![]() |
GençLere ÖrnekLerin En GüzeLi !!! Gençliği Her bakımdan insanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâm, daha gençliğinde Mekke halkı arasında, diğerlerinden farklı olarak, çok sevilmiştir. Güzel ahlâkı, insanlara görülmemiş bir şekilde iyi davranması, sâkinliği, yumuşaklığı ve diğer üstün halleri, insanlar arasında fevkalâde farklılığı ile herkes O'na hayran olmuştur. Mekke halkı, O'nda gördükleri şaşılacak derecedeki doğru sözlülük ve güvenilirlikten dolayı da O'na El-Emîn (her zaman kendisine güvenilen) dediler ve gençliğinde bu isimle meşhur oldu. Peygamberimizin gençliği sırasında, Araplar koyu bir câhiliyyet devri yaşamakta olup, aralarında puta tapmak, içki, kumar, zinâ, fâiz ve daha birçok çirkin iş yaygınlaşmıştı. Muhammed aleyhisselâm onların bu bozuk hallerinden son derece nefret eder, her kötülüklerinden dâimâ uzak dururdu. Bütün Mekke halkı O'nun bu hâlini bilirler ve hayret ederlerdi. Daha çocukluğunda O'nunla birlikte Kâbe'yi tavâf eden dedesi Abdülmuttalib ve amcası Ebû Tâlib, O'nun putlardan nefret ettiğini iyi bildikleri için tavâf sırasında O'nu Kâbe'nin çevresindeki putlara yaklaştırmazlar ve bozuk işlerin yapıldığı mahallerden uzak tutarlardı. Nitekim amcası Ebû Tâlib ile ticâret için Şam'a gitmek üzere yola çıkıp Busra denilen yerde konakladıklarında, kendisinde peygamberlik alâmetleri görerek Lât ve Uzzâ putları adına yemin verip, bâzı şeyler soran râhip Bahîra'ya; 'Bana Lât ve Uzzâ adına yemin vererek bir şey sorma! Vallahi, ben, o putlardan duyduğum nefreti hiçbir şeyden duymam.' demiştir. Putlardan şiddetle nefret ettiği için aslâ yanlarına yaklaşmazdı. Çocukluğunda ve gençliğinde kendine âit koyunları güder geçimini böyle sağlardı. Bir taraftan da çok bozulmuş olan cemiyetten bu münâsebetle uzak dururdu. Bir defâsında Eshâb-ı kirâma; 'Koyun gütmeyen hiçbir peygamber yoktur.' buyurmuştur. 'Yâ Resûlallah, sen de güttün mü?' denince; 'Evet ben de güttüm.' buyurdu. Muhammed aleyhisselâm yirmi yaşlarında bulunduğu sıralarda Mekke'de âsâyiş tamâmen bozularak zulüm son derece yaygınlaşıp mal, can ve nâmus emniyeti kalmamıştı. Mekke'nin yerli halkından fakir olanların yanında ticâret için ve Kâbe'yi ziyâret maksadıyla gelen yabancılar da haksızlığa ve zulme uğruyorlar, haklarını almak için mürâcaat edecek bir merci bulamıyorlardı. Bu sırada ticâret maksadıyla Mekke'ye gelen Yemenli bir tüccarın malları, Âs bin Vâil adında bir Mekkeli tarafından zorla elinden alınıp gasb edilmişti. Bu hâdise üzerine Yemenli, Ebû Kubeys Dağına çıkıp feryâd ederek hakkının alınması için kabîlelerden yardım istedi. Artık zulmün had safhaya ulaştığını dile getiren bu tip hâdiseler üzerine Hâşim ve Zühre oğulları ve diğer kabîlelerin ileri gelenleri Abdullah bin Cedân'ın evinde toplandılar. Yerli yabancı hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapılmamasına, zulme mâni olmaya ve haksızlığa uğrayanların haklarını almaya karar verdiler. Bu maksatla bir de adâlet cemiyeti kurdular. Muhammed aleyhisselâmın genç yaşta katıldığı ve kuruluşunda çok tesirli olduğu bu cemiyete, daha önceden Fadl adındaki iki kişi ile Fudayl adında biri tarafından kurulup zamanla unutulan böyle bir cemiyeti de hatırlatmak bakımından, Fâdılların yemini mânâsında Hilf-ul Fudûl Cemiyeti denildi. Bu cemiyet, zulmü önleyip Mekke'de bozulan âsâyişi yeniden kurdu. Tesiri uzun müddet devâm etti. Muhammed aleyhisselâm kendisine peygamberlik verildikten sonra bu olayı Eshâb-ı kirâma anlatıp: 'Abdullah bin Cedân'ın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum. Bence o yeminleşme kırmızı tüylü develere (servete) sâhip olmaktan daha sevimlidir. Şimdi de böyle bir meclise çağrılsam icâbet ederim.' buyurdu. Mekkeliler öteden beri ticâretle uğraşarak geçimlerini sağlarlardı. Muhammed aleyhisselâmın amcası Ebû Tâlib de ticâretle uğraşıyordu. Muhammed aleyhisselâm yirmi beş yaşında bulunduğu sıralarda Mekke'de geçim sıkıntısının iyice artması üzerine Mekkeliler Şam'a gitmek üzere büyük bir ticâret kervanı hazırlamıştı. Ebû Tâlib yeğeni Muhammed aleyhisselâma bu kervana katılmasını tavsiye etti. Amcası Ebû Tâlib'in bu tavsiyesi üzerine Mekke'de üstün ahlâkı ve meziyetleriyle tanınan ve Tâhire (çok temiz) lakabıyla anılan hazret-i Hadîce'nin mallarını götürüp satmak üzere bu ticâret kâfilesine katıldı. Bu işe büyük bir memnuniyet gösteren hazret-i Hadîce kölesi Meysere'yi de O'nun yanına yardımcı olarak vermişti. Bu sefer sırasında bir bulut devamlı üzerinde dolaşarak Muhammed aleyhisselâmı gölgeledi. Kuş şekline giren iki melek sefer bitinceye kadar O'nunla birlikte hareket etti. Yolda yürüyemeyecek derecede yorulup kervandan geri kalan iki deve Muhammed aleyhisselâmın ayaklarını eliyle sığamasından sonra, birden süratlenerek yola devâm ettiler. Üç ay süren bu sefer boyunca Muhammed aleyhisselâmın daha nice hârikulâde hallerine şâhit olan kervandakiler, O'nu son derece sevip şânının çok yüce olacağını anlamışlardı. Busra denilen yere vardıklarında, daha önce amcası Ebû Tâlib'le ticâret için geldiklerinde konakladıkları manastırın yakınında bir yerde bu seferde de konakladılar. Gördüğü birçok alâmetten O'nun son peygamber olacağını anlayıp söyleyen râhip Bahîra ölmüş, O'nun yerine Nastura adında başka bir râhip geçmişti. Manastırın yakınına gelip konan Kureyş kervanını seyreden râhip Nastura manastırın yakınında bulunan kuru ağacın altına birinin oturmasıyla birlikte yeşermesini görerek koşup geldi. Bir elinde bulunan sahifede yazılı olanlara, bir de Muhammed aleyhisselâmın yüzüne bakıyor, baktıkça da hayrete düşüyordu. Nastura bildiği, duyduğu ve okuduğu alâmetleri aynen görüp, Muhammed aleyhisselâmı göstererek; 'Îsâ aleyhisselâma İncîl'i indiren Allah hakkı için bu zât son peygamber olacaktır. Ne olaydı ben O'nun peygamber gönderilerek emrolunduğu zamâna ulaşsaydım!' dedi. Muhammed aleyhisselâm Busra pazarında Hadîce Hâtunun mallarını satarken de O'nunla pazarlık yapan bir Yahûdî inanmadığı için; 'Lât ve Uzzâya(iki put ismi) yemin et ki inanayım.' deyince Muhammed aleyhisselâmın; 'Ben o putlar adına aslâ yemin etmem! Onların yanından geçerken yüzümü başka tarafa çevirerek geçerim.' demişti. O'ndaki diğer alâmetleri de gören Yahûdî; 'Söz senin sözündür. Vallahi bu zât peygamber olacak bir kimsedir ki, âlimlerimiz kitaplarda bunun vasfını bulmuşlardır.' diyerek hayranlığını açıklamıştı. Kureyş kervanı ticâretini tamamlayıp Mekke'ye dönünce, kervanda bulunan Hadîce Hâtunun kölesi Meysere Muhammed aleyhisselâm hakkında işittiklerini ve gördüklerini Hadîce Hâtuna bir bir anlattı. Hadîce Hâtun mallarını satmak üzere teslim ettiği Muhammed aleyhisselâmın iyi kâr getirdiğini görerek çok memnun olmuştu. Fakat o bundan ziyâde kervanı karşıladığı sırada Muhammed aleyhisselâmı gölgeleyen iki meleği görmesi ve sefer sırasında vukû bulan hârikulâde hallerin, kölesi Meysere tarafından teker teker anlatılması üzerine hemen amcasının oğlu Varaka bin Nevfel'e gitti. Varaka bin Nevfel putlara tapmayan, okumuş ve çok bilgili, yaşlı bir Hıristiyandı. Daha önceden rüyâsında; gökten ayın inerek koynuna girip, koltuğundan çıktığını ve bütün âlemi aydınlattığını anlatan Hadîce Hâtuna Varaka bin Nevfel; 'Âhir zaman peygamberi vücûda gelmiştir. Sen O'nun hanımı olursun. Senin zamânında O'na vahiy gelir. O'nun dîni bütün âlemi doldurur. Sen O'na en önce îmân eden olursun. O peygamber Kureyş kabîlesinin Hâşimoğulları kolundan olacak...' demişti. Hadîce Hâtun bu defâ kölesi Meysere'nin anlattıklarını Varaka bin Nevfel'e söyleyince, hayrete düşüp; 'Bu söylediklerinden anlaşılıyor ki, şüphesiz Muhammed bu ümmetin peygamberi olacak. Ben zâten bu ümmetten bir peygamberin çıkacağını biliyor ve O'nu bekliyordum. Bu zaman O'nun tam zamandır.' dedi. Böylece hazret-i Hadîce'nin sevgisi ve îtimâdı daha da arttı. Muhammed aleyhisselâm 12 yaşındayken amcası Ebû Tâlib ile ticâret için Busra'ya kadar, 17 yaşındayken amcası Zübeyr ile Yemen'e ve 25 yaşındayken hazret-i Hadîce'nin mallarını satmak üzere Şam'a olmak üzere üç defâ seyâhate çıktı. Bunların dışında hiçbir yere seyahat yapmadı. |
http://www.sitem.gen.tr/wp-content/uploads/2006/10/kuran_resim.thumbnail.jpgKuran okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun. Umulur ki esirgenmiş olursunuz. (Araf Suresi, 204) Ayetteki ifadeden de anlaşılacağı gibi Kuran okunurken susup dinlemek, yalnızca güzel bir davranış şekli değil, aynı zamanda da Allah’ın farz kıldığı bir tavırdır. Ayetin devamındaki ifadeden de bu emre titizlik göstermenin müminlerin esirgenmesine vesile olacağı anlaşılmaktadır. Kuran Allah’ın sözüdür. Bu nedenle, Allah’ın Zatına gösterilmesi gereken haşyet dolu saygının aynı şekilde Allah’ın sözüne karşı da gösterilmesi gerekir. Bu saygının ilk aşaması ise Allah’ın sözünü işittiğinde, susup o söze kulak vermektir. Kuran’a, Arapça olsun, Türkçe meali olsun ya da farklı bir dilde okunduğunda aynı saygının gösterilmesi şarttır. Herkesin farklı işlerle uğraştığı bir ortamda haber vermeden Allah’ın ayetlerini okumak, insanların dalgınlıkla istemeden bu ayetin hükmüne girmesine sebep olabilir. Bu nedenle, gerekli saygı ortamını sağlamadan Allah’ın kelamını okumak uygun bir tavır olmaz. Bazı kişiler, herkesin başka işlerle uğraştığı ve kimsenin dinlemediği halde arka planda, kasetten ya da radyodan sürekli Kuran okunması önemli bir ibadet ve takva alameti olarak görürler. Oysaki Kuran derin bir saygıyla, her kelimesi can kulağıyla dinlenilmesi, akılda tutulması, üzerinde düşünülüp öğüt alınması ve uyulması gereken “üstün ve şerefli” bir sözdür. |
SEN YOKTUN! Sen yoktun... Hz Adem'deydi nurun Önce cenneti, Sonra yeryüzünü şereflendirdin. Adem nuruna affedildi Arafat bu affa şahitti. Sen yoktun Nuh'un gemisindeydi Nurun... Dalgalar yeryüzünü boğarken Toprağın bağrındaki su Gökyüzüyle buluşurken Ve bu bir ilahi azap derken, Allah nurunu taşıdı binbir sebeble Tufan,nurunu selamladı edeple... Sen yoktun... Hz.İsmail'in alnındaydı Nurun İbrahimi bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden "Rabbimiz" dedi, " Onlara kendi içlerinden Senin ayetlerini okuyacak Kitap ve hikmeti öğretecek onlara, Onları temizleyecek bir elçi gönder "; Amin dedi on sekiz bin alem Nurunla aydınlanan minicik ellerini Semaya kaldırarak Amin dedi İsmail. Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı Medine'den adı Uhud olan bir amin yankılandı Sevr dağında. Sen yoktun Sultanım... Hz.İsa Ahmed diye muştuladı seni Alemlerin efendisi diye sana seslendi " Artık ben sizinle çok söyleşmem "dedi havarilerine Çünkü bu alemin reisi geliyor... Bekleyin Ahmed geliyor Kainata Rahmet geliyor... Havarilerin yüzünü okşayan, ölüleri dirilten bir nefes oldun. Ama sen yoktun. Sen yoktun.... Hz.Abdullahın alnındaydı Nurun Başı eğik gezerdi mazlum Put eyle göklerden seni sorardı Varaka seni arardı sema'da Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler. Ağlayarak süslediler ölüme!... Ağlayarak “hadi dayına gidiyorsun” dediler. Sen yoktun Sultanım... Canlı canlı toprağa gömülmenin adı idi dayıya gitmek, Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliği idi, Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi. En son çocuk atılırken çukura, Annesinin suretinde bir melek tuttu onu Ve tebessüm ederek Hira Nur dağını gösterdi Melekler süslüyordu Hira'yı, Efendisine hazırlanıyordu Cebel-i Nur Efendisine hazırlanıyordu Mekke Alem, efendisine hazırlanıyordu. Kainatın gözü Hz.Amine'deydi Toprak yalvarıyordu Rabbine... Gel diye ağlıyordu mazlumlar Gözleri Sema'da Ve bir gelişin vardı Ya Resülallah Bir inişin vardı yeryüzüne Ve cebrail ardında yalın kılıç melekler Bir inişin vardı yeryüzüne Yetimler en huzurlu geceyi geçirdiler belki de...doya doya. Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini Herşey sus pus olmuştu. Hadi diyordu yıldızlar, hadi diyordu Ay, Kainat bir isim duymak istiyordu Ve bir ses yükseldi Amine’nin evinden Muhammed... Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini Muhammed... Seni yaratan Allah'a kurbanız Ey Dürr-i Yekta... Sana O adı veren Rahman’a kurbanız. Artık sen vardın... Susuz topraklara rahmet indi seninle Annenden sonra, anne Halime sevindi seninle Yağmura mı ihtiyaç var?... Kaldır şehadet parmağını... Yağmuru salsın Allah Sonra tut ağacın yaprağını Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah. Yeter ki sen iste Sen iste Ya Resülallah Deki; ben kimim?... Dağlar, taşlar dile gelsin... Dilsiz çocuklar ellerinden tutup "ente resülallah" desin. Sen vardın... Bedir kârdı, Uhud dardı, Hendek yardı, Yiğitlerin vardı. Ölmek için yarışan yiğitlerin Hele bir Enes'in vardı Ya Resülallah Uhud'da öldüğünü duyunca arkadaşlarına; " Niye burada oturuyorsunuz ? " diye sordu... Onlarda ;" Allah'ın resül-ü öldürülmüş ! " deyince... " Peki O öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız, Kalkın ve O'nun gibi ölün." demişti. Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü. Hem de ne şehit Ey Nebi... Vücudu yaralardan tanınmaz halde idi Kız kardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu... Musab bin Umeyer'in vardı senin... Uhud'da sancağını taşıyan, öyle bir aşkla sana bağlıydı ki!... Allah o gün meleklerini Musab'ın suretinde indirdi. Ebu Hureyre'n vardı... Acıkınca mescidin önünde durur Sana bakardı, sen anlardın. " Ya Ebahir!..gel " derdin. Ve sen gittin... Bir gidişle gittin. Ardında hüznün kaldı, Hasretin kaldı göklerde, Bilal ezan okuyamaz oldu Ne zaman teşebbüs etse " Muhammed resülallah " demeye... Dizinin üstine çöker kendinden geçerdi. Sonra günler ay, aylar yıl oldu. Asırlar oldu... Sensizliğe açtık gözlerimizi Ama sen bırakmazsın bizi!... Sen varsın... Ey şehitlerin Sultanı sen varsın Bir şehit bile ölmezken Sana nasıl yok deriz. Ebu Talip Şam'a giderken, devesinin önüne geçip; " Beni burada kime bırakıp da gidiyorsun " demiştin " Ne anam var ne babam..." Ebu Talip bırakmamıştı bu yüzden Sensizliğin ızdırabı ile inleyen Ümmetini kime bırakıp gidiyorsun Ya Resülallah Bırakma bizi ki ; Allah " Sen onların içindeyken onlara azap edecek değiliz." buyuruyor. Bırakma bizi !... Hayatı seninle öğretti Rahman Kulluğu seninle tanıdık Duayı senden öğrendik sevgili, Hz.Ömer umre için senden izin isteyince, Kardeşcik dedin ona; " Duanda bana da yer ayırır mısın ? " Bizler Ömer değiliz ama bütün dualarımız senin için. Ey Rabbimiz!... Resülünü anışımızdan haberdar et... O'na binler salat,binler selam... Habibine Makam-ı Mahmud-u ver... O'na Vesile-i lütfet... O'nu Refik-i Ala'ya yükselt.... Bizi de affet... O'nun hatırına affet... Zatının hatırına affet... Ne olur affet bizi... Bizi affet.... |
Alıntı:
|
Efendimiz (s.a.v) den Kızlara Nasihat Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, muhterem kerîmeleri Hz. Fâtıma-i Zehrâ (r.anhâ)’ya gelin olurken şu nasîhatta bulunmuşlardır: "Kızım kendini temiz tut! (Devamlı) Rabbini zikret! Efendin sana baktığı zaman Sen’den memnun olsun, büyük bir ferahlık duysun! Gözlerini sürmele! Sürme, kadınların ziynetidir. Kızım! Kocan sana baktığı zaman gözlerini ondan ayırma; Sen de mukâbele et! Böyle yaparsan sevgin fazla olur. O başka tarafa bakarken, Sen onun yüzüne bak! Bunun büyük mükâfâtı vardır.. Güzel bakışlarınla, güler yüzle onu takip edip memnun etmene bir ay nâfile orucu sevâbı yazılır. Kocanın yanında sessiz ve ilgisiz durma! Onun hoşlandığı şekilde güzelce söyle ki, sana muhabbet etsin.. Kocanın hatâlarını başkalarına söyleme! Eğer söylersen, Allah Teâlâ sana gazab eder.. Sonra melekler, peygamberler ve nihâyet kocan sana gücenir..." Ashâb-ı Kirâm’dan Hâris (r.a.)’ın kızı Esmâ (r.anha), gelin olup giderken annesi ona şu nasîhati yapmıştı: "Kızım, evimizden çıkıp başka bir eve, ülfet etmediğin bir kimseye gidiyorsun.. Sen kocana yer ol ki, o sana gök olsun! Sen ona hizmetçi ol ki, o sana köle olsun! Kocana yumuşak davran! Öfkeli hallerinde sessizce yanından kayboluver.. Öfkesi geçinceye kadar ona görünme.. Ağzını ve kulağını muhâfaza et.. Kocan sana fenâ söylerse, söylediklerini duyma; sakın mukâbelede bulunma! Ona karşı gelme! Dâimâ senden güzel söz işitsin, güler yüz görsün.. Bu suretle sana iyi nazarla baksın.." |
ANLATIM Yüce Allah, Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (s) bütün evrene rahmet olarak gönderdigini bildirmis ve söyle buyurmustur: “Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya 107) Rahmet: acimak, sefkat göstermek, merhamet etmek, iyilik etmek ve bagislamak anmalarina gelir. Peygamberimiz görünen ve görünmeyen bütün yaratilmislar için Allah’in ihsan ettigi büyük bir lütuftur. Bunun anlamini söyle açiklayabiliriz: Peygamberimize gönderilen din, bütün insanlar için hakki ve dogruyu gösteren bir kilavuzdur. Günes nasil biyolojik yasam için gerekliyse Peygamberimize gönderilen din de insanlarin hem iç dünyalari için hem de toplumlari için o kadar gereklidir. Peygamberimize gönderilen din, tabiat için de rahmettir. Çünkü ölçüyü asan insan yalniz kendine zarar vermez; hirslari ugruna havayi, suyu zehirler, topragi çöllestirir. Peygamberimizin gönderilisi hem insanlik için hem de diger varliklar için bu nedenle rahmet olmustur. Peygamberimiz yasami boyunca güçsüzlerin ve korumasiz kalmislarin koruyucusu olmustur. Yasadigi dönemde en çok kadinlar, köleler ve korumasiz kalmis öksüz ve yetimler ezilmekteydi. Hz. Muhammed (s) onlarin durumlarini iyilestirmeye yönelik çesitli önlemler almistir. Kadinlar konusunda Peygamberimiz söyle demistir: “Ey insanlar! Kadinlarin haklarini gözetmenizi ve onlara haksizlik etme konusunda Allah’tan korkmanizi tavsiye ederim.” Bir çocugun aglamasi Peygamberimizi çok etkilerdi. Bir defasinda söyle demisti: “Ben namazi uzun tutmak isterim, fakat geriden bir çocugun aglamasini duyunca, annesine güçlük çikarmamak için namazi kisa keserim.” Peygamberimizin çocuklara sefkat ve merhameti çok ünlüdür. Bir defasinda küçük bir hizmetçi kizi sokakta aglarken görmüstü. Yanina yaklasip neden agladigini sordu. Küçük kiz: “Sahibim bana un almam için 2 dirhem vermisti, onu kaybettim” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz ona iki dirhem hediye etti. Fakat çocuk aglamaya devam ediyordu. Peygamberimiz neden agladigini tekrar sordu. Küçük kiz: “Eve geç kaldim, beni dövmelerinden korkuyorum” dedi. Peygamberimiz çocugu evine kadar götürdü. Kapida Peygamberimizi gören ev sahipleri hem sevindiler hem de zahmet verdikleri için üzüldüler. Peygamberimize olan sevgilerinden dolayi kiz çocuguna özgürlügünü bagisladilar. Peygamberimiz savasta çocuklara, kadinlara ve din adamlarina dokunulmamasini emreder, kilicini atip teslim olan savasçilara eziyet edilmesini yasaklardi. Peygamberimizin merhameti yalnizca insanlara yönelik degildi. Hayvanlara eziyet edilmemesini ister, üzerlerine haddinden fazla yük yüklenmesini yasaklardi. Tehlike kaynagi olmadikça hayvanlarin öldürülmesini |
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Bazı Örnek Davranışları Alıntı:
|
Hz. Muhammed (s.a.v.) Kimleri Affetmemişti? İşte Hz. Peygamber'in tahammül edemediği suçlar... Gerek yazının tamamını okumaya vakti olmayanlar, gerekse de yazıda çokça isim geçeceği için zihni karışacak olanlar için yazının özetini baştan vereyim. Hz. Peygamber’in asla tahammül edemediği ve kesinlikle affetmediği suç, yalan, iftira gibi her çeşit karalama türü yaklaşımlarla toplumun zihninin karıştırılması ve yanlış düşünce sahibi olmalarına zemin oluşturulmasıydı. Kamu malı konusunda da hassastı. Aksi davranış içinde olanlara karşı şiddetli cezalar uyguladı. Konunun ayrıntısına girmeden önce, Hz. Peygamber öncesi döneme ait bazı bilgiler vermekte yarar var. Kamuoyunun kontrolü tarihin her döneminde büyük önem taşımıştır. Güç ve iktidar sahipleri, insanlık tarihinin bilinen bu en eski silahından sürekli yararlanma yoluna gitmişlerdir. Eski Yunan ve Roma toplumlarında da, kamuoyu oluşturma tekniği olarak nitelendirebileceğimiz profesyonel faaliyetler mevcuttu. İmparator Neron, “Augustales” denilen ve görevi halkı heyecanlandırarak hasım grupları katletmek için coşkulu tezahürat yapmak olan ve çoğunluğu gençlerden oluşan 5000 kişilik bir teşkilât kurmuştu. Sezar zamanına gelindiğinde, Çiçeron gibi etkili hatiplerin siyaset ve toplum hayatı üzerindeki etkisi üst seviyelere çıkmıştı Pompei harabeleri arasında bu devirde etkin faaliyet gösterdiği anlaşılan dellâllara ve münâdîlere ait kalıntılar bulundu. Halkın çeşitli söylentilerle sindirilmesi ve morallerinin çökertilerek ruh dünyalarının peşinen esir alınması düşüncesi çok eski bir stratejidir. Anibal Roma üzerine yürürken bu teknikten yararlandığı gibi, Atillâ ve Cengiz Han’da bu iş için özel ekipler oluşturmuşlar, ordunun geçeceği güzergah üzerinde yaşayan halklarda büyük bir korku dalgası meydana getirmeyi başarmışlardır. Tarihe geçen tüm başarılı seferlerde, böylesine profesyonelce uygulanan bir zihin inşa stratejisi vardır. Timur Anadolu’yu işgali sırasında da bunu başarıyla uygulamıştır. Yıldırım Beyazıt’ın Timur’a karşı mağlubiyetinde Timur’un propaganda silahını çok iyi kullanması etkin rol oynamıştır. O kadar ki, üzerinden asırlar geçmesine rağmen, Timur’la ilgili menkıbeler Anadolu’da hâlâ anlatılmaktadır. O günün medyası… Modern anlamda gazeteciliğin insan hayatına girmesi son 200, 300 yıla ait bir olaydır. Radyo, televizyon gibi günümüzün popüler iletişim araçlarının insan hayatına girmesinin üzerinden ise henüz 100 yıl bile geçmemiştir. Kısacası, bundan 100, 200 sene öncesine gelinceye kadar tüm insanlık tarihi boyunca en etkin kamuoyu oluşturma aracının başında şifahi (sözlü) unsurlar başta geliyordu. Onu en iyi kullanan da, etkin söz söyleme gücüne sahip şairlerdi. Şairler eski çağlar boyunca bir bakıma şimdiki anlamıyla medyanın görevini yürütüyorlardı. Herhangi bir konuda kamuoyu oluşturulacaksa, bu iş için şairler görevlendiriliyor, karşılığında kendilerine menfaat temin ediliyordu. Özellikle savaş hazırlıkları sırasında ve savaş anında askerin coşturulmasında en etkin silah şiirdi. Şairlerin çoğu Yahudi idi… Hz. Peygamber risalet görevine başladığında Mekke bir bakıma Arap yarımadasının şiir merkezi (medya üssü) gibi idi. Arap yarımadasının en etkin şairleri burada bulunuyor, en güzel şiirler Kâbe duvarına asılıyordu. Hz. Muhammed (s) peygamberlik görevine başladığı andan itibaren, çoğunluğunu Yahudilerin oluşturduğu şairler hemen saldırıya geçti. Yahudi şairler, şiirlerinde İslâm'la alay ediyor, Hz. Peygamberi sürekli aşağılıyorlardı. Özellikle Müslüman kadınları küçük düşüren ve hakaret eden şiirlere ağırlık veriyorlardı. Zaten o günün en etkin kamuoyu oluşturma aracı şiirler olduğu için bu hakaretler kısa zamanda ağızdan ağza yayılıyor ve toplum Müslümanlara karşı kışkırtılıyordu. Müslümanlar kendilerine olan özgüvenden dolayı bundan doğrudan etkilenmeseler de, insanların hakikatlere karşı kalplerinin ve gözlerinin kapalı hale gelmesine yol açtığı için bu tür karalama kampanyalarına üzülüyorlardı. Mekke dönemi sabır dönemi olduğundan, Hz. Peygamber bu amansız saldırılara doğrudan karşılık vermedi. Medine döneminde ise; gerekli savunmaya ve mücadeleye izin verildiğinden dolayı, Hz. Peygamber’in yaklaşımı çok farklı oldu. Hz. Peygamber İslam’ın tüm hasımlarıyla mücadele ettiği gibi, kamuoyunu Müslümanlar aleyhine kışkırtan şairlere karşı da sert tedbirler aldı. O dönemde İslam’ın en azılı düşmanlarından biri de, Asma binti Mervan adındaki şair kadındı. Tüm hayatı, İslâm aleyhinde şiir üretmek, şiirlerinde İslâm ve Hz. Peygamber düşmanlılığını işlemekle meşguldü. Bu şairi sahabeden Umeyr öldürdü. Hz. Peygamber onun hakkında, "Allah'a ve Resulü'ne gıyaben yardım eden birisini görmek istiyorsanız Umeyr'e bakın!" buyurdu. İslâm'a ve Hz. Peygamber’e saldıran Yahudi şairlerinden birisi de Ebû Afek adındaki fitneci şairdi. Sâlim b. Umeyr isimli sahabi de bu İslâm düşmanı Yahudi şairi öldürdü ve toplumu ifsat etmesinin önüne geçti. Bedir savaşında Müslümanların üstün gelmesi bütün Yahudileri kızdırdı ve daha da hırçınlaştırdı. Bu savaş onların kinlerini açığa vurmalarını sağladı. Bedir zaferinden sonra Yahudi şair İbnu'l-Eşref, İslâm'a daha ağır hakaretler yapmaya başladı. Bedir Savaşı’nın ardından, "Bugün yerin altı üstünden yeğdir" dedi. Mekkelileri Müslümanlara saldırtmak için Mekke’ye gitti ve orada şiirleriyle ağıtlar yaktı. Medine'ye dönüp İslam düşmanlığına devam eden İbnu'l-Esref o kadar ileri gitti ki, Hz. Peygamber sonunda söyle dua etti: "Ya Rabbi, beni Ka'b ibnu'l-Eşref’den ve onun şiirinden kurtar." Sahabeden Muhammed b. Mesleme çok geçmeden bu şairi katletti. Ertesi gün, İbnu'l-Eşref'in haksiz yere öldürüldüğünü savunmak için gelen Yahudilere Hz. Peygamber şöyle dedi: "O suçsuz değil; bizi aşağıladı. İslâm ve Müslümanlar aleyhinde şiirler söyledi (kamuoyu oluşturdu). Aranızdan her kim aynı fiili işlerse, onun da kafası kesilecektir. Bunu böyle bilin ve bir daha İslâm aleyhinde söylemeyin…" Bu olaydan sonra Nadiroğulları Hz. Peygamber ile bir ittifak antlaşması yaptı. Fakat barış dönemi uzun sürmedi. Uhud Savaşı yapıldı. Hz. Peygamber, Uhud Savaşı esirlerinden yalnızca şair Ebu Azze'nin öldürülmesini emretti. Bu şair, Mekkeli Müşrikleri şiirleriyle galeyana getirerek Müslümanlara karşı yeni bir saldırıya geçirilmesinde büyük bir rol oynamıştı. Kimler öldürüldü… Mekke fethi esnasında, Hz. Peygamber (a.s) "Saldırıya uğramadıkça, sakın saldırmayın. Fakat şu on bir erkek ile altı kadını nerede bulursanız öldürün. Başka kimseye dokunmayın" dedi. Fakat bunlar arasından sadece dört erkek öldürüldü, diğerleri affa mazhar oldu. Öldürülen dört kişinin isimleri ve suçları şunlardı: 1. Abduluzza b. Hatal: Daha önce Müslüman olup, Abdullah adını almış ve zekât toplamakla görevlendirilmişti. Önemsiz bir sebepten Müslüman ar*kadaşını öldürdü, kısas edileceğinden korktu, irtidat etti ve topladığı zekât malları ile birlikte kaçtı. Mekke'ye iltica etti. Hem katil, hem mürted, hem de hırsızdı. Fetih günü Ka'be örtüsü içine saklanmışken buldu ve öldürüldü. 2) Mikyas b. Subabe: Müslüman ol*muş kardeşinin, başka bir Müslüman tarafından müşrik zannedilerek hataen öldürülmesi üzerine, onun hakkını almak için geldi, Müslüman oldu ve kardeşinin kanını dava etti. Diyet almasına rağmen, kardeşini öldüren Müslümanı öldürdü, irtidad etti ve Mekke'ye kaçtı. Fetih günü Müslümanlara pusu ku*ranlar arasında yer aldı. Gizlendiği yerde yakalanıp öldürüldü. 3) Haris b. Tulatıla: Hz. Peygamber’e daha ilk günden itibaren en ağır eziyet ve hakaretleri yapanlardandı. Sürekli alay eder, yalancı olduğunu söylerdi. Fetih günü Hz. Ali tarafından öldürüldü. 4) Huveyris b. Nukayzi: Mekke döneminde Peygamber (a.s.)'e en çok eziyet edenlerdendi. Hz. Peygamberi hakaretler içeren şiirler söylerdi. Hz. Peygamberin kızları Fatıma ve Ümmü Gülsüm'e de eziyetleri olmuştu. Fetih günü Hz. Ali tarafından öldürüldü. Özetlemek gerekirse, Hz. Peygamber’in şairlere karşı sert tutumunun bir nedeni de, şairlerin kendi zihin kirliliğini ve küfrünü şiirleriyle topluma da bulaştırması ve kendi karanlık dünyalarına başkalarını da ortak etmesiydi. Çünkü İslam, bireyin olduğu kadar toplumun da ruh sağlığının korunmasını, bireyi ve toplumu ifsat eden her türlü yanlışın önüne geçilmesini ister. İnsana saygının gereği de budur. Osman Özsoy |
Alıntı:
|
Cennete Açılan Tek Kapı Cennete Açılan Tek Kapı Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ kendisine kavuşturacak, Cennete girilecek, tek açık kapı bırakmıştır. Bu tek kapı, Peygamber Efendimizin mübarek kalbidir. Peygamberler dâhil herkes bu kapıdan geçmedikçe Allahü teâlâya kavuşamaz. Onun Peygamberliğini kabul etmeyen, kim olursa olsun, Cennete giremez. Peygamber efendimize zerre kadar benzemek, bütün dünya ve ahiret lezzetlerinden, nimetlerinden daha tatlıdır, daha üstündür. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah ve melekleri, Resule salât ediyor. Ey iman edenler, siz de salât edin) buyuruyor. Allah’ın salât etmesi rahmet, meleklerinki dua, müminlerinki ise Onun şefaatini taleptir. Allahü teâlâyı seven, Kur’an-ı kerim okumayı sever. Kur’an-ı kerim okumak ruhun gıdasıdır. Allah’ı seven, Onun bildirdiğiyle amel eder. Allah’ı seven, Habibine tâbi olur, onu sever. Onu seven de Ona çok salevat okur ve sünnetine uyar. Peygamber efendimiz, (Allah’ı anmadan, Peygambere salevat getirmeden toplanıp dağılmak, leşin başından dağılmak gibidir) buyuruyor. Âhir zamanda bütün dünyayı küfrün zulmeti kaplar. Herkes bu havayı teneffüs etmeye mecbur olur. Bu pisliği çıkartmanın, bundan kurtulmanın yolu, birkaç arkadaş bir araya gelince dinden, imandan, Allahü teâlânın sevgili kullarından bahsetmektir. Böyle yapınca bu pislik çıkar, insan temizlenir, rahatlar. Müminler, Allah için bir araya geldiği zaman, isteseler de, istemeseler de Allah sevgisi mutlaka kalbden kalbe geçer. Bir Müslüman, rüyasında imam-ı Şafiî hazretlerini görünce ona, (Efendim, bu dereceye, bu makamlara nasıl kavuştunuz, nasıl bu kadar büyük bir zat oldunuz, çok merak ediyoruz) diye sorar. İmam-ı Şafii hazretleri, (Merak ediyorsan yazdığım kitaba bak) buyurur. Başucunda onun yazdığı bir kitap vardır. İmam hazretleri sözüne devamla, (Ben, Peygamber efendimizin her ismi geçtiğinde “aleyhissalatü vesselam” diye salatü selam verdim. Hiçbir zaman Onun mübarek ismini salatü selamsız yazmadım. Rabbim bunun için bana bu makamı ihsan etti) buyurur. O mümin uyanıyor, kitaba bakıyor ki, İmam-ı Şafii hazretleri, Peygamber efendimizin isminin geçtiği her yerde, salevat-ı şerife yazmış. Kendimizde ihlâs yoksa, Allah aşkı yoksa, başkasının kapısını çalmamızın ne faydası olur? Ne bize, ne ona hayır gelir, çünkü ihlâssızlık fitneye sebep olacak işler yaptırır. İhlâs olmayan yere, menfaat girer, dünya girer. İhlâs demek, ahiret için, Allah için çalışmak demektir. İmam-ı Gazali hazretleri vefat ederken, talebelerine son nasihat olarak, üç defa (İhlâslı olun) buyurmuştur. Kaynak: Dinimizislam (Mehmet Ali Demirbaş'ın, 8 Mayıs 2010 Tarihli Yazısı) |
| Saat: 14:17 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık