![]() |
"Beş yıl olmuştu beraberlikleri başlayalı, Atilla çok yakışıklı, Büşra ise çok güzeldi çok uyumlulardı birbirlerine çok mutlu ve örnek bir aşkları vardı kimseyi umursamadan aşklarının tadını çıkartıyorlar ve sevgilerinin karşısında kimse duramıyordu kendi aralarında sözlenmişlerdi büyük bir aşktı bu. Bir gün yanlış bi anlaşılma yüzünden Atilla ile Büşra kavga ettiler ve Büşra Atillayı yüz üstü bırakıp ayrıldı ondan aynı mahallede oturuyorlar ve evleri karşılıklıydı Atilla ne yaptıysa olmadı bir türlü Büşranın geri dönmesini sağlayamadı ve uzun süre ayrı kaldılar Atilla artık eskisi gibi gülemiyor ve eğlenemiyordu Büşra ise Atillayı dışarıda gördüğünde suratına bile bakmıyordu. Bir gün Atilla arkadaşlarıyla bir çay bahçesinde buluşup erkek erkeğe muhabbete dalmıştıki birden çay bahçesine giren bir çift Atillanın dikkatini çekmişti, birde dönüp bakınca o erkegin sarıldığı kızın Büşra olduğunu gördü ve o an dondu kaldı Büşra Atillayı görmüş ama görmezlik ten gelmiş Atilla o günden sonra kimselerle konuşmaz olmuş susmuştu. Artık ne camdan Büşraya bakıyordu nede dışarı çıkıyordu artık hayata küsmüştü ve bir gün, Atilla bir çocukla Büşraya bi şiir yolladı Büşra şiiri alıp okumaya başladı... -Bir sabah sen uyurken, bir çığlık kopacak Bu çığlık seni ve her kezi uyandıracak Kalkıp nereden geliyor diye bakacaksın Baktığında bizim evden geldiğini anlayacaksın Sen daha şaşkınlığını atamadığın bir anda Bir sela sesi çınlayacak bu şehrin sokaklarında Tüm insanlar toplanacak birden oraya Benim öldüğümü söyleyecekler sana İnanmak istemeyeceksin onlara Sonra koşup geleceksin bizim eve Sarmışlar beni beyaz bir çarşafa Bir hoca, dua edecek baş ucumda Derken tabuta koymak isteyecekler beni Vermemek için tutacaksın beyaz kefenimi Yalvaran gözle bakacaksın onlara Dokunmayın diyeceksin ne olur dokunmayın ona Ben koyarım onu tabutuna Ellerin varmayacak beni tabuta koymaya Mecbur olduğunu anlayacaksın bir anda Koyacaksın beni o uzun sandığa Ve dönüp onlara beni sevdiğini söyleyeceksin Sonra dönüp bana İnan bu sözüm yalan değil diyeceksin Sarılıp tabutuma bir off... çekeceksin İşte o an benim aylarca çektiğimi Sen bir anda çekeceksin Geçte olsa hatanı anlayacaksın Bir an yaşlı gözlerle bana bakacaksın Bak sana döndüm diye yalvaracaksın... Mecburen seni seveni.. Beyaz kefeninde bırakacaksın Ve o günden sonra insanların dilinde Geç dönen sevgili olarak anılacaksın Büşra şiiri tam bitirmiştiki birden bire Atilla nın evinden bir çığlık koptu ve Büşra koşturdu o çığlığa ve Atilla nın tavanda bir urganla asılı olduğunu gördü ve Büşra şiirin aynısını yaşadı. Bu olaydan sonra Büşra herkesin dilinde GEÇ DÖNEN SEVGİLİ diye anıldı... |
bencil mercan Çok uzak bir ülkede denizin derinliklerinde yalnız bir mercan yaşarmış bu mercan yalnızlığa mahkum edilmiş bir insanmış. Bir zamanlar dünyanın en güzel sevgisine sahip bu insan öyle gururlu ve öyle bencilmiş ki en sonunda sevda perisi sahip olduğu sevdayı elinden almış ve onu denizin derinliklerinde bir mercan olarak yaşamaya mahkum etmiş. Ama bu insanoğlunun kıymetini bilmediği sevdanın gerçek sahibi onu her gün denizin kıyısında beklermiş, onunla konuşur ona güneşi, ayı yıldızları esen rüzgarı, kokan çiçekleri anlatırmış. Onu orda hiç bırakmazmış ama bencil mercan bunları bilmez. Her gün, kızarmış onu denizin dibinde yaşamaya mahkum eden periye. Bir gün denizde çok şiddetli bir rüzgar esmiş ve bencil mercanın sevdalısını denizin derinliklerine doğru itmiş. Kız yavaş yavaş indikçe derinlere doğru mercanı aramış gözleri. Mercansa yine o en bencil haliyle bakmış kıza. Sonra kızın gözlerine takılmış mercanın bakışları bakmış bakmış; “Ben” demiş “Ben hiç görmemiştim kendimi daha önce başkasının gözlerinde” sonra düşünmüş mercan geçmişi neden bu cezayı aldığını sonra denizde daha da kuvvetli bir rüzgar esmiş, karanlık daha bir artmış derinliklerde. Kız korkmamış ama mercan yine korkmuş ve yine bencilleşmiş birden “Keşke” demiş içinden “Keşke benim yerimde o olsa da ben yüzeye çıksam.” Mercan böyle düşünürken gözlerinde kendini gördüğü, mercanın aynası, mercanın sevdalısı kız gözlerini kapamaya başlamış, ama kaparken de içinden onları ayıran periye son bir istekte bulunmuş; “beni çıkarma razıyım buradan ama onu yalnızlığa mahkum etme, denizin dibinde tek başına kalmasın ama beni de unutmasın.” Peri gelmiş konmuş kızın kirpiklerine, “Bu kadar mı büyük sevdan demiş, seni çıkarabilirim yeryüzüne ama biliyorsun ki ben zaten en büyük cezamı verdim şimdi ödülüme geldi sıra. Sevda perilerinin iki görevi vardır biri sevdayı anlamayan bir bencile ceza ve sevdasını koruyana da bir ödül vermek ben cezamı ona verdim ödülü de sen hak ettin.” Kız periye bakmış kirpiklerinin arasından; “Onu yüzeye çıkar, yalnız bir mercan olmasın mavi karanlıkta. Onun bi sevdası olsun yeryüzüne çıktığında doyasıya yaşayacağı ben razıyım burada kalmaya. Hatta ben hep denizle olmaya razıyım gece olduğunda her yıldızda bir kere parlasam yeter, sevdamıza toprak olan bu mavi karanlıkta.” Ve gözlerini kapamış kız, peri mercanı çıkarmış yeryüzüne onu denizin kıyısına bırakmış o bencil ruhunun esareti altında. Gururu kelepçesi olmuşken, yüreği hapsolmuş bencilliğin zindanında ve öyle kalakalmış denizin kıyısında. Sonra kelepçelerini kıran, zindanını aydınlatan bir ışık görmüş bir ışık daha bir ışık daha… Yıldızlar doğdukça gecenin kollarına denizin üstünde parlar olmuş bir ışık daha bir ışık daha… Yakamoz!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Diye bağırmış insan Yakamozzzzzzzzzzz o anda bir tanesi daha bir parlak gelmiş gözüne ve yüreği çıkmış zindandan yavaş yavaş ilerlemiş yakamozun dua ettiği geleceğe doğru |
Güle Duyulan Özlem Tomurcuk gül sendin bir tanem. Hiç düşünmeden alıp koydum seni, kimsenin olmadığı bir yere; yüreğimin ta ortasına. Kanımla suladım toprağını, canımın yarısını verdim sana. Gün oldu dikenlerin oldu. Bir bir battı yüreğime. Yine de yıkılmadım korkmamıştım seni büyütmekten. Sense bir gece beni terk edip gittin. Yokluğunu hissettiğim her gecenin sonunda göz yaşlarımı damlatıyorum kuru yapraklarına. Gözlerinin içine bakıp SENİ SEVİYORUM demeyi özlüyorum... Nerdesin çiçeğim ? Üşümez misin ? Dönmeyecek misin ? |
Ayrılığın İlanı Gidiyor musun diye sorma bana. Gönderen sensin. Ne terk etmeyi istedim seni, ne de daha yaşamadığımız bu aşkı toprağa gömmeyi. Senin kadar öfkeliyim ben de, senin kadar endişeli... Bir dokunuşunla bin kenti yıkacak güç verirdin bana, ama inandıramadım seni. Sen sorgularken beni kafanda, ben gözlerinin içine bakıyordum kuşkuyla. Bir tek sözün bağlardı beni sana, oysa sen hep susmanın koynunda.. Aşkın içine bir kez girdi mi kuşu, teslim alır bedenleri de. Sütten çıkmış at kaşık değildim ama yalanı sokmadım iki kişilik dünyamıza. O dünya ki, bazen minicik bir odada bazen kentin ortasında şekillendi. Nasıl da güzeldi. Zaten varsın diye her şey güzeldi ama sen buna inanmadın. Ah bu sorular... Yaşamak varken sevdayı delice, niye boğarız sorularla? Nasıl ikna edebilirdim seni? Ben "aşk" dedikçe sen "hayır" dedin. Zaten az konuşan sen, olumsuz ne kadar sözcük varsa bulup çıkardın ortaya. Ben bir şey diyemedim. Ne kadar zarar vermişim sana meğer... Nasıl değiştirmişim seni... Oysa hiç böyle düşünmemiştim. Kimseye zarar vermek istemem ben. Kimseyi olduğundan farklı bir hale getirmek istemem. Ama öyle oldu işte... Demek ki gitmelerin zamanı geldi şimdi. Çocukluğuna sığınır atlatırsın bu acıyı. Ne sevişmelerimiz kalır aklında ne sevda sözlerimiz. "Rahat değilim" diyordun ya, rahat ol artık. Gülüşlerini saklaman için bir neden kalmadı. Tedirginliğinin sebebi be kalktı ortadan. Gidişim yürekten değil, zorunluluktan. Sanma bu toy sevdayı başka kimliklere taşırım. Sanma ki benden sakladığın dülüşlerini yalancı yüzlerde ararım. Seni de götürürüm yüreğimde. Yokluğunu taşırım. Bulup bulup kaybettim seni.. Ne yazık ki toz-duman edemedim kuşkularını, ne yazık ki kalamadın bana. Öpücüğümün kokusu kalacak kapının eşiğinde. Kokladıkça bizi bir yanlışa mahkum ettiğini anlayacaksın. Ne çok tanıdığımız var ayrılığımıza.... |
Sevgİ Bu.... Kadın her sabah olduğu gibi o günde beyaz değneği ve el yordamı ile otobüse binmişti. şoför : -Soldan üçüncü sıra boş hanımefendi, dedi. Kadın 32 yaşında güzel bir bayandı ve eşi oldukça yakışıklı bir deniz subayı idi. Bundan bir kaç ay önce yanlış bir teşhissonucu gerçekleştirilen ameliyatla gözlerini kaybetmişti genç kadın ve asla göremeyecekti. Kocası ameliyattan sonra acı gerçeği öğrenince yıkılmış ve kendi kendine bir söz vermişti. Asla karısını yalnız bırakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayakları üzerinde durana kadar cesaret verecekti. Günler geçiyordu. Kadın her geçen gün kendini daha kötü hissediyor,çok sevdiği kocasına yük olduğunu düşünüyordu. Eşinin bu içine kapanık,karamsar hali kocayı çok üzüyordu. Bir an önce bir şeyler yapması gerekiyordu, karısı günden güne kendi içine kapanık dünyasında kayboluyordu. Bütün gün düşündü koca, nasıl yardım edebilirim güzeller güzeli eşime diye. Birden aklına eşinin eski işi geldi. Geri dönmesini isteyecekti. Amabunu ona nasıl söyleyecekti, çünkü artık çok kırılgan ve neşesizdi. Bütün cesaretini toplayarak akşam karısına konuyu açtı. Karısı dehşetle gözlerini açtı: - Ben bunu nasıl yaparım ben körüm, diye bağırdı. Kocası ona destek olacağını, her sabah kendisinin işe bırakacağını ve akşamları da iş çıkışında alacağını ve ona çok güvendiğini söyledi. Çünkü eşini tanıyordu ve bunu başarabileceğini biliyordu. Kadın büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü eşini çok seviyordu ve onu kırmak istemiyordu.Her sabah eşini işine bırakıyor ve akşamları da alıyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi, karısı eskisinden biraz daha iyiydi. Fakat kocası daha fazlasını istiyordu, kendisine söz vermişti sonuna kadar gidecekti. Aksam karısına:Artık işe kendin gidip gelmelisin, dedi. Kadın şaşırmıştı. Bunu asla yapamayacağını söyledi. Kocası ısrar edince onu yine kıramadı ve bütün cesaretini topladı. Bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu. Sabahları kadın artık otobüs durağına kendisi gidiyor, otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek işine gidebiliyordu . Günler günleri kovaladı, hiç bir problem yoktu. Yine bir gün otobüse binerken, şoför : Sizi kıskanıyorum, hanımefendi dedi. Kadın kendisine söylenip söylenmediğini anlayamadan, neden diye sordu. Şoför: - Çünkü her sabah sizin arkanızdan bir deniz subayı genç adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakıyor, otobüsten indikten sonra yeşil ışıkta yolun karşısına geçmenizi bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanızdan öpücük yollayıp size her gün sevgiyle el sallıyor , dedi. HERKESİN BU KADAR SEVMESİ VE SEVİLMESİ, HEPSİNDEN DE ÖNEMLİSİ BÖYLE BİR SEVGİYİ HAK EDECEK İNSANI BULMASI DİLEĞİYLE... |
Analar bilirim… Güldüğünde yüzünde güller açan... Güldüğünde dünyanın da onunla beraber güldüğünü sandığınız analar... Gülücükleriyle her yana huzur dağıtan, mutluluk saçan analar... Hiçbir olayın, hiç bir hüznün, yüzündeki güleçliği söndüremediği, acılarını yüreğine hapsedip, hayatın karşısında bir nebze olsun eğilmeyen, gerilemeyen, görene yaşama âzmi ve sevgisi aşılayan analar... Analar Bilirim... Yüreciği acıdan şerha şerha olmuş, çektikleri yüzünden bir ıstırap yumağına dönüşmüş analar... Güzellikten, neşeden ve mutluluktan bîhaber yaşayıp giden... Ve ömrü; başladığı gibi yine hüzünle biten... Ağlamaktan, göz pınarlarında yaş kalmamış analar... Boynu bükük... Bir eli hep yüreğinde, bir eli dizinde... Ama yine de; halinden şikayet etmeyip, kadere boyun bükerek, yaşadıklarına tahammül gösteren, sabrına dayanıp duran analar... Rahatı ve huzuru kendine haram edip, sevdikleri için hayatın getirdiği sıkıntılara direnen, karşı koyan ve mücadeleyi hiçbir zaman elden bırakmayan analar... Ve bütün bunların karşılığını, mükâfatını hep ötelerden bekleyen... Analar bilirim... Yavrularını doya doya öpüp koklayamadan, memleketinden uzakta canını ecele teslim edip, bir başka diyara göçen... Aradan yıllar geçse de, ardında bıraktığı acı halâ dinmeyen... Mezarının kaldığı gurbet diyarında, yavrularının hasretiyle üstünde otlar biten analar... Akla gelen her hatıranın bir çizik attığı yüreklerde, yıllar öncesinin görüntüsü ve güzelliğiyle yaşarlar; üzüntüleri dinmez onların. Ve yine analar bilirim... Gecesi, gündüzü niyâzla geçen... İnanmanın güzelliğini en samimi şekilde yaşayarak gösteren... Bakışları değdiği yeri ışıklandıran, kalpleri nur, yüzleri cennet olan... Ağzından hep kelâm-ı ilâhi dökülen... İçinde cehennem korkusu olmayan ve ayaklarının altı cennet olan analar... Analar bilirim... Yüzündeki her çizgide bir başkalık, bir sır gizli olan. Yaşadıklarını, görüp geçirdiklerini, çektiklerini, en iyi yüzündeki çizgilerin anlattığı... Ona bakınca, bu yaşa nasıl geldiğini, nasıl yaşadığını sormanıza gerek yoktur. Her biri, ayrı bir hikâyenin hatırası olan çizgiler anlatır onun yerine bunu. Hele bir de konuşmaya başlarsa bu çizgiler; anlattıkları bitmez ve bunları dinleyecek genişlikte yürek bulunmaz. Analar bilirim... Yıllar yılı, bin bir cefâya, bin bir çileye sabrederek beslediği yavrularının her birini bir başka gurbete salmış analar... Yüreğinin her köşesi onların hasretiyle için için yanan... Tek tek uçurduğu kuşlarının ardından hüzünlü bakışlarla ufku tarayan... Gün sayan... Bayramların gelmesini bekleyerek, onlara kavuşacağı günlerin umuduyla yaşayan... Arada, bir telefon sesiyle hasretliği bölünen, teselli bulan, yürek yangınına su serpilen analar... Analar bilirim... Her türlü fedakârlığı göstererek, askerlik yaşına getirdiği civanını... Gecesini gündüzüne katarak büyüttüğü, yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği, canından can, kanından kan verdiği aslanını vatan için şehit vermiş analar... Sizin, bizim, ötedekinin, beridekinin, kısacası; bu topraklarda yaşayan herkesin huzurunu borçlu olduğu analar... Bu toprağın bağrında birer kale gibidir onlar... Ve onlar; hepimizin annesidir. Çünkü onlar, “şehit annesi” olmak gibi bir yüceliğe sahiptir. Ve çocuklar bilirim... Analarının yüzünü bir kez dahi görmeyen, hatırlamayan, ana şefkatinin, ana sevgisinin ne olduğunu bilmeyen, bunu tatmaya fırsat bulamayan... Yüreğinde her an bu sevginin eksikliğini duyan, hisseden... “Anam yaşasaydı da, derdime ortak olsaydı, başımı göğsüne dayasaydım, o da beni kucaklasaydı, öpseydi, koklasaydı, o tatlı sesiyle "Yavrum" deseydi ” diyerek üzülen... Her "Anneler Günü" geldiğinde, çiçek vereceği, öpücüklere boğacağı anası olmadığı için, kuytu köşelerde gizli gizli ağlayan çocuklar... çocuklar... çocuklar... Ve yine çocuklar bilirim... Yuvalarda, yetiştirme yurtlarında, sokaklarda, köprü altlarında büyüyen, öksüz ve yetim çocuklar... Gülmenin ne olduğunu unutmuş, gülseler bile yüzlerinde gülücükler açmayan, gülüşleri yüzlerinde donan, tokatlanan, ezilen, horlanan ve hiç bir istekleri yerine getirilmeyen... Başları okşanmayıp, ellerine şeker verilmeyen, nazları çekilmeyen... Çoğu; hayatın dikenli yollarında heder olan ya da heder edilen... Yaptıklarının ne olduğuna akıl erdiremeden yokolan... Yokedilen... Masum ve günahsız çocuklar... Günahları bizim olan çocuklar... Analarının dizinin dibinde oturamamış, “Ana kuzusu” olmanın ne demek olduğunu anlamamış; yaralı, ezik ve bahtsız çocuklar... Ve bir şiir bilirim... Anamı ve bütün anaları düşünerek yazdığım... Hangi oğul bilir? Anasının hikâyesini Hangi dil anlatabilir? Anaların çilesini Kim bilir hangi çizgi Hangi hüznün eseri... İradenin ipini kavrayan Nasırlı ve damarlı ellerin Birer sevda çiçeği Ve yorgun bakışların... O bakışlar ki Çağrıştırır seferberlik senelerini Asırlardır yaşıyor Asırların yükünü taşıyor gibisin Bilemez hiç kimse Sen hangi sevdanın eserisin İnancın zırhını kuşandın Gece ve gündüz Yandın ha yandın! Haksızlığa ve yokluğa Olmadı hiç seferin Nice acılara mekân kıldığın yüreğin Şefkatin ocağında pişti hep Merhametsizler yol düşüremedi sinene Ve sen Geçit vermez dağlar gibi Direndin ha direndin... (İ.B) |
Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle... Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp: - "Küçüüük!" diye seslendi." Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!" Çocuk, ona dönerek: - "Gerçekten çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama benim bir bacağım doğuştan eksik". - "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı." Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü: - "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi." Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp: - "Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?" - "Çok basit!" dedi, adam. "Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..." Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işâret ederek: - "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister misin?" Çocuk, başını yanlara sallayıp: - "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi, "Almam mümkün değil ki!" - "İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi adam, "Bu durumda 20 liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder." Çocuk biraz düşünüp: - "Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!" dedi, "Onu kim alacak ki?" - "Amma yaptın ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım." Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek: - "Üstelik de öğrencisin değil mi?" diye sordu. - "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim sayılır." - "Tamam işte!" dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!" Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek - "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana, bunu satsan memnun olurum." - "Şaka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?" - "Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş..." dedi adam, "Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder." Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rûyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rûya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek: - "Bana göre 20 lira yeterli." dedi. "İndirim mevsimini başlattınız ya!" Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip: - "Babam haklıymış!" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti." * Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur, * Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur, * Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur * Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir |
^^SEVMEK^^ Kişi sevdiğiyle olmak ister!.. Sevdiğinin haliyle hallenir..Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!.. Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için, çoğunlukla, "beğeni"ile"sevgi"yi birbirine karıştırırız.. "ßeğeni"yanında "sahip olma"arzusuyla açığa çıkar!.. ßir nesneden hoşlandığında, beğendiğin şeye sahip olmak ve üzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın... ßu tüm mahlukatta çok yaygın bir duygudur!.. Kimi, beğendiğini cebine sokar; Kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister; Kimi yakalayıp inine sürükler..Her mahluk yaradılış fıtratına göre, beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister.. "Sevmekéise bundan çok farklıdır!.. Sevince, yanlızca sevdiğin için yaşamak istersin!.. Yanlızca yanında olmak, yanlızca onun olmak, Yanlızca onun zevk aldığıyla zevk alıp, sevmediğinden kaçmak istersin! Sevdiğin öylesine sarmıştır aklını, fikrini, ruhunu ki, her şey sana, Onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!... Yakınlık bile uzak gelir sana!.. Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yanlızca, beyninde!.. Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir, Onun diliyle konuşmaya başlarsın!..Gözün ondan başkasını görmez, Kulağın ondan başkasını duymaz, Elin ondan başkasına uzanmaz olur!.. Her an sana sahip olmasını; varlığının, tasarrufunun her an Üzerinde olmasını, her an seni kucaklamasını istersin!.. Bedensel yakınlık bile, korkunç uzaklık gibi gelir sana; Ve onunla tek bir beden, tek bir ruh, tek bir şuur olmayı dilersin!.. Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni; Ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilinde Sevdiğini görürler de, "sen o olmuşun" derler!! ßeğenen sahip olmak ister... Seven ise sevdiğinde yok olur; feda eder herşeyi sevdiği uğruna!.. ßazılarınında sevgi kokusu sürülür üstüne;"aşığım" sanır! Ama sevdiği uğruna, fedakarlık etmeye gelince sıra, O koku silinirverir üzerinden "kopamama"sabunuyla!.. Parasından kopamaz..Mevkiinden kopamaz.. Yakınlarından kopamaz..İçinde yaşadığı ortamın Güzelliklerinden kopamaz.."Etraf"tan kopamaz!.. Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde.. Eksiklikler görmeye başlar, yetersizlikler görmeye başlar... ßunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini; Uzaktan acıyarak seyretmeye başlar.. Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!.. ßu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!.. ßeğeniyi, sevgi sanmıştır!.. Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse, ßu defa "иefret"e döner"ßeğeni"; ondan intikam alma duygusu Gelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasında ßir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin, uzaklaşmanın, Layık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!.. Oysa yanlızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!.. Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için, Mevkii-koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış; Sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş; Yanlızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir!.. Seven ise göze almıştır kopmayı..Dışlanmayı.. Paradan-puldan, namdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı.. Fıtratından gelir sevgi!..Kulluğu sevmek üzeredir!.. Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan... O yüzden kopar anada-babada; dünyadan paradan!.. Seven, karşılıksız sever!.. ßeğenen karşılığını ister!.. ßenim istediğim gibi yaşarsan seni boğarım sahip olduklarıma, der beğenen!.. Onun zaten fıtratında yoktur sevgi, bilmez aşkın ne olduğunu!.. Ne üzere yaratılmışsa, odur tüm meşgalesi..Karınca gibi çalışır; Maymun gibi çiftleşir; aslan gibi yavrularına sahip çıkar.. Ama pervane gibi sevemez!..Atamaz kendini ateşe!.. Sevgi sonunda yanmayı getirir!..ßeğeni ise sonunda kaçmayı!.. ßeğenen mahlukat çoğunluğuna göre, "sevgi" delilikten bir türdür!.. Anlamazlar onlar, sevdiği uğruna, etraf ne derse desin deyip, her şarta katlanmayı! Ve"delilik bu" derler... ßeğenme bir tür "hobi"dir!.. ßazen ömür boyu sürer, bazen bir kaç yıl, bazen bir kaç ay!.. Sevgi bir tür "deniz"dir!... Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!.. |
lütfen ilk önce yazıyı okuyalım.sonra resme bakalım! Eski zamanlarda civarın kralının kızı ile bir balıkçı birbirlerine aşık olmuş. Ancak, kral kızı balıkçıya varamaz... Hal böyle olunca, kız ile delikanlı gizli gizli buluşuyorlar tabii... Kral baba bunu zaman içerisinde öğreniyor ve bir gece takip ettiriyor kızını... Diyorlar ki; balıkçı denizden geliyor, kız kumsalda onu bekliyor, bulunduğu yeri ışıkla işaret ediyor delikanlıya... Ve kral kızı ile delikanlı, gün ağarana kadar aşk oyunları yapıyorlar birbirlerine... Kral bir gece askerlerine kızını yakalamalarını ve kumsalda ışıkla balıkçıya işaret göndermelerini buyuruyor. Delikanlı ışığı görünce atlıyor kayığına ve kürek çekiyor bir manga askerin üzerine doğru... Kız askerlerin elinden kurtuluyor ve koşmaya başlıyor sevdiğini kurtarabilmek için ama koyun taaa öbür ucuna yetişmesi imkansız... Ama sevda bu; kural falan dinlemez, atıyor kendini sulara... İşte o anda bir mucize gerçekleşiyor! Kızın adım attığı her yer kumsala dönüşürken peşinden koşan askerler bastıkça denize gömülüyor onca ağırlıkla... Kız kayığa kadar koşabiliyor... Ancak bir okçu tam o anda delikanlıyı hedefleyip salıyor okunu... Heyhat! Kız ile delikanlı birbirlerine sarılmışlardır bile ve ok gelip kızla buluşuyor... Derler ki; o kumlar, kızın kanı denize karışınca kırmızıya boyanmış... Delikanlı ise aldığı gibi gidiyor kızı, sonrasını ne gören var ne duyan!... http://img148.imageshack.us/img148/9011/kzkumu2jm6tj.jpg |
| Saat: 06:14 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık