MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Sağlıklı Yaşam (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/)
-   -   Sağlıklı Yaşam ve Bilgiler (https://www.msxlabs.org/forum/saglikli-yasam/4615-saglikli-yasam-ve-bilgiler.html)

HerHangiBiri 27 Aralık 2008 15:25

Yorgunlukla başa çıkmanın püf noktaları




Eğer doktorların sürekli olarak tavsiye ettiği şekilde dinlenemiyor, uyuyamıyor fakat tüm bunlara rağmen çalışmak zorundaysanız size yardımı dokunacak bu ipuçlarını mutlaka okuyun.

DUYULARINIZI KULLANIN: Koku duyusu. Güçlü kokular –iyi ya da kötü- duyularınızı harekete geçirerek üzerinizde bir sarsma etkisi gösterir. Uyanık kalmaya ihtiyacınız olduğu ve yorgunlukla savaştığınız zamanlarda nane yağı koklamayı deneyin. Araştırmalar gösteriyor ki nane koklamak yorgunluk hissini yüzde 15 azaltmaya yardım ederken uyanık kalmanızı da sağlıyor.

KARBONHİDRATLAR: Yorgun hissettiğiniz anlarda makarna gibi karbonhidrat zengini yemeklere hücum edin. Karbonhidratlı yiyecekler kandaki şekerin yavaşça salınımını sağlar Bu olay yani kandaki enerjinin kademeli olarak salınımı, kendinizi yorgun hissettiğiniz zamanlarda bile gücünüzün yüksek tutulmasına yardımcı oluyor. Kıymalı makarna, risotto ve fırınlanmış patates bu iş için ideal olan yiyeceklerin başında geliyor.

ŞEKERLEME YAPIN: Ofiste küçük bir şekerleme yapmayı ummak çok da gerçekçi değil. Ama eğer elinize böyle bir fırsat geçerse bunu mümkün olduğunca hızlı bir şekilde değerlendirin. 5 dakikadan 15 dakikaya kadar süren kısa uykular yorgunlukla başa çıkmakta size büyük bir avantaj sağlar. Fakat dikkatli olmanızda yarar var çünkü 15 dakikadan fazla süren şekerlemeler sizi mayıştırarak daha da yorgun hissetmenize neden olacaktır.

KAFEİN TAKVİYESİ: Sert bir fincan kahve uyanıklılığınızı 20 dakika içerisinde arttırır. Fakat lıkırdayan şeyler bütün gün boyunca telaş yaşamanıza neden olabilir ve gece uykuya dalmanızı olumsuz etkiler. Araştırmalar sadece kahve çekirdeklerinin koklanmasının bile uyanık kalmayı desteklediğini gösteriyor. Yani aşırı doza kaçmadan da kafeinin avantajlarından yararlanabilirsiniz.

GERÇEKÇİ OLUN: İs yerinizde çok fazla gevşeyip rahat hareket edemezsiniz fakat kabul edin ki yorgun hissetmeye başladığınızda hafızanız da zayıflamaya başlayacaktır. Siz yoruldukça yavaşlamaya başlayan hafızanıza güvenmek yerine bir liste yapın ve biraz hız kesin. Böylece işinize daha fazla yoğunlaşmış ve hata yapmaktan uzaklaşmış olursunuz.

EGZERSİZ: Yürüyüş, koşu ya da jimnastik daha fazla yorgun hissetmenize neden olabilir. Fakat kısa tutulan egzersizler, tempolu kısa bir yürüyüş gibi, dolaşımınızı arttıracak ve yorgun beyin hücrelerinizin daha fazla oksijen almasını sağlayacaktır.

BİR BARDAK SU: Gün boyunca sürekli su içmeye özen gösterin. Sadece çok az susamış olmak bile enerji seviyenizin düşmesine neden olur.

GÖZLERİNİZİ KAPATIN: Avuçlarınızı çukurlaştırarak ellerinizi kapalı gözlerinizin üzerinde 2 dakika boyunca bekletin. Bu hareket gözlerinize ışık gelmesini engelleyerek gözlerinizin dinlenmesine ve yenilenmesine yardımcı olur. Ayrıca göz damlaları da uykusuzluktan dolayı acıyan gözleri yağlandırmaya yardım eder.



HerHangiBiri 28 Aralık 2008 09:10

Ellerinizi Yıkarken Yüzüğünüzü Çıkarın


Kış aylarının gelmesiyle birlikte cilt sorunları da artıyor. Özel Gaziosmanpaşa Hastanesi'nden Dermatoloji Uzmanı Dr. Şerafettin Saraçoğlu, sıcak ve soğuk değişiminin ani olarak yaşandığı kış döneminde cildin yıprandığını söyledi ve ekledi:

Egzama hızlı yayılır!

"Cildin yüzeyinde bulunan ve bir yağ karışımı olan sebumun azalması, önce ellerde kuruluğa neden olur. Yüzük takma geleneği nedeniyle, kadınlarda yüzük altında egzamalar çok sık görülür. Müdahale edilmeyen bu rahatsızlıklar, tüm ele yayılabilir." Bu durumun yüzük altında kalan sabun, deterjan ve krem ile birlikte gelişebildiğini belirten Dr. Şerafettin Saraçoğlu, şöyle devam etti: "Egzama hızla yayılan bir cilt rahatsızlığıdır. Bu yüzden elinizi yıkarken veya deterjan gibi maddelerle temasta olduğunuzda, yüzüğünüzü çıkardıktan sonra ellerinizi yıkayıp kurulamalısınız. Egzama başladığında ise bir cilt uzmanına gitmelisiniz."





peaceful 5 Ocak 2009 21:14

SADECE SAĞLIKTA DEĞİL GÜZELLİKTE DE ETKİLİ

Hem koruyor hem de güzelleştiriyor
Limon kabuklarının kansere karşı koruyucu etkisi kanıtlandı

C vitamini içerdiği için hastalıklara karşı da koruyor. Limon sadece sağlıkta değil, güzellikte de etkili.

İşte limonun güzelliğe faydaları: Tırnakları parlatıyor: Tırnaklarınızı 10 dakika limon suyunda bekletin. Ellerinizi limon suyuyla ovuşturun.

Sirke, sıcak su karışımı ile fırçalayın. Sonra durulayın.

Lekelerde etkili: Yatmadan önce limon suyu ile ellerinizi ve yüzünüzü iyice ovuşturun. Sabah ılık suyla ellerinizi ve yüzünüzü durulayın. Siyah, kahverengi lekelerin kaybolması için bu işlemi her akşam yapın.

Güçlü saçlar: Dökülen ve cansızlaşan saçlarınızı yeniden canladırmak ve parlaklık kazandırmak için 3/4 fincan zeytin yağı, 1/2 fincan bal ve aşağı yukarı 3 yemek kaşığı limon suyunu karıştırın. Saçlarınızı suyla durulayın, havluyla kurulayın ve daha sonra az bir karışımı tarakla saçlarınıza yedirin. Daha sonra saçlarınızı plastik bone ile sarın 30 dakika bekleyin. Şampuanlayın, durulayın, parlaklığı fark edeceksiniz.

Nefesi tazeliyor: Nefesiniz kötü kokuyorsa ağzınıza birkaç damla limon suyu damlatın ve yutun. Sitrik asit, kötü kokuya neden olan bakterileri öldürecektir.


Sedef 21 10 Ocak 2009 10:51

Sağlam kalmak için alternatif gıda seçin




Kabuklu yemişlere alerjiniz olabilir, şarap içmiyor ya da çok faydalı bir besin olan balığı ağzınıza koymuyor olabilirsiniz. Onların yerine alternatif gıdalar seçmelisiniz..



Doğru beslenirseniz; yaşlanmanızı ve hastalıklara yakalanma riskini ciddi oranda yavaşlatabilirsiniz. Sorun ne mi? Herkes doğru besleyen bu 'süper' yiyecekleri tüketemiyor! Sert kabuklu yemişlere alerjiniz olabilir, şarap içmiyor ya da içinde balık olan hiçbir şeyi ağzınıza koymuyor olabilirsiniz. Ama bunlar, hiçbir zaman sağlıklı beslenemeyeceğiniz anlamına gelmiyor. İşte, yemediğiniz besinlerin yerine koyabilecekleriniz...

* ŞARAP YERİNE ŞURUP
Abartmadan içeceğiniz şarap veya bira, kalp hastalıklarına yakalanma riskini yüzde 25 azaltır. Peki, alkol kullanmıyorsanız yerine ne tüketebilirsiniz? Kırmızı şaraptaki kalbi koruyan bileşenleri; yaban mersini, kara üzüm şurubu (yüzde 100 kara üzümden yapılmış), elma, soğan, greyfurt, siyah çay, hatta yer fıstığından bile alabilirsiniz. Bu besinlerdeki bileşenler; riskli kan pıhtılaşmalarını önler, serbest radikallerin verdiği zararları, C ve E vitamininden daha iyi engeller. Ritim bozukluklarını önler ve damar duvarlarına zarar veren iltihaplanmaların önüne geçer. Yemeklere balık, bitter çikolata, sarımsak ve sert kabuklu yemişlerden eklerseniz; kalp rahatsızlıklarına yakalanma riskini yüzde 75 azaltırsınız.

* BALIK YERİNE CEVİZ
Haftada üç kez ızgara balık tüketmek, vücudunuza 'atardamarlarınızın içinde çalışan', bağışıklık sisteminizi geliştiren ve beyninizi yenileyen Omega-3 asidinin girmesini sağlar. Trigliserit ve kan basıncını düşürür, kalpteki ritim bozukluklarını düzeltir. İşlenmemiş somon ve yayın balığı Omega- 3'ler açısından zengin balıklardır. Peki balık yerine ne tüketebiliriz? İşe ceviz 30 gramı 2.5 gram Omega-3 içerir), zenginleştirilmiş yumurta ve portakal suyu gibi kalbe yararlı ve DHA açısından zengin besinler yiyerek başlayabilirsiniz. Ama bunlar yeterli olmayacağı için balık yağı tabletleri kullanabilirsiniz.

* ÇEREZ YERİNE ZEYTİN
Sert kabuklu yemişler küçük ama güçlü yiyeceklerdir. Liflidirler, protein ve iyi yağ karışımı içerdikleri için (özellikle de ceviz) diyabet riskini azaltır, kan basıncını düşürür ve kronik iltihaplanmaların önüne geçerler. Günde 30 gram sert kabuklu yemiş yemek, kalp hastalıklarına yakalanma riskini yüzde 40 oranında azaltır. Peki, çerez yerine ne tüketebiliriz? Eğer bu yemişlere alerjiniz varsa içerdikleri yağları; avokado, kanola yağı, zeytinyağı, zeytin, hatta bitter çikolatadan alabilirsiniz. Ama eğer bu yemişlerin içerdikleri kalorilere de alerjiniz varsa, onlara ikinci bir şans tanıyın ve her gün küçük bir avuç kuru yemiş tüketin. İnsanı tok tutan 15 gram kabuklu çerez sadece 100 kalori içerir! http://img.sabah.com.tr/i3/sp.gif




Sivoy 2 Şubat 2009 17:06

Evde SPA keyfi

Hem rahatlamak hem de tüm stresten arınmak için bu ay kendine zaman ayır, mumlar, tütsüler, sıcak su ve dinlendirici bir müzikle evde SPA keyfine bak!

Biraz gevşemek, bütün sıkıntıları bir yana atmak ve tabii ki güzelleşmek için kendine bir gün belirlemen yeterli. Nasıl mı yapacaksın? Öncelikle cep telefonunu kapatmalısın. Önümüzdeki birkaç saat yalnızca sana ait çünkü, başka kimselerle konuşmak yok! Sonra sırasıyla adımları izle!
Doğal peeling
SPA'nın ilk adımı, hem kan dolaşımını uyarmak hem de ölü hücrelerinden kurtulmak olmalı. Bunun yolu da, basit bir peeling uygulamasından geçiyor. Nasıl mı? Banyoda vücudunu, kuru haldeyken bir kese ya da doğal kıllardan yapılmış bir fırça yardımıyla ayaklarından yukarıya doğru dairesel hareketlerle fırçalaman yeterli. Sonra da doğruca suya!
Gevşe, gevşe, gevşe
SPA merkezlerinde uygulanan aromatik yağlarla masaj, buhar banyosu, cilt bakımı hangimizi baştan çıkartmaz ki? Böylesine birkaç saatlik keyifle, bir de bakmışsınız hayat tozpembe oluvermiş! Peki, sanıyor musun ki bu mutluluğu yaşamak için biriktirdiğin tüm harçlıklarını bu işe yatırman gerek? Elbette hayır. Aynı keyfi bizzat evde de yapabileceğini sakın unutma. SPA'nın en önemli adımı, bol köpüklü bir banyo. Tüm yorgunluğunu alır, dinlendirir ve sana enerji verir. İçinde yarım saat kalman yeterli olacak banyo suyunun çok sıcak olmamasına özen göster; vücut ısısında olması gereken banyo suyu, kan dolaşımını da hızlandırır. Banyo suyuna, köpüğün yanı sıra güzel kokulu yağlar da eklersen, keyfini çifte katlamış olursun. Bu konuda sana özellikle tavsiyemiz, lavanta, papatya, yasemin, portakal çiçeği, gül yağları... Fakat dikkatli ol, birçok mağazada elma, kayısı, portakal yağı adıyla satılan yağlar esans içerdiğinden banyoda kullanılmamalı. Ayrıca vücuduna enerji vermesi için küvete bir miktar deniz tuzu da koyabilirsin. Banyodan çıktıktan sonra bornoza sarınıp bir süre dinlenmeyi ihmal etme. Arkasından ise bir bardak maden suyu ya da kant (bir bardak ılık su ve biraz limon karışımı) içerek toksinlerden de kurtulabilirsin. Vücudunu nemlendirmeyi de sakın unutma!
Yüzün ne alemde
Vücudun tamam, sıra geldi yüzüne… Unutma ki, her türlü kire maruz kalan yüzünün de, canlanmaya, parıldamaya ihtiyacı var. Bunun için yüzündeki kirden ve en önemlisi de ölü hücrelerden kurtulman gerek. Nasıl yapman gerektiğine gelince... Merak etme, bu, çok zamanını almayacak! Bir kaba su koyup iyice kaynat. İçine birkaç damla banyoda kullandığın aromaterapik yağlardan ilave et. Kafanın üzerine bir örtü örtüp yüzünü 2-3 dakika kadar suyun buharına tut. Yalnız çok yakınlaşmamaya dikkat et ki, yüzün sıcak buharla yanmasın! Böylece gözeneklerin iyice açılmış olacak. Daha sonra cildini sıkılaştırmak ve temizlemek için pamuğa döktüğün tonikle yüzünü bir güzel sil. Son olarak da nemlendiricini sür.
Olayı zenginleştir
Küvetin çevresinde yakacağın kokulu mumlar ve tütsüler, fona yerleştireceğin Sarah Brightman, Joan Baez ve Loreena McKennitt albümleri gibi rahatlatıcı müzikler, doğal banyo ürünleri ve suya atacağın gül yaprakları ile bu keyfi daha da zenginleştirebilirsin. Uzakdoğu felsefesine göre mum, mekanın aurasına iyi geliyor ve şans getiriyor. Aromaterapik mumlar, stres gideriyor, canlandırıyor ve rahatlatıyor da...
SPA'ya gitmek istersen
SPA konusunda profesyonel bir merkeze gitmeyi tercih edersen, işte sana Heygirl'ün önerileri...
Kum Day Spa:0 212 202 96 99
Taylife Spa: 0 212 291 16 14
Richmond/Nua Wellness Spa: 0 264 582 21 07
Camene Spa&Wellness Center: 0 212 313 50 49
The Marmara Bodrum Spa: 0 252 313 81 30
Sculpture Therapy Center: 0 212 291 20 91
Club Arora for Women: 0 216 651 51 12


Sivoy 13 Şubat 2009 17:14

Kahvenin bilinmeyen yönleri

Kahve içmek pek çok kişi için büyük bir zevk ve vazgeçilmez bir alışkanlıktır. Ancak, zinde kalmak ve enerjimizi yüksek seviyede tutmak için hemen hemen her gün içtiğimiz kahvenin yararlarının yanında bir o kadarda ciddi zararları olduğunu unutmamak gerek

Kahve içmek pek çok kişi için büyük bir zevk ve vazgeçilmez bir alışkanlıktır. Ancak, zinde kalmak ve enerjimizi yüksek seviyede tutmak için hemen hemen her gün içtiğimiz kahvenin yararlarının yanında bir o kadarda ciddi zararları olduğunu unutmamak gerekir...

Kahvenin Zararları

Yüksek tansiyon: Yapılan araştırmalara göre, düzenli olarak günde 4-5 bardak kahve içenlerin kan basınçları, yani tansiyonları hızla yükseliyor.

Kalp: Aşırı kahve tüketimi kalbin ritmini olumsuz yönde etkiliyor. Kahvenin içerdiği kafein fazla tüketildiğinde, kalpte ritim bozuklukları meydana gelebiliyor. Düzensiz kalp atışları ve kalp çarpıntısına neden olabiliyor. Bu nedenle özellikle kalp hastalarının sınırlı miktarda kahve içmeleri gerekiyor.

Mide: Kahve, ülseri tetikliyor ve midenin asit salgılamasını uyarıyor. Bu nedenle mide hastalarının günde 2 fincandan fazla kahve tüketmemeleri gerekiyor.

Şeker hastalığı: Yapılan araştırmalar, yemek zamanlarında yükselen kan şekeriyle birlikte tüketilen kahvenin şeker hastalığını olumsuz yönde etkilediğini ortaya koyuyortı. Uzmanlar şeker hastalarının da kahveyi sınırlı tüketmesini öneriyor.

Su kaybı: Uzmanların bir kısmı kahvenin vücutta sıvı kaybına neden olduğunu savunurken, bir kısmı da bu kaybın önemsiz derecede az olduğunu savunuyorlar. Fakat yine de ağır basan görüş diğer kafeinli içecekler gibi kahvenin de vücutta su kaybı yarattığı yönünde.

Doğurganlık: Günde üç fincan veya daha fazla kahve içmek, kadının doğurganlık oranını azaltıyor. Çünkü aşırı miktarda kafein tüketimi yumurtlamayı olumsuz etkiliyor. Yapılan araştırmalarda ise her gün düzenli olarak kahve içen erkeklerin içmeyenlere oranla daha güçlü spermleri olduğu kanıtlandı. Kafeinin spermin üzerinde uyarıcı etkisi olduğunu savunan uzmanlar, bunun merkezi sinir sisteminde de aynı etkiyi gösterdiğini iddia ediyorlar.

Hamilelik: Kafeinin anne karnındaki bebeğe zararlı olduğu biliniyor. Uzmanlar, hamile kadınların günlük kafein tüketme sınırlarının 300 mg ile sınıtlı kalması gerektiğini belirtiyor.

Kahvenin Faydaları

Kanser: Kahve, yeşil ve siyah çay gibi antioksidanlar içeriyor. Bu da kansere yol açan hücrelerin çoğalmasını engelliyor. Ayrıca, yapılan bir araştırmada, kahvenin ve egzersizin güneş ışınlarının neden olduğu cilt kanserinden koruduğu ortaya çıktı. Araştırmaya göre, fiziksel egzersizle birlikte ölçülü kahve tüketimi, güneşin ultraviyole B (UVB) ışınlarının yol açtığı kanserojen etkileri ortadan kaldırabiliyor.

Safra taşları: Kadın vücudu erkeğe kıyasla iki kat daha fazla safra taşı üretiyor. Günde dört bardak kahve içen kadınların içmeyenlere oranla yüzde 25 daha az safra taşından şikayet ettiği kanıtlandı.

Konsantrasyon: Kahve konsantrasyona yardımcı oluyor. Yapılan araştırmalarda, okul çağındaki çocukların az miktarda kahve ile süt içtiklerinde sabahki derslerinde daha başarılı oldukları görülüyor.

Parkinson: Yapılan bir araştırmada günde bir fincan kahve içen erkeklerin parkinson hastalığı riskinin yüzde 40’a varan oranlarda azaldığı ortaya çıkarıldı. Buna karşın, menopoz sonrası ostrojen terapisi gören kadınlarda kahve tüketimi Parkinson Hastalığı riskini artırıyor..

Karaciğer: Kahve tüketmek özellikle siroz yüzünden oluşan karaciğer kanseri riskinin azaltılmasına yardımcı oluyor. Düzenli kahve içenlerin siroz gibi karaciğer rahatsızlıklarından daha az şikayet ettiği görülüyor.


Ailem


Sivoy 19 Şubat 2009 10:45

Fast food beyin sağlığını bozuyor

'Zihin Sağlığı Vakfı'nın araştırmasına göre, yararlı yağların, vitamin ve minerallerin eksik alınması ile fast food tarzı beslenme, 'depresyon, Alzheimer ve şizofreniye' neden oluyor

http://www.milliyet.com.tr/content/saglik/sag014/resim/sag56.jpg

İNGİLTERE'DE yapılan bir araştırma, son zamanlarda halkın beslenme tarzındaki değişikliklerin zihin sağlığı üzerinde olumsuz sonuçlara yol açtığını gösterdi. 'Sustain' adlı örgüt ile Zihin Sağlığı Vakfı'nca desteklenen araştırmanın sonuçlarına göre, fast food tarzı beslenme ile yararlı yağların, vitamin ve minerallerin eksikliği 'depresyon, Alzheimer ve şizofreni' ile doğrudan ilişkili. Araştırmacılardan Courtney Van de Weyer, "Vücudu iyi beslemek, zihni de iyi beslemek anlamına geliyor" dedi.

ARAŞTIRMAYA göre, yemlerde kullanılan katkı maddeleri ve tarım ilaçları, hayvan organizmasında değişikliğe yol açıyor. Bu nedenle de insanlar, omega 6 adlı yağ asidini, omega 3'ten çok daha fazla tüketir hale geliyor. Bu dengesizliğe vitamin ve mineral eksikliği de eklenince, depresyon ve hafıza sorunları ortaya çıkıyor. Araştırma raporunda, beslenme tarzında aminoasitlere, özellikle de balık tüketimine daha fazla yer verilmesi gerektiği belirtiliyor.

Beyne faydalı yiyecekler:
Sebzeler (Lifli olanlar)
Tohumlar ve fındık
Meyve
Buğday, kepek
Organik yumurta
Organik olarak yetiştirilen ya da vahşi olarak avlanan balıklar (Özellikle yağlı olanlar)

Beyne zararlı yiyecekler:
Kızartılmış fast food yiyecekler
Rafine edilmiş ve işlenmiş besinler
Alkol
Şeker
Çay ve Kahve
Besinlere konulan bazı ek maddeler
Tarım ilacı içeren besinler

milliyet.sağlık


Sivoy 20 Şubat 2009 14:39

"Porselen Inley” ile daha estetik bir ağız

“Inley” klasik dolguya alternatif olarak kullanılan, rutin ağız bakımı dışında farklı bir bakım gerektirmeyen, daha estetik ve daha sağlıklı bir tedavi yöntemi.

“Inley”in klasik dolguya alternatif olarak kullanılan, rutin ağız bakımı dışında farklı bir bakım gerektirmeyen, daha estetik ve daha sağlıklı bir tedavi yöntemi olduğunu belirten Diş Hekimi Dr. Özkan Çankaya, diş çürükleri, tedavisi ve inley yöntemi hakkında merak edilenleri yanıtlıyor.


Dişler Neden Çürür?
Diş Hekimi Dr. Özkan Çankaya, ağzın normal florasında bulunan bakterilerin, diş yüzeylerinde biriken yiyecek artıkları ile beslenerek asit açığa çıkardıklarını, bu asitlerin, dişlerin mineral dokusunu çözerek diş minesinin bozulmasına ve sonuçta da diş çürüğünün başlamasına neden olduğunu açıklıyor. Diş minesinde ortaya çıkan pürüzlenme, zamanla artarak diş yüzeyinde çukurcuklar oluşturur, diş çürüğünün ilk belirtisi, diş yüzeyinde oluşan tebeşir beyazı bir lekedir. Bu aşamada çürüğün durdurulabilir ve geri döndürülebilir olduğunu belirten Dr. Çankaya, beyaz lekenin, minenin hangi bölgesinde mineral kaybı olduğunu gösterdiğini, bir süre sonra mineral kaybının diş yüzeyinde bir delik açılacak şekilde büyüdüğünü açıklıyor. Kayıp devam ederse diş minesinin altındaki dentin tabakasının da bu durumdan etkileneceğini, bu dokunun mineye nazaran daha yumuşak olması sebebiyle çürümenin, yani diş sert dokusunun yıkımının hızlandığını da sözlerine ekliyor.


Diş Çürüğü Önlenebilir mi?
Diş çürüklerini önlemede, sabah kahvaltısından sonra ve akşam yatmadan önce dişlerin fırçalanması ve her gün düzenli olarak diş ipi kullanılmasının en etkili yöntem olduğunu ifade eden Dr. Çankaya’ya göre; “Yiyecek artıkları en çok dişlerin çiğneme yüzeylerindeki girintilerde ve dişlerin birbirine değdiği ara yüzeylerde biriktiği için diş fırçaları küçük başlı seçilmelidir. Dişlerin iç, dış, çiğneyici yüzeyleri ve dilin üstü fırçalanmalı ve ara yüzeylerde diş ipi kullanılmalıdır.”
Dr. Çankaya, altı ayda bir diş hekimi kontrolünün önemini, “Hem diş çürüklerinin önlenmesinde hem de yeni başlamış çürüklerin erken teşhis edilmesinde en iyi yoldur.” ifadesi ile açıklıyor. Dr. Çankaya, diş hekiminin yapacağı genel flor uygulaması gibi tedavilerin, çürüklerin önlenmesinde çok etkin olduğunu, ayrıca diş hekiminin kişiye uygun diş fırçası, diş macunu ve diş ipi tavsiyelerinde de bulunarak, ağız bakımında eksik kalan konuların giderilmesine yardımcı olacağını açıklıyor. Ayrıca, ana öğünlerde şekerli yiyecekler tüketmemek, yemek aralarında bir şey yememeye gayret etmek de diş çürüklerine karşı alınacak basit önlemlerden.


Kimler Daha Çok Çürük Riski Altındadır?
Dr. Özkan Çankaya’nın açıklamasına göre, çürük riski altında olanlar şöyle sıralanabilir:
• Ağız bakımına yeterli önemi göstermeyenler
• Karbonhidratlı ve şekerli besinleri sıkça tüketenler
• Asitli gıdaları fazla tüketenler
• Genetik olarak diş yapısı çürümeye uygun olanlar
• Tükürüğü asidik yapıda olan kişiler
• Tükürük salgısı az olanlar



DOLGUDAN DAHA UZUN ÖMÜRLÜ, DAHA SAĞLIKLI VE ÇOK DAHA ESTETİK...

Diş Çürükleri Nasıl Tedavi Edilir?
Diş çürükleri tespit edildikten sonra zaman kaybetmeden çürüğün temizlenip tedavisinin yapılması gerektiğini belirten Dr. Çankaya, tedavi edilmeyen çürüklerin, diş ağrılarına, dişeti problemlerine ve komşu dişlerde de çürük oluşmasına yol açabildiğinin altını çiziyor. Dr. Çankaya, diş çürüğü tedavisinin iki şekilde yapılabildiğini, bunlardan birinin hepimizin bildiği dolgu tedavisi, diğerinin ise porselen inley tedavisi olduğunu belirtiyor. Dr. Çankaya, sözlerine şöyle devam ediyor. “Dolgular, kompozit esaslı ve diş renginde olabileceği gibi gümüş renginde amalgam dolgular da söz konusudur. Amalgam dolguları hem cıva içermeleri hem de estetik olmamaları sebebiyle pek tercih etmiyoruz. Kompozit dolgular ise estetiktirler fakat dolgunun sertleştirilmesi esnasında küçük de olsa bir büzülme olduğu için ömürleri porselen inley kadar uzun değildir. Ayrıca kompozit dolgular sigara, çay, kahve, kola, gibi boyar maddelerin kullanımına bağlı olarak renk değiştirebilir.”
http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2009/02/20/fft16_mf184845.Jpeg
Dr. Çankaya, “porselen inley”in, dişlerde ortaya çıkan çürük ve madde kayıplarının daha uzun ömürlü, daha estetik ve sağlıklı bir şekilde tedavi edilebilmesi amacıyla yapılan çalışmalar sonucunda geliştirildiğini açıklıyor.


Porselen inley nedir, nasıl uygulanır?
Dr. Özkan Çankaya, inley uygulamasını şöyle anlatıyor: “Dişin kırık, çürük veya eski dolgulu kısmı uzaklaştırıldıktan sonra kalan sağlam bölümün ölçüsü alınır ve hastanın diş rengi de tespit edilerek laboratuara gönderilir. Diş, inleye özel bir geçici dolgu maddesi ile kapatılır. Laboratuar ortamında, hassas bir teknoloji ile hazırlanan çene modeli üzerinde dişin eksik olan yapısı çürümeden önceki doğal biçimine tamamlanacak şekilde tam seramik olarak ifade ettiğimiz preslenebilir porselenden “porselen inley” hazırlanır. Hazırlanan porselen inley, ikinci seansta hastanın dişine doku dostu malzemeler ile yapıştırılır.”
Dr. Çankaya’nın açıklamasına göre, porselen inley, adaptasyon, dayanıklılık ve renk uyumu ile diğer dolgu teknikleri arasında öne çıkıyor. Laboratuarda hazırlanıp, cilalandığı için oldukça parlak bir yüzeye sahip olan inley, çok uzun ömürlü, hatta pek çok durumda ömür boyu kullanılabilen bir tedavi şeklidir. Dr. Çankaya, inley’in, kompozit dolgulara nazaran uygulandıkları dişe ve komşu dişlere çok daha uyumlu olduklarını, bu özelliğin inleyin ağız dışında, laboratuar ortamında hazırlanma özelliğinden kaynaklandığını vurguluyor.
Dr. Çankaya ayrıca, inley’in, kişinin diş fırçalama, diş ipi kullanımı gibi normal ağız bakımı uygulamalarının dışında herhangi başka bir uygulama yaparak farklı bir bakım gerektirmediğini de sözlerine ekliyor.
Inley tedavisinin avantajları nelerdir?
Dr. Özkan Çankaya, dolgu tedavisine farklı bir alternatif oluşturan inley tedavisinin avantajlarını şöyle sıralıyor:
- Porselen inley’in ışık geçirgenliği dişler ile aynı olduğu için gözle ayırt edilemeyecek kadar doğaldırlar.
- Dişle aynı sertlikte olmaları, ısırma kuvvetlerinden kaynaklanan kırılmaları önler ve dişin eskisi kadar sağlıklı olmasını sağlar.
- Porselen inley’in hazırlandığı “güçlendirilmiş preslenebilir seramikler”, mevcut ağız içi restorasyon materyalleri arasında diş ve çevre dokulara en uyumlu malzemedir.
- Laboratuarda hazırlanan porselen inley ile üstün estetiğin yanı sıra komşu dişlerle optimum düzeyde kontak sağlanmaktadır.
- Sertliği dişin mine dokusuna çok yakın olduğu için diğer porselenler gibi dişleri aşındırmaz, kompozit dolgular gibi de aşınmaz.
- Ağız ortamındaki ısı değişimlerinden ve tükürükten etkilenmez, deforme olmaz. Sağlıklı diş dokusunun korunduğu bir tedavi yöntemidir.
- Normal dolgular ağız içindeki ısı, çiğneme kuvveti gibi etkenlerle eskir ve bir süre sonra değiştirilmesi gerekebilir. Inley ise laboratuar ortamında porselenden hazırlandığı için ağız içindeki yıpratıcı etkenlerden etkilenmiyor, kesinlikle aşınmıyor, bozulmuyor ve cilasını kaybetmiyor. Bu nedenle uzun yıllar hatta ömür boyu kullanılabiliyor.



Sağlık Haber


Sivoy 21 Şubat 2009 11:50

Domates Çok Faydalı

Bilim adamları, domatesi Alzheimer hastalığına karşı aşı olarak kullanmayı planlıyor.İngiliz Daily Mail gazetesinin internet sitesindeki habere göre, hastalığı önlemek için bağışıklık sistemini güçlendirecek "yenebilen" bir aşı üretilmek üzere domates genetik değişikliğe uğratıldı.Aşı, beyin hücreleri arasındaki hayati bağlantıları tahrip eden zehirli "beta amiloid" proteininin hedef alınmasını sağlıyor. Bu proteinin güçlenmesini engellemenin, hastalığı önleyebileceği veya geciktirebileceği belirtiliyor.

Bilim adamları, aşıyı geliştirmek için "beta amiloid" proteinin ardındaki geni domatesin genetik koduyla birleştirdi. Böylece ortaya çıkan domates üç hafta boyunca haftada bir kez olmak üzere farelere yedirildi.

Farelerden alınan kan örneklerine bakıldığında, domatesin bağışıklık sistemini, hastalıkla savaşacak antikorları açığa çıkaracak şekilde harekete geçirdiği görüldü.

Kore Biyobilim ve Biyolteknoloji Araştırma Enstitüsünden bilim adamları, bu çalışmanın ardından, bağışıklık sisteminin verdiği cevabı daha fazla güçlendirmek için aşının etkisini artırmaya çalışacak. Domatesin bir aşı olarak hayli kullanışlı olduğunu, çünkü sevilen bir sebze olduğunu belirten bilim adamları, bununla birlikte domates pişirilirse aşı etkisinin ortadan kalkacağını belirtti.

Alzheimer Derneğinden Prof. Clive Ballard, bu araştırmanın bitkilerden aşı elde etmenin mümkün olduğunu gösterdiğini söyledi. Mevcut ilaçlar hastalığı tamamıyla iyileştiremiyor, sadece ilerlemesini yavaşlatıyor.
11.07.2008

Kaynak : Milliyet


Sedef 21 22 Şubat 2009 16:36

Kötü anıları silen ilaç

http://www.hurriyet.com.tr/_np/3258/7373258.jpg

Hollanda'nın Amsterdam Üniversitesinden bilim adamları, insan hafızasındaki acı ve korku veren, kötü anıları silen bir ilaç geliştirdiğini açıkladı.

İngiltere'de yayımlanan Daily Mail gazetesinin haberine göre, bilim adamları, geliştirdikleri ilacın özellikle kötü olayların ardından ortaya
çıkabilen “travma sonrası stres bozukluğu”nun tedavisinde olumlu etki yaratabileceğini düşünüyor.

Hollandalı bilim adamları, kötü anıların genellikle kalp hastalarında kullanılan “beta bloke edici” ilaçlarla silinebildiğini öne sürüyor.
Hayvanlar üzerinde yapılan denemelerde, ilacın beyindeki kötü anıların canlanma mekanizmasına müdahale edebildiği görüldü. İlaç daha sonra 60 kadın ve erkek denek üzerinde denenirken, bu kişilere gösterilen fotoğraflarla önce hafızalarında rahatsızlık verici anılar oluşturuldu, sonra da bu anıların aynı fotoğraflar gösterilerek canlandırılmasına çalışıldı.

Deneklerin bir bölümüne ilacın kullandırıldığını, diğer gruba ise placebo verildiğini belirten uzmanlar, ilacı kullanan grubun korku uyandıran fotoğraflar karşısında az tepki verdiğini, diğer grubun tepkilerinin ise daha güçlü olduğunu belirtti.

Bir gün sonra ilaç kullandırılan deneklerin ilacın etkisinden çıkmalarından sonra aynı teste tekrar tabi tutuldukları, yine ilacı kullanan grubun, placebo kullanana göre çok daha zayıf tepki verdiği tespit edildi.

Bilim adamları, bu testler sonucunda ilacın kötü ve ürkütücü anıları silmekte etkili olduğu sonucuna vardı. Bilim adamlarına göre ilaç kötü anının yeniden canlanmasını önlüyor ve beynin bu anıyı tekrarlamasının önüne geçiyor.

İngiliz uzmanlar ise ilacın İngiltere'de büyük bir etik tartışmasına yol açacağına işaret ediyor. Uzmanlara göre, pek çok kesim, insanı insan yapanın yaşadığı acılar olduğunu ileri sürerek, ilaca etik açıdan karşı çıkacak.

Uzmanlar, ilacın ayrıca, insanların hatalarından ders alma imkanını da ellerinden alacağına işaret ediyor ve bunun da zararlı psikolojik etkilerini hatırlatıyor.

St. George's Üniversitesi Tıp Etiği Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Daniel Sokol, “Kötü anıları hafızadan kazımak bir siğili ya da et benini yok etmeye benzemez. Bu, insanı anılarından kopararak, kişiliğini değiştirir. Bazı durumlarda faydası dokunabilir, ama genelde anıları silmenin şahıslar, toplum ve insanlık üzerindeki yıkıcı etkilerinin iyi hesaplanması gerekir” dedi.


Sivoy 23 Şubat 2009 15:48

Erken Yaşta Gebeliğin Psikolojik Etkileri

Sebebi her ne olursa olsun ergen gebeliğinin birçok fizyolojik riskleri olabileceği gibi önemli psikolojik sıkıntılara da sebep olması mümkün. Peki bu psikolojik etkenler nasıl şekilleniyor?

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ergenliği (adölesan) kişinin 10 – 19 yaş aralığı olarak tanımlamaktadır. Günümüzde bu yaş grubunda olup gebe kalan gençlerin sayısı günden güne artmaktadır. Amerikan Hastanesi’nden Uzman Psikolog Aslı Akkan, “Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerdeki gebeliği erken evlilik ve modern topluma göre iki ayrı grupta incelendiklerini” belirtiyor.

1: Erken Evlilik


Türkiye’de ergen hamileliğinin en temel nedeni kültürel olarak erken yaşta yapılan evliliklerdir. Yapılan araştırmalar ülkemizde özellikle Doğu Anadolu bölgesinde her 10 kadından en az birinin 15 yaşından önce evlenmiş (evlendirilmiş) olduğunu göstermektedir. Aynı kültürel yapı sonucunda da bu gençler doğum kontrol methodlarını bilmemekte hatta gebe kalmaya teşvik edilmekte ve erken yaşta gebe kalmaktadırlar.


2 : “Modern” Toplum


Her ne kadar batı ülkelerinde olduğu kadar sık olmasa da ülkemizde özellikle büyük şehirlerde evlilik dışı gebe kalımlar vardır ve sayıları her geçen gün artmaktadır. Kentleşme ve gelişmeye bağlı olarak evlilik yaşının ilerlemesi ve gençlerin evlilik öncesi (gençlik/ergenlik dönemlerinde) cinsel yaşam ve tutumlarının eskiye oranla farklılık göstermesine bağlı olabilir.
Sebebi her ne olursa olsun ergen gebeliğinin birçok fizyolojik riskleri olabileceği gibi önemli psikolojik sıkıntılara da sebep olması mümkündür. Böyle bir durumda yaşanılabilecek ilk sıkıntı gebeliğin devam ettirilip ettirilmemesi ile ilgilidir. Evlilik dışı gebe kalımların büyük kısmı sonlandırılmaktadır. Ancak işlem sonrası genç kız yeterli sosyal ve psikolojik desteğe sahip değil ise ciddi bir travmaya maruz kalmaktadır. Hele bu durumu ailesi ve/veya yakınlarıyla paylaşma olanağı olmayan bir genç bu travmayı daha da şiddetli yaşayacaktır. İstediğinde tekrar gebe kalıp kalamayacağı ile ilgili sıkıntılar, gebelik sonlandırma ile ilgili suçluluk, aile/çevreye yalan söylemek/saklamakla ilgili suçluluk ve tüm bunların stresör olarak baskı yapmasıyla partneriyle yaşanabilecek ilişki problemleri bu tip travmaların en majör sebepleridir.
Gerek evli olunması ve zaten teşvik edilmesine bağlı olarak gerekse bir şekilde gebeliğin öğrenilmesinden sonra ailelerin onayı (reşit olmama nedeniyle) ile apar topar evlenilip sürdürülmesine karar verilen ergen gebeliklerinin de açabileceği psikolojik sıkıntılar vardır. Ergen zaten içinde bulunduğu yaş dönemi itibariyle birçok hormonal ve psikolojik değişimi bir arada yaşamaktadır. Daha kendini tanımaz, kendi kimliğiyle ilgili bocalamalar yaşarken ebeveyn kimliğini alacak olması başlı başına bir stresördür. Bu duruma bağlı olarak anne adayının ciddi duygulanım problemleri yaşaması, travmatize olması ve bu durumun eşlerin ilişkilerine yansıması çok olasıdır. Ayrıca yetişkin olmayan bir ebeveyn tarafından Dünya’ya getirilip büyütülecek olan çocuğun da psikolojik sağlığının boyutlarından süphe edilmelidir.
Şekli, sebebi veya sonucu ne olursa olsun ergen hamileliğinin oluşturabileceği psikolojik travmayla başaçıkmanın en etkin şekli bunun engellenmesi için baştan önlemlerin alınmasıdır. Gebe kalınması halinde ise kararı ne olursa olsun gerekli psikososyal desteğin sağlanmasına çalışılmalıdır.

Kaynak : Milliyet Sağlık

Tarih : 21 Şubat 2009


Sivoy 2 Mart 2009 16:18

Depresyon kabus değil!

Depresyon cinsiyet, meslek, yaş ve gelir gözetmeksizin herkeste görülebiliyor. Peki ya korkulu bir rüya olarak hayatımızda kalmaya devem mı edecek?

Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rüstem Aşkın, depresyonun cinsiyet, meslek, yaş ve gelir gözetmeksizin herkeste görülebileceğini ifade ederek, "Dikkat edilmesi gereken konu, depresyonun insanların hayatını mahveden önemli bir problem olmadığıdır" dedi.
Prof. Dr. Rüstem Aşkın, yaptığı açıklamada, depresyonun günlük yaşantıda sık rastlanan bir olay olduğunu belirtti.
Her 20 kişiden birinin depresyona girme riski olduğunu ifade eden Aşkın, depresyonun yaşam olayları ve beyin kimyasında değişikliklerle ilişkili olarak ortaya çıkabileceğini, mutsuzluk, dikkat azalması, hayattan zevk almama ya da bedensel belirtilerle kendini gösterebileceğini kaydetti.
Depresyonun zayıflık olarak algılanmaması gerektiğini vurgulayan Aşkın, "Depresyon cinsiyet, meslek, yaş ve gelir gözetmeksizin herkeste görülebilir. Kişi kontrolü dışında gerçekleşen birçok sebebe bağlı olarak mutsuz olabilir. Burada dikkat edilmesi gereken konu, depresyonun insanların hayatını mahveden önemli bir problem olmadığıdır" diye konuştu.
Aşkın, depresyonun üstesinden gelinebilir ve tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğuna dikkati çekerek, depresyonun genellikle önemli olaylarla açığa çıktığını ifade etti.
Boşanma ya da ayrılık, iş kaybı veya maddi sıkıntılar ya da yaşlı insanların bir anda yalnız kalmalarının depresyon sebebi olabileceğini dile getiren Aşkın, "Bazı insanlar için hissettikleri durumun, görülebilir bir nedeni yoktur. Depresyonu harekete geçiren durum ne olursa olsun hiçbir olay depresyonun hafife alınmasını gerektirmez" şeklinde konuştu.
Aşkın, depresyonlu hastaların ilaç ve konuşma terapileri ile tedavi edildiğini belirterek, eğer tedaviden dolayı hastanın normal aktivitelerinde zorlanma varsa veya hasta tedaviyi bırakmak istiyorsa doktora başvurması gerektiğini kaydetti.


DEPRESYON TEDAVİSİNDE UYGUN SÜRE EN AZ 4-6 AYDIR
Dünya Sağlık Örgütü’nün depresyon tedavisinin en az 4-6 ay sürdürülmesi gerektiğini tavsiye ettiğine işaret eden Aşkın, şöyle konuştu:
"Depresyon tedavisi gören hasta, daha iyi olacağını düşünmelidir. Eğer hasta antidepresan alıyorsa ilk iki-üç hafta zor geçecektir. İlacın etkisini göstermesi zaman alsa da etkisini göstermeye başladıktan sonra ortaya çıkan fark anlaşılacaktır."
Depresyon tedavisinde kullanılan antidepresan ilaçların bağımlılık yapmadığını belirten Aşkın, doktorun, hastanın durumuna göre uygun ilacı yazacağını ifade etti.
Aşkın, tedaviye devam etmenin iyileşme kaydetmede en önemli nokta olduğunu vurgulayarak, "Tedavinin birinci ayının sonunda kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Güne daha uyumlu başladığınızı ve depresyonun üstesinden geleceğinizi göreceksiniz. Önemli olan tedaviyi sürdürmeye devam etmeniz. Kendinizi iyi hissetmeye başladıktan sonra yeniden eski depresif duruma dönmemek açısından tedaviyi yarım bırakmamanız gerekir" diye konuştu.


-DEPRESYON BELİRTİLERİ-
Doktorun tedavi şeklini, hastalığın ciddiyeti, görülen semptomlar, hastalığın süresi, alınan diğer ilaçlar ve yaşam tarzına göre belirlediğini dile getiren Aşkın, depresyon belirtilerini şöyle sıraladı:
"Bir türlü geçmeyen üzüntü ve rahatsızlık duygusu, hobileriniz ya da daha önce yapmaktan hoşlandığınız aktivitelerden aldığınız zevkte ya da ilginizde azalma, kilo ya da iştahta değişiklik. Uyumakta zorlanma, çok erken kalkma ya da aşırı uyuma gibi uyku bozuklukları, konsantrasyon yeteneğinde azalma, yorgunluk
ya da enerji kaybı, hareketlerde yavaşlama, yaşam hakkında değersizlik, intihar veya ölüm düşünceleri depresyon belirtileri olabilir."

Prof. Dr. Aşkın, depresyonlu hastanın aile çevresinden destek almasının tedaviyi olumlu etkileyeceğini sözlerine ekledi.

Sağlık Haber


Sivoy 7 Mart 2009 13:05

Göz tansiyonuna dikkat!

Göz tansiyonunun çok sinsi bir hastalık olduğuna işaret eden uzmanlar bu konuda dikkatli olunmasını öneriyorlar.

Göz hastalıkları uzmanı Doç. Dr. Özlem Evren, glokom hastalığında erken tanının önemine işaret ederek,
"Hastalar başlarda görme duyularında bir kayıp hissetmedikleri için hastalığı fark etmez. Çünkü önce çevredeki görme alanı daralır, görme keskinliği zamanla azalır. Hastalık ilerlediği zaman da çok geç kalınmış olur" dedi.

Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi göz hastalıkları uzmanı
Evren, Dünya Glokom Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, glokomun, göz içi basınca
bağlı olarak gelişen, görme sinirinin hasarı ve görme hücrelerinin kaybıyla
sonuçlanan bir hastalık olduğunu bildirdi.

Halk arasında "göz tansiyonu" olarak bilinen glokomun geriye dönüşümü
olmayan körlük nedenleri arasında 2. sırada yer aldığını belirten Evren, hiçbir
belirti vermeden ilerlediği için "sinsi" bir hastalık olduğuna dikkati çekti.
Evren, hastaların başlarda görme duyularında bir kayıp hissetmedikleri
için hastalığı fark etmediklerini, önce çevredeki görme alanının daraldığını ve
görme keskinliğinin zamanla azaldığını anlatarak, hastalık ilerlediği zaman da
geç kalındığını söyledi.

Glokomlu hastalarda görme kaybı meydana geldikten sonra bunun telafi
edilemediğini, ancak tanı konulduktan sonra ilerleyişin durdurulabildiğini
belirten Evren, hastalığın yeni doğan bebeklerden ileri yaşlardaki kişilere kadar
herkeste görülebildiğini kaydetti.

Evren, risk altındaki kişilerle ilgili şu bilgileri verdi:
"Yaş, glokoma yakalanma açısından önemli bir risk faktörüdür. 40
yaşından sonra göz içi basıncı normal seviyenin üzerine çıkmaya başlar. Göz içi
basıncı yüksek olanlarda 5-10 yıl içinde glokom gelişme riski artar. Bu risk
60-65 yaş arasındakilerde 6 kat fazladır. 70-75 yaş arasındakilerde ise her 6
kişiden birinde görülür. Ailede glokom öyküsü varsa, glokoma yakalanma riski
büyüktür. Ailesinde glokom hastası olanlarda risk 4-9 kat yüksektir. Şeker,
yüksek tansiyon, kalp, migren, guatr hastaları, astım, alerjik rinit, romatizmal
hastalıklar nedeniyle kortizon kullananlarla organ nakli, yüksek miyop ve
hipermetrobu olanlar ve göz travması geçirenler de risk altındadır. Bu tür
hastalığı bulunanlar göz hekimine gittiklerinde bu durumlarını
anlatmalıdırlar."

-TEDAVİ-
Risk grubundakilerin belirli aralıklarla kontrolden geçmelerinin
hastalığın erken evrede yakalanmasını sağlayacağını anlatan Evren, "40 yaş
üzerindekilerde yakın gözlük ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bu kişiler bir göz
doktoruna başvurduklarında göz içi tansiyonuna bakılırsa, hastalığın erken
teşhisi mümkün olabilir" dedi.

Hastalarda ilaç ve damla tedavisi uygulandığını, bunların yaşam boyu
kullanılmasının büyük önem taşıdığını bildiren Evren, "Hastalar bir süre sonra
faydası olmadığı kanısına kapılıp ilaçlarını bırakıyor. Oysa bu ilaçlar
hastalığın geriye dönüşümünü sağlamıyor, ilerlemesini durduruyor. Bu nedenle
mutlaka doktor gerekli gördüğü sürece ilaçlarını kullanmaları gerekir" uyarısını
dile getirdi.

Evren, yan etkisinden kurtulmak için hastaların damla uygulamasından
sonra göz pınarlarını 1-2 dakika bastırmalarının faydası olacağını söyledi.
Erken teşhis ve ilaçların düzenli kullanılması halinde glokomdan korkmak
için hiç bir neden bulanmadığını vurgulayan Evren, ilaç tedavisinden yanıt
alınmadığında cerrahi müdahaleye başvurulduğunu söyledi.
Evren, cerrahi müdahaleden sonra 5-10 yıl süreyle göz içi basıncının
normal seviyede tutulabildiğini anlattı.

Görme kusurlarının giderilmesine yönelik lazer tedavisi görenlerin
kornealarının incelmesinden dolayı göz tansiyonlarının düşük çıkabildiğini
belirten Evren, bu kişilerin ileri yaşlardaki göz muayenelerinde bu durumu
hekimlerine bildirmelerinin faydalı olacağını söyledi.



ÇOCUKLARDA GÖZ TANSİYONU
Göz tansiyonunun bebeklerde de görülebildiğini ifade eden Evren,
normalden büyük göze sahip, sulanma ve ışığa bakamama sorunları olan bebeklerde
göz tansiyonundan şüphelenilmesi gerektiğini bildirdi.
Evren, bu gibi rahatsızlıkların cerrahi müdahale gerektirdiğini
kaydederek, göz tansiyonu olan ileri yaşlardaki çocuklarda ise teşhisin daha zor
olduğunu söyledi. Evren, "Ailede herhangi bir çocukta göz tansiyonu varsa, diğer
çocuklar için de aynı risk söz konusu olabilir. Bu nedenle böyle aileler
çocuklarını kontrol ettirmelidir" dedi.



Sağlık Haber


Sivoy 11 Mart 2009 12:12

Ekonomik kriz psikolojimizi nasıl etkiliyor?

Günümüz şartlarında bireyler ve aileler ekonomik krizden farklı olarak etkileniyorlar. Peki bu etkileri en aza indirmek için neler yapmalıyız?

Amerikan Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uzman Psikolog Aslı Akkan bu normalin dışındaki kriz durumlarında sistemin eninde sonunda düzene gireceğini ve bu sürecin geçici bir durum olduğunu unutmamak gerektiğini söylüyor.
Aile sahibi olmak, ebeveyn olmak başlı başına bir sorumluktur. Aile kuranlar, anne baba olmaya karar veren bireyler farkında olarak ya da olmayarak hayatları boyunca bir çok zorluğa göğüs germeleri gereken bir yolculuğa başlarlar. Günümüz ekonomik şartları ne yazık ki zaten zorlayıcı olabilen/olan bu yolculuğu daha da zorlaştırmaktadır.
İçinde bulunduğumuz ekonomik krizin aile kurumu üzerindeki etkisini üç ana başlık altında inceleyebiliriz:
Bireye (ebeveyne) etkisi: Kriz dönemlerinde bireyler, geçinebilme kaygısı hatta iş kaybı endişesi içine girebilirler. İş ve ekonomik konumu ile ilgili belirsizlik yaşayan birey büyük bir güvensizlik duygusu yaşayarak gelecek kaygısı içine girecektir. Oysaki insan doğası, geleceğine güvenmek ve bu geleceği sağlamak adına temel gereksinimlerini karşılamak ihtiyacı içindedir. Bunların karşılanamayacağını ve engellendiğini hisseden kişi hem kendisini hem de çevresini yıpratabilecek duygu durumları yaşayabilir. Bunların en sık rastlanan iki tanesi: 1) öfke ve öfkenin tepkisi olan saldırganlık davranışları ile 2) umutsuzluk ve motivasyon eksikliği duygusuna bağlı gelişebilecek depresif süreçtir. Birey aynı zamanda ailesi olan birisi ve ebeveyn ise sorumluluk duygusu ve kaygısı altında daha da çok ezilebilecektir.
Çocuğa etkisi: Anne babalar ekonomik kriz sürecine bağlı olarak yaşanabilecek sıkıntıları çoğu zaman hatalı olarak çocuklarına hiç yansıtmamayı, yaşadıkları sıkıntıları çocuklarına “yokmuş” gibi aksettirmeyi tercih etmektedirler. Oysaki çocuklar anlamıyor göründüklerinde bile aile içinde yaşanmakta olan gerginliği hissedeceklerdir. Ayrıca eşler arası ilişkilerin krizin tetiklediği olumsuz yansımaları da çocuk üzerinde unutulmaz izler ve ömür boyu taşıyacağı bir güvensizlik, kaygı yaratabilir.
Eşler arası/aile içi etkisi: Kriz dönemlerinde eşlerin ilişkileri de tehdit altındadır. Geçim sıkıntısı, iş kaybı ya da yetersiz gelirden kaynaklanan güvensizliğin yarattığı tepkiler eşler arasındaki iletişimi zedeleyebilir. Bazı aileler bu durumdan diğerlerine göre daha çok etkilenirler. Bunlar, halihazırda sorunları, çatışmaları, sıkıntıları olan ve iletişimi çok iyi olmayan, birbirine güven duygusu yerleşmemiş ailelerdir. Bu tür ailelerde yıkımlar, ayrılıklar daha da fazla görülür. Yukarıda da ifade edildiği üzere krizin çocuklar üzerinde doğrudan etkisinden de fazla olarak, eşler arasındaki ilişkilerin olumsuz etkilenmesinin çocuklara yansıması olacaktır.
Ne Yapılmalı?
Kriz durumları adından da anlaşılacağı gibi beklenmeyen, istenmeyen ve “normalin” dışındaki durumlardır. Sistemin eninde sonunda düzene gireceğini bilmek ve bu sürecin geçici bir durum olduğunu unutmamak gerekir. Önemli olan minumum zararla bu süreci geçirebilmektir. Kişinin bu stresli durum sırasında kendini iyi tanıyor olması, bu durumun suçlusunun kendisi olmadığını bilmesi çok önemlidir.

Kişi işini de kaybetse, ekonomik özgürlüklerinin boyutları da değişse de bu mümkün olduğunca onun kendine güvenini ve motivasyonunu engellememelidir. Aile bireyleri olarak bunların açık açık konuşulması ve
etkin/açık/doğru iletişim içerisinde olunması çok önem taşır. Anne babanın bu süreç için çocuklarının yaşına göre uygun lisanda bu gergin dönemi açıklamaları, tutumlu ve anlayışlı olma kavramlarını öğretmeleri durumu kolaylaştıracaktır.

Etkin/açık/doğru iletişim ve kişinin kendini doğru analiz etmesine rağmen kişi de ve ya çocuğunda ‘normalin dışında’ davranışlar sergilemesi
- Daha içine kapanık oluşu,
- İştah azalması/artması,
- Uyku düzeni bozuklukları,
- Somatik rahatsızlıklar (fiziksel sebebi olmadık baş/boyun ağrıları, mide/bağırsak rahatsızlıkları vs.) yaşaması vb. halinde ise bir uzmandan yardım alınması tavsiye edilebilir.


Kaynak: Sağlık Haber


Sivoy 12 Mart 2009 23:14

Az yemek kanseri önlüyor!

Az yemenin bazı kanserli tümörlerin gelişimini yavaşlatmasında bir enzimin kilit rol oynadığı belirlendi.

Bilim adamları, son araştırmalarında, yaklaşık bir yüzyıldan bu yana bilinen, ancak nedeni saptanamayan bu yavaşlamayı bir enzimin varlığına bağladı.
ABD’deki Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) Nada Kalaany ve David Sabatini adlı araştırmacılar, farelere naklettikleri beyin, kolon, prostat ve meme kanserinin değişik biçimleri gibi çeşitli insan kanserleri üzerinde az beslenmenin etkilerini inceledi.
Çalışmalarını İngiliz Nature dergisinde yayımlayan bilim adamları, bazı tümörlerin (kolon ve meme kanserinin iki türü) az beslenmenin etkisiyle küçüldüklerini, prostat, beyin ve meme kanserinin bir türünün ise az yemeyle bir değişikliğe uğramadığını tespit etti.
Az yemenin etkisinin olmamasının, kanserli hücrelerin yayılmasında kilit rol oynayan "fosfatidilinozitol 3-kinaz (PI3K)" adı verilen bir enzimin faaliyetine bağlı olduğunu keşfeden araştırmacılar, bu enzimin değişik derecelerde aktivasyonunun da az beslenmede değişik hassasiyetlere yol açtığını buldu.
Araştırmacılar, makalelerinde, "PI3K’nın faaliyeti perdelenerek, az beslenmeye karşı dirençli bir tümör, hassas bir tümöre dönüştürülebilir" dediler.

Sağlık Haber


MaRCeLLCaT 24 Mart 2009 20:53

DÜZENLİ YAŞAM VE UYKU

Sağlık ve zindelik için düzenli yaşam ve uyku da vazgeçilmez şartlardır. Uyku gereksinimi insan yaşamı boyunca süre açısından değişkendir. Yeni doğmuş bir bebek neredeyse günün tamamını uyuyarak geçirir. Aylar içinde uyku gereksinimi giderek azalır. Oyun çocukluğu döneminin özellikle ilk yıllarında öğlen uykuları pek çok çocuk için vazgeçilmezdir. Büyüme hormonu uykuda salgılandığından çocukların büyüme ve gelişmesinde düzenli ve yeterli uyku çok önemlidir. Yetişkinlik döneminde 7-8 saatlik uykunun yeterli olduğu kabul edilir. Yaşamın ilerleyen yıllarında yaşlılıkta gece uykuları dört saate kadar inebilir. Bunun yanında gün boyunca uyuklamalarla (şekerleme) gece uykusu telafi edilir. Bireyler arasında uyku gereksinimi ve ritmi farklılık gösterir. Bazı insanlar 4-6 saatlik uyku ile yetinirler kimileri ise 10-12 saat uyurlar. Bazıları erken yatıp erken kalktıklarında, bazılarıysa geç yatıp geç kalktıklarında kendilerini daha zinde hissederler. Uyku aynı zamanda ruh sağlığının bir göstergesidir. Streste ve pek çok psikiyatrik hastalıkta uyku ritmi ve süresi bozulur. Bunun yanında yeterli uyku uyunmadığında kişinin fiziksel ve ruhsal streslere dayanıklılığı azalır.
Yeterli süre uyunduğu halde uykudan zinde kalkılmıyorsa, üzerinde yatılan yatak, kullanılan yastık, odanın ısısı, ortamda yeterli temiz hava olup olmadığı, ortamda bulunan ısıtıcıların, eşya ya da malzemelerin cila, boya, deterjan gibi kimyasallar yoluyla ortam havasını kirletip kirletmediği, uyku sırasında süre giden bir gürültü kaynağının olup olmadığı gibi etkenler gözden geçirilmelidir. Doğal olarak burun tıkanıklığı ve nefes almada zorlukla birlikte seyreden tüm hastalıklarda ve aşırı şişmanlıkta da uykunun kalitesi bozulur.


Sivoy 3 Nisan 2009 22:56

Kanserin cinsiyeti yok, agresif olanı var!

Kanserin çevresel etkenler ve yanlış yaşam tarzları nedeniyle görülme sıklığı artıyor. Tedavi sürecinde hasta ve hasta yakınları birçok yanlış bilgi edinebiliyor ya da herhangi bir etkisi olmayan tedavi yöntemlerine başvurabiliyor.

Bu da kanserin ilerlemesine neden olabiliyor. Anadolu Sağlık Merkezi’nden (ASM) Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Üskent, kanser hakkındaki yanlış inanışların doğru yanıtlarını verdi.

02 Nisan 2009, İstanbul – Çevresel etkenler ve yanlış yaşam tarzları nedeniyle görülme sıklığı artan kanser ile ilgili olarak tedavi sürecinde, gerek hasta gerekse hasta yakınları yanlış bilgi edinebiliyor, etkisiz tedavi yöntemlerine başvurabiliyorlar. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Üskent, Kanser Haftası nedeniyle yaptığı açıklamada doğru bilinen yanlışlara dikkat çekti.

Hastanın kanser olduğunu öğrenmemesi gerekir. Öğrenirse morali bozulacağı için bağışıklık sistemi çöker.

Yanlış. Kanser bağışıklık sistemi çökmeden başlamaz. Kanserin ortaya çıkması için öncelikle bağışıklık sisteminin çökmesi gerekir. Kanser olduğunu öğrenmek kişide şok etkisi yaratabilir. Ancak hastaya gerçekleri anlatmak önem taşır. Zaten ne kadar gizlense de hasta, bir süre sonra hastalığını tahmin eder. Bu nedenle özellikle tedavi olanağı olan kanser hastalarına gerçek mutlaka anlatılmalıdır. Çünkü hastanın tedaviye katılımı çok önemlidir. Kişi hastalığını bildiğinde tedaviye katılımı da sağlıklı olur, bu durum da sonucu olumlu yönde etkiler.

Babam ve dedem 50 yıl sigara içti kanser olmadı ben niye olayım?

Yanlış. Genetik, kanserin risk faktörlerinden birisidir. Bazı kişilerde ailesel olarak tümöre yatkınlık daha az olabilir. Bu kişiler çok uzun süre sigara kullansa ya da diğer kanserojen maddelere maruz kalsa bile bu maddelere karşı daha güçlü direnç gösterebilir. Ama bunun garantisi hiçbir zaman verilemez. Kanserojen maddelerin de belli bir kümülatif özelliği vardır. Belli bir dozdan sonra mutlaka kanseri oluşturur. Dolayısıyla bir kişinin dedesi ya da babası uzun süre sigara içmesine rağmen kansere yakalanmamış olabilir ama bu, o kişinin kansere yakalanmayacağı anlamına gelmez. Bir kişinin babası ya da dedesi kadar dayanıklı olduğunu bilmek mümkün değildir. Ayrıca genetik yatkınlığın birebir aynı olmama olasılığı da çok yüksektir.

Kanser, gençler ve yaşlılarda farklı seyreder.

Yanlış. Bazı kanserler gençler ve yaşlılarda farklı seyreder. Örneğin meme kanseri. Bu kanser türü genç hastalarda çok daha saldırgan ve agresiftir. Meme kanserinde, 35 yaşın altındaki kişiler yüksek riskli grubu oluşturur. Fakat bu, tüm kanser tiplerinde geçerli değildir. Örneğin akciğer kanserinde genç, yaşlı çok fark etmez. Kanser her ikisinde de aynı hızda ilerler.

Kemoterapi artık Amerika ve Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde kullanılmıyor.
Yanlış.

Yanlış. Bugün kanser tedavisinde en geçerli yöntemler hala kemoterapi, radyoterapi ve cerrahidir. Bunların yanı sıra hedefe yönelik tedaviler, kanser aşıları, genetik tedaviler de başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. Kemoterapi kanser tedavisinde hala en geçerli yöntemlerden birisidir. Bugün ABD’deki tüm ünlü kanser merkezleri hala kemoterapiyi yoğun olarak kullanmaktadırlar.

Hedefe yönelik tedaviler hem çok etkindir hem de hiç yan etkileri yoktur.

Yanlış. Hedefe yönelik tedaviler bazı kanser türlerinde kolaylık sağlamaktadır. Bu tedavi yönteminde kullanılan bazı ilaçlar tablet şeklinde kullanılabilmektedir. Hedefe yönelik tedaviler, gastrointestinal kanserler gibi bazı tümörlerde yüksek oranda etkili olabilmektedir. Ancak yan etkisinin bulunmadığını söylemek doğru değildir. Yan etkilere baktığımızda neredeyse kemoterapiye eş düzeyde olduğunu söyleyebiliriz.

Üzüntüden kanser oldum tek nedeni stres.

Yanlış. Stres faktörü kanser tedavisinde oldukça önemlidir ancak kanseri başlatan nedenlerden biri değildir. Kanserin oluşması için öncelikle bir tümörün başlamış olması gerekir. Stres, mevcut kanserin gelişimini hızlandırabilir.

Kanser tedavisi olanın çocuğu olmaz.

Yanlış. Bu durum, kanser tedavisinde kullanılan ilaçlara bağlıdır. Bazı ilaçlar spermleri bir daha geri gelmeyecek şekilde yok edebilir. Bu nedenle hasta, eğer çocuk sahibi olmak istiyorsa tedaviye başlamadan önce bunu mutlaka hekimine iletmelidir. Kimi ilaçlar ise bir süreliğine doğurganlığı etkiler. Bu ilaçların kullanımı sona erdikten 3- 6 ay sonra üretkenlik yeniden kazanılabilir. Burada hekimin hastayı doğru yönlendirmesi gerekir.

Kanseri aslında bir mikrop yapıyor o mikrop bulunabilse kökten çözüm olacak.

Yanlış. Bazı kanserler türlerinin bakterilerle ve virüslerle ilişkisi bilinen bir gerçek. Ama bu dolaylı bir ilişkidir. Örneğin hepatit B ve hepatit C virüsü karaciğerde hasara neden olur. Kronik karaciğer hastalığı; kronik aktif hepatit, arkasından siroz ve onun sonunda da karaciğer kanserine neden olabilir. Rahim ağzı kanserine yol açan Human Papilloma Virus (HPV) dışında doğrudan kanser oluşumuna neden olan bakteri ya da virüs yoktur.

Kanser bulaşıcıdır.

Yanlış. Kanserde bulaşıcılık diye bir şey yoktur. Sadece rahim ağzı kanserinde bulaşıcılık söz konusudur. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi kanser bir enfeksiyon ajanıyla ilişkiliyse partnerler arasında geçiş olabilir. Ancak bunun dışında kanser hastadan sağlam bir kişiye geçmez.

Kanserin dişi ve erkeği vardır. Dişi kanser daha hızlı yayılır.

Yanlış. Kanserin cinsiyeti olmaz. Özellikle Anadolu’da agresif bir şekilde yayılan kanserlerin dişi kanser olduğu konusunda yanlış bir kanı var. Ancak tıpta böyle bir şey yok. Tıpta kanseri, agresif ya da nonagresif (agresif olmayan) diye adlandırırız.

Kanser tedavisinde alternatif tıp yakında konvansiyonel tıbbın yerini alacak.

Yanlış. Halk arasında doğanın her türlü hastalığı iyileştirebileceği gibi yanlış bir inanış var. Bitkiler, destek tedavilerinde belki kullanılabilir ama hiçbir zaman bugün tıbbın kullandığı tedavi yöntemlerinin yerini alamaz. Bazı hastalar bu yanlış inanış nedeniyle alternatif tedavi yöntemlerine yönelebilmekte ve bu nedenle hastalıkları ilerleyebilmektedir.

Sağlıklı bilgiler


Sivoy 4 Nisan 2009 21:58

Erken doğumlar engellenebilir

Doğum sancılarının başlamasına neden olan hormonların tespit edilmesi ile birçok erken doğum önlenebilecek...

Doğum sancılarının başlamasına neden olan hormonları tespit eden Avustralyalı bilim adamları, gelecekte erken doğumları önleyebileceklerini, hatta doğum sancılarını öne alabileceklerini umuyor.
Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism dergisinde yayımlanacak makaleye göre, Newcastle'deki John-Hunter hastanesinde görevli bilim adamı Roger Smith ve ekibi, gebelik boyunca östradiol ve östriol adlı östrojenlerin dengede olduğunu, bu dengenin bozulması halinde doğum sancılarının başladığını tespit etti.
Bilim adamları, hamilelik sırasında östradiol ve östriol hormonlarının takip edilmesi sayesinde hem doğum sancılarının ne zaman başlayacağını belirleyebileceklerini, hem de hormon düzeyine yapılacak müdahalelerle sancıların erken ya da geç başlamasını sağlayabileceklerini ve böylece gelecekte erken doğumları bile önleyebileceklerini söylediler.
Araştırma 500 hamile üzerinde yapıldı. Doğum yaklaştığında östradiol ve östriol hormonlarının dengede olduğunu belirleyen bilim adamları, östradiol hormonu hızlı arttıktan sonra doğum sancılarının başladığını gözlemlediler.


Sağlık Haberleri


Sedef 21 12 Nisan 2009 16:53

Masa başında çalışanların kâbusu Metabolik Sendrom




İstanbul Üniversitesi (İÜ) Tıp Fakültesi Endokronoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kubilay Karşıdağ, modern çağın yaşamı kolaylaştırmasıyla ortaya çıkan ''Metabolik sendrom'' hastalığının, daha çok masa başında oturan ve yoğun stres altında çalışanları etkilediğini söyledi.

Antalya'da düzenlenen 6. Metabolik Sendrom Sempozyumu'na katılan Prof. Dr. Karşıdağ, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hareketsiz ortamlarda çalışan bireyleri tehdit eden metabolik sendromun görülme sıklığının, dünyada olduğu gibi Türkiye'de de artış gösterdiğini ifade etti. Prof. Dr. Karşıdağ, ''50-100 yıl önce görülmeyen metabolik sendrom, modern çağın yaşamı kolaylaştırmasıyla sık görülmeye başladı'' dedi.

50-100 yıl önce metabolik sendrom diye bir sorun olmadığını, çünkü o dönemde insanların yaşam stilinin çok farklı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Karşıdağ, eskiden insanların daha çok hareket ettiklerini, daha az yiyecek tükettiklerini anlattı. İnsanların yaşam tarzlarının giderek değiştiğine, insanların daha az hareket edip, daha çok yağlı, kalorili, şekerli yiyecekler tükettiğine değinen Prof. Dr. Karşıdağ, şöyle konuştu:

''İnsan vücudu buna göre dizayn edilmiş değil. İnsan vücudu, gelen fazla kaloriyi depolamak ve gerektiğinde saklamak, ileride lazım olursa kullanmak üzerine kurulmuş. Bu kadar fazla enerjiyle karşılaşınca, (ileride lazım olur) diye bunları saklıyor. Nasıl saklıyor? Vücut bunu yağ olarak biriktiriyor. Yağı, karın içindeki organların etrafında depoluyoruz. Bu aslında masumane bir koruyucu mekanizma. Ancak, birikim o kadar fazla ki, depolanan yağlar zarar vermeye başlıyor. Yağ dokusu istemediğimiz bazı hormonların salgılanmasına yol açıp, vücutta bir seri hastalığa yol açıyor.''

METABOLİK SENDROMA BAĞLI ÇIKAN HASTALIKLAR

Metabolik sendromun, genetik olarak uygun kişilerde, çevre faktörü, hareketsizlik ve fazla kalorili beslenme sayesinde ortaya çıktığına işaret eden Karşıdağ, bunun en önemli bulgusunun da bel çevresi kalınlığı ve göbek şeklinde kendisini gösterdiğini vurguladı.

Karşıdağ, metabolik sendroma bağlı çıkan hastalıklar konusunda da şu bilgileri verdi:

''Metabolik sendrom, damar sertliğini tetikliyor. Karın bölgesinde depolanan yağlar, salgılama yoluyla böbreğe ve kalbe giden damarlarda tutulunca böbrek ve kalp hastalıkları ortaya çıkıyor. Kan yağlarındaki yükseklik nedeniyle kötü huylu kolesterol miktarı artıyor, iyi huylu kolesterol miktarı düşüyor ve damar sertliğine yol açıyor. Damar sertliği sonucu yüksek tansiyon, koroner kalp hastalığı, böbrekler ve kalbe giden damarlarda daralma meydana geliyor. İleriki yıllarda şeker hastalığı ortaya çıkıyor.''

Prof. Dr. Karşıdağ, bel çevresinde fazlalık nedeniyle tansiyon, kan yağlarında dengesizlik, karaciğerde yağlanma ve şekerin günümüzde en sık görülen hastalıklar olduğunun altını çizerek, bu durumun kadınlarda yumurtalıklarda kist oluşması, tüylenme ve sivilcelerde artış, adet düzensizliği gibi sorunlara da yol açtığını ifade etti.

Karşıdağ, metabolik sendromun, alzheimere (erken bunama) hastalığına da neden olduğu yolunda ön düşünceler bulunduğuna dikkati çekti.

METABOLİK SENDROMU DURDURMA YOLLARI

Porf. Dr. Kubilay Karşıdağ, metabolik sendromunun durdurulabileceğini ifade ederek, şunları söyledi:

''Bunun için geniş politikalar oluşturulmalı. Devlet, medya, sağlık kuruluşları metabolik sendromun ortaya çıkmasını önleyen çalışmalar yapmalı. Çocuklar, anneler, öğretmenler bilinçlendirilmeli. Metabolik sendromun en iyi tedavisi, ortaya çıkmasını engellemek. Hastalığa yönelik tedavi yöntemleri de var. Ancak hastalık ortaya çıkmadan önlemek en iyi yoldur. Bunun için daha fazla hareket ve sağlıklı beslenmeyi öneriyoruz. Anneler çocuklarına sabah kahvaltısını yaptırıp, ıvır zıvır yiyeceklerden uzak tutmalı. Bu sendromdan en çok etkilenen grup, masa başında oturan, beslenmesi düzensiz, yoğun stres altında çalışanlar oluyor. Bu nedenle başta masa başı çalışanlar olmak üzere,herkes, günde en az 30 dakika tempolu yürümeli, egzersiz yapmalı. Belediyeler daha fazla egzersiz yapabilecek alanlar, çocuklar için oyun parkları oluşturmalı. Doktor doktor dolaşmamak için, baştan daha fazla yürümeli, egzersiz yapmalıyız. Çabuk uygulanabilir en kolay spor yürümektir. Her yerde yürünebilir. Eğer ayağınızda bir sorun varsa, vücudunuzun üst kısmını çalıştırabilir, germe egzersizleri yapabilirsiniz.''


Sivoy 8 Mayıs 2009 19:29

Hastalıklara yakalanma riskiniz nedir?

Obezite veya diyabete yakalanma riskinizi mi merak ediyorsunuz? Yoksa kansere yatkınlığınızın olup olmadığını mı? Genetik test ile bu sorularınıza yanıt alabilirsiniz.
Obezite veya diyabete yakalanma riskinizi mi merak ediyorsunuz? Yoksa kansere yatkınlığınızın olup olmadığını mı? Genetik test ile bu sorularınıza yanıt alabilirsiniz. Üstelik size özel sunulan yaşam tarzı değişiklikleri ve tıbbi destek ile yatkın olduğunuz hastalıklara yakalanma riskinizi azaltabilir, hatta önleyebilirsiniz!
Genetik alanında her geçen gün birbirinden ilginç gelişmeler kaydediliyor. Yapı taşlarımızı oluşturan genler hakkında elde edilen her yeni bilgi de bizlere daha sağlıklı bir hayat için ümit veriyor. Örneğin hangi hastalıklara yakalanma riskimizin yüksek olduğu 'Genetik Test' ile kolayca tespit edilebiliyor. Test sonucunda elde edilen veriler ışığında da kişiye özel sunulan yaşam biçimi düzenlemeleri ve tıbbi destek ile yatkın olunan hastalıkların ortaya çıkması önlenebiliyor. Bir başka deyişle genetik yapıma, önlem aldığımız takdirde artık kaderimiz olmayabiliyor. Biz de son yıllarda oldukça rağbet gören Genetik Test ile belirlenebilen hastalıklardan en önemlilerini ve ortaya çıkmalarını engellemek için test sonrasında nasıl bir yol izlendiğini Antiaging Uzmanı Dr. Banu Özmen'e sorduk.

Korunma programları

Yakalanma riskinizin yüksek olduğu hastalıkların oluşumunu önlemek için size özel hazırlanan 'korunma programını' hayatınız boyunca uygulamanız isteniyor. Hem sağlık durumunuza göre programda bazı değişikliklerin yapılması, hem de yakından takip edilebilmeniz için doktor kontrolüne de belirli periyotlarda devam etmeniz gerekiyor.


Osteoporoz riskiniz varsa...

• D vitamini ve kalsiyum takviyesine daha erken yaşlarda başlanıyor.
• Kimyasal yapısı insan vücudu tarafından yapılan hormonlarla aynı olan doğal hormon tedavisi uygulanabiliyor
• Kalsiyumdan zengin besinlerin ağırlıkta olduğu, size özel ve düşük kalorili bir diyet listesi oluşturuluyor. Kuru baklagiller, kuru yemişler (badem, ceviz ve fındık) ve yeşil sebzeler kalsiyumdan zengin besinlerden. Toksik bir madde olduğu için süt ve ürünleri bıraktırılıyor bunun yerine soya sütü öneriliyor.
• Vücudunuzun ihtiyacı olan D vitaminini alabilmesi için her gün en az 30 dakikalık güneş banyosu yapmanız tavsiye ediliyor.
• Kemik yapımını hızlandıran egzersizler öneriliyor. Örneğin her gün veya haftada 3-4 kez, en az 30 dakika boyunca hızlı tempoda yürümeniz isteniyor.
• Kemik yoğunluğunuzu, doktorunuzun uygun gördüğü periyotlarla ölçtürmeniz gerekiyor.


• Kalp ve damar hastalıkları riskiniz varsa...

• Risk faktörlerinin belirlenmesi sonrasında destek ürünlere karar verilebiliyor. CoEnzyme Q10, folik asit, vitamin F33, F35, B6, B12 ve D vitamini ile diğer antioksidanlara ihtiyaç duyulabiliyor.
• Kimyasal yapısı insan vücudu tarafından yapılan hormonlarla aynı olan doğal hormon tedavisine başlanabiliyor.
• Kanda kötü huylu kolesterol LDL, trigliserid veya total kolesterol değerleriniz yüksek çıkmışsa, Omega 3, 6 ve 9 yağ asidinden zengin, size özel ve düşük kalorili bir diyet oluşturuluyor. Ayrıca günde 5 porsiyon meyve tüketmeniz, kırmızı et tüketimini de azaltmanız tavsiye ediliyor.
• Antioksidan destek tedavisi, kalp krizi riskini de azaltıyor.


GENETİK TEST NASIL UYGULANIYOR?

• 'Genetik Test' yaptırmak istediğinizde; sağlık durumunuz, uyku düzeniniz, beslenme tarzınız, spor alışkanlıklarınız, psikolojik durumunuz, geçirmiş olduğunuz hastalıklar, sigara ve alkol gibi alışkanlıklarınız dahil olmak üzere sizinle ayrıntılı bir görüşme ve muayene yapılıyor.
• Sizinle ilgili detaylı bilgilerin edinildiği görüşmeden sonra özel bir çubuk ile ağzınızdan, yani yanak içindeki mukozadan doku örneği alınıyor. Laboratuara gönderilen doku örneğinde kadınlarda 45, erkeklerde 47 gen yapısı inceleniyor ve elde edilen sonuçlar doktorunuza ulaştırılıyor.
• Test ile çeşitli kanser türleri, osteoporoz, diyabet, obezite Alzheimer, depresyon, kalp krizi ve hipertansiyon gibi pek çok hastalığa yatkın olup olmadığınız belirlenebiliyor.
• Test sonucunda elde edilen veriler ışığında, doktorunuz hastalıkların ortaya çıkışını önleyebilmeniz için size özel yeni bir sağlık planı oluşturuyor. Dr. Banu Özmen, bu planda; diyet ve egzersiz programlarından bitkisel takviyelere, detoks yöntemlerinden ilaç tedavisine kadar pek çok yöntemin yer aldığını belirtiyor. Bu yöntemlerle zayıf olan yönleriniz güçlendiriliyor ve size uygun hayat tarzı belirleniyor.
• Test sonucunu kişiye özel yorumlamak, sağlık stratejisinde anahtar rol üstleniyor. Dolayısıyla size kardiyo egzersizleri önerilirken, bir başkasına ağırlık egzersizleri ya da ikisi de verilebiliyor. Veya sizin bol sebze ve meyve tüketmeniz gerekirken, bir başkasının proteinli besinlere ağırlık vermesi gerekebiliyor.
• Fazla kilolar için beslenme tarzı değişil diyet öneriliyor.
• Sigarayı hemen bırakmanız öneriliyor.
• Kardiyo egzersizleri büyük ve küçük tansiyonunuzun düşmesini sağlayabiliyor. Hipertansiyonu önlemek için her gün 30 dakikalık yürüyüşünüze haftada bir 45 dakikalık kardiyo egzersizleri ilave etmeniz istenebiliyor.
Kanser riskiniz varsa...
• Sadece 40 derece ısıtılarak pişirilmiş, sebze ve meyve tüketiminin ağırlıkta olduğu bir beslenme türü olan makrobiyotik beslenme öneriliyor.
• Antioksidan takviyesine başlanabiliyor.
• Vücudunuzdaki toksinlerin atılması için detoks yapmanız istenebiliyor. Örneğin bağırsak kanserine yakalanma riskiniz yüksekse düzenli olarak doğal lif kullanımı, besin chsjpksu, sıvı orucu, hatta lavman yaptırmanız tavsiye edilebiliyor, kanserine karşı da D vitamini takviyesi ve düzenli olara banyosu yapmanız gerekiyor.
• Her gün ya da haftada 3-4 gün düzenli olarak egzersiz yapmanız isteniyor.
Alzheimer riskiniz varsa...
• Alzheimer hastalığının ortaya çıkmasını önleyecek çok fazla bir şey yok aslında. Antioksidan takviyesi ve bazı bitkisel ilaçlarla önlem almaya çalışılıyor.
• Erken teşhis için doktorunuzun önerdiği periyotlarda nörolojik muayeneden geçmeniz isteniyor. Çünkü erken teşhisle en ağır hastalıkların tedavisinde bile başarılı sonuçlar elde edilebiliyor.
Diyabet riskiniz varsa...
• Glikojen indeksi düşük besinlere dayanan, yine size özel, düşük kalorili bir diyet programı oluşturuluyor. Aynı zamanda gün boyunca hangi sıklıkta ve hangi saatlerde beslenmeniz gerektiği gibi pek çok önemli konular hakkında bilgiler veriliyor.
• Folik asit, krominyum ve tarçın takviyesine gerek duyulabiliyor. Gerekirse ilaç desteği de kullanılıyor.
• Kardiyo egzersizlerinin yanı sıra kaslarınızı çalıştıran egzersizleri düzenli olarak yapmanız isteniyor. Çünkü diyabete yatkınlığı olan kişilerde aynı zamanda obezite riski yüksek oluyor. Obezite kontrolünde yağ yakımını güçlendirmek için kas güçlendirme çalışmalarına da ihtiyaç duyuluyor.
Obezite riskiniz varsa...
• Obezite riskiniz yüksek çıkmışsa, vücudunuzdaki bazı vitaminler eksik olabiliyor. Dolayısıyla önce vücudunuzda eksik vitamin olup olmadığı tespit ediliyor. Ardından ya diyetinize bu vitaminleri içeren besinler de İlave ediliyor ya da dışarıdan takviye yoluna gidiliyor.
• Size özel bir diyet oluşturularak kilo almanızın önüne geçiliyor.
• Her gün veya haftada 3-4 kez, 45 dakika düzenli olarak kardiyo egzersizi yapmanız öneriliyor.
Dr. Banu Ozmen, genetik testin yararlarını şöyle sıralıyor:
• Genetik test sizin bazı hastalıkları taşıyıp taşımadığınızı ortaya koyuyor.
• Bazı hastalıklara diğer kişilerden daha yatkın olup olmadığınızı gösteriyor.
• Hayat kalitenizi yükseltmede kişisel bir rehber oluşturuyor.
% Genetik yapının bilinmesi, önleyici koruyucu tedavinin planlanması ve erken teşhis için en önemli fırsat. Hastalıklara yakalanma olasılığınızı oldukça azaltıyor, hatta önlüyor.
• Testten çıkan sonuçlara göre bilinçli hayat tarzı değişikliği yapmanızı sağladığı gibi, hayat tarzı değişikliklerine uyum konusunda sizi motive de ediyor.
• Doktorunuz sizi hangi konularda, hangi sıkılıkta kontrol edeceğini kesin olarak belirleyebiliyor.
• Hastalığı önleyici tedaviye erkenden başlama şansınız oluyor.


Formsante Dergisi


Sivoy 11 Mayıs 2009 15:27

İş yerinde form tutma rehberi

Her gün aynı senaryoyu yaşıyorsunuz; işyerinde karnınız zil çalıyor ama sizin masanızdan kalkmaya bile vaktiniz yok. Tek yapabildiğiniz telefon açıp, doyurucu bir yemek siparişi vermek. Sonuç ise alınan kilolar... Bunun için hazırladığımız rehbere bir göz atın ve dışarıdan yemenin en sağlıklı şeklini öğrenin.
Hayatımız boyunca yaklaşık 45 bin saatimizi iş ortamında harcıyor, çoğu zaman bitmek bilmeyen işler nedeniyle de öğle tatillerinde bile yerimizden kıpırdayamıyoruz: Zaman kısıtlı olunca, guruldayan midemizi bastırmak için hemen telefona sarılıyor; lokantadan, fast food mekanlarından veya büfeden, alelacele karar verdiğimiz bir yemeği sipariş ediyoruz. İyi ama doğru mu yapıyoruz? Çünkü yapılan araştırmalara göre; sağlıklı beslenmek, başarılı bir iş hayatında anahtar rol oynuyor. Ayrıca formumuzu korumamız için de kalorisi ve yağ oranı düşük besinlere yönelmemiz gerekiyor. Çözümü zor gibi gözükebilir ama Beslenme ve Diyet Uzmanı Aylin Yılmaz'ın 8 önerisini dikkate alırsanız, gün boyunca performansınızı ve formunuzu koruyabilirsiniz. Hangi besinleri tüketmeniz, hangilerinden kaçınmanız gerektiğini gösteren 'beslenme rehberimiz' de sağlıklı beslenebilmeniz için size yol gösterecek!

İşyerinde formunuzu korumak için 8 strateji

1 - Güne kahvaltısız başlamayın
Halsiz ve yorgun bir şekilde işyerine girmek istemiyorsanız, sabahlan kahvaltı etmeden evden ayrılmayın. Unutmayın ki kahvaltı günün en önemli öğünü! Lif bakımından zengin ve yağ oranı düşük yiyeceklerden zengin bir kahvaltıyla vücudunuza gün boyu dinçlik ve dinamizm aşılayacak besin öğelerini almış olursunuz. Yapılan araştırmalara göre; düzenli olarak kahvaltı etmek; öğrenme, dikkat, verimlilik ve aynı zamanda fiziksel dayanıklılığı da artırıyor.
2- Bilgisayar karşısında yemeyin
Bitmek bilmeyen işlerimiz yüzünden çoğumuz öğle yemeğimizi bilgisayar karşısında yemek zorunda kalıyoruz. Bunun sonucunda konsantrasyon gücümüzü kaybediyor, sindirim sisteminde sorunlar yaşıyor, akşamüstü açlık krizlerine yakalanıyor ve sağlıklı beslenemediğimiz için de kilo almaya başlıyoruz. Bu yüzden işiniz ne kadar yoğun olursa olsun, öğle saatlerinde işyerinizi mutlaka terk edin ve yemek yerken stresli konuları konuşmaktan kaçının.
3- Haftalık plan yapın
Eğer ne yiyeceğinizi saat 12:00'ye 5 kala düşünmeye başladıysanız, seçim yapmak için fazla zamanınız olmadığından en kolay yolu tercih ederek fast food türü besinlerde karar kılarsınız. Siz iyisi mi, Pazar günü boş bir anınızda, tüm hafta boyunca öğle saatlerinde neler yemeniz gerektiğini planlayın. Böylelikle öğle tatillerinde daha sağlıklı ve daha az kalorili besinler tüketebilirsiniz.
4- Yeşili tercih edin
Sebze, meyve, salata ve baharatlar tabaklarımızı renklendirmekle kalmıyor, aynı zamanda hafif oldukları için kilomuzu korumamızı, vitamin ve minerallerden zengin oldukları için de sağlıklı kalmamızı sağlıyorlar. Sağlıklı bir yaşam için salata, sebze sote ve sebze çorbasından asla vazgeçmeyin.
5- Yağ miktarını ayarlayın
Sucuk, patates kızartması, Amerikan salatası... Bu tarz yağlı besinlerin vücudunuzu ne kadar yorgun düşürdüğünü mutlaka tecrübe etmiştirsiniz. Çünkü vücudumuz yağlı besinleri sindirebilmek için hafif besinlerden çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyor. Haberimizde yer alan beslenme rehberine göz atarsanız, hangi besinlerin daha az yağ ve kalori içerdiklerini görebilir, tercihinizi de bu yönde yapabilirsiniz.
6- Ekmek tüketimini kesmeyin
Çoğumuz öğle yemeğinde ekmek yemeden sadece salata ile yetinmeye çalışmak gibi önemli bir hataya düşüyoruz. Bu hatalı alışkanlığımız da akşamüstü açlık krizine girmemize, bunun sonucunda da şeker ve yağ içeren daha zararlı besinler yememize neden oluyor. Oysa öğle yemeğinde tam tahıl ekmeği veya 2-3 kaşık bulgur pilavı tüketirseniz, ihtiyacınız olan karbonhidratı alabilir, böylece kan şekeri seviyenizin akşamüzeri düşmesini önleyebilirsiniz.
7- Ara öğünlerinizi atlamayın
İş yoğunluğu veya kilo alma kaygısıyla ara öğünleri atlıyoruz. Aslında bu saatlerde yiyeceğiniz küçük bir öğün, akşam yemeğinde daha az acıkmanızı, dolayısıyla daha az yemenizi sağlıyor, Yarım simit ve peynir ya da meyve ve yoğurt, ara öğünlerde sağlıklı bir seçim olabilir. Kuru kayısı, fındık, ceviz ve badem de bu günlerde tüketeceğiniz besinlerden.
8- Su içmeyi unutmayın
Her gün mutlaka su için. Güne başlar başlamaz 2 bardak su içerek sindirim sisteminizi harekete geçirin. Her yemek veya ara öğün öncesi mutlaka 1-2 bardak su İçip, 2.5 litreyi gün içinde bitirmeye çalışın.
Beslenme rehberi
Lokantadan
Porsiyon başına Porsiyon başına
Kalori değeri yağ değeri
Bunu bırakın
Lahmacun (2 adet) 510 kcal 40 gr
Adana kebap 625 kcal 80 gr
Urfa kebap 675 kcal 78 gr
Ekmek arası köfte 395 kcal 25 gr
Kıymalı ve soslu spagetti 765 kcal 30 gr
Patates kızartması ve şnitzel 924 kcal 75 gr
Ekmek arası sucuk 415 kcal 55 gr
İskender 823 kcal 63 gr
Bunu ısmarlayın
Sebze çorbası 125 kcal 10 gr
(örneğin, patates, domates ve kabaklı)
Sebzeli pilav 280 kcal 15 gr
Domates çorbası 145 kcal 12 gr
Pilavlı tavuk şiş 500 kcal 30 gr
Ton balıklı salata 280 kcal 20 gr
Domates soslu spagetti 395 kcal 20 gr
Izgara sebze 280 kcal 15 gr
Fast-Food Restoranından
Porsiyon başına Porsiyon başına
Kalori değeri yağ değeri
Bunu bırakın
Çift dana etli, peynirli, turşulu sandviç 487 kcal 23 gr
Patates kızartması ve sosis 885 kcal 75 gr
Tavuk köftesi ve mayonezli sandviç 515 kcal 45 gr
İki adet tavukgöğsü, biber soslu sandviç 525 kcal 35 gr
Dana etli, ketçaplı, mayonezli sandviç 587 kcal 45 gr
Balık etli ve soslu sandviç 385 kcal 18 gr
Ismarlayın
Tavuk döner 385 kcal 15 gr
Peynirli, jambonlu sandviç 270 kcal 15 gr
Chicken Wrap 415 kcal 20 gr
Akdeniz salatası 235 kcal 10 gr
Sebzeli kumpir 375 kcal 15 gr
Kaşarlı pide 415 kcal 18 gr
Pastaneden
Su böreği 375 kcal 32 gr
Kıymalı poğaça (2 adet) 180 kcal 36 gr
Kıymalı börek 289 kcal 25 gr
Kıymalı patatesli, peynirli küçük pizzalar 415 kcal 28 gr
Salamlı, peynirli ve mayonezli sandviç 475 kcal 37 gr
Peynirli, jambonlu veya çikolatalı kuruasan 318 kcal 19 gr
Sosisli sandviç Karışık pizza 675 kcal 45 gr
Kuru pasta (250 gr) 325 kcal 28 gr
Bunu ısmarlayın
Peynirli ve domatesli simit 370 kcal 10 gr
Tavuklu, salatalı sandviç 330 kcal 15 gr
Kepekli, peynirli sandviç 275 kcal 8 gr
Tavuklu salata 225 kcal 15 gr
Zeytinyağlı dolma 228 kcal 15 gr
Tavuk şiş 330 kcal 15 gr
Balıklı sandviç 315 kcal 10 gr


Formsante Dergisi


Sivoy 15 Mayıs 2009 16:36

Bozuk psikoloji kıkırdak dokusunu harap ediyor

Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre doktora başvuran her dört hastadan birinin yakınmalarının altında psikolojik sorunlar yatıyor. Peki, yakınmaların psikolojik mi fiziksel mi olduğunu nasıl anlarız? Yazımız bu konuda önemli ipuçları veriyor


Çeviri: Mehmet S. Adın
Frankfurt Üniversitesi Hastanesi'nden psikoterapist Anglija Stirn "İşyerinde başarısızlık korkusu ya da bir aile ferdinin yıpratıcı bakımı veya aile içi huzursuzluklar böbreklerde bile hasar meydana getirebiliyor. Bu tür psikolojik kökenli hastalıklarda son yıllarda büyük artış var" diyor. Zayıf kıkırdak dokusuna tasa, kaygılı ruh hali, üzüntü eklenince omurlar arasındaki diskler bile çökebiliyor. Hassas, duyarlı cildi olanlarda, psikolojik bir sorun, engellenemez kaşıntı krizleriyle karşı karşıya bırakabiliyor kişiyi. Dr. Anglija Stirn "Her insanın zayıf bir noktası vardır" hatırlatmasını yapıyor. Bazen tedaviyle iyileştirilmiş hastalıklar, örneğin eski bir mide sorunu psikolojik bir travma sonucunda yeniden eziyet çektirebiliyor. Çoğunlukla ağrılar gerçek bile değildir.


Ağrılar uzun süreli ve değişkense arkasında psikosomatik bir neden olabilir
Örneğin stres altındaki birinin gerginliği kaslarına yansır. Stresin sürmesi durumunda kaslardaki gerginlik doruk noktaya ulaşır ve bir süre sonra ense ve sırt ağrılarına yol açar. Buna bağlı olarak böbrek üstü bezlerinden alamı hormonlarının salınımı artar ve bağışıklık sistemini zayıflatır. Bu da ağrılara yatkınlığı arttırır. Beyin bu vücut ağrılarına karşı zamanla hassaslaşır ve küçük bir uyarıya karşı bile güçsüzleşir.


Belirtilerin izini sürün
Psikosomatik yakınmalar ile gerçek fiziksel hastalıkların ilişkisi hala birçok bilimsel araştırmanın konusu. Psikosomatik yakınmaları olanlar muayenehane, muayenehane dolaşıp sorunlarının çözümünü ararken çoğunlukla altında yatan psikolojik neden doktorlar tarafından belirlenemiyor. Yani her gün onlarca hasta gören ve hastasına sınırlı zaman ayırabilen doktorlar, aslında basit bir soruşturmayla belirlenebilecek ve çözümlenebilecek sorunun çoğu kez farkına varmıyorlar. Bu yüzden hastaların öncelikle kendi doktoru olması psikolojilerinin hangi durumlarda SOS verdiğini bilmesi gerekiyor. Örneğin inatçı, çözümsüz mide ya da sırt ağrıları olanların bir kan testinden geçmekten mi yarar sağlayacağını bilmesi gerekiyor. Belki de bu kişi kasları rahatlatıcı bir egzersiz programından, tıbbi tedaviden çok daha fazla yarar sağlayacaktır.


Vücudunuzun mu ruhunuzun mu yardıma ihtiyacı var?
Bir sağlık sorununda yakınmalarınızın psişik kökenli olup olmadığını anlamanız için basit ipuçları, sorunun çözümlenmesini de kolaylaştırır. İşte ipuçları:
• Çeşidi yakınmalar arasında bir bağlantı kurulamıyorsa psikolojik neden daha olasıdır. Örneğin cilt problemleri, uyku bozukluğu, mide ağrıları ile değişim gösteriyorsa, bunun hiçbir şekilde organik bir nedeni yoktur.
• Rahatsızlık özellikle bazı etkinlikler öncesi ortaya çıkıyor ya da ağırlaşıyorsa (sınav öncesi, çalışanlarda haftanın ilk günü vb.) altında psikolojik neden aranmalıdır.
• Psikosomatik sırt yakınmaları kendini sıklıkla bunaltıcı, devam eden baskıyla gösterir. Bu ağrılar bazı keskin hareketler ve pozisyonlarla bağlantılı değildir.
• Klasik ağrı terapilerine yanıt vermezler.
• Tipik psikosomatik mide-bağırsak yakınmalarında kabızlık, onu izleyen ishal, makatta kan, ateş ve halsizlik yoktur. Eğer bu belirtiler varsa organik bir rahatsızlık araştırılmalıdır.
• Duygusal kalp yakınmaları (psikolojik nedenli) kendini dar, havasız bir ortamda kalmış gibi bir duygu ve kalbin un neredeyse boğazda hissedilme ortaya çıkar. Organik kalp sorunları ise; sol omuzda, sol kolda ve ye kadar yayılan ağrı vardır. Bunun dışında soğuk soğuk terleme ve dolaşım bozuklukları da kalp rahatsızının işaretleridir.
• Bazı deri hastalıkları vardır ki onlarda stres, gerilim tetikleyici neden olabilir. Örneğin, neuroderma, sedef ve kontakt dermatitis bunlar arasındadır.
• Halsizlik ve kronik yorgunluk ruhun klasik SOS'leridir. Psikosomatik hastalıklar ve yeme alışkanlığının bozulması depresyonu takiben olabilir.
• Bazen rüyalardan da ruhun baskı altında olduğu işareti alınır. Deneyimler göstermiştir ki psikolojik olarak gergin olanlar ya daha az rüya görüyorlar ya iç görmüyorlar.
• Ağrılar uzun süreli, değişken ve nereden kaynaklandığı belirlenemiyorsa arkasında psikosomatik bir nedenin olduğu tahmin edilmelidir. Organik kökenli ağrılarda ani, giderek artan, vücudun belli noktalarını hedef alan ağrılar söz konusudur.
• Genel olarak; eğer belirtiler için bir hastalık nedeni bulmak zor ise psikolojik durumları ve sosyal faktörleri göz ide bulundurmak akıllıca olur.


Stres ve korku organizmayı da bozar
Sıklıkla insan açık olarak psikolojik ve organik neden arasında kesin bir çizgi çekemiyor. Çünkü elle tutulur hastalıkların çoğunda duygular büyük rol oynar. Stres ve korku ise organik hastalıkların nedenlerini güçlendirir. Bir dişli gibi iç yaşantımızı, vücutsal tepkilerimizi kavrar ve birbirine karıştırır" diyor psikosomatik tıp ve psikoterapi uzmanı Dr. Irmgard Pfaffinger. Bunun için Columbia'daki Ohio Eyaleti Medikal Merkizi'nde yapılan bir araştırma gerginlik ve stresin alerjiyi azdırdığını belirtiyor. Muayenede test edilen kişilerden bir bölümünün rahat bir şekilde dergi okuması, diğer bölümünün 10 dakika süren bir konferans vermesi isteniyor. Denekler bu eylemlerinin hemen ardından teste alınıyorlar. Konferans veren deneklerde alerjik belirtilerin iki kat fazla olduğu görülüyor. Dr. Pfaffinger, alerjik reaksiyonları olanları uyarıyor ve diyor ki: “çözüm pahalı bir tedavi değildir sıklıkla özel hayatın yüklerinden kurtulmaya çalışmak, stresi iyi yönetmek, sorunu ortadan kaldırmaya yeter.”


Ağrıyla nasıl baş edilir?
Birçok yöntemle psikosomatik sorunlar giderilebilir. Örneğin kendi kendine stres giderme ve kas dinlendirme vücuttaki ve ruhtaki gerilimleri giderir. Biyolojik geri bildirim hastanın iç dünyasıyla vücut fonksiyonları arasındaki bağlantıyı öğrenmesine yardım eder. Hafif güç harcayarak sürekli yapılan sporlar vücudun kendine güvenini yeniler ve ağrıyı kovma gücünü arttırır.


Grup terapisi iyi gelebilir
Grup terapisi de sorunun çözümünde yardımcı olur. Berlinli psikoterapi uzmanı Ralf Raffael Brentano, "Gaip terapilerine katılan hastalar diğer hastaların rahatsızlıklarıyla nasıl savaştıklarını görürler; bu hastaları güçlendirir" diyor.
Beslenme Diyet Dergisi


Sivoy 19 Mayıs 2009 18:32

Ağız kokusunu önler, stresi azaltır

Diş etlerini güçlendirir, ağız kokusunu giderir. Damar tıkanıklığını önler...

Türkiye'nin önemli çilek üretim merkezleri arasında yer alan Aydın'da çilek üreticilerinin yüzü, erik rekoltesinin düşük olması nedeniyle gülüyor.

Sultanhisar Ziraat Odası Başkanı Erdinç Çeliksoy, bölgede çilek üretiminin her yıl Temmuz aylarında fide dikimiyle başladığını, Sultanhisar, Atça ve Salavatlı beldesinde yaklaşık bin dönümü kapalı alan olmak üzere 5 bin dönüm alanda çilek ekildiğini söyledi.

Aydın bölgesinde ilk olarak Sultanhisar'da 1978 yılında çilek üretiminin başladığını kaydeden Çeliksoy, fidan, damlama, işçilik maliyetinin bir dönümde yaklaşık 4-5 bin lira civarında olduğunu anlattı. Dünyada son 3 yılda yaşanan küresel ısınma ve bölgedeki kuraklık nedeniyle fiyatlarda istikrarsızlık olduğunu ve çilek üreticilerinin son 3 yıldır zor günler yaşadığını belirten Erdinç Çeliksoy, şunları söyledi:

“Çilek hasadına Nisan ayı başında başladık. Bu yıl havaların yağışlı geçmesi çileğin kalitesinin ve rekoltenin yüksek olmasına yol açtı. İhracatçı firmalar bu yıl çileğe daha çok ilgi gösterdi. İç piyasada İstanbul, Ankara, Bursa, Adapazarı gibi illerden büyük tüccarların malı talep etmesinden dolayı çilek fiyatı geçen yılın üzerinde seyretti. İç piyasada 1,50 lira, ihracat olarak 1,80 - 2,00 lira aralığında fiyatlar oluşmasına neden oldu. Geçen yıl ortalama fiyatlar bir lira civarındaydı. Bu fiyatların daha yukarı gideceğine dair bilgiler alıyoruz. Bölgede yaklaşık bin dönüm sera var ve buradan 20 bin ton çilek rekoltesi beklemekteyiz, bunun da bölgemize maddi getirisi yaklaşık 30-40 milyon liradır.”

İRAN VE IRAK'A AYDIN ÇİLEĞİ GİDİYOR

Çeliksoy, çileğin irili küçüklü ve bekleme ömrüne göre değişen 4-5 çeşidinin üretildiğini, bu ürünlerden uzun süreli bekleyebilenlerin başta Rusya olmak üzere yol ömrü uzun olduğu için Moldova, Ukrayna, Polonya ve İran ve Irak'a gönderildiğini kaydetti.

Çilek hasadının Haziran ayı sonunda bitmesinin beklendiğini ve bu sezon çok başarılı bir ürün elde ettiklerini bildiren Çeliksoy, şöyle devam etti:

“Bu yıl erik pek olmadı, sofralarda yerini bulmadı. Çilek de kaliteli ve bol olduğu için sofralarda tek başına kaldı. Önceki yıllarda çilek, eriğin yanında alternatif ürün oluyordu, bu yıl tam tersi bir durum oldu. Ama bu sene eriğin az olmasından dolayı çilek şu anda alternatif ürün pozisyonuna düştü. Eriğin az olması bizim çileğin önünü açmış durumdadır.”

“TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK ÇİLEK ÜRETİCİSİ”

Çeliksoy, çileğin tanıtımı için yoğun çaba sarfettiklerini, bölgede bir beldede 40, bir beldede 8 yıldır festivaller düzenlendiğini ifade ederek, şöyle devam etti:

“Son beş yıldır düzenlenen festivaller uluslararası konuma geldi. Ziraat Odası olarak biz de fuarlara katılıyoruz. Şu anda Türkiye'de yetiştirilen çileğin en kalitesi Atça ve Sultanhisar'dadır. Bu konuda iddialıyız. Bu bölgede en teknik çilek yetiştiriciliğini biz yapıyoruz. Ege Bölgesi'nin değil, Türkiye'nin en büyük çilek üreticisi olduğumuzu iddialı şekilde söylüyoruz. Çileğimizi Rusya, Moldova, Romanya, Irak ve İran'a satıyoruz. Yurt dışı pazarı olarak 10 ülkede yerimiz var. Biz festival yaparken çileği sattığımız ülkelerden para alıyoruz. O insanları onore etmemiz gerekir. Bu festivaller yapılırken bizim çileği sattığımız ülkelerden temsilciler, sanatçılar, gazeteciler gelsin istiyoruz.”

Çileğin faydaları

Yaz aylarının vazgeçilmez meyvesi çileğin faydaları saymakla bitmiyor. Rengi kokusu ve tadı ile en sevilen meyvelerden biri olan çileğin faydaları da epeyce çok. Çilekte bol miktarda fosfor ve demir bulunuyor. Bunun yanında B, C ve K vitamini açısından da bir hayli zengin.

Şimdi maddeler halinde çileğin faydalarını sıralıyorum ;

· Vücuda kuvvet verir, damar tıkanıklığını önler ve kolesterolü düşürür.

· Çok iyi bir antioksidan olması sebebiyle bağışıklık sistemini güçlendirir.

· Kansere karşı koruyucu özelliği vardır ve sindirim sisteminin düzenli çalışmasını sağlar.

· Bağırsak kurtlarının dökülmesini yardımcı olur, kanız temizler, vücuttan zararlı maddeleri uzaklaştırır.

· Diş etlerini güçlendirir, ağız kokusunu giderir.

· Sakinleştirici etkiye sahiptir, stresi azaltır, tansiyonu düşürür, ateşi düşürür.

· Romatizma ve karaciğer rahatsızlıklarına iyi gelir.

· Cildi nemlendirip taze bir görünüm kazandırır, güzellik katar cilde.

· Vücutta biriken zehirli maddeleri dışarı atar, damar sertliği ve böbrekteki kum taş gibi rahatsızlıkları önler ve zamanla bunların geçmesini sağlar.

Samanyoluhaber..


Rockn 5 Haziran 2009 22:10

Stres ağrı eşiğini düşürüyor
 
Stres ve gerilimin kendisi vücutta ağrıya genellikle yol açmıyor ama kişinin ağrı eşiğini düşürerek kişiyi ağrıya duyarlı hale getiriyor. Dolayısıyla stres altında çalışan ya da yaşayan kişiler ufacık sorunları bile ağrı olarak algılayabiliyor.

Günümüzde ofis çalışanlarının en büyük sorunlarından birisini boyun ağrıları oluşturuyor. Stres ve gerilim boyun ağrılarına yol açmıyor ancak kişinin ağrı eşiğini düşürdüğü için en küçük sorunun bile ağrı olarak algılanmasına neden oluyor.
Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Tolga Aydoğ boyun ağrılarının nedenleri ve çözüm önerileri ile ilgili bilgi verdi.
Stres ve gerilimin kendisi vücutta ağrıya genellikle yol açmıyor ama kişinin ağrı eşiğini düşürerek kişiyi ağrıya duyarlı hale getiriyor. Dolayısıyla stres altında çalışan ya da yaşayan kişiler ufacık sorunları bile ağrı olarak algılayabiliyor. Bunun yanı sıra halk arasında kulunç ya da kas romatizması olarak da bilinen “miyofascial ağrı sendromu” ve kronik kas ağrılarıyla kendini gösteren “fibromiyalji” gibi hastalıkların oluşmasına zemin hazırlayabiliyor.
Doç. Dr. Tolga Aydoğ boyun ağrısının beş nedenini şöyle sıralıyor:
-Romatizmal hastalıklar
-Kırık çıkık kas zorlanmaları gibi travmaya bağlı oluşan sorunlar
-Bölgesel boyun hastalıkları
-Kemik hastalıkları
-Kas sinir hastalıkları
Boyun ağrılarından kurtulmak mümkün
Egzersiz ve yüzmenin boyun ağrısına karşı çok yararlı olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Tolga Aydoğ diğer yapılabileceklerle ilgili şunları söyledi:
“Boyun ağrısını gidermek için günlük egzersizler çok yararlıdır. Ancak egzersiz planı yapmadan önce ilk olarak ağrıya yol açan nedenin çok net bir şekilde ortaya konması gerekir. Eğer egzersiz yapmaya engel yoksa boyun sırt ve omuz çevresi kaslarını kuvvetlendirmek ve germek biz fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanlarının önerdiği temel egzersizlerdir. Herkese standart egzersiz formu vermek yerine kişiye özel egzersiz planı yapmak doğru olur. Bu konuda fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı ve fizyoterapistlerden destek alınmalıdır.
Boyun ağrılarından korunmak ve akut dönemini atlattıktan sonra bir daha boyun ağrısı çekmemek için hekimler sıklıkla yüzme önerirler. Buna karşın yapılan çalışmalar kişilerin keyif alarak yaptığı her türlü egzersizin boyun ağrısı da dahil tüm ağrıların oluşmasını önlemede ve kontrolünde etkili olduğunu göstermektedir. Kafa dışarıda serbest stil yüzmenin boyun ağrılarını azaltmak yerine artırabildiği bilinmektedir. O yüzden iyi yüzme bilmeyen bir kişi serbest stil yüzmek yerine sırt üstü yüzmeyi tercih etmelidir.”
Ofiste çalışırken pratik öneriler
-Sırtınızı koltuğa tam dayayın
-Bel ve sırtınızı uygun koltuk veya yastıklarla destekleyin
-Bilgisayar ekranının tam karşınızda olmasına dikkat edin
-Bilgisayarın orta kısmını mutlaka göz hizasında tutun. Eğer diz üstü bilgisayar kullanıyorsanız bilgisayar yükselticisi kullanın ya da diz üstü bilgisayarı ara kablo ile masa üzerinde bulunan sabit ekrana aktarın.
-Ekran karşısında sürekli çalışmak yerine zaman zaman ara verin. Arada koltuktan kalkın gerekirse boyun ve sırt egzersizleri yapın.
Uyurken dikkat edilmesi gerekenler
-Uyurken boynunuzun olabildiğince normal pozisyonda durmasına dikkat edin.
-Yan yatışlarda kulak ile omuz arasındaki mesafeyi dolduran kalınlıkta bir yastık boynu normale en yakın pozisyona getirir. Bu kalınlıktaki bir yastık sırt üstü yatışta da boynun ileri derecede arkaya gitmesine ve de öne bükülmesine olanak tanımayarak boynu en iyi şekilde destekler.
-Yüzüstü yatmaktan kaçının
Ne zaman hangi hekime başvurmalı?
Eğer boyun ağrıları çeken kişide
-Ateş terleme halsizlik kilo kaybı gibi şikayetler varsa
-Ağrı kol veya bacaklara yayılıyorsa
-Kol ve bacaklarda kuvvetsizlik varsa
-İdrar büyük abdest kaçırıyorsa
-Herhangi bir travma geçirdiyse
-Ağrı öksürme ve hapşırma ile artıyorsa mutlaka bir fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanına başvurmalıdır.


Rockn 5 Haziran 2009 22:11

Gülümsemenizin ABC'si...
 
Dişler yüzünüzü en iyi tamamlayan hatta cinselliğinizi bile tanımlayan en önemli şeylerden biridir ve diş deyip geçmemek gerekir...
Gülümsemenizin A’sı

Dişlerin diş eti ile olan ilişkisi (Kırmızı-beyaz ilişkisi)

Kısa ön dişlerinizin üstündeki diş etinizin gülümserken tamamen ortaya çıkması pek de isteyeceğiniz bir görüntü değildir. Ön iki kesici diş diş eti ile birleştiği yerin hemen üstünden başlar ve dudak hattı köpek dişlerinin diş eti ile birleştiği yere paralel bir kavis çizer. Bu kavis daha yukarıdan geçer ise buna “Yüksek dudak hattı” denir. Tedavisi için diş etine manikür (Gingivektomi) yapılması gerekir. Bu basit uygulamayla diş etlerinizin görünmesini engellemiş olursunuz.

Kavisin aşağıdan geçtiği durumlarda ön dişlerin %75–100’ü gözükmez. Buna da “Düşük dudak hattı” denilir. Dr. Güzin Kırsaçlıoğlu: “Özellikle 30–40 yaş sonrasında üst ve alt dudakların elastikiyetinin giderek azalması sonucunda üst dişlerin daha az alt dişlerin daha çok gözükmesi de bu gruba girer. Dişlerinizin daha görünür hale gelmesi için l.....te uygulamalarını yaptırmanız yani dişlerinizin ön yüzeylerini kabartmanız uç kısımlarına ekleme yaptırarak daha görünür hale gelmesini sağlamanız zamanla kaybettiğiniz dokunun yerine konulmasını sağlayarak üst dudağınızın tekrar dolgun dişlerinizi destekleyen görünüme kavuşturur.” diyor.

Bu uygulama yüzünüze daha genç ve güleç bir ifade verir. Beyniniz aynı filmlerde izlediğiniz robotların beyni gibi çalışır. Bir kişiye bakarken onun hakkında size ilk bilgiyi veren yeri yüzleridir. Yüz görüntüsünü en çok etkileyen yer ağız yani dişlerdir.

Gülümsemenizin B’si

Dişlerinizin formları ve renkleridir. Özellikle ön ve yan kesici dişlerinizin formu ve rengi cinsiyetiniz ve yaşınız hakkında karşınızdaki kişiye fikir verir. Genç insanların dişleri daha beyaz ve parlaktır çünkü dişe parlaklık veren mine tabakası daha fazladır. Zamanla mine tabakanız aşınır incelir altında bulunan daha sarı ve mat olan tabaka belirginleşir. Hatta dişiniz yıpranarak uçlarında kırıklar ve çatlaklar oluşur.

Daha genç görünümlü dişlere sahip olmak istiyorsanız mineden zengin görünümlü dişler yaptırmalısınız. Yıpranmış kırılmış dişlerinizin görüntüsünü l.....larla düzelttirebilirsiniz.

Dişleriniz cinselliğiniz hakkında da fikir verir

Erkeklerin dişleri daha köşeli formdadır. Kadınlarınki ise yuvarlaktır. Yan kesici dişlerin yapısının köşeli olması erkeklerde belirgindir. Erkeklerde bir diğer belirgin görüntü de köpek dişlerinin sivri olmasıdır. Kadınlarda tam tersi biraz daha düz ve ön dişe oranla daha küçüktür. Mine boyutunda yapılan törpülemelerle dişlerin formları yüzünüze daha uygun hale getirilebilir. Buna “Countring” işlemi deniliyor. Bu işlemi yaptırmadan önce doktorunuz diş yüzeyinde törpüleme yapılacak yerleri asetatlı kalemlerle boyayıp fikrinizi alabilir.

Diş rengi

Bazen dişlerinizi fırçalasanız da sarı görünüme sahip olursunuz. Bebeklik ve çocukluk döneminizde kullandığınız antibiotiklerin tesiri ile dişlerinizde sarı hatta kahverengi lekeler oluşur. Bu tip lekelenmelere sahip olmanız “Dişlerini fırçalamıyor musun?” gibi sorularla sık sık karşılaşmanıza sebep olur. Halbuki bu renklenmeler fırçalansa da geçmemektedir.

Dişlerinizin rengi koyu olduğunda ya da bu tip lekelenmelerinizde “18 yaşını geçmiş tüm bireylerde” beyazlatma (Bleaching) işlemi yapılır. 1990’lı yıllarda Amerika’da ağız antisepsisinde kullanılan carbomid peroksitin diş ana rengini ağartıcı özelliği tesadüfen keşfedilmiş ve bundan sonra bu jel geliştirilerek kişiye özel plaklarla gerek evde kendi kendine uygulanarak gerekse muayeneler de özel ışık cihazlarıyla kullanılarak beyazlatmalar yapılmış başarılı olunmuş ve estetik diş hekimliğinin de vazgeçilmez bir tedavi yöntemi haline gelmiştir.

Beyazlatma işlemi artık günümüzde muayenehanelerin vazgeçilmez tedavi yöntemidir ancak dikkat edilmesi gereken hususlar da bulunmaktadır bir hekimin denetimi olmadan rast gele market ya da eczanelerden satın aldığınız ağartıcıların kullanımı dişinize zarar verebilir.


Gülümsemenizin C’si

Dişlerin birbirlerine olan konumları yani dizilimidir. Üst ve alt dişlerinizin çenedeki sıralanışı yüzünüze uygun olmalıdır. Çenenizin büyük dişlerinizin de küçük olduğu durumda dişleriniz aralıklı olur. Bu aralıklardan ağız içinizdeki karanlık yansıdığından dişleriniz olduğundan daha sarı gözükür. Bu tür dişler süt dişlerine benzediğinden ve süt dişlerinin de yapısı aralıklı olduğundan yüzünüze çocuksu bir ifade verir. Bu aralıklar adhesive (Yapıştırma) tekniklerinin geliştiği günümüzde kompozit malzemelerinin de gelişmesiyle kompozit l.....larla çok kısa sürede kapatılır. Ağzın içindeki karanlığın yansıması kesildiğinden dişleriniz daha beyaz ve muntazam gözükürler. Porselenden hazırlanan l.....ların aralık kapamada kullanılması da kullanılan diğer yöntemlerden biridir.

Sadece ön iki diş arasında aralığın olduğu 10–12 yaş arası çocuğunuzun dudağı kaldırıp dudak kasının bağlantısına bakmanız gerekir. Bu bağlantının iki ön dişin arasında olduğu durumda iki ön diş aralık kalır. Kasa yapılacak küçük bir müdahale ile aralığın oluşmadan kapanması sağlanır.

Çenenizin küçük dişlerinizin de büyük olduğu durumlarda ise dişlerde çapraşıklık oluşur. Çapraşıklıklar gıdanın kolay tutunmasını taş ve çürük oluşumuna sebep olur. Tedavisi ortodontik tedavi yani tel takılmasıdır. Eskiden sadece çocuklara yapıldığı düşünülen ortodontik tedavinin artık erişkinlere de yapıldığı herkes tarafından bilinmektedir. Bu yüzden ortodontik tedavide kullanılan tellerin estetik olanları üretilmektedir yani dişe yapışan küçük küçük metallerin yerini günümüzde diş renginde hatta şeffaf olanları almıştır. Çapraşıklık tedavisinde kronlar ve l.....lar da hekim tercihine göre kullanılmaktadır. İçinde metal olan porselenlerin yerini süratli bir şekilde metal içermeyen porselenler almaktadır.

Zirkonyum kronlar metal içeren porselenlere oranla daha estetik ve aynı zamanda dayanıklıdır. Kaplamalar ışık geçirgenliği olmadığından ve içlerinde metal yapılar olduğundan diş etine bakan kısımlarında metal yansıması sebebiyle mor görünüme sahip olmaktaydılar. Şimdi bu mor görüntüler metal desteksiz kaplamaların sayesinde tamamen ortadan kalkmış bulunmaktadır.

Gülüşünüz

• Karşıdan dişlerinize baktığınızda dişleriniz perspektife göre arkada kalırken açık rengi ile gülümseme sırasında öne çıkar.

• Dişlerinizin uç kısımları alt dudağınıza paralel ise pozitif gülüş olarak tanımlanır.

• Köpek dişlerinin uzun ön dişlerin kısa olduğu gülüş ise negatif gülüştür. Negatif gülüş hattına sahip bir bireyde dişe yapılan küçük ilave ve törpülemelerle daha pozitif gülümseme sağlamak mümkündür.


Rockn 5 Haziran 2009 22:12

Fazladan 1 kilo bakın neye zarar veriyor!
 
Fazladan 1 kilo bakın neye zarar veriyor!



Bir an önce diyet yapın...


“Osteoartrit” dünyada en yaygın görülen eklem hastalığı olarak biliniyor. Bu hastalık nedeniyle eklem kıkırdağında bozulma ve kayıp oluşuyor. Eklemde yıpranan kıkırdağın yerine yeni kemik oluşumu görülüyor. Bu da ağrı ve hareket kısıtlılığına neden oluyor.

Prof. Dr. Reyhan Çeliker hastalığın en sık yük taşıyan eklemlerde yani diz ve kalçada görüldüğünü kadınlarda daha sık oluştuğunu genellikle 50 yaş üzerinde belirti verdiğini ve 65 yaşın üstündeki kişilerde sıklığının giderek arttığını belirtiyor. Genç insanlarda da genetik faktörlere bağlı olarak erken dönemde ortaya çıkabildiğini söylüyor.

Osteoartrit diz ve kalçanın yanısıra boyun ve bel omurlarında el ve ayak eklemlerinde de görülebiliyor. Ağrı başlangıçta hareketle artıp istirahatle azalırken hastalık ilerledikçe istirahat ağrıları ve gece ağrıları başlıyor. Diz ekleminde ise yürürken merdiven inip çıkarken ve çömelirken zorluk yaşanıyor. Gençlerde daha çok dizin ön bölümünde diz kapağı arkasında aşınma oluyor. Geç dönemde ise şekil bozuklukları ve fonksiyon kaybı ortaya çıkıyor. Ortalama yaşam süresinin uzaması obezitenin artması ve hareketsiz yaşam biçiminin yaygınlaşması ile osteoartrit sıklığının arttığını ifade ediyor.

Nedenleri Neler?

  • Yaşlanma
  • Aşırı kilo alımı
  • Çarpma ve düşmeler
  • Eklemlerde yapısal bozukluk olması
  • Spor yaralanmaları
  • Genetik özellikler
  • Çevresel ve mesleki faktörler
  • Ağır taşımak eklemlerin aşırı kullanımı ve çok ayakta durmak risk faktörü oluşturuyor

Hastalığın tanısında iyi bir fizik muayene ve sorunlu eklemin röntgeninin çekilmesi yeterli oluyor. Ancak Prof. Dr. Reyhan Çeliker röntgen bulguları ile yakınmaların ve muayene bulgularının her zaman birbiri ile paralel olmadığını bu nedenle mutlaka bir arada değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Ayrıca dizde menisküs dokusu veya bağ gibi yapılarda da sorun olduğundan şüpheleniliyorsa manyetik rezonans (MR) gibi daha ilerli incelemeler yapılmasının yararlı olabileceğini belirtiyor.

Kilo Vermek En Önemli Koruyucu Yöntem

Diz ve kalça eklemlerindeki fazladan yükü ve bunun sonucunda oluşacak hasarı önlemede atılacak en önemli adım kilo vermek. Çünkü vücuda fazladan alınan her bir kilo diz üzerinde her adımda 4 kiloluk yüklenmeye neden oluyor. Bu nedenle beslenme uzmanı gözetiminde kilo verilmesi gerekiyor. Hastalığın tedavisinde kilo vermenin başlı başına bir çözüm yarattığına değinen Prof. Çeliker “Bu konuda yapılmış bilimsel çalışmalarla kilo vermenin yük taşıyan eklemleri belirgin olarak rahatlattığına ilişkin sonuçlar elde edilmiştir” diyor.

Kilo vermenin dışında fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanlarının gözetiminde eklemleri korumak amacıyla kas kuvvetlendirme egzersizlerinin yapılması önem taşıyor. Bu amaçla tercih edilen egzersizler eklem hareketi olmaksızın ve ekleme yük bindirmeden kas gücünü arttıran egzersizlerdir. Tolore edebilen hastalara ağırlık çalışmaları veriliyor. Kuvvetlendirme yanı sıra eklem hareket açıklığını korumak ve dayanıklılığı arttırmak amacıyla da egzersizler öneriliyor. Yüzme ve su içi egzersizler bu hasta grubu için özellikle önerilen aktivitelerdir ayrıca düz zeminde düşük tempolu yürüyüşlerden de yararlanılabilir.

Prof. Çeliker osteoartriti olan hastalara eklemlerini koruyucu önlemleri ve hastalıkla başa çıkma yöntemlerini öğretmenin önemini vurguluyor. Bu koruyucu önlemler çömelmekten kaçınılması merdiven inip çıkmanın azaltılması yürüyüşün düz yolda yapılması yokuş inip çıkmaktan kaçınılması alçak sandalyelere veya yere oturulmaması dizüstü veya bağdaş kurarak oturulmaması uzun süre hareketsiz ayakta durulmaması tuvalet ve banyoda desteklerden yararlanılması uygun ayakkabı seçilmesi olarak özetlenebilir. Uygun ayakkabı seçiminde topuk yüksekliği önemlidir. İdeal topuk 3-4 cm olmalıdır. Yüksek topuklu ayakkabılar olduğu kadar babet tarzı dümdüz ayakkabıların da eklemler için zararlı olduğu söylenebilir. Bu tip ayakkabılar vücudun ağırlık merkezinde değişmeye bağlı olarak kaslarda bağlarda ve eklemlerde aşırı yüklenmeye neden olurlar. Ayak eklemleri olduğu kadar diz kalça ve belde de sorunlara yol açabilirler. Yürüyüş sırasında şok abzorbe eden spor ayakkabılar kullanılmalıdır.

Eklem İçine İlaç Veriliyor

Hastalığın tedavisinde çeşitli ilaçlar kullanılıyor. Prof. Dr. Reyhan Çeliker basit ağrı kesicilerden başladıklarını bunların yeterli olmadığı durumlarda steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlara ve gerekirse daha güçlü ağrı kesicilere geçilebildiğini ancak tüm ilaç tedavilerinin mutlaka eklem koruyucu öneriler ile birlikte verilmesi gerektiğini ifade ediyor. Bunların dışında osteoartrit tedavisinde dışardan uygulanan kremler jeller hafif ve orta derecede ağrısı olanlarda kullanılabiliyor. Bir diğer tedavi seçeneği ise eklem içine ilaç verilmesidir. Bu yöntemde iğneyle eklemin kayganlığını artıracak ilaçlar sorunlu ekleme dışardan enjekte ediliyor. Bir hafta arayla üç kez enjeksiyon yapılıyor ve bir yıl kadar iyileşme sağlanıyor. Bir sene sonra gerekirse tekrarlanabiliyor. Alevli dönemler kortizon enjeksiyonları ile kontrol altına alınabiliyor.

Prof. Çeliker tedavi seçimi konusunda şu uyarılarda bulunuyor:

“Tedavi planı mutlaka kişiye özel yapılmalıdır. Birçok tedavi seçeneği vardır ve hastanın durumuna göre en uygun tedavi belirlenmelidir. Yaşlı hastalarda mide sorunu olanlarda ülser veya kanama geçiren hastalarda kanı sulandıran ilaç kullananlarda tedavi seçiminde daha dikkatli olmamız gerekiyor. İlaç kullanımı tercih edilmeyen hastalarda fizik tedaviden yararlanıyoruz. Bu tedavilere yanıt alınamayan şiddetli ağrısı olan ve günlük yaşam aktivitelerinde ileri kısıtlaması olanlarda ise cerrahi tedavi gündeme geliyor.”


Sedef 21 16 Haziran 2009 21:16

Sıcak havada çiğ köfteye dikkat!



http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2009/06/16/fft17_mf284956.Jpeg



Köşe başlarında satılan çiğ köftelerin, havaların ısınmasıyla birlikte sağlık risklerini de beraberinde getirdiği bildirildi.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İsmail Balık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, son zamanlarda özellikle köşe başlarındaki tezgahlar üzerinde yapılan satışların, çiğ köfte tüketimini artırdığını belirterek, bunun havaların ısınmasıyla bir çok sağlık riskini de beraberinde getirdiğini söyledi.
Ellerin vücutta en fazla bakteri barındıran organ olduğunu, çiğ köftenin de uzun süre elde yoğrularak hazırlandığını ifade eden Balık, bu besinlere el, burun ve saçtan zararlı bakterilerin geçmesinin dizanteri, kanlı ishal, tifo ve besin zehirlenmeleri gibi hastalıklara yol açtığına dikkati çekti.
Bu tür çiğ köftelerin, içinde etin de bulunması nedeniyle bağırsak parazitleri, toksoplazmoz ve bruselloz gibi çok ciddi seyir gösteren hastalıklara sebep olabileceği uyarısını dile getiren Balık, bu besinlerde kaynağı belirsiz etlerin kullanılması halinde ise daha ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşılabileceğini bildirdi. Balık, "Bundan 5 yıl önce İzmir’de domuz etinden yapılan çiğ köfteden bulaşan trişinoz hastalığına yakalanan vatandaşlarımızı unutmamak gerekir" dedi.
Çiğ köftenin çok tüketildiği yerlerde bağırsak parazitlerinin yaygın olarak görülmesinin olayın ciddiyetini ortaya koyduğunu belirten Balık, şu önerileri dile getirdi:
-Çiğ köfte ister etli ister etsiz hazırlansın, mideyi tahriş edicidir. Ama bu besin mutlaka tüketilmek isteniyorsa hijyen kuralları asla göz ardı
edilmemelidir.

-Tek kullanımlık eldivenler ve burnu kapatacak maske takılmalı, saçları tümüyle kapatacak bone kullanılmalıdır.
-Çiğ köfte hazırlanacak malzeme temiz olmalı, yeşillikler çok iyi yıkanmalı, hatta en ideali sirkeli suda bekletilmelidir.






reyan 9 Temmuz 2009 09:08

KAŞINTI NEDİR?
Kaşıntı kaşınma arzusu uyaran bir duygudur. Kaşıntı kişiyi oldukça rahatsız edebilir. Şiddetli olduğunda uykusuzluğa, gerginliğe ve depresyona neden olabilir. Kaşıntının gerçek nedeni bilinmemektedir. Derideki sinirler etkilenerek, histamin adlı bir kimyasal salgılanınca, beyinde kaşıntı duyusunu oluşturur. Kaşıntı bazen bir cilt hastalığı ile birlikte olabilirken, bazen de bir iç hastalığının belirtisi olabilir. İç organ hastalığı bulunmayan diğer kaşıntılı hastalarda kaşıntının nedeni psikolojik olabilir.

KİMLERDE KAŞINTI VARDIR?
Kaşıntının çok belirgin rahatsızlık verdiği bir çok deri rahatsızlığı vardır. Örneğin kurdeşen, su çiceği ve egzema da kaşıntı vardır. Bazı deri hastalıklarında ise döküntü olmadan kaşıntı olabilir. Yaşlılarda görülen kuru deriye bağlı kaşıntı bunun bir örneğidir. Bu kaşıntı özellikle kışın atar ve deride başka bir bulgu yoktur. Kaşıntının nedeni genellikle kuru cilt olmakla birlikte bazen kaşıntının nedeni bir iç hastalığı da olabilir. Derinin uyuz gibi bazı parazitik hastalıklarında da oldukça kaşıntı mevcuttur. Dermatoloji uzmanları bu hastalıklara muayene ile kolaylıkla tanı koyabilirler. Eğer bir bende kaşıntı var ise bu benin kansere dönüştüğünün bir belirtisi olabilir. Bu durumda tanı koyabilmek için biyopsi yapmak gerekebilir.
Kaşıntıya neden olabilecek bir çok iç hastalığı vardır. En sık rastlanılan böbrek yetmezliğine bağlı kaşıntıdır. Hepatit C yi de içeren karaciğer rahatsızlıkları, guatr ( tiroid bezinin fazla veya az hormon salgılaması) da kaşıntı nedenleri arasındadır. Demir eksikliği, polistemia vera ve multibl myeloma gibi kan hastalıklarında da kaşıntı olur. Ara sıra lenfomalarda da kaşınyı görülebilir. İnme gibi nörolojik tablolarda da kaşıntı olabilir.

KAŞINTI NASIL TEDAVİ EDİLİR?
Doktorunuz öncelikle kaşıntının nedenini araştırır. Dikkatli bir cilt muayenesi, kan testleri, gerekirse biyopsi yapar. Eğer kaşıntı egzema veya kurdeşen denen bir cilt hastalığından kaynaklanıyorsa bu hastalıkların tedavisi kaşıntıyı giderir. Eğer hastalık bir iç hastalığından kaynaklanıyorsa kaşıntı giderici haplar ve ultraviyole tedavisi kullanılır. Kaşıntının bir çok nedeni olmasına rağmen bir çok tedavisinde temel bir kaç uygulama vardır. İlk olarak sıcak banyo ve duş yasaklanmalıdır. Hafif ve ince kıyafetler ve serin bir ortam kaşıntınıyı azaltır. Sabunlar derinizi kuruturlar, bu nedenle hassas ciltler için olan uygun sabunları kullanınız. Banyoda iyi durulanınız, sabun artığı kalmamasına dikkat ediniz. Banyodan çıktıktan 2-3 dakika içinde nemlendirici uygulayınız. Su çiçeği ve böcek ısırıklarına bağlı su kabarcıklı hastalıklarda kalamin içeren losyonlar iyi gelebilir. Kaşıntı oldukça rahatsızlık verebilen bir durum olabilmekle beraber genelde tedaviye iyi cevap verir.


reyan 9 Temmuz 2009 23:37

DEMİR EKSİKLİĞİNE BAĞLI KANSIZLIK
Ülkemizde üreme çağındaki kadınların önemli bir kısmında demir eksikliğine bağlı kansızlık vardır. Bu kansızlık türü tanısı, önlenmesi ve tedavisi en kolay olan ve çoğu durumda aşırı adet kanamasına bağlı olarak meydana gelen bir durumdur. ,

Kansızlık Nedir?
Kan, içerdiği hücreler ve maddelerle kalpten tüm organlara pompalanan ve organların oksijen ve besin maddesi ihtiyaçlarını karşılayan bir sıvıdır. Düzenli olarak aldığımız sıvı ve besin maddeleri kana geçerek organlara dağıtılır. Soluduğumuz havada bulunan oksijen akciğerlerden kana geçerek kalbe buradan da organlara ulaştırılır.
Kanda oksijen taşıyan hücrelere alyuvarlar adı verilir ve bu hücreler en iyi şekilde işleyebilmeleri için düzenli olarak üretilmelidirler. Yaşlanan hücreler dalak tarafından devre dışı bırakılır ve kemik iliğinde yeni hücreler üretilerek kana verilir.
Alyuvarların oksijen taşıyabilmeleri için hücrelerin içinde hemoglobin adı verilen proteine bağlı demir adı verilen bir madde bulunur. Esasen doğada bir metal olarak bulunan bu madde vücutta üretilemediğinden besinlerle alınması zorunlu bir maddedir.
Besinlerle alınan demir sindirim sisteminden kana geçtiğinde bazı taşıyıcılar tarafından alınır ve alyuvarların yapım yeri olan kemik iliğine götürülür. İhtiyaç fazlası ise çeşitli organlarda depolanır. Günlük ihtiyaç besinlerle karşılanamadığında bu depolardan faydalanılır.
Demir depoları sonsuz bir kaynak değildir. Günlük alım yetersiz olduğunda veya ihtiyaç fazla olduğunda depolar tükenir ve alyuvarların üretimi aksamaya başlar.

Üretim aksaması ilk başlarda vücudun alığı çeşitli önlemlerle giderilmeye çalışılır. Önlemler yetersiz kaldığında "kansızlık" yani demir eksikliğine bağlı olarak alyuvarların yetersiz üretilmesinden kaynaklanan durum vücutta çeşitli belirtiler vermeye başlar.

Demir Eksikliğine Bağlı Kansızlık Ne Gibi Belirtiler Verir?
Cildin sağlıklı rengini veren cilt altında bulunan kılcal damarlardır. Kansızlık durumunda cilt rengi kansızlığın şiddetiyle orantılı olarak soluklaşır.
Kan hacmi azaldığında kalp organlara yeterli kanı ulaştırabilmek için daha fazla devir yapmak zorundadır. Bu nedenle kansızlık durumunda nabız daha hızlı atar, kalbin bu aşırı çalışması arada sırada düzensiz atmasına yani çarpıntıların ortaya çıkmasına neden olabilir. Kalp bu aşırı aktivite esnasında "yorulmaktadır". Bu aşırı aktivite ileri durumlarda kalbin büyümesine ve çok ileri durumlarda yetersiz kalmasına neden olabilir.
Kalbin yaptığı daha fazla devir, akciğerlerin de gerektiğinden daha fazla çalışmasına neden olur. Bu nedenle kansızlık durumunda nefes darlığı gibi belirtiler ortaya çıkabilir.
Her ne kadar kalp ve akciğerler dokunun ihtiyacını karşılamak için normalden fazla yorulsalar da vücudun oksijen ihtiyacı çok iyi bir şekilde karşılanamamaktadır. Bunun sonucu olarak kansızlığı olan kişilerde halsizlik, güçsüzlük gibi belirtilere sık rastlanır.
Vücut ısısının kontrolünde kanın işlevleri son derece önemlidir. Kanı az olan kişiler bu nedenle daha çok üşürler.
Yukarıdaki belirtilerin dışında demir eksikliği olan kişilerde görülebilen diğer belirtiler arasında en önemlileri ağız kenarında oluşan çatlaklar, tırnakların kolay kırılması sayılabilir. İleri derecede demir eksikliğinde toprak, buz, kireç, nişasta gibi maddeler yenebilmektedir.

Tanı Nasıl Konur?
Demir eksikliğine bağlı kansızlığın tanısı oldukça kolaydır. Yapılan bir kan sayımında hemoglobin ve hematokrit adı verilen değerlerin normalin altına inmiş olması ve alyuvarların ortalama büyüklüklerinin azalmış olduğunun gözlenmesi demir eksikliği anemisi tanısının konması için yeterlidir. Bazı durumlarda ve özellikle de kansız olması için bir nedeni olmayan kişilerde kansızlığın nedenini ve kaynağını araştırmak için daha ileri incelemelere başvurulması gerekebilir.

Tedavi
Kansızlık kalbin gereksiz yere çalışmasına ve dokuların oksijen ihtiyacının tam olarak karşılanamamasına neden olan bir durum olduğundan mutlaka tedavi edilmesi gereken bir durumdur.
Demir eksikliğine bağlı kansızlığın tedavisinde en temel amaç "akan musluğu durdurmaktır". Özellikle üreme çağındaki kadınlarda çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan aşırı adet kanamaları tedavi edildiğinde kansızlık da kısa zamanda düzelecektir. Adet kanamalarının azaltılmasına ek olarak boşalmış demir depolarının doldurulması amacıyla çoğu durumda ağızdan alınan tablet veya şuruplarda, bazı durumlarda enjeksiyon yoluyla yapılan demir takviyesi kansızlığın düzeltilmesini daha da hızlandırır.

Önleme
Ülkemizde üreme çağındaki kadınlarımızın önemli bir sağlık sorunu olan kansızlığın önlenmesinde gebelik döneminde artan demir ihtiyacını karşılamak için doktor tarafından önerilen demir ilaçlarının düzenli olarak kullanılması son derece önemlidir. İhtiyaç karşılanmadığında demir depoları hızla boşaldığından gebelikte kansızlığa bağlı sorun yaşanması olasılığının artması yanında doğum sonrasında kansızlık belirtileri ortaya çıkacak ve her yeni gebelikte durum kötüleşecektir.
Demir içeriği yüksek olan maddelerin düzenli olarak alınması (koyu yapraklı sebzeler) etkili olan diğer bir yoldur.
Çay, demir emilimnini engelleyen maddeler içerir. Bu nedenle yemek sonrası çay içme ve genel olarak çok çay içme alışkanlığının terk edilmesi önemlidir.


Sedef 21 5 Ağustos 2009 23:19

Stres altındakiler sigarayı fazla içiyor




http://www.hurriyet.com.tr/_np/9964/8439964.jpg


Tevfik AKAN/ERZURUM, (DHA)

http://www.hurriyet.com.tr/p/hp/spacer.gif

ATATÜRK Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim görevlisi Doç. Dr. Hasan Kaynar, stres altındaki insanların daha fazla sigara tükettiğine dikkat çekerek, “Günlük 17 milyon paket sigara tüketiliyor. Hedef, sigara içen sayısını azaltmak” dedi.

Sağlık Bakanlığı'nın 19 Temmuz’da ülke genelinde başlatacağı ‘Dumansız hava sahası’, en çok şoför, polis, gazeteci, öğretmen ve doktorları etkileyecek. Erzurum Ticaret ve Sanayi Odası (ETSO) konferans salonunda sigaranın zararlarını anlatan Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Aziziye Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Hasan Kaynar, yapılan araştırmaya göre eğitimli insanların yüksek oranda sigara içtiğine dikkat çekti. Doç. Dr. Kaynar, “Sigara bağımlılığının eğitimle veya cehalatle alakası yok. Meslek grupları arasında en fazla sigarayı yüzde 74’lük oranla uzun yol şoförleri içiyor. Onları yüzde 64.7 oranla polisler, yüzde 63.9’la gazeteciler, yüzde 50.8’le öğretmenler ve yüzde 43.9’le doktorlar, yüzde 27.1’le milletvekilleri izliyor. Türkiye’de bir günde 17 milyon paket sigara satılıyor. Yılda sigaraya 11.2 milyar dolar harcıyoruz. Bu da Sağlık Bakanlığı bütçesinin dört katına denk geliyor. Dünyada her yıl 4 milyon insan sigaraya bağlı hastalıklar nedeniyle ölüyor. Önümüzdeki 20 yıl içinde bu rakamın 10 milyonu bulması tahmin ediliyor. Amaç, yasakla birlikte sigara içen sayısını azaltmak” diye konuştu.



reyan 7 Ağustos 2009 21:31

Öfkenin sağlığımıza zararları..


Harvard Gazetesi'nde yayınlanan "Öfke Kalbinizin Düşmanıdır" adlı makalede yer alan bilgilere göre öfke, kalp sağlığı açısından son derece zararlıdır. Tıp alanında asistan profesör olan Ichiro Kawachi ve meslektaşları, bu gerçeği çeşitli test ve ölçümlerle bilimsel olarak kanıtlamışlardır. Yaptıkları çalışmalar sonucunda aksi huylu yaşlıların, daha sakin yaşıtlarından üç kat daha fazla kalp hastalıkları riskine sahip olduklarını tespit etmişlerdir. Kawachi'ye göre, "Yüksek seviyede kızgınlık ve nesneleri kırma ya da bir kişiye kavga sırasında zarar verme isteği bu riskleri artırmaktadır."Çünkü öfke sırasında stres hormonları artarak, kalp kaslarındaki hücrelerin daha fazla oksijen ihtiyacı duymasına ve kandaki trombositlerin yapışkanlığının artarak pıhtılaşmaya yol açmasına sebep olmaktadır. Bu da kalp sağlığını olumsuz etkilemektedir.Ayrıca öfkelenme sırasında kalp atışları normalin üstünde bir seviyeye çıkar ve damarlarda kan basıncının yükselmesine, dolayısıyla kalp krizi riskinin artmasına sebep olur.

Araştırmacılara göre öfke ve düşmanlık, kanda enfeksiyonla bağlantılı proteinlerin üretimini de tetikleyebilmektedir. Psychosomatic Medicine (Psikosomatik Tıp) isimli dergide, aşırı öfkenin enfeksiyona yol açan proteinlerin üretimini artırdığı, bunun da atardamarların sertleşmesine, dolayısıyla damar tıkanıklığına ve kalp krizine neden olduğu belirtilmiştir.Kuzey Carolina Bölgesi'ndeki Duke Üniversitesi'nden Asistan Profesör Edward Suarez'e göre, interleukin 6 (IL-6) proteini çok kızgın ve morali bozuk kişilerde normal seviyeden daha yüksek oranda bulunmaktadır. Kandaki yüksek IL-6 seviyesi ise atardamarların duvarlarında yağ birikimine, bu da damar tıkanıklığına yol açmaktadır.Sonuç olarak Suarez'e göre kalp hastalıkları, sigara kullanımı, yüksek tansiyon, şişmanlık ve yüksek kolesterol gibi faktörlerin yanı sıra depresyon, öfke ve düşmanlık gibi psikolojik durumlarla da yakından bağlantılıdır.

The Times'da yayınlanan "Öfke Kalp Krizi Riskini Artırır" adlı makalede, kolay öfkelenmenin kalp krizlerine kısa bir yol olduğu, strese öfkeyle tepki veren kişilerin, kalp hastalıklarına üç kat daha fazla, erken kalp krizine ise beş kat daha fazla yakalanma riski altında oldukları belirtilmektedir.82Maryland, Baltimore'daki John Hopkins Üniversitesi'nden bilim adamlarının tespitlerine göre, çabuk sinirlenen kişiler, ailelerinde kalp hastalıkları geçmişi olmasa da risk altında bulunmaktadırlar.


reyan 26 Ağustos 2009 10:34

BILGISAYAR EKRANI VE SAGLIK


Bilgisayar video gösterim terminallerinden (VDT, Monitör) kaynaklanan iyonlayıcı ışınlar, statik elektrik yükleri, morötesi, kızılötesi ışınlar, akustik gürültü ve ultrasesler, çok düşük frekanslı (VLF. ELF) elektromagnetik alanlar, mikro dalgalar vb. fiziksel faktörlerin ekran başında çalışanların sağlığını olumsuz yönde etkilediği, bilgisayar kullananlarda, kanser, sara (epilepsi), deri hastalıkları, gözlerde katarakt (perde), düşükle sonuçlanan gebelik ya da sakat çocuk doğumları gibi olayların görüldüğü, bir bölüm bulvar gazeteleri ile bazı mesleksel ya da popüler bilim-teknik dergileri tarafından zaman zaman gündeme getirilmektedir. Bunun sonucu olarak monitör ekranı başında görev yapanlar, sürekli bulunanlar da haklı olarak tedirginlik duymaktadırlar. Bu yazımızda, bilgisayar ekranı başındakilerin ne tür sağlık riskleri ile karşı karşıya olabileceği, medyada konu edilen, kulaktan kulağa yayılan tehlikeli etkilenmelerle ilgili söylemlerin gerçeklik durumları irdelenecek ve bilgisayar ekranı başındaki çalışmalarda ergonomik açıdan daha sağlıklı, daha az yorucu çalışma koşullarının yaratılması yöntemlerine değinilecektir.

RİSK FAKTÖRLERİ

Monitör ekranı ile, hard disk, merkezi işlemci ve diğer kartların bulunduğu donatım sistemlerindeki (hardware) elektrik-elektronik devreler ve devre elemanlarından kaynaklandığı iddia edilen fiziksel hijyen faktörleri genellikle;
- Ekrandan (resim tüpü) yayılan X (Röntgen) ışınları,
- Morötesi (ultraviolet), Kızılaltı (infrared) ışınlar,
- VLF, ULF, ve ELF (çok düşük ve pek çok düşük frekanslı) elektrik ve magnetik alanlar,
- Statik elektrik yükleri,
- Akustik gürültü (ultrason, infrason),
- Elektronik devre elemanlarından havaya yayılan(!) kimyasallar (polichlorinated biphenils),
- Ekran pırıldaması
- Gözü etkileyen ışık yansımaları v.b.
olarak tanımlanmaktadırlar.

İYONLAYICI RADYASYON ( X Röntgen Işınları)

Bu fiziksel ve kimyasal(!) hijyen faktörlerine, özellikle ekrandan yayılan X ışınlarına yakından maruz kalan bilgisayar operatörlerinde, bu ışınlar ya da elektromagnetik alanların neden olduğu kanserler, düşükle sonuçlanan gebelikler, ölü ya da sakat doğan bebeklerin dünyaya gelmesi gibi olaylardan söz edilmektedir. Kuşkusuz, kaza, dikkatsizlik, gerekli koruyucu önlemler alınmadan yapılan mesleksel radyografi türünden röntgen çalışmaları sırasında ya da tedavi amacı ile uygulanan belirli güç düzeylerinin üzerinde iyonlayıcı ışınların (röntgen, gamma, hızlandırılmış partiküller) etkisinde kalanlarda bu ve benzeri durumlar ortaya çıkmaktadır. Oysa bilgisayar monitörlerindeki resim tüplerinin, evlerimizde yaygın bir biçimde kullandığımız, karşısında saatlerce oturduğumuz televizyon alıcılarının resim tüplerinden gerek yapı gerekse işlev yönünden hiç bir farkı bulunmamaktadır. Fark sadece televizyonda vericilerden yayılan işaretlerin görüntülenmesi, monitör ekranında ise bilgisayar donanımında oluşturulan sayısal (digital) kodlanmış bilgilerin görselleştirilmesidir. Televizyon ya da bilgisayarda kodlanmış bilgilerle yüklü elektromagnetik impulsler, katod ışınlı tüpün, iç yüzeyi fluoresan maddelerle kaplanmış ekranına gönderilen elektron demetlerini yönlendirmektedir. Ekranı belirli hız ve frekanslarda tarayarak çarpan elektronların oluşturduğu fluoresans ve kısa fosforesans olayları sonucunda ışıklı noktalar meydana gelmekte ve bunlar bir anlamda tümleşerek görüntüleri yaratmaktadır. Resim tüpünde, fluoresansla oluşan görünür ışığın yanısıra yüksek elektrik gerilimi altında hızlandırılan elektronların, monitör ekranının iç yüzeyini ince bir tabaka olarak kaplamış oldan fluoresan maddeye çarparak durdurulması sonucunda X (Röntgen-Bremsstrahlung) Işınları da oluşmaktadır. Ancak, elektron hızlandırma işleminde kullanılan yüksek elektrik geriliminin, X ışınları elde edilmesinde kullanılmakta olan gerilimlere oranla 15-18 kV (1) gibi oldukça düşük bir düzeyde olması nedeni ile monitörde, giriciliği son derece düşük, yumuşak ve minimum 0.7 A° (Angström birimi) dalga boyunda olan X ışınları ortaya çıkmaktadır. Bu ışınlar, monitör ekran camının yeterince kalın olması ve camın iç yüzeyinin kaplı olduğu maddeyi oluşturan bileşenlerin yeterince yüksek atom numarasına sahip elementler içermemesi nedeni ile ekran camında pratikçe tümü ile absorplanırlar. Bu koşullarda, ekran başında çalışmakta olanlarda, kısa ya da uzun vadede radyasyondan ileri gelebilecek sağlık sorunları (2) yaratabilecek iyonlayıcı ışıma bulunmamaktadır.

MORÖTESİ (Ultraviolet) IŞINLAR

Ekranda görüntü oluşturan ışıklı noktalar, görünür ışık spektrumunun yanısıra morötesi dalga boylarını da içermektedir, ancak bu ışınlar da büyük ölçüde ekran camında absorblanmaktadır. Maksimum aydınlık düzeyinde çalıştırılan bir ekranın önünde, normal aydınlatmada kullanılan fluoresan ampullerin yaydığı mor ötesi ışınlardan daha zayıf, ancak özel detektörlerle sezilebilecek düzeylerde morötesi ışıma bulunabilir. Dolayısı ile ne insan derisi ne de gözler (3) için herhangi bir etkilenme söz konusu olamaz.

KIZILALTI (Infrared) IŞINLAR


Sıcaklığı mutlak sıfır derecesinin (-273°C) üzerinde olan her cisim, mutlak (Kelvin) derecesi biriminden sıcaklığının 4. Kuvveti (T4) ile orantılı olarak, kızılaltı ndan görünür ve morötesi ışınlara kadar geniş bir spektrumda ışıklar yayar. İnsan vücudu, kalorifer radyatörü, soba ve ütü gibi ısınan her şey kızılaltı ışık kaynağıdır. Bilgisayar monitörü ve donanımları da elektrik enerjisi ile çalışan bölüm ve birimlere sahip olduğundan bir ölçüde ısı üretmekte, sistem ısınmakta ve düşük frekanslı (uzun dalga boylu) zayıf kızılaltı ışınlar yaymaktadır. Bu ışınların da insanda herhangi bir sağlık (4) sorunu oluşturabilmesi olanaksızdır.

ELEKTROMAGNETİK RADYASYON

Elektromagnetik spektrumun, radyo, TV, radar vb. Uygulamalara ait frekanslarının en uzun dalga boylarını içeren bölümünde yer alan ELF (Extremely Low Frequency) dalgaları, 30-300 Hertz alanını kapsamaktadır. Örneğin, Türkiyede kullanılmakta olan elektrik enerjisi, 50 Hz. Frekansı ile ELF bandında bulunmaktadır. Bir iletkenden geçen elektrik akımı o iletkenin çevresinde elektrik ve magnetik alanlar oluşturur, vektörel konumları birbirileri ile 90° açı yapan bu alanların bileşkesine elektromagnetik alan adı verilir. Günlük yaşamda kullandığımız, birlikte yaşadığımız tüm elektrikli araçların, ve içinde bulunduğumuz mekanların tavan, duvar ve etrafta bulunan, içinden akım geçen elektrik iletkenlerinin çevresinde 50 Hz lik (6000 Km. dalga boyunda) ELF alanı oluşmaktadır. Doğal olarak bilgisayar monitörü, donanımı ve periferal sistemlerindeki (printer, skanner vb.), güç devreleri (220V./5V.), yüksek gerilim trafosu ve diğer birimleri, 50 Hz ve bunun yakın alt ve üst harmoniklerini içeren bir ELF eelektromagnetik alanı oluşturacaktır. ELF bandındaki elektromagnetik alanların, insan sağlığına etkileri konusu ilk kez 1960 lı yıllarda Sovyetler Birliğinde enerji nakil hatları, trafo ve şalt merkezlerinde çalışan işçilerin şikayetleri ile gündeme gelmiştir. O günden zamanımıza kadar bir çok araştırmacı ve kuruluşun yapmakta olduğu saha ve laboratuvar (in vitro, in vivo) çalışmaları, hayvan deneyleri ve epidemiyolojik araştırmalarda, ELF bandındaki elektromagnetik alanların, insan ve hayvanlar üzerindeki sağlık bozucu etkileri kanıtlanamamıştır.

STATİK ELEKTRİK YÜKLERİ

Bilgisayar ekran camı dış yüzeyinde, tüpe uygulanan yüksek gerilim nedeniyle statik elektrik yükü birikebilir, bu yük, camın cinsine, temizliğine ya da ortam havasının nem oranına bağlı olarak az veya çok değerlerde olabilir. Statik elektrik yüklerinin, insan derisi üzerinde toplanması sonucunda, operatörlerde -özellikle hanımlarda- akne (sivilce), seboreik dermatit gibi deri hastalıklarının oluştuğu savları ileri sürülmektedir. Bu savı da destekleyecek tıbbi, dermatolojik, epidemiyolojik hiç bir veri bulunmamaktadır. Her bilgisayar operatöründe olabilecek deri hastalıkları ya da genel deyimle döküntüler, çoğunlukla kişiye özgü nedenlerden örneğin çok yağlı bir deriye sahip olmaktan, kalıtsal, hormonal ya da sindirim problemlerine kadar pek çok nedene bağlanabildiği gibi çoğu kez herhangi bir neden de bulunamaz.

MİKRODALGALAR

Mikrodalgalar, radar, fizyoterapi, uydu haberleşmesi, ısıtma gibi evsel ve endüstriyel alanlarda kullanılan "Giga Hertz" (GHz, 109 Hz ) düzeylerinde frekans ve santimetre ölçülerinde dalga boyuna sahip elektromagnetik radyasyonlardır. Bu dalgalar belirli enerji düzeylerinin üzerine çıktıklarında içinden geçtikleri canlı dokular gibi su oranı yüksek ortamlarda hızlı bir ısınmaya, dolayısıyla ciddi tahribata neden olabilirler. Mikrodalgaların bu özelliğinden endüstride ve evlerdeki mikrodalga fırınlarında yararlanılmaktadır. İnsan gözü ve özellikle göz merceği sudan çok zegin bir doku yapısında olduğundan, yeterince güçlü ve yönlendirilmiş mikrodalgalarla ( yaklaşık 2-5 GHz) kronik etkilenme sonucu opaklaşma, yani katarakt (perde) ortaya çıkabilir. Bilgisayar ile çalışanlarda bu tür bir tehlikeden söz etmek mümkün değildir. Bilgisayar elektronik sistemlerinde oluşan yüksek frekanslı osilasyonları oluşturan elektrik akım şiddetleri, mili ( 10-3 Amp.), hatta mikro amper (10-6 Amp.) düzeylerinde olduğundan ve GHz ölçeğindeki frekanslar sadece merkezi işlemcide, tamamen kapalı bir alanda bulunması nedenleri ile, operatör çevresinde hiç bir zaman canlı dokuların ısınmasına neden olabilecek düzeyde mikrodalgalar bulunmamaktadır.


AKUSTİK GÜRÜLTÜLER

Akustik gürültü, bir başka deyimle insanı rahatsız eden, istenmeyen daha da kötüsü zamanla işitme kayıplarına neden olabilen mekanik titreşimler yani seslerdir. Gürültü, ilerleyen uygarlıkla koşut olarak, kentlerde yaşayan, endüstriyel işyerlerinde çalışanlar, diskotekleri dolduran gençler için en önemli çevre sorunlarından biridir. Onyıllar öncesinde, bant, delikli kart ve büyük printer ler ile çalışan, günümüzdekilere oranla çok hantal olan bilgisayarlar, gün boyunca çalışmaları süresince, operatörlerin işitme duyularına gerçekten zarar verebilecek düzeylerde, 85-90 dB (desibel) ses basıncında ve 1000 Hz üzerindeki frekanslardan zengin akustik gürültüler oluşturmakta idi. Günümüzde kullanılmakta olan kişisel ve network bilgisayarlarda ise sadece printerler bir oranda akustik gürültü üretmektedirler. İğne vuruşlu yazıcıların tek ya da grup halinde meydana getirdikleri akustik gürültü düzeyleri genellikle rahatsızlık verici olmakla birlikte çalışma oratmında bulunanlarda işitme kaybına neden olabilecek, zaman ağırlıklı (TWA, sürekli 8 saat/gün ve en çok 85 dB(A)) düzeylere erişememektedir. Tüm mekanik titreşimlerin oluşturdukları ses spektrumunda, insan kulağı tarafından algılanabilen (20-20000 Hz aralığı) seslerin yanında insanlarca işitilemeyen infra (< 20 Hz) ve ultra (> 20 KHz) sesler de bulunmaktadır. Ancak bilgisayarlarda, bu seslerin akustik basınçları, işitilebilen seslerde olduğu gibi, işitme duyusu için risk oluşturabilecek düzeylerin çok altında kalmaktadır.

EKRAN TİTREŞİMLERİ

Belirli frekanslarda, örneğin saniyede 50 kez yanıp sönme sonucu oluşan ekran pırıldamasının, sara (epilepsi) hastalığına neden olduğu savının bir yanılgı, bir benzetme sonucunda ortaya çıkmış olması mümkündür. Zira, hangi frekansta olursa olsun ekran pırıldamasının bu hastalığa neden olması söz konusu olamaz, ancak doğuştan ya da bir nedenle sonradan olma epileptik bazı kişilerde ekran pırıldaması/titreşimi sara krizini başlatabilmektedir. Aynı şekilde Menier sendromu bulunanlarda da baş dönmeleri ortaya çıkabilmektedir.

KİMYASAL FAKTÖRLER

İnsanların içinde bulundukları, çalıştıkları ortam atmosferi ve çevrelerinin, gaz, buhar, duman ya da sıvı halindeki kimyasallarla kirlenmesi sonucunda ortaya çıkabilecek zehirlenmeler ve/veya sağlık bozukluklarının nedenleri olarak tanımlanmaktadır. Bilgisayarların üretiminde bazı parçaların, örneğin elektrolitik ya da kağıt kondansatörler ya da yüksek gerilim transformatörlerinde kullanılan yalıtım kimyasallarının (polichlorinated biphenils gibi) çalışma ortamına yayılarak çalışanları etkilemekte olduğu söylenmektedir. Işletme sırasında bu tür kaçakların olması durumunda büyük bir olasılıkla bilgisayar da arızalanarak çalışmayacaktır. Endüstriyel hijyen ve meslek hastalıkları ile ilgili dünya literatüründe bilgisayarlardan kaynaklanan kimyasal bulaşma kökenli meslek hastalığı olaylarına hiç rastlanılmamaktadır. Oysa, çalışılan ortamda sigara içiliyor, hacim yeterince havalandırılmıyorsa operatörler ve orada bulunan herkes akciğer kanseri ya da kalp hastalıklarına aday kişiler olacaktır.

GÖZ VE DİĞER ORGANİK PROBLEMLER

Ekran başında çalışanlarda önde gelen yakınma nedeni göz yorulmaları, baş ağrısı ve kimilerine göre göz bozulmalarıdır. Bu şikayet nedenlerinin başında, kişinin farkında olmadığı, gözleri ile ilgili kırma bozuklukları (miyopi, hipermetropi ve astigmatizm) gelmektedir. Bu nedenle, kişinin sürekli bakmakta olduğu ekrandaki şekilleri net görebilmek için uyum yapmaya çalışan göz kasları, doğal olarak zorlanmakta ve kısa sürede yorulmaktadır. Gözlerinde kırma, akomodasyon kusuru olmayan ya da uygun gözlük kullananlarda görülen yorulma, sulanma, kanlanma ve kuruma gibi durumlar ekrana sürekli bakmakta olan kişinin göz kırpma reflekslerinin azalması nedeni ile gözlerin gözyaşı ile ıslanmasının yeterli olmamasından kaynaklanmaktadır. Monitör ekranından, aydınlık pencereler, masa ve tavan lamba ışıkları yansımalarının gözün ışığa uyum yeteneğini azaltmakta, ekranın operatöre gereğinden uzak, yakın ya da göz düzeyinden çok yüksek veya alçak olması da göz küresini yatay ve düşey eksenlerde gereksiz yorucu hareketler yapmaya zorlamaktadır. Gözlerde, gözlük takmayı gerektirecek kırma kusurlarının (miyopi, hipermetropi, astigmatizm) oluşmasına, kimilerinin sandığı gibi gözlerin zorlanması ve aşırı yorulmasının neden olduğu, tümü ile gerçek dışı bir sanıdır. Gözlerden sonra, bilgisayar sisteminin yerleştirme biçiminin, operatör iskemlesinin yüksekliğinin, ayarlanamayan sırt dayama yeri ve ayak dayanağı olmayan tezgah (masa) düzeninin, ergonomi standardlarına, kişinin yapı ve boyutlarına uygun olmaması, sırt, bel, boyun ve bacak ağrılarına neden olmaktadır. Bunun ötesinde özellikle 10 parmak klavye kullanan kişilerde, gerekli önlemler alınmaması durumunda "Karpal tüneli" sendromu denilen, şiddetli el ve bilek ağrıları ile kendini gösteren bir meslek hastalığı ortaya çıkabilmektedir.

İNSANCIL VE SAĞLIKLI BİLGİSAYAR ÇALIŞMA ORTAMI

Yukarıda sözü edilen, göz problemleri, sırt, bel, boyun, baş, el ve bilek ağrıları gibi, bilgisayar operatörlerinin sanal olmayan gerçek sağlık problemlerinin hemen tümü ergonomik olamayan işyeri tasarımı ve uygun olmayan insan-makine ilişkilerinden kaynaklanmaktadır. Bu tür yakınma ve problemlerin ortadan kaldırılabilmesi için aşağıda özet olarak açıklanmış olan temel ergonomi kurallarına uygun bir çalışma ortamı düzenlenmesi ve doğru çalışma yöntemlerinin uygulanması gerekmektedir.

Göz Problemleri

- Çalışma alanında, bilgisayar monitörünün yerleştirileceği nokta, pencerelerden ve aydınlatma gereçlerinden gelen ışıkların ekrandan yansıyamayacağı bir yer ve konumda olmalıdır.
- Tavan ya da duvarlara aydınlatma armatürleri konulmamalı, oda, tavandan yansıyan diffüz ve çok parlak olmayan bir ışıkla aydınlatılmalıdır.
- Pencerelere konulacak dikey/yatay jaluzi türündeki perdelerle gün ışığı kontrol edilmelidir.
- Ekranın, operatörün gözlerinden uzaklığı ortalama 45 cm., ekranın üst kenarı gözler hizasında ya da biraz altında olmalıdır.
- Çalışma masaları yansıtma yapmayacak biçmde mat ve koyu renkli olmalıdır.
- Ekran geriye doğru 15° eğimli olmalıdır.
- Gözlerde ne kadar az olursa olsun, herhangi bir kırma kusuru varsa çalışmalar sırasında hekimin önereceği gözlük kullanılmakıdır.
- Ekran başında, bifokal (yakın-uzak çift dioptrili) gözlük kulanulmamalıdır.
- Çalışma sırasında, arada bir bilinçli olarak göz kapakları kapatılıp açılarak göz kuruması önlenebilir.
- Kanlanmayı gidermek için uygulanan göz damlalarının aşırı kullanımı uzun vadede gözler için zararlı olabilir, bu konuda uzman hekime başvurulmalıdır.
- Ekran aşırı kontrast, çok parlak ya da karanlık olmamalıdır.
- Her bir saatlik çalışma sonunda gözler, 10 dakika kadar uzaklara, ekrandan başka yerlere bakılarak ve kısa süreler kapatılarak dinlendirilmelidir.

Postür, Duruş Biçimi

- Operatör iskemlesi, yüksekliği değiştirilebilen, sırt dayama yeri öne-arkaya ve yukarı-aşağı ayarlanabilir türden olmalıdır. İskemlenin yüksekliği, operatörün bilekleri ile klavye arasında 15° lik bir açı oluşturabilecek düzeyde ve kolların dirsekle ayrılan alt ve üst bölümleri arasındaki açı 90° olacak biçimde ayarlanmalıdır.
- Çalışma sırasında öne doğru eğilmemeli, operatör, bel ve sırtına göre ayarlanmış iskemle arkalığına sürekli dayanır durumda dik oturmalıdır.
- Ayaklar, iskemlenin önüne konulmuş, yaklaşık 20° eğimli ve diz açısının 90° olmasına yetecek yükseklik ve uzaklıktaki bir blok üzerine konulmalıdır.
- Karpal tüneli sendromundan korunmak için klavyenin ön tarafına, operatörün bileklerini dayayabileceği, bu amaç için yapılmış yarı yumuşak destek konulmalı ya da yine bu amaçla üretilmiş olan bilek koruyucuları kullanılmalıdır.

NOTLAR

(1) 1960 lı yıllarda üretilen ilk renkli televizyon tüplerinde oldukça yüksek hızlandırma gerilimi uygulanması sonucunda ekran önünde x ışınları saptanmış ve bu tüpler üretimden kaldırılmıştır.
(2) Bilgisayar ekranı karşısında çalışan kadınlarda görülen problemli gebelikler için istatistiksel değerlendirmeler yapılırken kontrol grubu olarak genel toplumsal epidemiyoljık verilerin kullanılması yanılmalara neden olmaktadır. Aynı karşılaştırma, kontrol grubu olarak, ofiste, masa başında sürekli oturur durumda mekanik ya da elektrikli yazı makinesi kullanan gebeler referans alınarak yapılacak olursa daha anlamlı sonuçlar elde edilebilecektir, Yapısal ya da sonradan kazanılmış organik nedenlerle problemli gebeliklere yatkın kadınlarda uygun tasarımlanmamış ergonomik olmayan iskemle, masa ve kullandıkları araçların yerleştirme koşullarından ve kişinin alışkanlıklarından kaynaklanan oturma ya da postür bozuklukları gibi nedenler sözü edilen olaylarda en önemli faktörler olarak görülmektedir.
(3) Güneş ışınlarının dik olarak geldiği saatlerde korumasız olarak uzun süreler güneşte kalan ya da solaryumlarda abartılmış ölçülerde ultraviolet kürü yapanlarda deri kanserleri (melanoma) oluşma riski, özellikle ozon deliğinin etkisi ile olağanüstü bir artış göstermektedir. Bazı çevreler, bu koşulların bilgisayar ekranlarından da kaynaklandığı savı ile bu işte çalışanlara güneş yağı benzeri titan ve demir oksitleri içeren koruyucu krem kullanılmasını önermektedirler.
(4) Döküm, metallürji ve cam endüstrilerindeki gibi, kızılkor, akkor halindeki kızgın metal ve erimiş cam ile çalışanların gözlerinde, bu kızgın cisimlerden yayılan infrared ışınların etkisi ile mesleksel kataraktlar oluşmaktadır. Aynı tehlikelerin bilgisayar operatörleri için de geçerli olduğu söylemlerinin hangi nedenlerle ortaya atıldığı anlaşılamamaktadır.
Dr. Turgut ARTUN


reyan 13 Eylül 2009 07:01

Sel Ve Sağlığımız

Sel ve su baskınları, önemli can ve mal kaybına yol açan, son yıllarda yeşilliği giderek azalan ülkemizde önemi giderek artan bir doğal afettir. Selde görülen ilk zararlar suda boğulma ve yaralanmadır. Selle beraber birçok zehirli böcek ve yılan gibi hayvanlar yuvalarını terkedeceği için böcek sokma olayları da sık görülmektedir. Selle beraber elektrik hatlarının ıslanıp kopması, elektrik çarpması ve yangınlara neden olabilir. Tüm felaketlerde olduğu gibi önce can güvenliği sağlanmalıdır. Çocuklar, yaşlılar ve hasta olan kişiler güvenli bir ortama alınmalıdır. Daha sonra kişiler kendi güvenliklerini de sağlayacak şekilde selin maddi hasarlarını önleme ve gidermek için çalışmalıdır.

Selde görülen ilk zararlar suda boğulma ve yaralanmadır. Suda boğulma durumlarında müdahalenin ilkyardımı bilen kişilerce yapılması çok önemlidir. Bu sayede birçok yaşam kurtulabilir. Temel prensipler boğulan kişinin ağız boşluğunun yabancı cisimlerden (çamur, takma diş, ağıza su ile beraber giren yabancı maddeler vs.) temizlenmesi, boğulanın rahat soluk alabileceği pozisyona getirilmesi, gerekirse kalp masajı ve suni solunum desteğine başlanmasıdır. Yaralanmalarda ise en çok dikkat edilmesi gereken şey ne tür yaralanma olursa olsun solunum ve dolaşım fonksiyonlarının kontrolü ve korunmasıdır. Küçük yaralanmalarda en önemli risk, enfeksiyondur. Yaralanan bölgeler temiz su ve gerekirse sabunla yıkanmalı bir sağlık kurumuna başvurana kadar mikrop kapması engellenmelidir. Tetanos aşısı olmayanların bu tür yaralanmalardan sonra sağlık kurumlarına başvurarak aşılarını yaptırması önerilir. Büyük yaralanmalarda ise sağlık ekibi müdahalesi gerekir.

Sele maruz kalan veya bu sularla temas eden kişilerde vücut ısısı düşüşü, donma ve bu sularla temasa bağlı enfeksiyonlar diğer risk oluşturan faktörlerdir. Aşırı yağış sonucu ıslanan veya sel sularına maruz kalanlarda, ıslak kıyafetler hemen çıkarılıp kişi kurulanmalı, temiz ve kuru elbiseler giydirilmelidir. Kıyafetlerin vücudu sıcak tutacak nitelikte olması gerekir. Vücut ısındıktan sonra olanak varsa, temiz su ile bütün vücut yıkanarak sel sularından temizlenilmeli ve yeni temiz kıyafetler giyilmelidir. Çünkü sel suları çoğunlukla kirli, kimyasal maddeler ve kanalizasyon sularıyla karışıktır. Hem kısa hem de uzun vadede sel suları ciddi enfeksiyon kaynağı olabilir. Sel baskını olan yerlerde kanalizasyon sularının içme sularına karışması da sık görülen bir durumdur. Yetkililerden yeni bir uyarı gelene kadar evlerdeki çeşmeler kullanılmamalı içme ve kullanımsuyu olarak kapalı sular kullanılmalıdır.

Selle beraber birçok zehirli böcek ve yılan gibi hayvanlar yuvalarını terkedeceği için böcek sokma olayları da sık görülmektedir. Sel sularına maruz kalan bölgelerde kalan kişiler vücutlarını tamamen örten, su geçirmeyen kıyafetler giyerek işlerini yapmalıdırlar. Çizme ve eldiven kullanmaları çok yararlı olacaktır. Selle beraber elektrik hatlarının ıslanıp kopması, elektrik çarpması ve yangınlara neden olabilir. Su içindeki kopmuş elektrik kabloları görülmeyebilir. Bu nedenle sel basan evlerde ve ortamlarda elektrik sistemi kapatılmalı; emin olunmadan kullanılmamalıdır. Elektrik geçirmeyen lastik çizmelerin kullanılması suda çalışanlar veya yürüyenler için önemli bir korunma yoludur. Doğalgaz kaçakları, kömürle ısınmaya çalışanlarda görülen karbonmonoksit zehirlenmelerine karşı dar ve kapalı alanlarda ısınma araçlarını kullanırken dikkatli olunmalıdır. Ortam daima iyi havalandırılmalı kapı ve pencereler gerekirse açık tutulmalıdır.

Sel basan binaları 24-48 saat içerisinde temizlemeye başlamak idealdir. Çünkü bu sayede kirli sularla beraber gelen pislik, haşarat ve suyun etkilerinden kurtulunur, küf engellenir. Mobilya ve eşyalar su ve deterjanla temizlenmelidir. Kapı ve pencereler açılarak kuruma hızlandırılmalı, elektrik yönünden evde güvenlik sağlandıktan sonra gerekirse vantilatör vb. araçlarla bu süreç desteklenmelidir.Sel sularını temas ettiği gıdalar tüketilmemelidir. Buzdolabı içine su girmişse tüm gıda maddeleri atılmalıdır. Buzdolabına su girmemiş, fakat elktriği kesilmişse 2 saatten itibaren et, tavuk ve balık; 4 saatten itibaren diğer gıdalar bozulabileceğinden tüketilmemelidir. Selin etkilerinin uzun süreceği bölgelerde görevlilerin ve sağlık ekiplerinin uyarılarına göre hareket edilmelidir.

Amerikan Hastanesi
İç Hastalıkları Uzmanı
Dr. Bülent Yardımcı


phoenix_tr 11 Ekim 2009 16:18

Sevgisizlik hastalığa neden olabilir..!
 
İstenmemek, sevilmemek gibi duygular fiziksel ağrı oluşturuyor


Los Angeles'da Kaliforniya Üniversitesi psikologları ilk kez fiziksel ağrı ile sosyal bir ortamda sevilmeme, dışlanma duygusunun tek bir genle idare edildiğini ortaya çıkarmışlar. Bu araştırmaya göre muopioid reseptör geni (OPRM1), fiziksel ağrıda rol alan bir gen ve bu gen aynı zamanda bir kişinin bir toplumda istenmediğini hissetmesiyle de ilgili bir gen. Bu gen herkesde var fakat bazı aşırı alıngan, sürekli çevresinde ilgi odağı olmak isteyen, basit sosyal streslerle bunalıma giren, bunalım sonrası vücudunda ağrılar hisseden kişilerde biraz daha form değiştirmiş. Araştırmacı Prof. Naomi Eisenberger bu araştırmanın 122 gönüllü üzerinde yapıldığını, bu kişilerde analizlerin alınan tükürük örneklerinde ve stress önce ve sonrasında MRI ile beynin görüntülenmesi ile gerçekleştirildiğini açıkladı. Prof. Eisenberger ‘araştırmamız sonucunda anlaşılmıştırki insan sosyal bir varlık olarak evrimleştiği için toplumsal yaşamda istenmemek, rededilmek, dışlanmak ciddi olarak genlerimizi dahi etkilemekte buda fiziksel değişikliklere sebep olmaktadır' dedi. Bu araştırma, detayları ile Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde 14 Ağustos 2009'da yayınlandı. Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu


Habertürk.com



phoenix_tr 11 Ekim 2009 16:20

Kalın bacaklılar çok şanslı..!
 
Beyonce gibi olanlar uzun yaşayacak!


BEYONCE gibi kalın baldırlara sahip olan kadınlar daha uzun yaşıyor.
Hollanda’daki Koruyucu Hekimlik Enstitüsü’nün 3 bin kişi üzerinde yaptığı
araştırmaya göre kalın bacaklara sahip olmak kalp rahatsızlıklarını önlüyor, erken ölüm riskini azaltıyor. Uzmanlar baldır çevresinin ideal uzunluğunun 60
santim ve üzeri olduğunu söylüyor.


habertürk.com


reyan 16 Ekim 2009 09:17

Klasik Masajın Etkileri


Hazırlayan : Dr. Necdet Tuna
Masajın vücut üzerindeki direkt ve in direkt etkileri, vücut örtüsüne uygulanan manipülasyonların, yani ellerle verilen dokunma, bastırma, germe, esnetme ve titreştirme biçimindeki mekanik uyarıların tepkileridir. Tepki.deride, derialtı dokusuna, kaslarda ve damarları sinir ağında yerel oluşabileceği gibi; refleks yolla başka bölgelere, örneğin iç organlara da aktarılabilir. Vejetatif sinir sisteminin uyarılması da genel etki kompleksi kapsamındadır. Masajın etkileri, fiziksel, fizyolojik ve psikolojik etmenlerin bileşkesi olarak değerlendirilir. Deri üzerinden ellerle verilen basınç ve germe biçimindeki ritmik mekanik uyarılarla sıkıştırılan ve gerilerek esnetilen deri, deri altı dokuları ve kasların yapılarındaki sinir uçları (reseptörler) uyarılır. Ayrıca, dokuların yapılarındaki kan ve lenf damarları da bu fiziksel uyarılardan etkilenir; arteriyel, venöz, kapiller ve lenf dolaşım canlanır.
Vücut sistemleri üzerindeki etkiler şöyle derlenebilir.

1. Dolaşım Sistemi Üzerinde Etkiler
Klasik masajın kan ve lenf dolaşımı üzerine etkileri .deneysel ve klinik araştırmalarla kanıtlanmıştır. Vücut örtüsüne kalp yönünde uygulanan yeterli dozdaki öfloraj ve petrisajla, lenf ve venöz sistem uyarılarak dolaşımı aktive edilir (damarsal etki). Bölgedeki kan akımındaki canlanma aletsel olarak da gösterilebilir. Damarlardaki akışın canlanmasıyla. dokularda sıvı değişimi hızlanır, dokular daha bol besi maddesi ve oksijen alabilir, metabolizma artıkları bulundukları yerden daha çabuk uzaklaşabilir.
Damarların çevresinde bulunan otonom sinir ağının: uyarılmasıyla da damarlarda refleksif bir genişleme olur. Yani, kan akımındaki hızlanma salt yumuşak bir hortum içinde ki sıvının sıvazlanarak ilerletilmesi demek değildir!

2. Kas1ar Üzerine Etkiler
Çok kez sanıldığı gibi, masajla ne kas hacmi artırılabilir ne de kas güçlendirilebilir. Kasları kuvvetlendirmenin tek yolu, düzenli aktif çalışmalar, yani egzersizlerdir. Masaj; ancak kasların işlevsel yeteneklerini yeniden kazandırılmasında yardımcı olarak kasların güçlenmesine katkıda bulunabilir:
* Yorgun kas masajla, salt dinlenmeyle geçirilen süreye oranla çok daha çabuk dinlenip gevşeyebilir.
* Masaj yapılan kaslar; dolaşımların canlanmasıyla daha iyi beslendikleri için yaralanmalara karşı daha dirençlidirler; aşırı zorlanma daha iyi uyum sağlayabilirler.
* Kan akımının hızlanmasıyla süt asidi vb. metabolizma artıklarının oluşturdukları yerden taşınmalarıyla birikim önlenir; germe, esnetme ve titreştirme manipülasyonlarıyla hipertonik kaslar gevşetilip, esnetilebilir. Nitekim, klinik çalışmalarımızda hipertonik kasın, bireyden bireye değişmek üzere, 7-8 seans sonra el altında birden bire gevşediğini görüyoruz:
* Masaj, yetersiz harekette, yaralanmalarda ve felçlerde olası kas erimesini, atrofiyi önlemez, ama sertleşme,fibröz doku oluşumu ve kasılmalar bilinçli bir masajla engellenebilir. Kas ve eklemlerde değişik nedenlere bağlı hareket kısıtlamalarında egzersizlerden önce masaj uygulanırsa egzersizler daha kolay ve rahat yapılabilir.

3. Sinirler Üzerine Etkiler
Kopmuş bir sinirin masajla yeniden oluşturulması (rejenerasyonu) söz konusu değildir. Ancak, sinir ve çevre dokularının kan dolaşımının aktive edilmesi, metabolizmanın yükselmesiyle rejenerasyon hızlandırılabilir.

4. Dinlendirici, Gevşetici-Psikosedatif Etki
Genel masajda uyuklama, solunumun derinleşmesi; masajdan sonra yorgunluğun, bitkinliğin kaybolması, kişinin zindeleşmesi, masajın çevresel ve merkezi sinir sistemi üzerine olumlu etkisinin somut belirtisidir.Masajın en tipik psiko-sedatif etkisi, çocuklarda olsun, büyüklerde olsun okşama-sıvazlamadır.! Bu nedenle de masörün kişiliği yaklaşımı, sonucu büyük çapta etkiler.

5. İç .Organlar Üzerine Etkiler
Vücut örtüsünde belli bölgelerin değişik yöntemlerle uyarılmasıyla bazı iç organ hastalıklarına etkili olunabilmektedir. Nitekim mide ağrılarında, safra kesesi sancılarında, karında gaz oluşumlarında, sırtta belli bölgelerin ovulmasıyla rahatlama olduğu halk arasında bilinir (masajın uzak etkisi!} İç organların vücut örtüsünde refleksif yolla ilişkili bulunduğu alanların haritası bile çıkarılmıştır (Head Bölgeleri). "Bağ Dokusu Masajı" ve ''Ayaklarda Refleks Alanlarının Masajı" bu bölgelere uygulanmaktadır. Uzakdoğu kökenli Akupunktur; akupressur ve shiatsu ile de iç organlara etkili olma amaçlanmaktadır.

6. Ağrı Dindirici Etki
İnsanın, ağrıyan acıyan yerini içgüdüyle ovuşturması, masajın tipik ağrı giderici etkisidir. Uzun bir yürüyüş sonunda ya da zorlu bir işten sonra ağrıyan bacak ve kol kaslarının ovulması ya da ovdurulmasının anlamı da budur. Yara1anmanın olmadığı salt gerginlik ve kasılmaya, spazma bağlı kas ağrılarında neden, kasılan kas içindeki damarların sıkışarak daralmasıyla kasın yeteri kadar oksijen alamamasıdır. Bu gelişme tıpta ağrı kısır döngüsü olarak bilinir. Bu kısır döngüyü kırmak, kasa gerekli oksijeni gönderebilmek için spazmın kaldırılması, kan dolaşımının düzenlenmesi gerekir. Masajla hem spazm çözülebildiği, hem de kan dolaşımı artırılabildiği için ağrı geriler. Ayrıca, ağrı duygusunu indirgeyen ağrı eşiğini yükselten maddelerin (endorfin vb.) salgılanmasını bilinçli ve düzenli masajla artırıcı fizyolojik bilgi ve teknik eğitim gereklidir. Bu da ancak özel masaj okullarıyla sağlanabilir. Ülkemizde maalesef bir tek özgün masaj okulu yoktur. Türkiye sınırları içindeki tüm masörlerin ve masözlerin neyi ne kadar bildiklerini, ne yaptıklarını ehliyetlerini, Sağlık Bakanlığı dahil kimse bilmez!


volture 17 Kasım 2009 21:18

AKCİĞER HASTALIĞI SİGARA İÇENLERİ DAHA ÇOK SEVİYOR


Sigara içenler özellikle sabahları gelen öksürük krizlerine ve merdiven çıkarken nefes darlığına alışıktır. Ancak bilmezler ki aynı belirtiler tehlikeli bir düşman gibi içten içe seyreden ve öldürücü darbeyi vurmak için bekleyen KOAH hastalığının en önemli habercileridir.

Ülkemizde tam 3 milyon insan bu hastalıkla karşı karşıya. Hastaların büyük bir çoğunluğu ise bu işaretlerin sadece sigaradan kaynaklandığını düşünüyor ve hastalığından habersiz. Suadiye Memorial Tıp Merkezi; Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. İlkay Keskinel, 18 Kasım Çarşamba “Dünya KOAH günü” öncesi “Sigaranın KOAH üzerindeki tetikleyici etkisi ve korunma yolları” hakkında bilgi verdi.

Dünya da en sık görülen 4. ölüm nedeni

“Kronik obstrüktif (tıkayıcı) akciğer hastalığı”nın baş harflerinden oluşan “KOAH”, aslında iki hastalığı tanımlamakta kullanılır: kronik bronşit ve amfizem. Kronik bronşit, en az iki yıl üst üste ve bu iki yılın en az üç ayında öksürük ve balgamla seyreden ilerleyici bir rahatsızlıktır. Amfizem ise, kana oksijen taşınmasını sağlayan hava keseciklerinde harabiyete neden olan bir hastalıktır. Bunun sonucunda akciğerde elastikiyet kaybı ve nefes darlığı görülür. Çoğumuzun adını bile duymadığı KOAH, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, kalp-damar hastalıkları, zatürre ve AIDS’ten sonra 4. en sık ölüm nedenidir. Ölüm nedenleri arasında bu kadar üst sıralarda yer almasının ötesinde KOAH, yaşam kalitesini bozan, işgücü kaybına neden olan ve kişiyi zaman içinde kendi bakımını bile gerçekleştiremeyecek hale getiren bir hastalık. Ülkemizde yaklaşık 3 milyon kişinin KOAH’lı olduğu tahmin edilmekte, tüm dünyada ise bu sayı 600 milyona ulaşmaktadır.

Bu Bir Tesadüf Değil: Sigara İçen her 5 kişiden birinde KOAH görülüyor

Sigara içen kişilerde içmeyenlere göre KOAH riski 30 kat daha fazla. Yalnızca sigara değil, pipo ve puro kullanımı da KOAH’a yol açmaktadır. Sigara içenlerin beşte birinde KOAH gelişmektedir. Sigaraya erken yaşta başlanması ve uzun süre çok miktarda içilmesi, KOAH’ın daha ağır seyretmesine neden olur. Sigara dışında bazı mesleki faktörler (madencilik, fırın/tahıl işçiliği, çiftçilik) ve ısınma amaçlı tezek yakılması da KOAH’a zemin hazırlar.

Öksürük ve eforla gelen nefes darlığı KOAH’ın başlıca belirtileri

KOAH’da erken tanı ve müdahale, hastalığın gidişini durdurabilir ya da yavaşlatabilir ancak KOAH tanısı ihmal edilen bir hastalık. Toplumda yeterince bilinmiyor ve önemsenmiyor. Tanıda öncelikle hastanın şikayetleri değerlendirilmekte ve solunum fonksiyon testleri ile akciğer grafisi gibi tetkiklerden yararlanılmaktadır. Başlıca belirtileri; öksürük, daha çok sabahları balgam çıkarma ve özellikle eforla gelen nefes darlığıdır.

Tanıda gecikilmesinin en önemli sebebi, sigara içenlerin öksürüğü ve balgamı “normal” kabul etmeleridir

Biliyoruz ki, “normal öksürük” ya da “normal balgam” yoktur. KOAH’lı kişiler, öksürük ve balgamı çoğunlukla o kadar kanıksamışlardır ki; yakınmaları iyice artana kadar doktora başvurmayı düşünmezler. Oysa, KOAH’a erken tanı konup zamanında sigara bırakılırsa, yıllık akciğer fonksiyon kaybı azalmaktadır. 35 yaşından sonra sağlıklı her insanın 1 saniye içinde dışarı verebildiği soluk hacmi yılda 30 ml azalma gösterir. Sigara içen KOAH’lılarda bu azalma 150 ml kadardır. Dolayısıyla KOAH’lılarda sigaranın bırakılması, hastanın daha uzun yıllar boyunca hayat kalitesinin yüksek kalması açısından kritik önem taşımaktadır.

Vakit geçirmeden sigarayı bırakma polikliniğine başvurun

Sigara, eroin ve kokain gibi bağımlılık yapıcı bir maddedir. Bu fiziksel bağımlılık nedeniyle kişi sigarayı bırakmada zorluk çekmektedir. Kendi kendine sigara bırakılamıyorsa, sigarayı bırakma poliklinikleri devreye girmelidir. Günümüzde sigara bağımlılığının tıbbi tedavisi mümkündür. Sigara Polikliniğimiz’de, öncelikle hastalarımızın fizik muayeneleri yapılmakta, gerekli görülen tetkikleri istenmekte ve fiziksel mi, yoksa ruhsal bağımlılığın mı daha ön planda olduğu saptanmaktadır. Bundan sonraki aşamada kişinin bağımlılık tipine göre, nikotin yerine koyma tedavisi ya da ilaç tedavisi önerilmektedir.


Sedef 21 17 Kasım 2009 21:59



http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/images2007/spacer.gifTÜRK KAHVESİNİN FAYDALARI
- Kahvenin içerdiği kafein maddesi, sinir sistemini uyarıp zihinsel aktiviteyi güçlendirir.

- Uyuşukluğu giderip enerji verir ve uyanık kalmayı sağlar.

- Yapılan araştırmalar günde 6 fincan kahve içen 55 yaşındaki bir kişinin düşünme potansiyelinin içmeyenlere oranla 6 kat daha fazla olduğunu gösteriyor.

- Ayrıca kahve içenlerde içmeyenlere nazaran daha az diş çürüğünün olması, bir başka dikkat çekici araştırma sonucu.

- Kahve içtikten sonra organizmada ani değişiklikler oluyor. Tüm vücut ani bir enerji akımı ile doluyor. Bu enerji çocuklarda 3, yetişkinlerde ise 5-7 saat sonra azalmaya başlıyor. Tüm bu olumlu yönlerine rağmen kahveyi çok fazla tüketmemekte fayda var.

- Araştırmalar günde iki fincan kahvenin kolon kanseri riskini yüzde 25, safra kesesinde taş riskini yüze 45 azalttığını gösteriyor. Ancak kahvenin çok fazla tüketilmesi yüksek.

- Kanser riskini azaltıyor: Norveç’te yapılan bir araştırma ,meyve ve sebzeden bile daha çok antioksidan içerdiğini ortaya koymuştur.

- Alzheimer’i önlüyor Portekiz’de 2002 yılında yapılan araştırmaya göre kafein beyni zinde tutuyor.


volture 21 Aralık 2009 23:43

Alkolden sonra alınan kahve ayıltmıyor

Alkol alındıktan sonra içilen kahvenin kişiyi ayılttığı şeklindeki yaygın inancın efsane olduğu ortaya çıktı

Philadelphia’daki Temple Üniversitesi’nde fareler üzerinde yapılan ve Behavioural Neuroscience dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, kahve insanın kendine geldiği hissi yaratsa da bu sadece bir yanılsama.

Araştırmacılar, aslında kahvenin insanların alkolün etkisinde olduklarını anlamalarını zorlaştırdığını belirtiyor.

Araştırmanın başında yer alan Dr. Thomas Gould, kahvenin ayıltıcı etkisi bulunduğuna dair efsanenin yanlış olduğunun artık ortaya çıkması gerektiğini belirterek, kafein ve alkolün birlikte kullanımının felaket sonuçlara neden olabilecek kötü kararlar verilmesine yol açabileceği uyarısında bulundu.

KAFEİN VE ALKOL CİDDİ RİSK

İçki içtikten sonra kendisini yorgun ve sarhoş hissedenlerin, hala alkolün etkisinde olduğunu bilmek isteyebileceğini belirten araştırmacılar, bütün gece uyanık durmak ve içki içebilmek isteğine karşın, kafein alkol kombinasyonunun ciddi riskler yaratabileceğini kaydediyor.

Araştırmacılar, alkol ve kafeinin insanlarda uyanık ve potansiyel tehlikelerle yeterince başa çıkabileceği hissi yaratabileceğinin altını çizerek, bunun alkolün etkisinde otomobil kullanmak veya sonucu kötü bitebilecek durumlara atılmaya yol açabileceği uyarısında bulundu.

Bilim adamları, araştırmalarında yetişkin farelerin, parlak ışık ve yüksek ses gibi rahatsız edici uyarıcılardan kaçınarak labirentte nasıl yönlerini bulduklarını gözlemledi.

YÖN BULMA YETENEĞİ ÖLÇÜLDÜ

Hayvanlara değişik kombinasyonlarda alkol ve kafein veren araştırmacılar, bu grupla sadece tuzlu solüsyon verdikleri farelerin yön bulma yeteneklerini karşılaştırdı.

Alkolün hayvanları daha rahat, ancak rahatsız edici şoklardan daha az kaçabilir hale getirdiğini gören araştırmacılar, kafein verilen farelerin labirentte birazcık daha iyi yön bulduklarını ama daha tetikte ve gergin olduklarını tespit etti.

SADECE AYIKLIK HİSSİ VERİYOR

Alkol ve kafein kombinasyonunda ise göreli daha tetikte görünen gevşemiş farelerin rahatsız edici uyarıcılardan yine kaçamadıkları görüldü.

Araştırmacılar, alkol ve kafein kombinasyonunun insanda, hâlâ sarhoş oldukları halde ayık oldukları hissi yarattığına inanıyor. Araştırmada, bir denek fareye verilen kahve dozunun insanda 8 fincan kahveye eşdeğer olduğu belirtildi.


volture 21 Aralık 2009 23:53

Genç gösterenler daha uzun yaşıyor

Yedi yıl boyunca derlenen bilgilere dayanılarak hazırlanan ve British Medical Journal tıp bülteninde yayımlanan sonuçlara göre, kişilerin algılanan yaşlarıyla yaşama süreleri arasında yakın bir ilişki tespit edildi.
Yapılan bir araştırmaya göre gerçek yaşından daha genç gösteren kişiler daha uzun yaşıyor.

Güney Danimarka Üniversitesi’nde Prof. Kaare Christensen liderliğinde yapılan araştırmada, yaşları 70 ile 99 arasında olan 387 çift ikizin fotoğrafları, üç ayrı uzman ekip tarafından yorumlandı.

Ekiplerden ilki, ileri yaşlı kişilerin yaşlarını tahmin etmede uzman olduğu düşünülen geriyatri elemanlarından, ikincisi ise yine kendi yaşıtlarının yaşlarını bilmede yüksek skor sahibi ‘ileri yaşlı kadınlar’dan oluştu.

Üçüncü gruptaysa yaş tahmininde en berbat skora sahip olduğu bilinen ‘genç, erkek, sınıf öğretmenleri’ yer aldı.

Üç heyetteki kişilere 774 ikiz kardeşin fotoğrafları karıştırılarak ve çift birbirinden ayrılarak ayrı günlerde gösterildi.

Yedi yıl boyunca derlenen bilgilere dayanılarak hazırlanan ve British Medical Journal tıp bülteninde yayımlanan sonuçlara göre, kişilerin algılanan yaşlarıyla yaşama süreleri arasında yakın bir ilişki tespit edildi.

Raporda yer alan başka bir ifadeyle, gözlenen ikizlerin arasındaki ‘görünen yaş’ farkı ne kadar büyükse, daha genç görünen ikiz kardeşin daha uzun yaşama olasılığı o kadar artıyor.

Independent gazetesinin aktardığı araştırmada ayrıca, görünen yaşla ’telomer’ adı verilen biyolojik yapıtaşı olan moleküller arasında bir ilişki olduğu da teyit edildi. Telomerlerin daha kısa olduğu kişilerin daha hızlı yaşlandığı düşünülüyor. Telomer boyu aynı zamanda bazı hastalıkların oluşma olasılığını da etkiliyor.


volture 22 Aralık 2009 00:04

Dizler neden genç yaşta kireçlenir?

Halk arasında “kireçlenme” olarak adlandırılan “eklem kıkırdağı bozuklukları (artroz)”, bilinenin aksine sadece ilerleyen yaşlarda görülmüyor.
Halk arasında “kireçlenme” olarak adlandırılan “eklem kıkırdağı bozuklukları (artroz)”, bilinenin aksine sadece ilerleyen yaşlarda görülmüyor. Sinemada film seyrederken, serviste işe gidip gelirken, merdiven inip çıkarken, uzun süre aynı pozisyonda otururken dizde çeşitli şikayetlere sebep olan diz kıkırdağı bozuklukları, genç yaşta da ortaya çıkarak yaşam kalitesini önemli oranda etkiliyor…

İnsan vücudunda bulunan birçok dokunun aksine, kıkırdak dokusunun kendini yenileyebilen ya da hasarını düzeltebilen bir doku olmadığını belirten Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Metin Türkmen, herhangi bir şikayet başladığında erken dönemde tedbir alınmazsa sorunun büyüdüğüne dikkat çekiyor. Dizde şikayet başlar başlamaz sorun tespit edilir ve sebebi ortadan kaldırılırsa kıkırdak dokusunda hasar olmayacağını veya hasar olmuş ise ilerlemeyecek şekilde tedavisinin yapılabileceğini söyleyen Prof. Dr. Metin Türkmen, gençlerde görülen diz kıkırdağı bozuklarının sebepleri hakkında bilgi veriyor:

Diz kıkırdakları genç yaşta neden bozuluyor?

1. Mekanik bozukluklar:
Dizin yapısında eğer mekanik bir bozukluk varsa, yani diz kapağının yerleşimi doğuştan düzgün değil ve hareketler sırasında bir kayma oluyorsa, diz kapağının hareket ettiği eklemde genç yaşta sorunlar ortaya çıkabiliyor. Benzer sorunlar, diz bölgesinde görülebilen açısal bozukluklarda da ortaya çıkabiliyor

2. Spor yaralanmaları:
Spor yaralanmaları başta menisküs kıkırdağında olmak üzere eklemdeki tüm kıkırdaklarda sorunlar oluşturabiliyor. Bağ hasarlarının tedavisi ihmal edilirse, ilerleyen dönemlerde yine kıkırdak dokusunda hasarlar ortaya çıkabiliyor.

3. Beslenme bozuklukları:
Beslenme bozukluklarına bağlı olarak, özellikle aşırı kilo durumlarında zorlanma nedeni ile kıkırdakta sorunlar ortaya çıkabiliyor.

Belirtileri takip etmek gerekiyor

Eklem harekete geçtiği anda ya da eklemin hareketi sırasında dizde bir ağrı olması önemli bulgulardan biri. Mesela;

• Eğimli zeminde yürürken,
• Sinemada film seyrederken,
• Serviste işe gidip gelirken,
• Merdiven inip çıkarken,
• Uzun süre aynı pozisyonda otururken,
dizde ağrı hissedilmesi diz kapağı kemiğinin yerleşiminde bir problem olduğuna işaret ediyor.

Bir darbe sorunu tetikleyebiliyor…

Birçok insanın diz kapağının yerleşiminde doğuştan gelen bir bozukluk olabiliyor. Buna bağlı dizde gelişebilecek bir sorun, çeşitli sebeplerle daha erken ortaya çıkabiliyor. Mesela, normal şartlarda 30 yaşında ortaya çıkabilecek bozukluk, spor yapılıyorsa ya da düşüp bir darbe alındıysa daha erken ortaya çıkabiliyor. Bu noktada sorunun hemen önemsenmesi ve doktora gidilmesi gerekiyor. Böylece hemen önlem alındığı ve problemin sebebi ortadan kaldırıldığı için, hastanın belki hayatı boyunca bir daha böyle bir şikayeti olmayabiliyor.

Erken teşhis edildiğinde önce kaslar güçlendiriliyor

Diz kıkırdağındaki sorun erken teşhis edildiğinde, öncelikle diz eklemini kontrol eden kas mekanizması üzerinden tedaviye gidildiğini belirten Prof. Dr. Metin Türkmen şunları söylüyor:

“Diz eklemini kontrol eden en önemli mekanizma olan kasların gücü ne kadar yüksek ise, o eklemdeki zorlanma da o kadar az oluyor. Dolayısıyla hastadan, ilk önce diz eklemini kontrol eden kaslarını kuvvetlendirmesini istiyoruz. Çoğu zaman, özellikle diz önündeki küçük kemiğin (patella) yerleşimi ile ilgili olan durumlarda şikayet ortadan kalkabiliyor. Yani kas ne kadar güçlü ise, kıkırdakta şikayet gelişmesi ya da mevcut şikayetlerin ilerlemesi o kadar yavaş oluyor.”

Sorun ilerlemiş ise cerrahi müdahale gerekiyor
Diz kıkırdağındaki bozukluk sadece kasın güçlenmesi ile tedavi edilemeyecek duruma geldiğinde cerrahi müdahaleye başvurulduğunu belirten Prof. Dr. Metin Türkmen, bu yöntemler hakkında bilgi verdi:

1. Küçük hasarlı bölgeler için taklit doku:
Dizdeki hasarlı bölgeye bir takım işlemler yapılır. Orijinal kıkırdak dokusu kendini yenileyemediği için, burada hedef, o dokuya benzer, onu taklit eden yeni bir kıkırdak dokusu oluşmasını sağlamak oluyor. Bunun için mevcut hasarlı doku kazınarak temizleniyor ve onun altında ortaya çıkan kemik dokusu delinerek veya kırılarak kanatılıyor. Bu yöntem, küçük hasar bölgelerinde tercih ediliyor.

2. Mozaik Plastiği (Hastanın kendi dokusundan nakil):
Hastanın ekleminin nispeten daha az kullanılan bir bölgesinden, altındaki kemik dokusu ile birlikte alınan sağlam kıkırdaklar, hasarlı olan bölgeye naklediliyor.

3. Doku kültürü ile laboratuarda yeni kıkırdak dokusunun çoğaltılması:
Bu yöntem aşamalı olarak uygulanıyor. İlk aşamada hastanın kıkırdak dokusunun örneği alınıyor. İkinci aşamada, bu örnekten laboratuvar ortamında kıkırdak hücreleri çoğaltılıyor. Son aşamada ise, üretilmiş olan bu hücreler, onları taşıyan diğer dokular ile birlikte yama olarak dizdeki hasarlı bölgeye naklediliyor. Günden güne gelişen bu yöntemin gelecekte diz kıkırdağı bozuklarının tedavisinde en sık kullanılacak yöntem olacağı tahmin ediliyor.


volture 22 Aralık 2009 00:18

Kekemeliği 12 günde düzeltin

Türkiye genelinde yaklaşık 4 milyon kekeme ve konuşma bozukluğu yaşayan insan var. Kekemelik, genel olarak 2 ila 7 yaşları arasında oluşan bir alışkanlık türüdür
AKEM, (Ankara Konuşma Eğitim Merkezi) tarafından geliştirilen sistem ile kekemelerin 12 günde normal konuşmaları sağlanmaktadır. Merkezi Ankara’da bulunan AKEM, “Siz de konuşabiliyorsunuz” sloganıyla kekeme ve konuşma bozuklukları yaşayan 3 yaşından itibaren herkese bu hizmeti sunuyor.

Düzgün konuşamadıkları için kendilerini yaşamdan soyutlayıp içine kapanan kekemelerle konuşma bozukluğu yaşayan insanların artık kâbus dolu günlerinin geride kaldığını belirten Eğitimci Yazar Kenan ÇETİNER; konuşma sorunu olan insanların hayatlarını değiştireceklerini, çocuğu konuşamadığı için üzüntülerini içine atan ebeveynlerin ise mutluluklarının yüzlerine yansıdığını söyledi.

Öğrencilere motivasyon desteği sağlayıp büyük hedeflere taşıyan ÇETİNER, “Eğer, kekeme olan insanlara bir birinden habersiz; ‘En büyük arzunuz nedir?’ diye bir soru sorulsaydı, inanıyorum ki ağız birliği yapmışçasına tek cevap vereceklerdi: ‘Rahat konuşmak…’ olacaktı.

Evet, bizler de ekip olarak bunu kendimize vazife edinerek AKEM’de kekemelerinde bizler gibi rahat konuşmalarını sağlayacağız diye söz verdik. Ve bu sözümüzde durarak AKEM’de eğitim alan öğrencilerle velilerimizin telefon numaralarını dileyen herkese çok rahatlıkla veriyoruz. Eğitimimizin ne kadar net ve başarılı olduğunu bizden değil de eğitim alan velilerimizden alırsınız düşüncesiyle böyle bir kolaylık sağlıyoruz.

Amacımız kimseye toplumda konuşabilecekleri bir konuşma şekli kazandırmak

Böyle eğitim veren merkezlerden eğitim alan birçok öğrenci bize gelerek, alışkanlık edindikleri bir başka konuşma bozukluğu olarak nitelendirdiğimiz melodik ve ritimli konuşmalardan kurtulmak istiyorlar. AKEM’e gelen öğrencilerimizin sadece sorunlarını yok ederek, konuşmaları ise normal insanlar gibi oluyor.

AKEM’de birebir yapılan eğitim sonunda kekemeler için yeni bir hayatın başladığını vurgulayan AKEM Genel Müdürü Sema Sakin, “Hayatları boyunca korku, endişe, karamsarlık ve kâbuslarla geçen kekemelerin eğitim sonunda ise yaşama olan sevinçleri artarken, özgüvenleriyle rahat konuşabilmenin mutluluğunu doyasıya yaşıyorlar. Eğitimci olarak bizlerde en az onlar kadar bu mutluluğu yaşıyoruz” dedi.

Yeni açılımlarla en etkili eğitimi vermenin gayretiyle yola çıktıklarını belirten Sakin, “eğitimini tamamlamış ve normal konuşan yüzlerce öğrencimize özellikle dönem tatili ile yaz tatilinde çok büyük sürprizlerimiz olacak. Biz hiçbir öğrencimizle iletişimi koparmıyoruz. İnternet sitemizde ( www.kekemeliknedir.com) eğitim alan öğrencilerimizin ve velilerimizin özellikle cep telefonlarını yazmaları bizi son derece mutlu ediyor. Çünkü onlarda aynı sorunu yaşayan birçok aileye yardımcı olmak istiyorlar. Velilerimizin de desteğiyle inanıyorum ki birçok insana bu hizmeti en güzel şekilde verip, hayatta daima mutlu yaşamalarını sağlayacağız. Yurt dışında ve diğer illerde gelen öğrencilerimizin bünyemizde yemek yemelerini ve konaklamalarını sağlıyoruz.

Eğitim için detaylı bilgiyi telefonun yanı sıra internet sitesinde de öğrenebileceklerini belirten Sema Sakin, "mutlu olmak isteyen herkesi eğitimlerine beklediklerini” söyledi.


volture 22 Aralık 2009 00:26

Deniz kıyısında ve ormanda neden iyi hissederiz?

Ormanda yürürken, dağ havası solurken, sahil kenarında dinlenirken, kendimizi neden daha iyi hissettiğimizi hiç düşündünüz mü?

Deniz esintisi, karlı bir tepe, kırda temiz hava... Tüm bunların, sizi sadece şiirsel güçleriyle mi sağlıklı hissettirdiğini düşünüyorsunuz? Öyleyse bir kez daha düşünün deriz. Bilimsel bir gerçek daha var: negatif iyonlar!

Ormanda yürürken, dağ havası solurken, sahil kenarında dinlenirken, kendimizi neden daha iyi hissettiğimizi hiç düşündünüz mü? Bizi çevreleyen hava, iyon adını verdiğimiz negatif ve pozitif elektrik yüklü parçacıklarla dolu.

Dünyanın birçok yerinde 75 yıldır tedavi amaçlı olarak yararlanılan negatif iyonlar, son zamanlarda oldukça sık konuşuluyor. Yapılan araştırmalar, negatif iyonların insan sağlığı üzerinde olumlu etkileri olduğunu ortaya çıkardı.

Araştırmacılara göre, havadaki elektrik akımları, bizim ruh halimizi, enerji düzeyimizi ve sağlığımızı ciddi ölçüde iyileştiriyor, işte, negatif iyonlarla ilgili bilinmesi gerekenler...

Hücrelerimizi uyarıyor

Nefes aldığımız havanın elektrik yükünün sağlığımız ve bedenimiz üzerine doğrudan etkisi var! Yapılan araştırmalar, insanların yeteri kadar temiz hava solumaları için, cm3 alanda en az 1500 negatif iyon yoğunluğunun bulunması gerektiğini ortaya çıkarmıştır.

Ayrıca, hayvanlar, bitkiler ve hücreler üzerine yürütülmüş birçok çalışma, negatif iyonların organizmamız üzerinde faydalı etkileri olduğunu kanıtlıyor. Üstelik, hücrelerdeki enzimlerin hareketini uyarıyor, kortizol ve serotonin hormonlarını salgılatıyor.

Bazı hastalıklarda etkili oluyor

Yorgunluk, alerji, konsantrasyon eksikliği, olumsuz düşünceler, zihinsel yorgunluk, baş ağrıları, nefes alma rahatsızlıkları ve uykusuzluk gibi birçok rahatsızlık...

İşte şehir ortamında sıkışıp kalmış insanın şikâyetleri. Bugün içinde yaşadığımız evler ve ofisler negatif iyonları içeriye alamıyor. Bilgisayarlar, floresan ışıklar, havalandırma sistemlerinden gelen suni hava ve modern bina yapımında kullanılan malzemeler, yoğun bir pozitif iyon üretimine yol açıyor.

Günümüzde teknolojinin hızla ilerlediği bu çağda bazı aletlerden vazgeçmek ise neredeyse imkânsız. Kapalı ve klimalı ortamlar, uzun süre şehir içinde araba kullanmak, sentetik koltuk döşemeleri, elektromanyetik aletler, dev ekran televizyon, video, telefon santrali, faks, fotokopi makinaları ve aşırı toz... Gün boyu maruz kaldığımız bu şeyler, pozitif iyon oluşturdukları için insan sağlığı üzerinde olumsuz bir etkiye sahip.

Ayrıca, negatif iyonlar beynimizin içindeki serotonin üretimini dengeliyor; çünkü serotoninin aşırı üretimi migren ağrılarına ve yorgunluğa sebep oluyor. Serotonin dengesi sayesinde uyku problemlerimiz ortadan kalıyor. Ayrıca yapılan çalışmalar, negatif iyonların, depresyon şikâyeti olanların kullandığı anti-depresan ilaçlarından daha etkili olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik, zihinsel aktivitelerinizi ve fiziksel performansınızı her zaman yaptığınızdan daha kolay gerçekleştirebiliyorsunuz. Yurtdışındaki bazı hastaneler ise, havadaki mikropları önlemede ve yanık tedavilerinde iyonizerleri kullanıyor.

Negatif iyonlar nerede bulunuyor?

Dünyanın en sakin ve dinlendirici yerlerinde negatif iyon yoğunluğu var. Araştırmalar, bu iyonların su bazlı olduğunu ve daha çok şelalelerin etrafında ya da çok derin denizlerde bulunduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca, bazı doğa olayları havadaki negatif iyonları harekete geçiriyorlar: Kozmik ışınlar, ultraviyole ışınları, doğal radyoaktiviteler (granitik topraklar), bitkilerin fotosentezi, sıvıların püskürmesi (şelale, musluk, plajda sahile çarpan su) ve fırtınaları bunların arasında sayılabilir.

Bu yerlerde bulunamıyorsanız. eğer üzülmeyin. Her gün evinizi havalandırmak, duş almak gibi ufak çözümler sizlere yardımcı olacaktır. Doğadaki negatif iyon yoğunluğuna baktığımızda.

Şelale eteklerinde: 50.000 (-) iyon cm3
Dağlarda: 8.000 (-) iyon cm3
Deniz kıyılarında: 4.000 (-) iyon cm3
Ormanlarda: 3.000 (-) iyon cm3
Şehir dışında: 1.200 (-) iyon
Şehir içinde: 200 (-) iyon cm3
Konutlarda: 20 (-) iyon cm3
Otomobillerde: 14 (-) iyon cm3 olduğunu görüyoruz.

İyonizer cihazları ne işe yarıyor?

Günümüzde gelişen teknoloji sayesinde, negatif iyonlar size düşündüğünden daha yakın. Şehrin yapay ortamında, evinizi doğal yaşam alanına çevirmek için, iyonizerler, negatif iyon sağlayan mucizevi cihazlar olarak karşımıza çıkıyor. Ortamda bulunan toz, duman, koku, partiküller vs. pozitif yük taşıyor. Bu cihazlar ise ortamdaki maddeleri zıt yük olduğundan yakalayarak ve tabana çökmesini ya da filtrelere partiküllerin yapışmasını sağlıyor. Böylece ortamdan toz, duman vs. uzaklaşıyor.

Bugün birçok ülkede tırların ve kamyonların içine iyonizerler yerleştiriliyor. Çünkü içinde bulunduğumuz kapalı ortamdaki negatif iyonları artırırsak, odamızın içinde bile dağ havası solumamız mümkün. Klimalarda kullanılan bu teknoloji, vantilatörlerde de kullanılmaya başlamıştır.


volture 22 Aralık 2009 00:35

Beyine zarar veren 10 alışkanlık

Uyurken başınızı örtmenin beyninize zarar verdiğini biliyor muydunuz?

1. Kahvaltı etmemek
Kahvaltı etmeyen kişiler, düşük bir kan şekeri seviyesine sahip olur. Bu durum beyin için yetersiz besin tedarik edilmesine ve sonunda beyin dejenerasyonuna yol açar..

2. Aşırı ısınma
Beyin arterlerinin sertleşmesine neden olarak, zihin gücünün azalmasına yol açar.

3. Sigara içmek
Çoklu beyin büzülmesine neden olur ve Alzheimer hastalığına yol açabilir.

4. Yüksek şeker tüketimi
Çok fazla şeker proteinlerin ve besinlerin emilmesini durdurur ve dengesiz beslenmeye neden olur ve beynin gelişmesine engel olabilir.

5. Hava kirlenmesi
Beyin vücudumuzda en çok oksijen tüketen organdır. Kirli havanın teneffüs edilmesi, beyne giden oksijeni azaltır ve beynin veriminde düşüş yaratır.

6. Uyku yetersizliği
Uyku beynimizin dinlenmesini sağlar. Uykudan uzun vadeli yoksunluk beyin hücrelerinin ölmesini hızlandırır.

7. Uyurken başınızı örtmek
Başınızı örterek uyumak, karbondioksit konsantrasyonunu artırır ve beyne hasar veren etkilere yol açabilir.

8. Hastalık sırasında beyni çalıştırmak
Hasta iken çok çalışmak veya öğrenmek beyin etkenliğinin azalmasına yol açabilir ve ayrıca beyne hasar verebilir.

9. Uyarıcı düşüncelerde eksiklik
Düşünmek beyin jimnastiği için en iyi yoldur, beyni uyaran düşüncelerin eksikliği beyin daralmasına yol açabilir. Çapraz bulmaca ve Sudoku iyi egzersiz sağlar.

10. Az konuşmak
Zihinsel sohbetler beynin etkinliğini geliştirir.


volture 22 Aralık 2009 00:48

Bu yöntem 4 günde sigarayı bıraktırıyor

Sigarayı bırakmak için bazı hastanelerde bulunan ışın cihazı sayesinde, 4 gün 25'er dakikalık seanslara girenler, endorfin (mutluluk hormonu) salgıları yeniden başlatılarak sigara bağımlılığından kurtuluyor.

Kapalı mekanlara sigara içilmesinin tümüyle yasaklanması, son olarak da sigara paketlerinin üzerine, sigaranın yol açtığı zararları gösteren fotoğrafların konulması, sigarayı bırakmak isteyen kişilerin sayısını artırdı.

Yapılan araştırmaya göre de sigara içenlerin büyük bölümü, akciğer kanserinin en büyük nedeni olan sigaradan, öksürme, gıdaların gerçek lezzetini almama, diş sararması gibi şikayetler nedeniyle kurtulmak istiyor, ancak bağımlılık yapan nikotin nedeniyle sigaranın profesyonel yardım alınmadan bırakılması kişiyi oldukça zorluyor.

Uzmanlar, sigarayı bırakmanın tek başına ve klinik destek almadan gerçekleştirilmesinin son derece zor olduğunu, sigaradan tümüyle kurtulma konusunda kesin kararını vermiş kişilerin resmi ve özel hastanelerdeki sigarayı bıraktırma merkezlerine gitmelerini istiyor.

HİÇBİR ŞEKİLDE AĞRI VE SANCI YOK

Bazı hastanelerde bulunan ışın cihazı sayesinde, 4 gün 15'er dakikalık seanslara girenler, endorfin salgıları yeniden başlatılarak sigara bağımlılığından kurtuluyor. Bu işlem sırasında, kişi hiçbir şekilde ağrı ya da sızı hissetmiyor.

Konya Özel Nakipoğlu Hastanesi Başhekimi Dr. Kutsi Öncü, “Sigarayı bu yöntemle bırakmak çok kolay, ancak pek çok kişi bunu bilmiyor. Oysa 4 günde, 25 dakikalık seanslarımıza giren sigarayı yüzde 90 bırakıyor” dedi.

İKİNCİ SEANSTAN SONRA TİRYAKİYE SİGARA CAZİP GELMİYOR

Bu işlem için, sigaraya bir ayda ödenen kadar, yani çok cüzi bir ücret aldıklarını anlatan Dr. Öncü, şunları kaydetti:

“Pek çok kişi bu sigarayı bıraktırma yöntemini, bu yöntemle sigarayı bırakmış bir tanıdığından öğreniyor, bize öyle geliyor. Bu teknikle enfraruj ışınları vücudun akupunktura duyarlı 35 noktasına birden uyguluyoruz. Bu noktalardan ışınsal uyarıyla ara mesajcılar harekete geçerek, beyine, endorfin salgılaması talimatını veriyor. Böylece, tiryakinin aldığı nikotin nedeniyle artık vücuduna salgılanmayan endorfin hormonu, yeniden yoğun şekilde harekete geçiyor. Artık kişi, nikotinle değil vücudunun doğal olarak salgıladığı endorfin hormonuyla mutlu olmaya başlıyor. İşin güzel tarafı şu, nikotin ve endorfin birbirine adeta düşman. Vücut bu tedavinin 2. seansından itibaren mutluluk hormonu salgılamaya başladığı için, kişi sigaradan zevk almadığı gibi sigara artık bu kişiye cazip bir madde olarak gelmiyor.”

Bu yöntemin özellikle büyük şehirlerde bazı hastanelerde bulunduğuna işaret eden Dr. Öncü, sigarayı bırakmaya azmetmiş herkesin bu yöntemle hiç zorlanmadan nikotin bağımlılığından kurtulabileceğini, hem kendisi hem de ailesi için sağlıklı bir yaşama başlayacağını vurguladı.

Dr. Öncü, bu tedavinin tek şartının uygulamaya başlamadan önce kişinin 24 saat hiç sigara içmemiş olması gerektiğini, tedavi süresince ve sonrasındaki bir haftalık dönemde, vücuttaki sigara zehirinin hızla atılabilmesi için bol su içilmesi ve günde 3 kez 250 gram yoğurt tüketilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.


volture 22 Aralık 2009 00:55

Kış hastalıklarından korunma yolları

Gripten zatürreye kadar bir çok hastalık riskiyle karşılaştığımız soğuk kış günlerine hazırlanmanın en iyi yollarından biri, check-up yaptırmak.
Kişiye özel hazırlanan check-up programında, temel laboratuvar testleri, radyolojik tetkikler ve gerekirse ileri tetkikler uygulanıyor. Kış mevsiminin uzun sürmesi hastalıklardan korunmak için sıkı önlemler almayı gerektiriyor. Bu önlemleri alabilmek için de, kişinin sağlık risklerine göre check-up yaptırması önem taşıyor. Acıbadem Sağlık Grubu uzmanları, kışın vücudu sağlam tutmanın yollarını anlatırken, check-up programları hakkında da yararlı bilgiler aktardı.

Kış Hastalıkları Neden Olur?

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları, Baş Boyun Cerrahisi Uzmanı
Op. Dr. M. Engin Çakmakçı, kış mevsiminde en sık karşılaşılan hastalıkların başında; nezle, grip, zatürre, sinüzit, larenjit ve orta kulak ltihabının geldiğini söyledi ve pek çoğumuzun aşina olduğu bu hastalıklar hakkında ilgi verdi:

Grip ve Zatürre: Grip kış mevsiminde genellikle Kasım-Mart ayları arasında daha yaygın hale gelse de, tüm bir yıla yayılabilen bir hastalık. Genç ve sağlıklı bireylerde çok önemli bir sorunu oluşturmıyor ama; yaşlılarda, kronik hastalığı olan bireylerde ve bebeklerde ise hayatı tehdit eden ciddi sağlık sorunu haline gelebiliyor. Belirtiler, genellikle virüsün alınmasından 1-4 gün sonra başlıyor. Ek sorunlara yol açmadıysa genellikle bir hafta içinde de kendiliğinden geçiyor. Gribi önemli hale getiren ise bağışıklık mekanizmasının zayıflamasına bağlı, ek olarak gelişebilecek zatürre, kronik bronşitin alevlenmesi, kulak iltihapları gibi diğer enfeksiyon hastalıklarının ortaya çıkması.

Sinüzit: Bu hastalıkta baş ve yüzde ağrı, burun tıkanıklığı ve sarı yeşil renkte burun akıntısı oluşuyor. Öksürük geniz akıntısı nedeniyle ortaya çıkıyor ve bazen ısrarcı şekilde iyileşmesi uzuyor.

Larenjit: Boğaz ağrısının yanında ses kısıklığı eklenmişse Larenjit olarak adlandırılan ses telleri ve içinde bulunduğu gırtlak iltihapları akla geliyor. Çok ağır iltihaplarda nefes alma güçlükleri ortaya çıkıyor ve acil tedaviye ihtiyaç duyuluyor.

Orta Kulak İltihabi: Orta kulak enfeksiyonları, çoğunlukla nezle grip gibi geçirilen bir üst solunum yolu enfeksiyonunun hemen arkasından, orta kulak havalanmasının bozulması ile ortaya çıkıyor. Şiddetli kulak ağrısı ve dolgunluk basınç hissi oluşuyor, kişinin ateşi çıkabiliyor. Kulakta tıkanma oluyor. Hatta orta kulaktaki irin kulak zarını delerek dış kulak yoluna akabiliyor.

Hayatımızın bir döneminde tanıştığımız, vücudumuzu hafif ya da ağır bir şekilde etkileyen bu hastalıklara yakalanmamak için bazı noktalara dikkat edilmesi gerekiyor.
Op. Dr. M. Engin Çakmakçı, kış hastalıklarına karşı riski arttıran etmenlerin başında; aşırı yorgunluk, aşırı sigara alkol tüketimi, yetersiz beslenme, hava kirliliği, bağışıklık direncini kıran ilaç kullanımı ve alerjilerin yanısıra diyabet gibi kronik hastalıkların geldiğini belirtiyor. Bu risk etmenlerine karşı önlem almak şart. Ancak korunmak için sağlığımızın genel durumunu öğrenmekte yarar var. Sağlığımızın genel durumu hakkında ayrıntılı bilgi elde etmenin yolu ise, check-up uygulaması yaptırmaktan geçiyor.

Kış Boyu Kişiye Özel Check-up

Acıbadem Maslak Hastanesi Check-up Merkezi Sorumlusu Dr. Vedat Mizrahi, günümüzdeki bilinçli kişilerin hastalanmadan önce sağlıkları hakkında bilgi aldıklarını belirtiyor. Böylece olası risklerini en aza indirerek sağlıklarını geliştirmek ve mükemmelleştirmek için çabaladıklarını vurguluyor.

Dr. Mizrahi, riskleri en aza indirebilicek başlıca yolun da check-up uygulamalarından geçtiğini belirterek,
“Artık kişiye özel hazırlanan check-up programlarında; öncelikle kişiyi tanımak, yaşam tarzını, beslenmesini, fiziksel aktivite düzeyini, alışkanlıklarını, genetik özelliklerini öğrenmek, genel değerlendirmesini ve fiziksel muayenesini yaptıktan sonra gerekli olan tetkikleri planlayarak uygulamak esastır” diyor. Dr. Mizrahi, check-up programlarında yer alan incelemeler hakkında şu bilgileri veriyor:

  • Kan yağları incelemesi
  • Kan şekeri ölçümü
  • Diyabet göstergelerine bakılması
  • Karaciğer ve böbrek fonksiyonları
  • Kan hücre sayımları
  • İdrar tahlili
  • Akciğer görüntülenmesi
  • Karın içi organların tetkiki için batın ultrasonografis
  • Kalp elektrosu
  • Tiroid ve hormon tetkikleri
  • Elektrolit ve mineraller
  • Kadınlarda meme
  • Erkeklerde prostat ile ilgili tetkikler
  • Kalp tetkikleri
  • Göz ve kulak burun boğaz tetkikleri

En ileri yöntemleri uygularken dahi öncelikle hekim tarafından yapılacak kapsamlı bir muayene önem taşıyor. Ardından kişinin özellikleri ve muayene bulgularına göre uygun check-up programı hazırlanıyor. Bu programlarda temel laboratuvar testleri, radyolojik tetkikler ve gerekirse ileri tetkikler uygulanıyor.

Check-up sonucunda elde edilen bulguların yine check-up hekimi tarafından değerlendirilip kişiye özel öneriler yapıldığını söyleyen Dr. Vedat Mizrahi, “
Check-up yaptıracak kişilerin sabah aç karnına gelmeleri istenir. Genellikle iyi organize edilmiş bir check-up programında kişi yarım günde tetkiklerini bitirerek ilk sonuçları elde edebilir” diyor.


volture 22 Aralık 2009 01:04

Enerjiniz düşükse sebebi magnezyum olabilir

Son zamanlarda kendinizi yorgun hissediyorsanız bunun nedeni magnezyum eksikliği olabilir. Magnezyum eksikliği oldukça sık görülür.
Araştırmalar özellikle sağlıksız yaşayanlarda hafif magnezyum eksikliği bulunduğunu gösteriyor. Özellikle işlenmiş hazır gıdalarla beslenme, alkol alımı, yaşlılık, doğum kontrol hapı kullanımı, diüretik yani idrar söktürücü alınması magnezyum noksanlığı için risk faktörleri arasında sayılıyor.

Adet öncesi yakınmaları olan bazı kadınlarda, alyuvarlardaki magnezyum düzeylerinin düşük olduğunu gösteren çalışmalar var. Ayrıca sindirim sisteminden emilim sorunları, ameliyatlar, böbrek hastalığı, pankreas iltihabı, karaciğer hastalığı, şeker hastalığı, hormonal bozukluklar, kanser, ağır egzersiz ve gebelik sırasında da magnezyum noksanlığı oluşabiliyor.

Magnezyum, insan dokularında en bol bulunan minerallerden biridir.

Erişkin bir kişinin vücudunda 20 - 28 gram magnezyum vardır. Bunun yüzde 60’ı kemiklerde, geriye kalanı kas, yumuşak doku ve vücut sıvılarında bulunur. Özellikle kalp ve beyin hücrelerinde yoğunluğu yüksek düzeyde olan magnezyum, bu organların işlevi için çok önemlidir.

Magnezyum vücutta enerji üretimi, protein yapımı, hücre çoğalması, sinir iletisi, kaslar için vazgeçilmez bir mineral olup, karbonhidratların, proteinlerin ve yağların enerjiye dönüştürülmesine yardımcı olan birçok enzimi aktive etme yeteneğine sahiptir. Şeker metabolizmasını düzenleyen insülin hormonu salgılanmasını ve hücreye girişini de artırır. Aynı zamanda kalsiyum, potasyum, vitamin D ve çinko gibi bazı önemli besin ögelerinin kandaki seviyelerini düzenlemede de yardımcıdır.

EKSİKLİĞİ TÜM VÜCUDU ETKİLER

Vücutta böylesine yaygın bir işlevi olan magnezyumun noksanlığı doğal olarak, bütün vücudu etkileyen bir durum. Yorgunluk, stres, duygu durumu değişimleri, kas krampları ve titremeleri, bulantı, zihinsel konsantrasyonda azalma, uykusuzluk noksanlık belirtileri arasında.
Yetersiz magnezyum alımı ile bazı kalp-damar hastalıkları arasında bağlantı kurulmuş, İsveç’te çeşitli bölgelerde yapılan araştırmalarda, içme suyunda magnezyum miktarı daha yüksek olan bölgelerde yaşayanların kalp krizinden ölüm oranının, diğer bölgelerden daha düşük olduğunu göstermiştir.

Besinlerle magnezyum alımı yapılan diyetler ve beslenme alışkanlıklarındaki değişikler nedeniyle gittikçe azalmaktadır. Bitkilerde magnezyum bulunmasına rağmen kullanılan gübreler ve toprağın işlenişi nedeniyle bunlardaki magnezyum miktarları da gittikçe azalmaktadır.

AŞIRI ÇAY VE KAHVE TÜKETİMİ OLUMSUZ ETKİLER

Magnezyum gereksinimi erkeklerde ve kadınlarda ortalama olarak 280 - 350 mg arasındadır. Birçok yiyecekte bulunmakla birlikte en iyi magnezyum kaynakları tam tahıllar, ceviz, fındık, badem, yer fıstığı, kaju, kabak çekirdeği gibi kuruyemişler, hurma, kuru incir,kuru kayısı, kakao, bitter çikolata, kayısı, muz, avokado ve kurubaklagillerdir.

Bunların yanında roka, ıspanak, marul, maydanoz gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler de iyi magnezyum kaynakları sayılabilirler.
Balık, et ve süt de az da olsa magnezyum içerir. Daha çok işlenmiş gıdaların tüketildiği batılı beslenme tarzında magnezyum eksiklikleri görülür. Çay ve kahve tüketiminin fazla olması da magnezyum depolarının azalmasını hızlandırabilir. 100 gram kadar badem veya kajunun yaklaşık olarak 270 mg, bir ince dilim tam buğday ekmeğinin de 30 mg magnezyum içerdiği düşünüldüğünde gereksinmeyi karşılamak hiç de zor değildir.

Özellikle stresli olduğunuz zamanlarda elinizin altında bir avuç kadar badem veya kaju bulundurmak, vücudunuzu stresin zararlı etkilerinden koruyabilir.

TAKVİYE DOKTOR KONTROLÜNDE OLMALI

Alkol kullananlar, yoğun stres yaşayanlar, şeker hastaları, doğum kontrol hapı kullananlar, magnezyum atılımını artıran tipte diüretik kullananlar magnezyum desteğinden yarar görebilir.

Magnezyum destekleri ruh halini düzenlemede yardımcı olarak yaşlanmayla birlikte artan uykusuzluğun tedavisine de destek olabilir.

Piyasada satılan değişik formlardaki magnezyum destekleri vardır. Mide asidini etkisini zayıflattığı için magnezyum destekleri yemekle birlikte alınmamalıdır. Çoğu ilaç ve besin takviyesinde olduğu gibi magnezyum da bazı ilaçların emilimiyle etkileşebilir ve bazı hastalıklarda kullanılması sakıncalıdır. Bu nedenle magnezyum takviyesi yapmadan önce, doktorunuza danışmanız gerekir.


volture 22 Aralık 2009 01:12

Fazla tuz insülin direncine yol açıyor

Beslenme de uzak durmamız gereken 3 beyazdan biri olan tuz (sodyum klorür), fazla kullanıldığında insülin direncinin gelişmesine yol açıyor.
Beslenme de uzak durmamız gereken 3 beyazdan biri olan tuz (sodyum klorür), fazla kullanıldığında insülin direncinin gelişmesine yol açıyor.

International Hospital ve Acıbadem Bakırköy Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ender Arıkan, insülin direncinin altında yatan nedenlerden birinin fazla miktarda tüketilen tuz olduğuna dikkat çekerken şunları söyledi:

“Beslenmede sofra tuzunu az kullanmak gerekiyor. Ayrıca sodyumun yoğun olduğu içeceklerden de uzak durmakta yarar var. Çünkü fazla tuz, insülin direncine yol açabiliyor. İnsülin direnci ise birçok hastalığa zemin hazırlıyor. Çağımızın önemli hastalıklarından biri olan kalp krizi bunlardan biri. Bunun yanı sıra; karaciğerde yağlanma, damar sertliği, tansiyon, meme ve rahim kanseri gibi hastalıkların gelişmesinde önemli rol üstleniyor. Erkeklerde kalınbağırsak kanseri ve prostat gelişiminde de etkili.”

İnsülin direncinin saptandığı kişilerin mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Ender Arıkan, tedavi yoluyla birçok hastalıktan korunabileceğini belirtti. Bazı ilaçların insülin direncinin kırılmasında etkili olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam etti:

“Bu ilaçlar, insülin direncini kırmak amacıyla üretilmese de, etki mekanizmasında bu var. Ama rasgele de kullanılması sakıncalı. Kullanım miktarına ve süresine mutlaka bir doktor karar vermeli. Tedavinin bitmesi için yalnızca ilaç kullanmak yeterli değil. Biz, kişiye kilo vermesini, spor yapmasını da öneriyoruz. Önerilerimize uyuyorsa ve kanındaki insülin düzeyi de düşmüşse ilaç tedavisini kesebiliyoruz.”

İnsülin direncinin, dünyada ve Türkiye’de yaygın görülen bir sorun olduğuna dikkat çeken Doç.Dr. Arıkan, bu duruma en sık rastlanılan dönemin, erkeklerde 40-45 yaş, kadınlarda ise 45-50 yaş arası olduğunu belirtti.

İnsülin direnci nasıl oluşuyor?

İnsülin pankreasta salgılanan ve kandaki glükoz seviyesini düzenleyen bir hormon. Glukoz ise besinlerden alınarak kana karışan basit bir şeker. Kandan hücreler aracılığıyla alınıyor ve enerji olarak kullanılıyor. Kandaki glukoz seviyesinin artması, pankreastaki bazı hücrelerin insülin salmasına neden oluyor. İnsülin, kandaki glukozu çeşitli dokulara taşıyan ve kan şekerinin düşmesine neden olan bir nevi aracı görevi görüyor. Ancak insülin direncinde hücreler, insüline karşı duyarsızlık geliştiriyorlar. Normalde vücuda bir birim şeker girdiğinde, bir birim insülin salgılanıyor. İnsülin direncinin olduğu durumlarda ise salgılanan insülin yeterli gelmiyor. Vücut 2-3 kat daha fazla insülin salgılamak zorunda kalıyor.


volture 22 Aralık 2009 01:20

Ağız kokusunu cevizle çözün!

Sağlıklı yaşamak ve beslenmek isteyenlerin mutfaklarından cevizi eksik etmemeleri gerekiyor
Sofralarımızda sıkça yer verdiğimiz, tatlılarımızın vazgeçilmez malzemesi ceviz, kabuğuyla, içiyle, hatta perde tabir edilen iç bölümünde yer alan odunsu zarlarıyla pek çok hastalığın tedavisine destek oluyor.

Cevizin, kabuğuyla, içiyle, hatta perde tabir edilen iç bölümünde yer alan odunsu zarlarıyla birçok hastalığın tedavisinde kullanılıyor.

Sağlıklı Beslenme Uzmanı Dr. Dilek Polat, kalp sağlığı açısından büyük önem taşıyan doymamış yağ asitlerini yüksek düzeyde içeren cevizin, kolesterol birikimini ve damar sertliğini önleyici etkisinin halk arasında artık daha iyi bilindiğini, bu nedenle damak zevkinin yanı sıra, birçok insanın sağlık nedenleriyle ceviz tüketmeye başladığını söyledi.

"Doğanın mucizelerinden" cevizin farklı kullanımının ise iyi bilinmediğini ifade eden Polat, yaş ve kuru ceviz kabuklarının basit işlemlerle çok etkili sonuçlar vereceğini kaydetti.

Güçlü ve canlı saçlar

Dr. Polat, saç dökülmesine ve saçlarının yeterince canlı olmadığını düşünenlere cevizin kuru ve yaş kabuğunu öneriyor. Polat, 20 tane cevizin sert kabuğunu 1 litre suda 10-15 dakika kaynatarak elde edilen suyun saç durulamasında kullanılması durumunda, saçların dökülmesinin son bulacağını belirtiyor.

Taze cevizin yeşil kabuğunun az suyla kaynatılması sonucu macun elde edileceğini anlatan Polat, bu macunun da saç maskesi olarak kullanılabileceğini kaydediyor.

Dinlenme, tiroit, ağız kokusu

Sağlıklı yaşamak ve beslenmek isteyenlerin mutfaklarından cevizi eksik etmemeleri gerektiğini ifade eden Dr. Polat, şu bilgileri verdi:

"8 tane cevizi bir bardak suda 2 gün bekletin. Günde iki ceviz olmak üzere tüketin ve cevizleri içinde beklettiğiniz suyu da için, 4 günlük kür sonunda ne kadar dinlenmiş hissettiğinize şaşıracaksınız.

Cevizin arasında bulunan perdeleri atmıyoruz. 25-30 kadar ceviz perdesini bir litre suda güneş görmeyen bir yerde bir hafta bekletiyoruz. Sabahları aç karnına her gün bir bardak tüketiyoruz, tiroit hastalarına çok yardımcı olacaktır.

Ceviz yaprağını suda kaynatıp biraz zeytinyağı ekleyin. Bu karışımla düzenli gargara yapıldığında ağız kokusu sorunu da ortadan kalkacaktır."

Günde birkaç ceviz tüketmenin sindirim sistemi hastalıkları, öksürük, göğüs ağrıları gibi birçok şikâyeti azalttığına işaret eden Dr. Polat, pürüzsüz bir cilt isteyenlerin de yine ceviz kabuğu suyundan yararlanabileceklerini kaydetti.


volture 27 Aralık 2009 22:21

Neden saçlarımız dökülüyor?

Saç dökülmesi hem erkeklerde hem de kadınlarda görülebilen bir sağlık sorunu. Günde ortalama 50-100 tel saç dökülmesi normal sayılmaktadır

Saç dökülmesi hem erkeklerde hem de kadınlarda görülebilen bir sağlık sorunu. Sağlıklı bir kişinin saçlarının yüzde 15'inin dökülme evresinde olduğunu ve günde ortalama 50-100 tel saç dökülmesinin normal kabul edildiğini belirten Acıbadem Bakırköy Hastanesi Cilt Hastalıkları Uzmanı Dr. Belma Bayraktar, erkeklerde saç dökülmesinin daha sık görüldüğünü, bu durumun 25 yaşına kadar erkeklerin yüzde 25'ini, 40 yaşına kadar yüzde 40'ını, 50 yaşına kadar ise yüzde 50'sini etkilediğini belirtiyor. Erkek tipi saç dökülmesi olarak bilinen “Androgenetik saç dökülmesi”, kadınların yüzde 20-30'unu etkilerken, 25 yaşındaki erkeklerin yüzde 30'unda bu tip saç dökülmesi ortaya çıkıyor.

Saç dökülmesi hakkında bilgiler veren Dr. Belma Bayraktar, bu konuda merak edilen soruları yanıtladı:

Saç dökülmesinin nedenleri nelerdir?

Saç dökülmesinin birçok nedeni var. Tedaviden önce nedenleri tespit etmek büyük önem taşıyor.

• Kalıtımsal saç dökülmesi: Erkeklik hormonunun etkisiyle güçlü saç telleri ince tüylere dönüşüyor, bu nedenle saçın uzama aşaması kısalıyor. Saç kökü faaliyeti de önemli ölçüde azalıyor. Bu tür saç dökülmesi önce alnın köşesinde, sonra da saç ayırma çizgisi ile başın üst kısmında ortaya çıkan saç boşlukları ile kendini gösteriyor. Erkeklik hormonu farklı miktarlarda da olsa, hem kadında hem erkekte bulunduğundan kalıtımsal saç dökülmesine kadınlarda da rastlanıyor.

• Androgenetik saç dökülmesi (erkek tipi saç dökülmesi): Erkeklik hormonu olan androjenler tarafından etkilenen, genetik olarak yatkın kişilerde genellikle 20'li ve 30'lu yaşlarda ortaya çıkan ve öncelikle alın bölgesindeki saç çizgisinin çekilmesi ile sonra da tepe bölgesinin incelip açılmasıyla ortaya çıkan durumdur. Erkeklerin yüzde 30'u 25 yaşında, yüzde 40'ı 40 yaşında, yüzde 50'si 50 yaşında saç dökülmesiyle karşı karşıya kalıyor. Kadınların yüzde 20-30'unda erkek tipi saç dökülmesi görülüyor.

• Olağan saç dökülmesi: Ömrünü tamamlamış saç kendiliğinden veya dış etkilerle (tarama, yıkama, fırçalama) dökülüyor. Bunun yerine yeni saç çıkıyor. Günde ortalama 100 adet saç dökülüyor. Stres, yetersiz beslenme ve diyet, demir ve protein eksikliği, cerrahi müdahaleler, ateşli hastalıklar, mevsim değişiklikleri, tiroid bezi hastalıkları ve diğer endokrin bozukluklar, doğum sonrası ve menopoz gibi durumlarda yaşanılan hormonal değişiklikler olağan saç dökülmelerinin içinde yer alıyor.

• İlaçlara bağlı dökülmeler:

  • Yüksek doz A vitamini,
  • Androjenler,
  • Mantar ilaçları,
  • Tansiyon ilaçları,
  • Bazı ağrı kesici şişlik giderici ilaçlar,
  • Pıhtılaşma önleyici ilaçlar,
  • Kanser ilaçları, tiroid ilaçları,
  • Ülser tedavisinde kullanılan ilaçlar,
  • Antiviral ilaçlar,
  • Epilepsi ilaçları,
  • Hormon ilaçları,
  • Psikiyatride kullanılan bazı ilaçlar,
İlaçlara bağlı saç dökülmeleri genellikle geri dönüşümlüdür. Bazı genetik hastalıklar saç dökülmesiyle birlikte olabilir. Bazı hastalıklarda (Lupus, frengi, tiroid hastalıkları, AİDS gibi) saç dökülmesi görülebilir.

• Mevsimsel saç dökülmeleri: Saçın sıkı bir şekilde toplanması ve sert taranması da dökülmeye neden oluyor. Mevsim geçişlerinde artan saç dökülmeleri normal kabul ediliyor, özellikle yaz sonu saçlar yoğun güneş ışını, havuz ve denizden sonra yıpranıyor, dökülme artıyor. Dökülme aylarca devam etmiyor, uzun sürüyor ve saçlarda belirgin seyrelme olursa bir cilt hekimine başvurmak gerekiyor.

Ağır diyetler de saçları döküyor

Saç dökülmesi yaşayan kişilerin önce bir cilt hekimine başvurması gerekiyor. Bazen kan tetkikleri yapılarak demir, çinko, biotin eksikliğinin saptanması, tiroid veya başka bir hastalık olup olmadığı, kullanılan ilaca bağlı mı döküldüğü, stresten mi kaynaklandığının araştırılması önem taşıyor. Çünkü bazen kullanılan ilacın kesilmesi bile çözüm olabiliyor. Aşırı diyetler de saçı dökebildiği için beslenmede protein ve vitaminden zengin beslenme önemli.

Saçı sert fırlamak travma yaratıyor

Beslenme dışında saçlara zarar verici işlemlerden mümkün olduğunca sakınmak gerekiyor. Perma, boya, sık sık fön çektirmek, saçları sık ve sert bir şekilde fırçalamak da döküyor. Saçların yapısına uygun şampuanla yıkanması gerekiyor, ayrıca zaman zaman evde de uygulanabilecek uygun karışımlarla saç maskeleri yapılması yarar sağlıyor. Dr. Belma Bayraktar, eczanelerde bulunan saç besleyici toniklerin bir cilt hekimine danışılarak kullanılabileceğini, saçların kurutucularla değil, doğal akışına bırakılarak kurutulmasını öneriyor.

Dökülme bir ayı aştıysa hekime başvurun

Dr. Belma Bayraktar, tüm bu uygulamalara rağmen dökülmenin bir aydan fazla sürmesi, saçların eski hacmini ve canlılığını kaybetmeye başlaması üzerine mutlaka hekime başvurulması gerektiğini söylüyor. Yağlı saçların sık ve uygun şampuanla yıkanmasını öneren Dr. Bayraktar, “Çünkü saçlar yağlanırsa daha çok dökülür. Kuru saçların ise yumuşak şampuanlarla yıkanması önerilir. Saçları sık ve sert fırçalamak uygun değildir” diyor.

Saç ürünleri dökülmeyi önlüyor mu?

Son dönemde saç dökülmesini engelleyici ve yeniden saç çıkartıcı birtakım ürünler eczanelerde satılıyor. Bunlardan bazıları tablet şeklinde ağızdan alınan, saçı kökünden besleyip nemlendiren, yaşlanma karşıtı olmanın yanısıra içeriğinde buğday tohumu yağı, aminoasit, E vitamini, B vitamini, çinko, magnezyum, yağ asitleri, antioksidanlar da bulunuyor. Bu tür ürünlerin son derece faydalı olduğunu anlatan Dr. Belma Bayraktar, şunları söyledi: “Fakat en az 3 ay süreyle kullanılmaları gerekiyor. Bu ürünlerin bir kısmı ağız yoluyla alınıyor, ayrıca son derece faydalı tonik ve losyonlar da var. Fakat hepsinin cilt hekimi tarafından önerilmesi önem taşıyor. Erkek tipi dökülmede FDA onaylı iki ürün var.

Fakat kullanım süresi oldukça uzundur, bırakıldığında ise aylar içersinde dökülme yeniden başlayabiliyor. Ayrıca saçlara uygulanan saç mezoterapisi yöntemiyle de son derece başarılı sonuçlar alınıyor. Bu tedavide bir takım saçı besleyici vitamin, mineraller enjektör yardımıyla saç köklerine veriliyor. Önce haftada bir, daha sonra seans aralıkları açılarak işleme devam ediliyor.”



Saat: 06:40

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık