![]() |
Taş ve Kum İki arkadaş bir sahilde yürürlerken yolculuklarının bir noktasında, |
Hüzün Kokan Sevgiliye Ellerim ellerini degdiginde avuclarım titiriyorsa ,sesin kulaklarımda yankılandıgında kalbim coksun denizlerin yerini alıyorsa , dudaklarımdan"seni seviyorum" kelimesi süzülürken yüregim bir cocuk gibi kıpır kpır oluyorsa ,üsüyen bakıslarım sadece senin gözbebeklerinin icinde ısınıyorsa ve de tek carem son nefeste sevgimi fısıldamaksa eger , avazım cıktıgı kadar kalbine fısıldıyorum ; SENİ SEVİYORUM Bugün oldugu igibi yarın da yarınlardan sonra gözlerimdeki yerinin degismeyecegini , her zaman kalbim coskun denizlerin her dalgasında sevda türkülerini kalbine bırakacagıma , ben yanında olmasam da gözlerinden süzülen her gözyaslarını her ne olursa olsun silecegime ve de senin sevdana karsılk ölüm sunulsa ruhuma ben Azrail e ve de ölüme meydan okuyup seni bir ömürboyu sevecegime gökteki yıldızları , kırlardaki menekseleri sahillerdeki kanadı kırık martıları sahit göstererek yemin ediyorum....seni bir ömürboyu sevecegim... senden sonra hüznün denizinde ayrılıkların umutsuz dalagalrı oldum.Gece gündüz aralıksız gel-gitlerde savruluyorum yalınız limanından diger yalnızlık limanına.Belki tasıdıgım sevgimi bir gün görüp beni tekrar avuclarına alırsın diye seni bekliyorum ucsuz bucaksız sahillerde. Ölümün soguk nefesi her kösebasında beni beklerken , ecelin korkunc yüzü her sokak girisinde bana pusudayken cakal sürüleri beyaz umutlarıma teik cekmeye hazırlanırken , kör kursunlar gögsüme sıkılmaya nazır iken bile ben SENİ UNUTMADIM.Ve ölüm seni benden alacak kadar gaddarsa bende ölüm ve de azraile meydan okuyacak kadar korkusuzum. Özgürce yasını tutamadagım , gönlümde bir türlü vedalasamadıgım ,karanlıuk gecelerde kör yıldızlara yoldas ettigim gözyaslarımı senin yoluna seriyorum.Sen yıllandıkca hsareti ve de özlemi cogalan ,acısı bile haz veren hüzün kokan siirlerimin en tatlısın.Sen olmasan da yanımda ben sana alev alev yanacagım. Ne cocuksu gülüşlerini paylasmak kork ne de hasretle büyünmekten kork.Sevilirken unutulmaktan ve de severken yalnızlıga düsmektenn kork.Korkma seni asla unutmayacagım ve de ben yasadıkca dilimden ismin sevgin ise kalbimden hic eksik olmayacak |
YALNIZLIK ADINA Kaç kere dipsiz bir kuyunun içinde gömüldüğünü hisseder insan? Kac defa, zaman sadece umutsuzca kayıp gider avuçarımızdan? Bilinen sözleri bir kenara bırakmalı bence.Yenilerini aramak lazım acılarimizi tarif etmek için. Anlamsız bir tekerlemeye dönüşüyor çünkü ağzımızdan dökülen her söz... |
Hüzün Yağmuru Düşün ki, sevdiklerinden, doğup büyüdüğün topraklardan çok uzaklarda bir yerdesin. Akşam olur kapanırsın dört duvarına... Konuşursun... Ağlarsın... Anlatırsın... Bağırırsın... Sesin yankısını yitirir duvarlarda... Halini bir soran, sesini bir duyan olmaz... Sonra ey der, hey der susarsın... Kıvrılıp yüreğinin içine büzülürsün bir köşede... Kıvranırsın... Kanarsın... Geldiğin yerler gelip çakılır usuna... Düşünürsün... Düşünür üzülürsün. Üzülür büzülürsün... Bir dost ararsın, elini uzatırsın elin havada kalır... Gözlerin tavanda, sözlerin ağzında çaresiz kalır... Uzun ince bir ah gibi, bir sızı gelip saplanır kalbinin tam orta yerine burgulu bıçak gibi... Ne kadar sevgi varsa kanar içinde, ne kadar özlem varsa yanar... Oturup ağlamak istersin şöyle doya doya ama akmaz bir damla yaş gözlerinde... Yüreğinin ağladığını hissedersin o an, yüreğinle beraber geçmişin de ağlar içinde... Ömrünce hep kırılırsın, kanarsın, durduramazsın kanamayı... Kırgın, kızgın, yorgun, bir o kadar da yaralısın... “Hayat ki, hakkını hep başkalarına vermiştir ama yinede haklı çıkan hep başkaları olmuştur”. Anlatamazsın derdini kimselere hep içine atarsın. Acıların dehşetli dalgalarında yolunu yitirmiş bir gemi gibi kalakalırsın tanımadığın denizlerin ortasında, şaşkın bitkin, bir o kadar da çaresiz... Unutursun içindeki ışıkların beyazlığını, bütün renkler siyaha çalmıştır artık. Dalgın dalgın bakarsın sulara, Umut yaralı bir kuş olmuş uçmuş elinden... Ayrılık sözleri su olup sızı sızı akar dilinde, içindeki bütün pınarlar kanamaya başlamıştır... Kar yangını bir gecedir zaman artık, kahrolası ıssıs sokaklarda... Akşam şehire her gelişinde, hüzünle gelir. Acılarını alıp gitmez... Kanadı kırılmış yavru bir kuş gibi sığınacak bir dal ararsın... Ve sessizce solursun bir hazan yaprağı gibi. Önünde çocukluğun geçer, ilk gençliğin geçer yıl yıl. Gömülürsün karanlığın en derin dehlizlerine... Hüzün kokar rıhtımlar, yalnızlık kokar. Yalnızlık ölüm kokar... Bazen karanlıkta kalır tükenir nefesin.... Bazen gözpınarlarından akan damlalar, bir nehir gibi süzülerek Ren’in kirli sularına karışır. Daralırsın, çıkıp bir dağbaşına haykırmak geçer içindeki ateşi, yankılı kayalara... Koşarsın doruklara, ayakların kırık, dikenler acımasız, yüreğin kanrevan... Hasretle sarılmak gelir son bir defa sevdiklerine. İhanetin, kalleşliğin, göğsünden vurulmuşluğun acısını taa iliklerinde duyarak yürürsün ıslak caddelerde. Ne şarkıların, ne de şiirlerin bir tadı kalır dilinde. Yanıp kavrulursun hasretin ateşiyle, bir çöle döner yüreğin. Bir yanın Leyladır artık bir yanın Mecnun... Başını önüne eğer yürürsün... Adım adım ölüme götürür seni adımların ... |
Su ol Bir an için sen su olduğunu düşün. Su denli özel, su denli yararlı ve su denli çok, tükenmez... |
"Ben kendimi yazamıyorum, eğer yazarsam içimdekileri görürler, kendimi çırılçıplak hissederim. Bu yüzden bir ömür boyu sadece onunla konuşabileceğim olduğum gibi. Yanlız kalbimle..." Söze nasıl başlayayım diye düşünüp durdum, cümle kurdum sonra devirdim. Ne sen, ne ben karar veremedik bir türlü hangisi uygun diye. O, ilişkiler sağlam olsun, kadın kuvvetli olsun ister. Sana güçlü derler, sen susarsın geçmişe dalıp. Ağlasam olmazdı, üzerdik onu kimbilir. Gerçi biz yeterince ağladık zaten. Gülsem, yeterli olmazdı, övsem utanırdı, o utansa, ben utanırdım. Söze nasıl başlamalı? Önce rahatlık vardı, sonra sevgi yarattı bir parça harf, birleşip olur bir cümleden insan. İnsan parantez içinde bir kalptir. Sevgili Kalp, resmine bakamıyordum, kırmızıydı çünkü. Gözlerine takılacak oldum, düşünüyordu. Aşk vardı, özlem ve beklenen. Ya da bir çocuğun yollarına bakıyordu. Kaybettim mi bütün oyuncaklarını diye. Kırmızı bana; "Ağlama, kanat kendini ve bul cennetini orada. Eğer varsa!.." sözlerini hatırlatıyordu. Öyle demişti. Ve ben o gece sabaha kadar oturup düşünmüştüm. Kanatsam, durduramayacaktım. Kokuyordum seni kanatmaktan, ölmekten değil alıp başımı gitmekten. Bu deftere ilk sana yazıyorum, oğlumun bana hediyesidir. Bugün açtım kapağını, yazdıkça süt gözlü çocuk çıkmak istemez olur kavuğundan. Emdim, emdim kalbimin memesinden... Defterinden kesilse bir şeye yaramazdı. Yazdıkça gidilmez. Gitmek nasıl olur, iyi biliyorum. Sevgili Kalp, inanç aşısı vurursun bana. Bilirsin binlerce gönül kapısı çalarız. Ben de çaldım, yalnızdım bu memlekette. Sonra günlerden bir gün kendi kapıma sordum; "Yoruldun mu?" dedi, "Ya sen?"... Sevginin son damlasını içmek isterler, İçildiğinde de, bir daha açmamak üzere kapatırsın o kapıları. Bir kalbin içinde kendini aramaya başladığında, ayrılıklar başlar. Çünkü orada olmamaktır gitmek. Ama ben şarkıdaki sözler gibi; " … Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem. Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir. Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem…" Şimdi pamuk basıp, bir kaç ağır harfi dayatmadan evvel parantezin arkasına, kendine iyi bak cennetim... Ben; ağrıyan dağın ....Olcay Yanmaz.... |
http://www.kalbiminsehri.com/images/hd/20.gif Yasli bir marangozun emeklilik çagi gelmisti. Isveren müteahhidine, çalistigi konut yapim isinden ayrilarak esi ve büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarisindan söz etti. çekle aldigi ücretini elbette özleyecekti. Ne var ki emekli olmasi gerekiyordu. Müteahhit, iyi isçisinin ayrilmasina üzüldü ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev yapmasini rica etti. marangoz, kabul etti ve ise giristi, fakat gönlünün yaptigi iste olmadigini görmek pek kolaydi. Bastan savma bir isçilik yapti ve kalitesiz malzeme kullandi. Kendini adamis oldugu meslegine böyle son vermek ne büyük talihsizlikti!...İşini bitirdiğinde isveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dis kapinin anahtarini marangoza uzatti. "Bu ev senin" dedi, "Sana benden hediye" . Marangoz, soka girdi. Ne kadar utanmisti! Keske yaptigi evin kendi evi oldugunu bilseydi! O zaman böyle yapar miydi hiç! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatimizi kurariz. Çogu zaman da, yaptigimiz ise elimizden gelenden daha azini koyariz. Sonra da, soka girerek, kendi kurdugumuz evde yasayacagimizi anlariz. Eger tekrar yapabilsek, çok daha farkli yapariz. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap, tasarimidir" demistir biri. Bugün yaptiginiz davranislar ve seçimler, yarin yasayacaginiz evi kurar. Öyle ise onu akillica kurun. Unutmayin... Paraya ihtiyaciniz yokmus gibi çalisin. Hiç incinmemis gibi sevin. Kimse izlemiyormus gibi dans edin. Ve lütfen, bu sözleri arkadaslariniza iletin... |
MUTLULUK Ünlü bir sofu öyküsüdür bu. Bir kral sabah gezintisi sirasinda bir dilenciye rastlar. "Dile benden ne dilersen" der. Dilenci güler ve "Sanki dilegimi gerçeklestirebilecekmis gibi soruyorsunuz." diye yanitlar. Kral alinir ve söylesi koyulasir. - Pek tabii her dedigini yerine getirebilirim. Sen söyle hele, ne istiyorsun? - Söz vermeden önce iki kez düsünün kralim. Dilenci siradan bir dilenci degildir. Kralin ilk yasantisinda ögretmeni olmustur. Ve ona su sözü vermistir: "Bundan sonraki yasantinda tekrar karsina çikip seni uyaracagim." Kral olayi unutmustur. Zaten geçmisi hangimiz noktasina virgülüne kadar animsayabiliriz ki? Birlikte yaslanan kisilerin bile anilari farklidir. Bu nedenle kral bastirir: -Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir Kralim. Yerine getiremeyecegim hiçbir dilegin olamaz. Bunun üzerine dilenci, çanagini uzatir: - Su çanagi herhangi bir seyle doldurabilir misiniz? diye sorar. Kral kahkaha atar ve vezirine çanagi altinla doldurmasini emreder. Çanak dolup tasmakta ama aninda ********tadir. Paralar buhar olup uçmaktadir sanki. Kralin onuru kirilir. Bir dilenci çanagini dolduramadigi kulaktan kulaga yayilir. Giderek pirlantalar, elmaslar, yakutlar akitilir çanaga. Ne var ki çanagin dibi yoktur sanki. Yer yutar ama bos kalir. Kral yenik düsmüstür. Dilenciye yakarir: - Tamam, sen kazandin. Dilegini yerine getiremedim ama ne olur bana çanagin neden yapilmis oldugunu itiraf et. - Çok basit, diye yanitlar dilenci. Insan dimagindan yapilmistir. Yani insanin arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez olusu bundandir. Bu gerçegi bir kez kavrarsan yasantin degisir. Istek nedir ki! Istek ulasilana kadar, belli bir süre heyecen veren bir duygudur. Örnegin; bir araba istersin... Bir yat... Ev... Es! Tek tek her birini elde ettiginde, tümü anlamini yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklin onlari dislar. Araba garajdadir ve artik istek uyandirmamaktadir. Heyecan, onu elde ettiginde sönüp gitmistir. Kadin yataginda, para cebindeyse, onlara erismek için katlandigin yogun istek yok oluverir. Gene bosluga düser, yeni bir istek yaratmak zorunda kalirsin. Istek doyumsuzluk uyandirir ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir digerine çirpinip durursun. Amacina ulasir ulasmaz bir yenisini yaratirsin. Istegin bu yönünü kavradiginda hayatinin dönüm noktasindasin demektir. Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez. Geri dön... Evine dön... Seni mutlu edecek ögeleri disinda degil, kendi içinde ara! |
Sesine ve Sözüne Hasret Biliyor musun en çok mektuba başlamam gereken hitap şeklinde zorlandım. Bir başlasam sonu gelecekti eminim! Ama sıradan sözcükleri hiç yakıştıramadım sana, yapmacık sözlere konduramadım seni... Sonra sana hiç mektup yazmadığım aklıma geldi, içim burkuldu, canım acıdı... Bu mektubu sana gurbetten yazıyorum; sesine sözüne hasret, yüzüne hasret, sıcağına hasret gönlümle başlıyorum mektubuma. Seni o kadar çok özledim ki; Meğer hiç bir kucak seninki kadar sıcak değilmiş, hiçbir acı senin yokluğuna bedel değilmiş. Hiç ama hiçbir hasret senin özlemin kadar yakmazmış içimi. En acısı, dost bildiklerim, yâr seçtiklerim toplanıp bir araya gelseler, senin çeyreğin bile edemezmiş. Bilsen ne zor bunları itiraf etmek kendime ve sana... Gurbet bile gururumu söndüremedi. Hâlâ gururlu, şımarık, kucuk kızınim. Hayır, hayır yavrunum. 'Ben artık bir genç kızım, başkalarının yanında bana yavrum deme.' derken bile böyle düşünüyordum inan. Şimdi içten bir seslenişine, Yavrum! hitabına öyle ihtiyacım var ki... Hatırlıyor musun? İlk yürümeye başladığım anları anlatırken ellerimi bırakmadığın için sana kızdığımı, hırslandığımı ve bir an önce yürümek istediğimi söylerdin. Şimdi sakın bırakma ellerimi, anneciğim. Evimizin yumuşak halıları değil yürüdüğüm yollar, bir düşersem halim yaman. Ellerini, sevgini, duanı, desteğini ve sıcağını hiç esirgeme benden. Hani küçükken en çok kimi seviyorsun diye sıkıştırıp dururdum seni. Ağzından "Seni!" cevabını alana kadar bırakmazdım eteklerini... Seni abimden, babamdan ve ablalarımdan kıskanırdım. Hâlâ büyüyemedim, hem şimdi daha çok kıskanıyorum. İçindeki sevgiyi ve gözlerindeki derin şefkati yalnız benim için sakla... Ama yapamazsın degil mi? Ana yüreği dayanmaz... Senin sevgin hepimize yeter, ana olunca ben de anlarım değil mi? Aslında en çok bu huyunu seviyorum. Adaletini ve yufka yürekliliğini, anne şefkatini... Fakat hâlâ babam işe giderken boşalan yatağını en çok benim hak ettiğimi düşünüyorum. Seni öyle özledim ki!.. Şu bilmem kim tarafından icat edilen telefon bile dindirmiyor içimdeki hasreti. Gurbetin yağmurları, söndürmeye yetmiyor içimde büyüyen ateşi... Beni buralara yollarken, "Daha güçlü ol!" diyordun ya, sana kavuşunca öyle bir sarılacağım ki, gücüme şaşacaksın. Sevgimin gücünü sen de anlayacaksın. Yılların yükünü çekmiş, yorgun ama dimdik omuzlarını özledim. Dolaplarımı düzenlerken, eşyalarıma bakıp bakıp ağladığın duyuyorum. Yahut arkadaşlarımla konuşurken gözlerinin dolduğunu... İçim acıyor ama bilsen nasıl seviniyorum. Yokluğuma alışamamış olman, mest ediyor beni... Puslu gözlüm, dert ortağım! İnan içim içimi yiyiyor, ya bitmezse gurbet geceleri, ya geçmezse hasret saatleri, ya vuslat ateşiyle bindiğim mavi tren getirmezse beni... Uzar da yollar kavuşamazsam sana, ya özlem alışkanlık olur da unutursan beni. Ama beni unutmaman için hep dağınık bırakacağım odamı. Söylene söylene toplarken, yine gözyaşların ıslatacak eşyalarımı. Babam yine dalga geçecek, anlatacak bir bir ağladığını. Ya ben... Arkadaşlarım çınlatacak odamın duvarlarını, hep anne kokan ilâhilerle... Güçlü ol demiştin ya, ben de yorganı çekmeden başıma hiç ama hiç ağlamayacağım. Ama sonra, Allah ne verdiyse... Anneciğim! Gözyaşlarım söndüremez içimde yanan ateşi... Çünkü yokluğun, bilmem kaç nüfuslu şu kocaman şehirde kendini yapayalnız hissetmek gibi, imkânsız bir şeyi diz çöküp de Yaradan'dan dilemek gibi.. En azaplı günahlardan sonra sızlayan vicdanım gibi... |
BU GECE EVE GİTMEK İSTEMİYORUM İçim karmakarışık Coşku dalgası havalandırıyor bir an Sonra vuruyor kahp* bir karabasan... Bu gece canım eve gitmek istemiyor Sinmiş sigara kokusuyla kapalı perdeler loşluğunda, Boş duvarların soğuk yankılarıyla karşılanmak, Aynı masada yemek, aynı odalardan odaya gitmek Aynı raconu kesmek aynada, aynı telefonun sesini beklemek istemiyorum... Gözlerim; Evin köşelerine gizlenmiş, sancılı biten beklentilerimin canlanmalarını Yarım bıraktığım işlerimi, yalnız anılarımın eskittiği eşyamı görmemeli bu gece ! Bu gece canım eve gitmek istemiyor Cam ekranın karşısında sıcacık hayaller oluşturmak Parmaklarımın ucunda umutsuz aşklar yaratıp Yarattığım aşklara inanıp Hüsran kere hüsran yaşamak istemiyorum Yatağa uzanıp yalnızlıklarımı yalnızlıkla atarak Televizyonda milletin rezilliklerini sessizce seyrederek Cefakar buzdolabının sesini dinleyerek Gecenin bir yarısında yatak takırtıları duyarak Uyumak İstemiyorum. Bu gece eve hiç gitmek istemiyorum! Zamanı mekânı unutmalı Kim olduğumu hatırlamamalı Sakınmadan küfürlerimi savurmalı Sarhoşlarla tekmeleşmeli Bir gecelik dostlarım olmalı... Bu gece darmadağın olmalı ! Kendini aşmış çılgın insanlarla tanışmalı, Küfretsinler, küfrettikçe kahkaha atmalı Aptal bir dilencinin berbat şarkılarını dinlemeli İsyankar bağırışlarından kaçmamalı Ben de bağırmalıyım ulan, ben de bağırmalı ! Kafayı çekip Beyoğlu’nda Taksimde göbek atmalı İstiklal caddesinde istiklalimi ilan etmeli Çırılçıplak olmalı, İstiklal caddesini boydan boya koşmalı Neyzen’i böyle anmalı Tinerci çocuklar bile şaşkın bakakalmalı ! Gözlerim dönüyor ama bu gece eve hiç gitmek istemiyorum Beni hiç anlamayacak birilerine kendimi anlatmak istiyorum Şuh kadınları bar çıkışlarında görmek, onlardan ümitlenmek Nataşalarla pazarlık yapmak istiyorum “yok paraya” Can, şarkılar söylemek, bağır bağır bağırmak, gelene geçene bulaşmak, laf atmak istiyor Bu gece canım hiç eve gitmek istemiyor... Şehrin hüzün kokularını duymak, dar sokaklarında dolaşmak Nasılsa yıkılmadan kalmış evlere bakmak O evlerde yaşanmışları hayal etmek istiyorum Bir sinemaya gitmeli Çocukluğumun siyah beyaz filmlerini gözümde yaşlarla seyretmeli Bu gece hiç bitmemeli ! Tüm kadınlarımı anmak, anlamak istiyorum Kiminden özür dilemek içimden Kimine lanet okumak dışımdan. Bu gece rahmetlilerimle birlikte olmak istiyorum Konuşmak seslerini duymak Tenlerine dokunmak, doyasıya sarılmak istiyorum Ne olur bir dakika ! Sağ kalan yakınlarımla, Çocuk saflığımda konuşmalı Bu gece küçük olmalı, çocuk olmalı ağlamalı, Bana bakacak birilerini bulmalı, şefkate zorlamalı... Bu gece canım eve gitmek istemiyor Can bu! Sosyete diskolarına girmek istiyor Kadınsızım, kadınsız almazlar Parasızım, parasız kapıdan koymazlar! Yine de geçeceğim karşısına diskonun, ucuz şarapla; Seyredeceğim gireni çıkanı eğlenenleri , Ben de böyle eğleneceğim! Yıldızları göremem havai fişeklere takılacağım Coşmak, coşturmak, koşturmak istiyorum bu gece Çılgınca dans etmek, pis heriflerle, kötü kadınlarla sarmaş dolaş olmak Yerlerde sürünmek İstiyorum Bu gece sıfır noktasında olmalıyım En düşüğünden insanlarla beraber Sızmalıyım... Bir karakolda uyanmalıyım,, "isyanındayım, parmaklarımla yarattığım sıcacık, pamuk helva aşkların! ....NEG.... 10 temmuz - 25 ekim 2005 |
| Saat: 22:05 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık