MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

GusinapsE 6 Nisan 2006 23:51

Cennet

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi.. Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar.. adam çok susamıştı.. biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular.. rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı, ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın.. Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:"Affedersiniz... burası neresi?"Kadın ona gülümsedi: "Burası Cennet, efendim "Adam bunun üzerine sevinçle "Harika...!!!" dedi "Peki bana biraz su verebilir misiniz, gerçekten çok susadım"....Kadın cevap verdi: "Tabi efendim, içeri girin... içerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz....." Böylece adam köpeğine , "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü......... ama kadın onu birden durdurdu: "Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. hayvanları içeri almıyoruz..." Bunun üzerine adam bir an durdu.. duşundu.. ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular.... bir sure geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular, ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı... adam sordu: "Af edersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz?? Dede "İçeri gel" dedi.. "kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var..." Adam sordu: "Peki arkadaşım da benimle gelip oradan içebilir mi?"Dede " Tabii..."dedi.. "çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın..."Bunun üzerine adam kapıdan girdi... biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.. Adam çeşmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler.... derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:"Su için çok teşekkür ederim... peki burası neresi..?"Dede "Burası cennet" dedi.. bunu duyan adam şaşırdı: "Ama nasıl olur..? az önce burası gibi kırık olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler..."Dede "şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?"dedi.."ama orası Cehennem.."Adam iyice şaşırmıştı: "Peki ama orası sizin adinizi kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..Dede gülümsedi: "Kızmıyoruz..... çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yari yolda bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar




asla_asla_deme 7 Nisan 2006 00:03

ATLANTiSiN iNANILMAZ ÖYKÜSÜ
 
ATLANTiSiN iNANILMAZ ÖYKÜSÜ
Atlantis bugünkü dünyayi nasil etkiliyor?
Atlantis için çaglardan beri hep "var mi, yok mu?" tartismasi yasandi. Biz ise, onun varligini kabul edip, insanlarinin yaptiklari hatalara ve bu hatalarin bugünün Dünya'sini etkilemesine bir göz attik. Varligina inanip, inanmamak size kalmis…


Tarihin kadim zamanlarinda büyük bir uygarlik vardi. Insanligin ulasmis oldugu en yüksek uygarlik seviyesine ulasmis olan "Mu" Uygarligi. Mu'nun çevresi de yavru uygarliklarla çevriliydi. Bu yavru uygarliklardan biri de Atlantis Uygarligi'ydi. Bugün, her iki uygarlik hakkinda "efsanevi" tanimlamasi yapiliyor olsa da onlarin varliklari bilimsel arastirmalar ve arkeolojik bulgularla her geçen gün biraz daha gerçeklik kazaniyor. Onlarin varligina kanit arayanlar için bir kaç örnek verebiliriz: Eflatun, Atlantis'le ilgili ilk yazdigi eseri Timea (Timaios) ve daha sonra MÖ.345 yilinda "Kritias"I yazdigi zaman kaynak olarak M.Ö.7. yy'da yasamis atasi politikaci Solon'u gösteriyordu. Solon M.Ö 590'da Misir'a gitmis ve Misirli rahiplerden kadim bilgiler edinmisti. Bu bilgiler Atlatis'de yasam seklinin yani sira Misir Uygarligi'nin köklerinin Mu ve Atlantis'e dayali olduguna iliskindi. Bu büyük ada ülke Solon'un anlatimlarina göre, Solon'un dogumundan 9 bin sene önce çok güçlü bir krallikti ve buradan gelen isgalci kabileler, Akdeniz kiyisindaki tüm ülkelere yayilmislardi.Ve Solon rahiplerden birsey daha ögrenmisti; uzun yillar boyu Misir'in bati ülkeleriyle baglantisinin kesilmis oldugunu. Bunun nedeni Atlantis'in deprem ve su taskinlari sonucu batmasinin ardindan, Atlantik Okyanusu'nun, Atlantis'in varoldugu kabul edilen bölgesinde, denizin bir çamur ve yosun tabakasiyla geçit vermez olusuydu. Bu durum baska tarihçiler tarafindan da anlatilir. Rusya'da St. Petesburg Müzesi'nde bulunan ve bilinen en eski papirüslerden olan bir papirüsde ise, Ikinci Hanedan Firavunlarindan Sent'in, onlara bilgeligi getiren atalarinin, anavatanlarini arastirmak üzere bir arastirma grubunu Atlantik Okyanusu'na gönderdigi yazilidir. Arkeolojik açidan bu konuya iliskin önemli bulgular ise, Eski Truva'da Dr. Schliemann tarafindan bulunan ve ithaf yazisinda "Atlantis Krali Kronos"dan yazili "Baykuslu Vazo" ve yine üzerinde ayni yazi bulunan"Kus Sfenksi"dir. Kanit olarak; çözülmüs Naacal Tabletleri'ndeki anlatimlar, Misir Uygarligi'nin hiyerogliflerinden elde edilen bilgiler, Maya yazitlari, efsaneleri, ilahileri de gösterilebilir. Jeolojik kanitlar ise, Kuzey Atlantik Okyanusu'nun dibi ya da yataginin biçimidir. Buradaki veriler "bölgesel çökmeye" isaret etmektedir. Bugünkü teknolojiyle Kuzey Atlantik bölgesinde Atlantis'in haritasi da çikarilmistir. Jeolojik olarak da kabul edilen diger kanitlar ise söyle siralanabilir: Amazon Denizi'nin yok olusu, Missisippi Vadisi'nin kurumasi, St. Lawrence Vadisi'nin kurumasi, Florida'nin ortaya çikisi, Kuzey Amerika Atlantik kiyi hattinin genel olarak genislemesi… Bunlarin hepsi de büyük bir kütlenin denize batmasi ve batma nedeniyle deniz dibinde olusan büyük çukura çevre sularin dolmasini kanitlar niteliktedir. Ayrica jeologlar, Brest ile A.B.D.'nin kuzeyi arasindaki alanda 15 bin yil öncesine ait açik havada katilasmis olan lav parçalari kesfetmislerdir.



Atlantis'in, efsane mi, gerçek mi oldugu, Rönasans döneminde de kafalari en çok mesgul eden sorulardan biri durumundaydi. Özellikle 17. ve 18 yy'da bu tartismalar oldukça yogunluk kazanmisti.

Atlantis, Dünya Edebiyati'nin devleri tarafindan da tartismisti. Bu tartismalarin sonucunda onun varligina tüm kalpleriyle inanan yazarlar; Montaigne, Bafflon ve Voltaire olmuslardi..
Atlantis vardi ve batti? Peki neden? Neden çok basit, sadece küçücük bir kelime; "ego"... Bugünkü biz Dünya çocuklarina ne kadar da yakin gelen bir sözcük degil mi? Hemen hemen tümümüzün içini kemiren, bizi olmadik yollara, asklara, yasamlara ve hirslara sürükleyen o çoklukla kontrol edemedigimiz yönümüz içimizdeki yaramaz çocuk ego... Peki Atlantislileri bu ego'nun en uçlarina sürükleyen ve onlari yokolusa götüren nedenler nelerdi? Aslinda bu nedenler bugün yasadiklarimizdan hiç de farkli degildi? Insanlari, geçmiste toplu yokoluslara götüren hatalar günümüzde hala tüm hiziyla devam ediyor? Peki devam etmek zorunda mi? Bu sorunun yaniti tabii ki "Hayir"... Simdi, bu "Hayir"i gerçeklestirmek için Atlantis'in tarihine bir göz atalim...
(Asagidaki bilgiler Eflatun'un "Kritias", Akasa Yayinlari'nin "Galaktik Insan", Ruh ve Madde Yayinlari'nin "Kahin" isimli kitabinda Edgar Cayce'nin, 1000'e yakin kisiye yaptigi -önceki yasamlara döndürme seanslari- sirasindaki Atlantis dönemine iliskin okumalarindan elde edilmistir).
Dünya'nin unutulmus tarihinin önemli bir bölümünde, Dünya üzerindeki hakimiyet dinozorumsu ve sürüngenimsi irkin kurmus oldugu uygarliklardaydi. Bu irklar bugünkü Dünya insanlariyla kiyaslanacak olurlarsa üstün bir zekaya sahiptiler. Ama kötü bir yanlari vardi, kendileri disindaki fiziksel varliklara yasam hakki tanimiyorlardi. Bu nedenle, 900 bin yil kadar önce, o dönemlerde karada yasayan, memeli deniz öncelleri dedigimiz varliklarin ( yunuslar ve balinalar) ve Dünya spiritüel hiyerarsisi'nin de destegi ile Dünya'dan yokedildiler. Ve bu yokedilisten bir süre sonra Dünya'da insan irki var olmaya basladi. Dünya insanlari ilk kolonilerini, Pasifik Okyanusu üzerinde bulunan, Lemurya Kitasi (MU) denilen yerde kurdular. Insanin bes irkinin bu kitada yaratildigi ve sonralari Dünya'ya yayildiklari söylenir. Ilk koloninin kuruculari olan bu insanlar, hayatin tüm düzeylerinde demokratik ilkelerin geçerli oldugu bir Lyra/Srius uygarligi olusturdular. Sonraki 850.000 yil boyunca Lemuryalilar bir dizi yavru imparatorluklar kurarak Dünya'ya yayilmaya basladilar. Bu yavru imparatorluklarin en önemlisi, Atlantik Okyanusu'nun ortasinda bulunan kocaman bir ada olan Atlantis idi. Atlantis'in batisinda Kuzey ve Orta Amerika, dogusunda ise Avrupa ve Kuzeybati Afrika yer aliyordu. Yüzölçümü bugünkü, Avrupa ve Rusya'nin birlesik yüz ölçümlerine esitti. Poseidon, Atlantis'in kurucusuydu. Atlantisliler, babalari oldugunu kabul ettikleri Poseidon için bir tapinak yapmislardi. Her bes ve her alti yilda bir insanlar burada toplanir ve bogalar kurban ederek tapinagin sütünlarina islenmis kutsal yazilara riaet için yemin ederlerdi. Atlantisliler topraktan gelmis insanlardan, Euenor'un kizi Kleito'yu anneleri olarak kabul ederlerdi. Insanlari; kültüre, bilime, sanata oldukça düskündüler. Kibar insanlardi. Atlantis'de çogunluk kizil irktaydi. Yönetim sekli ise, sosyalist egilimli bir monarsiydi. Toplumda din adamlarinin sayisi hayli fazlaydi. Din adamlari, o devrin en bilgili kadin ve erkekleriydiler. Hekimlik,vicdani ahlaki degerlerin danismani olarak görev yapiyorlardi. Atlantis varoldugu dönem boyunca üç imparatorluk dönemine ayrilmisti. "Galaktik Insan" Kitabi'nda Atlantis'in yükselisini ve düsüsünü incelerken söyle bir anlatima yer veriliyor; "Atlantis'in tarihinin üç imparatorluga ayrildigini görürüz. Ilk tarihi dilime "Eski Imparatorluk "denir (M.Ö 400.000 yildan 25.000 yila kadar uzanir) Eski Imparatorluk, Lemurya ile ayni zamanlarda var oldu ve nihayet Lemurya'nin yikimini planladi. Ikinci tarihi dilime, "Orta Imparatorluk" denir (M. Ö 25.000 yildan 15.000 yila kadar uzanir) ve o, Dünya Gezegeni'nin ilk gerçek hiyerarsik yönetimine sahne olmustur. Son tarihi devreye ise "Yeni Imparatorluk" denir. O Atlantis tarihinin son 5000 yilini kapsayan nihayi çatisma ve yikimin öyküsünü içerir (MÖ. 15.000 yildan 5000 yila dek uzanir). "Santesson kitabinda ise Atlantis'deki yasam, Eflatun'un yazdiklarindan yola çikarak Atlantis'i söyle tasvir edilir; "Atlas soyundan gelenler, Atlantis'e hakim olmayi sürdürdüler. On bölge yöneticisi, birbirlerinden sadece askeri islerle ilgili ayrintilar bakimindan ayriliyorlardi. Atlantis krallarinin her biri kendi ülkesinde hükümdardi, ama hepsi merkezi adadaki Poseydon Mabedi'nde dikili, Orisalk'tan yapilmis bir sütüna, ilk on kral tarafindan kazilmis bir isarete itaat ederlerdi. Atlant krallarinin ilk yasasi, birbirlerine karsi silah kullanmamak, hücuma ugramalari halinde birbirlerine yardim etmekti. Atlantis'in dogal kaynaklari sanki sinirsizdi. Kiymetli madenler çikariliyor, kokulu bitkilerden kokulu özler damitiliyordu. Köprü ve kanal agi, ülkenin çesitli bölgelerini birlestiriyordu. Kitanin altinda bulunan tas ocaklarindan çikarilan beyaz, siyah ve kirmizi taslar, evlerin ve sair yapilarin yapiminda kullaniliyordu. Her bir araziyi çevreleyen duvarlar yapiyorlar, bu dis duvarlari bakirla kaplarken, sehri tahkim eden iç duvarlari orsalk, orta duvarlari ise kalayla kapliyorlardi. Merkezi adada kurulu sehirde saraylar, mabetler ve halka ait diger binalar kurulmustu. Merkezde altin bir duvarla kusatilmis bir mabed bulunuyordu. Bu mabed, Kleyto ile Poseydon'a adanmisti… Bahçe ve koruluklarda sicak su kaynaklari akiyordu. Çesitli tanrilara adanmis birçok mabet, insan ve hayvanlar için arenalar, hamamlar ve bir hipodrom vardi. Pek büyük limanlardan kalkan gemiler, Dünya'nin her yerine gidiyordu. Bölge halkinin nüfusu o kadar yogundu ki her yerde sesleri isitiliyordu. Merkezi sehrin etrafinda, sarp yükseklik ve güzelliklerinden dolayi ünlü daglarin korudugu çok genis bir ova uzaniyordu. Ovada senede iki kez hasat yapiliyordu. Bu büyük imparatorluk Helen Devletleri'ne en kudretli ve sanli olduklari bir devirde hücum etti. Ve böylece bilgelik ve biat yolundan sapti. Ölçüsüz alanlara sahip olan Atlantis krallari, tüm Dünya'yi zapt etmek azmindeydiler." Bundan sonraki bölüm, "Kritias"in orjinalinde söyle devam ediyor; "Zeus, Iste o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsizligini farkederek, onlarin aklini basina getirmek, onlari uslandirmak için cezalandirmaya karar verdi. Bütün tanrilari, evren'in ortasinda kurulu ve oradan durmadan degisen her seyi gören en kutsal evinde bir araya topladi; onlara dedi ki…" Eflatun'un "Kritias"I burada sona eriyor. Sonrasi malum…
Atlantis'i tufanlara ugratanlar
Atlantis batisindan önce üç kez tufana ugramistir.

Edgar Cayce'nin okumalarina göre, bu tufanlar günümüzden; 50 bin, 28 bin ve10.600 yil kadar önce gerçeklesmistir. Bu tufanlarin nedenlerini inceledigimiz de günümüzle ne kadar da özdes olduklarini tüm gerçekligiyle görüyoruz. Ilk tufanin nedenine baktigimizda günümüzde de siklikla kullanilmakta olan kimyasal maddeleri ve silahlari görüyoruz. Bu maddelerin ilk kez yogun olarak kullanilmasinin öyküsü ise söyle; M.Ö. 50200 yilinda etobur, iri cüsseli hayvanlar, insanlar için büyük sorun olusturmaya baslayinca Dünya'nin bes ulusundan gelen, bes irkin temsilcileri bir araya geldiler, topraktaki ve havadaki unsurlarda bulunan güçlü kimyasal enerjileri hayvanlara karsi kullanmak için karar birligine vardilar. Bu kararlarin sonucunda hayvanlarin yasadiklari magaralara ve bölgelere çok büyük miktarlarda kimyasal maddeler, gazlar verildi. Bilinçsizce kullanilan bu kimyasal maddeler ve güçlü patlayicilar doganin dengesini bozdu. Verilen gazlar, halen sogumakta olan yerkürede volkanik patlamalara, zelzelelere, buzul çagina girilmesine ve Atlantis'in ilk tufanini yasamasina yol açti. Bu maddeler size de tanik geliyor mu???

Atlantis de uzun yillar boyunca toplumsal olarak da karisikliklar yasandi. Toplum yönetiminde hakim olan ve Isigi temsil eden Bir'in Ogullari; bir tanri, bir din, bir es kurallarini toplumda yerlestirmeye çalisirlarken, Karanligi temsil eden, Belial Ogullari'nin, bu kurallar hiç islerine gelmiyordu. Onlar toplumsal normlari hiç sayiyor, insan haklari konusunda ise kayitsiz kaliyorlardi. Maddesel, sefahata egilimli, siddete dayali bir hayat biçimi ve anlayislari vardi. Toplum hayatinda bu iki grubun anlasmazligi gittikçe artiyor, bu da iç savaslara ve huzursuzluklara neden oluyordu. Belial Ogullari'nin bedene bagli, materyalist yasam biçimleri bazi Bir'in ogullarina da cazip geliyor ve onlarin tarafina geçmelerine neden oluyordu. Belial Ogullari, bugün Dünya üzerindeki hakim güçlere baktigimizda, sizce de bildik birilerini animsatmiyorlar mi???
GÜÇ YANLIS AMAÇLARLA KULLANILDI
Atlantis'teki ikinci tufan ise M.Ö. 28.000'e dogru gerçeklesti. Bu tufanin öyküsü ise söyle anlatilir; Atlantisliler ilk tufanin sokunu atlattiktan sonra hizli bir toparlanis dönemi geçirdiler. Atlantis'in ikinci döneminde Atlantisliler, elektrik ve elektronik alaninda önemli buluslar yaptilar ve büyük gelismeler gösterdiler. Uranyumdan elde edilen atom enerjisini tasimacilikta kullaniliyolardi. Laser gibi her türlü isikli sualar kesfetmislerdi. Ölüm suasi da bu gruba dahildi. Sivi hava, sikistirilmis hava, kaucuk ve bugün henüz bilinmeyen bakir, aliminyum ve uranyumdan meydana gelen madeni alasimlar kullaniliyordu. Asansör, telefon, radyo, Tv yaygindi. En önemli bilimsel basarilari ise günes enerjisine hakim olmalariydi. Bu gücü denetim altinda tutan merkeze,Tuaoil Tasi veya Ates Tasi adini veriyorlardi. Bu dönemde insan bedeni, kristallerden çikan sualarin hafifletilmis bir uygulamasi ile gençlestirilebiliyordu. Bununla berebar Ates Tasi yikici amaçlarla iskence ve agir cezalarin yerine getirilmesinde de kullaniliyordu. Bu merkezin kuvvetinin, çok ileri bir düzeye ulastigi bir zamanda yapilan bir hata, suanin elektrik güçleriyle birleserek topragin bagrinda birçok yanginin çikarmasina yol açti ve volkanik patlamalar meydana geldi. Güç kaynaklarinin bilinçsiz ve kötü kullaniminin bugünün Dünyasi için de yok olusu getirecegi çogumuzun kabul ettigi bir gerçek degil mi???
GENLERLE OYNADILAR
Atlantililerin hatalarindan birisi de "gen"lerle oynamalari olmustur. Belial Ogullari'nin etkisi altindaki, Atlantislilerin yaptiklari, bugünün dünya insanlarini genetik bakimdan indirgenmis ve mutasyana ugratilmis durumda da birakmistir. Nedir bu genetik bakimdan indirgenmis ve mutasyona ugratilmis olmak?
Yapilan islem bugünün gen mühendislerinin üzerinde çalistiklari yöntemlere çok benzer. Sadece Atlantisliler bu islemi yaparken, hayvan türleriyle yetinmemisler, insanlar üzerinde de denemeler yapmislar daha da ileri giderek insan ve hayvan karisimi yaratiklar meydana getirmislerdi. Atlantisliler bu yaratiklari köle olarak en agir islerde kullaniyorlardi.Insanlarin önceleri daha büyük olan kafa yapisini küçültenlerde yine Atlantisliler oldu. Atlantislilerin hirsi sinir tanimiyordu. Yaptiklariyla yetinmeyip, insanlarda önceleri 12 sarmalli olan DNA yapisini, 2 sarmala indirdiler. Öfke, korkular, siddet egilimi, telepati yetenegimizin azalmasi gibi olumsuz durumlar insan irkindan bu sarmallarin çalinmasi sonucu olustu. Ve bizler günümüzde bu hirsizligin bedelini hala yasamlarimizda ödüyoruz. Peki bugünün dünyasin da yapilan genetik çalismalar, acaba onlarin gelecegi nereye dogru gidiyor???
KENDiLERiNi TANRIYLA ES KOSTULAR VE ACIMASIZLASTILAR
Atlantislilerin zamanla, yaptiklari yaratim ve genlerle oynama çalismalarini öylesine abattilar ve Dünya'ya hakim olma istekleri öylesi bir boyuta geldi ki, bir anlamda kendilerini, Allah, Tanri, Yaradan, Ogan, Kutsal Beyaz Isik gibi birçok isimle anilan "Büyük Yaratici Güç"le es görmeye basladilar. Çünkü onlar "yaratmanin" sirrina erdiklerini düsünüyorlar ve "Büyük Yaratici Güce" ihtiyaçlari olmadigini iddia ediyorlardi. Isi iyice ileriye götürüp basta Alpha Centauri ve Pleiades kökenli ve Dünya Spiritüel Hiyerarsisi tarafindan dislanan "asiler" denilen gruplarla ittifak içine girdiler. Öte yandan, Dünya'daki askeri gücün büyük bölümüne sahip olma istekleri onlari Ana imparatorluk "Lemurya"yi yok etme düsüncesine de götürdü. Çünkü Lemurya'da tipki, Atlantis gibi egosunu ön plana almis, Dünya üzerinde hakimiyetini sürdürmek isteyen bir konumdaydi ve Atlantis'in Dünya'ya hakim olma yönündeki amacina engel teskil ediyordu. O tarihlerde Dünya'nin iki tane ayi vardi. Atlantisli'ler uzayli asilerle yaptiklari ittifaktan da güç bulurak bu aylardan birini kullanarak Lemurya'yi yok etmeye karar verdiler. Simdiki Dünya ayinin dörtte üçü büyüklügündeki ayi spiral çizen bir yörüngeye soktular. Uzay gemileri, çekme isinlarini kullanarak, Dünya'nin aylarindan birini Lagranj( kritik kütle konumu) noktasina yaklastirdilar. Uzay gemileri parçacik isin silahlarini atesleyerek ayi, otam Lagranj noktasina girmeden önce parçaladilar ve ay parçalarinin olusturdugu meteor saganagi Lemurya'yi ve kitayi suyun üzerinde tutan gaz odalarini parçaladi. Böylece Lemurya okyanusun derinliklerine, büyük depremler, su baskinlari ve üzerinde yasayan binlerce insanla birlikte batti. Hirs ve gücün bilinçsizce kullanilmasinin getirecegi sonuçlar bugünün ülkelerinin, kitalarinin da sonu olamaz mi sizce???
YERKÜRE'NiN DENGESiNi BOZDULAR
Atlantislilerin bu uzayli asi gruplarla is birligi, Dünya'ya savasi getirdi. Bu dönemde Atlantislilerin Dünya'ya hakim olma istekleri ve kendilerini "Yüce Yaratici"yla es kosma kibirleri çok daha uç boyutlara geldi. Yaratici güce sirtlarini döndüler. Tapinaklarda insanlar kurban edilmeye baslandi. Doga güçlerini kötüye kullaniyorlardi. Günes prizmalarinin iskence ve ceza amaçli kullanimi öylesine artmisti ki halk bunlara "Korkunç Kristaller" adini vermisti. Insani degerlere hiç saygi kalmamisti. Askeri üstünlük için, yerküreyi onlarin degimiyle, "Leydi Gaia"yi dengelemek amaciyla kullanilan Maldek ayini kendi çikarlari dogrultusunda kullanmaya basladilar. Bu kullanim Dünya'ya isyanlari ve kaos dolu günleri getirdi. Engizisyon ve iskence dönemi basladi. "Yü" gibi, Lemurya'nin yavru imparatorluklari Atlantislilerin zulmünden kaçmak için Himalayalar'a oradandan yerin altina siginarak bugün Agarta veya Sambala denilen 5. boyutsal bir uygarlik kurdular. (bu konuya iliskin farkli bilgilerde mevcuttur). Bir'in Ogullari insanlari uyariyor, dogruya çekmeye var güçleriyle ugrasiyorlardi. Ama Belial Ogullari'nin insanlara, zaaflarina yönelik sunduklari olanaklar her geçen gün Atlantisli insanlarin Karanligin temsicileri Belial Ogullarinin tarafina daha fazla yönelmesine neden oluyordu. Belial Ogullari ve Bir'in Ogullari arasindaki savaslar öyle bir duruma geldi ki kristal tapinaklara saldirilar sonucu Dünya'nin iklimini dengede tutan gökkubbelerde önemli boyutta çatlamalar meydana geldi. Iste bu çatlamalar Atlantis'in sonunu hazirladi. Dev ada büyük bir tufanla karsi karsiya kaldi. Depremler, saganak yagislar volkanik patlamalar sonucu Atlantis'in batisi gerçeklesti. Atlantis'in ilk olarak 11.500 yil önce bir dip yükseltisi olusturarak battigi, daha sonra bu günkü seviyesine indigi söylenir. Bermuda Seytan Üçgeni'nin de Atlantis'in batmasi sonucu olusan boyutlar arasi bir geçis kapisi oldugu söylenir.
RUHSAL DÜSÜSE NEDEN OLDULAR
Eflatun, Kritias'I Zeus dedi ki;… diye bitirmisti…Onun Zeus olarak nitelendirdigi, bizim Allah dedigimiz o "Yüce Yaratici Güç" belli ki tufan emri vermisti. Yahudi ve Hristiyan metinlerinde Atlantis'in sulara gömülüsü "insanin düsüsü olarak" ele alinir. Çünkü Atlantisliler yaptiklari hatalar nedeniyle insan irkinin spiritüel yani ruhsal olarak düsmesine neden olmuslardir.
Bu gün isimler farkli olsa da zulme ugrayan, sürülen halklar ve Dünya üzerinde güç ve iktidar hirsi içinde olan ülkelerin yaptiklari bu anlatilanlarla ne kadar da çok benzerlik gösteriyor degil mi? Bugün de Dünya'da gücü elde etmek amaciyla üretilen nükleer silahlarin denemeleri sonucunda ozon tabakasi delinmiyor mu? Kutuplardaki buzlar, eko dengenin bozulmasi nedeniyle eriyor ve bu durum Dünya'yi sular altinda birakma tehlikesini beraberinde getirmiyor mu? Vücutlar kimyasal maddelere kanserle karsilik vermiyor mu? Biyolojik denemelerin kötü amaçlarla kullanilmasi daha önce adini bile bilmedigimiz hastaliklarin bizlere bulasmasina neden olmuyor mu? Ve genler üzerinde yapilan denemeler; melez hayvanlarin yaratilmasi, hayvan ve insanlarin kopyalanmasi bunlar acaba gelecekte ne ölçüde olumlu sekilde kullanilacak? "Tarih iyi bir ögretmendir" diyenler yaniliyor olamazlar. Bugünün hatalarinin yaratacagi sonuçlari, dünün Dünyasi'na bakarak anlamak olasi…
Atlantislilerin basina gelenler ve bugünün Dünya insanlarinin basina gelmesi muhtemel olanlar… Aslinda bunlarin yasanmamasi yine insanlarin elinde… Dünya insanlarina, Ona her ne ad veriyorsaniz biz yazimizda "Büyük Yaratici Güç" olarak niteledik, O Büyük Yaratici Güç'ten büyük bir sevgi ve isik yagmaktadir. Bu, peygamlerler, melekler, basmelekler, yükselmis üstadlar, mesih enerjisi, foton kusagi enerjisi, Beyaz Yildiz enerjisi gibi birçok kanalla bizlere ulasmaktadir. Bu isigin amaci bizleri yeniden ilk varolusumuzdaki düzeye "Galaktik insan" bilincine ulastirmaktir. Yani sevgi dolu, egosunu asmis, bilge, yükselmis varliklara dönüsmemiz istenmektedir. Burada bize düsen görev içimizdeki sevgiyi, birligi, iyiligi kesfedip mümkün oldugunca egomuzdan siyrilarak yasamaya çalismamizdir. Yaptiklarimizin sonucunu görerek yapmamiz, çikar savaslarindan, siddetten, maddi çikarlarimizdan mümkün oldugunca vazgeçerek yasamamizdir. Yapmamiz gereken hem çok kolay hem çok zor, Parola "Egondan siyril"…
Okuduklariniz size bir masal veya bilim kurgu öyküsü gibi gelebilir. Ama masal ama gerçek. Ne farkeder? Anlatilan öykü egosuna yenik düsen, kibrin sinirlarini zorlayan, insan irkinin üzerinde haddini bilmezcesine tahakküm kurmaya çalisan bir uygarligin öyküsüdür… Gerçek mi, degil mi ? diye merak ediyorsaniz, yanitini kalbinize sorun. O size daima dogru olani söyleyecektir…
Atlantis kristalleri
Tüm Atlantis gizemleri içinde, hiçbiri kristaller kadar ilginç degildir.
Bunlar ruhani ve siyasi gücün mistik simgeleri miydiler? Yoksa bilinmeyen teknolojilerin ve psisik tesirlerin yüklendigi mineral aküler miydiler? Bunlar hâlâ okyanusun bilinmeyen derinliklerinde o batik kitanin yikintilari arasinda mi bulunmaktalar? Ya da afetten kurtulanlar tarafindan yeni kitalara mi tasindilar?
Bu sorularin yanitlarinin bazilari, 20. yüzyilin en ünlü psisigi Edgar Cayce'nin sözlerinde bulunabilir. Edgar Cayce trans hâlindeyken, zihni yogun bir biçimde degisime ugrayip ruhu farkli boyutlara süzülebildiginden ötürü "Uyuyan Kâhin" olarak anilir. Onun kendi adlandirmasiyla, bu "yasam okumalari" esnasinda Cayce, Atlantis tarihini yeniden hatirlamistir.

Cayce 1920'li yillarin sonundan 1945'deki ölümüne kadar, batik sehrin bütün detaylari ile birlikte dünyasal ve ruhsal amaçlar için kullanildiklari kabul edilen kristallerden defalarca bahsetmistir. Ona göre "Büyük Kristal"in kötüye kullanilmasi, onlarin kendi kendilerini yok edisine neden olmustur. Cayce'nin anlattigina göre felâketten geriye kalan insanlar kristal teknolojisi ile diger kitalara kaçarak sonraki uygarliklarin temellerini atmislardir.
Atlantis ile ilgili olarak antik döneme ait en eski bilgi, klâsik dönem filozofu Eflâtun'un 2350 sene önce yazdigi bir çift diyalogtan ibarettir. Sasaali ve parlak Bronz Çagi uygarligindan bahsederken Eflâtun, ne TIMAEUS ne de KRITIAS adli eserinde kristallerde, ya da Atlantislilerin kristal esasi üzerine kurulmus teknolojilerinden bahsetmemistir. Bununla birlikte Eflâtun, aslen özellikle Atlantis kültürünün asker" ve etik yönleri ile ilgilenmis oldugundan, tasvirleri; Cayce'nin "yasam okumalari" ile çelismez. Cayce ise esas olarak Atlantis'te teknolojik ve baskalasimla ilgili elemanlar olarak kristal kullaniminin ve bunun suistimal edilmesinin neden oldugu açmazdan bahsetmistir. Her ikisi de Atlantis'in yikimina kendi bireylerinin neden oldugunu ifade etmis olup, dejenerasyon öncesi Atlantislerin erdemli ve olaganüstü yetenekler bahsedilmis insanlar olarak esi benzeri görülmemis bir uygarlik seviyesine ulastiklari konusunda hemfikirdirler. Eflâtun'un anlatimi, tam Atlantis'in çöküsünü belirtirken bilinmeyen nedenlerden ötürü an"den kesilir.
Filozofun durakladigi noktadan Cayce devam ederek; ulusal açgözlülükleri yüzünden kozmik kuvvetlerle oynamanin getirdigi felâketi anlatarak devam eder. Onun açiklamasina göre: "Atlantis'te dünyanin içsel tesirleri ile baglanti kurmak amaci ile kazilmis çukurlara yerlestirilmis kristaller mevcuttu. Bu kristallere günes isiginin düsürülmesi ile meydana getirilen güçlü isinsal etki, yikici bir nitelige sahipti." Ve daha sonra "...Tasin (Tuaoi) küreler üzerindeki ilkesi... bunlar yikici güçleri meydana getirmistir."


GusinapsE 7 Nisan 2006 04:09

Kenar Mahalle


Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede yasayan 200 erkek çocuğunun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti.
Öğrenciler hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile getirmişlerdi.

Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü tesadüfen bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve ayni çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi.
Öğrenciler, o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176'sinin olağanüstü bir basari gösterip, avukat, doktor ya da işadamı olduklarını ortaya çıkardılar.

Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yasadıkları için, her biriyle buluşma sansı oldu.
"O koşullarda nasıl bu kadar basarili oldunuz?" sorusuna verdikleri cevap hep ayniydi: "Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı. Onun sayesinde."

Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran bir yaşlı kadın buldu. Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp, basarili birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu.

Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi:

"Çok basit" dedi, "Ben o çocukları çok sevdim."



Misafir 7 Nisan 2006 18:40

Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Varsın


İnsan hiç anasından doğduğu anı hatırlar mı? Ben hatırlar gibiyim. Çünkü dünya ya gelmiştim, sen olmalıydın mutlaka hayatımda, yaşamam için, büyümem için, Sevgi Diye Aranan Her Şeyde Sen... Ağlamamışım hiç, hep gözlerimin içi gülermiş. Yüreğimi kuşatan o melek sen. Çok kişide hissettim seni, ama hiç göremedim. Senin varlığın bir his mi yoksa gerçekten var mısın.

Yıllarımın nasıl geçtiğinin hesabını yapamıyorum. Tek hatırladığım hep seni aradığımdır. Nasıl bir şeysin ne ye benziyorsun. Bir kalp damarcıkları içinde mi dolaşırsın, yoksa gözlerimizin içinde var olan mercekte misin? Ama şu var ki nerede olursan ol seni aramakla geçecek ömür öyle görünüyor. Ne olur beni bu güç karşısında ezme, Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Varsın. Belki aradığım bir umuttu sende, içimde ki duyguları ararken içine düştüğüm kuyularda hiç yoktun. Her yerde aradım seni, arama motorlarında, sokak aralarında, telefon rehberlerinde, hatıra defterlerimde, hiç bir yerde karşıma çıkmadın. Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Vardın, kaybolmuştun. Belki de unutulmuştun gönül köşelerinde bir yerlerde. Belki bir aşk şarkısı, belki bir öykü olarak var olacaktın hayatımda, belki de bir roman olarak yaşayacaktın hayallerimin kitaplarında.
Söylüyorum işte derdimi, bulamıyorum seni ben,
aramadığım yer kalmadı, bir mucize misin, bir hayal misin, rüyalarımda bile aradım seni. Bu çöküşümün, çaresizliğimin bir çıkış yolumuydu bilmiyorum, yeter ki karşıma çık bir görün bana. Bedenimi kuşat heyecanlandır beni. Sevinç göz yaşlarıyla hıçkırayım. Mutlu haberler alayım. Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Varsın. Umut köşelerinde, Kahvehanelerde, cadde başlarında, sen neredesin.

Sorulacak gibi değilsin ki sorayım, görmüş olabileceğini düşündüğüm kişilere, nereden bulabilirim ki seni, Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Varsın. Yüreğimi kemirip çürüten bu yokluğunu çözemeden yok olup gidecek miyim, seninle ayakta duran bu dünyadan. Dünya da değilsin, memlekette değilsin, bulamadım seni, nerede barınır, nerede yaşarsın. Ölüp gideceğim seni görmeden, bir nakaratlık şarkı olsaydın da dolasaydım seni dilime, keşke seni bulsaydım da son verseydim özlemime...

Ey sevgi nasıl bir şeysin
Nerede barınır nerede yaşarsın
Hangi dal hangi gül mutlu ediyor
Bir bilsem bir görsem neler vermezdim...
Ey sevgi gerçekte var mısın
Bir bilsem bir görsem neler vermezdim...


Misafir 8 Nisan 2006 17:44

BiR TEBESSÜM HiKAYESi

Küçük kiz,hüzünlü bir yabanciya gülümsedi. Bu gülümseme adamin
kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava icinde yakin
geçmiste kendisine yardim eden bir dosta tesekkür etmedigini
hatirladi.Hemen bir not yazdi,yolladi.

Arkadasi bu tesekkürden o kadar keyiflendi ki,her ögle yemek yedigi
lokantada garson kiza yüklü bir bahsis birakti. Garson kiz ilk defa
böyle bir bahsis aliyordu.Aksam eve giderken,kazandigi paranin bir
parçasini her zaman köse basinda oturan fakir adamin sapkasina
birakti.

Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki...iki gündür bogazindan asagi
lokma geçmemisti. Karnini ilk defa doyurduktan sonra,bir apartman
bodrumundaki tek odasinin yolunu islik çalarak tuttu. Öyle neseliydi
ki, bir saçak altinda titreyen köpek yavrusunu görünce,kucagina
aliverdi.

Küçük köpek gecenin sogugundan kurtuldugu için mutluydu. Sicak odada
sabaha kadar kosusturdu.Gece yarisindan sonra apartmani dumanlar
sardi.Bir yangin basliyordu.Dumani koklayan köpek öyle bir havlamaya
basladi ki,önce fakir adam uyandi, sonra bütün apartman halki...

Anneler,babalar dumandan bogulmak üzere olan yavrularini kucaklayip,
ölümden kurtardilar...

Bütün bunlarin hepsi,bes kurusluk bile maliyeti olmayan bir
tebessümün sonucuydu.

MUTLU BiR GÜLÜMSEYiSiN YERiNi HiÇ BiR TATLI SÖZ TUTAMAZ


Misafir 8 Nisan 2006 20:11

YOKLUĞUN BUZ GİBİ SOĞUK

Uzaklardan bir ses olmanı isterdim, bir selam, bir nefes... "Üşüme" diye seslenmeni isterdim... Bir el olmanı isterdim, bir kol... "Özledim" deyip sarılmanı... En karanlık yerinde düşlerimin çıkıp gelmeni isterdim. Kınalı bir bahar gibi, umut ışığı olmanı isterdim hayatıma... Gelseydin ve yaslasaydım başımı omuzuna, ağlasaydım doya doya ... Geçerdi üşümesi yüreğimin, geçerdi üşümesi içimin, kirpiklerimde yağmurlar dumanlanmazdı biliyorum...

Seninle suları yeşil bir ırmağın kıyısında buluşmak, saçlarının kokusundan öpmek, içime çekmek ve serin soluğundan içmek, sana sarılmak, kucaklamak, uçmak isterdim…

Ama nafile, aramızdaki bütün yollar kapalı... Bütün dallar kesik... Yokluğun buz gibi soğuk... Üşüyorum... Yüreğim de donmuş sanki. Gözlerimde...
Ateşler içinde bedenim... Öyle bir üşüme ki, hiç bir şey ısıtmıyor artık. Bütün uzuvlarım uyuşmuş. Ezip geçiyor ruhumu acılar...

Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. Kirpikleri kırılan bir zamanın teninde, ağrılı şiirler topluyorum gecelere şimdi...
Bilirim, sevmek ve özlemek bir ateşe dokunmaktır; yakmaktır yüreğini yangınlarda. Ama ben üşüyorum. Yokluğun buz gibi soğuk. Yakacak bir şeyimde yok…
Ağlıyorum, buza dönüşüyor gözyaşlarım… Ağlıyorum, akıp gidiyor gözyaşlarım çağlayanlara… Bakakalıyorum ardından çaresiz…

Ah! bir el olsan dokunsan alnıma, okşasan saçlarımı bir anne şefkatiyle.. Geçerdi ağrısı başımın, geçerdi biliyorum... Bir gül olsaydın bahçemde, koklasaydım nefes nefes, çekseydim içime derin derin... Bir göz olup baksaydın gözlerime, çekip alsaydın içindeki hüznü... Ah! bir bilsen nasıl sevinirdi yüreğim, nasıl sevinirdi dudağımdaki gelincik, kapımdaki akasya...

Susuyorum artık derin derin... Ve sessizce soluyorum bir hazan yaprağı gibi... Oysa ne kadar çok hasretim konuşmaya, anlatmaya anlaşılmaya... Oysa ne çok istiyorum, tüm bedenimden söküp almanı yalnızlığımı, hicranımı bir tılsımla...
Yüreğim kanrevan, dikenler acımasız, ayaklarım kırık koşamıyorum artık doruklara, menzil uzak...

Gel. Yüreğim ol seher gülüm, her ölümümde bana yeniden hayat ver. Elim ol, ayağım ol, canım ol... Gecem - gündüzüm ol... Ağlayan gözlerim ol her damlada yeniden doğur beni, yeniden doğur umudumu. Her öldüğümde yeniden yarat ki, seni ne kadar özlediğimi anlatayım yeryüzündeki bütün canlı cansız varlıklara, ne kadar çok sevdiğimi ...

Önce sen gel sevgilim solmadan resimler, şiirler sislenmeden... İslenmeden geceler ... Sonra ölüm gelsin...
Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi.



GusinapsE 8 Nisan 2006 21:01

Son Yolculuk

Bu beraber son yolculuğumuz Dilara. Belki de son gulüşümüz, son bakışımız, son el ele tutuşumuz. .Sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. Kocasının elini usulca tuttu Dilara...Parmaklarının arasında hafifce sıktı ellerini.

Dilara öfkeleniyordu kocasının bu sözlerine, belki de gerçeği kabullenmek istemiyordu. “Neler saçmalıyorsun sen Allah aşkına” deyip çıkışıyordu her defasında.
”Bu devirde her şeyin bir çaresi vardır muhakkak, dur bakallım tahlil sonuçları alınmadı bile”. “Bırak bu saçma sapan konuşmaları..Hem tercüman zamanla iyilececeğini söylemedi mi?..” Hasan acı acı gülümsedi karısının söylediklerine. Sadece teselli amacıyla söylenmiş sözler olduğunu biliyordu. Bu laanet hastalığın hiç bir çaresi yoktu. Kanını emen kanser hücrelerini şimdiye kadar değil yok etmek, durdurabilecek bir şey bile bulunamamıştı dünyada. Hem teknoloji, hem tıp bunun karşısında aciz kalıyordu.

Terden sırılsıklamdı Hasan’ın yüzü, alevler içinde yanıyordu vucudu. Hastaydı dalgın ve bulanık bakışları, çocukluğunun yemyeşil yollarında nazlı bir kelebek gibi, son uçuşlarını yapıyordu sanki. Acı gerçeğin farkındaydı ama karısına asıl gerçeği açmaya cesaret edemiyordu. Oysa doktor bir kaç aylık ömrünün kaldığını tercümana söylerken, o tarzanca Hollanda’casıyla da olsa anlamaya yetmişti.

Bu son yolculuğumuz olmayacak diyordu Dilara. Son gülüşümüz asla değil. Biz seninle beraber ne engeller aşıp bugüne geldik düşünsene. Bunu da aşacağız evelallah inan bana. Sonra seni bensiz asla hiç bir yere kimse götüremez.

Hasan. İnanmak güzel Dilara diyordu, ümit etmek, çocuk yüzlü hayallere sığınmak, yayla yollarında türküler söylemek güzel. Fakat bu son yolculuğumuz olacak Dilara, son gülüşümüz son ağlayışımız, son sarılışımız belki. Sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. – “Ne olur sus Allah aşkına şimdi ben öleceğim’’. deyip çıkışıyordu kocasına her defasında.

Televizyonda Mahsuni Şerif’in Dumanlı dumanlı oy bizim eller türküsüne daldılar. Doğup büyüdükleri ilk gençlik yıllarının geçtiği köyleri, ovaları, dağları, yaylaları buram buram tüttü yüreklerinde. Gözlerinde iki damla yaş olup süzüldü özlemleri. Geldiği yerler ayaklarının altındaydı sanki, dağları, tepeleri, ovaları yüreklerindeydi.

Beraber bu son yolculuğumuz olmayacak son gülüşümüz asla değil deyip mırıldanıyordu durmadan Dilara. ‘’Ah bu geceler bir uzayıverse Allahım’’. diyordu ‘’Günlere, aylara, yıllara yayılıverse ve ben başımı göğsüne yaslasam Hasan’ımın, uyusam onun yerine bir daha hiç uyanmasam sonsuza değin’’.

Kocasının hastalığını ve beraber geçirdikleri günleri düşünüyordu durmadan. Bütün evliyalar, ermişler, üçler, beşler, yediler, kırklar adına dua ediyordu Dilara. ‘’Kocamı bana bağışla ey ulu Allahım’’ deyip yalvariyordu Allaha. ‘’Çıksın aramızda tepemize zulüm gibi dikilen bu ölüm.’’ Ne olur yine o eski günlere, eski neşelere dönseler, alıp götürse kocasını doğup büyüdüğü yerlere. Ilık bir esinti sarsa kolarına, dindirse ateşinı Hasan’ının. Şefkatli bir anne, dağ kokulu bir baba gibi sarılsa boynuna.. Gidip bir köy evinin sıcaklığına sığınıverseler, bir köy sokağına. Varsın olmasındı hiç bir şeyleri Hasan’ından başka.

Her kocasına baktığında içinde bir şeyler kırılmış gibi hep gözleri buğulanıyordu. Bu sabah hemşirenin kendisine söylediği korkunç haberi bi türlü içine sindiremiyordu. Beyniyle, kalbiyle bunun kötü bir rüya olması için yalvarıyordu Allaha. Bütün ümidi son gün yapılan testler sonucunda bir şey çıkmaması idi. Bundan önce yapılanlarda bir yanlışlık olduğunun söylenmesiydi. Bütün kalbiyle inandırmıştı böyle bir sonuca kendini. Gerçeği asla kabul edemiyor, bütün gece düşündüğü gibi, bunun bir yanılgı bir hata olduğuna odaklanmıştı.. Her şeye rağmen yüreğinde bir umut taşımak zorundaydı Dilara. Gerçeklerle, hayallerin karıştığı bir rüya aleminde yaşıyordu ve hayaller bile acı veriyordu artık.

Evet sen hastasın canım Hasan’ım lanet olası bu hastalık seni mutluluğumuzun ortasında buldu... Bak göreceksin kurban olduğum iyileşip memleketimize döneceğiz. Varsın hiç bir şeyimiz olmasın sen olduktan sonra.

Hasan Dilara nın söylediklerinden habersiz düş görüyordu konuşuyordu durmadan. Bak diyordu Dilara’m senin duaların kabul oldu iyileştim bak.

Dalıp dalıp gidiyordu, sonsuz bir acı içindeydi. Belli belirsiz düşler kuruyordu durmadan. Kararan, ışıldayan belli belirsiz yanıp sönen bir tıkanıklığın, yanıp sönen yıldızların altında yürüyordu sanki. Karanlıkta bir kaybolan sonra kendini yeniden bulan bir gecenin içinde, her defasında karısının yüzünü görüyordu.

İçinde debelendiğim çaresizliğimden çekip al beni, sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. Sıkı tut bileklerimden... Aşağısı uçurum, düşersem paramparça olurum. Bırakma beni kadınım. Güzelim bırakma beni.

Aldığı ilaçlar ağrısını dindirince rahatlıyordu. Karısıyla konuşmak isterdi hep. Ah Dilara’m çocukluğumun dağ kokulu, eşkın kokulu yayla zamanlarını özlüyorum. Soğuk pınarları. Uzun ve uzak zaman dilimlerinde yaşadığım, kuzular peşinde koşan, dizleri kanayan o köylü çocukluğumu.

Ah Dilara’m nasıl anlatılır bir özlem bilmemki. Bir özlemki yüreğimde kor yangını. Her gün biraz daha tutuşan, yangını biraz daha büyüyen. Yandım kavruldum hasretin ateşiyle bu gurbet ellerde. Kavrulan bir çöle döndü yüreğim, gayri buralarda ölüp gideceğim. Ölümüme aldırmıyorum seni şu küçük yavrularla bırakıp gideceğime kahroluyorum. Seni kimsiz, kimsesiz şu küçük yavrularla bırakıp gitmek kahrediyor beni. Uzan yanıma kurban olduğum bak Uzan yanıma Dilara. çocukluğumun yıldızları yavaş yavaş kayboluyor bak, yanıma uzan tenin tenimi okşasın, ellerin elimi, yanıma sevgi sıcaklığını koyuver üşüyorum. Gülümse güneşe doğru, gülümse saçların yüzümü okşasın.

Ben de gülümsüyorum bak köy yollarında çocukluğum zıplıyor. Kuzular peşinde koştuğum yaylalardır orası. Şu köyün dağlarında, tepelerinde, ovalarında ayak basmadığım yer bulamazsın Dilara. Bütün alıç, elma, armut, ceviz, erik ağaçları tanır beni, bütün sular, dereler, pınarlar tanır sesimi. Bütün rüzgarlar savrulan saçlarımı, bütün sevinçler, yalnızlıklar gözyaşlarımı tanır. Bütün kuşlar kelebekler, çiçekler ıslığımı.

Çocukluğumun yıldızları kayboluyor yavaş yavaş. Belki de geldiğimiz, gezdiğimiz yerlerde ayak izlerimiz de silinmiştir kimbilir?. Unutmuştur bizi dere, tepe,ceviz, kavak ağaçları, yer- gök. Elimi sıkı tut bırakma kadınım. Gözpınarlarından günlerce akan damlalar fırat’ın kederli akışına karışıyordu sanki. Daraldıkça çıkıp bir dağ başına alabildiğine haykırmak geliyordu içindeki ateşi. Yankılı kıyılara... Bazen de kanadı kırık bir kuş gibi uçmak istiyordu masmavi gökyüzüne...

Hasan kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı. Asıl korkunç gerçeği Dilara’ya anlatmak istiyordu ama Dilara bi- türlü ne dinlemek, ne de inanmak istiyordu. Bak Dilara yeni tahliller formaliteden öteye geçmez, bir farklılığın ortaya çıkması imkansız denilecek kadar az. Kemoterapinin bir yararı olacağınıda sanmıyorum. Başa gelen çekilecek, ölümden kaçmak olmuyor. Yapılacak bir şey yok. Ben ölümden korkmuyorum artık. Oldukça sakin konuşuyordu, alıştırmıştı kendisini, sıradan olağan bir şey anlatıyormuş gibi, ummarsızca anlatıyordu her şeyi. Artık daha fazla yaşayacağımın bir garantisi yok, durum ortada, önemli olan senin kendini buna alıştırman. Belki iyi bir tedavi süreyi biraz daha uzatmaya yarar ama hepsi o kadar. Her defasında Dilara öfkeyle bağırıyordu Tamam be adam anladık işte, her şeyin bir sınırı var. İstersen cenaze törenini de konuşallım ha ne dersin. Sen kendini buna şartlamış olabilirsin ama bizim bunu kabullenmemiz mümkün mü dersin? Biz buna hazır değiliz. B!
u şekilde çocukların yanında konuşursan onların halini düşün bir de...

Hasan sessizce karısının yüzüne baktı. Bir ara karısın bakışlarıyla karşı karşıya geldi. Hüzünlü bakışları yüreğine saplandı sanki. Yüzüne bakmaya dayanamayacağını anlayıp görmemek için başını çevirdi. Karısı haklıydı ama hiç kimse onun içinde kopan tufanı, çektiği acının şiddetini ölçemiyordu, göremiyordu. Anlamıyordu ne büyük bir dehşet içinde olduğunu. Sevdiği insanları, karısını, çocuklarını bırakıp gitme korkusu sarıvermişti bir anda bedenini. Ölüm bütün soğukluğuyla karşısına dikilivermişti sanki... Sessizce soluyordu günbe gün hazan yaprağı gibi ... Gözlerinin önünde çocukluğu, ilk gençliği geçiyordu yıl yıl. Gitgide daralıyordu Hasan nefessiz kalıyordu. İçi kanıyordu derinlerden dağlara, ovalara, ırmaklara akıyordu.


Kadın içi burkularak ve minnetle baktı kocasına. Gözlerinden ip gibi süzülen yaşlara engel olamıyordu. Kocasının, gözlerinin önünde her gün biraz daha erimesine tahammül edemiyordu. Uykusuz kabus gibi geçen gecelerin izleri yüzüne yansımıştı. Sararmış bir kaç ay içerisinde adeta 10 yaş birden çökmüştü.

Hayatını birleştirdiği, yıllarını, mutluluğunu, sevincini, üzüntüsünü, her şeyini paylaştığı, canından çok sevdiği insan ölecek miydi?. Onu bir daha görememek, sesini duyamamak, gülüşünü işitmemek, şakalarını, esprilerini dinleyememek olacak iş değildi. düşündükçe çıldırıyordu Dilara. İnanmak kabullenmek istemiyordu bi- türlü.

“Çekip gidersen her şeyimi kaybederim” diyordu Dilara, “gülüşümü, mutluluğumu, yaşama sevincimi, yaşama dair ne varsa”. “Her şeyim biter yerle bir olur. Biliyor musun? ansızın bir rüzgar gibi girmiştin gönlüme, rüzgarın savurduğu yapraklar gibi çekip gidemezsin bir anda. Hayatla mücadele saflarımın hepsini kaybederim. Bu yalancı dünyada tek dayanağım, gerçeğim, yaşama nedenimsin. Yaşamak bu kadar güzel ve anlamlı olur muydu sen olmasaydın.

Hasan’ın düşlerle, düşlerde konuşmalarla günleri gelip geçiyordu. Vucudu ateşler içindeydi. Ağrılarını dindirmek için verilen ilaçlar, serumlarda etkisiz kalıyordu artık. Kesik kesik öksürüklerle sarsılıyordu vucudu. Titriyordu, kor gibi yanan vucudu buz kalıbı işindeymiş gibi üşüyordu.

Her yeri korkunç ağrılarla sızlıyor, kolunu bile kaldıracak gücü bulamıyordu kendinde. Ama ağrıları, sızıları ne kadar da şidetli olursa olsun, sıkıntılarını mümkün olduğu kadar gizlemeye çalışıyordu. Eşini, çocuklarını daha fazla üzmek istemiyordu. Bilincini kontrol edemiyordu bazen, beyni, bakışları gittikçe bulanıklaşıyordu. Gözleri kararıyor, kanı çekilir gibi oluyordu. Elini güç bela kaldırıp parmaklarıyla işaret etti. Hasan Hasan iyi misin sonra var gücüyle bir çığlık kopardı. Hasan zorla dudaklarını kıpırdattı. artık seside kısılmış bir fısıltı halinde çıkıyordu.
Dilara m her yer kararıyor... Bırakma ellerimi üşüyorum Dilara diyordu son kez. Bu son yolculukları oldu beraber, son sarılışları, son el ele tutuşları.

Hasan’ o hep gülen gözlerini, dost ve insana güven veren bakışlarını, her sabah özenle taradığı saçlarını, güzel ses tonunu, kibarlığını, efendiliğini, dostluğunu, üç çocukla eşini ve dostlarını geride gözüyaşlı bırakarak, genç yaşta göçüp gitti gitti bu dünyadan.

Hasanın yüreği çöl yangını. Hasan burdan çok uzaklarda şimdi. Hasretlerin kanadığı yerde belki. Erzurumun küçük bir dağ köyünde yıldızlara bakıp üşüyor hergece. Çocuklarını düşünüyor. Kimbilir belki bulutların suların gittiği yönde. Karısı çocuklarıda gitmiş olacak kırıldığında gökyüzü. Gün gelir kavuşacak elbet sevdiklerine Hasan. Uzanacaklar yanyana, cancana. Hasan’ın yüreğinde yeniden kuracaklar dünyayı. İçini sevgiyle, hasretle doldurarak. Çektiği bütün acıları yüreğinin yangınında yakacak.



Sırtımızda eski bir ceket
Kırık bir bavul elimizde
Yürürüz izinde acıların
Yüreğimizin üstüne basa basa

Başımız eğik, bağrımız ezik
gözümüzde yaş, gönlümüzde yas
sarıp gurbet yorganlarına umudu
kör bir geçim uğruna düşeriz yollara

hicranı gözlerimize doluyarak
ve suluyarak yüreğimizde hüznü
yürürüz biçare acılı acılı
yürürüz can çekişe çekişe

tutunacak dal ararız, dinleyecek dost
ağlamak ve anlatmak için dünyaya kederimizi

ayrılık boranında korlaşır bağrımız
zorlaşır gülmemiz
solur da solur sevdamız yüreğimizde kımıl kımıl

dağlarca acılarla ve de sancılarla
yürürüz ritminde yürek atışımızın
yürürüz ritminde nefes alışımızın
yürürüz bitik un-ufak ola ola
onca yiğitliğimize bakmadan

hasrettir önümüzde sıra sıra
yol yol ayrılıktır
dağ dağ acıdır gidilen
gurbettir, derttir, mihnettir
sineye çekilen dizi dizi

Ne yana vursak
üstümüze kararır hava
şimşeklenir gökyüzü bıçak bıçak
bulutlar yığılır kalır gözlerimize
her kirpiğimizde bir deniz çalkalanır.
nereye varsak,
bağrımıza saplanır ayrılığın oku
devriliriz bir ihtiyar çınar gibi ağır ağır
garipliğimiz kuşatır dört bir yandan
bağlanır elimiz kolumuz
nereye varsak sarpa sarar yolumuz

hasret kalırız bir dost gülüşüne
hasret kalırız bir dost öpüşüne
düğün dernek kurar acılar içerimizde
çiçeklere kar düşer
umutları yel alır
ardımızda nice kimsesiz ölüler kalır
ölülerki bizim ölüler,
nasıl ki bu acılar bizimse

bir yanı buruk olur çırpınır yüreğimizde
bir yanı yaş olur süzülür gözlerimizde
akar
akar
akar
dökülür çile denizlerine
gurbet rüzgarlarınca acılı ıslak

tufan kopmuş yel savurmuş gayrı
oflamak vız gelir gönül fırtınamıza
umudumuz ekmeğimiz,
acımız kederimiz
bir kara sevdamızdır yenemediğimiz

gözyaşlarını saklama benden
kaçırma gözlerini gözlerimden
oy kurban olduğum
derincene bak
bu nasıl yazıdır ki
gözyaşlarımız
kemend olurda boğar bizi
ve ardına bakmadan,
siler gider izini umudumuzun
çıplak ağrılarla bağrımızı eze eze
taa… alnımızın çizgilerine yansır acısı.
ağrılar toprağında ağıt yakarak
bir yitik umutda yitip gitmişiz
gayrı dert filiz sürmüştür,
hüznümüzün tablosunda
bir direnç olmuştur bizde yaşamak
o artık karanlık bir gecede diş diş
ak yorgana geçirilmiş sancı
katmer katmer ülserdir midemizde
bir yara ki ayrılığın
bir yara ki yoksulluğun yarasıdır
oy kurbanım

toprak toprak koktuğumuz
nadas nadas süslediğimiz
ve de köy köy, ülke ülke
boynumuzu büke büke
ezgilere işlediğimiz
bir yarısı Türkiye’ de
bir yarısı yaban ellerde söylenen
eğin ağıdı türkülerimiz
…………………….
bilmem bu yürek nasıl dayanır
derdini kalem olup yazmaya
dil olup söylemeye
oy kurbanım oy
oyy da oy….



Mystic@L 8 Nisan 2006 21:10

AŞK

Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.

Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş:

"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"


JeLiBoN 8 Nisan 2006 21:18


ÖLÜMSÜZ AŞKLAR
Gözleri yine nemli, yine ıslak bakışlar... Alışmıştı artık bu mecburiyete, boyun eğdi. Henuz hayatının baharında ama ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için elinden geleni yapıyordu. Ama onu ne babasının çabaları ne de kalbinin teklemesi değil, kalbindeki sızı ilgilendiriyordu. Kalbinin derinliklerindeki sızı. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden... Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyordu da sevdiği ona bir keresinde:
"Ben zengin değilim sana şuan yaşadığın gibi bir hayat vaadedemem ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim." demişti.

Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdi ki. Kendisini sevmesi yeterdi. O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu bir kez daha görebilse, onu bir kez daha koklayabilse. Olmuyordu ne yapsa çaresiz ne yapsa erişilmez olmuştu arık. Bu düşünceler arasında uykuya daldı.

Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım,kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzelliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan...

Nihayet kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. Kendini çok garip hissediyordu. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.

Bir gece ansızın uyandı uykusundan. Kalbi çok hızlı atıyordu. Anlam veremedi ve tekrar uyumaya çalıştı. Fakat hemen her gece aynı durumla karşılaşınca doktora gitti, durumunu anlattı. doktor "Bir aya kalmaz geçer" demişti. Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.

Birgün bahçeye çıktı. Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Bu sırada bahçe kapısı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Tam kapıyı kapatacakken yere baktı bir mektup vardı mektubu yerden aldı ve mektubun kendisine geldiğini gördü. Fakat mektubu gönderen ismini yazmamıştı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu koku onun kokusuydu. Kendini zorlayarak eve girebildi. Birden bütün kanı çekilmişti sanki vücudundan. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :
" Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Her gün sana şiirler yazdım, her gün şiirlerimi okudum ve her gün ağladım. Tam beş yıl boyunca her gün yazdım, okudum, ağladım. Bir gün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olur mu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var. Ona iyi bak olur mu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..."


Misafir 8 Nisan 2006 21:34

BİLMEK İSTİYORUM


Neyi özledigini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum. Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.
Ay ın etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor. Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığını, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.
Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek istiyorum.
Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.
Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum.
Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum.
Her gün sevimli olmasada güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum.
Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını; bir gölün kenarında durup gümüs ay'a "EVET!" diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.
Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor.
Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum.
Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Herşey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.
Kendinle yalniz kalıp kalamadığını ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.


Misafir 8 Nisan 2006 23:31

Iki Arkadas

Iki tane çok iyi arkadas varmis. Bunlar üniversite yillarinda tanismislar. Okul bitince biri memleketine yani mardine gitmis, digeri isi Istanbul'da kalmis.
Istanbullu bir gün mardine gitmis arkadasini ziyaret etmek için. Arkadasinin evinde kalirken binada bir kiz görmüs. Arkadasina sormus ve o da onun komsunun kizi oldugunu söylemis. Istanbullu geri dönmek zorunda kalmis. Mardinli isi ayarlamis ve Istanbullu gelip o begendigi kizla evlenmis. Bir zaman sonra Mardinlinin isleri bozulmus. Tek çare, otobüse atlamis ve durumu çok iyi olan arkadasinin yanina gitmis. Sirketin kapisindan girmis ve dogruca sekretere çikmis. Adini vermis ve odaya girmek için hazirlanmis. Sekreter onu engellemis ve patronun böyle birini tanimadigini söylemis. Mardinli çikmis disari. Battigina mi yansin, arkadasindan yedigi kaziga mi yansin, dolanip durmus.
Yolda bir ihtiyar bunu durdurmus. Ne derdinin oldugunu sormus. Önce birsey söylememis ama sonra bütün olayi anlatmis. Yasli adam, "Ben yasliyim ve miras birakacak hiç kimsem yok. Senin istedigin parayi ben vereyim sana. Ama borç olarak degil. Sanki benim oglummussun gibi. Zaten hiç oglum olmadi" demis .Önce kabul etmemis mardinli, sonra israra dayanamamis. Memleketine dönmüs. Islerini düzeltmis ve ülkenin sayili zenginleri arasina katilmis.
Bir gün bir davete katilmak için Istanbula geçmis. Orada eski arkadasina rastlamis. Ne kadar kaçinsalar da bir araya gelmek zorunda kalmislar. Ve aralarinda söyle bir konusma geçmis:
-O gün zor durumdaydim. Yanina geldim. Ama beni taninamazliktan geldin. Niye?
-O gün benden çiktiktan sonra yasli bir adama rastladin degil mi?
-Evet. Sen nereden biliyorsun bunu?
-O benim babamdi. Senin geldigini duyunca durdum düsündüm. Eger sana borç verseydim. Ömür boyu karsimda boynu bükük kalacaktin. Bunun olmasini istemedim. Bu yüzden hemen pesinden babami gönderdim. Babamin sana verdigi para benim paramdi.
-Himmm. Senin karin var ya
-Evet
-Benim nisanlimdi...



Mystic@L 8 Nisan 2006 23:40

Evliliğin Mutlu Öyküsü

Ben 32 yaşında evlilikte altı yılını doldurmuş bir kadınım. Eşim ile 1995’in Ekim’in de çalıştığım bir klinikte karşılaştım. Onu ilk defa merdivenlerden inerken gördüm. Gözlerimi ondan alamamıştım oda bana ısrarla bakmıştı. Oysa hiç beğeneceğim bir tip değildi. Sarışındı üniversite öğrencisi idi ve benden küçüktü. Ama ben bir anda ona kapılmıştım. Bir süre sonra odama yanını bir doktor arkadaşla geldi. Onunla tanışmak istediğimi söyledim ve tanıştım.
Tanışmamızdan sonra hemen her gün çeşitli sebeplerle kliniğe geliyordu. Bu çok hoşuma gidiyordu. 3-4 gün sonra benimle çıkmak istediğini, ve niyetinin ciddi olduğunu belirtti. Bu beni biraz korkutmuştu. Teklifini yaşı nedeniyle kabul edemeyeceğini söyledim. Ama o ısrarlıydı. Biraz düşünmemi söyledi. Yine de kabul etmeyecektim. Çünkü ondan 2,5 yaş büyüktüm ve bu benim için önemliydi.
Ama bir başka doktor arkadaşın ısrarı üzerine onunla çıkmaya karar verdim. Kendinden emin konuşması bana güven verdi. Onun yanında kendimi mutlu hissediyordum.
Tanışmamızın üzerinden 1 ay geçmişti ve artık evlilik planları yapıyorduk. Ama ailesi evlilik planımıza karşı çıktı. O bir su istasyonu işletiyordu, bende bir klinikte çalışıyordum. Ailesi bizim geçinemeyeceğimizi söylüyordu. En önemlisi ben tesettürlüydüm. Ailesinin tehditlerine rağmen biz gizli bir evlilik yaptık. O gün bizim için hem mutlu hem üzücü bir gündü. Nikahta ikimizin ailesinden kimse yoktu. Biz yine de çok mutluyduk ve hala da mutluyuz. Geçirdiğimiz maddi ve manevi zorluklara rağmen ona olan aşkım her geçen gün büyüyor. Ona her baktığımda içimde sevgi ve mutluluk doluyor ve bu 6 yılın sonunda ondan gün içindeki birkaç saatlik ayrılık bile bana zor geliyor. Onu çok özlüyorum. Emin olun onunla evlendiğim için Allah’ a şükrediyorum, ömrümün sonuna kadar da hislerimin aynı şekilde devam etmesini istiyorum.
Evlenmeye karar verdiğim zaman ona böyle aşık olacağımı düşünmemiştim. Sadece benim için uygun bir kişi diye düşünmüştüm. Oysa şimdi ona gerçekten aşık olduğumu ve her geçen gün aşkımın arttığını hissediyorum. Çünkü ben onu kendimden çok seviyorum. İki bedenin bir bedende olabileceğini düşünmezdim ama oluyormuş. Onu kaybetmem demek kendimi kaybetmem demek. Onsuzluğu düşünmek bile istemiyorum. Herkesin bu duyguyu hissedebilmesini istiyorum


Mystic@L 9 Nisan 2006 13:52

GÜLÜMSE
Genç kız üzgün görünen yabancıya gülümsedi. Adam kendini daha iyi hissetti.
Geçmişte bir arkadaşının yaptığı bir iyiliği hatırladı ve ona bir teşekkür mektubu yazdı.
Bu mektup arkadaşının öyle hoşuna gitti ki yemek yediği lokantada iyi bir bahşiş verdi.
Bu bahsisin miktarına şaşıran garson, paranın bir kısmını yolda gördüğü fakire verdi.
Fakir adam çok sevindi çünkü iki gündür ağzına bir lokma koymamıştı.Yemeği bittikten sonra kaldığı izbe odaya gitmek üzere yola koyuldu. Yolda soğuktan titreyen bir köpek yavrusuna rastladı ve onu alp eve götürdü. Soğuktan kurtulup başını sokacak yer bulduğu için köpekçik çok mutluydu.
Gece evde yangın çıktı.Köpek yavrusu havlamaya başladı Bütün ev halkını uyandırana dek havladı ve böylece bütün ev halkı kurtuldu.Kurtulan çocuklardan birisi büyüdü ve cumhurbaşkanı oldu.
Bunların olmasını sağlayan ise bir kurusa bile mal olmayan masum,sıcak ve içten bir 'GÜLÜMSEME' idi


Misafir 9 Nisan 2006 16:08



Güzellik mi, Düşünce mi ???


Ewan 22 yasına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini tasiyordu.10 gün sonra Kore'deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere'den ayrılacaktı , hiçbir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona.

Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi , bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabi daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan'ı da derinden etkiliyor,notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane memuresine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı: "Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karsısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore'ye gidiyorum, sizi tanımak - mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum." Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı arkasına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor,yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan'ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly'i görmek istediğini yazdı. "Ancak seni tanıyabilmem için bana bir Resmini gönder lütfen" diye ekledi. Holly buluşmayi kabul etti fakat resmi göndermedi. "Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım." dedi. Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye dondu. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly'i aradı. Bir müddet bakindi, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel vücutlu, uzun sarı saclı,masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiçbir şey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve "Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?" diye sordu. Tam o sırada güzel kadının omuzunun üzerinden arkasındaki yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saclı,tozlu uzun pardisesu ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karsısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından gecen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly'le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, "Merhaba Holly" dedi gözlerinin içi gülerek. "Pardon" dedi kadın."Ben Holly değilim. Az önce buradan gecen sarı saclı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkısındaki cafe'de bekliyormuş......"


JeLiBoN 9 Nisan 2006 16:34

BOYACIKÖY'DE KANLI BİR AŞK CİNAYETİ
Denize inen sokakların tarihinde bir yeri var mıdır? Bilinmez. Ne ki yol kesen denizlerin kuşattığı bütün sokaklar, bir yerde
gelir buluşur durağın biriyle.

Boyacıköy Durağı.

Boyacıköy Durağı, bir hüznün mekanıdır. Dört mevsim sonbaharı yaşar, inerken solda bir telefon kulübesi durur. Boyası dökülmüştür, köhne bir görünüşü vardır. Telefon kulübelerinin tarihini bilmemiş olsanız, onun için rahatlıkla "asırlık" diyebilirsiniz. Eski rum meyhanelerine, kumsallarda çatılmış küçük balık lokantalarına benzer. (Gel ey denizin nazlı kızı ve laterna) Bırakılmış çiftlikler, terk edilmiş ahşaplar gibidir. Bırakılmış hayatlar gibi. Sanki oradan hiçbir yerle konuşamazsınız, orası yalnızca bir konuşma umududur; umutsuzluk telefonlarının edildiği, kederli haberlerin iletildiği: ölüm, intihar, ayrılık, karasevda ve benzeri... Telefon kimsesizlikleri yaşayanlara, gece yalnızlıklarını telefonlarla gidermeye çalışanlara oradan telefon edilir. Umutsuz defter satırlarında mayınlı numaraların izini sürenlere, hiç ses verilmeden kapatılan çaresiz arayışlara, bir sese, bir soluğa sığınarak gecelere tutunanlara, hep oradan telefon edilir. Arkasında bir puslu deniz çalkalanır durur, intihar karası bir efkar duman duman gezinir denizin üzerinde. Kimse kimseye dilini öğretemez o telefonda. Üşüyerek, elleri ceplere saklayarak, titrek seslerle konuşulur. Ertelenmiş randevular, tavsamış birliktelikler, kurtarılmaya çalışılan evlilikler, dön bana telefonları. Hiçbir şey değişmez. Denizin üzeri duman. Kulübenin ardında iki katlı, yaşlı bir bina vardır. Bir bırakılmışlık duygusu taşır lodosun eskittiği yüzünde. Pencerelerine hep yağmur yağar. (Camlarda yağmur izi) Gençliğine doyamamıştır. Alt katında kimi işlemez dükkanlar, üst katında ise küçük bir sahil lokantası. Dekorunu ve yemeklerini yıllardır hiç değiştirmemiş bir sahil lokantası. Her bina, her yol, her ayrıntı denize göre konum almış gibidir; denizle yüzleşir durur.

İnerken sağda kapısı çıngıraklı bir eczane -içinde ak saçlı, deniz kadar yaşlı, yuvarlak gözlüklü bir adam, ilaç kutularının ardında gülümser-, onun yanında yalnızca tek koltuğu bulunan bir berber dükkanı ve sürekli köşede bekleyen, gözünü denizden hiç ayırmadan bekleyen bir inzibat eri vardır. Gözleri hep denizdedir, gözlerini alamaz denizden. Sanki o köşeyi değil de, denizin başını bekliyordur. Ve sanki Kars'lıdır, Erzurum'ludur. Hiç deniz görmemiştir askerliğine dek. Ve sanki şimdi denizden hiç ayrılamayacağını düşünüyordur. Kim bilir belki de kapkara bir balıkçı sevdasına tutulmuştur. Denizle
ödeşecektir.

Bütün bunlar bir fotoğraf sessizliğiyle denize karşı durmuş, beklerler.

Boyacıköy Durağına, yukarıdan aşağıya inerken, Reşitpaşa'dan, Emirgan sırtlarından çoğalan nice yan sokak (Ki hepsi küçük
parke taşlı, kafesli pencerelerinden saksılar taşan evleri taşlıklı, kapıları tokmaklı, yokuş inen, yokuş çıkan) gelir
buluşur denize çıkan ve daha çok bir balık sırtını andıran bu uzun sokakla. Tıpkı deniz özlemi çeken küçük derelerin gür bir
ırmakla kavuşması gibi.

Sokaksa tutar elinden bu küçük sokakların, tutar elinden iki yanına dizilmiş basık tavanlı, yorgun kepenkli, küçük
dükkanların, her gün denize iner.

Yedilerden, tepelerden denizlere inen en eski İstanbullulardandır bu sokak.

Sabahları işlerine gitmek için -ya da öğle üzerleri bir yerden bir yere- denizi unutan, aklından çıkarmış olan bu insanlar,
bu yan sokakların birinden buraya kıvrıldıklarında, anlarlar ki deniz vardır. Oradadır. Karşılarındadır. Yürekleri hızlanır.
Adımları hızlanır. Deniz, yol kesen bir Bizans eşkıyası gibi çıkar önlerine. (Var mıdır böyle eşkıyalar Bizans'ta? Yoksa
çağrışıma başka yerlerden mi taşınmışlardır?)

Kirli beyaz, buruşuk pardösüsünün ceplerinde ellerini taşıyarak sokağın yokuşunu inen Genç Adam, mutsuz, hüzünlü ve
karamsardı. Geleceğini ve geçmişini ince bir sızıyla düşünüyordu. Yanlış maceralarla, olmadık yanılsamalarla bunca yıl
avutulamamış olan içindeki o sızılı boşluk. Boğazın pusu, nemli sokak taşları, onarılmaz sonbahar, uzakta İstanbul sesleri ve
hayatları, her şey, her ayrıntı keder veriyordu ona. Elleri zaman zaman metalin kara soğuğuna değiyor, ürperiyordu.
Sırtından, bacaklarının arasına doğru ince bir üşüme geçiyordu. Durağa inmek için yan sokaklardan birini döndü. Denize ve
durağa inen o uzun sokağa çıktı. Karşısında kalın mavi bir çizgi olarak deniz duruyordu. Dalgalanarak duruyordu. Bütün deniz
benzetmeleri tüketilmişti. Bunu düşündü. Denizi anlatmaya hiçbir şey yetmiyordu artık. Deniz için tasarlanmış hiçbir sözcük,
hiçbir benzetme, hiçbir imge insanları heyecanlandırmıyordu. Yalnızca denizi mi? Hangi coşku, hangi sevda, hangi çağsama
sözcüklerden geçerek başka bir yüreğe, başka bir duyarlığa sızabiliyordu artık? Dünyada çok büyük bir yangın çıkmıştı ve bu
yangında ilk kurtarılacak olan kendi hayatıydı. Ama nasıl olacaktı bu? Ya da olası mıydı? Herkes denizlerini tüketmişti.
Telefonlarım tüket-mişti. Hayatımızdaki her şey sürüncemede kalmıştı. Bu yüzden hiçbir şey tat vermiyordu. Geçmişin olanca
görkemi ve sızısıyla birbirine açılan bu sokaklarda yürürken bunları düşünüyordu. Bütün takvimleri ve tarihleri birbirine
karıştırarak düşünüyordu. Bu yüzden olsa gerek her seferinde deniz çıkıyordu aklından, unutuyordu onu, ama bu sokak
birdenbire... Gemliğe doğru deniz de böyle miydi?

Denizin kıyısında, Sarıyer'e giden otobüslerin durduğu o duraktan binerdi her gün otobüse. O durak yaşantısının bir
parçasıydı. Berberi, eczaneyi, inzibat erini, telefon kulübesini, küçük sahil lokantasını o da biliyordu. Hepsinin önünden
geçti. Tam karşıya geçerken, bir gelin arabası yavaşlayıp durdu. Simsiyah, upuzun bir gelin arabası, süssüz, gösterişsiz.
Tüller içinde bir Gelin, karalar içinde bir Damat. (Çelişkinin sosyal apaçıklığı) Ve biri arabayı kullanan olmak üzere iki
kişi lokantanın kıyısına demir attılar. Tüller içerisindeki geline şöyle bir göz attı Genç Adam; bir siyahlık ve kırmızılık
çarptı gözüne. O kadar. Bütün yüzü o kadardı sanki.

Çocukluğu ve bütün aile albümleri uyanmıştı. Karşıya geçti, durağa, bineceği otobüsü beklemeye koyuldu. Sonra indiler
arabadan. Gelinliğin eteklerini tuttu Damat. Yoldan geçen birkaç kişi durdu, baktı. Bu birkaç kişiden biri, bir kızkurusuydu.
Öyle olmalıydı. Önce bir mahalle fotoğrafçısına gideceklerini düşündü Genç Adam. Nikahtan ya da düğünden önce çektirecekleri
o son resmi düşündü. Mesut insanlar Fotoğrafhanesi'ni arıyorlardı belki de. Bir balıkla, ya da bir denizle yan yana durmak
isteyebilirlerdi bir resimde. Oysa lokantaya girdiler.

Lokanta, durağın tam karşısına düşüyordu. Camın kıyısındaki masaya oturdular. Gelin, camın kıyısına oturdu. Yüzünü açmıştı.
İnce bir siyahlık ve kırmızılıktı yüzü. (Gözleri, dudakları, hülyası) Yanında Damat, karşılarına da o iki adam. İkisi de
siyah giysiliydi adamların. Asık suratlıydılar. Parayla tutulmuş gibiydiler. Sevinçsizdiler, her şey gibi. Sanki iş konuşmaya gelmişlerdi. Bakışları duygusuzdu. Kimse kimseye ilişmiyordu. Kimsenin yüzü kimseye bir şey anlatmıyordu. Duvarlarına atılmış ağların arasına gizlenmiş ölü ışıklarla aydınlatılan, tavanından ölü balıklar sarkan ve cam bir kafese benzeyen ucuz, küçük bir sahil lokantasına yemek yemeğe gelmişlerdi yalnızca. Gelinle göz göze geldi Genç Adam.

Birkaç kez daha göz göze geldi.

Her defasında biraz daha güçlü bir gönül yakınlığı kurdular. Sessizliğin dilinde her ikisi de kendi şiirlerini yaşıyorlardı.
Birkaç otobüs geçti, binmedi.

Balık söylemişlerdi. Balıkları gelmişti. Balıklarını yiyorlardı. Gelinle uzun uzun ve ısrarlı bakışıyorlardı artık. Yaralı
bir ceylan gibi bakıyordu Gelin. Sanki kurtarılmayı bekliyordu. Sanki ölümün elinden alınmak istiyordu. Ve sanki artık hiçbir
şey istemiyordu. Dünyadan vazgeçmişti. Ve sanki artık Genç Adamı delicesine seviyordu. Anlamıştı.

Genç adam ise bir vurgunu yaşıyordu. Bir karasevdayı, inzibat denize bakıyordu. Arada bir eczanenin çıngırağı çalıyordu.
Berberin koltuğunda hala aynı adam oturuyordu. (Berber kendi kendini sonsuza dek traş ediyordu; Ya da bunun böyle olması
gerekiyordu) içindeki o sızılı boşluğun taştığını duyumsuyordu Genç Adam. O boşluk kendi kendini yok ederek doluyordu. Genç
Adam mazisini, mazisi de Genç Adamı arıyordu şimdi. Yıllardır bu anı beklemişti. Sevda, bir cinnet gibi çıkagelmişti.
Bu gelini deli gibi seviyordu. Bu düşü deli gibi seviyordu.

Bütün yaşadıkları bu güne hazırlıktı sanki.

Şimdi karşısında sonsuz bir fotoğraf gibi duran bu Gelin için her şeyi yapabilirdi. Ondan vazgeçemeyeceğini anlıyordu.
Umarsızdı. Birkaç otobüs daha geçti. Gidemedi. Geçsindi. Otobüslerin gelip geçişini artık Gelin de izlemeye başlamıştı.
Meraklı gözlerle kolluyordu her geçen otobüsü. Kaygıyla bakıyordu onlara. Her defasında otobüsün ardında kalan Genç Adamın bu
en son gelen otobüse binip gitmiş olabileceğini düşünüyor, derin bir sızıyla sarsılıyordu. Lokmaları hızlanıyordu o zaman.
Oysa az sonra, otobüs hareket edip de, durağın önünü boşalttığında, Genç Adamın gitmeyip orada hala bekliyor olduğunu
görünce, delice, coşkun bir sevgi kaplıyordu içini. Bir o kadar da sevinç. Bu, yüzünden okunuyordu. Artık onu kimseye
bırakamazdı. Bunu anlamıştı.

Bir otobüs daha geldi.

Ağır ağır geldi. Gelinin yüzü bir kez daha bulutlandı. Bu kez durakta fazla kaldı otobüs; bir türlü kalkmak bilmiyordu.
Lokmasını yutamadı Gelin. Gözleri durağa asılı kaldı.

Az sonra, otobüs durağın önünden ağır ağır kaydı. Baktı Gelin, yoktu. Durak bostu. Gitmişti. Yerinden fırladı. Bütün
masadakiler ona şaşkınlıkla baktılar. Kimse ne olup bittiğini anlamamıştı.

Oysa Genç Adam durağın az ilerisinde duruyordu.

Gitmemişti, yer değiştirmişti yalnızca. Sevdasından emin olmak istemişti.

Bu düşe inanmak istemişti.

Yüzü ışıyordu. Onu kimseye bırakamazdı artık; kararını vermişti.

Gelin yerine oturdu. Yemeklerine devam ettiler.

Az sonra çıktılar lokantadan. Arabaya yöneldiler. Genç Adam yaklaştı onlara; tam arabaya bineceklerdi ki, tuttu kolundan
Gelinin:

"Gitme, seni seviyorum," dedi.

"Biliyorum," dedi Gelin. "Ama yapacak bir şey kalmadı artık.

"Beni seviyor musun?" diye sordu Genç Adam.

"Böyle olacağını biliyordum zaten. Evleneceğim gün böyle bir şeyin olacağını..."

"Beni sevdiğini olsun söyle," dedi Genç Adam.

"Bunu zaten biliyorsun," dedi Gelin. "Hem zaten bu neyi değiştirir ki?"

"Olsun senden duymak istiyorum. Bütün hayatımı bu sözü duymak için yaşadım ben."

"Seni seviyorum," dedi Gelin. "Ama yalnızca seviyorum."

"Artık seni bırakamam."

"Evleniyorum ben. Gitmek zorundayım."

"Buna izin veremem."

"Çaresizim inan. Ne yapabiliriz ki hem? Elden ne gelir? Her şey için çok geç. Ben de ömrüm boyunca seni bekledim. Ama geç
geldin sen. Çok geç."

"Daha önceleri hep başka şeyler oldu, başka şeyler, hep ayağıma takılan bir sürü şey..."

"Çok seviyor beni. Hiç olmazsa beni çok seven biriyle evlenmek istedim. Geç kaldın sen. Çok geç geldin."

"Seni seviyorum. Seni çok seviyorum. Seni kimsenin sevemeyeceği kadar çok seviyorum. Seni uğruna her şeyden vazgeçecek kadar
seviyorum. Sen gidersen yaşayamam inan. Sensiz yaşayamam."

"Onu üzmeye hakkım yok. Duygularıyla oynamaya. Beni o da çok seviyor. Sen yokken o vardı. Beni hep sevdi. Bana ihtiyacı var.
Başkasını sevdim diye, ben şimdi sevdim diye, onu bırakamam."

"Ama sonra çok pişman olacaksın. Çok pişman olacağız. Her ikimiz de. Çok mutsuz olacağız."

"Buna mecburuz. Görüyorsun ya hayat bizi sevmiyor."

"Ben deliririm sen gidersen. Ölürüm. Öldürürüm."

"Zamanla unutursun. Zaman her şeyi onarır. Sen çok güçlü ve çok akıllı bir insansın."

"Güçlü ve akıllı olmak istemiyorum, artık mutlu olmak istiyorum."

"Güçlüsün sen inan, çok güçlüsün. Güveniyorum sana. Direnirsin zamana ve kazanırsın."

"Yanlış bir zafer olmaz mı bu?"

"Olsun ne çıkar? Hangi zafer doğru kazanılıyor ki sevgilim?"

Adamlar huzursuzlandılar. Sabırsızlandılar. Genç Adam hala kolunu bırakmıyordu Gelinin.

"Niye anlamıyorsun?" dedi Gelin. "Aşkımız bir günahtı."

"Son sözün bu mu?"

"Bu," dedi Gelin. "Yazık ki bu."

"Ama hiçbir şey konuşmadık ki, hiçbir şey konuşmadık daha."

"Konuşacak bir şey yok inan. Geç kaldın. Geç kaldık. Hepsi bu. Ama düşünsene hiç olmazsa severek ayrılıyoruz. Hiç olmazsa bu
ayrılığı yaşatacağız kendimizde."

"Adını söyle bana, hiç olmazsa adını söyle."

"Ne önemi var adımın? Zaten şu yaşadığımızın da bir adı yoktu ki sevgilim. Yaşandı, güzeldi ve bitti. Ayrılık bir sevda
kaderidir. Bilirsin; öğrenmiş olmalısın. Öğretmiş olmalılar."

"Seni bırakmam. Bırakamam."

"Sana mutluluklar dilerim, inan böyle ayrılmak istemezdim. Ayrılmak istemezdim. Elveda. Hayatımda ilk kez elveda diyorum."

Gelin, kolunu kurtardı Genç Adamın elinden.

"Daha hiçbir şey konuşmadık ki..." dedi Genç Adam.

Gelin arabaya binmek için eğildi. Genç Adam haykırdı ardından:

"Daha hiçbir şey konuşmadık!"

Sonra pardösüsünün cebinden kara bir nagant tabanca çıkardı. Tabanca tüller içerisindeydi. Geline yöneltti namluyu. Gelin,
döndü ardına, baktı. Ölümcül bir gülümsemeyle baktı. Genç Adam anladı ki kurtuluş yoktu; tetiği çekti. Gelin kanlar içinde
yuvarlandı yere.

"Seviyordum," dedi Genç Adam. "Ölesiye seviyordum."

Ellerini cebinden çıkardı, metalin kara soğuğu ürpertmişti, belinden bacaklarının arasına doğru ince bir üşüme yayıldı.
Durağa geçti. Otobüsü beklemeye koyuldu...


venüsün_kızı 9 Nisan 2006 20:29

Onu Geri İstiyorum

Nasıl başlayacağımı bilmiyorum.18 yaşındayım.herşeyden çok değer verdiğim ailemi bile arka plana atan bir dostum vardı.onunla herşeyimizi paylaşırdık.görüşemediğimiz zamanlarda ya o beni ya da ben onu aradım.ama aramak yetmezdi hiçbir zaman.1 ay önce onu çalıştığı yere ziyarete gittim.3 saat aralıksız konuştuk,gülüştük.halbuki görüşmeyeli sadece 3 gün olmuştu.bu 3 günün neredeyse tamamınıda telefonla konuşarak geçirmiştik.
Sohbetimiz tükenmeye başladığı sırada bana birşey vereceğini söyledi.yazar olmak istediğimi biliyordu,belki bu kelimeleri bir yerde kullanırsın diyerek elime bir mektup tutuşturdu.ama onun yanından ayrılmadan okumaya başlamayacaktım.peki dedim.mektubu aldım.1 saat sonra eve gitmek için dışarı çıktım.
caddenin kenarında yürürken rüzgar o yazıyı okumamı istemezcesine esti ve mektubu alıp caddenin ortasına yerleştirdi.hiç düşünmedim,bir an bile kuşku duymadan caddeye fırladım.mektubu aldım ama aynı zamanda ciddi bir kaza geçirdim.hastahaneye kaldırılmışım.uyandığımda iki bacağımda alçıdaydı.ama baş ucumda dostumun bana yazdığı mektup duruyordu.
onu oraya koyanın o olduğunu sanmıştım.aldım ve okumaya başladım.beni çok sevdiğini,bu zamana kadar tanıdığı herkesin yalan olduğunu,onu ne pahasına olursa olsun bırakmamamı istiyordu.bir gün gelirde ayrılırsak birbirimizi bulmak için herşeyi yapacağız demişti. bacaklarımı hissetmiyordum.bu dostumdan önce beni hayata bağlayan şeyin hep bacaklarım olduğunu düşünürdüm.dans etmek belkide yapmayı sevdiğim en güzel şeydi.bu mektubu okurken anladım ki onun için herşeyimi feda edebilirmişim.ve ettim de.bana yazdığı şey önemliydi.bu kağıda bir şey olması sanki ona birşey olacakmış gibi bir his uyandırmıştı içimde.bu yüzden tereddüt etmemiştim caddeye atlarken.günler geçti.doktorlar her gün babamı kenara çekip birşeyler söylüyorlardı.umurumda değildi. ben dostumun mektubunu hergün daha büyük bir heyecanla okuyordum.son satırına gelmeden sanki daha önce hiç okumamışım gibi heyecan ve mutluluk içinde tekrar tekrar okuyordum.hastahanede kaldığım bir ay boyunca tanıdığım herkes ziyaretime geldi.herkes başımda iyileşeceksin derken onun gelmemesini aklım almıyordu.bekledim... 1 ay sonra hastahaneden çıktım.tek dostuma karşı içimde duyduğum burukluk göğsüme bastırarak gezdiğim mektubu sayesinde yok oluyordu.kızamıyordum ona.içimde başka birşey vardı.sanırım caddeye ölmek için atladığımı sanıyordu.buna inanabilirdi daha öncede denemiştim.onu anlayabilirdim.hiçbir neden yokken bunu neden yaptığımı merak ediyordur.ve belkide onu bırakmamaya söz vermişken onu nasıl aldattığımı düşünüyordur.benden nefret etmeye başlamıştır belkide. tekerlekli sandalyeye alışmaya başlamıştım.evdeki 4. günüm olmasına rağmen herkes yanımdaydı.o hariç.onu tanıyanlara neden gelmediğimi sorduğumda büyük bir korkuyla gözlerini kaçırıyorlardı.belliki çok kızgındı bana.artık beni görmek istemiyor diye düşünmeye başladığım sıralarda biri cesaretini toplayıp bana herşeyi anlattı. ikimizinde huyuydu,kim kimi ziyarete giderse o kişi sağ sağlim gözden kaybolana dek onu izlerdik.oda beni izlemeye başlamış.o sırada caddeye koştuğumu görünce kaldırımı unutup caddeye fırlamış.bana çarpan araba önce ona çarpmış,aramızda fazla mesafe olmadığı için duramamış.6 gün komada yatmış.7. gün beni sayıklayıp durmuş.8.gün testler sırasında kendinden geçmiş.hiçbirşeyin farkında olmadan öylece kalmış yatakta.şimdi anlıyorum içimdeki sıkıntının ne olduğunu.onun yokluğuydu canımı yakan,onun hakkındaki yanlış düşüncelerim değil. dün sabaha onun mezarının başında bana yazdığı mektubu okudum.ağladım,ne kadar gözyaşım varsa döktüm dediğim sırada yine ağladım.şimdi anlıyorumki göz yaşları bitip tükenmezmiş.anlıyorum ki benim için herşeyden vazgeçecek bir dost bulmuşum kendime benim onun için herşeyden vazgeçeceğim gibi ama bulduğum gibi kaybetmek canımı yakıyor. şu an elimde onun mektubu var.son satırına gelmeden baştan okumuştum hep,şimdi son satırını okuyorum; "benim için ne kadar kıymetli olduğunu anlayacaksın bir gün,bu günler daha birbirimizi yeni yeni tanıdığımız günler...sen her daim benim senin yanında olduğumu hisset.yanında yokken ölüymüşüm gibi,ölüyken yanındaymışım gibi.


arwen 10 Nisan 2006 03:52

Onu ilk kez orta 2 de görmüştüm. Gerçekten çok güzeldi. Dümdüz saçları, ela gözleri vardı. İçimde acayip birşey hissetmiştim. Ama o bana sadece bakmıştı. Benim sanki dünyam yıkılmıştı. Sonraki günler gene okulda onu görüyordum. Ama o bana sadece bakıyordu. Onu düşünerek bütün yılı geçirmiştim.

Son sınıftaydım. Okulun ilk günüydü. Herkes birbiriyle selamlaşıyordu. Ben biraz geç gitmiştim. Zaten okulun ilk günüydü. Gene onu görmüştüm. Çok güzeldi. Daha bir güzel olmuştu. Sanki bütün bir yaz, güzellik merkezinde geçirmiş gibiydi. Koridorda yürürken herkes ona bakıyordu. O an “ALLAHIM!! NE KADAR GÜZEL BİR KIZ…!!!!!!” diye geçirdim içimden. Ama biliyordum, böyle bir kız benimle beraber olmazdı. Sınıfı benimkinin hemen yanıydı. Arkadaşlarımı görme bahanesiyle sınıflarına girerdim. Amacım onu daha çok görmekti. Ogün birçok kez onunla göz göze gelmiştim. Ama o hep başka taraflara bakıyordu. Benimse sanki dünyam yıkılıyordu. O akşam eve gittim. Gece hep onu düşündüm. Kendi kendime: “BEN NE YAPIYORUM!!” dedim. Muhakkak beraber olduğu biri vardır diye geçiriyordum içimden. Unutmaya çalışıyordum. Ama hep onu düşünüyordum. Hergün gözgöze bakışmalarla sömestr gelmişti. Kafama koymuştum. Tatilden sonra muhakkak onunla tanışacaktım. Ve bu hayalimle yarıyıl tatiline girmiştim.

Nihayet tatil bitmişti. 15 gün bana 15 asır gibi gelmişti. Ve nihayet onu görmüştüm. Koridorda yürümüyor adeta süzülüyordu. Sınıfına girdi. Arkasından bende girmiştim. Sınıf çok kalabalıktı. Yerine oturdu. Sonra bana baktı. Ve güldü. Beni o şekilde donmuş bir mumya gibi görünce yüzünde bir gülümseme oldu. Bense kıpkırmızı olmuştum. Hemen ordan uzaklaştım. Hiç tenefüse bile çıkmadım. Okul çıkışında eve yıldırım hızıyla varmıştım. O akşam hiç uyuyamadım. Uzun zamandır hoşlandığım kız bana gülümsemişti, ama ben kaçmıştım. O kalabalık ortam benim bütün cesaretimi kırmıştı. Bir hafta boyunca hiç onun yüzüne bakamamıştım.

Bir gün kantinde tek başıma otururken yanıma geldi. Ben şaşkınlıktan hiçbirşey yapamamıştım. O dünya güzeli kız neden yanıma gelmişti diye kendi kendime sorarken, bana : “Geçen gün için sizden özür dilerim. “ dedi. Ve uzun uzun gözlerimin içine baktı. Gözlerimin içine bakarken yüreğimde bir sıcaklık hissettim. Ama heyecanımdan hiçbirşey söyleyemedim. Ve yanımdan kalktı gitti. Hiçbirşey anlamamıştım. Neden özür diledi. Ve neden gözlerimin taa içine uzun uzun bakmıştı.

Artık karar vermiştim. Onunla ne pahasına olursa olsun tanışacaktım. Birgün okul çıkışında gözlerim onu aradı. Ve en sonunda onu gördüm. Hemde yanlızdı. İşte fırsat diye geçirdim içimden ve ona doğru yürümeye başladım. Yanına vardığımda bana baktı ve gene uzun uzun gözlerimin içine baktı. O an nasıl yaptım hala bilmiyorum ama ona : “ SİZİNLE KONUŞABİLİRMİYİZ??” dedim. Bir an bir suskunluk oldu. Ve “OLABİLİR!” dedi. Sanki dünyalar benim olmuştu. Uzun zamandır hoşlandığım kızla tanışma imkanı bulmuştum. Okulumuzun hemen yanında park vardı. Oraya doğru yürümeye başladık. Ama hiçbirşey konuşmuyorduk. En sonunda parka varmıştık. O oturmuştu ben ayaktaydım. “BENİMLE NE KONUŞMAK İSTİYORSUNUZ?” dedi. Bende bütün cesaretimi toplayarak: “SINIFLARIMIZ YANYANA… SİZİN SINIFTA HEMEN HERKESİ TANIYORUM. SİZ HARİÇ.. SİZİNLEDE TANIŞMAK İSTEMİŞTİM DE.” demiştim. Oda “BİLİYORUM. HEMEN HER TENEFFÜS BİZİM SINIFTASINIZ.” dedi. Heyecanım giderek azalıyordu. Ama kalbim deli gibi atıyordu. Sonra : “BEN RIDVAN” dedim elimi uzatarak. “BENDE ARZU!!!” dedi. Tokalaştık. ARZU dedim içimden. “EFENDİM” dedi. Sadece bakışıyorduk. Bir an “ELLERİNİZ TİTRİYOR!!” diye bir ses duydum. Özür dilerim dedim. Ellerimiz ayrılırken dualar ediyordum. Bu an hiç bitmesin diye. “YARIN DAHA ÇOK VAKTİMİZ OLUR. EVE GEÇ KALDIM!!” dedi. Ben sadece bakakalmıştım. Ayrılırken gene bana baktı ve güldü. Ama bu seferki bir başka gülüştü. Kalbim deli gibi atıyordu. Sabahı iple çekiyordum. O gün zar zor uyumuştum.

Erkenden kalkmıştım. Apar topar okula varmıştım. Koridorun ucunda adeta kamp kurmuştum. İçimden “ARZU, ARZU, ARZU” diyordum. Bir an “EFENDİM!” diye birses duydum. Arkamı döndüm ve onu gördüm.Meğer o gün erken gelmiş. Ben heyecandan ne yapacağımı bilmezken o bana “MERHABA” dedi. Biraz bekledikten sonra “MERHABA” diye karşılık verdim. “İLK İKİ DERSİM BOŞ. “ dedi. Ve lafını bitirmesine izin vermeden “BENİMKİLERDE “ dedim. Beraber kantine indik. Kimseler yoktu. Masanın etrafına karşılıklı olarak oturduk. Sadece bakışıyorduk. Bir an kitaplarım yere düştü. Ve o ses beni kendime getirdi. Onunla muhabbet etmeye başladım. Nereli, kaç yaşında, kaç kardeş herşeyini öğrenmiştim. Konuştukça ne kadar güzel konuşuyo, ne güzel fikirleri var diyordum. Sonra zil çaldı. 2 ders bu kadarmı kısa sürerdi. Sınıftayken yıllar gibi gelen dakikalar, şimdi sanki birkaç saniye gibiydi. “ZİL ÇALDI. GİTMEM GEREKİYOR. “ dedi ve yanımdan ayrıldı. Giderken gene o hasta olduğum gülümsemesini yaptı.

Daha sonraki günler gene onunla kantine inip muhabbet ettik. Bazen sınıflarına gittiğimde onunla konuşan erkek gördümmü ters ters bakardım o çocuklara. Onun hiçbir erkekle beraber olmasına tahammül edemiyordum. Onu herkesten kıskanıyordum. Hemen her teneffüs beraberdik. O da bundan rahatsız gibi görünmüyordu. Samimiyetimiz bayağı ilerlemişti. En sonunda kafama koydum. Ona soracaktım. Beraber olduğu biri varmı. Eğer beraber olduğu biri yoksa, acaba beni kabul edermi??? Evet bunu yapacaktım.

Bir cuma günü, okul çıkışında “HAFTASONU NE YAPACAKSIN?” diye sordum ona. Arkadaşlarıyla okulda buluşup taksime gideceğini söyledi. Üzülmüştüm. Oysa benimle beraber olmasını o kadar çok istiyordumki!!! Kafamı önüme eğdiğim anda “AMA PAZAR GÜNÜ EVDEYİM!!” dedi. Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda gülümsüyordu. Hemen lafı değiştirip “İSTERSEN EVİNE KADAR BERABER YÜRÜYELİM” dedim. “TAMAM” dedi. Yolda yürürken hep o konuşuyordu. Bense pazar günü ne yaparım diye kafamda planlar yapıyordum. Evinin önüne geldiğimizde “İŞTE EVİM BURASI “. “BENİMLE BERABER YÜRÜDÜĞÜN İÇİN TEŞEKKÜRLER” dedi ve usul usul bana bakarak evine girdi. Pazar gününü iple çekiyordum. Bir bahane bulur ve evine giderim diye düşünüyordum. Pazar günü erkenden kalktım. Ama pencereden dışarı baktığımda bütün planlarım altüst olmuştu. Dışarıda acayip bir yağmur vardı. Bende mecburen evde oturmak zorunda kaldım.

Okulların kapanmasına bir ay kala “LİSEYİ NERDE OKUYACAKSIN?” diye sordum ona. “BİLMİYORUM!! AMA BÜYÜK İHTİMALLE BAKIRKÖY’DE” dedi. “NASIL YANİ BÜYÜK İHTİMALLE” diye sordum. “SANA GÖSTERDİĞİM EV TEYZEMİN EVİ….. ANNEM BABAM VE ABİM KEMERBURGAZDA OTURUYORLAR…. ORDAKİ OKULLAR PEK İYİ DEĞİL…. ONUN İÇİN BENİ BURAYA, TEYZEMİN YANINA GÖNDERDİLER.” dedi. Nasıl yaptım bilmiyorum ama “İYİKİ GÖNDERMİŞLER” dedim. Bana baktı ve güldü. “İNŞAllah AYNI OKULA DÜŞERİZ” dedim. O da kafasını evet der gibi salladı.

Son hafta “TATİLDE NE YAPACAKSIN” diye sordum Arzu’ya. “MEMLEKETE GİDECEĞİZ” dedi. Ben sanki yıkılmıştım. “YANİ İZMİR’EMİ GİDİYORSUNUZ” diyebildim. Başını öne eğerek “EVET!!!” dedi. Bir an durdum ve “SEN GELENE KADAR SENİ BEKLEYECEĞİM!!!” dedim. Bana baktı ve güldü. Gözlerine baktım sanki ışıl ışıl parlıyordu. Ve aniden boynuma sarıldı. Sanki “BENİ BIRAKMA !!” der gibiydi. O an kalbimde bir sıcaklık hissettim. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Sonra “HADİ GİT….. NE OLUR ÇABUK DÖN!!” dedim. Ve gitti.

Okul bitti. Tatile girdik. Ben hep onu düşünüyordum. Geceleyin sokaklarda boş boş dolaşıp onu hayal ediyordum. Eve geç gidiyordum. Bu aralar evlede aram açılmaya başlamıştı. Onun yanındayken birkaç saniye gibi geçen saatler, artık asırlar gibi geliyordu. Onu çok özlüyordum. Acaba oda beni özlüyormu diye içimdende geçiriyordum. Hergün dualar ediyordum. Onun yüzünü biran önce görmek için. En sonunda dualarım kabul olmuştu. Okulların açılmasına bir ay kala istanbula gelmişti. Telefon çaldığında bakmıştım. Arayan oydu. Sesini hemen tanıdım. “BEN GELDİM.. BENİ HALA BEKLİYORMUSUN?” diye sordu bana. “EVET. HEMDE DUALAR EDEREK BEKLİYORUM” dedim. Okulun önünde buluşalım dedi. Tamam dediğim gibi dışarı çıktım. Yürümüyor sevincimden koşuyordum. Okula vardığımda ter içinde kalmıştım. Onu beklemeye başladım. Ve onu köşeden dönerken gördüğümde gözlerime inanamadım. 2 ay boyunca göremediğim, uğruna dualar ettiğim kız bana gülümseyerek geliyordu. Bende ona doğru yürümeye başladım. En sonunda beraber olmuştuk. “HOŞGELDİN” dedim, oda “HOŞBULDUK” dedi. Gözlerim dolmuştu. “SENİ ÇOK ÖZLEDİM ARZU” dedim ve boynuna sarıldım. Öyle bir sarıldım ki 2 ayın hıncını çıkartıyordum adeta. Oda bana sarılıyordu. Sonra gözlerimiz buluştu. “SENİN EN ÇOK NEYİNİ ÖZLEDİM BİLİYORMUSUN!!! ELA GÖZLERİNİ VE EN ÇOK DA GÜLÜŞÜNÜ” dedim. Bir an bakakaldı. Sana birşey söyleyeceğim dedi. Ailem liseyi bakırköyde okumama izin verdi. Bu lafı duyunca sanki dünyalar benim olmuştu. Sevdiğim kızla aynı yerde liseyi okuyacaktım.

Birbirimizin telefonlarını aldık ve onun hangi liseye kayıt olacağını öğrendim. Kendimi de o liseye kayıt ettirdim. Okulun ilk günüydü. Onu kapının önünde bekleyeme başladım. En sonunda görünmüştü. Ama yanında bir erkek vardı. O an dünyam başıma yıkılmıştı. Sevdiğim kızın yanında bir erkek vardı. Hemde bayağı büyük biriydi. Bu bana çok koymuştu. Ben bunları düşünürken o beni gördü koşarak yanıma geldi. “MERHABA” dedi. Ben sadece gözlerine bakıyordum. Cevap vermediğimi görünce “NE OLDU” dedi. “KİM O ÇOCUK” dedim. Şakayla karışık “YOKSA KISKANDINMI?” dedi. Bayağı sinirlenmiştim. O da bunu anlayınca o benim abim. Okulun ilk günü beni bırakmaya geldi. Nasıl bir okul olduğunu annemlere söyleyecek dedi. Ben “OH BE “ dedim. “NEDEN OH BE DEDİN” diye sordu bana. “HİİİÇ” dedim. Gözlerimin içine baktı. Sanki bana birşeyler anlatmak istiyordu. Sonra “ARZU” diye bir ses duydum. İkimizde aynı yöne bakınca abisinin yanımıza geldiğini gördüm. Hadi gir içeri dedi. O da tamam dedi. Abisi bana bir baktı. Sonra çekti gitti. Ben çok mutluydum. Çünkü sevdiğim kızla aynı okuldaydım.

Bir hafta sonra Arzu’ ya “SENİNLE BİRŞEY KONUŞACAĞIM.” dedim. “NE HAKKINDA” diye sordu. “ÖZEL BİRŞEY” dedim. Gözleri parlayarak “TAMAM” dedi. “CUMARTESİ OKULUN ÖNÜNE GEL ORDA BULUŞUP BİRYERLERE GİDİP KONUŞURUZ” dedim. O da olur dedi. Bu sefer bütün cesaretimi toplayıp bu kıza onu deliler gibi sevdiğimi söyleyeceğim. Diye içimden geçiriyordum. Cuma günü arzu birini getirdi yanında. Ben arkadaşı sanmıştım. Sizi tanışatırayım dedi. Kızın adı fulyaymış. Arzu’ nun yeğeniymiş. Aynı okulda olmasının bir sebebi de oymuş. Ailesi bir akrabası yanında olursa daha iyi olur demiş.

Ertesi gün erkenden kalktım güzelce giyinip okulun yolunu tuttum. Okulun önünde beklemeye başladım. Köşeyi döndüğünü görünce şok olmuştum. Harika giyinmişti. “NE KADAR GÜZEL!!” diye geçirdim içimden. Yanıma geldi “MERHABA” dedi. “BUGÜN ÇOK GÜZELSİN” dedim. Yanakları kıpkırmızı oldu. Başını önüne eğip “TEŞEKKÜR EDERİM!!” dedi. İleride bir café var oraya gidelim dedim. Olur dedi. Kafeye vardığımızda birşeyler söyledik. Ve konuşmaya başladık. “BENİMLE NE KONUŞMAK İSTİYORSUN?” diye sordu Arzu. “BİR KIZDAN HOŞLANIYORUM. AMA ONA BİR TÜRLÜ AÇILAMIYORUM. BANA YARDIM EDERMİSİN?” dedim. Ben bunları söyledikten sonra gözleri dolmuştu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Gözlerimin içine bakarak “O KIZI TANIYORMUYUM?” diye sordu. “EVET!!! HEMDE ÇOK YAKINDAN TANIYORSUN..” diye cevap verdim gözlerinin taa içine bakarak. Sanki daha bi yıkılmıştı. Ama bilmiyorduki hoşlandığım kız oydu. “SENCE NE YAPMALIYIM?”
diye sordum ona. İçinden ne geliyorsa onu yap dedi. “BEN DUYGULARIMI KOLAY KOLAY ANLATAMAM..” dedim. “SEN BİLİRSİN.” “ARTIK BENİ EVE GÖTÜR!!!” dedi. “NEDEN! NE OLDUKİ ?” diye sordum. “BAŞIM AĞRIYOR!” diye karşılık verdi. Peki deyip onu evine kadar ***ürdüm. Eve gidene kadar yolda hiç konuşmadık. Evinin önüne gelince gözlerimin içine baktı. İçim sızlamıştı o bakışlar karşısında. Boynuma sarılıp kulağımın içine birşeyler söyledi. Ama anlamamıştım. Tekrar söylermisin dedim. Boşver dedi yüzüme bakmadan apartmanın içine girdi. Sanırım ağlıyordu. Sanırım onu üzmüştüm. Hayatta tek değer verdiğim insanı ağlatmıştım. Bu bende tarif edilemez bir acıya sebep olmuştu. Ondan sonraki günler benimle pek konuşmamaya başlamıştı. Onu her gördüğümde bir yerlere dalıp gidiyordu. Bir hafta sonra “ARZU NEYİN VAR!!! KAÇ GÜNDÜR BENİMLE FAZLA KONUŞMUYORSUN..” diye sordum. Oda bana “O HOŞLANDIĞIN KIZLA SENİ YANLIZ BIRAKIYORUM YA!! DAHA NE İSTİYORSUN!!” dedi. Sinirli sinirli bakarak. Beni okul çıkışında eski okulumuzun ordaki parkta bekle. Sana o kızın kim olduğunu söyleyeceğim dedim. Başını öne eğerek “OLUR BEKLERİM!!” dedi. Okul çıkışını iple çekiyordum. Çok ama çok heyecanlıydım. Ve sonunda zil çalmıştı. Okulun kapısından çıkarken “ALLAHIM BANA GÜÇ VER!!” diye dualar ettim. Parkın önüne gelip beklemeye başladım. Bir kaç dakika sonra yanıma geldi. “HADİ SÖYLE!!” dedi. “SANA DAHA ÖNCEDE SÖYLEMİŞTİM…. BEN DUYGULARIMI, İÇİMDEKİLERİ KOLAY KOLAY DİLE GETİREN BİRİ DEĞİLİM. “ dedim. Gözlerinin taa içine bakarak. “HOŞLANDIĞIM KIZIN EN ÇOK NEYİNİ BEĞENİYORUM BİLİYORMUSUN"”diye sordum. Gözlerimin içine bakarak “SÖYLE!!” dedi. Gözlerimi kapatıp ve bütün cesaretimi toplayıp
“ELA GÖZLERİNİ!!!!! VE EN ÇOK DA GÜLÜŞÜNÜ!!!!” dedim. Sonra gözlerimi açtım. Rahat bir dakika sadece bakıştık. Sonra boynuma sarıldı. Ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kulağıma “BENDE!” dedi. O kız kim anladınmı? Diye sordum. Başını salladı. Sonra yüzüme bakarak tekrar “BENDE!” dedi. Ve koşarak evine gitti. Hiç kıpırdayamıyordum. Sanki donup kalmıştım. “ALLAHIM SANA ŞÜKÜRLER OLSUN!!” diye defalarca içimden geçirdim. En sonunda benimde artık bir sevdiğim var. diyordum. Heyecanımdan kalbim deli gibi atıyordu. O hoşlandığım kız, uğruna dualar ettiğim kız. O da benden hoşlanıyormuş. Bunu bildikçe sevincim bir kat daha artıyordu. Sonra o parktan taa eve kadar yürüyerek geldim. Akşam yattığımda ne kadar yorulduğumu anladım. Sabahleyin kalkar kalkmaz kahvaltı bile yapmadan okula gittim. Sınıflarına gittim daha gelmemişti. Çok iyi dedim içimden. Onu karşılarım. Dedim içimden.. 10 dakika sonra koridorun ucunda görünmüştü. Sanki bana daha bir başka gözüküyordu. Daha bir güzelleşmiş gibiydi. Koca okulda sadece koridorda yürüyen ARZU, birde ona bakan BEN vardım sanki. Hiçkimseyi gözüm görmüyordu. Koridorda yürürken sadece o bana bende ona bakıyordum. Yanıma geldi “MERHABA” dedi. Kekeleyerek “MERHABA” diyebildim. “KANTİNE GİDELİMMİ “ diye sordu. “TABİKİ” dedim. Kantine vardığımızda kimseler yoktu. Kantinin ortasında durdu, bana döndü, resmen ağlamak üzereydi. Boynuma sarılıp “NE OLUR BENİ BIRAKMA!!” dedi. O anki duyguyu anlatamam. Hani derler ya yaşanmadan anlamazsın, gerçektende öyle birşeydi. Ağlayarak cevap verdim. “HİÇBİR ZAMAN!!” dedim. Sonra bana daha bi sıkı sarılmaya başladı. Rahat bir dakika boyunca birbirimize sarılmıştık. Sonra gözlerimiz birbirimize baktı ikimizde ağlıyorduk. “BİLİYORUM!! DUYGULARINI DİLE GETİREMİYORSUN.. AMA İNAN SENDEKİ DUYGULARIN AYNISINI BENDE SANA HİSSEDİYORUM… SÖYLEMESENDE BİLİYORUM… BENİ DELİ GİBİ SEVİYORSUN… BUNU HİSSEDEBİLİYORUM..” dedi. Ben sadece kafamı öne eğip “EVET!!” diyebildim. Neden bilmiyorum ama söyleyemiyordum. Onu deliler gibi sevdiğimi uğruna canımı verebileceğimi bağıra bağıra söylemek istiyordum, ama yapamıyordum. Bütün bir yıl boyunca hep beraber dolaştık. Hafta sonlarını ve teneffüsleri iple çekiyordum. Onu daha fazla görebilmek amacıyla.

Yıl sonu yaklaşıyordu. Okulun kapanmasına yaklaştıkça daha bir hüzünleniyordu. Bir gün “NEDEN SON GÜNLERDE HÜZÜNLENİYORSUN?” diye sordum. “BİLİYORSUN!! TATİLLERDE HEP MEMLEKETE GİDİYORUZ. SENDEN AYRILMAK BENİ MAHVEDİYOR. ONUN İÇİN ÜZÜLÜYORUM.” dedi. Biliyordum. Her yaz memlekete giderlerdi. Ve bu beni daha bir üzerdi. “NE OLUR GİTME!! HİÇ OLMAZSA BU YAZ İSTANBUL DA KAL” dedim ağlayarak. “AĞLAMA!!! SEN AĞLADIKÇA BEN DAYANAMIYORUM. ÇOK ÜZÜLÜYORUM.” diyordu. “BENİM İÇİNDE ÇOK ZOR GEÇECEK. SENSİZ 2 KOCA AY” dedi. Ve sonunda okullar kapandı. Giderken onu son bir kez daha görmek için evlerine gittim. Kapıda babasının arabası vardı. Evet gidiyorlardı. Az sonra hepsi birden kapıdan çıktılar. Annesi, babası, abisi ve en sonunda ARZU.. herkes arabaya bindi. Arzu tam binerken kendimi gösterdim. Ağlayarak ona baktım sanki o da ağlıyordu. “NE OLUR BENİ BIRAKMA!! GİTMEME İZİN VERME” der gibiydi. Araba çalıştı. Sanki, deliler gibi sevdiğim kızı elimden zorla alıyorlar, ***ürüyorlar gibiydi. Gitmişti. 2 ay boyunca onu göremeyecek, onunla olamayacaktım. Her gece dualar ediyordum. sokaklarda boş boş dolaşıyordum. Onu düşünüyordum. “KEŞKE YANIMDA OLSA” diyordum.

Birgün telefon çaldı. Arayan ARZU’ ydu. Hatrımı sormak için aramış. “YAKINDA GELECEĞİM.!!! SENİ ÇOK ÖZLEDİM.” dedi. “BENDE!!” diye cevap verdim. “BENİ DÜŞÜNÜYORMUSUN?” diye sordu. “HER GÜN HER SAAT “ dedim. “DİNLE O ZAMAN” dedi. “BENİ YANINDA İSTİYORSAN, GECELERİ AY’ A BAK BENİ DÜŞÜN.... EĞER KALBİNDE BİR SICAKLIK HİSSEDERSEN, ANLAKİ BENDE SENİ,,, AY’ A BAKIP DÜŞÜNÜYORUMDUR…” dedi. Ben ağlamaya başladım. Beni, benden fazla seven biri vardı diye geçirdim içimden. “TAMAM!! CANIM” dedim. Sonra telefonu kapattı. O akşam onun dediğini yaptım. Aya baktım onu düşündüm 10-15 dakika sonra bir kalbimde sıcaklık hissettim. “ALLAHIM!! SEN NE BÜYÜKSÜN!” dedim içimden. Gerçektende kalbimde onu hissettim. Ne olur çabuk gel dedim aya bakarak.

Aradan bir ay geçti. Tekrar telefon çaldı. Arayan gene ARZU’ydu. “İSTANBULA GELDİM. TEYZEMLERDEYİM. BİR SAAT SONRA OKULUN ÖNÜNDE BULUŞALIM CANIM “ dedi. “TAMAM” dedim. En güzel kıyafetlerimi giydim. Eee kolaymı? Sevdiğim kız uzaktan geliyor. O kadar çok heyecanlıydım ki. Hemen okulun önüne gittim. Daha 20 dakika vardı. Onu beklerken her dakika bir ömür gibi geliyordu bana. En sonunda görmüştüm onu. 2 aydır göremediğim sadece kalbimde hissettiğim kız, bana doğru geliyordu. Bende ona doğru koşmaya başladım. Yan yana geldiğimizde “HOŞGELDİN “ dedim. Ağlamaya başladım. Ve sonra öyle bir sarıldım ki, bütün özlemimi sanki ondan çıkarıyordum. “SENİ ÇOK ÖZLEDİM CANIM!!” diyordum. “BENDE!!!” dedi. Hep o bana BENDE! derdi. Sonra “GEL!!! SENİ TEYZEMLE TANIŞTIRACAĞIM” dedi. Teyzesinin evine doğru yola koyulduk. Eve vardığımızda teyzesini gördüm. Koltuğa oturdum. Arzu’ da yanıma oturdu. Teyzesi “BU O ÇOCUK MU?” diye sordu. Arzu’ da utanarak “EVET!!” dedi. Teyzesi “BAHSETTİĞİN KADAR VARMIŞ KIZ “ dedi. Bir ara gülüştüler. Ben hiçbirşey anlamamıştım bu konuşmadan Ama onların gülmesi benimde hoşuma gitmişti. Bütün gün teyzesinde oturduk. Muhabbet ettik. Teyzesi beni sevmişti. Ayrılırken kapının önünde ben ayakkabılarımı giyerken teyzesi ve ARZU beni izliyordu. Ben hoşçakalın diyecekken teyzesi “BEN SİZİ YANLIZ BIRAKAYIM ?” dedi gülerekten. Sanki aklımı okumuştu. “TEYZEN ÇOK İYİ BİRİ….
NE OLUR KENDİNE DİKKAT ET.!!!!!!!” dedim ve ona doya doya sarıldım. O da “GÜLE GÜLE” dedi. Onu çok seviyordum. Oda bunu biliyordu. Ama bunu bir türlü söyleyemiyordum. Okullar açılana kadar hergün onunla beraberdim. O yanımdayken zaman hiç geçmesin, o anlar hiç bitmesin istiyordum.

Okullar açıldığında gene beraberdik. Sınıflarımız gene yanyanaydı. Her teneffüs onu görmek için yanına giderdim. Her yanına gidişimde, ayrı bir heyecan vardı yüreğimde. Kalbim onun yanındayken deli gibi atardı. Eğer ben onu üzmüşsem, yanlız kaldığımız bir anda bana masum masum bakar, ben ne olduğunu anlar nedenini bile sormadan “ÖZÜR DİLERİM! “ derdim.. Bütün yıl boyunca hep böyle geçti. Derslerim zayıfmış artık hiç umrumda bile değildi. Onunla beraberken dünyayı tanımıyordum. Yıl sonunda onun doğum günü vardı. Ona söz vermiştim. Okulların kapandığı hafta onu bir yere ***ürecektim ve doğum gününü orda beraber kutlayacaktık. Hafta sonu Arzu’yla beraber yola koyulduk. Akşam saat 10’da teyzesinden zor izin almıştım. Doya doya 2 saatim vardı. Onunla sahile gittik. Bir demet kırmızı gül almıştım. O gün hava biraz bozuktu. Çiçeği Arzu ‘ya verdim. Biraz yürüdükten sonra bir bankta yanyana oturduk. Bana “KIRMIZI GÜLÜN NE ANLAMA GELDİĞİNİ BİLİYORMUSUN?” diye sordu. Başımı evet anlamında salladım. “SÖYLE O ZAMAN“ dedi. Gözlerine baktım, sanki o iki kelimeyi ona söylemem için bana yalvarıyordu. “AYAĞA KALK” dedim. Onu karşıma aldım ve bütün cesaretimi toplamaya çalışıyordum. Gözlerimi kapadım. “HADİ SÖYLE” diyordu. Söylemiyor adeta yalvarıyordu. “ARZU” dedim. “EVET !!! DEVAM ET !” dedi. “BEN SE………” dedim ve burnuma bir yağmur damlası geldi. Sonra bir tane daha, bir tane daha. Ve yağmur başlamıştı. O an onun gözlerine baktığımda sanki “NE OLUR DURMA!!!! SÖYLE !” diyordu. Ama benim bütün cesaretim kırılmıştı. O yağmur beni mahvetmişti. Yağmur o anki bütün büyüyü bozmuştu. Sonra o bana ben ona bakarak gülmeye başladık. Yağmur deli gibi yağıyordu. Birden onun gözlerine baktım. Gülmeyi bırakmış sadece bakışıyorduk. “NEREYE GİDERSEN GİT YANINDA OLACAĞIM!!!!!!!!!
O İKİ KELİMEYİ SÖYLEYEMESENDE!!!!” dedi. Gözlerimin taa içine bakarak. Ondan sonra bir sarıldı ki……. O an hiç bitmesin istedim. Islanmaya başlamıştık. Seni evine ***üreyim dedim. Eve kadar yürüdük. Hiç durmadan çiçeklere bakıyordu. “BENİM GÜZELLERİM!!” diyordu. Eve geldik. İyi geceler dedim. Ve ona sarıldım. Onu eve bıraktıktan sonra sokaklarda, o yağmurlu caddelerde dolaşmaya başladım. O kadar mutluydum ki. Her ne kadar söyleyemesemde, bir sevdiğim vardı. Hemde benim onu sevdiğim kadar. Ve o kötü an gene gelmişti. Her yaz olduğu gibi gene memlekete gidiyorlardı. Onu uğurlamaya gidecektim. Ama o izin vermedi. “SENİN AĞLAMANA DAYANAMIYORUM.. SENİ ÜZMEK İSTEMİYORUM.” dedi. Onun yanında ağlamamı hiç istemezdi. Ve gitti. Ben gene o boş sokaklarda deli gibi onu düşünüyordum. Her gün aya bakıyordum. Onu düşünüyordum.

Ama bu sefer tatil sanki daha bi erken bitmişti. Gene okul açılmıştı. Onu gene görmüştüm. Okulun koridorunda yürürken bana öyle bir bakıyordu ki…… anlatamam. Yanıma geldiğinde “HOŞGELDİN…. CANIM!!” dedim. “HOŞBULDUK!!” dedi. Bütün bir yılı onunla beraber geçirdim. Okulun kapanmasına 2-3 ay kala “ÜNİVERSİTE SINAVINA GİRECEKMİSİN?” diye sordum. Evet dedi. “PEKİ İSTANBUL İÇİNİ KAZANABİLİRMİSİN?” dedim. “BİLMİYORUM….. AMA SANMAM… İSTANBUL İÇİ ÇOK PUAN….. O KADAR PUANI ALAMAM” dedi. Bende “ O ZAMAN SENDE, AÇIKÖĞRETİMİ YAZ” dedim. olur dedi. “AMA SENDE BİR YERE GİTME OLURMU. SENSİZ BEN BURALARDA NE YAPARIM” dedi. “SENİ HİÇBİR ZAMAN BIRAKMAYACAĞIM..” dedim. Okul kapanmıştı. Sınav günü gelmişti. onu aradım. “İNŞAllah KALBİNDEKİ YERİ KAZANIRSIN” dedim . “KAZANDIM BİLE……. ÇÜNKÜ KALBİMDE SEN VARSIN!!! “ dedi.. Ben o an müthiş derecede sevinmiştim. Sonra sınava girdim. Sınavda dualar ediyordum. Arzu yanımda olsun diye. Ama onun benim yanımda olması için benimde istanbul içinde bir yere puan tutturmam lazımdı. Ve bunları düşünerek sınavdan çıkmıştım. Sınavdan sonra hemen arzuyu aradım. Nasıl geçti diye sordum. “ÇOK İYİ…. SENİNKİ NASILDI” diye sordu. Benimkide iyiydi dedi. O sene tatile gitmemişti. Bütün yaz beraberdik Sınav sonuçları açıklanınca kendi kazandığım yere baktığımda şok olmuştum. Boğaziçi gibi bir yeri tutturmuştum. Bu mutlu haberi hemen arzuya ilettim. O da çok sevindi. Sen nereyi kazandın diye sordum. “İLK TERCİHİM AÇIKÖĞRETİMDİ…. ORAYI KAZANDIM..” deyince dünyalar benim olmuştu. Bir ara ailesinin yanına gitti. Bir hafta kadar sonra geri geldi. Onlarıda çok özledim. Onun için gittim dedi. En sonunda ben üniversiteye yazıldım. İlk gün beraber gittik. Kantindeki manzara çok güzeldi. Köprünün bir kısmı gözüküyordu. Deniz ayaklarının altındaydı. Kantinde çevreme baktım. Her kesimden insan vardı. “NE KADAR ÖZGÜR BİR YER DEĞİL Mİ?” diye sordum. Gözlerimin içine öyle bir baktıki “NE OLDU? NİYE ÖYLE BAKIYORSUN” dedim. “BEN SANA BİR İSİM TAKMIŞTIM… DEMİN ONU SÖYLEDİN?” dedi. “NEYMİŞ O İSİM” diye sordum. “BAŞBAŞA KALDIĞIMIZ BİR ZAMAN SÖYLERİM.” dedi. “PEKİ “ dedim.

Yarıyıl tatili yaklaşırken arkadaşlarımla kantinde konuşurken biri “YAA… HARÇLARADA BAYA ZAM YAPTILAR BEE” dedi. Ben şaşırmıştım. Daha bir açıklayıcı olmasını istedim. Çok para istiyorlarmış. Zaten benim babam harcın bir kısmını zar zor vermişti. Bu kadar parayı kesinlikle bulamazdı. Hemen rehber öğretmenin yanına gittim. Herşeyi anlattım hocaya. Hoca “DERSLERİN NASIL DİYE SORDU…” diye sordu. “PEK İYİ DEĞİL” dedim. Biraz daha konuştuktan sonra benim babamın bu parayı bulamayacağını söyleyerek birazda kızarak kaydımı sildirdim. Üniversite hayatım tamamen bitmişti. Canım çok sıkılıyordu. Ama ARZU hep yanımda oldu. Bu durumu hemen atlattım. Bir ay sonra arzu telefon etti. Ağlayarak “NE OLUR YANIMA GEL!!” dedi. Ben şok olmuştum. Telefonu kapattığım gibi teyzesinin evine gittim. Kapıyı çalar çalmaz açtı. Beni karşısında görünce daha çok ağlamaya başladı. Onu salona kadar ***ürdüm. “NE OLDU KIZIM.. ANLATSANA” dedim. “BİLİYORSUN.. BABAMI İŞTEN KOVMUŞLARDI.... KAÇ AYDIR İŞ ARIYOR.. EN SONUNDA BURDA YAPAMIYACAĞIMIZI, İZMİRDEKİ AKRABALARDAN BİRİNİN İŞ TEKLİFİ YAPTIĞINI SÖYLEDİ… BABA GİTMEYELİM DEDİM AMA O BENİ DİNLEMEDİ. 2 GÜN SONRA İZMİRE TAŞINIYORUZ..” dedikten sonra hüngür hüngür ağlayarak boynuma sarıldı. Ben bu sözleri duyunca şok oldum. Dayanamayıp bende ağladım. “SEN AĞLAMA.. BEN SENİN AĞLAMANA DAYANAMIYORUM. “ dedi. Salonun ortasında konuşmadan öylece duvarlara bakıyordum. “PEKİ NE YAPACAĞIZ” dedim. “BİLMİYORUM. “ dedi. Ben felaket derecede üzülmüştüm. Sevdiğim kız bu sefer gerçekten gidiyordu. Hemde dönmemecesine. Bir ara o bana baktı ve gülmeye başladı. “NEDEN GÜLÜYORSUN” dedim. “SEN BENİM EN ÇOK NEYİMİ SEVİYORDUN” diye cevap verdi. Sonra bende gülmeye başladım. “SENİ AĞLARKEN GÖRMEK BENİ KAHREDİYOR.. LÜTFEN AĞLAMA” dedi. Sonra bende ne demek istediğini anladım. Gözlerine baktım ağlamamak için kendini zor tutuyordu. O bana ben ona bakıyorduk. İkimizde biliyorduk 2 gün sonra ayrılacağız. Sonra birden “HANİ SEN ÜNİVERTEDEKİ İLK GÜNÜMDE BANA BİRŞEY SÖYLEMİŞTİN HATIRLADINMI” diye sordum. “HİÇ UNUTMADIM Kİ “ dedi. “NEYDİ BANA TAKTIĞIN O İSİM “ dedim. Elini kalbime koydu ve gözlerimin içine bakarak “ÖZGÜR ADAM” dedi. Ben donmuştum. Ama kalbimde öyle bir sıcaklık hissettim ki anlatamam. “NEDEN…….. “ diyecektimki elini ağzıma ***ürüp susmamı söyledi. “SEN SOKAKLARDA BENİ DÜŞÜNÜRKEN BEN SENİ RÜYALARIMDA GÖRÜYORDUM. SOKAKLARDA DOLAŞIP BENİ DÜŞÜNÜYORDUN. BUNU SADECE ÖZGÜR BİR ADAM YAPAR.” dedi. O an içimden “İŞTE GERÇEK SEVGİ BU OLMALI “ dedim. O gün onlarda kaldım sabahleyin kalktığımızda telefon çaldı. Arayan babasıydı. Hemen eve gelmesini istedi. Onu istemiyerek de olsa evine ***ürdüm. Ona sordum “NEREDEN SAAT KAÇTA GİDİYORSUNUZ.” Cevap vermedi. “SENİN AĞLAMANA DAYANAMIYORUM. “ dedi. “AKŞAMA SON KEZ BULUŞALIM”dedim. Kafasını evet anlamında salladı.

Onu bıraktıktan 1-2 saat sonra yağmur yağmaya başladı. Akşam olunca evinin önünde onu beklemeye başladım. Onu çağırdım. Aşağıya geldi. “BİRAZ YÜRÜYELİM” dedim. “AMA BU YAĞMURDA…. YA HASTA OLURSAN BEN NE YAPARIM” dedi. “SANA BİRŞEY SÖYLEYECEĞİM.” dedim. Gözlerinin taa içine bakarak. Gözlerinin içi parlamıştı bir anda “HADİ YÜRÜYELİM !!! “ dedi. Yağmur altında koca sokakta yürümeye başladık. Bir kaç adımdan sonra bana döndü. “NE OLUR SÖYLE!! ARTIK O İKİ KELİMEYİ DUYMAK İSTİYORUM!!!” dedi. Anlamıştı sanırım. Bu sefer söyleyecektim. Gözlerimi kapattım. “SÖYLE!! NE OLUR SÖYLE!!” diyordu. “SENİ S……” dedim ve ARZU diye kalın birsesle irkildim. Camdan babası çağırıyordu. Arzuda bana usul usul bakarak evine gitti. O koca caddede sadece o ve ben vardık. O bana bakarak eve giderken, ben ona elimi uzatmış “NE OLUR GİTME…. BENİ BIRAKMA!!!!!” diyordum. Apartmana girerken bana son bir kez baktı ve güldü. Ben kaderime isyan ediyordum. Sevdiğim kıza bir kez olsun onu deliler gibi sevdiğimi söyleyemedim diye. Sevdiğim kızı elimden alıyorlar diye. Kalbim çok acıyordu. Onsuz ne yapacağımı düşünüyordum. Ertesi gün erkenden kalktım. Evlerinin önüne gittim. Ama camlarında perde yoktu. Apartmana koşarak girdim. Kapı açıktı eve girdim hiçbir eşya yoktu. Bütün odalar bomboştu. “SİZ KİMSİNİZ” diye bir sesle irkildim. “BEN ARZUNUN BİR ARKADAŞIYIM. ONU ZİYARETE GELDİM “ dedim. “ONLAR TAŞINDILAR.. BİR DAHA İSTANBULA BELKİDE HİÇ GELMEYECEKLER. BEN ONLARIN KOMŞUSUYUM. SEN GALİBA O ÇOCUKSUN.” dedi yaşlı teyze. “HANGİ ÇOCUK” diye sordum. “BAZEN ARZU’ YU EVDE GÖRÜRDÜM. ÇOK NADİREN… ONU HER GÖRDÜĞÜMDE KENDİ DUVARINA BAKIP DALARDI.. GÖZLERİ DOLARDI.. SANIRIM BİRİNİ DÜŞÜNÜYORDU… DELİKANLI,,,,, BİZDE GENÇ OLDUK.. BİZDE BU DUYGULARI YAŞADIK…. Allah SANA YARDIM ETSİN!!!” dedi ve gitti. Ben hemen onun odasına gittim. Ve duvarına baktım. Baktığım gibi gözlerim doldu. Bir kalp resmi vardı. Çok ufaktı. Ama benim için çok büyüktü. Kalbin içinde birşeyler yazıyordu. Yaklaşıp baktığımda kalbimde bir sıcaklık hissettim. Kalbin içinde “ÖZGÜR ADAM” yazıyordu. Gözlerim dolmuştu. O bana böyle bir isim takmıştı. Demek duvara bakıp beni düşünüyordu. Diye geçirdim içimden. Ne yapacağımı bilmiyordum. Gene sokaklarda boş boş dolaşıyordum. Ama bu seferki bir başkaydı. İçimde kötü bir his vardı. Sanki bir şey olacakmış gibi bir his vardı içimde.

Aradan 4 gün geçti. O GÜN 2 MARTTI. Akşam uyuyamamıştım. Geceleyin hava biraz bozuktu. Gökyüzüne bakıp ayı aradım. Ama bulamadım. Uykuya dalar gibi oldum. Kalbimde çok büyük bir acıyla uyandım. Kalbim çok acıyordu. O an aklıma arzu geldi. Acaba ne oldu diye düşünürken, aklıma gökyüzü geldi. Orda ayı aradım. Bir kaç dakika sonra görmüştüm. Hemde bütün ihtişamıyla duruyordu. Bembeyazdı. Onu düşünürken gene kalbimde bir acı hissettim. Tam o anda ayın yanından bir yıldız kaydı. 10 saniye boyunca o yıldızın kayışını izledim. İzlerkende kalbim acıyordu. Yıldız kaydı. Kalbimin acısıda durdu. “ACABA NE OLDU” dedim içimden. Ertesi günler içimde bir huzursuzluk vardı. Aşağı yukarı 2 hafta olmuştu. ama arzu hala aramamıştı. 9 mart günü telefon çaldı. Arayan fulyaydı. Sesi ağlamaklıydı. “RIDVAN” dedi. “BEN ŞU AN İZMİRDEYİM. ARZU VE BABASI TRAFİK KAZASINDA ÖLDÜ…. MURAT ABİMDE KOMADAN YENİ ÇIKTI… NE OLUR METİN OL” dedi. Ben yıkılmıştım. Telefonu kapattım. Yere diz çöktüm. “ALLAHIM!!!! NEDEN BEN ?” dedim. Kendi kendime bir söz söyledim; “KAYBETMEYE MAHKUM BİR ADAMSIN!!” kısaca KMBA derdim. Dışarı çıktım. Sahil kenarına gittim. Ağlamamak için acayip çaba sarfediyordum. Çünkü o benim ağlamamı istemezdi. Sahile vardım. Kimse yoktu. Deniz acayip dalgalıydı. “HAYIR YA !!! NEDEN BEN YA NEDEN!!!” bağırmaya başladım. En sonunda dayamayıp ağladım. Gözümden bir yaş damladı. Kalbimde bir sıcaklık hissettim. Sanki bana ağlama diyordu. Ama ben kendimi tutamıyordum. Deliler gibi ağlıyordum. Şimdi ne yapacağım diyordum kendi kendime. O akşam deli gibi yağmur yağıyordu. O yağmurlu sokaklarda, o soğuk caddelerde ben tek başıma ağlayarak dolaşıyordum. Ağlamam hiç durmuyordu. Hep onu düşünüyordum. Birkaç gün sonra gene fulya aradı. “NE OLUR AĞLAMA.. BİLİYORSUN!! O SENİN AĞLAMANI HİÇ İSTEMEZDİ.” dedi. “PEKİ “ dedim. Bana telefonda herşeyi anlattı. Kazanın nasıl olduğunu. Kimin hatalı olduğunu. Ondan mezarlığın adresini aldım. Sonra hemen bir işe başladım. Amacım para bulup bir an önce mezarlığa gitmekti. Kafama koymuştum, mezarlığın yanına gittiğimde birşey yapacaktım. HALA DÜŞÜNÜYORUM.....

YAPSAMMI........ YAPMASAMMI.......

NOT: bu hikayenin yazarını görmek isterseniz, pazar günleri akşam saatlerinde BAKIRKÖY sahiline gidin..... orda bir uçtan bir uca dolaşan birini göreceksiniz..
İŞTE O KİŞİ BU HİKAYEYİ YAŞAYAN KİŞİDİR.......
_________________
Pırıl pırıl gökkuşağını görmek için önce yağmuru yaşamak gerekir..


asla_asla_deme 11 Nisan 2006 03:52

Öyle birini bulun ki;
 
Öyle birini bulun ki;
Size içten bir şekilde güzel olduğunuzu söyleyen;

Suratınıza kapadığınızda sizi o geri arasın;

Sizin uykuya dalmanızı seyretmek için uyumayan;

Sizi alnınızdan öpen;

Size en zor anlarınızda; sizi bulutların üstünde çıkarmak isteyen;

Arkadaşlarının önünde elinizi tutan...



Öyle birini bekleyin ki;



Size durmadan size sahip olduğu için kendini şanslı saydığını veya
ne kadar önemsediğini hatırlatan;

Arkadaşlarına dönüp 'aradığım o...' diyen...


NihLe 11 Nisan 2006 11:52

Gül Bahçesi
 
11 ek
Alıntıdaki Ek 6062Alıntıdaki Ek 6063Alıntıdaki Ek 6064
Alıntıdaki Ek 6065Alıntıdaki Ek 6066Alıntıdaki Ek 6067Alıntıdaki Ek 6068Alıntıdaki Ek 6069Alıntıdaki Ek 6070Alıntıdaki Ek 6071


Zamanın birinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış.. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş.. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi nice şovalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş...


Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan genç bir delikanlı da bu kızı istemiş... Ama kız onu da reddetmiş...


Aradan uzun yıllar geçmiş.. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış...Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk cocuğa karışmış... Birgün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş..

Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş... Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş.. Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını pek merak etmiş...

Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş... Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış... Üstelik zengin bile değilmiş.. Çok merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış.. Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş.. Kız da ona arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse cevabı vereceğini bu arada tek şartının bahçede ilerlerken geriye dönmemesi olduğunu söylemiş...

Adam da bunun üzerine yüzlerce güzel gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış... Birden çok güzel sarı bir gül görmüş.. Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pempe bir gül gözüne çarpmış... Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş...

Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki bir gülü koparıp kıza götürmüş... Bahçenin en güzel gülünü getirmesini beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül..

Bunun üzerine adama dönen kız şöyle demiş : "Bak gördün mü? Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razı olmak zorunda kalırsın.. Bu yüzden gençlik elden gitmeden elindekiyle yetinebilmeyi öğrenmek gerekir.."

Alıntıdaki Ek 6072







Mystic@L 11 Nisan 2006 15:05

Yaşanmış Bir Sevda Masalı

“(*)Dünyada iki gül olsun, biri kırmızı biri beyaz, sen beni unutursan kırmızı gül solsun, ben seni unutursam beyaz gül kefenim olsun”.

“Bir söylenceye göre düşman iki ailenin çocukları olan Ali ile Zehra biribirine ölesiye sevdalıymışlar. İki genç daha çocukken ailelerinin düşmanlığına rağmen, gönül verip sevmişler biribirilerini. Aşkları, gökle- yerin aşkı kadar büyük, çiçekle suyun-aşkı gibi temizmiş…

Günler gecelere, geceler günlere akıp giderken, herkes aşkına göre almış hisesini hayatın pınarından.. Yıllar su gibi akıp gitmiş, Ve yöre de herkesin dilinde Zehra kızın güzelliği söylenir, Zehra kızın güzelliği konuşulur olmuş. Taa.. topuğuna kadar inen saçları, simsiyah gözleri, inci dişleri, kıpkızıl dudakları, pembe yanakları ve tanrı heykelleri gibi kusursuz bedeni ile perileri kıskandıracak kadar güzel ve alımlıymış…

Derken Ali ile Zehra büyüyüp evlenme çağına erişmişler ama evlenmelerine her iki tarafta bir türlü razı olmamış. İki düşman aile arasında kavgalar başlamış, günlerce silahlar patlamış…

Zehra ile Ali de çevrelerine aşklarını, biribirine bağlılıklarını kanıtlamak için evlerini terkedip iyi yürekli bir çobanın yardımıyla uzak bir vadideki mağaraya gizlenip yıllarca orada barınmışlar.

Zehranın kardeşleri her yeri aramış taramışlarsa da hiç bir yerde izine rastlamamışlar. Epey bir zaman yabani meyveler, bitkiler, kökler yiyerek ve geceleri çobanın köyden taşıdığı yiyeceklerle yaşamını sürdürmüşler…

Dolunaylı gecelerde iki derin vadi arasındaki mağaranın önünde oturup, alt tarafından çağıl çağıl akan sulara bakarak dağlara, taşlara türküler yakmışlar.

Zehra kızın saçları gece, gözleri yıldız, bakışları gökkuşağını andırırmış. Baktıkça rengarenk bir ahenk sararmış vadinin içini…
Her sabah gün burada aşkla başlayıp, aşkla bitermiş… Kuşların inceden soluyuşu, ağacların nazlı nazlı sallanışı, yaprakların hışırtısı bir başka güzelleştirirmiş çevreyi… Renk renk, desen desen çicekler içinde, pınarların da akışıyla bu renk ve ahenk harmonisi, iki gönül coğrafyasının ve iki yurek ikliminin mutluluğuyla uzayıp gitmiş günler…

Genç adam sevdiği kıza her gün hayran hayran bakarak sazına sarılıp türküler dizermiş ırmaklara… Dağ, taş dillenirmiş sesinde… Sevdiğinin gözleri denizin incileri, dişleri mercan, saçları gecenin karanlığı, gülüşü bahar gülü kadar güzelmiş, güldükçe cangülleri saçılırmış dağa, taşa…

Sonra Zehra kızın kardeşleri iz sürüp yatmışlar pusuya. Herşeyden habersiz dağlara, kayalara saz çalıp sevdiğinin ceylan gözlerine türküler söyleyen Ali tek kurşunla kayadan aşağı yuvarlamışlar.

Ağıt yakıp saçlarını yolan Zehra kız Ali nin acısına dayanamayıp ümitsizliğe kapılarak oda kendini aynı uçurumdan aşağı bırakır.

İkisi yan yana gömülür. Sonraları kızın baş ucuna ak, erkeğin başucunda al bir gül fidanı çıkar ve her bahar yeşerip biri ak biri kırmızı gül açarak biribirine sarılarak tekrar kavuşurlar hiç ayrılmamak üzere....

Yelpınarın suyu gövdelerine değdikçe ağlamışlar, iri iri yaşlar süzülmüş yapraklarından… Beyaz duvağını takıp tomurcuğuna, ağıtlar yakmışlar kayalara dönüp sırtını munzur dağına. Ne zamanki acısı, ne zamanki hasreti işlemiş kayalara bu iki çiçeğin, paramparça olmuş kayalar, her parça kızıl bir ağgül olmuş kanamış. Yıllarca pınarlar kan akmış… Tarifsiz bir acı çökmüş her yana…

İşte o gün bu gündür her bahar biribirine kenetlenen bu iki çiçeğin olduğu yerde ağlama ve inilti sesleri duyulur geceleri… Halk arasında mağaranın önünde gömülü olduğuna inanılan bu iki sevgilinin aslında ölmediklerinin, onların değişik zamanlarda değişik şekillerde göründüğüne dair rivayet edilir.
Halk arasında hala iki sevgilinin, iki çiçeğe dönüşerek yaşadıklarına inanan yörenin gençleri. Bu söylentilerin de etkisiyle olacak ki, her bahar mağarayı ziyaret ederek dilek tutup kısmet ve murat duası ederler.
Rüzgarın sesi bu yörelerde her gece yaşanmış efsaneleri fısıldar. Bazen yaşlı bir ninenin anlattığı masalda dillenir, bazen de bir sazın tellerindeki ezgide...



Misafir 11 Nisan 2006 15:44

MERHABA


Merhaba gülen gözlü arkadaşım!
Dudağındaki tebessümü kaybetmemişsin daha. Ne güzel dünyaya gülen gözlerle bakabilmek ve insanlara tebessümler saçabilmek senin gibi.
Biliyorum, üzülüyorsun donuk gözlerle karşılaşınca... Ne yapalım arkadaşım! Herkes senin gibi olamaz... Aslında bütün insanlar senin gibi olmalı. Bilseler bir tebessümle neler yapabileceklerini. Bir çocuğun gözlerindeki ışıltıyı, bir tebessümle nasıl görebileceklerini, sıkıntılarla dolu bir insana nasıl dünyaları verebileceklerini bilseler... Gülen gözlerin buzları nasıl erittiğini, kalpleri nasıl birleştirdiğini bilseler, eminim onlar da senin gibi olmak isterlerdi Ve sevgi saçıyorsun gülen gözlerinle arkadaşım sıkıntılarla dolu bir insana, nasıl dünyaları verebileceklerini bilseler ve gülen gözlerin buzları nasıl erittiğini, kalpleri nasıl birleştirdiğini bilseler, eminim onlar da senin gibi olmak isterlerdi. Sevgi saçıyorsun gülen gözlerinle arkadaşım. Saf ve hiç beklentisi olmayan bir çocuk gibi...
Hayır arkadaşım! Sevgi,sadece sevgiliye duyulmaz. Sevgi evrenseldir Hiç kimse altın yığınları gibi kasasına kilitleyemez onu, Onun yeri kalplerdedir Onun yeri bir bahçıvanın ellerindedir, sevgi tohumları saçabilmek için... Evet,sevgi her yerdedir Yeter ki sen onu bulmak iste. Sevgiyi bulmak kolay, zor olan onu elinde tutabilmekte.
Unutma arkadaşım! Sevgiyi duyabilmekle de is bitmiyor. Sevgiyi göstermek de gerekiyor. Hayat kısa arkadaşım, bugün olan yarin yok! Sevgiyi göstermek beklemeye gelmez, yarin çok geç olabilir. Elindekini kaybetmeden kıymetini bilmeli. Simdi koş sevdiğinin yanına.. Önce ona gülen gözlerle sımsıcak bir gülümse ve "seni seviyorum" deyiver, içinden gelen en sıcak sesinle Bu senin gibi bütün canlılara karşı sonsuz bir sevgi duyan bir insan için hiç de zor değil.. Bu yalnızca, yüreğinin buz kapladığını zanneden insanlara biraz zor gelecekte. Ama onlar da senin gösterdiğin cesareti gösterdiklerinde, kalplerinde sevgi kıpırtılarını hissettiklerinde ve ağlamayı öğrendiklerinde, inan her şey onlar için ve bütün insanlar için daha güzel olacak.
Hayat çok kısa arkadaşım ve bu dünyadaki hiç bir şey kırılan kalplere değmez


Mystic@L 11 Nisan 2006 20:44

Ölümsüz Aşk


Genç kız yine acılar içinde odasında yatıyordu. Henuz hayatının baharında ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için gazetelere ilan vermiş, para teklif etmişti. Ama onun kalbinin teklemesi değil, kalbinin içindeki sızı ilgilendiriyordu. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden. Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyorduda sevdiği ona birkeresinde:
- Ben zengin değilim belki ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim, demişti.

Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdiki. Kendisini sevmesi yeterdi.O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu birkez daha görebilse, onu birkez daha koklayabilse.Bu düşünceler arasında uykuya daldı.

Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım,kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzellliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan...

Genç kız, bir hafta sonra kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.

Bir gece ansızın uyandı uykusundan kalbi çok hızlı atıyordu. Bu durum sürekli böyle devam etti.Doktora gitti, durumunu anlattı. doktor:
- Bir aya kalmaz geçer, demişti.
Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.

Birgün bahçeye çıktı Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Birden kapı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Yere baktı bir mektup vardı ve onaydı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu onun kokusuydu. Koltuğuna zarzor oturabildi. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :
" Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Hergün sana şiirler yazdım, hergün şiirlerimi okudum ve hergün ağladım. Tam beş yıl boyunca hergün yazdım, okudum, ağladım. Birgün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olurmu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var artık. Ona iyi bak olurmu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..."










Misafir 12 Nisan 2006 11:36

Yürekte gizlenen Aşk

Ayhan, koltuğunun altına aldığı kitaplarla, Lisedeki ilk gününe başladı. Dev yapılı Lise binasının, büyükçe bahçe kapısından adımını içeriye attığı anda, yüreğine bir burukluk çöküverdi. Orta öğrenimini Kırşehir’de tamamlayan Ayhan, memur olan babası ile birlikte Yerköy’e geldi ve Lise tahsiline burada devam etmek zorundaydı. Burukluğu, Lisede hiç kimseyi tanımıyor, okulu fazla bilmiyordu. Merdiven basamaklarını çıktı, avluya ulaştığında herkes kendi havasındaydı. Etrafına bakındı, bir grup bahçenin kenarındaki alanda voleybol oynuyor, kimisi gruplar halinde bahçede olta atıyorlardı. İki bölümden oluşan Lise binasının bir bölümü Ortaokul olarak kullanılıyordu, eski sarı bir bina. Diğer 5 katlı bina Lise binasıydı. Ayhan bir sağa bir sola baktı, sonra Lise binasının giriş kapısının önünde duran boş banka oturup, koltuğunun altından dizlerinin üzerine koyduğu kitaplarını karıştırmaya başladı.
Öylesine dalmıştı ki, önünden gelip geçenleri görmüyor, yanına yaklaşanları fark etmiyordu. Yanına birisinin oturduğunu sezinledi, kafasını kaldırıp bakmaya niyetlendiği anda omuzunda bir el sıcaklığı hissetti, kafasını kaldırdığını da ‘Merhaba’ diyen güzel, aynı zamanda da tanıdık bir yüz ile karşılaştı.
Ayhan, karşısında Hülya’yı görünce hem şaşırdı, hem sevindi, ilk soruyu hemen yöneltti:
-Merhaba, ne yapıyorsun burada?
-Burada okuyacağım, sen ne yapıyorsun
-Bende burada okuyacağım
-Çok sevindim, ben de hiç arkadaşım olmayacak diye korkuyordum
-Benim korkumda aynıydı
Hülya, Ayhan’ın öğretmeninin kızıydı. Aynı mahallede oturuyorlardı. Altı ay kadar önce sömestre tatiline girildiğinde öğretmenini tayini çıkmış, Hülya da Kırşehir’den ayrılmıştı. Ayhan, ‘öğretmenim nasıl?’ diye sordu, Hülya ‘İyi’ diye karşılık verdi ve konuşmaya yeniden başladılar.
-Öğretmenim de burada mı?
-Yok o Çiçekdağı ortaokulunda
-Sen neden orada devam etmedin?
-Bilmiyorum, annem öyle istedi. Evimiz burada, annem hergün okula gidip geliyor.
-Baban nasıl?
-......
-Babana bir şey mi oldu yoksa?
-Yok olmadı. Sadece annemden ayrıldı. Zaten Kırşehir’den ayrılmamızın nedeni de annem ile babamın ayrılmasından dolayı
-Üzüldüm, babanla görüşüyor musunuz?
-Yok görüşmüyoruz, o Kırşehir’de kaldı, biz buraya yerleştik
Konuşmaları devam ederken, zil çaldı. Birlikte banktan kalktılar, okulun bahçesinde toplanıp, sınıflara dağıldılar. Hülya ile Ayhan aynı sınıfa düşmüşlerdi.
Aradan iki yıl geçti, Ayhan ile Hülya birbirlerinden hiç ayrılmadılar. Her ikisi de lise son sınıfa kadar gelmişlerdi. Ayhan ile Hülya birbirlerini hergün görüyorlar, birbirlerinin evlerine gidip, geliyorlardı. Her şeyi paylaşıyor, birbirlerine hiç yalan söylemiyorlardı.
Okulun artık son günleri gelmişti. Sınıf arkadaşlarıyla birlikte pikniğe gittiler. Ayhan ile Hülya, arkadaşlarından ayrılıp, piknik alanındaki çam ağaçlarının birisinin altına gidip, ileriye dönük planlar yapmaya başladılar.
Ayhan söze başladı:
-Üniversite formunu doldurdun mu?
-Evet doldurdum, ya sen?
-Bende odldurdum
-Sınava nerede gireceksin?
-Ankara ve Yozgat’ı yazdım, ya sen?
-Ben de
-Çok iyi desene ikimizde aynı yerde sınava gireceğiz
-Evet aynı yerde sınava gireceğiz
-Peki kazanırsan hangi okula gitmeyi düşünüyorsun?
-Edebiyat fakültesi veya hukuk düşünüyorum
-Bende
-Peki hangi okulu tercih edeceksin?
-Erzurum veya Antalya, ya sen?
-Ben de
-O zaman sınavda biraraya gelelim, ikimiz de aynı formları dolduralım
-Tamam
Ayhan ile Hülya, çok iyi arkadaşlardı. Birbirlerine saygı duyuyor, bir an bile birbirlerini görmeseler gözlerine uyku girmiyordu. Ayhan, Babasının rahatsızlığı nedeniyle birlikte Ankara’ya gitti. Sabaha karşı komşularının taksisi ile gitmiş, akşam saatlerinde de tekrar geri dönmüşlerdi. Ayhan, bir taraftan babasının rahatsızlığına üzülüyor, diğer taraftan da Hülya’yı merak ediyordu. Hemen Hülya’nın evine koştu, evin önüne geldiğinde cama doğru baktı, Hülya ile göz göze geldi. Yan pencerenin açıldığını bile görmediler. Ayhan, açılan pencereden yükselen sesle irkildi, döndü, pencerede öğretmenini gördü. Öğretmeni ‘Gelsene Ayhan, niye orada dikiliyorsun, aç kızım kapıyı’ diyerek, Ayhan’ı içeriye davet etti. Ayhan henüz öğretmenine cevap vermemişti ki Hülya’yı kapının önünde buldu. İçeriye girdiler, gecenin geç vaktine kadar sohbet ettiler. Hülya’nın annesi çok anlayışlı bir kadındı. Biri öğrencisi, diğeri kızı. Aralarındaki duygusal yaklaşımı çok iyi anlıyor, iyi anlaşmalarından ötürü de seviniyordu.
Fatma öğretmen, için iyi bir fırsattı bu, her ikisi de belirli bir yaşa gelmiş, nasihat etme zamanı gelmişti. Öyle de yaptı. Çocukları karşısına aldı, ‘Bakın çocuklar’ diye söze başladı.
-Sizler gençsiniz, önünüzde uzun bir zaman dilimi var. Gençliğinizin kıymetini bilin. Birbirinizi yeterince tanımaya çalışın. Evlilik falan düşünmeyin.
Fatma öğretmenin sözünü, Ayhan ve Hülya aynı anda bozdu:
-Ama biz sevgili değiliz, sadece arkadaşız!
-Biliyorum arkadaşsınız, ama sözümü kesmeden dinleyin
Ayhan, ‘Ama biz’ diyerek tekrar atıldı, Hülya arkasından:
-Sen bizi yanlış anlıyorsun!
-Hayır yanlış anlamıyorum. Sonra siz benim ne anladığımı düşünüyorsunuz ki?
Ayhan Hülya ile göz göze geldi, her ikisi de sustu. Fatma öğretmen uzun uzun anlattı. Her iki gençte uzun uzun ses çıkartmadan dinledi. Ayhan saatine baktı, ‘’Ooo çok geç olmuş, eve gitmem gerekir’’ deyip, kalktı. Hülya ile annesi Ayhan’ı uğurladı.
Annesi kapının önünden ayrıldı, Hülya, Ayhan karanlığa karışıncaya kadar arkasından baktı, sonra kapıyı kapatıp, odasına çekildi. Yatağına uzatıp, düşünmeye başladı. Annesinin söylediklerinden hareketle ‘’Ayhan benim için ne anlam ifade ediyor?’’ diye kendi kendisine sormaya başladı.
Bu sırada Ayhan da, öğretmeninin söylediklerini düşünerek, aynı soruyu ‘’Hülya benim için ne ifade ediyor?’’ sorusunu kendisine yöneltti. Ayhan, evlerine geldi, kapıyı kendi anahtarıyla açıp, odasına geçti, üzerine çıkartmadan yatağa uzandı.
Ayhan ve Hülya sabaha kadar uyuyamadı, kendilerini sorgulayıp durdular. Sabah ezanı okunuyordu ki, Ayhan da Hülya da bir sonuca varıp, ‘’Biz birbirini çok iyi anlayıp, seven iki arkadaşız’’ deyip, derin bir uykuya daldılar.
Öğle saatlerinde uykudan uyanan Ayhan ve Hülya, gecenin vermiş olduğu zihinsel yorgunluğu bedenlerinde de hissederek, yataklarından kalktılar. Her ikisi de aynı saatlerde, ayrı mekanlarda aynı şeyleri düşünerek, yorgunluklarını atıp, rahatlayabilme adına duş almaya karar verdiler.
Ayhan, duşa girdiğinde aklından bir türlü çıkartamadığı Hülya’yı hayal etmeye başladı. Ama Hülya’yı bir türlü gözlerinin önüne getiremedi. Hülya’ya karşı herhangi bir istek duyup, duymadığını kontrol etmeye çalıştı, nafile. Aynı şeyleri Hülya da düşündü, Ayhan’a karşı bir şey hissetmediği kanaatine vardı.
Ayak üstü bir şeyler atıştırıp, sokağa fırladı Ayhan, aynı anda Hülya da sokağa çıktı. İlçe parkına doğru yöneldiler, parkın kapısında karşılaştıkları ana kadar düşünceli ve yorgun görüntülerinin yerini birden gülümseme aldı. Selamlaşıp, birlikte parka girdiler, bir masaya oturup, uzun süre birbirlerine hiç konuşmadan baktılar. Sessizliği bozan Hülya oldu.
-Ayhan! Benim hakkımda ne düşünüyorsun?
-Sen ne düşünüyorsan ben de onu düşünüyorum
-Benim ne düşündüğümü ne biliyorsun ki?
-Biliyorum, çünkü sende benden farksızsın?
-....
-Yalan mı?
-Evet doğru, farksızım
-Sabaha kadar annenin anlattıklarını düşündüm
-Bende düşündüm ama sonuç çıkartamadım
-Bende çıkartamadım
-Ne olacak peki?
-Bilemiyorum, sence ne olacak?
-Ben de bilmiyorum
Bir an durakladılar, düşünmeye başladılar. Son yine sessizliği bozan taraf Hülya oldu.
-Ayhan! Bana karşı neler hissediyorsun?
-Yine başladın
-Başlamadım, gerçekten bana karşı neler hissediyorsun?
-Bilmiyorum, düşünüyorum hissettiklerime anlam veremiyorum. Seni görmeden yapamıyorum. Seninle olduğum her an beni mutlu ediyor, rahatlatıyor. Sürekli seni düşünüyorum. Senin başarılı olmanı istiyorum. Sana destek olmak istiyorum. Çok şey istiyorum, senin adına. Ama seninle farklı bir ilişki içerisinde olmayı düşündüğüm zaman olmuyor. Seni hayal edemiyorum. Seni öpmek istiyorum ama yapamıyorum. Seninle birlikte olmak, sevişmek istiyorum ama yapamıyorum. Sanki seni lekeleyecekmişim gibi geliyor. Çon anlamsız duygu ve düşüncelerim var. Bilemiyorum işte.
-......
-Sustun?
-Susmadım düşünüyorum
-Neyi düşünüyorsun?
-Söylediklerini
-Yanlış anlama
-Yanlış anlamadım, çünkü aynı şeyleri bende düşünüyorum, istiyorum, sonuç alamıyorum
-Anladım. Peki her şeyi zamana bırakalım
-Bence de. En iyisi her şeyi zamana bırakalım
Ayhan ve Hülya, birlikte parktan kalkıp, evlerinin yolunu tuttular. Her ikisinin içerisinde de anlam veremedikleri farklı duygular vardı. Duygularına bir anlam veremeseler de, birbirleri hakkında ne düşündüklerini bilmenin huzuruyla evlerinin kapısının önüne geldiler, bir an duraklayıp arkalarına bir süre baktıktan sonra, kapıyı açıp evlerine girdiler.


Mystic@L 12 Nisan 2006 15:38

Bir AŞK Masalı

Binlerce renk renk çiçeğin açtığı, bitkilerin bittiği, sürü sürü kuşların geçtiği, pırıl pırıl suların aktığı, çeşit çeşit hayvanların barındığı bir dağın yamacında güzeller güzeli Dilara adında bir kız yaşarmış. Her sabah kalkar huzur ve esenlik içinde türküler, şarkılar söylermiş… Kiraz dudaklarından tane tane mutluluk dökülürmüş yamaçlara…

Dilara her sabah uyandığında dağlara bakıp yüreğini bin çeşit renkle nakış nakış işler, güneşin rengiyle sevgisini, umudun mavisiyle umudunu süsler, çağlayan sulara, esen rüzgarlara bakıp bakıp sevinç pırıltılarını serpermiş gözlerinden…

Henüz bakir doğası insanlar tarafından kirletilmemiş, bozulmamış; yalanın, dolanın, kokuşmuşluğun hiç uğramadığı bir yermiş burası... Dilara’nın sevgisi yeryüzündeki çiçeklerin renkleri gibiymiş… Baharın sevgilisi, nisanın ilk aşkı, masumluğun sultanı, suların saflığıymış Dilara’nın güzelliği…

Nisanın ilk gözağrısıymış Dilara… Baharın ilk öpücükleri değdimi narin kirpiklerine, uyanıverirmiş tüm çim – çiçek, börtü - böcek..

Hoyrat rüzgarlar inzivaya çekildiğinde, bahar rengi ılık ılık meltemler sararmış ince belini Dilara’nın, incecikmiş yüreği de tıpkı beli gibi… İpekten teni varmış, gün ışıdımı pırıltılar dans edermiş saçlarında, pırıl pırıl suların üzerine vuran güneş ışıkları gibi…

Dilara her sabah erkenden kalkar çiçeklerle koklaşır, laleleri okşar, kuşlarla, kelebeklerle konuşur, dağ tepe demeden güneşe gülümseyerek mutlu bir şekilde kuzularının peşinde dolaşır dururmuş... Her seher bereket tohumları ekilirmiş dağların doruklarına, umut umut yeşerip halaya dururmuş çiçekler her bahar Dilara’nın güzelliğinde...

Bir gün hiç beklemediği bir anda karşısına genç bir adam çıkıvermiş, şiirler okumuş ay ışığında, şarkılar söylemiş, masallar anlatmış Dilara’ya. Sık sık buluşmuşlar... Sevdalanmış sonra Dilara, bırakmış kendini kollarına genç adamın hiç bir kötülük düşünmeden, başlamış rüyalarda, masallarda yaşamaya...

Çiçekleri, kuşları, kelebekleri bırakıp gece gündüz genç adamın hayaliyle yaşamaya başlamış... Sevdası yeryüzüyle, gökyüzünün sevdası kadar büyük; suyla, çiçeğin aşkı kadar da masum ve temizmiş... Sonra sevdasını açmış büyüklerine Dilara, hoş karşılamışlar kızlarının sevdasını, evlenmelerine izin vermişler... Davul zurna eşliğinde üç gün üç gece düğün olmuş, halaylar çekilmiş, inlemiş dağ taş...

Bir seher vakti uyandığında canından bir parça eksilmiş gibi irkilmiş Dilara. o canı gibi sevip bağlandığı adam buralardan sıkıldığını, kendisini unutmasını isteyip bir kağıt parçası bırakarak çıkıp gitmiş... Oysa aynı adam her sabah uyanır uyanmaz “sen dünyanın en güzel varlığısın, seni ölümüne seviyorum”diye övgüler dizermiş Dilara’nın gözlerinin içine bakarak... O zaman bütün yeryüzü, gökyüzü Dilara’nın olurmuş...

Çünkü dünyada ki; tek güzel Dilara değilmiş, her yerde kandırılacak dünya güzeli yüzlerce Dilara bulunurmuş yüzsüzler, yalancılar, sahtekarlar için...

O gün ilk kez ağlamış Dilara, mavi mavi pınarlar akmış gözlerinden. Ceylan gözleri o gün ilk kez üzgün bakmış dağlara... Aylarca belki döner umuduyla uçan kuştan, esen yelden haber beklemiş, dalgın dalgın bakmış sulara... Ama ne gelen olmuş ne de giden...

Huzuru ile beraber mutluluğu, sevinci de parçalanmış. Daraldıkça çıkıp bir dağ başına yankılı kayalara haykırmış içindeki ateşi... Bazen sessizce solumuş bir hazan yaprağı gibi, içi kanamış her baktığında dağların doruklarına... Gözpınarlarından akan damlalar bir nehir gibi süzülerek Munzur suyunun esrarengizliğine karışmış.... Kanadı kırılmış yavru bir kuş gibi uçmak istemiş masmavi gökyüzüne ama uçamamış...

Uçuşan düşlerini önüne katıp götürmüş yüreğindeki fırtına, geride bir kırık ömür, yorgun gecelere asılı birkaç tebessüm kalmış yalnızca.

Bir hazan çiçeği gibi solmuş günden güne Dilara. Derin okyanuslar dökülmüş yapraklarından her ağladığında.. Sevdanın kor yangını düşmüş yüreğine bir kez…

Bir zamanlar tan kızıllığı yamaçlara vurduğunda rüzgarın şarkısını söylermiş, dağlar, pınarlar, kayalar Dilara’nın yüreğinde. Bir dağ çiçeği gibi yaprağına sığınırmış üşümemek için Dilara... Ama artık suskunmuş dağlar…

Yağmurun gözyaşlarına karıştığı bir gece dönmüş yüzünü ve bırakmış kendini kayalardan aşağı ölmek istemiş Dilara...

Yalancıların, sahtekarların, acıların var olduğu bir dünyada yaşamak istememiş...

Bütün çiçekler kendi dillerince konuşmuş, üzüntülerini haykırmış dağlara… Ağlamış rüzgarlar; Bir tek laleler boyun büküp susmuş Munzur’da… Yüreğini açıp ses vermemişler… Suskunluğunda saklamışlar sırlarını, sevgileri söyleyemeyecekleri kadar çok şey anlatmış dağlara… Bu yüzdendir ki; Munzur’da bütün laleler boynu büküktür… Hep narin, ince, suskun ve asil durur…

Sonra zaman geçmiş, gözyaşları betonlaşmış, çiçekler kokusunu yitirmiş, o güzelim dağlar kötülüklere esir düşmüş... Kayalar ağlamaya başlamış her gece... Ay ve yıldızlar doğmamış bir daha o kayaların üstüne, kuşlar uçmamış, her gece rüzgar esmiş çığlık çığlığa. O gün bu gündür ‘Çığlık kayası’ olarak kalmış ismi...

O günden bu güne sevginin, masumluğum,
temizliğin timsali olarak hala onun sevgisi konuşulur oralarda. Kimi kez onu “Çığlık kaya”nın başında sevgilisini seslerken geyiklerin içinde görüldüğünü söylerler, kimileri bir pınarın başında geyiklere su içirirken.

Herkes yok olmuş, yalan olmuş, masal olmuş ama o hep var olmuş, dünya döndükçe de var olacak dağlar kızı Dilara...
İşte böyle olmuş, böyle anlatılmış yıllar yıllı bu dağ masalı...

Bir dağ başıydı sevdası
sevdalanmıştı bir kez Dilara
kardelenler kadar aktı sevdası
kar kadar masum ve temiz
ve de,
sevmişti bir kez delicesine...

Ve sonunda terk edildi
sevgi bilmezlerce
bir sevda sözü geride kaldı
bir de dağ gibi sevdası
bakamadı kimsenin yüzüne Dilara
vefâ sözü, sevdâ sözü yalan oldu
hergün çıkıp yükseklere
gidenin yoluna baktı
belki gelir diye
bir soluk resim elinde
gelenden geçenden
sual etti sevdiğini
sonunda, tükendi umudu
dayayıp rüzgarlara başını
ateşlere bağrını verip
bıraktı kendini kayalardan aşağı...

kara haber çabuk ulaştı obalara
dağlara kor düştü
ölüm vurdu hançerini
kutsal aşkın yüreğine

Sevgisi efsane oldu
sevgisi destan oldu
dolaştı dilden dile

Yıllar yılları kovaladı
mevsimler mevsimleri
herkes unutuldu
bir dilara unutulmadı
bir de sevdası...



Misafir 13 Nisan 2006 12:02

Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış. "Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir" diye başlıyor.

- "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyormuyuz?" diye soruyor...Sonra anlatmaya başlıyor:

- "Sevgi üç türlüdür!.."

Birincinin adı "Eğer" türü sevgi!.. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar..

Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor. Bir şarta bağlı sevgi.. Karşılık bekleyen sevgi.. "Sevenin,istediği birşeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar..

- "Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi, karşılığı bir şey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde de, düşkırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.

Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için, çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle "Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın" diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı" diyor yazar..

- "Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!.." İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında.. "Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome.. İlginç değilmi?..

İkinci türe geçiyoruz: "Çünkü" türü sevgi... Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kişi, birşey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır".

Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.." "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki.." "Seni seviyorum.Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki..

- " Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır.

Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana.. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer.

Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.

"O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, Toyotome.. "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor.

Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var.. Birincisi.. "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu.. Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği.."İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse" korkusu buradan doğar. İkincisi de.. "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.." endişesidir.

Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı.. Aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını.. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş..

Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür" diyor..

Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.."Ve işte sevgilerin en gerçeği!.

* * * "Üçüncü tür sevgi benim 'Rağmen' diye adlandırdığım türdür" *** diyor yazar.

Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu.. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgide değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan "Birşey olduğu için" değil, "Birşey olmasına rağmen" sevilir. Güzelliğe bakar mısınız?.. Rağmen sevgi..

Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar!.."Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile..

- " Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.

Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanızda,olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir." Bunun böyle olduğundan nasıl emin?.. Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. Şu soruma cevap verin" diyor.

- "Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmezmiydiniz?.. Kendi kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.." Devam ediyor Toyotome..

- "Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün.. Dünya birden bire başınızın üstüne çökmezmiydi?. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?."

- "Diyelim sıradan bir yaşamınız var.. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor:

- "Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi.. "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."

Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome.. "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor..

Anlatıyor.. Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?.. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar.. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi.. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz.. Hani nerede?.. Hepsi o.. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.. "Dünyadaki en büyük kıtlık, 'rağmen' türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."


Misafir 13 Nisan 2006 13:23

HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI ?

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
"0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal"
dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi..".....


Misafir 13 Nisan 2006 15:45

PAMUK ŞEKERİ

Yagmur yagıyordu. hüzün, sevincimin gölgesi
oluyordu.Otobüs camına düsen yorgun damlalar,
karanlık ev suretleri ciziyordu, bakıslarıma.
Gözlerimi kapadıgım vakit, annemin sahte gü-
lümsemesi konuk oluyordu hayallerime. Agla-
maya sevdalı sesim, titrek bir veda edebilmisti,
o sahte gülümsemeye..
Karanlık sokaklarda, minicik evler görüyordum.
gece lambaları yanıktı çogunun. Belli ki yagmurdan
korkan minik cocuklar vardı. Ne garip büyüsemde,
hala korkuyordum gök gürlemesinden. Üstelik
annemde yoktu, pamuk sekerimde... Tek basıma
damlalarla artık dost..
İcimdeki yaralı kuslar vardı. Hayata kırgındım ilk
kez. Gurbetin kollarında, ninni dinlemeye asina de-
gildi kulaklarım...
Gözlerimi actıgımda, hala yagmur yagıyordu. Ama;
tanıdıgım damlalar coktan gitmisti. yapayalnızdım.
yabancı bir rüzgar havada


Mystic@L 13 Nisan 2006 15:57

İhtiyar Adam Ve Yaşlı Karısı

İhtiyar adam ker*** damın içinde gezinip durdu. Duvardaki eşinin resimlerine takılıp kaldı gözleri bir süre, derin bir iç çekti…

”Hey gidi Ferhat Ali heyy! Hey gidi günler! Nerede o daldan dala atlayan gençlik yılları, tuttuğunu koparan, o mutlu baharlar, mutlu yazlar, nerede etrafında fır dönenler? Şimdi şu evde tek başına, kimsiz, kimsesiz. Sesine ses veren yok. Ölsen kim duyar?”
Aynaya baktı bir süre, avurtları çökmüş, alnında derin çizgiler. Saçı, sakalı uzamış, yüzü kırış kırıştı. Gözlerinde derin ve korkunç bir hüzün vardı.
Yaşadığı mutlu günleri düşündü Ferhat Ali. Eşi Gülizar geldi gözlerinin önüne. Yüzünde acı bir ifade belirdi. Göz çukurlarından yanaklarına doğru damla damla yaşlar süzüldü biribiri ardına …

Bir ömür bütün güzellikleri birlikte soluklamışlardı, birlikte göğüs germişlerdi zorluklara. Üzüldüklerinde beraber ağlamışlardı, sevindiklerinde beraber gülmüşlerdi.
Çocukları olmamıştı ama bütün dedikodu ve beraberliklerini bozmak isteyenlere inat daha çok perçinlemişlerdi sevgilerini. Neler yaşamamışlardı ki hayatta, bu yalan dünyada neler görmemişlerdi ki.

Ayırmaya kalktıklarında kimse onların yüreğini yakan tertemiz sevdalarını düşünmemişti. Oysa onların sevdaları her şeyin üstünde, evlilikten de öteydi. Söz vermişlerdi sevdalarına, daha önemlisi biribirilerine.

Gülizar’sız hayat yoktu ihtiyar adam için, onsuz yaşayamazdı, bu Gülizar için de öyleydi. Sevgilerini içlerine gömüp biribirini bırakamazlardı. Aldırış etmemişti kimsenin sözüne ihtiyar adam, ayrılmamıştı Gülizar’ından. Çünkü yaşarsa onun için yaşayacaktı, sevdası için yaşayacaktı. "Çocuğu olmuyorsa salt Gülizar mı suçluydu belki kabahat kendisindeydi de."

Her defasında İsraf ettikleri, kaybettikleri güzellikler karşısında birbirilerinin gücüne inanarak, sarsılmaz sevgilerinin sağlamlığına dayanarak üstesinden gelip sürdürmüşlerdi hayatını.

En zor koşullarda bile sevgiyi, mutluluğu kazanma ve perçinleme yolunda hep aynı rüyayı görmüşlerdi, hep aynı sızıları duymuşlardı yüreklerinde, aynı pişmanlıkları yaşamışlardı.
Bedenleriyle değil, yürekleriyle aynı yolu yürümüşlerdi. Hiç ihanet etmemişlerdi yüreklerine... Hiç ihanet etmemişlerdi sevgilerine...

...
- İki ihtiyar yalnız kalınca tek bir şey söylemeden biribirine bakakaldılar:
Yüreği kan ağlıyordu ihtiyar adamın. Yaşlı kadın gözleri açık hiç kıpırdamadan yatağına büzülmüş yatıyordu. İhtiyar adam bu ölümüne sevdiği kadının yanına uzandı. Yaşlı kadın boynunu uzatıp yüzünü okşayan eline değdirdi. “Zavallı hayat arkadaşım benim artık ikimizde de iş kalmamış” deyip derin bir iç geçirdi ihtiyar adam...

İhtiyar adam hayat arkadaşını bekleyen büyük acıyı düşünüyordu... Şimdiden bu acıyı yüreğinin taa derinlerinde duyuyordu. Perişan durumuna, yaşlılığına, çektiği acıya yanıyor, elinden bir şey gelmediği için de kahroluyordu. İlk kez yüreği bu kadar sancıyordu.... İlk kez bu kadar çaresiz hissediyordu kendini. Doktorların bir kaç aylık ömrü kalmış demelerine karşın, inanmak istemiyordu bi-türlü bu sonuca. Ölüneceksede beraber öleceklerdi...

Dışarda durmadan şimşekler çakıyordu, sessizliği bozan bu gürültüyü duymuyorlardı bile. Anılarına gömülmüşlerdi her ikisi de. Gözlerini alabildiğine uzanan karşı dağlara dikmişlerdi. Sönmeye yüz tutmuş anılar uyanıyordu her ikisinin belleğinde, çok gerilerde kalmış mutluluk günleri canlanıyordu.

Dalgınlığı dağılmıştı yaşlı kadının, ince bir hüzün soluk yanağından bükülüp dudağının kıvrımına iniyordu. Yüzünün inceliğini, solukluğunu okşadı, elmacık kemiğindeki soluk çillerini öptü ihtiyar adam. Yaşlı kadının gözlerinden iki damla yaş süzüldü. “Öyle yalnız ve çaresiziz ki Ferhat Ali, bizden başka kimse yok içimizde biliyor musun” dedi yaşlı kadın..

Ortalık kararmıştı. Günün, en bahtiyar insanlarını bile az çok gamlandıran bir saatti. Yıllarca her şeyini paylaştığı ve kalbinden bir parça demek olan bir insanı ölüme terketmek kolay değildi.

Bütün soruları yanıtsız bırakıyordu ihtiyar adam, ağzını bıçak açmıyordu. Zar zor elindeki bastona yaslanarak kalktı yerinden, iki bardak çay doldurup geri geldi . Yaşlı kadın bir kaç adım ötede kıpırtısız yatıyordu, eski bir yatağın içinde kıvrılmış olarak küçücük bedeniyle...

İhtiyar adam geçmişteki bütün bu güzelliklerin kıymetini ise Gülizar’ın hasta düştüğünde daha iyi fark etmişti. O ulaşılmaz temiz sevgileriydi ki; gönülleri arasında yıkılmaz köprüler kurmuş. Gözlerine fer, gönüllerine ve ruhlarına aydınlık katmıştı, kapılar açmıştı mutluluklarına.

Hayat yolunda yalpaladıkları, sarsıldıkları olmamış mıydı? Olmuştu. Çok defa uçurumun kenarından dönmüşlerdi ama bütün bu engeller ve zorluklar vız gelmişti sevgilerinin gücüne.

Ama şimdi öylemiydi, zaman rüzgâr olmuş, yaprak gibi savuracaktı onları. Güçleri yetmiyordu, her birini bir yana düşürecek, ayıracaktı biribirinden.

-Yaşlı kadın her gün biraz daha hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Seven kalbi belliki artık bu hastalığa daha fazla dayanamayacaktı. Ker*** evinin o küçük odasında hergün biraz daha solmaktaydı. Gözü yaşlı, boynu bükük bir şekilde ölümü bekliyordu...

Gözlerini kapadı yaşlı kadın, bu küçük odada yalnız kaldığında gözyaşı dökmekten bıkmıştı...
Yinede engel olamıyordu pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. İhtiyar adamı düşündü ne yapacaktı zavallı yapayalnız bu dünyada, hastalanınca kim bir sıcak çorba verecekti. Yaşlı kadın kendi ölümünden çok kocası evin deliğinde yapayalnız ve kimsesiz kalacağına içi yanıyordu.

"Bu dağ başında yapayalnız, kimsesiz yaşlı bir ihtiyar, tek başına nasıl yaşardı? Kim ekmeğini, aşını pişirir." Bunu düşünmek bile içini burkuyordu.Yaşlı kadın hep bunları düşünüyordu.
Kocası evden çıktığı zaman hep aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...

“Eskiden köy ne kadar kalabalık, ne kadar canlıydı, yaz akşamları, harman günleri, hele güz ayları düğün düğün üstüne olurdu. Kış ayları her akşam bir yerde toplanıp köy yaşlılarınca hikayeler, masallar anlatılırdı. Şimdi köy ıpıssız, bizim gibi bir kaç yaşlı kimsesizden başka kimsecikler kalmadı. Kimileri büyük şehirlere, kimileri avrupa’lara gidip yerleşti. Buraları terk edenler, bir gün geri dönüp gelirler mi bilmem?

-İhtiyar adam, usulca yaşlı kadının başına dokunup bir öpücük kondurdu alnına: “Gülizar kadınım uyan ben geldim” Değirmende sıra beklemekten eve geç kalmıştı.
Yaşlı kadın, hafifçe silkinerek gözlerini açtı, yerinde doğrulmaya çalıştı ama doğrulamadı.
Elinin tersiyle ağzını kapayıp esneyerek: “Ben de seni beklerken uyuya kalmışım. Bu gün bana bir hal oldu. Durduğum yerde dalıp dalıp gidiyorum”.

Yaşlı kadın, başını yastığa dayayıp, karşısında ayakta duran ihtiyar adama dalgın dalgın gülümsüyordu. Eliyle yanında yer göstererek: “Otursana canımın direği” dedi.
Karısının biraz daha iyi olduğunu görünce İhtiyar adamın yüzündeki yorgunluk, endişe ve gerginlik geçti. Ama yaşlı kadının yanaklarında ağır bir hastalığın zehrinden yeni uyanmış insanlara mahsus bir solukluk dalgalanıyordu.

İhtiyar adam, belini tutarak bastonuna dayanıp oturdu yatağın bir ucuna.
Yaşlı kadının içine bir şeyler doğmuştu sanki. “Bu beraber son gecemiz belki. Belki de son gülüşümüz, son bakışımız, son el ele tutuşumuz. Sıkı tut ellerimi bırakma Ferhat Ali.” Yıllar yılı birlikte sevindiği, kahır çektiği, kahır çektirdiği eşinin sıkıca tuttu elini İhtiyar adam... Parmaklarının arasında hafifce okşadı güçsüz ellerini.
“Ne kadar acı çekip, ne kadar çabuk yaşlanıyoruz, ne kadar az yaşıyoruz değil mi Ferhat Ali?.
Çekip giderken kime ve nereye bırakacağız anılarımızı, sığar mı bu daracık yere?” diyordu.

Dalıp gitmişti yine ihtiyar adam. Kar altında bir dağ köyü gibiydi şimdi anıları, tavana asılıp kalmıştı gözleri. Gözlerini kapattı, duman duman hüzün çöktü üzerine.
Şimdi anlıyordu ki bir kurşun kalem, bir de silgi gerekliydi yazıp yazıp silmek için kanayan yerlerini, bu kısacık ömründe. Yıllarca yazdığı şiirleri Gülizar özenlice saklamıştı. Yine de arada sırada bir şeyler karalamayı severdi.

Geç saatlerde yaşlı kadının rengi sapsarı kesilmişti. Göz kapaklarını zar zor açıyordu, tekrar elini uzattarak bir şeyler söylemek istedi yaşlı kadın ama söyleyemedi, dili ağırlaşmıştı... Dudakları titredi, gözleri doldu, içten bir bakış attı eşine. Salt acıydı bakışları, konuşmak istedi konuşamadı.

O cıvıl cıvıl hep yaşama sevinci dolu, her şeye rağmen kendisini teselli etmeye çalışan Gülizar’ı bumuydu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu ihtiyar adam. Eli ihtiyar adamın elinde öylece uykuya dalmıştı yaşlı kadın.

Sabah bir telaşla uyandı ihtiyar adam, yaşlı kadının nefesini dinledi. Yüreğinden bir şeyler koptu. O kocaman dev gibi adam küçük çocuklar gibi sarsıla sarsıla ağladı. Yorgun… Örselenmiş, ama içi Gülizar’ın sevgisiyle dolu yüreği paramparçaydı şimdi…

“Vay benim kara yazgım vay!... Ne olacak şimdi benim halim! Bu daracık yerde tek başıma ne yaparım, kiminle bölüşürüm anılarımı... Kiminle bölüşürüm acılarımı... Bırakıp gitme beni. Vay benim başıma... Vay ki, vayyy...‘’

........
-Arada günler geçmiş, dalıp gitmişti harman yerinde ihtiyar adam. O arada bir sivrisineğin eline sokmasıyla kendine geldi. Düşüncelerinden sıyrıldı. “Sızlanmayı bırakıp işe bakmalı gayrı, şimdi iş zamanı...” “Çalışmasam bu değirmen dönmeyecek, hem hazır para çabuk suyunu çeker. Zor günlerde elinin altında biraz para olmalı ki, Hasta olursan ilâç, kefen paran olsun hiç değilse, ele güne karşı rezil olmayasın.” Deyip kendi kendine konuştu.

İhtiyar adam derin bir yalnızlık duygusuna kapıldı. Taşlı yolda ayaklarını sürükleyerek dağ yoluna doğru yöneldi. Tasalı bir yürek ve karmakarışık düşüncelerle koca bir dünyada yapayalnızdı artık.

Sevmişti Gülizar’ını, hiç kimsenin anlayamayacağı, sevemeyeceği , hiç düşünmeden uğruna canını verebileceği kadar çok. Uykularını paylaşmışlardı geceler boyu, uykusuzluklarını.

Askere gittiğinde hep Gülizar’ını düşlemişti, ışıl ışıl gözlerini nereye gitse, ne yapsa hep yanında taşımıştı. O dünyalara sığmayacak aşklarını küçücük yüreklerine sığdırmışlardı. Hep bir gün kavuşacağı günün hayaliyle avutmuştu kendini. Ayrı geçen her gününü yaşanmamış sayardı.

Gökyüzü zifiri karanlıkken , zorlu bir dünyada bile onlar hep el ele sevdanın, sevincin içineydi. Hep birlikte olmaktı temennileri, düşleri. Beraber yaşayıp beraber ölmekti.
Hep pembe düşlerle yaşamışlardı, içinde sevginin, saygının bolca olduğu, içinde sadece ikisinin bulunduğu, sakin, sade, gösterişten uzak bir dünyaları vardı.

Bu kısacık ömürlerinde en güzel geceleri,günleri en güzel sevinçleri paylaşmışlardı.
Sevmeyi, özveriyi ondan öğrenmişti ihtiyar adam. Yüzü gülerken, içinde mutlu olabileceğini öğretmişti ona. Yaşamanın onunla güzel olduğunu göstermişti. Şimdi onsuz yaşamanın ne kadar mutsuz ve anlamsız olduğunu düşünüyordu ihtiyar adam.

“Hep birlikte olmalıydık biz”, diyordu “öyle güzeldi hayat. Söz vermiştik birbirimize , sözümüzü tutamayacağımızı bile bile. Feleğe söz geçiremedik, her inlediğinde yüreğim hançerlendi benim. Çiçeğimdi o , incinirse boynu bükülür diye dokunmaya dahi kıyamazken, o amansız hastalık halden hale sokmuştu onu.”

İşte hayat nasıl onları bir araya getirdiyse, öylece ayırmıştı yollarını. Günler günleri kovalamıştı, aylar ayları, yıllar yılları. Ve hasreti her gün biraz daha derinleşmişti. “Acıdır, sonsuza dek koptuğunu anlamak; ama dayanmak gerek, ayağını toprağa basmak gerek yine de”diyordu ihtiyar adam...

İhtiyar adamın gözleri yaşarmıştı. Günün ışıkları sakalında takılıp bir kaç damla gözyaşını ışıldatmıştı. İhtiyar adam başını kaldırıp güneşin doğuşuna baktı bir süre. Uzakta bir kuş sürüsünün havalanışını gördü. “Uçun” diye geçirdi aklından, gidin dilediğiniz yere. .. Kanatlarınız yoruluncaya dek uçun!...

Can sıkıntılarını yüreğine doldurduğu acılı günleri yaşıyordu ihtiyar adam. Akşam olurken simsiyah kederler çöküyordu üstüne. İçinde biriktirdiği mutlu yıllardan teselli arıyordu.

Sağ eliyle yanaklarını ıslatan yaşlarını silip oturduğu yerden ayağa kalkarak bastonunun da yardımıyla ağır aksak yürümeye koyulmuştu… Her ne kadar ağlamamaya çalışsa da, ağlamaktan kan çanağına dönmüştü gözleri. Yüreğini paylaştığı, bir ömür beraber yaşadığı Gülizar’ı yoktu artık…

Yürürken Gülizar’ı düşünüyordu hep ve ihtiyar adam zaman zaman, kendini o mutlu günlerde buluyor, içinde hiç bir acı ve ümitsizlik hissetmiyordu sanki...

Ağlıyor ve arkasına bakmadan yürüyordu… Evine mi? Köyüne mi? Hayır...
Gidiyordu işte gözyaşlarını geride bırakarak.... Darmadağın olan yüreğini vurup sırtına gidiyordu. Ama nereye gittiğini ne kendisi ne bir başkası biliyordu...

Derin bir göğüs geçirdi; dönüp son kez evine baktı ve dönmemek üzere yürüdü Munzur’a doğru. ..
Ardında sevdiği kadını ve binlerce hatırasını bırakarak…



Misafir 13 Nisan 2006 16:06

GÜLLER VE GÜNLER

Merhaba canım,
Beş ay... koskoca beş ay geçti, sen gideli...
Nasıl mı geçti?..
Onu bir de bana sor, bir de bana!..
Sadece beş ay mı geçti sanıyorsun?
Daha Neler geçti neleeer?

Mesela, beraber kutlayamadığımız ilk yılbaşı da geçti... Çam ağacı alıp, birlikte süsleyemediğimiz, dallarına hediyeler asamadığımız, evimizi konfeti ve balonlarla donatamadığımız, şampanyalar patlatamadığımız, geriye doğru "on... dokuz... sekiz... yedi..." diye birlikte sayamadığımız, geriye sayma işlemi bittiğinde, ışıkları açıp, sevinç çığlıklarıyla birbirimizi saramadığımız ve uzun uzun öpüşemediğimiz ilk yılbaşı da geçti...

Ben, ne mi yaptım bu yılbaşı gecesi? Bir tane kırmızı gül alıp vazomuza yerleştirdim. Sadece o gece değil, her gece evimize geldiğimde; ona uzun uzun bakıp seni ve seninle yaşadıklarımızı anımsadım dakika dakika, saniye saniye... Zamanla o gül soldu ama, ben onu atmadım. Ta ki senin doğum gününe kadar...

Sensiz seninle olduğum; senin ilk doğum günün de geçti... Hatırlar mısın; bazen arkadaş grubumuzla, bazen ailemizle birlikte, bazen de baş başa kutladığımız doğum günlerini?.. İşte, onlardan birini bu yıl yapamadım, yapamadık. ‘Ne’ mi yaptım senin doğum gününde? Pasta da almadım, hediye de. Ama, sana yine bir tane kırmızı gül aldım. Eskisinin yerine vazoya onu yerleştirdim. Sonra geçip karşısına oturdum ve ona bakıp bakıp içtim...

Geceyarısına doğru, içimden bir ses, seni dışarılarda bir yerlerde bulabileceğimi söyledi. Hemen attım kendimi sokaklara, içimdeki o sesin itmesiyle... Dolaştım, köşe bucak seni aradım durdum sokaklarda. Hem de, bulamayacağım gerçeğiyle!..

Seni sokaklarda bulamadım, ama vazgeçmedim: bu kez, şişelerde aramaya başladım seni, birinden çıkar gelirsin diye... ama gelmedin, gelemedin. Hiç farkında olmadan sabahı bulmuşum bilmediğim bir yerlerde. Sabahın sisli ışıklarıyla düşe kalka, eve geldim. Yorgun değil ama yıkık gözlerle gülüne bakarken, masada sızmışım...
İzleyen günlerde de her akşam eve geldiğimde yine gülüne, uzun uzun bakıp seni ve seninle yaşadıklarımızı andım...

Zamanla, doğum gününde aldığım o gül de soldu, ama ben onu da atmadım. Ta ki 14 Şubat gelinceye kadar. 14 Şubat Sevgililer Günü’ydü değil mi? Bu sevgililer günü, beraber olamadığımız ilk sevgililer günü olacaktı ne yazık ki!..
Kırmızı güllerin havalarda uçuştuğu, küçük ya da büyük ama, o anlamlı hediyelerin takdim edildiği, aşk dolu öpüşlerin ve hayran hayran bakışların doruğa ulaştığı, kaç sevgililer günü kutlamıştık ki topu topu? Sadece dört tane mi? Dört tane değil canım; dört tanecik. Dört-ta-ne-cik...

Nasıl da öperdin beni. Nasıl da sarardın uzun kollarınla tüm benliğimi... Halının üstünde yuvarlanmıştık bir keresinde çocuklaşarak, hatırladın mı?.. Karşılıklı rakip olarak oynadığımız oyunlarda nasıl da hep beni yendikten sonra; “üzülme, büyüyünce sende beni yenersin” derdin, gözlerimden öperek, unuttun mu?.. Şimdi; beni, ne kollarıyla saran var, ne de sevgiyle öpen; oyunlarda yenileceğim bir kimse bile yok...

İçim acıyor, içim!.. En çok sevdiğin ve önem verdiğin özel günlerden biri olan sevgililer gününü; içimi buruk bir hüznün, gözümü yaşların kapladığı bir güne çevirdin ya... inanamıyorum, bunu bana nasıl yaptın?.. Yine de bir bildiğin vardır, diye düşünüyorum. Çünkü, senin her zaman bir bildiğin olmuştur.

Peki; bu sevgililer gününde ben, ne mi yaptım? Yine bir tane kırmızı gül alıp doğum gününde aldığım o solmuş gülün yerine vazoya yerleştirdim. Ve ardından, ona bakıp bakıp içmeye devam ettim. Halen, her akşam eve geldiğimde yine ona bakıp bakıp içiyor ve ona bakarken sızıyorum sandalyenin üstünde, uyanıyorum halının üstünde...

Ama, güllerin için hiç üzülme, senin her gülüne çok iyi bakıyorum canım, çok iyi... Çünkü, onların hepsi, senin o çok sevdiğin özel günlerin gülleri...

Sevgililer gününde aldığım o gül, şimdi hâlâ canlı!.. Ama biliyorum ki; bir süre sonra o da solacak ve ben, onu da atmayacağım. Ne zamana kadar mı? Tabi ki 8 Mart Kadınlar Günü’ne kadar. Aynı uygulamayı, o gün de yapacağım. Çünkü sen, özel günleri çok sever ve çok önem verirdin... Bayılırdın özel günlere...

En zoruma gideni de işte bu ya; her solan çiçeğin yerine benzerini ve hatta aynısını da hemen hemen her çiçekçide bulmak mümkün iken, senin bir başka örneğini, benzerini bulabilmek mümkün mü? Sen benim her şeyimdin, şimdi sensiz ben; hiçşeyim!..

Hani sen hep derdin ya; “Güller; günler için, Günlerse; sevgililer içindir,” diye.. Evet doğru, çok doğru. Güller de var günler de!.. Peki sevgili nerede?.. Neredesin?.. Sevgilisiz günlerin ne önemi, ne özelliği kalıyor ki?.. Niçin hâlâ bu günler var ki?..
Kim için var ki?..
Sevgilisiz yılbaşı gecesi nedir; nedir, takvimden koparılan bir yapraktan başka?..
Aynı doğum günün gibi,
Aynı 14 Şubat gibi,
Aynı 8 Mart gibi...
Ne anlamı var ki; artık bu günlerin, ne anlamı?..
Niçin hâlâ her yıl geliyor bu günler?.. Niçin? Kim için?

Bir türlü kabullenemiyorum, çok zoruma gidiyor. Ama yine de, beni sensizliğe mahkum ettiğin için sana hiç kızmıyorum. Hem sana nasıl kızabilirim ki?.. İnsan hiç ‘canına’ kızabilir mi?..

Her şeye rağmen, yine de mutluyum. Hem eskisinden daha da çok mutluyum şimdi. Çünkü, sana olan aşkım sen gittikten sonra daha da büyüdü; “Aşkı büyük kılan, ayrılıklardır” sözünü haklı çıkarırcasına... Peki, neden bu sözü haklı çıkarmak görevi de bize düştü, neden? Neden, her bir şeyleri biz yapıyoruz, biz yaşıyoruz, başkalarına öğretmek, hatırlatmak için?..

Biliyorum; sen bir daha hiç yanımda olmayacaksın, olamayacaksın. Bedenini kaçırmayı başardın benden. Ya aşkını?..
Bak; unutkanlık... unutkanlık, sadece bana özgü bir şey değilmiş... Bazen, sen de, her bir şeyleri yanına alman gerektiği halde, bir şeyleri unutarak, bir yerlere gidebiliyormuşsun işte!.. Bu unutkanlığın için, teşekkürler.
Sana söz veriyorum; bu unutkanlığını, hiç unutmayacağım. Onu, senin emanetin olarak sonsuza dek saklayacağım...

Peki, ben ne mi yapıyorum hâlâ buralarda? Seni aramaya devam ediyorum. Seni hiçbir yerde bulamayacağıma inandığım an, senin nerede olduğunu ve sana nasıl ulaşacağıma inandığım andır ki, o an sana koşacağım. İşte, o zamana kadar bekle beni. Benim için değil, unutkanlığına kavuşmak için bekle. Seni unutkanlığınla baş başa bırakmak için geleceğim sana!..

Bir de; 'Güller ve Günler'e yeniden anlam kazandırmak için. Çünkü, onlar, sensiz o kadar anlamsız ki!..


Mystic@L 14 Nisan 2006 13:55

Ölmeyen Sevgi

Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı , kıpkırmızı, kan kırmızısı güller...
Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller...
Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi.
Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti..
Onları hiç bir şey ayıramazdı...
Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm...
Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü...
Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında söyleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki?
İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...
Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı.
Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu...
Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dans ediyorlardı havada.
Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??...
Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı.
Sevdiğine bir şey olamazdı.
Onsuz hayat yaşanmazdı ki...
O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu.
Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan.
Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı.
7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı...
Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...
Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu...
Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı..


JeLiBoN 14 Nisan 2006 19:09

Aldattığın Ben Değildim kiBunlar doğru değil diye bağırmak, hatta karşısındaki adamı parçalamak istedi, hem de tek tek her zerresine ayırarak..olmazdı ama yapamazdı ki... Salon etrafında döndü, döndü, döndü... Başka biri vardı demek, bunca yıllık emek başka tenin çekiciliğine kurban edilmişti demek... Ya benim sevgim, ya benim aldanmışlığım... Çok güvendiği adam ne kadar kolay unutmuştu demek tüm yaşanmışlığı...

Hiçbirşey söylemedi, söyleyemedi, boğulduğunu hissetti. Afallamıştı, şaşkındı çok; bağırarak ağlamak, isyan etmek geliyordu içinden ama bir yumruk gelip oturmuştu işte boğazına, yapamadı. Kalktı usulca, farkında olmadan balkona çıktı, beyaz taşların üzerine oturdu, kolları iki yanda başını kaldırdı yıldızlara baktı uzun uzun... Orda olmak istedi, o kadar uzakta, olamadı... Gece ne zaman şafağa söktü, serinlemiş hava da... Kalktı yatağına gitti, hiçbirşey olmamış gibi uyuyan adamın yüzüne bir tokat almak geldi içinden ama yine kendini tuttu. Gitti kanepeye uzandı, yumdu gözlerini, uyumak istedi, uyanınca herşey bir rüyaymış çok şükür demek istedi, bunu tüm hücreleriyle istedi... Uyandı, herşey aynıydı. Sıkı sıkı yumdu gözlerini, tekrar açtı...Yok, kahretsin değişen hiçbir şey yok!

Yokoluştuysa o günler, ilk günü başlamıştı işte... Sorunu olan kadınlar ilk iş kuaföre gider, demişti biri geçen gün. Aniden fırladı bir yere yetişircesine koşar adımlarla kuaförüne gitti... Saçımı değiştir kes, boya... Yap birşeyler ama kalktığımda bu ben olmayayım dedi. Saçları kesildi, boyandı, fönlendi. Güzel oldum dedi içinden. Ama ya gözlerim, bu hüzün kaç saç bakımında silinir ki...Eve gitti alışık adımlarla.. Kapıya anahtarı soktu, açıldı kapı, yüzüne başka tenlerin kokusu vurdu, midesi bulandı. Tuvalete koştu çıkardı içindekileri tüm yaşanmışlığı temizleyecekmiş gibi...Ah aptal kadın! En kötüsü belirsizlikmiş, dedi, ne yapacağını bilmiyordu. Filmlerdeki onurlu kadın tavrıyla kapıyı çarpıp gitmek istiyordu, adamın yine filmlerdeki gibi pişmanca yalvaracağını umarak...Ama gidemiyordu çok emek verilmiş bu sevgiye bir şans tanımak istiyordu. Ondan şans isteyen bile yokken üstelik...

Beynindeki yanılsamalar işte tam da bu an başladı. Kocası bir çeşit hastaydı, yanında olmalıydı ona yardım etmeliydi, birşeyler yapmalıydı. Yoksa kadınca bir kaybetme korkusuyla istemdışı bir mücadele miydi , anlamadı hiç bunu. Şaşılası bir hızla tüm tavırlarını “hiçbirşey olmamış” a çevirdi, mutfağa gitti yemek yapmaya başladı, özenerek, tek tek severek her sebzeyi... Lanet olsun neden lezzetli olmuyor ki bu! Elimdeki mutluluk gitti ondan mı diye düşündü , düşünmesiyle de hemen hep yaptığı gibi bilinçaltına itti bunu da. Yok canım domatesler sera domatesi , hiç benzer mi bahçe domatesine. Hah, kokusu bile yok ki tadı olsun... Unuttu tencereyi ocakta, salona gitti... Kokusuz domatesler, soğanlar da karardı kaldı ocakta, tıpkı içi gibi... Olağanüstü bir enerjiyle koltukların yerini değiştirdi tam üç kez, sırtından terler akıyordu, kolları ağrıdı...Ağrıdıkça unuttu, ağrıdıkça daha büyük bir gayretle çalıştı. Koskoca halıyı sildi büyük bir hırsla defalarca...Camları ovaladı, p!
arlattı, vitrinin örtülerini değiştirdi, içindekileri tek tek okşarcasına sildi. Çok güzel olmuştu, işte bu benim yuvam, dedi, gururla. Kapının eşiğine oturup eserini keyifli gözlerle izlemeye başladı, bir de sigara yaktı, uzattı ayaklarını.... Vitrindeki çiziğe takıldı gözü, ilk evimizi yerleştirirken olmuştu, kapıya sürtünmüştü taşırken, nasıl üzülmüşlerdi, daha taksitleri bile bitmedi diye. Üzülme demişti, kocası, üzülme... Bizim mutluluğumuz minicik bir çiziği görmeyecek bu evde...Hep mutlu olacağız hep!!! Şu küçük hurda televizyonu da atmaya kıyamadılar hiç, oysa şimdi kocaman ekranlı bir tane varken..Ama onu ikinci el eşya satan bir dükkandan alıp koymamışlar mıydı başköşeye, atmaya kıyamadılar anıların hatırına ... En güzel örtülerle süsledi onu hep, üstünde de mutlu fotoğrafları... Hayvannn diye haykırdı, hayvansın, nasıl yaptın, nasıl unuttun? Böğürerek ağladığının ayırdına vardığında kendini durdurması imkansızdı. Günlerdir biriken ne varsa kusuyordu, sefilce ağlıy!
ordu, evin salonunda mutfağında yankılandı ağlaması, hıçkırıkları,.. Duvarlar sustu, vitrin sustu, televizyon sustu...Hepsi dinlediler...Sonra sesi yavaş yavaş küçük iç çekişlere kaldı. Kendini sürükleyerek banyoya attı, suyun altına girdi, hiç kıpırdamadan gözlerinden sicim gibi yaşlar inerek ne kadar kaldı suyun altında farkına bile varmadı. Uyumak istiyordu, uyumak... Uyandığında tüm belirsizliğin dağıldığını görmek, hayat onu uykudayken nereye bırakmışsa, kalkıp ordan devam etmek istiyordu. Birileri birşeyler yapsa, uyutsalar onu...

Zaman neyi çözmemiş ki, hangi acı sonsuza kadar sürmüş ki? Sonraki günler, içinde büyük bir sessizlikle, büyük bir kurulukla geçti, sadece nefes alıyordu, çok sevdiği kahvenin bile tadı, kokusu eskisi gibi değildi... Ağlamak bile zor geliyordu ona, parmağını dahi kıpırdatmadan içine gömülü günler, aylar geçirdi. Ve birgün diğer kadından gelen mesajı gördü telefonda, sadece git dedi adama, haketmiyorsun hiçbirşeyi, git... Adam gitti. Kapıyı kapattı ardından, mekanik adımlarla mutfağa gitti, içecek bişeyler hazırladı, televizyonu, ama büyük ekran olanı, açtı. Kendini de şaşırtan bir ilgiyle izledi filmi, film çok acıklı geldi ona nedense, gözyaşlarıyla oyuncuların gerçekliğini kutladı. Sonra sildi gözlerini, ertesi gün giyeceği kıyafetleri çıkardı dolaptan tek tek...Yattı, uyudu...

Her geçen gün aşk sandığı duyguyla hesaplaşmasını sürdürdü. Meğer ne çok dibe saklamış kendini yıllarca, dehşetle farketti. Sanki kendi kendine bir evlilik masalı yaratmıştı da onunla mutlu oluyormuş, adamla paylaşamadığı ne çok şey varmış içinde kalan. Şaşırdı, afalladı...Şaşırdıkça netleşti herşey...Beyni sanki bilinçaltına ittiği ne varsa dışarı kusuyordu tek tek. Bu adam mıydı sevdiği, kendine inanamadı, hayatındaki en önemli tutkularını bile paylaşamadığı bu adam mıydı hayatını bu hale getiren. Buna nasıl izin verdiğine inanamadı, bu kadar acıyı çekmesine anlam veremedi. Acımı çektim bitti artık, ben bunları haketmiyorum dedi tüm inancıyla. Aynanın karşısına geçti. Düzelecek herşey eskisinden güzel bir hayatın olacak, az güven, az cesaret, az onur, az kendinin farkında ol, silkelen bitsin artık.... Balkona çıktı, yağmur yağmış! Yıkanmış çamlarla karışık toprak kokusunu ciğerlerine çekti keyifle. Orta şekerli bir türk kahvesi yaptı sonra kendine. Kahve yudumunu ağzında !
tuttu, kokusunu tadını hissetti, hissedebilmenin keyfini sürdü, aylar sonra...

15 gün sonra adama bir mahkeme celbi ulaştı. Hakedemediği hayattan çıkarılışını bildiren celbi okurken onun da aklına geldi vitrindeki çizik...


Misafir 14 Nisan 2006 21:51

http://img146.imageshack.us/img146/9492/kackresim5pk.jpg
http://img146.imageshack.us/img146/3122/kackresim29fr.jpg

Karlı bir kış günüymüş...Yağan kardan üşümüş küçük kırlangıç,Yalnız bir
adamın penceresinin dışına gelip gagasıyla camı tıkırdatmış, adeta adamın
onun içeri girmesine müsaade etmesini istemiş. Yalnız adam bu isteği görmüş,
"Olmaz alamam, git başımdan" der gibi kuşu kovalamış, sonra da kendi kendine
söylenmiş;"Hıh, camı tıkırdatmakla kendisini içeri alacağımı mı sanıyor
acaba..?" Gecenin ilerleyen saatlerinde canı sıkılmış, rüzgar ve soğuk
arttıkça yalnız adamı daha başka düşünceler sarmış,kırlangıcın arkadaşlığını
geri tepmekten biraz pişmanlık duymuş... "Keşke kuşu içeri alsaydım. Ona
biraz yiyecek verirdim. Minik kuş oradan oraya uçar, neşeli sesler çıkartır,
cıvıldar, yalnızlığımı paylaşırdı. " demiş. Ertesi sabah ilk iş pencereyi
açıp etrafına bakınmış adam, belki kırlangıç oralarda bir yerlerde olabilir
diye düşünmüş.Ama görememiş zavallı kırlangıcı...Uzun kış geçmiş, yine yaz
gelmiş...Etrafta kırlangıçlar, cıvıldayarak uçmaya başlayınca;yalnız adam,
heyecanla camını sonuna kadar açıp kuşu beklemiş...Ama hiç gelen olmamış.
Onun hevesle havada uçan kuşlara baktığını gören komşusu hikayeyi öğrenince
hafif buruk bir sesle: "Sevgili komşum, anlaşılan sen kırlangıçların sadece
6 aylık bir ömürleri olduğunu bilmiyordun?" demiş. Bunu işiten yalnız adam
çok üzülmüş ama üzülmek için de artık geç kaldığını anlamış...

Dikkatli olun...Farkında olun...
Kendinize bir sorun...
Acaba, siz kaç kırlangıç kovaladınız..?

Hiç geri çevirmediniz mi
bugüne kadar size sunulan
bir dostluğu?

Hayatta bazı fırsatlar vardır ki,
sadece bir kez karşımıza çıkar,
değerini bilemezsek kaçıp giderler.
Ve asla geri gelmezler...
http://img146.imageshack.us/img146/5365/kackicon4qp.jpg


Mystic@L 14 Nisan 2006 22:35

KADERİN HİKAYESİ
Uzun zaman önce bir ülke varmış refah içinde yasayan. Ülkenin refah içerisinde yaşamasının sebebi iyi yürekli, dürüst kralı imiş. Kral zaman zaman tebdili kıyafet ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Gene böyle bir günde kral dolaşırken, yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarında ki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, bir elinde bir kese, diğerinde bir kese. Birinden bir tas alıp, diğerinden aldığı tasa bağlayıp göle atıyormuş. Bu işe epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde, dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş. Kral dedeye sormuş " dede bütün bir gün seni izledim, sen ne iş yaparsın anlayamadım" demiş. Dede kralın sorusunu söyle cevaplamış "oğlum ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım" , "Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın" , "Kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet'in kaderini bağladım" demiş aksakallı dede, Kral bu cevabi alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli apak biricik kızı, ülkenin prensesi, diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdiği zenci uşağı Ahmet.
Ne yaparım, nasıl ederde Ahmet'e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek sarayın yolunu tutmuş. Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet'i huzuruna çağırmış ve ona " oğlum Ahmet sana bir mektup vereceğim, bu mektubu alacak ve Güneş’e götüreceksin" demiş, Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet mektubu ve yolluğunu alarak düşmüş bilinmez yollara. Düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar sevdiği Kral'ı ona bir görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli, ama nasıl? Günlerce dere tepe demeden yol gitmiş.Nihayet yorgunluktan bitkin halde iken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış. Uyandığında bir de ne görsün... ağacın az ötesinde bir göl... o göl ki üzerine günesin aksi vurmuş... "Kralımın dediği Güneş bu olsa gerek" diyerek, üzerinde sadece külotu kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle. Dibe doğru yüzmüş, yüzmüş, yüzmüş.... Taa dipte, günesin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün....Şahane bir hazine sandığı... almış sandığı çıkmış yüzeye...çıkmış ama, Ahmet artık zenci değil bembeyaz bir Ahmet... sadece külotunun olduğu bölge eski rengini taşıyor. "Var bu iste bir hikmet" demiş ve açmış sandığı. Sandık gerçek bir hazine sandığı, içinde binbir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde"Güneş’ten Kral'a" yazan bir zarf. Ahmet ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda. Yeni rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek, ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı almış.
Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş. Ahmet'in... Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli kızını evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet'in olmuş. Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklıda bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiç bir haber alamadığı uşağı Ahmet de imiş. Gel zaman git zaman damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğinde iken yere düsen bir çatalı almak için eğilince Ahmet, şalvarının kenarından kaba eti gözükmüş... Bunu gören Kral gözlerine inanamamış.Yemek bitip de odasına çekilecek iken herkes, koridorun sonuna ilerleyen damadının arkasından seslenivermiş Kral "Ahmet!..." Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adini, gayri ihtiyari kendisine seslenen Krala dönüvermiş ve "neler oluyor Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana" diyen kralına bütün olanları bir bir anlatmış... Bunun üzerine Kral "Peki Güneş bana bir şey göndermedi mi?" diye sorunca da hemen odasına koşarak, sandıktan çıkan mektubu almış ve Kral'a vermiş, mektupta su satırlar yer alıyormuş... GÜNESE YAZI YAZILMAZ.... YAZILAN YAZI... ISE BOZULMAZ....!



Misafir 15 Nisan 2006 02:31

AŞK SANAYİ

Aşk diye tanımlanan cemre insanın yüreğine düşmeye görsün bir kere. Hemen
her gün içinden biraz daha çıkılmaz hale gelen hayat karmaşasının
merkezinden soyutlayıverir düşüncelerimizi. Heyecan ile yare doğru savrulup
giden düşüncelerimiz her bünyenin kuvvetine göre etkisi değişen efsunlarla
peşinde emellerimizide sürükleyip gider. Zaten aşk haddi zatında düşünceleri
ve istekleri şekillendiren bir şeydir. Böyle olmayan şeylere aşk yaftasını
vurmak hatasını yapanların çektiği acı ne beter bir acıdır. Bir bataklık
gibi içine çekip durur insanı, ne kadar çok çırpınırsa o kadar çok batırır.
Bu gün itibariyle dünya coğrafyasında bulunan devletlerin varlığının
garantisi nasıl ordularıysa insanların varlığının garantisi ise aşktır. Bir
devlet düşünün ki kıtalar arası balistik füzelerinin ucuna bağlı düştüğü
yeri tar-u mar edecek güçte atom bombalarına sahip. Varlığını tehdit eden
bir kuvvetin yer yüzünde hışmından saklanabileceği bir mevki-i yok. Bu
devlete saldırmaya kafa tutmaya kimin kuvveti yetebilir? Aynı silahlara
sahip olan ve bu silahlardan korunma mekanizması bulunan bir gücün elbette.
Bu boyuttan bakınca saklanamaz bir gerçek sergilenir önümüzde. İster inanın
ister inanmayın aşk insanların silahıdır. Varlığının devamını sürdürmek
isteyen her insan aşk ile silahlanır. Bireylerin aşk için bütçelerinden
çıkardıkları ödenek nisbetinde devamlarının garantisi kuvvetlenir. Aşka en
büyük yatırımı yapan insanlar en güçlü insanlardır. Nasıl elden düşme eski
silahlar ile vatanı müdafa yada vatanı inşa etmek zor ise aşkı müdafa veya
inşa etmekte böyledir. Başkalarının şiirlerinin vecizelerinin barutu
cephaneliği boş olanlar için sadece bir atımlıktır. Yan sanayinin yaptığı
taklit malların aslının kalitesini tutmadığını hepimiz biliriz. Bunun
içindir ki varlığının aşktan geldiğini devamının da aşktan geçtiğini
kavrayan kişiler üretim sektörüne atılırlar.
Bu zatların her birinin gönül coğrafyasında üretim işiyle meşgul
organize sanayi bölgesi bulunur. Organize sanayilerinin her yerine
serpiştirilmiş şantiyelerinde en özgün ve en kaliteli mamülleri üretirler.
Bu mamülleri gerektiği yerde gerektiği kadar kullanırlar. Sevgiliye ihraç
edilmiş hiç bir mamül iade olunmaz zira bunların hepsi aslına uygun olarak
bünyeye göre özel dizayn edilmiş ve kaliteli malzemenin kaliteli işçilikle
işlenmesiyle üretilmiş ürünlerdir. Bu organize sanayilerin üretim
faaliyetlerinde bulunan şantiyelerinin içinde en büyüğü sevgi şantiyesidir.
Burada ahenk ile yürütülen yirmi dört saat kesintisiz bir çalışma vardır.
Şantiyenin tüm giderleri başkanlık tarafından karşılanır. Üretilen mamüller
her türlü vergiden muaf olduğu gibi giriş çıkışlarda gümrüklenmezler.
Şantiyenin ihtiyacı olan su ve enerji hiç kesilmez bedelsizce verilir.
Ürettikleri taze ve kaliteli sevgi ile aşklarını en sağlam zemine oturtur bu
akıllı insanlar. Aşklara kesintisiz sevgi takviyesi yapmak hasta olmadan
evvel aşı olmaya benzer. Hasta olduktan sonra aşı olmak neye fayda eder?
Saygı şantiyesi bu organize sanayilerin ikinci büyük temel taşıdır.
Burada da sevgilinin şartlarına özel olarak bir çok değişik kalemde saygı
üretilir. Üretilen saygının hammaddesi bizzat hoşgörü ve saygının
kendisidir. Hammadde olarak kendisine verilen hoşgörü ve saygıyı şartlara
uygun olarak işleyip sevgiliye özel hale getirir ve ulaştırırlar. En iyi
şartlarda üretilmiş aygıyla aşklarını besleyip her zaman canlı tutar bu zeki
insanlar. Şantiyenin üretimi o denli yoğundur ki imalat fazlası ürünleri
sırasıyla anna, baba, kardeş, akraba ve çevrelerindeki insanlar ile
paylaşırlar. Aynen sevgi gibi saygıda paylaşıldıkça azalacağına çoğalır.
Aşkı beslemek için durmaksızın çalışan bu organize sanayinin diğer
önemli şantiyesi ise sadakat şantiyesidir. Aşkı bir binaya benzetecek
olursak o binanın temeli sevgi binayı ayakta tutan kolon ve sütunları
saygıysa temeli ve sütunları sarıp kapatarak içeriyi her türlü yıpratıcı dış
etkenden koruyan duvarları sadakattir. Buna çarpıcı düzinelerce misal
verebilirim. Mesela aşkın kendisini hissettirdiği yeri beynimiz sevgiyi
algıladığı yeri gözlerimiz saygıyı yakaladığı yeri bakışlarımız olarak
düşünürsek sadakatin olduğu yer olsa olsa göz kapaklarımızdır. Aşkı
çevreleyen ve koruyan sadakati üretmek için sistemli bir devamlılıkla
çalıştırırlar şantiyelerini bu mantıklı insanlar.
Bilinçli insanların gönül coğrafyasındaki bu organize sanayilerin üç
ana işletmesi olan sevgi, saygı ve sadakat şantiyelerine her türlü ikmal ve
yedek parça üretiminde bulunan küçük çapta bağımsız atölyelerde bulunur. Bu
atölyelerin tezgahlarında mahir ustalar tarafından titizlikle samimiyet,
güven, dürüstlük ve fedakarlık üretilir. Ürünlerinden hangi şantiye ne kadar
sipariş verirse o kadar imal edip hemen sevkeder bu atölyeler. Tüm şantiye
ve onların ihtiyaçlarını gideren atölyeleriyle nizami çalışan bu organize
sanayilerin sahipleri ürtettikleri mamülleriyle aşklarına sahip olur, mamur
eder, geliştirir ve güzelleştiriler. Bu şekilde varlıklarını teminat altına
alıp sağlamlaştırırlar.
Madalyonun diğer yüzünde ise varlığının aşktan geldiğini ve devamının
yine aşktan geçtiğini kavrayamamış bedbaht zatlar vardır. Bu zatlar
zamanında aşka sahip olsalar bile kaybetmiştir tıpkı tarih sahnesinde
binlerce yıldan beri kurulupta yokolmuş imparatorluklar ve devletler gibi.
Çünkü onların gönül coğrafyalarında teşkil ettikleri sanayi organize
değildir. Buradaki şantiyelerin hiçbirine teşvik vermemişlerdir. Bunun
sonucunda aşk yerine yegane kazanımları yalnızlık olur. Onalrın şantiye ve
atölyeleri yalnızlıklarına hizmet ederler. Hiç durtmadan dert, gam, keder,
tasa, üzüntü ve acı üreterek yalnızlığı beslerler. Onlar aşk silahıyla
silahlanmayıp her türlü saldırıya karşı savunmasız kalmışlardır. Vadeleri
dolupta ecelleriyle ölseler bile kıymet ifade edecek bir şeyleri hiç olmaz.
Çoğu zaten çok uzun süre ayakta kalamaz. Maneviyatı çökmüş, ekonomisi
bitmiş, ordusu zayıf devletler gibi sonları pisi pisine bir ölüm olur.
Yapayalnız tarihin sahnesinden silinir giderler.
Hepimizin bildiği gibi hiçbir olgunlaşmış meyve insanın ağzına düşmez.
Eğer meyve yemek istiyorsak biraz dahi olsa zahmet edip çaba göstererek
uzanmalı ve dalından koparmalıyız. Dünyada imkansız olan şey emek vermeden
sahip olmaktır. Hiç bir saadet emek vermeden bulunmaz. Fedakarlık yapmadıkça
aşık olmuş olunmaz. Hepinize tüm samimiyet ve ciddiyetimle aşık olmayı ve
aşka sahip çıkmayı öneriyorum. Çünkü gerçek manada aşık olmak geçmişine ve
geleceğine sahip çıkmaktır.


Misafir 15 Nisan 2006 02:36

Gök yüzü zifiri karanlıkken , pembe bir dünyada el ele bu sevdanın içineydik dünyada el ele bu sevdanın içindeydik biz seninle ve hep birlikte olmaktı temennimiz. Pembe düşlerimiz vardı, içinde sadece ikimizin bulunduğu. Bu kısacık aşkımızda en güzel akşamları en güzel sevinçleri paylaştık. Sevmeyi öğretin sen bana. Yüzün gülerken, içinde mutlu olabileceğini öğrettin sen bana. Yüzün gülerken, içinde mutlu olabileceğini öğrettin. Yaşamanın seninle güzel olduğunu gösterdin.
Sevdim ben seni , kimsenin sevemeyeceği , can verip kan dahi olamayacak kadar çok. Uykularımızı paylaştık. Bir gece değil gecelerce uykusuz kaldık sevdamız için. Ben seni düşledim hep ışıl ışıl gözlerinle yanımda. Dünyalara sığmayacak aşkımızı küçük yüreklerimize sığdırdık. Ayrı geçen dünümüze yaşanmamış saydık. Hep birlikte olmalıydık biz , öyle güzel oluyordu hayat. Sözler verdik birbirimize , tutamayacağımızı bile bile. Bir sen söz vermedin sigarayı burkamayacağına. Oysa her eline alışında yüreğim hançerlendi benim. Çiçeğimdin sen , incinirsin boyun bükülür diye dokunmaya dahi kıyamazken ben , o seni zehirliyordu. Bir bunu anlatamadım sana.
Ayırmaya kalktılar bizi.kimse benim yüreğimi yakan sevdamı düşünmedi. Sensiz hayat yoktu, söz vermiştim sevdama , daha önemlisi sana. Yaşayamazdım , ikimizi içime gömüp seni bırakamazdım. Aldırış etmedim kimseye , ayrılmadım senden. Çünkü yaşarsam , senin için yaşarsam ,sevdam için yaşayacaktım.
Ama sonra sen beni istemedin bana sevdamın taşıyamayacağı şeyler söyledin. Yüreğimi hançerledin. Benim kadar düşüp “sevdiğim ne yapar?” demedin. Şimdi ise ayrıldığın ikinci yılında kara sevda oldu aşkımız. Sen beni unutmadın, benim seni unutma gibi bir çabam olmadı zaten .
Ama birlikte olmamız için çaba sarf etmemiz , dünyayı hiçe saymamız , boşuna. Düşlerimizde kaldı bizim sevdamız. Sözümüzü tutamadık. Sevdamız ve bir birimiz için yaşamadık.
Şimdi ikimizde başkaları için yaşıyoruz , sevdamız da sadece içimizde yaşıyor.
Ben sana söz vermiştim , sevdamla ve seninle yaşayacağıma. Sen kendi çıktın hayatımdan. Sevdam hala yaşıyor. Bir gün üzerine çimenler bitiğinde yine yaşıyor olacak sevdam. Beni öldürdüğün gibi onu öldürmedin. Sevdayı öldürmek kolay değil. Hiç öldüremesin ki zaten ..


Misafir 15 Nisan 2006 11:01

ÜVEY SEVGİLİ

O’nu tanımadan çok önce kendime kabul ettirmeye çabaladığım tek şey, yalnızca olasılığıydı ve ‘neden olmasın’ konu başlıklı umuttu çabama tek tesellim. Adı neydi, neye benziyordu, ne zaman ve nasıl belirecekti yüreğimin ufkunda; en ufak bir fikrim yoktu ama eninde sonunda bir gün aynı anda aynı yerde olacağımızı ve ‘bir elmanın iki yarısı masalı’ gereğince, hiçbir zorlama olmaksızın, doğal bir çekimle, birbirimizi birbirimizle tamamlayacağımızı biliyordum. Aramıyordum, pencerelerin önünde beklemiyordum ama hazırdım çoktan kapı daha çalınmadan açmaya... Hazırdım O’na...

Sonra... Uyumaya çalışırken, bir masal olup giriverdi uykularıma... Uyadığımda başucumdu benim...

“Gözleri okyanus bakan, çok eski bir adam tanıdım. Ceplerinde taşıyordu beş yaş düşlerimi. Yüzü güneşli bir ilkyazdı, elleri yıldızlı bir Olympos gecesi... Nefesim gibi kokuyordu nefesi ve aynı yerden kanıyorduk yara aldığımızda... Yüreği endemik bir kır menekşesi, hercâi.. varlığı epidemik bir yaz nezlesi...” diye başladı masal...

O masal hiç bitmedi!


II

Sol göğsümdeki ben gibi taşırken varlığını yüreğimde... yaptığı kardan adamı buzdolabında saklamak isteyen küçük bir kızın çocuksu inancı, inadı ve saflığıyla... her okuduğumda bir kez daha kendimle tanıştığım şiirleri, kırmızı kokulu dağ çileklerini, çizgili pijamaları ve hazan Bodrum’unda güneşli deniz kenarlarını sever gibi... gerçek, içten, sebepsiz... sorsalar:Yorumsuz! Seviyorum seni....
Kardan adamın dostluğu güneş çıkana, güneşin dostluğuysa hava kararana kadardı. Büyümek, öğretmişti çocuksu denklemlerin gerçek hayatta geçerli olmayacağını. Bir yenisi, gidenin yerini doldurabiliyordu, kabullenmiştim zor da olsa... Ama sen benim beni terk etmeyen en dostum, yerini başka hiçbir varlığın dolduramadığı tek yalnızlığımsın!
İşte bu yüzden hiçbir sıfat tamlamaya, tanımlamaya yetmedi, yetmiyor seni!



III

Bandırasız bir gemideyim, o gemiyim belki.... Açık denizlerdeyim tayfasız, filikasız.. Serdümeni işten attım, motorları kapattım; saatte 4 knot hızla.. yelkenler fora! Anılar takılmış uskura, can çekişiyorlar ıpıslak bir acıyla. Yarınlar güneşleniyor güvertede, yeislerim-korkularım sintinede pusuda... Umut kuşu bir martı tünemiş kasaraya. Geçmiş lumbozlardan bakıyor, düşlerim asılıyor civadrada.

Tramola atmaktan vazgeçtim nicedir, tornistan etmek de yok artık bir daha. Apazlama seyirdeyim, rüzgâr frişka. Barkaroller var dilimde yakamozların yazdığı sözlerini ay ışığının aydınlattığı, meltemlerin suflesi kulaklarımda...

Pruvada bekliyorum, `sınır-ı zaman`sız.. yalansız.. gözlerim alargada....



IV

“Ellerimde bir göztasi, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu...”

En sevdiğin Can Baba şiirlerinden birinin ilk iki mısrasıydı seni balık, beni okyanus yapan! Sonra kendi şiirini yazdın sen:
“Sadece okyanusun farkında olan balıklar beceremez ağlamayı ve sadece derin okyanuslar ısıtır varlığıyla, ağlayamayan balıkları...”

Ve bir anda okyanus oldun sen, ben oldun; fırtına gecelerinde karaya vuran dalgaların yeni bir şiir daha ekledi yüreğimin sahiline: “Okyanus kurudu ve bir birikinti kaldı sadece. Az daha o da gidiyordu! Sonra merak etti okyanus: Acaba tamamen kuruyunca ne olurdu? Ve o korku, yağmurları yağdırdı... Şimdi tekrar yine okyanus olma yolunda deniz ve en büyük damlaları hep sen.... seni seviyorum.... ”

Tüm bunları okuduktan sonra ben de bir şiir yazdım. O şiirin adı ‘UMUT’tu... Okunmaya okunmaya silindi söz dizimleri, geriye bir tek başlığı kaldı!


V

Sonrasızlığa öncelik tanıyan eksik bir teşebbüs aşkımız.. Bir köprünün iki ayağı gibiyiz; bir araya gelsek, yıkım olur!
Ve sen... Hem yarsın, hem ser... ikinizden de vazgeçemiyorum. Deveye hendek atlatsam, köprüde iki keçi; keçileri barıştırsam, Ice köpek kovalar isimsiz kedilerimi... Sende bir kış ayısı miskinliği, bende katır inadı... aslında biz neyiz biliyor musun: Aşk Çölü’nde bahtsız iki bedevî! Kutup ayısını görmemek için gözlerimizi yumuyoruz acıya, yaralarımız kanamaz sanıyoruz; yaraları öpülünce can acılarının azalacağına inanan beş yaş afacanları gibi....
Maalesef ya da yaşasın; istemeden bir oyunun tam ortasındayız. Oyunun adı: Çölde saklambaç! Ama korkudan öyle bir saklandık ki, korkarım, bulunduğumuz yerden yaşlanmadan, ya da kutup ayısı Hakk’ın rahmetine kavuşmadan çıkamayacağız! Biz hayat saklambacında birbirinin yerini bilerek birbirinden, hem de ebeden saklanan iki saf çocuk.. ayrı kuytularda ama beraber yaşlanacak, beraber aşklanacağız!


VI

Ben senin... hiçbir zaman alamayacağın Çubuk Şarabı’n, Samsun tadındım; ‘ölürüm sana’n, sosyal danışmanın, sonsuza dek umudundum.
İnanıyordum sana, tüm söylediklerine ve hiç yapmadıklarına. Öyle ki, yenileceğimi bilerek, ama duygularım uğruna savaşmadan vazgeçilecek kadar basit olmadığından, yeldeğirmenleriyle savaşan o şövalye gibi savaştım aramızdaki imkânsızlıkla. Ama iki kişinin olduğu bir sandalda tek başıma kürek çekerken, git gide gücümü ve inancımı yitirerek yorgun düştüm ben de sonunda.
Ama haklıydın!
Sen.. ne aradığını bilmeyen bir balıkçıydın; hangi denizde ne tutulur, hangi balık çıkar, hatta sen tutmak için yeterli misin?, bilmiyordun. Olması gerekenler ve olmaması gerekenler; hangisi ve ne zaman? diye bocalamanın dışında hiçbir şey yapmıyordun. Evet, belki de beni sevemeyecek kadar yufka yürekliydin ve “Her şeyi, herkesi bir anda silip yanına gelebilsem”, derken bile o filmdeki sen kadar kendine güvenemedin, o adam kadar cesur olamadın!
Zamanlarca, öyle hiçbir şey yapmadan, ancak üstüne düşecek bir göktaşının sana yardım edebileceğine inanıp durdun. Yalnızca... olduğum için Allah’a, olduğumu öğrendiğin için kaderine, beni tanıdığın için şansına ve seni sevdiğim için bana aşık olmak yeter sandın.
Yetmedi balığım... Sen içindeki Hemingway’i her şartta koruyabildiğine inansan da ve uzun yolculukları göze alabildiğini düşünsen de... söylesene, aslında hangi düşünü gerçekten yaşamak istedin ve yaşatmak için çabaladın ki sen!

İşte bu yüzden...
‘ilk görüşte aşk’tın,
daha ilk celsesinde
imkânsızlığa dönüşen!


Misafir 15 Nisan 2006 11:06

http://www.siirkolik.com/images/siir.gif Ah Bu İstanbul AnılarıGeçenlerde 15 yıllık muhitim Ortaköy'de, Mecidiye Camii’nin kıyısında Emirgân’ın şöhretiyle yarışan çay bahçelerinin önünden geçtim. Gezinirken Sözde entelleküel birikimlilerle dolu kişilerin oturduğu, Topkapı Sarayı Kız Kulesi manzaralı, bir masaya çağrıldım. Açıklanamayan uçan cisimlerden konuşuyorlardı yine. Sohbet beni hiç sarmadı. Tam kalkıyordum ki bir sesle irkildim.
Ahmet Hikmet’in üzümcüsünün sesi gibiydi ses. Allah'ım o ne güzel Türkçe! Ne bir siyaside yarısını gördüm bu titizliğin, ne camilerde bir hatipte, ne de tiyatrovari şiir okuyan yeni yetmelerde... Baktım 60 yaşlarında yoksulluğun yıpratmak için uğraştığı, fakat pek de bir şey koparamadığı çehresiyle bir adam, yoksul fakat erdemli yüzüyle kartpostal satıyor. Asker kantinlerinde bile tek tük kalmış kartlar bunlar. Hani vardır ya bir asker bir de çok hoş bir kız, bir bankın üzerine oturmuşlar; altında da “sevgili nişanlım vatan hizmetim biter bitmez yanındayım" tarzında yazılar olan... Bayraklı, Atatürk heykelli... İşte öyle kartlar.
Tam adama para yerine alaylı bir nasihat vermeye hazırlandım “Amca bir yanlışlık olmalı buralarda Harry Potter, Örümcek adam, Jurassic Park filan satılır. diyecektim.
Sesi tekrar yükselince niyet ettiğim girişimden dolayı utandım. Sattığı maldan o kadar emin bir büyük tüccarın edası, kendine güvenin granitten heykeli gizliydi seste. Sahibine mıknatıs gibi çekti beni. Masadaki sohbet tam da orta yaşlı bir bayanın okyanusu transatlantikle geçerken lombozdan gördüğü ufoyu anlatmasına gelmişti. Bunu hep anlatırdı. Ben duyduğum o büyülü sese kapıldım:
-Türk bayrağı resimleri getirdim almak istemez miydiniz?
-Türk askerinin resimleri var bir bakmaz mısınız?
-Sevgili Türk çocukları! Bakın arkadaşlarınıza gönderirsiniz. Uludağ manzarası. Hem de Bursa Kültür parkın resmi var! Bakın dört tane resim var üzerinde, dördü de güzel!
Hemen gittim en albenisiz gelenlerinden bir on tane aldım, daha gösterişlilerini başkalarına satsın diye. Maksadım bey amcayla konuşmak. Ben konuşup lafa tutarken yevmiyesinden olmasın diye. Sonra masaya getirdim biraz da sürükleyerek.
-Bey amca sen bu Türkçe eğitimini nerde aldın? Diye sordum.
-Ben Türkçe öğretmeniyim.
Nerelisin amca?
-Türk aleminin, Bulgaristan eyaletinin Razgrad şehrinden. Bana Razgradlı Şükrü derler .
Kırçıl kaşları, seyrelmiş saçlarıyla iyice yaklaştı yanımıza. ısrar edip Bir çay ısmarlayabildim. Masadaki ufo sohbeti de katloldu tabii. Herkes bana ve Razgradlı Şükrü'ye kötü kötü baktı masada. Bana bir işportacıyla muhatap olduğum için, Razgradlı Şükrü’ye de (türkilizce tabirle) masanın karizmasını çizdirdiği için.
Razgradlı Şükrü yüksek sesle konuşuyor fakat sesi bütün iyi öğretmenlerimizin en arka sıralara ulaştırmaya çalıştığı mübarek seslerinden daha mübarek, daha vokalli daha canlı. Çay bahçesinin bütün masaları dinliyor, dinlemek zorunda kalıyor o mübarek sesi. Razgradlı Şükrü tam da kendi çok sevdiği mallarını bol bol alan kendisi gibi bir müşteri bulduğuna seviniyor. Ben de bir on tane daha satın alıyorum kartpostallardan. Türkçe'yi bu kadar güzel konuşan bu coşkun kişiyi tanımaya çalışıyorum.
-Razgradlı Şükrü bu kartpostalları alanlar var mı?
-Kıymetini bilenler alıyorlar be yav!
-Sen öğretmenim demiştin burada mı orda mı?
-Yok be! Hapse tıktılar Türkçe öğrediyom diye... 15 yıl Bulgaristan'da öğretmenlik yaptım. Sonra da bir o kadar da burda. İki tarafta da yarım yani!
-Yaş haddinden emekli olsaydın Türkiye'de...
-Bir yılın daha var dediler. Milli eğitimden sordum.
-Gel senin yaşını büyültelim tek celsede. Emekli ol!
Razgradlı Şükrü bana selam verdiğine pişman olmuş gibi baktı. Kaşlarını çattı. Kartpostalları kafama atmasına ramak kaldı. Ben de hakikaten korktum. Masum bir insana hakaret etmiş kadar pişman oldum.
-Sen ne diyosun be yav! Devletim bana bekle diyorsa beklerim bir sene!
-Fakat sen zaten toplam otuz yıl yapmışsın vazife.
-Olsun o başka bu başka!
-Peki çoluk çocuk nerde? Bulgaristan'da mı burda mı?
-A be zindanda yattım, çileler çektim. Kim evlenir benimle? Nasıl evleneyim. Evlenmeye fırsatım olmadı benim.
-Peki nerde kalıyorsun?
-Gültepe'de bir otelde...
-Kazancını ne yapıyorsun?
-Para biriktirebilirsem Rodoplar’a giderim. Pomaklar çok iyi Müslüman insanlar. Onlara Türkçe öğredirim. Hepsi meraklı Türkçe öğrenmeye... Yolumu gözlerler benim. Çat pat da öğrenmişler Türk radyolarını dinleye dinleye. Yazmayı da öğretiyorum. Bu kartpostallar da çok kıymetli orda.
-Bundan sonra evlenirsin, pomak kızları güzel olur.
Yüzünde o çok evlenmek isteyip de bir türlü evlenememiş insanların hasreti yandı söndü. Bizans tarihlerinde fiziki özellikleri hayranlıkla anlatılan ışık düşmüş saman sarısı gibi ak pak saçlı, ince ve uzun vücutlu Kuman Türkleri’ni andıran Pomak kızları, canlandı gözümde.
-Bizden geçti artık.
- Kısmet diyeceksin.
- Doğru kısmet! Balkanlarda aşk kutsaldır. Bir aşk başladığında cümle alem onların mutluluğuna katkıda bulunmak için yarışır.
- Peki sana şimdilik bir işyerinin misafirhanesinde yatacak bir yer bulalım. Sahibi de memnun olur. Ben sana böyle bir yer ayarlarım. İstediğin kadar kalırsın! Sen yine kartpostal sat, ama yattığın yere para verme.
- Olmaz be! Ne tadı kalır ki o zaman? Çalışıyorum ben! Hem de geziyorum yurdumu! Ne tadı kalır o zaman!
Ben de kızıyorum bu sırada...
-Be Razgradlı Şükrü, emekli yapalım derim olmazsın. Yatacak yer bulurum. Ne tadı var bedelini ödemeden barınmanın dersin. Bütün bunlar olsa da sen Rodoplar'da daha çok öğretsen Türkçe'yi...
-Olmaz be yav! Ben zaten öğretiyorum. Kimin var böyle mesleği? Nerde var böyle iş? Bak hem geziyorum, hem para kazanıyorum. Hürriyetim var elimde ya! Sen de git Rodoplara! Yazık o insanlara sen de Türkçe öğret!
O mırıldanır gibi bana eğilip konuşurken göçmen şivesiyle be yav diyor fakat yüksek sesle konuştuğu zaman Muharrem Ergin’den diksiyon, Osman Sertkaya’dan dil, Mehmet Çavuşoğlu’ndan şiir dersi almış bahtiyar talebeler kadar pürüzsüz İstanbul aksanıyla, Ankara radyosu titizliğiyle konuşuyor..
Razgratlı Şükrü kalkacak oluyor. Biraz daha kartpostal almak istiyorum fakat cebimde para az. Mehmet Akif'in “Seyfi Baba” ‘sı aklıma geliyor.
"Ya hamiyetim olmasaydı, ya param olsaydı!
“Dur” diyorum “otur, bana adresini telefonunu ver” Adres Gültepe'de bir otel. Telefonunu vermiyor. “Odada telefon yok mu” diyorum. “Var ama ben elimi sürmem.” “Niye” diyorum. Türkçe ile ilgili konuşmalar yapmış Bulgaristan'da, dinlenmiş telefonu, yıllarca zindanda yatmış. “Burası Türkiye burda öyle şeyler olmaz” diyorum ama o bir daha elini telefona sürmemeye yeminli olduğunu söylüyor. O konuda takıntı oluşmuş, anlıyorum. Sonra cebinden kurşun kalemle kendi yaptığı Türk Dünyası haritasını çıkarıyor. Rodoplar, Üsküp, Kafkasya, hepsi var.
- Bak burada söylüyorum ben Razgradlı Şükrü... Bir gün Türk Dünyası büyük kurultayı Bulgaristan'da yapılacak. Bulgarlar öğrenecek Türkleri ve onlar da Türk olduklarını hatırlayacaklar!
1989’dan sonra Bulgar bilginlerinin bu konudaki çalışmalarından örnekler veriyor. Şiirler söylüyoruz karşılıklı... Hiç kimse dinlemiyormuş gibi özgür, bütün memleket dinliyormuş gibi özenli. Bir ara coşkunlukla boş bulunuyorum:
- Ben Türkçe'nin aşığı Yunus Emre'dir sanıyordum, yalnızca... Sen çağımızın Yunus Emre'sisin!
- A be zaten ben Razgrad'ın Yunus Abdal köyündenim. diyor.
Ne söylesek uyuyor. Neredeye akraba çıkacağız.
Razgratlı Şükrü kalkıyor masadan, ben de birlikte kalkıyorum. Cebimdeki bütün parayı usülünce veriyorum fakat biliyorum ki bu para onun birkaç günlük masrafını karşılamaz. Koluna giriyorum ufocuların şaşkın ve aşağılayan bakışları altında diğer çay bahçelerine doğru yürüyorum. Bir yandan da tanıdık bir göz arıyorum. Hemen alıp da cebine sokuşturayım diye. Razgradlı Şükrü Mişon kalfa’nın iskelenin karşısında 150 yıl önce Mecideye camii yapılırken çaldığı malzemeyle diktiği rivayet edilen, yıkılmaya yüz tutmuş heybetli binanın kara gölgesine karışıp gidiyor.
Mişon Kalfa’nın Amerika’daki torunlarının gözden çıkardığı sahipsiz kalmış bu mülk, hakkındaki söylentileri bilip de bakınca bana on beş yıldır bembeyaz güzelim caminin kara lekeli ikinci gölgesi gibi gelirdi.
Kondakçı Metin de ortalarda yok. Onunla bir keresinde benzer durumdaki birine birlikte yardım etmiştik. Mehmet Aslantuğ da evlendikten sonra seyrek gelir oldu.
***
Razgratlı Şükrü tıpkı Balkan güneşi altında yalım yalım yanarak Varna açıklarından geçip, İstanbul’a doğru kuğu gibi süzülen, dokunsa Nazım Hikmet’in elini yakacak bir vapur gibi endişesiz ve asude gidiyor. Ortaköy; Forsa Koca Memiş’in tutsaklık adası gibi yabancı seslerle örülmüş geliyor bana. Refik Halit’in eskicisinin minicik Hasan’ı, Filistin çöllerinde ardında bırakıp gittiği gibi gür sesini ve erdemlerini toplamış, kendisine ve Türkçe’sine hayran bıraktırarak, boğazıma ıpıl ıpıl kaynağı belirsiz sızıları, diken gibi çakıp gidiyor.
***
Gurbette insana para ile sağlık gerek. İkisi de zayıf Şükrü de. Keşke çok parası olsa... Rodopların demir gibi gürbüz havasında bol bol gezse, daha çok Türkçe öğretse mübarek Pomaklar’a, Türkçe’ye hasret insanlara, daha çok şiir okusa böyle gezerken... Bunun için parası olsa ne güzel olurdu! Hem de Türkiye'de para ile sattığı kartpostalları Pomaklara bedava götürüp dağıtırmış. Birkaç balya fazla götürse... Hastalanırsa ilaç alsa... Uzun yaşasa... Allah benim ömrümden alıp onun ömrüne katsa! Şu bir yılı ölmeden geçirse! Türkiye'den emekli olsa! Belki evlenir uygun bir hanımla...
Her gün yüz kişiyle selamlaştığımız Ortaköy'de şöyle birkaç kuruş borç alacak, böyle anlarda bankamatik kesilen yüce gönüllü dostlar yok! Ömer Çalışkan, Apaçi Çetin, Son yıllarda kasket çiğnemeye başlayan kebapçı Aliihsan yok!
***
Bendeki bu telaş niye? Ömrümde ne gezginciler gördüm ben! Şebinkarahisar'a, Çemişkesek'e camii yaptırmak isteyen, makbuzlarla gezen ak sakallı adamlara ne paralar verdim! Mostar köprüsünde bir taş misali benim de olsun isterdim uzak diyarlarda bir tuğla, bir taş, bir sütunluk hatıram. Ortaköy iskelesinde sızıp kalmış Can Yücel'i, kayıkcıyı evinden uyandırıp karşıya Kuzguncuğ’a gönderdim kaç sefer. Gurbete gelip de iş bulamamış vahşi kapitalizm kurbanlarının elinden tuttum. Ne deliler gördüm ben her türden. İslamcı deliler, Sosyalist deliler, sarhoşlar. Türkçe'nin delisini hiç görmemiştim.
İşte Türkçe'nin delisi böyle oluyormuş meğer! Öyle olunmaz böyle olunurmuş!
1997’lere ait bu hatıra, gündelik olaylardan herhangi biri gibi kimseye anlatılmadan yüreğimde saklanmış. Durdum durdum da bir yerde rastladığım Kırşehir Belediye Başkanı Metin'e anlattım yıllar sonra bu anıyı. dağ gibi Metin, bu minicik hatıranın bir yerinde sarsıldı “benim aslım Razgrad'ın Yunus Abdal köyünden” diye... Ben de şimdi ağlıyorum. İnternet kahvesinde çevremdekilere aldırmadan ve hiç utanmadan, bir ilkokul çocuğu gibi iplik iplik ağlıyorum. Neye gelmiştim ve bu satırları niye yazdım. Kimim ben neyin ve ne yaptım Türkçe için. Kendi kendime diyorum ki Türkçe'nin delisi öyle olmaz işte böyle olunur.
***
Eğer sizler güzel, pürüzsüz, eğitimli sesiyle sokaklarda kimilerimiz için çoktan modası geçmiş bayraklı, askerli, nişanlılı resimlerle dolu kartpostallar satan birini görürseniz, ondan hiç olmazsa cebinizdeki bozukluklara acımayıp bir kartpostal mutlaka alın. Çünkü o olsa olsa bizim Razgradlı Şükrü'dür. Rodoplardaki fütühatı için ona kumanya lazımdır. Bana göründüğü gibi, size de mutlaka uğrayacaktır. Cebindeki kurşun kalemle kendi çizdiği haritalarıyla birlikte Türkçe'nin delisi nasıl olunur gösterecektir. Size!
Ya da yalancı gündelik işler beni bağlamasa, Razgrad'da, Rodoplar'da Gültepe'de Şükrü'yü şıp diye bulurdum. Onun o kartpostallarda bulduğu yüce anlamları ben de bakıp bakıp bulmaya çalışıp, mübarek yükünü taşıyarak, gezdiği mavi zirveli Rodop dağlarının gelin duvağı gibi bulutları altında, kudurmuş yeşillikler arasında unutulmuş köylerin un serpilmiş gibi tozlu yollarına karışırdım.


JeLiBoN 15 Nisan 2006 11:20


SON NOT
MEHMET ve CANAN bir çarpışma esnasında tanıştılar.daha sonra da muhabbetleri daha da yoğun oldu.

MEHMET , CANAN ' ın cebine her doğum gününde şu notu bırakırdı

bir gün gelecek doğum gününü unuttum sanacaksın.ama hep hatırlamış olacağım.DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN

aradan biraz zaman geçti ve aşık oldular birbirlerine.

ama her doğum gününde aynı not.başka bişey yok.

gene uzun zaman geçmedi.evlenmeye karar verdiler ve evlendiler.

her şey güzel her şey yolunda bir hayat sürdürdüler.

fakat hep doğum gününde aynı not var.

CANAN bunun nedenini sorduğunda, eşi hep kaçamak cevaplar verip konuyu kapatırdı.


derken bir gün bu rüya bir trafik kazasıyla sona erdi.

aradan bir yıl geçti.kadıncağızın kimsesi yok.doğum gününde yapayalnız.

cebine bakındı durdu eski not var mı diye.ama yok.üzüntüsü daha da artar oldu.

derken canı sıkılıp biraz hava almak istedi.o esnada mağazanın birinde gözüne ışıltılı bi elbise takıldı.sanki kendisi için yapılmıştı o elbise.giydi.tam bedenine uygun.buna anlam veremedi.ama gene de aldı elbiseyi.

eve geldi elbiseyi giydi.sağına soluna bakınırken bir kağıt parçası takıldı eline.

şaşırdı ve aldı kağıdı okumaya başladı :

AŞKIM BİLİYORUM.ŞU ANDA BENİ ÖZLÜYORSUN.KİMSEDE DOĞUM GÜNÜNÜ KUTLAMADI.AMA BEN BUNU DAHA EVVEL RÜYAMDA GÖRMÜŞTÜM ve Bİ ANLAM VEREMEMİŞTİM.

BEN BİR TRAFİK KAZASINDA ÖLÜYORDUM VE YILLAR SONRA SENİN DOĞUM GÜNÜNDE O MAĞAZANIN ÖNÜNDEN CANIN SIKKIN BİR ŞEKİLDE GEÇTİĞİNİ GÖRDÜM.

AKLIMA BU FİKİR GELDİ.SENİN DOĞUM GÜNÜNÜ KİMSE HATIRLAMASA BİLE BEN HİÇ UNUTMAMIŞTIM.DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN BEBEĞİM

kadın notu okuyunca bir an için durakladı.dudaklarından şu cümleler döküldü ve yığıldı kaldı :

Mehmet bende şu anda öleceğimi rüyamda görmüştüm dedi ve son nefesini verdi.


Mystic@L 15 Nisan 2006 11:30

AŞKIN BİTMESİYLE

Fırat’ın bir yakasında yaşayan bir delikanlı ile öbür yakasında yaşayan güzel bir kadın varmış. Birbirlerine aşık olmuşlar. Delikanlı her gece Fırat’ın sularında yüzerek karşı yakaya geçer sevgilisine ulaşırmış. Şafak sökmesine yakın delikanlı sevgilisine öpücük kondurup Fırat’ın azgın sularına girip öbür yakaya geçermiş. Bu gecelerce böyle sürüp gitmiş. Yine bir gece delikanlı Fırat’ı geçip sevgilisinin yanına gitmiş. Şafak sökerken delikanlı veda öpücüğünü vermek üzere kadının yanına sokulmuş, kadına dikkatle bakarak; - senin bir gözün ama mıydı ! demiş. Kadın o zaman delikanlıya bakarak; - sen sen ol, sakın ola bugün Fırat’a girme demiş. Delikanlı kadından ayrılmış, Fırat’a girmiş ve yüzme bilmediğinden boğularak ölmüş. Bizim delikanlı gerçekte yüzme bilmiyormuş, duyduğu aşk yüzünden, onun gücü sayesinde Fırat’i geçermiş. O aşk bit incede.


JeLiBoN 15 Nisan 2006 11:50



ROMANTİK SEVGİLİ
Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barğıması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım.
Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldun’du. Mesaj şöyleydi.
-Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et.
Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı.
İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi.
-Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun.
Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa;
-Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor.
Dememi istedi. Masama;
-Bu emeğinin karşılığı değil ama,
diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.


Misafir 15 Nisan 2006 11:55

İLK ÇOCUKLUK AŞKI

Günlerden okul sabahı ben diyeyim salı siz deyin cuma.Gene okuldayız.Ama okulda adımız var.Yani okulun çıtır kızlarıyız.Gruptakkızlar,ben,Ceren,Özge,ve benim adaşım Yelda.Bir okul günü gene okuldayız ve o zamanlar henüz 5. sınıfa gidiyorum.Ceren gelip bana kendi evlerinin karşısına bir çocuğun taşındığını söyledi.Bende napayım diye sinielndim.Ondan sonra bana çocuğu yani Fıratı gösterdi.İlk görüşte aşk işte.
Ona aşık olmuştum.Yanına gittik hemen.Benim elimdede tabi bir kutu sakız var.Ceren tanıltırdı bizi.Sonra ders zili çalınca biz mecburen içeri sınıfa girdik.Tabi benim aklım onda hala.Diğer tenefüs onu gene aynı yerde bulduk .Bu sefer Özge
ben ,Ceren ve adaşım Yeldada yanımızda.Tabi bu arada Cerende Fırata aşık olmuştu.Ama çaktırmamaya çalışıyordu.Daha sonra ne olduysa oldu adaşım Yeldanın dişi çıktı.Tabi bana gelsene benimle dedi.Bende gitmedim.Tabi Cerende gitmedi.Mecbur Yeldayla Özge gitti.İşte tam o sırada ben Fırata sakız verdim.Çok güzeldi o anı ölümsüzleştirmek gerekirdi.Ondan sonra biz yani adaşım Yeldada Fırata aşık olmuştu.Ve biz hergün Cerenler gidip geliyorduk.Çünkü Cerenlerin evinin tam karşısındaydı Fıratların evi.İşte öyle gittik geldik.Ondan sonra Ceren bir gün intikam almak için gidip Fırata beni rezil etti.Tuttu kolumda Tabi Fıratın birde arkadaşı var.Yanında işte gelin sizin düğününüzü yapacağım demezmi .Çok utandım.Tabi Hüseyin oradan Fıratı tutmuş.Cerende beni kaçamıyoruz bir yere.Neyse ondan sonraki günler Cern herkese büyük aşkımı anlattı.Bütün okul duymuştu onu sevdiğimi.Hem onunla hemde benimle dalga geçiyorlardı.Ve ben hep ağlayan kişi oluyordum.Ama elimden birşey gelmiyordu ki.O günden sonra artık daha az gidip gelmeye başladım Fıratın yanına hiç umut yoktu.Beni sevmiyordu.Bunu bende biliyordum .Ama elden ne gelirdiki .Bu olaydan bir hafta kadar sonra Ceren beni evlerine davet etti.Özge yoktu.Birde adaşım Yelda vardı.Çıktık dışarı Fıratlar maç yapıyorlardı.Tabi Fıratın forması su gibi ıslanmış oda tabi oradaki ağaca atmış kurusun diye.Sonra bir baktım bizim Cerenle Yelda fırlamışlar Fıratın formasını alıp gelmişler.Sonra baya tartıştık forma kimde kalıcak diye başta ben çok ısrar ettim.Ama onlar kabul etmedi.Ama sonra benim saflığımı kullanıp formayı bana verdiler ben gittikten sonra gidip Fırata söylemişler formayı benim aldığımı .
Ertesi gün Fıratın yüzüne bakamaz oldum.Okulda hep onu görüyordum.Ama suçluydum ve suçum onu seviyordum.Bana kötü bir söz söylemesinden korkuyordum.Ama herseferinde ondan kaçıyordum.Sonra bir gün eve gelirken bana neden benim formamı aldın dedi.Söyliyecek bir şey bulamadım kıpkırmızı oldum.Ve sonra Cerenle ,Yelda kavga ediyorlardı forma yüzünden diye ben aldım fornayı sana vericektim okulda diye bir yalan attım.Ama galiba inanmıştı.Ne fayda biliyordum o Cereni seviyordu.Zaten Fıratı unutamazdım ama unutmak zorundaydım.İkiside birbirini seviyordu ve ben onlar ayırmak istemiyordum.
Evet o günden sonra Fıratı unutaya karar verdim bu benim için ne kadar zor olsada onu unutacaktı.Daha sonra yaz tatiline girdik zaten.Ama güneşin sıcaklığı yetmezmiş gibi birde, aşk acısı yakıyodu kalbimi.Okullar açılmıştı.Ve benim gözlerim gene Fıratı arıyordu.Cerene sordum .Oda bana taşındıklarını söyledi.Dünyam yıkıldı bütün gün ağladım onu unutmadım unutamam.Çünkü ben ona aşıktım.


Mystic@L 15 Nisan 2006 12:12

KALBİMİN SAHİBi

Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı...Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı. Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu...Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yinede engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...
"Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı...
Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi.. Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi... Ayrılıklarından bu yana 5 bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran...Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış,kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çokta saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umurunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki.. Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık...
Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufakta olsa ondan bir hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Oysa sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi. Kendi sevgi dolu kalbinin kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile, ama acaba o paylaşmış mıydı ? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden ?
İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada.. Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde derinliğe daldı...Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı.. Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı...
O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. 1 hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler ek*****... Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu.. Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı...Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmış, ama ameliyat kolay değil, bir aydan geçer demişti doktor.
Aylar geçmişti ama hala aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlarla.. En çokta kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. Oda genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle... Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta.. Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça...Kağıdı açtı. Ve elleri titreyerek okumaya başladı. "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe 2 sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin dahada artıyordu.. Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim...Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye..Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık... Senden çok uzaklardayım belki, ama yinede seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğimi sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin 6. senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarında sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu ? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona...Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde... Unutma, kırmızı gülü de unutma olur mu ??... Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadarda Seveceğim...


JeLiBoN 15 Nisan 2006 12:15

RÜYA TADINDA
Ege' de bir efsane vardır; " Hilal' in gözüktüğü ilk gece, yıldızların altında denize dileğinizi iletirseniz, deniz size mutlaka geri döner ve dileğinizi yerine getirir... "
Gülay, iskelenin ucuna doğru yürümeye başladı. Güneş, batmaya hazırlanıyordu ve deniz oldukça dalgalıydı. Dalgalar zaman zaman iskeleyi aşıp, ayak bileklerini ıslatıyordu. Yavaş ve donuk gözlerle, iskelenin ucuna kadar yürüdü ve durdu. Yavaş hareketlerle oturarak ayaklarını denize bıraktı. Bacakları ıslanıyor, arada bir gelen dalgalarla da baldırlarına kadar ıslanıyordu. Gözlerini kısarak ufuğa baktı. Turuncu ve kırmızının karışımından oluşan karışım, hafif hafif karanlık maviye karışıyor ve bulutların arasından karşıdaki adalar gözüküyordu. Gökyüzünde bulutlar simetrik bir şekilde duruyorlar ve çok hafif bir şekilde ilerliyorlardı.

Gülay bir İstanbul çocuğuydu. Genç yaşta âşık olmuş, okuduğu üniversiteyi sevdiği adamla evlenmek için bırakmıştı. Çok kısa bir zamanda hazırlıklarını tamamlamışlar ve sade bir düğünle evlenmişlerdi. Evliliklerinde, kimsenin çözemediği bir mutluluk sırrı vardı. Onlar hiç tartışmaz, kavga etmez ve daima iyi geçinirlerdi. Herkes bunu kötüye yorsa bile, onlar böylesine mutlu ve huzurlu iki sene geçirmişler, iki bin sene daha geçirmeye yetecek kadar da yanlarında sevgi biriktirmişlerdi. Mutluluk sırları eşinin trafik kazasında hayatını kaybetmesiyle son buldu. Gülay, adeta yıkılmış ve erimişti. Kazadan aylar sonra bile halen eşinin eve döneceğini düşünür, her akşam onu karşılamak için en güzel kıyafetlerini giyerdi. Gece olduğu halde halen eşi eve gelmeyince, sinir krizleri geçirir, ağlayarak sabahı bulurdu. Ailesi bir süre sonra Gülay' ı yanına almıştı. Daha sonraları iyice içine kapanan genç kadın, zamanla insanlarla konuşmayı bile bırakmış ve sadece dalgın dalgın düşünür olmuştu. Böyle zor geçen 1 senenin ardından Gülay psikolojik tedavi görmeye başlamış ve ilaçlarla yaşamaya alışmıştı. İlaçlar onu bol bol uyutuyordu. Uyandığı zamanlarda karnını doyuruyor, eşine mektuplar yazıyor ve akşamları erken saatlerde tekrar uykuya dalıyordu. Bir süre sonra uyku ilaçlarının müptelası olan genç kadın, doktor tavsiyesiyle, ailesi ile birlikte Çanakkale' ye taşındı. Evleri Çanakkale yolu üzerinde bir köyün biraz uzağındaydı. Evlerinin hemen arkasında yükselen yüksek dağlar ağaçlarla kaplıydı. Evlerinin hemen önünde ufak bir bahçeleri ve deniz balkonları vardı. Bahçenin önünde taşlıkla kaplı bir sahil ve hemen ilerisinde deniz vardı. Gülay denize girmeyi çok sevmesine rağmen, buraya taşındıklarından beri hiç denize girmemişti. Gündüzleri bahçedeki çiçekler ve ağaçlar ile uğraşıyor, ailesinin sohbetlerini dinliyor ve akşamları deniz balkonlarında eşine mektuplar yazıyordu.

Ayaklarına gelen suyun soğukluğu ile irkildi. Hava iyice kararmaya yüz tutmuş ve az önceki o güzel renk karışımı, yerini sise bırakmıştı. Deniz biraz daha durgunlaşmış ve dalgalar yerini ufak çırpıntılara bırakmıştı. Burada her insan mutluluğu tadabilirdi çünkü doğanın güzelliklerini her saat görebilirdiniz. Sabahları adeta bir havuz gibi sakin olan denizde yürüyerek bile balıkları seyredebilir, akşamları çıkan rüzgârlar ile ruhunuzun en derinliklerinde yolculuklara çıkabilirdiniz. Fakat bunlar genç kadını mutlu etmeye yetmiyordu. O, eşinin ölümüyle birlikte sanki bir yarısını da kaybetmişti. Gördüğü her güzelliği ve tadına baktığı her mutluluğu onunla paylaşmadığı sürece, ne anlamı vardı bu güzelliklerin? İçi her zamanki gibi, kara bulutlarla kaplanmıştı. Ufukta görebildiği son noktayı seçmeye çalışıyor ve amansız bir şekilde içinin yandığını hissediyordu. Bu acımasız olay neden onun başına gelmişti? Devamlı mutluluğunun neden ve kimin tarafından kıskanılıp, yok edildiğini düşünüyor fakat bir türlü düşüncelerini bir yere bağlayamıyordu. Eşini her düşünüşünde, ona bir daha dokunamayacağını, bir daha öpemeyeceğini ve bir daha asla onun kokusunu koklayamayacağını fark ediyor ve bu düşünce yüreğini sıkıyordu. Kurtulmak için çırpınsa bile kurtulamıyor, çevresinde ki her şeyin bir çaresizlik çemberiyle sarıldığını hissediyordu. Her gece uyurken, rüyasında eşi ile buluşacağını düşünüyor ve bu düşünce onun karanlıklarında, sıcak ve parlak bir ışık oluşturuyordu. Bu ümitle uykuya dalıyor, fakat bir türlü eşini rüyasında göremiyordu.

Rüyasında onu görebilmek için bir çok yol denemiş fakat hiç birinde başarılı olamamıştı. Bu onu gitgide daha da ruhunun derinliklerine götürüyor, saatlerce boş boş düşünmekten başka bir şey yapmıyordu. Ailesi bu duruma çok fazla üzülüyor, biricik kızlarının tekrar eski haline gelmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Lakin hiç biri genç kadının yüzünü güldürmüyordu, o sanki intihar etmeyi gururuna yediremediğinden dolayı sadece yaşamını sürdüren biri haline gelmişti. Bu durumdan nasıl ve ne zaman çıkacağını hiç kimse bilmiyor fakat bunun böyle sürüp gidemeyeceğini tahmin ediyorlardı. Buraya geldiklerinden beri ilaçlarını da kullanmıyordu. Ailesi, onu ilaç kullandığı zamanlardan daha iyi görüyordu. Çünkü kızları ilaç kullanırken devamlı uyuyor, söylenen hiç birşeyi anlamıyor ve daima hasta gibi oluyordu. Oysa şimdi, sabah erken kalkıyor, bahçeyle uğraşıyor, deniz kenarında oturuyor ve alışagelmiş mektuplarını yazıyordu. Onlar için bu bile, oldukça iyi bir gelişmeydi.

Gülay iskeleden kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Sahilde ki taşlardan dolayı düzgün yürüyemiyor ve yalpalıyordu. Çocukluğundan beri buraya gelip gittiklerinden, denize dair olan tüm hikâyeleri bilirdi. Yarın ay hilal şeklini alacaktı ve genç kadın bir dilek dileyecekti. Eve ulaştığında akşam yemeği hazırlanmıştı. Sessiz bir şekilde yemeğini yedi ve odasına çekildi. Yarın için içi umutla dolmuştu. Kim bilir belki gerçekten deniz ona geri döner ve isteğini yerine getirirdi. Bu düşüncelerin verdiği garip bir huzurla uykuya daldı.

Sabah uyandığında henüz güneş yeni doğuyordu. Uzun zamandır yaptığı gevşek hareketlerin tersine, büyük bir çeviklikle yatağından sıçradı. Üzerini değiştirip yatağını ve odasını topladı. Kahvaltısını yaptıktan sonra her zamanki gibi bahçedeki çiçeklerle ilgilenmeye başladı. Çiçeklerin hepsi bugün daha bir canlıydılar. Gülümsemeyi unutan yüzü ile onlara gülümsedi ve her biriyle tek tek ilgilenmeye başladı. Diplerini temizliyor, sularını veriyor ve hepsine birer öpücük konduruyordu. Gülay' ı balkondan izleyen annesi ve babası birbirlerine sarıldılar. Onu böyle görmek onları çok mutlu etmişti. Akşama doğru genç kadın deniz balkonuna gitti ve büyük bir titizlikle kâğıdı önüne yerleştirip, kalemini çantasından çıkardı. Yazacağı her kelimeyi özenle seçmeliydi. Düşüncelerini netleştirdi ve yazısına başladı ;

" Sevgili Deniz, Bilirsin, çocukluğumdan beri devamlı seninleyim. Tatil için geldiğimiz zamanlarda saatlerce seninle dans eder, İstanbul' a döndüğümüzde devamlı seni izlerdim. Sen kimi zaman durgun, kimi zaman neşeli olurdun. Hep bunu çözmeye çalıştım ve artık çözdüğümü sanıyorum. Sanırım sen aya âşıksın deniz. Ne zaman ay çıksa, onun ışıklarını alıp, binlerce yakutmuş gibi yansıtıyorsun. Rüzgâr ile konuşuyor, kıyı ile oyunlar oynuyorsun. Akşamları kimseye içini göstermiyor, adeta içine bakmaya çalışan olursa, sendeki aşkı göreceklermiş gibi kendini saklıyorsun. Fakat sabahları ayın yerini güneşe bırakmasıyla birlikte durgunlaşıyor, kendini unutuyorsun. Akşama kadar böyle zaman geçirip, akşam kendini aya hazırlıyorsun. Kimi zamanlar rüzgâr şiddetleniyor ve bulutlar ayı kapatıyor. Böyle zamanlarda, sevdiğini göremediğin için oldukça sinirleniyor ve içinde ne bulursan darmadağın ediyorsun. Ben senin öfkeni kıyılara vurduğun tekmelerden bile anlıyorum denizim. İnan bana, belki de seni benden iyi anlayacak kimse yoktur...

Söyle bana denizim, bir gün ayın hiç bir zaman doğmayacağını anlasan ne yapardın? Bir daha hiç yakamozlar oluşturamayacağını, onunla olan sevginizin içinde olmasına rağmen onu asla göremeyeceğini bilsen ne düşünür, ne hissederdin? Eminim ki öfkeyle buraları yıkardın ve bir daha hiç yüzün gülmezdi. İşte sevdiğini kaybetmek böyle birşey denizim. Sen ayını asla kaybetmeyeceksin ama ben güneşimi kaybettim. Onu her düşündüğümde içim ağlıyor, yaşam duruyor. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Bedenimi yırtmak ve gökyüzüne yükselmek, her neredeyse onu bulmak istiyorum. Lakin hiç bir şekilde onu tekrar göremiyor ve ona tekrar sarılamıyorum. Anlattıklarımı her gün az çok gözlerimden anladığını farz ediyorum. Bu yüzden sana yazmaya ve senden yardım istemeye karar verdim denizim. Hilal' in göründüğü ve senin en sevinçli olduğun bugün senden bir dileğim olacak. Beni sevdiğime kavuştur denizim. Bir defalığına bile olsa onu görmek istiyorum. Beni aydınlatan, neşemi yerine getiren ve zamanla hayatımın anlamı olmuş o gülümseyişini görmek istiyorum. Artık buralarda daha fazla onsuz kalmak istemiyorum. Ne olur denizim, beni onunla buluştur. Onu görmeme ve bir defacık dahi olsa sarılmama aracı ol. Beni anlayacağını umut ediyor ve bana dileğim ile ilgili geri dönmeni bekliyorum... "


Gülay, mektubunu dikkatle katladı ve göğsüne yerleştirdi. Akşam yemeğini yedikten sonra iskeleye çıkarak bir süre karanlıkta hiç bir ışığın meydana getiremeyeceği o güzel yakamozu izledi. Ardından yaşlı gözlerle dileğini denize bıraktı ve gözlerini kapattı. Sanki deniz dileğini hemen yerine getirecek gibi hissediyordu. Sanki gözlerini açsa, sevdiğini karşısında görecek ve bu doğaüstü olaya deniz neden olacaktı. Yavaşça gözlerini açtı ama sevdiğini göremedi. Gözlerinden bir kaç damla yaş, denize damladı. Genç kadın büyük bir hüzünle yürüyerek evine gitti ve kimsenin yüzüne dahi bakmadan odasına kapandı. Ağladı, ağladı, ağladı... Hayat, yaşanılabilecek bir olgu olmaktan çıkmış ve adeta bir çileye dönüşmüştü. Buna daha fazla sabredemiyordu. Fakat aksi yönde de yapabilecek hiç bir şeyi yoktu. Kalbi daralıyor ve nefes alması zorlaşıyordu. Derin derin nefes alarak kendine gelmeye çalıştı fakat her nefes alışında göğsü sızlıyor adeta nefes alırken bedeni yırtınıyordu. Hırıltılar çıkarmaya başladı. Hızlı hızlı öksürdü ve bir süre sonra kendine geldi. Oldukça halsiz kalmıştı, yatağına uzandı gözlerini kapattı.

Gece uykusunda bir rüzgâr hissetti. Galiba balkon kapısını açık unutmuştu. Ama kalkıp kapatabilecek hali de yoktu. Rüzgâr ayaklarından beline doğru ilerledi ve göğsünden başına kadar inanılmaz bir yumuşaklıkla esip gitti. Gülay, rüzgâr ile birlikte muhteşem bir huzur duygusuna sarınmıştı. Gözlerini açtı. Gördüklerine inanamayıp, gözlerini tekrar kapatıp açtı. Denizin ortasındaydı. Sahilden bir hayli uzakta olmasına rağmen evlerini zar zor görebiliyordu. Denizde yürüyebiliyor ve koşabiliyordu. Büyük bir sevinçle oradan oraya koşup durdu, kendince rüyasının tadını çıkartıyordu. " Gülay... " Duyduğu sesle irkildi. Ses tam arkasından geliyordu ve yıllardır hasret kaldığı bir sesti. Hızla arkasını döndü. Kocası yüzünde o bilindik gülümsemesiyle kendisine bakıyordu. Hiç bir şey diyemeden, hasretle kocasına sarıldı. İşte dileği gerçek olmuştu, onca zamandır başaramadığı şeyi deniz başarmıştı. Kocasının kollarından ayrılmadan tüm gücüyle onu sıktı. Kokusunu öylesine özlemişti ki, yıllarca böyle durabilirdi. " Ah seni öyle özledim, öyle bekledim ki.. " Eşi yanıt vermeden onun yüzüne baktı. Gözlerinde hafif bir keder vardı. Genç kadın, gayet iyi tanıdığı kocasının yüzündeki gülümsemesinin ardına saklanmış, gözlerindeki kederi hemen fark etmiş ve onunda yıllardır kendisini özlediğini düşünmüştü. Onu görmenin verdiği sevinçle hiç bir şey düşünemiyordu. Kocasına tekrar sarıldı, onu tekrar kokladı. Hiç uyanmak istemiyor, kalan tüm yaşamı boyunca bu rüyanın devam etmesini istiyordu. Yılların verdiği özlem ve hasretle saatlerce konuştular. Birbirlerini ne kadar özlediklerini, birisinin olmadığı yaşamda diğerinin eksikliğinin nasıl hissedildiğini anlatıp durdular. Her ikisi de heyecanlı ve sevinçliydi. Bir o kadarda hüzünlüydüler. Genç kadın güneş ufuktan yavaş yavaş doğarken, gözlerini bakmaya doyamadığı kocasından alarak denize çevirdi ve ağlamaya başladı. Kocası " Ağlama... " dedi. Ağlamaması imkânsızdı, birazdan uyanacak ve bu güzel gece sona erecekti. Bir ay boyunca yine kocasına hasret kalacaktı. Ona hızlı hızlı yine mektup yazacağını, hiç durmayacağını, her ay hilali sabırsızlıkla bekleyeceğini söyledi. Kocası elleriyle karısının ağzını kapattı. Gözlerinde garip bir bakış vardı. Gülay' ı öptü. " Gitme desem de, gideceksin, fakat döneceğinde unutma, burada seni bekliyor olacağım... " dedi. Güneş doğmuştu, Gülay artık uyanması gerektiğini ve uyanmazsa ailesinin endişeleneceğinden, onu zorla uyandıracaklarından, bu güzel rüyanın sarsıntılarla bitmesini istemediğinden bahsetti. Ona son defa sarılarak, denizin üzerinden yürümeye başladı. Evine doğru yaklaştıkça yüreği sızlıyordu. Ara ara arkasına bakıyor ve kocasının orada beklediğini görmek içine tarifi imkânsız bir huzur veriyordu. Gözyaşları içerisinde sahile çıktı ve evlerinin önündeki kalabalığı fark etti. Biraz daha yaklaşınca, kulakları annesinin feryatlarıyla çınladı...

" Gülay, Gülaaay, Gülaaaay.... "


Misafir 15 Nisan 2006 13:19

http://www.siirkolik.com/images/siir.gif Ay GülümKapımızda nöbet tutuyor ölüm

Diyecektim ki; gülüm,
Mevsim hazan mevsimi, mevsim gözyaşı mevsimi... Mevsim ayrılık mevsimi. Tarifsiz bir hüznün sarmalındayız. Anlatılması zor, ifadesi güç. Fikirler tel tel, şehra şehra düşünceler, duygular buruk buruk....
Bir yanı bahardır kıyılarımızın bir yanı cehennem.
Durmadan gözyaşı dökülüyor yüreğimizin üstüne. Acıdan, ayrılıktan haritalar ekleniyor alnımızın çizgilerine...

Sararan yapraklar tutunamıyor artık dallarda gülüm, rüzgar estikçe savrulup gidiyor her biri bir yana. Katar katar turnalar göçüp gidiyor üstümüzden...

Diyecektim ki; gülüm,
mevsim hazan mevsimi, mevsim hüzün mevsimi, har düşmüş bağlara, bahçelere. Yapraklar üşüyor, yapraklar düşüyor dalından. Turna göçü gibi yapraklarında göçü başladı gülüm...

Diyecektim ki; gülüm,
mevsim hazan mevsimi, mevsim kıran mevsimi. Her taraf ölümlerle acılarla dolu. Kan gölüne döndü dünya. Dört bir tarafta barut kokuları geliyor. Her tarafta savaş, kan gözyaşı var. Her tarafta bir kaos sürüyor... Bu yüzden karalar giydik gülüm. Utandık insanlığımızdan.
Bacakları kopan çocukların feryatları doluyor yüreklerimize. Çığlıkları, çocukları ölen anaların. Hiç bu kadar sahipsiz, hiç bu kadar umutsuz, bu kadar çaresiz kalmamıştı yüreğimiz. Kan ve barut kokan ağır bir hava hüküm sürüyor gecelerde Havaya karışan iniltiler feryatlar ağıtlar.

Gerçeklerle hayallerin karıştığı, rüyalar şehri İstanbul da bombalar patlıyor durmadan. Özlemler, hayaller ıstırap veriyor artık... Her ah çekişte içimiz titriyor... Derin bir ah gibi sızlıyor yüreğimiz... Yüreğimiz parça.parça..
Güvercinlerin öldürüldüğü, defnelerin sessizce ağladığı günlerdeyiz gülüm...

Diyecektim ki; gülüm,
Çiçektir çocuklar: Bakım ister, özen, özveri, güven ve sabır ister, açmak için çiçeklerini bahara... Hepsinden önemlisi şefkat, sabır ve sevgi ister... Sulanmak ister sevgi pınarlarıyla ... Tomurcuk tomurcuk açmak için dünyaya çiçeklerini ... Sevgisizlikle solmamak için yaprak yaprak ...

Diyecektim ki; gülüm,
Bahçedir çocuklar:. Tohumdur ekilir, sürer filiz filiz.. Umudu besler bağrında. Emek ister, bakım ister... Büyür, olgunlaşır , sevgi meyvesi verir, karşılık beklenmez... Verdiğini alırsın...

Diyecektim ki; gülüm,
Yüreklerimizi yıllardır sıcak ve hillesiz bir sevgiye kilitleyip, umutla ,özlemle geleceğe dair apak düşler kurduk. Güneşli, aydınlık, güzel günlerin özlemini çektik. Belki biraz yorgun, belki durgun, ama yine de umutlu, yine de mutlu, sevgiyi işleyip mavilere, bütün yollara, dallara, dağlara gül yazdık.
Sevgiyi, umudu, güveni, dostluğu, barışı, özgürlüğü, mutluluğu ve bunların getireceği güzellikleri bekledik ölümüne...

Diyecektim ki; gülüm,
Geleceksin diye bütün yollara gül döktük. Güvercinler uçurduk mavilere.
Sevgiyi,dostluğu, barışı, baharı, sevinci getireceksin diye dağlara, ovalara, denizlere . Bunca çirkinliklerin içinde güzelliği, saflığı, temizliği getireceksin diye kirlenmiş hayatımıza, yıldızlara haber saldık...


Diyecektim ki; gülüm,
Yaşamak güzel... Yaşamak bir çiçek gibi, dört mevsim güzel kokular saçıyor üzerimize... Sevgiyle bakıyor herkes biribirine, sevgiyle sarılıyor... Kinler, düşmanlıklar, kötülükler kafdağının ötesine sürülmüş...

Diyecektim ki; gülüm, gel.
Yorulduk yollarına gül döküp beklemekten. Ey ömrümüzün taze gülü, ey gözleri öksüzümüz, her hazan bir gül getirip yüreğimize bırak ki, sevdamızın ateşiyle yakalım saçlarını yeryüzünün...

Diyecektim ki; gülüm,
Herşeye rağmen yüreğinde bin umut taşıyor çocuklar gelecek baharlara...
Dünyanın dört bir tarafında barış ve umut şarkıları söylüyor... Özgürlük ve mutluluk şarkıları söylüyor çocuklar, diyecektim...

Ama diyemedim, diyemedik gülüm...
Kapımızda nöbet tutuyor ölüm...


venüsün_kızı 15 Nisan 2006 19:15

Mavi Kurdela

New York'ta yasayan bir öğretmen, Lise son sınıfındaki öğrencilerinin "diğer insanlardan farklı özelliklerini" vurgulayarak onurlandırmaya karar vermiştir. California Del Mar'dan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı.İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle "Siz çok önemlisiniz" yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.

Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele vermiş ve; Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlarda bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin" diye rica etti.

O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun"iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü" onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdele' yi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu? Şaşkına dönen patron;
"Tabi ki" teklinde cevap verdi.

Yönetici de mavi kurdele' yi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de;
"Bana bir iyilik yapar misiniz?... Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?... Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece "bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş..." Dedi...
O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu.
"Bugün inanılmaz bir şey oldu"dedi. "Ofisteydim.Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, "iş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdeleyiiliştirdi... Bir hayal etmeğe çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor. "Siz çok önemlisiniz" yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı.Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin...

Ben "seni" onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum... Oysa bu gece bir
şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. "Seni seviyorum" diye devam etti... Şaşkına dönen çocuk simdi ağlamaya başlamıştı. Bütün vücudu titriyordu... Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı, ve:

"Yarın intihar edecektim" baba, dedi...
"Baba, ben senin...çünkü ben senin... beni hiç sevmediğini... beni hiç önemsemediğini düşünüyordum... Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an... oğlunun hayatini kurtardın!...


JeLiBoN 15 Nisan 2006 19:24

Aşk YeminiBugün olduğu gibi yarın da, yarından sonra da, Ondan sonraki günlerde de gözlerimdeki yerinin değişmeyeceğine...Seni bir ömür seveceğime...Kelebeklerin renklerinin insanı büyülemesi gibi, yarınımda da hep sevginle yaşayacağıma... Her bakışında okuduğun o gözleri her zaman yanımda göreceğine, en yakın dostun, en yakın sırdaşın, en yakın arkadaşın olacağıma... Sıkıntının sıkıntım; üzüntünün üzüntüm olacağına...Her kızgın anını çiçeğe dönüştüreceğime...Her üzgün anında tebessümün geri gelmesi için elimden geleni yapacağıma...Asla ve asla soğuktan ve yanlızlıktan üşümeyeceğine...Yanında olmadığım ve varlığıma ihtiyacın olduğu her anda bir rüzgar olup seni saracağıma...Gözümün gözüne değdiği her an; sana yeniden aşık olup seni bir periye dönüştüreceğime...Yaşam boyu her sabah sana aşık olaraka uyanacağıma...Sen uyurken sana bakıp, Sen ve Ben için dualar edeceğime...Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma...Seni asla üzmeyeceğime... Seni kızdırırsam. bunu bilmeden yapacağımdan h!
emen özür dileyeceğime...Beni tanıdığın gün, benden gördüğün neyse, ömrünce aynı beni göreceğine...Sevgimin asla değişmeyeceğine...Sevgimin asla azalmayacağına...Bilakis her gün büyüyen bir sevgiyi dönüp mutluluk ormanlarına seni taşıyacağıma...Senin herşeyin önünde olduğun gerçeğinin asla değişmeyeceğine...Seni asla ihmal etmeyeceğime...Senin sadece 14 Şubat`ta değil, 365 tane Sevgililer Günü`nde 365 tane ismin olacağına...Sana yalan söylemeyeceğime...Başkalarının yanındayken seni asla unutmayacağıma...Elini usul usul, korka korka tuttuğum o ilk gündeki aynı heyecanı hep yaşayacağıma...Bir ömür senin elini bırakmayacağıma...Bir ömür Can`ım olarak kalacağına...Tüm balonları senin için gökyüzüne salacağıma... Tüm çiçeklerde seni göreceğime...Okyanuslarda seni dalga yapacağıma...Yıldızlara kement atacağıma...Gökkuşağına salıncak kurup 7 renge senin rengini karıştıracağıma...Her satırda seni yazacağıma...Seni çizeceğime ve sana sesleneceğime...Hiç bir şeyin, hiçbirzaman senin ö!
nüne geçemeyeceğine...Her günün bir öncekinden daha güzel olacağına...Her anın unutulmazlık zincirine bir yenisini ekleyeceğine... Sana her zaman HAYATIM diyeceğime...
Seni sonzukluk kadar çok seveceğime...
Sen, ''SEN'' olduğun için seni seveceğime...
Seni ''Bir ömürden de öte'' seveceğime...
Seni Seviyorum diyeceğime...
SÖZ VERİRİRİM...


Misafir 16 Nisan 2006 02:42

Küçük Deniz Kızı

Açık denizlere kıyısı olan küçük bir köyde yaşlı bir balıkçı yaşarmış. Uzun yıllar, engin denizlerde oltası ile balık avlayan bu ihtiyar, etrafına sevgi saçan hayat dolu bir insanmış. Ancak, gel zaman-git zaman, her bir şey kötü gitmeye başlamış onun için!.. Başına gelen kötü şeylerden kurtulmaya çalışırken bu kez de, dünyada her şeyden çok sevdiği insanı, kaybetmiş aniden!.. Bu kaybın ardından, üzüntüye boğularak her bir şeylere, hatta hayata bile küsmüş ve kendini diğer insanlardan soyutlamış!..

Bu duygu çöküntüsünün etkisiyle, bir gün, minik köhne sandalı ile uçsuz bucaksız denizlerde yitip gitmek için, denizlerin sonsuzluğuna açılmaya karar vermiş ve aynı günün gecesinde de sessizce kıyıdan ayrılmış. Karadan ırak bir halde denizlerde dolaşmaya başlamış!.. Zaman-zaman, oltasıyla tuttuğu balıkları biraz seyrettikten sonra, hepsini tekrar denize bırakmış!.. Günler geçtikçe yalnızlığından sıkılmaya başlayan yaşlı balıkçı, tuttuğu balıkları, karşısına çıkacak ilk kişiyle paylaşmak için, sandalında biriktirmeye başlamış. Ama, tüm istemine karşılık uzunca bir süre geçmesine rağmen hiç kimseyle karşılaşamayınca yeniden umutsuz yalnızlığına sarılmış!..

Yaşlı balıkçı, böyle amaçsız ve umarsızca denizlerde dolaşırken, günlerden bir gün, aniden denizin derinliklerinden çıkıverip gelen, küçük bir deniz kızıyla karşılaşmış. Tüm umudunu yitirdiği bir anda karşısına çıkan, bu küçük deniz kızını gördüğünde tatlı bir şaşkınlığa kapılıvermiş!.. Çünkü herkesten kaçırdığı, sakladığı, herkeslere kapattığı yaşlı kalbi, yine o tatlı heyecanla doluvermiş!.. O an, aklına sandalında biriktirdiği balıklar gelmiş. Uzun zamandır sakladığı balıkları bu küçük deniz kızı ile paylaşmaya karar vererek, çuvalın altındaki balıkların en büyüklerini ona vermiş. Küçük deniz kızı, balıkçının bu cömertliğinden, çok mutlu olmuş. Onun, bu iyiliğine karşılık olarak da, küçük deniz kızı, her gün kısa sürelerle yanına gelip, köhne sandalı ile insanlardan kaçan ve denizin ortasında kaybolan yaşlı balıkçıya , yol göstermeye başlamış!..

Aralarındaki, balık verme-yol gösterme şeklindeki bu ilişki günlerce böyle sürüp gitmiş. Ancak, günler geçtikçe, içinde bulunduğu duygu yoğunluğunun etkisiyle, yaşlı balıkçıda her gün daha da artan coşku ve neşe yüklü değişiklikler görülmeye başlamış. Gözlerine ışıltı, yüzüne tebessüm gelmiş. Küçük deniz kızına karşı, içindeki duygu yoğunluğunun önüne geçilemez bir hızla, her geçen gün daha da artarak büyümeye başlamasının etkisiyle, artık, denizden sağladığı kendi ganimetlerinin tamamını ona vermeye başlamış!.. Küçük deniz kızı da yaşlı balıkçıdaki bu değişikliği fark etmiş ve bunu, “Ne kadar iyi bir insan. Sadece yol gösteriyorum, bana bütün her şeyini veriyor” ve yaşlı balıkçının yüzünde ve gözünde oluşan canlılığı ise, “Ne güzel!..Yeniden hayata bağlanmaya başladı!..Sanırım amacıma ulaşıyorum!..” diye yorumlamış.

Ama geçen her gün, yaşlı balıkçı için eziyet haline dönüşmeye başlamış. İçi içini yemesine rağmen, bir türlü ona açılamamış olmaktan dolayı çok üzülüyor, dertleniyormuş. Çok istemesine rağmen bir türlü küçük deniz kızına açılamamasının nedeni; onu ürkütüp kaçırmaktan ve sonsuza dek kaybetmekten korkmasıymış. Ona açılma girişiminde bulunmaya karar verdiğinde ise, kendi kendine “Ona, seni seviyorum dediğimde, beni yanlış anlayarak ya hemen çekip giderse?.. Ne yapar o zaman kalbim? İkinci bir ayrılığa ben dayanabilirim, ya kalbim? Bu yorgun ve yaşlı kalbim nasıl dayanabilir?” diyerek, vazgeçiyormuş.

Karşılıklı balık-yol şeklindeki bu ilişki, günlerce böyle sürüp gitmiş!.. Ama bir gün yaşlı balıkçı bütün cesaretini toplayıp kendi kendine; “Söyleyeceğim işte!.. Çekip, giderse gitsin!.. Eğer, kalbim buna dayanamayacaksa, varsın dayanmasın!.. Duracaksa da dursun. Sonuçta, sevgiyle duracaktır!.. Sevgisiz yaşamaktansa, severek ölmeyi tercih ederim” diyerek, küçük deniz kızına "seni seviyorum" demiş. Bu sözleri duyan küçük deniz kızı, çok ürkmüş, korkmuş ve hiç bir şey söylemeden denizin derinliklerinde yitip gitmiş.. Çünkü; küçük deniz kızı, yaşlı balıkçının onu sahiplenmesinden ürkmüş ve kendisini de o köhne sandala mahkum etmesinden korkmuş. Ne de olsa küçük deniz kızı, engin denizlerde özgürce yüzmeye alışmış ve üstelik, o güne kadar öyle köhne sandallara hiç binmemiş. Kaldı ki küçük deniz kızının tek amacı; yaşlı balıkçıya yol göstermek, karanlıkta, ona ışık olmak ve onu yeniden hayata, insanların içine döndürmekmiş. Küçük deniz kızı, kendi kendine; “Hiçbir şey söylemeden, konuşmadan, çekip gitmekle acaba saygısızlık mı yaptım? Öylece, çekip gitmemden de etkilenmiştir şimdi!.. Neyse, yarın sabah erkenden yanına gider, özür diler ve düşüncelerimi açıklarım kendisine!..” demiş, ve yosun yatağına uzanarak uyumaya başlamış.


Ve Sevgi


O gece, yaşlı balıkçı hiç uyumamış. Çünkü, bütün gece boyunca balık tutmuş. Ta ki, gecenin en karanlık anı olan; şafak, sökmeden önceki ana kadar!.. Denize sarkıttığı her oltaya bir balık gelmiş. Hiçbir oltası, boş dönmemiş denizden. Ama yaşlı balıkçı, şafak sökmeden önceki anda tuttuğu bir balık hariç, tüm balıkları, tutar-tutmaz tekrardan denize atmış.. O balığı, özenle köhne teknesinin içindeki çuvalın üstüne bıraktıktan sonra, sandalın baş kısmındaki yere oturarak, balığı seyretmeye koyulmuş. O balığı izlerken, gözleri nemlenen yaşlı balıkçı, hiç kıpırdamadan gülen gözleriyle kendisine bakan balığa “Aradığım sendin!..” demiş. Bir süre sonra yerinden kalkarak balığı köhne sandalının içindeki çuvalların altına yerleştirdikten sonra, küçük deniz kızıyla sabah gerçekleşecek buluşma için hazırlıklarını yapmaya koyulmuş. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra da uykuya dalmış.

Yaşlı balıkçı, sabahleyin erkenden gelen küçük deniz kızı tarafından uyandırıldığında, ona “Hayrola? Ne oldu? Hiç bu saatlerde gelmezdin?” diye, sormuş. küçük deniz kızı, “Öncelikle, dün hiçbir şey konuşmadan, söylemeden, çekip gittiğim için özür dilerim.” Dediğinde, “Problem değil!.. Ben zaten öyle bir şey bekliyordum.” Demiş, yaşlı balıkçı. “Sana açıklamak istediğim bir kaç şey var!..” diyen, küçük deniz kızına “Dinliyorum” demiş. “Ben, gördüğün bu uçsuz-bucaksız denizlerde özgürce yüzmeye alışmışım!.. Üstelik hayatımda hiç sandala binmedim, binmem de!.. Hele-hele, seninki gibi köhne bir sandala asla!..” demiş ve ardından “Benim, seninle görüşmekteki amacım; Sana yol göstermekti!.. Amacım; En kör karanlıkta bile sana ışık olarak seni yeniden o küstüğün hayata, insanların içine döndürmekti!.. Amacım, senin sevgine sahip olmak ya da sana sevgimi vermek değildi!..”diyerek, düşüncelerini açıkladığında, yaşlı balıkçı, kısa bir süre durduktan sonra, küçük deniz kızına
"Seni seviyorum dememin, sana ne zararı var ki?" demiş... Ve... Konuşmasına biraz ara verdikten sonra "Şunu unutma küçük deniz kızı; hiçbir balıkçı denizde kaybolmaz!.. Çünkü, şu gördüğün gökte, onlara yol gösteren bir şeyler, her zaman vardır ve var olacaktır.. Sen, bana yol değil, tamamen yok olduğunu düşündüğüm bir şeyin, aslında hiç kaybolmadığını gösterdin!.. Ben, aslında seni veya senleri değil, sevgi'nin kendisini seviyormuşum. Bana bunu öğrettiğin için sana ‘seni seviyorum’ dedim. Her ne kadar, aynı denizde yaşıyor olsak da, çok iyi biliyorum; aynı dünyanın ayrılıklarında yaşadığımızı!.. Evet Küçük Deniz Kızı evet, görünüşte, ikimizde aynı denizde yaşıyoruz. Ama bir farkla; sen, onun içinde yaşıyorsun, ben ise, üstünde!.. Ben artık, yolumu biliyorum!.. Bildiğim şey için de kimsenin yardımına gerek yok!.. Sevginle Kal!..” diye, eklemiş ve küreklerine asılırken, küçük deniz kızına "Bu pakettekileri evine dönünce yersin" diyerek, büyükçe bir paket balık daha vermiş ve çekip gitmiş!..

Yaşlı balıkçıyı kırmış olabileceğini düşündüğünden, üzgün bir halde evine dönen küçük deniz kızı, hemen yaşlı balıkçının verdiği paketi açmış. Paketin içine baktığında; o güne kadar bu denizlerde hiç görmediği ve de duymadığı parıldayan pullarıyla, etrafına ışıklar saçan pembe renkli, mavi gözlü bir balıkla karşılaşmış!.. Yanında da, bir bez parçasının üzerine mürekkep balığının, mürekkebine batırılmış oltanın ucuyla yazılmış bir not!.. Notta ise şöyle yazıyormuş: "Bunca yıllık balıkçılık hayatımda, hiç karşılaşmadığım bir şeylerle karşılaştım, dün gece sen gidince!.. Denize attığım her oltadan balık çıktı!.. Hiçbir oltam boş dönmedi!.. Ama ben tuttuğum her balığı, tutar-tutmaz gerisin geriye denize bıraktım. Ta ki tutulacak balığı tutana kadar. Ve sonunda tutmak istediğim; bu gördüğün balığı tuttum!.. İnsan, ideallerine sıkı-sıkı tutunursa, artık idealleri tutunduğu şey olmaktan çıkarak, tutkuya dönüşür.
Hiç görmediğim, bilmediğim bir balığı tutma ideali de, dün gece tutkuya dönüştü bende, sen gidince!.. Ve sonunda başardım da!..

Şafak sökmeden az önce tuttum bu balığı!.. Ben; hiç bu kadar beyaz ötesi beyaz bir balığın, bu denizlerde yaşadığını ne gördüm, ne de duydum!.. Ya o gözlere ne demeli!.. Onu, bu köhne sandalımın içine yatırdıktan sonra gözlerine baktığımda, bana bu balığı tutturan şeyin 'sevgi' olduğuna inandım!.. Ve bu balığın adını 'sevgi' koydum... Şimdi, Sevgi'yi sana veriyorum, yiyesin diye... Çünkü, O senin... Ve ben dün, senin sevgin yardımıyla tuttum onu!..

Sevginin rengi, her zaman ve sadece beyazdır!.. Hem de bembeyaz!.. Ve sevginin gözü de; yeşildir küçük deniz kızı!.. Hem de senin yatağındaki yosun yeşili!.. Ne yazık ki sen, onun gerçek halini hiçbir zaman göremeyeceksin. Sen, şimdi evinde sevgiye baktığında, onu parıltısıyla, etrafına ışıklar saçan pembe renkli, mavi gözlü bir balık olarak görüyorsundur!.. Öyle değil sevgi; küçük deniz kızı!.. Öyle değil!.. Sevgi, görmek istediğin renkte değil, olduğu renktedir!..

Ve inanıyorum ki, Ondan bu denizlerde bir tane varsa, bir ikincisi de, mutlaka vardır!.. Ben, onu bulmaya gidiyorum!.. Onu kimsenin yardımı olmadan, yalnız başıma bulacağım!.. Çünkü, onu kimseyle paylaşmak istemiyorum küçük deniz kızı!.. Benim sevgim benimle kalacak, Sen de ‘Sevgi'nle Kal...”

Mektubu okuyan küçük deniz kızı hüzünlenerek, “Beni bu kadar çok sevdiğini tahmin etmedim yaşlı balıkçı. Affet beni lütfen” demiş. kafasını suyun üstüne doğru kaldırarak. “Ama üzülme, emanetin olan sevgiye çok iyi bakacağım” demiş yosunların üstüne koyduğu balığa bakarak. “Sevgi!.. Sen artık benimsin!.. Evet-Evet artık benimsin!.. hem de sonsuza kadar benimsin!.. Artık hep benimle olacaksın!.. Ben de seninle!.. Ölene kadar senin yanından ayrılmayacağım!.. Ama lütfen bana olduğun renkte görün!.. yalvarıyorum sana sevgi, lütfen!.. Lütfen gerçek renginde görün!..” diyerek sevgiye sarılmış.

O günden sonra küçük deniz kızı, söz verdiği gibi sevginin yanından hiç ayrılmamış. Yemeden, içmeden kesilmiş. Yaptığı tek şey sadece sevgiyi seyretmek ve uykusu geldiğinde sevgiye sarılıp uyumakmış. Bir de sürekli, sevgiye “Lütfen bana gerçek renginde görün!.. Yalvarıyorum sana!.. Bir kerecik bana olduğun renkte görün” diye yalvarıyormuş. Küçük deniz kızı, günlerdir hiçbir şey yemediğinden dolayı zayıflamaya başlamış. Güçten de düştüğü için artık hareketleri de ağırlaşmış. Sevgi ise hala, parlayan pembe renginden ve etrafına ışıklar saçan mavi gözlerindeki canlılıktan hiçbir şey kaybetmeden yosunların üzerinde öylece duruyormuş. Kendisi eriyip giderken, canlılığından hiçbir şey kaybetmeyen sevgiye bakan küçük deniz kızı; “Ne kadar güzel bir şeysin sen sevgi, ne kadar güzel!.. Ben senin için eriyip giderken, sen hala ilk günkü gibi canlısın!..” demiş.

Küçük deniz kızı, her gece yaptığı gibi o gecede sevgiye sarılı bir halde uyurken düşünde, köhne teknesiyle sahile varmak üzere olan yaşlı balıkçıyı görmüş. Yaşlı balıkçının yanında ise parlayan beyaz teni ve etrafına ışıklar saçan yeşil gözlü, bir bayan varmış. Yaşlı balıkçı, yanındaki bayana sarılarak, küçük deniz kızına “Sana tanıştırayım; bu sevgi!..” demiş. “Sevgiyi tanımaktan memnun oldum.” Diyen küçük deniz kızı hiç ara vermeden konuşmaya devam etmiş; “Sen gittikten sonra, ben hep sevginin yanında kalıyorum!.. Senin bana verdiğin sevginin yanında!..Onu hiç yalnız bırakmıyorum. Hep ona bakıyorum!.. Her gece ona sarılıp yatıyorum. Ama onu ve onun gözlerini bir kere olsun senin mektubunda yazdığın renklerde göremedim. O kadar yalvarmama, yakarmama rağmen sevgiyi bir kere olsun beyaz göremedim. Ve onun gözü hala mavi!.. Çok zayıfladım, güçsüzleştim sevgi geldikten sonra!.. Onu bırakıp da yiyecek bulmaya gitmiyorum. Çünkü geri döndüğümde sevgiyi bulamamaktan, onu sonsuza dek kaybetmekten korkuyorum. Böyle giderse, çok yaşayabileceğimi sanmıyorum!.. Günlerim sayılı!.. Ama olsun!.. Hiç umurumda değil!.. Zaten, sevgiyi gerçek rengiyle göremedikten sonra yaşamanın ne anlamı var ki!..Kim bilir belki öldükten sonra onu gerçek rengiyle görürüm.” demiş.

Küçük deniz kızını dinleyen yaşlı balıkçı ise ona; “Üzüldüm senin bu haline!.. Niçin hala anlamıyorsun küçük deniz kızı, sevgiyi yanında değil, içinde barındırman gerekir!.. Onu görmen değil, hissetmen gerekir!.. Sevgi, görünmez yaşanır!.. Sen Sevgi'yi sadece seyretmekle, ona sarılıp uyumakla ve sürekli onun yanında bulunmakla onun gerçek rengini göremezsin!.. Onu, ancak sonsuz bir aşkla seversen onun gerçek rengini görebilirsin. Ama üzülerek söyleyeyim ki sen hala elindeki sevgiyi yeteri kadar sevememişsin!.. Ona aşık olamamışsın!.. Onun ruhundaki değil, dış görünüşündeki güzelliklere, özelliklere takılı kalmışsın!.. ‘Zayıfladım, güçsüzleştim, öleceğim’ diyorsun!.. Senin eriyip, sararıp solmana rağmen sevgide bir değişiklik oldu mu? Olmadı değil mi? Zaten Olmazdı da, Olamazdı da!.. Şunu unutma Küçük Deniz Kızı, sevgiyi hissedersen, sevgi için ölmen değil yaşaman gerektiğini anlarsın. Sevgi, senden hayatını değil, sadece kalbini vermeni bekler!.. Ver ona kalbini küçük deniz kızı, ver ona!..” demiş. Küçük deniz kızı, o anda yaşlı balıkçının yanındaki bayanın birden yok olduğunu görünce, uykusundan uyanmış.

Gözlerini hafifçe aralayan küçük deniz kızı, sarılarak uyuduğu sevginin yanında olmadığını görünce, hemen yatağından kalkmış!.. Her bir tarafları aramış, taramış ama bir türlü onu bulamamış!.. İçini derin bir hüzün kaplamış!.. Ve o an yuvasını terk ederek uçsuz bucaksız denizlerde, sevgiyi aramaya karar vermiş. Bu kararını uygulamak için güçlü olması gerektiğinden yeniden yemek yemeye başlamış!.. Yanındaki sevgi için hiçbir şey yapmazken, aradığı sevgi için kendine bakmaya başlamış. Vücudu tekrar eski görünüme ve dinçliğine kavuştuğunda denizlere açılmış. Günlerce, haftalarca, aylarca sevginin peşinde dolanıp durmuş. Ama ne ona rastlamış, ne de ona rastlayan birine!..

Sevgiyi bulma yolundaki tüm umutları artık tükenme noktasına geldiğinde, bir gece uyurken düşünde bir balık görmüş. Beyaz ötesi beyaz parlayan pullara ve yosun rengi gözlere sahip bu balık, küçük deniz kızına şunları söylemiş; “Beni neden hiç olmayacağım yerlerde arayıp duruyorsun küçük deniz kızı? Neden hiç bıkmadan, usanmadan beni her gördüğün kişiye soruyorsun? Ben; yaşlı balıkçıyla düşünde yaptığın konuşmanın ardından yatağından kalkarak senin kalbine girdim. Ben artık senin içindeyim küçük deniz kızı. Hem de o geceden itibaren!.. Ve sen, o geceden sonra sadece küçük deniz kızı olmakla kalmayıp ‘sevgili küçük deniz kızı’ oldun!..”

*****************************
Not: Bir gün, sevgili arkadaşım Aycan Yılmaz, bana bir sayfalık kısacık bir öykü göndermişti. 'Küçük Deniz Kızı' başlıklı bu öykücüğü çok beğendim. Üzerinde bir hayli değişiklikler yaptım. Ancak bu yazının o kadarla da kalmasını istemediğim için ‘Ve Sevgi’ başlıklı ikinci bölümünü yazdım. Kendisine gönderdiğim de çok beğendiğini ve yayınlanma konusunda "onur duyarım" yazan mailini alınca, yayınlamaya karar verdim... Kaleminle böyle bir yazının oluşuma yol açtığın için teşekkürler, Aycan...


Pollyanna 16 Nisan 2006 02:55

.: ROMANTİK SEVGİLİ(AH AH...) :.
Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barğıması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım.
Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldun’du. Mesaj şöyleydi.
-Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et.
Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı.
İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi.
-Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun.
Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa;
-Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor.
Dememi istedi. Masama;
-Bu emeğinin karşılığı değil ama,
diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.


Misafir 16 Nisan 2006 03:16

http://www.siirkolik.com/images/siir.gif Affın ErdemiBir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir sure sonra , genç adam , uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki , ne ziyaretine gelmişler , ne de bir mektup yollamışlar. Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini , cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor ; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş.

Ailesinin işini kolaylaştırmak için , kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse , raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış. Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa , hiç bir şey yapmayacaklar , o da trende kalıp Batıya gidecek , belki de bir serseri olacakmış.

Tren , kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki , pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş.
Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş ,
“ Şuraya bak ” demiş. Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. “ Her şey yolunda , bütün ağaç bembeyaz kurdelalarla bezenmiş ”.

O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar , adeta , birden dağılmış , kaybolmuş.

"Affetmezseniz sevemezsiniz.
Sevgisiz hayat ise anlamsızdır"


Misafir 16 Nisan 2006 10:17

eski bir tapınak yazısı
 
ESKİ BİR TAPINAK YAZISI

Gürültü,patırtının ortasında sükunetle dolaş;sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma,başka türlü davranmak açıkça geremedikçe herkesle dost olmaya çalış, sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun.Bağışla ve unut ama kimseye teslim olma.içten ol telaşsız, kısa ve açık seçik konuş,başkalarında kulak ver.Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları;Çünkü dünyada herkesin ir öyküsü vardır.

Yalnız planlarının değil başarılarının da tadını çıkarmaya çalış.İşin ne kadar küçük olursa olsun ilgilenen hayattaki dayanağın odur.Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsan işini öyle sevki başarılarının bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerininde yepyeni hayatlara başlamış olacaksın.

Olduğun gibi görün, göründüğü gibi ol sevmediğin zaman sever gibi yapma çevrene önerilerde bulun ama hükmetme.İnsanlarını yargılarsın anları sevmeye zamanını kalmaz ve unutma ki;İnsanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki kum taneciğinde daha fazla değildir.

Aşka burun kıvırma sakın; O çöl ortasındaki yemyeşil bahçedir. O bahçeye laik bir bahçıvan olmak için her bitkini sürekli bir bakıma ihtiyacı olduğunu unutma kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et ilkini acısını bir an öfkenin vicdanın azabı bir ömür boyu sürer.

Bazı idealler o kadar değerledir ki;o yolda mağlup olman bile zafer sayılır.Bu dünyada bırakacığın en büyük miras DÜRÜSTLÜKTÜR………

Yılların geçmesine öfkelenme, gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe yapamayacağın şeylerin yapabileceklerinin engellenmesine izin verme rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenleri rüzgara göre ayarla. Çünkü;DÜNYA karşılaştığın fırtınalarla değil gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir.Ara sıra İsyana yönelecek olsan da hatırlaki evreni yargılamak imkansızdır. O nun için kavganı sürdürüken kendi kendinle barış içinde ol.Hatırlıyormusun doğduğun zamanları;

SEN AĞLARKEN HERKES SEVİNÇLE GÜLÜŞÜYORDU ÖYLE BİR ÖMÜR GEÇER Kİ HERKES AĞLAKEN SEN MUTLULUKTAN GÜLÜMSE…………………………………..

Sabırlı, sevecen ve erdemli ol;elinde sonunda bütün servetin sensin.Görmeye çalış ki;
BÜTÜN PİSLİĞİNE VE KALLEŞLİĞİNE RAĞMEN DÜNYA YİNE DE İNSANOĞLUNUN BİRİCİK GÜZEL MEKANIDIR…………………………………………



Saat: 00:11

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık