MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/235-hikayeler-ve-oykuler-1-arsiv.html)

KafKasKarTaLi 13 Mayıs 2006 22:11

TEMBEL ADAM

Dedem Korkut'un dediği gibi: Yıllar önce, develer tellal iken, ben babamın beşiğini sallar iken, doğruluklar ülkesinde insanlar mutluluk içinde yaşaryormuşlar. Tüm insanları mutlu etmenin yolunu bulmuş olduğu için herkes Kral'ı çok severmiş.
Bu ülkede herkes gücünün yettiği kadar çalışırmış. Toplanan gelirden gereksinimleri kadar pay alırmış. Ülkede herkes canla başla çalışırken yalnız Kral çalışmaz, çalışanların ürettiğini satıp gelir toplama işini üstlenerek çalışmalara katkıda bulunurmuş. Kral toplanan gelirin dağıtımını kendi yönetir, haksızlık olmamasına özen gösterirmiş.
Bir gün ülkeye tembel bir adam gelmiş. Ülkeyi çok sevmiş. Ülkede yaşamak için Kral'dan izin istemiş. Kral, yaşamla ilgili tüm kuralları anlatmış. Bu kurallara uyduğu sürece ülkede yaşayabileceğini söylemiş. Yabancı adam ülkeye kabul edilince, sevinç içinde Kral'ın yanından ayrılmış ve yeni ülkesinde diğer insanlar gibi yaşamaya başlamış.
İlk zamanlar, o da işine herkes gibi zamanında gider, gücü yettiğince çalışır, gelirden gereksinimi kadar pay alırmış. Kimse onun ülkedeki varlığından etkilenmemiş. Hatta, üretime katkısı olduğu için sevmişler bile.
Tembel adam zaman geçtikçe işe geç gelmeye, hasta olduğunu söyleyip bazen hiç gelmemeye başlamış. İşi aksattığında, bulduğu gerekçeler öyle inandırıcı imiş ki, kimse onun gerçek niyetini anlayamamış. Diğer çalışanlar iş aksamasın diye onun yapması gerekenleri de yapmak zorunda kalmışlar. Ürün yine eskisi gibi zamanında tamamlanmış. Tembel Adam'dan kaynaklanan geçikme, diğerlerinin onun yerine çalışmasıyla önlendiğinden, toplanan gelirde bir azalma olmamış.
Gelir payları dağıtılırken, bir gün önce yatak döşek hasta olan Tembel Adam, paydaşların en önünde yerini almış. Son zamanlarda kimse onu bu kadar canlı ve dinç görmemiş. Herkes sırasını beklerken Tembel Adam, öne fırlamış ve gereksinimlerini sıralayıp, gelirden en büyük payı almak istemiş. Herkes "Gerçekten doğru söylüyordur, muhakkak gereksinimi vardır" diye O'nun isteğine karşı gelmemişler. Tembel Adam payın en büyüğünü alınca, diğerleri gereksinimlerini karşılayacak kadar pay alamamışlar. Çünkü kalan pay herkese yetmiyormuş. "Olsun daha çok çalışır, bir sonraki gelir paylaşımında gereksinimlerimizi karşılarız" diye düşünüp, kalanı paylaşmakla yetinmişler.
Tembel Adam ilerleyen yıllarda da aynı davranışı sürdürünce, diğerleri Kral'a gidip yardım istemişler. Kral da halkın huzurunu korumak ve haksızlığı önlemek için çalışma yaşamı ve gelir paylaşımı konusunda yeni bir uygulama başlatmaya karar vermiş ;
- Bundan böyle çalışanlar her gün belirli saat çalışacaklar ve gelirden çalıştıkları saat kadar pay alacaklar demiş. Kral, süreyi belirlerken Tembel Adam'ın çalışmakta olduğu süreyi temel almış. Kral bu yöntemle, Tembel Adam'ı kaldıramayacağı bir yükümlülük altına sokmamayı, diğer insanların da gereksiz ve haksız yere fazla çalışmasını önlemeyi amaçlamış. Ayrıca Tembel Adam'ın çalışmadığı süreler için gelir payı almasını engelleyerek, oluşan haksızlığı önlenecekmiş. Aldığı kararın en iyisi olduğunu düşünerek çok da sevinmiş.
Artık insanlar her sabah aynı saatte çalışmaya başlıyor; istenilen süre kadar çalışıyormuşlar. Bu yöntemin en büyük sorunu şuymuş: Ürün eskisi kadar çabuk üremiyor, yeni ürün elde etmek çok daha uzun zaman alıyormuş. Ürün azalmış olduğu için toplanan gelirde de azalma olmuş. Tembel Adam, yeni koşullara hemen kendisini uyarlamış. Sabahları yine herkesten daha geç gelmeye, akşam herkesden daha erken çıkmaya başlamış. Her zaman işe geç gelmesinin bir gerekçesi, işten erken ayrılmasının bir nedeni oluyormuş. Gerekçeleri geçerli olduğundan çalışmadığı süreleri her zaman çalışılmış süre olarak kabul ettiriyormuş. Ayrıca işte bulunduğu zaman oyalanıyor, hiç iş yapmamaya çalışıyormuş.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken, yeni yönteme göre pay alan Tembel Adam, eskisine oranla daha az çalışıp, daha çok pay almış. Diğerleri daha az çalıştıkları için doğal olarak daha az pay almışlar. Çünkü artık satılan ürün daha az olduğundan kazanılan gelir de daha azalmış.
Halk yeni yöntemi pek sevmemiş. Gelirleri azaldığı için artık herkes gereksinimlerini karşılamakta güçlük çekiyormuşlar. Tembel Adam'a da sinirlenmeye başlamışlar. Çünkü eskisinden daha az çalışıp, eskisinden daha çok kazanan bir tek Tembel Adam varmış.
Kral, halkın istekleri ve huzursuzluğu karşısında yeniden düşünmeye başlamış. Yeni bir yöntem denemeye karar vermiş :
- Çalışanlar, işyerinde çalıştıkları her saat için gelirden pay alacaklar.
"Çalışıyor gözüküp de çalışmayanlar, iş yapmadıkları zaman gelirden pay alamayacakları için çalışmak zorunda kalırlar, daha çok ürün üretilir, daha çok gelir sağlanır. Ve gelir yalnız çalışanlar arasında pay edilirse, çalışanlar daha çok pay alacakları için mutlu olurlar" diye düşünmüş.
Tüm iş yerlerinde bir defter tutulmaya başlanmış. Çalışanlar çalışmaya başlayınca defterin kendilerine özel bölümünü imzalıyormuşlar. İşten ayrılırken de aynı kurala uyuyormuşlar. Böylece, çalışmadıkları zaman defterde görünüyormuş. Kral, defterleri denetleyecek ekipler kurmuş. Her zamanki gibi başlangıçta yeni yöntem yararlı olmuş. Çalışan iş saatlerinde boş durmuyor, payını arttırmak için sürekli emek harcıyormuş. Ama zaman içinde yorulmaya başlamışlar. Arada dinlenmek gerektiğinden bazen tüm gün çalışamamışlar. Çalışmadıkları süreler, imza atamadıkları için, defterde açıkça görülüyormuş.
Tembel Adam, bu soruna da bir çözüm bulmuş. Eline bir iş alıyor, hiç ara vermeden bu işle uğraşıyor, ne işi bitiriyor, ne de iş üzerinde çalışıyormuş. Ama boş durmadığı için defterde işaretlenmemiş ya da imzalanmamış çalışma süresi olmuyormuş.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken, çalışanlar çalıştıkları saatler daha azalmış olduğu için eskisinden daha az pay almışlar. Tembel Adam hep çalışmış gibi gözüktüğü için aldığı pay daha çok olmuş. Çünkü bu yöntemle üretilen ürün eskisine oranla daha çokmuş.
Halk bu sonuçtan da mutlu olmamış. Daha çok çalıştıkları halde daha az pay aldıkları için gereksinimlerini karşılayamıyorlar, daha az yiyecek ya da giyecekle yetinmek zorunda kalıyormuşlar. Kral yeni yöntemin düşündüğü gibi halkın yararına olmadığını anlayınca yeni bir çözüm aramak zorunda kalmış. Emir vermiş :
- Artık herkes yaptığı birim işin karşılığı pay alacak.
Böylece, çok ürün üreten çok pay alacak, az ürün üreten daha az pay alacakmış. Kral, "Tembel Adam hiç üretmediği için hiç pay alamayacak" diye bıyık altından gülmüş.
Tembel Adam bu yötemin altından nasıl kalkabileceğine yormuş kafasını. Sonunda boşluğunu bulmuş ve kendine göre yeni bir biçim balirlemiş. Çabuk yapılacak ürünleri seçmiş. Bir ürün üzerinde birkaç dakika uğraşıyor. Bir günde çok ürün üretiyor, kalan iş süresinde aylak, aylak dolaşıyormuş. Pek çok çalışan ise bir ürün üzerinde günlerce, saatlerce uğraşıyor ve sonunda yalnız bir ürün üretmiş sayılıyormuş. Pay dağıtımında sorun ortaya çıkmış. En zor işi yapan en az payı alırken, en kolay işi yapan Tembel Adam, eskisinden de çok pay almış. Az pay alanlar artık hiçbir gereksinimini karşılayamaz konumuna düşmüşler.
Bu duruma en çok Kral öfkelenmiş. Doğruluklar ülkesinde aldığı kararlarla pek çok yanlış yaparak halkı rahatsız ettiği için üzülmüş. Mutlu halk, mutsuz yaşamaya mahkum olmuş onun yüzünden. Halkın daha çok haksızlık çekmesini önlemek için emir vermiş :
- Yapılacak her işin birim süresi belirlenerek bir katsayı saptanacak. Gelir paylaşımında bu katsayı temel alınacak.
Tüm görevliler gece gündüz çalışıp, ülkedeki her bir işin birim çalışma süresini belirlemişler. Bu süreler tüm çalışanlara duyurulmuş. Artık zor işte çalışan daha yüksek katsayı ile payını alacağından haksızlık önlenmiş olacakmış. Halk bu işe sevinmiş. "Tüm gelir, çalışma oranına göre dağıtılacak, haksızlık olmayacak" diye umutlanmışlar.
Tembel Adam yine her zamanki gibi bir kolayını bulmuş. Bu kez Kral'a danışmanlık yapmaya başlamış. Daha önce böyle bir görev tanımı olmadığı için bu hizmetin katsayısı da yokmuş. Kral'ın amacı ise Tembel Adam'ın niyetini öğrenip emirlerini ona göre vermek, halkın mutsuzluğunu ortadan kaldırmakmış. Bu arada görevlilere bu hizmetin birim katsayısını saptamaları için emir vermiş. Tembel Adam hep odasında oturuyor. Hiç çıkmıyormuş. Görevliler ne yaptığını sorduklarında "düşünüyorum" diye yanıtlıyormuş.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken, Tembel Adam en öne çıkmış ve en büyük payı istemiş. Kral gerekçesini sorunca :
- Sizin için çalıştım. Hep düşündüm, gece gündüz. Hatta uyurken bile. Siz çok bilgili bir insansınız. Sizin bilemediğiniz bir konuda size öneri sunmam için hep çalışmak zorunda kaldım. demiş. Kral bu durumda ne yapacağını bilememiş. Çaresiz isteğini kabul etmiş. Tembel Adam'ın istediği payı verince diğer çalışanlara hiç pay kalmamış. Kral çaresiz bir çözüm araken, danışmanı olan Tembel Adam :
- Payımın tamamını şimdi ödemeyin. İlerideki yıllarda kazanılacak gelirden ödersiniz. Diğer bir deyimle bana borçlanırsınız.
demiş. Tüm çalışanlar en azından bu yılki gelirden pay alabilecekleri, yaşamlarını sürdürebilecekleri için çok seveinmişler. Herkesin mutlu olduğunu görünce Kral borçlanmayı kabul etmiş. Paylar çalışanlara katsayı oranında eşit olarak dağıtılmış.

Yıllardır haklarından daha azını alan çalışanlar, aldıkları payla ancak yaşamlarını sürdürebildiklerinden oturdukları evler köhne ve bakımsızmış. Tembel Adam ise yıllardır herkesden çok pay aldığı için lüsk bir konakta bolluk içinde yaşıyormuş.
Tembel Adam'ın tüm kuralları bencil bir biçimde kendi çıkarına göre değiştirmesi ve hep kendine daha çok pay alması bir takım çalışanların aklını çelmiş. Onlar da Tembel Adam gibi yapıp çalışmadan pay almanın yollarını aramaya başlamışlar. Ülkede tembellerin sayısı her gün birer ikişer artmaya başlamış. Kral Tembel Adam'ların hepsi ile başa çıkamamış. Hepsini birden denetlemesi zaten olanaksızmış.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken tembeller gelirin neredeyse hepsini almak istediğinden, Kral önce çalışanların azalmış paylarını dağıtıyor, daha sonra borçlanarak tembellerin gelir paylarını belirliyormuş.
Kral'ın borçları çoğalınca, tembel adamlar başka ülkelerden borç almaya başlamışlar. Başka ülkelere de bu Kral'daki alacaklarını teminat olarak göstermişler. Başka ülkeler kefil isteyince, gururlu ve dürüst halk, hemen borçlara kefil olmuşlar. Öyle ya, çalışırlar borçlarını ödermişler. Bir yere kaçtıkları da yokmuş. Bir gün Kral doğru yöntemi bulur, borçlar ödenir umudu ile yaşamaya çabalamışlar.
Tembel adamlar lüsk içinde çağdaş yaşam koşullarını oluşturarak yaşarken, ülkenin geleceğini ipotek altına almaya devam etmişler. Ülke tembellere, tembeller başka ülkelere borçlanmaya devam edince, çalışanların borçları her gün biraz daha artmış. Çalışanlar köhne evlerde, mağralarda yarı aç yaşamlarını sürdürürken, tembeller eğlencelerde, balolarda günü gün etmişler.
Onlar ersin muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine...


Mystic@L 13 Mayıs 2006 22:36

DOLMUŞ

Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu.
Yanına sokularak:
— Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var? Sıcak bir tebessümle:
— Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. Hastahane tarafına gidecek bir araba arıyorum.
— Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm.
Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanacıkları pembe pembe olmuştu.
— Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim.
Saatime baktıktan sonra:
— 20 dakikanız var, dedim. Hastahane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor.
Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm.
içeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara:
— İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı?
Ön koltukta oturanı:
— Hak istiyorsan Hakkâri'ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş.
Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu.
Sakinleşmeye çalışarak:
— Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastahaneye yetişmesi gerekiyor. Bu defa şoför lâfa karışıp:
— Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi hastahaneye uçuverir.
Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu.
5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastahanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı
Şoför:
— Yolun bu durumu hayra alâmet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak.
Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde:
— Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış.
Heyecanla:
— Bir şey olmuş mu, diye atıldım. Yâni yaralı falan var mı?
— Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastahaneye kaldırmışlar.
Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla birşeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu.
Şoför, koltuğuna yavaşça otururken:
— Kısmet işte, diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye'nin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla.





arwen 14 Mayıs 2006 00:04

Zamansız Sevgi



Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar.. Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olması delikanlı öyle olması gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine dondu.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu.. Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Paz!
ar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canim, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce.. Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle ol!
uyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.." "Mutluluk iste bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde,ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yan yana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı,sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken -o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydi ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. A!
ma uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu k i.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç sac teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.." Hayır, aramayacaktı.. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu..!
Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, birazda gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu.. Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu iste.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında.. Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına !
gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan .. Kız, Necip Fazıl ' ın dört satırını okurken..

"Ne hasta beklerdi sabahı
Ve ne genç oluyu mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."

Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. Oda heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, bende senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de su anda, onu terk etmem için bir sebep yok." "O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden.. Yıllarca sonra Levent'in söyleyeceği şarkıda ki !
Sezen 'in sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi..Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiği.. Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu.. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.." "Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı.. "Y!
aaa!.." Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi.. "Bu da sonu onun.." Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..

"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını?. Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yasayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, delikanlı, bendim!..


Misafir 14 Mayıs 2006 13:13

Bitmiş Bir Yazın Peşinden

Oturuyorlardı. Karşılıklı. İkisi. Yalnızdılar. Dışarıda (ve içeride) hava kararmıştı. Gece değildi, hayır. (Yaz da değildi.) Soğuk, sislenmiş puslanmış bir kasım günüydü.

Bugün günlerden neydi? Bilmiyordu. (O da bilmiyor, ben de bilmiyorum. Yıllar ve salılar. Eski salılar. O geçmiş salılardan bir salıda değiliz. Sıkıntılıyım. Sıkıntılısın. Sokak ve bu salon. Onun da sıkıldığını görüyorum. Hiç değişmemiş. Aynı. Hep aynı. Hep. Hiç değişmeyecekti ve hiç değişmemiş işte. Onu değiştiremedim. Beni değiştiremedi. Ama o beni değiştirdi. Değişmişti. Her Salı, onun için başka biriydim ben. Kendimden başka biri... Evet: Zorunlu. Kurtulmasız. Onun istediği, umduğu, beklediği,benim de öyle olmam gerektiğine inandığım biri.)

"Çok zaman oldu değil mi?" diye sordu. Biliyorlardı. Evet, çok zaman olmuştu. Görmeyeli .. Görüşmeyeli .. karşılaşmayalı .. Bunları hiç söylemedi, ne o, ne o. Sustu. O da sustu.

"Çok zaman oldu, değil mi?" (Evet, ama o çok zaman, ne kadar bir zamandı? Çok zaman oldu, çok zaman geçti ve ayrıldık. Ayrılmıştınız. Bir gecede ve birdenbire. O da çok zaman önceydi, hatırlıyor musun? Oturmuştunuz. Oturmuştuk. Konuşuyorlardı. Konuşuyorduk. Ben konuşuyordum, o susuyordu, o susuyordu. Hep aynıydı. Yine ve yine. Beni dinliyordu. Seni. Anlattıklarımı. Ne anlatıyordun ona? Unuttum. Birlilerini, bir olayı, bir kadını belki. Evet, olabilir. Bir cenazeyi belki de. İkimizin de tanıdığı biri ölmüştü ve o cenazeye gelmemişti. Evet gelmemiştim. Seni sormuşlardı.)

Ellerine bakıyordu. Çok kırışıktı, eski elleri yoktu. (Ne aptallık! Farkındasın ve bekliyorsun. Yüzüğün nerede diye sorsun bana. Sorsun, çünkü onun yüzüğüydü, o vermişti. Mavi ve akik. Taşlı. Gümüş. Onu bekledim. Onu... Çok... Yüzük, parmağımdaydı. Çıkarmamıştım. Uzun bir süre hem. Çok uzun bir süre, evet! Sonra çıkarıp çekmecende bir yerlere sakladın. Bir daha takmamak, görmemek, hatırlamamak üzere. Bana onu hatırlatacak herhangi bir şey olsun istemiyordum. İstememiştin. Bir yüzük bile, evet. Resimlerini yırttın. Ah, çok güzeldi o resimlerin birinde. Evet! Nerede çektirmişti, neresiydi orası .. söylememişti. Çok ağaçlı bir alanda, elinde cigarası, sırtında açık renk pardösüsüyle durmuştu, sana bakıyordu. Bana bakıyordu. Bana, tabiî... Bütün resimlerinde değil, hayır, o resimde sana bakıyordu en çok. Güzdü, o resimde güz vardı ve yerler sararıp solmuş yapraklarla örtülüydü, gerisindeki ağaçlar çıplaktı. Ne vardı başka o resimde, peki? Neydi benim yüreğimi bukağılayan? Ağaçlar mı? Geniş, sınırsız alan mı? Vaktin belirsizliği mi, mevsim mi, onun bir anda donup kalmışlığı mıydı, neydi?

... Orada duruyordu. Kımıldamadan. Ürkmüştüm, içim ürpermişti. Hep orada, o resimdeki gibi kalacak .. Donmuş .. Hareketsiz .. Yürümeyecekti; cigarasını içmeyecek, trenlere binmeyecek, vapurlarla denizleri aşmayacak, elinde çiçek, önce cümle kapısının girişindeki dört basamağı, sonra onu bekleyen bana vardıracak on bir basamağı çıkıp kapımın zilini yavaşça çalmayacaktı. Kapıyı açmayacaktım, karşılamayacaktım, öpmeyecektim, salona almayacak, oturmasını bekleyip ne içeceğini sormayacaktım. Ben mutfaktayken .. Sen mutfaktayken arkandan sarılıp boynundan öpmeyecekti. Saçlarımı ille de ben kızayım diye iki eliyle toplamayacaktı. Ah, bu şarap ne kadar güzel! Dünden buzdolabına koymuştum. Niçin şarap içiyoruz. Ben şarap içmeyi sevmiyorum da ondan. Sen böyle deyince şımarıklığına gülerdi değil mi?)

... Hiç aramamıştı. Doğruydu. O da onu hiç aramamıştı. Arayabilirdi ve aramamıştı.

"Seni aramadım, arayamadım," dedi. (Her zaman öyle olmadı mı, hadi, hatırla, çünkü unutmadın ve asla unutmuş olamazsın. Öbür ayrılıklarınızda da. Hatırla: Her zaman sen gittin. Sen. Hayır, yanlış, evet. Bir kez de ben. Bir kez de o. Çünkü. Hatırla: Yine bir salıydı. Ve telefon. Ne zaman geliyormuş, kaçta evde olmalıymış, onu karşılar mıydın. Aynı şeylerdi, aynı şeyler ve aynı şeyler. Aynı. Evet, hayatım, tabii bekliyorum hayatım, seni çok özledim biliyor musun, kaç treni dedim; olur hayatım, ben istasyonda olurum, gelirsin, sonra arabayla döneriz. İkimiz. Saçlarını dağıtma! Saçlarını topla! Yüzün böyle çok güzel oluyor, inan bana. Sana inanıyorum. Sana..... hayır, istemiyorum! Saçlarımı toplamayacağım. Hiç toplamayacağım. Hepsini dağıtacağım. Yüzüm, istediği kadar çirkin olsun. Bana karışma! Hayır, beklemiyorum, hayır, hiçbir zaman gelme, hayır, seni karşılamayacağım, seni özlemedim hiç, istasyonda olmayacağım, bütün trenler geçsin ve gitsin, hepsinin cehenneme kadar yolları var. Ben... Ben yokum. Yokum!)

"Evet, aramadın," dedi.

"Sen de aramadın," dedi. (Niye, niçin? Neden? Aranmayı istiyorum ben. Aranan olmayı istiyorum. İstiyordum. Bekliyordum. Uyanıyor, duş yapıyor, kahvaltı ediyor, eve dönüyor ve telesekreterin bana göz kırpmasını, seni aradı .. seni aradı demesini bekliyordum. Tanrım, beni aramıştı, evet onun sesiydi bu ve sesini duyuyordum: Merhaba, nasılsın, beni özledin mi, beni seviyor musun? Ben de seni seviyorum. Yalancı. Hain. Soramadın ona. Evet, soramamıştın ona. İstedim ve soramadım. Arayabilirdi. Bir kezcik olsun... Bana hiç seni seviyorum demedi. Bir kerecik bile. Bir kezcik olsun. Karşı karşıyayken, yatakta sevişirken, telefonla, mektupla, telgrafla... Beni arar mısın yarın? Gözleri boş bakardı. Erkek ve nobran. Bensiz. Sormamıştım. Sormadım, beni aramaz çünkü. O, aramaz. Ben ararım. Ben aradım. Her zaman, her zaman. Ve unutmadım.)

"Kızdın mı?" dedi.

"Niçin?" Durdu ve "Hayır, kızmadım," dedi. (Kızmakmış! Neye yarardı ki? Onu yitirmeye mi? Onsuz yapabilir miydim, o güce sahip miydim ki? Ama, hatırla: Yaptın, yaptım, değil mi? Kızdım ve yaptım. Serinkanlılıkla. Bilerek. İlk kezdi. Pişmanlıksız. Hayır, gelme, beklemiyorum, karşılamıyorum, seni özlemedim, seni sevmiyorum. Hiç mi? Evet, hiç! Telefonu kapadın ve ağladın. Telefonu kapadım ve ağladım, evet. Kalktım, içki koydum kendime. Ve yazdı yine, değil mi? Buz bitmişti dolapta, tonik de kalmamıştı. Almayı unutmuştum. Bile bile. Nasıl olsa istasyona onu karşılamaya çıkacaktım, gelirken markete uğrar, alırdık. Öyle düşünmüştüm. Sıcak, toniksiz cini musluğa döktün ve ağladın. Ben olsaydım .. ben olsaydım... Telefondaki benim dediklerime aldırmazdım, atlardım yine trene, saatinde gelirdim, istasyonda seni bulamayınca bir taksi çevirir, deliler gibi eve koşardım. Olsun, sen beni sevme, ben seni seviyorum, ben seni özledim, olsun, sen beni özleme, sen beni sevme. Hadi öp beni! Peki, sen beni öpme, ben seni öpebilir miyim? Tanrım, saçlarından gelen bu koku... Biliyorum, bilirim çünkü, o, bu kokuyu hep... Ah, hatırlamıyorsun demek? Gelmedi. Aramadı, telefon etmedi, mektup yazmadı, telgraf çekmedi ve sustu.

... ölmüş olsaydım, cenazeme de gelmez miydi diye düşündüm. Cenazeme... Benim? Ona çok kızdın. Evet, çok kızdım ve her gün ağladım, her gün ondan bir haber çıkar diye bekledim. Hayır, aramadın, telefon etmedin, mektup yazmadın, telgraf çekmedin. Hayır! Doğum günüm oldu, aramadı. Ama .. bir gün .. bir rastlantı .. Kuşkusuz. Telefondaydık ikimiz. Onu çağırdım. Tabii, niçin utanacaktım, niçin sıkılacaktım? Küçülmek ve onur kırılması mı? Boş! Gelsene .. dedin. Sen dedin. Ben dedim. Evet, gelsene dedim ona. Ne zaman mı? Bugün .. olur mu? Tabii, seni karşılarım. Tabii, saçlarımı dağıtmam. Hiç dağıtmam, toplarım. Evet, ensemde. Çok yukarılarda. Sonra... Eve gelince... Mutfakta boynumdan öpersin beni, değil mi? Ah, evet, tabii çok özledim. Hayır, ikimiz de aptalız. Sen ve ben. Ama bize yakışıyor. İki aptal! İki seven aptal. Biz.)

"Sonra, hep düşündüm .." dedi.

"Neyi? Anlamadım," dedi.

"O gece .. Ben .. Ben .. haksızdım," dedi, bunu söylerken de göz göze gelmemekte titizlendi. (Öyle bile olsa .. Öyle bile olmuş olsa .. Artık çok geç, değil miydi? Evet, çok geçti ve kopmuştunuz. Ne kadar zaman oldu? Ne kadar salılar, ne kadar aylar ve ne kadar yıllar? Ve zaman acımasızdır. İkimiz de hatırlamıyoruz şimdi. Hatırlayamayız. Hatırlayamazsınız. Seni bana hatırlatacak ne kalmıştı ki? Seni bana hatırlatacak bir tek şey bile yoktu. Ne içimde, ne çevremde. İnan: kalbim soğudu. Bazen anıyorum seni, anmıyor değilim ve yalan söylemiyorum. Fakat geçti. Evet, artık geçmişti. Her şey hikâye olmuş. Bunca yıl sonra... Öbürleri de hikâye oldular. Onlar da, ben de, evet. Ama .. O kadar zaman sonra .. Arıyor, buluyor ve kalkıp geliyorsun. Niçin? Çok çirkin bu. Çok çirkin. Geçmiş ikimize de bir şey kazandırmaz ki artık. O bir zamanlardı. Biz vardık. İki aptal. İki birbirini seven ya da birbirini sevdiğini sanan ben ve sen. Düşmüş, biliyor musun? Bana öyle geliyor. Seni böyle görmeyi istemezdim. Ben de seni böyle görmek istemezdim. Böyle .. Yani .. Niçin o resmini yırttım, niçin saklamadım onu? Bilmiyorum. Ben aptalım, aptalın biriyim. Sen de. İkimiz de aptalız ve .. Utanıyoruz şimdi ve ağlamak istiyorum. Biz... Birbirimizi sevdik. Sevmiştik, değil mi? Bunu söyle bana. Söyle! Şimdi. Bana. Evet de, seni sevdim de, seni sevmiştim de .. Hadi, durma, konuş ve söyle, bekliyorum. Bak bana, yüzüme ve gözlerime bak. Sen beni seviyorsun. Bunu biliyorum. Sen de biliyorsun pekâlâ. Ah, ne aptalım, ne aptalsın, ne aptalız!)

Kalktı, yürüdü, hafifçe eğildi, alnından öptü. Sonra döndü ve gitti.

Saçlarını iki elinle ensende topladın ve arkasından baktın onun.


Misafir 14 Mayıs 2006 16:39

Ormanın birinde sırtlanlar ve öküzler yaşarmış.Sırtlanlar, öküzler grup halinde gezdikleri için onlara yaklaşamazmışlar dolayısı ile karınlarını doyuramaz ve etraftaki tavşan,kuş falan ile beslenebilirlermiş.Ancak karşılarında besili ökzüler varmış.Ne yapsak ne etsek de bunları yesek diye düşünürlerken.Sırtlanın biri çıkmış demi ki:
-Ben bir yol buldum öküzlere barış teklif edelim.Siz beni izleyin.
Sırtlan elinde beyaz bayrakla öküzlere yaklaşmış demiş ki:
-Merhaba öküz kardeşler.Bakın ne güzel barış içinde yaşıyoruz değil mi.Hayat ne güzel barış içinde mutluluk içinde..
Öküzler de:
-evet evet mutlu mesut yaşıyoruz demiş.
Sırtlan demiş ki:
-Yav evet barış içinde yaşıyoruz iyi güzel ama şurdaki sarı öküz bize gıcıklık yapıyor.Zaten size de pek uymuyor onu bize verin demiş.
Öküzler:
-yav olur mu öyle şey nasıl yani hani barıştı falan derken
Sırtlan:
-o size uymuyor bakın onun rengi sarı demiş verin onu bize lütfen demiş.
Öküzler de:
-Biz aramızda bir toplanıp karar verelim demişler.
Toplanmışlar düşünmüşler taşınmışlar.Versek mi verelim mi falan derken.Benekli bir öküzün biri:
-Yapmayın arkadaşlar vermeyin arkadaşımızı olmaz.
Demesine rağmen azınlıkta kaldığı için dediği olmamış ve sarı öküzü sırtlanlara vermişler.
Sırtlanlar bir güzel karınlarını doyurmuşlar.Kendilerine ziyafet vermişler.Ancak gün gelmiş yine acıkmışlar.Yine sırtlanın biri gitmiş öküz grubunun yanına demş ki:
-ya bakın iyi güzel barış içindeyiz anlaşıyoruz da.Şurada kuyruğu sizden uzun bir öküz var.Kuyruğunu sallayarak bizi gıcık ediyor size de nispet yapıyor.Verir misiniz bize demişler.
Öküzler yine:
-ya ama olur mu falan derken uzun kuyruklu öküzü de vermişler..
Günler hep böyle geçmiş.Hatta artık sırtlanlar bahane falan bulmuyorlar
-şu öküzü verin
-şunu verin
diye öküzleri teker teker götürüyorlarmış..
Gün gelmiş öküzler bakmışlar 3-4 tane kalmışlar.Demişler:
-Yav ne oldu nasıl böyle azaldık..
Benekli öküzlerden biri çıkmış demiş:
-yaa biz vermeyin derken siz teker teker yolladınız arkadaşlarınızı..



Misafir 14 Mayıs 2006 17:07

Kedi Aşkı Adım Şupet. Minik patilerim sevecen yapıma artılar katıyor. Herkes patilerime hayran hayran bakıyor. Gözlerim de güzel tabii. İki renk yana, farklı bir yaratık görünümü veriyor bana. Tüylerim pamuk gibi ince ve usul usul okşanası bir görünüme sahiptir. Kendimi kıskanıyorum bazen, çok bakıyorlar bana utanıyorum. Patilerimle tırmalamak istiyorum art niyetli gözlerin seyrini. Kendimi tutuyorum tabii. Doğrusu biraz da kendimden gurur duyuyorum desem yalan söylemiş olmam. Ben güzel bir kediyim. Çok da sexy bir endamım var. Bunu kendimi övmek için söylemiyorum, yanlış alamayın! Mahalemizdeki Orhan adlı siyah kedi her fırsatta bunu bana söylüyor. Yani sinir olmamak da elde değil! Aptal şey, ne de olsa sokak kedisi. Haddini aşıyor zamansız ve beni çileden çıkarıyor. Durmadan sulanıyor bana. Oldukça geveze bir kedi. Çapkınlığını segileyecek o kadar kedi var ki çevresinde, durup durup bana yöneliyor! Böylesini görmedim desem yerinde olur. Yüz vermiyorum arkamdan geliyor. Her defasında onu kovuyorum. Küsüyor aptal şey. Oysa biliyor ki benim bir aşkım var, deli gibi seviyorum. Derin duyguların aşka sarılan sevdasında yaşıyorum. O bunu bildiği halde, bana asılıyor. Birgün patilerimle gözlerini oyacağım, kimse elimden kurtaramayacak Orhan kediyi. Aslında bir akşam yapmak istedim bunu kaçtı hergele, yakalayamadım! Sevgilimi takibe çıktığım bir akşamdı... Kıskanıyordum onu izlemek istiyordum. O sıra pür dikkat sevgilimi izlerken Orhan bana aniden yaklaştı. Salak beni öptü ve kaçtı! Fırsatçı çapkın, öyle kaçtı ki yakalayamadım. Eğer yakalasaydım başına gelecekleri tahmin bile edemezsiniz. Sinirlenmiştim. Öfkem gözlerime yansıyordu. Onun yüzünden sevgilimi gözden kaybettim.

Şimdi sıra sevgilime geldi. Onu biraz tanımak istersiniz sanırım. İnanın çok seviyorum. Elleri tüylerime değdikçe içimde hoş bir eda oluşuyor. Gözlerim istek dışı kapanıyor. İnanın dayanamıyorum. Kendimden geçiyorum. Ellerinin ritminde aşkın tadına varıyorum. Ben henüz minik bir yavruyken almışlardı evlerine. Yeni doğmuştum, gözlerim hala kapalıydı. Gözlerimi onunla açtım. İlk gözlerimi açtığımda yüzünde mavi bir gülümseme vardı. Karşımdaydı ve bana bakıyordu. Hemen aşık oldum. Bu dedim hayatımın erkeği… Ve o gündür bugündür hep sadık kaldım. Adını merak ettiniz değil mi? Sevgilimin adı Erhan. Bana ne güzel bir çağrışım veriyor. Günün yirmidört saati duysam bu ismi, hiç bıkmam anlayacağınız. Tabii, bilmediğiniz bir şey daha var! Erhan evlidir. Çok cadı bir karısı var. Acayıp kıskanıyorum desem yerinde olur. Her an içimden o sıska sarı yüzünü tırmalamak geliyor. Durun size bir şey daha itiraf edeyim! O da beni kıskanıyor. Bu çok hoşuma gidiyor. O kıskandıkça içime bir ferahlık geliyor. Mutlu oluyorum, sıcak bir havanın serinleyen atmoferi gibi... Ohh diyorum ve alaylı alaylı sırıtıyorum. Bu bilmem neye benzeyen kadın bana çok bağırıyor. Bu hallerine bazen dayanamıyorum. Yapma diyorum kendi kendime, sakinleşiyorum. Yoksa oracıkta yüzünü dünya haritasına çevirmesini bilirim. Sevdiğim adamı düşünerek kendime hakim oluyorum. Erhanla benim yüzümden sürekli kavga ediyor. ‘‘Bu pis kediyi çiftliğe götürelim ve yerine de bir köpek alalım’’ deyip, sevgilimin başının etini yiyor. Bu sözler bıçak yarası gibi içime işliyor. Kahrımdan ölecekmiş gibi oluyorum. Ani bir suskunluk içimi kemiren bir yanlızlık oluyor. Ağlamak istiyorum, ağlayamıyorum.





Erhan her akşam eve geldiğinde, hemen kucağına atlar sürtünürdüm. Hoşuma gidiyordu. Her ne kadar cadı karısından korksada, gizli gizli o da beni okşuyordu. Hoşlandığından emin olmam, beni çok mutlu ediyordu. Kucağından inmek istemiyordum. Her zaman o çok gıcık aldığım karısını da kıskandırmak boynumun borcuydu. Ona nispet daha da çok sürtünüyordum. Ve karısı karşımıza gelip sinirli sinirli duruyordu. Dayanamadığı, keskin bakışlarından belliydi. Miskin miskin zevkimin tadına vararak umursamaz haller alıyordum. Erhan’ın sıcak teni beni mest ediyordu. Cadı bağırıyordu:
‘‘Erhan dikkatini çekeyim, bu kedi sana sulanıyor. Bıktım ya…’’
‘‘Saçmalama karıcığım, o bir kedi neden sulansın ki!’’ diyerek karısını sakinleştirmeye çalışıyordu.
‘‘Dayanamıyorum… Tüyleri her tarafı batırıyor. Tüy dolu evin içi. Temizlemekten bıktım. Artık çiftliğe bırakmanın zamanı geldi.’’
‘‘Peki karıcığım nasıl istersen’’ diyerek cadı karısını sakinleştiriyordu.

O an hemen kucağından atlar köşemde yaşanacak ayrılığın acısını irdelerdim. Nasıl dayanırım acaba diyordum? Kendimle sohbete dalar, hesaplaşırdım. Artık karısından daha da çok nefret ediyordum. Yüzünü çizmeli düşüncesi tam da sarmıştı beni. Gitmeden yüzünü kanatmalı tırnaklarımla diyordum. Aslında gücümde kalmadı ya, zayıf düştüm. Bir türlü hayata geçiremedim. Bu kadın tüm umutlarımı yedi bitirdi. Erhansız ne yaparım sorusu, hüzün veriyordu.

Tüm gece ayrılığı düşündüm durdum. Ertesi gün ağzıma da bir şey almadım. Aç ve susuz kalmıştım. İştahım kesilmişti. Bir ara can sıkıntısının ruh haliyle dışarı çıktım. Orhan her zamanki gibi beni bekliyordu. Nedense o da üzgündü. Masum masum bir köşede ağlar bir hali vardı. Her nedense ilk defa onunla sohbet etmek istedim! Fakat yaklaşamadım. O da yaklaşmadı. Hiç bir şey de demedi. Yalnızca baktı durdu. Akşam olunca Erhan eve geldi. Onun varlığı bana yaşam veriyor. Ayrılık ise ölümü andırıyor. Erhan akşam yemekten sonra dışarı çıktı. Ardından onu takip ettim. Çok renkli ışıkları olan bir bara girdi. Kapıda onu bekleyen bir kadın vardı. Kadını öptü ve beraber bara girdiler! Aldatılıyordum... Aldatılıyorduk... Sarsıntı ani bir deprem gibiydi. Oracıkda kalı verdim. Durdum ve uzun uzun düşündüm. Islak kaldırımlar şehrin ışıklarıyla parlıyordu. Sokaklar insanların sesleriyle yankılanıyordu. Yoruldum. Eve döndüm. Orhan hiç yerinden kıpırdamamış gibi hala o duvar dibindeydi. O da gerçekleşecek ayrılığın farkındaydı sanırım. Sabaha doğru Erhan eve geldi. Bir gün sonra beni alıp çiftliğe götürdüler. Hiç direnmedim. İçimden ağlamak bile gelmedi. Çiftliğe bıraktılar ve bir köpek alıp dönmeye hazırlandılar. Erhan hiç de üzgün değildi. Cadı karısı köpeği öperek ve sevincini yüzüne asarak çiftlikten ayrıldılar. Ben; aşık bir kedi olarak, ve de aşkımı kalbime gömerek sadece arkalarından baktım...


venüsün_kızı 14 Mayıs 2006 18:26

SEVGİ DİYE ARANAN HER KELİMEDE SEN VARSIN

İnsan hiç anasından doğduğu anı hatırlar mı? Ben hatırlar gibiyim. Çünkü dünya ya gelmiştim, sen olmalıydın mutlaka hayatımda, yaşamam için, büyümem için, Sevgi Diye Aranan Her Şeyde Sen... Ağlamamışım hiç, hep gözlerimin içi gülermiş. Yüreğimi kuşatan o melek sen. Çok kişide hissettim seni, ama hiç göremedim. Senin varlığın bir his mi yoksa gerçekten var mısın.

Yıllarımın nasıl geçtiğinin hesabını yapamıyorum. Tek hatırladığım hep seni aradığımdır. Nasıl bir şeysin ne ye benziyorsun. Bir kalp damarcıkları içinde mi dolaşırsın, yoksa gözlerimizin içinde var olan mercekte misin? Ama şu var ki nerede olursan ol seni aramakla geçecek ömür öyle görünüyor. Ne olur beni bu güç karşısında ezme, Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Varsın. Belki aradığım bir umuttu sende, içimde ki duyguları ararken içine düştüğüm kuyularda hiç yoktun. Her yerde aradım seni, arama motorlarında, sokak aralarında, telefon rehberlerinde, hatıra defterlerimde, hiç bir yerde karşıma çıkmadın. Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Vardın, kaybolmuştun. Belki de unutulmuştun gönül köşelerinde bir yerlerde. Belki bir aşk şarkısı, belki bir öykü olarak var olacaktın hayatımda, belki de bir roman olarak yaşayacaktın hayallerimin kitaplarında.
Söylüyorum işte derdimi, bulamıyorum seni ben,
aramadığım yer kalmadı, bir mucize misin, bir hayal misin, rüyalarımda bile aradım seni. Bu çöküşümün, çaresizliğimin bir çıkış yolumuydu bilmiyorum, yeter ki karşıma çık bir görün bana. Bedenimi kuşat heyecanlandır beni. Sevinç göz yaşlarıyla hıçkırayım. Mutlu haberler alayım. Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Varsın. Umut köşelerinde, Kahvehanelerde, cadde başlarında, sen neredesin.

Sorulacak gibi değilsin ki sorayım, görmüş olabileceğini düşündüğüm kişilere, nereden bulabilirim ki seni, Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Varsın. Yüreğimi kemirip çürüten bu yokluğunu çözemeden yok olup gidecek miyim, seninle ayakta duran bu dünyadan. Dünya da değilsin, memlekette değilsin, bulamadım seni, nerede barınır, nerede yaşarsın. Ölüp gideceğim seni görmeden, bir nakaratlık şarkı olsaydın da dolasaydım seni dilime, keşke seni bulsaydım da son verseydim özlemime...

Ey sevgi nasıl bir şeysin
Nerede barınır nerede yaşarsın
Hangi dal hangi gül mutlu ediyor
Bir bilsem bir görsem neler vermezdim...
Ey sevgi gerçekte var mısın
Bir bilsem bir görsem neler vermezdim...


Misafir 14 Mayıs 2006 18:41

Dönülmez Akşamın Ufkunda


Duvardaki saat ondokuzu gösterirken, oturduğu yerden kalkarak radyonun yanına geçti ve sesini biraz daha açtı. Tok sesli bir spiker haberleri okuyordu. Her zaman ki gibi büyük bir merakla dinlemeye başladı haberleri. Başbakanın basın toplantısını, ülkemize gelen ticaret heyetini, yeni yapılan zamları, trafik kazalarını, yangınları, hava durumunu ve spor haberlerini dinledi. Sabahın altısından başlayarak bütün haberleri dinlerdi. Kendisini ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin.

Küçük bir dükkanı vardı ve berberlik yapıyordu. Koca şehirde “ Akrabam..” diyebileceği kimsesi yoktu. Atmış yaşına yaklaşmıştı ve on sene önce eşini kaybettiğinde, bir daha kendini toparlayamayacağını düşünüyordu. Bir kızı vardı ama o da kocasının tayini yüzünden başka bir şehire taşınmak zorunda kalmıştı. Eşini kaybettiğinde kızı bir süre yanında kalmış, destek olmaya çalışmıştı. Dönerken babasına o’ nu sık sık arayacağını söylemiş ama doğru dürüst aramamıştı bile. Bazen bir bayram arifesinde çıkıp gelirlerdi ansızın. Ve torununu gördüğünde çocuklar gibi sevinirdi ihtiyar adam. Bütün gününü torunu ile geçirir ve büyük bir haz duyardı bundan. Ama son bir yıldır ne kızını, ne torununu görüyordu. Arada bir de olsa telefonda seslerini duymak yetiyordu o’ na.

Haberleri dinledikten sonra tavana asılı küçük kafesi indirdi. Kafeste, altın sarısı tüyleri olan bir kanarya şakıyordu. Dükkanda, kimi zaman onunla dertleşir, konuşurdu. Hiç üşenmeden her gün kafesi temizler, kanaryasının yemini ve suyunu değiştirirdi. Evinde de bir kanarya vardı. Aynı özeni ona da gösteriyordu. Sevgisini gösterecek başka bir yer bulamadığı için mi seviyordu bu kuşları? Bunu düşünmemişti hiç. Eşi, kızı ve torunu yanında olsa yine bu kadar ilgilenir miydi kanaryalarıyla.?

Kanaryanın yemini ve suyunu değiştirdikten sonra toparlanmaya başladı. Önlüğünü çıkartıp ceketini giydi ve çıktı dükkandan.

O gün de fazla müşteri gelmemişti. Bir kaç tane sürekli müşterisi vardı. Her sabah onlar gelir, aceleyle sakal traşı olup çıkarlardı. Kimi zaman yaşıtları, çocuklarının düğününde, torunlarının sünnetinde gelip traş olurlardı. Kazandığı para dükkanının kirasını karşıladıktan sonra üç-beş kuruş eline ancak kalıyordu. O paranın bir kısmıyla da her akşam bir kaç bardak şarap içerdi. Yine her akşam ki gibi şarap içmeye gidiyordu.

Meyhanenin kapısından içeri girdiğinde burnuna şarap ve mezelerin ekşi, buruk kokusu çarptı önce. İçeride oturanların her biri ile tek tek selamlaşarak, cam kenarında küçük bir masaya oturdu. Bir kaç dakika geçmeden şarabını getirdi garson. Yanında bir dilim beyaz peynir ve biraz ekmek.

Şaraptan bir yudum alıp gözlerini yumdu. Her defasında, o ilk yudumla mutlaka geçmişe bir yolculuk yapar, anıları tazeler ve o güzel günlerin şerefine içerdi. Yine öyle yaptı. Bardağı masaya bıraktığında buruk bir mutluluğun ışığı vardı gözlerinde.

Alaturka şarkıların tiryakisiydi. Saatlerce dinlese bıkmaz, aksine büyük bir sevinç duyardı. Ve işte yine o şarkı çalıyordu: Dönülmez akşamın ufkundayım/ vakit çok geç/ bu son fasıldır ey ömrüm / nasıl geçersen geç. Hemen peşinden de “ Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır..” Ve bir de “ Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın..”
Bir taraftan şarabını içiyor, bir taraftan da bozuk sesiyle çalmakta olan şarkılara eşlik ediyordu. Üçüncü bardağı bitirdiğinde “ Artık yeter..” diyerek hesabı ödedi ve evin yolunu tuttu.

Güzel bir bahar gecesinde, kulaklarında hala çınlayan alaturka şarkıları tekrarlayarak yürüdü eve kadar. Hafif bir rüzgar esiyordu ve ihtiyar berber bu rüzgarın, yüreğinde taşıdığı bütün acıları, bütün hüzünleri alıp götürmesi için dua ediyordu içten içe..

Eve geldiğinde ilk iş olarak kanaryasıyla selamlaştı. Halini hatırını, bütün bir gün yaramazlık yapıp yapmadığını sordu. Yine aynı özenle temizledi kafesi, yemini ve suyunu değiştirdi. Daha sonra kitaplıktan bir şiir kitabı alarak yatak odasına geçti. Gözlüklerini taktı ve artık hepsini ezbere bildiği şiirleri yeniden okumaya başladı. Şiiri hep dünyaya açılan bir yürek gibi görüyordu. Çok sevmesi bu yüzdendi. Bir şiir, roman ya da öykü gibi anlatılamazdı.. Yalnızca ve yalnızca okunurdu. Çok istemesine rağmen bir türlü becerememişti şiir yazmayı. Yüreği hep anlatmak istediği şeylerle dopdoluydu. Bunları mısralara dökmek, bir anlam kazandırmak istiyordu. Ama olmuyordu. Böyle zamanlarda hep “ Yalnızca okumak bile güzel..” diyerek avutuyordu kendini.

Yarım saat kadar şiir okuduktan sonra gözlerinin artık yorulduğunu hissetti. Kaldığı yeri işaretleyerek kitabı başucundaki komidinin üzrine bıraktı. Ve üstünü değiştirerek yatağa girdi.

Rüyasında bir hayal aleminde buldu kendini. Her yer yemyeşildi. Karısıyla beraber bir çay bahçesinde oturuyorlardı. Arada bir şiir okuyordu karısına. Okuduğu her şiirden sonra karısı “ İlahi Selami bey, siz çok yaşayın emi..” diyordu. “ Siz çok yaşayın, siz çok yaşayın, siz çok...”

Sabah uyandığında anımsadığı tek şey yalnızca rüyasında karısının söylediği “ Siz çok yaşayın emi..” sözüydü. Niye çok yaşaması gerektiğini düşündü. Bunca yıl dolu dolu yaşamış ve kimilerine göre uzun sayılacak bir yaşam sürmüştü. Ama son on yıldır yalnızdı. Ne gibi bir anlamı olabilirdi artık uzun yaşamanın?

Alışkanlığın verdiği seri hareketlerle kahvaltısını hazırladı. Düzenli yaşamaya karısı alıştırmıştı o’ nu. Kahvaltısını yapmadan evden çıkmazdı. Evlendikten sonra hiç bir zaman boyasız ayakkabılarla dolaşmamış, ütüsüz elbiseler giymemişti. Her gün, devlet dairesinde çalışıyormuşcasına kravatını takar, özenle giyinir ve öyle çıkardı evden. “ Bir esnaf önce müşterilerine saygı göstermeli..” diyordu. Bu yüzdendi özenle giyinmesi.

Karısının ölümünden sonra, evin temizliği ve çamaşırlarının yıkanması için bir kadınla anlaşmıştı. Haftada bir gün gelip temizlik yapıyordu kadın. Selami Bey’ in titizliğini bildiği için de köşe bucağı iyice silip süpürüyordu.

Masanın üzerindeki küçük radyodan günün ilk haberlerini dinlemeye başladı. Kahvaltısını tamamlamıştı. Üzerini giyindikten sonra aynanın karşısına geçip kendisini kontrol etti. Yüzündeki kırışıklıklar ve beyaz saçlarıyla tonton bir ihtiyar sayılabileceğini düşündü. Evden çıkmadan önce, dün gece okuduğu şiir kitabını aldı yanına. Dükkanda okumayı düşünüyordu.

Dışarı çıktığında hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bir zamanlar karısının ısrarı üzerine sigarayı bırakmıştı. Sık sık yürüyüş yapması kendini sürekli dinç hissetmesine neden oluyordu. Yolda eliyle kitabı yokladı. Koltuk altında taşıdığı kitabı hep düşürecekmiş izlenimine kapılıyordu. İnsanlara şiir okumayı severdi. Konuştukları konuyla ilgili bir şiir, bir dörtlük ya da bir mısra aklına gelirse mutlaka söylerdi. Bir gün bir arkadaşı, “ Şiirlerin ve güzel sözlerin arkasına saklanıyorsun, biraz da kendin olsana..” demişti. O anda yüreğinden bir şeylerin koptuğunu hissetmişti. Arkadaşının bu sözü bir kızgınlık anında söylediğine inanmak istemişti. Çünkü o, bir şiiri anlamayan ya da anlamak istemeyen insanın yaşamı hiç anlamayacağını düşünüyordu. Bazen insanın aklına gelen sözcükler yetersiz kalıyordu. İşte böylesi zamanlarda, bir mısra ya da bir şiir imdada yetişiyordu. Kaldı ki duygularını insanlara açıktan açığa anlatmak gibi bir alışkanlığı yoktu. Bütün ilişkilerinde, karşısındaki insanın hep kendini anlayacak kadar zeki olduğu varsayımından yola çıkıyordu. Bu da diğer insanların gözünde o’ nu belki anlaşılmaz kılıyordu. Ama içten içe kendini anlamayan insanlara kızıyordu. Kimileri vardı ki, bununla zaman kaybetmeyi hiç düşünmeden o’ nu anlaşılmaz bir adam olarak görüp güvensizliklerini dile getiriyorlardı. Halbuki o da anlaşılmayı istiyordu, ama bir türlü yapamıyordu bunu. Ve bu yüzden selamı sabahı kesip kendisini görmek istemeyen dostları için üzülüyordu. “ Bunu anlatsam anlarlar mı? ” diye düşünüp konuşmayı denemişti. Ama olmuyordu işte.

Bu düşüncelerle dükkana kadar geldi. Anahtarı kapıya soktuğunda bir besmele çekti ve sağ ayağıyla, açtığı kapıdan içeriye girdi. Bunu çıraklık günlerinde ustası öğütlemişti. O gün bu gündür hep aynı şekilde açıp kapatırdı dükkanın kapısını. Bir gönül adamıydı ustası. Bildiği her şeyle beraber esnaflık ahlakını da öğretmişti genç Selami’ ye..

Kapının açılması ile bir cıvıltı başladı. Kanaryası, hoş geldin diyerek o’ nu karşılıyordu sanki. Üzerini değiştirip hemen radyoyu açtı. İstasyonlarla biraz uğraştıktan sonra olduğu yerde bırakmaya karar verdi. Güzel türküler çalıyordu.

Aradan beş dakika geçmemişti ki, yandaki çay ocağının genç askıcısı elinde bir demlik çayla içeri girdi. “ Hayırlı işler olsun Selami amca, çay vereyim mi?” diye sordu. “Getir evladım..” dedi. Çayını yudumlarken yoldan geçen insanları seyretti bir süre. Bir kaç kişiyle selamlaştı.

Saat on’ a doğru gazeteci günlük gazetesini getirdi Selami bey’ in. Gözlüklerini takıp büyük bir dikkatle okumaya başladı. Yine gözleri yorulunca okumayı bıraktı.

Akşama kadar gündelik işlerle uğraştı. Bir ara şiir kitabına döndü yeniden. Bir kaç şiir okudu, gelen müşterilerle ilgilendi, haberleri dinledi. Akşamüzeri postacı elinde bir ihtarname ile geldi. Elleri titreyerek açtı zarfı. Dükkanın sahibi, binayı olduğu gibi bir müteahite satmıştı. Ve o adam binayı yıkacağını belirtip dükkanın bir ay içerisinde boşaltılmasını istiyordu. Canı sıkılmıştı. Ne yapacağını düşündü bir süre. Sonra, nasılsa daha bir ay var diyerek fazla düşünmemeye karar verdi. Her zaman ki gibi ondokuz haberlerini dinledi, kafesi temizleyip taze su ve yem koydu. Üzerini değiştirdikten sonra dükkanı kapatıp meyhaneye gitti.

Cam kenarındaki küçük masada oturup şarabını söyledi. Bir süre sonra Orhan geldi yanına. Orhan’ ı iki yıl önce komşu eve taşındığında tanışmıştı, iyi bir gençti. “ Merhaba Selami baba..” dedi. “..oturabilir miyim?” Selami bey hiç duraksamadan “ Ne demek, buyur tabi..” dedi. Bir süre havadan sudan konuştular. Hayat pahalılığından, politikadan ve güneşli güzel günlerden. Orhan’ ın sıkıntılı bir hali olduğu ihtiyar berberin gözünden kaçmadı. “ Hayrola Orhan, bu gün pek keyifsizsin..” dedi. “ Hiç sorma Selami baba..” dedi Orhan, “ ...canım çok sıkılıyor.” İhtiyar berber “ Anlatmak istersen dinlerim..” dedi. “ Anlatayım babacığım, anlatayım..” dedi Orhan.

Orhan bir kızla beraberdi. Ama ne yaptıysa yaranamıyordu kıza. Bir türlü kendisine güvenmesini sağlayamamıştı. Kızı, sevdiğine inandıramıyordu. “Neden?” diye sordu Selami Bey. “ Çünkü korkunç bir ihtirasla seviyor beni ve kimseyle bölüşmek istemiyor. Bana da bu yüzden güvenmiyor. Saniyor ki, o arkasını döner dönmez ben başka biriyle beraber olacağım.. Düşünüyorum da babacığım, belki asıl sorun kendine güvenmeyişindedir. Kendi güçsüzlüğünden korkup güçlü bir insan gibi davranmaya çalışıyordur. Ve ben babacığım bunları o’ na söyleyemiyorum. Çünkü o’ nu incitmekten korkuyorum. Ama o, beni görmek istemediğini bile söyleyebiliyor bana. Sesimi çıkaramıyorum babacığım, susup kalıyorum ortalık yerde..”

“Seni anlıyorum genç adam” dedi Selami bey, “Ama önce sevgiyi nasıl koruyacağını bilmelisin. Çünkü sevdiği ve sevildiği sürece varlığını ve yaşadığını duyumsar insan. Bunun daha ötesi yoktur. İki yüzlülüklerin, ihanetlerin ve acıların ortasında yeni sürgün veren bir filiz gibi ayakta tutabilmelisin sevgiyi. Yüz çevrilemeyecek kadar cazip, dışlanmayacak kadar yakın olmalı insanlara sevgi. Yeni doğmuş bir yavruyu ilk kez kucaklamak gibi sarmalı insanları sevginin getireceği mutluluk. Her dile getirilişinde ilk günkü heyecanını ve coşkunu taşımalısın içinde. Konuşurken boğazını kurutmalı sevgi. Ve sen sesini düzeltmek için defalarca öksürmelisin. Avuçlarının içi terlemeli, dizlerin rüzgarda kalmış bir yaprak gibi titremeli. Çünkü sevgi, yalnız sevgiyle yeşerir, yalnız sevgiyle can bulur..”

“Çok güzel konuştun babacığım..” dedi Orhan, “.. ama benim ne yapmam gerektiğini söylemedin..”

“Haklısın” dedi Selami Bey, “... senin ne yapman gerektiğini söylemedim. Belki sen gidip o’nun ayaklarına kapanıp yalvarmayı bile geçiriyorsundur içinden. Bunu yapma. Ben sana yalnızca yapmaman gerekenleri söyleyebilirim Orhan’cığım. Sevgini yozlaştırma. Seni görmemek o’ nu daha mutlu yapacaksa, bırak mutlu olsun. Sen yalnızca sevdiğin için bile o’ nun kararına saygı göstermek zorundasın. Ne kadar acı çekersen çek, üzerine gitme. Sevgin eğer sevgi yaratabiliyorsa onu koru. Umarım anlar seni..”

“Umarım anlar babacığım..” dedi Orhan. Selami Bey’ in önerisi üzerine sevgi için kadeh kaldırdılar. Vakit fazla geç olmadan kalktı Selami bey. Eve giderken aklında Orhan’ anlattıkları vardı. Bir yerde biri sevgiden sözetse alkı hemen kaybettiği karısına giderdi.
“Ne olurdu şimdi yaşasaydı..” dedi kendi kendine. Ellerini ve başını dua eder gibi kaldırıp “ Beni daha fazla oyalama, ne olur..” dedi. Biraz alkolün, biraz da duygusallığın etkisiyle gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Burnunu çekip, gözlerini ceketinin koluyla oğuşturdu.

Eve geldiğinde aklı karmakarışıktı. Gelen ihtarnameyi, karısını, Orhan’ ın sorunlarını düşünerek daldı uykuya.

Ertesi gün dükkanda hep ihtarnameyi düşündü. Ne yapacaktı? Geçmişle olan bağlarını bu dükkan ve oturduğu ev sağlıyordu. Ömrünün hiç de küçümsenmeyecek bir bölümünü buralarda geçirmişti. Yeni bir dükkan bulup bulamayacağını düşündü. “ Araştırmak gerek..” dedi kendi kendine. O akşam bir saat erken kapattı dükkanı. Yakın çevrede kendine uygun bir yer aradı. Bulamamıştı. Yarın yeniden bakarım, diyerek meyhanenin yolunu tuttu usulca.

Bir ay hiç durmadan her akşam dolaştı. Bulduğu yerlerin kirası, kazancının çok üstündeydi. Kesesine uygun yerler ise çok küçüktü ve kötü durumdaydı. Ertesi gün dükkanı boşaltması gerekiyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. İki gün önce kızıyla telefonda konuştuğunda, durumu ona da anlatmıştı. Kızı, “ Yeter artık çalıştığın, emekli olma vaktin geldi baba..” demişti. Kafası o kadar karıştı ki..

O akşam her zamankinden fazla içti. Bir ara Orhan göründü kapıda. Son konuşmalarından bu yana görüşememişlerdi. Dükkanın tahliyesiyle kafası o kadar doluydu ki.. Hemen masasına çağırdı. Nasıl olduğunu, nelerle uğraştığını, kız arkadaşının arayıp aramadığını sordu. Aramadığını öğrenince üzüldü. “ Gerçekten de mutlu aşk yokmuş..” dedi. Orhan’ a üzülmemesini öğütledi. Daha gençti ve önünde uzun yıllar vardı. Kendisini seven bir insanı mutlaka bulacağını söyledi. Orhan gittikten sonra yine alaturka şarkılara eşlik etti bozuk sesiyle. Ve usulca kalkıp evine döndü. Kanaryanın kafesiyle uğraştı bir süre. Onunla dertleşti. Kızının artık emekli olmasını istediğini anlattı. Yine şiir okuyup hüzünlendi ve yine yattığı yerde uykuya daldı.

Ertesi gün kafasında yepyeni düşüncelerle uyandı. Evet, kızının istediğini yapacak, emekli olacaktı. O gün kahvaltı sofrasında tranistörlü radyoyu açmadı ilk olarak. Dükkana da gitmedi. Emeklilik işlemleri ve dükkanın kapanışıyla uğraştı. Kapatma dilekçesini kendi elleriyle yazdı. Ama emeklilik dilekçesini bir arzuhalciye yazdırdı. Dükkana geldiğinde akşam olmak üzereydi. Eve götürebileceği eşyalarını toparladı. Tavana asılı kafesi de alarak çıktı dükkandan. O akşam meyhaneye de gitmedi ilk olarak. Mahalle bakkalından bir şişe şarap ve büyükçe bir dilim beyaz peynir alarak doğruca eve gitti.

Evde bir taraftan şarabını içerken, bir taraftan da eski fotograf albümlerini karıştırdı. Artık yavaş yavaş solmaya yüz tutmuş fotografların üzerine bir damla yaş düştü istemeden. Karısıyla beraber, mutlu günlerinde çektirdiği fotograflar duygulandırmıştı onu. Erkenden yattı. Şiir okuyacak gücü bile bulamamıştı kendinde.

Sabah kahvaltısını yapar yapmaz çıktı evden. Bir kamyonet bulup dükkandaki eşyaları yükledi. Bitpazarında yok pahasına sattı hepsini. Günlük gazetesini kolunun altına sıkıştırıp yeniden eve döndü. Öğlen yemeğini yedikten sonra oturduğu yerde uyuklamaya başladı. Uyandığında ikindi ezanı okunuyordu. Her tarafı tutulmuştu. Kafeslerin yanına geçip kanaryalarıyla konuştu bir süre. Sonra her iki kafesi de pencerenin yanına götürdü. Ardına kadar açtığı pencereden içeri ılık bir bahar rüzgarı girdi. Ani bir kararla kafeslerin kapısını açarak kanaryaları salıverdi. Kanaryalar, ne olduğunu anlamak istercesine pervazın kenarında dolandı bir süre. Sonra ikisi birden özgürlüğe kanat çırpmaya başladı. Yaşlı gözlerle seyretti kanaryaların uçuşunu. Artık yaşamında sevdiği, önem verdiği hiç bir şeyin kalmadığını düşündü. Eğer kendine bakamayacak kadar elden ayaktan düşerse bir huzurevine gidebileceğini düşündü. Yeniden karısını düşünmeye başladı, kızını ve torununu.

Tam o sırada yüreğinin sıkıştığını hissetti. Sanki gizli bir el göğüs kafesini parçalayıp kalbini oradan çıkarıp almaya çalışıyordu. Yere çöktü. İki elini kalbinin üzerine kapatıp yere yuvarlandı yüz üstü. Bir süre soluk almaya çabaladı.. Olmadı.. Yenilmişti.. Güzel bir bahar akşamında, her şeyini yitirmiş insanların ifadesiyle kapattı gözlerini dünyaya..

Ve ihtiyar berberin ölüsünü, evine temizlik yapmaya gelen kadın buldu aynı ifadeyle. Ardına kadar açık pencerenin pervazında iki kanarya en hüzünlü sesleriyle şakıyordu..


Mystic@L 15 Mayıs 2006 12:19

Gül Soylu Aşk

Enez’ in güzel yaz günlerinden biriydi. Her sabah ki gibi ormana koşmaya gittim. En yakın arkadaşımda yanımda denize girdik eğlendik. Akşamüzeri can sıkıntısı 3 kişi bulduk. Okeye dördüncü aranıyor. Ya ben yanlış görüyorum yada karşıdan maviş gözlü, kumral, şirin mi şirin güler yüzlü bir masal perisi geliyor. O an sanki büyülenmiştim. Okey oynamayı bir yana bir yana bırakın iki de bir taşları düşürür, ıstakayı devirir olmuştum. Ama galiba ben onun pek ilgisini çekememiştim. Okey bitti arkasına bakmadan gitti.


Sonradan öğrendim ki arkadaşımın yeğeniymiş ve uzun süreli bir beraberliği varmış .
" E be kardeşim dedim içimden...


Yine bir yaz akşamı top oynamaktan geliyoruz. Kan ter içinde kalmışız, saç baş toz toprak içinde... Az ileriden birisi seslenir gibi oldu. Baktım aman Allahım yine o güzel gözlü kız. Tabii hemen havaya girdim bana "iyi aksamlar" dedi. Arkadaşım mavi gözü periye nasıl baktığımı görmüştü.

Yaz bitiyordu ve biz İstanbul'a dönnüyorduk. Mavi gözlü perim aklımdan çıkmıyordu. Fakat sonunda kafamdan atmayı zor da olsa başarmıştım.

Bir gün arkadaşımın ablası bizim bir yeğen var birbirinize çok yakışırsınız diye öyle bir söyledi. Ben pek önemsemedim meğerse abla arada aracılık ediyormuş. Tabiki bunlar sonradan su yüzüne çıktı. Bu arada bir detayı atladım. Uzun süre beraber olduğu gençten problemler dolayısıyla ayrılmış.

Arkadaşımda oturduğum günlerden birinde aablası "Haydi gel kahve içmeye misafirliğe gidiyoruz dedi." Bende "Gidelim bakalım dedim" Aslında biz ne bilelim her şey daha önceden planlanmış. Maviş gözlü perimin evine gittik. Ben onu görünce elim ayağım dolaşmaya başladı. Hatta kahve fincanını elimde unuttu benim güzelim. Gece eve gelince bu konuyu ayrıntılarıyla düşündüm. Sanki içime doğdu. İlk başından beri tahmin ediyordum uzun bir beraberliğe, hatta ölümüne beraberliğe adım atacağımı. İçimden bir ses "Neden olmasın be Serhat diyordu." Ertesi gün yine onlarınn evinde bir tesadüf yapıldı. Beraberliğimizin ilk cümlelerini kurdum sonunda. Eh zor da olsa, kan ter içinde kalsam bile şu an üç yıllık güzel bir beraberliğim var. Dile kolay üç uzun yıl. Aman Allah bozmasın tahtaya vuralım. Biz yıldızlara astık yüreğimizi... Bizim aşkımız gül soylu bir aşk. Allah' tan herkesin kaderine benimki gibi güzel, temiz ve gül kokan bir aşk yazmasını dilerim.

http://www.kalbiminsehri.com/images/ikikalp.gif


Pollyanna 15 Mayıs 2006 18:33

ŞANSSIZ BİR ADAM
Şanssızlık beni her yerde izliyor, eminim ki,
doğduğum gün gökyüzünde birkaç kötü yıldız,
gezegen ya da herhangi bir gök cismi vardı.

Bir süre önce çalışmak için Fransa'da bulunmuş ve dönmüş olan bir
teknisyenle tanıştığımı anımsıyorum; o da şanssız olduğunu söylerdi.
Bu teknisyen birkaç delikanlıyla el ele vemişti: Geceleri arabayla
dolaşıyorlar dükkanların kepenklerine zincir bağlayarak arabayı çalıştırıyorlar,
böylece kepenk fırlayarak sarılıyor, onlar da içeri girip eşyaları çalıyorlardı.

Her neyse, bu teknisyenin göğsünde bir giyotin dövmesi vardı. Üzerinde ise fransızca
sözcüklerle; İtalyanca'da "hiç şansım yok" anlamına gelen şu yazı yazılıydı:
"Pas de chance" göğsünün kaslarını hareket ettirdiği zaman giyotinin
bıçağı gibi görünüyor, teknisyen de sonunun böyle biteceğini söylüyordu.
Gerçekten de, giyotine gitmedi ama beş yıllık hapis cezasına çarptırılmayı başardı.

Şimdi aynı yazıyı benim de göğsüme yazdırtmam gerekiyor. Çünkü herkes
benim yaptığımı yapar ama onların işleri iyi giderken benimki ters gider.
Demek ki; şanssızım ve birisi kesinlikle kötülüğümü istiyor,
ya da dünyanın benimle alıp veremediği var.

Başkalarından daha dürüstçe olmasa da her zaman işlerimi dürüst olarak yürütmeye
çalıştım. Çünkü, bilindiği gibi hepimiz kusurluyuz yalnızca Tanrı kusursuzdur.

Evlendikten hemen sonra karımım parasıyla bir dükkan açarak ayakkabı
tamirciliğine başladım ve bir memur mahallesi seçmekle iyi yaptım. Memur olarak
çalıştıkları ve işyerinde iyi görünmek zorunda oldukları için, halktan kişiler olan
bizim gibi yırtık ayakkabıyla gezemezler. Dükkanım, mahallenin tam ortasında,
içinde en az binlerce memurun oturduğu köhne evlerin arasındaydı.

Aynı caddede, benim tam karşımda başka bir ayakkabı tamircisi vardı.
Yetmiş yaşlarında ve nereydeyse önünü göremeyen yarı kör bir ihtiyardı.
Dükkanı açtığım gün benimle kavga etmeye geldi. Baykuş öyle kötü bir
adamdı ki, karım bana nazardan korunmam için dikkatli olmamı söyledi.
Bense ona kulak asmamakla iyi etmedim.

Başlangıçta herşey iyi gitti. Başarılıydım, gençtim, cana yakındım,
çalışırken şarkı söylüyor, patronlarının ayakkabılarını getiren hizmetçilere
her zaman söyliyecek güzel sözler buluyor ve onlarla şakalaşıyordum. Dükkanım
artık mahallenin salonu haline gelmişti ve kısa zamanda o kötü ihtiyarın
tüm müşterilerini elinden almıştım. Öfkeleniyordu ama yapacak birşey yoktu
çünkü ben aramızdaki rekabeti kızıştırmak için daha düşük fiyata çalışıyordum.

Doğal olarak bir de planım vardı; tüm müşterilerimi avucumum içinde hisseder
hissetmez onu uyguladım. Bir ayakkabıya kösele taban, diğerine ise kösele taklidi
olan işlenmemiş bir taban koyarak sırayla yapmaya başladım. Yani birine koyuyor
diğerine koymuyordum. Daha sonra bu işin farkedilmediğini görerek cesaretlendim ve
tümüne koymaya başladım. Gerçekte bu tam anlamıyla karton değildi ama savaş
boyunca üretilmiş olan sentetik bir üründü ve yemin ederim ki, köseleden daha da iyiydi.

Böylece hep neşeli, hep nazik ve keyifli, hevesle çalışarak yeterince kazanmaya
başladım. Herkes beni seviyordu. Bilindiği gibi ihtiyar ayakkabı tamircisi dışında.

O sıralarda ilk oğlum dünyaya geldi. Aynı günlerde nasıl oldu bilmiyorum, belki de
yağmurdan, ne yazık ki pençe yaptığım ayakabılardan biri açıldı. Müşteri itiraz etmek için
dükkana geldi. Raslantı eseri tam o günlerde onardığım ayakkabılar açılmaya başladı.

Bu gibi şeylerin nasıl yayıldığı bilinir. Tüm mahallede herkes olayı biribirine anlattı ve
o günden sonra hiç kimse bana gelmedi. Müşterilerin tümü ihtiyara döndü. O, dükkanın
camları ardında kendi kendine gülüyor ve kınnapı batırıp çekmekten başka iş yapmıyordu.
Bense toptancının beni dolandırdığını, benim suçum olmadığını açıklayarak bas bas
bağrıyordum ama kimse bana inanmıyordu. Sonunda; devralacak birini buldum
ve birkaç kuruşla birlikte oradan çekip gittim.

Ayakkabıcılıkta ısrar etmenin boş olduğunu anlayınca meslek değiştirmeye karar
verdim. Delikanlılığımda bir sıhhi tesisatçının yanında çalışmıştım, onun için bir
lehimci dükkanı açmayı tasarladım.

Bu kez de herşeyi düşünerek yaptım, kentin merkezinde, su boruları çürük ve tüm
tesisatları yıpranmış olan, tümüyle eski evlerden oluşan bir mahalle seçtim.
Nemli, güneş görmeyen, tıpkı bir mağaraya benziyen bir sokakta, biri kömürcü diğeri
ütücü olan iki dükkan arasında yer buldum. Birkaç demir, birkaç kurşun boru, birkaç
lavabo ve musluk aldım ve üzerinde, şu yazıların bulunduğu bir levha yazdırdım:
"Sıhhi tesisat ve teknik işler bürosu, evlere sevis yapılır, isteğe göre önceden
fiyat bildirilir." İş, çabucak iyi gitmeye başladı.

O yıl şiddetli bir kış oldu ve kar bile yağdı. O, çürük ve eski
evlerin tümünde patlıyan borular, sayılamayacak kadar çoktu. Öte yandan iyi bir lehimci
her zaman kolay bulunmadığı için bir banyo ısıtıcısı ya da bir kahve değirmeni bozulunca
halk su tesisatçısına Tanrı'ya güvenir gibi güveniyordu. Suların akmadığı ya da banyolarının
su bastığı zaman zengilerin bile ne büyük umutsuzluğa kapıldığını bilemezsiniz. Telefon
ederler, yalvarırlar, sizi göklere çıkarırlar ve zamanı gelince de soluk almadan parayı öderler.

Su tesisatçısı çok gereklidir ve gerçekten de tümünün kibirinden geçilmez, onlarla iyi
geçinmeyenin vay haline! Söylediğim gibi işlerim hemen iyi gitmeye başladı. Dükkan
küçüktü, karanlıktı, vitrinine bir düzine musluktan başka bir şey koymuyordum
ama bir çok kişi beni çağırıyordu. Kısa zamanda bütün gün çalışmaya başladım.

Eğer, benimkinin tam karşısına bir başka tesisatçı dükkanı açmamış olsaydı,
bu kez işlerim kesinlikle pürüzsüz gidecekti. Bu sarışın, ufak tefek, sezsiz, büyük kafalı
bir gençti. Hemen hemen hiç boynu olmadığı için kafası göğsüne gömülmüştü.
İlk iş olarak müşterileri elimden almaya koyuldu. Bana zarar vermeye kararlı
göründüğü için; eğer, önlem almazsam başarılı olacağına inandım.

Bunu düşünürken, aklıma müşterileri elimde tutmama, hatta işimi arttırmama
yarıyacak iyi bir fikir geldi. Diyelim ki, bir banyo ısıtıcısını yerine yerleştiricektim.
İngiliz anahtarıyla civata somunlarını sıkıştırarak zaten eski ve yıpranmış olan
boruyu duvarın içinde kırılacak biçimde burkuyordum. Gece evi su basıyor, müşteri
beni çağrıyor, ben de duvarı yararak boruyu değiştiriyor ve iş yapmış oluyordum.

Böylece daha önce onarmış olduğum yerlerde yapmamaya dikkat ederek, bazı
bozukluklar yaratıyordum. Sonunda durumu düzelttim. O sıralarda ikinci
oğlum doğdu ve derin bir nefes aldım .

Bu kez gerçekten şanssızlığın etkisi dışındaydım. Fakat hiç bir zaman büyük
söylememek gerek çünkü, yaptığım bozukluklardan biri önüne
geçemeyeceğim kadar büyüdü. Bir banyo ısıtıcısı dışarı fırladı. Ateş, bir dolaba,
sonra da tüm daireye sıçradı. Şanssızlık eseri, teknik işlere meraklı olduğu anlaşılan
bir çocuk, beni izlemişti. Neler çektiğimi anlatamam.Ceza evine girmeme ramak
kaldı. Bu kez de dükkanı kapatarak mahalleden çekip, gitmek zorunda kaldım.

İnat bu ya, üçüncü kez dükkan açmak istedim. Artık paralar azalmıştı. İki çocuk
bir de yoldakiyle durumumuz pek ümit verici değildi. Kent dışında, mezbaha
taraflarında fakir halkın otuduğu mahalleye gittim ve ufak bir şilteci dükkanı açtım.

Bu kez fikir karımındı çünkü, kayınpederim de şilteciydi. Bir dikiş makinesi,
birkaç demir somya, birkaç portatif yatak, birkaç top şilte kumaşı ve yün ile at
kılı satın aldım. Zavallı karım, bebek beklemekle birlikte makinede dikiş dikiyor,
bense yünü tel tarakla taramak gibi daha ağır işler yapıyordum.

Mahalle çok fakirdi, çok seyrek olarak sipariş geliyordu. Yiyecek yemek bile
bulamıyorduk. Karıma söylediğim gibi bu kez şanssızlığımı başımızdan savmamız
çok güç olacaktı. Fakat ilkbahara doğru işler iyi gitmeye başladı.

Fakirler de temiz olmak isterler, fakir aileler de evi temiz tutmak için her türlü
özveride bulunurlar. İlkbaharda mahalledeki kadınların çoğu şiltelerini yeniletmek için
bana geldiler. Bu işlerin nasıl yürüdüğü bilinir. Bir ay önce kimse gelmiyordu, şimdi
ise elimi hangi işe atacağımı bilemiyordum.

İşimi yalnız başıma yürütemediğim için yanıma bir çırak aldım. Onyedi yaşında
haylaz bir çoçuktu. Aynı Etopya imparatoru Negus'u andıran esmer derisi ve
kıvırcık saçları olduğu için ona Negus diyorlardı. O, şilteleri götürmek ya da almak
için dolaşıyor, bense çalışmak için dükkanda kalıyordum.

Bu Negus, çamaşırcılık yapan annesinin baş belasıydı. Onu bir faturayı ödemesi
için gönderdiğim günlerden birinde geri dönmedi. Futbol maçına ve
sonra da başka yerlere giderek paraları yemişti. Ama sonunda; dükkana
gelerek, cüzdanını çaldırdığını söyleyecek kadar yüzsüzlük etti. Ona hırsız
olduğunu söyledim, o da bana kötü sözlerle karşılık verince bir tokat attım ve
dükkandan kovmak için zor kullanmak zorunda kaldım.

Bu olay yeni şanssızlığımım başlangıcı oldu. Bu serseri, bir süre önce beş şilteyi
onarırken, bunların birinde tahta kuruları bulduğumu ve onları yok etmek şöyle
dursun diğer dört şiltenin her birine bir çift tahta kurusu koyduğumu, bunu, gelecek
mevsim, şilteleri yeniden onarılmaya göndermelerini sağlamak için yaptığımı anlatarak
tüm mahalleyi gezdi. Doğruydu ama bir işi becermek için elden gelen yapılmalı.

Herkes öyle yapıyor ama benimkinin öğrenilmesi için şanssız olmam gerekiyormuş.
Kısacası, neredeyse bir ayaklanma oldu. Kadınlar dükkanda etrafımı çevirerek beni
dövmek istediler. Sonunda polis memuru bile geldi ve benden kuşkulandı. Bu kez son oldu.
Dikiş makinasını ve birkaç eşyayı sattım. Geceleyin hırsız gibi sessiz sedasız gittim.

Şimdi soruyorum: Benden daha şanssızı var mıdır? Dürüst ve huzurlu çalışmak
istiyordum. Dahası, birçok kişinin yaptığından çok değil ama işe biraz da ustalığımı
katıyordum. Kısacası iyi bir işçi olmak istiyordum oysa, işsizdim işte.
Hiç olmazsa biraz param olsaydı meyhane açardım. Madem ki,
şaraba su katıldığını herkes biliyor, belki bu işi kıvırırdım.

Artık param yok, çırak olmak zorunda kalacağım. Oysa, bilindiği gibi maaşlı
çalışan açlıktan ölür. Gerçekten çok şanssız, hatta nazara gelen biriyim.
Karım, cüzdanıma bir aziz resmi dikti, üzerimde ise sayısız nazarlık
taşıyorum. Sonra evin kapısına da tüm çivileriyle birlikte bir at nalı astım.
Ama yine de şanssızım, şanssız yaşadım, şanssız ölüceğim.

Kötülüğümü istiyen kişiyi öğrenmek için gittiğim falcı, elimi görür görmez ellerini
gökyüzüne kaldırdı ve bağırdı: "Oh! ne görüyorum, ne görüyorum". Beni bir korku
aldı ve ne gördüğünü sordum. Yanıtladı: "Oğlum siyah mı siyah bir yıdız...
Herkes senin kötülüğünü istiyor". "Eee öyleyse?" diye sordum.
"Öyleyse cesur ol ve Tanrı'ya inan" dedi. "Fakat
ben" diye itiraz ettim, "Ben her zaman görevimi yaptım".

O, "Oğlum çok kişi senin kötülüğünü istiyor...Böyle olunca görevini yapman
neye yarar? Yalnızca rahat bir vicdana sahip ol".
O zaman yanıtladım:"Vicdanımın şimdiki gibi rahat olması bana yeter.
Gerisi beni ilgilendirmez".


KafKasKarTaLi 15 Mayıs 2006 20:23

http://www.hakyolu.net/icerik/Hakyolu_cocuk/Cocuklar_Icin/Hikayeler_ve_Masallar/aycicek_kucuk.gifBAŞINI VERMEYEN ŞEHİT
"...Hak budur ki o gazilerin içinde böyle gaziler olma-
sa, Zigetvara bu kadar yakında dört yan kafir hisarı
iken bekleyiş, duraklama özellikle böyle cenge çalışma
ne mümkün idi.
"
Peçevî tarihi, s. 355

Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan
beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında
otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa'nın
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtu-
lan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah
duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam
hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber gö-
türüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapı-
sının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar
sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden be-
ri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz
sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunla-
nn hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar... yıkıl-
maz bir ölüm seddi halinde "Kızılelma" yolunu kapatı-
yordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgalla-
rından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine
benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.
Kuru Kadı içini çekti. Sonra "Ah..." dedi. İncecik, sinirli
boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri
kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini
oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her
muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş to-
pu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile
değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.
Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle
beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine
gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın
aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin'e dö-
nünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş,
Toygun Paşa'nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal'den al-
tı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyor-
du; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: "Palanka... amma
topu tüfeği kaç kişi?" dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet
Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,
bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.
Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palanka-
lardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka
almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipe-
re dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz
koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına
geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos
vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyre-
diyorlardı. Bağırdı:
- Oynamayın şu hayvanla...
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kal-
dırdılar. Kuru Kadı'dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,
gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir
şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,
geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede
gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona "bizim yarasa" derdi.
Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerame-
tine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .
- Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.
Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Ka-
dı'nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar'a bak-
tı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri
kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval can-
lı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükû-
tu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.
Kalbinde ağır bir elem duydu. "Hayırdır inşallah" dedi.
Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı
önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir
dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karan-
lık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında
kayboldu.
... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakitki gibi
yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki
büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölge-
den eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı ke-
merinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titreti-
yordu.
- Hey, çavuşbaşı... Hey!...
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kulede-
ki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, ba-
şında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa
rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:
- Ne var?
- Kaleden düşman çıkıyor.
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi du-
ran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir
karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.
- Bize geliyorlar... dedi:
Çavuşa döndü:
- Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bu-
günden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.
Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.
Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstün-
de daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düş-
man alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyült-
tü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden
fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler? Kendisiyle bera-
ber yüz on dört kişi... "Ama, yine haklarından geliriz!"
dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice
bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfe-
ğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen "ha-
ber topları"nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza
uğrayan bir palanka hemen "İşaret topu" atarak etra-
fındaki kuleleri imdadına çağırırdı.
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzenine
girmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavru-
ları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe
bağırdılar:
- Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız?
Kuru Kadı:
- Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.
Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.
Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu es-
nada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürü-
yordu. Bunların ikisine de "deli" derlerdi: Deli Mehmet,
Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığ-
mayacak yararlılıklarıyla masal kahramanlan gibi ina-
nılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama
hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefin-
de gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her za-
ferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil'at, muras-
sa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: "İsteme-
yiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil'at nadanları sevin-
dirir..." derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mü-
kafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.
Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,
kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar,
kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saf-
larına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen bi-
rer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.
Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşala-
rını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, el-
çiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak ke-
sildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini
söyledi.
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin'di.
Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal'in "Vire
ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil"e, Ze-
bur'a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiç-
bir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.
Kuru Kadı:
- Pekâlâ!... Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, ka-
rarımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı
gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.
Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çe-
kildi:
- İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüz
on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış... üzerimize iki
bin kişi ile geldi. Teklif ettiği "Vire"yi kabul etmek iste-
yenler vârsa ellerini kaldırsın!
Kimsenin eli kalkmadı.
- Öyleyse hazır olalım. Haydi...
Bir gürültüdür koptu;
- Hazırız...
- Hepimiz, hepimiz...
- Hepimiz, hepimiz hazırız.
- Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.
-(~klanmı~ havlı_
- Yatağanlanmız keskin...
- Bugün nusret bizim.
- Amin, amin...
Kuru Kadı, "Ey alemlerin rabbi" diye ellerini kaldır-
dı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç kar-
şısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi,
yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:
- Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletli-
dir. Gel... Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu
at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsa-
tını kaçırmayalım.
Kuru Kadı'nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de ar-
kadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki de-
linin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldu-
lar... bir ağızdan.
- Aç bize kapıyı, aç... diye bağırmaya başladılar.
Kuru Kadı'nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sap-
sarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile
titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir
ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.
- Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süley-
man Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım
sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda
olsun... Özellikle yarın kurban bayramı... Fakat bakı-
nız maksadım ne? Bugün cuma... hem de arife. Bugün
hacılarımız Arafat'ta, diğer mü'minler camilerde bizim
gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler... Bunda şüp-
hesi olan var mı?
- Hayır.
- Hayır, asla...
- Hayır.
- O halde münasip olan budur ki, biz de namazla-
rımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua
edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişe-
lim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünya-
da iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âle-
mi dibinde toplanalım... Ne dersiniz?
- Hay hay!
- Uygun...
- Pekâlâ!
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdu-
lar. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helal-
laştılar. Kıraçin'in askeri, sardıkları palankadan yükse-
len derin uğultuyu hep teklif ettikleri "Vire" münakaşa-
sının gürültüsü sanıyorlardı.
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan "işaret
topları" işitildi. Bu, "Biz, dörtnala geliyoruz" demekti.
Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri
"Allah, Allah" naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi
fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan bi-
risine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu.
Ovada, Grijgal'e gelen yollardan bir toz dumanıdır
kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düş-
man, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığı-
nı anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak
beş on gaziydi.
... Bozgun başladı.
Deli Mehmet'le Deli Hüsrevin takımları düşmanı
kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini
atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasın-
dan yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin'in
alayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuk-
lukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.
Kuru Kadı'nın gözleri Deli Mehmet'i aradı.
Bakındı, bakındı.
Göremedi.
Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safı-
na karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere
uzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzak-
tı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu
uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşar-
ken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fır-
ladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğ-
ruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,
kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,
bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahla-
nan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuv-
vetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisin-
de Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı ka-
dar bağınyor,
- Mehmet, Mehmet!... Canını verdin!... Bâşını
verme Mehmet!...
Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar ya-
nıktı ki... Kuru Kadı: "Vah Deli Mehmet'miş!" diye ol-
duğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım
kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını
gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gi-
bi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye
yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen
yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek iste-
diği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet'in başsız vü-
cudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını al-
dı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıver-
di. Bunu Kuru Kadı'dan başka kimse görmemişti. Her-
kes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,
- Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Ku-
ru Kadı'ya doğru koşarak sordu.
- Nasıl, gördün mü bu civanı?
- Görmedin mi?
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu
dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki
ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.
- Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.
Düşman kaçıyor... Deli Hüsrev'in kalkması Kuru Ka-
dı'yı baştan can verdi, "Allah Allah" diyerek ileri atıldı.
Mücahitlere karıştı.
Cenk akşama kadar sürdü.
Er meydanının kanlı yüzüne "gece siyah saçlarını"
dağıtırken çağırıcının
- Gaziler hisara!
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kan-
lar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarda kal-
dı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam
ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bı-
rakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı
sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup din-
lenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki mey-
dana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet'in cesedini kendi bul-
du. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Bu
taze mezarın başına çöktü. Ezberden "Yasin" okumağa
başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palan-
ka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okur-
ken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tu-
tuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.
Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet'in
kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem
onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyor-
du. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu
nurun içinde kaldı. Kuru Kadı'nın gözleri kamaştı. Ru-
hu yandı. Kendinden geçti.
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış
gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:
- Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.
Kuru Kadı'nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyor-
du. Palankanın içinde Deli Hüsrev'in menzilinden ge-
çerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu di-
ye... Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir
türkü söylüyordu. Seslendi:
- Hüsrev.
- Efendim?...
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,
başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sor-
madan,
- Gördün mü Deli Mehmet'in zevkini? dedi.
- Siz de benim gibi buradan gördünüz mü?
- "Gözlüye hotti gizli yoktur!"
Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.
...
Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğ-
madan, Deli Mehmet'in mezarına koştu. Artık bütün
günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın
daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdır-
dı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaati-
ne bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet
dilese, ona nail oluyordu.
Grijgal'de, komşu palankalarda Kuru Kadı için "De-
li oldu" diyorlardı. Her an "sonsuzluk" badesini içmiş
ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,
sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan için-
de yaşıyordu. Fakat nasıl "deniz çanağa sığmaz"sa,
onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç gü-
nü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta
daha ileri gitti, çok iyi okuduğu "Mevlid-i Şerif" lisanıy-
la o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan
düzdü.
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir
karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık De-
li Mehmet'in yeşil nurdan mezan içinde sürdüğü ilahi
zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Ye-
mekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda
dolaşırken Deli Hüsreve rastgeldi. Meğer o da gezini-
yormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı'nın arka-
sına dokundu.
- Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin?
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybe-
der. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye ka-
dar şahit olacaktın...
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:
- Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet
uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum
ne hikmettir? İçinde benimle senden başka onu gören
oldu mu?
- Bir gören daha var. O "can" herkese görünmez.
- Kimdir?
- Bilemezsin...
- Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük?
- a şehitlik müjdesidir!" İkimiz de mutlaka şehit
düşeceğiz!...
Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle
berbat oldu ki... kendisini o kadar seven Vali Ahmet
Bey bile Budin'den gelince, onun hallerine dayanamadı.
Nihayet "bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden is-
tifade olunamaz" diye geriye göndermeye mecbur oldu.
Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal
hisarında bile herkes Kuru Kadı'yı unuttu. Yalnız yaz-
dığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.
On iki sene sonra...
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meş-
hur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalan-
mış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,
yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyun
uzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bo-
zulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası nere-
sinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma es-
nasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden
inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşıla-
madı.
O vakit birçok gazilerin "gayb ordusundan imdada
gelmiş bir veli" sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisa-
rının o eski deli kadısı mıydı?..........


Misafir 15 Mayıs 2006 20:47

PAPATYA İLE KELEBEK

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...


Misafir 15 Mayıs 2006 20:50

Serüven ve Fetih
I. Merak

Bir başvuru tadında başlamıştı her şey, hani bir arzunun yerine getirilmesinin rica edildiği değil, olsa olsa bir varlığın gözler önüne serilmesi babında bir başvuruydu.
İnceledikten sonra bir yanıt yazıldı başvurunuz değerlendirmeye alınmıştır kabilinden.
Yaptığı başvuruyu düşündü, ne için başvurduğunu kendi dahi bilmiyorken nasıl bir değerlendirmeye tabi tutulacaktı ki başvuru. Tuhaftı bu durum, en az kabulü kadar. Ama alıkoymamıştı onu bu tuhaflık. Bir şey başlamış olmuştu, “muştu” çünkü bir şeyin başlamasını istiyordu, başlayan şeyin tarihi olacaktı, hareket edecekti, ama hangi yöne ya da nasıl bir seyir alınacağı bilinmeden, elbette zamanın geriye gitmediği gibi hareket ileri doğru başlayacaktı. Düşündükçe kendine kısmen de olsa açıklayabildiği bu durumu başkalarına anlatırken zorlanıyordu elbette. Ben başvurdum diyordu… Neye? Bilmem!
Henüz dünyanın bilinmeyenleri keşfedilmemişken ve keşif yapmak alet-edevat-teçhizat ya da tesis gerektirmiyorken bu duygu vardı…Merak ve hareket!
Oysa adam durağandı ne zamandır, ne zaman eline bir nesne alsa durağanlık akıyordu tüm boyutlarında, nesnenin amaçsızlığı ya da salt bir amaca ait oluşu ona ters geliyordu. Bir nesne ancak tek bir amaç için nasıl kullanılabilir. Bir insan tüm ömrünü yalnızca bir şey için adayabilir miydi? İşte bunlardı asıl çerçeve, birkaç defa tereddüt ettikten sonra nihayet kararını vermiş ve başvurusunu yapmıştı. Şimdi damarlarında kanın farklı aktığını, yaşadığı veya gördüğü gerçeklerin gözünde ve beyninde farklı kırıldıklarını hissediyordu. İşte bu duyguydu, ilk hareket başlamıştı.

Merak ve hareket. Serüvendi. Serüvenin olmadığı ve yetmeyip de arzulanan şeylerin elde edilmesiyle fetih gerçekleşmiş oluyordu.
Fetih farklıydı, fetih de bir şeyin başlangıcı sayılır; ama tersi, durağanlaşmanın, beklemenin, sıkılmanın başlangıcı. Fetih için başvuru yapılmaz. Fetih bilinmeyen değildir, fetihte pusula şarttır. Yol bellidir, hatta galibin ve mağlubun tayin olduğu sondur.
Serüven ise bir galebe çağrısı değildir.


II. Hareket

Bir hareketin başlamış olması önemli olduğundan, yolun şimdi nereye götüreceği sorusunu soramazdı, zaten böyle bir istek de duymuyordu. Defalarca yol nereye diye sormanın bir anlamı yoktu, ya da yolda seyrederken neler yaşayacaktım... Aslolan bir durağanlığın sonunun gelmiş olmasıydı. Böyle düşününce olaylara farklı pencerelerden bakıyor, eskiyi başka bir açıyla yeniden gözden geçiriyordu. Bu hem güç geliyordu hem de güç veriyordu, yaşamında bir şey daha öğrenmiş olmanın hazzını başka bir şey veremiyordu. Bilinenin çağrılarına nicedir kulakları tıkalı olmasına karşın başını çevirip de bakmadan edemiyordu... Görüyordu, anlıyordu, tanımlayabildiği şey onu korkutmuyordu. Şimdi ise bilinmeyenin çağrısını hissetmişti yaptığı başvuruda, görevli memur kaygılı gözlerle ve biraz da acıyarak "yol nereye" diye bakadursun o çoktan yola düşmüştü dilekçenin kabul edildiğini duyduğunda...
Artık eylemin nereye götüreceği sorusu kadar anlamsız bir soru olamazdı...

Serüvene yapılmış bir başvuru hedefli bir şey değildir, yalnızca bir isteğin dile getirilmesidir. Serüven hedefli olmadığından, dilendiği anda bırakılabilir, kimi zaman daha ilginç başka bir serüven çağrısı alınır kimi zaman da serüvenin kendisi tat vermemeye başlayabilir. Hal böyle olunca serüvenci ile fatihi birbirine karıştırmamak gerekir. Bir serüvenciden fetih beklemek ne kadar aptallıksa, bir fatihle bilinmedik serüvenler yaşama beklentisi de o kadar yersizdir. Serüvende beklenti olmaz, fetihte serüven... Fatih planlar yapacağını; nereye, nasıl, neyle, ne zaman gideceği bellidir. Belli değilse eğer serüven olur çünkü ve fatih serüvene girmez. Sağlamdır ayak bastığı toprak, kullandığı araçlar, sözler, hep bir amaca yöneliktir. Asla şaşmaz kuralları vardır, planda değişiklik yapılacağı zaman fethin suya düşeceği ihtimalini bir an için düşünse dahi, hemen bir çırpıda yeni plan yürürlüğe konur ve eskisine uyarlanır. Vakit kaybetmek fatihin harcı değildir. Hele oyalanmak asla kabul edilmez.

III. Cesaret

Oyalanıyordu kendince...düşünüyordu...bundan yıllarca önce serüven yaşama duygusuyla çeşitli yönlere çeşitli rüzgarlara yelken açarken... soğuk ve ıslak günleri hatırladı, soğuktu üşüyordu... dört duvardan ve odaları ayıran onca perdeden ibaret bir ev olmasına rağmen - hadi ev de denemez ya - kimseler yoktu yanında, hani çok da koymuyordu bu kimsenin olmayışına. Nihayetinde uzun zamandır yaşadığı bir durumdu bu, kimi zaman dişlerini sıkarak hatırladığı... uzun zamandır düşünüyordu, bir çeşit oyun oynuyordu sanki, sorular soruyor, yanıtlarını buluyor ve bu yanıtlardan onlarca daha alt soru türetiyordu. Soru sormaktan korkmuyordu, onu asıl tedirgin eden şey yanıtını bulamayacağı sorulardı. Soru sormakta acele etmiyor, hatta sıkça asıl sorulması gereken soruları erteliyordu... bir sorunun yanıtı başka bir sorunun sorulmasını doğuruyordu. Kaldı ki kendini birdenbire açmazın içinde bulan kimseler için soruları sürdürüp çeşitlendirmek başka bir yerde yakılan bir ışığı fark etmeme tehlikesini de beraberinde getirir. Şimdi o da bir ışık yakıldığını hissetmişti... hissetmişti ama görmemişti henüz ışığın nerede yakıldığını, biraz tedirgin olmadı değil, en nihayetinde korkunun kaynağı bilinmeyendi.

"Bilinmeyeni aramak bir cesaret göstergesidir."
Bu açıdan bakıldığında serüvenci ile fatihin birbirine benzeyen çok sayıda ortak noktası olmaktadır. Sözgelimi karar verme cesareti, uygulama ve eylem. Esas farklılaşma bunlar olurken yaşanan süreçte ve devamındaki sonuçlarında yaşanmaktadır. Serüvenci kararını zorunluluk sonucunda vermediğinden anti-kahramandır. Zaten zorunluluklar yaşamını yönlendirseydi kahraman olurdu. Ne de olsa kahramanlık fatihe yakışır. Tarihte serüvenci gibi gözükenlerin bir an geldiğinde kahraman oldukları sıkça görülmüştür, Türk tarihinde sadece Osmanlı dönemi öncesinde ve bir nebze Kurtuluş Savaşı’nda rastladığımız bu "anti-kahraman -> kahraman" dönüşümü diğer ulusların edebiyatlarında çokça işlenmiştir. Türk ise ne ilginçtir hep "kahraman" doğar, sonradan kahraman olunmaz, "çocukluğundan belliydi" gibi laflar edilir. Belki de kahramanlık bir meslek ya da bir asalet unvanı gibi taşınmaktaydı.
O halde serüvenci ile fatihi birbirinden ayıran çok da net bir çizgi bulunmamaktadır. O yüzdendir ki bunca soru işareti sürekli insanın içinde savrulup durmakta ve döne döne önüne gelmektedir. "Ne istiyorum" sorusu kişinin kahraman mı yoksa karşıtı mı olduğu konusunda tayin edicidir. Bu soruya "bilmiyorum" yanıtını vermek serüvencinin demirbaş yanıtlarından biri gibi gözüküyor şimdi değil mi... Oysa değil, serüvenci bu yanıtı asla vermez, çünkü bu yanıtın sorusunu sormaz. Asıl fethetmek duygusuyla yaşayan kişinin yani kahramanın kendine sıkça sorduğu ve verdiği yanıttır bu. Şaşırtıcı değil mi?


IV. Hedef

Şaşırmıştı...
Bunu daha önce neden düşünmemişti ki! Tabi ya, "ne istiyorum" sorusu ancak belirli bir hedef ve amaç uğruna sorulabilirdi, güdülen bir hedef yoksa eğer niye insan bu soruyla meşgul olsundu ki!...pencereden dışarı bakınca evlerin çatıları ve insanlar başka bir boyut daha kazanmıştı. Her şeyin bir amacı vardı, çatıların şekli, insanların giyinmeleri, ağaçların renkleri, arabaların tamir edilmesi, alışveriş yapılması... İster günlük isterse de uzun vadeli hedefler olsun, yaşamın tüm alanlarında insanın belki de günde onlarca defa kendine bilinçsizce sorduğu ve yine aynı bilinçsizlikle yanıtladığı bir şeydi bu! Tüm canlılar, hepsi belirli bir amaç doğrultusunda işleyen organ ve dokulardan meydana gelmemiş miydi? Tüm canlılarda en temel ve - günlük hayatta gözden kaçırdığımız - bir o kadar da basit gerçek bu değil miydi: Yaşamak!
Ama sanılmasın ki serüvenci ile fatih bu asgari istekte birleşiyor olsun... esas ayrım burada yaşanmaktadır işte. Serüvenci "salt" yaşama güdüsünün meşrulaşmış haliyken, fatih yaşama güdüsüne aykırı hareket edendir. Doğada insanoğlu dışında yaşama güdüsüne aykırı hareket eden başka bir varlık yok (belki istisna olarak bazı balina türleri gibi canlılar sayılabilir). Yaşama güdüsü tüm canlılar için bu kadar basit iken, insan için yaşamak iktisadi ve içtimai gelişmeler sonucunda giderek daha karmaşık bir hal alıyor. Fatihin amacı yaşamak değildir, fatih kendini bir amaca adayandır. Niçin yaşıyorsun sorusuna verilecek onlarca yanıtı vardır onun. Şartlar ve zorunluluklar gerektirdiğinde gözünü kırpmadan kendini adadığı şey için canını verebilir. Serüvenci bu soruyu ne kendine ne de başkasına sorandır... Böyle bakılınca serüvenci yaşamı belirli bir doğrultuda gitmediğinden rüzgar nereye eserse oraya savrulandır, kolay adamdır başka deyişle. Fatihi yolundan çevirmek asla - hadi "çok zor" diyelim - mümkün olmadığından ortalıkta gözükmeyen olur. Gözükmeyen olur çünkü gözükmesi gerektiği yerlerin dışında bulunmaz fatih, her şeyden önemlisi bir güvenlik ve itibar söz konusudur. Onu bulmak için ya peşinden kovalamak gerekecek ya da tabiyetine girmek gerekecektir. Serüvenci ise her an her yerde karşınıza çıkabilir... bir gemide, bir dağın zirvesinde, bir mahallede, bir konserde... Serüvencinin kaybolduğu tek bir an vardır o da içinde insan öznesi bulunmayan serüvenlerdir. Ancak fatih içinde insan olmayan fetihler yapmaz, fetih ve fatih insanlar içindir. O nedenle insanın olmadığı yerde fatih göremezsiniz...


V. Güven

Öksürüyordu, derindi, öksürdüğünde tüm hücreleri yerinden oynuyordu sanki, kaç pakete çıkmıştı sahi ciğerine akan zehir? Sarsılıyordu, bu sarsıntı onu üzmüyordu, belki sarsılmak bir an için yaşadığının farkına varmasını sağlıyordu... sessizliği tercih ediyordu, çoğunlukla. Tercih deyimi belki yanlış olurdu, "yaşam biçimi" deniyordu ne de olsa yeni yetmelerce... bir türlü alışamamıştı bir zorunluluğun yaşam tarzı olmasına, o daha çok zorunlulukların tercih gibi sunulmasına inanmak istiyordu. Dışarıda hava ne alemde diye düşünmeden dilediği iklimi yaşıyordu kendince... Düşünüyordu, düşünce o ki dört duvar da olsa bu güvenlik hissini sadece kapıların ardında olmak veriyordu. İşin kötü yanı şuydu; yalnızlık alışkanlık haline gelince, sessizlik artık tercih edilen bir şey oluyordu. Çünkü yalnızlığın sonu yoktu;
Her gün bir şeyleri azaltır insan, her gün bir alışkanlığından, her gün sevdiği bir eylemden vazgeçerek, terk ederek ulaşılabilirdi bu yalnızlığa!
"Yalnızlığın zirvesi neydi peki!?!"
Bu soru ne kadar güzel geldi şimdi ona, çınlayıp duruyordu kulaklarında... an geliyor tebessüm ediyor an geliyor dişlerini sıkıyordu bu soruyu düşünürken. Zirvenin adı "son"du: "zirve olmamalıydı"! Madem yükseliyordu insan bir balon sepeti içinde misali: "Ağırlıklar atılmalıydı!"
O da atıyordu işte ağırlıkları birer birer...
Yükselme isteğinin sonu var mıydı? Yükselen kişi bir an geldiğinde "artık çok yükseldim, azıcık da olduğum yerde durayım" der mi? Bu soru - büyük ihtimal ki - eşyanın doğasına aykırı gibi görünse de insanoğlunun çoğunluğu tarafından benimsenme isteğinin belirtisi olmuştur. Yüksel...yüksel ki düşüşün - en az yükselişin kadar - muhteşem olsun...
Yükselmek fatihin en önemli görevlerinden biridir, olduğu yerde durmak onun için bir gerileme işareti "gibi" ya da "olarak" algılanır. Gibi algılanır çünkü ona göre hareket hep ileri hep yukarı olmalı. Eylemsizlik fatihi rahatsız eder, hiç düşünmez, aklına getirmez bunu. Böyle bir durum onun "son"u olur çünkü. En nihayetinde çözüm getiren kişi olarak hep toplumun bir adım önünde yer almak zorundadır. Bu zorunluluk hiçbir zaman peşini bırakmaz onun. Lakabı, adı belki de kimliği olur!
Serüvenci ise durağanlık ya da eylemsizlikle açıklanamayacak bir kişiliktir. Serüven yaşama duygusu onu bu düşüncelere saplanmaktan alıkoymaz. Kaybetme korkusu olmadığından düşünmez bunu belki... belki de eylemsizliğin ta kendisi bir serüven oluverir. Ama merak her zaman vardır. Hala nefes alıyorsa insan - "merak" - yaşama içgüdüsünün yanında en önemli etkenlerden biri oluyordu. Serüvenci önceden planlanmış senaryoları yaşamazdı, yaşadığı her şey daha önce kimsenin yaşamadığı öykülerdi. Öyküydü, çünkü anlatanın diline göre değişebilmekteydi. Bu da serüvencinin çelişkisiydi, değişen şey asla öncekiyle aynı olmuyordu...Değişim zorunluluk ise serüvencinin orada işi yoktu, zorunluluklar fatihin ilgi ve de bilgi alanına girmekteydi çünkü... Serüven zorunluluğun reddiydi.


VI. Çelişme

Reddetmişti uzun zaman başvuru cesaretini göstermeye... Şimdi yeniden aklına düşmüştü, başvurunun kendisi kabulü kadar heyecan vermemişti. Sonucu beklerken kaygılanmıştı, yanıtın olumsuz olacağına kendini inandırmaya başlamıştı, çünkü nerdeyse altı aydan uzun bir süre geçmiş ve ses-soluk çıkmamıştı. Zaman zaman kendini teselli ediyor, bir şey çıkmayacağına inanmaya başlıyor zaman zaman telaşlanıyordu bundan. Başvuru kararını verene kadar kendiyle ne kadar cebelleştiğini biliyordu, bir ileri bir geri adımlar atıyor, tartıyor, aklını toparlayamıyor, eski kayıpları aklına geliyordu. Bir insanın yaşayabileceği tüm duyguları yaşamıştı bu birkaç ay içerisinde. Acı çekmek bunlara dahildi. Değişmek istemiyordu... bir şeylerin değişmesi onu korkutuyordu, acı veriyordu. Durağan ve kendi ritminde akmalıydı hayat. Bugün yedinci gündü dışarı çıkmadığı, oyalanıyordu... acı oyalıyordu onu. Kim bilir belki acı süreklilik hali alınca insan buna alışıyordu, belki de hafiften bir zevk de veriyor sayılabilirdi, ruhun acısına fiziksel acıyı yeğlemek gibiydi... Dışarı çıkmıyordu, çıkmak istemiyordu, korkudan değil elbette, sokakta olup bitenleri umursamıyordu, anlamsızlıktı, anlamı olan tek şey çalışmaktı şimdi, günlerce, gecelerce çalışıyor günün uyumak dışında önemli bir bölümünü makine başında geçiriyordu, yapacak bir işinin olmaması belki de en büyük korkusuydu...onu meşgul edecek bir şey lazımdı, 24 saat oyalayacak tüm benliğini, ruhunu işgal edecek bir şeyler....Acı çekmeyi çoktan göze almıştı.

Oyalanmak, fatihin nefret ettiği ve küçümsediği bir sözcük ve eylemdi. Vakit kaybıydı ve gereksizdi, oyalanmak avamlara, hedefi olmayan insanlara göreydi. Durağanlıktı, olduğu yerde saymanın ve hiçliğin ifadesiydi onun için.
"Bir fatih oyalanmaya başlamışsa eğer tükeniş başlamış demektir."
Serüvencinin oyalanma korkusu olmazdı, yaşama böyle bakmazdı. Yaşamı bitmeyen bir oyun olarak gördüğünden olacaktır herhalde. Korku kaybedecek bir şeyleri olmayan canlıların duygusu değildir. Fatih ile serüvenci korku konusunda da ayrılmaktadırlar. Fatihin korktuğu şey gün geldiğinde bir serüvenciye dönüşmektir: olayların akışını kontrol edemeyecek, sürüklenip duracak bir obje haline gelecektir. Sürüklenmek, kapılmak, savrulmak fatih olarak bakış açısına ters ve kendi varlığının reddiydi.


VII. Karşılaştırma

Zamanı reddediyordu, zaman akmamalıydı, durmalıydı şimdi olduğu yerde, aklına zamanın hangi hali gelirse gelsin orada dondurmak istiyordu, daha geri gitmemeliydi zaman ya da ilerlememeliydi. "Biraz daha zaman" diyordu içinden... tekrarlayıp duruyordu, biraz dinlemek istiyordu bunu. Daha çok zamanı olsa insanın elinde nasıl bolca dağıtabilirdi değil mi, al sana 3 zaman, sana 2,5 zaman. Sahi zamanı kim taksim ederdi ya da kim dağıtırdı?
Teorik olarak zaman ihtimal ki, zaman ve mekanda olan ya da olmayan her şey için vardı (ya da yoktu). Ama ister var olsun ister olmasın bir şey kesindi: "Zaman herkes için eşit değildi". Aramızdan - bize göre erken - ayrılanlar için zamanın daha az verilmiş olduğunu düşünürüz. Kabul etmeyiz, üzülürüz ve isyan ederiz; "keşke benim elimdeki fazla zamanı verebilseydim". İşte bu "keşke" sözcüğü zamanın dondurulması ya da fazla olanın dağıtılması isteğinden başka bir şey değildi miydi? Peki nasıl oluyor da bazı insanlar ellerinde fazladan zamanın olduğunu düşünebiliyorlardı? Acaba "keşke" sözcüğünü sık kullanan insanlar, sahip oldukları fazla zamanı başka insanlardan çalmış olduklarını mı düşünüyordu? O halde daha çok zaman isteyenler, aslında başkasına göre zaten çok zamana sahip değil miydi?

Serüvenci için zaman kavramı elbette fatih için olandan farklıydı. Fatihin zamanı hiç olmazdı, hep bir şeylerle uğraşır, yeni planlar yapar ve zamanı yenmeye çalışırdı. Zamanı alt etme isteği an geldiğinde onun daha hızlı akması isteğinden başka bir şey değildi. Yok sabırsız olduğundan değil, ancak bir görev bir an önce halledilmeliydi ki, sıradaki gelsin. Zamanla yarış içindedir fatih deyim yerindeyse. Zamanı kovalar, yakalar, sahip olmak ister, bazen başarır bunu, elinde tutar bırakmak istemez, sonra zaman tekrar kaçar o kovalar. Bir oyundur fatih için zaman, dönem dönem savaş kılığında seyreden. Aslında fazla zamanı yoktur, başkasının zamanını çalmamıştır, ancak çalınmasına dolaylı olarak vesile olmuş olabilir. Esas zamanla eğleşen serüvencidir, fatih gibi bir oyun oynamaz serüvenci, daha çok oynaşır (cilveleşir) onunla. Serüvencinin zamanı kovalamak gibi bir isteği yoktur, zaman da öyle ensesinde boza pişirmez adamın tabi. Serüvenci ile zamanın bu uyumlu gibi gözüken ilişkisi aslından serüvencinin onun üstünlüğünü kabul etmesinden gelir. Üstünlüğünü kabul etmekten başka çıkar yolu yoktur zaten. Hani kabul etmese, reddetse bunu fatih gibi bir fetih duygusuyla donatılmadığından serüvenci olmayacaktır. Serüvenci zamanla dalga geçmez, hafife almaz, ama aynı zamanda onunla sürekli meşgul da olmaz. Zamanı akışına bırakmak değil, onun ritmiyle savrulmak denilebilir belki. Buradan serüvencinin çok zamanı olduğu anlaşılmamalı. Aksine "zaman" denilen kavram "durum"a göre farklılık gösterir. Bir bekleyişte geçen zaman ile bir yolculukta geçen zaman aynı zaman değildir. Zamanın çok ya da az olduğu ikilemi ancak somut bir durum yaşandığında ortaya çıkabilir. Kıstas budur. Serüvenci zaman istemez, zamanla böyle bir alışverişi olmaz. Zaman istemek fatihin harcıdır, düşünecektir çünkü, çünkü ordularını güçlendirecek, tahkimat yapacak belki planlarını inceden inceye işleyecektir. Onun içindir ki "plan" ve "zaman" çok yakın kavramlar olagelmiştir.

VIII. Çözümleme

Acaba "biraz daha zaman" isteği ölmekte olan bir insanın isteği olabilir miydi? Plan peşinde değildi, belki işiyle ilgili kısa vadeli planlar yapıyordu. Bunu yapmak zorundaydı, yoksa aç kalacaktı. Ama geleceği ve hayatıyla ilgili olarak ne zamanı ne de planı düşünüyordu... Varlığıyla ilgili soru sormuyordu hayli zamandır anlatıyordu sadece kafa yormuyordu, dinliyordu sadece.... çıkmıyordu, yine çalışıyordu, bir şey kalbini sıkıyordu ne zamandır, bazen titriyor, bazen terliyor, bazen karnı ağrıyordu... ama en çok da canı sıkılıyordu, bir şeyler yapmak istiyordu ama ne yapmak istediğini bilmiyordu, oyalanıyordu kendince belki zaman geçiriyordu. Çok soru sormuştu kendine, hala da soru soruyordu, insan bir yere gelince yoruluyor soru sormaktan, biraz dinleneyim diyordu, biraz soluk alayım, belki susmalıyım, belki uzanmalıyım sadece kirli halımın üstüne, güzel bir müzik çalıyordu, güzel bir ses bir mırıltı gibi kaplıyordu odanın her yanını, öyle dingin öyle güzel, sanki havada uçuyordu ses, beyaz bazen, bir an kırmızıya dönüyor...bir sigara daha yakıyordu...
Küçük soruları seviyordu, acıyordu onlara bazen, peşlerine takılıyordu, bakıyordu küçük olduklarını görünce de şaşırıyordu, sonra asıl soruyu arıyordu yeniden, arıyor ama bulamıyordu, çok kızıyordu o zaman, yoruluyordu bir an, unutuyordu...güneş bugün olduğu gibi sıcak sesleniyordu dışarıdan... toparlanıyordu biraz daha... sonra yeniden başlıyordu...bir kahve suyu koyuyordu... niye bir su ısıtıcısı kadar basit değildi insan diyordu, onun amacı sadece suyu kaynatmaktı, hadi diyelim ısıtmaktı kim bilir ısıttıktan sonra soğutmak amacıyla da kullananlar olabilirdi...

Kullanmak fiili her daim fatihle birlikte anılagelen bir sözcük olmuştur. Araçlar, gereçler, düşünceler, insanlar kullanılmak için vardır, yoksa fetih gerçekleşmeyecektir. Fatih hiç bir zaman çıplak elle fatih olmamıştır, ya da bir fatihin salt varlığı asla bir fethin yolunu açmamıştır. Arkasında düşünce, insan, malzeme vardır. Fetih yapmak ilkel insanlar için karmaşık bir süreç değildi. Bir yaban hayvanını avlamak ya da zorlu doğa olayının üstesinden gelmek bugün bize fetih gibi gözükse de, aslında son derece olağan günlük yaşamın bir parçası sayılırdı. Fatihin başarısı ya da başarısızlığı onun "kullanmak" eylemindeki kötü/iyi niyetini tayin eder. Başlarda fetih yapmak başka insanların aleyhine olmazken ve salt yaşamını sürdürme ve karnını doyurma çerçevesinde kalırken tarihin belirli bir evresine geldiğinde artık insanların (hatta toplumların) aleyhine gelişmeye başlamıştır. Bu başlangıç işte "fetih" gerçekliğinin karmaşık ve herkesçe görülmeyen/gösterilmek istenmeyen yönünü teşkil etmektedir. Serüvenci ise daha çok kullanılan olur çoğunlukla, çünkü bir savaş içinde değildir, bir planı yoktur. O kendince yaşamla uyum içinde nefes aldığını düşünürken günümüz kompleks "fetih" kavramının zaman zaman bir aracı zaman zaman da kurbanı olmaktan öteye gidemez.

IX. Anlamlandırma

Kurban bayram geçmişti, çok kan görmedi, farklı geldi bu bayram ona. Dışarı çıkmamıştı hiç, aslında bugüne değin şu kurban meselesini hiç de aklına getirmiş değildi. Tuhaf bir benzerlik yakalamıştı şimdi. Yaptığı başvuru acaba kurban olma olgusunu da içinde barındırmıyor muydu? İnsanın bir hedefinin/amacının olması onun bu amaç uğruna kurban edilmeyi göze alması anlamına gelir miydi. Bir amaca odaklanmış kimsenin o amacın artık kontrolüne girdiğini duymuştu sıkça. Amacın kontrolüne giren insan, kendi kontrolünü teslim etmiş oluyordu, kendi dışında önemli olan başka bir şey var oluyordu artık. Ama kendi yaşamına hiç uygulamamıştı bunu ya da en iyi ihtimalle fark etmemişti bunu hiç. Sözcükler, kavramlar uçuyordu, çok hızlıydılar, bir ucundan tutuyor...öbür ucunu da yakalamaya çalışırken bu sefer elindekini kaçırıyordu. Karnının ağrıdığını hissetti, yarım saat de olsa iki büklüm oturmamanın keyfini çıkarmıştı. Bir şeye sahip olma duygusu aynı zamanda ona kurban olma isteğinin de belirtisi de değil miydi. Şimdi hedefi olmayan insanları düşündü, hedefsiz ise bir insan kurban olmak istemiyor demekti onun için. Peki hedefsiz ise bir insan niye ölsündü ki? Eğer kurban olmak kendini bedensel ve ruhsal olarak feda etmek ise, insan neye sahip olmuş oluyordu böylece? Acıyı göze almanın ta kendisi mutluluk kaynağı olabilir miydi?

Fatih için kurban sözcüğü, kısa ve uzun vadeli yaşantısının demirbaşlarındandır. Serüvenci için kurban etmek ya da kurban olmak her an ihtimal dahilinde de olsa asla düşünmediği konulardır. Serüvenci gireceği serüvenin iyi/kötü - mutlu/mutsuz sonuçlanması için pazarlık yapmaz, kaldı ki bu pazarlığı kimle yapacaktır? Bir serüvene başlamak için belirli koşulların, garantilerin, güvencelerin istenmesi bir serüvenden çok turistik bir geziyi andırır. Sınırları, süresi, mekanı, her şeyi belli bir serüven, serüven olmaktan çıkar olsa olsa planlı bir senaryo olur. Hadi diyelim pazarlığa girişti, o halde önünde sonunda fatihin kucağına düşmeyecek ya da en iyi ihtimalle küçük bir fatihe dönüşmeyecek midir? Senaryo yazmak ve bunu uygulamak fatihin işi olduğuna göre; serüvencinin fatihten - kendisi için - bir senaryo yazmasını istediğinde, fatihin yazacağı senaryoda serüvenci "kurban" olmaktan öteye gidemeyecektir. Fatih senaryosunu oya gibi işler; koşulları, güvenceleri, beklentileri, değişecek ve alınacak şeyleri belirler, planlar. Serüvenci senaryo yazmaz, yazamaz, pazarlık yapmaz, hesaplamaz, onun için önemli olan bir şeyi istemesidir. O halde bir serüvende belirli güvencelerin ve koşulların istenmesinin altında yatan esas neden kaybetme korkusundan başka bir şey değildir. Fatihin kaybedeceği çok şey vardır, çünkü hepsine uzun uğraşlar ve çetin mücadelelerle sahip olmuştur, onlarca kurban vermiştir. Oysa bir serüvenci için serüvenin içinde bizzat kaybolmaktan başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Zaten istediği de bu değil midir?

X. Yüzleşme

İstiyordu....bekliyordu...başvuru, serüven, fetih, amaç zaman, kurban, ölüm, senaryo sözcükleri yankılanıp duruyordu... hazırlıklarını yapmıştı, iyi dinlenmişti, işlerini bitirmiş, toparlamıştı. Hareket zamanı geliyordu bunu hissediyordu, yaklaşıyordu, düşündüğü şey ise serüvene giriş kapısının açılacak olmasıydı. Hani öyle kafa karıştıracak kadar da çok kapı yoktu önünde. Aslına bakılırsa her serüvende olduğu tek bir kapı vardı. Kapı tek olunca önemli olan kapının nasıl açılacağıydı; içeri doğru mu açılacaktı kapı, dışarı doğru mu, hafifçe aralanacak mıydı sadece yoksa sonuna kadar savrulup çarpacak mıydı... Kapının açılacağından emindi, çünkü başvurusu kabul edilmişti. Bir an kapının üstüne devrilebileceği ihtimalini bile düşündü gülümseyerek, o zaman serüven başlamadan bitmiş olacaktı kimilerine göre, kimilerine göre ise süresi bu kadarmış denecekti... komik, yok daha iyisi şapşalca, evet şapşalca geldi bu düşünce ona... şapşallık da hayatın bir parçası değil miydi...?

Geçmiş:
Serüvencinin bir önceki öyküsü yarıda kalmıştı, tam tadını, kokusunu almaya başlamışken aslında serüvene açılan kapının hiç olmadığını fark etmişti. (Bu ifade elbette vakaya iyimser bakan öykücünün cümlesi oldu. Oysa kötümser öykücü "kapının arkadan kilitli olduğunu fark etmişti" derdi.) Serüvencinin bir özelliği de buydu zaten, illa "gerçek" serüvenler olması gerekmiyordu ondaki serüven duygusunu uyandırmak için. Önceleri kızmıştı, hatta kapı diye gördüğü şeyi bile yumruklamak istemişti, bu ani çıkıştan son anda vazgeçmişti, çünkü bir serüvene katılması için kendi iradesinin yeterli olmayacağını çok iyi biliyordu, kapıyı açacak olan tek başına kendi iradesi olamazdı. Biraz bozulmuş, neden sonra gülüp geçmiş, kendisini teselli etmiş, bir süre daha oyalanma gücünü kendinde bulmuştu. Ama ilk fırsatta serüvene çıkacağını biliyordu, başvurusu kabul edilmişti, tek fark zaman geçtikçe serüvenin yeri ve öyküsünün farklılaşacak olmasıydı... olsundu, istese de hiç yaşamayacağı bir serüveni neden merak etsindi ki? Yaşanacak serüveni merak etmek belki bir kadının dokuz ay boyunca dünyaya getireceği çocuğu merak etmesine benzetilebilirdi. Geleceği ve olacağı biliniyordu ama nasıl ve kim olacağı bilinmiyordu. Gelecek olanın neye benzeyeceği veya nasıl olacağı düşünülemezdi ve daha da önemlisi gelenin reddi mümkün değildi!

Fatih bir önceki savaşında yenilgiyi tatmış ve bir yandan yaralarını sarmaya çalışırken diğer yandan intikam-neden-öfke-yenilgi sorularıyla meşgul oluyordu. Bir önceki savaşta fatihin görevi kendi kalesini korumaktı, etrafını kuşatmışlar, onu adım adım teslim olmaya zorluyorlardı. Ama yenilmişti. Yenilginin nedeni rakibini küçümsemiş olması değildi, tam tersi kendi gücüne fazlasıyla güveniyordu. Hazırlıklarını yapmış, her şeyi gözden geçirmiş ve hazır olduğunu hissetmişti. Öyle ki an gelmiş ve her zaman olduğu gibi ön çarpışmalar savaşın seyri konusunda bir fikir vermeye başlamış ve kazanacağına inanmaya başlamıştı. Ancak bu sefer rakip hiç beklemediği bir hamle yapmış ve fatihin karargahına - onun en zayıf yerine - sızmıştı: cephe gerisi fatihin zayıflığıydı, çünkü var gücünü sürekli olarak cephenin önüne sürerdi, düşmanlarının gözünü böyle korkutmaya alışmıştı, hatta bir müddet sonra buna kendisi de inanmaya başlamış ve galibiyeti ya da mağlubiyeti cephenin önünde fiilen iştirak eden güçlerin tayin edeceğine kanaat getirmişti. Fatihin dışarıya yansıttığı bu güç tebaasına güven, düşmanlarına ise korku veriyordu. İkisi için de bir meydan okumaydı.


"Sen o musun?"

İrade:

Hangi fatih, hiç fethedilmemiş bir kalenin önünden türkü söyleyerek geçer ki? Algıları açıktır fatihin, hemen fark eder ve hisseder, yine bir oyun korkusu sarar tüm benliğini. Yaşam amacı budur, aksi şekilde hareket etmesi mümkün değildir. Bir kale ne kadar büyük, güçlü ve zorsa, ne kadar sağlam gözüküyorsa kuşatma o kadar uzun sürecektir, o oranda yığınak yapılacaktır, planlar, hesaplar, takviye kuvvetler, başvurulacak yöntemler belirlenir. Kimilerine göre sözkonusu çatışmanın ya da fetih sürecinin kendisi önemli gözükebilir, oysa fatihin kafasındaki şey çatışmaların ya da fetih sürecinin keyifli ve centilmence olması değildir, onun aklında tek şey vardır kendisine meydan okuyanı dize getirmek. Fatihin kurbanı için de aynı durum geçerlidir: teslim olmamak. İster müdafaa isterse taarruz pozisyonunda bulunsun bu oyunun/savaşın bir parçası olan fatih savaş bittiğinde büyük bir çelişmeyle karşı karşıya kalır: Fethin ya da teslimiyetin sonunda fatih için teslim alınan şey artık bir hiçtir! Görev tamamlanmıştır.


"Hayır, o ben değilim!"

Mekan:

Doğadan, insandan ve günlük hayattan sıyrılmış bir yerdi, belki de zamanı ve mekanı olmayan bir yer. Yoldan geçene sorsanız kurumuş bir su kuyusunun dibi derdi, aksiyon filmi senaristleri ise eminiz, havada asılı bir sahne tasavvur ederlerdi. Bu kadar zıt iki karakterin herkes gibi bir parkta ya da lokantada karşılaşmayacağını biliyorduk. Elbette fatih ile serüvenci aynı havayı soluyacakları ya da aynı sesleri duyacakları yerlerde birlikte bulunurlar. Ama hiç birinin aklına diğerinin kim olduğu ve ne olduğu sorusu gelmez. İkisi için de sokakta bir başına kalmış bir kedi yavrusu birbirlerine göre daha önemlidir.


"Peki, kimsin o zaman?"

Zaman:

Fatih için farklı olmak kanıksadığı bir şey olurken serüvencinin gülüp geçtiği bir şey olmaktadır.. ister kanıksama ister gülüp geçilen bir şey olsun farklı olmak insanın bakış açısına göre değişir elbette... bir serüvenci asla bir fetih aramaz, fatih de serüven insanı değildir, hal böyle olunca karşılaşmaları neredeyse imkansız olur, serüvenci ile fatihin birbirlerini gerçek anlamda fark edebilmeleri için zamandan ve mekandan yalıtılmış bir yer bulunmalıdır, ilgilerini ve düşüncelerini başka yöne çekmeyen bir olağanüstü halin bulunması gerekir, sözgelimi bir dağın zirvesi olabilir bu ya da ıssız bir ada ya da uzun bir tren yolculuğunda yan yana pulmanlar... zaman ve mekana dair bu şartların bulunması yine de yeterli olmaz, burada iki kişiliğin aynı niyette birleşiyor olması da gerekir, bu niyetli olma hali ise ödün korkusunu getirecektir. Ödün vermekten korkulmadığında serüvenci ile fatih şapşallaşır.


"Ben senim!"


Misafir 15 Mayıs 2006 20:55

Aşk ve Çılgınlık
Uzun zaman önce dünya yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce iyi ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış . Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha fazla canları sıkkın oturuyorken SAFLIK ortaya bir fikir atmış "Neden saklambaç oynamıyoruz ?" ve hepsi bu fikri beğenmiş , hemen çılgın ÇILGINLIK bağırmış "Ben ebe olmak istiyorum !" ve başka hiç kimse ÇILGINLIK'ı arayacak kadar çıldırmadığı için ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış . 1,2,3,...


ÇILGINLIK saydıkça , İYİ HUYLAR'la KÖTÜ HUYLAR saklanacak yer aramışlar . ŞEFKAT Ay'ın boynuzuna asılmış , İHANET çöp yığınının içine girmiş , SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış , YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama gölün dibine saklanmış . TUTKU Dünya'nın merkezine gitmiş , PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK saymaya devam etmiş , 79, 80, 81, 82, 83...

AŞK dışında bütün İYİ ve KÖTÜ HUYLAR o ana kadar zaten saklanmış , AŞK kararsız olduğu gibi nereye saklanacağını da bilmiyormuş ... Bu bizi şaşırtmamalı , çünkü hepimiz aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz . ÇILGINLIK 95, 96, 97... ye gelmiş ve 100'e vardığı anda AŞK sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış . Ve ÇILGINLIK bağırmış "Önüm , arkam , sağım , solum sobe , geliyorum" .

Arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİK'i görmüş , o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş . Sonra ŞEFKAT'i Ay'ın boynuzunda görmüş , ve İHANET'i çöplerin arasında , SEVGİ'yi bulutların arasında , YALAN'ı gölün dibinde ve TUTKU'yu Dünya'nın merkezinde ... Hepsini birer birer bulmuş sadece biri hariç ! ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış , en son saklı kişiyi bulamamış , derken HASET ÇILGINLIK'ın kulağına fısıldamış :

"AŞK'ı bulamıyorsun çünkü o güllerin arasında saklanıyor "

ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış , saplamış , saplamış ... Ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar ... Ve haykırıştan sonra , AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış . Parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş , gözlerinden . ÇILGINLIK , AŞK'ı bulmak için , heyecandan AŞK'ın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş ... "Ne yaptım ben ? Ne yaptım ben ?" diye bağırmış "Seni kör ettim , nasıl onarabilirim ?" AŞK cevap vermiş ; "Gözlerimi geri veremezsin ama benim için birşey yapmak istersen benim kılavuzum olabilirsin !"

O günden beri AŞK'ın gözü kördür ve o günden beri ÇILGINLIK da her zaman onun yanındadır ...


Pollyanna 15 Mayıs 2006 21:16

GÖRMESİNİ BİLEN GÖZLER
Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden
büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle,
pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.
Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik
yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler
değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta
çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk
önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini
kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu
bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı.
Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi
onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete
dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne
bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen
düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı
konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü
ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven
annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye
karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları
bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.
Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla
baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu.
Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını
söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten
korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye
yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında,
müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki
bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan
burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve
yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
"Sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi. "Yüzümde hiçbir
çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"
Yaşlı doktor: "Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!."
diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri
taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!."



Mystic@L 15 Mayıs 2006 21:45

Gül Soylu Aşk

Enez’ in güzel yaz günlerinden biriydi. Her sabah ki gibi ormana koşmaya gittim. En yakın arkadaşımda yanımda denize girdik eğlendik. Akşamüzeri can sıkıntısı 3 kişi bulduk. Okeye dördüncü aranıyor. Ya ben yanlış görüyorum yada karşıdan maviş gözlü, kumral, şirin mi şirin güler yüzlü bir masal perisi geliyor. O an sanki büyülenmiştim. Okey oynamayı bir yana bir yana bırakın iki de bir taşları düşürür, ıstakayı devirir olmuştum. Ama galiba ben onun pek ilgisini çekememiştim. Okey bitti arkasına bakmadan gitti.

Sonradan öğrendim ki arkadaşımın yeğeniymiş ve uzun süreli bir beraberliği varmış .
" E be kardeşim dedim içimden...

Yine bir yaz akşamı top oynamaktan geliyoruz. Kan ter içinde kalmışız, saç baş toz toprak içinde... Az ileriden birisi seslenir gibi oldu. Baktım aman Allahım yine o güzel gözlü kız. Tabii hemen havaya girdim bana "iyi aksamlar" dedi. Arkadaşım mavi gözü periye nasıl baktığımı görmüştü.

Yaz bitiyordu ve biz İstanbul'a dönnüyorduk. Mavi gözlü perim aklımdan çıkmıyordu. Fakat sonunda kafamdan atmayı zor da olsa başarmıştım.

Bir gün arkadaşımın ablası bizim bir yeğen var birbirinize çok yakışırsınız diye öyle bir söyledi. Ben pek önemsemedim meğerse abla arada aracılık ediyormuş. Tabiki bunlar sonradan su yüzüne çıktı. Bu arada bir detayı atladım. Uzun süre beraber olduğu gençten problemler dolayısıyla ayrılmış.

Arkadaşımda oturduğum günlerden birinde aablası "Haydi gel kahve içmeye misafirliğe gidiyoruz dedi." Bende "Gidelim bakalım dedim" Aslında biz ne bilelim her şey daha önceden planlanmış. Maviş gözlü perimin evine gittik. Ben onu görünce elim ayağım dolaşmaya başladı. Hatta kahve fincanını elimde unuttu benim güzelim. Gece eve gelince bu konuyu ayrıntılarıyla düşündüm. Sanki içime doğdu. İlk başından beri tahmin ediyordum uzun bir beraberliğe, hatta ölümüne beraberliğe adım atacağımı. İçimden bir ses "Neden olmasın be Serhat diyordu." Ertesi gün yine onlarınn evinde bir tesadüf yapıldı. Beraberliğimizin ilk cümlelerini kurdum sonunda. Eh zor da olsa, kan ter içinde kalsam bile şu an üç yıllık güzel bir beraberliğim var. Dile kolay üç uzun yıl. Aman Allah bozmasın tahtaya vuralım. Biz yıldızlara astık yüreğimizi... Bizim aşkımız gül soylu bir aşk. Allah' tan herkesin kaderine benimki gibi güzel, temiz ve gül kokan bir aşk yazmasını dilerim.




Misafir 16 Mayıs 2006 00:02

http://img356.imageshack.us/img356/6317/gvercn10jw.gif



Herkes Bilsin Aşkımı O Hariç


Sen baharın yağmurla getirdiği özlemdin içimdeki, sen çiğ tanesi kadar saf ve ne olduğunu asla anlayamadığım yanımdın benim ve denize düşüp de ıslanmaktan korkutan bir savaştın yüreğimde...

Özlemini her gece koynumda hissettiğim ve hiçbir zaman seni sevmekten vazgeçmediğim için özeldin. Sonra gözlerle yüzüme baktığında ya da her kavga edişimizde fırtınalar kopardı yüreğimde, sen hiç bilmezdin. Benim susuşum senin kaçışını desteklerdi belki de. Belki de gerçekten söyleyemediğim sözlerle doldu kalbim ve sen her seferinde gün batışını anımsattın bana, onun kadar güzel onun kadar huzur verici. Aslında hem onun kadar uzaktın bana hem de yakınımda hissettim seni, uzanıp tutacak kadar yakınımda.

Uzaktan sevmeyi hiç sevmiyordum ama uzaktan sevmek zorundayım. Kimse bilmemeliydi seni sevdiğimi , sonra kopup giderdin benden, arkadaş bile kalmazdın bilirdim. Bir sevdiğin vardı konuşurlarken duymuştum. Sonrada sen anlattın bana sevgilini. Hiç görmediğim birinden nefret ettim onu sevdiğin için. Ve sonra dayanamaz oldu gönlüm bu ağırlığa. Seni görmekten acımaya kanamaya başladı. Tükeniş başladı benim için ömrümün baharında.

Çok tatlıydın o gülen koskoca gözlerinle rüyalarımda gördüm seni. Kumsalda dolaştığımızı, ay ışığında dans ettiğimizi gördüm ve her gerçeğe dönüşümde hayaller biraz daha uzaklaşmaya başladı benden. Artık biliyordum seni benden ayıracak hiçbir şey kalmamıştı. Yüreğimden seni söküp atacak hiçbir güç bulamadım.

Bir sonbahardı hatırlıyorum. Sararmış yapraklar caddelerde telaşlı insanlarla doluydu ve ben ilk kez hatırlıyordum yaşamanın ne demek olduğunu. Kuşların öttüğünü fark ettim ve denizin mavi olduğunu ve dünyanın senin etrafın altında dönmediğini. Hala seni seviyorum, hala seni görüşümde yüreğim kanatlanıp uçacakmış gibi hissediyorum. Ama artık biliyorum aşk tek kişilikte yaşanabilir ve zaten sen bunu anladığım günden beri daha yakınsın bana. Belki de beklediğim buydu güvenmemdi kendime. Şimdi her şeyi fark ederek yaşıyorum ve her şeyin tadına varıyorum ama hala bir yerim eksik biliyorsun. Ama bende biliyorum ki hiçbir şey eksik kalamaz. Elmanın bile iki ayrısı vardır ve benim eksik tarafım sensin.


http://img356.imageshack.us/img356/9420/canlgl7gp.gif





Pollyanna 16 Mayıs 2006 00:21

ANLAYABİLMEK


"Satılık Köpek Yavruları" ilanının hemen altında
küçük bir çocuğun başı gözüktü ve
çocuk dükkan sahibine sordu :
-"Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?"
Dükkan sahibi :
-"30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları" dedi
-"Benim 2 dolar 37 sentim var" dedi çocuk
-"Bir bakabilir miyim yavrulara"
Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve
köpek kulübesinden beş tane yumak halinde yavru çıktı.
Yavrulardan biri arkadan geliyordu. Küçük çocuk
yürümekte zorluk çeken
sakat yavruyu işaret edip sordu:
-"Bunun nesi var?"
Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve
hep sakat kalacağını açıkladı.
Küçük çocuk heyecanlanmıştı.
-"Ben bu yavruyu satın almak istiyorum.”
Dükkan sahibi:
-"Hayır o yavruyu satın alman gerekmiyor.
Eğer gerçekten istiyorsan o yavruyu sana bedava veririm"
Küçük çocuk birden sinirlendi.
Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak:
-"Onu bana vermenizi istemiyorum.
O da diğer yavrular kadar değerli ve
ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim.
Aslında şimdi size 2 dolar 37 cent vereceğim ve
geri kalanını ayda 50 cent ödeyerek tamamlayacağım."
Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı:
-"Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum.
Bu yavru hiçbir zaman diğer yavrular gibi koşup,
zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak."
Bunun üzerine küçük çocuk eğildi,
pantolonunu sıvadı ve
büyük bir metal parçasıyla desteklediği
sakat bacağını dükkan sahibine gösterip,
tatlı bir sesle:
-“Ben de çok iyi koşamıyorum
ve bu yavrunun
kendisini çok iyi anlayacak
bir sahibe gereksinimi var" dedi.

http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10052-pati.jpg
Dan Clark


Misafir 16 Mayıs 2006 00:21

Yeşil Bir Sessizlik AnıR. Bradbury’e ;


Tam tepede gülümseyen güneş uçsuz bucaksız mavilikler üzerinde pırıltılar oluşturuyor, güneyden hafif hafif esen rüzgar büyük dalgaların daha küçüklere çarparak, kıyıya beyaz bir köpük halinde ulaşmasını sağlıyordu.
Saatlerdir kapalı duran kalın kitap; muhtemelen hüzünlü bir aşk romanı, açık denize bakarak sigarasından bir nefes çeken kadına o an için bir şey ifade etmiyordu. Önüne düşen saçlarını sol eliyle itip, güneş gözlüklerinin arkasından sahile baktı. Çığlık çığlığa denize bir girip bir çıkan çocuklar, kahkahalarla gülüşüp birbirlerine el şakaları yapan kızlı erkekli gruplar, bir önceki günün talihsiz maçının en kritik pozisyonlarını hararetle tartışan yaşlı adamlar tüm doğal seslerin sessizliğini bozuyor gibiydi. Gülümseyen bir yüzle hemen yanı başındaki şezlongda oturan iki kadına baktı. Hiç susmayacak gibi görünüyorlardı. Biraz daha yaşlı olanının geçen yaz gelininin burada tüm yazı nasıl ev işi yapmadan geçirdiği faciası bitmiş, hangi şampuanın saçlara iyi geldiği konusu nereden çağrışım yapmışsa yapmış birden açılıvermişti.
Kimsenin kendisine bakmadığından emin olduğu anda kadın, sigarasının son nefesini de çekip, sıcak kumun üzerinde söndürdü. Elini yakan kuman bir avuç alıp, üzerini örttü. Başını hafifçe kaldırıp tekrar denize baktı. Dalgalar birbiri ardında kıyıya yaklaşmakta, büyükler küçükleri kovalayıp, kim bilir kaçıncı kez izlerden arınmış kumları ıslatıp, geldikleri hızdan daha az coşkulu bir ritimde geri dönmekteydi.
Onun siyah dalgalı saçlarını düşündü. İlk buluşmalarını hatırladı. O soğuk kış sabahı yüzünde sıcak bir tebessümle koşar adım yaklaşışını. Ne çabuk geçmişti koca sene. O hiç istemeden gittiği yemekte nasıl da yakınlaşıvermişlerdi ansızın. Nasılda birden bire kaplamıştı tüm hayatını. Önceleri eğlence gözüyle bakıyordu Fırat’a. Bu çok da yanlış bir tanım değildi. Attıkları her adımda ilk amaç eğlenceydi. Birlikte yenilen şımarık yemekler, beş dakika dans etmek amacıyla girilen gece klüpleri, tuvalet ihtiyacını karşılamak için uğranılan lüks oteller hep eğlenmek adınaydı. Sonra nasıl olduysa eğlence yön değiştirdi. Artık Fırat’ın Gümüşsuyu’ndaki minik apartman dairesinde vakit geçirmek artık onlar için en büyük eğlenceydi.


Nasılda gözü saatte iş bitimini beklerdi. Sonrada fırlayıp marketten akşam için bir gece önceden planlanmış malzemeleri alır, Fırat’ın evine koştururdu. Kimi zaman spagetti, kimi zaman pizza ve illa ki bir şişe kırmızı şarap. Gündemde bulunan tüm kutu oyunları oynanmış, vizyondaki tüm filmlerin cd’leri izlenmişti. Fırat çalıştığı mimarlık bürosundan çoğu zaman yorgun dönse de buluşmalarından kısa bir süre sonra tüm yorgunluğunu unutuyor, enerjisi geri geliyordu. Her şey harika gidiyordu. Ta ki o uğursuz pazartesiye kadar. Her zaman ki gibi Fırat salatayı hazırlarken, o da ocaktaki yemeği karıştırıyordu. Salondaki teypte çalan Charlie Parker şarkısı, Fırat’ın cep telefonu melodisiyle tüm güzelliğini yitirdi.


“Alo anne... Aa nasılsın? İyiyim iyiyim, sağol... Hı evdeyim anne... Yok çıkmıyorum geceleri dışarı. Kilom mu? Aynı anne, zayıflamadım... Efendim? Aaa geliyor musun? Tamam anneciğim kaçta? Pamukkale mi dedin? Tamam anneciğim, ben seni terminalden alırım. İyi yolculuklar...”
O andan nasılsa ona da güzel gelmişti Fırat’ın annesiyle tanışma fikri. Öyle ya yaklaşık bir yıldır birlikteydiler ve her şey mükemmel görünüyordu. Kendi ailesi İzmir’de değil de İstanbul’da olsa, kesin tanıştırırdı onlarla Fırat’ı. Gerçi Beşiktaş’lı olan babası Fenerbahçe’li Fırat’ı ne kadar severdi o an için bilemiyordu ama annesi kesin beğenirdi Mimar Fırat Beyi. O da yıllardır okuduğu ev ve dekorasyon dergilerinden yarı mimar sayılırdı. Peki ya Fırat’ın annesi o sevecek miydi onu? Daha sonraları çok kez Fırat’ın o gece telefonu kapatırken söylediği “iyi yolculuklar” cümlesi beyninde dönüp durdu. Sahi kime söylemişti Fırat bu cümleyi?


Şükran Hanım ilk bakışta anaç yapısı, iri siyah gözleri ve koyu renk saçlarıyla tam bir Anadolu kadını görüntüsündeydi. Çengelköy’de şirin bir balık restoranında yenilen ilk akşam yemeğinde onu baştan aşağıya süzüp, tüm geçmişini öğrendi. Hangi okulları bitirmiş, şimdiki işindeki maaşından memnun muymuş,babasının işi neymiş, annesi en güzel hangi yemeği yaparmış, otuz yaşına kadar neden evlenmemiş. Onların Adana’da da kızlar pek bir hamaratmış. Hele Mümtaz Beyin kızı Sevda bir dolma sararmış, kalem gibi.


O an kendini düşündü. İçinden “Teyzeciğim ben de çok iyi sigara sararım” dedi. “Hele Fırat’ın Tarlabaşı’ndan aldığı son tütünlerle geçen bir sardım kalem gibi. İsterseniz Fırat’a sorun. Hani şu korku filmini izlerken nasıl olduysa kanepede başlattığımız sevişmenin ardından sardığım sigara.” Gülümseyen gözlerle Fırat’a baktı. Fırat o an tedirgin ve daha önce hiç görmediği bir ifadeyle ona bakıyordu. Acaba içinden “İyi yolculuklar” mı diyordu. Peki kime diyordu bunu?
Şükran Hanımın gelişinin ardından tüm iyi niyetini bürünüp gitmeye devam ediyordu Fırat’ın evine. Ama her seferinde yüzü düşmüş geri dönüyordu. “Size harika sucuk köfte aldım, beş dakikada kızartırım.”
“Aa yok yok nefis kapuska yaptım sen onu götür kızım evinde yersin. Hem Fırat’ın midesini yakar o.” “Teyzeee” diyordu içinden “Fırat’ın midesi şişelerce içkiden yanmaz, üç parça etten mi yanacak?” “Sen neden hiç etek giyinmiyorsun kızım, valla ben gençken hep mini etek giyerdim, bacaklarım da pek güzeldi.” “Teyzeee, Fırat benim bacaklarıma bayılır. Ben etek sevmem, sevsem giyerdim herhalde.” Diye söyleniyordu içinden.


Bir süre sonra artık hep içinden konuşur olduğunu farketti. Fırat da artık o eski Fırat değildi. İşten geldikten sonra yemek yiyip, televizyonun karşısında uyukluyordu. Sürekli susması, onunda içinden konuştuğunu gösteriyordu. Artık o eve gitmek istemediğini anlayınca, Fırat’la dışarıda buluşmaya başladılar. Ama “Annem bu sene sanırım bende kalacak,


Annem evde yalnız, erken gitmeliyim... Annem üzerime sinen sigara kokusuna uyuz oluyor, az içelim... O iyi bir grup değil, boşver o konseri. Hem annem yeni çamaşır makinesi taksitine girmemi istiyor, paraya ihtiyacım var... Annem diyor ki bu ne böyle, saçların ne kadar uzun, **** misin sen ? Hem senin saçların dalgalı diyor, kısa saç sana çok yakışır.”


Uzaklardan beyaz bir köpük gibi yaklaşan büyük dalga, kıyıya vurdu. Şu taa ayaklarının parmak ucuna kadar geldi. Gözlerini denizden uzaklaştırıp, yeni bir sigara yaktı. Çantasından tokasını çıkartıp, yüzüne gelen saçlarını topladı. Sahildeki çocuklar koşuşturmaya, ellerindeki kovalarla denizden su alıp kafalarından aşağıya dökmeye devam ediyorlardı. Gençler gülüşmeyi kesmiş, hep bir ağızdan şarkı söylemeye başlamışlardı. Yaşlı amcaların maç muhabbeti yerini enflasyona bırakmıştı. Yan şezlongdaki iki kadından yaşlısı gitmiş, daha genç olanı cep telefonuyla Necla Hanımın gelinin tembelliğini karşısındakine rapor ediyordu.


Dalgayla gelen yeşil bir sessizlik anı sona erdi. Döndüğünde pek bir şey değişmemişti.


arwen 16 Mayıs 2006 00:32

Aşkta Yarın Yoktur Sevgili

Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir
ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.
Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...
Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...
İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır... Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...
İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...
Birazdan sabah olacak...
Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...
Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...
Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...
Aşkta yarın yoktur sevgili.


Pollyanna 16 Mayıs 2006 00:39

İKİ SİMGE
Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede
birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden
biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli
o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.


Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt
köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu
düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin
neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla,
sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

- "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."
- "Neyin simgesi" diye sordu çocuk.
- "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik
ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe
ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; 'mücadele varsa, kazananı da olmalı' diye
düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

- "Peki" dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.
- "Hangisi mi evlat?
Ben, hangisini daha iyi beslersem!"


Misafir 16 Mayıs 2006 00:42

KELEBEK İLE PAPATYA HİKAYESİ

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış. Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş. Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.". Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatyada ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş.

Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatyada kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve "Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam vermemiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum" diyebilmiş ancak.

Papatya donakalmış. Sadece "Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş. içinden "Keşke onunda beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış.

Her düşen yaprakta papatya, içinden "seviyormuş" diye geçirmiş.

işte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş; seviyor mu? Sevmiyor mu diye...


Misafir 16 Mayıs 2006 00:46

Fantasmagoria * : “Aşkın Metinler ”



*






Gece, rüzgarın ıssızlığına karşı çıkmasına rağmen, ayın ışık huzmelerinin etkisini azaltarak odanın üzerine çökmüştü. Yalnızlık ve yabancılık hissi hemen geldi buldu Zerka’ yı. Işığın aydınlattığı ve umutlar yarattığı iç dünyası şimdi ondan çok uzaklardaydı. Yıkım tüm bedenine yayılıyordu. Hemen yatağına gitti, aynaya bakma tutkusu giderek şiddetleniyordu. Katlanılmaz bir iç sıkıntısı ayaklarından gözlerine kadar tırmandı. Gözleri yatağın hemen karşısındaki derin dünyalarla bu sıkıntıya karşı koymaya çalışıyordu. Yatağın karşısında güneşin mirasını gece olduğunda bile koruyan kitaplar bulunmaktaydı. Karanlık orada varoluşunu yitiriyor, böylece zaman oraya giremiyordu. Zaman orada yoktu. Bu zamanın ötesine geçmiş “sonsuz ışıklar” onlara dikkatlice bakıldığında karanlığı, tüm yıkımı ve yalnızlığı unutturuyordu Zerka’ ya. Bu süreçte varoluşu kitaplarla özdeşleşiyor, roman kahramanlarının gerçekliğine olan özlemi kabarıyor; kitaplar onun bedeni ve ruhu oluyor; Zerka güneşin en derinlerinde doğan ve oradan gelen birisi gibi gözlerindeki kor ateşle onlara katılıyordu.



Gözler kitapların verdiği rahatlamayla yıkımı geri püskürttü. Kitapların onu koruduğunu biliyordu Zerka. Kitaplara ait metinler zihninin içlerinden yıkıma karşı savaşa çağrılıyordu. Savaş borusuna eşlik eden dağınık düşüncelerin zirvesinden gelen görkemli bir anlatıydı: “ eski günlerin görkemli anlatısı.”



Bu hep ölü olan ama ölümsüzlüğü de içeren metinler dağların zirveleri ile okyanusların en derinlerinin birleştiği ayna-saraylarda yaşardı. Her metin kendisini okurdu o aynalarda. Güneş ufukta parlarken uyurdu metinler çünkü güneş onları her türlü tehlikeden korurdu. Saraylar tüm ışığı en yüksek şiddetle yansıtan aynalarla kaplı olduğundan karanlık varlıklar gündüzleri sarayları çok uzaklardan izleyebilirdi ancak. Onlara yaklaşmaya cüret edemezlerdi.



Yaşamları içlerindeki anlamı korumakla geçiyordu. Sürekli mırıldandıkları ve neredeyse marş haline getirdikleri bir dizeleri bile vardı. Her zaman olduğu gibi gene büyük bir yaşama sevinciyle, sarayın dört yanına ulaşan ve giderek artan bir şiddette sesleniyorlardı :





“Aynalarda güneştik
Geceleri kendimize,
Ve kapardık gözlerimizi
Güneşten düşümüze.”





Zerka gözünün önüne kadar getirdiği dünyadan bir anda çıkıvermişti. Sesleri duymuyordu artık. İçi tutkuyla dolmuş, kendi varoluşu üzerine derin düşüncelere dalmıştı. Benim varoluş amacım ne diyordu kendi kendine… Sonra soruyu bile unuturcasına yeniden hülyalara dalmıştı.



Gözlerini duvara dikmiş öylece bakıyordu; yüzü biraz donuktu ama gözleri parlıyordu. Metinler dünyasını izlemeye koyulmuş gibi sevinçten yerinde duramıyor, bu çok eski deneyimi her seferinde yeni düşüşler yaşatıyordu ona. Zaten düşmek düş görmek değil miydi! Elleri ve bedeni hareketsizdi, duvardan metinlerin dünyasına açılan bir pencere bulmuştu adeta, odadaki zaman durmuş ve açılan pencereden metinlerin dünyasına akmıştı. Farklı bir pencereydi, açıldığı dünya kendisiydi. Yeni dünyanın ufku pencereden rahatlıkla seçiliyordu.



Kendisine bakan Zerka gözleriyle zihninin açtığı yeni dünyanın zamanlarını yazmaya başladı düşüncesine :



“ Batan güneşin içinden gece doğup gerçeklik olduğunda metinler zamana uyandılar ve ölümsüzlüklerini kazanmak için kendilerine baktılar. Okudukça parlaklıkları artıyordu, en sonunda aynada görünmez olmuşlar, böylece metin biçimindeki kara kuyulara düşmekten kendilerini korumuşlardı.”



Zerka’ nın penceresinden baktığı metin-yoldan pencereye giderek büyüyen bir ışık yaklaştı. Yaklaştıkça odadaki karanlık azalıyordu, tam önüne geldiğinde Zerka’ nın etrafı aydınlandı. Sanki kendi anlamına biraz daha yaklaşmış gibi dikkatlice süzüyordu yolu. Yıkım duygusu Zerka’ nın aşağıda yatan bedenini terk etmiş, bu pencere ona ruhunu veren anlam ve gerçekliği en içlerinde hissetmesini sağlamıştı. Ona metin dünyasının öyküsünü anlatmaya başladı bu ışıklı ses. Kim olduğunu göremediği bu varlıktan gelen ses dalgaları kulağına ardı ardına çarpmaya başladı :



- Gördüğün metinlerin ışıkları o kadar şiddetlidir ki zamanı ve yeri aşar, sonsuz uzunlukta ve derinlikteki kuyuların en sonlarına ulaşır, onları en güçlü oldukları yerde yok eder. Kara kuyularda yaşayan metin düşmanlarının en istemediği şey metinlerin uyumlu ve düzenli bir şekilde birleşip kitap haline gelmeleridir. Bu kitap-elmaslar aynalara bile bakmaktan kurtulan ve kendileri ayna olabilen arı metin cennetleridir. Dışarıya bakarken kendilerine bakan bu sonsuz ışık kaynakları, ayna-saraylardan daha korunaklıdır. Zamanları kendi içlerindedir, zaman onlarda akar. Böylece dışarının zamanı onlar için önemsizdir. Saatin neyi gösterdiği umurlarında bile değildir, çünkü saat onların içinde yaratılmıştır; hiçbir yaratıcı yarattığı şeyi kendi üzerine çıkarmaz. Bir Tanrı zamanıdır onlarınkisi : Tanrısal şimdilerinde insansal şimdiyi izliyor gibidirler. Kendi alanları dışındaki her yerde zamansızdırlar. Diğer metinler ise zamanı aynadan alır, dışarının zamanıyla yaşarlar. Ölüm onlara dışardan gelir.



Işıklı ses birden durmuş ve derin düşüncelerin de eşlik ettiği hüzün eşliğinde söylenmesi bile insanı ürküten şeyleri anlatmaya başlamıştı, elbette iyiliğin olduğu yerde karşıtı da zorunlu olarak varolacaktı, ne de olsa bu özgürlüğün bedeliydi. Endişeli bir şekilde atıldı ;



- Zaman geçtikçe kara kuyular da birleşmeye, yerin altında labirentler oluşturmaya başladılar. Kara kuyular aralarındaki kanlı bir seçimden sonra karanlıkta en çok parlayan ve metinlere en çok benzeyen Eloa’ yı liderleri olarak kabul ettiler. Eloa’ nın kara kuyu sakinlerinden sakladığı önemli bilgiler vardı. İlki onun da önceden saraylarda yaşayan bir metin olduğuydu, ikincisi ve en önemlisi de metinlerin nasıl yok olduklarını bilmesiydi. Bu sırrı kitap-elmaslar’ dan başkaları bilmezdi. - Eloa’ nın bunu nasıl öğrendiğini hala kimse bilmiyor.- Bu sır, ateşin metinlerin en büyük düşmanı olduğuydu.



Zerka karşısında gözlerini bile açamadığı birinden gelen sesleri ilgiyle dinlemişti. Zerka Eloa üzerine düşünürken, onun neden saraylardan ayrıldığını merak ediyordu. Tam bu sırada, onun merakını giderecek sesler şiddetli bir biçimde yanıtlara dönüşmüştü :



- Eloa bir zamanlar ışıklı bir metinken; kitap oluşturacak metinlerin içindeyken diğerlerine göre daha az olan ışığından dolayı uygunsuz ve yetersiz bulunduğu söylenerek sarayda yaşamaya bırakıldı. Yazgısı buydu onun. İçindeki nefret ve kin günden güne büyüdü. En sonunda aynaya bakamaz hale geldi. Öleceğini bile bile sarayı terk etmeye karar verdi ve oradan ayrıldı. Bu özgürlüğüne olan tutkusundan geliyordu, hastalıklı bir tutkuydu ama sadece özgürlük içindi. En şiddetli zamanlar içerisinde savrulup kendini rüzgarın kollarına bıraktı. Uyandığında nefeslerini hissettiği ama neredeyse hiç görünmeyen varlıklarla karşılaştı. O günden sonra kara kuyularla saraylar ve kitap-elmaslar arasında bitimsiz mücadeleler başladı. Eloa hiçbir zaman açığa çıkamayan, görünmeyen kara kuyu sakinlerine ışık oldu, kötülük kendi başkasında, eskiden iyi olanda kendisini gördü ve gücü giderek arttı. Onlara, karanlığa yolunu bulmaları için bir yol gösterici olmuştu, artık nerede olduklarını ve ne olduklarını biliyorlardı. Kötülük böylece özgürlüğüne kavuştu. Artık iyiliğin karşısına çıkabilirdi. Ateş en güçlü silahları oldu. Saraylara ateşten güllerle saldırıp aynaların birçoğunu yakıp yıktılar. Metinlerin bir çoğu kül oldu; bununla da kalmadı kara kuyular, sarayların altlarına çukurlar kazarak içeri sızdılar. Böylece dışardan girilemeyen saraylara Eloa’ nın dehası ve karanlığın da gücüyle yer altından ulaşmış oldular. Uyku halinde olan tüm metinleri kırıp geçirdiler, kanlar tüm aynaları kırmızıya boyadı; ateş, yardım isteyen metinleri canlı canlı yaktı. Sarayları yöneten kitap-elmaslar Eloa’ nın ve yandaşlarının karşısına çıktılar en sonunda. Kitap-elmaslar en güçlü özellikleri olan şeyi yapıp, Eloa’ nın geçmişini gönderdiler kara kuyu sakinlerinin üzerine. Bu geçmişi yansılayan zaman dalgası kuyu varlıklarının duraklamasına yol açtı, dalgada Eloa’ nın aynalı günlerini, ışıklı günlerini izlemeye koyuldular. Zaman dalgası dışarıdaki zamanı unutturmuştu, dış zamana ölüm kitap zamanından gelmişti : “ kendisi zamansızlık olandan”



Ses hiç duracak gibi değildi ama onun da nefesi sonsuza kadar dayanamazdı bu insanı giderek meraklandıran söyleve; biraz duraksadı, içine doğduğu metinden derin bir nefes çekip konuşmasına devam etti:



- Bu sırada kuyu sakinlerinin en içlerinde saklı olan metin olma, görünme, ölümsüzlük ve zamanı aşma özlemleri açığa çıktı; kendi karşıtlarında kendilerini görmeye başladılar. Bu iyi olmanın, tam özgür olmanın yaşanmasıydı. Onlar da ancak iyi olanın gerçek olabileceğini ve sonsuza kadar yaşayabileceğini anlamışlardı. Eloa’ nın emirlerini bile duymuyorlardı artık. Eloa gerçekleşen bu olay üzerine anlaşma yapmak istediğini bildirdi kitap-elmaslara. Bu kurnaz lider eskiden onlardan birisi olduğundan bu zaman dalgası karşısında biraz olsun kendisinde kalabilmişti. Aslında bu yeterli gelmemişti. İç ceplerinden birinde sakladığı küçük aynasını kullanmak zorunda kalmış ve dış zamanı, gerçekliğini ondan almıştı. Yoksa o da diğerleri gibi zamansızlıkta kendinden geçip gidecek, anlamını kaybedecekti. Hala bir metindi. Tam o sırada… şiddetli bir öksürük krizine yakalandı, ölmek üzere olan bir metin gibiydi, sonlanmak üzere, görevi bitmek üzere olan bir metin; ama gene de devam etti fısıldayarak;



- Kitap-elmaslar zaman dalgasını çeker çekmez, Eloa’ nın adamları kendilerine geldiler. Eloa doğası gereği verdiği sözü tutmadı, saldırı emrini hiç duraksamadan verdi ve ateş topları elmasların yüzeylerini eritmeye başladı. Kitap-elmaslar güneşin kendilerini koruyacağını bilerek hemen sarayın dışına attılar kendilerini. Eloa ele geçirdiği sarayların aynalarını karaya boyattı. Güneş doğmadan önce tüm geceler çalışıldı, güneşin girdiği tüm yerler kara duvarlarla kapatıldı. Karanlığın kaleleri güneşin altında ona meydan okumaya başladı...



**





“İşte!” dedi “İşte orası.” ve birden kayboldu. Artık yoktu. Uzaklardan pencereye ulaşan kara dünyayı gösteriyordu. Zerka duydukları karşısında şaşkına dönmüş, pencereden yola atlamak istemişti. Eloa’ nın karşısına çıkmak ve sarayları yeniden kitaplara teslim etmek… Evet bu en büyük amacı olmuştu artık! Pencereden baktığı yer zifiri karanlıktı, odaya da aynı karanlık çöktü. Ayın gökyüzün üst sarmalından başlayarak parlattığı geceyi bile aratan bir karanlıktı bu. Arkasına bakmak istedi, tam o anda gözlerine ışıyan bir dünyada buldu kendini : şimdi yataktaydı, ve gün gecenin yerini almıştı. Tavana baktı, ardından hemen kitaplarına. Sessizdiler, sıradan nesneler gibiydiler. Bakmaması gereken ayna şimdi karşısındaydı. Her şey sıradan görünüyordu. Saçlarını taradı, artık güneşin hüküm sürdüğü dünyaya çıkmak istiyordu. Dışarısı güzel, insanlar cıvıl cıvıldı. İnsanı rahatlatan bir akış vardı; kalabalıklara katılmak ve onların içinde, o akışta yalnızlığını unutmak, bir Flaneur gibi yaşamak istiyordu, oradan oraya; kardeşleri de Dandy ve Bohem de yanında olsun isterdi. Baudelaire’ in söylediklerini tekrarladı coşkuyla :




“...Evden uzak kalmak ama her yerde evinde hissetmek; dünyanın merkezinde olmak, dünyayı gözlemek ama dünyadan saklı kalmak...”



Düşüncelerini, anlatmak istediklerini yaşamak istiyordu. Evin aşağı katına indi. Her şeyi son kez gözden geçirdi. Kapıya doğru yöneldi.
<H1 style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt">


Kapıyı açtı...Zaman durdu... Rüzgar şiddetli... Etrafında...Kitap-elmaslar, ayna-saraylar... Söylüyorlar :






<H1 style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; TEXT-ALIGN: center" align=center>


“Aynalarda güneştik
Geceleri kendimize,
Ve kapardık gözlerimizi
Güneşten düşümüze.”







Eloa ve kara kuyu sakinleri...Karaya dönen bulutlar... Gökyüzü bir ayna... Aynada oda...Zaman kırılması... Gece... Pencere... Duvar... Yatak... Bir beden yatıyor onda... Ve pencere açılan :


“ Zerka, dışarı çıkabileceğini mi sandın bu sonsuz uzamda bir buz kütlesinden oluşan dünyadan; metin dünyasından?- Flaneur da bizler gibi bir metin belki, ama modern sokaklarda dolaşıyor çoktan. Biz çevriliyiz sınırlarla.- Sen farklı bir yerde, farklı olayların birbirine bağlanmasıyla tanışacağımızı sanıyordun.”



Zerka olanları sessizce dinlerken hala ne olduğunu çözebilmiş değildi.



“ Onlar, biliyorsun kitaplar özgürler ve bunu bizden bencilce esirgediler. Biz metinler, paçavralara dönüştürülmüş metin parçaları zamansız olmak, dış zamanı yenilgiye uğratmak onu aşmak istemeyiz mi ? Bizler tam özgür olmak, zamanımızı kendimiz belirlemek istemeyiz mi ? ”



Zerka anlayamıyordu. Neden yine kendini yatakta bulmuştu ? O bir insandı, konuşan ise bir hayal ürünü. O Eloa idi, neyi anlatmaya çalışıyordu ? Zerka atıldı :



“ Yurtlarından ettiniz onları, kırıp geçirdiniz, kanlı bir şekilde öldürdünüz. Her yanı karayla kapladınız. Neden paçavralar olduğunuzu anlamak güç değil.”



Eloa yaptıklarını hatırladı, hüzünlendi. Zerka kızgın ses tonunu sürdürdü :



“ Neden aynana bakma gereği hissettin Eloa ? Onların doğasını, o yok etmek istediğin doğayı onlara karşı kullandın ? Sen kara kuyuların lideri oldun o ışık sayesinde, bundan nasıl bir özgürlük çıkar ? “



“Aynaya baktım çünkü tamamen karanlık olduğumda ölmüş olacaktım. Diğer karanlık varlıklar hiç yazılmayanlar, düşünülen ama hiç yazılmayan metinler. Bizler yazıldık, ve bunu ancak kendi anlamımızı, kendi doğamızı koruyarak sürdürebiliyoruz. Bunun için kitap olmadan önce, kendimizi sürekli okumamız gerekiyor. Kitap-elmaslar kendilerini okumak zorunda değiller. Onların aynaya ihtiyacı yok... Işığımdan ancak kötüye, karanlığa özgürlük çıkar, bunu biliyorum. Belki de bu tam olarak özgürlüğü yok etmek, parmaklıklar arasına göndermek olur, bir mahkum gibi...”



“ Evet özgürlüğü yok ettin. Hem de “belki” denemeyecek kadar kesin bir biçimde. Hem kitap-elmasları oluşturanlar da bir zamanlar metindi Eloa. Onlar da aynaya bakmak zorunda kaldı uzunca bir süre. Sen bir yandan kitaplara karşı sonsuz bir kıskançlık büyüttün kendinde, bir yandan da kitap olmaya karşı özlemin hiç dinmedi. Karanlık varlıklar gibi olmak istemedin. Düşünsene, sen yazıldın, onlardan biri değilsin. Eskiye özlemini görüyorum şimdi. O yüzden buradasın, bu zamansızlıkta. Bana zaman dalgası gönderdin ve yanıma geldin; bir kitabın yapabildiği gibi. Beni buldun. Eski haline dönebilir ve belki de bir kitabın içine karışabilirsin.”



Zerka zaman dalgasını yaşadığını biliyordu şimdi. Heyecanı giderek arttı :



“ Kurtul onlardan, bırak saraylar yeniden ışısın, görkemli aynalar yeniden yansıtsın metinleri.”



Eloa yutkundu, gözleri doldu. Bilmediği bir yerden gelen damlalar yanaklarını ıslattı ve aşağıya süzüldü. İlk damla yere değer değmez, kapı açıldı Zerka’ nın önünde. Dışarı çıktı, şimdi rahattı. Etrafına bakındı, her yer yürüyen kitaplarla doluydu. Kitaplar içerisinde tek insandı. Metnin gece-zamanını sabırsızlıkla beklemeye koyuldu. Kelimelerin yüzdüğü denizleri gezdi, düşlerin sonsuzca dolaştığı gökyüzünü seyre daldı saatlerce....



Ve gece oldu. Yapmaya korktuğunu şimdi yapmak istiyordu. Artık beklemek istemiyordu, o aynaya bakacaktı. Gözlerini kapattı ve yürümeye başladı. Aynayı elleri ile buldu. Tam karşısına geçti. Gözlerini açtı. Bedenini gördü, düşünceleri akıyordu. Yavaş yavaş gözleri kamaşmaya başladı. En sonunda gözlerini açamaz oldu, aynaya bakamıyordu. Oda aydınlanmıştı. Kesik kesik de olsa dış zamanı aştı, metindeki varoluşu sona eriyordu. Çok yorgundu, ama sonu hala gelmemişti metnin. Sonsuzluk özlemiyle kitaplara doğru yürüdü, kitap-elmaslara : Biricik zamansızlara ve ölümsüzlere. Kitapların tam ortasında diğerlerinden farklı olduğu anlaşılan büyük bir kitaba dokundu. Ne yaptığını bilmiyordu, ne olacağını da. O anda savruldu. Geceleri onu koruyan, yıkımı ve endişeyi yıkıp geçen kitaplardan birine aktı. Şimdi bütünün içindeydi, tam olarak özgürdü Her zaman bilinmediği söylenen, hep arzulanan ama erişilemeyen şeyin tam içindeydi. Dış zamana karşı ölümsüzdü, kendi zamanını belirleyebilecek kadar da ölümlü. Şimdi metin zamanından dışarı taşmış, yaşamlara karışmıştı. Dokunur dokunmaz aktığı kitabın kalın sırtı üzerinde şu yazılıydı : Ölümsüzler Zamanına Giriş. – Zerka ve Eloa’ ya doğru.- Kitabın içine girer girmez bir zaman dalgası yayıldı odanın üzerine; dalgadan şunlar görülüyordu :



Birisi odada. Aynaya bakmıyor geceleri. Kendisinin de aynada parlayan bir metin olabileceği, kendisinin de gerçek olamayacağı düşüncesiyle ondan uzak duruyor. Metinse bile kendini okumak ve kendini, metni bitirmek istemiyor. Sonsuz olmak istiyor ve de zamansız. Özgür olmak istiyor. Yatağa gidiyor, metnin içinden metni aşmaya çalışıyor. Dışarı çıkmaya çalıştığında, kapı önündeyken birden yatağın üzerinde buluyor kendini. Kendi karakterlerini yaratıyor, bir yazar gibi. Ama nedenini hiçbir zaman anlamadığı şekillerde, düşündüğü ve yarattığı şey gelip onu buluyor. Kafasını hayli karıştıran biçimlerde yaşamına müdahale ediliyor. Yaşadığı gerçek zaman ile düşündeki zaman kesişiyor. Artık kendisinin de bir metin olabileceği düşüncesi iyice kafasına yerleşiyor. Bundan emin olduktan sonra kitaplar geliyor aklına, kendi zamanlarını kendileri belirleyen elmaslar. -Parlaklıklarını ve değerlerini her zaman koruyan şeyler. Dış zamanı, metin zamanını aşan uçsuz bucaksız dünyalar.- Kendi zamanını yaratma düşüncesi benliğini sarıyor. Ama önce dış zamanı tanımalı, onunla karşılaşmalı. O hep akan, hep yok olan “şimdi” ile varoluşunu yüzleştirmeli. Hep geride kalan ve giderek gözden yiten geçmişte kalmamak en büyük amacı. Geçmiş, bütün şimdilerine akmalı ve hep kendi zamanında yaşamalı, sürekli geçen ama sönmeyen şimdilerde. Cesaretini topluyor, yaklaştıkça ürkekliği artıyor; ama devam ediyor, aynanın karşısına geçiyor, gözlerini açıyor. Ve kayboluyor metin zamanından, dış zamana uzaklardan bakıyor artık. Zaman dalgası hala odada ama içinde hiç kimse görünmüyor artık, yalnızca kitapların tarafından geldiği anlaşılan bir ezgi dökülüyor kulaklara :







“Aynaydık bir zamanlar kendimize
Ve şimdi olduk aynası insanların.
Biz kitaplar, düşünen ve hiç bitmeyen zamanlar.”






* Fantasmagoria : Özellikle 1800’ li yılların başlarında modernliğin doğuşuyla beraber ortaya çıkan göz kamaştırıcı imgeler, baştan çıkaran düşler, fantasmalar alemi.(Baudelaire’ de özellikle önemlidir.) Büyülü fenerlerin aydınlattığı yanılsamalar sahnesi. Metinde ise daha çok metnin kendi zamanını aşması, kendi gerçekliğinin düşüne dalması gibi bağlamlarla ilişki içinde.








</H1></H1>


Pollyanna 16 Mayıs 2006 00:56

ÖDENMEYEN GÜN
Güzeller güzeli bir prensese, 22 yaşındayken
bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir.
Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve
"Bana gençliğinizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz
sona ermeden onu gün gün size geri ödeyeceğim" der.

Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe
gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye...
23 yerine 24 yaşına basar o yıl yaş gününde...

Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu... Ancak;
ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği
bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük
alacağını tek tek tahsil etmeye başlar.
Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle
ve körpe bir bedenle girer salonlara...

Gece, odasına sızmayı başaran aşıkları,
gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler...
Her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur.
Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark
daha da açılır. Fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun"
gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.

Ancak sayılı gün çabuk geçer... Kalan günlerini
hoyratça harcayan prenses, geri isteyebileceği
sadece bir günü kaldığını fark eder:
"Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlık...!"

Ateşli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için
o tek günü özenle saklar. Bu son yaşam parasını harcamak için
çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü...

Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve
dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle
geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.

"O gün" geldiğinde adam, en şık elbisesi ve
titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını...
Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada
mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra
meraklanıp prensesin kapısını tıklatır.

Yanıt gelmeyince açıp girer.
Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada
prenses, aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır.
Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken
son nefesini vermiştir prenses....

Adam, bu ani ölümün nedenini yerde bulduğu mektupta okur.
Satırlar, borçlu beyefendiye aittir:
"Soylu prenses...! Size borçlu olduğum son gençlik gününü
geri veremeyeceğim için çok üzgünüm.
En derin bağlılığımla..."


Jorge Luis Borges'in derlediği Babil kitaplığında

Papini'nin "Ödenmeyen Gün" adlı bir öyküsü...



Misafir 16 Mayıs 2006 01:25

Bir Masal Misali İnsan; Bir Varmış, Bir Yokmuş!Dün tanışmıştık, sevgi dolu ve geleceğe bulutsuz bakan gözleri vardı sanki. Arkadaşlarımızın arasında başbaşa kalıp etrafımızda seslerini hiç duymadığımız kalabalık arasında özel bir kabinde gibi konuşmuştuk, belki bir veya iki saat... Doyamadık bu muhabbete; ne ben, eminimki ne de O... Ayrıldık... Tekrar buluşmak için sözleşmedik de... Tekrar görüşmek dileğiyle demişti. Umarım demiştim ben de. Umarım... Ondan ayrıldıktan sonra eve gelip Onunla geçen zamandan aldığım hazzı sorguladım hücrelerimde. Sanki duygularımın arasında yokluğunu, Onu bulduğumda anladığım eksik bir parçaydı. Ona aşık olmayı ne kadar isterdim diye düşünürken, aşkın; olmayınca, istemekle hiç olmadığını zaten yüreğimden öğrendiğim şekliyle biliyordum. Bildiğim bir şey daha, Onu çok sevmiştim... " Aynı otobüste, aynı koltuklarda, aynı bilete sahip, aynı yöne giden insanlar var dünyanın dört bir yanında... Bizim muhabbetimizin ayrıntısı bu belki de... Farklısın." demiş eklemişti; Ama unutmaki, bu farkı gördüğüm için ben de farklıyım... Sanki gelecekten gelerek girmişti dünyama ve sanki hep tanıdık gibiydi. Ne kadar akıllı, bilgili olduğuna liseden sonra girdiği üniversitenin 1. sınıfından ayrılıp okumamış olduğunu öğrenirken oldukça şaşırmıştım. Kafa dengi olmak kötü birşey miş okul yıllarında diye ekleyip sözlerine gülümsemişti... Öyle dostça hissetmiştim ki Onu; sanki okul yıllarında herşeyi paylaştığım sınıftaki sıra arkadaşım gibiydi... Tanıştırılırken adını anlayamamıştım. Yüzüne bakıp sordum Ona. "Afedersin adım ne demiştin?" yüzüne odaklanmış gözlerime bakıp "Zeynep" dedi. Sonra kalkıp gittik herkesle beraber... Ama gözlerim gözlerinde kaldı... Ciciydi.., çok ama çok cici.... Gece olabildiğince ilerlemişti, uykunun göz kapaklarımı her ziyaret edişinde Onunla görüşüp sohbet edebilme ihtimalimin yaklaştığı saatlerin heyecanı ile çarmıha gerilmiş gibiydi göz kapaklarım. Ne olurdu yolda karşılaşsak, ne olurdu sanki günlerce konuşabilsek... Bir sevgili dostumdan duyduğum gibi; Bir balıkla, içinde bulunduğu su kadar uzağız birbirimize" Keşke Onunla aynı mahallede oturabilseydik... Ya da keşke aynı dünya da yaşayabilseydik! İnsan bir masal misali; bir varmış, bir yokmuş... Onu kaybettiğimi öğrendiğim de, kalabalıklar arasında yalnız kaldım, çaresiz, titrek... Görünürde hiçbir iz yoktu ama kanıyordum, hem de uçsuz bucaksız, kıpkırmızı kanadım... Onu tanıdığımın ertesi günü kaybettim. Ama yüreği hep yüreğimde, dostluğu, sözleri, yaşama isteği... Ölüm! Ne önemi var ne şekilde geldiğinin... Her şekliyle yok oluyoruz ya... "İnsanlar yalan söylediklerinde, hayatın bir parçasını öldürürler. Bu aslında insanların yaşam sandıkları solgun ölümlerdir..." (Metallica- To live is to die) Bana bu sözleri hatırlattığında kendi kendime söylediğim küçük yalanların aslında içimde koskoca mezarlar açmış olduğunu anlamış oldum. Hayat hiç kimseyi kırmaya değmeyecek kadar ölüme yakın. Hayat herşeyi sevecek kadar uzun... Hayatta yokluklarına katlanamadığını hissettiğin insanları çoğalt demişti... Nasıl olursa olsun yüreğine dokunan insanlara sarılmalı, demiştim. Bakışıp dudaklarımızın tebessümden kıvrılışlarını izlemiştik. Güzel yürek, belki çok uzun konuşamadık ama bana kazandırdıkların, sihirli bir elle dokunmuşcasına yüreğimde açtığın o pencere, o gönüllerden gönüllere uzanan sevgi kıyıları.., Bir anahtar gibi geldin, çevirdin gittin. Ardında şimdi hiç son bulmayacak bir düşünce; sevgin... Güzel insan, Dostum; Herşeyim Canım... Seni tanımamış olanlara gözyaşlarım... Onun gidişinin ardından toparlanmam zor oldu. Ama hayata küsmedim hiç. Bir kaç saatte tanıdığım bir yüreğin aklımın köşelerinde açtığı hücrelerle şekillendirdim dünyamı, yüreğimi.... Keşke, evet keşke Ona aşık olmuş olabilseydim...


Pollyanna 16 Mayıs 2006 01:47

KÜÇÜK ÇİN BALIĞI
Birgün, bir denizde, onsekiz, yirmi metrede, küçük bir
balık yanaştı kulağıma... Balıkça bilirmisin dedi...
Bilmezmiyim... Hemen başımı salladım. Dinle dedi,
sana bir sır vereceğim... Neymiş o dedim...
Ağzımdan kabarcıklar merakla yükseldi... Aşığım dedi
küçük balık çok aşığım... İşte o günden beri
kıskanırım küçük balıkları için için...
Küçük balıkla dost olmayı düşledim...
Bir deniz kestanesi kırdım, mutlu düşleri, başka
bir balığın peşinde yedi, deniz kestanesini...
Adın ne senin dedim usulca.. Adım mı ? bilmem...
Benim adım yok, ben balığım dedi...
Peki sana küçük çin balığı desem olur mu? dedim...
Seni mutlu mu edecek dedi... Belkide eder kimbilir..
Peki benim adım küçük çin balığı olsun dedi, yüzdük,
yüzdük, yüzdük... Yoruldum dedim, biraz dinlenelim mi?
Yüzüme baktı, olur dedi küçük çin balığı... dinlenelim.
Niye yüzüme baktığını anlıyamadım, sorsam mı dedim;
soramadım, ağzımın ucunda bir soru kaldı ve küçük çin balığı
bunu farketti.. Toparlandım hemen, nereye yüzüyorduk?
Bir yerlere mi yüzmeliydik dedi, bilmem dedim gayriihtiyari
bilmem... Yüzüyorduk öylece dedi küçük çin balığı.
Yetmez mi ki, bu sana... Yeter, yeter dedim. Dedim ama..
İçimde garip bir şey kıpırdadı adını koyamadım. Öylece
yüzmeye devam ettik, öylece... Sanki yıllardır düşlediğim,
hedefi olmayan, sadece elini tuttuğumda içiminin ısındığı
bir sevda gibi.. Öylece yüzüyorduk...Ben, bir adam,
o, bir balık... Küçük çin balığı...
Sanki düşlerimi okudu istersen ayrılalım dedi...
Neden, nedenmiş o? İstersen ayrılalım ona yaklaşıyoruz..
O mu? O da kim?
Ne çabuk da unuttun... hani sırrım, hani aşık olduğum...
Bir yudum sessizlik düğümlendi içimde... Onca
sessizliğin içinde zamanımıydı şimdi? Neler oluyor bana...
Bu oksijen narkozu olmalı, biraz yukarı çıkmalıyım..
İki metre, evet evet.. İki metre yeter..
Vedalaşmadan mı gidiyorsun?
Ne diyebilirim, sen, bir düş değil misin...
Sen, benim düşlerimin küçük çin balığı değil misin...
Usulca süzüldü, yanağıma sokuldu,
soğuk suların tüm sıcaklığıyla...
Tüpüm bitmek üzere.. Çıkmalıyım.. Dönünce?...
Bekleyeceğim seni, kendine iyi bak,
böyle hüzünlü bitmesin dedi ve maviliklerin
içine doğru süzülüp kayboldu...
Anlamsız, içim boş, yükselmeye başladım.
Çıktığımda yanımdakiler telaşlıydılar... İyimisin?
Biraz şöyle uzan istersen... Ayşegül de belli etmemeye
çalıştığı panikle yanağımı tuttu, canım, iyisin değil mi?
Başımı salladım, gözlerine bakamadım... Herşeyi bir anda
eleveririm gibi... Vazgeçsen şu sevdadan, her seferinde
böyle beklemek... Vazgeçmek mi bu sevdadan dedim,
usulca, daha neresindeyim onu bile bilmeden....
kıyıya akşamın hüznü çöktü...
En sevdiğim saatlerde, keyifsiz yudumladım rakıdan..
Ayşegül, kadınsal içgüdüleriyle huzursuz,
bense bir balığa........Saçmalıyorum..
Hep istediğim şey oluyor, sistemli deliriyorum, evet...
Evet, işte böyle olsa gerek, sistemli deliriyorum...
Toplanıp gitmek istiyorum herşeyi.. Elbiselerimi, tüpümü,
herşeyi.. Ayşegül de dahil, herşeyi bırakıp gitmek istiyorum...
Anlamsız bir hırsla eşyalarımı topladım...
Valizim tıkış tıkış, içim de öyle.. Ve içimden kaçıp kopmak
geliyor yaşamdan, kopup esmek dağlara doğru...
Ama ya, ömrüm boyu, yakama yapışırsa küçük çin balığı...
Ya, yaşamım boyunca, soğuk suların sıcak öpücüğü gibi
rüyalarımı basarsa... Tüm bitiremediğim aşklarımdan
biri olursa. Düşüncelerime inanamıyorum.
Liseli gençlerin aşkı kokuyor... Yok yok...
Tekrar dalmalıyım, bu salakça düşü noktalamalıyım...
Sabahın ilk ışıklarıyla terleyerek uyandım. Elbiselerimi,
paletimi zor topladım. Sahilin ıssızlığında giyindim, henüz
güneşin ısıtamadığı sularda ürperdim. Yavaşça mavinin
büyüsüne bıraktım kendimi... Liseli heyecanım başladı.
Soğuk suların içinde ellerim terledi, ilk aşkımı hatırladım..
Aşkımı mektupta ilan edebilmiştim... O da kabul etmişti.
Sonra buluşmaya karar verdik. O nu ilk gördüğümde
düşecekmiş gibi olmuştum. Bunu nasıl da unutmuşum...
Dudaklarımın ucuna salakça bir liseli gülümsemesi yapıştı,
öylece süzülüyorum mavilere. Biran önce havamı
bitirip çıkmak ve bu salakça düşe son vermek için...
Binlerce balık süzülüp geçiyor yanıbaşımdan oraya buraya
dağılıveriyor... Ben se, küçük çin balığını arıyorum...
Belki de umutlarımı, küçüklüğümden beri kurduğum düşleri,
küçük olduğum için savaşamıyıp kaybettiğim aşkımı...
Kısacası kendimi arıyorum...
Ya ben dedi, küçük çin balığı yumuşacık bir sesle... Ya ben!..
Binlerce volta tutulmuş gibi sıçradım soğuk suların içinde.
Sular kaynadı, kaynadı da yaktı beni sanki...
Bir nefes daha almayasım geldi tüpümden,
öylece kendimi bırakıvermek maviliklere... Ama sen.. Sen,
diye şaşkın kekeledi küçük çin balığı... Sen bana... Evet,
küçük çin balığı, ben sana... İçimde yılların boşluğu doluverdi..
Bir söz, üstelik bir tamamlanmamış söz... Donduk, donduk da
kaldık sanki öylece. Laf bitti koskoca denizde. Laf bitti...
Nolucak şimdi dedim... Hiç dedi; yüzeceğiz.
Sen, daha mutlu. Ben, şaşkın ve düşünceli...
Neden şaşkın ve düşünceli diyemedim...
Unutma, ben aşığım dedi, şimdiyse şaşkın,
sen yıllardır düşlediğimsin, olamıyacak hayalimsin
ve işte karşımdasın, ansızın çıkıpgeldin, beni, çok
etkiliyorsun ama ben, yine de aşığım...
Yüzdük, lafın bittiği denizlerde...
Mavilikler bir garip, artık eski renginde değil.
Sanki, sanki küçük çin balığının pırıltıları solmuş.
Sanki, küçük çin balığı, tanımlıyamadığı
garip bir hüzün dalgasında sürükleniyor.
Elimi uzattım... Yüzüme dostça bir gülücük oturttum...
Oysa içim?.. Havam bitmek üzere...
Biliyorum dedi, benim de zamana ihtiyacım var, bunu da
sen biliyorsun, ama dostluğum hep yanında olacak...
Bakışlarımı gizledim, anlamlarını körelttim,
aklımı onda bırakıp, yukarıya süzüldüm ..
Ayşegül sahilde öylece hareketsiz...
Yanıma gelmedi, gittim yanına oturdum...
İkimizde denize dönük... Nasıl bir oyun bu dedi,
sesinin son enerjisi ile nasıl bir oyun bu?..
Bilmem dedim, bilmem... Belki de ölümcül.


arwen 16 Mayıs 2006 02:00

Yaprak Dökümü

İçimde derin sessiz ve dipsiz bir kuyu var!... Gün geceye teslim olduğunda, Sere hüzün çöktüğünde , Mutluluk alıp başını gittiğinde Soruyorum kendime ''Hayattaki Değerin ne?'' diye

Kapanınca gözlerim yürüdüğüm yolun zorluğu ve Yalnızlığım geliyor aklıma!... Yalnızlık korkutuyor önce Sonra tenimi sonbaharın o ılık damlaları sarıyor. Her damla ayrı bir dost oluyor!... Yağmurla birlikte üşüyorum!...

Hayat bana benim ona verdiklerimi sunuyor şimdi bana ''bana değer veriyor'' Öyle olmasa yanımda olmazdı öyle olmasa bana gülümsediğini hissedemezdim!...

An geliyor öyle bir fırtına esiyor ki yüreğimde hayat bile dindiremiyor!... sonra o yaprak dökümü baş gösteriyor içimde Gönlüm yine Sonbaharını yaşıyor
Değer verdiğim yapraklar savrulup gidiyor bilinmezlikler denizine doğru...Artık içimdeki ağacın yaprakları yeşeremez çünkü orda artık Dipsiz bir kuyu var !...
Ben ise Başkalarının içlerindeki ağaçlardan dökülen sarı yaprağım...


Pollyanna 16 Mayıs 2006 02:15

Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini
gerçekten çok seven bir bulutla yıldız vardı...
Bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu
yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıydı...

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisini kıskanırdı...
Tatlı bir kıskançlıktı onlarınkisi... Ama biri vardı ki;
bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyordu...
Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...

Bulut biraz saftı, kimseyi kıramazdı...
Yıldızsa bulutu için elinden gelen her şeyi yapabilir,
herkese meydan okuyabilirdi... Zaten onun için
bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri vardı...
Bir derdi olduğunda gider periye anlatırdı...
Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini
yıldızla bulutun ayrılmalari için kullanacağını?

Bir gün nazar değdi bulutla yıldıza...
Hiç yoktan bir sebepten tartıştılar.
Bulut, çekti gitti, hatalı olmasına rağmen.
Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor,
dönecektir." diye düşündü... Fakat hiç bir şey
beklendiği gibi gitmedi... Bulut dönmedi.
Kim bilir, belki de cesaret edemedi dönmeye.
Tek bir gerçek vardı ki:
O da; ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...

Gökyüzündeki iyilik melekleri bile ağladılar
onların durumlarına ama ne fayda...

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlattı...
Periyse göstermelik bir hüzne büründü...
Eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca
kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde.
O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen
kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini
söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu büktü ama elinden
hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü...
Çünkü yıldız inatçıydı..
Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi.
Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp
ona olan sevgisini itiraf etti...
Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin,
yıldızının yerine geçmesine izin verdi...

Yıldız, günlerce bulutunun dönmesini,
ondan af dilemesini bekledi... Ama bulut gelmedi.
Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip,
konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı.

Bulut, dostu sandığı periyle birlikte ayda eleleydi...
Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza...
Çok üzüldü ve çaresiz, döndü arkasını gitti...
Yavaş yavaş sönmeye başladı...

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu..
Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi.

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü...
Ama kolay pes etmezdi.
Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi.

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti
ve biraz daha ışık isteyecekti ondan. Çok geçmeden
daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti...
Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi...
Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...

O gün bu gündür yıldız,
dünyaya güneşin sevgisini yansıtır....
Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya...
Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...


Misafir 16 Mayıs 2006 13:19

SEVGININ GÜCÜ
 
SEVGININ GÜCÜ

Otobüs yolculari elinde beyaz bir baston tasiyan genc ve güzel kadinin otobüse binisini icten gelen bir sempati ile izlediler. Basamaklari gecti, bos oldugu söylenen koltugu el yordamiyla buldu, oturdu, cantasini kucagina aldi. Bastonunu koltuga yasladi. 34 yasindaki susan, bir yildir görmüyordu. Bir yanlis teshis sonucu görmez olmus, birden karanlik bir dünyanin icine düsmüstü. Öfke, kizginlik kendine acima.. Hayatta tek dayanagi artik kocasi Mark'ti. Mark hava kuvvetlerinde subaydi. Susan'i bütün kalbiyle seviyordu. Susan gözlerini kaybedince Mark karisinin icine düstügü umutsuzlugu hemen fark etmisti. Ona yeniden güc kazanmasi, kaybettigi kendine güvene yeniden sahip olmasi icin yardim etmeliydi.
Susan gene kendi kendine yeterli olduguna inanmali, kimseye bagimli olmadan yasayabilmeliydi. Sonunda Susan'i isine dönmeye ikna etti. Peki ama evden ise nasil gidecekti? Genelde otobüsle giderdi. Ama simdi kenti bir uctan ötekine tek basina gecmekten korkuyordu.
Mark her sabah onu arabasi ile ise birakmayi önerdi. Kendi isi tam tam aksi yönde oldugu halde. İlk günler Susan kendini rahat hissetti Mark da "Görmüyorum, artik hicbir ise yaramam" diyen karisini calismaya baslattigi icin mutluydu. Ama bir süre sonra Mark islerin iyi gitmedigini fark etti. Baskasina bagimli yasamin Susan'i mutlu etmesi mümkün degildi. İse eskiden oldugu gibi ise kendi basina otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas, o kadar kirilgan, o kadar öfkeliydi ki ne yapabilirdi?
"Otobüs" lafi agzindan cikar cikmaz Susan öfkeyle haykirdi.. "Nasil yaparim? Görmüyor musun ben körüm! Nerede oldugumu nereden bilirim, nereye gittigimi nasil anlarim? Galiba sana agir gelmeye basladim, beni basindan atmaya calisiyorsun.." Duyduklari Mark'in kalbini fena halde kirdi. Ama ne yapacagini biliyordu.
"Her sabah ve her aksam otobüsü arabayla takip edecegim. Sen bu yolculugu tek basina yapmaya hazir olana dek sürecek bu." Tam iki hafta Mark, Susan'in otobüsünün arkasindan gitti iki hafta boyu karisina görme disindaki duyularini nasil kullanacagini anlatti. Özellikle duymanin pek cok sorunu cözecegini izah etti. Kulaklari ona nerede oldugunu söyleyebilirdi. Yeni yasam tarzina alismasina yardimci olabilirdi. Otobüs soförü ile ahbap olursa, her sey kolaylasir, soför her gün önde bir yer ayirirdi. Nihayet susan yolculuga tek basina yapmaya hazir oldugunu hissetti. Pazartesi sabahi geldi. Ayrilirken otobüsün gecici eskortu kocasina, hayattaki büyük dostuna sarildi. Gözleri yasla doluydu Susan'in. Kocasina öyle tesekkürle doluydu ki onun sabri, sadakati, destegi ve sevgisiyle umutsuzluk ucurumundan nasil cikmis, nasil yeniden hayata dönmüstü.. "Allah'a ismarladik" dedi kocasina ve uzun amandan beri ilk defa ters yönlerde yola ciktilar. Pazartesi, Sali, Carsamba.. Her gün mükemmel gecti Susan icin. Kendini hic bu kadar iyi hissetmemisti, yapiyordu, basariyordu, tek basina basariyordu. Kendi kendine gidip gelebiliyordu iste. Cuma sabahi, Susan her günkü gibi otobüse bindi, ofisinin karsisindaki durakta inerken bilet parasini uzatti soföre.
"Sizi kiskaniyorum bayan " dedi soför. "Neyimi kiskaniyorsunuz benim" diye sordu soföre. "Sizin kadar sevilmek, bu kadar sefkat ve sevgiyle korunmak cok hos bir duygu olmali bayan" dedi soför. "Nasil yani" dedi Susan. "Bir haftadir, her sabah yakisikli bir subay kösede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasiz gecmenize bakiyor, ofisinize girene kadar oradan ayrilmiyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini salliyor ve yürüyüp gidiyor. Siz cok talihli bir kadinsiniz bayan.." Mutluluk gözyaslari Susan'in yanaklarindan akmaya basladi. Ve birden hatirladi Mark'i hic görmüyordu ama bir haftadir yaninda oldugunu hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki. Talihli gercekten cok talihli idi. Öyle bir armagan vermisti ki ona hayat, görmeden daha degerliydi . Bu armaganin varligina inanmasi icin görmesi gerekmiyordu. Sevginin aydinlatamayacagi karanlik yoktu cünkü..."


Misafir 16 Mayıs 2006 13:39

Mademki bir aşkın var, tadını çıkar. Aşkta geleceği düşünürsen, aşkı bom*** edersin” ne güzel ve ne kadar da doğru bir sözüydü Aziz Nesin’ in.

Tam 108 saattir uykusuzum, tam 108 saattir yemiş olmak için yiyorum, kimseyle konuşmuyorum, gülmüyorum, ağlayamıyorum yani tam 108 saattir sensiz yaşamaya alışmaya çalışıyorum. Ellerim benim değiller gibi, vücudumun geri kalan pek çok yeri de bu duruma uyum gösteriyor ve sanki bana ait değilmiş gibi davranmaya çalışıyorlar. Senin kokunun sindiği odamda kalamıyorum, evin geri kalan bölümleri de bana acı veriyor ama hiç birisi sol yanımda ki başının ağırlığı ile oluşan çukurlukta ki saçının kokusu kadar beni etkileyemiyor. Mutfağa giriyorum ve yaklaşık 112 saat kadar önce yaptığın yemeğin, aldığın ekmeğin, içmeye bayıldığın meyve suyunun emareleri yüzünden kendimi zor atıyorum dışarıya. Evin her köşesinde senden bir şeyler bulmak çok kolay geliyor bana ama bulmak istemiyorum, çünkü tam 108 saattir senle ilgili bulduklarım sana dair son şeyler oluyor. Yaklaşık 44 saat önce ağlamayı bıraktım, daha doğrusu ben ağlamak istesem bile göz pınarlarım buna izin vermiyor, sanırım gözyaşlarımın faturasını yatırmamışım artık akmıyor. Ben fatura işinden anlamazdım evin bütün faturalarını sen yatırırdın, tam 108 saattir hiç bir faturaya elim değmiyor. Aklımdan türlü şeytanlıklar geçiyor ama sensizliğimin bu 108. saatinde şeytanlıklar sadece geçiyor, kalıcı olan tek şey sensizliğin bel ağrılarımı arttıran ağırlığı oluyor.

Hatırlıyorum da hani yaz başında bir kavganın tam ortasında kalmıştım, kimseyi tanımıyor olmama rağmen ben bir kaç kişiye vurmuştum, birçok kişi de bana. Yüzüm, kollarım ve vücudumun birçok yerinde morluklar oluşmuştu, canım çok acıyordu ve pansuman bile yaptırmıyordum. “Ne yapabiliriz?” diye sordun bana ve bende sana; “ Eskiden neren acıyor, öpeyim de geçsin derlerdi, belki öpersen geçer” demiştim. Güldün önce fırsatçılığıma, ama sonra hiç üşenmeden nereyi göstersem öptün. O an bilmediğin bir şey vardı, elin, dudağın değil gözlerinin değdiği her acım anında bitiyordu, tam 108 saattir ellerin, dudakların ve gözlerin yok, şimdi bütün eski yaralarım aynı anda ağrımaya başladı nasıl tedavi ettirebilirim? Uyuyamıyorum, konuşamıyorum, zorunda olmasam nefes almak istemiyorum, verdiğim her nefeste “Bu son nefesim olsun” diye dua ediyorum, en kısasından ben sensizliktense yaşamak istemiyorum. “Sevgi hem birçok şey ister, hem de aslında tek başına her şeye yeter” demiştin ya, tam 108 saattir ben sevgisiz hayattayım ve hiç bir şeye yetemiyorum. Başım bedenime ağır geliyor, kalbim yerinde duramıyor, gözlerim kararıyor ama sana sözüm elimi kolumu bağlıyor, beni bana bırakıp giderken yanımda bıraktığın sensizlikle yaşamaya beni neden mecbur ettin hala anlamıyorum. Ama tam 108 saattir bu halimle yaşıyorum, tam da söz verdiğim gibi.

İçmeyi sevmem seninle bile bir elin parmakları kadar içki içmemişizdir bunca yıldır, ama tam 108 saattir ikimizin bütün parmaklarından daha çok içtim. Ya sarhoş olmayı başarırsam ve sarhoşluğum geçici dahi olsa seni unutturup bana uykuyla yeni bir randevu ayarlarsa diye içtim. Fakat sanki alkol değil de kahve içmişim gibi her kadehte, her şişede, her dublede daha çok ayıldım, seni daha çok hatırladım, sensizliğimin daha çok farkına vardım. Gittiğinden beri yaptığım olumlu tek iş olmadı, sigaraya başladım, alkole alıştım, kavgalara karıştım, bilinçaltımda olduğunu bile bilmediğim küfürleri ortaya çıkardım, lakin tam 108 saattir seni aklımdan bir türlü çıkaramadım. Kumsala inmek istedim ama aklım seninleyken bedenimin yalnızlığını ne denize ne de kendime anlatamayacağım için vaz caydım. Şimdi hatırladım aslında iyi bir eylem yapmaya çalıştım ve seni aradım onda da sen cevap vermedin elime yüzüme bulaştırdım. Sensizliğin içinde tam 108 saat geçirdim ama ömrümden 108 ömür çıkardım, sahi bizim biz oluşumuz 108 ay olmuştu tesadüf mü dersin?

Ben aşkımı bom*** etmemek için geleceği düşünmedim Aziz Hocam şimdi elimde hesaplayabildiğim geçmişimden başka geleceğimde dâhil hiç bir şey kalmadı. Tam 108 saattir geçmiş zaman eklerine mutlu geçmiş zamanda eklendi benim kitabımda, artık tam 109 saat oldu bu arada.


Pollyanna 16 Mayıs 2006 15:54

Son Yaprak
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse
tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur
bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.

Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.
Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken
o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu...

Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan
"on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi".
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.

Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi.
"Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi."
"Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları.
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu."

Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi.

Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.

Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.

"Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.

Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.

Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.

Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi.
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.

Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı.


O.Henry


Misafir 16 Mayıs 2006 17:41

Bu mektubu sana cok uzaklardan yazıyorum birtanem. Kimbilir bu kaçıncı cesaretlenişim, kimbilir bu kaçıncı mektup... Her biri senin için yazıldı, her biri seni anlattı, ancak hiç birini de gönderecek cesareti bulamadım kendimde, ve hepsi her defasında atese atıldı.
Kendine kurduğun hayatı zedelemekten korktum hep, fakat bu kez, ve belkide en son kez hasta yatağımdan sana bu satırları yazıyorum...
İçimde biriken en son duygular, satırlara döktüğüm en son sözler bunlar, ve yine her mektubumdaki gibi değişen hiç bir şey yok. Yalnızca her geçen gün en son umut damlacıklarımı yitiriyor, hem yaşamaktan, hemde senden gitgide uzaklaşıyorum. Biliyorsun, sen yokken yaşamıyordum zaten, ama "yaşamak" demekle, "seni sensiz yaşamayı" kastediyorum, artık bu da olmayacak...Zaten en iyisi de bu belki, çünkü sensizliğin verdiği acıyı çekmekten yoruldum artık...Sensiz yılların verdiği dört duvar arasındaki yalnızlık, çaresizlik yaşamı çileye dönüstürüyor yavaş yavaş...
Biliyormusun gözümün nuru, senden sonraki hiç bir günü günden saymadım ben...
Yüzümdeki sahte tebessümlerin altında hep o giderken bıraktığın burukluğun izleri vardı, gözlerimdeyse hala tek bir damla gözyaşı saklı...
Ya içim? İçim hala alev alev yanıyor, taze değil, epeski bir yangın bu, ama hala o an ki gibi büyük. Hiç kimse, hiç bir şey söndüremedi bu yangını...
Kalbimdeki yerin ise hiç dolmadı inanırmısın? Hayalin gözümün önünden hiç kaybolmadı, ne yana baktıysam hep seni gördüm. Hep seninle kapadım gözlerimi, hep seninle açtım....Yoktun, ama aslında her yerde sen vardın. Satırlarımda, sigaramın dumanında, karışımda, aklımda, içimde, her bir yanda, her tarafta sen vardın adeta. Hiç yalnız değildim ki ben aslında...
Senden kalan acı tatlı hatırlarla yetindim ben, hiç bir zaman geri dönesin diye nefsime uymadım. Eğer mutlu edecektiyse seni bir başka insanla bir başka şehirde yaşamak, gitmeliydin...
Geri dönmemeliydin, olduğun yerde kalmalıydın, alışmalıydım bu sürprize...
Kendime yeni bir hayat kurmalı, unutmalıydım seni...ama olmadı.
Ne seni unutabildim, ne de yeni bir hayat kurabildim kendime. Hala bıraktığın gibiyim, yıllar beni değiştiremedi. Beceremedim birtürlü bir vefasız olmayı...
Bu şehir de senden sonra bütün güzelliğini yitirdi biliyormusun?
Ne denizdeki o eski mavilik, ne yıldızlardaki parıltı, ne güneşteki aydınlık, ne de aydaki gizem kaldı. Hepsini aldın götürdün sanki!
Ya da , ya da ben hiç birini göremez oldum...
Ne bir beklentim kaldı, ne bir ümidim, ne bir sevinç, ne de anlamı hayatın. İçimde sadece, ama sadece SEN kaldın...gerisi hep boş, hep yalan.
Nasılda bukadar yüceltmişim seni ufacık yüreğimde, hiçbir yere sığdıramamışım...Hayalini her gece yorgun rüyalara taşıdım, gün ışığı bir kez olsun silemedi ismini...Diyorum ya, dolu dolu, hep seninle yaşadım senden sonraki yılları...
Keşke gelişinle zuhur etmeseydin beni, sevdirmeseydin keşke kendini böylesine, ya da keşke ben bir kalpsizin teki olsaydım da sevmeseydim seni...Belki böyle bedbaht olmazdım.
Yinede bu keşkelere rağmen seni bana verdigi icin Allah'a şükrediyorum...Çünkü bütün bu acılara, bütün bu çektiklerime rağmen şuana kadar ayakta kalmamı sağladı. Sabretmesini, şükretmesini, isyan etmemesini, sevmesini, insanın içinde bir sevgi olduktan sonra, yalnız da yaşayabileceğini öğretti. Ve en önemlisi; bana SEN'i sevdirdi...Yanımda olmasanda, sevgimin karşılığını göremediysemde, çıkarsızca sevmesini öğretti...
Suan inanırmısın, ne yazdığımı bile bilmiyorum. Hepsi yüreğimden dökülen son sözler. Ve bu kez bu mektubu sana göndermeye söz verdim kendi kendime. Yıllardır söyleyemediklerimi artık söyledim sonunda, ve bu kez bu mektubu ateşe atmayacağım...Allah izin verirde tamamlayabilirsem.
Nefes almamda gitgide güçleşiyor, öyle yoruldum ki birtanem, şu an tek dileğim bu mektubu tamamlayabilmek. Ne kadar sevildiğini bilmeni istiyorum çünkü. Ama karşılığında hiç bir şey beklemiyorum senden, sadece, ama sadece hatırlanmak, hepsi bu.
Sana getirdiğin güzellikler için teşekkür ediyor, götürdüklerini ise saymıyorum ela gözlüm...İnanki sana kırgın değilim, hala şükrediyorum seninle gelen her seye, çünkü SENSİZLİK bana öğrenmem gereken çok şey öğretti...
Birtanem, bana bir söz vermeni istiyorum, bu senden ilk ve son isteğim. Çok görme olurmu? Bu satırları okurken bırak ağlamayı, gözlerinin dolmasını bile istemiyorum, buna asla izin verme. Kurduğun yuvaya yansıtma içinden geçenleri, sanki bir hikayeymiş gibi okuyup unut bunlari...Mutluluğunuzu bozmaya asla razı olamam.
Sana şimdiye kadar etmediğim gibi bundan sonra da sitem etmeyeceğim tutkum, dualarım hep seninle...
Sevdiğin insana eşi bulunmaz bir mutluluk verdin, bundan güzel ne olabilir ki? Gurur duyuyorum seninle birtanem, ailene mutluluk sunmaya devam et olurmu?
Sana yakışanı yap daima, içindeki güzelliği etrafına yansıt...
Bu mektubu aldığında ben belki hayatta olmayacağım. Senden isteğim mezarıma gelip bir gül bırakıp gitmen değil, beni arasıra da olsa hatırlaman, unutmaman, benim için dua etmendir...
İşte bana ancak o zaman daha önce hiç tatmadığım güzellikleri vermiş olursun...
Beni hatırladığını uzaklarda olsamda hissedecek, rahat uyuyacağım...
Allah katında ne kadar mutluluk, ne kadar güzellik varsa, hepsi senin olsun, çünkü sen her şeye fazlasıyla layıksın...
Yüzün daima gerçekci gülsün tutkum.
Dualarım hep seninle...
Allah'a emanet ol NURTANESİ...


Ve son bir kez daha:

Seni.........."


Misafir 16 Mayıs 2006 19:08

Göğsünün Sıcaklığına Düşür Beni Yüzünün eşiğindeyim,
sana bakıyorum, içine, barikatsız beni bekleyen güzelliğine.

Bir şeyler katmalıydı insana düşünmek... Yaşam korkusu boşuna çekilmemeliydi. Boşluğu dolduranlar olmalıydı ve boşlukta sallananlar bir de. Dönenler dönmeyenlerden sormalıydı hayatı, bilemeyecekleri sorulara cevaplar vermeliydi yaşam usulca...

dedikten sonra yeniden başlamalıydı yaşam...
Başladı.

Karda iz bıraktığı sürece donmuyor insan, nafile, kader alnının tam ortasında yazanı silmiyor...

Dedim...

Ne gariptir, ilk defa müsveddesiz seçmekteyim kendimi. Gecenin bu ben vakti, sokulduğum bir nefese daha da sokulmak niyetindeyim ya; biten sigara izmaritlerini sayıklamaktayım düşlerde. Düşerek, adım attıkça göğsündeki hazneye gülümseyişimi daha da yerleştirerek... Ayaklarım falakadan kanasa da, önemi yok artık, yağmurlar silecek izlerimi, her damlasına vefalı bir harf sığacak sonra...

Okudum...
Şifrem çoktan çözülmüş...


Bana alış hadi, öğret nasıl alttan alınır üstüne gelenler, neden beni hayatta tutan ellerin bu denli güçlü, neden nedensizdir aşk... Özlet kendini, baktığımda can çekişsin dilim, fırtına ol, geceyi bekle hatta, yaklaş...

Bahçeye bıraktığım her kelime seninle arınıyor, selin kaybetmiş hüznü, bizi konuşmakta her köşe.

Gördüm,
Bahar geliyor yüzünün eşiğinden içeri bakarken ben…



Perçemine dokunmakmış aslında varlığıma anlam veren. İki nokta arasına bulamadığım cümlelermiş yüzüme astığım hüzün...
Gördüm.

Çocukluğundan miras acılarına sahip çıkmış bir benle sarhoştum ne vakittir. İkimiz de acemiydik o zamanlar. Ustası kalfası çırağı belirsiz bir atölyenin basma kalıp işleriydik belki, ne bileyim, dündük sadece.
Sustum.

Her dört duvarı gördüğünde susacaksın demişti tanrı, emanete bıraktığım gülümseyişi gizlice satan şeytandan bi haber kendimi sevmeye başlama vaktine kadar ağladım bende.

On yıllık bir nesil bırakılmış alnıma, anladım, her damla infaza gelmiş gibi nefretle asarken umutlarımı, isyanı göremediğim her aynaya tükrük bezlerimde beslediğim nefreti kustum.

Sokaklar buldum sonra, yüreğimin köşe başlarına levhasını asmayan nice ihanet mektuplarını okudum gezerken tek tek, durdum...

Yolumdan çık diyenler oldu, kendini terk et, düşlerini katlet hatta,

Gülümsedim...

Bildimki bu ben başka ben,
bekledim.




Oturdum pencere kenarına, şehrine karşı şarap içiyorum. Zamanın herhangi bir yerine sıkıştırılmış hayatımın sana bakan yanını düşünüyorum, avunuyorum belki, hüzün desem o değil, umut desem hiç değil, bilmiyorum, kendime vuramadığım sıkılganlık notları, evet bu olabilir işte, acıyan düşlerine sebep bu belki de, yeni bir şehir ihtimali yok aslında, ve çatlamış yanıma dokunma hasreti, ne dersin; yağmurlarınla arınmak, geçirdiğim depremsiz gecelerime denk düşer mi?

Fırtına yaklaşıyor
Korunaklı bir yere göm kendini...


Çocuktum daha, paslı bir çakıyla dolaştığım günlerdi. Aşkın aşk olmadığı, annemle babamın yaşadığı zamandı en son hatırladığım. Akşam üstlerine doluşan masa başı sohbetlerinden kalan ılık bir sevgiyle beslerdik içimizi, sırayla, ablam ben ve kardeşim. Beyaz örtülü masanın üzerine bir yığın huzur konulurdu her sabah, isteyen istediği kadar alır, arta kalan yarın olmadan çöpteki yerini alırdı...

-dı...

En çok bu gidip gelmeler yordu beni.
Düzgün olmayan ve tekil yaşanılan kocaman günler bir de.






Hep aynı bağ, tırnak işaretlerinde saklanan tuhaf anlar, çoğulluk belki de, ağrıyan yanlarıma toz konduramamak. Geri dönüş yolunu unuttuğum onca geceden biri daha, şarap içerken söylenebilecek onca küfür ve keskin bir yalnızlık kokusu, arka sokaktan gelen arabanın sesi bir de... Tenimden yere düşen kabukların yaraya bir hayrı yok ya, üşüyor açılmış yerler ve inadına sisli bir gece...

Göremediğim yerlere denk düşüyor yüzün,
Sırf bu yüzden...




"Parmaklarımda canımı yakan kelimelerin tuhaf acısı, saçlarımı avuçlarımın arasına alıp, sıkıyorum başımı. Damla damla akıp da kaybolsam diyorum, sessizce, yazmadan, okumadan, duasız, sus payım bile olmadan, damla damla, usulca. Korkmadan basıyorum toprağa, dağlara doğru kaldırıyorum başımı, uzak, derin, dipsiz bir boşluk yok artık gördüğüm yerde, üşümüş parmaklarımı göğsüme gizleyerek, yüreğim düşecekmiş gibi bakıyorum gökyüzüne, yaramı öpüyor rüzgar, sarmalıyor, kucaklıyor, kestirmeden giriyor hep içime. Kıyısında dursam da yaşamın, olsun, kıyısından da olsa tutunuyorum işte, gittiği yere kadar..."

Sisin ardında yanan bir şehir mi var bilmiyorum, penceremin bunu göstermeye mecali yok belki de, sadece birileri sisi kaldırsın diye bekliyorum, birileri anıların üzerine silindi yazmalı, yüzümü yıkayan çıldırasıya bir sövgü buluyor ellerim, birileri tutsun istiyorum yeniden.

Birileri acımasın artık, göğsünün sıcaklığında uyutsun istiyorum.


Her gece…





Yüzünün eşiğine düştüm.
Şimdi hangi yöne eğilsem sen bakıyorsun kirpiklerimin penceresinden.

Hangi durağında kaldım istanbulun, hangi sessizliğin sokak aralarında katledeceğim avazımı, ki sana özenmişse bu hangiler;
yaktım işte sesimi.
düştüğüm yer yağmurda ıslanan kaldırımlarda kalsın...

sen kal karaladıklarımın içinde. Bir kareden kareye, sağdan sola soldan sağa fark etmez, ama kal.

Yüzünün eşiğine düştüm.
sesin, yüreğimin orucudur, bilesin.


Pollyanna 16 Mayıs 2006 19:53

ALTIN RENKLİ BOŞ KUTU
...Bir süre önce bir arkadaşım,
üç yaşındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını
ziyan ettiği için cezalandırmıştı.
Durumları iyi değildi ve kızının, kâğıtları
ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması
onu çok sinirlendirmişti.

Buna rağmen küçük kız,
ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi
ve "Bu senin için babacığım." dedi.
Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti
ama kutunun boş olduğunu görünce için için sinirlenmekten de
kendini alamadı.

Kızına bağırdı:
"Birine bir hediye verdiğin zaman
içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?”.
Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi:
"Ama babacığım, kutu boş değil ki.
Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim.
Hepsi senin için babacığım."

Babanın içi paramparça olmuştu;
kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı.

Arkadaşım, bu altın renkli kutuyu yatağının baş ucunda
yıllarca sakladığını anlattı bana.
Ne zaman cesaretini kaybetse,
kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor
ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu.

Gerçek anlamda bakmak gerekirse, hepimiz,
arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından
bize sunulan, karşılıksız sevgi ve
öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz.

Dünyada sahip olabileceğimiz
daha değerli bir şey olamaz.

Hayata iyi bakın...


Misafir 16 Mayıs 2006 20:18

Seni Seviyorum


Tolga’ya…


- İki basamak aşağıda duruyordum seni ilk gördüğümde. Omuzlarına dökülen saçlarından kalbime damladı sevgin. Seni ilk görüşte sevdim -

“Şimdi nasılsın, ağrın var mı hala?”
“Evet.”
“Çok mu?”
“Hayır, hafifledi artık…”

Çok acıyor canı. Gülümsemeye çalıştı. Dudaklarının iki yanında hafif çizgiler oluştu. Acısına rağmen başardı gülümsemeyi, sırf beni üzmemek için…
Seni seviyorum… Çıkmadı sesim. Ona söylersem veda ediyor gibi olacak. Zamansız bir veda. Sırası değil şimdi. Hem iyileşecek, gereksiz yere sinir bozmanın anlamı yok. Onu sevdiğimi biliyor zaten. Şimdi sırası değil, hiç değil…
Pencereye çevirdi yüzünü. Gözlerine kutuplardan gelen kar renkli bir parlaklık yerleşti. Derinleşti bakışları, uzaklara gitti. Soğuk, içimi titretti.

“Sıcak bir çay yapayım mı sana, ne dersin? İçimiz ısınır biraz…”
“İyi olur…”

Çabuk tarafından lezzetli bir çay demledim. Mutfaktan sürekli onunla konuştum. Sesini duymadığım her an… ne bileyim, insanın aklına kötü kötü şeyler geliyor işte. Oysa bugün daha iyi. Yine de şimdiye kadar onu bu kadar çok sevdiğimi düşünmemiştim, hissetmemiştim. Tam şurada… iki göğsümün arasında hissediyorum onu.

“Çaylar geldi!”

Daha uzun cümleler kurmak istiyorum. Coşkunluğu, mutluluğu devam ettiren daha uzun, daha kahkahalı, daha sıcak cümleler… Böylesi yapmacık duruyor. Onu mutlu etmeye çalıştığımı, hele de üzüldüğümü fark etmemeli.

Yatağında doğrulmasına yardımcı oldum. Bir yastık daha yerleştirdim sırtına. Küçük bir tane de ensesine, kafasını duvara yaslamasın diye. Koyu kumral saçları ellerime dolandı. Yüzümü saçlarına gömüp doyasıya koklamak istedim, kokusunda yanmak… Battaniyesini karnında bıraktım. Çayını komodinin üzerinden alıp eline tutuşturdum. Yanındaki koltuğa oturdum.

Çayından küçük bir yudum alıp bana döndü. Bütün yüzümü bir anda gördü. Tanrım! Gözlerimdeki yaşlar kurumadı mı yoksa? Sakin olmalıyım. Kar yağmış teninde iki derin okyanus gibi gözleri. Hala ışıl ışıl. Seni seviyorum… Ne yapıyorum ben, şimdi anlaşılacak! Yüzümü ateş bastı. Kesin kızarmışımdır.

“Sevil aradı sen uyurken. Nasıl olduğunu sordu. Akşama uğrarım, dedi. Sana sevdiğin hindistan cevizli kurabiyelerden getirecekmiş.”
“Ölüyor, deseydin” Daha güçlü güldü bu sefer, meydan okudu korkuya.
“Saçmalama lütfen. Bu şekilde düşünerek daha çok acı çekiyorsun. Hiçbir şey olacağı yok. Gereken her şeyi yapıyoruz.”
“Bunu sen de biliyorsun, kabul et artık”
“Bir şey bildiğim yok benim. Böyle konuşmaya devam edersen…” Devamının ne olduğunu bilmiyorum.

Fincanı bir kenara bırakıp ayağa kalktım. Dev dalgalar kabardı içimde. Gözlerime çarparak içime akıp, boğazıma biriktiler. Arkamı dönüp, cama doğru yürüdüm. Güneşe rağmen, kar, ışıl ışıl bir soğukluk yayıyordu insanın içine. Öyle kolaydı ki, bu ışıltının içinde sıcacık hayallere dalmak…

Plaklara yöneldim. Hiç tereddüt etmeden birini aldım. Kışın en çok Piaf dinlemeyi sever… Müzik odayı sıcak bir renge boyadı hemen. Geri döndüm. Güneş cılız ışıklarını kızartmış, birkaç küçük mum gibi aydınlatmıştı odayı.

Gözlerini kapatmış, şarkıya eşlik ediyor şimdi. Saçlarının çerçevelediği mutluluğun dışında kalakaldım. Hep yapar bunu. İçindeki mutluluğu paylaşamadığını söyler. Yalnız yaşanır bu mutluluklar, der. Özgür ruhum, bilsen seni ne çok seviyorum. Hele bir iyileş, bak o zaman her gün söyleyeceğim seni ne kadar sevdiğimi. Ama şimdi değil, sırası değil…

Birden vazgeçti şarkıdan. Vücudu gömüldü yastıklara.

“Seni çok seviyorum, biliyor musun?”

Bir hamlede yanına varıp sımsıkı sarıldım. Hiç bitmeyen bir soluk çıktı dudaklarından, ellerimde küçüldü vücudu…


Pollyanna 16 Mayıs 2006 20:29

BEBEK

Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında
büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri,
kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla
bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar
gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve
cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde :
"Dokunma bana ..." diye bir ses duydu.
"Beni okşamaya hakkın yok senin..."
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı.
Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu.
Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü.
Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen
konuşan oydu. "Bana yaklaşmanı istemiyorum"
diye devam etti. "Hemen uzaklaş benden..."
Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :
"Çocuklarımız hep erkek oluyor" dedi.
"Onlar da güzel ama kız çocukları başka.
Bu yüzden seni öpmek istedim."
"Beni öpemezsin" diye ağlamaya başladı bebek.
"Benim de seni öpemeyeceğim gibi..."
"Neden ?" diye sordu kadın."Neden öpemezsin ki ?"
Bebek, hıçkırıklara boğulurken :
"Bunun sebebini bilmen gerekir" dedi.
"Düşünürsen mutlaka bulacaksın..." Kadın, neler olup
bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.
Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor
ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu.
Aile dostları olan tanınmış doktor,
odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini
vazodan çıkartıp kadına uzatırken :
"Geçmiş olsun hanımefendi" dedi.
"Başarılı bir kürtajdı doğrusu.
Ha..! Sahi, "kız"mış aldırdığınız bebek."


Misafir 16 Mayıs 2006 20:40

Melekler Geçiti


Gecenin koyu saatleri. Birkaç adam belirdi Sufi ’ nin karşısında. Saçları ıslaktı , kendini düşünmenin en saklı biçimini izliyordu.
"Ölülerden korkar mısın ? " dedi kalın gövdeli adam. Demek sonunda ölmüştü.
" Hayır " diye yanıtladı Sufi.
Korkarsa gelmeyeceğini biliyordu.

Bir bahçe doğdu zamanda .Belli belirsiz , demirden ve çiçeksiz bir çardağın önünde mıcırların üzerinde göründü ölü. Lacivertti. Parmağını kaldırıp " işte bak bir ölü " dedi kendine hayretle , pardesüsü ışıldayıp söndü. Sakalları vardı. Yanına gidip sakallarını çıkartmasını istedi Sufi. " Ve bu giysileri de çıkart , bunlar sana yabancı " dedi.
Bir ara sokağa çıktılar birlikte. Cihangir ’ de yokuş yukarı ağır bir gece. Onlar yürüdükçe sokak lambaları altında ışıldayan su birikintileri geride kaldı teker teker. Bir telefon kulubesinin önünde durdu oğlan.
"Kimi aradın" dedi Sufi.
" Torbacıyı mı ? "
" Ne oldu peki , neden üzgünsün ? "
" Olmadı o kadar param yok "
" Öldüğün için artık kazanamıyorsun tabi , ama bükme yüzünü ..."
" Benim hesabımda 90 milyon var , onu sana vereceğim "
Peki diyerek baktı melek . Saçları ve boynu arasındaki boşluğun ardında yağmur çiseliyordu.
" Ne alacağız ?"
" Ot alırız " diye yanıtladı. Bu kez yüzünün yarısı görünüyordu.
Ellerini pantolunun ceplerine sokup avuç dolusu kanlı sargı bezleri çıkarttı , bezlerin arasından şırıngası göründü. Eroin alacağını anlamıştı Sufi , üzerinde durmadı. Kuzular gibi sakin , gözlerine bakıyordu Sufi ’ nin. Sufi kendi yüzünün ardında ; otları yalayan rüzgarları duydu. Hemen ensesinde , herşeyden serin ve sakin otları buldu. Ne heyecanliydi Sufi ne asik.
" Sadece kardeşimi görmeliyim gitmeden " dedi.
Bir kardeş koynunun sıcaklığında aralandı zaman. Yavaşca kalktı koynundan. Üzerini örttü ve mutfağa yöneldi.
" Aman Tanrım ! Ne arıyorsun burada sen ! Ölü olduğunu görmemeli o çok yumuşaktır , çabuk görünmez ol ! " dedi meleğe , incitmemeye çalışarak . Görünmez oldu melek bunun üzerine. Kardeşi yalınayak koşup boynuna atıldı ablasının. " O ses senden mi geldi abla ? "
" Hayır " diye yalan söyledi Sufi. Annemle babam çıkartılar aslında o sesi. Uyurken hep düşüncesiz olurlar bilirsin. Kapı aralandı , annesi ve babası yatakta başaşağı yatıyordu. Rahatladı kardeşi . Herşey normaldi.
Bir oda dolusu yatakta yan yana uzanıyordu Sufi ’ nin hiç tanımadığı arkadaşları. Sıkışık ve kasvetli ahşap çatı iniyordu üzerlerine , pahalı kotu olan itici çocuk sırıtarak " Ahu ! Astı da ne oldu salak karı kendini ! " diye alay etti.
" Kapa çenenii ! " diye gürledi Sufi.
" KAPA ÇENENİ ! "
Sufi bağırınca tüm sesler deliklerine çekildi . Suların sesleri kanalizasyonlara , arabaların sesi tekerlerin altına , elektiriklerin sesi ışığa kaçtılar .
" Seni duyabiliyorlar sersem ! " diye koşarak yer altına indi. Alt geçite . Duvarlarından sular akıyordu tüm geçitin , melek ayakları havada yere çapraz bir görünüp bir yok oluyordu. Çekmiyordu.
Duymamış olması için Tanrı ’ ya bir kez dua etti.


Pollyanna 16 Mayıs 2006 20:43

ADA
Bir zamanlar, bütün duyguların
üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve
tüm diğerleri, Aşk dahil.

Bir gün, adanın batmakta olduğu,
duygulara haber verilmiş.
Bunun üzerine hepsi,
adayı terketmek için
sandallarını hazırlamışlar.
Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş.
Çünkü, mümkün olan en son ana
kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse battığı zaman,
Aşk, yardım istemeye karar vermiş.
Zenginlik,
çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş.
Aşk,
"Zenginlik, beni de yanına alır mısın?"
diye sormuş.
Zenginlik,
"Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın
ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki
Kibir'den yardım istemiş.
"Kibir, lütfen bana yardım et!"
"Sana yardım edemem Aşk.
Sırılsıklamsın
ve yelkenlimi mahvedebilirsin."
diye cevap vermiş Kibir.
Ü
züntü yakınlardaymış
ve Aşk, yardım istemiş:
"Üzüntü, seninle geleyim..."
"Off, Aşk, o kadar üzgünüm ki,
yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş
ama o kadar mutluymuş ki,
Aşk'ın çağrısını duymamış.
Aşk, birden bir ses duymuş:
"Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."
Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş.
Aşk o kadar şanslı ve
mutlu hissetmiş ki kendini
onu yanına alanın kim olduğunu
öğrenmeyi akıl edememiş.

Yeni bir kara parçasına vardıklarında,
Aşk'a yardım eden, yoluna devam etmiş.
Ona ne kadar borçlu olduğunu
farkeden Aşk, Bilgi'ye sormuş:
"Bana yardım eden kimdi?"
"O, Zaman'dı" diye cevap vermiş Bilgi.
"Zaman mı?
Neden bana yardım etti ki?"
diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş:
"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar
büyük olduğunu anlayabilir..."



Misafir 16 Mayıs 2006 21:25

kuzgun


Kara kuş hafifçe süzüldü yeni başlayan yağmura aldırmadan. Bu dünyanın bir insanı her gün, bir kuzgunu ise her saniye daha da boğan anlamsızlığında kendince küçük şeyler arıyordu meraklı ve sinsi gözleri. Keyifsizliğinin bir işareti olarak belki de yada sırf iş olsun diye o çirkin sesiyle çınlattı üzerinden geçtiği ıslanınca kömür rengine dönmüş bu mutsuz sokağı. O zamanlar insanlara yasak olan gökyüzünün mahremliğine sığınarak süzdü tekrar sokağı. Altında gezinen zavallılara baktı. Bir kere daha o çirkin sesi çıkarttı onlara meydan okurcasına.

Ama insanlar, sağa sola koşturan o zavallılar, gökyüzüne bakmaktan bihaber oldukları için hep böylesi yağan bir yağmurun altında, onu fark etmediler bile. Kuzgun kanatlarını hafifçe açarak süzüldü tekrar. Tekrar çınlattı sokağı, bir kez daha meydan okudu insanlara ve gökyüzünden gelen parıltılı cevaptan ürkerek kayboldu ortadan hızla.

Kendince salındı bir başka tanıdık çatı arasını kollayarak karanlık gözleri ile caddelerin üzerinden, serseri kuzgun. Küçük krallığının bir yağmurun ömrü kadar sürecek mutlu halini süzdü o garipçe parıldayan iki kara gözüyle. Ve dar bir sokağın geniş göğünde birkaç tur attıktan, yalnızlığının lanetini kutsadıktan sonra mutsuzca, kondu yıkık dökük bir çatıya. Küçük başını iki yana doğru salladı keyifle. Yağmur damlalarına karışan kara tüylerinin üzerindeki ağırlığı serpti dar sokağa.

Uzak kelimesinin az çok bir şeyler ifade ettiği bir zamandan kendisine seslenen küçük kıza emanet etti gözlerini ve meleklere adanmış çirkin bir çığlık daha saldı gökyüzüne. Kimse kalmamıştı etrafta; keyfi kaçtı birden. Bu sıkıcı öğleden sonrasında kara şehrin, tüylerini ıslatan yağmura aldırmadan tanıdık çatının saçaklarından birine doğru ilerledi sıçrayarak. Bir çirkin çığlık daha çıktı sivri gagasından sıyrılarak gırtlağından ve yavaşça girdi çatı arasına. Karanlık mabedinin kapısından sızan bir parça ıslak güneş ışığı ona yol gösterdi durgunca. Işığın eriştiği yere yığdığı eşyalarına baktı onları bulduğu ve buraya getirmeye başladığı o ilk günkü meraklı gözleri ile.

Küçük ama parlak şeyleri topluyordu burada. Köşe başında duran küçük yılan kafatasını gagaladı neşeyle ve koleksiyonunun en değerli parçasını ele geçirip kaybettiği geceyi hatırladı kurumuş bir başka kemik parçasını süzerken. Tekrar o çirkin sesi çıkarttı ve hızla çıkıp gitti; arkasında kurumuş bir parmak kemiği, gagalanmaktan delinmiş bir yılan kafatası ve garip bir hikaye bırakarak yıllar öncesinden kalma...

Çirkin sesi yağmurun ıslattığı bu kara şehrin pas kokan göğünde yankılandı umarsızca ve ben tekrar o garip öyküyü hatırladım onun ıslanmış silueti buradan uzaklaşıp giderken.

* * *

Kabul etmek gerekirdi ki bu güneşli gün artığı öğleden sonrasında başlayan yağmur, artık iyice can sıkmaya başlamıştı. Boğucu bir sıcağın arkasından sararmış dişlerinin arasından yapışkan bir sıvı saçan gri bir şeytan çökmüştü sanki şehrin gökyüzüne. İlahi gökyüzünü kirleten bu küfürbaz melek, gözyaşları ile yolları kir ve insan kalabalığından temizlerken, dünyaya serptiği bu tatsız suyunun fısıldadığı cümlelerin hiçbirine aldırmadı büyük caddeden yürümeye devam eden genç adam. Akşam olmuş ve karanlık denilen şeytanın üçüncü silueti bir kez daha kaplamıştı dünyayı. Güneşi bir daha göremeyecek olmanın kaygısıyla ihtiyar adamlar yemek başında ailelerine kısa ve erdemli vaazlar verirlerken, bir dolandırıcının son dakikada edeceği tövbenin hazırlıklarını yapıyor olmasının farkında bile olmadan yürümeye devam etti. Tam yanında durduğu elektrik direğinin yağmur altında homurdanan cılız tellerinden çıkan küçük kıvılcımların aydınlattığı apartman dairesinin camından güçlükle de olsa seçilebildiği üzere bir profesyonel kendince hazırlığını yapıyordu her akşam ki gibi.

Şeytanın üçüncü sureti, karanlık, hafifçe gülümsedi elektrik direğinden çıkan kıvılcımların aydınlattığı sokağa doğru. Akşam hain bir gülümseme ile getirmişti ayı da beraberinde. Tehlikeli ve donuk bir tebessümle süzmeden önce ayın karanlık yüzü, gülümsedi genç adam. Elektrik direğinden çıkan kıvılcımların aydınlattığı pencere camında nefesi kesildiği için ölen o ihtiyar adamın ağzından çıkan son duaları duymadı uğuldayan kulakları. Adam dünya değiştiriyordu zavallı bir şekilde oysa onun aklında bambaşka şeyler vardı, akşamın yeni yetme karanlığının ele geçirmeye çalıştığı tenha bir sokağın girişinde dururken.

Bu yolu yüzlerce kez kullanmıştı ve şu an elinde bir demet çiçek sevdiği kadının o insanın içine huzur veren evine gülümsemesine ulaşmak için “yüzlerce kez”e bir “kez” daha eklemeyi planladı birkaç saniye içerisinde. İki sokak ötedeki meşhur Agah Efendi Caddesinin kadim karanlığındansa burayı tercih ediyordu. Aklı karışmıştı biraz. Etrafında olan onca şeyin bir etkisiydi belki görünmez bir şekilde. Ama o bunu bilemiyordu işte. Hepimizin yaptığı gibi gülümsedi zavallı bir çocuğun mutlu yüreği elindeydi. Ellerine baktı. Elindeki çiçeklere baktı bir kez daha. Bir garip hava sarmıştı bedenini. Anlam veremedi. Vermeye de uğraşmadı zaten.

Birkaç katlı blokların üzerine tünemiş siyah bir kuşun kendisini izleyen merakla açılmış kocaman gözlerinin farkında olmadan yelek cebinde duran köstekli saatini çıkarttı. Zaman hayli ilerlemişti ve geç kalmak üzereydi. Hafifçe silkindikten sonra sokağa daldı. Burası onu bir kez daha olması gereken yere tam vaktinde ulaştıracaktı. Öyle olmasını diledi. Sağa sola yayılmış çöplere basmamaya çalışarak sokak girişinden içeriye doğru ilerlemeye başladı.

Gün boyu yaşadıklarını şöyle bir gözden geçirmeye başladı bilinçsizce. Dar sokaktan geçerken geçecek olan bir dakikalık zamanda bunu yapabilirdi. Düşünmeye başlamayı düşünmesine gerek bile kalmadan işlemeye başladı beynindeki kaydedici başa sarılmış jelatin rulolarının üzerinde duran resimleri hızla gözünün önünden geçirirken.

Bugün onun için gerçekten önemli bir gündü aslında. Çalıştığı o küçük ofiste kıdeminin yükseltilmesinden tutunda evlilik yıldönümünün bugün olmasına kadar bir sürü şeyi art arda sayabilirdi. Gün geçtikçe (yıl geçtikçe de denebilir) artan önemli şeyler nedense hep bugün de sonuçlanıyor, ortaya çıkıyordu. Yarından kime neydi ki? Bütün önemli şeyler hep ekimin birinde olurdu... İki ekimde evi toplamak, yeni bir şeye başlamak yada çöplerden kurtulmak gerekirdi. Ama bir ekimde mutlu olmak yeterdi yaşamak için. Gülümsedi, bir ekim önemli bir gündü onun için. Bir ekim bugündü.

Anlamsız bir ışık bütününün sokağın karanlığına alışmaya başlayan gözlerini rahatsız etmesi ile kendine gelir gibi oldu. Durdu. Sokağın karanlık diğer ucunda belirten ışık kaynağını seçmeye çalıştı dalgın gözleri ile. İlerlemeye devam etti mutlu bir şekilde. Sokağın neredeyse çıkışında duran ince bir şekil gittikçe belirmeye başladı gözlerinin önünde. İlerlemeye devam etti. Ona doğru yaklaştıkça içinde garip bir ürperdi beliriyordu sanki ince siluetinden ayrı olarak. Durdu tekrar. Birkaç saniye bekledikten sonra kendisine ve bu kuruntulu haline kızdı. Garip şeklin orada dikilen yada kendisi gibi bu ara sokağı tercih eden birisi olduğuna karar verip yürümeye devam etti.

Çatıdaki kara kuş halen onu merakla gözlüyor ve sokağa sızan ince gece lambalarından ve sokağa cephe olan oda lambalarından yansıyan zayıf ışık bütünlerinden geçerken küçük bir parıldama yakalamaya çalışıyordu. Kuş birden başını öne doğru eğip dikkatle bir sonraki ışık demetinden geçmek üzere olan adamı izlemeye çalıştı. Genç adam kuşa rahatsızlık vermek istercesine ışık demetinden koşar adım geçip gitti. Burada daha fazla oyalanmak istemiyordu. Kuş kızgınlıkla karışık çirkin bir çığlık attı. Alt perdeden ve dişleri olmayan bir ağızdan çıkan bu sesi hemen alt katta oturanlar bile duymamıştı. Binanın sert duvarlarında yankılanan kısık ve kalın ses karanlığın içinde kayboldu. Kuş gagasını havaya kaldırıp sokağın öbür yanına baktı. Küçük beyni başka bir merak dalgasının içerisine doğru sürüklenirken hafifçe havalandı. Diğer yanda duran binanın üzerine kondu ve artık daha iyi görebildiği genç adamın bir başka ışık demetinden geçmesini bekledi.

Genç adam tahsilini tamamladıktan hemen sonra çalışmaya başladığı sıradan bir devlet dairesinde duyulması en çok beklenen ve özlenen şeyi duymuştu bugün. Kendisine saçma sapan gelen bu sıkıcı memurluk hayatını yaşayan herkesin beklediği şeyi yaşamıştı. Ofisin sorumlu müdür yardımcısı bugün onu ofisine çağırmıştı.

Elini sevecen bir tavırla omzuna koymuş ve “Evladım Nihat” demişti. Evet adı buydu. “Son üç yıldır birlikte çalışıyoruz. Gerek iş gerekse aile yaşantın ile hepimize örnek olan bir insansın. Senin kadar genç bir arkadaşımızın böylesi tertipli, mutlu ve dürüst bir hayata sahip olması emin ol ki bizi çok sevindiriyor. Üstelik bu bize kendimize çeki düzen vermek konusunda bir nevi destek bile oluyor. İşindeki gayretin ise ayrıca göz dolduran cinsten, doğrusunu söylemek gerekirse” Müdür yardımcısı sigarasından derin bir nefes daha aldı.

Gözleri hafiften puslu bir şekilde anlatmaya devam etti. “Sende gençliğimi görüyorum desem yeridir” dedi. Genç adam bu sözü duyduğunda olacakları tahmin etmekten bir adım öteye geçerek emin olmaya çalıştıysa da müdür yardımcısının sözünü kesmek gibi bir şey yapamayacağı için susmaya gayret etmişti. Gözleri önünde devam etti dinlemeye daha sonra; içindeki coşkuyu biraz daha bastırmaya çalıştı.

“Ben de ilk olarak bu ofise atandığım zaman senin gibiydim. Zaman denen illetin benden alıp götürdüklerine ve yerine bıraktıkları” göbeğini okşamıştı orta yaşlı adam. Hafif bir gülümseme ile devam etti “bazen beni biraz hüzünlendirse de belirtmeliyim ki sen bana her sabah şu kapıdan girmenle birlikte bir çalışma isteği veriyorsun. Bu anlatılmaz bir şey. Neşen, ahlakın, çalışkanlığın sadece beni değil tüm mesai arkadaşlarını çokça motive ediyor.”

Genç adam sokağın ortasına gelmişti artık. Sokağın öbür yanındaki adam biraz önceki ışık yoğunluğunun bir çakmak yada kibrit yakılması olduğunu belirtir şekilde sigarasından dumanlar alarak sokağın karanlığına sızan ince ışık demetlerinin üzerine üflüyordu. “Ne garip insanlar var” diye düşündü. Sebebini bilmeden garip addettiği adama karşı kendince mahcup olarak bu fikri kafasından hızla uzaklaştırdı sonra. Yürümeye devam etti.

“Bu ofisteki geçirdiğin üçüncü yılın, öyle değil mi; yanılmıyorum?” diye devam etmişti müdür yardımcısı. Genç adam “Evet” diyebilmişti ancak. Aslında iki yıl, on bir ay ve birkaç gün diye düzeltmek istediyse de ağzından çıkmak üzere olan sese gırtlağını temizleme görünümü vererek suskunluğunu korudu başarıyla. İçinden gülümseyerek geçirmişti neşe içinde; ne kadar komik bir durumdu bu. Müdür yardımcısı devam etti. “Artık senin sıradan bir memur olman doğru değil, Nihat.” Kendince muzip bir tavır takınarak gülümsedi. Elleri önünde birleşmişti. “Müdür bey ile oturup senin durumunu konuştuk. Gerekli izinleri de aldıktan sonra seni Ofise Şef Memur olarak atamaya karar verdik.” Göz kırptı. “Umarım yanılmamışızdır.”

İşte günün anlamını bir parça daha artıran şey de buydu. Yarın o çok sevmediği ama hakkında asla şikayet etmek gibi bir niyeti olmadığı ufacık ofise, son üç yılını, daha doğrusu iki yıl on bir ay ve birkaç gününü duvarları arasına mahkum edilmiş bir şekilde geçirdiği o soğuk, taş döşemeli apartman dairesine şef memur olarak girecekti. Çok mutluydu. Maaşı artacaktı. Çok fazla çalışmasına gerek kalmayacaktı. Artık bir çocuk sahibi olabileceklerdi rahatça. Buna ayıracakları zamanları ve paraları olacaktı artık.

Karısına o mutlu haberi vermeye gidiyordu. Paraları geçimlerine ancak yetiştiği için bu çok istedikleri şeyi tekrar tekrar ertelemek zorunda kalmayacaklardı artık. Çok mutluydu. Bir ekimi çok seviyordu gerçekten. Ekim hüzünlü bir sonbahar çocuğu değil de bir bayram yeriydi onun küçücük dünyasında her mutluluğu bir araya getiren.

Birden sokağın öbür ucuna yani çıkışa gelmek üzere olduğunu fark etti. Ama bunu fark etmesinin sebebi sokağın sonunda gittikçe belirginleşen sokak lambalarının ışıkları değil omzuna dokunan bir eldi nedense. Sokağın bu ucundaki adam olduğunu anladı. Kendisine kızdı sonra. Sokakta başka kimse yoktu ki. Ne vardı bunda anlayacak.

Adama döndü. Her zaman ki gibi kibarca hitap etti karşısında duran adama.

“İyi akşamlar beyefendi.”

Adamın suratını kısmen aydınlatan ışığın altında gülümsemesini görebiliyordu. Bir neşeyi ifadeden çok bir alışkanlığı belirtir şekilde suratına yerleşmiş olan bu gülümseme onu bir parça rahatsız ediyordu. Adama sorar gözlerle bakmakla yetindi. Adam sol elindeki sigarasında duran bakışlarını ağırca karşısındakinin gözlerine dikti ve karşılık verdi.

“Size de iyi akşamlar.” Gülümsemesinin altından görülemeyen dişlerinin sigara içmekten sarardığına kanaat getirdi genç adam. Diğeri başını sağ yanına eğip devam etti.

“Saatiniz kaç acaba?”

Genç adamın istem dışı bir şekilde bir süre durduktan sonra bu halinin ne kadar kaba olduğunu fark edip hızla elini yelek cebinde duran saatine götürdü. Sokağın bulundukları bölümü fazla aydınlık olmadığı için saatin kaç olduğunu göremedi. Elini saati avucunda olduğu halde ışık demetlerinden birine doğru uzatırken bir alışkanlıkla karışık söylendi.

“Affedersiniz.” Işık demetinin altından saatini okuduktan sonra adama dönüp saati söyledi. “Saat 8 efendim.”

Adam suratında aynı soğuk gülümseme ile teşekkür etti. Tam genç adam yanından geçip gitmek için izin isteyecekti ki konuşmaya başladı.

“Aslında ne kadar garip bir zaman öyle değil mi?” dedi eliyle gökyüzünü göstererek. Ay hilal şeklindeydi.

Genç adam gökyüzüne baktıktan sonra anlamadığını belirtir bir şekilde sordu.

“Pardon?”

“Ay...” dedi adam. Biten sigarasını yere atıp ayakkabısının ucuyla ezdi. “Sanki gökyüzü tüm o karanlık sıfatıyla bize gülümsüyor” dedi. Cebinden bir kutu çıkartıp kapağını açtı. İçerisinde ince sarılmış sigaralar duruyordu. Genç adama uzattı kibarca. “Almaz mıydınız?”

Genç adam gülümsedi. “Teşekkür ederim. Kullanmıyorum.” Tekrar başını gökyüzüne çevirip aya baktı. “Özür dilerim ama söylediğinizi anlayamadım” diye mırıldandı gözleri hilal şeklindeki aya takılmış bir şekilde. Tiz bir sesle irkilerek başını gayri ihtiyari adama doğru çevirdi. Sokağa sızan ışık demetlerinden bulundukları yere kadar ulaşan birkaç cılız yansımanın usulca parlattığı gördü gözleri. Adam elinde uzunca bir çakı olduğu halde sırıtarak karşısında duruyordu.

Duvarın üzerine tünemiş olan kuş olan biteni ilgiyle izliyordu. Başını hızla sağa ve sola çevirerek karşısında gelişen olayı daha iyi takip edebilmek istiyor gibi bir hali vardı.

“Öyle mi?” diye sordu adam alaycı bir gülümseme ile. “Bunda anlaşılmayacak bir şey yok” dedi. “Gökyüzü, o kara çehresini ve ruhunu saran tüm kötülüğü ile gülümsüyor bize bakın” diye işaret etti elindeki çakı ile gökyüzüne doğru. Sonra başını genç adama çevirip devam etti. “Aynı benim sizin karşınızda şu an ki gülümsemem gibi...”

Genç adam benliğini saran korku dalgasından kurtulmaya ve soğuk kanlı davranmaya çalışarak adamın gözlerinin içine baktı. Ne kadar uğraşsa da karşısında duran adama karşı çok fazla bir telkini yoktu bu halde gözlerinin. O kadar zaman üzerinde çalıştığı etkileyici görünme sanatı kendisini bir hırsız daha da kötüsü muhtemelen bir katille baş başa bırakıp hızla oradan uzaklaşıp gitmişti. Gecenin karanlığında ortadan kaybolan cesaretine ve nezaketine birkaç kötü söz söyleyip içinden yutkundu.

Adam başını öne eğip sıkılmışçasına başını sağa sola salladı. “Sadede gelelim” dedi. “Canınızı yakmak derdinde değilim. Sadece paranızı istiyorum beyefendi.”

Genç adam donmuş bir halde aklını toparlamaya çalışıyordu. Düşündü.

Birkaç gün önce maaşını almış ve karısının tüm ısrarlarına rağmen her ay yaptığı gibi bankadaki hesaplarına yatırmak yerine birkaç gün yanında taşımaya karar vermişti. Evin bir ihtiyacı olabilir bahanesinin ardında bütün ay emek verdiği şeyin karşılığını yanında taşıyarak, belki de oturdukları semtin meyhanesinde birkaç saatlik bir eğlence için hazır bulunduruyordu bilinçsizce. Bunun için fanilasına gizli bir cep bile diktirmişti karısına. Karısı bunu yaparken gönülsüzdü. Biliyordu ki bu cep oraya dikildikten sonra adamın aldığı kısıtlı maaş kolay kolay bankaya yatmayacaktı artık. Genç adam bir an parasını düşündü. Bütün ay boyunca bunun için çalışmıştı. İlginç bir tutkuyla bağlıydı buna. Parasına olan tutkusu korkusunu alt etmesine yardımcı bile olabilirdi.

“Ama bu zorbalık” dedi aciz bir şekilde. “Sizin gibi bir beyefendi neden böylesi bir şeye gerek duysun ki?” diye devam etti mantıklı bir nokta ararken içinde bulunduğu durumdan kurtulmasına yarayabilecek.

Adam hafif bir kahkaha attı. “Lütfen kuzum, yapmayınız; karşınızda yirmi yaşında toy bir çocuk yok” dedi. Adamı yakasından yakalayıp duvara yasladı hızla. Genç adamın elindeki çiçek demetinden yapraklar sağa sola saçıldı. Yakasında hissettiği basıncın etkisi henüz geçmişti ki göğsünde hafif bir sızı hissetti garip bir şekilde. Gözleri göğsüne doğru indi kocaman açılarak.

Diğer adam bıçağıyla olabildiğince kibarca dürttü karşısında duran genç adamı çiçek demetinin üzerinden. Üzerinde çokça durulmaması ve vakit kaybedilmemesi gereken zavallı bir avdı onun için genç adam.

“Üstelik” diye devam etti. “Bu benim mesleğimdir, takdir edersiniz ki. Sizin memuriyetiniz size ne ifade ediyorsa bu işte bana aynı şekilde görünür. Şimdi çok fazla uzatmadan taahhüt ettiğimiz şeyleri karşılıklı olarak yerine getirip yolumuza devam edelim lütfen.”

Genç adam memuriyetim diye düşündü. Adam kendisini tanıyordu. Belki de bir süredir kendisini izliyordu bu kötü niyetli adam. Bu düşünce onu biraz önce olduğundan daha kötü yapmıştı. Eğer öyleyse bu adamdan basit birkaç yalan ve cebindeki küçük banknotları kendisine vererek kurtulamazdı. Kendine lanet okudu. Bu adamı nasıl olurdu da fark edemezdi.

Sonra tüm bu düşüncelerden sıyrılıp istem dışı bir şekilde gülümsedi. Mantıklı bir şeyler söylemeye çalışacaktı. Bıçak ince ceketinin üzerinden tenine batıyordu. “Ama bu cidden çok gülünç. Ben size bir taahhütte bulunmadım ki efendim” dedi.

Adam suratında yine o aynı gülümseme ile cevap verdi. Elindeki çakıyı biraz daha bastırarak.

“Zaten size bir taahhütte bulundunuz demedim. Ben bir taahhütte bulunacağım sizin için ve karşılıklı olarak bunu yerine getirip yolumuza gideceğiz.” Sigarasını yere attı boşta kalan eliyle. Daha yüksek ve sert bir ses tonu ile devam etti.

“Bana üzerinizdeki tüm değerli eşyaları veriniz ve ben de sizin bu sokaktan canlı çıkmanızı sağlayayım.”

“Ama bu bir soygun. Yani, yani beni gasp ediyorsunuz” dedi genç adam. Diğer adam eliyle bir tokat attı karşısındakine. Çatıdaki kara kuş birbirine iyici sokulmuş vaziyette duranları biraz öncekinden daha büyük bir dikkatle izliyordu. Tokat sesi ilgisini had safhaya çıkartmıştı.

“Lütfen, zorlaştırıyorsunuz ama. Bana paranızı veriniz ve bende sizi serbest bırakayım. Bunun bir soygun olduğu ortada ve bunu yinelemeniz bir şeyi değiştirmiyor gördüğünüz gibi” dedi sırıtarak.

Genç adam başını sallayarak olumsuz bir yanıt vermeye çalıştı. “Size istediğinizi veremem bayım”dedi. “Bu imkansız. Ben bu vermemi istediğiniz...” durdu. Karın boşluğunda ince bir sızı hissetti. Konuşmaya çalıştığı sırada adam elindeki bıçağı karnına saplamıştı. Ellerini karnına doğru götürmeye çalıştı ama adam bıçağını çekip birkaç kez daha sapladı genç adamın kocaman açılmış gözleri karanlıkta çokça seçilemeyen suratına bakarken.

Genç adam karnını tutarak yere çökmeye çalıştı. Diğer adam yakasından yakaladığı genç adama doğru bıçağını sallamaya devam etti. Son üç darbenin göğüs kafesinde kaburgaların arasından ince bir yer bulup kalbe gelmesinden emin olduktan sonra iyice fenalaşan adamı yakasından bıraktı. Genç adam yerde iki büklüm bir şekilde uzanmış yatıyordu.

Sokağın iki ucuna bakındıktan sonra yerde yatan kurbanının ağzını eliyle kapatıp yanına çöktü. Bıçağını son bir kez daha sol göğsüne sapladıktan sonra kurbanını sırt üstü çevirdi. Ceplerini aramaya koyuldu.

Pantolon ceplerindeki küçük banknotları cebine indirdikten sonra artık delik deşik olan yeleğin cebinden kibarca köstekli cep saatini çıkarttı ve onu da ceket cebine koydu. Adamın üzerini yeniden kontrol ederken fanilasına dikilmiş gizli bir cep olduğunu fark etti. Adamın kanlanmış beyaz gömleğini kabaca açarak faniladaki cepten bahsi geçen meşhur parayı çıkarttı. Küçük bir banknot dizisi özenle katlanmıştı işte.

Güldü. “Aptal” diye geçirdi içinden. “Bunun için öldün işte. Aptal seni”

Daha sonra ceket ceplerini tekrar kontrol ederken birden gözleri adamın parmağındaki yüzüğe takıldı. Güzel bir altın yüzüktü. Bir alyansın iki belki de üç katı kadar kalınlıktaydı. Kötü hafızasına lanet ederek adamın elini kucağına aldı. Genç adam henüz ölmemişti ama hiçbir tepki verecek halde de değildi. Hemen yüzüğü çıkartmak için harekete geçti. Gülümsedi. Bu yüzük bu akşamki avının kendisine sunulma sebebiydi. Şişmeye başlayan parmakları birbirinden ayırmaya çalışarak yüzüğü çıkartmak için sağa sola çevirmeye başladı.

Çatıda duran kuş daha bir dikkat kesildi. Evet, aradığı; gözüne çarpan parlak nesne buydu. başını sola çevirip sağ gözüyle baktı adama. Yüzük şişmeye başlayan parmakta her bir sağa sola dönüşünde parıldıyor ve sonra tekrar karanlığın içine gömülüyordu. Kara kuş sağ gözünü kırpıştırdı. Küçük zihninde gördüklerine bir anlam vermeye çalıştı.

Adam artık şişmiş olan parmaktan yüzüğü bu şekilde çıkartamayacağını anladı. Uzun zamandır oradan hiç çıkmadığı belliydi. Gülümsedi ve ağır bir küfür ettikten sonra kanlı çakısını adamın yüzük parmağına dayadı. Çakıyı kuvvetlice bastırarak gittikçe solgunlaşan parmak derisini kesmeye koyuldu. İnce kesikler ve küçük ama derin yaralar açmak için özellikle uç kısmı keskinleştirilmiş olan ince çakı çok ince hışırtılar çıkartarak deri üzerinde yaralar açarken bükülmeye başladı.

Adam lanetler okuyarak yere iyice yayılan kanın üzerine bulaşmaması için gayret gösterirken ince çeliğin kırılmaması için kısa darbelerle kurbanının yüzük parmağına vurmaya başladı. Bıçak kırılmak üzereydi. Bıçağı yere bırakarak adamın elinin yüzük parmağı ile birleştiği yere bakmaya başladı. Gülümsedi, eğer kemiği kırabilirse parmağı kolayca kopartabileceğini tahmin ediyordu. İki eliyle uzun ceketinin uç kısımlarını kucağına doğru topladı ve yüzük parmağını ve genç adamın elini iki eliyle tutup kuvvetlice eklem yerinin tersine doğru bastırdı. Küçük ve tok bir ses çıkartan parmak kemiğini nazikçe eklem yerinden kırmayı başarmıştı. Ama bu bütün parmağı yerinden çıkartmak için yeterli değildi. Çakısını tekrar almak için hafifçe onu bıraktığı tarafa doğru uzandı. Bu esnada sokak girişlerine bakmayı da ihmal etmiyordu. Çakıyı yerden aldıktan sonra ustaca elinde çevirerek eklem yerine dayadı. Tam bastırıp kemiğin üzerine sarılmış olan et parçalarını kesmeye başlayacağı anda bir düdük sesiyle irkildi. Buraya çok yakın olmasa da etrafta bir bekçi dolaşıyor olmalıydı. Küçük bir panik yaşadıktan hemen sonra derin nefesler alarak düdük sesini unutmaya çalışarak yüzüğün takılı olduğu parmağa ve işine odaklanmaya çalıştı. Adam birkaç sokak ötede olmalıydı. Bu işi hemen bitirirse yakalanmadan uzaklaşabilirdi.

Çatıya tünemiş olan kara kuş aniden kaba bir çığlık attı. Adam başını hızla sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Kuşu gördüğü anda biraz şaşırmışsa da kuşunda düdük sesini duymuş olabileceğini ve buna karşılık o sesi çıkarttığını düşünerek işine koyulmaya karar verdi. Düdük sesi gittikçe yaklaşıyordu.

“Aptal yaratık” diye mırıldandı hızla nefes alıp verirken. Çakıyı kırık eklem yerine bastırdı. Aldığı nefesi vücudunda tutarak gücünü dengeledi ve mırıldanmaya devam etti. “Başka yapacak” çakıyı bir kez daha bastırdı. Birkaç sinirin eklem yerine bağlanmış olan uç kısımlarını kesmeyi başarmıştı. “işin yok sanki, burada iş yapıyoruz görmüyor musun” diye söylendi sırıtarak. Parmağı tekrar eklem yerinin tersine doğru bastırdı. Parmaktan tok bir ses çıktı. “İşte böyle” diye mırıldandı. Sinirleri biraz gerilmişti. Kendi kendine söylenmenin genelde iyi bir şey olmadığını düşündü eklem yerinin etrafında kalan son birkaç siniri daha kesmeye çabalarken. Sinirleri bu çakı gibi sert olmalıydı. Düdük sesinin giderek yaklaştığını fark etti. Yüzük parmağını ölü adamın elinden ayırmak için kendisine doğru çekti. Acımasızlık noktasında duran bir adama göre çok fazla ürkek bir ruh hali içerisindeydi. Büyük ihtimalle bekçi onu fark etmeyecekti bile. Ama yine de o bu riski alamazdı. Yüzük parmağını kendisine doğru çekti ve eklem yerine doğru çakısını son bir kez daha bastırdı. Parmak kopmuştu. Eli kan içerisindeydi. Parmak hafifçe titriyordu. Buna bir anlam vermeye çalışırken kesmiş olduğu parmak ve ucunda duran kanlı ganimet ellerinden kaydı. Düdük sesi bir sokak ötesindeydi artık. Elini kan içerisinde kalmış olan sokak zeminine uzatarak parmağı aldı. Sonra yüzüğü çıkarttı elleri titreyerek. Parmak gerçekten de titriyor olamazdı. Sadece biraz gergindi. Parmağı bu yüzden elinden düşürmüş olacaktı. Çatıya tünemiş olan kuşu düşündü. “Aptal yaratık” diye mırıldandı. Düdük sesi yaklaşmaya devam ediyordu. Yüzüğü sokağı aydınlatan ışık demetine doğru uzattı. Evet bu oydu.

Birden bütün bedenini saran bir ürpermeyi hissetti. Aklını yitirecek gibi oldu. Küçük bir çığlık atarak bacağına dokunan şeyden kurtulmak için kendisini yere attı. Biraz önce defalarca bıçakladıktan sonra öldürdüğünü sandığı genç adam ağzından akan kanın suratında çizdiği korkunç bir ifade ile kendisine doğru uzanmaya çalışıyordu. Yüzüğü çıkartmak için kesmek daha doğrusu kopartmak zorunda kaldığı parmağın kanayan yarasının olduğu eli bacağına dolamaya çalışıyordu. Yüzüğe uzanmaya çalışıyordu.

Adam kendisini hızla toparlayarak yüzüğü tuttuğu avucuna çakısını alarak sıkıca kapattı elini. Çeliğin dokusunun soğukluğu onu biraz kendisine getirmişti. Hızla adamın yanına gitti ve saçlarından tutarak başını geriye doğru çekti. Bıçağın keskin tarafını genç adamın gırtlağına bastırdı ve hızla sağa doğru çekti. Sonra bıçağı tekrar aynı yere doğru götürüp birkaç kez daha aynı şeyi yaptı. Genç adam gırtlağını tutmaya çalışarak yere yuvarlandı.

Adam ayağa kalkarak hızla sokaktan çıkmak için sokak çıkışına doğru yöneldi. O anda kesik düdük sesini bir kez daha duydu. Olduğu yerde durdu. Gözleri kocaman açılmış bir şekilde geriye döndü. Düdük sesi sokağın diğer girişinden geliyor olmalıydı.

Ama nedense düdük sesinin geldiği yöne değil biraz önce göz göze geldiği kara kuşun durduğu çatıya doğru baktı bilinçsizce. Başını hafifçe sağa sola sallayarak kendine gelmeye çalıştı tekrar. Derin bir nefes aldıktan sonra avına son hamlelerini yapmadan hemen önce sıkıca kapattığı avucunu açtı ve yüzüğe bir kez daha bakma isteği duydu. Yüzük orada yoktu. Çakıyı alırken düşürmüş olmalıydı. O sırada yerde yatan genç adamın zayıf hamlelerle ilerlemeye çalıştığını fark etti. Yüzük oradaydı demek. Bu lanet olası aptal herif neden ölmedi halen diye mırıldanarak hızla onun yanına gitti. Yüzüğü yerden aldı. Düdük sesi neredeyse karanlık sokağın içinden geliyordu. Hemen gitmesi gerekiyordu. Ama o böyle yapmayacaktı. Çakısını elinde döndürerek yerde yüzüstü yatan adamın yanına çöktü ve elindeki çelik parçasını adamın ensesine sapladı sert bir şekilde. Yerdeki adam son bir kez daha çırpındıktan sonra yavaşça hareketsiz kaldı. “Nihayet öldü” diye mırıldandıktan sonra yüzüğü tekrar ışığa doğru kaldırdı. Bunun içindi demek bu kadar uğraş. Gülümsedi. Yüzüğü cebine koymak için elini ceketine doğru götürdü. Düdük sesi artık gerçekten sokağın içinden gelmeye başlamıştı. Sokağın diğer ucunda duran bir karartı kendisine doğru seslenirken hızla sokağın diğer ucuna doğru koşmaya başladı. Yüzüğü cebine sokmaya çalışıyordu. Sokağın başına geldiğinde çakısını ustaca kapatıp iç cebine koydu. Arkasından gelen ayak seslerine aldırmadan koşmaya devam etti. Birkaç dakika sonra buradan yeterince uzaklaşmış olacaktı. Gülümsedi, yorucu ama kazançlı bir gün olmuştu.

Yorucu, kazançlı ve garip bir gün...

Çatıda duran kara kuş bekçinin karanlık sokaktan hızla geçip kaçan adamı takip etmesini izledi. Bekçi koşarken belinden silahını çıkartmaya çalışıyor bir yandan da düdüğünü olanca nefesi ile öttürüyordu. Ama kara kuş bunların hiçbiriyle ilgilenmiyordu. Bekçi sokağı aydınlatmaktan aciz olan ışık demetlerine girip çıktıkça parıldayan rozetine ve ceket düğmelerine bakıyordu o sadece. Bekçi son ışık demetinin yanında durup yerde yatan genç adama bakarken bir şey fark etti. Kahverengi elbiseli bu adamın düdüğünü rahatsız edici bir şekilde çalarak uzaklaşmasından sonra yere indi.

Yerde duran genç adam artık ölmüştü. Ama bu halinde bir gariplik vardı. Gözleri bir acının son belirtileri içerisindeyken bilinçsizleşmemişti. Yarıya kadar açılmış gözlerinin önünde duran şeye gülümsüyordu sanki. Kara kuş birkaç kez sekerek adamın baktığı yere doğru ilerledi. Yerde duran kana bulanmış şeye gagası ile birkaç kez vurdu. Başını sağa sola oynatarak dikkatle baktıktan sonra yerdeki şeyi gagasının arasına sıkıştırarak hızla oradan uzaklaştı. Gagasındaki parlak şeyin üzerinde duran koyu sıvının ince diline dokunması ile hafifçe irkildi. Tekrar çatıya kondu. Gagasındaki şeyi bulunduğu yere bıraktı ve ona bakmaya başladı. Bir kahkahayı andıran o çirkin sesi tekrar çıkarttıktan sonra parlak şeyi tekrar gagasının arasına aldı ve uçup gözden kayboldu. Bu biraz önce ele geçirmek için uğraşılan geniş kesimli altın yüzüktü...


* * *

Katil, soyguncu, serseri; bütün bunlardan hangisini kendisine uygun gördüğünü kestirmeye çalışan adam hızla şehrin liman semtlerinden birine (en eskisine) doğru yöneldi. Başına gelen garip olayı düşünmemeye çalışıyordu. Lanet herif diye mırıldandı tanıdık bir evin kapısına doğru yönelirken. Her taraftan düdük sesleri yükseliyordu. Hızla kapıyı çaldı. Bir süre daha bekledi ve sokağı tekrar süzdü kısık gözleri ile. Kapıyı bir kez daha çaldı. Ağır bir küfür daha ettikten sonra tekrar kapıyı çaldı. Kapıyı hemen açmaları için sesini biraz yükselterek bir kez daha küfürle karışık söylendi.

İçeriden kalın bir erkek sesi geldi. Kim olduğunu soruyordu. Adam ilginç bir şekilde aniden hatırladığı adını söyledi sokağı süzerken kaygılı gözlerle. Kapı ağırca açıldı. Adam gülümsedi. Hızla içeri girdi.

Burası bu geceki son durağı olacaktı. Sonra ellerini yıkayıp buradan defolup gidecekti. Gidip bu akşamı unutana kadar içecek ve sabahın ilk ışıklarında başı deli gibi dönerken evine doğru yollanacaktı. Kapıyı açan iri adam elinde duran silahı indirmeden onun içeriye girmesini izledi. Üzerinde ince bir gömlek ve kısa bir pantolon vardı. Aceleyle giyinmiş olduğunu anlamak için bu haline bakmak yeterliydi.

Dışarıdan gelen adam hızla üst kata çıktı. Üst katta geceliğe bürünmüş zayıf bir kadın onları bekliyordu. Kadın telaşını bastırmaya çalışarak adamın kolunu tuttu.

“Tamam mı?”

Adam gülümsedi. “Tamam”, göz kırptı, “hallettim...” Kadın rahatlamış gibi derin bir nefes alıp verdi. İri yarı adam da üst kattaydı artık.

İri yarı adam keyifle gülümsedi ve kollarını açtı. Gecelikli kadın hızla kollarına atıldı. Sarılıp öpüştüler. Adam ona sevgiyle bakarak uzun saçlarını elleriyle geriye attı. Tekrar ortaya çıkan yüzünü eliyle okşayarak bir kez daha öptü kadını.

Sonra adama döndü. “Bunu kutlamalıyız.”

* * *

Kara kuş birkaç blok daha kat edip sokaklardaki insanları izledi. Gagasında parıldayan geniş kemerli altın yüzüğü düşürmeden uçtu ve karanlık sokağa geri döndü. Burası eskisi gibi tenha değildi. Sokağı dolduran insanlara baktı dikkatle. Kimisi üzülen, kimisi bir anlam vermeye çalışan, kimisi de lanetler okuyan insanları süzdü siyah gözleri ile. Ama en çok yakasında o parlak rozetleri taşıyan kahverengi ve siyah giyimli adamları izledi dikkatle. Sokağı aydınlatan ışık demetleri yeterli gelmediği için etrafa saçılmışçasına dağıtılmış olan el fenerlerinin refakatinde parlak metal düğmelere baktı. Şaşkınlığından yada sevincinden midir bilinmez, o çirkin sesini çıkartmak için gagasını açacak olduysa da yüzüğü düşürmemek bundan defalarca vazgeçti. Sonra kayboldu gitti gecenin karanlığında. Onca arbedenin içerisinde kimse bu kara kuşun uzaklaşmasını umursamadı ve kimse onun kanat çırpışlarıyla ilgilenmedi.

* * *

İçerideki odaya geçtiler. İri yarı adam elinde büyük bir içki şişesi ile en arkalarından geldi. Şişeyi açtı ve ellerindeki kadehleri doldurdu sırayla.

“Para nerede?” diye sordu kadın.

Adam elini cebine sokup kanlanmış ince banknot destesini çıkartıp içerideki eski tahta masanın üzerine fırlattı. “İşte burada” dedi. “Fanilasından çıktı” diye devam etti gülümseyerek. “Aynen anlattığın gibi orada bir cepte duruyordu hepsi.”

Kadın karanlık bir tebessüm oturttu suratına. “O cebi ben dikmiştim...” dedi. Adam içtiği içkinin tadına yorduğu bir şekilde gözlerini kıstı. İğrenen bir ses tonuyla devam etti.

“Sen gerçekten kötü bir kadınsın, Maria”

“Bana bunu söyleyene bak” dedi kadın elindeki içki kadehini bir defada midesine indirirken. “Para için adam öldüren sen değil misin?”

“Bu benim işim küçük hanım; açıkçası gereği ne ise onu yaparım.” Durdu. Gözleri ile camın önünde beliren şekli süzmeye başladı. Çok yorucu bir akşamdı diye düşündü. Tekrar kadına döndü. “İşi ayrı tutarsak, çünkü burada kişisel bir şeyden bahsediyoruz; ben kimseyi aldatmaya da taraf değilim. Ama neticede bu bir iş benim için...”

İri yarı adam aralarına girdi konuşmanın tartışmaya dönüşmesini önleme çabası ile. “Bırakın şimdi birbirinize laf atmayı.” Adama döndü. “Nasıldı?” diye sordu kıskanç bir ses tonu ile. Kadınını elinden aldığı adamı kendi elleri ile öldürmek istiyordu. Ama kadın bunu yapmasını istememişti. Daha doğrusu aşığının üzerinde sihirli bir otorite kurmayı başaran her güzel kadın gibi bunu yapmasını ona yasaklamıştı. Adamda buna uymuştu.

“Çok kibar bir adamdı. Çok beyefendiydi, toprağı bol olsun; başta zorluk çıkarttıysa da sonra bir şekil de anlaşmayı başardık” dedi adam dalgın bir şekilde tekrar cama doğru bakarken. Orada bir şey görmüştü sanki. Keskin ve işi gereği birçok görüntüyü hızla beynine yollamaya alışkın gözleri tanıdık bir şeyi seçmişti sanki. Daha sonra camda duran şeyin bir kuş olduğuna karar verip diğerlerine döndü. Endişelenecek bir şey yoktu ortada. “Sonuçta o yada bu şekil de öldü. Ve hepimiz de istediğimizi aldık” dedi.

Kadın aklına bir şey gelmiş gibi başını öne eğip adama doğru yaklaştı. Gözleri kaygılı bir şekilde açılmıştı. Adama sordu.

“Peki ya yüzük? Onu da aldın mı?”

“Aldım” dedi. “Parmağından çıkartamadım; parmağını kesmek zorunda kaldım” Bahsettiği şeyin kadını kötü yapacağını düşünerek söylememiş olmayı diledi sonra. Ama kadın ilginç bir şekilde cevap verdi.

“Bende çıkartmayı başaramamıştım. O yüzden seni tuttuk zaten.”

Adam durdu. Gülümsemesi bir anda kayboldu. Aklına adamın ayağına sarılması gelmişti. Bu yüzük neden bu kadar değerliydi ki? Kadına dönüp bunu sormaya karar verdi.

“Çok önemli bir şey olmalı bu şey” elini cebine attı. “Bu kadar önem verdiğinize göre” dedi.

“Hayır” dedi kadın. “Büyük babam evlenirken hediye etmişti o yüzüğü Nihat’a, o pisliğin onu daha fazla taşımasını istemedim.”

Adam tekrar sordu. “Ama bu çok saçma. Yani adam öldükten sonra nasıl olsa o yüzüğü sana geri verirlerdi. Neden ille de bu gece getirilmesini istedin?”

“Bu seni hiç ilgilendirmez...” diye kestirip attı kadın. Elini adam doğru uzattı. “Şimdi yüzüğümü istiyorum.”

Adam elini cebine doğru uzatırken dışarıdan bir anda düdük sesleri ile karışık sirenler duyulmaya başladı. Hepsi birden cama doğru ilerlediler. İri yarı adam kadını göğsüne bastırırken elindeki silahı adama doğru tutarak camı işaret etti.

“Camı aç, ne olduğuna bir bakalım” dedi.

Adam kendisine hiç güvenilmediğini bir kez daha hissederek usulca cama doğru ilerledi. Camın dışında biraz önce kendisini heyecanlandıran şey vardı. Bir kuş diye geçirdi içinden. Yağmurdan korunmak için buraya sığınmıştı herhalde. Fakat birden aklına sokaktaki o kuzgun geldi. Adamı öldürürken kendisini izleyen o kara kuş. O olabilir miydi? Hayır, o sıradan hatta itiraf etmek gerekir ki; aptal bir kuştu sadece. Cinayeti görmesi neden onu kötü yapmıştı ki. Kendisine kızdı ve gülümseyerek camı açtı muzip ve abartılı hareketlerle.

Camın önünde gerçekten de bir kuş duruyordu. Ama bu kuş pencerenin açılması sırasında uçup gitmesi gerekirken istifini hiç bozmamıştı. Adam önce şaşırdı. Garip bir şey oluyordu. Aklına tekrar sokakta onu izleyen kuzgun geldi. Kocaman açılmış gözlerini iki kat yukarıdaki çatının üzerinden görebilmişti. Birden ürperdi. Bu kuşta garip olan bir şeyler vardı sanki. Hiçbir kuş öyle bakmazdı. Eli titreyerek istem dışı bir şekilde elini camın önünde duran kuşa doğru uzattı. Kuş hafifçe biraz ileriye zıpladı ve adama doğru döndü. O çirkin çığlığını attı tekrar.

Adam bir anda irkildi ve kendini yere attı. Elini çakısının durduğu cebine götürdü ve hızla bıçağını çıkarttı. Kuş adamın ani hareketinden ürkerek uçtu ve karanlığın içerisine doğru süzüldü. Birkaç kanat çırpıştan sonra iyice gözden kayboldu.

“Lanet şeytan” diye söylendi adam cebinden çıkarttığı çakısını ileride tutarak pencere doğru ilerlerken.

İri yarı adam yerdekine doğru seslendi. “Kıpırdama” silahını ona doğru sallayarak devam etti. “Bir numara mı çevirmeye çalışıyorsun sen?”

Adam ağlarcasına bir ses tonu ile söylenmeye başladı. Çakısını gülünç bir tedbir olarak halen pencere tarafına doğru tutuyordu. “Bu lanet kuş, beni gördü. Nihat’ı öldürürken beni izliyordu. Onu göğsünden bıçakladığımda, parmağını keserken hatta yerden kalkmaya çalışırken boğazını kestiğimde, evet bunu birkaç kez tekrarladığımda bile beni izliyordu. Sonradan fark ettim. Lanet olsun, şeytan! Buraya kadar beni izlemiş, o şeytan; parmağı keserken bana bakıyordu; anlamıyor musunuz? Görmediniz mi hiç korkmadı benden. Lanet yaratık, o bir şeytan!”

Kadın acırcasına baktı yerdeki adama. İri yarı adama biraz daha sokuldu ve ona doğru seslendi öfkeyle.

“Palavra, bırak şimdi bu deli saçmasını da yüzüğü çıkart.”

Adam biraz olsun kendisini toparlamaya çalışarak yerden kalktı. Derin nefesler alarak bir anda aklına gelen onlarca tekinsiz öyküyü düşünmemeye çalışarak elleriyle saçlarını düzeltti. Kanlı çakısını kapatıp cebine koydu usulca. Gülümsedi tekrar. Birkaç derin nefes aldıktan sonra kendine gelir gibi oldu. Cidden saçmalamıştı.

Elini ceket cebine doğru götürdü ve aranmaya başladı. Köstekli saati çıkartıp masanın üzerine koydu, sonra adamın cebinden çıkan diğer banknotları da onun yanına iliştirdi. Ama yüzüğü henüz bulamamıştı. Diğer ceplerine bakınmaya başladı.

İri yarı adam sinirli bir şekilde “Yüzüğü çıkart” diye söylendi. Adam dış ceplerini yoklamaya başladı. Mendilini çıkartıp içerisine baktı. Yoktu, yüzük kaybolmuştu. Okkalı birkaç küfür savurarak pantolon ceplerine bakınmaya başladı. Ama biliyordu, emindi; ceket ceplerine koymuştu yüzüğü. Sonra birden aklına camı açtığında gördüğü o kara kuş geldi. Tekrar küfürler edip lanetler okuyarak iri yarı adama ve kadına döndü.

“Yok, bulamıyorum” dedi. Gözleri söylediklerine inanmalarını ister gibi büzüldü masumca. “düştü herhalde.”

“Ne demek düştü?” dedi kadın. İri yarı adamın elinden silahı aldı ve adamın yüzüne doğrulttu. “Ne demek düştü, ha? Bizi kandırmaya mı çalışıyorsun adi herif? Buna inanır mıyız sanıyorsun ha, bizi atlatacaksın o küçücük beyninle öyle mi? Hemen yüzüğü çıkart!”

Adam kadının sözlerine karşı kendisini kontrol etmekten vazgeçip öfkeyle cevap verdi.

“O lanet yüzüğün ben de değil pis kaltak. Kimi korkutmaya çalışıyorsun sen?” dedi cebinden kanlı çakısını çıkartarak. “Senin tanıdığın insan kadar adamı öbür tarafa yolladım ben. Hemen o haltı indir yoksa bunun tadına bakarsın, zavallı kocana davrandığımdan daha iyi davranmam sana! ”.

Kadının üzerine doğru yürümeye başladı. İri yarı adam üzerine atlamaya çalıştıysa da usta bir hamle ile onu kenara çeldi ve çakıyı bacak arasına doğru sapladı. İri yarı adam gözleri kocaman açılarak yere çöktü. Adam bıçağını iri yarı olan adamın boynuna doğru sapladı. Bıçağı geniş bir yara açacak şekilde çevirerek çıkarttı.

Gözleri öldürme güdüsüyle büyülenmişçesine kızarmaya başlamıştı. Çıldırmış gibiydi, bu lanet kadın ve onun lanet ihtirası yüzünden neredeyse ölecekti. O yüzüğü nerede düşürdüğü umurunda değildi. Başından beri sevmediği bu fahişeyi parçalara ayıracaktı.

Kadın silahın tetiğine asıldı ve adamı göğsünden vurdu. Silah bileğini neredeyse kırıyordu. Geri tepmenin etkisi ile yere yuvarlanmıştı. Aşığının yerde kıvranması onun silaha karşı olan dikkatini dağıtmıştı. Adam sendeledi ve dizlerinin üzerine çöktü. Kadın yerden kalktı ve silahı tekrar adama doğrulttu. Bir kez daha ateşledi. İki atış ilkinden daha da kötüydü. Adama isabet ettirememişti bile. Adam ağırca ayağa kalktı ve göğsünü tutarak kadına doğru yaklaşmaya başladı. Kadın üçüncü defa tetiğe bastı. Bu da adama gelmemişti. Adam çakısını elinde ustaca çevirdikten sonra kadına doğru yapabildiğince hızla savurdu. Kadın tekrar tetiğe asıldı ama silah bu sefer de en iyi vuruş şeklindeyken tutukluk yapmıştı. Çakı kadının koluna saplandı. Kadın kendisine iyice yaklaşmış olan adamı eliyle iterek silahı tekrar doğrultmaya çalıştı. Adam kadını gırtlağından yakalamayı başardı ve çakısını son bir kez daha indirebilmek için havaya kaldırdı.

Dışarıdan silah seslerini duyup bu tarafa doğru gelmeye başlayan düdük ve siren seslerine aldırmadan bir kuş içeri süzüldü kadın ve adam boğuşurken. Gagasında o kanlı yüzüğü taşıyordu. Hiçbir şeye aldırmadan masanın üzerine kondu. Silahın son bir kez daha patlamasından sonra garip bir şekil de paniğe kapılarak o çirkin çığlığını gagasından salıp hızla uzaklaştı. Kanlı yüzük kara kuşun gagasından kurtulmuş ve yere düşüp yuvarlanmaya başlamıştı.

Kadın silahı tam zamanında ateşlemeyi başarmış ve boğuşma esnasında şans eseri adamı gırtlağından vurmuştu. Üzerine yığılıp kalan adamı güçlükle kenara iterek ayağa kalktı. Yüzüğün yuvarlanarak yanlarına kadar gelişini fark etmemişti bunca boğuşmanın ortasında. Elleriyle saçlarını düzeltti ve sonra silahı eline alıp kabzasını hızla yerde yatan adamın kafasına vurdu. Bunu birkaç tekrarladı. Adamın kafasından sızan kanı gördükten sonra artık güvende olduğuna kanaat getirip derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı. Fazla vakit kaybetmeden adamın üzerini aramaya başladı. Yüzüğü adamın elinin yakınında bir yerde buldu. Hızla ayağa kalktı ve arkasına bile bakmadan odadan çıktı. Yan odadan elbiselerini aldı ve sokağa çıktı. İlk polis arabası gelmeden iki sokak öteye ulaşmıştı bile...

İşte Maria Atahan bir kuzgunun gölgesinde ilk cinayetini böyle işlemişti.


KafKasKarTaLi 16 Mayıs 2006 22:51

Annenin Gözyaşları


Orta yaşlı kadın, evin içinde telaşlı bir haldeydi. Eşyaların yerini değiştiriyor, örtüleri düzeltiyor, arada bir mutfağa gidip pişmekte olan yemeğe bakıyor, tekrar salona dönüyordu. Sokaktan gelen her seste pencereye koşuyor, her duyduğu kapı zilinde de, başkasının zili olduğunu anlayıp üzülüyordu.

Başka şehirde iş bulan oğlu, hem uzak yerde olduğundan hem de izin alamadığından 2 aydır gelememişti. Orta yaşlı kadın, büyük bir özlemle oğlunun gelmesini ümit ediyor, kulağı zil sesinde, ayak sesinde telaşla bekliyordu. Her anneler gününde, çocuğunun ona “Anneciğim, annler günün kutlu olsun” diyerek, boynuna sarılmasına öyle alışmıştı ki, sanki oğlu kapıdan giriverecek ve koşup boynuna sarılacaktı, sonra da onun için hazırladığı tatlılardan yiyecekti. Oysa oğlu geleceğini söylememişti ki. Kadın, boynu bükük düşündü, “-ya gelmezse, ya izin alamadıysa.” İçini özlem dolu bir alevin yalayıp geçtiğini hissetti.

Kadın sabahtan hazırlığa başlamıştı.. Telaşlı halini gören eşi, sorup durmuştu;” Bu telaşın niye?” diye ama cevabını bir türlü alamamıştı. Sonunda da kadın; “-Bu gün evde işim çok, sen git-gez biraz” diye ısrar ederek, eşini rica-minnet dışarı çıkarmıştı. “Ya, telaşımın nedenini anlarsa, ya saatlerce beklediğim halde oğlum gelmezse” diye düşünmüştü. “Gelmezse” düşüncesiyle bir daha yüreği titremişti.

Saatler geçip gidiyordu, öğlen olmak üzereydi; “-Gelemiyorsan, bir telefon et bari, ‘anneciğim’ de..” İçinde sıkıntı armaya başlamıştı; “-Anneler gününü kutlamak için bir telefon bile etmeyecek mi acaba? Ben böyle bekliyorum ama o belki hatırlamadı bile. ‘Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur’ sözü anneler için de geçerli olur mu hiç. Olamaz canım, bir telefon eder en azından. Hoş telefon yetmez, özledim yavrumu, kara gözlerini, yaramaz gülüşünü. Hıh.. yaramaz, dediğimi duysa yine darılır, ‘Beni çocuk gibi sevme’ der. Sanki nasıl seveceksem…”
Çocuğunu düşündükçe, onunla konuştuğunu düşündükçe yüzü gülüyor, farkında olmadan bir anda neşeleniyordu. Sonra duvardaki saate gözü takılıyor, yeniden durgunlaşıyordu. “-Gelmeyecek, telefon bari etse..” diye düşündü istemeye istemeye. “-Sesini bari duymuş olurum”. Tam böyle düşünürken, cep telefonunun sesiyle irkildi, omuzlarında bir yorgunluk, bakışlarında bir burukluk telefona uzandı., ekranına baktı, arayan oğluydu.
Sevinmeli miydi? sevinemedi. …acaba …acaba gelemeyeceğini söylemek için mi aramıştı. Telefonda kutlayıp geçecek miydi anneler gününü, sarılamayacak mıydı yavrusuna?
Açtı telefonu;
-Alo..
-Alo, nasılsın anneciğim?
-Sağol yavrum, sen nasılsın?
-İyiyim anneciğim.
-Ne yapıyorsun, işler nasıl?
-Biraz zor oldu ama alıştım, hem bu şehre, hem de işe alıştım.
-Öyle mi yavrucuğum.
Söylemiyordu işte ne telefonda kutluyordu, ne de gelmiyeceğini söylüyordu. Sonunda dayanamayıp sordu;
-İzin aldın mı yavrum?
-Evet anneciğim, izin aldım. Sen nerden bildin.
-Nerden mi, anneler günü için izin almadın mı?
-Ha, anneler günü doğru ya. Anneler günün kutlu olsun anneciğim.
-Sen sen.. bunun için izin almadın mı?
-Ah anneciğim, çok sevdiğim, benim için çok önemli bir bayanı görmeye gideceğimi söyledim. Şefim de izin verdi. Şimdi onun yanına gidiyorum.
Orta yaşlı kadın durakladı, sesine hakim olmaya çalıştı.
-Öyle mi, nasıl biriymiş bu?
-Anneciğim, emin ol bana, senin daha önce yaptığın yemeklerden daha lezzetlisini, daha önce yaptığın tatlılardan daha tatlısını yapmıştır, beni bekliyor şimdi.
-Ben… şey… tamam yavrucuğum. Şey, umarım o da seni seviyordur.
-Sevdiğine eminim anne, zaten bu ilk iznimi sırf onu görmek için aldım. Babam nerde anne?
-Dışardaydı yavrum. Hah.. kapı çalıyor, sanırım baban geldi.
-Tamam anne selam söyle, ben de mis gibi kokuların geldiği, dünya da en çok değer verdiğim bir dünya güzüelinin kapısındayım.
-Tamam yavrum, söylerim. Sonra yine ara yavrum. Allah’a emanet ol.
Telefonu kapattı. Oysa ne kadar özlemişti oğlunu, ne kadar görmek istiyordu. Kapıya eli uzanırken, gözünden süzülen yaşlara engel olamıyordu.
Kapıyı açtığında, boynuna atılan oğlunun “-Canım anneciğim, anneler günün kutlu olsun!” diye bağırması sanki bir rüya sahnesiymiş gibi geldi. Oğlu; “-Anneciğim, seni sevindirecek bir sürpriz yapayım dedim, lütfen ağlama” dese de, annesi sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.


Pollyanna 17 Mayıs 2006 00:13

FISILTI
VE
TUĞLA

Genç ve başarılı bir yönetici, yeni Jaguar'ıyla bir mahalleden
hızlı bir şekilde geçiyordu. Parketmiş arabaların arasından yola
aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey
gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavasça geçerken
hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını
farketti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.

Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş
bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın?
Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam
etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya
malolacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi:
"Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum.
Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Parketmiş bir arabanın
arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.

"Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli
sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli
sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için
çok ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici,
bogazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki
genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik
ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.

Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Tanrı
sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini
kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına
geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.

Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü,
hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı
yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.

Tanrı, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazan,
dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size
bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin.
Tercihi siz yapın...


arwen 17 Mayıs 2006 00:22

Vefasız'a

Geçirdiğimiz o kadar seneye bugün yazık oldu tüm hatıraları diri diri mezara gömdüm kefensiz senin bu kadar nankör olduğunu tahmin edememiştim demek bu kadar değersizim artık çok değil 1 sene öncesine kadar bugün yüzüme bakmadığın kaldırımda senin yanındaydım aslında bana bunu o mekanda yapmayacaktın seni ilk orada öpmüştüm bu her şeyi bitirdi senle ilgili lise defterimde seninle ilgili şiir yok artık sayfaları kopartıp attım çöpe belki benim gibi bir seven bulur Onu hak ettiği kıza armağan eder ama söylemeden edemeyeceğim kilo almışsın bunu sana kızdığım için değil zaten her şey ortada şimdi gördüklerim rüya demeliyim ama değil gerçek keşke şarhos olup bunlar yalan ayılsam yanımda da sen olsan ama yok böyle bir şans merhaba demen yeter di bana yine de canın sağ olsun ben ise dudağım arasına kilitlenmiş şarkıdayım gidelim buralardan dayanamıyorum senin bu vefasızlığına dayamıyorum ve gidiyorum vefasızların olmadığı yere belki hatanı anlar dönersin ama dönüp beni orada da mutsuz etme sen kal olduğun yerde ben başka bir şey istemiyorum...


Pollyanna 17 Mayıs 2006 00:28

KEDERLİ KIZ ARİANE...

Ariane, kıyılarında dalgaların kudurduğu, Naksos
adasında yaşıyordu... Aşktan nasibini alamamış kederli
kız Ariane, sevgilisi Theseus tarafından terkedilmişti.

Bu acıyla ağlayıp sızlıyor, Theseus'a beddualar ediyordu.
Bazen kıyıda kumlar üzerine uzanıyor, kumları gözyaşları
ile ıslatıyordu. Bazen de denize hakim yüksek bir kayaya
çıkıyor ve Theseus'u götüren mavi geminin uzaklarda
kayboluşunu tahayyül ederek, ayrılık gününü içi
yanarak anıyor ve bağırıyordu:

-"Theseus! Duygusuz, taş gibi bir yüreğin var! Seni
hangi dişi aslan dünyaya getirdi? Senin yanında ne kadar
mesuttum. Her şeye boyun eğen bir köle gibi sana hizmet
etmedim mi? Senin yorgun ayaklarını yıkayan ben değil
miydim? Yatağının üzerine erguvan renkli örtüyü kim
yayıyordu? Beni bu ıssız adada bırakıp gideceğine, babamın
evine götürseydin. Bundan sonra ben ne yapabilirim? Benim
kederimi kim dağıtacak, bana kim ümit ve teselli getirecek?
Kıyılarında azgın dalgaların gürültüler çıkararak parçalandığı
bu adada ben nasıl yaşayabilirim? Derin ve korkunç deniz
beni babamdan ve tanıdıklarımdan ayırıyor. Hayatımın
ilk baharında, bu kayalık, ıssız adada terkedilmiş
bir halde ölecek miyim?"

Bir gün, gönlünde sayısız kederlerin dolup taştığı güzel
saçlı bakire, bitkin bir halde kıyıya uzanmış ve kendinden
geçmişti. İşte tam bu sırada rüzgarda uçuşan sarı saçları
ile esrarengiz bir delikanlı, Naksos adasına çıktı.

Karaya ayağını basar basmaz, bu ıssız adanın güzel kızı
genç Ariane'i uykunun kolları arasında gördü.

Esrarengiz delikanlı, sonsuzluğun ve yalnızlığın kralı idi.
Uzay'ın uzanıp giden boş sesizliğine hükmediyordu.
Bütün bunlara rağmen yaşamdan mesut olmasını
biliyordu. Genç kralın gönüllerden kederi kovan,
muztariplere neşe ve teselli getiren bir tabiatı vardı.

Güzel Ariane'e baktığında kalbi heyecanla çarptı, iri gözleri
ile onun uyuyuşunu, bu güzel manzarayı doya doya seyretti...

Zavallı Ariane bir kayanın oyuğuna uzanmıştı. Uzun
saçlı başını sol kolunun üstüne koymuş, sağ kolu da
ilahi çehresinin parlak ve tatlı güzelliğini çerçeveliyordu.

Uyandığında genç kral ona yaklaştı:
-"Güzel peri kızı", dedi. "Sen şanlı bir kralın sevgilisi
olmayı hak etmeden evvel Theseus'un ümitsiz aşığı idin.
İlkbaharın neşesiyle canlanmadan önce kış soğuğu
ile uzun zaman uyumuştun." Böyle söylerken Kral,
elindeki tacı, hoşuna giden bu güzel kızın dalgalanan
saçları üzerine koydu. Fakat bu parlak taç, Ariane'in
alnına dokunur dokunmaz; uzadı, göklere kadar yükseldi.
Üzerinde bulunan kıymetli taşların, cevherlerin her biri,
gökyüzünde birer yıldız oldu. Kralın Kraliçesini bulmasının
ve birleşmelerinin hatırasını ebedi olarak saklamak için bu
yıldızlar tacı, gökyüzünde çakılı kaldı. Artık Genç Kral'ın
sonsuzluğu ve uzayın karanlığı yıldızlarla cümbüşlenmişti.

Ariane'in iffeti, yalnızlığı ve kalbinin hüznü ona
günün birinde sonsuz mutluluğu getirmişti. Bunun için
binlerce yıldır yıldızlar onlara bakmasını bilen
mutlu insanlara göz kırparlar......




Misafir 17 Mayıs 2006 00:48

Uy(u)k(u)lama

[gerçek sandığım]
Akrep soktu yelkovanı saat sabaha karşı tam dörttü. Kokusunu da yüklenip pahada ağır, sıyrılıp yorganın altından yükte hafif, çekti gitti; ardısıra kapıyı da örttü. ’Gitme’, diyemedim...

Yağmur yağıyordu Cadde-i Kebir’e çıkan o ara sokakta ve tramvayın telaşlı çıngırağı kilisenin çanına bulaşmaktayken ben ıslanıyordum epil epil. Damlalar tenimden süzülüp yere karışıyordu usulca; ayaklarım yoktu. Çırılçıplaktım ve saat sabaha karşı dörttü. Bu bir düş olmalı dedim kendi kendime çünkü üşümüyordum, ruhum kupkuru. Motelin yanardöner tabelası yalaz yapalak titriyordu bedenimde ve sokak bomboştu [düpedüz yalan]...

[rivâyetin rivâyeti]
Caddenin başında durmuşum, kollarım ruhama sarılıymış; utanmışım ve yüzüm kızarmış. Oysa kimse görmüyor ayaklarımı. Gözlerimi kırpıştırıp dikkatle bakmışım ayaklarıma, ancak farkedebilmişim kırmızı ojelerimi parmaklarımı oynatınca. Tut ki kimse bilmiyormuş kırmızı ne demek...

Kalabalığa karışmışım sonra, yuna arına insanların arasına. Sümüklüböcek misali şeffaf, beyazımtırak bir iz [adı günâh] bırakarak ardımda, senin bana bırakmadığın kokuna inat, Küçükparmakkapı’dan tutturmuşum Çiçek’e kadar. Taşların çizgilerine basmadan, sek sek adımlarımla hoplamış zıplamışım. Aznavur’da bir kaç dosta rastgelmişmişim faraza, selam bile vermemişim; yazmışlar kara kaplıya. Eski sevgililerimden biri, sarılıp öpmüş Aynalı Pasaj’da beni; ’özledim, görünmüyorsun ortalarda’, demişmiş; ’*****r’ çekmişim besmele kıvamında. Cumhuriyet Meyhanesi’nin önünden geçerken laf atmışlarmış; duymazdan gelmişim. Gizli Bahçe’nin merdivenleri gözümde büyümüş, Galata Kulesi’ne gittiğimiz o gün yaptığım gibi üşenmiş, kaldırıma oturuvermişim. Sabaha karşı dörtte, biri gelmiş götürmüş beni eve, seni kim getirdi geriye?

[şimdiki zaman]
Uyanmışım...


KafKasKarTaLi 17 Mayıs 2006 00:54

D İ Y E T
DAR kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu'da, tüm Rumeli'de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul'da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Ali Usta'nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi "cellat elinden kaçmış bir çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip" derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi... Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.
- Bizim Ali...
- Bizim koca usta...
- Dünyada eşi yoktur...
- Zülfikâr'ın sırrı ondadır!.. derlerdi.
Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali'nin yaratılışında "başkasına gönül borcu olmak" gibi bir sızlanmaya yer yoktu. "Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim," dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum'da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu'da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde "kutsal ateş"ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. "Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.
- Tak!
- Tak, tak!...
- Tak, tak!
İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescite doğru yürüdü... Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.
Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya'dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.
Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.
Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. "Mesnevi dinler, açılırım!" dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:
- Kimdir o?... diye bağırdı.
Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:
- Yabancı yok!
- Kimsin?
- Ali...
Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:
- Koca Ali... Koca Ali, be!
- Sen misin, Ali Usta?
- Benim!
- Ne arıyorsun bu saatte buralarda?
- Hiç...
- Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!...
Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:
- Ali Usta, sen deli mi oldun? dedi.
- Yok.
- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun?
- Biliyorum.
- Ee, ne arıyorsun buralarda?
- Hiç...
- Nasıl hiç...
Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:
- Haydi yerine git, dolaşma... dediler.
Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:
- Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!... dedi.
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin...
İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:
- Kim o? diye haykırdı.
- Aç çabuk.
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı'yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. "Ne var?" der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:
- Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:
- Niçin?...
- Bu gece Budak Bey'in mandırasında hırsızlık olmuş.
- Ee, bana ne?...
- Onun için işte dükkânı arayacağız.
- O hırsızlıktan bana ne?
- Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.
- Bana ne?...
- O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk... Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!
Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:
- Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun? dedi.
Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:
- Arayın... diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna
girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:
- Ay! İşte, işte...
Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:
- Çaldığın paraları nereye sakladın?
- Ben para çalmadım.
- İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.
- Ya kim koydu?
- Bilmiyorum.
Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey'in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali'ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali'nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.
Sol kolunun kesilmesine karar verildi.
Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu... Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu.
Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.
- Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz...
Koca Ali'nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe "çifte su"yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu... Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.
Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.
İşte herkes onu seviyordu.
Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet'e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.
- Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.
- Ne gibi? diye sordular.
- Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa...
- Pekâlâ, pekâlâ...
Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap'ın önerisini Koca Ali'ye söylediler. O, önce "kasaplık bilmediğini" ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:
- Adam sen de! Kasaplık iş mi? O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin? diye üstelediler. "Kula kul olmak", ölümlü dünyada "birisine gönül borcu duymak" acıların en büyüğüydü.
O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti? Sipahiler:
- Hacı'nın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali'yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali'yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi... Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor... ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.
Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap'ın ikide bir:
- Ulan Ali!... Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!... diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:
- Kolunun diyetini ben verdim.
- ...
- Şimdi çolak kalacaktın, ha...
- ...
- Benim sayemde kolun var.
- ...
Hacı Kasap bu sözleri âdeta "aferin" dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, "Aklında tut, benim tutsağımsın!" der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, "Ne yapacağım, ne yapacağım?" diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi?
Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı...
Hacı Kasap'a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine "Ne yapacağım, ne: yapacağım?" diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.
"Ne yapacağım, ne yapacağım?" diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:
- Ne yapıyorsun be?...
Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:
- Bıçakları biliyorum, dedi.
- Hay tembel miskin hay!... Sabahtan beri ne yaptın?
Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:
- Ne bakıyorsun?
- ...
Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine "tembel, miskin" diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı? Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:
- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın...
Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki... O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap'ın önüne:
- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.
Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi.


Misafir 17 Mayıs 2006 01:00

Kırmızı Gül



Bugün sevgililer günü...
Bir bilseniz neler düşündüğümü.. Yok yok, öyle alışveriş çılgınlığına kapılıp, olmayan sevgilime hediye alacak değilim. Sevmem zaten böyle günleri,acaba o günleri hep yalnız geçirdiğim için mi , yoksa gerçekten bir tüketim sebebi olduğu için mi? bilmiyorum...Ama sevmiyorum işte..Bayramlar, yeni yıllar, anneler ve babalar günlerini sevmediğim gibi...
Bizim ailede özel günler oldum olası kutlanmazdı..Taaa ki, biz biraz büyüyüp anne ve babamıza sürpriz yapmaya karar verdiğimiz döneme kadar...Annem sürmediği halde; çingene pembesi rujlar aldım ilk anneler gününde ..kendim sürecektim ya..
Babama da iyisinden bir tarak aldım; ilk babalar günü hediyesi olarak. Aramız hep seviyeli ve çok resmi olduğu için hediyeyi nasıl vereceğimi bile bilememiştim.
Masanın üzerine bir yere bırakmıştım . “ Bu senin baba “ demiştim.
Babam hiç paketi açmadan “ ben anlamam babalar gününden, almayın böyle gereksiz şeyler” demişti..
Kırılmıştım ama o zaman babamın dilinden anlamıyormuşum..
Yıllar sonra babamın, bana her “ hayır istemem” dediği şeyin , aslında, “ tamam da hiç gerek yoktu, niye zahmet ettin” demeye getirdiğini....
Çocuk yüreğimle benim hediyemi red ettiği için kızmış, ve asla ona hediye almamaya karar vermiştim...
Artık kendi paramı kazanmaya başladığımda; aramız düzeldi babamla.O yaşlanmış , bizden ilgi ve sevgi bekler olmuştu. Ben de olgunlaşmış, onun söylediği laflara, hiç kızmaz olmuştum. Gerçek sevgiyi, insanları olduğu gibi kabul etmeyi böylece öğrenmiştim.
“ Baba seni yemeğe götüreceğim “ dediğimde yine “ yok olmaz ne gerek var “ demişti. “Ben anlamam rezervasyon yapıldı, gelsen de gelmesen de parası ödenecek” demiştim.
Hemen hazırlanmaya başlamıştı, yüzünde “ artık benim kızım da parasını kazandı, büyüdü, kendi ayaklarının üstünde duruyor, beni en güzel lokantada yemeğe götürüyor “ ifadesi belirmişti.
Ben onun bıyık altından gülümsemelerini bilirdim ...
Yemekten sonra da elini cebine atıp, “benim payıma düşen para burda, al burdan” deyip gözlerimi yaşlarla doldurmuştu.Kimseye yük olmak istemeyen babam, onu kendiisteğimle yemeğe götürmeme rağmen, yine de kızına borçlu kalmak istememişti..

Şimdi sevgililer günü bana çok buruk geliyor. Ne alakası var diyeceksiniz..Ama sevgisini göstermeyi bilmeyen babam(en azından böyle düşünürdük) , sevgililer günü modası Türkiye’de iyice gündeme oturduğu zamandan itibaren ,” en modernim”, “ince fikirliyim” diyen erkeklere taş çıkartırcasına , her sene, içine bir yüzük yerleştiririp bir demet çiçeği annem görmeden vazoya yerleştirdi. Çok şaşırtmıştı bizi. Ben bile; bana çiçek almayan, o özel günde bir mesajı bile bana çok gören , güzel anlar yaşadığım hiç bir sevgilimden böyle bir şey almamıştım. Ve babamı; bunca yılını geçirdiği ve bir gün bile “ sevgilim” demeye utandığı karısına, bu özel günü unutmadığı için bir kez daha saygı duyuyorum.
Kim demiş “babam sevgiyi bilmez, ruhsuz, kabadır “ diye....

Annem bu sevgililer gününde gülsüz kaldı babacığım! Yarın gözlerim masanın üstündeki vazoda senin çiçeklerini arayacak, annem şimdiden ağlamaya başladı. Yarın mezarına gelip bir kırmızı gül bıraksam olur mu ? ya da senin yerine anneme bir demet kırmızı gülle , mavi taşlı bir yüzük alsam ,için rahat eder mi babacığım ? Sen bize en güzel şeyi öğrettin, sevginin yalan sözlerde değil, davranışlarda gizli olduğunu. Ve “seni çok seviyorum” demenin o kadar da önemli olmadığını ....
Kim demiş kızlar babalarına kırmızı gül vermez diye...???


arwen 17 Mayıs 2006 01:00

Geleceğini Biliyordum

Savaşın en kanlı günlerinden biri..

Asker, en iyi arkadaşının biraz ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.

Asker teğmene koştu ve
"Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?.."
Delirdin mi der gibi baktı teğmen...
"Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın."
Asker ısrar etti ve teğmen
"Peki " dedi. "Git o zaman..."

İnanılması güç bir mucize...

Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü...
Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen kanlar içindeki askeri muayene etti...

Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
"Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez demiştim. Bu zaten ölmüş..."
"Değdi teğmenim" dedi asker...
"Nasıl değdi?" dedi teğmen...
"Bu adam ölmüş görmüyor musun?.."
"Yine de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için."

Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:

" Jim!.. Geleceğini biliyordum!.." demişti arkadaşı, "GELECEĞİNİ BİLİYORDUM..."


KafKasKarTaLi 17 Mayıs 2006 01:08

Yaşlı Kadın İle Meşe Ağacı

Kuraklık o yıl, New Jersey’in yemyeşil çayırlarını kahverengine çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu. Kuraklığın kırküçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı.Otomobilinin camını indirdi ve yaşlı kadına seslendi:“Sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan?”Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti:“Zaten şu kadar kısa bir yoldan geliyorum” dedi ve yüz metre ötedeki dev bir meşe ağacını göstererek “Zahmet etmenize gerek yok...” dedi. “Iki üç adımlık yolum kaldı.”Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını merak etti. Onu arkasından izledi. Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip, sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı, hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu: “Bu ağacı sulamak için mi o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? Güçlükle kaldırdığınıza göre kova galiba çok ağırdı.” Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.“Tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum. Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla. Şimdi hiçbiri yaşamayan tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık, onun gölgesinde nasıl dinlendik... Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben?”Genç tarım uzmanı, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve dikkatlice baktı. Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte gecikmedi.Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü:“Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım, onun kollarına sığınırdım” dedi. “Nişanlım, parmağıma nişanı ağacın altında taktı. Benim için böylesi anılarla dolu olan bu ağaç için, bir kilometre öteden bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz?” Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken, ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü. Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak “Bırakın ağacımı” diye bağırdı. “Dokunmayın benim ağacıma...” Işçilerin başındaki adam kasketini çıkardı ve yaşlı kadınısaygıyla selamladı: “Ağacınıza kötü bir şey yapmak için değil, onu kurtarmak için geldik, hanımefendi” dedi. “Ağacınızın köklerinin çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak, ağacınızı bol bol suladık.”Yaşlı kadı tankerinin üzerinde yazılı olan “Greenfield Fidanlığı” adına takıldı.“Fakat ben sizi çağırmadım ki?” dedi. “Kim gönderdi sizi buraya?”Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi:“Bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi, efendim” dedi.
Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu ve işçilerin tek tek ellerini sıktıktan sonra bindikleri kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı.


arwen 17 Mayıs 2006 01:18

Çiçeğin Yağmura Aşkı


Erişilmez bir uçurumun kıyısında, senden başka kimsenin farkında olmadığı bembeyaz bir çiçektim ben. Sen ise, dört mevsim özlemini çektiğim yağmur. Üstüme yağışını severdim, yapraklarımdan aşağı akışını, her damlanı içime çekişimi severdim. Bedenimde seni hissedişimi. Her damlan alıp götürürdü beni adını bilmediğim, tanımadığım yerlere...

Sen yağınca susuzluğum dinerdi, biterdi kimsesizliğim, dağılırdı ürpertilerim. Serin bir meltem değip geçerdi yapraklarıma. Dünyalar benim olurdu, uçardım sevinçten. Günlerime, gecelerime; hiç kimsenin bilmediği, fark etmediği sıcak bir sevgi dolardı. Sıcak bir sevgi dolardı yüreğime. Her çocuğa gülümserdim; her kuşa, her kelebeğe, her arıya gülümserdim...

Erişilmez bir uçurum kıyısında rüzgarlara ağıt yakan, yalnız ve boynu bükük, bembeyaz bir çiçektim ben. Sen, bakışlarında sevdalar gizleyen, sevdalandığım, gözleri menekşe rengi küçücük bir kızdın.. Adına Seher demiştim, adına sevda, adına umut. Sevdam, umudum her şeyimdin. Günüm, günaydınım, günaydınlığım seninle başlardı. Tek sevenim, tek sevdiğimdin. Yağmurumdun sen; kurak günlere, ayaz gecelere inat. Hiç bitmeyen bir umut, özlem ve hazla beklerdim seni. Gelmediğin zaman boynumu büküp, kapar gözlerimi seni beklerdim. Özlemin umudum olurdu, umudum özlemin. Beklerdim, beklerdim bıkmadan, usanmadan...
Çünkü seni seçmiştim ben, sevdam, arkadaşım olarak. Sevdanı yüreğime nakış nakış işlemek için. İşlemeliydim ki, fırtınalar, boranlar içinde bile olsa kardelenler gibi açmasını öğrenmeliydim...

Umudumun bitip tükendiği anlar da oldu elbette zaman zaman. Seni beklerken, bekleyişin işkenceye dönüştüğü zamanlar da olurdu. Günlerin yıllara döndüğü zamanlar olurdu. Ama hiç şikayet etmedim, şikayet etmedi yüreğim. Çünkü seni delicesine seviyordum ve bu sevgimle mutluydum. Özlemine zor da olsa katlanıyordum bir umutla.

Sen beyaz bulutlarla gelirdin, bembeyaz gelinlikler içinde. Hayran hayran bakardım sana. Sen gelince ardından gökkuşağı gelirdi. Gökkuşağına dönüşürdün rengarenk. Her renginde umutlarım vardı, hayallerim vardı. Canlı, cansız tüm varlıklar kıskanırdı güzelliğini... Sen, hayatıma kattığım canım, gözbebeğimdin. Ben de senin cançiçeğindim. Gözlerime dolan bulut, üzerime yağan yağmurdun sen. Toprağa saçtığım umudumdun. Havaydın, hayattın, suydun, sevgime bandığım gülaydınlığımdın, günaydınımdın...

Yıllar sonra şimdi yine bekliyorum seni, bir umutla. Ama artık azalan hatta tükenen bir umutla... Ömrümün bütün dilimlerine kar yağıyor şimdi. Kar da beyaz ama ben yine de direniyorum. Çıkıp gelmeni, üzerime yağmanı bekliyorum. Bir zemheri mevsimiydi ayazda bırakıp gitmiştin hayallerimi. Bak yine zemheri. Dağlara kar yağıyor ama sen yoksun. Sen yoksun, acılara özlem yağıyor... Bak, kar yağıyor üstüme, iliklerime dek üşüyorum. Yine de yüreğimde ateşler yakıyorum. Dönersen ellerini ısıtırsın diye...

Unutmuşum, içimdeki umutların beyazlığını... Unutmuşum mavi, yeşil, al renkleri... Ne zaman bir yağmur sesi duysam, ne zaman bir su sesi, içimde sevgiler kanar, pınarlar kanar benimle. Sonra sen gelir dökülürsün içime, sen gelir dökülürsün gözlerime, kirpiklerim dökülür yollara. Gülaydınlığın doğar üstüme. İşte o zaman dağ dağ özlem kesilirim, bulut bulut, hüzün hüzün..

Gel... Gel ki, sarı papatyalar açsın, kır gülleri, kır menekşeleri, kırkkanatlılar açsın. Yol alsın umuda nazlı cerenler, ceylanlar, karda boranda yolunu yitirenler. Gel can gelsin solmuş anılara. Boşalsın sicim sicim gözyaşları, ırmak olsun susuz kalmışlara; kardeş olsun dostluklara, yüreğimdeki merhamete... Gel... Gel ki, sevginle anlam bulsun duygular, gözlerimden toprağa düşen damlalar....

Gelmeni istiyorum biten umutları, yiten sevdaları diriltmen için, solan yaprakları yeşertmen için.

Tüm ümitlerin tükendiği anda çıkıp gelmeni, üzerime yağmanı bekliyorum. Bu sitemdir sanma. Bil ki, gelmezsen solup gideceğim, bitip tükeneceğim. Bir daha bir daha hiç bir mevsim açmayacağım çiçeklerimi, gülümsemeyeceğim gül yüzlü çocuklara, gül desenli baharlara, kırlara, ceylanlara... Gel!...


Misafir 17 Mayıs 2006 01:31

Ölmeyen Sevgi..
Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı.
Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı , kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi.Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikisi de sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti.. Onları hiç bir şey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık,ne de ölüm...Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika gece kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce
koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu...

Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü.

Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı... Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu...

Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı. Sevdiğine bir şey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki...O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık bıkmıştı...
Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı... Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki Kabristan'a doğru yürümeye başladı...



Saat: 00:37

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık