![]() |
Ah Bu İstanbul Anıları Geçenlerde 15 yıllık muhitim Ortaköy'de, Mecidiye Camii’nin kıyısında Emirgân’ın şöhretiyle yarışan çay bahçelerinin önünden geçtim. Gezinirken Sözde entelleküel birikimlilerle dolu kişilerin oturduğu, Topkapı Sarayı Kız Kulesi manzaralı, bir masaya çağrıldım. Açıklanamayan uçan cisimlerden konuşuyorlardı yine. Sohbet beni hiç sarmadı. Tam kalkıyordum ki bir sesle irkildim. Ahmet Hikmet’in üzümcüsünün sesi gibiydi ses. Allah'ım o ne güzel Türkçe! Ne bir siyaside yarısını gördüm bu titizliğin, ne camilerde bir hatipte, ne de tiyatrovari şiir okuyan yeni yetmelerde... Baktım 60 yaşlarında yoksulluğun yıpratmak için uğraştığı, fakat pek de bir şey koparamadığı çehresiyle bir adam, yoksul fakat erdemli yüzüyle kartpostal satıyor. Asker kantinlerinde bile tek tük kalmış kartlar bunlar. Hani vardır ya bir asker bir de çok hoş bir kız, bir bankın üzerine oturmuşlar; altında da “sevgili nişanlım vatan hizmetim biter bitmez yanındayım" tarzında yazılar olan... Bayraklı, Atatürk heykelli... İşte öyle kartlar. Tam adama para yerine alaylı bir nasihat vermeye hazırlandım “Amca bir yanlışlık olmalı buralarda Harry Potter, Örümcek adam, Jurassic Park filan satılır. diyecektim. Sesi tekrar yükselince niyet ettiğim girişimden dolayı utandım. Sattığı maldan o kadar emin bir büyük tüccarın edası, kendine güvenin granitten heykeli gizliydi seste. Sahibine mıknatıs gibi çekti beni. Masadaki sohbet tam da orta yaşlı bir bayanın okyanusu transatlantikle geçerken lombozdan gördüğü ufoyu anlatmasına gelmişti. Bunu hep anlatırdı. Ben duyduğum o büyülü sese kapıldım: -Türk bayrağı resimleri getirdim almak istemez miydiniz? -Türk askerinin resimleri var bir bakmaz mısınız? -Sevgili Türk çocukları! Bakın arkadaşlarınıza gönderirsiniz. Uludağ manzarası. Hem de Bursa Kültür parkın resmi var! Bakın dört tane resim var üzerinde, dördü de güzel! Hemen gittim en albenisiz gelenlerinden bir on tane aldım, daha gösterişlilerini başkalarına satsın diye. Maksadım bey amcayla konuşmak. Ben konuşup lafa tutarken yevmiyesinden olmasın diye. Sonra masaya getirdim biraz da sürükleyerek. -Bey amca sen bu Türkçe eğitimini nerde aldın? Diye sordum. -Ben Türkçe öğretmeniyim. Nerelisin amca? -Türk aleminin, Bulgaristan eyaletinin Razgrad şehrinden. Bana Razgradlı Şükrü derler . Kırçıl kaşları, seyrelmiş saçlarıyla iyice yaklaştı yanımıza. ısrar edip Bir çay ısmarlayabildim. Masadaki ufo sohbeti de katloldu tabii. Herkes bana ve Razgradlı Şükrü'ye kötü kötü baktı masada. Bana bir işportacıyla muhatap olduğum için, Razgradlı Şükrü’ye de (türkilizce tabirle) masanın karizmasını çizdirdiği için. Razgradlı Şükrü yüksek sesle konuşuyor fakat sesi bütün iyi öğretmenlerimizin en arka sıralara ulaştırmaya çalıştığı mübarek seslerinden daha mübarek, daha vokalli daha canlı. Çay bahçesinin bütün masaları dinliyor, dinlemek zorunda kalıyor o mübarek sesi. Razgradlı Şükrü tam da kendi çok sevdiği mallarını bol bol alan kendisi gibi bir müşteri bulduğuna seviniyor. Ben de bir on tane daha satın alıyorum kartpostallardan. Türkçe'yi bu kadar güzel konuşan bu coşkun kişiyi tanımaya çalışıyorum. -Razgradlı Şükrü bu kartpostalları alanlar var mı? -Kıymetini bilenler alıyorlar be yav! -Sen öğretmenim demiştin burada mı orda mı? -Yok be! Hapse tıktılar Türkçe öğrediyom diye... 15 yıl Bulgaristan'da öğretmenlik yaptım. Sonra da bir o kadar da burda. İki tarafta da yarım yani! -Yaş haddinden emekli olsaydın Türkiye'de... -Bir yılın daha var dediler. Milli eğitimden sordum. -Gel senin yaşını büyültelim tek celsede. Emekli ol! Razgradlı Şükrü bana selam verdiğine pişman olmuş gibi baktı. Kaşlarını çattı. Kartpostalları kafama atmasına ramak kaldı. Ben de hakikaten korktum. Masum bir insana hakaret etmiş kadar pişman oldum. -Sen ne diyosun be yav! Devletim bana bekle diyorsa beklerim bir sene! -Fakat sen zaten toplam otuz yıl yapmışsın vazife. -Olsun o başka bu başka! -Peki çoluk çocuk nerde? Bulgaristan'da mı burda mı? -A be zindanda yattım, çileler çektim. Kim evlenir benimle? Nasıl evleneyim. Evlenmeye fırsatım olmadı benim. -Peki nerde kalıyorsun? -Gültepe'de bir otelde... -Kazancını ne yapıyorsun? -Para biriktirebilirsem Rodoplar’a giderim. Pomaklar çok iyi Müslüman insanlar. Onlara Türkçe öğredirim. Hepsi meraklı Türkçe öğrenmeye... Yolumu gözlerler benim. Çat pat da öğrenmişler Türk radyolarını dinleye dinleye. Yazmayı da öğretiyorum. Bu kartpostallar da çok kıymetli orda. -Bundan sonra evlenirsin, pomak kızları güzel olur. Yüzünde o çok evlenmek isteyip de bir türlü evlenememiş insanların hasreti yandı söndü. Bizans tarihlerinde fiziki özellikleri hayranlıkla anlatılan ışık düşmüş saman sarısı gibi ak pak saçlı, ince ve uzun vücutlu Kuman Türkleri’ni andıran Pomak kızları, canlandı gözümde. -Bizden geçti artık. - Kısmet diyeceksin. - Doğru kısmet! Balkanlarda aşk kutsaldır. Bir aşk başladığında cümle alem onların mutluluğuna katkıda bulunmak için yarışır. - Peki sana şimdilik bir işyerinin misafirhanesinde yatacak bir yer bulalım. Sahibi de memnun olur. Ben sana böyle bir yer ayarlarım. İstediğin kadar kalırsın! Sen yine kartpostal sat, ama yattığın yere para verme. - Olmaz be! Ne tadı kalır ki o zaman? Çalışıyorum ben! Hem de geziyorum yurdumu! Ne tadı kalır o zaman! Ben de kızıyorum bu sırada... -Be Razgradlı Şükrü, emekli yapalım derim olmazsın. Yatacak yer bulurum. Ne tadı var bedelini ödemeden barınmanın dersin. Bütün bunlar olsa da sen Rodoplar'da daha çok öğretsen Türkçe'yi... -Olmaz be yav! Ben zaten öğretiyorum. Kimin var böyle mesleği? Nerde var böyle iş? Bak hem geziyorum, hem para kazanıyorum. Hürriyetim var elimde ya! Sen de git Rodoplara! Yazık o insanlara sen de Türkçe öğret! O mırıldanır gibi bana eğilip konuşurken göçmen şivesiyle be yav diyor fakat yüksek sesle konuştuğu zaman Muharrem Ergin’den diksiyon, Osman Sertkaya’dan dil, Mehmet Çavuşoğlu’ndan şiir dersi almış bahtiyar talebeler kadar pürüzsüz İstanbul aksanıyla, Ankara radyosu titizliğiyle konuşuyor.. Razgratlı Şükrü kalkacak oluyor. Biraz daha kartpostal almak istiyorum fakat cebimde para az. Mehmet Akif'in “Seyfi Baba” ‘sı aklıma geliyor. "Ya hamiyetim olmasaydı, ya param olsaydı! “Dur” diyorum “otur, bana adresini telefonunu ver” Adres Gültepe'de bir otel. Telefonunu vermiyor. “Odada telefon yok mu” diyorum. “Var ama ben elimi sürmem.” “Niye” diyorum. Türkçe ile ilgili konuşmalar yapmış Bulgaristan'da, dinlenmiş telefonu, yıllarca zindanda yatmış. “Burası Türkiye burda öyle şeyler olmaz” diyorum ama o bir daha elini telefona sürmemeye yeminli olduğunu söylüyor. O konuda takıntı oluşmuş, anlıyorum. Sonra cebinden kurşun kalemle kendi yaptığı Türk Dünyası haritasını çıkarıyor. Rodoplar, Üsküp, Kafkasya, hepsi var. - Bak burada söylüyorum ben Razgradlı Şükrü... Bir gün Türk Dünyası büyük kurultayı Bulgaristan'da yapılacak. Bulgarlar öğrenecek Türkleri ve onlar da Türk olduklarını hatırlayacaklar! 1989’dan sonra Bulgar bilginlerinin bu konudaki çalışmalarından örnekler veriyor. Şiirler söylüyoruz karşılıklı... Hiç kimse dinlemiyormuş gibi özgür, bütün memleket dinliyormuş gibi özenli. Bir ara coşkunlukla boş bulunuyorum: - Ben Türkçe'nin aşığı Yunus Emre'dir sanıyordum, yalnızca... Sen çağımızın Yunus Emre'sisin! - A be zaten ben Razgrad'ın Yunus Abdal köyündenim. diyor. Ne söylesek uyuyor. Neredeye akraba çıkacağız. Razgratlı Şükrü kalkıyor masadan, ben de birlikte kalkıyorum. Cebimdeki bütün parayı usülünce veriyorum fakat biliyorum ki bu para onun birkaç günlük masrafını karşılamaz. Koluna giriyorum ufocuların şaşkın ve aşağılayan bakışları altında diğer çay bahçelerine doğru yürüyorum. Bir yandan da tanıdık bir göz arıyorum. Hemen alıp da cebine sokuşturayım diye. Razgradlı Şükrü Mişon kalfa’nın iskelenin karşısında 150 yıl önce Mecideye camii yapılırken çaldığı malzemeyle diktiği rivayet edilen, yıkılmaya yüz tutmuş heybetli binanın kara gölgesine karışıp gidiyor. Mişon Kalfa’nın Amerika’daki torunlarının gözden çıkardığı sahipsiz kalmış bu mülk, hakkındaki söylentileri bilip de bakınca bana on beş yıldır bembeyaz güzelim caminin kara lekeli ikinci gölgesi gibi gelirdi. Kondakçı Metin de ortalarda yok. Onunla bir keresinde benzer durumdaki birine birlikte yardım etmiştik. Mehmet Aslantuğ da evlendikten sonra seyrek gelir oldu. *** Razgratlı Şükrü tıpkı Balkan güneşi altında yalım yalım yanarak Varna açıklarından geçip, İstanbul’a doğru kuğu gibi süzülen, dokunsa Nazım Hikmet’in elini yakacak bir vapur gibi endişesiz ve asude gidiyor. Ortaköy; Forsa Koca Memiş’in tutsaklık adası gibi yabancı seslerle örülmüş geliyor bana. Refik Halit’in eskicisinin minicik Hasan’ı, Filistin çöllerinde ardında bırakıp gittiği gibi gür sesini ve erdemlerini toplamış, kendisine ve Türkçe’sine hayran bıraktırarak, boğazıma ıpıl ıpıl kaynağı belirsiz sızıları, diken gibi çakıp gidiyor. *** Gurbette insana para ile sağlık gerek. İkisi de zayıf Şükrü de. Keşke çok parası olsa... Rodopların demir gibi gürbüz havasında bol bol gezse, daha çok Türkçe öğretse mübarek Pomaklar’a, Türkçe’ye hasret insanlara, daha çok şiir okusa böyle gezerken... Bunun için parası olsa ne güzel olurdu! Hem de Türkiye'de para ile sattığı kartpostalları Pomaklara bedava götürüp dağıtırmış. Birkaç balya fazla götürse... Hastalanırsa ilaç alsa... Uzun yaşasa... Allah benim ömrümden alıp onun ömrüne katsa! Şu bir yılı ölmeden geçirse! Türkiye'den emekli olsa! Belki evlenir uygun bir hanımla... Her gün yüz kişiyle selamlaştığımız Ortaköy'de şöyle birkaç kuruş borç alacak, böyle anlarda bankamatik kesilen yüce gönüllü dostlar yok! Ömer Çalışkan, Apaçi Çetin, Son yıllarda kasket çiğnemeye başlayan kebapçı Aliihsan yok! *** Bendeki bu telaş niye? Ömrümde ne gezginciler gördüm ben! Şebinkarahisar'a, Çemişkesek'e camii yaptırmak isteyen, makbuzlarla gezen ak sakallı adamlara ne paralar verdim! Mostar köprüsünde bir taş misali benim de olsun isterdim uzak diyarlarda bir tuğla, bir taş, bir sütunluk hatıram. Ortaköy iskelesinde sızıp kalmış Can Yücel'i, kayıkcıyı evinden uyandırıp karşıya Kuzguncuğ’a gönderdim kaç sefer. Gurbete gelip de iş bulamamış vahşi kapitalizm kurbanlarının elinden tuttum. Ne deliler gördüm ben her türden. İslamcı deliler, Sosyalist deliler, sarhoşlar. Türkçe'nin delisini hiç görmemiştim. İşte Türkçe'nin delisi böyle oluyormuş meğer! Öyle olunmaz böyle olunurmuş! 1997’lere ait bu hatıra, gündelik olaylardan herhangi biri gibi kimseye anlatılmadan yüreğimde saklanmış. Durdum durdum da bir yerde rastladığım Kırşehir Belediye Başkanı Metin'e anlattım yıllar sonra bu anıyı. dağ gibi Metin, bu minicik hatıranın bir yerinde sarsıldı “benim aslım Razgrad'ın Yunus Abdal köyünden” diye... Ben de şimdi ağlıyorum. İnternet kahvesinde çevremdekilere aldırmadan ve hiç utanmadan, bir ilkokul çocuğu gibi iplik iplik ağlıyorum. Neye gelmiştim ve bu satırları niye yazdım. Kimim ben neyin ve ne yaptım Türkçe için. Kendi kendime diyorum ki Türkçe'nin delisi öyle olmaz işte böyle olunur. *** Eğer sizler güzel, pürüzsüz, eğitimli sesiyle sokaklarda kimilerimiz için çoktan modası geçmiş bayraklı, askerli, nişanlılı resimlerle dolu kartpostallar satan birini görürseniz, ondan hiç olmazsa cebinizdeki bozukluklara acımayıp bir kartpostal mutlaka alın. Çünkü o olsa olsa bizim Razgradlı Şükrü'dür. Rodoplardaki fütühatı için ona kumanya lazımdır. Bana göründüğü gibi, size de mutlaka uğrayacaktır. Cebindeki kurşun kalemle kendi çizdiği haritalarıyla birlikte Türkçe'nin delisi nasıl olunur gösterecektir. Size! Ya da yalancı gündelik işler beni bağlamasa, Razgrad'da, Rodoplar'da Gültepe'de Şükrü'yü şıp diye bulurdum. Onun o kartpostallarda bulduğu yüce anlamları ben de bakıp bakıp bulmaya çalışıp, mübarek yükünü taşıyarak, gezdiği mavi zirveli Rodop dağlarının gelin duvağı gibi bulutları altında, kudurmuş yeşillikler arasında unutulmuş köylerin un serpilmiş gibi tozlu yollarına karışırdım. |
aldatma onunla internet ortamında tanışmıştık. İşin en ilginç yanı o bir İtalyandı. Bense Türk... yarım yamalak ingilizcemizle anlaşmaya çalışıyorduk. Artık birbirimize o kadar alişmiştik ki birbirimize ne söylediğimizi okuduklarımızdan anliyorduk. Aramızda mesafeler yanlızca ülkeler arası değildi. İkimizde evliydik. Benim eşim başka şehirde çalışıyordu. Eşimi asla aldatmayı düşünmedim çok mutlu bir evlilik değildi benimkisi ama yinede düşünmedim. Her genç kız gibi birsürü hayalle evlenmiştim eşimle... ama dedigim gibi hayallerle yaşanmıyor hayat. Maalesef herşeyi kabul etmeyi öğreniyorsun. insanları oldukları gibi.. hiç beklentisi olmadan... ama yinede kendimi aldatacak bir eş ruhunda görmüyordum. yani hayran budalasi onla olmaz bunla olur gibi telaşlarım yoktu. ihanet ise bana yaban geliyordu. ama yanlızdım.. eşimin en büyük özelliğide ne yazıkki benden esirgediği ilgisiydi. oysa ben ilgiyi ve ilgi göstermeyi çok severim..ama bende ki ilgi göstermeyide unutturdugunu itiraf etmeliyim.. işte böyle günler içinde internetteki bir ingilizce mektup sayfasına bir mesaj yazdım.. yanlizligimi paylaşacak arkadaşlar ariyorum ama oldukçada mutlu bir evliliğim var diye de yazmiştim. O kadar çok mail aldim ki.. ama onun maili çok yalın gelmişti. çok içten di yanlizca dostçaydı.. kendini anlatiyordu eşini işini.. bende kendimden bahsediyordum..bu şekilde yazışmaların ardından bir anda ilişkimiz farkli bir boyuta kaydi.. o kadar duygusaldi ki artik o maillerle yatıp onlarla kalkiyordum.. ayni sey onun içinde geçerliydi..sanki birlikte günümüzü yaşıyorduk.. birlikte yagmurun altında yürüyor, birlikte yemek yapiyorduk, ikimizde açtik duygusalliga.. kendimi mutluluk denizinde hissediyordum.. sonu ne mi oldu ayrildim.. bugun ayriligimizin 2. günü ve o maillerini yollamaya devam ediyor.. ama ben hayirsiz eşimi aldattigim düşüncesiyle onu bıraktım... |
.: Melekler :. İki Gezgin Melek, geceyi geçirmek için oldukça varlıklı bir ailenin evinin kapısını çalmışlar. Aile, pek kaba bir üslupla,meleklere yatacak yer olarak koca malikanenin konuk odalarından birini vermek yerine, soğuk bodrumundaki küçük bir köşeyi göstermiş.Melekler buz gibi odanın soğuk ve sert zemininde kendilerine yatacak bir yer hazırlamaya çalışırken, Yaşlı Melek duvarda bir delik görmüş ve kalkıp deliği onarmaya girişmiş. Genç Melek, Yaşlı Meleğe bu hareketinin nedenini sorunca, Yaşlı Melek hafifçe gülümsemiş: Herşey, her zaman, göründüğü gibi değildir... Sabah malikaneden ayrılan melekler, gece bastırınca bir kez daha kalacak yer bulmak umuduyla, bu defa çok fakir bir çiftçi ailesinin kapısını çalmışlar. Son derece misafirperver olan fakir karı koca, sofralarında ne var ne yoksa meleklerle paylaştıktan sonra, onlara rahatça uyumaları için kendi yataklarını vererek yanlarından ayrılmışlar. Sabah güneş doğduğunda, melekler zavallı karı kocayı gözyaşları içinde bulmuşlar: Yegane geçim kaynakları olan tek inek de tarlalarının ortasında cansız yatmaktaymış.Genç Melek bu sefer iyice öfkelenerek Yaşlı Meleğe isyan etmiş: Bunun olmasına nasıl izin verebildin ?! O varlıklı kaba adamın herşeyi vardı ama sen kalktın ona yine de yardım ettin. Bu iyi yürekli fakir ailenin ise o tek inekten başka hiçbir şeyleri yoktu; buna rağmen onu bile paylaşmaya gönüllü oldular. Ama sen o ineği deyitirmelerine izin verdin!? Bunun üzerine Yaşlı Melek, Genç Meleğe dönerek cevabı vermiş: Herşey, her zaman, göründüğü gibi değildir. O zengin malikanenin bodrumunda kaldığımız gece, duvardaki deliğin dibinde külçe külçe altın saklı olduğunu farkettim. Malikanenin sahibi bu kadar açgözlü olduğu için ve kendisine verilmiş şans sayesinde edindiği zenginliğin bir parçasını bile paylaşmaya yanaşmadığı için, ben de o deliği öyle bir kapatıp mühürledim ki artık arayıp bulsa da açamaz.Ve devam etmiş: ?Sonra, dün gece biz çiftçi ailesinin yatağında uyurken, Ölüm Meleğinin o çiftçinin karısını almaya geldiğini gördüm. Ben de onun yerine Ölüm Meleğine ineği verdim.Yaşlı Melek,gülümseyerek bir kez daha eklemiş:Herşey, her zaman, göründüğü gibi değildir. Bazen,işler istediğimiz gibi sonuçlanmadığında, aslında bizim de başımıza gelen tam da budur işte. Eğer inanıyorsanız, yapmanız gereken şey sadece, her sonucun her zaman sizin lehinize olduğuna güvenmektir. Bunun böyle >>>>>>olduğunu,ancak belirli bir zaman sonra öğrenebilecek olsanız bile Bazı insanlar, Hayatımıza girerler Ve çabucak çıkarlar...Bazıları ise, Dostumuz olur Ve bir süre orada kalırlar...Yüreklerimizde O güzel ayak izlerini bırakarak.. Ve bu, İyi bir dost kazandığımız için, Bir daha asla Eskisi gibi olmayacağız demektir! Dün, tarih oldu.Yarın, bir gizemdir.Bugün ise bir armağan.Bu yüzden İngilizcede present, hem şu an hem de armağan anlamına gelir!Bence bu çok özel bir şey ... |
Acı Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o bize geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne ! eğmiş,gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de geride kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni seviyorum,beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız olun ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen... |
.: CENNET GÖZLÜM :. bundan 2 yıl önceydi çok sevdim çokkkkkkk anlatamam o cennet gözlerine vuruldum başta alay edip dalga geçtigim adama aşık olmuştum sanki damarlarımdan akan kan yüregimdeki bir dag olmuştu sadece o vardı hayatımda tek o bütün erkekler kardeşim abim olmuştu kimseye bakamaz görmez oldum o gözler anlatamam bu duyguyu yaşamalısınız neyse birgün benim arkadaşlarımla gittigim bir kafe vardı oraya takılıyorduk ve ben hergün onu görme umuduyla giderdim oraya her gün kalbim yerinden çıkardı yüzüm kızarır saçmalaardım bir gün o kafeye başkasıyla geldi o an sanki dünya başıma yıkıldı sustum hiç birsey yapamadım onu okadar sahiplenmiştimki sanki bana aitti sadece aşk işte neyse zaman geçti ve o birgün geldi açıldı konuştuk dertleştik bana 10 aydır bekledigim şeyleri söyledi o an sevinçten öle bilirdim inanın sonra ben onu hergün daha çok sevdim daha çok günler günleri kovalarken ben o cennette mutluydum ama çok sürmedi o mutluluk sadece ben mutluymuşum bu aşkta ben hergün bu aşkı içime sıgdıramaz ken o na olan aşkı hergün haykırırken o bana birgün bu aşk bitti sana karşı içimde hiç birsey kalmadı dedi oan ölmek istedim olmaz olamz o bana bunları söylüyemez dedim ben gözlerim doldu ama aglama kızım dedim kendime o ise etrafa bakıyor hiç birsey olmamış gibi davranıyordu aşkımız bitmişti ben hala onu çok seviyorum hala onun için göz yaşı döküyorum ve geçenlerde başkasıyla sözlendigini ögrendim o artık başkasının ona mutluluklar diliyorum bu gözler ve bu kız o cennette var oldu orda yaşadı orda mutlu oldu şimdi gülmüyorum ben biliyormusun ama sen mutlu ol be güzel gözlüm onu bilmek bile mutlu eder beni şimdi bende gidiyorum hayatından ama bir seyi bil seni hep beklerim hep severim seni seviyorummmmmmmmm hacım |
GÖLGE OYUNU... Seneler geçecek yavaş yavaş, kimbilir belki de geçmeyecek. Kimbilir belki de yaşadığın her gün bir sene gibi gelecek sana belki de seneler sora baktığında yaşadığın yıllar bir gün gibi gelecek sana... Bir ruya göreceksin bir gece en savunmasız bebekler gibi uyurken... Bir çiçek bahcesinde bulacaksın kendini bir anda, rengarenk. En parlak heveslerin kabaracak bir anda, sonsuza kadar koşmak isteyeceksin o bahcede ve başlayacaksın koşuşturmaya çılgınlar gibi, tam yorulmaya başlamışken uzaktan kıpkırmızı bir gül göreceksin heyecanlanacaksın bir anda koşmak isteyeceksin ama yorulduğun için durup nefes almaya karar vereceksin. Nefeslenirken gülün yavaş yavaş uzaklaştığını göreceksin... Hemen koşmaya başlayacaksın tekrar, ama sen koştukca gül yaklaşacağına uzaklaşacak, paniğe kapılacaksin... Mantığın dur diyecek ama kalbin bi kere yörüngesine girmiş olacak o gülün... Karşı koyamayacaksın... En son güçsüzlükten yere düşeceksin, nefes nefese kalmış olarak,gülün arkasından tuhaf bir duyguyla bakarken bir anda rüzgar serinletecek sırtını... Son bir dermanla fırlayacaksın yerinden ve tekrar koşmaya başlayacaksın... Güle yetişeceksin bir anda, yakalayacaksın... eline alacaksın koparıp.Ve bir anda etrafındaki çiçeklerle bezenmiş bahce,ışığından yoksun çiçeklerin büktüğü gibi boynunu bükecek... O canlı renkler bir anda yerini ıssız bir karanlığın sessizliğine dönüşecek... Güle bakacaksın ama elinin boş olduğunu farkedeceksin... Korkuyla uyanacaksın uykundan, bir anda etrafına bakacaksın ve sıcacık yatağnda olduğunu farkedecksin. Derin bir nefes alacaksın rahatlayarak. Bir bardak su içmek için kalkacaksın yatağından. Odanın ışığını yaktığın anda en korkutucu kabusların gerçekliğiyle karşılaşacaksın bir anda, duvarlarındaki bütüp portrelerin artık siyah beyaz olduğunu, camının kenarındaki çiçeklerin hepsinin solduğunu, ve dahası duvarların sanki üstüne üstüne geliyo olduğunu sezeceksin, Bağıracaksın ama ne annen duyacak sesini ne de başkası... Bunun bir kabus olduğunu düşüneceksin ve kollarını cimciklemeye başlayacaksın oysa çimciklerdiğin yerlerin morarmak yerine ıslandığını, ağladığını göreceksin. Sırılsıklam olacak kolların... Kendini toparlamaya çalışmak için radyoru açacaksın en sevdiğin kanalı ve radyoda en sessizliklerin sesini duyacaksın ve en aydınlıkların karanlığı çökecek ruhuna masanın üzerinde duran şişeryi farkedip bir bardak içkide arayacaksın sessizliğin içindeki sesi, karanlıkdaki aydınlığı ama bulamayacaksın... Bulabildiğin tek yılların hüznünde kaybolan demetlerce gül olacak, kıymetini bilmediğin.. Dışarı çıkacaksın sonra, hemen kapının önünde minicik şirin bir köpek göreceksin sana bakıyor olacak.. Onun eski köpeğin olduğunu hatırlayacaksın, ölen köpeğin olduğunu ve tekrar irkileceksin ve köpek bir anda gözden kaybolacak... En kalabalık bildiğin caddelere çıkacaksın, sokaklarda insanlar yürüyor olacak ama hiçbiri seni farketmeyecek...Birinin karşısına geçeceksin, bakarmısınız diyeceksin oysa o bakmayacak, duymayacak bile seni... Kimse ama kimseye duyuramayacaksın sesini ve bir köşeye sinip bekleyeceksin korkuyla... En kalabalıklarda en yanlızlıkları yaşayacaksın... Yağmur başlayacak bir anda ama ıslanmadığını farkedeksin bu sefer... Bulutların bile sana küstüğünü anlayacaksın ve sebebini bulamayacaksın bir türlü... Beynin en derin köşelerinde bir can çekiştiğini, bir yıldızın söndüğünü, bir de gülün solduğunu hissedecceksin... Sonra bir anda herşey olması gereken haline dönecek... Heryer aydınlanacak ve insanlar seni farkedecek... Tam bunun sevincini yaşarken garip bir şey farkedeceksin... Etrafta çok güzel bir ışık olmasına rağmen gölgelerin olmadığını... İçindeki sevinç yaşamak isterken delice korkun ağır basacak ve ezevek sevincini tekrar... Caddeyi boydan boya gezeceksin ama tek bir gölge bile göremeyeceksin... Caddenin sonunda yıkık bir bina göreceksin... Herşeyi göze alacaksın ve kırık kapısından yavaşca içeri gireceksin... Ama bu sefer kapının ağlarcasına çıkardığı ses korkutmayacak seni... Uzuncaa bir yol göreceksin karşında, yürüyeceksin, Sonra bir anda karşıda bişeylerin kıpırdadığını göreceksin ... Yaklaştıkca sana doğru koştuğunu ve bunun bir gölge olduğunu anlayacaksın... yaklaştıca gölgeye suratı şekillenmeye başlayacak ve bir an duraklayacaksın... http://www.ozelsayfa.net/hikayeler/resimler/ask.jpgGölgenin yüzünü tanıyacaksın ve korkarak başını yere çevireceksin... Yerde kendi gölgeni göreceksin ve cesaretlenip koşan gölgeye baktığında orda kocaman bir boşluk içinde kaybolacak bakışların... Tekrar yere bakacaksın ve gölgeni göreceksin... Ama zaten az olan ışığın gittikce daha da güçsüzleştiğini, gölgenin ise kaybolduğunu..... Işık iyice zayıflayacak ve sönecek.... Cebindeki tek kibriti yakacaksın sebebpsizce gölgeni görebilmek için. Gölgenin arkanda olduğunu farkedeceksin, arkanı döneceksin ama gölge hala arkanda olacak... Sinirlenecek, öfkeleneceksin... Ve kibrit sönecek.... Gölgeni seyredemeden sönecek.... Yaşadığım herşeyi yaşayacaksın, bana yaşattıklarının sende tadına bakacaksın... Ve oyunun son perdesi de sona erecek... Perde kapanacak... |
Anka Kuşu Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş... Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış); Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış; baykuş yıkıntılarını özlemiş, balıkçıl kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş. Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır... |
seni yinede çok seviyorum Itiraflara soyundum. Evet seni gerçekten çok ama çok seviyorum. Gözlerine dalip gittigimde beni benden alip götüren masumiyetin, Saf ve kendine has güzelligin. Ask sarkilarini severek dinleten sihrin ve gözlerimin içini güldüren sevecen marifetin. Hosnutum. Hatta mutlu. Ama buruk. Ben içten ve inanabilecegin kadar hos sevebilirim seni. Su anda yakin oldugum kadar hiç sana yakin olmadim belki de. Gün geçtikçe daha da yakinlasiyorum uzaktan da olsa. Sende kesfettigim her bir tepenin zirvesinde bir sonraki tepeyi görüyorum. Ve onunda zirvesine varmak üzere tekrar yola çikiyorum. Her yolculukta bugüne kadar ne kadar uzak ve yanlis yönlere gittigimi görüyorum. Sende dogruyu buldugumu hissettikçe ve sinirsizligini kesfettikçe bir kere daha tamamen sende olmanin keyfine variyorum. Dogru olan her tarifle ve anlatamadigim bir tabirle seni seviyorum. Ask demiyorum. Ölümlü olmasi korkutur beni. Sana gelene kadar askti. Artik sinirsiz ve gerçek sevgi. Doyumsuz sevgi. Gözlerimi yasartabilecek kadar aci olan ne olabilir sende? Aci mutluluk yada baska birsey? Ne dersen de! Tarifsiz o kadar çok duygu varmis ki sende... Deli düsüncelerimi saptiran, sinir düsmanimi yaktiran, tek bir resme saatlerce baktiran, Bir damlayla aglatmaktan öte bir hissi tattiran, yok canimdan sönmüs küllerimle beni tekrar yaktiran, Uykumda sayiklattiran, hep benden öte inanmaya korktugum herseyi bana inandırarak yasatan ilk ve tek kisisin. Sensin! Zayifliklarim ve hatalarimdan korkma. Içtenligimi yansıtamamamın suçluluk duygusunu bana yasattirma. Unutma ki sen bir yikinti aldin. Yillarca kalbini emanet ettikleri tarafindan satilmis birini aldin. Insanlik sevgisine ve hayata güvenini yitirmis zor bir insani aldin. Gelgitlerden yorgun bir dalgaya kucak açtin! Uçsuz bucaksiz denize son umutla bakip ta gözlerini yummus ve zifiri karanliktan ayrim yapamadan kapattigim gözlerime yansiyan bir isiksin sen. Kaybetmeme arzusuna ve hirçinligina bulandigim los tebesümlerimin aynasisin sen. Daralmis umutlarimin içinde kivranirken bulabildigim tek çikis noktamsin sen. Sona ermeyen izdirabimla çöllerden çikamazken tek bir damla halinde dudagima damlayan yandigim o tesadüfsün sen! Varligim ve yoklugumsun! Kokuna bulanip ta uykusuz kalmak. Benden artan o güzel uykuya dalmisken sana bakmak. Sana kizmak... Seni kizdirmak... Görmüyormus gibi yaparak aslinda her an seni gözlemek. Farkini her hareketinde bir kere daha çözmek. Senden ileri gidememek. Beni dize getiren bir tutku oldugunu görmek. Sana sarilmak. Seni simsiki sarmak. Sevinçli hayallerimde haber verecegim ilk kisi olarak seni düsünmek. Senin için dua etmek. Aglamak... Öylesine güzel ve tarifsiz hos... Oynamaktan deli zevk aldigim deli arkadasim. Içkisiz masalarda kendimi kurtardigim anlayisli ve hararetli dostum. Evcilligimi hos bulan biricik evcilim. Sorumsuzlugumda bana kaslarini çatan çekindigim. Sevginden simariyorsam eksik kalan yanlarimin farkli taskinligindandir. Beni kaybetme! Seni kaybetmeyecegim! Korkuyorum ve korkumun hep bu sekilde tazelenmesini diliyorum. SENİ ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUM |
Aşk Masum Değil Sadece bir anlık konuşmadan sonra nedensiz buluşma bağladı yine birbirimizi bize.Hiç anlamadık sebeplerini.Nedenlerini soramadan ellerimiz birbirine çoktan kenetlenmişti.Sanki hiç kopmayacakmış gibi.Aklımdan çıkmayan o hasret günleri,çektiğim çileler,haykırdığım isyanlar hiç biri unutulmadı.O aylar boyunca ağladığım gecelerin hesabını kim verebilir ki?kim beni o eski deli dolu günlerime döndürebilir ki?Aşk mıydı beni böyle divane eden yoksa bu sadece onda mı gizli?Zaman sanki benimle birlikte o vazgeçilemez aşkımı da alıp götürdü.Sürüklendim bir uçtan bir uca.Gelip de elimden tutanım hiç olmadı.sevdim diye mi çektim bu acıları bunca zaman.Hani sevip sevilmek çok güzeldi.Mutlu ederdi insanı;yetmiyor işte mutlu olmak yetmiyor.Kimseler fark etmeden eriyip gidiyorsun ama nedenini ne sen ne de başkası bilmiyor.Zaten kimsede öğrenmek istemiyor yalan mı?Hayatımı mahvettiler,yaşarken öldürüldüm.sevdiğimin ardından en zayıf noktamdan yakalandım.Giden sevgili yüzünden bitip,tükenmek çok kolaymış meğersem,ölüm bir harekete bakarmış.Bunları anladın sevince.Her gün daha fazla tükenen bir beden gördüm o aynanın karşısında.Halbuki bakılmaya kıyılmayan kaç masum yüz verdik topraklara.Yine bilinmedi kıymet yine anlamadılar değerlerini.Bu kedere bu derde aşk mı diyorlar?Sevgimi bunları bize yaptıran.Kimler bu sözlerimden utanacak acaba?bunlara rağmen anlayan yok beni değil mi?Ben yine mutlu olabilirim geçici bir süre.Ya onlar acılarıda sevinçleride mezara gömülenler hiç anlamı yok.Aşkın azabı kör hançerle kalplere yazılmış çoktan.Sonu yok ne benim için ne çekenler için ne de aşk uğruna.Mezara Girenler İçin. |
MASAL TATLI CADI!! Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verebilirse hayatı kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya cevap verebilmesi için 1 sene süresi vardır. Soru aynen söyledir: KADINLAR NE İSTERLER? Bu soru tabi ki, dünyanın en zor sorusu. Ancak, kralın fazla bir tercih şansı yoktur. Ülkesine geri döner. Türlü alimlere, bilir kişilere danışır ama soruya tam bir doğru yanıt bulamaz. Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir. Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider. Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır. Cadı cevap karşılığında Arthur'un yakın arkadaşı, en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir. Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler ve cadının yanından ayrılır. Şövalye olanları duyar, krala koşup hiçbir şeyin Arthur'un hayatından daha önemli olamayacağını söyler. Ve cadıdan cevabı alırlar. KADINLAR HER ZAMAN KENDI ÖZGÜR İRADELERİYLE KARAR ALMAK ISTERLER. Evet kesinlikle doğru olan bu cevap sayesine kralın hayatı kurtulur ancak, şövalyenin hayatı sönmüştür. Nihayet şövalye için en kötü an yani, gerdek gecesi gelir. Ancaaaakk...Odaya girdiğinde karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür. Şövalye şaşırır ve sorar. "Sen kimsin?". Kadın cevap verir:. "Ben evlendiğin cadıyım. Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri son derece güzel olurum. Ya da, gündüzleri son derece güzel ve geceleri son derece çirkin olurum. Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin". Şövalye çok kısa bir süre düşünür. Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı? Ve şöyle cevap verir: "Nasıl olmak istediğine sen karar ver lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım." Cadı bu karar karşısında çok sevinir. "Sen bana seçme özgürlügünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem. Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve saygılıbiri olarak gözükeceğim". sonuç ? KADINLAR, İSTER, SON DERECE GÜZEL... İSTER, SON DERECE ÇİRKİN OLSUN... HERZAMAN CADIDIRLAR ... :)))) AMA TATLI... |
.: Sevgililer Günü Rüyası :. Günlerce ne alacağını düşündü. Okuldaki bütün oğlanların peşinden koştuğu kıza öyle bir şey almalıydı ki, kız hediyeyi aldığında onu ne kadar çok sevdiğini, gerçekten, bugüne kadar selâmlaşmalar dışında hiç konuşmasalar bile aşkının büyüklüğünü anlasın. Aslında nelerden hoşlandığını bile bilmiyordu. Önce ona şöyle pahalı, göz kamaştırıcı bir mücevher almayı düşündü. Kızlar parlak şeylere bayılır, hele mücevherlere... Gözlerinin yeşilinde bir taş? İncecik, uzun boynuna ışıktan bir çizgi çekecek pırlanta bir gerdanlık? Geceyarısını çoktan geçiyordu. Kurduğu hayaller büyüktü ama gerçek çok farklıydı. İstese bile böyle bir şey alacak parası yoktu. Hem zaten kızın böyle şeylere ihtiyacı yoktu. Onun için değişik bir şey sayılmazdı. Peki ama ne olabilir diye düşündü. Örneğin bir giysi mi? Bazı dergilerde, filmlerde öyle güzel giysiler görürdü ki, hep o ünlü oyuncuların üstünden giysiyi çıkarır, ona giydirirdi. Uzun boyu, ince, kayar gibi zarif yürüyüşüyle hepsinin içinde bambaşka olurdu. Hayır, hayır, bir giysi sıradan bir şeydi. Çok farklı çok özel bir giysi bulmaksa çok zordu. Yarın ilk işi, eski eşyaların satıldığı semte gitmek olmalıydı. Belki orada çok eski, çok değerli, anılarla dolu bir şey bulurdu. Artık kimsenin ilgilenmediği, belki istese de bulamayacağı türden bir şey. Ne olabilirdi ki? Ah, belki de bir gramofon. Evet, bu harika bir fikirdi. Bir gramofon ve bir plâk. Bir taş plâk. Uykusu iyice açıldı. Acaba bulabilir miydi? Ona kimbilir kaç kez kafasında kurup da söyleyemediği duygularını anlatacak bir plâk. Eski bir şarkı. Eve gidip de gramofonu kurduğunda, plâğı çalacak ve elbette her şeyi anlayacaktı. " Herkesin sevdiği, herkesin aşık olduğu, herkesin peşinden koştuğu birine seni seviyorum demek amma da zor," diye düşündü. Sabah erkenden kalkıp eskicilerin olduğu semte gitmek üzere yattı. Bir süre sonra uykuya daldı. Rüya perisi ona ışıltılı çubuğuyla dokundu. Onun yüreğinde, hayatı boyunca unutamayacağı bir kıpırtı olduğunu, bundan böyle onun için aşkın bu kıpırtının ta kendisi olacağını biliyordu. Bu çok özel geceyi unutmamasını istedi ve ona çok güzel bir rüya verdi. Çocuk rüyasında uçsuz bucaksız bir yeşillikte kızla dansediyordu. Yerde biraz ötelerinde duran eski gramofonda " Sen İçimde Bir Yerdesin" adlı tango çalıyordu. Kız hiç ağzını açmıyordu ama çocuk onun, " Çok mutluyum ve bana beni sevdiğini söylediğin için bu günü asla unutmayacağım" dediğini duyuyordu. Yeşilliklerin içinde dönüyorlardı ve çocuk hep " Ne kadar güzel bir gün. Güneşin ışıklarının, bu kadar parlak olabileceğini bilmiyordum," diye düşünüyordu. Sabah uyandığında rüyasını olduğu gibi hatırlıyordu ve unutmamak için kendi kendisine tekrarlayıp durdu. Acaba ne anlam çıkarmalıydı bu rüyadan. O gün Sevgililer Günü'ydü. Eskicilerin olduğu semte gitmekten vazgeçti. Doğruca okula koştu. Kız geldiğinde onun yanına gitti. Arkadaşları ilgiyle ona baktılar. Hiç aldırmadan kıza: " Bugün Sevgililer Günü, onun için sana bir şey aldım," dedi. " Öyle mi," dedi kız, " ne aldın?" " Aldım ama veremeyeceğim, çünkü o bir rüya," dedi çocuk. " Rüya mı?" dedi kız. Ötekiler, " Ne garip bir hediye, insan bir rüyayı nasıl hediye edebilir ki?" diye kendi aralarında gülüştüler. " Evet, bir rüya," dedi çocuk, " seni çok sevdiğimi anlatan bir rüya. Çünkü bunu anlatmak için gerçek olan hiçbirşey bulamadım. Çok aradım ama öyle bir şey yoktu." " Güzel bir rüyaymış," dedi kız. " Bugüne kadar aldığım en güzel hediye olduğunu söylemeliyim." |
BUYUR TEYZE 17 Ağustos gecesi Adapazarı'nda yaşlı bir teyze, gece saat 2 buçukta ana caddedeki apartmanlardan birinin zillerini çalmaya başlamış. Kimse kadına kapıyı açmamış, hatta uyandırdıkları için, camı açan bağırıp çağırmış. Üst katlardan bir adam, "Gecenin bu saatinde ne istiyorsun teyze?" diye sormuş. Kadın, "Karnım aç oğlum. Bir parça ekmek var mı?" deyince adam, "Yok, yok. Allah Allah, gecenin bu saatinde ne bu yahu?" demiş. Yatağa döndüğünde karısı, yaşlı kadının aç olduğunu öğrenince, "Keşke verseydik" demiş. Teyze zillere basmaya devam etmiş. En üst katta yeni evli bir çift oturuyormuş. Kadının ne istediğini öğrenince kapıyı açıp yukarı çağırmışlar. Evin hanımı, hemen yiyecek bir şeyler hazırlamış. Kadına eşlik edip beraberce yemişler. Yemek bitince kadıncağız, "İçimde bir huzursuzluk var. Bir an evvel dışarı çıkalım" diye yalvarmaya başlamış. Genç çift, sırf kadını kırmamak için sokağa inmiş. Daha dışarı adım atar atmaz da her yan sallanmaya başlamış. Depremde o koca apartman yerle bir olmuş. O binada oturanlardan sadece yeni evliler ve kocasına, "Keşke yemek verseydik" diyen kadın ölümden kurtulmuş. Onu da 3 gün sonra enkazın altından çıkarmışlar. |
Ağladığımda Mendilim Ol Dün yine gökyüzünün masmavi görkemi ve hayalini çizdiğim bembeyaz bulutlarının altında seni bekledim. Uzaklarda gülümseyen gökkuşağının renkleri içinde aradım seni, yoktun. Yokluğun, bir canavarın dişlerinde yüreğimi kemirip duruyor. Yokluğun cehennemim, yokluğun zifiri karanlığım, zindanım oldu. Belki, bir köşeden çıkıp gelirsin diye bütün gün seni düşleyip, gözlerim ufukta, kucağım dolu sevgi, yüreğimde binbir umut yeşertip ve ölesiye bir özlemle bekledim seni, gelmedin... Seni ne kadar özlediğimi bilmiyorsun. Bir bilsen seni ne kadar çok özlediğimi; dağları, tepeleri aşar, denizleri, ovaları devirip gelirdin bana... İçim özleminle nasıl dolup taşıyor, özleminle nasıl tutuşuyor bir bilsen. Yüreğimin bütün bentleri paramparça sensiz. Şimdi yüreğimin her kıyısından özlem sızıyor. Yüreğime de söz geçiremiyorum artık. Biz bu dünyada seninle çıkarsız, yalansız, hilesiz hesapsız sevdik birbirimizi.. Yüreğimizin bembeyaz tuvaline maviyi fonlayarak ve aşkın da kıpkızıl resmini de çizerek; insanları, kuşları, dağları, çiçekleri, suları da öyle hilesiz sevmiştik. Biz seninle bütün engellere rağmen, bitmez tükenmez bir azimle sevginin doruğuna erişmek için tırmandık hayat yokuşunu. Ve bitip tükenmeyen bir aşkla sevdik birbirimizi. Biz seninle uzak dağ başlarına yazdık umutlarımızı. Denizlere, dalgalara, fırtınalara, acılara, korkulara, uçurumlara yazdık sevdamızı. Biz seninle kanatları sevdalı iki güvercindik mavi göklerde. Kanat çırptıkça yükseldik sevdalara, yükseldikçe sevdalara avcılar düştü peşimize. Zamanın acımazsızlığına, aramızdaki mesafelere, etrafımızdaki çirkinliklere, günübirlik aşklara, saldırılara, satılık sevgilere rağmen, biz yine de yüreğimizde hiç sönmeyen bir yangınla özledik birbirimizi, en kutsal aşkla sevdik, kirletmeden umutlarımızı bekledik... Senden ayrılalı günlerin, ayların, yılların nasıl geçtiğini bilemez, hesabını tutamaz oldum. Her seher uyanınca dağların esen rüzgarlarına açıyorum penceremi, o ölümüne özlediğim kokunu getirir diye. Bir nebze de olsa dindirir yada söndürür diye yüreğimdeki özlemin ateşini... Her gece menekşe rengi gözlerini demledim hayalimde. İpek saçlarını, sevdalı gülüşlerini, inci dişlerini demledim. Ne çok severdin yayla yollarında türküler söylemeyi, ellerimi avucunun içine alıp, başını göğsüme dayamayı. Şimdi her gece, insana hayat veren ve yüreğime nakış nakış işleyen sevda sözlerin dolaşıyor kulaklarımda , paylaştığımız ümit dolu tatlı hayalleímiz. Yılmak yoktu bizim için bu yolda. Ağlamak, sızlanmak yoktu, geriye dönmek hiç yoktu. Zordu, çetindi bizim sevdamız ama her şeye ve çekilen tüm acılara değerdi. Sabır diyordun. Sabrı, ümit etmeyi, sevmeyi, zorluklara karşı direnmeyi de senden öğrenmiştim. Konuşurken insanın yüzüne dosdoğru bakmayı, dürüst ve namuslu bakmayı, merhameti, acımayı, insan gibi düşünmeyi senden öğrenmiştim. Senden öğrenmiştim sevdalara türkü yakmayı... Şimdi Ren nehrinin kıyısında dalgın bakışlarla dalıp dalıp gidiyorum uzaklara. Gökyüzü masmavi ve saatler yorgun bir su gibi akıp gidiyor gözlerimde.. Ufka, gökmavisinin kızılla birleştiği o ince sıcak ve yumuşak çizgiye bakıyorum. Bir kuş gelip konuyor saçlarıma, yüreğimi ipekten kanatlarına sarıp sana gönderiyorum... Seni düşünüyorum. Seni düşünmek gökyüzü olmak gibi bir şey bazen, ya da rotası belli olmayan bir gemiye binip, yeni iklimlere yelken açmak gibi. İnsan olmayan bir adada inip, Robinson gibi insansız bir yaşam kurmak istiyorum. Ve o adada bir ömür yalnız seni beklemek istiyorum... Saatler su gibi akıp gidiyor. Bir gemi yanaşıyor kıyıya, inen yolcuları izliyorum, sen yoksun. “ Kahretsin !”. diyorum.” Ne olur çıkıp gelse, sarılsa boynuma.” Bir gemi uzaklaşıyor limandan. Suların devinimleri akıyor gözlerimde, karışıp gidiyor uzaklara... Seninle suyu pırıl pırıl bir pınarın başında buluşmak, ellerini tutmak, yüreğinin sımsıcak yerinden, menekşe gözlerinden, narçiçeği dudaklarından öpmek, serin nefesini doyasıya içmek ve doyasıya içime çekmek geçiyor içimden... Sonra sarılıp, sımsıkı kucaklamak ve sevinçten havalara uçmak geçiyor ... Ağladığımda mendil, güldüğümde kahkaha, susadığımda su olmanı, uyuduğumda rüyalarıma girmeni, her sabah alnımdan öperek uyandırmanı istiyorum... Her gece kuş olup sana doğru uçmak, ardında serin rüzgarlar bırakarak, dağlar, denizler, ormanlar aşıp, bir pınarın başında menekşe gözlerine konmak geçiyor içimden. Dalgın bakışlarından, sevdalı yüreğinden öpmek geçiyor. O an bütün ağaçlar diz çökmeli diyorum, özleminle kanayan yüreğime. Bütün yıldızlar göz kırpmalı mutluluklara. “Allahım bu kadar mutluluk çok.” deyip, ellerimi gökyüzüne kaldırıp ağlamalıyım. Gökler de ağlamalı benimle, bulutlar, ırmaklar, yıldızlar da ağlamalı... Şunu bilmelisin ki, nerede olursam olayım, hangi iklimde kalırsam kalayım, vakti geldiğinde bir gün mutlaka, yüreğim alıp beni sana getirecektir. Ben buna bütün kalbimle inanıyorum, sen de bütün kalbinle inan. Hiç bir yol bilmesem de, gelmeye kalmasa da mecalim geleceğim inan... Bekle... Sevgiler büyüttüm kır çiçeklerinden, güneşin kanını emen umutlar yeşerttim bahar renginde al yeşil dağlarda kar erirken ceylanlar emzirdim melekler uyandırdım her tan ağardığında toplamak için bütün düş kırıklarını aynalardan yıldızlarla selam yolladım sana ve her gece mavi bir kuş tutup avuçlarıma dudaklara gül ve rüzgar iliştirdim dağların doruklarına gelmedin. upuzun köprüler kurdum içimdeki yolculuklara sana kavuşmak için beyaz günlere uzandım beyaz atlarla, sana getirsinler diye umutlarımı seninle öpüşürken beyaz beyaz güvercinler kanat çırpıyordu mavi göklerin burçlarında bütün ayrılıkların, savaşların, ihanetlerin üzerine bir çizgi çekiyordum en güzel barış çiçeklerini versin diye dünya ak alınlı taylar koşarken alnımın çayırlarında al türkülerle inledim lekesiz sabahlara her bahar özlemler kanatıp gecelerin sayfalarında mavi rüzgarların terkisinde sevgiler yolladım sana çoğaldıkça çoğaldı çılgınlığım kanımda milyonlarca yıldız tutuştu alevler içinde parlayan nehirler aktı yüreğime her defasında her suyun sesine bir damla gözyaşı bıraktım senin için gül desenli yaylalara bilmedin bilki sensiz uzak bir dağbaşı ıssızlığıyım yoksan ürpertilerde tiril tirildir yapraklarım seni özlemenin korkunç girdabında göğünü ve yönünü yitirmiş göçmen bir bulut olup her gece uçurumlara ağlarım hasret ateşine bürünürken geceler uzun ayrılıkların dağladığı sevdalarda korkunç alevler içirdim seni seven yanıma iç çekmeyi öğrendi bir yanım, acı çekmeyi bir yanım ve ardından oturup ağladım küskün ırmaklar gibi karışıp gitti gözyaşlarım çağlayanlara silmedin ey kırçıl saçlarımda yıldız tutuşturan alıp savuran yangınlara yalnızlıklara hazan bahçelerinde yaralı bir güldür kalbim şimdi dört mevsim aşkı kanayan sen ki, yüreğimde demlenen aysın her gece gözlerimde çiçeklenen aşk uzun saçlı hasretimsin geçen bütün mevsimlerde seni bekledim gelmedin özlemlerle yaralı bir yağmur bulutuyum şimdi firari bir hüznün girdabında yitirdim güldesenli sevinçlerimi bil ki, çağlayan bütün nehirler benim gözlerimdir benim yüreğimdir ağlayan bütün denizler su içtiğim bütün pınarlarda seni susarım seni sorarım geçtiğim bütün yollarda düştüğüm her uçuruma bir tutam çiçek bırakır gibi bir tutam kor ve bir demet gözyaşı bıraktım senin için gelmedin bilmedin silmedin... Bir gün gökyüzü gülünce ve geçince üşümesi kalbimin bütün hasretleri yükleyip rüzgarın kanatlarına yüreğimde taşıdığım sevda aleviyle upuzun yollardan çıkıp geleceğim sana... Bekle... |
Ayazda İki Yürek Bu sabah beni uyandırmadan işe gitti. Giyindiğini duydum, ama kalkmadım. Kalkmak istemedim. Bir ara yatağa eğilip bir süre yüzümü seyretti. Soluğunu hissettim. Uyumadığımı farketti sanıyorum. Ama birşey demedi. Gözlerim kapalıydı, ama yüzüme umutsuz bir hüzünle baktığını hissettim. Günlerdir doğru dürüst birşey konuşamıyoruz. Birbirimizden saklanarak yaşıyoruz sanki. Oysa bir yıl önce ne büyük bir hevesle başlamıştık birbirimizi sevmeye... 5 aydır bende kalıyor. Günlük hayatın o basit, o bayağı ayrıntıları sevgimizi acımasızca kemiriyor. Ama o bu konuyu açmaktan ısrarla kaçıyor. Ne zaman ilişkimizin nereye gittiğini konuşmak istesem, ya konuyu değiştiriyor, ya kaçamak cevaplar veriyor... Kalktığımda mutfakta notunu gördüm: Sevgilim, öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım. Bu gece işyerinde nöbetçiyim. Beni merak etme. Sevgiyle, yazıyordu... Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir bıçağın ucu kalbimde hafifce gezindi sanki... Ona karşı hoyrat davrandığımı hissettim bir an. İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyacı vardı. Başka bir eve taşınacak gücü yoktu. Aslında ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım. Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum.Bu sevginin en gerekli koşullarından biridir, bilirsiniz. Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım. Ben ondan uzaklaştıkça, o da benden uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor, birbirimizden gizleniyorduk. Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk... Bütün gün onu düşünüp içtim. Başka hiçbir şey yapmadım. Akşam oldu. Şehrin ışıkları yandı. Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir hataydı. Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karşı koyamadım. Ve internette onun sayfasına girdim... Sayfasının ismi Ayazdaki Bir Yürek’ti. Fransız yönetmen Claude Saute’nin bu filmini birlikte gözyaşları içinde seyretmiştik... Filmin ismini günlerce sayıklayıp durmuştu. Benim de yüreğim hep ayazdadır, diyordu. Sinema tutkunuydu. Para bulduğunda çekmeyi düşündüğü birsürü senaryosu vardı... Ama parası hiç olmuyordu. Zamanının daraldığını düşünüyor, yaptığı işlerin onu asıl yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını farkettikçe hırçınlaşıyor, bu yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu... Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona... Dedim ya, yaptığım büyük bir hataydı diye... "Sizi tanımak istiyorum.. Ben tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım." Adını söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne olduğunu sordu. "Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı..." "Evet, Claude Saute’nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz mi?.." "Seyrettim. Ben de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba." İlgili ne demek. Sinema benim tek tutkumdur. Senaryo yazıyorum. En büyük idealim yazdığım senaryoları çekebilmek... Ama para meselesi işte... "Şu an ne iş yapıyorsunuz?" "Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük yapıyorum.Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi... Sizin işler nasıl?" "Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz, bilmem. Hep ahbap çavuş ilişkileri geçerlidir. Yoz, çürümüş bir dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada..." "Desenize sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman şans tanınacak?" "İşimiz çok zor. Ya kurallara uyacağız, ya da köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz..." "Hayır, ben köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka birşeyler yapmalıyım." "Şu an neredesiniz?" "Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz?" "Ben evimdeyim. Ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor." "Yalnız mısınız?" "Evet, yalnızım" "Birlikte olduğunuz kimse yok mu?" "Neden sordunuz?" "Hiç işte, öylesine sordum." "Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil. Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı?" "Evet, var..." "Ne iş yapıyor?" "Yazar. Oldukça da tanınmış bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz." "Nerede yazıyor?" "Nerede yazdığını söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum. Kitapları da var. Peki, siz ne zamandır birliktesiniz?" "Ne tesadüf bizim de ilişkimiz bir yılı aştı. Ama yolunda gitmeyen şeyler var. Tıkandık. Galiba. Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz ne zamandır. Aynı evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayız..." "Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz. Biz de tıkandık. Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana. Varsa yoksa yazıları ve okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum. İlişkimiz tıkandıkça kendini yaptığı işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor." "Hayatında başka biri olabilir mi?" "Biri değil, birileri var. Flört etmeyi çok sever. Ama ilişkiler biraz derinleşmeye, ciddileşmeye başlamaya görsün, hemen bitirir. Bağlanmaktan çok korkar." "Peki, nasıl katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım. Ayrılmayı düşünmüyor musunuz?" "Çok düşündüm. Ama bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla uyuyabiliyorum." "Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu?" "Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum sizinle ben böyle... Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat konuşamıyorum..." "Ama bana rahatça anlatıyorsunuz..." "Bilmiyorum, belki sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar rahatım sizinle... Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan kendisini... Peki, siz birlikte olduğunuz insanla herşeyinizi konuşabiliyor musunuz?.." "Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi..." "Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim..." "Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim." "Hayatımız ne kadar yorucu değil mi? Belirsizlikler beni çok yıpratıyor. Herşey net olsun isterdim. Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi anlatmak bana acı veriyor. Kendimden utanıyorum. Ama yine de yapıyorum. Ne kadar yalnızım demek ki, ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya... Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum görünüyordu ki... Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler..." "Aşk çok güzel birşeydir, ama kısa ömürlüdür." "Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum. Aşkta hata aramayalım. Aslında bizler benciliz. Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. İlk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdım bazen. Kış günü bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim. Soluksuz kalıp öleceğim sanırdım hep. Nereye dokunsam ona dokunmuş gibi olurdum. Nereye gitsem beni gördüğünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokunduğum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş gibi olurdum. Kanardı dokunduğum heryerim, tıpkı onunla sevişirken kanadığı gibi... Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper gibiyim... Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız. Para biriktiriyorum, ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacım var." "O bunları biliyor mu?" "Biliyor, ama bunları hiç konuşmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanırım. Yalnızlığı ve yazılarıyla başbaşa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle... Ayazda iki yüreğiz biz şimdi..." "Soluksuz kalırdım, dediniz ya, aklıma birşey geldi. Gazetelerden birinde yazmıştı. Küçük bir çocuk karpuz yerken, çekirdeklerinden birini soluk borusuna kaçırmış. Aradan günler geçmiş. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş. Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş... Soluğunu tıkayan buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan sözedilince hep bu olay gelir aklıma.(1) Aşıkken soluk almakta zorlanırız, ama aşk olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz. Ve kimse niye öldüğümüzü anlamaz..." "Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi. Bana ne yaptınız böyle. Herşeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı birden... Sizde anlayamadığım birşey var..." "Nasıl birşey?" "Sanki sizi çok eskiden beri tanıyormuşum gibiyim... Biliyor musunuz, insanda uzun yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz." "Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok isterim.." "En çok nereye mesela?.." "Trabzon’daki Uzungöl’e... Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli bir korunaklılık içindesinizdir... Tıpkı aşk gibi..." "İnanmayacaksınız belki ama, ben de orasını düşünmüştüm.Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi görmeyi ve yüzyüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki..." "Farkında mısınız, sabah oluyor?.." "Evet, vaktin nasıl geçtiğini farketmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüzyüze görüşmek istiyor musunuz?" "İstemiyorum, desem yalan olur.. Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöl’e yola çıkmak istiyorum.." "Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz?" "Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o..." "Hazırım... Ben biraz deliyimdir.Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha..." "Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz..." "İşimin canı cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım şerefimle..." "Peki sevgiliniz?.." "Nasıldı o dizeler: Can çekişen aşkları vurmalı / Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli... Akif Kurtuluş’un dizeleri yanılmıyorsam.." "Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim..." "Nerede ve kaçta buluşuyoruz?" "Atatürk Kültür Merkezi’nin önünde, saat 12.00’de... Peki sevgilinize ne diyeceksiniz?" "Onu arar, herşeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik hoşçakalın..." Ve birkaç dakika sonra telefonum ardarda çaldı. Açmadım tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım. Konuşması tedirgindi. Beni incitmekten korktuğu belliydi: Canım, birbirimizi çok sevdik, ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu. Son günlerde ikimizde çok yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak istiyorum. Uzun bir yola çıkıyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda... Seni incittiysem bağışla. Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık. Birlikte ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz, ama birtürlü çıkamadığımız o uzun yola... |
ANZAKLI ÖMERİN HİKAYESİ 1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor: "Amerika'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil. Newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektro kardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında. İngilizce konuşuyorum. Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim. Siz Türk müsünüz? Kaşlarını yukarıya kaldırarak "Hayır" manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum: Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? "Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki: “Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...” Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu: “Siz Türk müsünüz?” “Evet Türk'üm” İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı: “Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de, orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım, Avustralya Anzaklarından... İngilizler bizi toplayıp dediler ki: Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. Biz de inandık sözlerine vaatlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık. Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: “Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi, Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.” Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti: “Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. iyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki, kendi kendime: Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim." Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum. Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış" diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce..... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. işte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte” Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: “Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu: Peki niçin Ömer ismini, vermişler sana ? Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adı vermiş. Yahu senin adın müslüman adı mı? Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: “Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun. "Olsun. Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?" Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için, soramadığı için konuşamıyormuş. Tabii dedim müslüman olmak çok kolay. Sonra kendisine imanın ve islamın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelime-i Şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı islamiyete olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı... Mırıldandı: Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti. Beni yalnız bırakma olur mu? Ne gibi Ömer amca? Ara sıra gel de bana islamiyeti anlat! sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!" Dedim ki içimden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?" hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile, koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şahadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti.... Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletineolan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. "Ne yalan söyleyeyim, ağladım." |
Ayrılığın İlanı Gidiyor musun diye sorma bana. Gönderen sensin. Ne terk etmeyi istedim seni, ne de daha yaşamadığımız bu aşkı toprağa gömmeyi. Senin kadar öfkeliyim ben de, senin kadar endişeli... Bir dokunuşunla bin kenti yıkacak güç verirdin bana, ama inandıramadım seni. Sen sorgularken beni kafanda, ben gözlerinin içine bakıyordum kuşkuyla. Bir tek sözün bağlardı beni sana, oysa sen hep susmanın koynunda.. Aşkın içine bir kez girdi mi kuşu, teslim alır bedenleri de. Sütten çıkmış at kaşık değildim ama yalanı sokmadım iki kişilik dünyamıza. O dünya ki, bazen minicik bir odada bazen kentin ortasında şekillendi. Nasıl da güzeldi. Zaten varsın diye her şey güzeldi ama sen buna inanmadın. Ah bu sorular... Yaşamak varken sevdayı delice, niye boğarız sorularla? Nasıl ikna edebilirdim seni? Ben "aşk" dedikçe sen "hayır" dedin. Zaten az konuşan sen, olumsuz ne kadar sözcük varsa bulup çıkardın ortaya. Ben bir şey diyemedim. Ne kadar zarar vermişim sana meğer... Nasıl değiştirmişim seni... Oysa hiç böyle düşünmemiştim. Kimseye zarar vermek istemem ben. Kimseyi olduğundan farklı bir hale getirmek istemem. Ama öyle oldu işte... Demek ki gitmelerin zamanı geldi şimdi. Çocukluğuna sığınır atlatırsın bu acıyı. Ne sevişmelerimiz kalır aklında ne sevda sözlerimiz. "Rahat değilim" diyordun ya, rahat ol artık. Gülüşlerini saklaman için bir neden kalmadı. Tedirginliğinin sebebi be kalktı ortadan. Gidişim yürekten değil, zorunluluktan. Sanma bu toy sevdayı başka kimliklere taşırım. Sanma ki benden sakladığın dülüşlerini yalancı yüzlerde ararım. Seni de götürürüm yüreğimde. Yokluğunu taşırım. Bulup bulup kaybettim seni.. Ne yazık ki toz-duman edemedim kuşkularını, ne yazık ki kalamadın bana. Öpücüğümün kokusu kalacak kapının eşiğinde. Kokladıkça bizi bir yanlışa mahkum ettiğini anlayacaksın. Ne çok tanıdığımız var ayrılığımıza.... |
HARİKA Bİ EVLENME TEKLİFİ... Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barışması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düseni fazlasıyla yapmıştım. Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldun’du. Mesaj şöyleydi. -Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et. Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı. İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun , bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi. -Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun. Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa; -Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor. Dememi istedi. Masama; -Bu emeğinin karşılığı değil ama, diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.. :cry: |
Zengin bir iş adamının bahçesinde yan yana dikilmiş iki limon ağacı vardı.mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsolmuş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi.ancak limon ağaçlarından biri diğerinden cılız ve şekilsizdi.bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı.ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu.ona göre ağaç bu gidişle kuruyup ölecekti.bu yüzdende onu fazla sulamaz be bakımını yapmayı pek istemezdi. Günün birinde esen sert bir poyraz karlı dağların yamaçlarındaki bir gurup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu.fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı.bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi.büyük ağaç iyice kasılarak: -Böyle bir şey asla mümkün olamaz diye atılı.eğer dibimde çoğalırsanız suyu emip beni kurutursunuz. Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey vardı.çiçekler rengarenk açtıklarında limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözünde değeri azalabilecekti .oysa ki ağacın kendinden güzel olanlara hiç tahammülü yoktu. Küçük ağaç uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti.çünkü o kendisine hayat verenin o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu.bu yüzden aklına bile gelmiyordu susuzluk.tohumların teklifini kabul ederken: -Sizlerle birlikte olmak,bana mutluluk verir dedi.böylelikle yalnızlık çekmeyiz. Büyük ağaç bu işten hoşlanmamıştı.küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar birkaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi.Bu arada ağaç elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için eski yaprakları döküyordu. Çiçekler kısa süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı.bahçe sahibi o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü.adam ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu.küçük limon ağacı köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu.çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu.daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı. Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu. |
Kekre Güzel bahçeli bir bahar istemekteki haklılığımı yazmak niyetindeydim. Hazır nisan ayının sınırları içinde geziniyorken başlamak lazımdı çünkü. Herşey için çok geç olmadan günün anlamını ve/veya önemini belirten bir yazı karalamalıydım. Okuduğunuzda bisiklete binen bir küçük çocuğun heyecanını duyacaktınız.(hala heyecanlanabiliyorsunuz değil mi?) Evet. İlk baharı anlatacaktım. İçine biraz kırmız gül yaprağı serperek, "bana kalbin kadar temiz olan bu sayfayı ayırdığın için" diye başlayan hatıraların yazıldığı en güzel sayfalara çiziktirdiğim, en renkli düşüncelerimle.. Daha doğmadan ölen bebeklerin kırgınlığını üzerimde taşımanın verdiği eziklikle bütün her şeyi haykırmak gibi pestenkerani düşüncelerimin olduğunu anlayasınız diye.. Dilim damağım kurumuştu. Her ne kadar yürek çarpıntılarımın azalışı beni telaşa sürüklüyor idiyse de umudumu korudum. Güneşin sıcaklığını vekızgın kumun çıplak ayaklarımı yakışını hiç düşünmeden yürüdüm. Nerede bir serinletici gölge varsa ben oradaydım. Biraz kekreydi içtiğim suyun tadı. Umursamadım. Doya doya, kana kana yudumladım. Gittikçe artan bir heyecanla, gittikçe azalan bir korkuyla.. Öyle uzun, öyle sıcak bir çölden dönmüşlüğüm vardı ki.. Artık beni ne acının gerçek yüzü, ne de kördüğüm olmuş karanlık ilişkilerin yorgunluğu yıldırabilirdi. Binlerce kez öldüm. Girdiğim bütün savaşlardan boynu bükük çıktım. Tekrar tekrar yenildim. Yenilişlerimi defterime yazdım. Hep aynı tuzağa hep aynı biçimde düştüm. Düşkırıklarımdan karakalem resim yaptım. Elimde, ne kadar şiir kırıntısı, hayal eskisi, masal kaçkını, aşk külü, nergis yaprağı, zümrüt yeşili ve baldıran çiçeği varsa, hepsini yaktım. Isındım.. Sen yoktun. Kırlangıç gülüşlerini özlediğim çocukluğumda yoktu artık. Köşe başındaki bakkal rüstem amca süpermarket hezeyanına tutuldu. Baş döndüren türünden rüzgarın, beni alıp götürdü; beyaz saçlı, yüzünde kırışıklar olan bir adamın ruhuna. Hayır bu ben olamam. Hayır bu filmi daha önce görmüştüm. Dedem, sonrasında anneannem böyle böyle yaşlandılar ilkin ve sonra musalla taşına uzanması boylu boyunca insanların. Dayanamadım. Ses tellerimi yırtarcasına bağırdım. Tüm evrene ulaştı çığlığım. Veryansınlarımı duyup ta yetişen kimse olmadı. Sadece zamana yenik düşmesi kaçınılmaz olan ve nihayet eskiyen fotoğraflarla avundum. Hani on altı yaşındayken. Hani çocukluğun son çırpınışları. Kravat ve gri pantolon uyuşmasızlığında yeni yeni terleyen bıyıklarla övünme zamanları. Biriktirdiğim bilyelerimi kaybettiğimden beridir çok takvim yaprağı düşmüştü hayallerimden.. Belki hiçbir tarih kitabında adına rastlanmayacak kadar basit ilişkilerden korktuğumuzdan mıdır bilinmez, birbirimize sokulmadan yürümemiz kaldırımlarda.. Kış soğuğunda.. Sonra yağmur başladı. Bilirsin her şiirde vardır yağmur. Sanki yağmur olmasa aşk olmaz. Tek kişilik şemsiyelerin ev sahibi olduğu bir sevdaya doğru yelken açmış iken ben.. Düşündüm. neydi bu? Benden uzak. Bana yakın. Aşk mı? Yok o değildi. Onu bilemezdi lise zamanı dersten kaytaran gençlik heyecanları. Yine de akışına bıraktım kendimi. Ne kaybederdim. Hatalar değil miydi doğruya götüren? Eli elimde.. Bense, yukarıdaki yağmur yüklü bulutlara teşekkür niyetinde... Göz açıp kapayıncaya kadar olmasa da insan ömrü baz alındığında kısa sayılacak bir zamandan sonra yanlış ile doğruyu karıştırıyor olmam sonsuzluğu isterken sona yaklaştığımızın belirtisiydi galiba. O bana haramdı. Ben ona yalandım. Gözlerimi kapadım. Düşündüm. Sebepler, sonuçlar durup durup aynaya bakmalar yoktu artık. Sadece yaşamak. Yaşadıkça yenilemek kendini.. Heybeme umutlarımı koydum. İstemeden kırdığım kalplerin hüznünü.. Yola çıktım yeniden. Bıkmadan, usanmadan yeniliyorum kendimi. Her yenilgide bir daha bağlanıyorum yaşama. Yetişmem gerek.. Yetişmem gerek sana. Çünkü sana yetişmek arzuların en büyüğü. Yakınına gelmek, yüzündeki bitmek tükenmek bilmeyen mutluluğu görmek ve elimin ayasında hissetmek elinin terini.. Ciğerlerimi, içinde bir miktar azot barındırmakla birlikte zehirleyici etkisi bulunmayan havayla doldurdum. Cebimden bir kaç kelime çıkarttım. Konuşmaya çalışıyorum. Adını kullanmadan uzun cümlelerimde, seni anlatacağım. Belki inanırsın diye. Olmadı.. Ağzımdan çıkan tek cümle bir yakarıştan ibaretti.. Hadi. Yüreğine mahkum et beni!.. |
Acı Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o bize geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne ! eğmiş,gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de geride kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni seviyorum,beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız olun ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen... |
Benim Adım Aşk Aşk benim adım, aşk... Kısacık bir kelimeyim ama anlamım ansiklopedileri aşar. Ne rengim belli, ne zamanım? Ansızın dikili veririm karşınıza. Beklenmedik zamanlarda sinsice süzülürüm yüreklerinize. Adım aşk benim... Bir bakmışsınız hızlı hızlı çarptırmaya başlamışımdır kalbinizi. Heyecan yüklerim benliğinize, bir anda değiştiririm renginizi. Siyahtan maviye yol alır kalpler benimle. En acılı yüreğe bile huzur verir benim adım. Benim adım aşk... Gece gündüz demeden damarlarınızda dolanırım. Gururunuzu ve mantığınızı silerim bir anda... Size aynı anda korkuyu ve cesareti verip, hayatınızı en tatlı oyuna dâhil ederim. Ben ruhunuza güneş gibi doğduğum gibi, bazen geceleri getiririm. Benim adım aşk... Ben bir karmaşayım. Size şiirler, mektuplar ve güzel sözleri yazdırtan duyguyumdur ben. Bir gülde değişir bazen adım ve sevgiliye yol açarım kalpten kalbine. Ben size en aptal şeyleri yaptıran şeyim aslında. Aşk benim adım, aşk... Bazen ruhunuzu sıkıştırıp, sizi kendinizle baş başa bırakırım ve benim sayemde birleşir sevdiğinizle elleriniz. Ben öyle bir şeyim ki sizi hem hayata bağlarım, hem hayattan soyutlarım. Ben yaralarım ve yaralarınızı saranım. Benim adım aşktır... Ben çözümü en zor vakayım. Aşk benim adım, aşk... Anlamım ve yaşatacaklarım sınırsızdır aslında ama ne gerek var hepsini şimdi anlatmaya. Benim adım aşk... Beni yaşadıkça tanıyın. Bir gün elbet sizin yüreğinize de uğrarım. Benim adım aşk... Ben bambaşkayım |
Hiç inanmamıştım aşkım, hem de hiçbir zaman inanmamıştım. Beni kendime düşman edip kalbimin bir yarsını söküp alıp gideceğine... Benden başka herkes biliyordu oysa, senin günün birinde beni yarı yolda bırakıp gideceğini. Şu kahrolası dünyada bir ben vardım zaten sana inanan, güvenen, seven ve her zaman her şartta destek olan. Ama sen sana inanmayanları haklı çıkardın ve beni terk ettin. Seninle birlikte kurduğum dünyayı yerle bir edip gitmene ne sebep oldu bilmiyorum. Ben yalnızca sana aşık değildim sen benim en iyi dostumdun. Neler yapacaksam danışırdık birbirimize, hayatımızı paylaşırdık. Ağlamaktan korkmazdım. Biliyordum ki ağladığımda sen yanımda olup göz yaşlarımı silerdin. Artık ağlamıyorum bile. Seninle ilgili her hatıra acıtıyor yüreğimi. Gecen gün markette senin o çok sevdiğin acı biberlerden alacaktım . birden aklıma geldin ve ben boğulacağımı sandım. Tıkandım. Nefes alamadım. Ağlayamadım. Patates böreği yemiyorum. Ebru Gündeş’i dinlemiyorum. Bütün resimlerimizi kaldırdım. Kimsenin senin hakkında konuşmasına izin vermiyorum. Ve günde bir paket sigara içiyorum. Hayatta en nefret ettiğin şeyi yapıyorum yani. Artık uzun yıllar yaşamanın pek anlamı yok öyle değil mi?Ne için yaşayacağım ki! Seninle birlikte hayallerimi de kaybettim ben.Tek katlı bahçeli ve bahçesinde köpekleri olan bir evim olmayacak artık. Domates, biber, sebze yetiştirmeyi de öğrenemeyeceğim. salonumuzun tavanını balıkçı ağıyla süsleyemeyeceğiz.Sana sürpriz yapacaktım,yatak odamızın duvarlarını sana yazdığım aşk mektuplarıyla ve en güzel fotoğraflarımızla süsleyecektim. Bütün hayallerime evime çocuklarımıza, mutlu geleceğimize emin olduğum geleceğimize veda etmek kolay mı olacak sanıyorsun. Seni aramıyorum diye, bu kez peşinden gelmedim diye unuttuğumu zannetme. Her zamankinden daha çok seviyorum seni. Şu an şu saniye uğrunda ölebilecek kadar çok seviyorum. Öfkem de aşkımda dinmek bilmiyor. Senden sonra ben nasıl yaşarım bilmiyorum, ama senin hep mutlu olmanı isterim. Birlikte geçirdiğimiz yıllar içinde seninle yaşadığım her an özeldi, her anı doyasıya yaşadım. Beni çok mutlu ettin. Zaman içinde kızgınlığım geçince seni hep o güzel günlerimizdeki hatıralarla anacağım. Yıllar sonra ben eğer aklına gelirsem bil ki pencerenin önünde en sevdiğin şarkıyı mırıldanıyorumdur yıldızlara “Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın...” |
ELENANIN HATIRA DEFTERİ Ökkeş, delikanlı, mert, Asyalı bir genç oğlan. “Ö” ve “Ş” ye dilimi bir türlü döndüremedim ya. Kapımı çaldı. Girdi oturdu ve bir daha gitmedi Kapımdan. Evimden, Hayatımdan. Kalbimden. Ökkeş: Hocam benimle evlenir misin?” “Ben senden yaşça büyüğüm ama” “Biliyorum.” “Hem de ben dul bir kadınım” “Biliyorum.” “Sen Müslümansın camiye gidersin” “Ben kiliseye bile gitmiyorum.” “Biliyorum.” Benim için eğlenceliydi. Lokanta parasını o ödedi. Beni eve kadar getirdi. Ailemle tanıştırdım. O akşam bizimkiler sinemaya gitmişti. Evde kimsecikler yoktu. Baş başa idik. Ökkeş’le konuştuk. Şakalaştık. Yattık. Hemen kalktı. Banyo yaptı. Elbisesini giydi. “Rabbim beni affet” diye için için ağladı. “Aa bu da ne? Kocaman adam ağlar mı? “Biz canımızın istediğini daima yapıyoruz.” “Bu hal yaradan karşı neden suç olsun ki?” “Canlılar içinde sadece insan din sahibidir.” “Hayvanlar canının istediği gibi yaşar.” “İnsanlarsa dinin istediği gibi yaşar.” Nevresimi üzerime çekip onu dinledim. Düpedüz adam bana hayvan demişti. Ama çırılçıplak bir gerçeği söylemişti. Gerçeği söylerken değneğin ucu bana değdi. Sanki bir uçurumun kenarında yürüyordum. Elbisemi giymeden kalkıp oturdum. “Niçin ağladınız?” diye sordum. “Nikahsız evlenmek haramdır” dedi. “Evlensek, başkası ile çıkmaz mısın?” “Allah korusun.” Adama canım kaynadı. “Desene, bu yobaz sadece benim olacak” Mahcup bir çocuk gibi “İzin verirsen gideyim” “Beni öpmeyecek misin?” Dedi “Haram” Katıla katıla güldüm. Sessizce ayrıldı. Yatağı düzelttim. Karnımı doyurdum. Mutfağı temizledim. Televizyonu kapattım. Pencereden baktım. Dünya yerinde duruyordu. Kahvemi yudumlarken, sigaramın dumanlarını seyrettim. Dinin organizmaya tesirini ilk defa gördüm. Organizmanın evet dediğine din hayır diyor İnsan organizmanın emrinde değil, dinin emrine uyuyor. Ben rahibi dinlerken bile hep “laf laf” derdim. Çünkü ona yaklaşsam, incili atıp bana sarılır. Annemin hatırı için kilisede, Ökkeş için ise evde, İki dine göre, iki nikahla, bir aile olacaktık. Evlendik. İlk talimat “Ben ne yaparsam sende onu yap” “Ben içersem sen de iç, sigara içersem sende iç” Kız arkadaş edinirsem sende edin. Plaja gidersem sende git.” “Ben Müslüman değilim, İslam’a uymak zorunda mıyım?” **/** Sokakta elimden tutmuyordu. Sevişen gençleri gösterdim. “Bak ne güzel” “Onlar karı-koca değil.” “Karı koca olsalardı evde sevişirlerdi.” Sokakta sevişenler yalnız bu gençler değil “Kuşlar, kediler, köpekler sokakta sevişir.” “Desene medeni hayvanların sayısı oldukça fazla” Sigara içtiğimi gördü bir taş yuvarladı “Sigara içenler, doktorun işini artırıyorlar” “Azrail’inde işini kolaylaştırıyorlar.” Bu cümleye bayıldım. Sigarayı söndürdüm. “Nefsi emareye itimat edilmez.” “Ne! Ne?” “Emreden nefse” “Ama canım istiyor” “Hayvanlar canının istediğini yapar” “Müslüman ise Allah’ın dediğini yapar.” **/** “Yanındaki erkek kimdi?” “Ne demek istiyorsun” “Erkeği sordum” “Bir akrabamdı” Vazoyu aldı hızla masaya vurdu. “Konuşmuştuk. Uzak kalacaktın” Beynim atmıştı. “Öyle vurulmaz böyle vurulur” diye Vazoyu duvara, tabağı yere çarptım. Masayı devirdim. Avazım çıktığı kadar bağırdım. “Çık evimden defol git” Renginin sarardığını ve elini cebine soktuğunu gördüm “Gidiyorum” dedi ve dönüp bakmadan çıkıp gitti. Odaları ve mutfağı dolaştım. Bardağı yere çaldım Salona geçtim. Televizyonda film vardı. Adam elini uzatırken, “sevgili karıcığım” dedi. “Yalan” diye bağırdım. Kül tablasını fırlattım. Televizyonun tüpü patladı. O zaman aklım başıma geldi. Eşyanın az oluşu büyük bir yangını önledi. Ne oluyor? İntihar mı ediyorum. Şok geçirmişim. Perdeyi araladım, karanlık çökmüştü. Her taraf karanlık ve ben yalnızdım. Azgın ata dönüşen hırsım geçmemişti. Elimi yüzüme kapatıp hüngür hüngür ağladım. Bu arada telefon çaldı. Annem arıyordu. ”Banyodayım seni arayacağım” dedim ve kapattım. Banyoya girdim. Su rahatlatmıştı. Dikenleri gördüm de gülleri hatırlayamadım. Bu gece sabah olmayacak sandım.”Ya geri dönerse?” Hayır. Dönmesin. Yüzüne bakmam. Onunla yatmam. “Canı cehenneme” Birkaç hap yuttum. Uyanırsam iki tane daha içeceğim. “Uyanmazsam kurtuldunuz ey ilaçlar” İlk defa dersime geç kaldım. Koştum Karnım zil çalıyordu. Gerilerde bir şeyler kalmış gibi yüreğime iğne batıyor. Asıl dram bu akşam başlayacak, anneme gideceğim. “Ökkeş’in işi çıktı diyeceğim. Annem: “Yine mi” diyecek. Babam: “Arabaya binmek kolay ama bir de arabayı çeken Ata sor.” Diyecek kahırla bilgeliği içinde Geçmişte bir akşam, Babam da annem de nasihat etmişti. Öylesine bağırmıştım ki yer gök inlemişti. Arabaya atlayıp dağ taş sürmüştüm delicesine “Adam gibi” davransınlar diye Suçu onların üzerine atıp, kurtulmuştum. Dişim ağrısa çektiririm. Çıban olsa aldırırım. Kalbimdeki sızının dermanı ne? Allah’ım. Yine babamın evine gittim. Yemeği beraber yedik. Şüphelenmediler. “çiçeği burnunda yuva yıkılır mı? Kitap okuyacağım diyerek odama çekildim. Kitapları karıştırdım. Bir yığın nasihat ettiler. Hayata bir mana veremedim, İyi nedir? Kötü ne? Sabahın ışıkları sadece odamı değil içimi de aydınlattı. Rabbime şükürler ettim. Kahvaltıyı hazırladım. “Kuş uçtu, böylesi saadetlerden mahrum kaldık” diyordu annem Az kalsın söyleyecektim “kuşun kuyruğunun tutuştuğunu” Herkes gibi işime gittim. Herkes gibi güldüm. Konuşuyordum ama herkes gibi değilim. Göğsümde bir taş var ağır mı ağır. Güneşin batışına dayanamıyorum, hüzün çöküyor içime Kim bilir,hangi saadet rüzgarı o bulutları dağıtır. Eve döndüm. Yalnızlığa alışmalıyım. Temizlik yaptım. Kahvaltı türünden bir şeyler hazırladım. İnsan tek başına bir şeyler yiyemiyor ki.. Zaman geçmek bilmiyor, saatler daha zalim şimdi. “Bu gün de gitti” diye seviniyorum. Hayat zorlaştıkça, ölüm güzelleşiyor. Evim karanlık içine düşmüş yalnızım. Kocaman Amerika beni ilgilendirmiyor. Milyonlarca insan yalnızlığımı gidermiyor. Banyodan çıktım, deli gibi çırılçıplak dolaşıyordum. Telefon çaldı. “Elena hanım, ben Ökkeş” “Ben ne zaman hanım oldum be?” diye bağırıp Telefonu kapattım. “Haine bak, sevgilim, hocam” demiyor da “Elena hanım” sanki yedi kat yabancı.. Kendimi yatağa attım, yastığa sarıldım. Niçin ağladığımı bilmiyorum, göz yaşlarım sel gibi “Beni anlasana” diye inledim.Sabah neden bu kadar uzak?” Gecenin ilerleyen saatinde telefon susmak bilmiyor “Buyurun” “Seni özledim, seni bağrıma basıyorum” Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Tek kelime söyleyemedim. Yalnızlığı kovmalıyım, benimde ümitlerim olmalı Bende gülüp şarkılar söylemeliyim. Bir çocuk gibi oynamalıyım. Koltuğun üzerinde sabah kadar öylece uyumuşum. Telefon sesine fırlamışım. “Seni Türkiye’ye bekliyorum.” “Ne, Türkiye mi?” “Sen, benden o kadar uzaklaştın mı?” “Seninle mesut olacağıma inanıyorum” Telefonumu bekle” dedim ve telefonu kapattım. İznimi aldım, hazırlandım, “bekle Türkiye geliyorum” Odun kocacığım, dallarını dayadı, yeşerdi Ben de yaprakları altında serinleyeceğim. Havaalanında elinde çiçeklerle karşıladı. “Sokakta sarılmak dinimize aykırı” “Seni gönülden kucaklıyorum. Hoş geldin” Çantamı aldı, koluma girdi. Evlerine gittik. Bizim gibi giyinen bizim gibi yaşayan Türkçe konuşan insanlardı, Babamın anlattıklarını aradım Kaynanamın elini sıktım. O ise, Elini burnuma uzatınca mecburen öptüm. Ev akrabalarla dolu Hanımların çoğu boynuma sarılıp öptü. Gülen yüzleri karanlık dünyamı aydınlattı. Türkçe bilmemem çok kötü. Dilsizler okulundaydık Baba bütün haşmetiyle içeri girdi. Şakalarına kar yağmış, gömlek, yelek, ceket Pehlivan yapılı, pos bıyıklı bir adam. “Hoş geldin, gelinim.” Elini öptüm. “Bakalım bu gavur kızıyla ne yapacağız?” Beynim attı. Salondaki hanımları gösterdim. “Ben de bunlar gibiyim. Bunlar gavur mu?” “Haklısın, öyle karıştırdılar ki!” Gavuru Müslüman’ı seçilmez oldu.” “Dünya yuvarlak nasıl tutarsan öyle gider” Tuvalet dışarıdaydı, oda gibi banyo yerdeydi. Kazanda ısıtılan suyu maşrapa ile dökeceksin. Sofra yere serildi. Herkes cambaz gibi oturdu. Sabahleyin eriğin dalında barfiks yapıyordum. Kaynana: “garıya bak garıya” diye söylendi. Deredeki su sesi ve kuşlar dünyama renk kattı. Ökkeş iptidai yöreden gökdelenler dünyasına, Konforlu modern dünyada ıstırap çeken ben Çarşıdan kaynanama bir fırım aldım Beraber yemek pişirdik. Biraz ısındı. “Ulan Amarkeya gittiğin yetmiyor gibi” “Gavur gızının koynuna girince bizi unuttun” “Sana gül gibi kızlar alırdım, yaktın beni oğlum” Ökkeş’e : “istersen ayrılalım, *****n dizi dibine otur” Onları bu dertten kurtaralım olmaz mı?” Hiç beklemediğim bir cevap verdi. “Kadın ceket değil ki vestiyere asıp gideyim” “O vücudun bir parçası, onu nasıl atayım” Eve geldim. Kaynanam gözlerini siliyordu. Ökkeş’e durumu sordum. “Bir durum mu var?” “Annem seni boşamamı istedi. Ben de dedim ki” “Kızcağızı gurbette bırakmak olmaz, izin ver” “Amerika’ya gidip orada boşayıp döneyim dedim” “Bu sefer ağladı. Benim yüzümden o yavruyu boşama” “Kadınların nasıl çile çektiğini bilirim” diye ağladı. Gözümden yuvarlanan yaşı silip ağladım. Kahveler tıklım tıklım adam dolu. Tarlalar boş. Bahçeler bodur ağaçlarla dolu, bu memleket kalkınmaz Devletiniz de diğer devletlerin kontrolünde Cennet gibi vartanda cehennem hayatı yaşanmaz. Banyoda abdest aldım. Ökkeş’in yanında namaza durdum. Kayınbaba: “Ula garı bak! Müslüman gelinim var, dırdır etme” “Öbürlerine döndü. Bu ne biçim iş gavurun kızı namaz kılıyor” “Müslümanların kızı oturuyor. Gavurun kızı kuran okuyor,” “Müslüman’ın kızı elifi görse mertek sanıyor.” Elini açtı. “Ya Rabbi bu ne terslik, her şey bu kadar tersine döner mi?” Ökkeş’e sordum : “Allah gökte mi ki ellerini havaya açtı!” Ökkeş tercüme edince, adamcağız kahırlandı. “Haklısın kızım, bize dinimizi öğret de öyle git….!” |
Hiç bu kadar bekletmemişti diye düşündü delikanlı. Buluşma yerine geleli 45 dakika olmuştu. Cep telefonunu da açmıyordu. Herhalde yoldadır ve duymuyordur, şimdi gelir diye düşündü. Bir banka oturdu ve beklemeye başladı. Beklediği yer ortasında fıskiyeli bir havuzu olan küçük bir parktı. Havuzun çevresinde yürüyüş yolu , hemen bitiminde hepsi havuza dönük banklar ve tam arkalarında da çimlerle başlayıp ağaçlarla devam eden yeşil bir örtü vardı. İlk tanıştıkları an geldi aklına. O günde her zaman ki gibi kampusün tam karşısındaki kafede arkadaşları ile oturmuş muhabbet ediyorlar bir yandan da patates kızartması yiyorlardı. Patateslerini küçücük kasedeki zaten çok az kalan ketçaba olanca bulayabilmek için savaşırken tam köğsünün ortasına koca bir kan damlası gibi yapışı vermişti. Tezgahta duran garsondan peçete istemek için gittiğinde garsonun cevabı ve gördükleri karşısında dona kalmıştı o an. Garson elinde tek bir peçete kaldığını ve bunu göğsünün tam ortasına ketçap döken yanındaki kızla paylaşmaları gerektiğini söylüyordu ikisine de. Sadece birbirlerine baka kalmış gülümseyememişlerdi bile bu komik tesadüfe. İlk defa yine bu parkta buluşmuşlardı. Çiçelk alsam mı yoksa henüz erken mi diye kafa patlatılan yarım saatin sonunda tek bir papatya alıp özenle folyolatmıştı sapını. Tam 5 dakika beklemişti ama parktaki yeşillikleri havuzdan su içmeye çalışan kırlangıçları ve ağaçların hemen dibinde biten yabani mantarları seyrederken pekte fark etmemişti zamanı. Onu gördüğündeyse çevredeki her şey bir anda görünmez oluvermişti. Elindeki çiçeği mahcup uzatırken dua ediyordu ellerinin terlediğini anlamasın diye. Aynı şeyleri düşünüyordu kız tokalaşırken , ‘acaba anlamışmıdır’ . Yaşlı bir adamın elindeki bastonunu düşürmesi ile kendine geldi delikanlı. Hemen kalktı ve bastonunu verdi teşekkür eden adama. Saatine baktı , en son baktığından beri 20 dakika geçmişti. Bir saati geçmişti randevu saati. Bir kez daha aradı cep telefonunu , yine cevap vermiyordu. Meraklanmaya başlamıştı. Kesin sınavda bir terslik oldu diye geçirdi içinden. Filoloji de okuyordu ve bu gün son finale girecekti. Hemen fakülteye gitmek için hızlı adımlar otobüs durağına ilerlemeye başladı. Bir saatten fazla geç kalmıştı genç kız. Koşar adımlarla parkın demir kapısını hızla iterek içeri girdi. Banklara oturmuş kuşlara ekmek atan yaşlı bir adamdan başka kimse yoktu. Kim bilir nekadar kızmıştır bana diye geçirdi aklından. Sabah sınav sırasında sessize almış yetişme telaşıyla da unutmuştu. Kaç kere aramıştı acaba. Telefonuna baktı 7 cevapsız arama vardı . Hemen aradı telefon çalıyor ama kimse açmıyordu. Sınav sonrası hocanın odasında bir saat nasihat dinlemese bunların hiçbiri gelmeyecekti başına . Kesin beni merak etti ve eve gitti diye düşündü. Otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Durakta her zamankinden fazla bir kalabalık ve telaş vardı. İnsanlar yerde yatan birinin etrafında toplanmışlardı. Galiba biri kaza geçirmişti. Hiç dayanamazdı bu tür sahnelere , başını çevirerek bakmadan geçti. Koşuyordu dedi adamın biri , yola bakmadan fırladı otobüsün önüne . Kulak kabarttı söylenenlere genç kız. Otobüs şöförü , valla görmedim , birden önüme atladı diye dert yanıyordu bir köşede polise. Ambulans gelmişti sonunda. Herkes ilk müdahaleyi yapacak zannederken sadece üzerine bir örtü örttü doktor. Ölmüş bu dedi polis memuruna. Ölmüş bu , genç kız bu söze çok kızmıştı. Bahsettikleri şeyden ne oldu belli olmayan bir yaratıkmış gibi konuşuyorlardı sanki. Dayanamadı , bakmak için olduğu yerde arkasını döndü ve yerde üzeri örtülü yatan cesede baktı. Galiba bir erkekti , ayakkabılarından anlamıştı bunu. Başka bir yeri de gözükmüyordu zaten. Üzerinden kimlik çıkmadığından bahsediyordu polis, Tanınacak durum da değildi ona göre, yüzündeki kan yüzünden. Genç kızın midesi bulanmıştı bunları duyunca. Otobüste hala gelmemişti. Gitmeliydi , kim bilir ne kadar merak etmişti sevgilisi. Tekrar aradı cep telefonundan , çalıyordu . Uzun uzun çaldı telefon, ya duymuyordu ya da okadar kızmıştı ki bilerek cevap vermiyordu. Tamam kapayacakken alo dedi karşı taraf. Bu sesi tanımıyordu. Siz kimsiniz dedi genç kız. Sanki kendi sesini duyar gibiydi. Ben polis memuru Ahmet dedi karşı taraf. Sesi duyduğu yere doğru döndü kız . Alo alo diye yerde yatan adamın başında duran polisi görünce bir titreme geldi içine. Her şey sim siyah olmuştu sadece polisin elindeki telefonu görüyordu. Tanımıştı, sevgilisine doğum gününde kendisinin hediye ettiği telefondu o . Ve her şey karardı. Olduğu yere yığılı verdi gen kız. ………………………….. ………………………….. ………………………….. ………………………….. Gözlerini açtığında hastane odasındaydı. Yatağın tam yanındaki koltukta ev arkadaşı uyuya kalmıştı. Odada birkaç ayrı vazo vardı çiçeklerle bezenmiş. Anlamaya çalışıyordu. Yattığı yerde doğrulmaya çalıştı. Diğer bir koltukta duran hırkayı gördü. Çığlığı arkadaşını uyandırmıştı. İstemsizce ağlıyordu. O kadar hızlı ağlıyordu ki nefes bile almıyordu. Geçti , sakin ol diye telkinlerde bulunuyordu arkadaşı. Duramıyordu , o öldü diyebildi sadece. O öldü. Hıçkırıkları o kadar sıklaşmıştı ki nefes alamadığı için morarmaya başlamıştı yüzü. Çığlığı duyar duymaz içeri dalı verdi delikanlı . Koşarak sevgilisine sarıldı. Ancak kızcağızın kimseyi görecek hali yoktu. Nefes alamıyordu. Doktorlar yetişti odaya ve hemen bir iğne yaptılar. Genç kız sakinleşti ve derin bir uykuya daldı. Gözlerini açtığında , sevgilisi ellerini avuçlarının içine almış sıkı sıkı tutuyor ve öpüyordu. Ben de mi öldüm diye fısıldadı genç kız. Delikanlı ağlıyordu. Seni çok seviyorum dedi delikanlı. Gözlerinden akan yaşlar gen kızınkilerle karıyordu. Birbirlerine sarılıp ağladılar. ………… ………… Ama nasıl dedi geç kız . Nasıl olur. Sen oradaydın . Yerde yatıyordun ve telefonu başındaki polis açtı . Nasıl …? ………………. ………………. Delikanlı hızlı adımlarda otobüs durağına doğru yürüyordu. Bir yandan da elindeki telefonla sevgilisine mesaj yazmaya çalışıyordu. Tam evet tuşuna basacaktı ki , kirli sakallı patlak gözlü bir genç telefonu elinden kaptığı gibi koşmaya başladı. Delikanlı ne yapacağını bilmeden dona kalmıştı. Köşeyi dönüp gözden kaybolmuştu hırsız. Çevrede olayı görenler karakola gitmesini söylüyordu ama , telefonu düşünecek hali yoktu . Sevgilisini çok merak etmişti ve hemen kampüse gitmeliydi. |
PEKİ YA HAYAT?? Ne zaman kendin için bir şeyler yapacaksın? Henuz 18 ini yeni bitirmiştin, enerji ve umutla dolu hayata başlamaya hazırdın... Ne oldu? Istemediğin bir okula girdin. Insanları mutlu etmek, saygı kazanmak, sevilmek için... Sevmediğin bir bölümde senelerini harcadın... Ayaklarını sürüye sürüye gittin derslere... Çalışmak istemedin ama yine de zorladın kendini... Güç bela bitirdin sonunda... Ne ailen, ne de arkadaşların görmedi yaptığın fedakarlığı... Alkışlamadılar seni,omuzlarının üzerine çıkarmadılar, madalya takmadılar... Enerjin çoktan tükenmeye başladı bile... Kimse bilmez nasıl kendini feda ettiğini... Ruhunu teslim ettiğini... Gençliğini tükettiğini... Şimdi iş bulman gerek... Para kazanman, araba alman, ev alman gerek... Istemediğin bir işe girdin... Böyle olması gerekiyor diye... Sırf çevrendekiler bekliyor diye... Insanları mutlu etmek, saygı kazanmak, sevilmek için... Sabahın köründe gidiyorsun işe... Sevmediğin insanlar ile gününü harcıyorsun... Heyecan duymadığın işlerle zamanını geçiriyorsun... Yarının gelmesinden nefret ediyorsun... Sevildiğini hissettin mi peki? Ya saygı? Bitti mi insanların istekleri? Özgür müsün artık? Hayır hala özgür değilsin... Şimdi evlenmen gerek... Öyle ya yaşın geçiyor, evde mi kaldın ne? Arıyorsun etrafında uygun birisini, artık evlenmeliyim diyorsun...Acaba gerçekten istiyor musun? Sana uygun birisini buldun işte, boyu boyuna, mesleği mesleğine, parası parana göre... Peki ya kalbin? Düğününden bir gece önce sessizce itiraf ettin kendine, ya doğru kişi değilse? Belli ki hazır değildin bu evliliğe... Evlenmek için evlendin... Insanları mutlu etmek, saygı kazanmak, sevilmek için...Mutlu oldun mu peki? Kalbin heyecanla doldu mu? Akşam eve koşarak döndün mü? Sevildiğini hissettin mi? Seviştin mi tüm varlığınla? Daha evleneli bir sene dolmadı, insanlar çocuk demeye başladılar... Istedin mi gerçekten bir çocuk sahibi olmayı? Hazır mısın bir canlıyı yetiştirmeye? Söyle bana ne verebilirsin bu küçük insana? Hayatı kendi gözlerinle hiç yaşadın mı? Ne istediğini biliyor musun? Ya istemediğini? Hiç risk aldın mı? Sen hiç kendin için bir şey yaptın mı? Çocuğun bir gün sorarsa Özgürlük Nedir? Ne cevap vereceksin? Sen hiç özgürlüğü yaşadın mı? Evliliğinde problemler yaşıyorsun... Sevmediğin bir insanla cehennemi paylaşıyorsun... Boşanmak fikri kafana gelip gelip gidiyor...cesaret edemiyorsun... Insanlar ne der diyorsun... Gene kendi duygularının üzerine bir duvar örüp başka insanlar için evliliğinde kalıyorsun... Fedakarlığını gören biri var mı? Yaşadığın ızdırabı senin gibi yaşayan? Korkuların seni hapsetmiş, her geçen gün etrafına bir duvar daha örüyorsun. Sevilmeme korkusu, yalnız kalma korkusu, başarısız olma korkusu, saygınlığını yitirme korkusu ve daha neler neler... Hayatında hiç korkmadığın bir gün oldu mu? Cesaretle atıldın mı hiç, ya bilmediğin bir dünyaya girdin mi? Sevilmemeyi göze aldın mı hiç? Gülünç duruma düştün mü? Ağladın mı doyasıya, insanlara aldırmadan? Acı çektin mi hiç, hani öleceğini düşünecek kadar... Ve iyileşmeyi başarabildin mi hiç? Yaş erdi kemale diyorsun, bu saatten sonra benden ne köy olur ne kılavuz. Umutların tükenmiş, hayallerin yıkılmış... Koca bir ömür başka insanların kontrolü altında geçip gitmiş. Alışmışsın artık bu düzene, artık istesemde çıkamam diyorsun... Ve gene kendin için bir şeyler yapmaktan vazgeçiyorsun... Ne olurdu istediğin okula gitseydin... Kim ne derse desin, ressam olsaydın... Müzisyen, Arkeolog, Sanatçı, Sporcu olsaydın...Hayattaki büyük adımları ancak hazır olduğunda sen istediğin için atsaydın... Ne olurdu biraz risk alsaydın? Biraz kendine güvenseydin? Biraz kendine inansaydın? Ne olurdu seni çepeçevre saran zincileri kırıp, önünde ki duvarları aşıp, kendin olabilmeyi başarsaydın? Kim ne diyebilirdi sana? Gene kimse madalya takmazdı, gene kimse alkışlamazdı, gene kimse seni omuzlarının üzerine çıkarmazdı... Ama sen kendine saygı duyardın! Haydi şu anda şu dakika bir daha bak hayatına... Bu sefer kendin için bir şeyler yap... Bırak insanlar sevmesin seni, bırak senin mutsuzluğundan mutlu olmayıversinler, bırak takdir etmesinler, onaylamasınlar, bırak dedikodunu yapsınlar, itiraz etsinler... Hayatında bir kere olsun bu riski al! Istediğin mesleği yap... Zevk al ürettiğin işten... Uçarak git işine...Keyif al birlikte çalıştığın insanlardan... Yaşamını kendin SEÇ ve MUTLU OL seçtiğin bu yaşamdan... Istediğin insan ile istediğin zamanda evlen... Ister 20 inde ol, ister 50 inde... Senden başka kim bilir doğru insanın kim olduğunu ve doğru zamanın ne zaman olduğunu? Dinleme başkalarını... Evlenmek için hiç bir zaman geç sayılmaz... Ve hatta istiyorsan evlenme... Bu yaşam senin ve ızdırabını da, mutluluğunu da yaşayan tek sensin... Istediğin zaman çocuk yap... Kendini hazır hissettiğinde, yaşama bir canlı getirmek istediğinde ve o çocuğa verecek bir şeylerin olduğunda... Ve hatta istemezsen hiç çocuk yapma... Istiyorsan başka bir şehre taşın, başka bir ülkeye, başka bir kıtaya... Mecbur değilsin bu şehire tıkılıp kalmaya... Istiyorsan yeniden okula başla, yeni bir meslek, yeni bir hayat, yeni ben diyerek kendin için yaşa... Şimdi soruyorum sana... Ne zaman kendin için bir şeyler yapacaksın? |
Aşk ve Çılgınlık Uzun zaman önce dünya yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce iyi ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış . Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha fazla canları sıkkın oturuyorken SAFLIK ortaya bir fikir atmış "Neden saklambaç oynamıyoruz ?" ve hepsi bu fikri beğenmiş , hemen çılgın ÇILGINLIK bağırmış "Ben ebe olmak istiyorum !" ve başka hiç kimse ÇILGINLIK'ı arayacak kadar çıldırmadığı için ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış . 1,2,3,... ÇILGINLIK saydıkça , İYİ HUYLAR'la KÖTÜ HUYLAR saklanacak yer aramışlar . ŞEFKAT Ay'ın boynuzuna asılmış , İHANET çöp yığınının içine girmiş , SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış , YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama gölün dibine saklanmış . TUTKU Dünya'nın merkezine gitmiş , PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK saymaya devam etmiş , 79, 80, 81, 82, 83... AŞK dışında bütün İYİ ve KÖTÜ HUYLAR o ana kadar zaten saklanmış , AŞK kararsız olduğu gibi nereye saklanacağını da bilmiyormuş ... Bu bizi şaşırtmamalı , çünkü hepimiz aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz . ÇILGINLIK 95, 96, 97... ye gelmiş ve 100'e vardığı anda AŞK sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış . Ve ÇILGINLIK bağırmış "Önüm , arkam , sağım , solum sobe , geliyorum" . Arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİK'i görmüş , o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş . Sonra ŞEFKAT'i Ay'ın boynuzunda görmüş , ve İHANET'i çöplerin arasında , SEVGİ'yi bulutların arasında , YALAN'ı gölün dibinde ve TUTKU'yu Dünya'nın merkezinde ... Hepsini birer birer bulmuş sadece biri hariç ! ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış , en son saklı kişiyi bulamamış , derken HASET ÇILGINLIK'ın kulağına fısıldamış : "AŞK'ı bulamıyorsun çünkü o güllerin arasında saklanıyor " ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış , saplamış , saplamış ... Ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar ... Ve haykırıştan sonra , AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış . Parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş , gözlerinden . ÇILGINLIK , AŞK'ı bulmak için , heyecandan AŞK'ın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş ... "Ne yaptım ben ? Ne yaptım ben ?" diye bağırmış "Seni kör ettim , nasıl onarabilirim ?" AŞK cevap vermiş ; "Gözlerimi geri veremezsin ama benim için birşey yapmak istersen benim kılavuzum olabilirsin !" O günden beri AŞK'ın gözü kördür ve o günden beri ÇILGINLIK da her zaman onun yanındadır ... |
http://img222.imageshack.us/img222/9435/hikaye100641tt.jpg Bir kurbağa sürüsü ormanda ilerlerken, içlerinden ikisi bir çukura düşmüş. Diğer bütün kurbağalar çukurun etrafında toplanıp, çaresiz bir şekilde bakıyorlarmış. Çukur bir hayli derin olduğundan düşen arkadaşlarının zıplayıp dışarı çıkması mümkün gözükmüyormuş. Yukarıdaki kurbağalar, boşuna çabalamamalarını söylemişler arkadaşlarına: “Çukur çok derin. Dışarı çıkmanız imkânsız!.” Ancak, çukura düşen kurbağalar onların söylediklerine aldırmayıp çukurdan çıkmak için mücadeleye devam etmişler. Yukarıdakiler ise hâlâ boşuna çırpınıp durmamalarını, ölümün onlar için kurtuluş olduğunu söylüyorlarmış. Sonunda; kurbağalardan birisi söylenenlerden etkilenmiş ve mücadeleyi bırakmış. Diğeri ise; çabalamaya devam etmiş. Yukarıdakiler de, çırpınıp durarak daha çok acı çektiğini söylemeyi sürdürmüşler. Ne var ki, çukurdaki kurbağa onlara hiç aldırmadın son bir hamle daha yapmış, bu kez daha yükseğe sıçramayı başarmış ve çukurdan çıkmıştı. Arkadaşlarının ümit kırıcı sözlerine hiç kulak asmamıştı… Çünkü o sağırdı ! Siz de olumsuz düşünceli insanları sakın duymayın! Onların yüreğinizdeki umudu çalmalarına izin vermeyin... Paul Estridge |
Kütük ALACAKARANLIK içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor... Kederli bağırışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı. Burcun tepesinde beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla, kıvranıyordu. İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giden geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı kokular duyuyor gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemaatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz... başlayacak suskunluğu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen naraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şair kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kâhyasının anlattıklarını dinliyordu. Ordugâha yarım saat evvel dörtnala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının "Göndersdref Baronu Erasm Tofl'u beraber vurmak" teklifini içeren mektubunu tek başına, Hadım Ali Paşa'ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Zaman bulup cevap verememişti. Dregley Kalesini sarıyordu. Kuşatmanın başlangıcından sonuna kadar hazır bulunan kahya, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale sarp, gayet dik bir kayanın üzerine yapılmıştı. Arslan Bey sordu: "Bizim kaleden daha yüksek mi?" "Daha yüksek beyim." Kumandanın, "Bizim kale" dediği, henüz çırpınan bayrağına hasretle baktığı Şalgo Burcu idi. Fakat o, burasını birkaç gün içinde zaptedeceğini iyice biliyordu. Daha birkaç hafta önce Boza Kulesi'nde hücumlarına karşı durmak isteyen Adrenaki, Mihal Terşi, Etiyen Soşay, nasıl kendisine kuleyi teslim etmişler; nasıl kahramanlığını, cesaretini alkışlayarak iyi davranışına teşekkürler ederek çekilip gitmişlerdi... "Ben, bir kalenin karşısında çok duramam" dedi, "Hiç sabrım yoktur. Ama Ali Paşa çok sabırlı maşallah!" Kâhya başını kaldırdı: "O da sabırsız... Ama ne yapsın? Dregley, pek yalçın, pek sarp... Borsem Dağları içinde baş kale bu imiş diyorlar." "Paşa, muhafızlara önce teslim teklif etmedi mi?" "Etti. " "Kabul etmediler mi?" "Hayır, etmediler." "Kalenin kumandanı kimdi?" "Zondi isminde bir kahraman..." "Ben onların kahramanlıklarını bilirim. Verdikleri sözü tutmazlar... Vire'yi bozarlar. Elçiye hakaret ederler." "Hayır, Arslan Bey, Zondi bildiklerinizden değil. Çok mert bir adam. " "Paşa, teslim teklifini kiminle gönderdi?" "Papaz Marten Uruçgalo ile...' "Ne ise... Türk elçi gönderseydi, mutlaka kafasını keserler, kale bedenlerinden aşağı fırlatırlardı." "Paşa Türk elçisi gönderseydi, Zondi bunu yapmazdı." "Ne biliyorsun?" "Papaz Marten'e söylediği sözlerden anladım? "Ne demiş?" . "Demiş ki; git, paşaya söyle. Bana teslim teklif etmesin. Bir askere bundan büyük hakaret olamaz. O nasıl savaş adamı ise, ben de savaş adamıyım. Ya ölürüm, ya galip gelirim. Ama görüyorum ki, benim işim bitti. O durmasın, bütün kuvvetiyle hücum etsin. Ben mutlaka, yıkılacak kalenin taşları altında kalmak isterim." "Sahi, namuslu bir askermiş..." Kâhya; "Yalnız namuslu bir asker değil, Arslan Bey" dedi, "Hem de gayet yüce ruhlu bir mert." "Nasıl?..." "Bakın anlatayım. Papaz Marten, ordugâha ret haberini getirmek için dönerken, Zondi onu tutmuş. Eskiden esir aldığı iki Türk delikanlısını yanına getirmiş. Bunlara gayet kıymetli erguvani elbiseler giydirmiş. Ceplerini altınla doldurmuş. 'Al bunları paşaya götür. Benimle beraber ölmelerini istemiyorum. Çok yiğit gençlerdir. Terbiyelerine dikkat etsin. Devletine iki büyük asker yetiştirmiş olur' demiş." "Sahi yüce bir adammış..." "Sonra, elimize diri geçen esirlerden işittik: Kalenin avlusuna silahlarını, gümüş takımlarını, en kıymetli eşyalarını yığarak, yakmış. Ahırındaki savaş atlarını, ağlayarak, kendi eliyle öldürmüş. Son hücumda bizim asker, kalenin kapısını zorladı. Kırdı. Yeniçeriler, bir kurşunla yaralanan Zondi'yi diri diri yakalamaya çok çalıştılar. Ama mümkün olmadı. O, diz üstü sürünerek, her tarafı kılıçla, mızrakla delik deşik olup, ölünceye kadâr vuruştu." "Demek paşa, bu mert düşmanla konuşamadı." "Evet, konuşamadı. Vücudu ile kesik başını kalenin karşısına gömdürdü. Mezârının üstüne bir mızrak, bir bayrak dikilmesini emretti." ' "Aşkolsun! Ben olsam bir türbe yaptırırım vallahi..." Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, 'Hain, her yerde haindir' diye hemen boynunu vurdururdu. Ortalık bütün bütün kararıyor, gece oluyordu. Kâhya, uzun uzadıya anlattığı Dregley Kalesi'nin hikâyesini hâlâ bitiremiyordu. Yatsı namazı için aptes suyu taşıyan angaryacılar, meşalelerle geçmeye başladılar. Arslan Bey, Şalgo'nun, ıslanmış, hasta, ateşböcekleri gibi sönük sönük parlayan ışıklarına bakıyor, kâhyanın sözlerini işitmeyerek, kendi planını düşünüyordu. O biliyordu; düşmanların hepsi Zondi gibi, Plas Batanyus gibi, Lozonci gibi kahraman değildi. İçlerinde tavşan kadar korkakları da vardı. Mesela Seçeni Kalesi'nin muhafızları, daha Ali Paşa yaklaşırken, toplarını, tüfeklerini, cephanelerini, erzaklarını, mallarını, hattâ ihtiyarlarını, çocuklarını bırakıp, bir kurşun atmadan kaçmışlardı. Birkaç güne kadar burası da alınınca Holloko, Boyak, Sağ, Keparmat kaleleri kalıyordu. Ama Allah kerimdi. "Hepsinin alınması belki bir ay sürmez..." diye mırıldandı. Kâhya, kumandanın ne düşündüğünden haberi yoktu. Anlamadı. Sordu: "Bu kalenin alınması mı beyim?" "Hayır, canım... Bu, birkaç günlük iş! Hele hava biraz kapansın... Fulek'e kadar dört beş kale var... Onların hepsini diyorum." "Bir ayda dört beş kale... Bu güç beyim." "Niçin?" "Daha bu kaleye bir tüfek atılmamış... Ben attan inerken yoldaşlar söylediler." "Ben burasını, bir kurşun atmadan alacağım." "Nasıl beyim?" "Senin aklın ermez. Hava biraz kapansın, görürsün..." "Hiç topa tutmadan hücum mu edeceğiz?" "Hayır." "Ya ne yapacağız?" "Havanın kapanmasını bekle, dedim ya... Göreceksin..." Arslan Bey, planlarını en yakın adamlarından bile saklardı. "Yerin kulağı var" derdi. Ağzından çıkan bir sır mutlaka işitilecekti. Kâhya gibi bu sessiz, bu manasız beklemeden bütün askerler sıkılıyorlar, bir şey anlatmıyorlardı. Kumandanın yardım, cephane, top beklediği söyleniyordu. İhtiyar sipahiler, "Biz burasını yardım gelmeden alamaz mıyız? İki top yetmez mi? Ne duruyoruz?" diye çadırlarında dedikodu yapıyorlardı. Buraya gelindiği günden beri askeri istirahat ettiren Arslan Bey, her sabah erkenden atına biniyor, tek başına gerilerdeki ormanların içine dalıyor, saatlerce kalıyor, gülerek dönüyor. "Hava bozmayacak mı? Ah, biraz sis olsa..." diye gözlerini gökten, kalenin sallanan bayrağından ayıramıyordu. İşte kâhyanın getirdiği mektupta Ali Paşa da teklifini kabul ediyordu. Onunla birleşince ordusu yedi bin kişi kadar olacaktı. O vakit şüphesiz Tofeli, Pallaviçini'yi diri diri esir tutabilecekti. Koyu karanlık içinden uzaktan uzağa Şalgo Burcu'ndaki nöbetçilerin attıkları acı naralar, acı köpek ulumaları işitiliyordu. Gökte hiç yıldız yoktu. Arslan Bey, hademesinin tuttuğu billur bardaktaki yakut suyu içti. Yeniden doldurulan çubuğunu çekiyor, kâhyasıyla öteden beriden konuşuyordu. Konuşurken düşündüğü hep kendi planıydı. Yine göğe dalmıştı. Birdenbire sordu: "Hava kapanıyor gibi, değil mi?" "Evet.. " "Bakalım yarın..." "Hücum mu edeceğiz beyim?" "Hayır canım, hava bozsun, görürsün." Kâhya, yine bir şey anlamadı... Bir sabah... Binlerce bacadan henüz tütmüş soğuk, nemli bir duman kadar koyu bir sis her tarafı kaplamıştı. Ordugâh, sancaklar, tuğlar, çadırlar, dişbudak ağaçları, atlar, hiç, hiçbir şey görünmüyordu. Evvela birbirlerini çağıranların sözleri duyuluyor, sonra iki hayal, ses yordamıyla bu beyaz karanlığın içinde buluşuyordu. Arslan Bey atını hazırlatmıştı. Yine yapayalnız, her günkü gittiği yere doğru kaybolacaktı. O kadar neşeli idi ki... Bütün subayları, çavuşları çağırttı. Hepsi hücum var sanıyordu. At divanı yapar gibi, bir ayağı yerde, bir ayağı üzengide. "Ağalar" dedi. "Bugün kaleyi alacağız. Ben iki saate kadar geleceğim. Şimdi hepiniz hazır olun." Nihayetleri görünmeyen beyaz, büyük sakalının çerçevelediği yüzü sis içinde asılı duruyor sanılan ihtiyar topçubaşı sordu: "Siz gelmeden ben dövmeye başlayım mı, beyim?" Arslan Bey güldü: "Hayır... Senin iki topunun güllelerine ihtiyacımız yok. Yalnız bize çok gürültü yap." "Nasıl gürültü beyim?" "Toplarını boşuna yerinden kımıldatma. Topçularını kalenin bedenlerine doğru yaklaştır. Avazları çıktığı kadar, 'Heya, mola, yisa!..' diye bağırt!" ... "Anlamıyor musun? Yalnız gürültü istiyorum." "Pekâlâ beyim." Sonra diğer subaylara döndü: "Siz de bütün askerlerinizi savaş düzeniyle bunlara yaklaştırın. Mümkün olduğu kadar çok gürültü yaptırın 'Heya, mola...' çektirin. Angarya naraları attırın. İş türküleri söylettirin." İhtiyar topçubaşı gibi subaylar da, çavuşlar da, bu emirden bir şey anlamadılar. Fakat onlar anlamadan yapmasını pek iyi bilirlerdi. "Baş üstüne, baş üstüne..." "Haydi, ama çabuk..." Hepsi iki adım ayrılınca sisin içinde görünmez oldular. Arslan Bey tepinen atına binince yuları tutan kâhyasına; "Sen de koş, yanına bir adam al, gerideki Değirmenli Çiftliği'nde biriktirdiğim elli mandayı hemen buraya sür. Burca giden yolun yanında hazır tut... Orada beni bekle. Haydi!" "Başüstüne..." "Ama çabuk..." Hızla mahmuzlanan azgın at, şaha kalkarak sisin içine atıldı. Üzerindeki sırmalı kaftanın etekleri altın kanatlara benzeyen Arslan Bey'le bir masal kuşu gibi uçtu. Biraz sonra... Nereden geldiği belli olmayan derin bir gürültü sis içinde kaynıyor; ileri geri, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dalgalanıyordu. Kös, kalkan, boru sesleri at kişnemelerine karışıyor; alınan emirler, verilen kumandalar yüzlerce ağız tarafından ayrı ayrı tekrarlanıyordu. Bastıkları yerleri görmeyen askerler, savaş düzeninde bağrışarak, duyduklarını tekrarlayarak, dirsekleriyle, kalkanlarıyla birbirlerine dokunarak duman içinde ilerliyorlardı. Sağ taraftan topçuların "heya, mola"ları işitiliyordu. Etrafını saran gürültüden hücumun başladığını kale de anladı. Boru, trampet, hurra sesleri aksetmeye, tek tük tabanca tüfek atılmaya başladı. Gözcüler kale bedenlerinin dibine kadar gidip geliyorlardı. Safların arasında topçubaşının büyük bir lağım açtığı söyleniyordu. Askerler, subayların emriyle oldukları yerlerde bağdaş kurmuş bekliyorlar, gürültü ediyorlardı. Nihayet, Arslan Bey, terden sırılsıklam olmuş atı ile duman içinde savaş sıralarının arasında, adım adım göründü. Her adımda; "Yiğitlerim!... Sis açılmaya başladı mı hemen susun. Hep birden ayağa kalkın, hücum edecek gibi durun. Ama ileri gitmeyin. Ateş de açmayın. Ben düşmana teslim teklif edeceğim..." diyordu. Topçuların, topçulara karışan angaryacıların "heya, mola" naraları gittikçe artıyor, büyüyor, tüyleri ürpertecek heyecanlı yankılarla görünmeyen dağları, taşları inletiyordu. Öğleye doğru sis açılmaya başladı. Askerler, sallanan siyahlı beyazlı bayrağı ile Şalgo'yu bir hayal gibi gördüler. Sesler kesildi. Kuzeyden esen bir rüzgâr dumanları dağıtıyor; gerilere, ormanlara doğru sürüyordu. Artık herkes birbirini görüyordu. Kaleye pek yaklaşmıştı. Askerler, gözleriyle kumandanlarını aradılar. O burç kapısına giden yolun gediğinde atıyla dolaşıyordu. Gediğin önünde büyük bir manda sürüsü vardı. Burcun tepesinde, siperlerin arasında, kalkanlı, tüfekli adamlar geziniyordu. Cesur Arslan Bey, kır atını ileriye sürdü. Kaleye yüz adım kadar yaklaştı. Arkasındaki kâhyasıyla, genç tercüman koştular... Gür sesiyle haykırdı: "Hey bre Şalgo muhafızları!... Ben, padişahımın dedesine sizin kralınızın memleketlerinden büyük yerler zaptetmiş Bosna Valisi Yahya Paşa'nın torunlarındanım. Atam Hamza Bali Bey, daha on dört yaşında iken sizin ordularınızı perişan etmiş, Viyana kuşatmasında, Viyenberg önünde şan almıştır. Ben, hangi kaleye gittimse geri dönmemişim, daha geçen gün iki küçük topla Boza Kalesi'ni yerle bir ettim. Mihal Terşi, Etiyen Soşay, Andrenaki gibi kahramanlarınıza canlarını bağışladım. Vadiye çekildim. Gerip gitmeleri için yol vardım. Haydi gelin. Siz de teslim olun. Boş yere kanınızı döktürmeyin..." Kale ile beraber bütün ordunun işittiği bu teklifi, tercüman, avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarladı. Derin bir sessizlik... Arslan Bey'in atı duramıyor, şaha kalkıyor, sağa, sola tepiniyordu, kâhya, dizgininden tutmaya çalışıyordu. Burcun tepesinden bir cevap verdiler. Tercüman tekrarladı: "Ne gibi şartlarla, diyorlar beyim." Arslan Bey, deminkinden daha sert bir sesle haykırdı: "Şartım filan yok. Biz teslim olanın canına kıymayız. Teslim olmazsanız, beş dakika sonra kalenin içinde bir canlı adam kalmaz. Karşınızdaki yolun gediği üzerinde gördüğünüz nedir? Anlamıyor musunuz? Babalarınızdan işitmediniz mi? Elli manda ile buraya getirdiğim bu topun iki güllesiyle binlerce Şalgo kuvvetinde olan İstanbul kaleleri tuzla buz oldu. İşte İstanbul'u alan bu top... Bir kere ateş edeceğim. İkinci atıma gerek yok. Ne kaleniz kalacak, ne de kendiniz. Acıyorum size..." Genç tercüman, bu sözleri, yine avazı çıktığı kadar tekrarlarken, bütün askerler, gözlerini yolun gediğine çevirdiler. Mandaların yanında, uzun, büyük, gayet büyük, gayet kalın, gayet siyah müthiş bir topun korkunç bir ejderha gibi uzandığını gördüler. Safların arasında sevinç sadaları yükseldi. Herkes Arslan Bey'in bir haftadır ne beklediğini şimdi anlıyordu. Demek bu top geliyormuş... Biraz sonra... Şalgo'nun tepesinde, şan, namus kefeni olan uğursuz beyaz bayrak dalgalanıyordu. Demir kapılar açılmıştı. Korkudan sapsarı kesilen tuğla kumandan, altın kılıçlı asilzadeler, zırhlı şövalyeler, Arslan Bey'in önünde dize gelmişlerdi. Silahları alınan düşman ikişer ikişer bağlanıyor, takım takım ordugâhın arkasına götürülüyordu. Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağırışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı. Teslim olan kumandanla erkânına Arslan Bey; "Korkmayınız. Hayatınız bağışlanmıştır. Biz Vire'yi bozmayız. Gelin, size elli manda ile buraya getirdiğim topu seyrettireyim..." dedi. Tercüman bunu tekrarlayınca hepsi birbirlerine bakıştılar. Bu müthiş, bu korkunç aleti yakından görmeyi hem merak ediyorlar, hem çekiniyorlardı. Arslan Bey'in arkasına takıldılar. Büyük topa doğru yürüdüler. Yaklaşınca Arslan Bey; "İşte" dedi, "Sizin böyle topunuz var mı?" Düşman kumandanı tercümanla cevap verdi: "Hayır." "Niçin yapmıyorsunuz?" "Bilmiyoruz." Genç irisi bir şövalye tercümana bir şeyler sordu. Arslan Bey; "Ne diyor?" dedi. "Bey bu topu kaç günde İstanbul'dan buraya getirmiştir, diyor." "Sen de ki: İstanbul'dan getirmemiş. Burada bir hafta içinde kendisi yapmış." Tercüman bu sözleri söyleyince esirler afallaştılar. Arslan Bey, daha ziyade yaklaşıp elleriyle yoklamalarına, daha yakından görmelerine müsaade ettiğini söyledi. Mağrur kumandan, kahraman asilzadeler, cesur şövalyeler, büyük topun etrafında toplandılar. Bir elini hançerinin elmas sapına dayayan Arslan Bey, öteki eliyle, gülümseyerek pala bıyıklarını büküyor, arkasındaki kâhya, başını kaşıyarak gülmekten katılıyor, tercüman aptallaşıyordu. Yirmi adım uzakta duran mızraklı nöbetçiler de gülüşüyorlardı. Esirler topa elini sürdüler. Deliğini aradılar. Bulamayınca sarardılar. Sonra kızardılar. Birbirlerine bakıştılar. Öyle kaldılar. Kolların, çaprazlayarak yere bakan kale kumandanı titreyerek mırıldandı. Arslan Bey, tercümana baktı; "Ne diyor?" "Bu mertlik değil... diyor." "Ona sor ki: Henüz bir kere patlamayan bir toptan korkarak, hemen teslim oluvermek mi mertliktir?" Tercüman sordu. Kale kumandanı, gözlerini yerden kaldırıp cevap veremedi. Asilzadeler, şövalyeler, birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaret edemediler, ani bir ölüm darbesiyle vurulmuş gibi oldukları yerde donup kaldılar. Bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış kocaman bir kütükten başka bir şey değildi!... |
ONU GERİ İSTİYORUM Nasıl başlayacağımı bilmiyorum.18 yaşındayım.her şeyden çok değer verdiğim ailemi bile arka plana atan bir dostum vardı.onunla her şeyimizi paylaşırdık.görüşemediğimiz zamanlarda ya o beni ya da ben onu aradım.ama aramak yetmezdi hiçbir zaman.1 ay önce onu çalıştığı yere ziyarete gittim.3 saat aralıksız konuştuk,gülüştük.halbuki görüşmeyeli sadece 3 gün olmuştu.bu 3 günün neredeyse tamamını da telefonla konuşarak geçirmiştik. Sohbetimiz tükenmeye başladığı sırada bana bir şey vereceğini söyledi. Yazar olmak istediğimi biliyordu, belki bu kelimeleri bir yerde kullanırsın diyerek elime bir mektup tutuşturdu. Ama onun yanından ayrılmadan okumaya başlamayacaktım. Peki dedim. Mektubu aldım.1 saat sonra eve gitmek için dışarı çıktım. Caddenin kenarında yürürken rüzgâr o yazıyı okumamı istemezcesine esti ve mektubu alıp caddenin ortasına yerleştirdi. Hiç düşünmedim, bir an bile kuşku duymadan caddeye fırladım. Mektubu aldım ama aynı zamanda ciddi bir kaza geçirdim. hastaneye kaldırılmışım.uyandığımda iki bacağımda alçıdaydı.ama baş ucumda dostumun bana yazdığı mektup duruyordu. Onu oraya koyanın o olduğunu sanmıştım. Aldım ve okumaya başladım. Beni çok sevdiğini, bu zamana kadar tanıdığı herkesin yalan olduğunu, onu ne pahasına olursa olsun bırakmamamı istiyordu. Bir gün gelirde ayrılırsak birbirimizi bulmak için her şeyi yapacağız demişti. Bacaklarımı hissetmiyordum. Bu dostumdan önce beni hayata bağlayan şeyin hep bacaklarım olduğunu düşünürdüm. Dans etmek belki de yapmayı sevdiğim en güzel şeydi. Bu mektubu okurken anladım ki onun için her şeyimi feda edebilirmişim. Ve ettim de. Bana yazdığı şey önemliydi. Bu kağıda bir şey olması sanki ona bir şey olacakmış gibi bir his uyandırmıştı içimde. Bu yüzden tereddüt etmemiştim caddeye atlarken. Günler geçti. Doktorlar her gün babamı kenara çekip bir şeyler söylüyorlardı. Umurumda değildi. Ben dostumun mektubunu her gün daha büyük bir heyecanla okuyordum. Son satırına gelmeden sanki daha önce hiç okumamışım gibi heyecan ve mutluluk içinde tekrar tekrar okuyordum. Hastanede kaldığım bir ay boyunca tanıdığım herkes ziyaretime geldi. Herkes başımda iyileşeceksin derken onun gelmemesini aklım almıyordu. Bekledim... 1 ay sonra hastaneden çıktım. Tek dostuma karşı içimde duyduğum burukluk göğsüme bastırarak gezdiğim mektubu sayesinde yok oluyordu. Kızamıyordum ona. İçimde başka bir şey vardı. Sanırım caddeye ölmek için atladığımı sanıyordu. Buna inanabilirdi daha öncede denemiştim. Onu anlayabilirdim. Hiçbir neden yokken bunu neden yaptığımı merak ediyordur. Ve belki de onu bırakmamaya söz vermişken onu nasıl aldattığımı düşünüyordur. Benden nefret etmeye başlamıştır belki de. Tekerlekli sandalyeye alışmaya başlamıştım. Evdeki 4. günüm olmasına rağmen herkes yanımdaydı. O hariç. Onu tanıyanlara neden gelmediğimi sorduğumda büyük bir korkuyla gözlerini kaçırıyorlardı. belliki çok kızgındı bana. Artık beni görmek istemiyor diye düşünmeye başladığım sıralarda biri cesaretini toplayıp bana her şeyi anlattı. İkimizin de huyuydu, kim kimi ziyarete giderse o kişi sağ sağlım gözden kaybolana dek onu izlerdik. Oda beni izlemeye başlamış. O sırada caddeye koştuğumu görünce kaldırımı unutup caddeye fırlamış. Bana çarpan araba önce ona çarpmış, aramızda fazla mesafe olmadığı için duramamış.6 gün komada yatmış.7. gün beni sayıklayıp durmuş.8.gün testler sırasında kendinden geçmiş. Hiçbir şeyin farkında olmadan öylece kalmış yatakta. Şimdi anlıyorum içimdeki sıkıntının ne olduğunu. Onun yokluğuydu canımı yakan, onun hakkındaki yanlış düşüncelerim değil. Dün sabaha onun mezarının başında bana yazdığı mektubu okudum. Ağladım, ne kadar gözyaşım varsa döktüm dediğim sırada yine ağladım. Şimdi anlıyorum ki gözyaşları bitip tükenmezmiş. Anlıyorum ki benim için her şeyden vazgeçecek bir dost bulmuşum kendime benim onun için her şeyden vazgeçeceğim gibi ama bulduğum gibi kaybetmek canımı yakıyor. Şu an elimde onun mektubu var. Son satırına gelmeden baştan okumuştum hep, şimdi son satırını okuyorum; "Benim için ne kadar kıymetli olduğunu anlayacaksın bir gün, bu günler daha birbirimizi yeni yeni tanıdığımız günler... Sen her daim benim senin yanında olduğumu hisset. Yanında yokken ölüymüşüm gibi, ölüyken yanındaymışım gibi.” |
HEM AŞK HİKAYESİ HEM EFSANE... Dut Ağacı ve Yaprakları Bir zamanlar birbirlerine aşık iki genc vardı. Kızın adı Tispe,delikanlının ki ise Piremus idi. Bunlar yanyana evlerde otururlardı.Birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine karşı aşk beslerlerdi. fakat aileleri görüşmelerini istemezler birbirlerine uygun olmadıklarını düşünürlerdi. Oysa onlar birbirlerini ölesiye seviyorlardı. İki evin arasında gizli bir çatlak vardı, aileleri bunu bilmezler onlarda geceleri burda buluşur o aradan birbirlerine seslerini duyurur aşklarını dile getirirlerdi. Bir gece ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler.Tispe ağaca Piremus'dan önce varmıştı. Gittiğinde avını yeni yemiş ağzından kanlar akan kocaman bir aslanla karşı karşıya geldi. Korkarak bir mağaraya doğru koşmaya başladı. Farkında olmadan yolda boynundaki eşarpını düşürmüştü. O sırada Piremus geldi gördükleri karşısında donup kalmıştı.Kocaman aslan ağzında kanlarla birlikte biricik sevgilisi Tispe'nin eşarpını parçalıyordu. O an aklına gelen ilk ve tek şey aslanın Tispe'yi öldürerek yediğiydi. Tispesiz yaşayamazdı. Aklından geçen sadece aşkı uğruna canına kıymaktı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı.Kanlar içinde cansız bedeni yere düştü.Tispe ise korkusunu bir kenara atıp bir an önce aşkını görmek için mağaradan çıkmaya karar vermişti. Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle yüzleşti. Piremus'un cansız vücudu yerdeydi ve elinde Tispe'nin düşürdüğü eşarpını tutuyordu. İlk once genc kız olanlar karşısında ağlamaktan hiçbir seyi anlayamamıştı. Ama eşarpı ve uzaklaşan aslanı görünce anladı.Bir an mağarada düşündüğü o korkunç şey başına gelmişti. Ve onun öldüğünü düşünen Piremus aşkı uğruna canına kıymıştı. Tispe bir an bile düşünmeden hancerı aldı ve göğsüne götürdü. Onların aşkı ölesiye bir aşktı ve ölüm bile onları ayıramazdı. Eğer Piremus aşkı uğruna ölümü göze aldıysa o da hiç çekinmeden canına kıyabilirdi ve hançeri sapladı. Birden vücudu Piremus'un bendeninin üstüne yiğildi. O anda tanrılar bu yüce aşkı ölümsüzleştirmek istediler ve bu çiftin üstünde duran ağacı bunların aşkına adadılar. Piremusun kanını bu ağacın meyvelerine, Tispenin gözyaşlarını ise ağacın yapraklarına verdiler.O günden beri kara dut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini,(Piremusun kan lekesini), dut ağacının yaprakları, (Tispenin gözyaşları) temizler.. Bilir misiniz dut ağacının meyvesinin lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alır ovuşturursanız lekenin gittigini göreceksiniz) |
DENİZİN KALBİ Sabah daha kimsecikler yokken etrafta yalnız başına göğe yükselmekten canı sıkılmış olsa gerek, Güneş o akşamüzeri sahilde hayran hayran kendini seyreden bir grup tatilci ve turiste hayatları boyunca unutamayacakları bir şov seyrettiriyordu. Uzak, çok uzak diyarlara aydınlığı götürmeden önce göğü pespembe bir boyayla boyamış, parlak ışınları masmavi denizin gözlerini almıştı. Sahildeki turistler kısık gözleriyle güneşin batışını seyrederken, Tavşan Ada’sının arkasından küçük bir kayık çarşaf gibi denizi yırtarak sahile doğru ilerliyordu. Kayıkta genç bir balıkçı ve ağlara takılmış onlarca balık vardı sadece. Kayıkçının buranın yerlisi olduğu, yanık teninden belliydi. Üzerine bir yorgunluk çökmüştü. Sabah güneş daha yüzünü göstermeden çıkmıştı yola. Şimdide güç bela yakaladığı balıkları yok pahasına sahildeki turist avcısı restoranlara satacaktı. Yaşı en fazla 25’ti fakat yaşadıkları, ve ruhundaki fırtınalarla kendini oldukça yaşlı ve olgun buluyordu. “Gümüşlük, ruhunu paraya satmadan önce daha güzeldi… “ diye düşünürken usulca girdi limana… “Daha geçen gün tanesine 7,5 lira verdim be oğlum yapma sende!” diye sitem ediyordu Sahil lokantasının sahibi. Aslında pazarlık yapmaya, iki kuruşu kurtarmaya ihtiyacı yoktu. Para hırsı mutlu olmasını engelliyordu. “Peki Fethi Ağabey, dediğin gibi olsun.” dedi ve isteksizce gözleri boş bakan balıklarla dolu kovayı uzattı. “Ben senin baban sayılırım Selim oğlum, seni de çok severim bilirsin. Baban seni bana emanet etmişti.” diyerek parayı uzattı. Umursamazca aldı parayı ve “Doğru, haklısın.” diye mırıldandı ve küçük kulübesine doğru yürümeye başladı. “Yemeğe kalsaydın oğlum.” diye seslendi arkasından Fethi. “Yok ağabey, canım istemiyor.” diye cevapladı ve adımlarını sıklaştırdı. Yemek teklifini geri çevirdiği için içinden sevinç çığlıkları attığına adı gibi emindi. Evinin yoluna girmişti ki “Hay Allah!” diye söylendi. “İstiridyelerimi unuttum!” dedi ve limanın yolunu tuttu. Balıkları sattıktan sonra bütün akşam topladığı istiridyelerle ilgilenir, onları temizler, yosunlarından ayıklar ve masasının üzerine koyardı. “Ne yapacaksın oğlum onları, atsan atılmaz satsan satılmaz!” diyen köylüler değil de iki de bir gelip istiridyelerine fiyat biçen, her şeyin paradan ibaret olduğunu sanan turistler daha çok canını sıkıyordu. “ Bu istiridyeyi alıp ne yapacaksınız acaba sorabilir miyim?” diye sorardı her defasında. Kimileri “Hiiiiiç” derdi kimileriyse yüzsüzce “Küllük yapmayı düşünmüştüm” derdi. Selim için topladığı bu istiridyeler çok değerliydi. Onların denizin kalbine giden yolu gösteren işaretler olduğuna inanırdı. Çocukçaydı belki bu inancı ama onu biraz olsun mutlu ediyordu. Çocukluğundan beri dünya üzerindeki her şeyin bir canı, bir kalbi olduğuna inanırdı. O yüzden denizden topladığı bu istiridyeleri özenle temizledikten sonra bir kenara koyar, asla bir bıçakla onları açmaya, canlarını acıtmaya cesaret edemezdi. Babası, İstanbul’a oradan da Almanya’ya göçmüştü zamanında… Ondan, birkaç mektup ve Annesi’nin canını alan bir hasret kalmıştı. Sevgiye doyamadan, kendisini seven iki yürekten de ayrı düşmüştü. Denizden esen ılık meltemler suratını okşadı ve saçlarının içine doldu bir anda. Akıllı sayılmazdı, fakirdi biraz da… Ama ne parada gözü vardı ne de pulda. Sevebileceği bir kalbi arıyordu, onu bulmayı ümit edebiliyordu sadece. Gaz lambasını söndürdü ve tahta yatağına yatıp incecik pikeyi üzerine örttü. Sabah erken kalkıp balığa çıkacaktı. Gün daha ağarmadan uyandı. Elini yüzünü yıkadı. Aynada suratına baktı. Daha sonra kapıdan çıktı ve Hacı Bakkal’ın önünden geçerek limana indi. “Hasret” adlı kayığı dalgasız denizde bir beşik gibi sallanıyor, sahibini görünce sevinçten kuyruğunu sallaya sallaya zıplayan bir köpeği andırıyordu. Ağları kayığa yükledi ve asıldı küreklere. Aynı yolu belki binlerce kez geçmişti ve binlerce kez aynı rotayla çıkmıştı bu koydan. Suyun berrak ve şeffaf rengi yerini buz gibi tuzlu bir laciverde bırakmıştı. Çapasını attı. Durup etrafına baktı. Sahil bir hayli uzakta kalmıştı. Koskoca mavi bir sonsuzluğun ortasında o kadar savunmasız, o kadar yalnız ve o kadar küçük hissetti ki kendini bir an, dalıp bu sonsuz mavinin kalbine ulaşmak ve bir daha yüzeye çıkmamak geçti içinden. Sonra bir küfür savurdu ve balıkların gelip ağına takılmasını izlemeye koyuldu. Ne zamanki balıkların sayısını kafi gördü, o zaman ağı topladı. Üstü başı sırılsıklam olmuştu ve vuran sert rüzgardan dolayı üşüyordu. Alışkındı, aldırmadı ve küreklere asılarak her gün yaptığı gibi kimsenin bilmediği o koya doğru ilerlemeye koyuldu. Orası kendi ruhuna sahipti halen, el değmemişti ve doğaldı. Kıyıya yaklaşınca suya atladı ve kayığını karaya çıkardı. Temiz hava ciğerlerine doldu. Sonra gözlerini kapadı ve bu güzel mi güzel koyun kalp atışlarını dinlemeye koyuldu. Sonraki tatmin oldu ve ilerideki kayalıkların dibindeki minik istiridyeleri toplamaya koyuldu. “Mutluluk gerçekten varsa, böyle bir şey olmalı…” diye düşündü ve bir türkü mırıldanarak işine devam etti. Kulübesine döndüğünde akşam yeni inmişti Bodrum’un bu şirin kasabasına. Ayın aksi denize vurmuş, Yunanistan’la Bodrum’un arasında büyülü bir köprü kurmuştu. Kullanılmaktan eskimiş bir bezle istiridyelerini temizlerken bir gölge gelip durdu önünde. “Cebi dolu bir turisttir herhalde.” dedi acı acı gülümserken. “Ne kadar güzel şeyler ya, şunlara bak sanki nefes alıp veriyorlar” dedi yumuşacık bir ses, bembeyaz ipekten yumuşak bir dokunuşla önündeki istiridyeyi kaldıran el. Biraz önceki umursamaz halinden eser kalmamıştı Selim’in. Bir an için nefessiz kaldığını hissetti. Tıpkı yakaladığı balıklar gibi boş bakışlarla süzdü karşısındaki en fazla 19 yaşındaki, beyaz elbisesinin içinde beyaz bir meleğe benzeyen kızı. “Bunları satıyor musunuz?” diye sordu kız. Selim önce kiminle konuştuğunu bilmek istedi. Yutkundu ve “Adınız ne acaba?” diye sordu. “Melike” diye cevap verdi kız umursamazca ve ekledi, “Toplu halde alsam bana indirim yapar mısın acaba?”. Selim bütün alıcılara sorduğu soruyu güzelliğiyle kalbini acıtan bu kıza da sordu. “İstiridyeleri ne yapacaksınız acaba?” diye sordu. “Bütün takılarımı kendim yapmayı severim, önceleri bir hobiydi ama giderek bir tutkuya dönüştü bu benim için. Şu sıralar inci bir kolye istiyorum fakat vitrinlerde gördüklerim pek bir ruhsuz geliyor gözüme. Kendim yapmaya karar verdim fakat istiridyeleri nerede bulacağımı bilememiştim. Yani anlayacağınız, sizi bana Allah gönderdi” dedi ve küçük bir kahkaha koy verdi. Selim şaşkındı. Ne yapacağını bilemedi. Yıllardan sonra soğumuş, açık denizlerin rüzgarında sertleşmiş kalbi ilk defa ısınır gibi olmuştu ve karşısındaki kız onun en değerli hazinesine talip olmuştu. Selim kalbini gördüğü ilk anda verdiği bu peri kızına istiridyeleri vermeyi reddetti. “Kusura bakmayın hanım efendi” dedi, ağzı kurumuş suratı terden sırılsıklam olmuştu. “İstiridyeler satılık değil ne yazık ki” dedi. Melike’nin yüzü gölgelendi, suratı asıldı. “Değeri neyse verirdik, istiridye bulabileceğim tek kişi siz değilsiniz bunu da bilin.” Dedi küstahça ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Muhtemelen zengin bir ailenin çocuğuydu. Babasının sunduğu kolyeleri beğenmeyip kendi kolyelerini yapma arzusu da küçük bir şımarıklığın işaretiydi. Selim ardı ardına sıraladı bu olumsuz düşünceleri, bazılarına inanmasa da… Gecenin karanlığında ilerlerken Melike, Selim’in kalbini de yanına almış, götürmüştü. O günden sonra her sabah bir saat dakikliğiyle balığa çıkan Selim’in yüzünü göremez oldu ahali. Önceleri evinden bile çıkmıyordu Selim. “Birkaç gün bekleyeyim o da evine döner bende hayatıma dönerim..” diye avuttu kendini. Evet bir aşk istiyordu belki, sevmek, inanmak istiyordu ama o kızı kendi hafif çirkin yüzüne, fakir ve yıkık kulübesine yakıştıramıyordu. Neden sonra, bir gün çıktı kulübesinden. Gözleri uykusuzluktan şişmişti. Hediyelikçileri geçtikten sonraki kahveye oturdu ve bir çay söyledi. Şekerleri atıp karıştırırken gözlerini denize kilitlemişti. Kalbinin çarpıntısı geçmek bilmiyordu. Birden bir iki adım ileride, plajda güneşlenen onu gördü. Melikeydi bu evet, birkaç gün önce tanıştığı o bakmaya kıyamadığı kızdı. Melike’nin yanında Selim’in kalbi yatıyordu. Heyecandan ne yapacağını şaşırdı. Melekler gelip Selim’in kulağına “Belki be… Belki…” diye fısıldadı. Selim, biraz daha düşündü ve, “Ne olacaksa olsun be!” diye söylenip ayağa fırladı. “Çayı hesabıma yaz Hüsnü ağabey!” diye seslendi çay ocağına ve Melike’ye gözükmeden sandalına doğru yürüdü ve denize açıldı. Hava biraz bulutluydu Güneş bir görünüp bir kayboluyordu. Uçsuz bucaksız mavilikte var gücüyle asılıyordu küreklere ve kimsenin bilmediği o cennet köşesi koya gidiyordu. Sevdiği kızla birlikte kalbini de geri almayı ümit ediyordu. Sahile döndükten sonra var gücüyle çalıştı o gece Selim. Bir sanatçı kadar yetenekli elleri yoktu belki ama bir sanatçıdan bin kat büyük bir kalbi, bin kat büyük bir aşkı vardı. Bunca yıldır biriktirdiği o güzelim istiridyeleri bir bir parçaladı Selim, her kopan parça saplandı yüreğine… “Affedin beni” diyerek ağladı bir yandan… 10 tane inci tanesi bulmak için 100 tane istiridyeyi öldürdü o akşam Selim… Ve o 10 tane istiridyenin de usulca kalbini söktü yerinden… Gözleri yaşlıydı… Sabaha kadar uğraşıp peri masallarından çıkma bir inci kolye yaptı… İçine göz yaşını koydu, aşkını, hasretini, özlemini koydu. “Bu kolye ona yakışır ancak, bu kolye onun boynunda anlam bulur” dedi kendi kendine. Güneş denizin içinde sönmek üzereydi. Yarın tekrar küllerinden doğmak üzere bu diyarlara veda ederken güneş, koşar adımlarla çıktı kulübesinden Selim. Heyecanlıydı çok ama umutluydu da… “Sevmek güzel şey, ümitli şey…” diye tekrarlıyordu içinden. Birkaç sene öncesine kadar salaş bir kahveyken şimdi seçkin bitkisel çay seçenekleri bulunan fakat ruhuna satan onlarca dükkândan birine dönüşen Ali’nin kafesinin önünden geçerken durakladı. “İstiridyelerin canlarını fark eden o, bu ruhsuz kafede ne yapıyor?” diye sordu. İçi burkuldu… Gitmek istedi, kaçmak istedi. “Düşündüğün gibi değil, o sana göre değil!” dedi bir ses içinden… “Ona kolyeyi ver!” diyen ses baskın çıktı fakat. Çıplak ayaklarını tahta merdivenlere dayadı ve ilerlemeye başladı. Yalnızdı Melike. Adımlarını sıklaştırdı Selim. Yanına yaklaştı ve omzuna dokundu. “Melike…” diye fısıldadı. Genç kız döndü ve heyecandan titreyen bu genç adama küçümseyen bir bakış attı, “Ne o? Parasız kaldın da istiridyelerini satmaya mı geldin? Yok öyle beleş oğlum, hadi başka kapıya!” diye kustu kinini bir anda. Selim şaşırdı, dondu kaldı. Arkasında sakladığı kolyeyi çıkardı ve Melike’nin önüne bıraktı. Kız kolyenin güzelliğinden büyülenmiş gibiydi. Fakat belli etmedi döndü ve küçümser tavrını sürdürerek, “Eee napayım ben bunu?” diye sordu Selim’e. Selim, “Sen hiç âşık oldun mu?” diye sordu usulca… Melike yüksek sesle bir kahkaha attı… Kahkahalar kulaklarını acıttı Selim’in, yüreğini ezdi… “Demek âşık oldun bana ha? Bu da bana evlenme teklifin mi yoksa sana âşık olmam için verdiğin rüşvet mi?” dedi ve gülmeye devam etti… Bir gözyaşı daha döküldü ayaklarının dibine Selim’in “Sen sevmek nedir bilmemişin ki hiç…” dedi ve başını önüne eğdi. “Ya git işine be balıkçı mısın balık adam mısın nesin… Sen sevgini kendi seviyende birine ver!” diye bir bıçak gibi sapladı sözcükleri Selim’in kalbine… Artık ne kalbi kalmıştı Selim’in nede istiridyeleri. Bir hiç uğruna kaybetmişti onları… Gözü yaşlı bir şekilde terk etti orayı… Ay ışığının kılavuzluğunda bağıra bağıra ağlayarak terk etti limanı ve yalnız kalabileceği tek yere doğru yöneldi… Kayığın ucunda parçalanan dalgalar beyaz beyaz, köpük köpük dağılıyordu… Tıpkı biraz önce Selim’in kalbine başına gelenler gibi… Koya geldiğinde burnunu çekmeye devam ediyordu. Bir keçi kıvraklığıyla sandaldan sahile atladı ve tepeye doğru koşmaya başladı.. Bodrum’un rüzgârları kulaklarında uğulduyor, kalbini acıtan o kahkahaları örtmeye yetmiyordu fakat. Zeytin ve mandalina ağaçlarının arasından Dolunayı karşısına alan bir yamaca geldi. Gümüş ay ışığı önünde uzanıyordu. Deniz sakindi fakat olacakları tahmin etmiş olacak ki, huzursuzdu. Rüzgâr şiddetini artırmaya başlamış, dalgalar yamacın dibinde parçalanmaya başlamıştı… Birkaç martı sesi duydu… Kalbi yoktu, ruhu ağır yaralıydı… Canlıydı istiridyeler aslında, dostuydu onun… Bir hiç uğruna canını almıştı onların… Şimdi kulübenin tabanında mağrur parça parça yatıyorlardı. Bu görüntüyü yakıştıramadı onlara… Sonra Melike’nin sözleri ve suratına geri fırlattığı kolye… Denizin kalbini oluşturan minik beyaz incilerden oluşmuş bir kolye… “Denizden geldin, denize gideceksin…” diye mırıldandı Selim… Gözlerini kapattı, kolyeyi öptü, öptü ve koluna doladı… Derin bir nefes aldı… Ayın ışığı engellemek istedi onu…Yetişemedi… Rüzgar havada tutmak kurtarmak istedi, gücü yetmedi… Ruhunu yitirmiş, kalbi kırılmış bir beden sessizce bıraktı kendini havaya ve bir mermi gibi denizin kalbine saplandı… Üzüntüsünden yerinde duramaz hale geldi deniz… Dalga dalga kıyıya vurdu kendini… Gemilerin güvertelerine tırmanıp intihar etmek istedi… Gözyaşları beyaz köpüklerin arasına karıştı… Ay ışığı güneşe haber vermiş olsa gerek, o sabah yüzünü göstermek istemedi bulutların arasına saklandı… Selim’in saf tertemiz ruhu göğe yükselirken gözlerini kaçırdı güneş, boğazı düğümlendi… Usul usul, ağlar gibi yağmaya başladı yağmur… Oraya ait olmayanlar, yazın son gününde yağmura yakalanmalarına lanet edip, orayı terk ettiler. |
Neden konuşmuyorsun? ” Kız adamın yüzüne baktı. Cevap vermedi soruya, onun yerine çantasından mavi sigara paketini çıkardı ve beyaz çakmağını. Sinirli bir tavırla bir sigara yaktı, bir nefes aldı. “ Neden konuşmuyorsun? ” Hızla bir nefes daha aldı sigaradan, pastanenin beyaz plastik küllüğüne koydu sonra sigarayı. Direk bakmadı suratına adamın bu kez, kah uzaklara kah masanın üstüne, ellerine bakarak ve gözlerini kesinlikle ondan kaçırarak konuşmaya başladı: “ Ne konuşmamı bekliyorsun ki? ” Sesi gergindi, gözlerinde her an düşmeye hazır gözyaşları... “ Her şey ortada. Ben...” Yine durakladı. Derin bir nefes aldı. “ Ben birini seviyorum, olan bu. Sen de gördün onu, sevilmeyecek biri mi? Yo, hayır. Sevilmeyecek biri olduğunu söyleyemezsin. O çok hoş, çok neşeli... Hem sen neden böyle yapıyorsun, anlamıyorum. Kaç yıl oldu biz tanışalı? Üç? Beş? Neden bu tavır? Hem neden buradayız biz? “ Yeniden sustu. Bu arada gözlerini adama dikmişti. Hüzünlü bakışları vardı adamın. “ Tuhaf, ” dedi kendi kendine “ Hiç böyle görmemiştim onu. ” Sesi her zamanki gibi etkileyiciydi adamın. Tane tane, tok sesiyle konuşmaya başladı: “ Senin için bir önemi yok muydu? Konuştuk, dertleştik... Hem ben senin beni sevdiğini sanıyordum. Sense koluna bir adamı takmış,,,” Sinirlenmiş, bağıra bağıra konuşmaya başlamıştı. Kızdan tepki gelmeyince biraz sustu, sonra sakin bir sesle devam etti: “ Konuşulduk bir şey yok, evet. Ama öyle sanıyordum. Hayır, sanmıyordum. Emindim bunun böyle olduğuna. Bakamıyorsun bile suratıma. Utanmak değil de ne bu? İhanetin getirdiği mahcupluk... Sen de farkındasın bunun. O gün de gözümün içine baktın bir şey yapmamam için. Şimdi bana her şeyi yeni duyuyormuş, yeni anlıyormuş gibi davranma.” Konuşurken yine bağırmaya başladığından boğazı kurumuştu. Cam sürahiden musluk suyu olduğunu bildiği halde bir bardağa su boşalttı. İki yudum aldı. Kız hala sessiz. O günü düşünüyor, belli. O gün bir arabadan inmişti kız, kırmızı bir araba yeni alınmış belli. Hoş görünüyordu her zamanki gibi. O da ne? Bir de adam inmişti arabadan, arkadaş, akraba? Adam elini tutmuştu kızın, el ele, gülüşerek gelmişlerdi masaya. Adam uzun boylu, iri yarı,,, Kız küçük, küçücük onun yanında, çocuk. Şakağında aklar var adamın, gözleri çapkın mavi. Nefret etti ondan önce, kızı kandırdığını düşündü, elini tutmasından, konuşmasından, pek beyaz dişlerini göstere göstere gülümsemesinden... Kız da bi hoş bakınca adamdan ona yöneldi nefreti. Beyaz büyük bir zarfta pek süslü olduğunu tahmin ettiği davetiyeleri dağıtmaya başlayınca şaşkınlaştı. Yavaşça masadakilere zarfları dağıtışını izledi kızın, küçük beyaz elleriyle bir zarfı da ona uzattığını gördü. Elini uzatmadı, kız gözlerinin içine baktı bir müddet, masaya koydu zarfı yavaşça. Sonra kız ağlamaya başladı, yavaşça, biraz gözyaşı döktü, kara gözleri kocaman oldu. Herkes “ mutluluktan ” dedi. Adam gülümsedi, adam herkese yemek ısmarladı, adam kızın elini sıkı sıkı tuttu, adam kızı alıp kırmızı arabayla gitti... Kız bir sigara daha yaktı, iki nefes aldı bu sefer. Yeniden beyaz küllüğe koydu sigarayı, diğeri kül olmuştu çoktan. Sol eliyle adamın sağ elini kavradı, adamın hüzünlü gözleri parladı o vakit ama kız çekti elini. Sigaradan bir nefes daha çekti. “ Bir işaretin için ne kadar bekledim, biliyor musun? Hep konuşmalarında, bakışlarında bir şey aradım. Beni sevdiğine dair küçük bir işaret, beni istediğine dair... Telefonun başında durup beni aramanı bekledim, şimdi arayacak beni sevdiğini söyleyecek, diyordum kendi kendime... Umutsuz bir durum, değil mi? Sen hep imalı şeyler söyledin, bazen... Bazen öyle şeyler söyledin ki sanki beni kırdığının farkında değildin. O kadar umursamaz duruyordun ki...Kız arkadaşlarını anlattın bana, iyi olduğum zamanlar kıskandırmak için yaptığını düşündüm. Öyle ya beni seviyorsun ya... ” Sesi titriyordu, boğazına bir şeyler düğümlenmiş, ha ağladı ha ağlayacak... Bir nefes daha aldı sigaradan, adama döndü. “ Sen ne yaptın peki? Hiçbir şey... Hiçbir şey belli etmedin. Arkadaş toplantılarında soğuk davrandın, sanki benimle hiç konuşmuyormuşsun gibi hatta beni ilk kez orada görüyormuşsun gibi... Şimdi kalkmış “ seni seviyorum “ diyorsun. Yanımda bir adam gördün, davetiyeler... aklın başına şimdi mi geldi? ” İyice sinirlenmiş, bağırarak konuşmaya başlamıştı: “ Konuşulduk bir şey yok , diyorsun. Hayır,konuşulduk çok şey var. Bir sürü söz, bir sürü anı... Benim garanti olduğumu sandın, olay bu. Hep öyle duracağımı, bir köşede seni bekleyeceğimi, her aradığında hoş sohbetler edeceğimi, hep sana güler yüz göstereceğimi... Hem sana mahcup falan değilim ben. Utanmıyorum da. O gün konuşsaydın belki değişirdi bir şeyler... Sen yine susmayı tercih ettin, benim anlamamı... Neden herkesin ortasında “ Seni seviyorum” demedin. Yine bir köşeye çektin beni, hep olduğu gibi. Yine saklanıyorsun, yine her şeyin gizli. Ne bekliyorsun, anlamıyorum. Ne yapayım? Onu bırakıp sana mı koşayım, yıllar sonra iki laf ettin diye... Sen yine imalı laflar et, ben bekleyeyim; öyle mi? Ya da keyfince yaz, gez, konuş... O beni sevdiğini söylüyor herkese, beni koruyor, beni kırmıyor. “ Sustu kız, gözyaşlarıyla ıslanmıştı yüzü, kızarmış. Adam kafasını önüne eğmişti, hiçbir şey söylemedi. Kız çantasını aldı eline, ayağa kalktı. Sakin bir sesle “ Düğüne gel, olur mu? “ dedi ve arkasına bakmadan onlara şaşkın şaşkın bakan kırmızı ceketli garsonun yanından geçerek merdivenlerden indi... |
Aylar Sonra Bugün Aylar sonra bugün yine tıpkı beni bıraktığın günkü gibi aynı şarkıyı koyup teybe bir sigara yaktım.Bu kez yağmur yağıyordu dışarıda ve ben yine camın kenarında aylar sonra bugün beni bırakıp gittiğin günkü acıyı duyumsadım içimde.Yağmur vardı dışarıda bu kez açık bıraktım pencereyi,bıraktım damlalar dilediğince ıslatsın beni ve kalemimden aylar sonra bugün yine senin için dökülen sözcükleri...Sigaramdan derin bir nefes çektim içime sen burada olsaydın kızardın bana 'içme şu zıkkımı' derdin.Dışarının soğuğu buğulandırırdı arabanın camlarını.Ben kucağına uzanırdım,sen saçlarımı okşardın.Bak aylar geçti bebeğim hani o hiç ayrılmayacağımız günler vardı ya işte onlar hiç gelmedi!Günlerce,gecelerce bekledim,ne yağmurlar ne baharlar eskitip bekledim ama gelmedi!Aylar sonra bugün yine senin için bu satırları yazarken güneş açıverdi kapkaranlık gökyüzüne.O bizim aşkımızın üzerine hiç doğmayan güneş aylar sonra bugün yağmurların ortasına doğuverdi işte.Birazdan gökkuşağı da çıkar belki o benim sensizliğimin karanlığını aylardır aydınlatamayan gökkuşağı bu yağmurlu kış gününün karanlığını aydınlatabilir belki.Neden beni bırakıp gitmiştin sanki?Oysa daha söyleyecek öyle çok şeyim vardı ki sana içimdeki sonsuz aşkıma dair... Hiç görmedin senin için akan göz yaşlarımı,hiç bilmedin seni düşünürken nasıl dalıp gittiğimi!Hiç hissetmedin çöl ortasında vadiyi özler gibi seni özlediğimi.Unutmaya çalıştım unutmadım SEN,UNUTAMADIĞIMSIN... |
Altin Hİkaye Bir zamanlar bitişik çiftliklerde yaşayan iki erkek kardeş varmış ve bunlar bir gün anlaşmazlıga düşmüş. Bu, makinelerden emek gücüne ve mala kadar her şeyi hiç aksatmadan paylaşan yan yana iki çiftligin 40 yıldan bu yana ilk ciddi ayrılmalarıymış. Böylece, o uzun yıllar süren işbirligi de parçalanmış. Önceleri küçük bir yanlış anlama ile başlayan anlaşmazlık giderek büyük bir uçuruma dönüşmüş ve en sonunda da yerini, karşılıklı sarf edilen nahoş sözcüklerin ardından, haftalar süren sessizlige bırakmış. Bir sabah John'un kapısı çalınmış. Kapıyı açınca karşısında. elinde marangoz çantasıyla duran bir adam görmüş. "Ben birkaç günlük bir iş arıyorum " demiş adam. Belki bana verecek ufak tefek bazı işleriniz vardır. Acaba size yardımcı olabilir miyim?" "Evet," demiş büyük kardeş. "Sana göre bir işim var. şu derenin karşısındaki çiftlige bir bak. Oradaki benim komşum, daha dogrusu orada oturan benim erkek kardeşim. Geçen hafta aramızda bir otlak vardı, ama o buldozeriyle ırmak bendi yaptı ve şimdi aramızda bir dere var. Bunu bana acı vermek için yapmış olabilir, ama şimdi ben ondan daha iyisini yapacagım. Ahırın yanında yatan şu kütükleri görüyor musun? Senden bana bir çit yapmanı - 2,5 metrelik bir çit yapmanı istiyorum - ki onun yerini bir daha görmek zorunda kalmayayım. Ne yaparsan yap, şunu hallet." Marangoz "Sanırım durumu anladım. Bana çivilerin ve çukur açıcının yerini göster ki begenebilecegin bir iş çıkarayım." demiş. Büyük kardeşin öteberi almak için kasabaya gitmesi gerekiyormuş; bu yüzden marangozun malzemelerini hazırlamasına yardım ettikten sonra akşam dönmek üzere ayrılmış. Marangoz bütün gün boyunca ölçerek, keserek, çivileyerek sıkı bir şekilde çalışmış. Güneşin batmasına yakın çiftçi geri döndügünde marangoz da işini ancak bitirebilmiş. Çiftçinin gözleri faltaşı gibi açılıp agzı açık kalmış. Ortada çit falan yokmuş. Derenin bir yakasından öbür yakasına uzanan bir köprü varmış! Korkulukları ve diger ayrıntılarıyla tam bir usta işi köprü, ve köprüye dogru, kollarını iki yanına açmış bir halde ilerleyen komşusu, yani, küçük kardeşi varmış. "Onca yaptıgıma ve söyledigim sözlere karşın yine de bu köprüyü yaparak nasıl iyi bir insan oldugunu gösterdin" demiş kardeşi. ıki kardeş köprünün karşılıklı iki ucunda duruyorlarmış ve daha sonra köprünün ortasında kucaklaşmışlar. Geri döndüklerinde alet çantasını sırtlamakta olan marangozu görmüşler. "Dur, bekle! Birkaç gün daha kal. Sana vermek istedigim bir sürü proje daha var," demiş büyük kardeş. "Kalmak isterdim," demiş marangoz, "ama daha yapmam gereken bir sürü köprü var." |
http://www.kalpyolu.de/asksevgi/askhikayeleri/ikikalp.gifAşk Kapıyı Çaldığında Hep özlediğim, beklediğim aşkın böyle aniden kapımı çalıvereceğini, izin almadan yüreğimde bir köşeye yerleşeceğini hiç düşünmememiştim. Göz göze geldiğimiz anda. Başımdan aşağıya buzlu su dökülmüş gibi hissettim. Bakışları içimi titretti, bilmediğim, tanımadığım bir dünyanın kapıları açılıverdi önümde... Kimde, neydi, hangi sınıfta öğrenciydi, daha önce onu görmemiştim. Bütün gün bu sorularla boğuştum. İlk şoku atlatıp kendime geldiğimde okulda onu aramaya başladım. Gerçeği öğrenmem hiç zor olmadı tabii ki! Suratıma tokat gibi çarpan gerçeği... O okulumuzda yeni görev yapmaya başlamış bir öğretmendi çok genç olduğu için öğrencilerden ayırt etmek mümkün değildi. Böyle şeyler yalnız filmler de olur sanırdım. Oysa ben sırılsıklam aşık olmuştum. Gözleri başımı döndürecek kadar güzel olan yalnızca adını ve öğretmen olduğunu bildiğim biri, kısacık bir zamanda hayatımı değiştirivermişti. Ona aşık olmam benim suçum muydu? İnsan hesap kitap yaparak aşık olmazdı ki? Tamam itiraf etmeliyim, ben pek normal biri değilim. Başkalarına göre farklı yanlarım çok., özellikle de aşk söz konusuysa hiçbir zaman sıradan biri olmadım ama bu kez tamamen kaderdi. Sonunda ona söylemeye karar verdim. Madem aşık olacak kadar cesaretliydim, söyleyecek kadar da cesaretli olmalıydım. Söyledim. Şaşkınlığımı ifade edecek sözleri şu an ben bulamıyorum. Düşün bir kez, çat kapı bir öğrenci geliyor ve ‘’ ben sizi gördüğüm ilk andan beri seviyorum’’ diyor. Ne hissedersiniz bilemem ancak o bana karşı çok olgun, anlayışlı davrandı. Yaptığım çocukluklarla hayatını cehenneme çevirdiğim halde sevgiyle yaklaştı.. incitmemek için çok uğraş verdiğini şimdi anlıyorum oysa o zamanlar çok incitmiştim. Bir gün bana hak vereceksin demişti evet onu anlıyorum ve hak veriyorum. En doğrusunu yaptı. Zaman belki çılgın aşkımı bitirdi. Ama ona olan saygım ve sevgim sonsuza kadar sürecek http://www.kalpyolu.de/asksevgi/askhikayeleri/ikikalp.gifYaban Gülü |
İyiliğin Karşılığ Kavurucu çölün ortasında üç genç yor- gun argın ilerliyorlardı. Bu gençler, Peygam- ber efendimizin torunları Hasan, Hüseyin ile amcalarının oğlu Abdullah idi. Mekke'den Me- dine'ye dönüyorlardı. Çöl ortasında yiyecek ve içecekleri tükenmişti. Çok da acıkmış ve susamışlardı. Yüce Allah'a sığınarak yollarına devam ediyorlardı.. Biraz ilerde, çölün bittiği yerde bir çadır farkettiler. Dizlerindeki son dermanı da kullanarak çadıra zar-zor ulaşabildiler. Çadırdan, fakir olduğu her halinden belli olan bir kadın çıktı. Ona selâm vererek: - İçecek bir şeyiniz var mı teyze? diye sordular. Kadın onlara sevgiyle baktı. Çadırın içinde serin bir yer göstererek - Buyrun oturun hele, dinlenin biraz, dedi. Yaşlı kadının bu davetlni seve seve kabul ettiler. Oturup dinlendiler. Hazret-i Hüseyin Efendimiz tekrar sordu. - İçecek bir şeyiniz yok mu teyze? Kadın güleryüzle cevap verdi: - Bir keçim var. Onlar kadının ne demek istediğini anlamaya çalışırlarken, kadın da dışarı çıkmıştı. http://www.geocities.com/mevlut4/masallar/coc_hik_iyilik_4.jpg Bir müddet sonra bir bakraç sütle dönüp onlara birer tas ikram etti. Böylece susuzluklarını giderince, bu defa ne kadar aç olduklarını hissettiler. - Teyzeciğim, karnımız da çok aç. Acaba yiyecek birşeyiniz var mı? diye sordular. -Bir keçim var, diyerek dışarı çıktı. Çok geçmeden keçi ile beraber çadırın önüne geldi ve içeri seslenerek; - Bana yardım ederseniz keçiyi kesip pişirebiliriz, dedi. Bu iyiliksever kadını kırmayıp, keçiyi kesip yüzerek hep beraber pişirip yediler. - Teyzeciğim bizler Haşimoğullarındanız, Medine'ye yolunuz düşerse mutlaka bize uğrayın, diyerek ona hayır dualarda bulunup yola koyuldular. Onlar gittikten az sona kadının kocası geldi. Keçiyi ortalıkta göremeyince hanımına sordu. Kadıncağız olanları bir bir anlattı. http://www.geocities.com/mevlut4/masallar/coc_hik_iyilik_7.jpg Adam karısına şaşkın şaşkın bakakaldı. Sonra oturup bir müddet kara kara düşündü ve; - Biliyorsun ki o keçiden başka birşeyimiz yoktu, dedi. Şimdi ne yapacağız? Karısının hiç de üzgün bir hali yoktu. Beyini teselli ederek; - Allah, darda kalan kullarını gözetir, dedi. http://www.geocities.com/mevlut4/masallar/coc_hik_iyilik_8.jpg Onlar gibi temiz, asil ve nur yüzlü insanları ağırlamak herkese nasib olmaz. Kadın, onların peygamber torunu olduğunu bilmediği halde, sırf Allah misafiri diye tek serveti olan keçisini ikram etmişti. http://www.geocities.com/mevlut4/masallar/coc_hik_iyilik_9.jpg Aradan uzun zaman geçmiş ve kadınla ko- casının yolu birgün Medine'ye düşmüştü. Alış veriş için şehrin pazarına doğru yürürlerken, güleryüzlü bir genç çıktı önlerine. http://www.geocities.com/mevlut4/masallar/coc_hik_iyilik_10.jpg Bu, Hazret-i Hasan'dı. Kadını tanıyıp selam verdi ve; - Beni hatırladınız mı? diye sordu. Yaşlı karı koca blr müddet şaşkın şaşkın baktılar Hazret-i Hasan'ın yüzüne. Onlar hatırlamayınca, Hasan efendimiz açıkladı: http://www.geocities.com/mevlut4/masallar/coc_hik_iyilik_11.jpg - Bir müddet önce üç kişi sizin çadırınıza gelmişti. Onlara süt ikrâm etmiş, bir de keçinizi kesmiştiniz. İşte ben onlardan biriyim. Kadının yüzü sevinçle aydınlandı. - Tabii ya! Sen o hayırlı misafirlerden birisin. http://www.geocities.com/mevlut4/masallar/coc_hik_iyilik_12.jpg Hazret-i Hasan onları evine götürüp, çok tatlı şeyler söyleyerek ikram ve iltifatlarda bulundu. Sonra da 1000 dirhem gümüş ve yüz koyun borç alarak onlara hediye edip, yanlarına da bir adam kattı ve kardeşi Hüseyin'e yolladı. http://www.geocities.com/mevlut4/masallar/coc_hik_iyilik_13.jpg Hazret-i Hüseyin efendimiz de tıpkı ağabe- yi gibi onları güleryüzle karşıladı. O da bin dirhem gümüşle ikiyüz koyun borç alıp hediye etti ve onları üçüncü kişi olan amcaoğlu Abdullah'a gönderdi. Abdullah onları sevinçle karşılayıp evine davet etti ve; - Hasan ve Hüseyin'e uğradınız mı? diye sordu. Kadın; - Evet, dedi. Onlar ne kadar cömert insanlarmış ki bize pek çok koyun ve gümüş hediye ettiler. Hazret-i Abdullah derin bir nefes aldı ve dalgın gözlerle boşluğa bakarak; - Keşke önce bana gelmiş olsaydınız, dedi. Onlar Sevgili Peygamberimizin torunlarıdır. Dünya malına önem vermedikleri için mutlaka borç altına girmişlerdir. http://www.geocities.com/mevlut4/masallar/coc_hik_iyilik_14.jpg Kadınla kocası onların kim olduklarını öğrenince karşılaştıkları bu nimet için çok sevinip şükrettiler. Abdullah da onlara 2000 dirhem gümüşle dörtyüz koyun hediye etti ve güleryüzle uğurladı. Böylece karı koca 4000 dirhem gümüş ve yediyüz koyunla, yani büyük bir servetle çadırlarına döndüler. Peygamberimizin sevdiklerine yapılan küçük bir yardımın karşılığını daha dünyada iken böylesine bir servetle gördüler. Kimbilir ahirette ne gibi mükafatlarla karşılaşacaklardı.. |
Her zamanki gibi tekduze,siradan bir gunun ardindan,geceler dostum oldu kucaklayarak karsiladi beni bir tek yildiz bile goremeden. Hep dunlerimi yarinlarimi dusunerek oyalandim durdum ya,bu gunun tadina varamadigim bir gun daha eksildi ömrümden. Hic bir seyin sonunun gelmedigi gibi, icimde buruklugun verdigi aci ve huznun de sonu gelmeyecek kimbilir. Sevincide ,huznude icice hisettim.Vefa ile ihaneti birarada tattim. Noktayi koymam gerekirken insanlara virguller dagittim. Gulmeyi ,eglenmeyi beceremedim ama agladim hickiriklarla doya doya. Bugün yapilan güzelliklerin,iyiliklerin bir anda kolayca silinip ,unutulacagi bir carkin icinde dolasmanin hicte kolay olmadigini ogrendim. Bu acilar benimdir diyerek,sahip cikip kanayan yaralarimi gizleyerek yasamayida ogrendim. Evet dun bitmistir deriz,bugune bakalim diye hep,oysa hayat dunden izler birakiyor ruhumuza.Oyleyse dunde bizim,yarinda bizim bir parcamiz. Ve yalnizliklar son nefesimizi teslim edinceye dek.Herkez benim gibi yalniz midir bu dunyada,yoksa yalnizlik ben miyim bilmiyorum.yalnizliklarda asklar gibi tariften mahrum ,kisiye gore degisir.Benim yalnizliklarimsa bambaska. Vefasizlarla basedebilmek zormus ama ne kadar haksizliga ugradiysam o kadar güçlendigimi kesfettim,bilmezdim bu kadar denli güçlü ,bu kadar aciya katlanabilecegimi.Ama yinede bir gun yikilmaktan korkuyorum. papatyalardan taclarim olmadi hiç,dilekler tutamadim yildiz kayarken, cünki hep köpruler kurmaya calismakla gecti günlerim.Sevgi köprüleri,dostluk köprüleri,onlar yikti ben kurdum yenilerini yilmadan,usanmadan. Umutlarim simdi bir yanda,sonbaharlarim diger yanda,ne ileri bir adim,ne geriye bir adim atamamanin ezikligi acitip duruyor yüregimi.Bazen yangin yerine ,bazen buzdagina dönüsuyor bedenimortasini bulamiyorum. hayat inisli,cikisli uzun bir yol.O yolda karsima ne cikacagini bilmeden yalnizligimla yuruyorum.Ama bu yolun basi nereden ben neresindeyim bilemiyorum. Bayram sevinci içinde uyanarak,icimden sarkilar mirildandigim sabahlar simdi cok uzak. Sevipte deger verdigimse vuslata hem bana hem vuslata uzak. Olsun nasilsa bir gün seven gönüller birbirini bulacak. Kalpler de özlenen ,beklenen bayramlar bir gün bu dünyayi dolduracak. Dayanacaksin yüregim baska çaren yok. |
Annesiz Bir Güne Uyanmak Gece çökünce, uzun beyaz florasanlar ile aydınlatılan koridorlarda, üzerlerine ilaç kokuları sinmiş hasta yakınları, korku, umut ve endişeyle beraber, geceyi sırtlayıp sabaha taşırlardı. Hastanenin ikinci katında bulunan yoğun-bakım odasındaki sessizlik, karanlığı bile kıskandırmaya yeterdi. Azrail`in sık sık uğradığı bu yerde, umut zincirlerine sarılmış yaşamlar; insanca bir çaba ile sürdürülürdü. Belki anneme bir faydası olur düşüncesiyle, görevlilerin izin verdiği kadar bu odanın önünde beklerdim. Beni terk etmesine izin vermediğim umudumla... Salı gününü çarşamba gününe bağlayan gece de, yoğun-bakım odasındaki hareketlilik gözüme çarptı. Ses avına çıkmış kulaklarımla, tüm olup biteni anlayabilmek için yaklaştığımda, görevlilerin her zaman yaptıkları gibi yaşam savaşını kaybeden birini, sarıp sarmalayıp, zemin katta bulunan morg odasına götürmek üzere çabaladıklarını gördüm. Ölen kişinin annem olabileceği korkusu, yüreğime oturdu. Üzerine bastığım mermer zemin sanki ayaklarımın altından çekildi, dengem bozuldu ve vücudumun her yeri titremeye başladı. Kendimi biraz olsun toparladıktan sonra görevlilere ; ''bu kez kim?'' diye soracakken, birgün önce hastanenin kantininde çay içip, sohbet ettiğimiz hemşirenin dost elini sırtımda hissettim. —Yaşlı amca!'' dedi. —Bir haftalık yaşam mücadelesi sona erdi. Dayanılmaz acılar çekiyordu. Ölüm belki de kurtuluşu oldu.'' Hemşirenin söyledikleri beni rahatlatmıştı ama her gün birilerinin ölmesi, sıranın anneme de gelebileceği korkusunu üzerimden atmama yetmemişti. Yine de tüm olumsuz düşünceleri beynimin duvarlarından kazımak üzere, hemşireye teşekkür edip yanından ayrıldım. Hastanenin karşısında bulunan cami minaresinden yükselen ezan sesi; insanları sabah namazına davet ederken, İstanbul sisli bir sonbahar sabahına uyanıyordu. Sigara içmek için kantine geldiğimde, kardeşlerimin ve babamın ayrı ayrı masalarda oturduklarını, sildikçe yenileri gelen gözyaşlarını, nafile çabalarla birbirlerinden sakladıklarını gördüm. Beni fark ettiklerinde, sorgulayan gözleri suratımdaydı. İnandırıcılıktan uzak sözcükleri bile bulmamın günbegün zorlaştığı, kimin, kimi kandırdığının bilinmediği, insanca oynanan bir oyunun kim bilir kaçıncı sahnesindeydim. Benimle beraber umut biriktiren bu insanların, morallerini yüksek tutma zorundalığım, beni yalan üreten bir makineye çevirmişti. Daha fazla beklemeden aklıma gelen yalanları sıralamaya başladım. ''Yoğun bakım odasında bulunan yaşlı amcayı hatırladınız mı? Hani annemin solunda bulunan. İşte o amca iyileşmiş. Ölüm riskini atlatmış olacak ki, yukarı katta bir odaya aldılar. İnşallah annem de iyileşecek! Hep beraber evimize gideceğiz!'' Söylediklerimi onaylarcasına başlarını sallayıp, hep bir ağızdan ''inşallah!'' dediler. Beraber, yoğun-bakım odasının sorumlu doktorunun, hasta yakınlarını bilgilendirmek amacıyla, saat 10.30`da yapacağı görüşmeyi beklemeye koyulduk. Saati görebileceğim bir masa bulup oturdum. Ismarladığım demli çayımı içerken, bir de sigara yaktım. Zaman genişliyordu, genişledikçe yüreğimden gelen kabul edilmez öfke ve direniş giderek artıyordu. Henüz hayatının baharında olan annem, lanet olası bir odada ölüm-kalım savaşı veriyordu. Şuurunu kaybetmiş, kalbi de bir cihaz yardımıyla çalışıyordu. Sığındığım Allah`a dua etmekten başka elimden hiçbir şey gelmiyordu. ''Ya annem ölürse'' düşüncesi, beynimi kemiren kocaman bir kurt oluyor ve her geçen dakika daha fazla kemirgenleşiyordu. Gözlerimde tıkalı olan yaşlar, bir yol bulup akmaya başladı. Ağladım çokça... Saatler 10.30`u gösterdiğinde, yoğun-bakım odasının sorumlu doktoru, bir sonraki günün getireceklerine kendimizi hazırlamamız gerektiğini söylüyordu. Annemin beyninde oluşan ödem, yaşama şansını neredeyse sıfıra indirmişti. Günlerdir hastanede uykusuz, sağa-sola koşturan bedenim, doktorun söyledikleri karşısında direncini iyice yitirdi. Göz kapaklarım kendiliğinden kapandı. Eve kiminle geldiğimi, üzerimdekileri çıkartıp, yatağa nasıl uzandığımı hatırlamıyorum. Derin bir uykudan sıçrayarak uyandığımda, kardeşimin -''Hastaneye gitmemiz gerek!'' feryadının yankısı, hastaneye gitmek üzere bindiğimiz taksinin içerisinde bile sürüyordu. Hastaneye geldiğimde, annemin parmak uçlarından kayan yaşam yıldızı, veda için bekliyordu. Henüz ısısını kaybetmemiş yanağına bir öpücük kondurduktan sonra, hıçkıra hıçkıra ağlayarak, morg odasından dışarıya çıktım. Adımlarım beni, günlerdir annemi bize bağışlaması için dua ettiğim caminin avlusuna götürdü. Kulağıma fısıldanan, nereden ve kimden geldiğini bilmediğim ''Takdir İlahi'' sözcüğü, beni ne kadar teselli edebilirdi ki? Aynı gün, ikindi namazına müteakip kılınan cenaze namazından sonra, annemi son yolculuğuna uğurladım. Ertesi günü, İstanbul yine bir sonbahar sabahına uyanırken, annesiz geçireceğim ilk gün başlıyordu. Canımın yarısının olmadığı... |
UNUTMAYA DAİR... Her başlangıç bir sonu getirir beraberinde ve her son parçasıdır bir başlangıcın. Ne varsa sonsuzluğa dair bir bir paralanır gözlerinin önünde ve yalanlar bir bir ayyuka çıktığında anlarsın şimdiye dek hiç görmediğin sonsuzluğun koca bir hayal olduğunu... Unutursun. hafızanın aslında en büyük düşmanın olduğunu görürsün;öyle kolay harcar ki değer verdiklerini ve o kadar kolay siler ki içine sinmiş vazgeçilmezlerini, utandırır insanı kendisinden, bir iğne deliğine girercesine KÜÇÜLÜRSÜN! Küstahtır zaman, avuçlarının içerisinden akıp giderken alır ve götürür sana ait olanları habersizce, sonra dalga geçercesine önüne seriverir tüm çaldıklarını, uzatırsın elini yetişemezsin, \"sen\"likten çıkmıştır sana ait olanlar. Sen kendini sorumlu tutarsın tüm olan bitenden, zamanın günahını üzerine alırsın ve hafızanın yarattığı koskoca bir uçurumda yuvarlanır durursun. unutursun! Unutmak için yaşar, yaşamak için unutursun, şimdi zor gelir biliyorum, kürek kürek alınıp bir eleğe atılmış kum gibi SÜZÜLÜRSÜN! Önce çırpınırsın denizden yeni çıkmış oltanın ucundaki bir balık misali. Dudakların büzülür, iki kelimeyi bir araya getiremezsin, bu kadar mı kolaydır unutmak ve bu kadar kısa mı sürer vedalar? Ya korkunç bir rüya ya tozu fazla kaçmış bir şaka olsun istersin gerçek olduğunu bile bile... Tek o değildir unutan, sen de unutursun, şimdi zor gelir biliyorum, bir kasabın kancasına taktığı koyun gibi YÜZÜLÜRSÜN! Unutursun gülüm unutursun! Önce bir oyun havası bile acı bir hüzzam şarkısı gibi gelir kulağına, her söylenen söz bir küfür, her teselli bir tokat olur suratına vurulan! Ay Ağustos bile olsa, dışarıda kara kış vardır, fırtına ve kapkara bulutlar... Şimdi zor gelir biliyorum, titrersin iliklerine kadar, karların üzerine düşmüş minik bir serçe gibi ÜŞÜRSÜN! Gözlerin artık cep telefonunun ekranında odaklanmıyorsa, her çalan kapı ziline yüreğin hoplayarak koşmaktan vazgeçiyorsan, boş bir kağıdı karalayıp şiir yazma heveslerinden kopuyorsan sonun başlangıcındasındır ve ilk adımların olacaktır bunlar nankörlüğüne!!! Bilirim hiç bir teselli fayda etmez şu an sana, her söylenen söz sadece bir harf yığınıdır aslında. Unutursun, şimdi zor gelir biliyorum. Korkarsın kendi benliğinden, bir köşede iki büklüm olur BÜZÜLÜRSÜN! Her başlangıç bir sonu getirir beraberinde ve her son parçasıdır bir başlangıcın. Demiştim sana kolaydır unutmak, küçük bir esinti söker alır hayalini hafızandan. Vazgeçersin karşı koymaktan doğanın kuralına. Küstah olan zamanın aslında tesirini geç gösteren acı bir ilaç olduğunu anlarsın. Haydi şimdi sıra başka bir başlangıçta, bir kısır döngüdür bu, bir gölge oyunu, nasıl ki her başlangıç bir \"son\"a bağlıysa her son da bir başlangıcın önünde ki halkadır. Tesellilere ihtiyaç duymaz, cep telefonunu kapatır Ağustos\'un bir yaz ayı olduğunu anlarsın. Alışırsın canım alışırsın, ne kadar kolay olduğunu unutmanın anlarsın; ve aslında bir hiç uğruna, boşuna boşuna akıttığın yaşlarınla yıkadığın yanaklarına acır, ÜZÜLÜRSÜN! |
BİR MAKAS VE BİR KUTU İLAÇ Bir makas ve bir kutu ilaç. Tercih sözkonusu olduğunda hiç düşünmemiştim hangisini seçeceğimi ama işte o an bir kutu ilaca baktım baktıkça kendimi değil geride bıraktıklarımı düşündüm. Ne yaparlardı tek tek bütün tanıdıklarımı düşündüm. Ölüm haberimi aldıklarında ne yapacaklardı. Görmek isterdim kimin ne kadar üzüldüğünü ama şuna emindim ki üzülmeyen bir tek insan olmazdı tanıdıklarımın içinde belki tanımadığım insanlar bile yada beni tanımayanlar üzülürdü duyunca hikayemi. Bu suçsuz insanın nasıl olurda kendi canına kıyacağını. Sonra gidip uyuyan kızımın o güzel masum yüzüne baktım. Beni ne kadar çok sevdiğini söylediği sevgi sözcüklerini duydum kulaklarımda. Bensiz düşünemiyordu hayatı belki herkes gidebilirdi ama ben yani annesi olacaktı hep yanında. Kimse yoktu ben bunları düşünür savaşırken hayatta kalmakla gitmek arasında. Biri gelsin birşey söylesin gitme desinde işim dahada kolaylaşır diye düşündüm. Sonra tekrar kendi evim diyebileceğim ama evim olmayan evin mutfağına attım kendimi. Kardeşim arkadaşı ile gülüyor şakalaşıyordu sanki nereden çıktı bu ablamlar dercesine baktığını hatırladım bu akşamki yemekte gözlerimin içine. Bakmıştı ama tamam gidiyorum hayatından sen rahatını bozma diyemiyordum. Sırtımı dönüp o bakışı unutmak istercesine kızımı alıp kaçmıştım hemen odaya. Bir taraftan bulaşıkları yıkarsam belki fazla yorulmaz ve bize katlanabilir diye düşündüm. Ve kızımı uyutmaya karar verdim kendimle başbaşa kalabilmek için. Çok üşüyordu minik yavrum yere serili yatakta yatarken başına pencereden gelen rüzgarı elimle ölçtüm birşeyler daha giydirip yeni aldığım hikaye kitabını okudum. Okuduğumu duymuyordum o anda kafamda bin tane düşünce savaşıyor ve kaybediyordu saniye farkla. Sonunda uyumuştu gözlerini kapattığı an başladı yaşlar süzülmeye yanaklarımdan. Kalkıp oturdum çünkü bende hastaydım ve nefes alamıyordum. Nefes alabilmek çok güzeldi ama değerini bilemiyordum. Bir süre ağladım düşüncelerime meze olsun diye.Bir hafta öncesine kadar bir odası kurulu düzeni ve çok sevdiiği arkadaşlarının olduğu bir okula gidiyordu kızım. Bir gün içerisinde değişmişti hem onun hem bizim hayatımız ama biz bile anlayamazken yaşadıklarımızı ona anlatamıyorduk. Artık kirasını bile ödeyemediğimiz evimizden eşyalarımızı alıp götürerek taşıdılar bizi kardeşimin evine. Gelmeyi düşünüp gelmemek çok daha rahatlatıcıydı oysa. Gidelim diyordum gidelim buralardan ama bir evimin olması sadece bana ait olması her zaman daha çekiciydi gözümde. Gitmemek için direndik birsüre sonra onlar geldi. Küçüklüğümün kötü adamları icra polis avukat üçlüsü.Alıp götürdüler ele dokunur ne varsa evimizden. Sanki kararın doğru taşınmalısın der gibiydiler, ne yaptıysak durduramadık bu talanı. Eve geldiğimde eşim her yeri toplamış süslemişti. Kızımın evi görmesini istemedim, eşyaların yoklukları değil onun vereceği tepki korkutuyordu beni. Neyseki Kızım yoktu evde gittiğimde. Oh şükür dedim içimden görmemiş bize dokunan şeyler kimbilir onda ne yaralar açardı belkide onunda çocukluğundan hatırladığı bu kötü adamlarmı olurdu. Eşim evi toplamış almayı unuttukları bir müzik çalarda hafiften bir müzik çalıyordu. Çoktandır sermediğim örtüleride sermişti sehpanın üzerine koltuklarımız ve sehpamız vardı hala onu güzelleştirmek istercesine. Aslında görmedi diye sevinmiştim ama kızımın evin o manzarasını gördüğünü ama sandığım kadar büyük bir tepki vermediğini öğrendim. Eve getirdim televizyon seyrettiği bakıcısını evinden. Eve girer girmez o akşam televizyonda oynayacak olan dizileri saymaya başladı sadece hızlı hızlı sevdiği programları sayıyor ve ağlıyordu. Onu yatıştırmak bir gün daha sabretmesini söylemeye çalışmak faydasızdı ama hala bizim ağlamadığımızı ve yalanda olsa gülücükler saçtığımızı görünce sustu. Ertesi günü televizyonumuzun geleceğini söylemiştik ona geleceğine inanmasakta. Gidecek bir yerimiz vardı oda ne zamandır gelmemizi isteyen kardeşimin eviydi. Sanki sevgi doluydu gelin abla beraber yaşayalım dediğinde ağzından çıkan kelimeler. Ama aslında kabus yeni başlıyordu. Aslında hayata sen öyle bakarsan kabus olurdu biliyorum ama artık yaşadıklarımın çok ağır gelmesi beni delirtecek güce ulaşması güzel görmemi engelliyordu hayatı. Ertesi günü bekledik ve eşyalarımızı hemen geri alamayacağımızı söylemeleri ile o akşam bir haftalık kıyafetlerimizide alarak uzaklaştık o evden sanki gecenin karanlığı herşeyi kapatıyor soğuğu ise içimize işliyordu. Otobüs beklerken yeni bir hayata başladığımı düşünüyor kızımın anlamsızca bakan gözlerine bakmamaya çalışıyordum.Zaten ağlayarak çıkmıştı o evden artık bir daha o eve gelmeyeceğini okulunu arkadaşlarını göremeyeceğini biliyordu sanki. Çok yakında aylardır hazırlandığı 23 Nisan gösterileri yapılacaktı okulunda ve bu gösteri onun için çok önemliydi. Gösteriye katılacağını söyledik buna bizde inanmadan ve çok uzun bir bekleyişten sonra bizi kardeşimin evine götürecek otobüse bindik. Hiç konuşmak istemiyordum durakalmıştım. Oysaki en çok ben istemiştim kardeşimin evine gitmeyi neden mutlu değildim. Eve gittiğimizde kardeşim yeğenim ve bir arkadaşı yemek yiyorlardı. O zaman bu evdemi yaşayacaktım artık dedim içimden kendi evim gibi olmayacaktı hiçbir zaman ama kendi evimiz gibi hissetmek gerekiyordu huzurlu olmamız için. Aradan bir hafta geçmişti kabus gibi bir hafta yeğenim ve kızım sürekli tartışıyor ve kardeşim ve eşim bu konuda hep kızımın üzerine geliyorlardı. Onu korumak bana aitti. Onu korumak kendimi yaşadıklarımı üzüntülerimi unutup sadece onu korumak. Bu annelik iç güdüsümüydü bilmiyorum ama o çok sevdiğim yeğenimi bir düşman gibi görüyordum kızımı üzdüğü için. O hafta sonu tekrar apar topar çıktığımız evimize gittik hala almamız gerekli şeyler vardı üstelik bir hafta sonra kalan eşyalarımızı bir depoya taşımak zorundaydık ve toparlanacak çok şey vardı. Hızla evi toplayıp sarmaladık ve yine kabus dolu bir hafta geçirmek üzere döndük kardeşimin evine.Kızımı çok seviyordu ne de olsa teyzesiydi ama oda annelik iç güdüsünden hep oğlunu haklı görüyor zaten babasız büyümesinden dolayı acıdığı yeğenimi o da kendince koruyordu. O hafta Salı günü tatildi ve kızımın yirmiüç nisan gösterilerine katılmak gibi bir hayali vardı hala. Onu gösteriye götürmeye üşendiğimizden değilde gösteride giyeceği kıyafetleri alamadığımızdan götüremiyorduk. Ona havaların yağmurlu olduğunu ve gösterinin iptal edildiğini söyledik hiç tepki göstermedi yine korktuğum gibi olmamıştı ama benim kızım niye tepksizdi kendisi için çok önemli, şeyleri kaybettiğinde bile neden bu kadar tepkisizdi.Oda alışmışmıydı bu yokluğa bu anlamsızlığa bilmiyorum. Pazartesi günü yine çaresizliklik artık son safhasına varmış ve beni hiç istememem birinden borç istemeye kadar zorlamıştı. Herkez herşey beni o kadar incitiyor o kadar üzüyorduki bunun da üzmesi incitmesi hatta çok sevdiğim birini kaybedebileceğim düşüncesi bile beni engelleyemedi. Ona bir faks çektim sadece yalvardım öl dese ölecektim geldese de gidecek o kadar bıkmıştım o kadar çaresizdim.Faksı çekerken avucumun içine gömmüştüm tırnaklarımı ruh gibiydim ayakta zor duruyor bir yere yaslanmak istiyordum. Çabucak kaçtım faksı çektikten sonra masamın bulunduğu odadan. Çünkü telefon çalsın beni arasın istemiyordum çünkü onunla konuşacak kadar cesaretli değildim. Kimseye yalvarmamıştım üstelik yalvardığım bu kişi başkası olsaydı belki bu kadar etkilenmezdim. Ağzımda iki kelime çıkıyordu sadece onu kaybettim kelimeleriydi. Sigaramı içerken sürekli bunu tekrarlıyor ve ağlıyordum.O anda yaşadığım o büyük acıyı ve sebebini kimseye anlatsamda anlayamaz. Ömrümden ömür silinmişti sanki ölmeyi tercih ederdim o kadar. Sonra toparlandığımı sanarak yerime gittim kardeşim onu aramış ve gelen haber olumsuzmuş.Yani bana borç falan veremezmiş çünkü onunda durumu da iyi değilmiş. Boşuna kendimi küçük düşürmüş yalvarmıştım. Peki şimdi ne yapacaktım. Onu arayamazdım artık konuşamazdım çare değil ölmek istiyordum.Kimseyle konuşmadım iş dışında ve akşam olunca yine bir ruhtan farksız olan bedenimi eve taşıdım. Bu yabancılığı bu umursamazlığı hiç bu kadar hissetmemiştim kardeşim yaşadıklarımı anlattığımda sanki hiç önemsemeden beni dinliyordu bana yabancı gibi bakıyordu çünkü onun hayatı ve heyecanları olduğu gibi kalmış kaldığı yerden devam ediyordu. Kendimi oraya ait hissetmek için elimden geleni yapmıştım ama başaramadım o gece yanlış bir geceydi. Eşim yoktu çalışıyordu. Bir an önce ölmek tek düşündüğüm buydu saaatler geçtikçe buna daha çok yaklaşıyordum kızımı uyuttum evde sezsizlik hakimdi, kardeşim benim uyuduğumu sanıp arkadaşı ile bilgisayarda chat yapıyordu. Sanki son bakışını unuttuğumu düşünüyor oh be kendi evim kendi odam ve hayatımda bunların ne işi var der gibi salonun kapısını sıkı sıkıya kapattı. Bizi duymak görmek bile istemiyor böyle bir günde tüm olup biteni ona anlatmışken beni nasıl olurda yanlız bırakır diye düşünüyordum, kendimde değildim ve kızımı uyuttuktan sonra mutfağa gittim. Hem ağlıyor hem sigara içiyor hemde saçlarımla uynuyordum. Sanki o saçlar bana ağırlık veriyordu sanki onları kessem başımdaki bu ağırlık kaybolup gidecekti. Şimdi ilaçları içmenin tam zamanı diye düşündüm sigaramı bitirdim ve tekrar kızıma bakmaya gittim dönüşte de yatak odasında makası alıp tekrar mutfağa geldim, makasla ilaç kutusu yanyanaydı. Ölmek kafamdaki tek şeydi herşeyin sonunu ölümümden sonrasını düşündüm. Kızımı eşimi dostlarımı kendimi. Haketmediğim bir hayatı yaşıyordum hakketmediğim acılar çekip inciniyordum. Artık beni hayata ne bağlayacaktı ki. Saçlarımı avuçladım ve kestim umurumda değildi nasıl kestiğim çünkü ölecektim zaten. Kestikten sonra tekrar elimi saçlarıma götürdüm ve rahatladığımı hissettim. Sanki herşeye rağmen yaşamam gerekliydi. Kizım için yaşamam gerekliydi. İçimdeki his bana bunu söyledi. Hala umut vardı ve umutların sebeplerin en büyüğü kızımdı. Saçlarımı toplayıp çöp tormasına attım saklamadım çünkü birileri ben ölmeden onları görsün beni kurtarsın istiyordum keserkende birleri gelsin ne yapıyorsun desin diye bekledim. Kimse gelmedi makası aldığım yere bıraktım ve kızımın yanına başımda korkunç bir ağrı ile uzandım artık ağlamak istemiyordum çok yorgundum. Uyumak ve bir dahada uyanmamak hayalmiydi bilmiyorum ama bu halde uykuya daldım. Sabah kalktığımda olanları unutmuştum. O gün yirmiüç nisandı işe gitmeyecektim kızımla beraberdim. Hala yaşıyordum ama saçlarım yoktu. Artık kimseye güzel görünmesemde olurdu. Nasıl yaşadığımı bilmeden yaşamaya devam edecektim. Sadece nefes alacak kadar kızımı sevecek kadardı yaşama sevincim. Bu kadar. |
ASIK OLMADAN ASIK OLMADAN BIR DÜSÜN DIYOR CAN DÜNDAR Evinin seni içine sigdiramayacak kadar dar oldugunu fark edeceksin... Sokaga firlayacaksin... Sokaklar da dar gelecek... Tipki vücudunun yüregine dar geldigi gibi... Ne denizin mavisi açacak içini, ne piril piril gökyüzü... Kendini tasiyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin... Birileri sana bir seyler anlatacak durmadan... "Yasamak güzel." "Bos ver, her sey unutulur." Sen hiçbirini duymayacaksin... Göz yaslarindan etrafi göremez hale geleceksin... Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarinda ölmek isteyecek kadar çok seveceksin... Hep ondan bahsetmek isteyeceksin... "Ölüme çare bulundu" ya da "Yarin kiyamet kopacakmis" deseler basini kaldirip Ne dedin?" diye sormayacaksin... Yalniz kalmak isteyeceksin... Hem de kalabaliklarin arasinda kaybolmak... Ikisi de yetmeyecek... Geçmiºi düºüneceksin... Neredeyse dakika dakika... Ama kötüleri atlayarak... Onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin... Gittigin yerlere gitmek... Bu sana hiç iyi gelmeyecek... Ama bile bile yapacaksin... Biri sana içindeki aciyi söküp atabilecegini söylese, kaçacaksin... Aslinda kurtulmak istedigin halde, o aciyi yasamak için direneceksin... Hayatinin geri kalanini onu düsünerek geçirmek isteyeceksin.... Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin... Herkesi ona benzetip... Kimseyi onun yerine koyamayacaksin... Hiçbir sey oyalamayacak seni... Ilaçlara siginacaksin... Birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu unutturmayan. Sadece bir müddet buzlu camin arkasindan seyrettiren... Bütün sarkilar sizin için yazilmis gibi gelecek... Bogazin dügümlenecek, dinleyemeyeceksin... Uyumak zor, uyanmak kolay olacak... Sabahi iple çekeceksin... Bazen de "Hiç günes dogmasa" diyeceksin... Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler... Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin... Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çikana sarilmak isteyeceksin Nafile... Düsüncesi bile tahammül edilmez gelecek... Rüyalar göreceksin, gerçek olmasini istedigin... Her siçrayarak uyandiginda onun adini söyledigini fark edeceksin... Telefonun çalmasini bekleyeceksin... Aramayacagini bile bile... Her çaldiginda yüregin agzina gelecek... Aglamakli konusacaksin arayanlarla... Yüregin burkulacak... Canin yanacak... Bir daha sevmemeye yemin edeceksin... Hayata dair hiçbir sey yapmak gelmeyecek içinden... Onun sesini bir kez daha duymak için yanip tutusacaksin... Defalarca aradigi günlerin kiymetini bilmedigin için nefret edeceksin... Yasadigin sehri terk etmek isteyeceksin... Onunla hiçbir aninin olmadigi bir yerlere gidip yerlesmek... Ama bir umut... Onunla bir gün bir yerde karsilasma umudu... Bu umut seni gitmekten alikoyacak... Gel gitler içinde yasayacaksin... Buna yasamak denirse... Razi misin bütün bunlara...? Hazir misin sonunda ölüp ölüp dirilmeye...? O halde asik olabilirsin |
:::Geceye Sitem ::: "Yine isyan ediyorum sana karsi, seni hatirlatan her seye karsi... Verdigin tüm acilara inat haykirmak istiyorum adini, haykirmak istiyorum "Seni artik sevmiyorum!" Unutulmaz bir sevdanin ardindan kalan tek hatiran , ardinda yitik biraktigin bu gözyaslari simdi. Yazik ki unutuluyorsun. Bir zamanlar en degerli varligimken , simdi unutulmaya mecbur, unutulmaya mahkumsun! Dün gece yine benimleydin. O en sevimli, o en unutamadigim halinle... Ne zaman yanina gelsem, kaçiyordun benden , sanki suçluymusçasina . Ardinda bir ben kaliyordum, birde yalniz bir sehir. Sokaklarda ariyordum seni, kimsesiz, yalniz, karanlik sokaklarda. Bazi bazi karsima sarhoslar çikiyordu. Korkmuyordum onlardan, ilgilenmiyordum. Ben seni ariyordum, seni istiyordum tüm benligimle... Ne kadar zaman geçmis bilmiyorum. Soguk , üsüyorum, ariyorum, ariyorum... Geçmiste eksik kalan bir sey var aradigim. Bilmedigim bir yerdeyim. Kimseler yok. Etraf çok karanlik, hani korktugun türden. Sessizve issiz, bir tek köpeklerin sesleri var uzaktan gelen. Bir seyler dolaniyor etrafimda, gölgen gibi ama göremiyorum. Hissediyorum. Kokun sinmis her yere, o güzelim parfüm kokularin. Biliyorum sen yani basimdasin ama sana ulasmak imkansiz. Avucumun içindesin, dokunamiyorum, sicaksin. Ellerim yaniyor, yüregim yaniyor, dokunamiyorum. Biliyorum ki! sen benimsin, avucumun içindesin, kim ne derse desin, benimlesin. Çok soguk donuyorum, avucum sicak, sicacik. Sen varsin ellerim arasinda ama seni tutamiyorum. Kayiyorsun usulca parmaklarimin arasindan, cansiz , ruhsuz. Bakiyorum sana öylece, anlamsiz, öylece duygusuz. Gülüyorlar seni sevmeyenler, beni sevmeyenler. Agliyorum, agliyorum... Ve bir an olsun geçmiyor saatler. Günler yok, aylar yok, zaman yok! Heryer yagmur, her yer islak. Insanlar aciyor bana. Çocuklar alay ediyor. Tekmeleyenler, lanet edenler... Bitkinim, halim yok yürümeye. Ne zamandir bu haldeyim bildigim yok. Pismanim seni kaybettim. Ne olur affet beni. Geri dön, dön ne olur. Dön, dön, dön!... Belki seni tekrar yasatirim, belki de bende yanina gelirim. Artik çaresi yok sensizligin. Pismanlik, gurur anlamini yitirdi çoktan. Bir sen varsin, bir de askin! Dün gece yine seninleydim, yine benimleydin. "Seni seviyorum". Bir rüyaydi , seni kaybettigim, bir hayaldi gerçeklesmesini istemedigim. Sükürler olsun ki uyandim, sükürler olsun ki yanimdasin!" |
Yaşlı Kadın İle Meşe Ağacı Kuraklık o yıl, New Jersey’in yemyeşil çayırlarını kahverengine çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu. Kuraklığın kırküçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı.Otomobilinin camını indirdi ve yaşlı kadına seslendi:“Sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan?”Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti:“Zaten şu kadar kısa bir yoldan geliyorum” dedi ve yüz metre ötedeki dev bir meşe ağacını göstererek “Zahmet etmenize gerek yok...” dedi. “Iki üç adımlık yolum kaldı.”Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını merak etti. Onu arkasından izledi. Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip, sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı, hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu: “Bu ağacı sulamak için mi o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? Güçlükle kaldırdığınıza göre kova galiba çok ağırdı.” Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.“Tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum. Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla. Şimdi hiçbiri yaşamayan tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık, onun gölgesinde nasıl dinlendik... Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben?”Genç tarım uzmanı, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve dikkatlice baktı. Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte gecikmedi.Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü:“Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım, onun kollarına sığınırdım” dedi. “Nişanlım, parmağıma nişanı ağacın altında taktı. Benim için böylesi anılarla dolu olan bu ağaç için, bir kilometre öteden bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz?” Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken, ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü. Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak “Bırakın ağacımı” diye bağırdı. “Dokunmayın benim ağacıma...” Işçilerin başındaki adam kasketini çıkardı ve yaşlı kadınısaygıyla selamladı: “Ağacınıza kötü bir şey yapmak için değil, onu kurtarmak için geldik, hanımefendi” dedi. “Ağacınızın köklerinin çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak, ağacınızı bol bol suladık.”Yaşlı kadı tankerinin üzerinde yazılı olan “Greenfield Fidanlığı” adına takıldı.“Fakat ben sizi çağırmadım ki?” dedi. “Kim gönderdi sizi buraya?”Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi:“Bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi, efendim” dedi. Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu ve işçilerin tek tek ellerini sıktıktan sonra bindikleri kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı. |
AÞK MI? Benim duygularým yok... Ya da ben yokum parçalanmýþ,yüreðim, hislerim kurumuþ;kurutmuþlar... Ne istiyorlar benden, yüreðimden, insanlar neden acýmasýz ve zalimler bu kadar neden anlamýyorum. Koskocaman dünyada bir küçük zerreyim ben, bir küçük zerre... Yaþanmýþ en küçük bir his bile benim için çok önemlidir. yeter ki yaþanmýþ olsun! Yeter ki sevgi dolu kýpýrtýlar olsun yüreðim de budur önemli olan benim için budur duygularýmý harekete geçiren yaþanmýþlýk... Her insanýn kalbinde bir his bir hezeyanlar vardýr. Hepsi gerçektir bunlar gerçek... Ve siz insanlar... Sakýn aþk dýþýnda bir gerçek aramayýn. Aþkýn dýþýnda bir gerçek daha yoktur. Çünkü aþk Tanrý'nýn yarattýðý en güzel þeydir. Aþký aramayýn, aþký beklemeyin, aþký var edin ve yaþayýn onu. Ýþte o zaman sonsuzluða varmýþ olursunuz... Gerçek anlamda var olmuþ olursunuz. Ben aþýðým yüreðimde, ben seviyorum gönlümde, ben ömrümü tükettim onun izinde evet ben... Birgün kimsenin bana gereksinimi kalmadýðý bir anda ellerimi gönüllerinizden çekip gideceðim. Tek bir veda sözcüðü bile söylemeksizin... Giderken kendimi de alacaðým, benden bir iz kalmayacak içinizde. Ama ben giderken sizleri de alýp götüreceðim gönlümde... |
Romantik Sevgili Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barğıması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım. Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldun’du. Mesaj şöyleydi. -Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et. Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı. İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi. -Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun. Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa; -Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor. Dememi istedi. Masama; -Bu emeğinin karşılığı değil ama, diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım. |
:::Geceye Sitem ::: "Yine isyan ediyorum sana karsi, seni hatirlatan her seye karsi... Verdigin tüm acilara inat haykirmak istiyorum adini, haykirmak istiyorum "Seni artik sevmiyorum!" Unutulmaz bir sevdanin ardindan kalan tek hatiran , ardinda yitik biraktigin bu gözyaslari simdi. Yazik ki unutuluyorsun. Bir zamanlar en degerli varligimken , simdi unutulmaya mecbur, unutulmaya mahkumsun! Dün gece yine benimleydin. O en sevimli, o en unutamadigim halinle... Ne zaman yanina gelsem, kaçiyordun benden , sanki suçluymusçasina . Ardinda bir ben kaliyordum, birde yalniz bir sehir. Sokaklarda ariyordum seni, kimsesiz, yalniz, karanlik sokaklarda. Bazi bazi karsima sarhoslar çikiyordu. Korkmuyordum onlardan, ilgilenmiyordum. Ben seni ariyordum, seni istiyordum tüm benligimle... Ne kadar zaman geçmis bilmiyorum. Soguk , üsüyorum, ariyorum, ariyorum... Geçmiste eksik kalan bir sey var aradigim. Bilmedigim bir yerdeyim. Kimseler yok. Etraf çok karanlik, hani korktugun türden. Sessizve issiz, bir tek köpeklerin sesleri var uzaktan gelen. Bir seyler dolaniyor etrafimda, gölgen gibi ama göremiyorum. Hissediyorum. Kokun sinmis her yere, o güzelim parfüm kokularin. Biliyorum sen yani basimdasin ama sana ulasmak imkansiz. Avucumun içindesin, dokunamiyorum, sicaksin. Ellerim yaniyor, yüregim yaniyor, dokunamiyorum. Biliyorum ki! sen benimsin, avucumun içindesin, kim ne derse desin, benimlesin. Çok soguk donuyorum, avucum sicak, sicacik. Sen varsin ellerim arasinda ama seni tutamiyorum. Kayiyorsun usulca parmaklarimin arasindan, cansiz , ruhsuz. Bakiyorum sana öylece, anlamsiz, öylece duygusuz. Gülüyorlar seni sevmeyenler, beni sevmeyenler. Agliyorum, agliyorum... Ve bir an olsun geçmiyor saatler. Günler yok, aylar yok, zaman yok! Heryer yagmur, her yer islak. Insanlar aciyor bana. Çocuklar alay ediyor. Tekmeleyenler, lanet edenler... Bitkinim, halim yok yürümeye. Ne zamandir bu haldeyim bildigim yok. Pismanim seni kaybettim. Ne olur affet beni. Geri dön, dön ne olur. Dön, dön, dön!... Belki seni tekrar yasatirim, belki de bende yanina gelirim. Artik çaresi yok sensizligin. Pismanlik, gurur anlamini yitirdi çoktan. Bir sen varsin, bir de askin! Dün gece yine seninleydim, yine benimleydin. "Seni seviyorum". Bir rüyaydi , seni kaybettigim, bir hayaldi gerçeklesmesini istemedigim. Sükürler olsun ki uyandim, sükürler olsun ki yanimdasin!" |
AŞKIN GÖZÜ bir gün aşk,nefret,düşüncesizlik,hırs kısaca tüm duygular toplanmışlar. canları sıkıldığı için bir şeyler yapmak istemişler. aralarından biri saklanbaç oynıyalım demiş. düşüncesizlik düşünmeden atlamış ben ebe olucam diye. sonra saymaya başlamış.herkes saklanıyormuş.hırs bir çuvala saklanmaya çalışmış ama çuvalı yırtmış . mutluluk göle saklanmış ama suyun altında duramadığı için oda yakalanmış düşüncesizlik saymaya devam ediyomuş.aşk ise saklanmaya yer bulamamış. düşüncesizlik sayıyormuş 89, 90 ,91 aşk son çare olarak dikenlerin araına atlamış. düşüncesizlik herkesi bulmuş ama aşkı bulamamış o sırada içlerinden biri aşk dikenlerin arasında demiş. düşüncesizlik bir sopa ile dikenlere vurmaya başlamış. aşk yüzünü tutarak dikenlerin arasından çıkmış. yüzü kanıyormuş bir süre sonra aşkın kör olduğunu fark etmişler. düşüncesizlik sormuş senin için ne yapa bilirim diye . aşk düşüncesizliğe sen bundan sonra benim gözün olucaksın demiş. o günden sonra aşkın gözü kör olmuş . düşüncesizlik ise aşkın gözü olmuş. |
Sevda Uğruna Ölüm Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır,kıpır , içindeki çocuk haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik... Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış. Omuzları bir küçük kız çocuğun şımarıklığını sergilercesine “Bana ne” ifadesinde. Kıpır,kıpır ya içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında buluverir kendini. Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda kayar gibi “Hooop” havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş, esenler de yetmiyormuş gibi. Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle barışık ve yaşadığına memnun. Kahkahası ekrandan yüreklere taşan, mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle. Oynadıkları oyunun tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar. Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının gelmesini. Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere. Uyku tutmaz bekleyişlerde ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden.. Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar. Birbirlerini gerçekten merak ederler. Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden bile sorumlu tutmaya başlar kendini. Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz. Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el üstünde tutarlar anlayacağınız. Günler, aylar geçer... Hayaller ekranlara sığmaz olur. Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek... Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır. Bulut adam sorar durmadan ; -N’olacak şimdi... Kadın, adam kadar cevapsız... “Bilmiyorum” der.”Bilmiyorum” Artık sorgulamalar başlar duyguları ... ”Bu nedir?...Bunun adı ne..?” Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak.. Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir. Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese sevda denen şey olmaz zaten. İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar. Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara, onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca. Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından bakmaktadır. Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere... “Beni ignore et*.Ne olur bunu yap.” Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan budur. Düşünür bir süre.Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm anıdır bu.Verilen son nefestir sanki.. “Sevdam HAYIR dese” “ Sensiz yapamam dese” diye bekler nefes almak için. Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın.. Bunu ikisi de bilirler. Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan “Netten çıkıyorum o zaman” “Hoşçakal” Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir... Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları gezinir kadının “Hoşçakal” Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan. Ve KADIN ÖLÜR... |
HİKAYEMİ ANLATMADAN GİT! Gözlerini açtığında ne zaman sırtüstü döndüm diye düşündü. Sağ bacağını karnına çekip, yüzünün tamamını yastığa gömerek yorganı kucakladığı andan bu yana ne kadar zaman geçtiğini anımsamaya çalıştı.. Uyumuş muydu? Uykunun rehavetli anlarını düşündü belli belirsiz.. Deliksiz uykularını hatırladı. Güneşli, pırıl pırıl bir sabaha uyanmayalı ne kadar zaman olduğunu sordu kendine? Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle uyandığı sabahlardı onlar. Miskin bir kedi gibi gerinerek kollarını yukarı uzatıp bacaklarını gerdiği, mutlulukla gülümseyerek yanında uyuyan adama sokulduğu, onun kokusunu içine çekerek uyandığı sabahlar. O mutluluğun ve huzurun sonsuza dek süreceğinden emin; uykudan uyanışlarını düşündü. “O’nu düşünmenin içini yakan acısı hala çok tazeydi. “O’nu düşünmek ve onu düşünürken hala acı hissetmekten başka bir şey gelmiyordu elinden. Kendini hafifçe sağa döndürmeyi, yüzünü pencereden giren günışığına çevirmeyi istiyordu. Ancak bedeni bu isteğe cevap veremeyecek kadar güçsüzdü sanki. Bir milim kıpırdanmak istemiyordu bedeni. İnsanın özlemleri hiç bitmiyor dedi yüksek sesle. Gözlerini tavanda bir noktaya dikti. Özlemleri, hatırlamaları bitmiyordu da ümitleri ne çabuk tükeniveriyordu? Tavanda, gözlerini ayıramadığı o noktada bir “çünkü” arıyordu. Yataktan kalkmalıyım “çünkü..” Bir şeyler yemeliyim “çünkü..” Evden çıkıp biraz yürümeliyim “çünkü…” Hiçbir davranışının “çünkü” ‘sü yoktu artık.. Sadece bu özlemin “çünkü” ‘sü vardı içinde. Özlüyordu. “O’nu çok özlüyordu.</SPAN> Koskoca bir yıl geçirmişti “O’nsuz bu evde, bu yatakta. Çevresindeki herkes alışacaksın diyordu. Alışılmıyordu. Her sabah başka bir güzelliğe uyanılırdı “O” yanındayken. Neşeli kahkahalar, keyifli kahvaltılar, romantik akşam yemekleri yaşanırdı bu evde. Haftasonları beraber evi temizlemek bile eğlenceli bir oyundu. Huzur kokardı evin her köşesi. Her sabah “O’na sokulduğunda içini dolduran mutluluk duygusu sonsuzluk duygusuydu aslında. “O”, her sabah başka eğlenceli hikayeler anlatırdı. Beraberliklerini, yaşadıkları minicik bir olayı katardı sabah hikayelerinin içine. Dünyanın herhangi başka bir yerinde yaşayan iki kişiydi hikayelerin kahramanları. “O’nun anlattığı hikayelerde o çift; bahçedeki asmanın altına kurulmuş çardakta demli çaylarını yudumlarken hayırsız çocuklarını çekiştirirerek yaşlanırdı. Evlatlar çocuk yetiştirilecek bir dünya olmadığına kanaat getirip evlenmemiş, çocuk yapmamış olurlardı. O yaşlı çift yıllara meydan okuyarak hala sevgi dolu bakardı birbirlerinin gözlerinin içine. İkisi de o kadar yaşlanmış olurlardı ki hikayelerin sonunda; kulakları az duyduğundan söylenenleri yanlış anlar hatta bazen hafızaları berrak olmadığından birbirlerini tanımazlardı. O hikayeler hem umut yüklüydü hem çok komikti. Alışılmıyordu. Hele sabahlar; o hikayeler olmadan işte böyle “çünkü”’süz kalıyordu. Birlikte geçirdikleri o son sabah hikaye anlatması için o kadar ısrar etmeseydi, şimdi yanında olur muydu acaba? Yine miskin bir kedi gibi yatağında gerinir,sokulup kokusunu içine çekebilir miydi? O son sabah anlattığı hikayede yaşlı çift birbirlerini tanıyamamışlar, sanki ilk kez görüşüyormuş gibi aksi aksi konuşmuşlardı. Kadın da adam da birbirlerinin kim olduğunu unutmuşlardı yine. Hikayenin sonu bu kez mutlu bitmemişti. O kadar ısrar etmeseydi, “hikayemi anlatmadan gitme demeseydi”, şımarık bir çocuk gibi kapris yapmasaydı,”O” her zamanki saatinde evden çıksaydı, çıkabilseydi şimdi yanında olur muydu acaba? Sabahları işe gitmek için bindiği servis aracına yetişebilmek için telaşla apartmanın kapısından fırlamasaydı, servis otobüsünün şoförü dikiz aynasından onu görsün diye caddenin ortasına atılmasaydı. Köşedeki bakkalın ehliyetini yeni almış oğlu panikten fren pedalına basıyorum diye kamyonetin gaz pedalına yüklenmeseydi, çağrılan ambulans sabah trafiğinin yoğunluğunda sıkışmasaydı, yetişebilseydi….. |
Nice Lodoslar Yorgunu Moda BABALAR VE KIZLARI... YA DA “ALWAYS ON MY MİND” Nice lodoslar yorgunu Moda’nın köklü ailelere mensup, görmüş geçirmiş, soylu erkekleri ikiye ayrılırlardı... Elvis koleksiyonerleri ve Beatles koleksiyonerleri... Bunlar birer tür sığınışlardı... Çağlarca sürmüş çatışmaların düğüm noktası, kıtaların buluştuğu arıza lokalin, fırtına yemekten bezmiş, depresif insanlarının sığındığı birer koy ya da... Çünkü bir Modalı kolay kalamazdı hayatta... Mutlaka genç yaşta başına bir şey gelir ve ölür giderdi... Çünkü çağ hastalıkları, derin melankoliler, yadsıyıcı duyarlılıklar, sanatçı kavrayışın gelişkinliğinden mütevellit ince hastalıklar, kentli kaygılar ve daha niceleri asla peşini bırakmazdı bu bedbin semtin yaşamdan istifa etmeye can atan karamsar insanlarının... Moda sokaklarında rastladığınız ak saçlı, yaşını başını almış, sıhhatli, mesut, dingin ihtiyarlar asla Modalı değillerdir. Ya emekli asker aileleri, ya kıdemsizlik yıllarını tamamlamış bürokratlar ya da parayı güngörmüşler arasında yemeye gelmiş eşraftan taşralılardır onlar. Çünkü gerçek Modalı yaşlanmaz... Bir kelebek gibi, kısacık bir zaman diliminde solar gider... Yarım kalmış tutkular kalbinde, bir yarım şarkı kulaklarında, gözü yaşlı, yadigar kadınlar bırakmış geride, gamlı... Ve fonda hep o ağlatan şarkı “Always on my mind”... Elvis’ten... O, Moda’nın sadece görmüş geçirmiş bir ailesinin yenik erkeği değil, sağlam bir Elvis koleksiyoneriydi aynı zamanda... Ve de belki de Kadıköy’ün en talihsiz adamı bir de... Çünkü kötülüklerin kuşattığı bir çağda, aymazlıklar otağı olmuş bir cangılda bir küçük melek yetiştirmek zorundaydı aynı zamanda... Kimi zaman onun evden çıkarak Kadıköy’ün hırpani kalabalıklarının arasına dalmasını kederle izlerdi. Her biri birer Tarantino figürüne dönüşmüş, kaba sabalığı ve serseriliği çağcıllık ya da avangardizm sanan, kötü yetişmiş, berbat erkekler arasına küçük meleğini saldığında kederden ölecek gibi olur, hiçbir zaman inanmadığı tanrıya yüzünü çevirerek yalvarmaya başlardı: “Tanrım ne olur ona dokunmasınlar... Bu adaletsizliğe izin vermemelisin... Bedeli neyse benden alabilirsin...” Bu yalvarışlar yatıştırıcı olmaya yetişmezdi çok zaman... Ancak eski yıllardan kopup gelen balladların koynuna kendini atarak yatışmayı başarabilirdi... İlk önce yine hep aynı şarkıyı, yine “Always on my mind”ı dinler ardından soylular arasında geçen bir Rus nehir romanının karlı sayfaları arasına dalarak her şeyi unutmayı denerdi... Ama yine de, Anna Karenina’nın bir Petersburg vakansını okurken bile, puslu, karla kaplı stepler ve taygalar arasından sıyrılır gelir Küçük Melek’in ilk makyaj yaptığı gün döktüğü gözyaşlarını yanaklarında hissederdi... Yine kapı aralığında durup, onun bir Tolstoy kahramanı, sosyeteye ilk defa çıkacak bir Küçük Bayan Kuprinska gibi süslenişini görürdü hep... Bir erkeğin kendi kızına duyduğu aşk neden hep gözyaşıyla kaplıdır?.. Bunu kim bilebilir?.. Her kız babası bilebilir mi?.. Asla!.. Ama Moda’da yaşamış bir Elvis koleksiyoneri rind... Hıms, neden olmasın?.. Yeter ki öyküsünün kahramanı Küçük Melek kadar güzel olsun... Ve bir de şarkısı: “Always on my mind” kadar... ... Tanrının, olasılıkla övünmek için yarattığı bu küçük melek Dekadans Bar’a her girdiğinde absürdün “dalağı” yarılırdı gözümde... Masumiyet ve güzelliğin bu rafine tezahürü, tikilerin, cikslerin, mış gibi yapan rocker özentilerinin, yuppilerin, cosmoların, kaba saba feministlerin, hooliganların, kart zamparaların, şarlatan sanatçıların, kompleks dolayısıyla yazar geçinen kıroların, kız tavlamak için ressam görüntüsü veren maymunların, sahte işadamlarının ve müzik otoritesi kılığına girmiş kurnazların arasında belirdiğinde nasıl bir absürd duygusuyla sarsılırdım, anlatamam... Onu hayranlıkla izler, her adımını gördükçe içimin erimesine mani olamazdım... Onun şiir yazma telaşını, entelektüalizm heveslerini, sanat yapmaya çabalamasını, en çok da kendini anlayabilecek bir genç adam aramasını kaygıyla izlerdim... Çünkü bunlar olanaksızdı... Çünkü o, yazmak için değil yazılmak için doğanlara benziyordu ve onun duyarlılıklarını, inceliklerini ve telaşlarını anlayacak genç adamlar üretmiyordu bu çağ... O, romantikler çağından kopup gelmiş bir Shakespeare figürü gibi ortalıklarda çaresizlikle dolaşırken aleladelik her taraftan eline ayağına sarılmaya çalışıyordu... O, yanlışlıkla cüzzamlılar arasına atılmış bir Sappho’ydu oysa... Kendine dokunulmasını engellemekten başka bir tasası olmamalıydı hayatta... Ama tüm melekler gibi bunu bilebilmesi olanaksızdı... O yüzden kendine yapılan kötülüklere ve sefilliklere mani olamaz, bu haliyle kalbime acı veren öykülerin kahramanı olurdu hep. Kimi zaman ortalara atlamak, kavga-dövüşe bulaşmak ite kopuğa haddini bildirmek ve saygı duyulması gereken bir kutsal ikonaya karşı takındıkları alçakça tutumlar için hesap verecekleri mahkemeler kurmak üzere harekete geçmek isterdim. Ama bunları asla yapamazdım. Hiç de azımsanmayacak yaş farkımız dolayısıyla kötü bir görüntü vermekten korkardım. Bir kart zampara olarak görülmekten korkardım... Evet onu çok seviyordum ama bu, bir azizeye duyulan tapınma ve saygı gibi bir şeydi... Güzellik karşısında şairane ilhamlara düşmek gibi bir şey... Ya da nasıl söylemeli!.. En basit şekilde ifade etmek gerekirse, siyah-beyaz Türk filmleri zamanından kalma, gelinliklerin gökyüzünden süzüldüğü aseksüel aşklarda olduğu gibi süblime bir duygu.... Neredeyse, “Son Hıçkırık” filmindeki kadar budalaca ve naif ve ama bir o kadar da yüce, saf ve çocuksu... Bu şaşkın anlatımlara kapılarak onu gökyüzünden gelinlik içinde inen Hülya Koçyiğit imgesi ile anmayı düşünmek büyük yanılgı olur... Çünkü o, örneği fresklerde görülebilecek duru güzelliğiyle, yaşadığı çağı lanetleyen bir azizeye benziyordu daha çok. O yüzden de zaten hiç gülmezdi. Hüzünle kaplıydı yüzü hep... Ve bu, onu görmekten bir azize görmüşçesine mutluluk duyan bana da hüzün verirdi... Kimi zaman, sefil genç adamların, hesapçı, fesat, gayretkeş kuşatmalarından sıyrılıp yanıma geldiğinde birkaç kelime konuşma olanağımız olurdu. O vakitler çok mutlu olurdum ama onu mutlu edecek sözler sarfetmek yerine hep müzmin yakınmalarımı sayar dökerdim. Onda çok zaman sitem gibi tınladığını sonradan farkettiğim bu konuşmalardan sonra binbir pişmanlık duyar, sabaha kadar uyuyamazdım... Sabaha karşı, martılar son çöp artıklarını da kapışmak için çığlık çığlığa harekete geçtiklerinde, Moda sahillerinde ilk vapur düdükleri çınladığında ona bir kısa mesaj geçer ve bitkinlikten uykuya dalardım: “Always on my mind.” Çünkü bu şarkı çok özeldi... Çünkü bana bunun öyküsünü anlatmıştı. Çünkü bu şarkı ona aşık, soylu ve geçkin, Modalı Elvis koleksiyonerinin şarkısıydı... Ve nedense Dekadans Bar’da geçen konuşmalarımızda hep bana bu şarkıdan söz ederdi. Babasının imgesiyle benim aramda bir korelasyon kurma olasılığını hiddetle aklımdan kovar ona sevdiğim çok sevdiğim Elvis öyküleri anlatırdım çok zaman önce geçmiş yazlarda dolaştığım tavernalardan... O güneşli günleri kendini masallara kaptırmış bir çocuk gibi mutlulukla dinler, dalar giderdi... Sonraki günlerde “Always on my mind” aramızda bir sinyal müziği haline gelmişti. Hep birbirimize onu dinletir, Dekadans’taki dj’lere yalvararak onu çaldırırdık birbirimiz için... Hatta radyo dj’lerine bile yalvardığımız ve bu şarkıyı birbirimiz için çaldırdığımız olmuştu... “Always on my mind” çınlıyordu artık gösterişçilikle malul, sert gözükme çabası içindeki, naif özentilerin takıldığı rocker mekanlarında Kadife Sokak’ın... Romantikler çağından kalma bir budala için çalıyordu bu şarkı... Bir azize yetiştirmekten bitap, Modalı, soylu bir Elvis koleksiyonerinin evinden kopup gelen şarkı... Hatta bir gün koca bir albüm kopup bana geldi o evden... Küçük Melek, babasının tüm plaklarını taramış ve en çok sevdiklerini benim için bir diske kaydedip getirmişti... Onu bana armağan ettiğinde bile o gün için kafama taktığım bir küçük mesele için kırgınlık çıkarıp onu nasıl incittiğimi düşündükçe hala üzülürüm... Rezil bir genç adamın kendisi ile konuşmasına izin vermesini affedemediğim için girdiğim öfke krizlerinden biri olabilirdi bu saçmalık... Ya da başka bir şey... Ama kesin olan şuydu ki; bu duygularla dolu minik bir meleğin, dünyada en çok sevdiği adamın, babasının koleksiyonundan derlediği bu albümü armağan olarak bana getirdiğinde sergilediğim küstahlık utanç vericiydi... Yine de buna aldırmadı Küçük Melek... İşte tıpkı o çok eleştirdiğim, mahkum ettiğim kaba saba yeni çağ tikileri gibi davranıyordum. Ve o buna aldırmıyordu. Israrla bana armağanı vermeye çabaladı. Ve orta yaşlı küstah yazar beyler sonunda lütfedip ağmağanı kabul ettiler... Tanrım... Nasıl da küçültücü, utanç verici şeyler yaptırıyorsun bazan yaratıklarına!.. Oysa aynı esnada övünmek için yarattığın azize, rencide olduğunu bile düşünmeksizin gerçek bir melaike gibi, gurur filan gibi küçük insan hesapları yapmaksızın armağanını ve sevgisini vermeye çalışıyor... Romantikler çağından kalma bir karakter gibi... ... Sonunda benim olan albümü her gün her gece defalarca dinledim. Bunu ona sezdirmedim ama her kederin tesellisini o albümde aradım. Yine onunla küçük küçük konuşmalarımız oluyordu ama artık kopup başka yerlere gitmişti, biliyordum... Yine de aramızdaki sinyal müziğini bir “ahit”e dönüştürme kararı almayı başaracak kadar sağduyu gösterebildik. Buna göre o bir azizeydi ve o yüzden beni korumalıydı. O yüzden, her zaman bir şövalye gibi davranmak zorunda olan ben, soylu kaygılarla girdiğim bir kavgada her zor duruma düştüğümde o küçük meleği, o azizeyi uyandırmak için ona kısa mesaj atacak ve “Always on my mind” diyecektim. Bunu görecek ve beni koruyacaktı... İşte öyle tuhaf, çocuksu, tatlı, masal gibi bir şey... Bu oyunu uzun yıllar boyunca oynadık... O yüce güven duygusunun kollarında kendimi gerçekten de çok iyi hissettiğim mücadeleler yaşadım... Bu harika bir duyguydu. Çatışmadaydım ve bir küçük melek beni koruyordu... Bir azize... Sonra araya başka üzüntüler girdi... Görmeye dayanamadığım bazı görüntüler... Küçük Melek kendine göre birilerini aramaya çabalıyordu ve ben bunu görmekten hiç hoşlanmıyordum. Çünkü biliyordum; ona göre biri yoktu. Bu konuda tıpkı o görmüş geçirmiş, Modalı, Elvis koleksiyoneri bey gibi düşünüyordum... Ama Küçük Melek bu konuda ısrarlıydı. Israrla aradı öyle birini... Aradıkça da asla layık olmadığı üzüntüler yaşadı. O, bu üzüntüleri yaşarken tüm Kadıköy’den ve Moda’dan olabildiğince uzak durmaya çabaladım. Beyoğlu’nun ücra barlarında bezgin edebiyatçılar, gözükara desperadolar, geçkin aylaklar ve kaybetmiş film starlarıyla düşüp kalktım. Hepsi de iyi geldi. Moda’yı ve Küçük Melek’in kendisi gibi birini, yani olanaksızı arama serüvenini görmemek her şeye yetiyordu. O yüzden, artık zorlu kavgalara girdiğimde “Always on my mind,” mesajı atarak meleğimden yardım dilenmeyi de kesmiştim. Çünkü artık ona inanmıyordum. O inancı ve onun desteğini yitirdikten sonra girdiğim her kavgayı kaybettim. Her geçen gün biraz daha battım. Olabilecek her şeyin daha da kötüsü olabileceğini kanıtlayan serüvenlerde daha daha dibe battım... Bir gün... Ruhumu yitirmiş, bezgin, mahmur bir halde düştüğüm Kadife Sokak’ta sık sık gittiğimiz bir barın kapısındaki ilanda adını gördüm. O akşam Küçük Melek yapacaktı müziği... Kilitlenmiş halde tabelaya bakıyordum. Yakın dostum barmen Son Mohikan yanıma geldi. “O zor adam ölmüş,” dedi. “Hangi zor adam?” diye sordum meraksızca. “Küçük Melek’in babası.” “Yaa?..” dedim. Şaşırmamıştım aslında. Ama öylesine işte “yaa” dedim. Soylu bir Modalı bey, bu kirli çağda bir küçük melek yetiştirirken nereye kadar dayanabilirdi ki zaten?.. “Bu akşam onun için çalacak Küçük Melek,” dedi. Hemen bara girdim. Bütün günü barda geçirdim. Akşam Küçük Melek dj kabinine girdiğinde solgun ve perişan gözüküyordu. Bir “tribute” albümü için toplanmış rock müzisyenlerini andıran genç insanlar vardı çevresinde. İçkiden bitmiş bir haldeki beni gördü barda. Hiç konuşmadık. “Always on my mind,”ı çaldı ilk önce... Bunun benim için olmadığını biliyordum. Saygıdeğer bir Modalı bey içindi. Hüzünle yere baktım. Gözümden bir damla yaş süzüldü. O sırada Son Mohikan bir şişe Bacardi’yi yere düşürdü. Bunu bilerek mi yoksa kazayla mı yaptı anlayamadım. Ama kırılan şişenin gürültüsüne sığınıp elimdeli kadehi yere bıraktım... O da kırıldı... Ayağımla yerdeki cam kırıklarını ezdim... Modaya sis çöküyordu. Küçük Melek barda, dj kabininde ağlıyordu. Elvis “Always on my mind,”ı söylüyordu. Bense utanıyor ve gözyaşlarımı saklıyordum. Modalı soylu beylerse, o geceden sonra bambaşka bir şekilde ikiye ayrılıyorlardı... Bu hayata dayanamayıp, albümleri ve romanlarıyla birlikte toprağın altını seçenler... Ve anlamazlığa vurup yaşamaya devam edenler sefiller... |
| Saat: 22:49 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık