve Avrupa'daki gelişmesi de göz önüne alınarak yeniden tesisi düşünüldü. Bir müddet Avusturya'da kaldıktan sonra Osmanlı ülkesine iltica edip Müslüman olan Fransız asilzâdesi Copmte de Bonneval (Ahmet Pasa), Birinci Mahmud devrinde Mirimirân rütbesi ile humbaracıbaşılığına tayin edildi. Humbaracı ocağı, "fenn-i humbara ve sanayi-i ateşbazîde maharet-i tammesi" olan bu zat tarafindan Avrupa'daki usûl ve sistemlere uygun bir şekilde teşkilatlandırılmaya tabi tutuldu. Ahmed Paşa'nın bu konudaki çabaları sonucunda Bosna'dan 301 nefer alınarak her 100 kişi bir "oda" teşkil etmek üzere bir ocak vücuda getiriliyor, her bölüğe bir yüzbaşı, iki ellibaşı, on onbaşı, tabib, cerrah ve yazıcılar tayin olunduktan ve ulûfeler tesbit edildikten sonra teşkilât, humbaracıbaşının emri ve sadrazamın nezareti altına alınıyordu. Sıkı bir talim ve eğitim ile yetişecek olan humbaracılardan tahsillerini bitirip olgun bir hale gelenler, Vidin, Nis, Hotin, Azak ve Bosna"nın serhad kalelerine "Humbaracıbaşı" olarak tayin edileceklerdi. Fabrika ve kışlaları Üsküdar'da bulunan humbaracıların, devlet askerî teşkilâtı bakımından önemli bir yeri bulundukları anlaşılmaktadır. Yeniçeriliğin ılgası esnasında meydana gelen olaylarda, devletin yanında yer almış olan Humbaracı Ocağı, Asakir-i Mansûre ordusu içinde topçulara bağanarak ayrı bir ocak olmaktan çıkmış oldu. Lağımcı Ocağı Kuşatma altındaki surlarının altından tünel (lağım) kazmak suretiyle yıkan veya düşmanın açtığı tünelleri kapatan bir ocaktır. Osmanlı ordusunda mühendislik bilgisine dayalı olan bu ocak, XVII. asrın ortalarından itibaren bozulmaya yüz tutmuştu. Biri, Cebecibaşının komutasında ve maaşlı, diğeri de Lağımcıbaşı denilen komutanın emri altında ve tımarlı olan iki kısma ayrılıyorlardı. Yer altında yollar açarak fitil ve barutla kale bedenlerini yıkan veya lağım açarak berheva eden lağımcılık, Osmanlı ordusunda çok gelişmişti. Gerçekten, günümüzün istihkâm sınıfı diye adlandırabileceğimiz bu ocak hakkında şu ifadeler kullanılmaktadır: "XVIII. asra kadar Türk istihkamcısı, gerek teknik ve gerekse tabya bakımından dünyanın mukayese edilemeyecek kadar en üstün istihkâm sınıfı idi. Bunu, o dönemin bütün Avrupalı yazarları ve tanınmış generalleri teyid etmektedirler. Modem Avrupa istihkamcılığının kurucusu da Türklerdir. Türk istihkâm tekniğini ilk defa Fransızlar öğrenmiş ve XIV. Louis devrinde tatbik etmişlerdir. Daha sonra bu teknik bilgi, Avrupa orduları tarafindan aynen iktibaş edilmiştir. (Lavisse-Rambaud, VI, 96) Avrupa istihkamcılığının babası sayılan mühendis general Vauban, ilk defa Türkler'den öğrendiği tabya tekniğini, 1673 senesinde Hollanda'nın Maestricht kalesi kuşatmasında kullanmış, basarılı olması üzerine aynı asrın sonlarında bu teknik, bütün Avrupa'ya yayılmıştır. Vauban, Türk istihkam tabyasını Kandiye'de öğrenmişti." Vazifesi, sadece tünel açmakla bitmeyen bu ocak, hem ordunun hem de ağırlıklarının geçirilmesi için köprü yapmak ve gerekiyorsa mevcudları tamir etmek gibi vazifelerle de yükümlü idi. Kale muhasaralarında bunların bilgi, teknik ve faaliyetlerinden epey istifade edilmiştir. Bu sayede zaptı kabil olmayan pek çok kale, bu ocak mensuplarının açtıkları tüneller sayesinde kolayca ele geçirilmişti. Nitekim Serdar-ı Ekrem Köprülüzâde Ahmed Paşa'nın 1078 (1667) senesindeki Kandiye kuşatma ve fethinden bahs edilirken lağımcıların burada ne denli hizmet ve yararlılıklar gösterdiğine temas edilir. Bu tarihten sonra da Osmanlıların lağımcılığı yavaş yavaş gerilemeye başlamıştı. Bu sebeple olsa gerek ki, 1207 (1792) de "Nizam-i Cedid" denilen yeni bir sistemle dönemine göre modern bir hale getirilmeye çalışıldı. Bu maksatla ocak, biri lağım bağlamak, diğeri köprü, tabya ve kale yapmak gibi mimarî bilgi gerektiren iki kısma ayrıldı. |
OSMANLI ASKERİ YAPISI Kapıkulu SüvarisiOsmanlı kaıkulu ordusunu teşkil eden ikinci sınıf askerî güç, Kapıkulu süvarisidir. Osmanlıların muvaffakiyetli hamlelerinde bu sınıfın da büyük bir hissesi vardır. Osmanlı topraklan genişledikçe tımarlar çoğalıyor, tımarlar çoğaldıkça da tımarlı süvari (sipahi)nin sayısı da artıyordu. Fakat bunlar, kendi tımarların da ikamet ettiklerinden, başarıları mahdud kılıyordu. Bu bakımdan daha kuruluş yıllarından itibaren devlet merkezinde, yeniçeriler gibi devamlı ve maaş alan bir süvari birliğinin bulundurulması ihtiyacı hissediliyordu. Bu sebeple Sultan I. Murad döneminde, Rumeli Beylerbeyi olan Timurtaş Paşa'nın yardım ve tavsiyesiyle ilk adım atılmış oluyordu. Önce "Sipah" ve "Silahdar" adı ile iki bölük olarak teşkil edilen Kapıkulu süvarisine daha sonra "Sağ Ulûfeci" ve "Sol Ulûfeci" (Ulûfeciyan-i yemin ve yesâr) ile "Sağ ve Sol Garipler" (Gureba-ı yemin ve yesâr) ismi verilen dört bölük daha ilave edilerek Kapıkulu süvari ocağı altı bölüğe yükseltilmiş oldu. Kapıkulu süvari sınıfını meydana getiren efrad da devşirme çocukları ile harplerde esir alınan çocuklardan meydana geliyordu. Bunlar da yeniçeriler gibi hükümdarın şahsına mahsus olan atlı kuvvetler idi. Bunlardan vücutça uygun ve kabiliyetli olanlar, İstanbul, Edirne ve Gelibolu saraylarında terbiye olunduktan sonra yedi senede bir "Bölüğe çıkmak" tabir edilen bölüklere verme işlemi yapılırdı. Derece ve maaş itibariyle yeniçerilerden daha yüksek olmalarına rağmen, idare üzerindeki nüfuzları ve harplerdeki önemleri itibariyla onlar kadar ilerde değillerdi. Kapıkulu süvari birliklerinden ilk ikisine "Baş", öbür ikisine "Orta", son ikisine de "Aşağı bölükler" adı verilmişti. Bunlardan sipah bölüğüne "Kırmızı bayrak", silahtar bölüğüne "San bayrak", orta ve aşağı bölükler için de Alaca bayrak" tabiri kullanılırdı. Kapıkulu süvarileri, hükümdarla birlikte sefere gittikleri zaman onun sağ ve solunda yürürlerdi. Sipah sağda, silahtar da solda bulunurdu. Sipahin sağında sağ ulûfeciler, silahtarların solunda da sol ulûfeceler yürürlerdi. Bunların sağ ve solunda da sağ ve sol garipler yürüyorlardı. Sipah ve silahtarlar, muharebe meydanında padişahın çadırını (Otağ-ı hümâyun), ulûfeciler gerek muharebe esnasında, gerekse konaklama yerlerinde saltanat sancaklarını garipler ise ordu ağırlıkları ile hazineyi muhafaza ederlerdi. Adı geçen "Altı Bölük" efradı, hayvan besledikleri için devlet merkezinden fazla uzak olmayan ve mer'asi bol yerlerde ikamet ediyorlardı. Bu yüzden bunlardan bir kısmı Bursa ile Edirne, bir kısmı da İstanbul ve civarinda ikamet etmek zorunda idiler. Kanunî Sultan Süleyman zamanından başlamak üzere, bunlardan 300 kişi, sefer zamanlarında devlet merkezinde bir çeşit yaverlik yapmak vazifesi ile görevlendirilmişlerdi. Mülazım adı verilen bu 300 kişi, barış zamanlarında mirî mukataaların idaresi ile cizye cibâyeti (toplanması) gibi işlerle görevlendirilmişlerdi. Kapıkulu süvarilerini meydana getiren her bölüğün âmiri olarak ayrı ayrı ağaları vardı. Bunlar, Sipah ağası, Silahtar ağası, Sağ ulûfeciler ağası gibi isimler alıyorlardı. Belge ve kanunnâmelerde bu isimler aynen kullanılıyordu. Nitekim 18 Muharrem 973 (15 Ağustos 1565) tarihli Semendire ve Belgrad'a kadar yol üzerinde bulunan kadılara gönderilen hükümde bu isimlerden aynı lafizlarla söz edilmesi bunun örneklerinden biridir. Protokol bakımından bunların en ileride olanı Sipahi ağası olduğu gibi, bunun komutasında bulunan bölük de en itibarlı bölük idi. Ağalardan başka her bölüğün bölükbaşıları, kethüdaları, kethüda yeri, katip ve kalfa isimlerini taşıyan bir komuta heyeti ile basçavuş ve çavuş adlarında küçük rütbeli zâbıtları vardı. Kapıkulu süvarilerinin kullandıkları silahlar, genellikle o dönemde her kavim ve millet tarafindan kullanılan silahlardı. Bunların orjinalliği silahların imal ve kullanılmasında idi. Türk silahlarının daha hafif, yani taşınma ve kullanılmasının kolay olması bir üstünlük sağlıyordu. Hafif silahlar grubuna giren bu silahlar, ok, yay, kalkan, harbe veya mızrak ile bele takılan balta, pala veya hançerle atların eğer kasına asılmış olan gaddare denilen geniş yüzlü kısa bir kılıç ve bozdoğan ismi verilen yuvarlak başlı bir ağaç topuzdu. Kapıkulu süvarilerinin bellerindeki ok keselerinde (sadak) okları vardı. Muharebelerde, bu silahlardan duruma göre uygun olanını kullanırlardı. Bu süvarilerin üzerlerinde çelik zırhlı gömlekler vardıi. Kalkanları ise elbise ve başlıklarının renginde boyanmıştı. Muharebelerde yanlarında yedek hayvanlarıda bulunurdu. Sultan III. Murad döneminden önce hariçten bir kimsenin giremediği bu ocağa, adı geçen hükümdar zamanında, dışardan iltihaklar başladı. Ocak teşkilatı bozulduktan sonra "veledes" denilen süvari oğullarıda ocağa alınnmaya başlamıştı. Kanunî Sultan Süleyman zamanında sayılan yedi bin kişi civarında iken, hariçten ocağa girenler yüzünden bu sayı yirmi bini bulmuştu. Bilahere Kaptan-ı Derya Kara Murad Paşa'nın, ocakları, İbsir Paşa aleyhine kışkırtması sonucunda süvari mevcudu, ocaktan tard edilmiş olanlarıda tekrar almak suretiyle elli bine ulaşmıştı. XVII. asrın ortalarında, vezir olarak Osmanlı Devleti'ne hizmet etmiş bir aile olan Köprülüler iktidara geçince, devletin inhitatini uzunca bir süre yavaşlatmaya ve hatta durdurmaya başladıkları gibi bazı islahat hareketlerinde de bulunmaya teşebbüs etmişlerdi. İşte bu dönemde, süvari bölüklerinde yapilan tenkisatla sayılan on beş bin civarına indirilebilmişti. Bunların, yaptıkları bazı isyanları da bastırılınca takibata uğradılar. Bunun üzerine önemleri kalmayan bir sınıf haline geldiler. Zaman zaman zorbalıklar yapan ve isyan eden bu askerî birliklerin, Dördüncü Murad ile Köprülü Mehmed Paşa'dan yedikleri iki büyük darbe, bunları önemsiz bir hale getirmişti. Hezarfen Hüseyin Efendi, bunların, bu dönemdeki sayılarını şu rakamlarla bize aktarmaktadır. Ona göre Sipah bölüğü 7203, Silahtar bölüğü 6254, Ülûfeciyan-ı yemin 488, Ulûfeciyan-ı yesâr 488, Gureba-ı yemin 410, Gruba-ı yesâr 312 olmak üzere toplam 15155 kişiye kadar yükselmektedir. XVIII. asırdan itibaren sayı ve güçleri giderek zayıflayan Kapıkulu süvarisi de "Vak'a-i Hayriye" diye adlandırılan ve yeniçeriliğin ortadan kalkmasıyla sonuçlanan olayda lagv edildiler. Yeniçerilerin bu sıralardaki serkeşlik ve isyanlarına katılmayan bu ocak mensuplarından, isteyenlerin yeni kurulan modem süvaride vazife almalarına müsaade edilmişti. Eyalet Askerleri Osmanlı kara ordusunun ikinci kısmını meydana getiren, devletin büyümesinde, gelişmesinde ve sınırlarını genişletmesinde önemli derecede rolü bulunan askerî kuvvet, eyalet askerleridir. Bunlar: Yerli Kulu, Serhad Kulu, ve Tımarlı Sipahiler olmak üzere 3 grup halinde ele alabiliriz. Yerlikulu Yerli Kulu piyadesi, eyalet paşaları ile sancak beylerinin komuta ve idaresinde bulunan, komutanları da bunlar tarafindan tayin olunan muntazam ve disiplinli bir askerî sınıftır. Rikab-ı Hümayûndaki askere Kapıkulu dendiği gibi, devlet merkezinin dışında bulunan bu askere de Yerli Kulu denmekteydi. Hizmet gördükleri müddetçe maaş alabilen bu askerî sınıfın iasesi, eyalet veya sancak beyi vasıtasıyle veyahutta devlet hazinesinden verilirdi. Bu sınıfa dahil askerleri de gördükleri hizmetlere göre: 1 Azepler, 2 Sekban ve tüfekçiler, 3 Icareliler, 4 Lağımcılar, 5 Müsellem'ler olmak üzere beş gruba ayırmak mümkündür. Azepler Yerlikulu askerinin ilk sınıfını meydana getiren azepler, harplerde büyük hizmetler görüyorlardı. Ordunun ön saflarında yer almalarından dolayı düşman taarruzuna en çok onlar maruz kalıyorlardı. Kelime olarak "bekâr" demek olan azep tabiri, Osmanlı askerî teskilâtında: bekâr, güçlü ve kuvvetli olan gençlerden meydana getirilmiş bir askerî sınıf için kullanılmaktaydı. Klasik Osmanlı ordusunda azepler, Anadolu'daki Müslüman Türklerden kurulu hafif piyade askerî birliğidir. Bununla beraber yine aynı adı taşıiyan ve 1450'den sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafindan teşkil olunan kale azepleri de vardır. Osmanlıların ilk dönemlerinden itibaren XVI. asrın yarısına kadar meydana gelen harplerde hafif okçu kuvvetlerine ihtiyaç vardı. Bu bakımdan, harp esnasında ne kadar azebe ihtiyaç varsa tesbit edilirdi. Tesbit edilen miktar, sancaklara taksim edilirdi. Böylece ihtiyaca göre 20 veya 30 hâne (ev)den bir azep istenirdi. İstenilen azebin bekâr, güçlü ve kuvvetli olması lazımdı. Sancağa bağlı kazalardan seçilen her azebin ücret ve masrafı onu seçen yere ait olup bu, XV. asrın sonu ile XVI. asırda her azeb için 300 akça tutmakta idi. Her azebin, askerden kaçmaması için bir kefili vardı. Kaçtığı takdirde masraf bu kefilinden alınırdı. Azeplere verilecek para, azeb alınan yer ile halkının servetine göre tahsil edilirdi. Sefer hazırlığı esnasında azeplerin toplanmasına "Azep çağırtmak" denirdi. Bunların maaşları olmadığından harp zamanlarında bütün vergilerden muaf sayılırlardı. Ok, yay ve pala gibi hafif silahlarla donatılmış olan azepler, ordunun ön saflarında bulunduklarından ilk olarak onlar düşman hücumuna maruz kalırlardı. Bunların gerisinde toplar, onların arkasında da yeniçeriler yer alırdı. Savaş başladığı zaman azepler sağa sola açılmak suretiyle topçunun rahat ateş etmesine imkan sağlarlardı. Bahsimize konu teşkil eden ve iki asırdan fazla büyük hizmetler ifa eden hafif piyade azepleri, XVI. asır ortalarında, Kanunî Sultan Süleyman saltanatının sonlarına doğru ılga edildiler. Kale azepleri ise 1826 senesine kadar hizmetlerine devam ettiler. Sekban ve Tüfekçiler Yerlikulu piyadelerinden olan sekbanlar, askere ihtiyaç hasıl olduğu zaman, gönüllü olarak toplanan köy halkından oldukları için, diğer birlikler gibi sağlam bir askerî eğitime sahip değillerdi. "Salyâne"den kurtulmak için zaman zaman Hristiyanlar bile bu birliğe istirak edebiliyorlardı. Bunlar, bulundukları bölgenin paşasından başkasını tanımazlardı. Hizmet gördükleri müddetçe ulûfe alırlardı. Sekbanlar, "Bayrak" ismi ile sınıflara ayrılırlardı. Sekban bölükbaşısı ve Bayraktar adında subayları vardı. Bunlar, silah olarak kılıç kullanırlardı. Zamanla sekbanların önemleri azalınca bunların yerini "Tüfekçi" adı ile yeni bir piyade sınıfı aldı. Her elli-altmış tüfekçi bir bayrak kabul edilerek, "Gönüllü zabıtıi" adı verilen bir subayın komutası altında bulunurdu. Her sancak veya eyaletteki tüfekçi bayrakları, "Tüfekçi başı" adı verilen bir subayın komutasına verilirdi. Önemli eyaletlerden üçer veya beşer tüfekçi başı varsa, bunlardan biri baş seçilerek adına "Serçeşme" denirdi. İcareliler Hudud boylarında bulunan şehir ve kalelerde istihdam edilen yerli topçulardan meydana getirilen bir sınıftır. Ücretle vazife gördüklerinden dolayı kendilerine bu isim verilmiştir. Komutanları, topçuluğu iyi bilen ve "Topçu ağası" adı verilen bir kimsedir. Topçu ağası, eyalet paşalarının komutasında bulunmak üzere payitahttan gönderilirdi. Lağımcılar Yerlikulu askerinin bir bölümünü teşkil eden bu sınıf, hududa yakın bulunan önemli bazı kalelerin aniden muhasara edilmesi düşünülerek kurulmuş bir sınıftır. Ayrıca düşman tarafindan kazılacak hendek ve tünellere mukabil hendek ve tünel kazmak suretiyle harbi kazanmak gayesi güdülmüştü. Kapıkulu ocaklarından olan Lağımcılarla aynı vazifeyi görmelerine rağmen bunların durumları daha farklı idi. Zira bunlar, barış zamanlarında da bağlı bulundukları kalelerde bulunuyor ve genellikle Hristiyan tebeadan meydana getiriliyorlardi. Bunlar, devlet merkezinden gönderilen ve "Lağımcıbaşı" denilen bir subayın komutasına verilmişlerdi. Müsellemler Osmanlı Devleti'nde, pek çok görevi yerine getiren müsellemler, harp zamanlarında ordunun geçeceği yolları temizlemek, köprüleri tamir etmek ve yol açmak gibi hizmetlerle de mükellef idiler. Buna karşılık barış zamanlarında bütün vergilerden muaf sayılıyorlardı. Zaten bu ismi bu yüzden almışlardı. Rumeli'de genellikle Hristiyan tebeadan olan müsellemlere karşılık, Anadolu'da Müslüman tebea istihdam olunurdu. Bunlara "Yörük" ismi verilirdi. Serhad Kulu Osmanlı kara ordusunun, önemli bir bölümünü meydana getiren eyâlet askerlerinin bu ikinci sınıfı olan Serhad kulu da, hizmet ve durumlarına göre ayrı kategorilerde mutalaa edilmiştir. Bu sınıf: Akıncılar, Deliler, Gönüllüler ve Beşliler olmak üzere daha küçük birliklere ayrılmışlardır. |
Batının osmanlıya olan hayranlığı nedir? Günümüzde birçok yabancı siyaset-bilimci ve yönetim-bilimci, Osmanlı Tarihi konusunda araştırmalar yapmaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri; Osmanlı İmparatorluğu'nun üç kıtaya yayılmış geniş topraklarını, nasıl olup da 6 asır boyunca büyük başarı ve adaletle yönetebilmiş olduğudur. Bu topraklarda, farklı ırklara ve farklı dinlere mensup milletlerin yaşadığı da göz önünde bulundurulduğunda, Osmanlı'nın bu başarıyı ne şekilde elde ettiği, Batılı bilim adamları için daha da çekici hale gelmektedir. Tarihçi Jason Goodwin, New York Times Gazetesi'nde yayınlanan, "Osmanlı'dan Öğreneceklerimiz" başlıklı makalesinde, Balkanlar'daki istikrarsızlık için bir çözüm önerirken aslında, merak edilen bu başarının sırrına da dikkat çekmiştir. Yazar, Osmanlı'nın idaresi altındaki topraklarda dini, kültürel ve etnik açılardan büyük farklılıklar bulunduğunu, ancak 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar, halkın hiçbir kesimine asla baskı yapılmadığını ve kısıtlama getirilmediğini söylemiştir. Bu sayede Osmanlı'nın istikrarı ve düzeni koruduğunu söyleyen Goodwin, bugün yeryüzünde barışın ve huzurun sağlanması için Osmanlı'dan öğrenilecek çok fazla şeyin olduğunu dile getirmiştir. (Jason Goodwin, "Learning From the Ottomans" 16.8.1999, New York Times.) Bir başka tarihçi, İngiliz F. Downey, Kanun-i Sultan Süleyman'ın üstün vasıflarını anlattığı bir eserinde Osmanlı'nın adalet anlayışının zamanının diğer devletlerine göre çok üstün olduğunu belirtmiştir. Downey, birçok Hıristiyanın kendi ülkesinden ayrılarak Osmanlı'nın adaletine sığındığını bildirmiştir. (F. Downey, "The Grand Turk Suleyman the Magnificent, Sultan of Ottomans", New York, 1929, Fransızca trc. Soliman le Magnefique, Paris 1930, s. 84) Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Birçok batılı yazar ve aydının Osmanlı 'nın yönetim anlayışının üstünlüğünü vurgulayan görüşleri bulunmaktadır. Osmanlı'nın bu başarısının anahtarı, din ahlakını gereği olan adalet kavramına derin bağlılığıdır. Bu nedenledir ki, Osmanlı İmparatorluğu'nun adil idaresi, Müslümanların olduğu gibi gayrimüslimlerin de haklarını korumuştur. Dolayısıyla, Batılı bilimadamları, Osmanlı'nın sağladığı hoşgörülü ve anlayışlı yönetim sistemini çok ideal bulmaktadırlar. Amerikalı ve Avrupalı bilim adamları, Osmanlı'nın adalet anlayışına hayranlıklarını açıklarken, aslında, Kuran'da bildirilen üstün ahlakın mükemmeliğini dile getirmiş olmaktadırlar. Çünkü, Osmanlı Devleti'nin adaletten ve doğruluktan taviz vermeyen yapısının asırlar boyunca hiç değişmemesi, Kuran ahlakının bu anlayışı gerektiriyor olmasından kaynaklanmaktadır. Yüce Allah Kuran-ı Kerim'de Müslümanlara, karşılarındaki insanlara karşı öfkelerine kapılmamalarını ve adaletli davranmaktan hiçbir suretle vazgeçmemelerini şöyle bildirmiştir: "Ey iman edenler adil şahitler olarak Allah için adaleti ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup sakının. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızdan haberi olandır." (Maide Suresi, Yüce Allah'ın bu emrini yerine getiren Osmanlı Devleti, tarihte eşine az rastlanır adil bir düzen kurmuştur (alıntı) __________________ |
Osmanlı Devleti'nin Kuruluşunda Emeği Geçmiş Paşalar Akçakoca Alaüddin Paşa Ali Paşa Bayezid Paşa Çandarlı Ailesi Çandarlı Halil Hayrettin Paşa Çandarlızade Halil Paşa Çandarlızade İbrahim Paşa Evrenuz Bey ve Ailesi Hacı İlbeği Hacı İvaz Paşa Hacı Paşa Köse Mihal Lala Şahin Paşa Nizamüddin Ahmet Paşa Şah MelikŞeyh Ramazan Paşa Sinanüddin Yusuf Paşa Timutaş Paşa Turhan Bey Ailesi |
Bab-ı âli' de Osmanlı I Osmanlı tarihi hakkında değişik bir görüş 26 Mayıs 2005 Perşembe Nisan ayında “Osmanlı İmparatorluğu hakkında farklı bir görüş bakış açısıyla yurt dışında hazırlanmış en önemli eserlerden biri olduğunu” iddia eden Osmanlı İmparatorluğu Tarihi adlı bir ilmi kitap yayınlanmıştır. Bu kitap Fransa’da Historia Üniversitesi Tarih Kurumu tarafından kaleme alınmış ve 1783 yılında Paris’te Fransa Kıralının onayı ile yayınlanmıştır. Kitap “Osmanlı İmparatorluğu bir sınır beyliğinden İslam Dünyasının en güçlü devleti haline gelen ve uzun bir süre İslam Dünyasını elinde tutma çabası veren bir dünya devletidir. İşte bu noktadan hareketle bir yazı kurulu tarafından İngilizce olarak kaleme alınan Dünya Tarihi adlı çalışmanın oldukça geniş bir bölümü Osmanlı İmparatorluğu tarihine ayrılmıştır. Bu kitap söz konusu çalışmanın Osmanlı tarihini içeren 19. cildinin dilimize çevrilerek kazandırılmış şeklidir.” Kitap değerli edebiyaçtı Şiar Yalçın tarafından çevrilmiştir ve Kar Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Farklı bir bakış açısı söz konusudur. Timur’un Yıldırım Bayezid ile yaptığı ve Yıldırım’ın 28 Temmuz 1402’de ağır bir yenilgiye uğrayarak esir düştüğü ve Yıldırım’a ağır hakaretler ettiğini okumuşuzdur. Timur Anadolu beyliklerine topraklarını iade etti ve Fransa’da yayınlanan kitaba göre “Bayezid’in karısı Despina’yı, kızı ve bütün hizmetçileriyle birlikte Sultan’a iade etti. Yalnız o zamana kadar Hıristiyan kalmasına izin verilmiş olan bu soylu kadının Müslümanlığı kabul etmesini istedi. On iki yıldan beri Bayezid’in esareti altında yaşayan Karaman oğlu Emir Mehmet de Timur’un sarayına getirildi. Timur ona bir kaftan ve kemer hediye etti ve Konya, Larende, Aksaray, Anzarya, Alanya ve mülkahatları ile birlikte tüm Karamanoğulları ülkesinin yönetimini verdi. Kütahya’dan ayrılan Timur Tangözlük’e gitti, burada ziyafetler verdi eğlenceler düzenledi ve Bayezid’i de bunlara davet etti. Tatar Hükümdarı Bayezid’i eğlendirmek için elinden geleni yaptı, hatta ona yenilgisinden önceki haliyle Anadolu Sultanlığını bile verdi, başına bir taç giydirdi ve eline öteki hükümdarlık belirtileriyle birlikte bir asa verdi. Timur İstanbul’a elçiler göndererek Bizans Tekfur veya İmparatorundan kendisine haraç ve geçis hakkı ödemesini istedi. Sonra da babasının İstanbul’un karşısında inşa ettirdiği Güzelhisar’da (Güzelçehisar olacak) oturmakta olan Süleyman Çelebi’ye iki elçi gönderdi. Bu elçiler Süleyman’a derhal Timur’un sarayına gelmesini ya da kendisine para göndermesini aksi takdirde Timur’un gelip kendisini bulacağını bildirmekle görevlendirilmişlerdi. Bir süre sonra Timur’un Rum İmparatoruna gönderdiği elçiler yanlarında imparatorun elçileri olduğu halde geri döndüler. Timur’a Bizans İmparatorunun iradesine boyun eğdiğini bildirdiler. Süleyman Çelebi’nin yanına gönderilmiş olan elçiler de Bayezid’in veziri ve İmparatorluk Baş Kadısı Şeyh Ramazan’la birlikte geri geldiler. Şeyh Ramazan Süleyman Çelebi’nin bir mektubunu getirmişti. Süleyman Çelebi bu mektubunda babasına yaptığı iyilikler için Timur’a minnettarlığını bildiriyor ve emrettiği anda sarayına gelmeye hazır olduğunu yazıyordu.” (Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, adı geçen eser, s.105) Eğridir’de hastalanmış olan Bayezid Hicri 805 yılının Şubat ayının dördüncü Perşembe günü (M. 23 Mart 1403) bir beyin kanamasıyla Akşehir’de öldü. Timur buna çok üzüldü, hatta bu büyük hükümdarın bu acıklı sonuna ağladığı bile söylenir. Timur Anadolu’nun fethi tamamlandıktan sonra, Bayezid’ı yeniden tahta oturtmak niyetindeydi. (Osmanlı Tarihi s. 167) Timur Bayezid’in ölümü üzerine komutanlarına değerli armağanlar verdi ve Musa Çelebi’yi yolcu ederken kedisine şahane bir kaftan, bir kuşak, murassa bir sadak, bir kasa altın, kırk at hediye etti ve babasının cenazesinin Bursa’ya nakledilerek en büyük sultanlara layık bir törenle orada yaptırmış olduğu türbeye gömüleceğini bildirdi. (Aynı yer s.107) Yılmaz Altuğ Türkiye Gazetesi |
Osmanlı deyince ne düşünmeliyiz? Her şeyden evvel adaleti düşünmeliyiz. Hangi açıdan? Objektif açıdan, âfâkî açıdan. Bütün Avrupa'da, Osmanlı'ya verilen değer neden o kadar üst seviyedeydi? Çünkü Osmanlı kadıları, adaletin ateşten bir gömlek olduğunu en iyi idrak eden insanlardı. Onların gözünde, Allahû Tealâ'nın karşısında, adalet açısından herkes eşitti. Eğer bir padişah, bir kral, halktan herhangi bir kişinin hakkını haleldâr etmişse; o hakkı, hakkın sahibine iade etmek, kadıların temel göreviydi, hiç şaşmazdı bu. Oysa ki Avrupa'da, asillerle halk arasında bir uçurum vardı. Eğer bir asil yolda giderken kazara, halktan birini atıyla çiğnemişse, onun hesabını kimseye vermezdi. Vermeye gerek görmezdi. O asildi, ötekiler de halktı. Osmanlı'da da asiller vardı; beyler, beylerbeyleri... Bunlar asaletin temsilcileriydi. Ama adalete geldiği zaman konu, beylerle, beylerbeyleriyle, padişahla halk arasında en ufak bir farklılık gözetilmezdi. İşte adalet bu demektir. Her toplumda ileri gelenler vardır ve halk vardır. Bu ileri gelenler, her yerde kendilerine mevki edinirler, bir şeylerin sahipleridir; zengindirler, çevre yapmışlardır. Bütün ileri gelenler birbirleriyle yakın ilişki içerisindedirler ve ötekiler halktır. Adalet dağıtanlar, bu şehrin ileri gelenleri tarafındandır ve adalet hep tek taraflı olarak dağıtılır. İşte, böyle bir Orta Avrupa, Ortaçağ Avrupası'nda Osmanlı, adaletin bütün standartlarında tam dağıtıldığı, müstesna bir ülke oluyor. Allahû Tealâ'nın Kur'ân-ı Kerîm'de söylediği gibi kıst'ı, adalet müessesesini, Osmanlı tam olarak tanzim ediyor . Tatbik ediyor, %100 yerli yerine oturtuyor. Osmanlı kadısı, hiç kimsenin hakkının, çiğnenmesine müsade etmiyor. Bu hakkı çiğneyen kişi padişahta olsa bu durum değişmiyor. İşte, Fatih Sultan Mehmet, işte İstanbul'da bir Rum: Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki: "Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum." Biliyorsunuz, her arazinin bir rayiç bedeli vardır. Yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği, aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Bir alt hududu , bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor. Ama Rum vermemekte ısrarlı. Bir Hristiyan olduğu için caminin kurulmasına gönlü razı olmuyor. Fatih Sultan Mehmed ise "O kadar para verdiğim halde, bu adam arsayı vermiyor. Demek ki bunu, inadından yapıyor; nefsani ir davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani." diye düşünyor. Ve sonuçta Rum'un arsasını alıyor , camiyi yaptırıyor. Adam perişan. Sonra, diyorlar ki: "Ya, bu kadar üzüntünün sebebi ne?" "İşte, yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan padişah; daha ötesi yok. Onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre. Her şey bitti!" diyor. Diyorlar ki: "Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır." "Yani? Ne demek istiyorsunuz?" diyor.(Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.)" Diyorlar ki: "Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın, Padişah da olsa, o hesabı görür." Adamcağız hiç inanamıyor böyle bir şeye; ama diyor hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim. Ve kadıya müracaat ediyor. Adamın gözleri hayretten açılıyor; Fatih Sultan Mehmet mahkemeye geliyor. Padişah ayakta, kadı efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmed, adamın arsasını zorla iktisab etmektan suçlu bulunuyor ve elinin kesilmesi kararı alınıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli kesilecek; ama Osmanlı adaletinde, bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer. Bu kanuna göre teklifte bulunuluyor. Deniyor ki: "Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan, o ödemese bile (Padişah ödemese bile) onu sana beytülmal öder. Razı mısın?" Rum: "Şey..." Bir Padişaha bakıyor, inanamıyor, sonra: "Tabiî razıyım. Razı olmaz mıyım? O, Padişah. " diyor. Fatih Sultan Mehmet diyor ki: "Benden beytülmalın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim. Ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata." Ve kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet'in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor: "Padişahım, şu ana kadar ben Allah'ı temsil ediyordum. Ben oturuyordum, siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz, mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, size tâbî olan, sizin imparatorluğunuzun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer." diyor. Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra Padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar. Bu size neyi anlatıyor? Adalet müessesesini anlatıyor. Osmanlı'nın adaletini anlatıyor. Adamlar, o güne kadar bir asille, bir halktan birisi mahkeme edilecek de, mahkeme halktan birisine hakkını verecek. Asırlar boyunca böyle bir şey görülmemiş Ortaçağda Avrupa'da. Böyle bir şey yok. İlk defa Osmanlı götürüyor adaleti. İnsanlar arasında, Kur'ân-ı Kerîm'e göre fark olmadığını orada ispat ediyorlar insanlara (İslâm'ın ne olduğunu.) İşte bu adalet müessesesidir ki, yüz binlerce insanı Osmanlı'ya teslim etmiş. KADI VE MAHKEME Muhâkeme, mutlak şekilde umuma açık, alenidir. Bu bir prensiptir. Kadı, önüne getirilen bütün hukukî mevzuları bildiği iddiasında değildir. Bu da diğer bir prensiptir. Onun için kadı, göreceği dâvânın konusunu en iyi bilen bir veya birkaç ehl-i vukufu (bilir kişi) yanında bulundurmaktadır. Onların söyleyecekleri ile kayıtlı değildir, hüküm kendisine aittir. Fakat onlara danışmaktadır. Ayrıca ehl-i vukufun mütâleaları, hâkimin kararına ekli olarak adlî sicile geçirilmektedir. Bu ehl-i vukuf heyeti ile aynı zamanda, kadı'nın kararı, bir kat daha teminat altına alınmaktadır. Kadı'nın doğru hükmetmesinde en büyük teminat, kadı'nın vicdanı idi. Bugün de öyledir. Fakat kadı'da vicdan yoksa ne olacaktır? Buna karşı bir takım baskı tedbirleri alınmıştır. Haksız hükmeden bir kadı, gerek münferit ve şahsî, gerekse o kazânın halkının topluca müracaatı ile şikâyet edilebilmekte ve bu gibi şikâyetleri hükümet, mutlaka değerlendirmekte, bazen müfettişler göndermektedir. Haksız hükmettiği, hele rüşvetle hüküm verdiği anlaşılan bir kadı'nın istikbali mahvolmaktadır. Şahsın veya halkın müracaatı, bölgenin en büyük âmiri ve hükümetin temsilcisi olan sancak beyine ve daha çok beylerbeyine yapılabilmektedir. Şahıs veya halk bu şikâyeti isterse, sancak beyine, beylerbeyine veya herhangi bir kişiye danışmaksızın doğrudan doğruya Divân'a da yapabilmektedir. Divân'a şikayette bulunmanın hiçbir prosedürü yoktur. Bir kağıt yazıp imzalamak kâfidir. Bu şikâyetler, yüzde doksan nispetinde mutlaka tahkik edilmektedir. Padişaha müracaat yolu da açıktır. Kadı, belirli bir suçu olmadıkça azlolunamaz, ancak daha yüksek bir kazâya tâyin edilmek üzere bulunduğu kazâdan alınabilirdi. Ticaret yapması yasaktı. Borç alıp veremez, hediye kabul edemez, umumî ziyaretlerde bulunamazdı. Kadı, halife olan Padişahın vekili olarak, onun adına adalet tevzî ettiği için, kendini sadrazama tâbî, onun emrinde saymazdı. Sadrazam, kadı'nın kazâya, adalete ait işlerine, hüküm veriş şekline karışmazdı. Kadılar gerektiği durumlarda, Padişahları dahi mahkeme çağırmak ve yargılamak yetkisine de sahipti. Osmanlı düzeninde kadı, kazâsının belediye başkanıydı ve belediye başkanı olarak salahiyetleri çok genişti. Zira aynı zamanda, kazâ kaymakamıdır. Bu suretle imparatorluğun bütün ilçelerine, ilmiyye sınıfından kadılar hâkimdir ve devleti onlar temsil etmektedirler. Beledî işlerde kadıya, kedhudâlar yardımcı olmaktadır. Bunlar, esnaf teşekküllerinin seçimle işbaşına gelmiş mümessilleridir. Ve klasik Osmanlı düzeninde nüfuzları çok fazladır. Beledî düzen, bilhassa bunlar tarafından sağlanmakta ve kadıya az iş düşmektedir. Fakat kadı, kaymakam ve belediye başkanı sıfatlarıyla, esnafı, fiyat ve temizlik bakımından ve istediği başka bakımlardan, teftiş edebilmekte ve hemen teftişi sırasında o anda istediği cezayı kesebilmektedir. Zabıta, tamamen kadı'nın emrindedir. Her kasaba ve şehirde, askerî yetkilerle donatılmış subaşı ve onun emrinde asesbaşı ve asesler vardır. Bunlar güvenlikten ve asayişten sorumlu polislerdir; fakat asker sınıfından sayılmaktadırlar. Hızlı Yargı Osmanlı düzeninde, hemen tevzî edilmeyen adalet, adaletsizlik sayılırdı. Osmanlı adaletinin bu husustaki şöhreti ise, cihanşümûldü. Batılıların bu konudaki görüşlerinden birkaç örnek: "2 veya 3 celsede nadirdir, ekseri dâvâlar bir celsede hükme bağlanır." (d'Ohsson, VI, 204-5). "En mühim dâvâlar, bir saat içinde hükme bağlanır. Hüküm, derhal infaz edilir. Avrupa'da olduğu gibi hükmü geciktirecek oyunlardan hiçbiri tatbik edilmez". (Sir Paul Ricaut, II, 327). "XV. asrın sonlarında Türk adaleti, dünyanın en liberal, şefkatli ve doğru adaleti idi." (Cantacasin,14-5). Esir olarak birkaç yıl İstanbul'da kalan ve Türkiye'de gördüklerini İspanya kralı II. Felipe'ye takdîm ettiği eserinde anlatan bir İspanyol müellifinin müşahedeleri şu şekildedir: (Kânûnî Devrinde İstanbul, 95-102). "Türk'ün adaleti, Hristiyan olsun, Mûsevî olsun, müslüman olsun, herkese eşit şekilde tatbik edilir. Kadı'nın kürsüsü üzerinde Kur'ân'ın yanında bir haç ve bir Tevrât bulunur. Kadı, Hristiyan'a haçı, Mûsevîye Tevrât'ı öptürerek yemin ettirir." "Türkiye'de iltimas mektubu geçmez. Adaletlerinin en iyi yanı, dâvâların kısa sürmesidir. İspanya'da olduğu gibi, 'nasıl olsa dâvâ bitmiyecek' diye haklı taraf, haksız tarafla uyuşmaya mecbur bırakılmaz. Gerek kadı mahkemesinde, gerek Dîvân-ı Hümâyûn'da dâvâlar bitince mübaşir: 'Kimin maslahatı var?' diye üç defa bağırır. Dâvâlar bitmeden kadı veya kazasker, kürsüden kalkamaz..." Vatandaş, çok mühim dâvâlar için kadı'ya giderdi. Ufak tefek anlaşmazlıkları, büyük otoriteleri olan aile reisleri, esnaftan olan zâtlar, esnaf kedhudâları, hakem olarak çözerlerdi. Böyle şeyler için çok mühim bir adam olan kadı'nın huzuruna çıkmak ayıptı. Gerçi kadı, bir akçalık dâvâyı görmeye kanunen mecburdu. Ahlâk ve gelenekler çok sağlamdı. O zamanki dâvâ sayısı ile bugünküler rakam şeklinde mukayese edilirse, ortaya çok feci bir sosyal durum çıkar. Bugün ülke, adeta birbiriyle anlaşamayan insanların yurdu olmuştur. HUKUK Dînî Hukuk ve Millî Hukuk . Osmanlı'da hukuk sistemi için "Hâkânî" veya "Sultânî" denilen sistem geçerliydi. Devletin yüksek menfaatlerini kollayan bir düzendi. Osmanlı Devleti'nde Padişah, mutlak icra otoritesine dayanarak, devlet ihtiyaçları için, bir nizam koyma yetkisine sahipti. Bu düzene göre yasama yetkisi, Padişahındı veya Padişah adına yapılırdı. Ceza hukuku ve diğer sahalarda, kesin şekilde, işte bu sultânî hukuk hakimdi. Devletin başından sonuna kadar durum bu şekildeydi. Yükselme devri boyunca Padişahtan aşağıya doğru herkes, Allah'ın dostuydu. Sultan Osman'dan başlayarak hepsinin mürşidleri oldu. Görüyoruz ki; mürşide yüzde yüz bağlı olan Padişah, aslında Allah'ın Padişah'ı oluyordu. Bu dizaynın yukarıdan aşağı inen çatısına baktığımız zaman, önce Allah'ı görüyoruz, sonra Allah'a bağlı mürşid, mürşide bağlı Padişah, sonra onun emrinde kim varsa hepsi Allah'a dostlar. Medenî Hukuk ve Ceza Hukuku Medenî kanunda, hele evlenme ve boşanmada, tamamen şeriat hükümleri ve Hanefî mezhebi tatbik edilmektedir. Hanefî hukuku esas olmakla beraber, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî hukuku da geçerli idi ve vatandaşın, bu sistemlerden birinin kendisine tatbik edilmesini istemek hakkı vardı. Ceza kanunları, mürşidinden emir alan Padişahların iradesiyle konulmuş kanunlardı. Daima yukarıda bahsettiğimiz sultânî denilen hukuk hakim olmuştu. Bu hukukun gayesinin de, kanun metinleri gözden geçirilirse, devletin yüksek menfaatlerini kollamak olduğu açıkça görülebilir. Birden fazla kadınla evlenmek, sanıldığı kadar yaygın değildir. Sultanlar ve hanım sultanlarla evlenenler, hiçbir zaman ikinci bir zevce alamamışlardır. Esasen bir kız, istediği taktirde, evlenme akdine, kocasının başka bir eş alamayacağına dair şart koydurabilirdi. SOSYAL SINIFLAR Devletten dirlik veya maaş alan bütün görevlilere "askerî" denirdi. "Askerî" sınıf, yalnız savaşan sınıf değil, bütün devlet görevlileri idi. Vergi vermezlerdi. Yani sistem şu idi: Kendilerine bir maaş verilip o maaştan vergi kesilmek yerine, devletin ödeme gücü neyse, o miktarda net olarak hesaplanır ve verilirdi. İkinci bir sosyal sınıf, şehirlilerdi: Tüccar ve esnaftı. Nihayet "reâyâ" denilen köylü gelirdi. "Reâyâ" adı altında, herkesin zannettiği gibi, aşağı derecede bir sınıf veya mezheb kastedilmemektedir. İmparatorluğun bütün çiftçileri, Anadolu'nun İslâm halkı ile Tisza vâdisindeki Hristiyanlar, Padişah'ın bütün tebaası, reâyâ olarak adlandırılır. Daima reâyâ, Padişah'ın himayesinde yaşar. Askerî, şehirli ve râiyyet dışında bir sosyal sınıf daha vardır: Esirler. Harp esirleri değil, hizmet maksadıyla kullanılan, para ile alınmış insanlar, kölelerdi. Esir, daha doğrusu köle ve cariye, efendisi aleyhine kadı'ya müracaat edip dâvâ açabilmekte, hakkını koruyabilmektedir. Kölesine efendi, kızını verebilmekte, efendisi cariyesi ile evlenebilmektedir. Demek ki; kölelik de bir sosyal baraj değildir. Sosyal sınıfların batıdaki sosyal sınıflardan farkı, asaletin olmamasından ve serf bulunmamasından doğmaktadır. Bu iki büyük fark, Avrupa ile Türkiye'nin sosyal yapıları arasında çok büyük bir ayrılık manzarası arz etmektedir. Osmanlı Türkiyesi'nin her asrında pek çok örneği gösterilebileceği gibi, ayağında çarık, sırtında heybe, beş parasız İstanbul'a gelen bir Türk köylüsü, gerekli kademelerden geçip, bir çeyrek asır sonra, bazen daha fazla, fakat bazen de daha kısa bir müddet içinde, sadrazam olmakta, hattâ Padişahın kızını almaktadır. Böyle bir durum, Batı'da mümkün değildir. 1975 Batısı'nda bile başbakan olması mümkün bulunan böyle bir şahıs, kral kızı ile evlenememektedir. Geri >> Osmanli`da Sistem |
Osmanlı Döneminde Sosyal Hayat Osmanlilarda sinifsiz toplum hayâti vardi. Köle vardi, fakat; Osmanli ülkesinden alinmazdi. Kölelik devamli degildi; âzâd edilip, hürriyete kavusarak, devlet kademesinde vazife alabilirdi. Kölelikten yetisme ve köle çocugu pekçok devlet adami yüksek memuriyetlerde bulunurdu. Kölelikten yetisme sadr-i âzamlar da vardi. Bunlardan Koca Yusuf Pasa, Yusuf Ziyâeddin Pasa, Ibrâhim Edhem Pasa, Resid Mehmed Pasa, Hursid Ahmed Pasa, Sâhin Ali Pasa, Silâhtar Süleyman Pasa, Siyavus Pasa gibi sadr-i âzamlar kölelikten yetiserek devlet kademesinde yükselen sahsiyetlerdir. Köylü hür olup, serflik yoktu. Köylüler ve kasabada oturan halk üretici durumundaydi. Sehirlerde esnaf, îmâlâtçi, sanatkâr, idâreci ve ilmiye teskilâti mensuplari otururlardi. Askerligi Müslüman halk yapardi. Bütün ülke halki Osmanlilik suuru tasirdi. Milliyet ayirimi yapilmayip, ümmet esâsi aranirdi. Gayr-i müslimler askerlik yapmayip, erkekleri cizye vermekle mükellefti. Müslümanlar çogunlukta olup, dört hak mezhep (Hanefî, Sâfiî, Hanbelî, Mâlikî) ve bimezhep firka mensuplari da olmasina ragmen resmî mezhep Hanefiliktir. Müslümanlarin temsilcisi Halîfe olup, 1516 târihinden îtibâren Osmanli pâdisâhlari bu mânevî makamin da temsilcileridir. Hiristiyanlardan Ortodoks mezhebinin merkezi Istanbul'dadir. Ermeni patrikligi de Istanbul'da olup, merkezleri de Osmanli hâkimiyetindeki Revan'di. Osmanli topraklarinda Katolikler de bulunmasina ragmen merkezleri Vatikan'di. Yahûdîlerde olan Filistin, Osmanli tebeasindandi. Mûsevîligin dogus yeri ve merkezi Osmanli topragi idi. Avrupalilarin zulmünden kaçan Yahûdîleri de Osmanlilar himâye ediyordu. Osmanli vatandasi olan Müslüman ve gayri müslim topluluklar Rum, Ermeni, Yahûdî, Gürcü, Sirp, Bulgar, Macar, Rumen, kendi din ve dillerinde mâbet, okul açip, ibâdetlerini yapabilme hürriyetine sâhiptiler. Bu hosgörü, günümüzün hiçbir liberal, kapitalist, komünist ve dikta rejiminin imkân tanimadigi ölçüde serbestti. Gayri Türk Müslümanlar devlet kadrosunda ve orduda vazife alirdi, fakat gayri müslimler, Tanzimatin îlânina kadar bu hakka sâhip degildi. Gayri müslimler, Tanzimat ve Mesrutiyet ile devlet memuru ve orduya girme hakki kazanmislarsa da, askerlik yapmak istemediklerinden silâh altina alinmamislardir. Serbest meslekle ugrasirlardi. Gayri müslimler tarafindan islenen hirsizlik, yol kesme, gasp, soygun, adam öldürme, devlet makâmina zarar verme, Islâm dînine karsi hareketler, devlet tarafindan yasaklara uymama, câsusluk ve bunlara benzer suçlar devletçe ve disindakiler de, kendi kilise ve havralarinda bakilirdi. Pâdisâhin, ülkedeki gayri müslim ve Türkler üzerinde tâvizsiz hâkimiyeti olup, din adamlari ve kavmî liderleri, Avrupalilarin ve Prusya'nin tahrikine kapilmadan önce merkeze hürmetkârdilar. Osmanli tebeasi olup da, propaganda ve tahriklerine kapilarak Osmanliya ihânet eden kavimlerin hiçbiri bugüne kadar huzur yüzü görmemislerdir. |
FETRET DEVRİ Fasıla-i Saltanat olarak da bilinir. Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda ( 28 Temmuz1402) yenilmesiyle başlayan bu döneme, kardeşleriyle girdiği mücadelede başarılı olarak yönetimi yeniden ele geçiren Mehmed Çelebi son vermiştir. Ankara Ovası'nda yapılan savaşın kötüye gittiğini gören Yıldırım bayezid'in oğullarından Süleyman Çelebi, yanına Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Murad Paşa ve yeniçeri ağası Hasan Ağa ile birlikte kendine bağlı olan birlikleri de yanına alarak Edirne'de saltanatını ilan etti. Savaşa katılan diğer şehzadelerden İsa Çelebi Balıkesir'de, Çelebi Mehmed ise Amasya'da kendi hükümdarlıklarını ilan ettiler. Yıldırım Bayezid ile birlikte Musa çelebi ve Mustafa Çelebi (Düzmece Mustafa) Timur'a tutsak düştüler. Timur, zaferden sonra sekiz ay kadar Anadolu'da kalarak Osmanlı topraklarını yağmaladı. Anadolu'da daha önceden bulunan ancak Osmanlı topraklarına katılan eski Anadolu Beyliklerini yeniden canlandırdı. Osmanlı topraklarını ise 4 şehzade arasında paylaştırarak Anadolu'dan çekildi. Böylece Osmanlı Toprakları bölünmüş oldu. Şehzadelerden ilk olarak Mehmed Çelebi harekete geçti. Orta Anadolu'daki Türkmen beylerini safdışı bırakarak güçlü bir Türkmen ordusu kurdu. İlk çarpışma ise Musa Çelebi ile İsa Çelebi arasında Bursa'da meydan geldi. Musa Çelebi Bursa'yı alarak hükümdarlığını ilan ettiyse de kısa bir süre sonra İsa Çelebi Bursa'yı yeniden ele geçirdi. Bu olay şehzadeler arasındaki mücadelenin kızışmasına yol açtı. Çelebi Mehmed, diğer kardeşlerini safdışı bırakarak Osmanlı İmparatorluğunu yeniden bir birlik altında toplamıştır. Ankara Savaşı (1402) sonunda Anadolu'da Türk birligi bozulmuş ve Osmanli Devleti dagilma tehlikesi ile karsilasmisti. Yildirim Bayezid'in ogullari, babalarinin ölümünden sonra taht mücadelesine basladilar. Osmanlı tarihindeki en büyük kargasa dönemi böylece baslamis oldu. Fetret Devri adı verilen bu dönemdeki taht mücadeleleri, Timur'un Anadolu'da kuvvetli bir devlet birakmak istememesi ve Bizans'in entrikalariyla daha da artti. Süleyman Çelebi Edirne'de, İsa Çelebi Bursa'da, Mehmed Çelebi Amasya'da, Musa Çelebi Balikesir'de padisahliklarini ilan ettiler. Mehmed Çelebi ile Musa Çelebi aralarinda anlastilar ve Bursa'da vali bulunan İsa Çelebi'yi ortadan kaldirdilar. Mehmed Çelebi, Süleyman Çelebi'nin de ortadan kalkmasi gerektigini biliyordu. Bu amaçla Musa Çelebi'yi Edirne'ye Süleyman Çelebi'nin üzerine gönderdi. Musa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi'yi yenerek, Edirne'yi ele geçirdi. Ancak Mehmed Çelebi'ye verdigi sözü tutmayarak Edirne'de kendini padisah ilan etti. 1413 yilinda, son olarak Musa Çelebi'yi de saf disi birakan Mehmed Çelebi Fetret Devrine son verdi. |
Osmanlı komutanı Tiryaki Hasan Paşanın,Avusturyalıların kuşatmasına karşı sağladıkları görülmemiş başarıdır.(1601)Haçova savaşında Avusyuryalıları yenilgiye uğratan Osmanlı ordusu 3 yıl sonra da Kanije kalesini almıştı.Kale komutanlığına Tiryaki Hasan Paşa atandı.Yanına 5.000 kişilik bir birlik,cephane ve erzak bırakıldı;ordu geri çekildi. Avusturya hükümdarı,Osmanlı ordusunun geri çekilmesini fırsat bilerek 50.000 kişilik bir ordu ile Kanije kalesini kuşattı.Avusturya ordusunda 42 büyük top vardı.Kale,altı yerden dövülmeye başlandı.Her gün 1.000 den çok gülle atılıyordu.Hasan Paşa,düşmanın kaleye girmek için yaptırdığı köprüyü bir gece yaktırdı.İkinci köprüyü de çengellerle çektirdi.Köprünün üzerindekiler ırmakta boğuldular.Avusturyalılara yardım geldiği halde,Kanije'yi savunan Türk kuvvetleri yardım alamıyordu.Böyle bir durumda Hasan Paşa türlü önlemlerle askerin savaş gücünü artırıyordu,düşmanı güç durumlara sokuyordu.Yardım alan düşmanın saldırıları,18.000 ölü verdirilerek püskürtüldü.Tiryaki Hasan Paşa ve yönetimdeki Türk askerleri,insan gücünün çok üstünde başarılar ve yararlılıklar gösterdiler. Artık cephane ve yiyecek tükenmek üzereydi.Tiryaki Hasan Paşa,gizlice düşmana kaçmış gibi adamlar gönderiyor,yollara düşürülmüş kanısı veren mektuplar bıraktırıyor,bunlarla Avusturyalılara,Türklerin durumunun çok iyi olduğunu bildirmek istiyordu.Ayrıca erzaklarının ve cephanesinin bol olduğu,Macarlarla anlaşmaya varıldığı hakkında haberler salıyordu.Tiryaki Hasan Paşa,bir karlı kış günü,kuvvetleriyle kaleden çıktı.Bir baskın yaparak düşman ordusunu bozguna uğrattı.Çok sayıda tutsak ve arabalar dolusu ganimet ele geçirdi. Avusturya kralı 2.Ferdinand,kaçarak canını güçlükle kurtarabildi.Otağı,Türklerin eline geçti.Hasan Paşa burda beylere,''Güçlüğe ve yokluğa karşı yılmadan dayanma,birlikte hareket etme sonucunda bu zaferin kazanıldığını''söyledi.Kanije kuşatması 3 ay kadar sürmüştü.Elde edilen savaş araç ve gereçleri 2 ayda kaleye taşınabilmiştir.Padişah 3.Mehmet,Tiryaki Hasan Paşaya vezirlik rütbesi verdi;üç hil'at,üç at,işlemeli ve çok değerli bir kılıç gönderdi. Gerçektende akıl almaz bir işi başarmıştı... |
"...Yıl, 1783... Avrupa standartlarına göre mütevazi da olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başladı... Daha 25 Temmuz 1785'te, Atlantik'te Cadiz açıklarında, bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi. Bu gemi, Boston limanına bağlı, Kaptan Isaak Stevens'in idaresindeki Maria idi. Arkasından, Philadelphia limanına bağlı, Kaptan O'Brien'in Dauphin'i de aynı akıbete uğradı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçti... Kongre, 27 Mart 1794 yilinda, Osmanli denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için, Başkan George Washington'a 700.000 altına yakın harcama yetkisi verdi. Osmanlılarin oluşturduğu deniz tehdidi sayesinde, ABD donanmasının temelleri atılıyordu. 5 Eylül 1795'te ABD bu tehdide karşı bir anlaşma yapmayı kabul etti. Bu anlaşmaya göre ABD, Cezayir'deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik'te, gerekse Akdeniz'de ABD sancağı taşıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karşılığında, 642.000 altın ve yılda 12.000 Osmanlı altını (216.000 dolar)ödeyecekti. Dili Türkçe olan ve 22 maddeden olusan anlaşmaya, Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koydular... Boylece ABD yillik vergiye baglanmis oldu. Bu, ABD'nin iki asrı aşkın tarihinde, yabanci bir dille imzalanan tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir... ABD tarihinde kendi dilinde olmayan tek uluslararası anlasma Turkçe'dir ve ABD tarihinde vergi vermeyi kabul ettiği tek ulke Osmanlı İmparatorluğudur.... ABD başkani George Washington Efendi Osmanli İmparatoru tarafindan muhatap görülmemiş ve anlaşma Cezayir beylerbeyi tarafından imzalanmıştır. İnanılacak gibi değil, değil mi? Ama inanın 200 yıl önce biz buyduk. " İspatı mı? Yale Üniversitesi'nde yayınlanan Türkçe'sinden İngilizce kopyası için asağıdaki adrese tıklayın; Yale Ünivesitesi |
History Channel'da Osmanlı belgeseli 27 Ağustos, 2006 ABD'de History Channel'in hazırladığı belgesel yayınlandı Hakkın ve adaletin koruyucusu olduğu ifade edilen Osmanlı Devleti'nin, bütün din ve inançlara açık olduğu vurgulandı. Belgeselde Osmanlı'nın fetih politikalarına ayrıntılı olarak değinildi ve fetihlerin dine ve etnik temellere dayalı olmadığı anlatıldı. Belgeselin İstanbul'un fethi ile ilgili bölümünde ise Fatih Sultan Mehmet'in fetihten sonra kenti yağmalatmamasına dikkat çekildi. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u kozmopolit bir şehir haline getirdiği vurgulandı. Yavuz Sultan Selim için ise, 'yaşasa dünyayı fethederdi' ifadesi kullanıldı. Belgeselde, Kanuni Sultan Süleyman döneminde hazırlanan hukuk sisteminden de övgüyle bahsedildi ve Kanuni'nin Hürrem Sultan ile evliliğinin Osmanlı tarihini kökten değiştirdiği belirtildi. Osmanlı Devleti'nin çöküşünde ise, yolsuzlukların ve dünya ekonomisi ile rekabet edebilecek modern bir ekonominin geliştirilmemesi de gerekçe olarak gösterildi. Ermeni soykırımı iddialarına da değinilen belgeselde Ermenileri göçe Jön Türklerin zorlamadığı iddia edildi. Belgeselde Atatürk ise 'tarihin en büyük liderlerinden biri' olarak değerlendirildi. |
OSMANLI PADİŞAHLARININ SON SÖZLERİ VE VASİYETLERİ-I “Ölüm gerçeği”, insanoğlunun hayatına “ilâhî” anlam ve yön veren, başlı başına bir “ibret/nasihat kaynağı” ve nihayet kaçınılmaz bir mukadderattır. Âlemde belli bir dönem kudret, azamet ve debdebe ile saltanat süren Osmanlı hükümdarlarının ölümü söz konusu olunca; elbette ki “ölüm hâdisesi” daha derin bir mânâ kazanmakta ve tam bir “ibret manzûmesi” haline gelmektedir: “Biz senden önce hiçbir insana ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedî mi kalacaklar?” (Enbiyâ, 21/34) “Nerede olursanız olunuz ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde, tahkim edilmiş kalelerde olsanız bile, ölüm sizi yine de bulur.” (Nisa, 4/78) Sözü fazla uzatmadan sizleri, Hz. Peygamber’in (s.a.v.), şu hadis-i şerifleri doğrultusunda, tarihimizin parlak ya da karanlık sayfalarını süsleyen bir kısım Osmanlı hünkârlarının son anları, ibretli son sözleri ve vasiyetleriyle baş başa bırakmak istiyorum: “Hz. Peygamber, “Mü’minlerin akılca en üstün olanı kimdir?” sorusuna şöyle cevap vermişti: “Ölümü en çok anan ve ölümden sonrası için hazırlıkta en güzel olandır. İşte akıllı onlardır.” (İbn Mâce, Zühd, 31; Dârimî, Mukaddime, 56) “Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.” (Tirmizi, Zühd 4) Osman Gazi’nin Orhan Gazi’ye Vasiyeti Ömrünü, kurucusu olduğu Devlet-i Âl-i İslâm’ın temellerini sağlamlaştırmak ve onu parlak bir geleceğe kavuşturmak uğrunda adayan Osman Gazi, 1326’da Söğüt’te vefat etmeden önce oğlu Orhan Gazi’ye yaptığı şu vasiyet, tam bir siyasetnâme niteliğindedir: “Allah-u Teâlâ’nın emirlerine muhalif bir iş işlemeyesin! Bilmediğini şeriat ulemâsından sorup anlayasın; iyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine inâmı (nimeti), ihsanı (ikramı) eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve cihadı terk etmeyerek beni şâd et!.. “Nerede bir ilim ehli duyarsan ona rağbet, ikbâl (ilgi) ve yumuşaklık göster. Askerine ve malına gurur getirip müminlerden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Daima herkese ihsanda bulun. Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahu Teâlâ’ya emânet ediyorum!” Sözlerini tamamladıktan sonra tekrar yanına çağırmış ve vasiyetine hususî olarak şunu da eklemişti: “İslâmbol’u (İstanbul’u) aç gülzâr (gül bahçesi) et!” Osman Gazi’nin Oğluna Vasiyet Gibi Nasihati Osman Gazi, oğluna olan vasiyetinde belirttiği hususlara, başka bir vesileyle yaptığı nasihatte, daha derinlemesine ve geniş bir biçimde şöyle dikkat çekmişti: “Oğul! Din işlerini her şeyden evvel ele alıp, yürütmek gayret ve esâsını dâimâ göz önünde bulundur ve bu sakın gevşekliğe uğratma. Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin kuvvetlenmesine sebep olur. Din gayretine sahip olmayan, sefahate düşkün olan, tecrübe edilmemiş kimselere devlet işlerini verme! Zirâ, yaradanından korkmayan bir kimse, yarattıklarından da çekinmez. Zulümden ve hangisi olursa olsun bid’atten, yani İslâmiyet’e aykırı şeylerden son derece uzak dur! Seni zulüm ve bid’ate teşvik edip sürükleyenleri, devletinden uzaklaştır ki, bunlar seni yıkılışa sürüklemesinler. “Allah-u Teâlâ’nın rızası için, devlet hizmetinde ömrünü tüketen sâdık devlet adamlarını dâimâ gözet. Böyle kıymetli kimselerin vefatından sonra, aile efrâdını koru, ihtiyacı olanların da ihtiyaçlarını karşıla, tebandan hiç kimsenin malına mülküne dokunma. Hak sahiplerine haklarını ver, lâyık olanlara ihsân ve ikrâmlarda bulun ve ailelerini gözet. Özellikle, devletin ruhu mertebesinde olan ve en büyük dayanağı bulunan asker tâifesini (topluluğunu) güzelce idâre edip rahatlarını temin eyle. “Devletin bedeninde, kuvvet mertebesinde olan hakikî âlimleri ve fazilet sahiplerini, edip ve yazarları, sanat erbâbını gözetip koru. Onlara hürmet, ikrâm ve ihsânda bulun. Bir ülkede, olgun bir âlimin, bir ârifin, bir velînin bulunduğunu duyarsan, uygun ve lâyık bir usûl ve ifade ile onu memlekete getirt. Onlara her türlü imkânı tanıyarak ülkene yerleştir ki, hükümetin süresince âlim ve ârifler, bilginler, memleketinde çoğalsın. Din ve devlet işleri nizâma oturup ilerlesin. “Sakın, orduya ve zenginliğe mağrur olma. Hakikî âlim ve âriflere, bilginlere hürmet edip, sarayında onlara yer ver. Benim hâlimden ibret al ki, zayıf, güçsüz bir karınca misâli, hiç lâyık olmadığım hâlde buraya geldim ve Allah-u Teâlâ’nın nice ihsânlarına ve inâyetlerine kavuştum. Sen de benim uyduğum ve uyguladığım nizâmı uygula, Muhammed Aleyhisselâm’ın dinini, bu yüce dinin mensuplarını ve itaat eden diğer tebanı himâye eyle! Allah-u Teâlâ’nın hakkını ve kullarının hakkını gözet. “Dinimizin tâyin ettiği beytülmâldeki (devlet hazinesi) gelirin ile kanaat eyle! Devletin zarurî ihtiyaçları dışında sarfiyatta bulunmaktan son derece sakın! Senden sonra geleceklere de aynı nasihatlerde bulun ve iyice tembihle. Dâimâ adâlet ve insaf üzerine bulun. Zulme meydan verme. Herhangi bir işe başlayacağın zaman, Allah-u Teâlâ’nın yardımına sığın! Tebanı, düşmanların ve zâlimlerin saldırılarından koru. Haksız olarak hiç kimseye muamelede bulunma. Dâimâ halkını hoşnut edecek şeyleri arayıp, yapılmasını sağla. Onların gönlünü kazanmayı, bunun devamını ve artmasını büyük nimet bil! Tebanın sana olan güveninin sarsılmamasına son derece dikkat eyle.” Orhan Gazi’nin Murad Hüdâvendigâr’a Vasiyeti Babasının vasiyetini tüm titizlik ve duyarlılığıyla yerine getirme çabasında olan Orhan Gazi, aynı doğrultuda oğlu Murad Hüdâvendigâr’ın da gayret göstermesi ve fetih bayrağını elden düşürmemesi dileğiyle bir tür vasiyet mahiyetindeki şu nasihati dile getirmişti: “Osmanlı’ya iki kıta üzerinde hükmetmek yetmez! Zirâ i’lâ-yı kelimetullâh azmi iki kıtaya sığmayacak kadar büyük bir davadır. Selçuklu’nun vârisi (mirasçısı) biz olduğumuz gibi Roma’nın (Avrupa’nın) vârisi de biziz!..” Murad Hüdâvendigâr’ın Son Duâsı ve Şehâdeti Murad Hüdâvendigâr, Osmanlı’nın Balkanlardaki varlığını koruması ve devam ettirmesi noktasında çok mühim bir kader mücadelesi olan 1389’daki Kosova Savaşı’nda, harpten bir gün önce gece kalkıp iki rekat hâcet (ihtiyaç) namazı kılar ve ellerini duaya kaldırarak yaşlı gözlerle Yüce Allah’a, zafer ihsanı ve şehitlik niyazında bulunduğu şu son duayı seslendirir: “İlâhî, bunca kere duamı kabul edip beni mahcup etmedin. Bir yağmur ver, şu tozu-toprağı def edip dünyayı aydınlığa boğ; tâ ki kâfir leşlerini gözümüzle görüp yüz yüze cenk edelim. Yâ İlâhi, mülk ve kul senindir, sen kime istersen verirsin. Benim fikrimi ve sırlarımı sen bilirsin; istediğim mülk ve mal değildir. Temiz kalbimle senin rızânı isterim. Yâ Rab, beni bu Müslümanlara kurban eyle! Tek mü’minleri küffar elinde mağlup edip helâk eyleme! Bunları mansûr (gâlip) ve muzaffer eyle! İlâhî, beni yanına alıp, mü’minlere ruhumu fedâ kıl!.. Şimdiye dek beni gâzi kıldın, sonunda da şehâdeti göster!..” Hüdâvendigâr, zafer nasip olduktan sonra savaş meydanını dolaşırken Sırp Kralı Lazar’ın damadı Miloş Obiliç tarafından sinesine saplanan bir hançerle arzu ettiği şehitliğe kavuşur ve dudaklarından son olarak şu söz dökülür: “Attan inmeyesiniz!” (Yani, sürekli seferlere ve cihada devam ediniz.) Çelebi Mehmed’in Son Sözleri ve Vasiyeti Sultan Çelebi Mehmed, çocuk denecek yaştan beri üzerine almak mecburiyetinde kaldığı ağır mesuliyetlerden son derece yıpranmıştı. Osmanlı’yı, yıkılma tehlikesi geçirdiği fetret döneminden kazasız belasız çıkarmayı başarmıştı. O kadar ki, vücudunda 40-50 muharebe yarası taşıdığı belirtilmektedir. Son derece ağır ve karmaşık problemler yumağıyla boğuşmuş; fakat hepsinin de hakkıyla üstesinden gelmeyi bilmişti. Bazı tarihçiler, devletin en kritik anındaki fevkalâde hayatî hizmetlerinden dolayı, ona devletin “ikinci kurucusu” ünvanını layık görmüşlerdi. Sultanın şu sözü, tamamen zorlu tecrübelerin imbiğinden geçirilerek elde edilmiş som bir hakîkatin ifadesidir: “Çocuk yaşımda bunca belâları herhâlde benden başka kimse çekmiş değildir!.” Ölüm döşeğinde ifade ettiği şu vasiyeti ise ne denli tâkat yetmez sıkıntılar yaşadığının ve verilen ünvânı fazlasıyla hak ettiğinin bir alâmetidir: “Tez ulu oğlum Murad’ı getirin! Ben bu döşekten herhâlde kurtulamayacağım. Murad gelmeden eğer ölürsem; korkarım ki memleket yine birbirine karışır. Onun için Murad gelinceye kadar, aman benim vefâtımı duyurmayasınız!..” Bu vasiyet gereğince vefatı, şehzâde Murad Bursa’dan gelinceye dek, 40-42 gün kadar büyük bir özenle gizlendi ve cesedi tahnid edilerek (ilaçlanarak) sarayda muhafaza edildi. II. Murad’ın, Geleceğin Fâtih’ine Nasihati Sultan II. Murad, oğlu şehzâde Mehmed’e, onu ‘Fâtih’liğe hazırlayacak keyfiyetteki, derin manalar içeren şu nasihatlerde bulunmuştur: “Ey benim sevgili oğlum! Bütün varlıkların kulluk eylediği yüce Rabbim, sana verdiği üstün meziyetleri artırsın... Ey oğlum! Ben, hayatlarını doğruluk üzere geçirenlerin ahiret Âleminin sonsuz nimetlerine kavuşacaklarına inanıyorum. Bunun için Rabbim’e karşı yaptığım ibadetleri, samimi bir şekilde can-ı gönülden yaparım. Ben çektiğim sıkıntıların karşılıklarının, Allah tarafından verileceğine inanıyor ve bu hususta O’na ilticâ ediyorum. Ayrıca O’nun takdirinin benim için büyük bir safâ olduğunu düşünüyorum. Ey oğlum! Her söylenene inanıp aldanmaktan uzak durmak, her durumun içyüzünü öğrenip düşünmek ve kendi gerçeğine yaklaşmak gerek. “Ey oğlum! Ara sıra ecdâdımı hatırlarım. Benden sonraki neslimizin âkıbeti hakkında düşüncelere dalarım. Elhamdülilllah bugüne kadar hürmet ve bağlılık görerek geldik; bugünden sonra da aynı şekilde devam etmemizi arzularım. Nasıl doğup geldiysek, yine öylece gidelim isterim... Şunu iyice bilesin ki, herhangi bir şeyin devamı, yalnız kaba kuvvet, kılıç ve kahramanlık zoruyla mümkün değildir. Akıl, tedbir, sabır, ileriyi görme ve yorucu tecrübeler çok mühimdir. Birinci yol, her zaman geçerli olmadığı gibi, mahzurları da çoktur. İkinci yol da tek başına işe yaramaz. Büyük muvaffakiyetler için her ikisini de bir arada yürütmek gerek! “Unutma ki, yüce ecdâdımızın büyük zaferleri, görünüşte kılıcın gölgesinde olmuşsa da hakikatte akıl, mantık ve muhabbet güçleriyle gerçekleşebilmiştir. “Ey oğlum! Adâletten hiç ayrılma! Çünkü Allah âdildir ve âdil olanı sever. Bir bakıma sen O’nun yeryüzündeki halifesisin. O, sana lütuflarda bulunmuş ve kullarının başına serdar eylemiştir; bunu unutma!.. “Ey oğlum! Bu dünyada üç türlü insan vardır: Birinci grup, akıl ve fikirleri yerinde, istikbâli az çok gören ve düşünen, hiçbir gayr-i tabiilikleri olmayan kimselerdir. İkincisi, hangi yolun doğru veya eğri olup olmadığını bilmekten uzak kimselerdir. Ancak bu duruma kendi istekleriyle değil, etraflarının tesiriyle düşmüşlerdir. Nasihat edildiğinde doğru yola gelip hakikati kabul eder ve söz dinlerler. Bununla birlikte çoğu zaman da duyduklarına uyarak yaşarlar. Üçüncüsü ise ne kendileri bir şeyden haberdardır, ne de yapılan ikaz ve nasihatlere kulak asarlar. Sadece kendi arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini zannederler; bunlar en tehlikeli olanlardır. “Ey oğul! Yüce Allah, eğer seni ilk sırada saydığım kimselerden yaratmışsa sevinir, Rabbim’e şükrederim. Yok eğer ikincilerden isen, sana yapılan nasihatlere kulak vermeni tavsiye ederim. Sakın üçüncülere dâhil olmayasın! Onlar, ne Allah’a, ne de insanlara karşı iyi bir durumda değillerdir. Ey oğul! Pâdişahlar, ellerinde terazi tutmuş kimselere benzerler. Ancak asıl pâdişah odur ki, ellerindeki teraziyi doğru tuta. Sen pâdişah olunca, teraziyi doğru tutmanı tavsiye ederim. O zaman Yüce Allah da, senin hakkında hayır murad eder; seni sâlihlerden kılar...” KAYNAKLAR: Joseph von Hammer, Devlet-i Osmaniye Tarihi, Çev: Mehmet Ata, C.2, İst.1330, s.293; Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârih, Haz: İsmet Parmaksızoğlu, Ank.1992, Kül. Bak. Yay.; Neşrî, Kitâb-ı Cihân-nümâ, Haz: F. Reşit Unat, M. Altay Köymen, Ank.1987, T.T.K. Yay.; Mustafa Nuri Paşa, Netâic’ül-Vuku’ât, Haz: N. Çağatay, Ank.1987, T.T.K. Yay.; Mehmed Neşrî, Neşrî Tarihi, Haz. M. Altay Köymen, C.1, Ank.1983; Tayyarzâde Ahmed Atâ, Târih-i Atâ, C.1, İst.1293; Solakzâde Mehmed Hemdemi Çelebi, Solakzâde Tarihi, C.1; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ank.1982, T.T.K. Yay.; İ. Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İst.1972, Türkiye Yay.; Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, İst.1994, Ötüken Yay.; Tarih Sohbetleri, İst.1988, Ötüken Yay.; Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yay.; Aşıkpaşazade, Aşıkpaşazade Tarihi, İst.1332; Nihad Sami Banarlı, Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri, İst.1984; Hüseyin Algül, Büyük Fetih ve Sonrası, İzmir 1989; Erol Güngör, Tarihte Türkler, İst.1989; Samiha Ayverdi, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, C.1, İst.1977; İbrahim Refik, Efsane Soluklar, İzmir 1992; Burhan Bozgeyik, Meşhurların Son Anları, İst.2003, Cihan Yay; İsmail Çolak, Doğu-Batı Kavşağında Osmanlı, İst.2004, Gelenek-Okul Yayınları. Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye vasiyeti: “Nerede bir ilim ehli duyarsan ona rağbet, ikbâl (ilgi) ve yumuşaklık göster. Askerine ve malına gurur getirip müminlerden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa, kuru kavga ve cihangirlik dâvâsı değildir…” İSMAİL ÇOLAK |
Balkan Savaşında Bulgar zulmü: İdamdan Önce Son Namaz Şam’da Azmzade Konağı (XIX. yy sonu) Hereke Dokuma Fabrikası Halı Tezğahı Hamidiye Kağıt Fabrikası Feshane Çuha fabrikası http://www.osmanli700.gen.tr/tr_images/album/foto08.jpg Baruthane Yıldız Çini Fabrikası |
OSMAN GAZİ'NİN OĞLU ORHAN GAZİ'YE VASİYETİ . "Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizaya (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helala-harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme!.. Zira yaratandan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamber-i Zişan'ın sadık tebligatı üzere hareket eder de şer'i şerifin dışına çıkmazdı. Zulümden, bid'atten sakın. Zulme ve bid'ate teşvik edenleri devletinden uzaklaştır. Çünkü böyleleri seni zevale uğratmış olurlar. Daima cihad ile devletini genişletmeye çalış. Çünkü uzun zaman sefer olunmazsa askerin secaatine; reislerin ve kumandanların bilgi, tedbir ve malumatına ağırlık ve noksanlık gelir. Böyle sefer işlerini bilenler ölür gider de yerine tecrübesiz kimseler gelir, bu yüzden de bir çok hatalar meydana gelir ki, bundan da devlet büyük zararlar görür. Beytü'l-mali koru! Devletin servetini çoğaltmaya çalış!.. Şer'i şerifin ölçüsüne göre sana ait olana kanaatle, ihtiyaçlarından ve gerekli olanlardan başka lüzumsuz yere telef etme, israftan kaçın. Askerinle, malınla gururlanma. Zira onlar Allah yolunda cihad için milletin işlerinin yerli yerinde görülmesi ve cihana adalet ve fazileti yayman için vasıtadırlar. Sadakatle Allah rızası için çalışan devlet erkanını koru!.. Vefatlarından sonra böyle kimselerin çoluk-çocuğuna bak, ihtiyaçlarını karşıla.!..Halkından hiç kimsenin malına tecavüz etme!.. Hak edenlere yardım ile iltifat elini uzat, böylelerinin yakınlarını sıkıntıdan kurtar. Askeri erkanı iyi koru!.. Alimler, fazıllar, sanatkarlar, edipler; devletin bedeninin gücüdür. Bunlara iltifat ve ikramda bulun. Bir kemal sahibi işitince onunla yakınlık kur, dirlikler ver ve ihsan eyle!.. Hükümetinde ulema, fazıl kimseler, erbab-ı maarif çoğalsın, siyaset ve din işleri nizam bulsun!.. Benden ibret al ki, bu diyarlara zayıf bir bey olarak gelip haketmediğim halde bunca inayet-i celile-i Rabbaniye'ye mazhar oldum. Sen de benim yolumdan git ve bu Din-i Muhammedi'yi ve ashabını, başka sana tabi olanları koru. Allah'ın (c.c) hakkını ve kulların hukukunu gözet!.. Ve senden sonrakilere böyle nasihat etmekten geri durma. Ve adalet ve insafa riayet ile zulmü kaldırmaya devam ile her bir işe teşebbüs de Allah'ın yardımına güven. Halkını düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru!.. Haksız yere hiç bir ferde layık olmayan muamelede bulunma!.. Halkı taltif et, hepsinin rızasını kazan". |
http://www.enfal.de/os-arma.gif Osmanlı İmparatorluğu ya da Osmanlı Devleti (Osmanlı Türkçesi: دَوْلَتِ عَلِيّهٔ عُثمَانِیّه - Devlet-i ʿAliyye-i ʿOsmâniyye) 1299-1923 yılları arasında varlığını sürdürmüş Türk-İslam devleti. Doğu Avrupa, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişletmiş ve 16. yüzyılda dünyanın en güçlü imparatorluğu halini almıştır. Arnold Joseph Toynbee gibi bazı tarihçiler Türkiye'nin tek ardıl devlet sayılması gerektiğini savunurlar. Devletin kurucusu ve Osmanlı Hanedanının atası olan Osman Gazi, Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyundandır. Devlet, Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde kurulmuştur. Osmanlı Devleti'nin bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkması yaygın kabule göre 1299 yılında olmuştur. Ancak Prof. Dr. Halil İnalcık ve bazı diğer akademisyenler, Osmanlı Devleti'nin 1299'da Söğüt'te değil 1302'de Yalova'da Bizans'a karşı yaptığı Bafeus Savaşı sonrasında devlet niteliğini kazandığını iddia ederler. İstanbul ile sınırlı bir şehir devletine dönüşmüş olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nu yıkmış, bazı tarihçilere göre bu Yeni Çağ'ı başlatan olay olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruğunda olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda üç kıtaya yayılmış ve Güneydoğu Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın büyük bölümünü egemenliği altında tutmuştur. Ülkenin sınırları batıda Cebelitarık Boğazı (ve 1553'te Fas kıyıları'na, doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ne, kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna'nın bir bölümüne ve güneyde Sudan, Eritre, Somali ve Yemen'e uzanmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu 29 eyaletten ve vergiye bağlanmış Boğdan, Erdel ve Eflak prensliklerinden oluşmaktaydı. Devlet zaman zaman denizaşırı topraklarda da söz sahibi olmuştur. Atlantik Okyanusu'ndaki kısa süreli toprak kazanımları Lanzarote (1585), Madeira (1617), Vestmannaeyjar[16] (1627) ve Lundy(1655) bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Devlet altı yüzyıl boyunca Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında bir köprü işlevi görmüştür. Hakimiyeti altında bulunan topraklarda yaşayan halklar zaman zaman, toplu ya da yerel ayaklanmalar ile Osmanlı iktidarına karşı çıkmışlardır. Genel olarak din, dil ve ırk ayrımından uzak durduğu için yüzyıllarca birçok devleti ve milleti hakimiyeti altında tutmayı başarmıştır.[18]Osmanlı İmparatorluğu, eski Türk örf ve adetlerinin ve İslam kültürünün yükümlülüklerinin doğrultusunda bir yönetim şekli belirlemiştir. vikipedi[COLOR="#4E66FF"] ---------- Mesaj tarihi 09:24 ---------- Önceki mesaj tarihi 09:19 ---------- Beylik (1299 öncesi) Osmanlı Devleti beylik dönemi Beylik döneminin ne zaman başladığı belli değildir. Osman Gazi birliklerinin 1298 yılında İnegöl ve civarını fethetmesi sonucunda bağımsızlığını ilan etti. Bu dönemde beylik dönemi sona ermiştir. Moğol İmparatorluğu döneminde kaçan Süleyman Şah komutasındaki Kayılar ilk olarak 1227 yılında Anadolu'ya geldiler. Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Alaeddin Keykubad, Kayıları Karacadağ ve bölgesine yerleştirdi. Kayılar bu sırada 50.000 kişiydiler.Süleyman Şah'ın Fırat Nehri'nden geçerken, boğulması üzerine, Kayı Boyu'na mensup bazı kişiler Erzurum ve Erzincan civarına göç ettiler.Bazıları da Suriye ve yeniden anayurtlarına göç etti. Ertuğrul Gazi ise Söğüt ve civarına yerleşti. Bu sırada buraları fethetti. Ertuğrul Gazi yaklaşık 1000 km2 civarı bir toprak fethetmişti. Ertuğrul Gazi tahminen 90 yada 83 yaşında ölmüştü. Aşiret Osman Bey'i seçti. Osman Gazi, devlete adını vermiştir. |
Osmanli Padişahları Neden Hacca Gitmemişlerdir ? Genç Osman’ın Mldürülmesinde Hacca Gitmek İstemesinin Rolü Var Mıdır ? Bu soru çokça sorulmaktadir. Ancak bu sorunun cevaplandirilacagi en güzel yer, II. Osman meselesidir. Zira II. Osman’in katli olayinda bu sorunun cevabi da verilmistir. Evvela haccin farz olmasinin sartlarini özetleyelim: Müslüman olmak; akilli olmak; ergen olmak; hac yolu için hem gida ve hem de yol masraflarini karsilayabilecek kadar zengin olmak; haccin farz oldugunu bilmek; yol emniyeti bulunmak. Bu kisa izahlardan sonra, Osmanli Padisahlarinin neden hacca gitmediklerinin cevabini arayalim : 1) Islâm Hukukuna göre, cihâd, Müslümanlar için farz-i kifâyedir. Bu sebeple fert olarak bir Müslüman, açik bir düsman tehlikesi bulunmadigi müddetçe, farz-i ayn olan hacci farz-i kifâye olan cihâda tercih edebilecektir. Cihâd, fert olarak Müslümanlarin hac ibadetine engel olmayacaktir. Bunun tek istisnasi, düsmanin bertaraf edilebilmesi için hacca gidecek Müslümanlara da ihtiyaç olmasidir. Iste bu noktada halife ve sultânlarin hükmü, Müslüman fertlerden farklidir ve onlar için cihâd yani düsmanlarin hücumunu bertaraf ederek Müslümanlarin emniyetini saglamak ve bunun için gerekirse savasmak, farz-i ayndir. Hz. Peygamber’e hangi amelin daha faziletli oldugu soruldugunda, sirasiyla, Allah’a ve Peygamberine iman, Allah yolunda cihad ve hacc-i mebrûr cevabini vermistir. Sebebi bellidir; Müslümanlarin canini, malini ve namusunu korumak hukukullah da denilen kamu haklarindandir; yani cemiyete ait bir ibadettir. Bazan kamu haklarindan olan bir mesele, sahsî farzlardan daha ehemmiyetli hale gelmektedir. Iste burada da durum budur. Osmanli Padisahlarinin II. Selim’e kadar gelenlerinin tamami, ömürlerinin yarisini Allah yolunda cihâd için seferlerde geçirmislerdir. Üzerlerine farz-i ayn olan ve hukukullah mahiyetinde bulunan cihâdi ve nizâm-i âlemin devamini, sahsî farz olan hacca tercih etmeleri için, Seyhülislâmlar fetvâ vermislerdir. II. Bâyezid Amasya’da vali iken hacca gitmeye niyetlenirken, sadrazam ve diger devlet erkâninin imzasi ile gönderilen mektupta, hemen gelip tahta geçmesi gerektigini, hacca gitmeyi halka ve devleti idare etme isi olmayanlara birakmasi icab ettigini tavsiye etmisler; aksi takdirde düsmanin cesaretlenerek Müslümanlara saldirmasina sebep olacagini ikaz eylemislerdir. Ayni sekilde israrla hacca gitmek isteyen ve bu niyetinin bedelini caniyla ödeyen II. Osman’a, Kayinpederi ve Seyhülislâm olan Es’ad Efendi aynen su fetvâyi vermis ve fikihtaki bu hükmü özetlemistir: "Padisahlara hac lâzim degildir; oturup adl eylemek evlâdir. Câiz ki, bir fitne zuhûr eyleye". Verilen bu fetvâyi tasdik eden asrinin kutbu Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de, II. Osman’i fetvâya uymasi için ciddi ikaz eylemistir. Hatta bu meseleden dolayi Padisah’in askeri tahrik ettiniz tarzinda tahkirine hedef olan ve sonradan Seyhülislâmlik makamina gelen Yahya Efendi’nin ifadeleri de tamamen fikhin ölçülerine uygundur: "Padisahim! Hâsâ ki, ulema duacilariniz eskiyayi tahrik ede. Ancak içten gelerek bu niyetinizi istemezdik. Sebebi budur ki, ecdadiniz etmemisler, bu tarike gitmemisler, günahimiz varsa ol kadarcadir." Nitekim halk ve asker arasinda yayilan dedikoduyu özetleyen su cümleler de meseleyi açiklamaktadir: "Nizâm-i âlem içün padisahlar hacci terk edegelmistir. Düsmanin ortaya çikmasi ve düsmanlarin memleketi karistirma ihtimali var iken, Memâlik-i Mahrûse’yi koyup gitmek hatadir.". 2) Bazi Islâm hukukçulari, bedeni sihhatli olma sartini açarak, sihhatli olsa bile tutuklu olma veya kendisini hacdan alikoyan zâlim idareciden korkmanin da haccin edâsini engelleyecegini ifade ederken, sultân ve o manadaki devlet yetkililerinin de mahbus yani tutuklu gibi kabul edilecegini; sadece beytülmal disinda kendine ait malindan haccin farz olacagini ve bu özür devam ettigi müddetçe ölünceye kadar hacca gidemeyebilecegini hükme baglamislardir. Günümüzdeki gibi ulasim imkânlarinin gelismedigi ve bir hac görevinin en az üç ay sürecegi bir asirda, Osmanli Padisahlarinin hacca gitmeleri gerektigini düsünmek, Islâm Hukukunu bilmemek olur. Kaldi ki, ömürlerinin yarisini cephede geçiren Padisahlarin, neden Misir’a kadar cihâda gidip de hacca varmadiklari da ileri sürülemez; zira ordunun basinda mücahid bir komutan olarak sefere giden padisahla, kendi sahsî ibadeti için üç ay memleketini yalniz birakan padisah bir tutulamaz. Bunun en müsahhas misâli II. Osman’a karsi askerin ve hatta halkin duydugu tepkidir. Islâm âlimleri, haccin sartlarindan olan yol emniyetini ihlal eden Karamita grubunun isyani sebebiyle, 326/937 tarihinden itibaren 20 yil kadar haccin farz olmadigini, çünkü yollarda anarsi yasanabilecegini ifade etmislerdir. Özetle Osmanli Padisahlarina dinen bizzat hacca gitmeleri farz olmamistir. Ancak kendi yerlerine bedel olarak baskalarini mutlaka göndermislerdir. Ayrica Sultân Abdülaziz’in gizlice tebdil-i kiyafet ederek hacca gittigi söylenmektedir. Ancak elimizde bunu dogrulayacak bir vesika bulunmamaktadir . Kaynak: Prof. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanli |
Osman Gazi, siyasi ve askeri faaliyetlerine Bizans topraklari üzerinde basladi. 1281 yilinda Kayi Boyu'nun Beyi oldugunda, ilk is olarak birçok Türkmen boyunu etrafinda topladi. Osmanli tarihinin ilk savasi, Bursa'nin Inegöl kazasina 10 km uzaklikta bulunan Hamzabey köyünde gerçeklesen Ermeni-Beli savasidir (1284). Bu savasta Osman Gazi'nin yegeni Baykoca sehit düstü. Osmanli tarihindeki ilk kale fethi olan Kulaca Hisar'in fethi ise 1285 yilinda gerçeklesti. Bu siralarda Selçuklu Sultani Üçüncü Alaüddin Keykubad, Eskisehir ve Inönü taraflarini Osman Gazi'ye verdi. Osman Gazi 1291 yilinda Inegöl Tekfuru ile savasip Karacahisar'i aldi. Sakarya taraflarina akinlar düzenledi. Amcasi Dündar Bey Bizans Tekfurlari ile iliski kurdugu için 1298 yilinda öldürüldü. Osman Gazi'nin yogun siyasi ve sosyal faaliyetlerinin devam ettigi bu yillarda, Ilhanlilar Anadolu Selçuklu Sultani Üçüncü Alaüddin Keykubat'i sürgüne göndermisler ve Selçuklu Devleti tahtsiz kalmisti. Osmanli baskentinin Bilecik'e tasindigi, Selçuklu tahtinin bos kaldigi 1299 yilinda Osmanli Devleti'nin kuruldugu kabul edilmektedir. (Bazi kaynaklarda Osmanli Devleti'nin kurulus tarihi 27 Temmuz 1301 olarak geçmektedir. Bu tarihte Osmanli kuvvetleri Bizans ordusunu Bafeus Savasi'nda yenilgiye ugratmis ve bagimsizligini kazanmistir). 1300'de fethedilen Yenisehir kalesi, bir yil sonra Osmanli Devleti'nin baskenti yapilacaktir. |
Dönemler Kuruluş Dönemi Yükseliş Dönemi Duraklama Dönemi Gerileme Dönemi Yıkılış Dönemi Devlet Teşkilatı Askeri Teşkilat Devlet Teşkilatı Dini Teşkilat Eğitim Öğretim Güzel Sanatlar İhtisab İktisadi Hayat, Sanayi ve Ticaret İlim İlmiye Teşkilatı İmaret Maliye Nişancı Ordu Teşkilatı Saray Teşkilatı Sosyal Hayat Toprak İdaresi Savaşlar 1.Balkan Savaşı 1.Dünya Savaşı 1.Kosova Savaşı 1.Viyana Kuşatması 2.Balkan Savaşı 2.Kosova Savaşı 2.Viyana Kuşatması Ankara Savaşı Belgradın Fethi Cerba Savaşı Çaldıran Savaşı Eğri Kalesinin Fethi Eğriboz Zaferi Fas'ın Fethi Hacova Zaferi İnebahtı Savaşı İstanbul'un Fethi Kanije Kalesi Zaferi Kıbrıs'ın Fethi Kırım Savaşı Kırım'ın Fethi Kurtuluş Savaşı Mercidabık Zaferi Mohac Savaşı Niğbolu Zaferi Osmanlı-Rus Savaşları Otlukbeli Savaşı Preveze Savaşı Prut Savaşı Ridaniye Zaferi Rodos'un Fethi Rus-Avusturya Savaşı Salakamen Savaşı Sırp Sındığı Savaşı Trablusgarp Savaşı Trablusgarp'ın Fethi Tunus'un Fethi Varna Savaşı Venedik Savaşı Kuruluş Dönemi Osmanli Beyliginin Kurulusu; Osman Bey, Oguz asiretlerinin ittifakiyla basa geçtikten sonra, siyasî ve dinî bakimdan Anadolu'nun en itibarli ve nüfuzlu tarikatlerinden Ahilerin mühim bir sahsiyeti olan Seyh Edebali'nin kizi ile evlenerek, gücünü artirmis idi. Bundan sonra Osman Gazi, Bizans'a karsi genisleme politikasini uygulayarak, Inegöl, Karacahisar ve Yarhisar'i ele geçirdi ve bölgenin mühim merkezlerinden olan Bilecik'i alarak, burayi beyligin merkezi yapti (1299). Bu tarih devletin kurulus tarihi olarak kabul edilir. Selçuklu Sultani III. Alaaddin Keykubad'in Ilhanli Hükümdari Gazan Han'in kuvvetleri tarafindan tutulup, Iran'a götürülmesi üzerine Selçuklu ümerasindan bazilari ve bölgedeki Türkmen beyleri Osman Bey'e teveccüh göstermis; Oguz an'anesine göre onun hâkimiyetini tanimayi kabul etmislerdir. Nitekim Oguz beyleri Oguz Han töresine göre tertip edilen bir törende Osman Bey'in önünde diz çökerek, onun verdigi kimizi içmek suretiyle tâbiyetlerini sunmuslardir. Ancak henüz küçük bir beylik durumundaki Osmanogullarinin, seklen de olsa bu dönemde, Ilhanli hâkimiyetini tanidiklari bilinmektedir. Osman Gazi, beyligini ilân ettikten sonra idaresi altindaki bölgeleri bes kisma ayirarak buralari güvendigi ve savaslarda yararlik gösteren kimselere tevcih etti. Oglu Orhan'a Sultanönü, büyük kardesi Gündüz Bey'e Eskisehir'i, Aykut Alp'e In-önü'yü, Hasan Alp'e Yarhisar'i ve Turgut Alp'e de Inegöl'ü verdi. Diger oglu Alaaddin'e ise seyh Edebali'nin emin ve nazirliginda, ailenin geçimi için, Bilecik ve havalisinin gelirleri tahsis edildi.1302'de Bursa tekfurunun liderliginde birlesen Rum tekfurlarinin Koyunhisar (Bafeon) savasinda agir bir maglûbiyet tatmalari, Osman Bey'in Bursa ve Kocaeli taraflarina akinlar yapmasini oldukça kolaylastirmisti. Bir taraftan Bursa öte taraftan Iznik Türk kusatmasi altinda tutuluyordu. Ancak yaslilik sebebiyle Osman Bey, fetihler için oglu Orhan'i görevlendirmisti. Nitekim 1324 yilinda Osman Bey vefat etti ve oglu Orhan Bey Osmanli tahtina çikti. |
OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN ÇÖKÜŞ NEDENLERİ İÇ NEDENLER 1 Başlangıçta devletin kuruluşunda itici bir güç olarak kullanılmış olan din faktörü yorum farklılığı nedeniyle daha sonraları yıkılışta önemli bir etkiye sahip olmuştur. Özellikle ULEMA adıyla ortaya çıkan din adamları sınıfı batıdaki Katolik kilisesi gibi hareket etmiştir. Bu durum devleti tüm alanlarda özellikle eğitim alanında bir yıkılışa götürmüştür. 2 Devleti yöneten kadrolar başlangıçta Türk kadrolardan oluşuyordu. Fatih’ten sonra devşirme sistemiyle kul adamlar kullanılmaya başlanınca milletle devlet arasında kopukluklar baş göstermiştir. 3 Başlangıçta olan gelir fazlalığı daha sonraki dönemde çeşitli nedenlerle azalınca ekonomi oldukça bozulmuştur. Ekonomi bozulunca toprak sistemi bozuldu. Nüfus artışı nedeniyle ve toprak düzeninin bozulmasıyla göçler başladı. Bu durum iç güvenliği oldukça olumsuz etkilemiştir. 4 Celali Ayaklanmaları, Anadolu insanı başlangıçta devletle hiçbir sorunu olmadığından rahat yaşıyordu. Ancak toprak düzeninin bozulması sonucu halk üzerine yüklenen vergiler artınca halk ya toprağı terk etmiş ya da çevredeki köylülerin birleşmesiyle ayaklanma yolunu seçmiştir. Bu durum Anadolu’nun kan gölü haline gelmesine neden oldu. 5 Sufi Ayaklanmaları, Devlet daha önce medreselerinde okuyan öğrencileri öğrenimleri bitince görevlendirebilirken öğrenci sayısının artışıyla her öğrenciye iş bulamaz hale gelince mezun olan öğrenciler köylülerle birleşerek ayaklanma çıkarmaya başladılar. Bu ayaklanmalara sufi ayaklanmaları denir. DIŞ NEDENLER 1 Avrupa’da ortaçağın bitmesiyle önemli bir gelişme yaşandı. Rönesans ve Reformla Avrupa dünya uygarlığının yeni lokomotifi haline gelmiş ve teknoloji üretmeye başlamıştır. Doğudan getirilen barut, saat, kağıt, pusula, matbaa daha da geliştirilerek büyük bir gelişme gösterilmiştir. 2 Avrupa’da güçlü devletlerin kurulması. Osmanlı’nın yükselişi sırasında Avrupa'daki karışıklık ve küçük devletlerin oluşu olumlu bir etki sağlarken daha sonraki süreçte büyük ve orta ölçekli ve köklü devletler kurulmaya başladı. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu, Fransa Krallığı, Avusturya Macaristan İmp'luğu Rus Çarlığı, İngiltere Krallığı ,İspanya Krallığı gibi ülkeler güçlü devletler olarak Osmanlı Devleti için tehdit oluşturmaya başlamıştır. 3 Rönesans ve Reformun sonuçlarından olmak üzere Deniz keşifleri yine Osmanlı Devletini olumsuz etkilemiştir. Denizden dünyanın keşfedilmesi yeni kıtalar ve yeni yaşam alanları Avrupa’nın fazla nüfusunu buralara göndererek rahatlamalarını sağlamış, Avrupa devletleri bu yerlerden altın, gümüş gibi değerli madenler elde etmişlerdir. Buralardan gelen kaynaklar içerde değerlendirilmiş gelişme hızlandırılmıştır. Deniz yollarının bulunması doğuya gidişi basitleştirmiş ve buradan mal alışverişi kolaylaşmıştır. |
1 ek YÜKSELME ![]() |
1 ek KURULUŞ ![]() |
2 ek ![]() ![]() |
| Saat: 21:18 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık